
902
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
2008 - 2012 yılları arasında böbrek biyopsisi yapılan olgularımızın retrospektif değerlendirilmesi
GİRİŞ: Renal hastalıkların dağılımı ırk, coğrafi bölge ve biyopsi endikasyonuna göre merkezden merkeze değişmektedir. Bu çalışma ile kliniğimizde beş yıl boyunca yapılan böbrek biyopsileri incelenmiştir. Çalışmanın sonuçları bölgemizde bulunan böbrek hastalıklarının yaş, cinsiyet, klinik endikasyon ve böbrek fonksiyonlarına göre görülme sıklığının belirlenmesine yardımcı olacaktır. METOD: Çalışmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Nefroloji Kliniğinde Ocak 2008 ? Aralık 2013 tarihleri arasında böbrek biyopsisi yapılan 289 hasta alındı. Hastalara ait bilgiler, biyopsi endikasyonları ve patoloji sonuçları hasta dosyaları ve otomasyon sisteminden incelenerek öğrenildi. Klinik bilgilerine ulaşılamayan olgular çalışma dışı bırakıldı. Hastaların; klinik özellikleri, mevcut kronik hastalıkları, biyopsi endikasyonları, cinsiyeti, yaşı, histopatolojik sonuçları, radyolojik bulguları ve laboratuar değerleri kaydedildi. Bu kayıtlar kendi içinde ve karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmamızda beş yıllık süre boyunca biyopsi yapılan hasta sayısı 289'du. Olguların genel yaş ortalaması 50,8±16,1 yıl (18?86 yaş) olarak saptandı. Olguların % 62,3?ü erkekti ve Erkek/Kadın oranı 1,7:1 olarak bulundu. Tüm değişkinlerden bağımsız olarak en sık biyopsi endikasyonunun nefrotik sendrom olduğu görüldü. Tüm yaş ve cinsiyet gruplarında en sık görülen renal patoloji % 61,2 ile primer glomerülonefritlerdi. Altmış yaş üstü hastalarda tübülointerstisyel nefrit oranının belirgin olarak arttığı görüldü. En sık histopatolojik tanı membranöz glomerülonefrit (% 13,8), fokal segmental glomerüloskleroz (% 13,1) ve kronik tübülointerstisyel nefrit (% 12,8) olarak saptandı. En sık sekonder glomerülonefrit nedeni amiloidoz (% 5,2) idi. SONUÇLAR: Çalışmamız tek merkez deneyimini yansıtmaktadır. Elde ettiğimiz bulgular ülkemizde yapılan birçok çalışma gibi literatürde bulunan uzun süreli, çok merkezli ve geniş biyopsi serilerini içeren çalışmalar ile uyumluydu. Bu tür kayıtlar değişik yaş gruplarında nefropatilerin önlenmesinde ve tedavilerinde birçok açık soruya yanıt aramada epidemiyolojik çalışmalara öncülük edebilir. Anahtar Kelimeler: Böbrek biyopsisi, Glomerülonefrit, Tübülointerstisyel nefrit, Nefrotik sendrom
Ülseratif kolit ve crohn hastalarının demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri ve bulguların hastalık aktivitesi ile korelasyonu
AMAÇ: Çalışmamızda, inflamatuvar barsak hastalıklarının bölgemizdeki insidansı ve demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri ile bunların hastalık aktivite indeksleriyle korelasyonunun belirlenmesi amaçlandı. GEREÇLER VE YÖNTEM: Çalışmamızda Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji polikliniği ve servisine başvuran 103 ülseratif kolit (ÜK), 43 Crohn hastalığı (CH) ve 4 mikst tip inflamatuvar barsak hastalıĞI (İBH) tanısı olan 150 hasta dahil edildi. Bu hastaların dosyaları retrospektif olarak taranarak, hastaların demografik özellikleri, klinik, endoskopik ve laboratuvar özellikleri ve bulguların hastalık aktivite indeksleriyle korelasyonu araştırıldı. BULGULAR: Çalışmamıza, 103 ÜK, 43 CH ve 4 mikst tip İBH tanılı 150 hasta alındı. Hastaların yaş ortalamaları 47?17 olup, %43,3?ü kadın ve %56,7?si erkekti. Başvuru anındaki semptomlar incelendiğinde ÜK hastalarının %88,3?ünde, CH hastalarının %51,2?sinde ishal vardı. ÜK hastalarının %79,6? sında, CH hastalarının ise %44,2? sinde rektal kanama ile ÜK hastalarının %76,7? sinde, CH? nın ise %97,7? sinde karın ağrısı bulunmaktaydı. Birinci derece akrabalarında İBH görülme sıklığı ÜK hastaları için %21,4, CH hastaları için %30,2 idi. Birinci derece akrabalarında kolon kanseri görülme sıklığı ÜK tanılı hastalarda %7,8, CH tanılı hastalarda ise %4,7 bulundu. Hastalarda gelişen intestinal komplikasyonlar incelendiğinde ÜK tanılı hastaların %4,9? unda, CH tanılı hastaların %14? ünde fistül; ÜK tanılı hastaların %2,9?u, CH tanılı hastaların %7? sinde toksik megakolon; ÜK tanılı hastaların %1,9? unda, CH tanılı hastaların %2,3? ünde kolon kanseri saptandı. Ekstraintestinal komplikasyonlar olarak: ÜK tanılı hastaların %15,5? inde, CH tanılı hastaların ise %20,9? unda artrit-artralji; ÜK tanılı hastaların %7,8? inde, CH tanılı hastaların ise %11,6? sında cilt tutulumu; ÜK tanılı hastaların %3,9? unda, CH tanılı hastaların ise %4,7? sinde sklerozan kolanjit geliştiği gözlendi. Mayo indeksine göre ÜK tanılı hastaların %40,8? i remisyonda, %45,6? sı aktif evre ve %13,6? sı şiddetli hastalık olarak değerlendirildi. CDAİ indeksine göre CH tanılı hastaların %37,2? si hafif hastalık aktivitesinde, %37,2? si orta hastalık aktivitesinde ve %25,6? sı şiddetli evrede hastalık olarak değerlendirildi. ÜK tanılı şiddetli hastalık evresindeki hastaların %100? ünde sedimantasyon, %78,6? sında ise CRP yüksek olarak saptandı. CH tanılı şiddetli evredeki hastaların %72,7? sinde sedimantasyon, tümünde ise CRP değeri yüksek olarak saptandı. ÜK ve CH hastalarında hastalık aktivitesi ile sedimantasyon (p=0,001) ve CRP (p=0,001) değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki vardı. CEA değerlerine bakıldığında ÜK hastalarının %94,2? sinde, CH hastalarının ise %88,4? ünde CEA değerleri normal bulundu. CA 19-9 değerlerine bakıldığında ÜK hastalarının %97,1? inde, CH hastalarının ise %95,3? ünde CA 19-9 değeri normal bulundu. Hastalık aktivite indeksleri ile hem CEA, hem de CA 19-9 değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu (CEA: ÜK için p=0,456, CH için p=0,187, CA 19-9: (ÜK için p=0,164, CH için p=0,324). SONUÇ: Çalışmamızda İBH? lı hastaların %68,7? si ÜK, %28,7? si CH, kalanı mikst tiptir. İBH? lı hastalarda en sık görülen ilk 3 semptom sıraları değişmekle birlikte hem ÜK, hem de CH? de rektal kanama, ishal ve karın ağrısıdır. Birinci derecedeki akrabalarda İBH görülme sıklığı ÜK? da %21,4, CH? da ise %30,2 iken, İBH? da kolon kanseri görülme sıklığı ÜK? da 2 kat daha fazladır. İBH? lı hastaların %30,6? sında en az bir tane ekstraintestinal tutulum nedeniyle semptom ya da bulgu vardır. En sık görülen ekstraintestinal tutulum ise artrit ve artraljidir. Hastalığın şiddeti ile sedimantasyon ve CRP yüksekliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon vardır. ÜK? lı hastalarda en sık görülen laboratuvar bulguları demir eksikliği anemisi ve kolestaz bulguları iken, CH? da hipoalbüminemi görülme sıklığı daha fazladır. ANAHTAR KELİMELER: Ülseratif Kolit, Crohn Hastalığı, İnflamatuvar Barsak Hastalığı.
Romatolojik hastalığı bulunan ve tnf bloke edici ajan tedavisi planlanan hastalarda latent tüberküloz enfeksiyonunun saptanmasında tüberkülin deri testi, quantiferon-TB gold testi ve T-SPOT.TB testinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada, romatolojik hastalığı bulunan ve tümor nekroz faktör (TNF) bloke edici ajan tedavisi planlanan hastalarda latent tüberküloz enfeksiyonu taramasında kullanılan Tüberkülin Deri Testi (TDT) ve bu teste alternatif yeni bir tanı aracı olarak kullanılabilen Quantiferon TB-Gold ve T-SPOT.TB testleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereçler ve Yöntem: Çalışmada Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı İmmunoloji ve Romatoloji Bilim Dalına başvuran, romatolojik hastalığı bulunan ve TNF bloke edici ajan tedavisi planlanan 49 hasta (20 erkek, 29 kadın) incelendi. Değerlendirmeye alınan hastaların yaşı, cinsiyeti, ek hastalıkları, kullandığı ilaçlar, BCG skar sayısı ile TDT, QuantiFERON-TB Gold ve T-SPOT.TB testlerinin sonuçlar belirlendi. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 17.0 (Statistical Package for the Social Science, version 17.0) programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Romatolojik hastalığı bulunan ve TNF bloke edici ajan tedavisi planlanan hastaların 27? sinde romatoid artrit (RA), 22? sinde ankilozan spondilit (AS) bulunmaktaydı ve yaş ortalamaları 47.87?11.16 (23-71 yıl) idi. Hastaların birinde (%2) BCG skarı yoktu, geri kalan 48 hastada (%98) BCG skarı vardı ve kullanılan ortalama steroid dozu 6.79 mg prednisolondu. Latent tüberküloz enfeksiyonu prevalansı TDT ile %61.2, QuantiFERON-TB Gold testi ile %14.3 ve T-SPOT.TB testi ile %32.7 idi. BCG skar sayısı ile TDT (p=0.176), Quantiferon TB-Gold test (p=0.778) ve T-SPOT.TB test (p=0.612) sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Tüm hastalar ele alındığında Quantiferon TB-Gold testinin spesifitesi %88.2, sensitivitesi %17.2 ve T-SPOT.TB testinin sensitivitesi %32.1, spesifitesi %56.3 olarak saptandı. Çalışmada alt gurup değerlendirilmesi yapıldığında; RA tanılı hastalarda TDT? ye göre Quantiferon TB-Gold testinin sensitivitesi %15.4, spesifitesi %83.3 ve T-SPOT.TB testinin sensitivitesi %57.1, spesifitesi %60 olarak bulundu. AS tanısı olan hastalar değerlendirildiğinde ise Quantiferon TB-Gold testinin sensitivitesi %18.8, spesifitesi %100 ve T-SPOT.TB testinin sensitivitesi %7.1, spesifitesi %50 idi. TDT ile Quantiferon TB-Gold (?=0.043) ve T-SPOT.TB testleri (?=0.1) arasında düşük uyum vardı. Hastalarda kullanılan steroid tedavisi ile test negatifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu (p>0.05). Tartışma: İnterferon-? bazlı testler BCG ile ortak antijen taşımadığı için daha önceden yapılan aşılamalardan etkilenmemektedir. Testler sensitivite ve spesifiteye bağlı olarak, romatizmal hastalığı bulunan ve TNF bloke edici ajan tedavisi planlanan hastalarda latent tüberküloz enfeksiyonu taramasında kullanılabilir. Ancak, testlerin gerçek sensitivite ve spesifitesini belirlemek için daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İnflamatuvar romatizmal hastalık, TNF bloke edici ajan, TDT, Quantiferon TB-Gold testi, T-SPOT.TB testi, latent tüberküloz enfeksiyonu
Beş ve üzerinde aksiller nod tutulumu olan çok yüksek riskli erken evre meme kanseri olguları: 5 yılın üzerinde sağkalım elde edilenler ile nüks ve/veya metastaz gelişen olguların prediktif ve prognostik faktörler ile tedavi özelliklerinin karşılaştırılmalı retrospektif analizi
Erken evre, özellikle aksiller lenf nodu metastazlı meme kanserinde adjuvan tedavi seçiminde prediktif ve prognostik faktörler çok büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı, retrospektif olarak, beş ve üzerinde lenf nodu tutulumu olan yüksek riskli meme kanseri olgularını analiz ederek en az beş yıl genel sağkalıma ulaşan olgularla (çalışma grubu), tümör nüksü ve/veya metastaz gelişenleri (kontrol grubu) karşılaştırarak prediktif ve prognostik faktörleri belirlemektir. Adnan Menderes Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı?nda Ocak 2000?Mayıs 2013 tarihleri arasında takip edilen toplam 500 opere meme kanserli hastadan, kriterlere uygun 37 olgudan, 23?ü en az beş yıldır hastalıksız (çalışma grubu) iken, 14?ünde takipte nüks/metastaz gelişmişti (kontrol grubu). Olgular, demografik özellikleri (yaş, menapozal durum, obesite gibi), primer tümörün anatomik ve histolojik özellikleri (primer tümörün boyutu, evresi, derecesi, Ki67, hormon reseptörleri, Her2/neu durumu gibi), tedavi yöntemleri (cerrahi tedavi, kemoterapi, radyoterapi, hormonal ve biyolojik tedaviler) ve prognoz (hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım süreleri) açısından genel ve karşılaştırmalı olarak incelendi. Metastatik lenf nodu sayısı ve (metastatik/örneklenen) lenf nodu oranı çalışma ve kontrol grupları arasında farklı değildi. Çalışma grubunda ?derece 3? (sırasıyla %48?e karşı %0; p=0.03) ve ?p53(-)? (sırasıyla, %64?e karşı %36; p=0.036) tümörler kontrol grubundan belirgin olarak fazlaydı. Çalışma grubunda, kontrollere göre; adjuvan kemoterapi 6 kürden fazla uygulanmış (sırasıyla %87?ye karşı %43; p=0.004), kemoterapi rejimleri daha fazla hastada taksan grubu ajanlar içermekte (sırasıyla %91?e karşı %64; p=0.042), aromataz inhibitörleri daha fazla hastada kullanılmış (sırasıyla %100?e karşı %75; p=0.019) ve switch tedavilerde tamoksifen tedavi süresi daha kısaydı (sırasıyla 22,2±4 ve 39.7±14.7 ay; p=0.004). Sonuç olarak, bu çalışmanın bulguları ?derece 3? ve/veya ?p53(-)? tümörler gibi prediktif faktörlere sahip beş ve üzerinde aksiller lenf nodu tutulumu olan yüksek riskli meme kanseri hastalarının adjuvan tedavilere daha iyi yanıt verebileceklerine işaret etmektedir. Kemoterapi kür sayısının altıdan fazla olması, taksan içeren rejimler ve aromataz inhibitörlerinin kullanımı prognoza olumlu etki edebilir. Anahtar Kelimeler: Erken evre meme kanseri, lenf nodu metastazı, prediktif ve prognostik faktörler
Sistemik skleroz patogenezinde IL-6 VE IL-17 nın yeri ve klinik bulgularla ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç ve Hipotez: Sistemik skleroz (SSc) patogenezi tam olarak bilinmemektedir. Ancak sitokinlerin bu otoimmün hastalıkta önemli rol aldığı, T hücre aktivasyonu, otoantikor üretimi sonucu mikrovasküler hasar, inflamasyon ve fibrozisin geliştiği bilinmektedir. Biz bu çalışmada, B hücre aktivasyonunda önemli rolü olan IL-6 ve T hücre aktivasyonunda rol oynayan IL-17 serum düzeyleriyle SSc klinik bulguları arasındaki ilişkiyi saptamayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya, SSc?lu 31 hasta, ankilozan spondilitli (AS) 20 hasta ve 18 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Tüm hasta ve sağlıklı kontrol grubunda IL-6 ve IL-17 serum seviyeleri ELISA yöntemi ile bakıldı. Tüm olguların ESH, CRP ve demografik özellikleri kaydedildi. Ayrıca SSc hastalarının Anti-Scl70, Anti-sentromer antikorları, solunum fonksiyon testi FVC, PAB değerleri, YÇBT bulguları ve Modifiye Rodnan Cilt Skoru (MRCS) değerleri kaydedildi. Tüm bu veriler istatiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Sistemik sklerozlu hastalarda IL-6 ve IL-17 serum düzeyleri normal sınırlar içinde bulundu. Sistemik skerozlu hastalarda ortalama hastalık süresi 9,6±6,9 yıl saptandı. Ayrıca SSc hastalarında klinik bulgular ve IL-6 ile IL-17 serum düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ankilozan spondilitli hastalarda ise IL-17 ve CRP düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p <0.05). SSc hastalarında ESH yüksekliği ve MRCS ile anti-Scl70 pozitifliği arasında anlamlı bir ilişki saptandı (p<0.05). Sonuç: İnterlökin-6 ve IL-17 serum düzeylerinin SSc hastalık patogenezindeki rolünü araştırdığımız çalışmamızda, hasta ve sağlıklı kontrol grupları ile SSc hastaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Serum IL-17 seviyeleri sadece AS hastalarında istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Bu sonuçların nedeni, SSc hasta grubunda, hastalık süresinin uzun olmasından dolayı fibrozisin inflamasyondan daha hakim olması olabilir. Bu nedenle daha erken evre SSc hastaların, sitokin seviyeleri ve klinik bulgular arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: IL-6, IL-17, sitokin, sistemik sklerozis
Demir eksikliği anemili hastalarda oral demir tedavisinin serbest oksijen radikalleri, koruyucu enzimler ve lipid peroksidasyonu üzerine etkisi
Amaç Demir eksikliği anemisinde (DEA) hemoglobin sentezinin yanı sıra Fe+2 içeren sitokrom, miyoglobin, katalaz ve peroksidaz gibi proteinlerin yapımı da etkilenir. Ayrıca DEA patogenezinde oksidatif stres önemli bir rol oynamakta olup lipid peroksidasyonu da uyarılabilir. Bu çalışmada DEA?li hastalarda oral demir tedavisinin serbest oksijen radikalleri, koruyucu enzimler ve lipid peroksidasyonu üzerine etkisi araştırıldı. Gereç ve Yöntem Bu ileriye dönük Faz-IV çalışmaya hemoglobin düzeyi <11 g/dl, serum ferritin düzeyi <16 ng/ml, demir satürasyonu <%15 DEA tanısı koyulan 70 hasta (67 kadın ve 3 erkek, yaş ortalaması 34±11 yıl) alındı. Kontrol gurubu olarak anemisi, süregen enfeksiyon, inflamatuar, karaciğer, böbrek ve kötücül hastalıkları, akut kan kaybı, gebe ve vitamin/mineral desteği almayan 30 sağlıklı birey (27 kadın ve 3 erkek, yaş ortalaması 26±7 yıl) alındı. Her iki gurupta tam kan sayımı, serbest radikal metabolizmasının incelenmesi için hidrojen peroksit (H2O2), glutatyon (GSH), glutatyon peroksidaz (Gpx), glutatyon redüktaz (Grx), süperoksit dismutaz (SOD), katalaz ve lipid peroksidasyonunun göstergesi olan malondialdehid (MDA) düzeylerine spektrofotometrik olarak incelendi. Hastalara 4 haftalık süre ile 200 mg/gün ferröz fumarat verildi ve 4 haftanın sonunda tetkikler yinelendi. Sonuçlar SPSS 15.0 programıyla bağımsız örnekleme ve eşleştirilmiş örnekleme-t testleri ile karşılaştırıldı. P<0.05 değerleri anlamlı kabul edildi. Bulgular DEA?li hastalarda GSH (p<0.001), MDA (p=0.012), Grx (p=0.035) ve H2O2 (p=0.001) düzeyleri kontrol grubundan yüksek iken, SOD, Gpx ve CAT düzeyleri farklı değildi (p>0.05). DEA?li hastalarda 4 haftalık tedavi sonrasında GSH (p=0.045) ve H2O2 (p<0.001) düzeylerinde belirgin düzeylerde azalma olurken, diğer parametrelerde anlamlı bir değişiklik olmadı (p>0.05). Sonuç DEA?de serbest radikaller artmakta ve lipid peroksidasyonu uyarılmaktadır. Bunun kompanzasyonu GSH ve Grx ile olmaktadır. Oral demir tedavisi oksidatif stresi azaltırken koruyucu enzimler üzerine bir rolü saptanmamıştır. Ancak oksidatif stres azaldıkça GSH'nun kompanzasyonu azalmaktadır. Anahtar kelimeler: Demir eksikliği anemisi, oral demir tedavisi, serbest oksijen radikalleri, lipid peroksidasyonu
Kronik lenfositik lösemide aurora-A kinaz ekspresyonu
Amaç ve Hipotez: Aurora kinazlar sentrozom olgunlaşması ve ayrılması, mitotik iğ ipliklerinin oluşumu, iğ düzeneği kontrol noktasının denetlenmesi, kromozom ayrılması, sitoplazma bölünmesi gibi mitotik olayların düzenlemesinde önemli serin/threonin kinazlardır. Aurora kinaz A aşırı ekspresyonu pek çok solid organ tümörü ve hematolojik malignitede daha yüksek tümör derecesi, daha fazla proliferasyon hızı ve kötü prognoz ile ilişkilendirilmiştir. Bu çalışmanın amacı kronik lenfositik lösemide Aurora kinaz A ekspresyonunun belirlenmesidir. Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Etik Kurulu tarafından onaylı ileriye dönük çalışmamıza yeni KLL tanısı konulmuş ve hiç tedavi almamış 41 hasta (22 erkek ve 19 kadın, yaş ortalaması 70±10) ile benign hematolojik hastalığı olan 18 hasta (7 erkek ve 11 kadın, yaş ortalaması 53±20) kontrol grubu olarak alındı. Tüm hastalara kemik iliği aspirasyonu ve biyopsisi yapıldı. Kontrol grubundan bir hastanın Aurora kinaz A mRNA ekspresyon düzeyi teknik sorun nedeniyle analiz edilemedi ve çalışmadan çıkarıldı. Kemik iliği hücrelerinde Aurora kinaz A ekspresyonu kantitatif reverse transkriptaz-polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) yöntemiyle β-aktin ve GAPDH housekeeping genleri kullanılarak araştırıldı. Rölatif RNA düzeyleri standart delta/delta Ct (δ/δ Ct) metoduyla elde edildi. Tüm KLL hastaları ve tüm kontrol grubu hastalarının kemik iliği biyopsi kesitlerine Aurora-A antikoru uygulanarak immunhistokimyasal incelemesi yapıldı. KLL hastalarında 13q delesyonu, 17p delesyonu ve trizomi 12 kromozomal anormallikleri kemik iliği aspirasyon örneğinde FISH yöntemiyle araştırıldı. Tüm verilerin karşılaştırılması SPSS 15.0 Windows ortamında Mann-Whitney-U, Ki-Kare ve One-Way ANOVA testleri ile yapıldı ve p<0.05 değerler anlamlı kabul edildi. Bulgular: Aurora kinaz A mRNA ekspresyonu açısından KLL hastaları ve kontrol grubu arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). KLL hastalarında Aurora kinaz A immunhistokimyasal pozitifliği istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Aurora kinaz A pozitif boyanan tüm hastaların kemik iliği hücrelerinde sitoplazma ve nükleuslarında birlikte boyanma görüldü. 13q delesyonu, 17p delesyonu ya da trizomi 12 kromozomal anormallikleri olan KLL hastalarında Aurora kinaz A immunhistokimyasal boyanma bakımından bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Tedavi görmemiş KLL hastalarıyla yapılan literatürdeki en geniş hasta serisine sahip çalışmamızda Aurora kinaz A mRNA ekspresyonunda bir artış saptanmadı. Ancak immunhistokimyasal boyanma açısından anlamlı farklılık Aurora kinaz A'nın KLL'de potansiyel bir terapötik hedef olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Aurora kinaz A, kronik lenfositik lösemi
Meme kanserinde başlıca prognostik ve prediktif faktörlerin karşılıklı olarak değerlendirilmesi
Amaç ve Hipotez: Bu çalışmada, kliniğimizde takip edilen meme kanserli hasta grubunda; tedavi sürecinde belirleyici etkisi olduğu gösterilmiş bazı temel prognostik ve prediktif faktörlerin birbirleriyle olan ilişkilerini, günümüzde en etkili prognostik ve prediktif faktör olarak ortaya çıkan human epidermal büyüme faktör reseptörü-2 durumunun farklı yöntemlerle korelasyonunu ve merkezimizin bunu değerlendirmedeki yeterliliği ve sonuçların tedavi seçimi üzerine olan etkilerini incelemeyi amaçladık. Yöntem: Tanı, tedavi ve takip aşamaları Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Tıbbi Onkoloji Bilim Dalın'da devam eden meme kanserli hastalar çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastalardan bilgilendirilmiş olur formu alındıktan sonra hastalıkları ile ilgili klinik (yaş, boy, hastalığın evresi, tanı tarihi, uygulanan tedaviler, halen son durumu ve nüks gelişme tarihi) ve patolojik özellikleri (tümörün tipi, boyutu, lenf nodu tutulumu, grade'i, lenfovasküler invazyon durumu, p53, Ki-67, human epidermal büyüme faktör reseptörü-2, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü) arşiv bilgilerinden elde edildi. Bulgular: Koltuk altı nod tutulumu ile tümör boyutu ve lenfovasküler invazyon durumu arasında anlamlı ilişki saptandı. Tümör boyutu ile lenfovasküler invazyon varlığı arasında pozitif ilişkili bulundu. Hormon reseptör durumu ile yaş arasında pozitif, human epidermal büyüme faktör reseptörü-2 durumu ile negatif ilişki tespit edildi. Tümör boyutu ve nodal tutulum ile hormon reseptörü ve human epidermal büyüme faktör reseptörü-2 durumu arasında anlamlı ilişki yoktu. Ki-67 indeksi ve grade skoru arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Ki-67 indeksi ve grade skoru ile nodal tutulum, tümör boyutu, yaş, hormon reseptör durumu, human epidermal büyüme faktör reseptörü-2 durumu arasında anlamlı ilişki yoktu. İmmünhistokimyasal olarak human epidermal büyüme faktör reseptörü-2 (+3) olarak değerlendirilen hastalar ile (+1) değerlendirilen hastalarda; test duyarlılığı %92, yalancı negatifliği %8, özgüllüğü %55, yalancı pozitifliği %45, pozitif kestirim değeri %52, negatif kestirim değeri %90, doğruluğu ise %64 olarak saptandı. Kromojenik in situ hibridizasyon testinin, duyarlılığı %67, yalancı negatifliği %33, özgüllüğü %87, yalancı pozitifliği %13, pozitif kestirim değeri %71, negatif kestirim değeri %86, doğruluğu ise %82 olarak bulundu. Sonuç: Ki-67 indeksi, grade skoru, immünhistokimyasal ve kromojenik in situ hibridizasyon yöntemiyle değerlendirilen human epidermal büyüme faktör reseptörü-2 sonuçları için, tanıya esas olan doku örneklerinin ilk elde edildiği andan itibaren teknik sürecin irdelenmesi, ilgili kliniklerin bilgilendirilmesi ve pataloji kliniği ile yakın iş birliği faydalı olacaktır. Kromojenik in situ hibridizasyon testinin tek başına kullanımı uygun değildir. Yeterli tecrübe ve deneyim elde edilene kadar FISH testi ile birlikte kullanılması gerekli gözükmektedir.
Demir eksikliği anemili hastalarda hücresel ve humoral immunitenin değerlendirilmesi
Amaç Demirin immün hücreler için büyümeyi uyarıcı, sitokin aktivitesindeki ve hücre aracılı immün efektör yolaklarına olan etkisinin saptanmasıyla günümüzde immünitenin devamlılığının sağlanmasında önemi anlaşılmıştır. Bu çalışmada demir eksikliği anemisinde hücresel ve humoral immunitenin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem Bu çalışmaya hemoglobin düzeyi kadınlarda 11 g/dl, erkeklerde 12 g/dl altında olan, serum ferritin düzeyi 16 ng/ml, demir satürasyonu %15'in altında 70 DEA'li hasta (68 kadın ve 2 erkek, yaş ortalaması 36±13 yıl) alındı. Kontrol gurubu olarak aynı yaş aralığında anemisi, kanser ve hematolojik maligniteleri, kronik enfeksiyon ve inflamatuar hastalıkları, diabetes mellitus ve endokrin hastalıkları, akut kan kaybı, kronik karaciğer hastalıkları, kronik böbrek hastalıkları, kronik alkoizmi ve gebeliği olmayan düzenli olarak mineral/vitamin desteği almayan 30 sağlıklı birey (28 kadın ve 2 erkek, yaş ortalaması 29±9 yıl) çalışmaya alındı. Her iki gurupta tam kan sayımı, akım sitometrik yöntem ile lenfosit alt gurupları (CD3, CD4, CD5, CD8 ve CD19 ekspresyonları, CD4/CD8 oranı), elisa yöntemi ile sitokinler( IL-2, IL4, IL6), turbidimetri yöntemi ile de immunglobinler (IgG, IgA, IgM) ve kompleman düzeyleri (C3 ve C4) incelendi. Hasta ve kontrol guruplarındaki sayısal verilerin karşılaştırılması için SPSS 15.0 Windows ile student-t testi kulanıldı. p<0.05 değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular Her iki gurup arasında lenfositlerdeki CD3, CD4, CD5, CD19 ve CD8 ekspresyonları ile CD4/CD8 oranları, interlökin (IL-2, IL-4, IL-6), kompleman (C3 ve C4) ve IgG ve IgM düzeyleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). DEA'li hastalarda IgA düzeyleri kontrol gurubundan yüksek saptandı (p=0.004). Sonuç Bu çalışmada DEA'li hastalarda hücresel ve humoral immunite etkilenmedi. DEA'li hastalarda IgA yüksekliği Çöliyak hastalığı için uyarıcı olmalıdır. Bununla birlikte DEA'nin bir hastalık olmadığı akla gelmeli ve hastalar semptomatik olmasa bile kan kaybı açısından gastrointestinal sistemin endoskopik incelenmesi ve premeanpozal kadınlarda jinekolojik değerlendirilme yapılmalıdır.
Cryptosporidium parvum ile deneysel enfekte buzağılarda serum demir, bakır ve çinko konsantrasyonlarının incelenmesi
Bu çalışmada, Cryptosporidium parvum ile deneysel enfekte buzağılarda serum demir, bakır ve çinko konsantrasyonlarının incelenmesi amaçlandı. Araştırmanın hayvan materyalini 1-3 günlük yaşta, kolostrum almış, 16 adet sağlıklı erkek holştayn buzağı oluşturdu. Buzağılar 2 gruba (n=8) ayrıldı ve 1. gruptaki her buzağıya 1x107 adet C. parvum ookisti oral yolla verilerek deneysel olarak enfekte edildi. Kontrol grubu olarak tanımlanan 2. gruba ise plasebo uygulandı. Buzağılar klinik, hematolojik, biyokimyasal ve parazitolojik muayene bulguları dikkate alınarak değerlendirildi ve bir ay boyunca gözlemlendi. Serum Fe, Zn ve Cu konsantrasyonlarının ölçümü için kan örnekleri inokulasyondan bir gün önce, inokulasyon günü ve inokulasyondan sonra 1., 2., 4., 7., 14. ve 28. günlerde alındı. Yapılan analizlerde sağlıklı buzağılara göre C. parvum ile enfekte buzağılarda Fe, Zn ve Cu konsantrasyonlarının zaman ile gösterdiği değişimin sırasıyla p˂0,01; p˂0,05 p˂0,05 düzeyinde önemli olduğu belirlendi. Serum Cu ve Fe konsantrasyonları gruplar arasında sırasıyla p˂0,05 ve p˂0,01 düzeyinde farklılık gösterirken, Zn konsantrasyonun da anlamlı bir farklılık belirlenmedi. Sonuç olarak; C. parvum ile enfekte buzağılarda serum Fe, Cu ve Zn konsantrasyonlarının C. parvum'un neden olduğu fizyopatolojik değişikliklere bağlı etkilenebileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Cryptosporidium parvum, neonatal buzağı, ishal, demir, bakır, çinko.
Ankilozan spondilit hastalarında serum s CTLA-4 ile hastalık aktivasyonu arasındaki ilişki
Amaç ve Hipotez: Ankilozan Spondilit T hücre aktivasyonunu da kapsayan anormal immün yanıt ile karakterizedir. CTLA-4 immün sistemi baskılasa da, birçok otoimmün hastalıkta serumda çözünebilen formu yüksek olarak saptanmıştır. Biz bu çalışmamızda sCTLA-4 serum düzeyleri ile Ankilozan Spondilit hastalık aktivitesi arasındaki ilişkiyi saptamayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya AS'li 38 hasta, RA'lı 28 hasta ve 27 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Tüm hasta ve sağlıklı kontrol grubunda sCTLA-4 serum seviyelerine ELISA yöntemi ile bakıldı. Tüm olguların ESH, CRP ve demografik özellikleri kaydedildi. Elde edilen veriler istatiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: RA grubu ve sağlıklı gruba göre karşılaştırıldığında AS grubunda serum sCTLA-4 düzeyi yüksek bulundu (p<0,001). sCTLA-4 düzeyleri AS hastalık aktitivitesiyle korele değildi (p=0,370). AS hastalarında ESH ve BASDAİ skoru arasında anlamlı bir ilişki saptandı (p=0,012). Sonuç: sCTLA-4 serum düzeylerinin AS hastalık patogenezindeki rolünü araştırdığımız çalışmamızda, hasta ve sağlıklı kontrol grupları ile AS hastaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik saptandı (p<0,001). AS hastalarında erken tanı önemlidir. Gelecekte hastalığa özgü laboratuvar tanı testlerine ihtiyaç vardır. Bu nedenle erken evre AS hastalarının, sitokin seviyeleri ve klinik bulgular arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar gereklidir. AS hastalarında sCTLA-4 seviyeleri ile hastalık aktivasyonu arasında anlamlı bir ilişki saptanamamasına rağmen, bu sitokin seviyeleri AS'nin erken tanısında kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: sCTLA-4, sitokin, ankilozan spondilit
Canine parvoviral enteritisli köpeklerde klinoptilolit'in sağaltım etkinliğinin araştırılması
Bu çalışmada parvoviral enteritis ile doğal enfekte köpeklerde klinoptilolit'in sağaltım etkinliğinin araştırılması amaçlandı. Kanlı ishal, kusma, depresyon genel durum bozukluğu ile getirilen ve fekal antijen testi ile parvoviral enteritis tanısı konan farklı ırk ve cinsiyette 20 köpek çalışma materyalini oluşturdu. Parvovirüs ile enfekte köpekler 2 gruba (n=10) ayrılarak, birinci gruba 7 gün süreyle sadece standart destek sağaltımı, ikinci gruba aynı sürede standart destek sağaltımı ve oral 400 mg/gün/köpek dozunda klinoptilolit uygulandı. Köpeklerden kan örnekleri uygulama öncesi ve sonrası 1, 2, 4. ve 7. günlerde alınarak tam kan sayımı, kan gazları, PT, APTT değerleri belirlendi. Serum örneklerinden, C-reaktif protein, haptoglobulin, seruloplazmin, ALT, AST, ALP, GGT, CK, BUN, CREA, TP, ALB, TBİL, İnBİL, GLU, Fe, Cu, Zn, Na, K düzeyleri belirlendi. Köpeklerde incelenen değişkenlerin istatiksel değerlendirilmesi SPSS paket programında yapıldı. Parvoviral enteritisin sağaltımında klinoptilolit'in toplam klinik skor puanında azalma sağlayarak klinik iyileşme süresini hızlandırdığı ve sağaltım sürecinde albümin ve total protein konsansantrasyonlarına olumlu yönde etkisi olduğu belirlendi. Bu veriler ışığında parvoviral enteritisli köpeklerin sağaltımında standart sağaltıma ek olarak diyete 7 gün boyunca günlük 400mg/ köpek dozunda klinoptilolit ilavesinin sağaltıma katkı sağlayabileceği ve yapılacak çalışmalara referans olarak kullanılabileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler : Köpek, parvoviral enterit, klinoptilolit, ishal
Trastuzumab ve antrasiklin içeren rejimler ile adjuvan kemoterapi almış meme kanserli hastalarda tedavinin arteriyel sertlik üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi
Amaç ve Hipotez: Kardiyotoksik ajanlarla kür sağlanan erken evre meme kanseri hastalarında kardiyovasküler hastalıklar erken morbidite ve mortalitenin en sık nedenidir. Günümüzde kardiyotoksisite riskini azaltmak için antrasiklin kümülatif dozu 450 mg/m2 ile sınırlandırılmaktadır. Özellikle HER2(+) olgularda antrasiklinlerle birlikte, yine bir kardiyotoksik ajan olan trastuzumab yaygın olarak kullanılmakta olup, bu durumun potansiyel kardiyovasküler sonuçları iyi bilinmemektedir ve bu alanda kardiyovasküler etkilenimi gösterebilecek ucuz, invaziv olmayan ve kolay uygulanabilir belirteçlere ihtiyaç vardır. Arteriyel sertlik, yaşamın ileriki dönemlerinde gelişecek kardiyovasküler hastalıklar için bağımsız bir risk faktörüdür ve subklinik kardiyak hasarın bir göstergesi olarak kullanılabilir. Bu çalışmada meme kanseri nedeniyle kardiyotoksik olduğu bilinen trastuzumab ve antrasiklin içeren adjuvan kemoterapi rejimleri almış, kanser nüksü ve kalp yetmezliği gelişmeksizin izlemde olan hastalarda arterial sertlik düzeyi ölçülerek, uzun dönem kardiyovasküler komplikasyonlar yönünden risk durumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Erken evre HER2(+) meme kanserine yönelik adjuvan trastuzumab ve antrasiklin tabanlı kemoterapi sonrası en az altı aydır izlemde olan 45 hasta ile yaş uyumlu ve benzer kardiyovasküler risk faktörlerine sahip 30 kontrol (toplam 75 kişi) dahil edildi. Laboratuvar incelemelerinde rutin olarak değerlendirilmiş olan açlık kan glukozu, lipid profilleri, tam kan sayımı dosya bilgilerinden kaydedildi. Nabız dalga analizi cihazı (Mobil-O-Graph) ile elde edilen ölçümler 15 dk istirahat sonrasında osilometrik olarak tek operatör tarafından yapıldı. Veriler, Statistical Package for Social Sciences for Windows version 17 paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Arteriyel sertliğin temel göstergesi olan nabız dalga hızı ortalaması hasta grubunda 7,27±1,24, kontrol grubunda ise 5,78±1,43 olup, hasta grubunda anlamlı düzeyde yüksekti. Meme kanseri ile ilişkili olarak operasyon tipi ve radyasyon tedavisinin nabız dalga hızı üzerine etkili olmadığı saptandı. Antrasiklin ve trastuzumab içeren kemoterapi rejimlerindeki farklılıklara göre hastaların nabız dalga hızları arasında fark saptanmadı. Hormonoterapi uygulanması ve kullanılan ilaç türü (tamoksifen veya aromotaz inhibitörü) nabız dalga hızını etkileyen faktörler olarak belirlendi. Nabız dalga hızı aromataz inhibitörü alan grupta, hem hormonoterapi almayan gruba, hem de tamoksifen alan gruba göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Hasta grubunda nabız dalga hızı ile ilişkili faktörler; ileri yaş (p<0,01; r = 0,871), yüksek çevresel sistolik kan basıncı varlığı (p<0,008; r = 0,396) ve postmenapozal durum olarak belirlendi. Premenopozal hastalarda nabız dalga basıncı 6,41±0,19; perimenopozal hastalarda 6,00±0,50 ve postmenopozal hastalarda 8,18±0,19 olarak bulundu (p<0,04). Postmenopozal hastaların nabız dalga hızı (8,18±0,19) benzer kardiyovasküler risk profiline sahip postmenopozal kontroller (6,48±0,42) ile karşılaştırıldığında da anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,001) Sonuç: Meme kanseri nedeniyle antrasiklin ve trastuzumab tedavisi almış hastalarda nabız dalga hızı artmıştır. Hastaların izleminde arteriyel sertlik ölçümleri riskli bireyleri erken dönemde belirleyerek gerekli önlemler ve/veya tedaviler için olanak sağlayabilir. Bu hastalarda kardiyovasküler morbidite ve mortalite riskinin azaltılması yönünde benzer çalışmalar yapılması faydalı olabilir.
İmmün trombositopenik purpura patogenezinde nükleer faktör kappa beta'nın rolü
Amaç: İmmün trombositopenik purpura (İTP) trombositopeni derecesine bağlı olarak kanama riskinin arttığı, geçici veya kalıcı olabilen, trombosit sayısında azalma ile karakterize immün aracılı edinsel bir hastalıktır. Nükleer faktör kappa beta (NFκB) hücre büyümesi, diferansiyasyonu, sitokin prodüksiyonu, apoptoz ve immünite ile ilgili çok sayıda gen ekspresyonunu kontrol etmektedir. Biz bu çalışmada otoimmün bir hastalık olan İTP ile NFκB arasında ilişki olup olmadığını saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18 yaş üzeri 86 İTP hastası ve kontrol grubu olarak 18 yaş üzeri kemik iliği tutulumu olmayan 30 lenfoma hastası alındı. İTP hastalarının tanı anındaki biyokimyasal, hematolojik verileri, anti nükleer antikor, anti mitokondriyal antikor, anti düz kas antikor pozitiflikleri, hepatit ve insan immün yetmezlik virüsü pozitifliği, gaytada helikobakter pilori antijeni pozitifliği, takipleri sırasındaki hematolojik parametreleri bakıldı. Hasta ve kontrol grubunun demogrofik verileri kaydedildi. 40 İTP hastası ve 30 lenfoma hastasının kemik iliği biyopsi örneklerinden 3 mikron kalınlığında kesitler lizinli lama alınarak ovidin ve biotin immünhistokimya yöntemiyle NFκB (p65) çalışıldı. Sonuçlar negatif ve pozitif semikantitatif olarak değerlendirildi. Bulgular: İTP'li hasta grubunda kontrol grubuna göre NFκB pozitifliğinde anlamlı olarak artış olduğunu saptadık (p<0,001). Sonuç: İTP'li hastalarda NFκB aktivasyonunda artış olmaktadır. NFκB sinyal yolağı ve İTP arasındaki ilişkiye yönelik daha geniş vaka serilerinde yapılacak olan çalışmalar İTP patofizyolojisi ve yeni tedavi arayışları açısından katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: İmmün trombositopenik purpura, nükleer faktör kappa beta
İzmir/Çiğli ilçesindeki köpeklerde Ehrlichiosis, Anaplasmosis, Borreliosis ve Dirofilaria immitis'in prevalansı
Bu çalışmada, İzmir/Çiğli ilçesindeki köpeklerde vektörlele taşınabilen bazı enfeksiyoz hastalıklardan ehrlichiosis, anaplasmosis, borreliosis ve Dirofilaria immitis enfeksiyonlarının prevalanslarının serolojik olarak araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmada, İzmir/Çiğli Belediyesi Veteriner İşleri Müdürlüğü kliniğine getirilen klinik olarak sağlıklı ya da klinik bulgu gösteren toplam 100 köpek kullanılmıştır. Köpeklerin ırk, yaş ve cinsiyetleri belirlenerek fiziksel muayeneleri yapılmıştır ve hastalıkların tanısı için serum örnekleri toplanmıştır. Köpeklerde her bir serum örneğinde ehrlichiosis, anaplasmosis, borreliosis ve Dirofilaria immitis enfeksiyonlarının belirlenmesi için ELISA prensibiyle çalışan SNAP* 4DX* Plus (IDEXX Laboratories) ticari hızlı test kiti uygulanmıştır. Bu çalışmada, muayene edilen 100 köpeğin 20 (%20)'sinin ehrlichiosis, 14 (%14)'ünün anaplasmosis ve 2 (%2)'sinin de Dirofilaria immitis yönünden seropozitif olduğu belirlenirken, borreliosis yönünden seropozitif hayvanlar tespit edilmemiştir. Ayrıca 14 olguda ehrlichiosis ve anaplasmosis, 2 olguda ehrlichiosis ve Dirofilaria immitis ile ko-enfeksiyon belirlenmiştir. Sonuç olarak, İzmir/Çiğli ilçesinin köpeklere vektörlerle taşınabilen ehrlichiosis ve anaplasmosis yönünden yüksek, D. immitis yönünden ise düşük oranda risk oluşturduğu düşünülmektedir. Aynı zamanda, bu hastalıkların İzmir/Çiğli ilçesinde mono veya ko-enfekte şeklinde görülebilmesinden dolayı köpeklerde hastalıkların ayırıcı tanısında dikkate alınmasının ve bu bölgede vektörlerle taşınabilen bu hastalıklara karşı gerekli koruyucu önlemlerin alınması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler:Anaplasmosis, Borreliosis, Dirofilaria immitis, Ehrlichiosis, Köpek
Bölgemizdeki karaciğer sirozu tanılı hastaların etyolojik ve demografik özellikleri
AMAÇ: Çalışmamızda bölgemizdeki karaciğer sirozu tanılı hastaların etyolojik ve demografik özelliklerini ve bu özelliklerin yıllar içerisindeki değişimini belirlemek amaçlandı. GEREÇLER VE YÖNTEM: Çalışmamıza Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji ve Hepatoloji polikliniğine 2000-2014 yılları arasında başvuran, karaciğer sirozu tanısı alan 505 hasta alındı. Bu hastaların dosyaları retrospektif olarak taranarak, hastaların demografik özellikleri, etyolojik faktörleri, kompansasyon durumu, gelişen komplikasyonlar araştırıldı. BULGULAR: Çalışmamıza 2000-2014 yılları arasında siroz tanısı almış 505 hasta alındı. Hastaların %42,8'i kadın , %57,2 erkekti olup yaş ortalaması 61,111,7 idi.Çalışmaya aldığımız hastaların %38,4'ü Child A %39,6'sı Child B , % 22'si Child C idi. Sirozlu hastalarda etyolojide viral hepatitler %41,8, kriptojenik siroz %22,3, alkol %20,6, PBS %6,3, NASH % 3, overlap % 1,8, otoimmun hepatit %1,4, diğer nedenler % 3 oranında bulundu. Siroz hastalarında en sık görülen ilk 5 komplikasyon ve yüzde oranları sırasıyla; % 70,3 splenomegali, % 67,9 assit geişimi, % 59,8 özofagus varisi, % 49,9 hipersplenizm ve hematolojik bozukluklar ve % 17 hepatik ensefalopatidir. SONUÇ: Bölgemizdeki sirozlu hastalarda etyolojide en sık görülen 3 etyolojik faktör sırasıyla kronik hepatit B, alkol, kronik hepatit C'dir. Bölgemizde yıllar içerisinde kriptojenik siroz oranı azalırken NASH oranı artmıştır. Hastalarımızda özofagus varisi, assit ve hepatik ensefalopati gibi ciddi komplikasyonlar gelişmeden siroz tanısı konan hasta sayısı yıllar içerisinde anlamlı olarak artmıştır. ANAHTAR KELİMELER: Siroz, etyoloji, viral hepatit, alkol, komplikasyon
Sistemik lupus eritematozus'ta hastalık aktivasyonu ve D vitamini metabolizmasının IL-10, IL-17 ve IL-23 düzeyleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Sistemik Lupus Eritematozus kronik, otoimmün, inflamatuar ve patogenezi hala bilinmeyen bir hastalıktır. Pek çok çalışmada IL-10, IL-17 ve IL-23'ün patogenezde rol oynadığı gösterilmiştir. D vitamini ise vücutta kemik metabolizması etkilerinin yanı sıra immün sistemde de görev almaktadır. Bu nedenle otoimmün hastalıkların patogenezinde rol oynadığı düşünülmektedir. Biz bu çalışmada IL-10, IL-17, IL-23 ve D vitamini serum düzeyleri ile sistemik lupus eritematozus klinik bulguları arasında ilişkiyi saptamayı amaçladık. Yöntem: SLE tanısı almış 40 hasta ve 20 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların öykü, fizik muayene ve laboratuvar bulguları kaydedildi. Tüm hastaların ve kontrol grubunun serum IL-10, IL-17 ve IL-23 düzeyleri ELISA yöntemiyle, 25(OH)D vitamini düzeyleri HPLC (high-performance liquid chromatography) yöntemiyle serolojik olarak çalışıldı. Tüm verilerin karşılaştırılması SPSS 22 ortamında Mann-Whitney-U, Kolmogorov-Smirnov testleri ile yapıldı ve p<0,05 değerler anlamlı kabul edildi. Bulgular: SLE hasta grubunda IL-10 ve IL-17 düzeyleri açısından kontrol grubuna göre anlamlı farklılık yoktu (sırasıyla p:0,333 ve p:0,990). IL-23 düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre yüksek saptandı ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). IL-23 düzeyleri ile hastalık aktivitesi, böbrek tutulumu, hastalık süresi arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). D vitamini düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük saptandı ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,003). IL-23 ve D vitamini düzeyi arasında anlamlı ilişki saptandı (p:0,019). D vitamini düzeyi ile hastalık aktivitesi, böbrek tutulumu, kinin ve steroid kullanımı arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). Fakat D vitamini düzeyi ile hastalık süresi arasında anlamlı korelasyon vardı (p:0,020). Sonuç: Literatürde IL-10 ve IL-17'nin SLE'nin patogenezinde yeri olduğunu destekleyen çalışmalar olsa da bizim çalışmamızda hasta ve sağlıklı kontrol grubu arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. IL-23 düzeyleri SLE hastalarında kontrol grubuna kıyasla anlamlı yüksek saptanmıştır. SLE hastalarında D vitamini düzeyleri kontrol grubuna kıyasla anlamlı düşük saptanmıştır. D vitamini düzeyi ile IL-23 ve hastalık süresi arasında anlamlı korelasyon saptanmıştır. SLE hastalarında IL-23 düzeylerinin yüksekliği SLE ve diğer otoimmün hastalıkların tedavisinde hedef olabilir. IL-23 düzeyinin SLE hastalarında değerlendirildiği daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Sistemik Lupus Eritematozus, IL-10, IL-17, IL-23, D vitamini
Giardia duodenalis ile doğal infekte köpeklerde tek doz seknidazol' ün sağaltım etkinliğinin araştırılması
Bu çalışmada, Giardia duodenalis ile doğal infekte köpeklerin sağaltılması için 30 mg/kg tek doz seknidazolün etkinliğinin araştırılması amaçlandı. Bu amaçla, farklı ırk, yaş ve cinsiyetten 12 köpek araştırma kapsamına alındı. Giardia duodenalis ile doğal infekte köpeklerin tanısı dışkı flotasyonunda trofozoit ve/veya kistin görülmesine ilaveten ELİSA ve immunokromatografik yöntemlerle çalışan hızlı test kitleri ile konuldu. Bütün olgularda 0, 3, 7 ve 10. günlerde gram dışkıdaki kist sayımı yapıldı. 0. ve 10. günlerde hematolojik (WBC, RBC, HCT, MCHC, PLT) ve serum biyokimyasal (ALT, kreatinin, trigliserid, üre) değerleri ölçüldü. Ayrıca fekal skorlama için 10 gün boyunca tüm olguların dışkıları takip edildi. Seknidazol sağaltım grubu (n:6) ve kontrol grubu (n:6) olmak üzere iki grup oluşturuldu. Sağaltım grubundaki köpeklere 0. gün 30 mg/kg tek doz seknidazol oral yolla uygulanırken, kontrol grubuna herhangi bir etken madde verilmemiştir. Gram dışkıdaki kist sayısı, fekal skorlar, hematolojik ve serum biyokimyasal değerler gerek gruplar arası gerekse grup içi karşılaştırmalar ile değerlendirildi. Kist saçılımı sağaltım grubunda 3., 7. ve 10. günlerde anlamlı derecede (P˂0.01) azalırken; kist atılımının geometrik ortalaması değerlendirildiğinde % 100 azalma saptandı. Fekal skorlar gün bazında değerlendirildiğinde sağaltım grubundaki köpeklerin dışkıları 3. günden itibaren normal skora (3) yaklaştığı görüldü. Gruplar arası hematolojik değerlerin istatistiksel incelemesinde her 2 grupta da yalnızca WBC değerleri 0. ile 10. günler arasında ortalama değerlerde istatistiksel farklılık tespit edildi. Serum biyokimyasal değerler her iki grupta referans aralıkta bulunmuştur. Sonuç olarak, köpeklerde Giardiazis sağaltımında 30 mg/kg tek doz seknidazol uygulama kolaylığı bulunan, ucuz, güvenilir, tam etkin ve hızlı iyileşme sağlayan bir sağaltım protokolü olarak yerini alabileceği kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: köpek, Giardiazis, sağaltım, seknidazol
Hipotiroidizm oluşturulmuş ratlarda alkolik olmayan yağlı karaciğer hastalığı gelişiminin ve epikardiyal yağ dokusunun değerlendirilmesi
Amaç: Hipotiroidizmin, metabolik sendrom, obezite ve hiperlipidemi ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Bu nedenle tiroid hormonlarının NAYKH ve ateroskleroz patogenezinde rolü olabileceği tahmin edilmektedir. EYD bir viseral yağ türüdür. EYD kalınlık artışının KAH gelişiminde ve patogenezinde önemli bir rol oynadığı bilinmektedir. Ancak literatür taramasında hipotiroidizm ile NAYKH, ateroskleroz ve EYD kalınlık artışı arasındaki ilişkiyi değerlendiren çalışmalarda çelişkili sonuçlar mevcuttur. Çalışmamızda, hipotiroidi modeli geliştirilen ratlarda, histopatolojik olarak NAYKH, ateroskleroz ve EYD kalınlığının değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: 16 adet Wistar Albino cinsi erişkin erkek rat kullanıldı. Hipotiroidizm oluşturulan grup (n=8), 12 hafta boyunca içme suyuna 0.025% metimazol (MMI; Sigma, USA) verilerek oluşturuldu. 12 haftanın sonunda Lee indeksi ile obezite değerlendirmesi yapıldı. Sekiz saat açlık sonrasıanestezi altında sistemik dolaşımdan kan alınarak servikal dislokasyon yapıldı. Plazma glikoz, ALT, AST, LDL, HDL, trigliserid, TSH, sT4, sT3, visfatin düzeyleri çalışıldı. Kalp ve karaciğerin histopatolojik incelemesi amacıyla kesitler hematoksilen-eozin ve ardından "Oil Red-O" ile boyanarak ışık mikroskobunda incelendi. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 17.0 kullanılarak değerlendirildi. p değeri <0.05 olduğunda istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışma sonunda hipotiroidi oluşturulan grubun tamamında hafif hepatosteatozis saptandı. Histopatolojik olarak ateroskleroz bulgusu ve EYD kalınlık artışı saptanmadı. Hipotiroidi oluşturulan grupta kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde, sT4 ve sT3 düşük, TSH, AST, ALT, açlık glikoz, LDL yüksek saptandı. Visfatin düzeyi her iki grupda benzerdi. Sonuç: Sonuç olarak, hipotiroidi modeli oluşturulan ratlarda kontrol grubundan farklı olarak histopatolojik olarak hafif hepatosteatozis görüldüğünü saptadık. Çalışmamız hipotiroidinin NAYKH'na neden olabileceğini düşündürtmektedir. Hipotiroidi ile aterosklerozun histopatolojik bulguları ve EYD kalınlığı arasında bir ilişki saptamadık Anahtar Kelimeler: Hipotiroidi, yağlı karaciğer, epikardiyal yağ dokusu, visfatin, ateroskleroz
Klasik hodgkin lenfoma'da BCL-2, CD68, CD-163, , NFKB, C-met ekspresyonlarının prognostik önemi
GİRİŞ-AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, Klasik Hodgkin lenfomalı hastalarda lenf bezi örneklerinde CD163, CD68, c-Met, bcl-2 ve NFkB RelA ekspresyonlarının prognoz üzerindeki etkilerini araştırmaktır. METOT: Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Dahiliye Hematoloji Kliniği'inde yürütülen bu araştırmaya 41 Hodgkin Lenfoma (HL) hastası, 16 kontrol hastası olmak üzere 57 kişi dahil edilmiştir. Araştırmada hasta verileri retrospektif olarak dosyalardan elde edilmiştir. Immunhistokimyasal boyama için CD 30'un en yoğun olduğu kesitler seçilmiştir. Yaymalar ışık mikroskopunda klinik bilgilerden habersiz patololog tarafından yapılmıştır. Araştırmanın verileri SPSS 18.0 istatistik paket programı kullanılarak analiz edildi. Analizlerde ki kare testi, Fisher'in Kesin testi, Mann Whitney U testi ve Kruskal Vallis Testi kullanılmıştır İstatistiksel anlamlılık için tip 1 hata düzeyi (alfa) 0,05'ten küçük olan değerler istatistik olarak anlamlı kabul edildi. Araştırma için Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulundan yazılı izin alınmıştır. BULGULAR: Araştırmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 48 yıl olup %68,3'ü erkektir. HL hastalarının %30,0'ı lenfositten zengin tip, %45'i karışık hücreli, %20'si nodüler sklerozan ve %5'i lenfositten yoksun tip olarak bulunmuştur. Hastaların %59,5'i KT'ye tam yanıt vermiştir. Hodgkin grubunun %39'u zayıf, %4,9'u ise güçlü, %61'i CD68 ile zayıf, %17,1'i ise güçlü boyanmıştır. Hastaların %39'ü Cmet, %29,3'ü BCL-2 ve %22'si Nfkb ile zayıf boyanmıştır. Hasta grubu ile kontrol grubunun boyanma özellikleri arasında istatistiksel açıdan her hangi bir fark bulunmamıştır. Ayrıca CD163, CD 68, CMET, BCL2 ve NFKB boyanma sonucu ile yaşam süreleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmamıştır. İstatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamasına rağmen, zayıf boyanan hastaların ortalama yaşam süreleri, hiç boyanmayan hastalardan fazla bulunmuştur. SONUÇ: Araştırmada hastaların yaş ve cinsiyet dağılımı literatür ile uyumlu bulunmuştur. Hasta ve kontrol grubu arasında boyanma özellikleri açısından her hangi bir fark bulunamamıştır. Ayrıca hastaların boyanma özellikleri ile yaşam süreleri arasında her hangi bir fark bulunamamıştır. Ancak araştırmanın sonuçlarının ihtiyatlı yorumlanmasında fayda olup, yaşam süreleri ile boyanma özelliklerini değerlendiren ileri araştırmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Hızlı ilerleyen (kresentik) glomerulonefrit böbrek biyopsi örneklerinde ki-67 monoklonal antikorun değerlendirilmesi ve prognozla ilişkisi
ÖZET GİRİŞ-AMAÇ: Bu çalışmada, hızlı ilerleyen (kresentik) glomerulonefrit hastalarının renal biyopsi örneklerinde proliferasyon indeksi olarak kullanılan Ki-67 monoklonal antikorun, apopitotik aktiviteyi belirleyen Bcl-2'nin ve makrofaj hücre belirleyicisi olan CD-68'in immünhistokimyasal boyaması kullanılarak hücresel proliferasyonun, apopitozisinin değerlendirilmesi ve bu boyanma özelliklerinin hastalık prognozu ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışmaya 18 yaşından büyük, 2008 yılından itibaren, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji Polikliniğinde takip edilen ve böbrek biyopsi örneklerinde kresent saptanan toplam 60 hasta dahil edildi. Daha önce böbrek biyopsisi yapılmış ve biyopsi örneklerinde kresent saptanan hastalar retrospektif olarak taranarak tespit edildi. Hastaların böbrek biyopsisi parafin bloklarda Ki-67, CD-68 ve Bcl-2 immünhistokimyasal boyamaları ve değerlendirmesi yapıldı. Araştırmanın verileri SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows version) 17 paket programı ile değerlendirildi. İstatistiksel anlamlılık için p<0,05 anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Araştırmada kadınların yaş ortalaması 56, erkeklerin ise 53 olarak saptanmıştır. Kadınların başlangıç kreatinin değerleri erkeklerden anlamlı olarak düşüktür. En sık Pauci-immün kresentik glomerulonefrit (%58,3) saptandı. Araştırmamızda Ki-67 ve Bcl-2 boyama sonuçları ile bir yıllık kreatinin değişimi arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Ancak CD-68 ile +1 pozitif boyanan grupta, kreatinin miktarı birinci ay'dan 12. Ay'a doğru gidildiğinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır. CD-68 ile ≥ +2 boyanan kişilerde ise, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da, 12 aylık takibinde kreatinin değerinde artma tespit edilmiştir. Bcl-2 ile yıllık kreatinin değerleri arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. SONUÇ: CD-68 makrofaj hücre belirleyicisidir ve 1 yıllık böbrek sağ kalımında +1 pozitif saptanan hastalarda prognoz daha iyi saptanmıştır. CD-68 ile ≥ +2 pozitif boyanma olmasının, kresentik glomerulonefritte kötü prognoza işaret ettiği düşünülmektedir. Ki-67 ve Bcl-2 boyama sonuçları ile bir yıllık kreatinin değişimi arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Ancak CD-68 ile +1 pozitif boyanan grupta, kreatinin miktarı birinci ay'dan 12. Ay'a doğru gidildiğinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır. CD-68 ile iki pozitif ve üzerinde boyanan hastaların prognozunun daha kötü olduğu, CD-68 ile iki pozitif ve üzerinde boyanma olmasının, kresentik glomerulonefritte kötü prognoza işaret ettiği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Bcl-2, CD-68, Ki-67, kresentik glomerülonefrit, kreatinin
Kronik hepatit B tanılı hastalarda oral antiviral tedavilerin etkinliğinin karşılaştırılması
Kronik HBV infeksiyonunda tedavinin amacı siroz, son dönem karaciğer hasarı ve hepatosellüler karsinom oluşmasını engellemektir. HBV replikasyonu doğrudan sitopatik etki göstermediği halde, yapılan kohort çalışmalarının sonuçları, viral replikasyonun devamı ile karaciğer hasarının derecesinin ilişkili olduğunu göstermektedir. Dolayısı ile antiviral tedaviden beklenen uzun vadeli viral supresyondur. Bu çalışma ile Adnan Menders Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji kliniğinde takip edilen ve anti-viral tedavi alan Kronik HBV hastalarının dosyaları geriye dönük incelenecedik. İnceleme sonucunda antiviral tedavilerin etkinliği yanısıra tedaviyi etkileyen faktörler ortaya konmaya çalışıldı. Çalışmamıza KHB nedeniyle takip ve tedavi edilen toplam72 hasta dahiledildi. 35 hasta Tenofovir, 19 hasta Lamivudin, 18 hasta Entekavir tedavisi almaktaydı. Lamivudin tedavisi alan grupta başlangıç HBV DNA düzeyi diğer gruplara oranlaanlamlı derecede düşüktü (p: 0,003). Diğer klinik ve laboratuardeğişkenler ve tedavinin 3,6,9,12aylarında HBVDNA'nın negatifleşme oranları açısından bir farklılıkbulunamadı. Hastaların 23'ü HBeAg pozitif, 49'u HBeAg negatifti. Bu iki grup arasında yine sadece başlangıç HBV DNA düzeyi açısından farklılıkmecuttu. HBeAg pozitif hastaların başlangıç HBV DNA düzeyi anlamlı olarak yüksekti (p 0,001). Ayrıca HBeAg negatif hasta grubunun tedaviye yanıtı 6, 9 ve 12. aylardaanlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla p değerleri 0.001, 0.015, 0.001). Bununla birlikte HbeAg pozitif ve HbeAg negatif hasta grupları arasında tedavi sırasında nüks görülme oranları açısıdananlamlı bir fark bulunamadı. Elde edilen bulgular sonucundaçalışmamızdakarşılaştırılan oral antiviraller Tenofovir, Lamivudin ve Entekavir'in klinik kullanımdabirbirlerine karşı bir üstünlüğübulunamamıştır. Hastalarda tedaviyeyanıtı belirleyen temel faktörünseçilenajandanziyade HBeAg pozitifliği olduğu ortaya çıkmıştır.Klinisyenlerin KHB hastalarının tedavi tercihlerinde klinik ve laboratuardeğişkenlerdenziyade HBeAg pozitifliğine ve klinik tecrübelerine göre hareketetmelerinin daha doğruolacağıkanaatindeyiz.
Membranöz glomerülonefrit hastalarının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç:Bu çalışmanın amacı, membranöz glomerülonefrit hastalarının spontan remisyon ve immünsupresif tedaviye yanıt oranlarını, hastalık progresyon hızını, hasta sağkalım durumlarını değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmaya 18 yaşından büyük, böbrek biyopsileri sonucu membranöz glomerülonefrit olarak raporlanan hastalar dahil edildi. Konservatif gözlem veya immünsupresif tedavi sonunda 24 saatlik idrarda protein düzeyleri 0,3gr'ın altında olan hastalar tam remisyon, 24 saatlik idrarda protein düzeyleri 3,5 gr'ın altında olan ve/veya tepe proteinüri düzeylerine göre %50 veya daha fazla azalma saptanan hastalar kısmi remisyon, 24 saatlik idrarda protein düzeyleri 3,5 gr'ın üzerinde olan hastalarda ise remisyon yok veya yanıtsız olarak kabul edildi. Araştırmanın verileri SPSS 18 istatistik programında analiz edildi. İstatistiksel anlamlılık için p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 56,3 yıl olup, %50'si 60 yaşın altındadır. Hastaların %86,2'si erkek ve %13,8'i kadın olup, %86,2'sinin primer, %13,8'inin ise sekonder glomerülonefrit tanısı mevcuttur. Hastaların %13,1'inde spontan tam remisyon var iken, %18,4'ünde spontan kısmi remisyon vardır. Toplam spontan remisyon oranı %31,5 bulunmuştur. Spontan remisyon gelişmeyen hasta oranı ise %68,4 bulunmuştur.Ortalama yaşam süresi ile, cinsiyet, yaş, immünsüpresif tedavi alma, ek hastalık olması ve histopatolojik evre arasında herhangi bir ilişki bulunamamıştır. Dönemsel ölüm riski (Hazard Ratio, HR) ile cinsiyet, yaş, immünsüpresif tedavi alma, ek hastalık olması ve evre arasında her hangi bir ilişki bulunamamıştır. Sonuç: Çalışmamızda hastaların başlangıç proteinüri değerleri ile hastalığın histopatolojik evresi arasında istatistiksel anlamlı bir fark bulunamamıştır ayrıca çalışmamızda MGN'nin histopatolojik evresinin; spontan remisyon, immünsupresif tedaviye yanıt ve sağkalım üzerinde istatistiksel anlamlı bir etkisi saptanmadı. Anahtar kelimeler: MGN, immünsupresif tedavi, spontan remisyon, sağkalım
Aydın ilinde erişkinlerde hipertansiyon sıklığı ve farkındalığına ilişkin epidemiyolojik özellikler
Aydın İlinde Erişkinlerde Hipertansiyon Sıklığı ve Farkındalığına İlişkin Epidemiyolojik Özellikler Aydın ilinde hipertansiyon prevalansı, farkındalığı, tedavi oranları ve hastalık ile ilgili bilgi, tutum ve davranışları belirlemek ve bulguları1995 yılında aynı bölgede yapılmış olan çalışmanın bulguları ile karşılaştırmak amaçlanmıştır. Çalışmanın hipotezi; geçtiğimiz 20 yılda Aydın yöresinde hipertansiyon prevalansı, farkındalığı ve hastalığın kontrol altında olma oranlarında değişiklik olduğudur. Epidemiyolojik kesitsel saha çalışmasında Aydın ilinin 17 ilçesinden tabakalı örneklem ile belirlenen ≥18 yaş 2547 kişiye anket uygulandı. Anketin ilk bölümünde kişilerin demografik bilgileri, yaşam tarzı, alışkanlıkları, mesleği, kronik rahatsızlıkları, bilinen hipertansiyonu olup olmadığı ve kullandığı ilaçlar,ikinci bölümde ise katılımcının hipertansiyona ilişkin bilgi, tutum ve davranışları sorgulandı. Kan basıncı ölçümü yapıldı. Hipertansiyon prevalansı %31,0 olarak saptandı. Yaş ve vücut kitle indeksi arttıkça prevalans artmaktaydı. Kırsal bölgede, eğitim düzeyi düşük olanlarda, çalışmayanlarda, aile öyküsü olanlarda, sigara kullanmayanlarda prevalans daha yüksek bulundu. İleri yaş, düşük eğitim düzeyi, obezite ve sigara kullanmak hipertansiyon açısından risk faktörü olarak anlamlıydı.Hipertansiyon farkındalık oranı %67,6, ilaç kullanım oranı %96,4, bunlar arasında düzenli ilaç kullanım oranı %88,9 ve düzenli ilaç kullananlarda kan basıncının kontrol altında olma oranı %57,8 olarak saptandı. Çalışmamızda 20 yıl öncesine kıyasla hipertansiyon prevalansı düşük bulunurken hipertansiyonun farkında olan, ilaç kullanan ve kan basıncıkontrol altında olan hasta oranları yüksek bulundu. Sonuç olarak tüm bulgular göz önüne alındığında hipertansiyon konusundaki farkındalığın ve bilgi düzeyindeki artışın hastalık kontrolünü de artırdığı söylenebilir. Hipertansiyon için risk faktörleri arasında öne çıkan sigara, obezite ve düşük eğitim düzeyi için etkili önlemler alınmalıdır. Anahtar kelimeler:Hipertansiyon, prevalans, farkındalık, risk faktörleri
Romatizmal hastalığı bulunan hastalarda arteriyel sertlik, VEGF ve E-selektin düzeyi ile hastalık aktivitesi arasındaki ilişki
Amaç ve Hipotez: Romatoid artrit (RA) ve anklozan spondilitte (AS) endotel hasarı, damar geçirgenliğinde değişim, plak oluşumu kronik inflamasyonda rolleri olan sitokin ve kemokinlerin etkisi ile olmaktadır. Yapılan çalışmalarda, arteryel sertlik ve hücre adezyon molekül miktarlarının inflamasyondan etkilendiği bildirilmiştir. Bu çalışmada hastalığı aktif dönemde olan RA ve AS hastalarında inflamasyon ile birlikte hastalık aktivitesi, arteriyel sertlik, VEGF ve e-selektin miktarındaki değişimin saptanması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya AS tanılı 13 hasta, RA tanılı 28 hasta ve 30 sağlıklı kontrol dahil edildi. Tüm hasta ve sağlıklı kontrol grubunda arteriyel sertlik, VEGF ve E-selektin, ESH ve CRP düzeyleri değerlendirildi. Romatizmal hastalığı olanlarda BASDAI ve DAS-28 skorları hesaplandı. Serum VEGF ve E-selektin düzeyleri ELISA yöntemiyle ve arteriyel sertlik osilometrik metotla ölçüldü. Veriler Student-T Testi, Mann Whitney-U Testi ve Wilcoxon Testi kullanılarak istatiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Tüm hasta gruplarında tedavi sonrasında 3.ayda DAS-28, BASDAI skorları, ESH ve CRP düzeylerinde anlamlı bir azalma olduğu gözlenmiştir (p<0,001). Tedavi ile birlikte VEGF ve E-selektin düzeylerinde artış, PWV ve Alx parametrelerinde ise azalma olduğu gözlenmiştir. Ancak bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değildi. Non-TNF tedavi alan RA hastalarında PWV düzeyi değişmemiş, ancak Alx düzeyi tedavinin 3. ayında azalmıştır. Sonuç: RA ve AS hastalarında tedavi ile birlikte inflamasyonun azalması hastalık aktivite skoru, ESH ve CRP değerlerini azaltmaktadır. Arteryel sertlik parametrelerinden PWV ve Alx'i tedavinin 3. ayında azalma ile birlikte anlamlı düzeye ulaşmamıştır. Devam eden tedavi sürecinde arteryel sertliğin ve kardiovasküler riskin anlamlı düzeyde azalacağı düşünülmektedir.
Primer immun trombositopeni'de vitamin D vecloned-myeloproliferatıve leukemıa virus onkogen'in yeri
Amaç: İmmün Trombositopenik Purpura (İTP) kazanılmış bağışıklık aracılı bir hastalıktır. İzole trombositopeni mevcuttur ve trombosit eşik değeri 100.000/mikrolitredir. Cloned Myeloid Lökemia Virus (c-mpl) tip 1 hematopoetik büyüme faktör reseptör ailesinin bir üyesidir. Megaryopoezde önemli bir rolü olan bu reseptöre ligandın bağlanmasını takiben bir dizi sinyal yolağı aktive olur ve megakaryosit maturasyon ve diferansiyasyonu olumlu yönde etkilenir.D vitamini'nin aktif formu olan 1,25(OH)2D3 bazı inflamatuvar hücreler ve sitokinleri üzerinden etki ederek bir çok otoimmun hastalıkta kullanılabilen potent bir immun modülatördür.Vitamin D 38'den fazla dokuda yaygın olarak bulunan reseptörlerine bağlanarak bazı inflamatuvar hücreler ve sitokinleri üzerinden etkilerini gösterir.Proinflamatuvar sitokinlerde azalmaya antiinflamatuvar sitokinlerde artışa neden olarak megakaryopoezis üzerinde olumlu etkiler göstermektedir.Çalışmamızda otoimmun bir hastalık olan İTP ile c-mpl ve vitamin D arasında ilişki olup olmadığını saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18 yaş üzeri 95 İTP hastası ve kontrol grubu olarak 18 yaş üzeri kemik iliği tutulumu olmayan 35 lenfoma hastası alındı. İTP hastalarının tanı anındaki biyokimyasal, hematolojik verileri, anti nükleer antikor, anti mitokondriyal antikor, anti düz kas antikor pozitiflikleri, hepatit ve insan immün yetmezlik virüsü pozitifliği, gaytada helikobakter pilori antijeni pozitifliği, takipleri sırasındaki hematolojik parametreleri bakıldı. Hasta ve kontrol grubunun demogrofik verileri kaydedildi. 61 İTP hastası ve 30 lenfoma hastasının kemik iliği biyopsi örnekleri H&E ile boyanarak Olympus BX50 ışık mikroskopunda c-MPL ve vitamin D açısından çalışıldı.Sonuçlar negatif ve pozitif semikantitatif olarak değerlendirildi. Bulgular: İTP'li hasta grubunda kontrol grubuna göre c-mpl ve vitamin D pozitifliğinde anlamlı olarak artış saptamadık. İTP'li hastalarda splenektomi uygulanmamış olanlara göre splenektomi uygulanmış hastalarda kemik iliğinde anlamlı c-mpl pozitifliği saptadık.Vitamin D boyasında ise anlamlı bir artış saptamadık. Sonuç:Megakaryopeziste olumlu yönde etkileri olduğu bilinen c-mpl ve vitamin D ile İTP'li hastalarda yaptığımız çalışmada anlamlı bir sonuç elde edemedik.Fakat daha geniş vaka serilerinde yapılacak olan çalışmalarda İTP patofizyolojisi ve yeni tedavi arayışları açısından katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler:İmmun trombositopenik purpura,c-mpl,vitamin D
Febril nötropenik hastalarda crp, prokalsitonin, galaktomannan, kan grubu gibi biyobelirteçlerin prognoza etkisi
Amaç: FN, kanser hastalarında mortalite ve morbiditenin en önemli faktörlerinden birisidir. Bu çalışmanın amacı, febril nötropenik hastalarda crp, prokalsitonin, galaktomannan ve kan grubu gibi belirteçlerin prognoza etkisini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmaya FNA tanısı konulan, 18 yaş ve üzeri 69 erkek, 33 kadın toplam 102 hasta dahil edilmiştir. Toplam 192 FNA değerlendirilmiştir. Analizler atak sayısı üzerinden yapılmıştır. Hastalar MASCC skoruna göre düşük, yüksek riskli olarak gruplara ayrılmıştır. Ek olarak, CİSNE skoru ile hastaların prognostik durumu istatiksel olarak kıyaslanmıştır. Araştırmanın verileri SPSS 18 istatistik programında analiz edildi. İstatistiksel anlamlılık için p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 55 yıl olup, %67,7'si 65 yaşın altındadır. Hastaların %67,2'si erkek ve %32,8'i kadındır. Hastaların ortalama taburculuk süresi 27,8 gün olup, NP'de kalma süresi ortalama 13,8 gün olarak bulunmuştur. 26 gün ve üzerinde taburcu olma durumu, NPA süresi 12 gün ve üzerinde olanlarda 12,707 kat daha fazla bulunmuştur. ALL tanısı alanların taburculuk süresi diğer hastalardan uzundur. Başlangıç CRP, PCT ve GAL değerleri ile taburculuk süresi ve NPA süresi arasında her hangi bir ilişki bulunmamıştır. Bakteriyemi gelişen hastalarda GAL ve PCT değerleri daha yüksektir. GAL yüksekliği piperasilin-tazobaktam kullanımına bağlanmıştır. FNA sonrası PCT baktıktan ortalama 17,2 gün sonra PCT bakmak, enfeksiyon ciddiyetini ve hastanede yatışı öngörmede anlamlıdır. CRP'nin bakteriyemi ve prognozu öngörmede etkisi yok gibi gözükse de, FNA süren hastalarda ortalama olarak 6-7 günde bir bakmak uzun süre hastanede yatışı öngörmede kullanılabilecek bir biyobelirteç olabilir. Proflaktik Ab ve Af alan hastaların almayanlara göre hastanede yatış sürelerinin daha fazla olduğu bulunmuştur. Proflaktik olarak Ab ve Av alan hastaların anlamlı olarak sağkalımlarının daha iyi olduğu, Af kullanımı ile genel sağkalım arasında anlamlı bir ilişki saptanmadığı görülmüştür. Tedavi sonucu kaybedilen ve hayatta kalan hastaların taburculuk ve NPA süresi arasında her hangi bir ilişki bulunmamıştır. MASSC ve CİSNE skoru ile taburcu olma ve NPA süresi arasında her hangi bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç: NPA süresi taburcu olmaya doğrudan etki etmiştir. NPA süresi uzun olan hastaların, taburculuk süresi uzundur. Başlangıç CRP, PCT, GAL değerleri, kan grubu, MASSC ve CİSNE skoru ile taburcu olma ve NPA süresi arasında ilişki bulunamamıştır. PCT yüksekliği bakteriyemi gelişebileceğinin habercisi olabilir. Belirli zaman aralıkları ile bakılan CRP ve PCT değerleri hastanede yatış süresinin uzadığını öngörebilir. Anahtar Kelimeler: Febril Nötropeni, Taburculuk Süresi.
Kolorektal kanserlere bağlı karaciğer ve akciğer metastazlarında rezeksiyon sonuçlarımız
Kolorektal kanserler, en sık görülen kanser türleri arasında 3. sırada yer almaktadır. Klinik seyir sırasında hastaların yaklaşık olarak % 50-60'ında -senkron veya metakron- uzak metastaz gelişmektedir. Bunlar arasında karaciğer metastazları önemli bir yer tutmaktadır. Kolorektal kanserlerin hepatik ve/veya pulmoner metastazlarının cerrahi rezeksiyonu, hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım oranlarını anlamlı düzeyde uzatmakta ve bu nedenle son yıllarda giderek geniş uygulama alanı bulmaktadır.Bu araştırmada, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tedavi gören ve kolorektal kanserlere bağlı karaciğer ve/veya akciğer metastazları nedeniyle metastazektomi uygulanan 70 hasta değerlendirildi. Hastalara ait bilgiler retrospektif olarak elde edildi ve hasta dosyalarından demografik verilerin yanı sıra patoloji, laboratuvar ve radyolojik tetkikler, primer tümöre ve metastaza yönelik uygulanan cerrahi tedavilerle kemoterapi rejimlerine ait bilgiler elde edildi.Otuz dokuz (%56) hastada metastaz senkron olarak gelişirken, 31 (%44) hasta daha önce erken evre hastalığa sahip olup, takiplerinde metakron olarak metastaz gelişmişti. Toplam 70 hastanın 44 (%63)'sinde karaciğer metastazları başlangıçta unrezektabl iken, 26 (%37)'sında ise rezektabl idi. Senkron metastaz saptanan hastaların 15 (%38)'inde eşzamanlı hepatik rezeksiyon da uygulanırken, 22 (%32) hastada neoadjuvan kemoterapiyi takiben hepatik rezeksiyon uygulandı.Metakron olarak karaciğer metastazı gelişen hastalarda primer kolorektal kanser tanısından metakron karaciğer metastazı gelişmesine kadar geçen median süre 52 ay idi. Metakron metastaz gelişen 31 hastanın 28 (%90)'inde metastaz yeri karaciğer, 2 (%6.5)'sinde karaciğer ve akciğer, 1 (%3.5) hastada ise akciğer yerleşimliydi. Metakron metastaz tespit edilen 31 hastanın 20 (%65)'sine doğrudan hepatik rezeksiyon uygulanırken, 11 (% 35) hastaya ise neoadjuvan kemoterapi sonrası rezeksiyon uygulanmıştı.Neoadjuvan olarak en sık uygulanan kemoterapi rejimleri De Gramont+Irinotekan (FOLFIRI) ve 5-FU/Lökovorin+Oksaliplatin (FOLFOX-7) rejimleri idi. Hepatik rezeksiyon olarak en sık uygulanan cerrahi tedavi tipi hepatektomi (23 hasta) (% 33), ikinci sıklıkta ise segmentektomi (22 hasta) (% 31.4) idi. Hastaların 57'sinde (% 80) R0 rezeksiyon elde edilirken, kalan hastaların 10'unda (% 14) R1 ve 3'ünde de (%6) R2 rezeksiyon uygulanmıştı. On iki (% 17.1) hastada karaciğer metastazında nüks gelişmesi nedeniyle ikinci hepatektomi yapıldı. Perioperatif mortalite izlenmedi.Toplam 58 (%80) hastada hepatik rezeksiyonu takiben adjuvan kemoterapi uygulandı. En sık uygulanan kemoterapi rejimleri FOLFIRI, FOLFOX-4 ve FOLFIRI+Bevacizumab idi.Tüm grubun metastazektomi sonrası median takip süresi 38.6 ay idi. Tüm grupta rezeksiyon sonrası median hastalıksız sağkalım (HSK) süresi 12 ay iken, 1, 3 ve 5-yıllık HSK oranları sırasıyla %59, %23 ve %20 idi. Tüm grubun rezeksiyon sonrası median genel sağkalım (GSK) süresi 28 ay olup, 1, 3 ve 5. yıllık GSK oranları ise %94, %65 ve %39 idi. Altı aydan daha önce rekürrens gösteren hastalarda sağkalım daha kötüydü.Metakron metastaz olanlarda, neoadjuvan KT'ye yanıt elde edilenlerde, R0 rezeksiyon uygulananlarda ve rekürrens göstermeyenlerde hem HSK hem de GSK daha iyi bulunurken, adjuvan kemoterapi uygulamasının anlamlı etkisi gözlenmedi.Sonuçlarımız kolorektal kanser karaciğer ve akciğer metastazlarının cerrahi rezeksiyonunun, genel sağkalım süresinin uzamasına katkı sağladığına ilişkin literatür bilgilerini desteklemektedir. Özellikle R0 rezeksiyon uygulanması ve neoadjuvan kemoterapiye yanıt elde edilmesi önem taşımaktadır.
Böbrek nakli hastalarında tiroid malignitesi görülme sıklığının araştırılması
Böbrek nakli (BN), son dönem böbrek yetmezliği (SDBY) tedavisinde en seçkin yöntemdir. Böbrek nakli sonrası, erken dönemde akut rejeksiyon (AR) ve enfeksiyonlar sık görülürken, geç dönemde malignite gelişimi ve kardiyovasküler komplikasyonlar daha sıktır. SDBY hastalarında tiroid hormon metabolizmasına ait pek çok değişiklik görülür, ancak böbrek nakli sonrası ilk 6 ay içerisinde hormon değişikliklerinde denge sağlanır. Bu hastalar böbrek nakli sonrası guatr, tiroid nodülü ve tiroid malignitesi gelişimi açısından risk altındadırlar. Biz bu çalışmada Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi erişkin Nefroloji Bilim Dalı'nda takip edilen böbrek nakli hastalarının tiroid fonksiyonlarını değerlendirmeyi ve malignite gelişimi riskini araştırmayı amaçladık.Çalışmaya 122 böbrek nakli hastası alındı. Hastaların 76' sı erkek, 46' sı kadın, yaş ortalamaları 39.8 ± 12.1 yıl, nakil sonrası takip süresi ise; 59.9 ± 49.5 (6-372) ay idi. Laboratuar incelemelerinde; 108 hasta ötiroid (%88.5), 2 hasta subklinik hiportiroidi, 10 hasta subklinik hipertiroidi, 2 hasta da ise sadece fT3 düşüklüğü saptandı. Bütün hastalarda tiroid otoantikorları negatif olarak bulundu.Tiroid ultrasonografisinde; tiroid hacimleri ortalama 14.2 ± 7.2 mL olup, 112 (% 91.8) hastada guatr, 49 (% 40.2) hastada tiroid nodülü saptandı. Tiroid nodulü saptanan hastaların; yaş ortalaması 42.1 ± 10.8 yıl olup, böbrek nakli sonrası dönemde takip süreleri; 54.7 ± 38.7 ay olarak belirlendi. Tiroid nodülü saptanan hastaların incelemesinde; 43 (% 87.8) hasta ötiroid, 1 hasta subklinik hiportiroidi, 4 hasta subklinik hipertiroidi, 1 hastada ise sadece T3 düşüklüğü saptandı. 24 (% 48.9) hastaya tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) yapıldı. Diğer hastalar ise ultrasonografik olarak takibe alındı. 2 hasta malignite şüphesiyle operasyona verildi. Hastaların sadece 1 (% 0.8) `inde tiroid papiller Ca saptandı ve total tiroidektomi yapıldı.Sonuç; tiroid kanserleri genellikle asemptomatik seyrettiği için, böbrek nakli hastalarının izlemde yıllık tiroid ultrasonografisi ile değerlendirilmesi gerektiği düşüncesindeyiz.
Aktif ve inaktif inflamatuar barsak hastalığında oksidatif stres ve eritrosit deformabilitesinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmamızda, İBH olan hastalarda oksidatif stres ve eritrosit deformabilitesinin etkileri araştırılmıştır. Çalışmamızın sonucunda elde edilecek veriler ile, etyopatogenez hakkında yeni bilgiler sağlanması ve nedene yönelik tedavi seçeneklerine de ışık tutması planlanmıştır.Giriş: Son yıllarda, İBH etyopatogenezinin aydınlatılması konusunda yoğun çalışmalar yapılmıştır. Etyopatogenezinde birçok faktör yer almaktadır. Çevresel risk faktörleri, genetik, immünolojik faktörler, mukozal geçirgenliğin artması ve mikroorganizmalar başlıca etyopatogenetik faktörlerdir. Patogenezde üzerinde durulan önemli faktörlerin başında okidatif stres ve mikrovasküler akımda yavaşlama gelmektedir. Artmış oksidatif stresin eritrosit deformabilitesinde azalmaya yol açtığı belirtilmektedir. Ancak İBH olan hastalarda eritrosit deformabilitesi ile ilgili yapılmış çalışma bulunmamaktadır. Mikrovasküler akımdaki yavaşlama ile eritrosit deformabilitesi arasındaki neden-sonuç ilişkisi tam aydınlatılamamıştır.Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda gerçekleşmiştir. 43 aktif İBH, 48 inaktif dönemde İBH olan ve 45 sağlıklı kontrol 3 grup altında toplanarak periferik venöz kanları alınmıştır. İlk alınan kan 2 saat içinde eritrosit deformabilite ölçümünde kullanılmıştır. Geriye kalan kanda eritrosit paketleri ve plazma ayrılarak derin dondurucuda saklanan örneklerde eritrosit paketlerinde MDA, plazma örneklerinde GPO ve sülfidril ölçümleri gerçekleştirilmiştir.Sonuçlar: Toplam 136 kişi 3 alt grupta incelenmiştir. Eritrosit MDA değeri, hem aktif (p=0.03) hem de inaktif İBH (p=0.05) grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Plazma GPO değerlerinde, gruplar arasında istatiksel anlamlı fark saptanmamıştır. En düşük plazma TSH değeri aktif İBH grubunda iken en yüksek TSH değeri kontrol grubunda saptanmıştır. Aktif İBH grubunda ki bu düşük değer hem inaktif İBH grubuna (p=0.003) göre hem de kontrol grubuna (p=0.001) göre istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ancak inaktif İBH grubundaki düşük değer, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Eritrosit deformabilitesi değerini gösteren elongasyon indeksi (EI), hem aktif (p<0.05) hem de inaktif İBH (p<0.05) grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak düşük saptanmıştır. Alt gruplarda, eritrosit MDA, plazma GPO ve TSH düzeyleri ile EI arasında istatiksel anlamlı olarak korelasyon saptanmamıştır.Sonuç olarak çalışmamız, İBH olan hastalarda eritrosit deformabilitesinin değerlendirildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızda bulunan yüksek eritrosit MDA ve düşük plazma TSH düzeyleri hastalığın patolojisinde oksidatif stresi ortaya koymaktadır. Artmış eritrosit MDA'nın eritrosit deformabilitesinde azalmaya yol açtığı düşünülmüştür. Azalmış eritrosit deformabilitesi ise son zamanlarda üzerinde durulan mikrovasküler iskeminin tetikleyicisi olabilir.
Non steroid antiinflamatuvar ilaçlar ile endotel disfonksiyonu arasındaki ilişkinin akım bağımlı dilatasyon yöntemi ile değerlendirilmesi
AMAÇ VE HİPOTEZ: Bu çalışmanın amacı, yaygın biçimde kullanılan non steroid antiinflamatuvar ilaçların (NSAİİ) endotel disfonksiyonu (ED) üzerinde olan etkilerinin araştırılmasıdır.YÖNTEM: Çalışmaya kırk tane osteoartritli (OA) hasta alındı. Bir gruba (n=20) naproksen 1000 mg/gün, diğer gruba (n=20) ise 150 mg/gün diklofenak sodyum verilerek iki grup oluşturuldu. Açlık kan şekeri (AKŞ), akut faz reaktanları (AFR), lipit parametreleri ölçüldü. Boy , kilo, bel kalça oranı ve vücut kitle indeksi (VKİ) antropometrik ölçümler olarak kullanıldı. Tedaviye başlamadan hemen önce ve bir hafta sonra ED akım bağımlı dilatasyon (ABD) yöntemi ile değerlendirildi. ABD ölçümleri endotel bağımlı (%ABD) ve endotel bağımsız nitrogliserin ilişkili dilatasyon (%NTG) ile yapılmıştır.BULGULAR: Her iki gruptaki hastaların yaş, cinsiyet dağılımı, lipit parametreleri, AKŞ, AFR değerleri ve antropometrik ölçümleri arasında farklılık bulunmadı.Tüm hastaların bazal ve bir haftalık tedavi sonrasında yapılan %ABD ölçümleri arasında fark saptanmadı (%ABD bazal:11.4±7.2, %ABD birinci hafta:11.8±7.4 p=0.60). Ayrıca %NTG ölçümlerinde de farklılık saptanmadı (%NTG bazal:16±7.8, %NTG birinci hafta:14.9±7.3 p=0.58). Naproksen alan grup ile diklofenak alan grup birbirleriyle karşılaştırıldığında gruplar arasında bazal ve birinci hafta ölçümlerinde farklılık görülmedi (sırasıyla;%ABD bazal:11.6± 7.8 vs 11.1 ±6 p=0.42; %NTG bazal: 16.3 ± 7.9 vs 15.6 ± 7.1 p=0.75 , %ABD birinci hafta: 12.5 ± 8.9 vs 10.9 ± 5.1 p=0.56, %NTG birinci hafta:15.7 ± 8.8 vs 13 ± 5.6 p=0.21). Grupların kendi içlerinde ki ölçüm değerlerinde de fark saptanmadı.ABD ile yaş, AFR, serum lipitleri, antropometrik ölçümler arasında bir ilişkiye rastlanmadı.SONUÇ: Bu çalışmada kısa süreli NSAİİ (naproksen ve diklofenak sodyum) kullanımı sonrasında endotel disfonksiyonu gösterilememiştir.ANAHTAR KELİMELER: Nonsteroid antiinflamatuvar ilaçlar, endotel disfonksiyonu, akım bağımlı vazodilatasyon
Helicobacter pylori eradikasyon kontrolünde idrar helicobacter pylori antikorunun etkinliği
Amaçİdrar Helicobacter pylori (Hp) antikor testinin, tedavi öncesi ve sonrasındaki tanısal etkinliğini değerlendirmektir.Gereç ve YöntemDispeptik yakınmaları nedeniyle endoskopi yapılan 117 hastadan Hp pozitif saptanan 54 hasta (36 K, 18 E, ortalama yaş: 45.8±10.4) çalışmaya alındı. Tedavi öncesinde ve tedaviden sonraki 6. hafta ile 6. ayda serum ve idrar örnekleri alındı. 13C ÜNT, tedavi öncesinde ve sonrası 6. haftada yapıldı. Her 3 testin de (Hızlı üreaz testi, histoloji ve ÜNT) pozitif bulunduğu hastalar Hp pozitif kabul edildi. Hastalara 14 gün süreyle amoksisilin 1 gr 2x1, klaritromisin 500 mg 2x1 ve lansoprazol 30 mg tb 2x1 verildi. İdrar örnekleri IgG ELISA (URINELISA) ve serumlar serum ELISA (EUROIMMUN) kitleri ile çalışıldı.SonuçlarHp eradikasyon oranı ITT analizine göre %67, PP analizine göre %68 idi. Serum ELISA ve URINELISA'nın Hp tanısındaki duyarlılıkları sırayla %100 ve %69 idi. URINELISA, Hp eradikasyonu başarılı olan 23 hastanın 8 tanesinde 6. haftada negatifti (%35). Tedavi sonrası 6. ayda URINELISA değerlendirmesi yapılabilen 22 hastanın 18'inde URINELISA negatif bulundu (%82).TartışmaKlasik üçlü Hp eradikasyon tedavisinin başarı oranı kabul edilemez düzeylere düşmüştür. Ülkemizde Hp eradikasyonunda ilk basamakta uygulanacak daha etkin tedavi protokollerine gereksinim vardır. Hp'ye yönelik idrar serolojisi testinin tedavi öncesi duyarlılığı çok düşüktür ve eradikasyon kontrolünde kullanımı en azından şimdilik mümkün görünmemektedir.Anahtar sözcükler: Helicobacter pylori, eradikasyon kontrolü, URINELISA
Neoadjuvan ve adjuvan kemoterapi için başvuran rektum kanserli hastaların değerlendirilmesi
AMAÇ VE HİPOTEZ: Bu çalışmanın amacı, neoadjuvan ve adjuvan kemoterapi almak üzere başvuran rektum kanserli hastaların genel özellikleri, prognostik faktörleri ve aldıkları tedaviler doğrultusunda genel sağkalım ve progresyonsuz sağkalım sürelerini değerlendirmektir.YÖNTEM: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Medikal Onkoloji Bilim Dalı'na Ocak 2002 - Ağustos 2007 tarihleri arasında neoadjuvan ve adjuvan tedavi almak için başvuran 126 (ortalama yaş: 59,0 + 12.7 yıl, 72 erkek/54 kadın) rektum kanserli hasta incelendi. Hastalar ile ilgili verilere, hastane hasta bilgisayar sistemi ve bölüm dosyalarının retrospektif olarak incelenmesiyle ulaşıldı. Uzun süredir kontrole gelmeyen hastaların bilgilerine evlerine telefon edilerek ulaşıldı ve genel sağkalım verileri Haziran 2008 tarihi itibariyle güncelleştirildi.BULGULAR: Rektum kanserinde prognostik özelliklerine göre değerlendirilen hastaların yaş, operasyon öncesi ve sonrası tümör invazyon derecesi, lenf bezi tutulumu, operasyon öncesi CEA düzeyi, tümörün diferansiyasyon derecesi, perivasküler ve lenfatik invazyonuna göre hastalar arasında anlamlı fark bulunmadı. Sadece tümörü perinöral invazyonu olan hastalarda olmayanlara göre 5 yıllık sağkalım oranı anlamlı olarak düşük bulundu (p= 0,03). Hastaların genel ve progresyonsuz sağkalım oranları iki yıllık % 93,9 ve % 81,7; beş yıllık % 72,4 ve % 56,8 bulundu.SONUÇ: Bu çalışmada, hastaların genel ve hastalıksız sağkalım oranları literatür ile paralellik göstermekte olup, prognostik faktörlerden ise sadece tümörün perinöral invazyonuna göre sağkalım oranları arasında anlamlı fark bulunmuştur. Bu nedenle, prognostik faktörlerin daha iyi değerlendirilebilmesi için, daha fazla hastanın yer aldığı prospektif çalışmalara gerek duyulmaktadır.ANAHTAR KELİMELER: Rektum kanseri, radyoterapi, kemoterapi.
Perkütan endoskopik gastrostomi endikasyonları, komplikasyonları, hasta memnuniyeti
AMAÇ VE HİPOTEZ: Bu çalışmanın amacı PEG endikasyonlarını, erken ve geç dönem komplikasyonları, mortalite ve morbidite oranlarını ve hasta yada hasta yakınlarının bu yöntemle ilgili memnuniyetini prospektif olarak araştırmaktır.YÖNTEM: Çalışmaya DEU gastroenteroloji kliniğinde 01/10/2005 ve 01/06/2007 tarihleri arasında PEG tüpü yerleştirilen 42 hasta (21 E, 21 K, ortalam yaş: 61.2 + 17.7 yıl) alınmıştır. Hastalar PEG yerleştirildikten sonra PEG tüpü ile ilişkili komplikasyonlar ve gastrointestinal sistem problemleri açısından birinci gün, birinci hafta, birinci ve üçüncü aylarda ve izleyen dönemde 3 ayda bir değerlendirilmiştir. Bu görüşmeler arasında kalan zaman dilimlerinde hastada gelişen herhangi bir sorun, hasta yakını, bakıcısı veya beslenme hemşireleri tarafından sorumlu hekimlere bildirilmiştir. PEG tüpü çevresindeki yara yerleri Jain ve arkadaşlarının geliştirdiği yara yeri skorlama sistemi ile takip edilmiştir. Üçüncü aya kadar yaşayan hastaların PEG tüpü ile ilişkili memnuniyeti Löser ve arkadaşlarının kullandığı subjektif tolerabilite skalası ile değerlendirilmiştir.BULGULAR: Kırk iki hastanın 30'una malignite dışı nedenlerle, 12'sine ise malignite nedeniyle PEG tüpü yerleştirilmiştir. Malignite dışı nedenler; serebrovasküler hastalık (n:13), kronik santral sinir sistemi hastalığı (n:11), sık pulmoner aspirasyon (n:5) ve solunum yetmezliği (n:1) idi. Toplam 25 PEG ile ilişkili komplikasyon (4 major ve 21 minör) tespit edildi. En sık görülen komplikasyon PEG ile ilişkili yara yeri enfeksiyonu idi. Erken dönem (ilk bir ayda) ve birinci yıldaki mortalite oranları % 17 ve % 60'dı. Tüm hastalar arasında ilk bir ay içinde gelişen ölüm oranları ile hemoglobin değerinin 10 g/dl'nin altında olması, beyaz küre sayısının 10 x 109/ml üzerinde olması, CRP değerinin 10 mg/L'nin üzerinde olması, albümin değerinin 3 g/dl'nin altında olması, kreatinin değerinin 1,2 mg/dl'nin üzerinde olması, glaskow koma skalası değerinin 10'nun altında olması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamadı. Sık pulmoner aspirasyon nedeniyle PEG tüpü yerleştirilen hastaların erken dönemdeki mortalite oranı, tüm hastalarla karşılaştırıldığında anlamlı olarak yüksek bulundu (% 80 vs % 17; p=0,01). PEG tüpü yerleştirilen hasta veya hasta yakınları % 97'si PEG tüpü ile beslenmenin yeterli bir metod veya iyi bir deneyim olduğunu belirtmişlerdir.SONUÇ: PEG güvenli, etkin, hasta ve hasta yakını memnuniyeti yüksek bir beslenme yöntemidir.ANAHTAR KELİMELER: Perkütan endoskopik gastrostomi; Endikasyon; Komplikasyon; Mortalite
Kolon kanseri ve polip dokusunda glukagon like peptid-2 (GLP-2) reseptör ekspresyonunun değerlendirilmesi
Amaçİnsanlarda kolon kanseri ve bunun öncüsü kolon poliplerinin oluşumu ile Glukagon Like Peptid-2 (GLP-2) ve GLP-2 R arasındaki ilişkiyi göstererek kolon polip ve kanseri gelişim patogenezine katkıda bulunmaktır.Gereç ve YöntemAlt gastrointestinal sistem endoskopisi esnasında kolon polibi saptanıp biyopsi alınan ve yine endoskopik işlemde kolon kanseri ile uyumlu bulguları saptanıp biyopsi alınan hastalardan, patolojik tanıları kolon polibi ve kolon kanseri olan, kolon polibi grubuna 20 hasta (12 E, 8K, ortalama yaş: 64±9.4); kolon kanseri grubuna 30 hasta (17 E, 13K, ortalama yaş: 62±10,7) alınmıştır. Aynı hastalardan, çalışmanın karşılaştırma verilerini oluşturabilmek için normal kolon mukoza dokularından da biyopsi alınmıştır. Poli-L-lizinli lamlara hazırlanan kesitler GLP-2 Reseptör Antikor (1:100-1:200, 1 mg/ml) immunhistokimyasal boyasıyla boyanmıştır.SonuçlarGLP-2R pozitifliği; kanserli hastalarda %20 (6/30) oranında fokal sitoplazmik boyanma şeklinde, adenomlularda %0, normal mukozadaki enteroendokrin hücrelerde %100 bulunmuştur. Polip ile normal (p=0.000) ve kanser ile normal doku (p=0.000) karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır. Polip ile kanser dokusu karşılaştırıldığında da istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır (p=0.023).TartışmaSonuç olarak; farelerde yapılan çalışmanın aksine insanda kolon poliplerinde GLP-2R ekspresyonu gösterilmemiştir. Bu; kolon adenom-kanser patogenezinde GLP-2R ekspresyonunun etkin olmadığını düşündürtmektedir. Ancak ileri evre kolon kanseri ve olasılıkla metastaz patogenezinde, GLP-2R ekspresyonunun etkisi olabilir. Bu konuda daha fazla olgu sayısı ve farklı metodlarla yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar sözcükler: GLP-2R, Kolon adenom ve kanseri
İnflamatuar barsak hastalığında erken aterosklerozun değerlendirilmesi
TANIMLAMA VE AMAÇKronik inflamatuar hastalıkların hızlanmış aterosklerotik süreç ile ilişkili olabileceğini gösteren birkaç çalışma vardır. Ancak İBH'da kronik inflamasyonun endotel disfonksiyonu üzerine etkisi ile ilgili veri oldukça kısıtlıdır. Bu çalışmada, klinik olarak inaktif İBH grubunda, İBH'nın endotel disfonksiyonu gelişimi açısından risk faktörü olarak rolü değerlendirildi.YÖNTEMBrakiyal arterin ABD'nu ve ana karotis arterin İMK'ı, yaş ortalaması 34.2 ? 9.6 yıl olan 39 İBH (20 Crohn hastası ortalama CHAİ: 62.3 ± 26.3 ve 19 Ülseratif kolit hastası, ortalama MTWK: 2.7 ± 2.2) ile yaş ortalaması 32.3 ± 5.9 yıl olan 31 sağlıklı kontrol grubunda yüksek rezolüsyonlu USG ile değerlendirildi. Yüksek duyarlıklı C-reaktif protein (ydCRP), eritrosit sedimantasyon hızı (ESH), solubl CD40 ligand (sCD40L), interlökin (IL)-18, homosistein ve plasminojen aktivatör-inhibitörü-1 (PAI-1) düzeyleri ölçüldü. Değişkenlerin dağılımına göre grupları karşılaştırmak için Student t-test yada Mann-Whitney U-testi kullanıldı. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılması için ki-kare testi kullanıldı. Pearson's korelasyon analizi uygulandı.BULGULARAna karotis arterin İMK'ları İBH ve kontrol grubunda benzerken (0.52 ± 0.07 vs 0.51 ± 0.05 p=0.822), İBH'nın endotel bağımlı (11.90 ± 6.12 vs 18.60 ± 9.40 p=0.002) ve bağımsız (17.04 ± 6.79 vs 21.39 ± 9.79 p=0.048) dilatasyon yanıtları kontrol grubuyla karşılaştırıldığında bozulmuştu. İnflamatuar belirteçler (ESH, ydCRP, sCD40L, IL-18) İBH'da kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı olarak artmıştı (p <0.05). PAI-1 düzeyleri kontrol grubuna göre İBH grubunda azalmıştı (16.4 ± 13.2 vs 26.3 ± 10.6 p=0.002). Homosistein düzeyleri her iki grupta benzerdi (p >0.05). Endotel bağımlı dilatasyon değerleri sCD40L düzeyleri ile anlamlı negatif koreleydi (r=-0.325, p=0.010).SONUÇBizim çalışmamızda, inaktif İBH'nın bozulmuş endotel fonksiyonuna sahip oldukları gösterilirken, erken aterosklerozun geç safhası olarak kabul edilen artmış İMK saptanmadı. Sadece sCD40L düzeylerinin endotel bağımlı dilatasyon ile korele olduğu gösterildi. sCD40L hem İBH hem de ateroskleroz için ortak bir patogenetik faktör olabilir.ANAHTAR KELİMELER: İnflamatuar barsak hastalığı, endotel disfonksiyonu, intima media kalınlığı, ateroskleroz
Rutin kolonoskopik incelemede ileoçekal valv entübasyonu gerekli midir?
AMAÇ VE HİPOTEZ: İleoskopi tam kolonoskopinin bir parçasıdır ve rutin pratikte sık uygulanmamaktadır. İleoskopi; kolonoskopi yapılan hastaların ortalama % 5' ine uygulanmakta ve klinik pratikte isteğe bağlı olarak yapılmaktadır. Bazı araştırmacılar kolonoskopi yapılan tüm hastalara terminal ileum entübasyonu yapılmasını savunurken, diğerleri bunun isteğe bağlı olarak yapılmasını savunmaktadır. Biz bu çalışmada; rutin kolonoskopi işleminde terminal ileum entübasyonunun tanısal katkısını değerlendirmeyi amaçladık.YÖNTEM: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesinde, Şubat 2007 ile Haziran 2008 tarihleri arasında, kolonoskopi yapılan tüm hastalara terminal ileum entübasyonu rutin olarak uygulandı. Tüm kolonoskopiler Merkezi Endoskopi Ünitesinde, iki gastroenteroloji yandal uzmanlık öğrencisi tarafından yapıldı. Hastaların demografik verileri, kolonoskopi endikasyonları, çekum ve ileum entübasyon süre/oranları ile terminal ileumun endoskopik ve histopatolojik bulguları değerlendirildi. Değişkenlerin dağılımına göre grupları karşılaştırmak için Student-t yada Mann-Whitney U testi kullanıldı. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılması için ki-kare testi kullanıldı. Pearson's korelasyon analizi uygulandı.BULGULAR: Çalışma süresince toplam 1310 ardışık hastaya (726 kadın, 584 erkek, ortalama yaş: 55.79±14.29 yıl) kolonoskopi yapıldı. 1144 (% 87.3) hastada kolonoskopi başarıyla tamamlandı. 1032 (% 90.2) hastada terminal ileum başarıyla entübe edildi. Çekumdan ileuma ortalama geçme zamanı 63.08±64.16 saniye idi. 62 (% 6) olguda terminal ileumda endoskopik anormallik vardı. Bununla birlikte semptomatik hastaların % 7' sinde, asemptomatik hastaların % 3.3' ünde endoskopik anormallik saptandı. Semptomatik ve asemptomatik hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlendi (p=0.02). Klinik olarak önemli histopatolojik bulgular 22 olguda gözlendi. Bu olgulardan 12' si Crohn hastalığı olarak tanı aldı.SONUÇ: Terminal ileum entübasyonu kolonoskopi yapılacak tüm hastalar için gerekli değildir ve inflamatuar barsak hastalığı (tanısı yada şüphesi) yada kronik diyare gibi selektif endikasyonlarda düşünülmelidir.ANAHTAR KELİMELER: Kolonoskopi, ileoçekal valv entübasyonu, çekal entübasyon
Akut akciğer hasarı epidemiyolojisi ve klinik sonlanımı
Amaç: ALI/ARDS yoğun bakımlarda önemli morbidite ve mortaliteye yol açan ciddi bir restriktif sendromdur. Yapılan çalışmalarda yaş, akut akciğer hasarı nedeni, kronik komorbid hastalıklar, akut organ yetmezlikleri, ağır sepsis/şok birlikteliği, pnömotoraks gelişmesi, PaO2/FiO2 oranı ve pH düzeyi, SOFA, SAPS2, APACHE II skoru gibi parametrelerin akut akciğer hasarı prognoz ve sağkalımı ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Medline taramamızda Türkiye'den herhangi bir merkez sağkalıma etki eden bu faktörler ile herhangi bir çalışma yayınlamamıştır. Bu çalışma ile Dahiliye Yoğun Bakım Ünitemizde ki (DYB) ALI/ARDS hastaların mortalite oranları ve mortaliteye etkili prognostik faktörleri paylaşmayı amaçladık.Yöntem: Ocak 2006 ile Aralık 2008 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEUTF) DYB'de solunum yetmezliği ile yatırılan ve NAECC kriterlerine göre ALI ya da ARDS tanısı alan hastaların dosyaları ve yoğun bakım ünitesindeki elektronik veri bankasındaki kayıtları geriye dönük incelendi. ALI/ARDS mortalite oranları ve mortaliteye etkili prognostik faktörler değerlendirildi.Bulgular: Belirtilen tarihler arasında 842 hasta DYB'a yatırılmıştır ve 629 hasta mekanik ventilasyon desteği almıştır. 629 hastanın %12,4'üne (n:78) ALI, %13,5'ine (n:85) ARDS tanısı kondu. Toplam 163 hasta çalışmaya alındı. ALI hastalarının % 51,3 ü (n:40) izlemde ortalama 42,8 saatte ARDS'ye ilerledi. KOAH ve kronik santral sinir sistemi hastalığının varlığının ARDS'ye progresyonu artırdığı saptandı (sırasıyla p=0,024, p=0,016). ARDS'nin mortalitesi ALI mortalitesinden anlamlı olarak yüksek bulundu (%24,4'e karşı % 67,1 p<0,0001). ALI' den ARDS'ye ilerleyen hastalar ve ARDS tanısı ile yoğun bakıma yatırılan hastalar karşılaştırıldığında mortalite oranları anlamlı olarak farklı idi (% 47,5'e karşı % 67,1 p=0,037). Hem ALI (%65,4), hem de ARDS (%76,5) grubunda primer nedenlere bağlı akut akciğer hasarı daha sık gözlendi. ALI hastalarında yaş (p=0,030), CRP (p=0,011), immunsupresyon varlığı (p=0,010), siroz varlığı (p=0,014), KOAH (p=0,006), serebrovasküler hastalık (p=0,048), akut böbrek yetmezliği (p=0,033), ensefalopati (p=0,0002), sepsise ikincil ileus (p=0,005), ağır sepsis/septik şok varlığı (p=0,045) mortaliteyi etkileyen faktörlerdi. ARDS hastalarında yaş (p=0,029), CRP düzeyi (p=0,016), PaO2/FiO2 oranı (p<0,00001), primer ARDS varlığı (p=0,008), kalp hastalığı varlığı (p=0,045), siroz varlığı (p=0,014), akut kardiyovasküler sistem yetmezliği (p=0,002), ensefalopati (p=0,012), ağır sepsis/şok varlığı (p=0.020) mortaliteyi etkileyen faktörlerdi. Hem ALI (p=0,528), hem de ARDS (p=0,357) hastalarında permisif hiperkapni nedeni ile gelişen düşük pH düzeyinin mortaliteyi etkilemediği de gözlendi.Sonuç: ALI ve ARDS yoğun bakımlarda sık karşılaşılan önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. ALI tanısı alan hastaların yarısı ARDS'ye ilerlemektedir. ARDS mortalitesi ALI mortalitesinin iki katıdır. ALI hastalarında var olan KOAH ve Alzheimer, Parkinson ve kronik serebrovasküler hastalık gibi kronik komorbid hastalıklar varlığında ARDS'ye ilerleme sıklığı artmaktadır. Erken tanı ve yoğun bakım desteği, akciğer koruyucu mekanik ventilasyon stratejisi ve permisif hiperkapni sağ kalımı artırmaktadır. Direkt yolla oluşan akut akciğer hasarı, yaş, kronik komorbid hastalıklar, akut organ yetmezlikleri, ağır sepsis/septik şok birlikteliği mortalite oranlarını artırmaktadır. Tanı sırasındaki PaO2/FiO2 oranı azaldıkça akut akciğer hasarının ciddiyeti ve şiddetinin prognostik önemini destekler şekilde mortalite oranları artmaktadır.Anahtar Sözcükler: ALI, ARDS, Epidemiyoloji, Prognoz, Mortalite, Akciğer koruyucu mekanik ventilasyon ve Permisif hiperkapni
Peroksizom Proliferatör Aktive Reseptör-? Agonisti Pioglitazon'un enkapsüle peritoneal fibrozis modelinde periton membranı üzerine olan etkileri
Giriş: Periton fibrozisi sürekli ayaktan periton diyaliz tedavisinin (SAPD) sonlandırılmasında önemli bir nedendir. Günümüzdeki kanıtlar periton fibrozisinin gelişmesinde matriksin aşırı üretiminin sorumlu olabileceğini düşündürmektedir. SAPD'li hastalarda gelişen periton fibrozisinin tedavisi yüz güldürücü değildir. Ağızdan anti-diyabetik ilaçların yeni bir sınıfı sayılan tiazolidinedionlar (TZD), nükleer reseptör hormon ailesinin üyesi olan peroksizom proliferatör aktive reseptör-? (PPAR-?)'yı uyarmaktadırlar. In vitro çalışmalarla, PPAR-aktivatörlerinin hücre dışı matriks yapımını, TGF-ß, tip 1 kollajen, fibronektin ve MMP-9 başta olmak üzere MMP sentezini de baskıladığı ortaya konmuştur. PPAR etkinliğinin, plazminojen aktivatör inhibitör (PAI-1) ve TGF-ß sentezini baskılayarak glomeruler hücre artışını azalttığı gösterilmiştir Peritonda ya da periton fibrosis modelinde PPAR-? ve agonistlerinin işlevi iyi bilinmemesine karşın, insan periton mezotel hücrelerinde PPAR-? bulunduğu ve agonistlerinin TGF- ß1 yapımını azalttığı gösterilmiştirAmaç: Klorheksidin ile oluşturulan periton fibrozisinde pioglitazonun fibrozis üzerine olan etkisini belirlemek ve periton dokusundaki MMP-2, MMP-9, TIMP-1, TIMP-2 ve TGF- ß'yi baskılayarak yapımı üzerine etkisini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 32 adet Wistar albino sıçan alındı. Periton fibrozisi oluşturmak için %0,1'lik klorheksidin (KH) kullanıldı. Sıçanlar 4 gruba ayrıldı: Grup 1; SF grubu, Grup 2; SF+Pioglitazon grubu, Grup 3; KH grubu, Grup 4; KH+Pioglitazon grubu. Model için KH ve tedavi14 gün boyunca uygulandı .Sıçanlar sakrifiye edildi ve paryetal periton için karın ön duvarından ve visseral periton için karaciğerden örnekler alındı.Bulgular: KH ile oluşturulan periton fibrozisi modelinde, pariyetal ve visseral peritonda enflamasyon, periton zarında kalınlık artışı ve fibrozis yüzdesinde anlamlı bir artma saptandı. Pioglitazon tedavisi uygulanan grupta KH grubu ile karşılaştırıldığında, enflamasyon skorunda, periton zarı kalınlığı ve fibrozis yüzdesinde anlamlı bir azalma olduğu gösterilmiştir. KH grubuna Pioglitazon tedavisi verildiğinde pro-MMP-2 ve pro-MMP-9'da anlamlı bir baskılanma saptanmıştır. Pioglitazon tedavisi EPS modelinde TIMP-1 ve TGF-ß etkinliğinde de anlamlı bir baskılanma sağlamıştır.Sonuç: Sonuç olarak; PPAR- ? agonisti pioglitazon, deneysel EPS modelinde jelatinazları ve TGF-ß'yı baskılayarak, periton zarı enflamasyonunu, periton duvar kalınlığını ve fibrozisi iyileştirmiştir.Bu bulgular ışığında, diyabetik nefropati ilişkili SDBY hasta sayısının hızla arttığı göz önünde bulundurulduğunda, bu hasta grubunda uygulanabilecek tiazolidinedion tedavisinin kalp damar sağlığı yanı sıra, periton işlevi üzerine de olumlu etkisinin olabileceği düşünülebilir. Risk altındaki hastalarda, pioglitazonun bu potansiyel etkisi, nadir ancak ölümcül bir komplikasyon olan EPS'nin önlenmesi ya da tedavisinde göz önünde bulundurulmalıdır.
Parvoviral enteritisli köpeklerde bazı akut faz proteinlerin değerlendirilmesi
Sunulan çalışmada 0-12 aylık yaş aralığındaki toplam 40 adet köpek kullanıldı. Yapılan klinik ve sistemik muayenelerde Canin Parvoviral enteritis semptomları gösteren köpeklere Canine Parvovirus (CPV) Ag Hızlı Test Kiti uygulandı pozitif sonuç veren köpekler çalışma grubunu (n=30), negatif sonuç veren sağlıklı köpekler ise kontrol grubunu (n=10) oluşturdu. Çalışma grubu ve kontrol grubundaki köpeklerin vena cephalica antebrachii'den tekniğe uygun olarak alınan kan örnekleri hematolojik ölçümler için EDTA'lı tüplere, kan serumu için biyokimya tüplerine alındı. Hematolojik olarak kan örneklerinde WBC (White Blood Cell), LYMP (Lymphocyte), RBC (Red Blood Cell), HB (Hemoglobin), HCT (Haemotocrit) ve PLT (Platelet) konsantrasyonları ölçüldü. Biyokimyasal parametreler için alınan antikoagulantsız kan örneklerinde Total Protein (TP) ve Albumin (ALB) konsantrasyonları ölçüldü. Aynı serumlardan Haptoglobin (HP), Seruloplazmin (CP) ve C-reaktif protein (CRP) konsantrasyonları ölçüldü. Yapılan çalışmada WBC, LYMP, RBC, HB, HCT, PLT değerlerinde parvoviral enteritis tespit edilen köpeklerde, kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı fark tespit edilmiştir. Ayrıca TP, ALB, HP değerlerinde de parvoviral enteritis tespit edilen köpeklerde, kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı fark tespit edilmiştir. CP ve CRP konsantrasyonlarında parvoviral enteritis tespit edilen köpeklerde kontrol grubuna göre yüksek değerler tespit edilmesine rağmen istatistiki olarak anlamlı farklılıklar belirlenmemiştir. Sunulan çalışma sonuçları dikkate alındığında HP, CP ve CRP'nin Canine Parvoviral enterititiste hematolojik, biyokimyasal ve klinik bulgularla beraber hastalığın teşhis ve prognozunun değerlendirilmesinde önemli bir parametre olduğunu düşünmekteyiz.
Neonatal dönem buzağı ishallerinde tiroid ve bazı kan-serum parametrelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada neonatal dönem buzağı ishallerinde tiroid ve bazı kan-serum parametrelerinin istatistiki olarak karşılaştırması amaçlandı. Çalışmanın hayvan materyalini 30 ishal hayvan (çalışma grubu) ve 20 sağlıklı hayvan (kontrol grubu) toplam 50 hayvandan alınan örnekler oluşturdu. Hayvanlardan kan-serum örnekleri alınarak rutin hematoloji değerleri, kan gazı analizleri ve serum-biyokimya ölçümleri yapıldı. Ölçülen değerlerin istatistiki analizi sonucunda; WBC, LYM%, MID%, Gran% ve RDW değerlerinde değişiklik olduğu görüldü. Kan gazı analizlerinde sıvı elektrolit kaybına bağlı olarak bikarbonat ve baz eksikliği tespit edildi. Serum ve Biyokimya değerlerinin istatistiki sonuçlarına göre BUN, Üre, Kreatinin, Albumin, MDA ve TP değerlerinde anlamlı değişiklikler olduğu tespit edildi. T4 düzeylerinin ise ishal görülen buzağılarda, sağlıklı buzağılara göre düşük olduğu belirlendi.
Koyunlarda deri problemlerinde odun sirkesinin etkinliğinin araştırılması
Bu çalışmada, deri problemlerine sebep olan enfektif ve non-enfektif hastalıkların tedavisinde sahada yaygın olarak kullanılmakta olan tedavi protokolleri ve preperatlara alternatif olarak doğal bir pestisit olan Odun Sirkesi'nin etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Sürüler de bulunan hayvanlar kaşıntı, tüy döküntüsü, deri lezyonları gibi deri problemleri yönünden klinik olarak muayeneleri yapılarak çalışmaya dâhil edilmiştir. Deri problemi görülen koyunlar rastgele seçilerek, odun sirkesi tedavisi uygulanan (n=26), Flutick uygulanan (n=16) ve Dectomax uygulan (n=14) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Çalışmaya dahil edilen hayvanlardan hemogram ve kan gazı bulgularını değerlendirmek için steril kan tüplerine kan örnekleri alındı. Parazitolojik muayene için deri lezyonlarının olduğu bölgelerden steril petri kaplarına deri kazıntısı ve kıl örnekleri alındı. Histopatolojik yönden incelenmek üzere 21 hayvandan deri biyopsisi alındı. Alınan numunelerden elde edilen sonuçların istatistiki değerlendirmeleri ve klinik olarak iyileşen hayvanlara bakılarak yapılan değerlendirmelere göre odun sirkesi grubunda %96,2 gibi yüksek bir iyileşme oranı olduğu belirlenmiştir.
Parvoviral enteritisli köpeklerde parvulyte jelin® etkinliğinin araştırılması
Bu çalışmada parvoviral enteritli köpeklerde Parvulyte®'ın etkinliğinin ortaya konulması amaçlandı. Çalışmanın hayvan materyalini Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi İç Hastalıkları Kliniği ve İzmir ilinde bulunan özel veteriner kliniklerine getirilen ve yapılan klinik muayene ve immunokromatografik hızlı test kitleri sonucunda parvoviral enterit tanısı konan 14 köpek oluşturdu. Parvoviral enterit tanısı konulduktan sonra köpekler sıvı tedavisi+vitamin-mineral-elektrolit-aminoasit takviyesi+pantoprazol+sefazolin sodyum+maropitant sitrat (Grup I, n=7) ve sıvı tedavisi+vitamin-mineral-elektrolit-aminoasit takviyesi+pantoprazol+sefazolin sodyum + maropitant sitrat+Parvulyte® (Grup II, n=7) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her iki gruba 7 günlük tedavi uygulandı. Grup II'deki köpeklerde lenfosit sayısında artış sağlandığı, antikor titrelerinde daha hızlı bir yükselmenin olduğu ve oluşturulan dışkı skorlama tablosuna göre klinik iyileşmenin daha hızlı olduğu gözlendi. Sonuç olarak Parvulyte®'ın parvoviral enteritli köpeklerde klinik iyileşmeyi hızlandırarak hospitalizasyon süresini kısalttığı kanaatine varıldı.
İnsidental adrenal adenomlu hastalarda uzun dönem takip tümör boyutu, hormonal aktivite ve metabolik parametreler
Adrenal insidentalomaların görülme sıklığı gün geçtikçe artmaktadır. Rastlantı ile adrenal kitle saptanan bir hastada temel yaklaşım kitlenin benign/malign ayrımının yapılması ve hormonal durumunun değerlendirilmesidir. Literatürde, adrenal adenomların boyut, hormonal durum ve metabolik problemlerini ve bu parametrelerin uzun dönemdeki değişimlerini inceleyen az sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmada, 376 hastalık adrenal insidentaloma veri tabanındaki hastalar değerlendirmeye alınmıştır. Genel özellikleri ve hormonal durumları değerlendirilmiş ve 24 ay süre ile izlenmişlerdir. Sonuç olarak, adrenal insidentaloma kadınlarda daha sık rastlanan bir orta-ileri yaş grubu hastalığıdır. En sık görülen adrenal insidentaloma tipi fonksiyon göstermeyen adrenal adenom olup en sık görülen hormonal bozukluk subklinik Cushing Sendromu'dur. Boyutsal olarak stabil kalma eğiliminde olsalar da özellikle uzun dönem izlemde boyut artışları olabilir ama artışlar genellikle 10 mm'nin altındadır. Fonksiyon göstermeyen bir adenomda izlemde klinik olarak belirgin hormon hipersekresyonu görülmesi çok nadir olup, subklinik Cushing Sendromu gelişimi gözlenebilir ki bu durum genelde tanı anındaki tümör boyutu görece büyük ve uzun dönem takip edilen hastalarda görülebilir. Metabolik bozukluklar toplum ortalamalarının üstündedir ve fonksiyon göstermeyen adenomlarda da görülebilir. Sinsi kortizol otonomisi bu durumdan sorumlu olduğu düşünülen en önemli faktördür.
Gestasyonel diabetes mellitusta postpartum karbonhidrat metabolizması, metabolik sendrom ve kardiyovasküler risk faktörleri
Gestasyonel diabetes mellitus (GDM) öyküsü bulunan kadınlar ileriki hayatlarında diyabet gelişimi için artmış risk altındadır. GDM öyküsü kardiyovasküler hastalıklara sebep olan bir risk faktörleri kümesi olarak tanımlanan metabolik sendrom için artmış risk ile ilişkilidir. Bu prospektif olgu-kontrol çalışmasında GDM'li kadınlarda takip eden postpartum dönemde karbonhidrat intoleransı ve diyabet gelişiminin belirleyicilerini tanımlamayı amaçladık. Ayrıca metabolik sendrom ve kardiyovasküler risk faktörlerini değerlendirmeye çalıştık.Çalışmaya 252 sıralı GDM hastası katıldı. En az bir yıl boyunca hastane vizitlerine düzenli gelmeyen hastalar çıkarıldıktan sonra analizler 195 hasta ile tamamlandı. 71 normal kilolu GDM için tarama testi negatif kadın kontrol grubu olarak çalışmaya dâhil edildi.3.39 yıllık ortalama bir takip süresi sonrasında diyabet, bozulmuş glikoz toleransı ve bozulmuş açlık glikozu prevalansı GDM öyküsü bulunan kadınlarda sırasıyla % 13.8, %22.6 ve %29.3 olarak, kontrollerde sırasıyla %0, %0 ve %2.8 olarak bulundu (p < 0.001). Metabolik sendrom GDM öyküsü olan kadınlarda anlamlı olarak daha çoktu. GDM öyküsü olan kadınlar da insülin direnci dana belirgindi, aterojenik lipid profilleri ve artmış karotid intima media kalınlığı ölçümleri vardı. Postpartum diyabet, gebelikte insülin ile tedavi edilen kadınlarda medikal beslenme alanlara göre daha sık bulundu. Çoklu lojistik regresyon analizi tanısal oral glikoz tolerans testinden elde edilen açlık ve 1. saat yükleme glikoz değerlerinin postpartum dönemde diyabet gelişimi için bağımsız belirleyiciler olduğunu gösterdi.Verilerimiz GDM öyküsü olan kadınların karbonhidrat metabolizması bozukluğu, metabolik sendrom ve ateroskleroz gelişimi için yüksek risk altında olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak biz postpartum karbonhidrat intoleransı gelişiminin erkenden öngörülmesinin mümkün olduğunu ve kardiyovasküler hastalık gelişimi önlemek için vital olduğunu ileri sürüyoruz.
Geriatrik köpeklerde serum kreatinin, sistatin C ve venöz kan gazı ölçüm sonuçlarının karşılaştırılması
Yaşlanma ile birlikte ortaya çıkan değişimler böbrekleri de etkiler. Geriatrik hayvanlarda böbrek fonksiyonlarında kademeli bir düşüş beklense de, önemli miktarda nefron kaybı şekillenmeden önce, rutin değerlendirmede, böbrek fonksiyon bozukluğu belirginleşmemektedir. Yaş ilerledikçe renal kan akımı azalır, renal iskemi gelişebilir ve bunun sonucunda glomerüler filtrasyon hızı azalır. Tüm bu sebeplerden dolayı geriatrik hayvanlarda böbrek yetmezliği daha sık görülmektedir. Bununla birlikte kreatinin başlıca dehidrasyondan ve kas kütlesi kaybından etkilenir. Bu vb. sınırlamaları sebebiyle, geriatrik hayvanların rutin kontrollerinde glomerular filtrasyon hızındaki azalmayı erken dönemde tespit edemeyerek tanıda geç kalınmasına sebep olabilir. Öte yandan sistatin C'nin glomerular filtrasyon hızı değerlendirmesinde daha faydalı olduğu bildirilmektedir. Sunulan bu tez çalışmasında geriatrik köpeklerde serum kreatinin, sistatin C ve venöz kan gazı ölçümleri arasındaki ilişkinin ortaya konması amaçlandı. Çalışmanın hayvan materyalini; klinik olarak sağlıklı, kronik hastalığı bulunmayan ve yaşları, ırka bağlı olarak, 6.5-15 yıl aralığında değişen geriatrik 50 köpek oluşturdu. Alınan kan numunelerinde hemogram, biyokimya ve kan gazları ölçümleri gerçekleştirildi. Bu araştırmada materyali oluşturan geriatrik köpeklerde serum kreatinin konsantrasyonu ortalaması referans aralıkta belirlenmesine rağmen, aynı grupta serum sistatin C seviyesinde artış gözlendi. 7.34 olarak belirlenen pH ortalaması hafif düşük olarak değerlendirilirken, diğer venöz kan gazı parametreleri normal aralıkta ölçüldü. Serum kreatinin ve sistatin C ve yine serum sistatin C ile venöz kan gazı değerleri arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Bununla birlikte serum kreatinin ile pH ve bikarbonat parametreleri arasında ise orta-düşük düzeyde negatif ilişki bulundu. Sonuç olarak; geriatrik hastaların klinik laboratuvar değerlendirilmesinde organ fonksiyon kayıplarının ve yaşa bağlı olası kas kütlesindeki azalmanın da dikkate alınması gerektiği ve sistatin C ölçümlerine rutin böbrek fonksiyon testleri içerisinde yer verilebileceği değerlendirildi. Öte yandan bu biyobelirteçin serum kreatinin ve kan gazları parametreleri ile korelasyonunun net olarak ortaya konması için daha fazla sayıda geriatrik köpek üzerinde yürütülecek ek çalışmalara ihtiyaç olduğu da bir gerçektir. Serum kreatinin ile sistatin C arasında anlamlı bir korelasyonun tespit edilememiş olması bu çalışmanın önemli bir sonucudur.
Kedi alt üriner sistem hastalığında ultrasonografik ve laboratuvar bulguların karşılaştırılması
Bu çalışmada idrar yolu şikâyeti ile randomize olarak kliniğe getirilen kedilerde teşhis edilen alt üriner sistem hastalığı olgularında ultrasonografik ve laboratuvar bulgularının karşılaştırılması amaçlandı. Çalışma materyalini alt üriner sistem hastalığı tanısı alan, farklı ırk, yaş ve cinsiyette 50 kedi oluşturdu. Tanı; anemnez, klinik bulgular, idrar ve biyokimyasal analiz sonuçları ve ultrasonografi bulgularıyla kondu. Serum biyokimya ve idrar analiz sonuçları ve ultrasonografik muayene verileri karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Çalışma sonuçları kedilerde alt üriner sistem hastalığı olgularına en sık erkek bireylerde rastlandığına ve yine ırklar arası belirgin farkların olduğuna vurgu yapmaktadır. Çalışmada alt üriner sistem hastalığı tanısı alan 50 kedide en sık rastlanan promlemler, sırasıyla, strüvit kristalüri; %30 ve idiyopatik sistit; %28 olarak belirlendi. Elde edilen veriler; rezistif inseks ile serum fosfor değeri arasında pozitif orta düzeyde ve rezistif inseks ile kan-üre nitrojen ve kreatinin arasında ise pozitif orta düzeye yakın anlamlı bir ilişki ortaya koydu. Rezistif indeks ve idrar protein değerleri arasında da pozitif orta düzeye yakın anlamlı bir ilişki belirlendi. Alt üriner sistem hastalığı olan kedilerde ölçülen ortalama serum kan-üre nitrojen, kreatinin ve fosfor konsantrasyonlarının, olgular arasında bireysel farklar olmakla birlikte, nispi olarak yüksek olduğu gözlendi. Bununla birlikte; özellikle kısmi obstrüksiyonun gözlendiği vakalarda ortalama kan üre-nitrojen ve kreatinin değerlerinin, bireysel farklar olmakla birlikte, normal sınırlarda belirlenmesi dikkat çekicidir. Bir ay süreli gerçekleştirilen takip sonrası öldüğü belirlenen kedilerde, kliniğe ilk başvuruda ölçülen kan üre-nitrojen, kreatinin ve fosfor değerlerinin, sağkalan hayvanlara göre, daha yüksek olduğunu belirlendi. Sunulan araştırma verileri, aynı zamanda, idrar protein ile serum kan üre-nitrojen ve fosfor değerleri arasında pozitif anlamlı bir ilişkinin varlığını da ortaya koydu. Bu yüksek lisans tez çalışmasında değerlendirmeye alınan ultrasonografik renal ölçüm verileri, olgular arasında bireysel farklar olsa da, ortalama normal değerler arasında kaydedildi. Ölçülen ortalama rezistif indeks değeri normal üst sınır olarak belirtilen 0.7'nin altındaydı. Sonuçlar; kedi alt üriner sistem hastalığı olgularında tanıda, hasta takibinde, prognozun tayininde ve doğru tedavi yönteminin tespitinde tüm ölçüm verilerinin karşılaştırmalı değerlendirmesinin önemine vurgu yapmaktadır.
65 yaş ve üzeri ile 65 yaş altı evre IIIB-IV küçük hücreli olmayan akciğer kanserli hastalarda komorbid faktörlerin sağkalım üzerine olan etkisinin karşılaştırılması
AmaçAltmış beş yaş ve üstü ile 65 yaş altı evre IIIB-IV Küçük Hücreli Olmayan Akciğer Kanseri (KHOAK) olan hastalarda yaş ve komorbid faktörlerin sağkalım üzerine olan etkisinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve YöntemMayıs 1998 ile Nisan 2009 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı tarafından takip ve tedavi edilen, histopatolojik olarak KHOAK tanısı almış, evre IIIB ve IV olan toplam 221 hasta çalışmaya alındı. Hastalar tüm grup, 65 yaş ve üstü ve 65 yaş altı olarak gruplara ayrıldı. Hastaların komorbidite durumu Charlson Komorbidite İndexine göre değerlendirildi. Buna göre hastaların aldığı puanlar 0 (Hiç komorbiditesi olmayan) ile 10 (En fazla komorbiditesi olan) arasında değerlendirildi. Ayrıca analiz için hastalar charlson skorlarına göre 0, 1-2, 3-4, ile 5 ve üzeri olarak 4 grupta değerlendirildi. Elde edilen parametrelerin istatiksel değerlendirmeleri SPSS 11.0 for Windows ile yapıldı. Sağkalım eğrileri Kaplan-Meier yöntemi ile oluşturuldu.SonuçlarToplam 221 hastanın 86 (%39) ' sı 65 yaş ve üzeri iken 135 (%61) `i 65 yaş altında idi. 65 yaş ve üzeri hasta grubunda kronik akciğer hastalığı (%38.4), koroner kalp hastalığı (% 24.4) , diyabet (% 23.3) şeklinde komorbiditeler daha sık izlenirken, 65 yaş altında ise kronik akciğer hastalığı (% 26.7) , diyabet (% 17.8) ve kronik böbrek hastalığı (% 9.6) şeklindeki komorbiditeler daha fazla gözlendi. 65 yaş ve üzeri hasta grubunda Charlson-0 12(%.14) hasta, Charlson-1 51(%59.3) hasta, Charlson-2 10(%11.6) hasta Charlson-3 13(%15.1) hasta; 65 yaş altı hasta grubunda ise Charlson-0 50(%37.3) hasta, Charlson-1 62(%45.9) hasta, Charlson-2 17(%12.6) hasta ve Charlson-3 6(%4.4) hasta idi.Sistemik kemoterapi bakımından değerlendirildiğinde 65 yaş ve üzeri 86 hastanın 78 (%90.6)'ne, 65 yaş altındaki 135 hastanın 121 (%.80.6)'ne sistemik kemoterapi uygulanmış olup, her iki grupta da gemsitabin+platinyum kombinasyonunun en sık uygulanan rejim olduğu gözlendi. Toksisitelerin dağılımı değerlendirildiğinde derece 3-4 hematolojik ve non-hematolojik toksisite 65 yaş ve üzeri hasta grubunda sırasıyla % 33.3 ve %33.3 oranında izlenirken, 65 yaş altındaki hastalarda ise sırasıyla %20.5 ve %33.3 olduğu saptandı.Tüm hasta grubunda median progresyonsuz sağkalım 9.1 ay iken, median sağkalım 17 ay, 1, 2 ve 3-yıllık sağkalım oranları sırasıyla %61.3, %31.7 ve %20.2 iken; bu oranların 65 yaş ve üzeri hasta grubunda ve 65 yaş altındaki hastalardaki dağılımları ise sırasıyla şu şekildeydi: 9,7 Ay, 15 ay, %57.2, %22,2, %12,7 ve 8,57 ay, 18 Ay, %62.9, %37.8 ,%25.3 idi. Sağkalım parametreleri Charlson gruplarına göre değerlendirildiğinde Charlson grup 0, 1, 2 ve 3'teki hastaların 65 yaş ve üzeri ve 65 yaş altı gruplardaki median sağkalım oranları sırasıyla şu şekildeydi: (44 ay, 16 ay, 10 ay, 10 ay ve 19 ay, 18 ay, 11 ay, 11 ay). 65 yaş ve üstü hastalar ile 65 yaş altı hastalar arasında komorbid faktörlerin sağkalım üzerine etkisi bakımından anlamlı fark bulunmadı.YorumEvre IIIB ve IV olan KHOAK hastalarda yaş arttıkça komorbid faktörlerin sıklığının arttığı ve buna paralel olarak tedavi toksisitelerinin artma eğilimi gösterdiği ancak yaş bakımından sağ kalımda anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır. Charlson komorbidite skorları yüksek olanlarda sağkalımın kısa olması bu hastalara daha titizlikle yaklaşılmasını gerektirmektedir.
Kemik iliğinde fibrozis ve anjiyogenezisin engraftman üzerine etkisi
AMAÇ VE HİPOTEZ: Bu çalışmada hematolojik malignitelerde kemik iliğindeki fibrozis ve anjiyogenezisin engraftman sürecisine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.YÖNTEM: Çalışmaya, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) hematoloji bilim dalında 2003-2008 yıllarında otolog (n=37) ve allogeneik (n=3) periferik kök hücre nakli yapılan multipl myelom (n=26), amiloidoz (n=1), plazmasitom(n=1), hodgkin (n=6)-hodgkin dışı (n=6) lenfoma tanılı 40 hasta (yaş ortalaması 48,50±14,31 yıl, 23 erkek, 17 kadın) alınmıştır. Hastaların transplantasyondan önceki son kemik iliklerinde myelofibrozis derecesi 0-3 arasında skorlandı, anjiyogenezis için birim tümör dokuya düşen damar yoğunluğu (VSD) ve birim alana düşen mikrodamar sayısı (NVES) olarak hesaplandı. CD 34+ hücre miktarı, fibrozis ve anjiyogenezis için oluşturulan alt grupların nötrofil ve trombosit engraftman süreleri açısından varyans analizleri, korelasyon analizleri ve fibrozis ve anjiyogenezisin sağ kalım analizleri değerlendirildi.BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların hepsinde nötrofil engraftmanının olduğu, trombosit engraftmanının ise 37 hastada olduğu saptandı. Reinfüze edilen ürünün CD 34+ hücre düzeyine göre yapılan alt grup analizinde; grup 1 (2,5-5x 106/kg) ve grup 3 (>10x106 /kg ) arasında nötrofil ve trombosit engraftman günleri açısından anlamlı farklılık saptandı ( sırasıyla p=0,02 ve 0,03). Korelasyon analizinde de nötrofil ve trombosit engraftman günleri ile CD 34+ hücre düzeyi arasında negatif korelasyon bulundu. Hastaların 20'sinde (%50) fibrozisin olmadığı, 14 (%35) hastada derece 1, 6 (%15) hastada derece 2 fibrozis olduğu saptandı. Fibrozis ile nötrofil, trombosit ve eritrosit engraftman süreleri arasında korelasyon saptanmadı (sırasıyla rs=0,09 p=0,57, rs=0,22 p=0,18, rs=0,25 p=0,14). Alt grup analizinde ise derece 0 (n=20) ve derece 2 (n=6) fibrozisi olan grupların trombosit engraftman günleri açısından varyans analizinde p=0,059 saptandı. Anjiyogenezis için stereolojik yöntemle hesaplanan VSD ve NVES ile yapılan değerlendirmede oluşturulan alt gruplarda nötrofil ve trombosit engraftmanı açısından varyans analizlerinde anlamlı farlılık, korelasyon analizlerinde de anlamlı korelasyon yoktu. Ancak fibrozis ile VSD ve NVES arasında pozitif korelasyon gözlendi. Sağ kalım analizlerinde fibrozis ve anjiyogenezisin alt grupları arasında sağ kalım üzerine anlamlı fark gözlenmedi.SONUÇ: Fibrozisin nötrofil engraftmanı üzerine negatif etkisi yoktur. Bunun fibrozis artışına eşlik eden artmış anjiyogenezis ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür. İleri derece fibrozisi olan olgularda trombosit engraftman süresinde uzama görülebilir. Bu grup hastalara verilecek CD 34+ hücre miktarı eşik değeri daha yüksek tululmalıdır.ANAHTAR KELİMELER: Engraftman, fibrozis, anjiyogenezis
Köpeklerde Distemper virusu hastalığında Newcastle hastalığı LaSota suşunun kullanılması
Bu çalışmada aynı virus ailesine mensup; köpeklerde Distemper virus hastalığı, kanatlılarda ise Newcastle hastalığına sebep olan paramyxoviriusun, LaSota suşunu immunomodülatör olarak uygulayarak, Distemper virus hastalığı üzerine etkisine bakılmıştır. Çalışmanın hayvan materyalini yaş, kilo ve cinsiyet gözetmeksizin yapılan hızte test kiti (VetExpert marka CDV Ag) ile pozitif sonuç veren toplam 14 adet köpek (7 kontrol grubu ve 7 deney grubu olarak) oluşturmaktadır. Deneye dahil edilen tüm hayvanların klinik semptomları kayıt altına alınarak sıfırıncı gün kan örneklerinden hematolojik analizler yapılmıştır. Standardize edilen tedavi (Amoksisilin klavulanik asit (Augmentin) 20mg/kg oral olarak 12 saatte 1 defa 10 gün boyunca, D vitamini (Vetux Pharma D3 Nano) 250IU/kg 1 hafta oral olarak ve sıvı sağaltımı (%0,9'luk Sodyum Klorür ve Laktatlı Ringer solüsyonu iv)) her iki grubu da uygulanmıştır. Deney grubunda yer alan hayvanlara ise standart tedaviye ek olarak Hipra S 1000 dozluk aşı, 6 ml % 0.9'luk izotonik Sodyum Klorür ile sulandırılarak; kilo, yaş ve cinsiyet fark etmeksizin 5 gün boyunca 24 saatte bir subkutan olarak uygulanmştır. Kontrol grubundaki hayvanlara Newcastle hastalığı LaSota suşu uygulanmamıştır. Tüm bu uygulamardan 1 ay sonra hala hayatta olan hayvanlardan tekrardan kan örnekleri alınarak hematolojik analizleri yapılşmıştır, buna ek olarak VetExpert marka hızlı test kiti ile hastalık tekrardan kontrol edilmiştir. Anahtar kelimeler: Aşı, Distemper, Köpek, Lasota, Newcastle