
395
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Androgenetik alopesi ile koroner arter hastalığı ciddiyeti ve koroner kollateral gelişimi arasındaki ilişki
Amaç: Erkek tipi kellik ile ateroskleroz arasında pozitif bir ilişki olduğu bazı epidemiyolojik çalışmalarla gösterilmiştir ancak bu ilişki anjiyografik olarak koroner arter hastalığı varlığı ve şiddetini değerlendirerek incelenmemiştir. Çalışmamızda erkek tipi kellik ile anjiyografik koroner arter hastalığı ciddiyeti ve koroner kollateral gelişimi arasında ilişki olup olmadığını araştırmayı hedefledik.Metodlar: Üçyüzdoksan erkek hastaların koroner anjiyografileri, koroner arter hastalığı risk faktörleri, lipid parametreleri, kellik varlığı ve derecesi gibi parametreleri prospektif olarak değerlendirildi. Koroner arter hastalığı ciddiyeti Gensini, koroner kollateral gelişimi ise Rentrop skoru ile değerlendirildi.Bulgular: Yüksek Gensini skoru olan grupta erkek tipi kellik görünme oranı daha fazla olmasına rağmen bu grupta aynı zamanda yaş ortalaması da daha yüksekti. Yaş ayarlı analiz yapıldığında alopesinin koroner arter hastalığı ciddiyetini belirlemede bağımsız bir risk faktörü olmadığını bulduk. Kollateral gelişimi yeterli olan ve olmayan gruplar arasında alopesi varlığı ve ciddiyeti arasında bir fark yoktu.Sonuç: Çalışmamızda erkek tipi kelliğin varlığı, başlama yaşı ve şiddeti ile ile koroner arter hastalığının varlığı ve ciddiyetinin önemli göstergeleri olan Gensini ve Rentrop skorları arasında ilişki bulunamamıştır. Mevcut yayınların çoğunun böyle bir ilişkinin varlığından bahsettiğini düşündüğümüzde bu konunun daha geniş çalışmalarda tüm boyutları ile ele alınması gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: erkek tipi kellik, koroner arter hastalığı, Gensini, Rentrop
Timozin beta 4 ve kardiyotropin -1 düzeylerinin akut koroner sendrom risk sınıflandırmasındaki değeri
ÖZET: Koroner arter hastalığı (KAH) son yıllarda tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de mortalitenin ve morbiditenin başlıca nedeni olarak dikkati çekmektedir. Mortaliteyi azaltmak için akut koroner sendrom (AKS) hastalarında bugün kullanılan birçok risk sınıflandırması mevcuttur. AKS'nin yüksek olan mortalite ve morbiditesinin en aza indirilmesi için yeni risk göstergelerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada Kardiyotropin 1 (KT-1) ve Timozin Beta4 (Tb4) moleküllerinin AKS hastalarındaki düzeylerinin saptanması, hastane içi ve uzun dönem takip sonunda bu değerlerin klasik risk sınıflamaları ile uyumu ve hasalara ait risk algoritmalarına olası katkısının araştırılması amaçlandı. Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne Aralık 2011 – Aralık 2012 tarihleri arasında başvuran ve akut koroner sendrom tanısı alarak tedavi gören 177 (erkek:139, kadın:38) hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların hastaneye başvuru anındaki klinik bulguları, elektrokardiyografi bulguları ve laboratuvar değerleri kaydedildi. Gereken girişimsel ve medikal tedavi uygulandı. Tedavi sonuçları da göz önüne alınarak klasik risk skorları hesaplandı. Hastaneye başvuru anından itibaren 12-24 saat arasında alınan kan örneğinde KT-1 ve Tb4 düzeyleri ölçüldü. 6 aylık takip sonrası hastaların istenmeyen olay gerçekleşme oranları tespit edildi. KT-1 ve Tb4 düzeyleri ile klasik risk skorları ve 6 aylık takip sonrası istenmeyen olaylar arasında ilişki değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların 20'si USAP (%11), 52'si NSTEMI (%29), 107'si STEMI (%60) tanısı aldı. Bu grupların Tb4 ve CT-1 düzeyleri arasında anlamlı bir farklılık izlenmedi. Tb4 ve CT-1 düzeyleri hastaların risk skorları ile karşılaştırıldı. Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF) değerinin KT-1 ile sınırda zayıf anlamlı negatif korelasyon gösterdiği saptandı (p = 0,049, r = -0,17). Syntax , Euroscore ,TIMI ve GRACE puan ile yapılan karşılaştırmalarda anlamlı bir korelasyon izlenmedi. Ölüm, revaskülarizasyon ve serebrovasküler olay bileşik son nokta olarak kabul edilerek yapılan değerlendirmede KT-1 ile Tb4 düzeyleri bağımsız bir risk oluşturmadı. Hastane içi ve uzun dönem takip sonunda bu biyo-belirteçlerin prognostik bir değere sahip olmadığı ve klasik risk sınıflamaları ile elde edilen risk algoritmalarına katkısının olmadığı gösterildi. Anahtar Kelimeler: Akut koroner sendrom, Kardiyotropin 1, Timozin Beta4
Yavaş koroner akim fenomeni̇nde adi̇ponekti̇n ve vaspi̇n düzeyleri̇
Yavaş koroner akım fenomeni belirgin epikardiyal koroner stenoz yokluğunda distal damar opasifikasyonunun gecikmesi ile karakterize anjiografik bir bulgudur. Patolojik mekanizması tam olarak anlaşılamamıştır. Altta yatan fizyopatolojik mekanizma olarak mikrovasküler disfonksiyon, endotel ve vasomotor disfonksiyon ve okluzif hastalık gösterilmiştir. Adipoz doku vücut ağırlığı homestazının yanında inflamasyon, koagulasyon, fibrinoliz, insülin direnci, diyabet ve ateroskleroz üzerinde de etki gösteren çeşitli bioaktif mediatörlerin salındığı aktif endokrin ve parakrin bir organdır. Adiponektin ve vaspin gibi adipositokinlerin salınması, abdominal yağlanması olan kişilerde farklılık gösterir ve bu endokrin farklılık kardiyovasküler hastalık riskinin artmasına katkıda bulunabilir. Ancak bu adipositokinlerin yavaş koroner akım fenomeininde ki yeri tam olarak anlaşılamamıştır. Biz YKAF ile adiponektin ve vaspin serum düzeyi ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Düzce Üniversitesi katater laboratuarında ardışık olarak koroner angiyografi yapılan, yavaş koroner akım (n=40) ve normal koroner akım (n=38) olguları dahil edildi. Çalışmamızda adiponektin düzeyleri YKAF olan hasta grubunda NKA hasta grubuna göre daha düşük saptanmasına rağmen her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Çalışmamızda değerlendirdiğimiz parametrelerden adiponektin ve vaspinin dağılımlarına bakıldığında vaspin dağılımının normal olmadığı gözlendi. Bundan dolayı non-parametrik Mann Whitney U testi uygulandı. Buna göre YKAF nde vaspin değeri NKA hastalarına göre anlamlı derecede yüksek bulundu(p<0.001). Bu moleküllerin, KAH'nın ve onun bir varyantı olarak düşünülen YKAF' in tarama ve tespitinde kullanılabilmesi için daha büyük gruplarda araştırılması gerekmektedir.
Zonguldak Bülent Ecevit Üniversite Hastanesinde akut koroner sendrom nedeniyle koroner anjiyografi yapılan hastalarda Kontrast İndüklenmiş Nefropati Gelişimi (CIN) ile Trigliserid-Glukoz İndeksi (TYG) arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Zonguldak Bülent Ecevit Üniversite Hastanesinde akut koroner sendromdan kaynaklı koroner anjiyografi gerçekleştirilen hastalarda kontrast indüklenmiş nefropati gelişimiyle trigliserid-glukoz indeksi arasındaki bağlantının değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırmada, kontrast madde uygulaması sonrasında gelişen kontrast indüklenmiş nefropati (CIN) üzerinde etkili olabilecek klinik ve biyokimyasal faktörler incelenmiştir. Çalışmaya akut koroner sendrom tanısı ile koroner anjiyografi uygulanan 238 hasta dahil edilmiştir. Tüm olgular analiz kapsamına alınmış, bağımlı değişken olarak CIN gelişimi; bağımsız değişkenler olarak yaş, cinsiyet, GFR değişim yüzdesi, CRP, hemoglobin, işlem sırasında verilen kontrast miktarı ve Trigliserid-Glukoz (TyG) indeksi değerlendirilmiştir Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması orta-ileri yaş düzeyindedir ve erkek cinsiyet baskındır. CIN gelişen hastalarda ortalama kontrast madde miktarı ve CRP düzeyleri anlamlı biçimde daha yüksek, GFR değişim yüzdesi ise daha düşük bulunmuştur. Lojistik regresyon analizine göre yaş (p = 0,015), GFR değişim yüzdesi (p < 0,001) ve kontrast miktarı (p = 0,014) CIN gelişimini anlamlı biçimde etkilemektedir. Buna karşılık cinsiyet, CRP, hemoglobin ve Trigliserid-Glikoz indeksi değişkenlerinin CIN gelişimi üzerinde bağımsız bir etkisi bulunmamıştır (p > 0,05). Modelin genel doğruluk oranı %92,0 olarak belirlenmiştir Sonuçlar: Gerçekleştirilen çalışma sonucunda, ileri yaş, azalan GFR ve artan kontrast miktarının kontrast indüklenmiş nefropati gelişimi açısından bağımsız risk faktörleri olduğu; Trigliserid-Glukoz indeksinin ise öngörücü unsur olarak anlamlı bir etki göstermediği belirlenmiştir. Bulgular, hastalık kapsamında risklerin erken dönemde belirlenmesi ve kontrast kullanımı sırasında dikkatli hasta seçiminin önemini vurgulamaktadır.
Hipertansiyonun kalp atım hızı değişkenliği üzerine olan etkisi
Giriş ve Amaç: Kalp damar hastalıkları gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde en önemli ölüm nedenlerinden biri olmaya devam etmektedir. Kalp damar hastalıklarında birçok risk faktörü olmakla birlikte, risk faktörleri olmayan hastalarda da kardiyovasküler hastalıkların gözlenmesi nedeniyle yeni risk faktörlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Yapılan birçok araştırmada kardiyovasküler hastalığı olanlarda kalp hızı değişkenliğinin (KHD) mortalite ve morbidite ile ilişkili olduğu ortaya konmuştur. Bizim çalışmamızdaki amaç yeni tanı konulmuş hipertansiyonun (HT) KHD üzerine olan etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi, Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi kardiyoloji polikliniğine başvuran ve araştırmayı kabul eden 50 tane yeni tanı konulmuş hipertansiyon hastası, 40 tane de kontrol grubu olmak üzere toplamda 90 kişi dahil edildi. Çalışma populasyonunun 10 dakikalık elektrokardiyografi kaydı alınarak kalp hızı değişkenlik parametreleri incelendi. HT evreleri ve sol ventrikül hipertrofisi (SVH) varlığına göre gruplar oluşturularak KHD karşılaştırıldı. Bulgular: HT hastalarında sistolik kan basıncı (SKB) (158. 3±11. 3 vs. 117. 3±11. 2, p<0. 001) ve diyastolik kan basıncı (DKB) (92. 9±8. 1 vs. 66. 7±7. 8, p<0. 001) anlamlı olarak yüksekti. HT ve kontrol grubu KHD parametreleri açısından kıyaslandığında, SDNN değeri (49. 2±25. 3 vs. 62. 2±34. 4, p=0. 042), LF/HF değeri (1. 23±1. 40 vs. 2. 05±1. 71, p=0. 015) ve pNN50 değeri (2. 64±5. 61 vs. 6. 38±8. 17, p=0. 012) değeri kontrol grubunda daha yüksekti. 50 HT hastasının 38'inde SVH saptanırken 12'sinde SVH yoktu. SVH olanlarda SDNN değeri istatsitiksel anlamlı olarak daha düşüktü (45. 3±24. 4 vs. 61. 3±25. 3, p=0. 049). HT evrelerine göre incelendiğinde ise 30 hastada evre 1 HT varken, 20 hastada evre 2 HT mevcuttu. Evre 2 HT olanların evre 1 HT olanlara göre LF/HF oranının daha düşük olduğu saptandı (1. 93±1. 86 vs. 1. 12±0. 77, p=0. 041). Düşük LF/HF olan grupta SKB (143. 0±23. 5 mmHg vs. 135. 4±20. 4 mmHg) ve DKB (85. 0. ±15. 0 mmHg vs. 77. 4±14. 9 mmHg) daha yüksekti. SKB için bu fark istatitiksel olarak anlamlı değilken, DKB için anlamlı seviyeye ulaştı (p=0. 106, p=0. 019, sırasıyla) Sonuç: HT hastalarında kontrol grubuna kıyasla KHD parametreleri olan SDNN değeri, LF/HF değeri ve pNN50 değeri düşüktü. SVH ve Evre 2 HT olan hastalarda KHD değerlerindeki düşüş daha belirgindi. Yeni tanı konulmuş HT hastalarında özellikle de ileri evre olan ve organ hasarı olanlarında KHD azalmaktadır.
Kardiyak olmayan cerrahide PTX-3 ve ST-2 nin miyokardiyal hasar ile ilişkisi
Amaç: Kalp dışı majör cerrahi işlemler, miyokard üzerinde hemodinamik strese neden olur ve bu sürecin sonucunda miyokard hasarı gelişebilir. Postoperatif gözlenen miyokard hasarı kısa ve uzun vadeli morbidite ve mortalite ile ilişkili önemli bir komplikasyon olarak kabul edilmiştir. Majör cerrahi sonrası kardiyak komplikasyonlar sık görülür. Major cerrahi geçiren hastalarda perioperatif miyokard infarktüsü/hasarı görülme sıklığı son yıllarda karşımıza daha çok çıkmaktadır. Son zamanlarda, kötü bir prognoz taşıyan asemptomatik troponin artışı ile teşhis edilen kalp dışı cerrahi sonrası miyokard hasarı, postoperatif kardiyak olay sıklığının artmasına neden olmuştur. Aynı zamanda Pentraksin-3 (PTX-3), inflamatuar uyaranlara yanıt olarak üretilen ve kalpte yüksek oranda eksprese edilen biyolojik belirteçtir. Syntenin-2 (ST2) ise kısa vadede prognozu olumsuz etkilediği varsayılan kardiyak mekanik zorlama ile meydana gelen kardiyak fibrozisi gösteren bir biyobelirteçtir. Ölçülen ST2 ve PTX-3 seviyesi cerrahi sonrası miyokard hasarı ve kardiyak troponin yükselmesinin bağımsız öngörücüsü olabilir. Bu çalışmamızda, orta veya yüksek riskli cerrahi geçiren hastalarda mevcut uluslararası kılavuzlara ve önemli çalışmalara dayanarak; önleme ve tedavi potansiyeli olan kalp dışı cerrahi sonrası miyokard hasarı tespit edilen hastalar ile miyokard hasarı göstermeyen hastalar arasında, cerrahi öncesi bakılan PTX-3 ve ST2 bazal değerleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2021-2023 yılları arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversite Hastanesi'nde orta veya yüksek riskli operasyona alınan 340 hasta değerlendirmeye alındı. Hastanın demografik bilgileri, tıbbi çizelgeleri, laboratuvar parametreleri kaydedildi. Hastalarda ameliyat öncesi alınan troponin değerleri normal olan hastaların, ameliyattan 24 ve 72 saat sonra alınan troponin değerleri >99 persentil üzerinde olan grup miyokardiyal hasar görülen grup olarak kabul edildi. Hastalar operasyon sonrası miyokardiyal hasar görülmeyen (n=261; ortalama yaş: 65.95±11.2 yıl) ve miyokardiyal hasar görülen (n=79; ortalama yaş: 67.58±11.48 yıl) olarak iki grup halinde değerlendirildi. Operasyon öncesi alınan PTX-3 ve ST-2 biyobelirteçleri miyokardiyal hasar görülmeyen ve görülen grup arasında istatistiksel anlamlı fark olup olmadığı araştırıldı. Bulgular: Miyokard hasar görülmeyen ve görülen grup arasında yaş, cinsiyet, VKİ, ko-morbiditeleri ve medikal tedavileri açısından istatistiksel anlamlı fark yoktu. Miyokardiyal hasar görülmeyen ve görülen arasında PTX-3 ve CRP dışında laboratuvar değişkenleri arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edilmedi. Miyokardiyal hasar görülen hasta grubu, görülmeyen grup ile karşılaştırıldığında PTX-3 düzeyi anlamlı olarak daha yüksek bulundu (0.021±0.06 vs. 0.24±0.11, p=0,007). İki grup laboratuvar değerleri açısından karşılaştırıldığında gruplar arasında yine CRP düzeylerinde fark vardı (15.8±26.5 vs. 23.5±39.1, p= 0.047). Yapılan istatistiksel analize göre çalışmaya alınan hastalarda miyokardiyal hasar görülen grupta acil operasyona alınma (%19 vs. %9.2, p=0.017), genel anestezi altında operasyona alınma (%91.1 vs. %79.7, p=0.019 ), ASA skorunun yüksek olması (%12.7 vs. %8, p=0.038), revize edilmiş kardiyak risk indeksi (%15.2 vs. %5.7, p=<0.001) istatiksel olarak daha anlamlı olarak daha yüksekti. Ayrıca ameliyata alınan hastalarda bilinen KAH öyküsü miyokardiyal hasar görülen hastalarda KAH öyküsü (%39.2 vs. %20.3, p=0.001) ve KKY öyküsü (%24.1 vs. %14.2, p=0.038) anlamlı olarak daha yüksek tespit edildi. Miyokard hasar görülen hastaların operasyon süreci boyunca hipotansif seyretmeleri (%46.8 vs. %33.3, p=0.029), vasopressör tedavi başlanma oranı (%5.1 vs. %1.1, p=0.032), bradikardi görülme oranı (%25,3 vs. %13, p=0.009), saturasyonlarının düşük seyretmesi (%10.1 vs. %2,7, p=0.005) istatistiksel olarak anlamlı olarak yüksek değerlendirilmiştir. Ayrıca ameliyat süresi uzadıkça (186±95 vs. 159±77 dakika) miyokardiyal hasarın daha fazla olduğu görüldü (p=0.020). Lojistik regresyon analizinde CRP, genel anestezi uygulanması, bradikardi, hipoksi, revize edilmiş kardiyak risk indeksinin 3'ün üzerinde olması bağımsız risk faktörleriydi. Ek olarak, diğer risk faktörlerinden bağımsız olarak, PTX-3'ün bağımsız bir MINS belirleyicisi olup olmadığı araştırıldı ve regresyon analizinde PTX-3'ün MINS öngörmede istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulundu (OR: 1.043; %95 GA, 1.011-1.075; p=0,008). Miyokardiyal hasarı predikte edebilmek için PTX-3'ün ve CRP'nin cut off değerinin belirlemek amacıyla ROC analizi yapıldı. Buna göre PTX-3 değeri ≥0.21 pg/mL olan hastalar yüksek; PTX-3 değeri <0.21 pg/mL olanlar düşük PTX-3 grubu olarak belirlendi. CRP için elde edilen 18.2 mg/dl değerine göre de 2 grup oluşturuldu. Düşük CRP/ düşük PTX-3 grubu referans noktası olarak alınarak CRP ve PTX-3 gruplarının miyokardiyal hasarı predikte etme gücü değerlendirildi. Buna göre yüksek CRP/düşük PTX-3 (OR:2.28;%95 GA,0.98-4.93; p=0.054) istatistiksel anlama ulaşmamakla birlikte, düşük CRP/yüksek PTX-3 (OR:2.68;%95 GA,1.30-5.49; p=0.007) ve yüksek CRP/yüksek PTX-3 (OR:4.22;%95 GA,1.99-8.96; p<0.001) miyokardiyal hasarı predikte edebiliyordu. Sonuç: Kalp dışı orta veya yüksek risk grubunda cerrahiye alınan ve perioperatif miyokard hasarı olan hastalarda yüksek PTX-3 değerleri tespit edilmiştir. PTX-3 ölçümü, orta ve yüksek risk grubu hastalarda mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Hastalarda operasyon öncesi bakılan bazal PTX-3 düzeyleri yüksek olan grupta, postoperatif dönemde miyokard hasarını tespit etmede kullanılan troponin değerlerinin de yüksek olduğu görülmüştür. Eğer bu PTX-3 biyobelirtecinin yüksek olması halinde hastalara daha sık takip, daha yoğun tedavi uygulanması planlanmalıdır.
Periferik arter hastalığı olan hastalarda sistemik immün-inflamasyon index'in öngörücülüğünün araştırılması
Periferik arter hastalıkları; tüm Dünya'da kardiyovasküler hastalıklardan dolayı oluşan hastalık ve ölüm oranlarının artmasına neden olan önemli faktörler arasında yer almaktadır. Periferik arter hastalığının, altında yatan temel patolojik nedenin ateroskleroz olması nedeniyle, iskemik kalp hastalıkları ve serebrovasküler hastalıklar ile birlikteliği sıktır. Pek çok araştırma; sistemik immun-inflamasyon indeksinin aterosklerozun başlamasında, ilerlemesinde ve izleminde önemli bir yere sahip olduğunu ortaya koymuştur. Nötrofiller, lenfositler ve plateletlerin ateroskleroz oluşumundan sorumlu tutulan sistemik immun-inflamasyonda önemli rollere sahip olan hücreler oldukları defalarca kez gösterilmiştir. Bu çalışmada amacımız tam kan parametreleri ile kolaylıkla hesaplanabilen sistemik immun-inflamasyon indeksinin periferik arter hastalığını öngörmede kullanılabilecek bir biyobelirteç olup olmadığını saptamaktır. Çalışmaya Ocak 2022 ve Nisan 2022 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi kardiyoloji polikliniğine kladikasyo ile başvuran ve yapılan anjiografik görüntüleme sonrası periferik arter hastalığı tanısı alan 170 hasta dahil edildi. Hastalar anjiografi skorlarına göre ateroskleroz yaygınlığı düşük (n=90) ve ateroskleroz yaygınlığı yüksek (n=80) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Benzer demografik özelliklere sahip aktif yakınması olmayan kontrol amaçlı polikliniğe başvurmuş 100 sağlıklı gönüllü kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Hastaların laboratuar sonuçları retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, sigara içiciliği, hipertansiyon, diyabet, kronik böbrek hastalığı, hiperlipidemi) sorgulandı ve her üç grupta da rapor edildi. Gruplar arasında düşük yoğunluklu lipoprotein düzeyleri, yüksek duyarlıklı C Reaktif Protein düzeyleri, nötrofil / lenfosit oranı ve sistemik immun inflamasyon indeks açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Sistemik immun inflamasyon indeks ile periferik arter hastalarındaki anjiografi skoru arasında pozitif korelasyon olduğu gösterildi. Tek değişkenli regresyon analizi ve çoklu lineer regresyon analizi sonrası periferik arter hastalarında yaygın ateroskleroz varlığını; nötrofil / lenfosit oranı ve sistemik immun inflamasyon indeks parametrelerinin öngördüğü gözlemlendi. Alıcı işletim karakteristik eğrisi analizi sonrasında araştırma popülasyonuna dahil edilen tüm deneklerde yüksek anjiyografik puanı tahmin etmek için başvuru sırasındaki sistemik immun inflamasyon indeks eşik değeri, %72 duyarlılık ve %64 özgüllük ile 1098 olarak belirlendi (eğrinin altında kalan alan 0.790;%95GA:0.720-0.860;p<0.001). Tam kan sayımından elde edilen verilerle basitçe hesaplanabilen ve ek maliyet gerektirmeyen nötrofil / lenfosit oranı ve sistemik immun inflamasyon indeks parametrelerinin periferik arter hastalığının tanısına ve ateroskleroz yaygınlığı açısından ciddiyetinin öngörülmesine katkı sağlayabileceği ortaya konulmuştur. Fakat bu alanda gelecekte daha geniş popülasyonlu ve ileriye dönük araştırmalar ile bu ilişkinin doğrulanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Sistemik İmmun-inflamasyon İndeksi, Nötrofil / lenfosit oranı, Periferik arter hastalığı, Öngörücülük.
Yeni tanı konmuş hipertansiyon hastalarında sistemik immun-inflamasyon indeksi ve non- dipper hipertansiyon arasındaki ilişkinin incelenmesi
Hipertansiyon dünya çapında sık görülen kronik bir hastalık olup toplum sağlığını önemli derecede etkilemektedir. Ambulatuvar kan basıncı ölçümü ile gerçekleştirilen sınıflamada gece boyu ölçülen kan basıncı değerlerinde, gündüz yapılan ölçüm değerlerine göre %10 ya da daha çok düşüş yaşanması durumu dipper hipertansiyon olarak tanımlanmakta, %10'dan daha az düzeyde düşüş yaşanması durumu ise non-dipper hipertansiyon olarak tanımlandığı bildirilmektedir. Non-dipper hipertansiyonu olan bireylerde daha fazla oranda kardiyovasküler hastalık gözlemlendiğinden dolayı mortalite ve morbidite oranlarının yüksek olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada hipertansiyon, koroner arter hastalıkları ve kalp yetmezliği gibi önemli kardiyovasküler hastalıklarla önemli derecede ilişkisi pek çok araştırmada gösterilen sistemik immün-inflamasyon indeksi ile non-dipper hipertansiyon arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmayı planladık. Gereç ve yöntem: Çalışmaya kardiyoloji polikliniğine Ocak 2022 ile Nisan 2022 tarihleri arasında başvuran hipertansiyon tanısı almış (yeni tanı) 70 hasta dahil edildi. Benzer demografik özelliklere sahip kontrol amaçlı kardiyoloji polikliniğine başvuran 35 gönüllü kişi kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Her hasta için yirmi dört saatlik ambulatuar kan basıncı ölçümü uygulandı ve çalışma popülasyonu, gece kan basıncı değerlerinde ≥%10 azalma olup olmamasına göre dipper hipertansiyon veya non dipper hipertansiyon ve normotansif kontrol grubu olarak üç gruba ayrıldı. Hastalar demografik özellikleri, eşlik eden hastalıklar ve labaratuar değerleri eşliğinde değerlendirildi. İstatistiksel analizler, SPSS sistemi kullanılarak yapıldı, p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Demografik parametrelerde gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Ekokardiyografik değerlendirmede hipertansif grupta sol ventrikül duvarının kontrol grubuna göre daha kalın olduğu ve hipertansiflerde sol ventrikül kütle indeksinin daha yüksek olduğu belirlendi (p=0,017). Non-dipper hipertansif grup; hem dipper hipertansiyon hem de kontrol grubuna göre daha yüksek sistemik immün-inflamasyon indeks (SII) seviyelerine sahipken (p<0.001), dipper hipertansif ve kontrol grupları arasında SII seviyeleri açısından anlamlı bir fark yoktu (p>0.05) . Serum yüksek duyarlıklı C Reaktif Protein ( yd-CRP) seviyeleri, non-dipper grupta diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksekti (p=0.018). Yapılan çok değişkenli regresyon analizi; yüksek SII seviyelerinin bağımsız olarak non-dipper hipertansiyonu öngörebildiğini gösterdi. Sonuç: Tam kan sayımından elde edilen verilerle kolaylıkla hesaplanabilen ve ek maliyet gerektirmeyen SII parametresinin non-dipper hipertansiyon ile ilişkisi ortaya konulmuştur. Fakat bu alanda gelecekte daha geniş popülasyonlu ve ileriye yönelik araştırmalar ile bu ilişkinin doğrulanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Sistemik İmmun-inflamasyon İndeksi, Non-dipper hipertansiyon, yüksek duyarlıklı C Reaktif Protein
Kardiyak sendrom X tanısı konulan hastalarda sistemik immün-inflamasyon indeks'in öngörücülüğünün araştırılması
Kardiyak sendrom x, koroner arter hastalığı olmaksızın tipik anginal tarzda göğüs ağrılarının ve kardiyak stres testinin pozitif olduğu klinik bir tablodur. Kardiyak sendrom x hastalığının etiyolojisi ile ilgili bilinmeyen birçok yön bulunmaktadır. Kardiyak sendrom x hastalığının patofizyolojisinde pek çok sistemin rol oynadığı, bunların başında insülin rezistansı, anormal kardiyak ağrı algısı, mikrovasküler spazm, östrojen seviyesinde azalma ve anormal koroner akım rezervi gibi faktörlerin neden olduğu tahmin edilse de patofizyolojisine ilişkin net bir bilgi bulunmuş değildir. Günümüzde literatür ve kliniklerde yapılan çalışmalarda kardiyak sendrom x hastalığı olan bireylerde artmış koroner dirençle ilişkili azalmış koroner vazodilatör cevap bulunması, bu durumun endotelyal disfonksiyon ve inflamasyon zemininde geliştiğini desteklemektedir. Bu nedenle çalışmamızda; endotelyal disfonksiyon ve inflamasyonla yakın ilişkisi daha önce birçok çalışmada tespit edilen sistemik immün-inflamasyon indeks düzeyleri ile kardiyak sendrom-x tanısı konulan hastalar arasında bir ilişki olup olmadığı belirlenmek istenmiştir. Çalışma grubuna Ekim 2021- Nisan 2022 tarihleri arasında tipik anginal yakınmalar ile Fırat Üniversitesi kardiyoloji bölümü polikliniğine başvuran ve yapılan miyokard perfüzyon sintigrafisinde iskemi tespit edilen sonrasında koroner anjiografi uygulanıp normal koroner arterler izlenen 80 hasta dahil edilmiştir. Kontrol grubuna ise benzer demografik özelliklere sahip aktif kardiyak yakınması olmayan kontrol amaçlı polikliniğe gelen 80 gönüllü kişi alındı. Çalışma ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet ve beden kitle indeksi, hipertansiyon, sigara kullanımı, diabetes mellitus, dislipidemi ve aile öyküsü varlığına göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olmadığı belirlenmiştir. Çalışma ve kontrol gruplarındaki bireylerin yd- C Reaktif Protein düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı fark olduğu (p=0.028), sistemik immün-inflamasyon indeks düzeylerinin kontrol grubunda olan bireylere göre çalışma grubunda istatistiksel açıdan anlamlı olacak şekilde daha yüksek olduğu saptanmıştır (p=0.003). Çalışmamız; gözlemlerimiz neticesinde, etiyolojisinde ağırlıklı olarak endotelyal disfonksiyonun ve inflamasyonun sorumlu tutulduğu kardiyak sendrom x hastalarında sistemik immün-inflamasyon indeks parametresinin hastalığı öngörebildiğini gösteren ilk çalışmadır. Bu çalışma sonucunda kontrol grubu ve çalışma gruplarında sistemik immün-inflamasyon indeks parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Konu ile ilgili daha geniş çapta ileriye dönük araştırmalara ihtiyaç olduğu unutulmamalıdır. Anahtar Kelimeler: kardiyak sendrom x, sistemik immun-inflamasyon indeks, öngörücülük.
Preenfarkt angina ile serum sfingozin 1 fosfat düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi.
Amaç: Sfingozin 1 Fosfat molekülünün iskemik ön koşullanmadan sorumlu bir molekül olabileceği birçok hayvan deneyinde ileri sürülmüştür. Günlük hayatta iskemik ön koşullanmanın en canlı örneği preenfarkt anginadır. Çalışmanın amacı preenfarkt angina ile serum S1P değerleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir.Yöntem: Mayıs 2011 ile Ocak 2012 arasında GÜTF Koroner Yoğun Bakımda takip edilen 86 NSTEMI ve STEMI hastası çalışmaya alındı. Hastaların hepsi preenfark angina açısından sorgulanarak, preenfarkt anginası olan ve olmayanlar şeklinde iki gruba ayrıldı. Hastaların hastaneye geliş ve hastaneden çıkış S1P değerleri, CKMB, troponin düzeyleri ölçüldü. Kollateral koroner dolaşımı olanlar inceleme dışına çıkarıldı.Bulgular: 40 hastanın preenfarkt anginası varken 46 hastanın preenfarkt anginası yoktu. Gruplar bazal karakteristikler ve demografik özellikler açısından benzer dağılmışlardı. Preenfarkt anginası olan hastalarda geliş S1P değeri 0,78 ?M, çıkış S1P değeri 0,91 ?M, troponin değeri ise 2,23 ng/ml idi. Preenfarkt anginası olmayanlarda bu değerler sırası ile 0,45/0,49 ?M ve 4,37 ng/ml idi(sırası ile p=0,014-0,010-0,034). Preenfarkt anginası olan ve olmayanlar arasında CKMB düzeyi ve sol ventrikül EF arasında ise anlamlı bir ilişki yoktu.Sonuç: Preenfarkt anginası olan hastalarda serum S1P değeri preenfarkt anginası olmayanlara göre anlamlı şekilde yüksektir. Ayrıca preenfarkt anginası olan hastalarda miyokard nekrozunun göstergesi olan troponin düzeyleri preenfarkt anginası olmayanlara göre belirgin olarak düşüktür.
Primer ya da elektif koroner anjiografi yapılan hastalarda işe geri dönüş zamanı ve gündelik yaşama uyum
Koroner arter hastalığı, toplumların artan yaş ortalaması ve endüstrileşmenin getirdiği kötü beslenme alışkanlıkları gibi faktörlere bağlı olarak dünyadaki en sık ölüm sebeblerinden bir tanesidir. Koroner anjiografi sonrası, hastaların çoğunluğuna invaziv girişim , cerrahi ya da medikal tedavi kararı verilmektedir. Bu çalışmada koroner anjiografi sonrası işe ve gündelik hayata dönüş sürelerini hesaplamayı amaçlandık. Ülke ekonomileri hem tedavi masrafları hem de hastalığa bağlı iş gücü kaybı nedeniyle kötü etkilenmektedir. Bu çalışmaya akut koroner sendrom ve stabil anjina pektoris ile başvuran ve koroner anjiografi uygulanan 348 hasta dahil edilmiştir. Demografik karekteristikler, koroner anjiografi sonuçları, eğitim seviyeleri, hastaların meslekleri gibi pek çok parametre değerlendirilmiştir. Böylece çalışan bireylerin işe dönüş zamanı ve çalışmayan bireylerin daha önceki gündelik hayatlarına dönüş zamanı hesaplanmıştır. Sonuç olarak işe ve gündelik hayata dönüş zamanı DM ve HT öyküsü olanlarda, yaşlılarda, PCI veya CABG uygulanmasına karar verilen hastalarda, uzamış hospitalizasyonu olan hastalarda, anjina ve dispnesi olan hastalarda uzadığını bulduk. Koroner arter hastalığı ülke ekonomisine ve insanların sosyal hayatına bildiğimizden daha zararlı olabilir. Bu konuda daha kapsamlı çalışmalar yapılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Koroner arter hastalığı, işe dönüş zamanı, kardiyak rehabilitasyon
Romatizmal kalp hastalığı patogenezinde TH17 ve treg hücrelerinin yeri
Akut romatizmal ateş A grubu ß hemolitik streptokoklara bağlı üst solunum yolları enfeksiyonunun geç komplikasyonu olarak ortaya çıkan otoimmun bir hastalıktır. Tedavi edilmemiş ya da yetersiz tedavi edilmiş bireylerin %3'ünde akut romatizmal ateş atağı gelişmektedir. Başlıca kalp, eklem, merkezi sinir sistemi, deri ve deri altı dokularını tutar. Kalp dışındakiorgan tutulumları geçici ve rezidü bırakmaksızın iyileşirken romatizmal kardit kronik romatizmal kalp hastalığına yol açabilir. Kronik romatizmal kapak hastalığı romatizmal ateş geçiren hastaların %30-45'inde gelişir. Romatizmalkapak hastalığı halen ülkemizde önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Grup A streptokokların virulans mekanizmaları ayrıntılı olarak araştırılmış olsa da bu mikroorganizmaya karşı gelişen immun cevabın moleküler ve hücresel temeli yeterince bilinmemektedir. Bu nedenle A grubu ß hemolitik streptokokinfeksiyonları ile ilişkili otoimmun cevaba karşı etkili tedavi henüz tam geliştirilememiştir.Pek çok otoimmun hastalık patogenezinde Th17 ve Treg hücrelerinin önemli olduğu düşünülmektedir. Bu hastalıklarda Th17 hücrelerinin artarken, Treg hücrelerinin azaldığı gösterilmiştir. Th17/Treg oranının artması spesifikantijene verilen inflamatuar yanıtın kontrolsüz olarak artmasına yol açarak otoimmuniteyi tetikler. Çalışmada amacımız bu hücrelerin romatizmal kalp hastalığı immunopatogenezindeki yerini araştırmaktı.RKH'nın en sık izlenen formu olan mitral darlığında, normal kontroller ile karşılaştırıldığında periferik Th17 hücresinin artarken Treg hücrelerinin azaldığı, Th17/Treg oranının ise belirgin arttığı izlenmiştir. Hasta gruplarında serumhsCRP düzeyinin, kontrol grubuna göre daha yüksek izlenmesi romatizmal kalp hastalığında inflamasyonun devam ettiğini göstermektedir. Ayrıca serum hsCRP düzeyleri ile Th17/Treg oranı arasındaki pozitif korelasyon; RKH'nda izlenendüşük düzeydeki kronik inflamasyon yanıtında Th17 ve Treg hücrelerinin de rol alabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Romatizmal Kalp Hastalığı, Mitral Stenoz, Th17/Treg ratio
HDL-K düzeyi yüksek olmasına rağmen koroner aterosklerozu olan hastaların APO A, APO B, CETP ve HDL alt gruplarının aterosklerozu olmayanlar ile karşılaştırılması
Plazma lipoprotein profili, aterosklerotik kardiyovasküler hastalık riskini tanımlamada major faktörlerdendir. HDL-K düzeyi yüksek olmasına rağmen koroner arter hastalığı olanlarda, ateroskleroz gelişmesinde ve ilerlemesindeki temel mekanizmalar henüz bilinmemektedir. Bu grup hastalarda HDL alt gruplarının, apolipoproteinlerin ve KETP aktivite ve kitle düzeylerinin ateroskleroz sürecindeki rolünün ortaya konulması önemlidir. Bu düşünce doğrultusunda çalışmamızın amacı; HDL-K' si yüksek olup, KAH (+) ve KAH (-) kişilerde HDL alt gruplarının dağılımını, apolipoprotein düzeylerini, KETP aktivite durumu ve miktarını karşılaştırmaktır.Çalışmaya Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'na Kasım 2011 - Temmuz 2012 tarihleri arasında başvuran, HDL-K değeri ?60 mg/dl ve LDL-K değeri ? 130 mg/dl olan 35 koroner arter hastası ile benzer lipit profiline sahip 35 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hasta ve kontrol grubunda KETP aktivite ve kitle, apo A1, apo A2, apo B, HDL 2 ve HDL 3 düzey ölçümleri yapıldı.Apo A2, apo B, HDL 2 ve HDL 3 düzeylerinde KAH (+) ve KAH (-) gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmaz iken apo A1 düzeyleri KAH (+) grupta daha yüksek saptandı (ortalama 588,6 ?g/ml'ye karşı 414 ?g/ml, p=0,006). KETP miktarları açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmazken77(ortalama 27,7 ?g/ml'ye karşı 24,2 ?g/ml, p=0,27) KAH (+) grupta KETP aktivitesinin KAH (-) gruptan istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha fazla olduğu izlendi (ortalama 1,08 nmol/?l plazma/1 saat'e karşı 0,98 nmol/?l plazma/1 saat, p=0,007).HDL-K ve LDL-K düzeyleri yüksek olan bu özel çalışma popülasyonunda KAH (+) ve KAH (-) gruplar arasında KETP miktarları açısından fark olmadığı, ancak aktivitesi açısından istatistiksel anlamlı fark olduğu görülmüştür. HDL alt grupları, apo B ve apo A2 düzeyleri açısından fark saptanmazken, öngörülenin aksine KAH (+) grupta apo A1 düzeylerinin daha yüksek oluşu ilgi çekici sonuçlar arasındadır.Anahtar kelimeler: KAH, HDL-K, KETP.
Seksüel fonksiyonların koroner arter hastalığı gelişimi üzerine etkisi
Koroner arter hastalığı tüm dünyada önde gelen ölüm nedenleri arasında yer almaktadır. Koroner arter hastalığı yapılan cerrahi ve anjiyografik müdahalelerin yanında medikal tedavi masrafları ve azalan iş gücü nedeniyle sağlık harcamalarında artışın yanında artan ekonomik kaybın önemli sebeplerindendir. Pek çok hastalıkta olduğu gibi koroner arter hastalığında da primer önleyici tedavinin önemi her geçen gün daha da artmaktadır. Koroner arter hastalığı oluşumunda çevresel ve genetik risk faktörlerinin etkisi olduğu bilinmektedir. Beslenme alışkanlığı, sigara dumanı maruziyeti, sedanter yaşam gibi cinsel ilişki sıklığı da koroner arter hastalığı oluşumunda yaşam tarzı içinde değerlendirilebilinecek bir faktördür. Bu çalışmada cinsel ilişki sıklığının koroner arter hastalığı oluşumu üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya kardiyoloji polikliniğine başvuran ve daha önce koroner arter hastalığı öyküsü olmayan 180 hasta alınmıştır. Hastalar koroner anjiyografi sonucu normal koroner anatomi olarak değerlendirilen 90 hasta ile koroner arter hastalığı tanısı konulan 90 hasta şeklinde gruplandırılmıştır. Hastalar mevcut ek hastalık varlıkları, demografik özellikleri ve cinsel ilişki sıklıklarına göre değerlendirilmişlerdir. Cinsel ilişki sıklığının koroner arter hastalığı üzerine etkisi değerlendirilirken koroner arter hastalığı gelişimi üzerinde etkisi olabilecek diğer faktörler de göz önünde bulundurulmuştur. Çalışma sonucunda cinsel ilişki sıklığının daha fazla olduğu hastalarda normal koroner anatominin daha fazla görüldüğü, koroner arter hastalığı olanlarda ise tek damar hastalığının çoklu damar hastalığına oranla daha fazla olduğu görülmüştür. Sonuç olarak cinsel ilişki sıklığı arttıkça koroner arter hastalığı oluşumunun ve koroner arter hastalığı ciddiyetinin azaldığı, koroner arter hastalığı gelişiminde cinsel ilişkinin önleyici bir faktör olabileceği ve bu konuda daha kapsamlı araştırmaların yapılması gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Koroner arter hastalığı, cinsel ilişki sıklığı
6 dakika yürüme testi mesafesinin koşullama ile değişiminin değerlendirilmesi
Pulmoner hipertansiyon (PH), pulmoner arter basıncında ve pulmoner vasküler dirençte artışla karakterize, sağ kalp yetmezliği ve ölüme yol açan progresif bir hastalıktır. Egzersiz intoleransı pulmoner hipertansiyonun (PH) esas özelliğidir. PH'li hastalarda egzersiz kapasitesinin değerlendirilmesinde, altı dakika yürüme testi (6DYT) yaygın olarak kullanılmaktadır. Altı dakika yürüme testi mesafesi (6DYM), PH'de esas klinik sonuç ölçümü olarak belirlenmiş ve yeni PH tedavileri için yapılan pek çok çalışmada primer son nokta olarak kullanılmıştır. Aynı zamanda prognostik öneme sahiptir, prognozun iyi bir göstergesidir. PH'de bu denli önemli bir yeri olan 6 dakika yürüme testinin duyarlılığına ve nesnelliğine etki eden birçok çevresel ve kişiye ait faktör bulunmaktadır. Çalışmanın amacı 6 dakika yürüme testi mesafesinin koşullama ile anlamlı bir değişime uğrayıp uğramayacağını araştırmaktır. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Araştırma Hastanesi Kardiyoloji Polikliniği'ne Ağustos 2019 – Eylül 2019 tarihleri arasında başvurmuş Grup I-IV Pulmoner Hipertansiyonlu 50 hasta dahil edilmiştir. Bu hastalar rastgele ikişerli gruplara ayrıştırıldı ve bu ikili gruptaki hastalara önce tek tek sonrada iki hastaya aynı anda 2002 Amerikan Toraks Derneği (ATS) konsensusuna uygun şekilde 6 dakika yürüme testi yapıldı. Hastalara yapılan 6 dakika yürüme testi sonuçları incelendiğinde çalışmaya dahil edilen 50 hastanın tek tek yürüdükleri birinci testin sonunda yürüdükleri ortalama mesafe 348,8±97,7 m olarak izlenirken iki kişinin aynı anda yürüdüğü ikinci testin sonunda yürüdükleri ortalama mesafe 381,4±95,3 m olarak izlendi. İkinci yürüme testinde ilk teste göre ortalama 32,6 metre yani %9,3 bir mesafe artışı izlendi. Ve bu artış istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,01). Bu çalışmada koşullandırmanın hastaların performansını arttırdığı ve yürüme mesafesinde artış sağlandığı gözlenmiştir. Çalışmanın sonucunda 6 dakika yürüme testinin duyarlılığını ve nesnelliğini arttırmak için koşullandırmanın kullanılabileceği ortaya konulmuştur.
Kalsifik aort darlığının ilerlemesinde serum HDL düzeyinin ve fonksiyonlarının rolü
Kalsifik aort kapak darlığı kan akımına engel oluşturmayan hafif kapak kalınlaşmasından; aort sklerozu, ciddi kapak kalsifikasyonu ve eşlik eden yaprakçık hareket kısıtlılığına kadar devamlılık gösteren ilerleyici bir süreçtir. Klinik ve epidemiyolojik çalışmalar ateroskleroz risk faktörlerinin aort darlığı gelişimi ve ilerlemesinde rolü olduğunu göstermiştir. Özellikle lipoprotein metabolizması bozukluklarının, yüksek total kolesterol ve yüksek LDL düzeylerinin, patogenezdeki rolüne ait güçlü histopatolojik kanıtlar bulunmaktadır. Ancak HDL partikülünün bu mekanizmadaki yeri henüz net değildir. Çalışmalar aort darlığı progresyonu ile düşük HDL seviyeleri arasındaki ilişkiyi göstermiş olmakla birlikte mevcut literatür tarandığında bu grupta HDL fonksiyonlarını inceleyen bir araştırmaya rastlanmamıştır. Bu grupta HDL-kalsifik aort darlığı ilişkisini detaylandırabilmek için hafif ?orta kalsifik aort darlığı ile takip edilen toplam 42 hastada (26 kadın, 16 erkek) serum HDL düzeyleri, HDL alt grupları, apolipoprotein AI düzeyi ve HDL ilişkili enzimler olan plazma PON1 ve PAF-AH aktiviteleri belirlendi ve bunların hastalık ilerlemesiyle olan ilişkisi değerlendirildi. Darlık ilerleme hızının serum LDL düzeyi ile pozitif korelasyon gösterirken HDL düzeyi ile negatif korelasyon sergilediği tespit edildi. HDL altgruplarından HDL2 ile progresyon arasında anlamlı pozitif ilişki saptandı. Serum apolipoprotein A1 düzeyinin hastalık ilerlemesinden bağımsız görünmekle birlikte HDL2 ile negatif korelasyon sergilediği görüldü. HDL3'ün progresyonla olan pozitif ilişkisi istatistiki anlamlılığa ulaşmadı. HDL ilişkili enzimlerden olan PON1 aktivitesi progresyon ile anlamlı negatif ili
Koroner ilaç kaplı stent uygulanan hastaların orta ve uzun dönem takip sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan ve ilgili damarına de novo ilaç kaplı stent (İSS) implante edilmiş olan hastaların, orta ve uzun dönem MACCE (Major kardiyak olay ve serebral olay) oranlarının incelenmesi. Yöntem: Aralık 2009-2013 tarihleri arasında perkütan koroner girişim (PKG) uygulanmış yaklaşık 2150 hasta tarandı. İncelenen 2150 hasta içinden 400 hasta çalışmaya dahil olma kriterlerine uygun bulundu ve çalışmaya alındı. Çalışma retrospektif olarak hastane kayıtları üzerinden yapıldı. Sonucunda ölüm, serebrovasküler olay, miyokard infarktüsü (Mİ), hedef damar revaskülarizasyonu (TVR) açısından değerlendirildiler. Hastane kayıtları ve telefon irtibatı yoluyla MACCE oranları incelenmiştir. Bulgular: Hastalar, 6-60 ay süre ile takip edildiler, takip süresinin ortalaması 27 aydır [Ort ± St.sapma=27.8 ± 14.7]. Çalışmaya alınan 400 hastanın 166'sına everolimus (EES), 54'üne zotarolimus (ZES), 151'ine biolimus (BES) ve toplam 29 tanesine bu grupların kombinasyonu uygulanmıştır. Stent tiplerine göre ve total MACCE incelenmiştir. EES grubunda re-Mİ 3(%1.8), TVR 5(%3) ve ölüm 5(%3) hastada; BES grubunda re-Mİ 1(%1.9), TVR 1(%1.9) ve ölüm 1 (%1.9) hastada ve ZES grubunda re-Mİ 4(%2.6), TVR 7(%4.6) ve ölüm 6(%4) hastada izlenmiştir. Çalışmaya alınan hiçbir hastada işlem sırasında ya da sonrasında serebrovasküler olay (SVO) gözlenmemiştir. Sonuç: EES grubunda MACCE oranı %7.8, BES grubunda %5.5 ve ZES grubunda ise %11.5 olarak izlenmiştir. Tüm hastalar (400 hasta) için yeni jenerasyon İSS implantasyonu sonrası MACCE oranı değerlendirildiğinde %8.25 olarak saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Perkütan koroner girişim, ilaç kaplı stent.
Kardiyak Sendrom X hastalarında subendokard iskemisi tespitinde kardiyak perfüzyon MRG ve miyokardiyal Spect'i karşılaştırmak
Kardiyak Sendrom X'in tanısında, tedavisinde ve prognozunda birçok tartışma vardır.Patofizyolojisinin temelinde endotel disfonksiyonu bulunan bu sendromuneskiden sanıldığı kadar benign olmadığı bilinmektedir. Özellikle endoteldisfonksiyonuna sekonder subendokard iskemisi gösterilen hastalarda,prognozunun obstruktif koroner arter hastalığına benzediği söylenebilir.Bu çalışma KSX hastalarında subendokard iskemisi tespitinde kardiyakperfüzyon MRG ve miyokardiyal SPECT'i karşılaştırmak, yine bu hastalarda hs-CRP ve NT-proBNP düzeylerine bakıp değerlerin, görüntüleme tetkikleriyleilişkili olup olmadığını araştırmak amacıyla dizayn edilmiştir.Çalışmaya Ekim 2011-Nisan 2012 tarihleri arasında, Gazi Üniversitesi TıpFakültesi kardiyoloji bölümüne başvuran 18 yaşından büyük 20 tane KSX hastasıdahil edilmiştir. Bu hastalara adenozinli kardiyak perfüzyon MRG vemiyokardiyal SPECT yapılarak, hastaların NT-proBNP ve hs-CRP düzeylerinebakılmıştır.20 hastanın 13 tanesinde (% 65) adenozinle indüklenen kardiyak MRG ilesubendokardiyal hipoperfüzyon saptanırken, hastaların yalnızca 7'sinde (% 35)SPECT'te iskemi bulgusuna rastlandı. MRG'si patolojik olgularda istatistikselolarak anlamlı biçimde, daha fazla olguda adenozinle göğüs ağrısı tetiklendi ( %61,5 ve %14,3, p=0,04). Hastaların bazal karakteristik özellikleri ile kardiyakperfüzyon MRG pozitifliği açısından anlamlı fark bulunamadı.59Hastaların NT-proBNP düzeyleri ile MRG ve SPECT pozitifliği arasında birkorelasyon saptanmadı.hs-CRP düzeyleri, kardiyak perfüzyon MRG sonuçları patolojik olgulardaMRG'si normal olgulara göre daha yüksek tespit edilmiştir ( 0,4 mg/dl ve 0,11mg/dl, p=0,03). Aynı ilişki SPECT grubunda da geçerlidir. (0,46 mg/dl SPECTpozitif grup, 0,21mg/dl,SPECT negatif grup, p=0,04).
Sağ ventrikül apikal pacing ile ortaya çıkan ventriküler aktivasyon sekansı değişikliğinin, her iki ventrikülün sistolik ve diyastolik fonksiyonları üzerine olan akut etkisinin ekokardiyografi ve radyonüklid ventrikülografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmanın amacı, yapısal kalp hastalığı olmayan olgularda, sağ ventrikül apikal pacing ile ortaya çıkan ventriküler aktivasyon sekansı değişikliğinin, her iki ventrikülün sistolik ve diyastolik fonksiyonları üzerine olan akut etkisinin ekokardiyografi ve radyonüklid ventrikülografi (RVG) ile değerlendirilmesidir.Yöntem: Hasta sinüs sendromu (HSS) nedeni ile iki odacıklı kalp pili taşıyan 17 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan tüm olgular normal atriyoventriküler (AV) iletiye sahip, intrinsik ileti sırasında dar QRS izlenen ayrıca ventriküler elektrodun sağ ventrikül apeksinde konumlandırıldığı hastalardı. Tüm hastalara öncelikle AAI modunda (Mod 1) 5 dakika sonra da DDD modunda (Mod 2- mümkün olan en kısa AV interval ile % 100 ventriküler pacing sağlayarak) ekokardiyografik inceleme ve RVG yapıldı. Her iki pil modu sırasında sol ve sağ ventrikül için diyastol ve sistol sonu volümü, ejeksiyon fraksiyonu (EF), miyokardiyal performans indeksi ile inter- ve intraventriküler dissenkroni indeksleri ölçüldü.Bulgular: Sol atriyum çapı Mod 2' de Mod 1' e kıyasla anlamlı olarak daha büyüktü (37,1 ± 3,9' a karşılık 35,5 ± 2,4 p=0,014). Ekokardiyografi ve RVG ile ölçülen sol ventrikül diyastol sonu volümü (SVDSV) Mod 2 sırasında Mod 1' e göre anlamlı olarak daha düşüktü (96,3 ± 10,9' a karşılık 110,8 ± 18,6; p=0,017 ve 94 ± 11' e karşılık 104,3 ± 11,6; p=0,02). Benzer şekilde ekokardiyografi ve RVG ile hesaplanan atım volümü ve EF Mod 2 sırasında Mod 1' e kıyasla anlamlı olarak daha düşük saptandı (53,2 ± 9,4' e karşılık 64,2 ± 11,3; p=0,008, 43,8 ± 6,3' e karşılık 54,9 ± 7,2; p=0,004 ve % 55,1 ± 5,1' e karşılık % 59,1 ± 4,5; p=0,003, % 46,8 ± 7,4' e karşılık % 52,9 ± 7,3; p=0,008).Triküspit lateral anulusundan ölçülen MPİ değeri iki pil modu arasında benzerken (0,46 ± 0,14' e karşılık 0,47 ± 0,12; p=0,71), mitral lateral anulustan Mod 2 için ölçülen MPİ değeri, Mod 1' e göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (0,51 ± 0,06' ya karşılık 0,42 ± 0,05; p=0,001). Mod 1 ve Mod 2 sırasında ölçülen tricuspid annular plane systolic excursion (TAPSE) değerleri benzerdi (21,8 ± 2,3' e karşılık 20,9 ± 1,1; p=0,13).Sol ventrikül elektromekanik gecikme değeri, interventriküler elektromekanik gecikme değeri ve interventriküler dissenkroni değeri Mod 2' de Mod 1' e kıyasla anlamlı olarak daha uzundu (73,4 ± 28,5' e karşılık 23,4 ± 12; p<0,001 - 49,4 ± 20,3' e karşılık 7,1 ± 12,7; p<0,001 - 38,8 ± 12,1' e karşılık 1,8 ± 3,7; p<0,001).Sağ ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları için bakılan (DSV, SSV, EF, MPİ, TAPSE) parametrelerde Mod 1 ve Mod 2 arasında fark saptanmadı.Sonuç: Sol ventrikül sistolik fonksiyonları korunmuş ve HSS nedeniyle DDD kalıcı kalp pili taşıyan olgularda, intrinsik AV iletiden kısa AV aralıklı sağ ventriküler apikal pacing' e geçilmesi ile akut olarak SVDSV, atım volümü ve EF' de azalma, sol atriyum çapı, MPİ ve inter- ve intraventriküler dissenkroni değerlerinde artma ortaya çıktı.
Dipper ve non dipper hipertansiyonu olan hastaların serum osteopontin düzeyinin karşılaştırılması
Hipertansiyon dünyada milyonlarca insanı etkileyen ve önlenebilir özelliği ile önemli bir mortalite ve morbidite sebebidir. Hipertansiyon üzerindeki sorular dipper ve non-dipper kan basıncı kavramının doğmasına sebep olmuştur. Çalışmamızda ambulatuvar kan basıncı izlemi yaptığımız ve dipper, non-dipper grubu olarak ayırdığımız hipertansiyon hastalarımızda osteopontin (OPN) düzeyinin değerlendirilmesi ve oluşan farklılığın ortaya konulmasını amaçlandı. Çalışmada prospektif olarak 1 Ocak 2014, 15 Eylül 2014 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran hipertansiyon hastaları değerlendirildi. Bunların arasından çalışmaya alınma kriterlerine uyan hipertansiyon hastalarına ambulatuvar kan basıncı izlemi yapıldı. AKBİ ile yapılan ölçümlerle, gece ölçülen kan basıncı değerinin gündüz değerine göre % 10 veya daha fazla düşme olmasıyla dipper hipertansiyon, % 10' dan daha az düşme olması ile non-dipper hipertansiyon tanısı konuldu. Çalışmanın homojenizasyonu açısından, her iki gruptan 40 hastanın değerlendirilmesi planlandı. Her iki gruptan yeterli sayıda hastanın değerlendirilmesi ile çalışma sonlandırıldı. Çalışmaya dahil edilen hastalarda ekokardiyografik inceleme yapıldı ve alınan kan örnekleri ile serum OPN düzeyi ELİZA yöntemi ile değerlendirildi. Çalışmaya alınan dipper ve Non-dipper hipertansiyonu olan hastaların serum osteopontin düzeyi arasında anlamlı bir fark saptandı ( NDHT: 215.5±114.4, DHT: 152.1±92.7 p= 0,008) Kadın ve erkek cinsiyet arasında OPN düzeyi açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi ( K: 171.59±105.32, E: 220.44±111.45 p=0,80). NDHT grubunda, DHT grubuna göre sol ventrikül kütlesinde, sol atriyum çapında düzeyinde istatiksel olarak anlamlı bir fark saptandı ( IVS; NDHT: 11.6±1.2, DHT: 10.3±1.5 p<0.001). Non- dipper hipertansiyon grubunda, DHT grubuna göre Total kolesterol düzeyi istatiksel açıdan anlamlı olarak daha yüksek bulundu (NDHT: 209.1±28.2, DHT: 189.7±33.2 p=0.006). Sonuç olarak elde ettiğimiz verilerle NDHT hasta grubunda OPN düzeyi ile DHT grubundaki OPN düzeyine göre istatiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmıştır. Cinsiyetler arasında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. NDHT grubunda kalp kütlesinin artışı ve kan lipid düzeyi DHT grubuna göre daha yüksek izlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Dipper, Non Dipper, Hipertansiyon, Osteopontin, Düzey
Diastolik kalp yetmezliği olan hastalarda plasma corin seviyesi
ÖZET Kalp yetmezliği tanısı alan hastaların yaklaşık yarısının sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun normal veya normale yakın olduğu bilinmektedir. Günümüzde bu durum "korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği" olarak adlandırılır. Bu hastalarda ölüm ve morbidite oranlarının yüksek olmasına karşın herhangi bir farmakolojik tedavi seçeneğinin hastalığın seyrini değiştirebildiği henüz gösterilmiş değildir. Korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği, sıklığı giderek artan, önemli bir morbidite ve mortaliteye sahip ciddi bir sağlık problemidir.. Gelişen teknoloji ve bilimsel anlamda yapılan çalışmalar neticesinde, moleküler diagnostik sistemler, birçok görüntüleme yöntemlerinin önüne geçmiştir veya bu konuda aşama kaydetmiştir. Kalp yetmezliği bulunan ve ejeksiyon fraksiyonu > %50 olan hastalarda Pro-BNP seviyesinin yüksek, plasma corin seviyesinin, semptomdan bağımsız olarak düşük olduğu ortaya çıkmıştır. Fakat yaptığımız çalışmada özellikle korunmuş semptomatik ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği hastalarında yaş, cinsiyet ve BMI'den bağımsız olarak plasma corin seviyesinin daha düşük olduğunu tespit ettik. Buna bağlı olarak, korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliğinde, plasma corinin marker olarak kullanılabileceği sonucuna vardık. Anahtar Kelimeler: Korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği, plasma corin, NT PRO BNP, biomarker, morbidite.
Merkezimizde transkateter aort kapak implantasyonu yapılan hastalarda erken ve geç dönem sonuçlar
Amaç: Bu çalışmada merkezimizde transkateter aortik kapak implantasyonu (TAVİ) uygulanan hastaların erken ve geç dönem klinik ve ekokardiyografik takip sonuçları değerlendirildi. Yöntem: 2012-2013 yılları arasında kliniğimizde ciddi aort darlığı (AD) nedeni ile TAVİ uygulanan 16 hastanın erken ve geç dönem sonuçları değerlendirildi. Tüm hastalara transfemoral yaklaşım ile CoreValve biyoprotez kapak yerleştirildi ve hastalar 16,2±14,7 ay takip edildi. Bulgular: Hastaların (8'i kadın, ortalama yaş 77.1±7.7) işlem öncesi ortalama aortik kapak alanı (AVA) 0.7±0.2 cm2, ortalama aortik kapak gradiyenti (MnG) 55.6±19.7 mmHg, fonksiyonel sınıfı New York Kalp Cemiyeti (NYHA)'ne göre 2.9±0.2 iken, TAVİ işlemini takiben AVA, MnG ve fonksiyonel sınıflamalarında anlamlı düzelme görüldü. İşlem başarısı %87.5 olup, hastalara ortalama 1.3±0.6 kapak implante edildi. 1 hastada kapak implantasyonu sonrası hemodinamiyi bozan ileri paravalvüler AY geliştiği için cerrahi aort kapak replasmanı yapıldı. İşlemde 1 hastada AV tam blok, 1 hastada koroner obstrüksiyona bağlı ventriküler taşikardi; işlem sonrası erken dönemde ise 1 hastada geçici iskemik atak, 2 hastada minör kanama gelişti. 1 hasta işlemde gelişen kalp tamponadı nedeniyle, 1 hasta işlem sonrası 33. gün enfeksiyon ve disssemine intravasküler koagülopati nedeniyle, 2 hasta da 7. ve 15. aylarda kalp dışı nedenlerden hayatını kaybetti. İşlemin 3 yıllık yaşam süresi %75 bulundu. Sonuç: Cerrahi riski yüksek veya opere edilemeyecek olan semptomatik AD hastalarında, cerrahiye alternatif bir tedavi yöntemi olarak klinik pratiğe girmiş olan TAVİ işlemi, erken ve geç dönem sonuçları itibariyle başarılı ve güvenilir bir yöntemdir.
Kardiyoversiyon sonrası sinüs ritmi sağlanan atriyal fibrilasyon hastalarında atriyal fibrilasyon relapsının ekokardiyografik prediktörlerinin prospektif analizi
Amaç: Atriyal fibrilasyon (AF) nedeniyle kardiyoversiyon (KV) yapılan hastalarda uzun dönem AF relapsının ekokardiyografik prediktörlerinin belirlenmesi. Metot: Çalışmaya yeni veya eski tanı persistan veya paroksismal AF nedeniyle KV yapılan 100 hasta alındı. Kardiyoversiyon sonrası transtorasik ekokardiyografiyle (TTE) sol ventrikül (LV) ve sol atriyum (LA) hacim ve çapları, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, sol atriyal hacim indeksleri, sağ atriyum çap ve hacmi, sağ ventrikül diyastol sonu çapı (RVEDD) ve sistolik pulmoner arter basıncı (sPAB), triküspit anüler plan sistolik sapması (TAPSE) ve mitral anüler plan sistolik sapması (MAPSE), mitral E, A dalga velositeleri ve deselerasyon zamanı (DT), lateral mitral anulus e',a' ve s' velositeleri, atriyal iletim zamanları ölçüldü, interatriyal ve intraatriyal elektromekanik ileti gecikmeleri hesaplandı. Hastalar 1, 3, 6 ve 12. aylarda klinik rutin muayene, EKG ve 24 saatlik holter EKG ile değerlendirildi. Bulgular: Hastaların % 34 (n=34)'ünde relaps görüldü. Yeni tanı AF olanlarda ve AF süresi <1 hafta olanlarda relaps oranı daha az ve AF süresi 1 yılın üzerinde olanlarda relaps oranı daha fazlaydı. Relaps grubunda CHA2DS2VASc skoru, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), serum CRP seviyesi ve LA çapı, atriyal sistol başındaki LA hacmi (LAHvp), LA minimum hacmi (LAHmin) ve bunların vücut yüzey alanına göre indeksleri (sırasıyla LAHIvp ve LAHImin), LV kitlesi (LVM), LV kitle indeksi (LVMI), sPAB, RVEDD anlamlı olarak daha büyüktü. Mitral A, a', s' velositeleri anlamlı olarak daha düşük, LA iletim zamanı (p-LA) ve total iletim zamanı (TİZ), sağ intraatriyal elektromekanik iletim gecikmesi (R-İAEG) daha uzundu. Lojistik regresyon analizinde relaps riskinin; yeni tanı AF olmasıyla (p=0.0001) azaldığı ve KOAH varlığı (p=0.011), CHA2DS2-VASc skor yüksekliği (p=0.002) ve A dalga velosite düşüklüğü ile (p=0.015) arttığı bulundu. Sonuç: Yeni tanı AF olması relaps azalmasıyla, KOAH varlığı, CHA2DS2-VASc skor yüksekliği ve A dalgası velositesi düşüklüğü relaps artışıyla ilişkili bağımsız prediktörlerdir. Erken tanı ve eşlik eden hastalıkların tedavisi sinüs ritminin idamesi için önemli hususlardır. Anahtar kelimeler: Atriyal fibrilasyon, kardiyoversiyon, relaps, ekokardiyografi, atriyal elektromekanik gecikme
Arteryel stifnes ve egzersizle indüklenen hipertansiyon arasındaki ilişki
Amaç: Bu çalışmada normotansif bireylerde bazal arteryel stifnes (AS) parametrelerinin egzersizle indüklenen hipertansiyonun (EİHT) bir öngördürücüsü olup olmadığının incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza efor testi planlanan, kardiyovasküler hastalık öyküsü olmayan 167 hasta alındı. Efor testi öncesi aplanasyon tonometri cihazı Spygmocor ile AS parametreleri ölçüldü. AS, aortik nabız dalga hızı (PWV) ve augmentasyon indeksi (AIx@75) ile değerlendirildi. Efor testi Bruce protokolüne göre yapıldı. Her evrede ve toparlanma 1., 3. ve 5. dakikada sistolik kan basıncı (SKB) ve diyastolik kan basıncı (DKB) ölçüldü. EİHT, erkeklerde SKB >190 mmHg, kadınlarda SKB >170 mmHg olarak tanımlandı. Anormal toparlanma SKB yanıtı ise, toparlanma 5.dakika SKB nin pik egzersiz SKB na oranının 0.90 ve üzeri olması şeklinde tanımlandı. Bulgular: Çalışmaya 48 kadın, 119 erkek (ortalama yaş 35±11.9 yıl) olmak üzere 167 hasta alındı. EİHT, 14'ü erkek (%70), 6'sı kadın (%30) olmak üzere toplam 20 hastada görüldü. Demografik veriler açısından sadece vücut kitle indeksi (BMI), EİHT grubunda anlamlı yüksekti. AS parametreleri her iki grupta benzerdi. Anormal toparlanma SKB yanıtı olan grupta PWV de artış eğilimi vardı. Ancak bu artış istatistiki anlamlılık sınırını geçmedi (p=0.052). Alx@75 ölçümünde anlamlı fark yoktu. Sonuç: Bu çalışmada gençlerde EİHT ve AS parametreleri arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Bunun nedeni hasta sayısının azlığı ve hastaların HT populasyonunu tam yansıtmaması olabilir. Çalışmamızda genç ve BMI düşük hastalar olduğu için bulduğumuz sonuçlar tüm yaş gruplarına genellenemez. Bu nedenle konuyla ilgili daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.
İnme geçiren kapak hastalığına bağlı olmayan atriyal fibrilasyonlu hastalarda atardamar katılığı ile tromboemboli riski arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç:. İnme geçiren kapak hastalığına bağlı olmayan atriyal fibrilasyonlu hastalarda arteryel stifnes ile tromboemboli riski arasındaki ilişkisi bilinmemektedir. Bu çalışmada bu ilişkinin ortaya konması amaçlanmıştır. Metot: Çalışmaya inme geçirmiş ve etyolojik olarak kapak hastalığına bağlı olmayan 30 tane paroksismal/persistan AF hastası alındı. Tüm hastaların inme öncesi CHA2DS2-VASc skoru hesaplandı. SphymoCor cihazı ile arteryel stifnes ölçümü yapıldı. Karotis-femoral nabız dalga hızı (karotis-femoral PWV), augmentasyon basıncı (AP), augmentasyon indeksi (AIx) ve kalp hızına normalize edilmiş augmentasyon indeksi (AIx@75) arteryel stifnes parametreleri olarak kullanıldı. Tüm hastalara karotis intima media kalınlığı (KIMK) ölçüldü. Daha sonra CHA2DS2-VASc skoru, arteryel stifnes ve KIMK değerleri arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: İnme öncesi CHA2DS2-VASc skoruna göre 2 grup hasta oluşturuldu. Yaş dışında grupların demografik özellikleri benzerdi. Karotis-femoral PWV, CHA2D-VASc skoru düşük olan grupta (0,1) anlamlı olarak düşük, CHA2D-VASc skoru yüksek olan grupta (>2) anlamlı olarak yüksek izlendi. Yapılan analizlerde, CHA2D-VASc skoru ile karotis-femoral PWV arasında pozitif korelasyon izlenmiştir. Sonuç: Karotis-femoral PWV ile CHA2D-VASc skoru birbiriyle anlamlı olarak doğrusal ilişki göstermektedir. Sistemik aterosklerozun göstergesi kabul edilen PWV, CHA2DS2-VASc skorununda vasküler komponentin içerisinde risk faktörü olarak değerlendirilmesi veya ek bir parametre olarak kullanılması bu risk skorlamasının gücünü artırabilir. Anahtar kelimeler: atriyal fibrilasyon, arteryel stifnes, pulse wave velosite, CHA2DS2-VASc
Atriyal fibrilasyon tanısı ile kardiyoversiyon yapılan hastalarda kardiyoversiyon başarısı ile epikardiyal yağ kalınlığı arasındaki ilişki
ÖZET Atriyal Fibrilasyon Tanısı ile Kardiyoversiyon Yapılan Hastalarda Kardiyoversiyon Başarısı ile Epikardiyal Yağ Kalınlığı Arasındaki İlişki Amaç: Bu çalışmanın amacı atriyal fibrilasyon (AF) nedeni ile kardiyoversiyon (KV) yapılan hastalarda KV başarısı ile epikardiyal yağ kalınlığı (EYK) arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmada AF nedeniyle KV yapılan 203 hasta değerlendirildi. Çeşitli nedenlerden dolayı 103 hasta çalışma dışı bırakıldıktan sonra, kalan 100 hasta ile çalışmaya devam edildi. Hastalar KV sonrası sinüs ritmine dönenler (Grup 1) ve dönmeyenler (Grup 2) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Çalışma popülasyonunun demografik özellikleri, standart 2 boyutlu Doppler ve doku Doppler ekokardiyografi bulguları kaydedildi. AF tanısıyla KV yapılan hastalarda EYK ile KV işlem başarısı arasındaki ilişki istatiksel analiz ile değerlendirildi. Bulgular: Grup 1'de 94 hasta (ortalama yaş 59,5±14,1) ve grup 2'de 6 hasta (ortalama yaş 59±8,7) mevcuttu. İki grup arasında demografik özellikler açısından fark yoktu. Temel ekokardiyografik parametrelerden sol atriyum çapı, sol ventrikül çapları, septum kalınlığı, ejeksiyon fraksiyonu, sol ventrikül kitle indeksi iki grupta benzerdi. EYK açısından 2 grup arasında anlamlı fark mevcuttu (p=0,002). Sonuç: AF nedeniyle KV yapılan hastalarda EYK'da artış, KV işlem başarısındaki azalmayla ilişkili bulundu. Anahtar kelimeler: Epikardiyal yağ kalınlığı, atriyal fibrilasyon
Prediabetik hastalarda sol atrial mekanik fonksiyonların ve elektromekanik gecikmenin ekokardiyografi ile incelenmesi
Amaç: Prediyabetik durumun a?ikar DM için öngördürücü olduğu, kardiyovaskulermorbidite ve mortalitede artı? ile ili?kili olduğu bilinmektedir. DM?lu hastalar atriyalfibrilasyon geli?imi açısından yüksek risk altında oldukları gibi atriyal fibrilasyonluhastaların önemli bir kısmı da diyabetiktir. Uzamı? P dalga dispersiyonu ve dokuDoppler ekokardiyografi ile elde edilebilen elektromekanik gecikme sürelerininatriyal fibrilasyon geli?iminin noninvaziv prediktörleri olduğu bilinmektedir. Solatriyal mekanik fonksiyonları da noninvaziv olarak ölçülebilen parametreler olup,bozulması sol ventrikül sistolik ve diyastolik disfonksiyonu ile ili?kili olabilir. Ayrıcaatriyal fibrilasyonu geli?imini de öngörebileceği bilinmektedir. Çalı?mamızda,prediyabetik hastalarda doku Doppler görüntüleme (DDG) ile ölçülen atriyalelektromekanik gecikme süresi, sol atriyum (SA) mekanik fonksiyonları ve P dalgadispersiyonu değerlendirildi.Çalı?ma planı: Çalı?mamıza 50 prediyabetik (22 E, 28 K; ort. ya? 51±10 yıl) vekontrol grubu olarak (21 E, 20 K; ort. ya? 48±12 yıl) 41 gönüllü dahil edildi. Atriyalelektromekanik süre (PA) DDG ile lateral mitral halka (PA lateral), septal mitralhalka (PA septum) ve sağ ventrikül trikuspit halkadan (PA trikuspit) ölçüldü. Solatriyum hacimleri (maksimum, minimum ve sistol öncesi) apikal dört bo?luktan diskyöntemi ile ölçüldü ve vücut yüzey alanına oranlandı. Sol atriyum mekanikfonksiyonları (SAPBV, SAPBF, SAABV, SAABF, KV, SATBV) hesaplandı. Pdispersiyonu 12 derivasyonlu elektrokardiyografide ölçülebilen maksimum P dalgasüresinden minimum süresinin çıkartılmasıyla elde edildi. Sonuçlar prediyabetik vekontrol grubuyla kar?ıla?tırıldı.Bulgular: Kontrol grubu ile kar?ıla?tırıldığında, prediyabetik hastalarda inter-atriyal(PA lateral-PA trikuspit) ve sol atriyal elektromekanik gecikme süreleri anlamlıderecede uzamı? idi (sırasıyla, inter-atriyal EMG için 13,82±5,6 msn kar?ın21,55±10,48 msn, p<0,001; 6,76±3,76 kar?ın 12,50±8,08, p<0,001). Kontrol grubuile prediyabetik grup arasında sol atriyum maksimum ve sistol öncesi hacimlerivbenzer bulunmakla birlikte (sırasıyla, 29,04±7,17 kar?ın 27,11±8,25, p=0,241;18,59±4,41 kar?ın 17,72±6,57, p=0,142), prediyabetik grupta SATBV, SAABV, KVve SAABF değerleri kontrol grubuna göre yüksekti (sırasıyla, 18,87±6,28 kar?ın16,14±4,48, p=0,016; 8,68±3,05 kar?ın 5,69±2,44, p<0,001; 31,32±8,35 kar?ın27,50±9,68, p=0,047; 0,53±0,16 kar?ın 0,31±0,13, p<0,001). Prediyabetik hastagrubunda P dalga dispersiyonu kontrol grubuna göre daha uzundu (sırasıyla55,32±11,11 msn kar?ın 28,95±5,98 msn, p<0,001).Sonuç: Uzamı? atriyal elektromekanik gecikme süreleri ve uzamı? PDD prediyabetikhastaların AF geli?im riski açısından normal populasyona göre daha yüksek riskaltında olduğunu dü?ündürebilir. Bozulmu? sol atriyal mekanik fonksiyonlar ileridönemde muhtemel geli?ebilecek kalp yetersizliğinin ve atriyal fibrilasyonunbelirteci olabilir. Bu hastalarda a?ikar diyabet geli?meden alınacak önlemler AF, kalpyetersizliği gibi kardiyovasküler komplikasyonların da geli?imini önleyebileceğinidü?ünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Prediyabet; Doku Doppler; atriyal fibrilasyon; kalp yetersizliği;P dalga dispersiyonu.
Stent restenozu olan hastalarda fetuin-a düzeyi ile restenoz ilişkisi
ÖZET Amaç: Koroner arter hastalığı (KAH), koroner ateroskleroza bağlı olarak miyokarda gelen kan akımının azalması ile sonuçlanan klinik durumdur. Koroner aterosklerozun, ilerleyişinin azaltılması ve kalp fonksiyonlarının korunabilmesi amacıyla; KAH tedavisinde risk faktörleri modifikasyonu, ilaç tedavisi, koroner arter bypass greft yanı sıra perkütan koroner girişimler sık olarak uygulanmaktadır. Stent restenoz oranları tedavilerdeki gelişmelere bağlı olarak düşüş gösterse de hala önemli bir sorun olarak öne çıkmaktadır. Fetüin-A; sistemik kalsifikasyonun bir inhibitörü olup son zamanlarda üzerinde araştırma yapılan yeni bir moleküldür. Stent restenozu multifaktöryel bir patogeneze sahip olup restenozu öngörmek önemlidir. Çalışmamızın amacı serum fetüin-A düzeyleri ile stent restenozunun ilişkisini araştırmaktır. Çalışma grubu: Çalışmamıza 36 restenoz (23 E,13 K; ort yaş, 59±10 yıl), 44 kontrol (32 E,12 K; ort yaş 62±10 yıl) olmak üzere toplam 80 gönüllü dahil edildi. Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kardiyoloji bölümü koroner anjiyografi laboratuarında çalışma kriterine uygun tüm hastaların ayrıntılı anamnezleri, demografik verileri alınarak kardiyovasküler ve diğer sistemik muayeneleri yapıldı. Çalışma grubuna dahil edilen hastaların kan örnekleri alınarak immünoloji laboratuarında depo edildi. Depo edilen kanlar kompetatif ELİSA yöntem aracılığıyla serum fetüin-A düzeyleri ölçüldü. Restenoz kriterleri olarak; koroner artere girişim sonrası damar lümeninin bitişik damar segmentindeki normal lümen çapına göre >%50 tekrar daralması, kazanılan lümenin %50?sinden fazlasının kaybedilmesi, işlem sonucu %50?nin altına inen darlığın kontrolde %70 veya daha fazla darlık göstermesi olarak tanımlandı. Bulgular: Stent restenozu ve kontrol grubu arasında demografik ve klinik özellikleri açısından her iki grup arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Stent restenozu olan grubun serum fetüin-A seviyeleri kontrol grubuna göre istatiki olarak anlamlı yüksek idi (78. 6±18.3 58.5±10.7 p=000). Sonuç: Stent restenozu yüksek mortalite, morbiditesinin yanı sıra, getirdiği yüksek maliyeti nedeniyle de erken dönemde tespit edebilmek önem arz etmektedir. Çalışmamızdan çıkardığımız sonuçlara göre stent restenozu olan hastalarda yüksek serum fetüin-A seviyelerinin stent restenozunun öngördürücü bir molekül olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: koroner arter hastalığı, stent restenozu, serum fetüin-A.
Deneysel oluşturulmuş akut miyokart infarktüsünde Benfotiamin'in etkileri
ÖZET Miyokard İnfarktüsü (MI) Kardiyovasküler Hastalıklar içinde ölüme en fazla sebebiyet veren hastalık grubudur. Isoproterenol (ISO), deneysel akut miyokart infarktüsü modeli oluşturmada sık kullanılan -adrenerjik bir ajandır. Benfotiamin Vitamin B1'in yağda çözünen hali olup antioksidan etkileri bilinmektedir. Bu çalışmada ISO ile deneysel olarak akut miyokart infarktüsü oluşturulan sıçanlarda, antioksidan etkisi bilinen benfotiaminin kalp dokusu üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, 24 adet 8 haftalık Wistar albino cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 6 hayvan olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna (Grup I) deney süresi olan 14 gün boyunca herhangi bir uygulama yapılmadı. Benfotiamin (grup II) grubuna benfotiamin 70mg/kg/gün dozunda oral yolla verildi. MI (grup III) ve MI + benfotiamin (grup IV) grublarına 150 mg/kg isoproterenol, 24 saat ara ile 2 kez intraperitoneal olarak verildikten sonra MI grubuna deney süresince herhangi bir uygulama yapılmazken MI + benfotiamin grubuna 70mg/kg/gün dozunda benfotiamin oral yolla verildi. Deney sonunda tüm sıçanlar anestezi altında dekapite edilerek kalp dokuları çıkarıldı. Kalp dokularına Hemotoksilen&Eozin, Masson Trikrom, Bax ve Kaspaz 3 İmmunohistokimyası ve TUNEL boyama yapıldı. İmmünohistokimyasal boyamada; kontrol ve benfotiamin gruplarına göre MI grubunda Bax ve Kaspaz 3 immünreaktivitesinde belirgin bir artış gözlenirken, MI + benfotiamin grubunda azalma izlendi. TUNEL boyamada ise kontrol ve benfotiamin gruplarına göre MI grubunda apoptotik hücre artışı belirgin olarak gözlenirken MI + benfotiamin grubunda azalma izlendi. Sonuç olarak, deneysel olarak akut miyokart infarktüsünün oluşturduğu hücresel değişikliklere karşı benfotiamin'in koruyucu etkilerinin gösterilmesi, MI komplikasyonlarını önlemek amacıyla benfotiamin ile ilişkili tedavi yaklaşımlarının denenmesinin yararlı olabileceği ve bu konuda kapsamlı araştırmaların yapılması gerektiği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Miyokart İnfarktüsü, benfotiamin, isoproterenol
Koroner arter hastalığında Beta bloker kullanımının CYP2D6 gen polimorfizmi ile ilişkisi
Kardiyovasküler hastalıkların insidansı ve prevelansı gün geçtikçe artmaktadır. Günümüzde en önde gelen mortalite ve morbidite nedenidir. Tanı ve tedavide önemli mesafeler kat edilmesine rağmen kardiyovasküler hastalıklar halen en önemli ölüm nedenidir. Yapılan çesitli çalısmalara göre, bireyler ve toplumlar arasında, ksenobiyotik ve ilaç metabolizasyonunda farklılıklar vardır. Başta beta blokerler olmak üzere kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların çoğunun metabolizmasından sorumlu olan CYP2D6 etkinliği bakımından yavaş metabolizör olan bireylerde, ilaçlara bağlı yan etkilerin görülme sıklığı daha yüksektir. CYP2D6 etkinliğinin yüksek olduğu ultra hızlı metabolizör bireylerde ise, ilaçların çabuk metabolize edilmeleri sonucu yetersiz tedavi söz konusu olabilmektedir. Dolayısıyla başta ilaç metabolize eden enzimlerde olmak üzere, ilaçların kinetiği ve/veya dinamiğinde rol oynayan gen polimorfizmlerinin aydınlatılması, koroner arter hastalığında farmakoterapinin başarısını önemli ölçüde arttıracaktır. Bu çalışmadaki esas amaç CYP2D6 gen polimorfizmi ile koroner arter hastalığında beta bloker kullanımı arasındaki ilişkinin incelenmesidir.Çalışma grubu bireylerinden EDTA'lı tüplere 2-3 cc kan alınıp, Tıbbi Genetik Laboratuvarında DNA izolasyon kiti ile DNA izolasyonu yapıldı.CYP2D6 enzimini kodlayan gende polimorfizm olup olmadığı Real time PCR yöntemi kullanılarak belirlendi. Çalışmanın istatiksel analizi için SPSS 16.0 (statistical package for social sciences for Windows 16.0) programı kullanıldı.
Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda apelin düzeyleri ile hipertansiyon, ateroskleroz ve kardiyak fonksiyonların ilişkisi
ÖZETCem ÇİL, Obstrüktif Uyku Apne Sendromlu Hastalarda Apelin Düzeyleri ile Hipertansiyon, Ateroskleroz ve Kardiyak Fonksiyonların İlişkisi, Bülent Ecevit Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Kardiyoloji Tezi, Zonguldak, 2012.Obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS) uyku sırasında üst hava yollarındaki tıkanıklıklar nedeni ile tekrarlayan solunumsal bozukluklar (apne, hipopne) sonucu gelişen ve vücut sistemini belirgin etkileyen önemli bir sağlık sorunudur. OSAS gerek toplum sağlığı ve gerekse ekonomik açıdan ciddi sonuçlar doğuran, ülkemizde yeterince bilinmeyen önemli bir sağlık problemidir. Bu çalışmada amacımız OSAS tanısı alan hastalarda, ateroskleroz mekanizmasında rol oynadığı düşünülen apelin ile hipertansiyon, ateroskleroz ve kardiyak fonksiyonların ilişkisinin incelenmesidir.Çalışmaya hastanemiz Göğüs Hastalıkları AD Uyku Laboratuarında 1 Nisan 2011-1 Ekim 2011 tarihleri arasında; OSAS tanısı konulan 44 hasta ile OSAS öntanısı ile test edilip OSAS tanısı konulmayan 30 olgu dahil edildi. OSAS tanılı hipertansif 19 hasta ile non-hipertansif 25 hasta ve 30 olgudan oluşan kontrol grubu alındı. Tüm hastaların ayrıntılı anamnezleri alınarak kardiyovasküler ve diğer sistemik muayeneleri yapıldı. Hastaların boy-kilo ölçümleri yapıldı, sistolik ve diyastolik kan basınçları ile nabızları kaydedildi. Kan basıncı ölçümleri brakial arterden ve eş zamanlı olarak ayak bileğinden ölçüldü. Ölçülen sistolik kan basıncı değerleri oranlanarak ayak bileği/brakial arter indeksi hesaplandı. Hastaların gündüz aşırı uykululuk halini belirlemek amacıyla hastalara Epworth Uykululuk Skalası uygulandı. Daha sonra ekokardiyografi ile rutin 2-D ve M-mod kardiyak çapların ölçümü yanında global sol ventrikül fonksiyonu, sol ventrikül sistolik fonksiyonları (5 boşluktan doku Doppler değerleri), sol ve sağ ventrikül diyastolik fonksiyonları incelendi. Ekokardiyografi cihazının vasküler probu ile karotis-intima media kalınlığı da ölçüldü.Çalışmaya dahil edilen OSAS ve kontrol gruplarının ayrıca OSAS'lı hipertansif ve non-hipertansif grupların apelin değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Çalışmamızda konvansiyonel ve doku Doppler ekokardiyografi ile yapılan değerlendirmelerde OSAS olan hastalarda, konvansiyonel ekokardiyografi ile ölçülen diyastolik fonksiyon parametrelerinde kontrol grubuna göre anlamlılığa yakın değerler bulunmasına karşın anlamlı değişiklik saptanmadı (p>0.05). Doku Doppler ekokardiyografi ile sağ ventrikül fonksiyonlarını değerlendirdiğimizde OSAS ve kontrol grupları arasında anlamlı düzeyde fark gözlenmedi (p>0.05). OSAS'lı hipertansif hasta grubu ile OSAS'lı non hipertansif hasta grubu sol-sağ ventrikül çapları, hacimleri, sol ventrikül duvar kalınlıkları karşılaştırıldığında ise HT olan grupta artış saptandı (p<0.05). Doku Doppler ekokardiyografi ile yapılan değerlendirmelerde ise OSAS'lı hipertansif grupta hesaplanan Em ve Em/Am oranında azalma ve E/Em oranında artış öne çıkan parametreler olmuştur (p<0.05). Hipertansif ve non-hipertansif OSAS'lı hastalar arasında apelin düzeyleri farklılık göstermedi. Apelin düzeyleri ile kardiyak fonksiyonlar arasında herhangi bir ilişki saptanmadı.Sonuç olarak OSAS'lı hastalarda apelin düzeyleri ile kardiyak fonksiyonlar arasında ilişki gözlenmedi. OSAS'lı hastalarda, apelin düzeylerinin kardiyak fonksiyonlar ve hipertansiyon gelişimine herhangi bir katkısı bulunamamıştır. Muhtemelen eşlik eden komorbid hastalıklar gibi birçok kompleks faktörün kardiyak fonksiyonlarda bozulmalara neden olduğu düşünülebilinir. OSAS'lı hastalarda apelin düzeylerinin daha detaylı araştırılması için prospektif ve daha geniş kapsamlı takip çalışmalarına ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: OSAS, apelin, hipertansiyon
Akut iskemide iskemi modifiye albumin düzeylerinin koroner arter hastalığı yaygınlığı ile ilişkisi
Giriş: Akut koroner sendromlarda koroner arter hastalığının yaygınlığının hastalığın prognozunu olumsuz etkilediği bilinmektedir. Koroner anjiyografi öncesi hastalığın yaygınlığının noninvaziv olarak tahmin edilmesi, gerek hastaya yaklaşım açısından gerekse tedavi yöntemlerinin tercihi konusunda faydalı olabilmektedir. İskemi modifiye albumin (İMA) son yıllarda üzerinde araştırmalar yapılan nispeten yeni bir molekül olup miyokardiyal iskemi sırasında yükseldiği bilinmektedir. Çalışmamızda yüksek riskli kararsız angina pectoris/ST yükselmesiz miyokard infarktüsünde (USAP/NSTMI) İMA düzeylerinin koroner arter hastalığının yaygınlığını ön görüp ön göremeyeceğini araştırdık. Materyal-Metod: Çalışmamıza USAP/NSTMI ile acil servise başvuran ve koroner anjiyografi yapılan 65 hasta dahil edildi (40 E, 25 K; yaş ortalaması 59.7±12.1 yıl). Hastalar göğüs ağrısının ilk 3 saatinde başvurmuşlardı ve troponin düzeyleri normal veya hafif derecede yüksekti. Tüm hastaların koroner anjiyografilerinden Gensini skor indeksi ile koroner arter hastalığı yaygınlığı hesaplandı. Çalışmada gruplar hem ciddi KAH (herhangi bir damarda veya onun yan dalında arteriyel lümenin %50 ve üzeri daralması) ve ciddi KAH saptanmayan (kontrol) grup olarak hemde Gensini skoruna göre [düşük (<24), orta (24-54) ve yüksek (>54)] ayrıldı. Acil servise başvuru anında alınan venöz kandan kardiyak biyomarkırlar (CK—MB, troponin), BNP, CRP, lipid paneli ve tam kan sayımı yapıldı. Anjiyografi sırasında alınarak depolanan kanlardan ELISA yöntemi ile iskemi modifiye albümin düzeyleri ölçüldü. Gensini skoru ile İMA ve diğer laboratuvar parametreleri (troponin, brain natriüretik peptid, CRP) arasındaki ilişki incelendi. Bulgular: Koroner anjiyografi yapılan 65 hastadan 51'inin en az 1 damarında kritik darlık tespit edildi. Hastalar ciddi KAH 51 hasta (33 E, 18 K; yaş ort. 62.1±10.6 yıl) ve 14 hastada ise nonkritik KAH (7E, 7K; yaş ort. 51.3±13.8 yıl) olmak üzere ayrıldı. Gensini skorları kritik darlık tespit edilenlerde 32.5 (4-162), nonkritik darlik tespit edilenlerde 5.5 (2-10.5) idi. Her iki grubun İMA değerleri kıyaslandığında kritik darlık tespit edilenlerde [ciddi KAH grubu median 206; (8-1131)], edilmeyenlere göre [ciddi KAH olmayan grup; median 23; (2-123)] anlamlı olarak yüksekti (p<0.001).BNP değerleri de kritik darlık tespit edilenlerde edilmeyenlere göre anlamlı olarak yüksekti [median: 90; (3-614.6) karşın 36.4 (7.1-121.3); p=0.012]. Troponin değerleri her iki grupta benzerdi. Gensini skoruna göre gruplar ayrıldığında; gruplar arasında [düşük Gensini skoru olan (25 hasta; 13 K, 12 E; yaş ort. 57.7±17.7 yıl), orta Gensini skoru olan grup (24 hasta 6 K, 18 E, yaş ort. 59.4±9.5 yıl), yüksek Gensini skoru olan grup (16 hasta; 6K, 10E; yaş ort. 62.8±9.1 yıl)] demografik veriler açısından fark yoktu. Yüksek Gensini skoru olanlarda düşük ve orta Gensini skoru olanlara göre BNP düzeyi anlamlı olarak yüksekti (p=0.005). İMA, CRP düzeyleri açısından fark yoktu. Korelasyon analizinde Gensini skoru ve İMA ile yaş arasında zayıf korelasyon tespit edildi (sırasıyla r=0.25, p=0.05; r=0.28, p=0.03). Gensini skoru ile en iyi korelasyon gösteren parametre BNP değeri idi (r=0.44; p=0.02). Sonuç: Akut koroner sendrom tanısı ve tedavisinde koroner arter hastalığının yaygınlığını ve derecesini bilmek önemlidir. Çalışmamızdan çıkan sonuç KAH tanısında sensitivitesi ve spesifitesi önemli olmakla beraber İMA'nın ciddi KAH'ı gösterebileceği ancak KAH yaygınlığını ön görmede anlamlı bir biyobelirteç olmadığıdır. KAH yaygınlığını değil ama tek damarda bile olsa kritik KAH'ı göstermede İMA değerli bir molekül olabilir. BNP düzeyleri hem KAH ciddiyetini hem de yaygınlığını göstermede daha önemli bir molekül olabilir. Bu moleküllerle ileride yapılacak daha geniş ölçekli parametreler bu konuya ışık tutabilir.
Koroner kolateral akım saptanan hastalarda lökosit adezyon ve aktivasyon moleküllerinin flowsitometrik ölçümü
Amaç: Koroner kolateral dolaşım, kritik darlığı bulunan koroner arterler tarafından beslenen tehdit altındaki miyokarda kan sağlayan alternatif bir yoldur. Koroner kolateral gelişiminin kardiyovasküler mortalite ve morbidite üzerine olumlu etkileri bilinmektedir. Ancak kolateral formasyonunu etkileyen mekanizmalar tam olarak anlaşılmamıştır. Bu klinik çalışmada koroner kolateral gelişimi ile periferik kan lökosit adezyon moleküllerinin düzey ve yoğunlukları arasındaki ilişki araştırılmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniğine Haziran 2012- Aralık 2013 yılları arasında göğüs ağrısı yakınması ile başvurup, koroner anjiyografi yapılan akut koroner sendrom tanısı olmayan iyi koroner kolaterali(Rentrop 2-3) gelişmiş 50(62.18±98.04) zayıf koroner kolaterali gelişmiş(Rentrop 0-1) 44(62.82±89.9) hasta dahil edildi. Aynı gün alınan periferik venöz kan örnekleri, flowsitometrik yöntemle lökosit adezyon moleküllerinin düzey ve yoğunlukları ölçülmek üzere fakültemiz immünoloji laboratuvarına gönderildi. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 19.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Hastalar arasında kardiyovasküler risk faktörleri, fizik muayene özellikleri ve kardiyovasküler ilaç kullanımı açısından fark saptanmadı. İyi kolateral grubunda, kötü kollateral grubuna göre; Lenfosit yüzde ve MFI değerleri karşılaştırıldığında iyi kolateral grubunda CD3 MFI[8.99(5.68-22.8) ve 7.47(4.01-19), p=0,010], CD19 MFI[9.8(2.9-26.8) ve 9.57(3.99-19.60), p=<0.001] ve CD1656 MFI [11.05(4.08-34.8) ve 8.55(3.11-25.5), p=<0.001] değerleri açısından kötü kolateral grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Monosit yüzde ve MFI değerleri karşılaştırıldığında iyi kolateral grubunda CD14 MFI[11.2(3.25-34.9) ve 6.72(2.55-25.9), p<0,001], CD4(%)[83.9(49.1-97.1) ve 78.95(26.1-94.4), p꞊0.030], CD4 MFI[2.05(1.22-5.21) ve 1.49(1.06-4.38), p꞊0.003], CD11a(%)[97.05(80.5-99.3) ve 96(82.1-99.1), p꞊0.004],CD11c(%)[94.4(77.5-98.9) ve 92.6(79.3-98), p꞊0.007],CD63(%)[89.2(37-99.6) ve 83.85(24.6-97.8), p꞊0.015], CD16 MFI[16.5(5.94-37.9) ve 11.7(3.31-37.4), p꞊0.001], değerleri açısından kötü kolateral grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Granülosit yüzde ve MFI değerleri karşılaştırıldığında iyi kolateral grubunda CD16(%)[97.9(92.8-99.5) ve 97.2(78.1-99.5), p꞊0.012], CD16 MFI[143.5(65-260) ve 123(32.5-357), p꞊0.006], CD11a(%)[99.7(91.4-100) ve 99.6(92.1-100), p꞊0.035], değerleri açısından kötü kolateral grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Sonuç: Hücresel boyuttaki etkileşim özellikle kan hücrelerinde lökositlerin ve alt tiplerinin ayrıntılı olarak koroner kolateral gelişimiyle ilişkileri daha önce kapsamlı olarak değerlendirilmemiştir. Bu çalışmada CD markerları ile flowsitometrik analiz neticesinde hangi hücre tipinin öncelikli katkısı olabileceğini ve öncelikli ilişkilendirilebileceğini araştırıldı. Sonuç olarak, CD3-L MFI, CD19-L MFI, CD1656-L MFI, CD14-M MFI, CD4-M(%), CD4-M MFI, CD11a-M(%), CD11c-M(%), CD63-M(%), CD16-M MFI, CD16-G(%), CD16-G MFI, CD11a-G(%) değerleri iyi kolateral grubunda kötü kolateral grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksek düzeyde saptandı. Koroner lezyonu perkutan girişime ve by-pass cerrahisine uygun olmayan hastalarda, koroner kolateral gelişimini artıracak immünolojik aktivasyonun hangi hücre grubunda daha öncelikli planlanması açısından bu çalışma diğer çalışmalara öncülük yapacak konumdadır. Çalışmamızda hasta sayısı nispeten kısıtlı olduğundan daha geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Koroner kolateral dolaşım, lökosit adezyon molekülleri,
Koroner arter ektazisinde copeptin seviyesi
Koroner kalp hastalığı önemli mortalite ve morbidite nedenidir. Koroner arter ektazisi (KAE), koroner arterin lokalize yada diffüz olarak komşu normal koroner arter çapından 1.5 kattan daha fazla genişlemesidir. KAE?nin etyopatogenezi ve patofizyolojisi tam olarak açıklanamamıştır. Ateroskleroz, konjenital nedenler, inflamatuar veya bağ doku hastalıkları sonucu gelişen KAE genellikle asemptomatik seyretmekle birlikte myokard iskemisine ve enfarktüsüne de yol açabilir. Copeptin plazma konsantrasyonları AVP plazma konsantrasyonları ile koleredir. Kortizole oranla endojen stres seviyesini daha iyi yansıttığı gösterilmiştir. Kardiyovasküler hastalıklar, inme, sepsis, şok gibi durumlarda plazmada copeptin hızlı bir yükseliş sergilemektedir. Bu yükselişte tanısal ve prognostik değer taşımaktadır. Literatürde KAE saptanan hastalarda serum copeptin düzeylerini değerlendiren bir çalışma bulunmamaktadır. Biz bu çalışmada etiyopatogenezi net olarak açıklanamayan koroner ektazide copeptinin bir rolünün olup olmadığını araştırmayı amaçlandı. Çalısmaya Ekim 2012- Mart 2013 tarihleri arasında Fırat Universitesi Tıp Fakultesi Kardiyoloji Kliniği Katater Laboratuarında prospektif olarak, KAE tanısı alan 44 olgu ile kontrol grubu olarak normal koroner anatomiye (NKA) sahip 44 olgu olmak üzere toplam 88 olgu rastgele yontem ile secildi. Olgulardan alınan kan örneklerinin santrifüj edilmesi ile elde edilen ve -70 derecede saklanan serumlardan copeptin seviyeleri ELİZA yöntemi ile çalışıldı. Ayrıca rutin biyokimyasal parametre düzeyleri otoanalizör yardımı ile ölçüldü. Grupların ölçülen copeptin düzeyleri KAE?li grupta daha yüksek olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı değildi (700,00±190,09?e karşın, 632,36±217,6; p=0.81). Subgrup analizinde diffüz KAE (Tip I, II, III) grubunda ortalama copeptin düzeyi 239,08 ± 66,35 pg/ml, Tip IV KAE(segmental ektazi) grubunda ise 906,62± 266,19 pg/ml olarak tespit edildi. Koroner arter ektazisi olgularında copeptin düzeylerini istatistiksel olarak anlamlılık seviyelerine ulaşmayan derecede yüksek bulduk. Ayrıca segmental ektazilerde (Tip IV KAE) copeptin düzeyleri NKA ve diffüz KAE (Tip I, II, III) lere oranla daha yüksek bulunmuş olup segmental ektazilerin etyopatogenezinde aterosklerozun daha büyük rol oynadığını destekleyebilir. KAE li hastalarda daha etkin bir tedavi protokolünün ortaya konması için KAE patofizyolojisinin tam olarak aydınlatılabildiği daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Bizim çalışmamız bu konuda öncü çalışmalardan biri olup bu konuda yapılacak ileri çalışmalara ışık tutacağı kanısına varılmıştır. Anahtar sözcükler: Koroner arter ektazisi, copeptin, koroner arter hastalığı
Koroner yavaş akımda paraoksonaz gen polimorfizmleri
Günümüzde gittikçe artan oranda morbidite ve mortalite sebebi olmaya devam eden koroner arter hastalığının (KAH) gelişimi, tanısı ve tedavisi araştırma konuları başında gelmiştir. Özellikle çeşitli risk skorlamaları ve primer korumaya yönelik çalışmalar dikkati çekmektedir. Miyokard iskemisini düşündüren anjinal yakınmaları olan ve anjiyografide koroner arterleri normal saptanan hastalarda göğüs ağrısının nedenini açıklamak klinikte sık karşılaşılan bir sorundur. Koroner yavaş akım (KYA) anjiyografik bir bulgudur. Koroner yavaş akım fenomeni (KYAF), epikardiyal damarlarda darlık yapan lezyon olmamasına rağmen koroner arterler için ayrı ayrı, belirtilen hedef damar bölgelerine koroner kan akımının ulaşması gereken zamandan daha yavaş ve geç ulaşması ya da hiç ulaşamaması olarak ifade edilir. KYA tanısının daha güvenilir olması için kantitatif bir yöntem olan TIMI kare sayımı kullanılır. Tipik anjina ya da anjina benzeri göğüs ağrısı ile başvuran ve koroner arter hastalığını düşündüren yavaş koroner kan akımlı hastaların, klinik ve elektrokardiyografik olarak tanımlanması oldukça güçtür. Koroner yavaş akım (KYAF) ile koroner iskemik sendromların birlikteliği sıkça vurgulanmasına rağmen, aradaki ilişkinin tipi ve derecesi konusundaki bilgilerimiz oldukça kısıtlıdır. Paraoksonaz 1 (PON 1), HDL kolesterol yapısında yer alan ve okside LDL (oxLDL) yapısındaki lipid peroksitleri hidrolize ederek lipoprotein oksidasyonunu önleyici role sahip bir enzimdir. Bu özelliği nedeniyle ateroskleroza karşı koruyucu özelliği olabileceği düşünülmüş ve in vitro çalışmalarda bu etkisi gösterilmiştir. Klinik çalışmalar sonucunda koroner arter hastalığı (KAH) tespit edilmiş olan hastalarda serum PON 1 seviyesinin, sağlıklı kişilere göre daha düşük bulunmuş olması da bu görüşü desteklemektedir. PON 1 geni bu nedenle son yıllarda araştırmaların odak noktası olmuştur. PON 1 gen aktivitesini etkileyen çeşitli nedenler araştırılmış ve PON 1 gen polimorfizmleri ile KAH arasındaki ilişki sorgulanmıştır. Çelişkili sonuçlar elde edilmiştir. Koroner yavaş akım fenomeni (KYAF) hala etyopatogenezi tam açıklanamamış bir koroner arter hastalığıdır. Biz çalışmamızda anti-aterojenik olduğu düşünülen paraoksonaz 1 geninin polimorfizmlerini (M/L55, R/Q192) ve bu polimorfizmlerin KYAF'daki etkisini araştırmayı amaçladık. Anahtar Kelimeler: Koroner yavaş akım, koroner arter hastalığı, paraoksonaz geni, yüksek dansiteli lipoprotein, düşük dansiteli lipoprotein
Deneysel olarak miyokart enfarktüsü oluşturulan sıçanların kalp dokusunda zofenopril ve nebivolol'ün TRPM2 katyon kanalları ekspresyonuna etkileri
ÖZET Miyokart Enfarktüsü'nün (ME) patofizyolojik süreci tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada Isoproterenol (ISO) ile deneysel miyokart enfarktüsü oluşturulan sıçanların kalp dokusundaki Transient Reseptör Potansiyel Melastatin 2 (TRPM2) katyon kanallarına Zofenopril ve Nebivolol'ün etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 48 adet 210-280 gr ağırlığında Sprague Dowley cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. Her grupta 6 hayvan olacak şekilde 8 grup oluşturuldu. Kontrol grubuna deney süresi olan 21 gün boyunca herhangi bir uygulama yapılmadı. ME grubuna 150 mg/kg İsoproterenol, 24 saat ara ile 2 kez subkutan olarak verildi. Tedavi gruplarına ise ME oluşumunu takiben deney süresince Zofenopril (ME+Z), Nebivolol (ME+N), Zofenopril+Nebivolol (ME+Z+N) oral yola verildi. Sham gruplarına ise ME oluşturmadan deney süresince sadece Zofenopril (Z), Nebivolol (N) ve Zofenopril+Nebivolol (Z+N) oral yolla verildi. Deney sonunda sıçanlar anestezi altında dekapite edilip, çıkarılan kalp dokularında Polimeraz Zincir Reaksiyonu ve immünohistokimyasal yöntemler kullanılarak TRPM2 düzeylerine bakıldı. Transient reseptör potansiyel melastatin-2 düzeyi için yapılan çalışmalar sonucu; kontrol grubu ile Nebivolol, Zofenopril ve Zofenopril+Nebivolol grupları (Sham grupları) karşılaştırıldığında TRPM2 düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ME grubunda TRPM2 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p<0.05). Sham grupları ile karşılaştırıldığında da ME grubunda TRPM2 düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p<0.05). ME grubu ile karşılaştırıldığında, ME+Nebivolol, ME+Zofenopril ve ME+Zofenopril+Nebivolol gruplarında TRPM2 düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. Sonuç olarak; ME'nin patofizyolojik mekanizmasına TRPM2 kanalları katkıda bulunabilir. Gelecekte bu konuda yapılacak çalışmalarla TRPM2 katyon kanallarının ME patofizyolojisindeki rolü daha iyi anlaşılabilecektir. Anahtar Kelimeler: Miyokart Enfarktüsü, TRPM2, Zofenopril, Nebivolol
Deneysel akut miyokart infarktüsü ve irisin
ÖZET Miyokard İnfarktüsünün (MI) patofizyolojisi konusunda, bilgilerimiz hala çok yetersizdir. Bu çalışmada, deneysel miyokard infarktüsü oluşturulan sıçanların kalp dokularında, irisin düzeylerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 21 adet sıçan kullanıldı. Her grupta 7 hayvan olacak şekilde 3 grup oluşturuldu. Kontrol grubuna 14 gün olan deney süresi boyunca, herhangi bir uygulama yapılmadı ve deney sonunda anestezi altında dekapite edildi. Miyokard Infarktüsü I (MI-I) ve Miyokard Infarktüsü II (MI-II) gruplarındaki sıçanlara, 150 mg/kg İsoproterenol 24 saat ara ile 2 kez subkutan olarak verildi. MI-I grubundaki sıçanlar, MI oluşumunu takiben 1. haftanın bitiminde, MI-II grubundaki sıçanlar 2. haftanın bitiminde anestezi altında dekapite edildiler. Dekapitasyonun ardından çıkarılan kalp dokularında, polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ve immunohistokimyasal (İHC) yöntemler kullanılarak irisin düzeylerine bakıldı. Masson Trikrom boyama incelemesinde kontrol grubuna göre MI-I ve MI-II gruplarında bağ dokusunda belirgin artış izlendi. PZR sonuçlarına göre irisin düzeyinin, kontrol grubuna göre MI-I grubunda 23.3 0.2 kat (p=0.001), MI-II grubunda 15.93 0.3 kat (p=0.001) artış gösterdiği saptandı. MI-I ve MI-II grupları arasındaki fark istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı (p>0.05). IHC çalışmada irisin immünreaktivitesi şiddet ve yaygınlığı kontrol grubuna göre MI-I ve MI-II gruplarında anlamlı artış gösterdi (p=0.01). MI-I ve MI-II grupları arasındaki fark anlamlı değildi (p>0.05). Çalışma sonucundan, MI'ın patofizyolojik mekanizmasında irisinin önemli bir rolü olduğu düşünülebilir. İleride yapılacak, daha kapsamlı klinik ve deneysel çalışmalarla, irisinin bu konudaki rolü daha net ortaya çıkabilecektir. Anahtar Kelimeler: Akut miyokart infarktüsü, irisin, isoproterenol
MMP-1, MMP-9, TIMP-1, VEGF ve IL-6 düzeyleri ile koroner arter hastalığının klinik özellikleri, ciddiyeti ve koroner anjiografik bulguların ilişkisi
Matriks metalloproteinazlar (MMP) ve Matriks metalloproteinaz doku inhibitörleri (TIMP), hücre dışı matriks yıkımını kontrol eden moleküller olup, aterogenez ve plak rüptürü ile ilişkilendirilmektedirler. Vasküler endotel kaynaklı büyüme faktörü (VEGF) ise bilinen diğer etkilerine ek olarak, aterosklerotik plak içindeki neoanjiogenik yapılanmayı arttırmakta; bu şekilde inflamasyon ve benzer faktörler yanında, plağın kararlı yapısını bozarak rüptüre hazır hale getirmektedir. Bu çalışma; MMP-1, MMP-9, TIMP-1, VEGF ve IL-6 düzeyleriyle koroner anjiografik damar hastalığının yaygınlığını ve ciddiyetini derecelendiren Gensini Skoru, koroner epikardiyal kanlanmayı gösteren TIMI Pencere Sayısı (TFC), miyokardiyal kanlanmayı gösteren Miyokardiyal Yıkanma Skoru (MBG) ve koroner kollateral oluşumu arasındaki ilişkiyi ve bu belirteçlerin düzeylerinin çeşitli klinik durumlarda gösterdiği farklılıkları incelemek amacıyla düzenlenmiştirKoroner anjiografi yapılan 134 ardışık hastanın serum MMP-1, MMP-9, TIMP-1, VEGF ve IL-6 düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Hastalar 5 grupta incelenmiştir: Kararlı angina pektoris (n=34), kararsız angina pektoris (n=29), ST elevasyonsuz miyokard enfarktüsü (n=16), akut ST elevasyonlu miyokard enfarktüsü (n=25), kontrol (n=30). Koroner anjiografi sonrasında her hastanın Gensini Skoru, TIMI Skoru, TIMI Pencere Sayısı, Miyokardial Yıkanma Skoru ve Rentrop Kollateral Skoru değerlendirilmiştir.STEMI ve NSTEMI grubunda; kontrol, kararlı angina ve kararsız angina gruplarına kıyasla MMP-1 düzeyleri daha yüksektir (p<0,05). STEMI grubunda MMP-9 düzeyleri, kontrol ve USAP gruplarına göre daha yüksektir (p<0,05). IL-6 düzeyleri, kontrol grubuna göre tüm gruplarda daha yüksek, gruplar arası kıyaslamada da STEMI ve NSTEMI gruplarında daha yüksektir (p<0,05). VEGF düzeyleri, STEMI ve NSTEMI grubunda kontrol gruba göre yüksektir (p<0,05). Gruplar arasında TIMP-1 açısından anlamlı fark yoktur. Diyabetik hastaların MMP-1 düzeyleri daha yüksek (p:0,020) ve sigara içenlerin MMP-9 düzeyleri daha yüksek saptanmıştır (p:0,043). Perkütan yolla veya koroner arter bypass greftleme yöntemiyle revaskülarizasyon ihtiyacının, yüksek MMP-1 ve IL-6 düzeyleriyle regresyon analizleri sonrasında da sebat edecek şekilde ilişkili olduğu gözlenmiştir (OR:1,7 %95 CI:1,4 ? 2,1; OR:6,5 %95 CI: 2,5 ? 16). Anjiografik Gensini skoru ile MMP-1, IL-6 ve VEGF düzeyleri arasında, sonuçları etkileyebilecek diğer risk faktörlerini düşünerek yapılan regresyon analizleri sonucunda da devam eden anlamlı ilişki saptanmıştır (r:0,71; 0,57; 0,39; p<0,001), (B:0,124 %95 CI:0,75-0,174; B:0,217 %95 CI:0,089-0,346; B:0,499 %95 CI:0,168-0,831). TIMI Pencere Sayısı ve perkütan koroner girişim sonrası TIMI pencere sayısındaki değişim miktarı, MMP-1 düzeyleriyle ilişkili bulunmuştur (r:0,7 p<0,001, r:0,47 p<0,001). MBG ile MMP-1 ve IL-6 arasında ters yönlü ilişki saptanmıştır (r:-0,57 p<0,001; r:-0,49 p<0,001). VEGF ve MMP-1 düzeyleri, kollateral skoru ile ilişkili bulunmuştur (r:0,6 p<0,001; r:0,57 p<0,001).
Trombolitik tedavi uygulanan akut ST yükselmeli miyokard infarktüslü hastalarda fragmente QRS kompleksinin önemi ve miyokardiyal reperfüzyon ile ilişkisi
AMAÇ: Akut STEMİ'de trombolitik tedavi sonrasında yetersiz miyokardiyal reperfüzyon mortalite artışı ile ilişkilidir. Çalışmamız trombolitik tedavi verilen hastalarda standart elektrokardiyografide fragmente QRS varlığı ile miyokardiyal reperfüzyonun göstergesi olan TMP arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi ve fQRS'in miyokardiyal reperfüzyon değerlendirilmesinde ek gösterge olarak kullanılıp kullanılmayacağını araştırmayı amaçlamaktadır.YÖNTEM: Mart 2004 ?Haziran 2006 yılları arasında Gazi Üniversitesi ve Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri; Koroner Yoğun Bakım Ünitesine ilk kez Akut STEMİ ile başvuran ve trombolitik tedavi uygulanan toplam 100 hasta dahil edildi ve verileri geriye dönük incelendi. Hastaların demografik özellikleri, rutin laboratuvar parametreleri kaydedildi. Hastaların koroner anjiografi ile eş zamanlı (2. gün) standart 12 derivasyonlu EKG kayıtlarına ulaşıldı ve fQRS varlığı açısından analiz edildi. Ayrıca hastaların koroner anjiografi görüntüleri değerlendirilip infarkt ilişkili arter, infarkt ilişkili arter için başlangıç TIMI akım derecesi, başlangıç TMP derecesi kaydedildi.BULGULAR: Hasta grubunun bazal özellikleri incelendiğinde büyük kısmında sigara kullanım öyküsü mevcuttu (%72).Toplam 45 hastada fQRS tesbit edildi. Hastalar fQRS varlığına göre iki gruba ayrılarak gruplar arası karşılaştırmalar yapıldı. fQRS tesbit edilen hastalarda ekokardiyografik olarak saptanan sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, TIMI akım derecesi, TMP derecesi daha düşüktü.(sırasıyla p=0.02, p=0.003, p=0.004).Hastalar miyokardiyal reperfüzyonun yeterli (TMP 3) ve yetersiz oluşuna göre de (TMP 2/1/0) iki gruba ayrılarak gruplar arası karşılaştırmalar yapıldı. Toplam 34 hastada miyokardiyal perfüzyon yeterli (TMP 3) ve 65 hastada da miyokardiyal reperfüzyon yetersiz (TMP 2/1/0) tesbit edildi. Miyokardiyal reperfüzyonun yetersiz olduğu grupta sigara öyküsü oranı ve PKG oranı istatiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla p=0.012, p=0.033). Miyokardiyal reperfüzyonun yetersiz olduğu grupta yeterli olan grupla kıyaslandığında fQRS oranı istatiksel anlamlı olacak şekilde yüksekti (sırasıyla %56.9'a karşın %23.5, p=0.002).Değişkenlerin korelasyon analizi sonucunda fQRS ile ekokardiyografik olarak saptanan sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu arasında güçlü negatif korelasyon mevcuttu (R=-232, p=0.02). fQRS ile TIMI Akım Derecesi ve yeterli TIMI akım (TIMI 3 akım) arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı(R=-0.347, p=0.000;R= -0.318, p=0.002). fQRS ile TMP derecesi ve yeterli miyokardiyal perfüzyon (TMP 3) arasında istatiksel olarak anlamlı negatif korelasyon saptandı (R=-0.370, p=0.000;R= -0.318, p=0.001).SONUÇ: Fragmente QRS varlığı trombolitik tedavi uygulanmış STEMİ hastalarında yetersiz miyokardiyal reperfüzyon ile ilişkilidir ve noninvaziv ve basit bir parametre olarak miyokardiyal reperfüzyonun değerlendirilmesinde ek bir parametre olarak kullanılabilir.Anahtar kelimeler: Akut STEMİ, Fragmente QRS, Reperfüzyon
Radial arter kullanılarak yapılan koroner anjiyografinin radial arter çapı ve vazodilatasyon özelliklerine etkisi
Radial Arter Kullanılarak Uygulanan Koroner Anjiyografinin Radial Arter Çapı ve Vazodilatasyon Özelliklerine EtkisiAmaç: Çok sayıda avantajı olan transradial yaklaşım günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır. Fakat radial artere girişim sonrasında, arter yapısında değişiklikler oluşabildiğine dair veriler mevcuttur. Bu çalışmamızda transradial işlemlerin radial arter çapı ve vazodilatasyon özelliklerine uzun dönem etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Gereç-Yöntem: Çalışmaya uygun endikasyonla sol radial arter aracılığı ile koroner anjiyografi yapılan 35 hasta (28 erkek, 7 kadın) alınmıştır. Hastaların radial arterleri transradial girişimden 6-12 ay sonra yüksek çözünürlüklü ultrasonografi ile incelenmiştir. Hastaların radial arter çapları vazodilatasyon öncesi, akım aracılı vazodilatasyon (AAV) sonrası ve nitrat aracılı vazodilatasyon (NAV) sonrası ölçülmüştür. Girişim yapılmayan sağ radial arter çapı kontrol olarak alınmıştır.Bulgular: Vazodilatasyon öncesi arter çapı sol radial arterde, sağ radial arter ile kaşılaştırıldığında belirgin olarak küçük saptandı (2,80±0,46 karşın 3,01±0,46; p=0,005). Sol radial arterde mutlak çap farkına göre AAV yanıtı bozulmuş olarak saptandı (p=0,046). Ancak NAV cevabı ise korunmuş bulundu. Sol radial arterlerdeki vazodilatasyon öncesi değerler sağ radial arterlere göre belirgin olarak küçük olduğu için AAV ve NAV sonrası değerler yine sol radial arterlerde sağdakilere göre daha küçük ölçüldü.Sonuç: Transradial girişimden ortalama 9 ay sonra girişim yapılan radial arter çapında belirgin daralma, endotel fonksiyonlarını gösteren AAV cevabında bozulma saptanmıştır. Ancak NAV cevabında bozulma gözlenmemiştir. Daha önce girişim yapılan radial arter bypasss grefti veya diyaliz fistülü vs için kullanılması planlanır ise bu yapısal ve fonksiyonel değişiklikler göz önünde bulundurulmalıdır.Anahtar kelimeler: Koroner anjiyografi, radial arter girişimi, radial vazodilatasyon
İnfarkttan sorumlu arteri tam tıkalı olan ST-segment yükselmeli ve ST-segment yükselmesiz miyokard infarktüsü hastalarının anjiyografik özelliklerinin karşılaştırılması
Akut miyokard infarktüsü, dünyada ve ülkemizde önde gelen ölüm nedenlerinden biri olmaya devam etmektedir. Halen kullanmakta olduğumuz akut miyokard infarktüsü sınıflaması EKG'de saptanan ST-segment yükselmesine dayalı olup ST-segment yükselmeli miyokard infarktüsü (STEMİ) ve ST-segment yükselmesiz miyokard infarktüsü(NSTEMİ) olarak iki alt sınıf ortaya koyar. ST-segment yükselmeli miyokard infarktüsü hastalarında genel olarak infarkttan sorumlu arterin (İRA) tam tıkalı olduğu varsayılırken NSTEMİ hastalarında ise genel olarak infarkttan sorumlu arterin tam tıkalı olmadığı düşünülmektedir. Bununla birlikte günlük pratikte durum her zaman böyle değildir ve infarkttan sorumlu arter tam tıkalı olduğu halde STEMİ değil NSTEMİ gelişebilmektedir. Elektrokardiyografide sessiz kalan alanlar ve kollateral dolaşım varlığı gibi nedenler öne sürüldüyse de bu durumun nedeni net olarak ortaya konmamıştır. Çalışmamızın amacı, ilk kez AMİ geçiren ve infarkttan sorumlu arteri tam tıkalı olan NSTEMİ hastalarının anjiyografik özelliklerini değerlendirerek bunları STEMİ hastaları ile karşılaştırmaktır. Literatürde daha önce yapılmış benzer bir çalışmaya rastlanmamıştır.Çalışmamızda, Mayıs 2004-Nisan 2010 tarihleri arasında akut miyokard infarktüsü tanısı alan hastaların kayıtları geriye yönelik olarak incelenerek infarktta sorumlu arteri tam tıkalı NSTEMİ hastaları saptanmıştır. İlk kez miyokard infarktüsü geçiren, koroner anjiyografide infarkttan sorumlu arteri net olarak belli olan, daha önce perkutan girişim ya da CABG operasyonu geçirmemiş hastalar seçilmiştir. Bu kriterleri sağlayan toplam 50 NSTEMİ hastasına rastlanmıştır. Her bir NSTEMİ hastasına karşılık yaş, cinsiyet, koroner arter hastalığı risk faktörleri ve serum kreatinin düzeyine göre eşleştirme yapılmış ve bir STEMİ hastası seçilmiştir. Hastaların koroner anjiyografi filmleri izlenerek aterosklerotik lezyon olan segmentler kaydedilmiş, Gensini skorlar hesaplanmış ve kollateral arterler değerlendirilmiştir. Kollateral düzeyi Rentrop 0 ve 1 olan hastalar kötü kollateral gelişimine sahip, Rentrop 2 ve 3 olan hastalar ise iyi kollateral gelişimine sahip olarak kabul edilmiştir.Verileri incelenen NSTEMİ hastalarında infarkttan sorumlu arterin tam tıkalı olma oranı % 18,9'du. Hem NSTEMİ, hem STEMİ grubunda hastaların ortalama yaşı 61,2 olup hastaların % 80'i erkekti. Gruplar arasında yapılan eşleştirme nedeniyle diabetes mellitus, hipertansiyon, sigara içme, aile öyküsü, LDL ve HDL düzeyleri açısından anlamlı bir fark yoktu. STEMİ grubunda lökosit sayısı, CK, CK-MB ve BUN düzeyleri NSTEMİ grubundan anlamlı derecede daha yüksek, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu ise anlamlı derecede düşük saptanarak bu hastalarda transmural infarktüs ve daha büyük infarkt alanı varlığına bağlanmıştır. NSTEMİ hastalarının % 12'sinde yeni patolojik Q dalgası oluşumu izlenmişken bu oran STEMİ için % 96'ydı.İnfarkttan sorumlu arter hem NSTEMİ, hem de STEMİ grubunda en sık RCA olarak saptanmıştır. CX'in İRA olma oranı NSTEMİ grubunda anlamlı olarak fazla bulunmuştur. LAD'in İRA olma oranı ise STEMİ hastalarında daha fazla olarak saptanmıştır, fark istatistiksel olarak anlamlılık sınırındadır. NSTEMİ hastalarında tam tıkanıklıklar sol ventrikülün posterolateralini besleyen segmentlerde daha sık olarak saptanmıştır. İnfarkttan sorumlu lezyonun koroner arterin proksimal ya da distal bölgesinde olması açısından gruplar arasında bir fark gösterilememiştir. Gensini skoru NSTEMİ grubunda anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Kollateral düzeyi rentrop 2 ve 3 olan hastalar NSTEMİ grubunda % 78, STEMİ grubunda ise % 36 olarak saptanmış olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır.Sonuç olarak İRA'sı tam tıkalı NSTEMİ ve STEMİ hastaları arasındaki en önemli farklar NSTEMİ grubuna kollateral gelişiminin daha iyi olması ve infarkttan sorumlu arter olarak CX'in daha sık görülmesidir. Bu hastalarda iyi kollateral gelişimi nedeniyle sol ventrikülün korunduğu ve transmural olmayan infarktüs geliştiği düşünülmüştür. Üzerinde yeterince çalışma yapılmamış bu konunun açıklığa kavuşturulması için daha büyük çalışmalara ihtiyaç vardır.
Diyabetik hastalarda asimetrik dimetil arjinin ile otonomik disfonksiyon arasındaki ilişki
Amaç: Diabetes Mellitus toplumda yaygın prevelansa sahip bir hastalıktır. Endoteldisfonksiyonu ve otonomik disfonksiyon bu hastalığın morbidite ve mortalitesininaltında yatan önemli nedenlerdendir. Bizim bu çalışmadaki amacımız endoteldisfonksiyonu belirteci olarak kabul gören asimetrik dimetil arjinin ile otonomikdisfonksiyon belirteci olarak kabul gören kalp hızı değişkenliği ve kalp hızıtürbülansı parametreleri arasında ilişki olup olmadığını incelemektir.Yöntem: Çalışmaya Kardiyoloji ve Endokrinoloji Bölümlerine başvuran diyabetikolan hastalar ve diyabetik olmayan bireyler alındı. Çalışmaya toplam 142 birey dahiledildi. Bunlardan 67'si oral antidiyabetik ilaç ile takipli diyabetik grubu, 33'ü insülinile takipli diyabetik grubu, 42'si de kontrol grubunu oluşturdu. Hastalardan en azsekiz saat açlık sonrası, serum asimetrik dimetil arjinin seviyesi bakmak için kanörneği ile hemogram, böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri ile lipit profili görüldü.Otonomik fonksiyonları değerlendirmek üzere 24 saatlik Holter elektrokardiyografikinceleme yapıldı. Kalp hızı değişkenliği ve kalp hızı türbülansı hesaplandı.Bulgular: Her iki diyabet grubunda da kalp hızı değişkenliği parametreleri, kontrolgrupla karşılaştırıldığında azalmış olarak bulundu (p<0.05). Gruplar arasında kalphızı türbülansı parametrelerine bakıldığında, türbülans başlangıcı gruplar arasındafaklılık göstermiyordu (-0.0095, -0.0107, -0.0135, p=0.8). Türbülans eğimi diyabetikgruplarda kontrol grubuna göre azalmakla beraber, bu azalma istatistiki olarakanlamlı bir düzeye ulaşmıyordu (6.1±4, 4.6±3, 7.3±5, 0.057). Serum asimetrikdimetil arjinin seviyeleri diyabetik gruplarda kontrol grubuna göre yüksek idi (0.706,0,708, 0,645, p=0.007). Asimetrik dimetil arjinin düzeyleri diyabetik gruplararasında faklılık göstermiyordu. Korelasyon analizi ile değerlendirildiğinde serumasimetrik dimetil arjinin seviyeleri ile kalp hızı değişkenliği ve kalp hızı türbülansıparametreleri arasında istatistiki olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı.Sonuç: Serum asimetrik dimetil arjinin düzeyleri diyabetik hastalarda diyabetikolmayan bireylere göre artmıştır. Kalp hızı değişkenliği ve kalp hızı türbülansıdiyabetik hastalarda diyabetik olmayan bireylerle karşılaştırıldığında azalmıştır.Serum asimetrik dimetil arjinin düzeyleri ile kalp hızı değişkenliği ve kalp hızıtürbülansı parametreleri arasında anlamlı bir ilişki gösterilememiştir.
Sol ventrikul sistolik disfonksiyonu olan hastalarda kardiyak kaşeksi ile serum adiponektin düzeyleri arasındaki ilişki
Adipoz doku tarafından üretilen kollajen benzeri bir plazma proteini olan adiponektinin, antiaterojenik ve antiinflamatuar etkileri bulunmaktadır. İnsanlarda plazma adinopektin konsantrasyonları, vucut kitle indeksi ve vücut yağıyla ters ilişkilidir. Yapılan çalışmalarda kalp yetmezlikli hastalarda dolaşımdaki adinopektin düzeylerinin arttığı, bu artışın kalp yetmezliğinin şiddeti ilişkili olduğu ve prognostik bir değere sahip olduğu bildirilmiştir.Çalışmamızın amacı; Kalp yetersizliğindeki mortalitenin önemli bir belirteci olan sol ventrikul sistolik disfonksiyonuna bağlı kardiyak kaşeksi gelişmiş hastalarda, serum adiponektin düzeylerini, sağlıklı bireylerin ve kardiyak kaşeksi gelişmemiş sol ventrikul sistolik disfonksiyonu olan hastaların serum adiponektin düzeyleri ile karşılaştırarak, serum adiponektinin kardiyak kaşeksi oluşumu ve seyri üzerindeki etkinliği saptamaktır.Çalışmaya 30 kalp yetersizliği ve kardiyak kaşeksisi olan hasta grubu (Grup I), 30 kalp yetersizliği olup kardiyak kaşeksi gelişmeyen hasta grubu (Grup II), 30 kontrol grubu (Grup III) olmak üzere toplam 90 olgu alındı. Serum adiponektin düzeyleri Grup I, Grup II ve Grup III de sırası ile 58.4 ? 15.5; 24 ? 6.7 ve 7.7 ? 3.4 ng/mL olarak tespit edildi. Kalp yetersizliği ve kaşeksisi olan hastalardaki serum adiponektin düzeyi 58.4 ±15.5 ng/mL olup diğer gruplardan daha yüksekti (p<0.05). Grup I'deki serum adiponektin düzeyi ile vucut kitle indeksi, Hs-CRP, vucut yüzey alanı, hemoglobin düzeyi, insülin direnciyle negatif, B-tipi natriüretik peptid (BNP), sol ventrikul sistolik ve diyastolik çapı ile pozitif bir korelasyon saptandı.Kalp yetersizliğindeki kaşeksi, adiponektin konsantrasyonunda artışla ilişkilidir. Bu, vücut yağındaki değişime fizyolojik yanıtın korunduğunu gösterebilir, ancak aynı zamanda Adiponektinin sahip olduğu öne sürülen anti-inflamatuar rolle de ilişkili olduğu düşünülebilir. B-tipi natriüretik peptit ile adiponektin arasındaki pozitif korelasyon, BNP'nin adiponektin salgısını artırıyor olma olasılığını da ortaya çıkarmaktadır. Artmış adiponektinin kaşeksinin nedeni mi yoksa sonucu mu olduğu kesin olarak anlamak için daha ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.Anahtar Kelimeler: Adiponektin, Kalp yetersizliği, Kaşeksi
Yukarı fırat havzasında koroner arter anomali sıklığı
Koroner anjiyografi (KAG) yapılan hastaların %0.6-1.3'ünde koroner arter anomalisi saptanmaktadır. Koroner arter anomalileri genellikle asemptomatiktir ve rastlantısal olarak saptanırlar. Bununla birlikte bazı anomaliler miyokard perfüzyon bozukluğuna yol açarak anjina pektoris, miyokard infarktüsü, kalp yetmezliği ve ani ölüme neden olabilirler. Bizim çalışmamızın amacı bölgemiz Yukarı Fırat Havzasındaki koroner arter anomali sıklığını belirleyerek ülkemizdeki epidmiyolojik verilere katkıda bulunmaktır.Çalışmaya Ocak 2005-Aralık 2007 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniği Kateter laboratuarında KAG yapılan 2313'ü (%37.1) kadın, 3924'ü (%62.7) erkek toplam 6237 olgu alındı. Koroner arter anomalsi bulunan olgular temel anatomik sınıflandırma yöntemi kullanılarak guruplara ayrıldıKAG yapılan 6237 hastada toplam 247 (%3.9) koroner arter anomalili vaka belirlendi. Olguların 48'inde (%0.7) sol ana koroner arter yokluğu, 21'inde (%0.3) uygun sinüslerden anormal çıkış, 23'ünde (%0.4) normal koroner sinüsler dışında anormal çıkış, 31'inde (%0.5) karşı koroner sinüsten çıkış, 101'inde (%1.6) kas köprüsü, 23'ünde (%0.4) koroner fistül saptandı.Sonuç olarak; koroner arter anomalilerinin nadir görülmesi, bunların anatomik ve klinik özelliklerini gizlemektedir. Klinik olarak önemsiz gibi düşünülen birçok olgu miyokardiyal iskemi, azalmış yaşam süresi hatta gelişebilecek ani ölüm riski ile birlikte olabilir. Koroner arter anomalileri halen ani genç ölümlerinin en sık üçüncü sebebidir. Bu konu hakkındaki bilgilerimiz arttıkça, koroner arter anomalilerinin klinik önemi ve sonuçları daha da netleşecektir.Anahtar kelimeler: Koroner arter anomalileri, koroner anjiyografi, ani ölüm
Clopıdogrel kullanım süresinin ilaç kaplı stent ve çıplak metal stent konan hastalarda inflamatuvar süreç üzerindeki etkisi
Koroner arter hastalığı neden oldukları mortalite ve morbidite ile çağımızın en önemli hastalığıdır. Perkütan koroner girişimdeki önemli gelişmelere rağmen halen restenoz ve tromboz sıklığının yeterince azaltılamaması önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. İlaç salınımlı stentlerin kullanılmaya başlanması ile restenoz oranları azalmış olmasına rağmen halen arzu edilen düzeye çekilememiştir. ikili antitrombotik tedavi (Aspirin-Clopidogrel) kullanımı stent trombozu sıklığını önemli derecede azaltmıştır. İnflamatuvar sürecin perkütan koroner girişim sonrasındaki prognozu olumsuz etkilediği bilinmektedir. Amacımız çıplak metal stent ve ilaç salınımlı stent takılan hastalarda clopidogrel tedavisinin inflamatuvar süreç üzerindeki etkisini ortaya çıkarmak ve bu etkinin clopidogrel tedavi süresi ile ilişkisini belirlemektir.Çalışmaya anjiyografik olarak koroner arter hastalığı kanıtlanmış (? %70 koroner arter darlığı); perkütan koroner girişime uygun olan 60 vaka alındı. Çıplak metal stent takılan ve 1 ay süreyle clopidogrel alan (ÇMS1 grubu, ?n:20), çıplak metal stent takılan ve 6 ay süreyle clopidogrel alan (ÇMS6 grubu, ?n:20), İlaç (paclitaxel ) salınımlı stent takılan 6 ay süre ile clopidogrel alan (İSS grubu, ?n:20) grupları oluşturuldu. Bazal laboratuvar (biyokimyasal-hematolojik inceleme) değerleri alınmış olan olguların bazal, 1, 3. ve 6. aylarda inflamatuvar yanıt değişimi (hsCRP, fibrinojen, vWF, vb.) araştırıldı.ÇMS1 grubunda hsCRP düzeylerinde 1.ayda istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş saptandı (p<0.001). ÇMS1 grubunda clopidogrel tedavisi kesildikten sonra hsCRP düzeylerinde yükselme saptandı ve 6. ayın sonunda istatistiksel olarak bazal değerler seviyesine ulaştı (p:0.174). ÇMS6 grubunda hsCRP düzeylerinde 1. ayda düşüş izlenirken, bu düşüş 3.ayda istatistiksel olarak anlamlı hale geldi (p<0.001). Bu anlamlı düşüş 6.ay sonunda da devam etti (p<0.001). İSS grubunda hsCRP düzeylerinde 1.ayda istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş saptandı (p<0.001). Bu anlamlı düşüş 6.ay sonunda da devam etti (p<0.001). Her üç gruptada hsCRP düzeyleri ile fibrinojen ve Vwf düzeyleri arasında anlamlı bir korelasyon saptanmadı (p>0.05).Sonuç olarak clopidogrel'in kullanım süresine parelel olarak hsCRP düzeylerinde düşüşe neden olduğu kanısına varılmıştır.
Aterosklerotik koroner arter hastalığında serum vaspin düzeylerinin araştırılması
Amaç: Koroner arter hastalığının(KAH) temel nedeni olan ateroskleroz, tüm dünya ülkelerinde en önemli mortalite ve morbidite nedenidir. Yağ dokusu kaynaklı adipositokinler ateroskleroza katılımcı olduğu düşünülmektedir. Bu adipositokinler, damar duvarlarında endotelyal hücreler, arterial düz kas hücreleri ve makrafajların fonksiyonlarını etkilemek süretiyle damar duvar homeastazisini etkileyebilirler. Vaspin yakın zamanda tanımlanmış bir adipositokin ailesi üyesidir. Çalışmamızın amacı kroner arter hastalarında plazma vaspin düzeylerinin tanısal olarak prediktif önemi olup olmadığını araştırmaktır.Metod: Çalışmaya koroner anjiografi yöntemi ile en az bir koroner arterinde %70 ve daha fazla aterosklerotik darlık saptanan 40 koroner arter hastası ve 40 kişilik kontrol grubu dahil edildi. Kanın santrifüj edilmesi ile elde edilen ve -20 derecede saklanan serumdan vaspin seviyeleri ELİZA yöntemi ile çalışıldı. Hastaların boy, kilo ve vucut kitle indeksi(BMI) ölçüldü. Ayrıca biyokimyasal olarak Total klesterol, LDL, HDL, insülin, üre, kreatinin ve hsCRP düzeyleri otoanalizör yardımı ile ölçüldü.Bulgular: Hastaların biyokimyasal parametreleri arasında anlamlı bir farklılık yoktu. Normal populasyona göre koroner arter hastalarında serum vaspin düzeyleri belirgin olarak düşük bulundu. (serum vaspin değeri:KAH: 256 ? 219,7, Kontrol grubu: 472,5 ? 564,2 pg/ml P<0,001). Ayrıca kontrol grubunda Sistolik tansiyon arteriyel değerleri yüksek olan kişilerde serum vaspin değerleri düşük bulundu.Sonuç: Serum vaspin seviyelerinin koroner arter hastaları grubunda normal populasyona göre belirgin olarak azaldığı gözlemlendi. Bu bulgulardan hareketle koroner arter hastalığı ön tanısında serum vaspin düzeylerinin prediktif faktör olarak kullanılabileceği söylenebilmesine rağmen ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Ayrıca vaspinin hipertansiyon patogenezindeki rolünü aydınlatmaya yönelikte daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Koroner Arter Hastalığı, Vaspin
Yukarı fırat havzasında koroner arter hastalığı açısından risk altındaki popülasyonda fibrinolitik bir ajan olan streptokinaza karşı direncin değerlendirilmesi
AMİ; koroner kan akımının çeşitli nedenlerle aniden azalması veya kesilmesine bağlı olarak gelişen ve mortalitesi yüksek olan bir hastalıktır. AMİ den, çoğunlukla damar lümenini ileri derecede tıkayan bir trombüsün sorumlu olduğu dikkate alınırsa, trombolitik tedavi reperfüzyonu sağlamada en kolay yöntemdir. Grubun öncül moleküllerinden biri olan Streptokinazın etkinliğini kısıtlayan önemli bir nokta; geçirilen streptokok enfeksiyonuna karşı vucutta oluşan antikorların, AMİ esnasında hızla verilmesi gereken streptokinazı nötralize etmesidir. Bu çalışmadaki amacımız; Yukarı Fırat Havzasında (Elazığ, Bingöl, Tunceli, Muş) kentsel ve kırsal alanda yaşayan, daha önce streptokinaz tedavisi almayan, koroner arter hastalığı açısından risk altında olan gurupta streptokinaza karşı direnci, insan vucudunda oluşan antikor titrelerini ölçerek araştırmaktır.Çalışmaya; Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniğine yatan, ECS klavuzunda belirtilen koroner arter hastalığı risk faktörlerine göre yapılan sınıflamada yüksek riskli kabul edilen, streptokinaz tedavisi almamış; 40'ı kırsal, 40'ı kentsel bölgede yaşayan toplam 80 hasta alındı. Anti-Streptokinaz antikor düzeylerini belirlemek üzere Jalihal ve Morris'in fibrin platelet lysis metodu uygulandı.Kırsal bölgede yaşayanları kentsel bölgede yaşayanlarla karşılaştırdığımızda streptokinaz antikor titreleri anlamlı derecede yüksek bulundu. Çalışma sonucunda bulduğumuz streptokinaz antikor titreleri; kırsal bölgede yaklaşık 160±100 bin ünite, kentsel bölgede yaklaşık 80±50 bin ünite, totalde ortalama 120±100 bin ünite olarak tespit edildi. Streptokinaz antikor titresi: kırsal bölgede en yüksek 708.000 ünite, en düşük 37.000 ünite, kentsel bölgede en yüksek 310.000 ünite, en düşük 32.000 ünite olarak tespit edilmiştir. Kırsal ve kentsel bölgede yaşayanların streptokinaz antikor titreleri arasında anlamlı fark bulundu (yaklaşık 2 kat).Çıkan değerler daha önce yapılan çalışmalar baz alındığında düşük bulundu. Bu durum gelişmekte olan ülkemizde antibiyotik kullanımının artması ve sosyoekonomik şartların iyileşmesi ile açıklanabilir. Bulduğumuz değerler göz önüne alındığında; bu bölgede (Yukarı Fırat Havzası) yaşayan insanlarda, 1.500.000 ünite streptokinazın AMİ de kullanılabileceği kanısına varıldı.Anahtar Kelimeler: Koroner Arter Hastalığı, Trombolitik, Streptokinaz Direnci, streptokinaz antikorları.
Koroner yavaş akım da leptin ve visfatin düzeyleri
Koroner yavaş akım (KYA) fenomeni anjiografik olarak koronerleri normal ya da normale yakın olanlarda anjiogrofi sırasında distal vasküler yapılara opak madde ilerleyişinin yavaş olmasıdır. Koroner Yavaş Akımın sendrom X, koroner arter ektazisi ve anevrizması gibi aterosklozun bir çeşidi olma ihtimali kuvvetlidir. İnsan ve hayvan çalışmalarından elde edilen veriler hiperleptinemik kondisyonlar ile bağlantılı olarak kardiovasküler morbiditenin artan insidansına muhtemel bir katkıda bulunabileceğini kapsamaktadır. Visfatin ve unstable lezyonlar arasındaki bağlantı koroner arter hastalığı olanlarda gösterilmiştir. Etiyopatogenezi halen kesin olarak açıklanamayan KYA gelişim sürecinde leptin ve visfatinin etkisi bilinmemektedir. Bu konuda yapılmış herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Biz bu çalışmada Aterosklerozun bir varyantı kabul edilen KYA, KAH ve normal koroner anatomili vakalarda serum visfatin ve leptin düzeylerini karşılaştırmayı, visfatin ve leptinin koroner arter hastalığının belirlenmesinde ve öngörülmesinde kabul edilen klasik risk faktörleri arasındaki yerini ve değerini araştırmayı amaçladık.Çalışmaya 40 kişilik kontrol grubu(Normal Koroner Anatomi), 40 kişilik Koroner Yavaş Akım(YA) ve 40 kişilik KAH grubu (bir koroner arterinde % 50 veya daha fazla stenoz tespit edilen 11 koroner arter hastası (KAH1) grubu, iki koroner arterinde % 50 veya daha fazla stenoz tespit edilen 14 koroner arter hastası(KAH2)grubu, üç koroner arterinde % 50 veya daha fazla stenoz tespit edilen 15 koroner arter hastası(KAH3)grubu olmak üzere toplam 40 kişilik aterosklerotik kalp hastalığı olgusu) olmak üzere toplam 120 kişi alındı. Kanın santrifüj edilmesi ile elde edilen ve -20 derecede saklanan serumdan visfatin ve leptin seviyeleri ELİZA yöntemi ile çalışıldı. Hastaların boy, kilo ve vücut kitle indeksi(BMI) ölçüldü. Ayrıca biyokimyasal olarak Total kolesterol, LDL, HDL, üre, kreatinin ve hsCRP düzeyleri otoanalizör yardımı ile ölçüldü.Biz yaptığımız bu tez çalışmasında koroner arter hastalığında leptin ve visfatin düzeylerinin arttığını öne süren birçok çalışmayı referans alarak atherosklerozun bir varyantı olduğunu düşündüğümüz KYA'da serum leptin ve visfatin düzeylerini inceledik. Beş ayrı grupta incelediğimiz serum leptin ve visfatin düzeylerini gerek grupların kendi içinde gerekse, grupların ikili(karşılaştırmalı) istatiksel analizlerinde (Koroner arter hastalığı dahil) anlamlı bulamadık. Öte yandan Leptin ve visfatin düzeylerinin gruplardan bağımsız olarak DM, hiperlipidemi, 30
Akut koroner sendrom şüphesi ile takip edilen hastaların prospektif analizi
Fırat Üniversitesi Hastanesi Acil Servisine Göğüs Ağrısı şikayeti başvurup; Kardiyoloji Kliniğine AKS tanısı konulup yatırılan hastaların veya acil servisten taburcu edilip kardiyoloji polikliniğine başvuran hastaların morbidite/mortalite oranı ile bu oranların azaltılması için yapılacakları belirlemek, aynı zamanda hastalar için yapılan noninvaziv yada invaziv testler ile AKS tanımızın doğruluk derecesini araştırmak ve gereksiz kaynak israfını önlemek amaçlanmıştır.Çalışmamıza Ocak 2008-Ocak 2009 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Acil Servisine göğüs ağrısı şikayeti ile başvurup Kardiyoloji Kliniğine AKS tanısı ile yatırılan hastalar ile acil servisten AKS tanısı dışlanıp taburcu edilip Kardiyoloji polikliniğine başvuran hastalar alındı. Çalışmaya 300 yatan hasta, 100 ise poliklinik takip hastası olmak üzere toplam 400 hasta alındı. AKS tanısı ile yatırılan servis hastaları ile poliklinik hastaları istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Aynı zamanda AKS tanısı ile yatırılan servis hastalarından Koroner anjiografi sonuçlarına göre KAH tespit edilen grup ile Normal Koroner Anatomi (NKA) tespit edilen grup istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Acil servisten taburcu edilip Kardiyoloji polikliniğine başvuran hastalarda invazif ve noninvazif testler ile KAH tespit edilen grup ile KAH tespit edilmeyen grup (NKA) istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Çalışmamızda AKS tanısı ile yatırdığımız 300 servis hastasından 262'sinde KAH (%87,33) , 38 hastada NKA (%12,67) tespit edildi. Acil servisten AKS tanısı dışlandıktan sonra taburcu edilip Kardiyoloji polikliniğine başvuran hastaların 16'sında KAH (%16), 84'ünde NKA (%84) bulundu. AKS tanısı ile Kardiyoloji servisine yatırılan hastaların KAH ve NKA grupları arasında yaş, cinsiyet, DM, dislipidemi, kolesterol, LDL, birinci Tn I ile ikinci Tn I arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Acil servisten AKS tanısı dışlanıp taburcu edilen Poliklinik hastalarının KAH ve NKA grupları arasında DM, sigara, dislipidemi, glukoz, CK MB ve ikinci Tn I arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Bu grupta birinci Tn I arasında istatistiksel olarak fark bulunamadı.Sonuç olarak; kabul esnasında troponin seviyesi ve EKG'si normal olan hastaların 10-12 saat gözlemlenmesi, seri EKG takibinin yapılması ve ikinci kardiyak troponin değerinin bakılmasının gerekli olduğunu düşünüyoruz. Bu şekilde normal troponin ve EKG'ye sahip olan hastalar güvenle taburcu edilebilir. Bu hastaların optimal değerlendirilmesi için Acil servis birimlerinde Göğüs Ağrısı ünitelerinin kurulmasının gerekli olduğunu düşünüyoruz. Böylece yanlış pozitif ve yanlış negatif değerlerde azalma ve bu yolla mortalite ve morbidite de ve gereksiz kaynak harcamalarında azalma sağlanabilir.Anahtar Kelimeler: Akut koroner sendrom, göğüs ağrısı ünitesi, kardiyak troponin
Deneysel hiperhomosisteinemide artan aortik VCAM-1 ekspresyonuna melatoninin etkisi
Hiperhomosisteinemi günümüzde kardiyovasküler ve serebrovasküler bozukluklarda en önemli risk faktörlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Homosistein kaynaklı ateroskleroz için birçok mekanizma ortaya konulmuştur. Bununla birlikte asıl moleküler mekanizma henüz bilinmemektedir. VCAM?1 immünoglobulin gen süperailesinin endotelial adezyon molekülü olup arterlerin iç membranında monosit kümelenmesini teşvik ederek aterojenesize neden olan proteindir. Pineal bezin başlıca hormonu olan melatoninin vasküler sistem üzerinde koruyucu etkisinin olduğu ve bunu da kısmen adezyon moleküllerinin ekspresyonunu inhibe ederek ve bunun sonucunda da nötrofil yoluyla oluşan hücresel hasarı engelleyerek gösterdiği bilinmektedir.Melatonin uygulanmasının hiperhomosisteinemili ratların aortlarında VCAM-1 adezyon moleküllerinin ekspresyonunu araştırmak amacıyla bu çalışmada 30 adet erkek Wistar albino rat üç gruba ayrılarak gruplar; kontrol (K), homosistein (hcy) ve homosistein + melatonin (hcy + mel) şeklinde belirlendi. Uygulama 45 gün sürdü. Serum homosistein düzeyleri; kontrol grubundaki ratlarda 3,07 ± 0,09 µmol/L, metiyonin ile beslenen ratlarda 11,00 ± 0,51 µmol/L, metiyonin ile beslenen ratlarda melatonin uygulanmasıyla 4,01 ± 0,24 µmol/L olarak bulundu. Kontrol ve hcy + mel gruplarının histopatoloji örneklerinde damar endotelinde hafif (+), hcy grubunun endotelinde ise şiddetli (+++) VCAM-1 ekspresyonu gözlendi. Melatonin uygulanması kanda homosistein seviyelerini azaltarak VCAM-1 ekspresyonlarını düşürdüğü gözlendi.Sonuç olarak hiperhomosisteinemide artan VCAM-1 ekspresyonunun monositlerin damar duvarına adezyonundan sorumlu olabileceğini ortaya koymaktadır. Çalışmamızda homosisteinin aterojenik etki oluşturabileceği ve VCAM-1 ekspresyonunun inflamatuar cevabı artırması ile damar duvarına lökositlerin gelmesini ve aktive olmasını sağladığı ifade edilebilir. Bununla birlikte, homosistein seviyelerinin azalmasına parelel olarak, melatonin aorta VCAM-1 ekspresyonunu oldukça baskılamıştır, bu da kemokin ile oluşan mekanizmaları içeren melatonin terapisinin antiinflamatuar etkilerini düşündürmektedir; böyle etkiler aterosklerotik hastalarda faydalı olabilir.Anahtar Kelimeler: Hiperhomosisteinemi, Ateroskleroz, VCAM-1, Melatonin