Akdeniz University
Discipline

Psikiyatri Anabilim Dalı

Akdeniz University

317

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alkol kullanım bozukluğu olan kişilerde aleksitimi, emosyonel disregülasyon, impulsivite ve ağrı duyarlılığının interosepsiyon ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Bu araştırmaya, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma Tedavi ve Eğitim Merkezi (AMATEM) servisinde yatarak tedavi gören veya polikliniğe başvuran, arındırma tedavisini tamamlamış, Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı- Beşinci Baskı (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders- Fifth Edition, DSM-5) tanı ölçütlerine göre orta veya ağır şiddette alkol kullanım bozukluğu (AKB) tanısı bulunan 52 hasta ve 52 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tüm katılımcılara Alkol Kullanım Bozuklukları Tanıma Testi (AKBTT) ile alkol kullanımının değerlendirilmesi, Standardize Mini Mental Test (SMMT) ile bilişsel performanslarının değerlendirilmesi, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ) ile depresyon ve anksiyete belirtilerinin taranması, Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ) ile aleksitimik özelliklerin değerlendirilmesi, Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BDÖ) ile impulsivite yapısının değerlendirilmesi, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ) ile emosyonel disregülasyon düzeylerinin değerlendirilmesi, Ağrı Duyarlılık Anketi (ADA) ile ağrı duyarlılığıyla ilgili özelliklerin değerlendirilmesi işlemleri yapıldı. İnterosepsiyonun nesnel ve öznel alanlarıyla ilgili değerlendirmeler Schandry Kalp Atışlarını Algılama Testi (SKAAT) ve Çok Boyutlu Bedensel Farkındalık Değerlendirmesi Ölçeği (ÇBBFDÖ) ile yapıldı. Hasta grubundaki katılımcılarda ek olarak, Penn Alkol Aşerme Ölçeği (PAAÖ) ile alkol kullanma isteği değerlendirildi. Alkol kullanım bozukluğu grubunun ve sağlıklı kontrollerin ortalama interoseptif doğruluk puanları sırasıyla 0.65±0.15 ve 0.84±0.13 iken, ortalama interoseptif duyarlılık puanları ise sırasıyla 114.06±21.38 ve 113.37±13.52 idi. AKB grubunun interoseptif doğruluk puanları sağlıklı kontrollere göre daha düşüktü (p<0.05). İnteroseptif doğruluk ile interoseptif duyarlılık puanları arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0.05). AKB grubunun ve sağlıklı kontrollerin ortalama TAÖ puanları sırasıyla 53.35±11.83 ve 44.63±6.43, DDGÖ puanları sırasıyla 41.50±17.66 ve 31.19±8.93, BDÖ puanları sırasıyla 61.63±12.30 ve 53.06±7.50 idi. AKB grubunun sağlıklı kontrollere kıyasla aleksitimi, emosyonel disregülasyon ve impulsivite düzeylerinin yüksek olduğu görüldü (p<0.05). AKB grubunun ve sağlıklı kontrollerin ağrı duyarlılığı puanları benzerdi (p>0.05). İnteroseptif doğruluk ile eğitim yılı arasında pozitif korelasyon saptanırken (p<0.05); interoseptif doğruluk ile depresyon, anksiyete, aleksitimi, emosyonel disregülasyon ve impulsivite düzeyleri arasında negatif korelasyon vardı (p<0.05). Aleksitimi, emosyonel disregülasyon, impulsivite düzeyleri ile interoseptif duyarlılık arasında negatif korelasyon tespit edildi (p<0.05). Ağrı duyarlılığı ile interoseptif doğruluk ve interoseptif duyarlılık puanları arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0.05). AKBTT puanları ile anksiyete, aleksitimi ve emosyonel disregülasyon düzeyleri arasında pozitif korelasyon bulunurken (p<0.05); interoseptif duyarlılık ile AKBTT puanları arasında negatif korelasyon saptandı (p<0.05). Aşerme düzeyleri ile anksiyete, aleksitimi, emosyonel disregülasyon ve impulsivite düzeyleri arasında pozitif korelasyon bulunurken (p<0.05); interoseptif duyarlılık ile aşerme düzeyleri arasında negatif korelasyon saptandı (p<0.05). Araştırmamızın bulguları, AKB olan bireylerde interoseptif doğruluğun azalmış olduğu görüşünü desteklerken, interoseptif duyarlılıkta artış olduğu görüşünü desteklememektedir. AKB olan bireylerde interosepsiyondaki bozulma ile AKB gelişimi için risk faktörleri olan aleksitimi, emosyonel disregülasyon, impulsivite arasında ilişki olduğu bulunurken; ağrı duyarlılığı açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Ek olarak; aleksitimi, emosyonel disregülasyon, impulsivite düzeyleri ile AKBTT puanları ve aşerme düzeyleri arasında pozitif ilişki olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Alkol kullanım bozukluğu, alkol, interosepsiyon, interoseptif doğruluk, interoseptif duyarlılık, aleksitimi, emosyonel disregülasyon, impulsivite, ağrı duyarlılığı

Figen Seven
Trakya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gençlerde dikkat işlevleri üzerine etkili olan faktörler

Dikkat işlevini olumsuz etkileyen Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı ve farkındalığı genç bireylerde son yıllarda giderek artmasına rağmen bu grupta nörogelişimsel bir bozukluğa bağlı olmaksızın DEHB benzeri görünüm ortaya çıkaran yaşam tarzı alışkanlıkları nedeniyle gereksiz tanı ve ilaç kullanımı olabildiği bildirilmektedir. Bu araştırmada gençlerde, onların dikkat işlevleri üzerine etkide bulunan faktörlerin doğal bir örneklem üzerinde, kesitselgözlemsel olarak araştırılması hedeflenilmiştir. Araştırmaya Hacettepe Üniversitesi'ne ait fakültelerde öğrenim gören 223 sağlıklı üniversite öğrencisi dahil edilmiştir. Dikkat işlevlerini değerlendirebilmek için katılımcılara MOXO-d-CPT (Sürekli Performans Testi-Continuous Performance Test), İz Sürme A ve B Testi ile Stroop Testi TBAG Formu uygulanmıştır. Nöropsikolojik testlerin tamamlanmasının ardından erişkin DEHB özellikleri için Turgay Erişkin DEHB Değerlendirme Envanteri ile alkol-madde kullanım bozukluğu için Bağımlılık Profili İndeksi Klinisyen Formu uygulanmıştır. Katılımcılardan çocukluk çağına ait DEHB özelliklerini değerlendirmede kullanılan Wender-Utah Derecelendirme Ölçeği, uyku kalitesine ve alışkanlıklarına yönelik Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi Formu, biyolojik ritmlerinin tespit edilebilmesi için Sabahçıl-Akşamcıl Anketi, teknolojik cihazların problemli şekilde kullanımını değerlendirmek için Ekran Zamanı Formu, Problemli Cep Telefonu Kullanımı Ölçeği ve bunlara ek olarak Kafein Tüketim Alışkanlığı Formu, Algılanan Stres Ölçeği, Beck Anksiyete Envanteri ve Beck Depresyon Envanteri'ni doldurmaları istenmiştir. Nesnel ölçümlere dayalı değerlendirmelerle dikkat işlevi açısından iyi ve kötü gruplara ayırdığımızda gruplar üzerinde etkili olan çoklu değişkenlerin öğrencilerin yaşadığı yer, öğrenim gördükleri fakülte ve anksiyete düzeyi oldukları; basit lojistik regresyon modelinde bunlara ek olarak erişkin DEHB özellikleri ve çocukluk çağı DEHB özelliklerinin de etkili olduğu tespit edilmiştir. Algılanan stres düzeyi, depresif belirti düzeyi, uyku kalitesi, kronotipi farklılığı, kafein tüketimi alışkanlığı, fiziksel aktivite düzeyi, fazla ekran zamanı ve problemli teknoloji kullanımı gibi yaşam biçimi alışkanlıklarının nesnel değerlendirmelere dayalı dikkat işlevlerinde etkili olmadığı, ancak kafein tüketimi hariç yaşam biçimiyle ilgili bu alışkanlıkların tamamının öznel olarak bildirilen DEHB özellikleriyle ilişkili olduğu saptanmıştır. Genç bireylerin öznel olarak bildirdiği dikkat işlevine ait yakınma durumunun nesnel ölçümlerle tutarlılık göstermediği ve mevcut durumlarını daha yüksek düzeyde işlevsizlik olarak algıladıkları belirlenmiştir. Sonuç olarak bu araştırmada genç bireylerin dikkat işlevlerini olumsuz yönde etkileyebilecek risk etmenleri ve DEHB benzeri özelliklerle ilişkili olabilecek maladaptif bazı yaşam biçimlerinin olabildiği gösterilmiştir. Sağlıklı yaşam tarzını teşvik edici müdahaleler bu yaş grubundaki bireylerin dikkat işlevlerini güçlendirebilir. Anahtar kelimeler: Dikkat, Üniversite Öğrencisi, MOXO d-CPT, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, DEHB

Anıl Alp
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozuklukta serum galektin-3 ve S100-B düzeyleri: Duygu düzenleme, işlevsellik ve bilişsel işlevlerle ilişkisi

Bipolar bozukluk (BB); yaşam kalitesini düşürebilen, ötimik dönemlerde bile bilişsel bozulma ile giden bir ruhsal hastalıktır. Bipolar bozukluğun yaşam boyu yaygınlığı %0,3 - 1,2 olarak bildirilmiştir. Hastalıkta çok tekrarlayan hastalık dönemleriyle giden bir seyir, dönemler arasında kalıntı belirler, kronik gidiş, güncel tedavilere yetersiz yanıt ve tanı ve tedavi yanıtını izlemede kullanılabilecek biyobelirteçlerin olmadığı bilinmektedir. İmmün inflamauar sistem son yıllarda BB patofizyolojisinde önemli bulguların ortaya çıktığı, giderek artan sayıda çalışmanın yapıldığı bir alandır. Bu çalışmada inflamatuar bir molekül olan Gal-3 ve S100-B serum düzeylerinin BB hastalarda duygu düzenleme, işlevsellik ve bilişsel işlevler ile ilişkisi sağlıklı kontrollerle karşılaştırılarak incelenmiştir. Bu araştırmaya Ekim 2021 - Ocak 2022 tarihleri arasında psikiyatri polikliniğine başvuran, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabına (DSM-V) göre yapılandırılmış klinik görüşmeye (SCID-5) göre BB tanısı konulan 50 hasta ve yaş-cinsiyet-eğitim düzeyi açısından hasta grubu ile eşleştirilen, SCID-5'e göre halen veya geçmişte psikiyatrik tanısı olmayan 50 sağlıklı gönüllü alınmıştır. Tüm katılımcılar araştırmacı psikiyatrist tarafından görüşmeye alınmıştır. Hastalara klinik araştırmacı tarafından, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ), Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ), Bipolar Bozukluk İşlevsellik Ölçeği (BBİÖ), Sheehan Yeti Yitimi Ölçeği (SYYÖ), Duygu Düzenleme Ölçeği (DDÖ), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ), İz Sürme Testi (TMT-A, TMT-B); sağlıklı gönüllülere klinik araştırmacı tarafından, Kısa İşlevsellik Değerlendirme Ölçeği (KİDÖ), Duygu Düzenleme Ölçeği (DDÖ), Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ), İz Sürme Testi (TMT-A, TMT-B) uygulanmıştır. Hastaların ve sağlıklı kontrollerin beyaz küre sayısı (BK), nötrofil yüzdesi (%Neu), hesaplanmış olan nötrofil/lenfosit oranları (NLO), CRP, ferritin, prokalsitonin düzeyleri ile ELİSA kiti ile ölçülen serum Gal-3 ve S100-B düzeyleri kaydedilmiştir. Bu çalışma bilindiği kadarı ile BB hastalarında Gal-3 ve S100-B'nin duygu düzenleme, işlevsellik ve bilişsel işlevler ile ilişkisini sağlıklı kontrollerle karşılaştırmalı olarak inceleyen ilk çalışmadır. Elde edilen sonuçlar, tıbbi yazına BB etyopatogenezinde ve inflamatuar süreçlerin rolü ile ilgili katkı sağlamaktadır. Oksidatif stres ve nöroinflamasyon BB'de progresyonda rol oynayan en önemli alandır. Bu bulgular ışığında BB'de bilişsel bozukluğun ilerlemesine engel olabilecek olası ilaç hedefleri arasında, Gal-3 ve/veya S100-B'nin de yer alabileceği öne sürülebilir. Bipolar bozuklukta duygu düzenleme, işlevsellik ve bilişsel işlevlerdeki bozulmanın Gal-3 ve S100-B ile ilişkisini netleştirmek için uzunlamasına izlem de içeren daha büyük örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Bipolar bozuklukGalektin-3
Oya Coşkun
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metamfetamin kullanım bozukluğunda görsel işlemleme ve bellekle ilişkili süreçlerin incelenmesi

Metamfetamin kullanım bozukluğunda görme algısıyla ilgili değişikliklerin olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, metamfetamin kullanım bozukluğunda ve diğer psikiyatrik hastalıklarda, canlandırma işlevi, binoküler rekabet dinamikleri, örtük dikkate ilişkin yanlılıklar, görsel farkındalık ve yanlış bellek gibi bilişsel süreçlerdeki değişimler ve bu süreçlerin duygu düzenleme güçlükleri, dissosiyatif belirtiler, girici zihinsel fenomenler, ruminasyon, kişilik özellikleri gibi psikopatoloji boyutlarıyla ilişkisinin ortaya konması amaçlanmıştır. Çalışma örneklemi 13 metamfetamin kullanım bozukluğu, 71 diğer psikiyatrik hastalığı olan kişi ve 36 kontrol olmak üzere toplam 120 kişiden oluşmuştur. Metamfetamin kullanım bozukluğu olan hastalara binoküler rekabet testleri, Posner görevi, Deese-Roediger-McDermott (DRM) Paradigması, İz-Sürme Testi, sosyodemografik/klinik veri formu, Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği, Görme Varsanılarını Değerlendirme Ölçeği, Bağımlılık Şiddetini Belirleme Ölçeği, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa formu, Dissosiyasyon Ölçeği, Temel Kişilik Özellikleri Ölçeği, Wender Utah Ölçeği ve Madde Aşerme Ölçekleri; diğer psikiyatrik hastalığı olan kişiler grubuna ve kontrol grubuna binoküler rekabet testleri, Posner görevi, Deese-Roediger-McDermott (DRM) Paradigması, İz-Sürme Testi, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Bipolarite endeksi, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa formu, Ruminatif Tepkiler Ölçeği, Dissosiyasyon Ölçeği, İstem Dışı Görsel İmgeleme ve Sözel Düşünceler Anketi, Temel Kişilik Özellikleri Ölçeği, Wender Utah Ölçeği, Toronto Aleksitimi Ölçeği, El Dominansı Ölçeği, Yaratıcı Kişilik Özellikleri Ölçeği uygulanmıştır. Metamfetamin kullanım bozukluğu grubunda binoküler rekabet testlerindeki canlandırma yüzdesi, algı değişimi frekansı, serbest hatırlama testindeki doğru hatırlanan sözcük ortalaması kontrol ve diğer psikiyatrik hastalık gruplarından anlamlı düzeyde daha düşük, iz sürme testi A süresi, iz sürme testi B süresi ve yanlış bellek yüzdesi anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Metamfetamin kullanım bozukluğu ve depresyon hastalarının Posner testinde kontrol grubundan farklı bir eğri çizdiği ve dönüşün inhibisyonu fenomeninin 200-400 msn aralığında gerçekleştiği gözlemlenmiştir. Depresyon hastalarında duygu düzenleme güçlükleri ve dissosiyatif semptomlar metamfetamin kullanım bozukluğu ve kontrol grubuna göre; ruminasyon, istem dışı görsel imgeleme ve istem dışı sözel düşüncelerin kontrol grubuna göre anlamlı biçimde daha fazla olduğu saptanmıştır. Bu bulgular farklı görsel işlemleme süreçlerinin birbiriyle ilişkili olduğunu, görsel işlemleme ve yanlış bellekle ilgili süreçlerin psikopatolojiyi daha iyi anlamak için yol gösterici olabileceğini göstermektedir. Metamfetamin kullanım bozukluğunda görsel işlemleme ve yanlış bellek oluşumuyla ilişkili süreçlerde yaygın bozukluk saptanmış, majör depresif epizod hastalarında da metamfetamin bağımlılarından daha hafif olmakla birlikte bozulma gözlendiği gösterilmiştir. Yine bu süreçlerin, özellikle depresyonla ilişkilendirilebilecek anksiyete, duygu düzenleme güçlükleri, dissosiyatif belirtiler, ruminasyon ve girici zihinsel fenomenlerle ilişkili olduğu gösterilmiştir. İllüzyona dayanan deneylerle simüle edilen belirsiz durumlar söz konusuyken beyinde algı ve belleğin nasıl şekillendiğini belirlemek, farklı psikiyatrik hastalıkları ve bu hastalıklarda psikopatolojinin farklı boyutlarını anlamak için değerli olabilir.

Oğuz Kaan Yalçınkaya
Hacettepe University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Vardiyalı çalışanlarda uyku sorunları ve iş tatmini arasındaki ilişkinin incelenmesi

Çalışma hayatı insanların zamanın büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. İş yaşamında yaşanan olumlu ve olumsuz durumlar bireyin diğer yaşam alanlarını da büyük ölçüde etkilemektedir. Bireyin iş doyumunun olması hem bireyin diğer yaşam alanlarındaki doyum düzeyini hem de çalıştığı örgüte olan katkısını ve verimini etkilemektedir. Bu araştırmanın amacı; vardiyalı sistemde çalışanların uyku düzenlerinde meydana gelen düzensizliğin, kurum içinde iş tatminini ve boyutlarına etkisinin incelenmesidir. Araştırma ilişkisel tarama modelinde tasarlanmış ve nicel yöntem kullanılmıştır. Araştırma vardiyalı çalışma sistemi ile çalışan 146 katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma sonucunda uyku hijyeni ile uyku kalitesi arasında, iş doyumu ile uyku kalitesi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. Diğer bir ifadeyle uyku hijyeni arttıkça, uyku kalitesinin arttığı, uyku kalitesinin artmasının iş doyumunun arttığı belirlenmiştir.

UykuUyku bozukluklarıVardiya sistemi+2
Arzu Bagır
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluk hastaları ve birinci derece yakınlarında silik nörolojik belirtiler, sirkadiyen tercihler ve duygu regülasyonunda güçlükler arasındaki ilişki

Bu çalışmada bipolar bozukluk hastaları ve birinci derece yakınlarında silik nörolojik bulgular, sirkadiyen tercihler ve duygu düzenleme güçlüğü ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Psikiyatri polikliniğine başvuran ve çalışma ölçütlerini karşılayan 35 bipolar bozukluk hastası ile 35 hastanın 1. dereceden yakını ve 35 kontrol grubu olmak üzere toplamda toplam 105 kişi katılmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ), Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), Sabahlılık-akşamlılık Ölçeği (MEQ), Duygusal Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ), Nörolojik Değerlendirme Ölçeği (NDÖ) uygulandı. Ötimi ölçütleri, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeğinden 7 veya daha az puan almış olmak ve Young Mani Değerlendirme Ölçeğinden 5 veya daha az puan almak şeklinde belirlendi. Araştırmamızın sonucunda motor koordinasyon, karmaşık motor hareketler, diğer Silik nörolojik belirtiler (SNB) ve toplam SNB ortalama puanının anlamlı olarak hasta ve hasta yakını gruplarındaki kişilerin ortalama puanlarının kontrol grubuna göre yüksek olduğu saptandı. Bipolar hasta grubundaki kişilerde psikotik depresyonu olan hastaların diğer SNB ortalama puanının anlamlı olarak psikotik depresyonu olmayan hastaların ortalama puanından yüksek olduğu görüldü. Hastaların kabul etmeme, amaçlar, dürtü, stratejiler, açıklık ve toplam DDGÖ puanının anlamlı olarak hasta yakını ve kontrol grubundan yüksek olduğu saptandı. Bipolar hasta grubundaki kişilerin SNB alt boyutlarından diğer SNB ile duygu düzenleme güçlüğü alt boyutlarından dürtü ve farkındalık arasında istatistiksel olarak pozitif yönde, zayıf düzeyde ve anlamlı bir ilişki tespit edildi. Hasta yakını grubundaki kişilerde SNB ile; duygusal düzenleme güçlüğü ölçeği ile duygusal bütünleştirme ve karmaşık motor hareketler arasında pozitif yönde ve anlamlı bir ilişki tespit edildi. Duygu düzenleme güçlüğü alt boyutlarından kabul etmeme ile SNB alt boyutlarından karmaşık motor hareketler arasında pozitif yönde, zayıf düzeyde ve anlamlı bir ilişki tespit edildi. Kontrol grubunda kişilerde farkındalık ile duygusal bütünleştirme arasında pozitif yönde, zayıf düzeyde ve anlamlı bir ilişki tespit edildi. SNB ve MEQ gruplar arasında değerlendirildiğinde; bipolar hasta grubunda ara tipte olanların karmaşık motor hareketler ortalama puanı sabah tipi olanlardan yüksek bulundu. Hasta yakını grubundaki sabah tipi olanların SNB toplam ve diğer ortalama puanı ara tipteki hasta yakınlarından yüksek bulundu. Kontrol grubundaki kişilerde ara tipte olan kişilerin stratejiler ortalama puanın anlamlı olarak sabah tipte olan kişilerin ortalama puanından yüksek bulundu. Sonuç olarak ötimi döneminde bile bipolar bozukluğu olanlarda ve birinci derece hasta yakınlarında duygu düzenleme güçlüğü ve silik nörolojik bulgularla olumsuz duygu düzenleme stratejilerinin ilişkisi vardır. Bipolar hasta grubunda sirkadiyen tercihler anlamlı olarak silik nörolojik bulgular ve duygu düzenleme stratejileri ile ilişkilidir. Hasta yakınlarında silik nörolojik bulgular ile duygu düzenleme stratejileri arasındaki ilişki sirkadiyen tercihten bağımsızdır. Anahtar kelimeler; Bipolar bozukluk, silik nörolojik belirtiler, sirkadiyen tercihler, duygu regülasyonu.

Bipolar bozuklukBipolar bozuklukDuygu düzenleme+5
Barış Erkuş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozuklukta zihin kuramı işlevleri ve bağlanma biçimleri arasındaki ilişki

Amaç: Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastalarında çeşitli düzeylerde nöropsikolojik bozulmalar olduğu bilinmektedir. Son yıllarda OKB'de Zihin Kuramı (ZK) işlevleri ve bağlanma stilleri ile ilgili araştırmalar giderek artmaktadır. Bu çalışmada OKB hastaları ile sağlıklı kontroller arasında ZK becerileri ve bağlanma stilleri açısından bir farklılık olup olmadığı, OKB tanılı hastalarda obsesif kompulsif belirtiler, ZK becerileri ve bağlanma stilleri arasında bir ilişki bulunup bulunmadığı konularının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza DSM-5 tanı kriterlerine göre OKB tanısı almış 42 hasta ve hastalar ile yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi açısından eşleştirilmiş 42 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcıların tümüne Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Padua Envanteri-41-R (PE), Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği (EBBÖ), İmayı Anlama Testi (İAT) ve Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT) uygulanmıştır. Bulgular: OKB grubunda İAT(p:0,001) ve GZOT(p:0,006) performansları kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde zayıf bulunmuş, her iki test skorunun da hasta grubunda BAÖ'den alınan puanlar ile negatif yönlü ve anlamlı düzeyde ilişki içerisinde olduğu saptanmıştır (sırasıyla p:0,001 ve p:0,003). Çalışmamızda OKB grubunda kaygılı/ambivalan (p:<0,001) ve kaçıngan bağlanma(p:<0,001) boyutları anlamlı düzeyde yüksek, bu farkın depresif belirtilerin şiddeti kontrol edildiğinde anlamlığını sürdürdüğü saptanmıştır. OKB hastalarında bağlanma boyutları ve ZK becerileri arasındaki ilişki incelendiğinde; kaçıngan (p:0,006) ve kaygılı/ambivalan bağlanma (p:0,024) boyutları ile İAT skorları arasında negatif yönlü ve anlamlı düzeyde bir ilişki bulunurken, GZOT performansları ile bağlanma boyutları arasında anlamlı düzeyde bir ilişki saptanmamıştır (sırasıyla p:0,055 ve p:0,057). Depresif belirtilerin etkisi kontrol edildiğinde OKB hastalarında sadece kaçıngan bağlanma boyutu ile İAT skorları arasındaki ilişki anlamlı kalmayı sürdürmüştür (p:0,007). OKB hasta grubunda PE toplam puan ve alt ölçek puanları ile İAT ve GZOT performansları arasında anlamlı bir ilişki saptanmazken (p>0,05), kaygılı/ambivalan bağlanma boyutu ile PE toplam puan (p:0,002) ve temizlik (p:0,013), düşüncelere kapılma (p:0,003), dürtüler (p:0,042), kesinlik (p:0,030) belirti alt boyutları arasında anlamlı düzeyde pozitif yönlü bir ilişki olduğu görülmüştür. OKB hasta grubunda; kaçıngan bağlanma boyutu ile obsesif kompulsif belirtilerin kontrol alt boyutu arasında negatif yönlü ve anlamlı bir ilişki bulunmuş (p:0,05), kaçıngan bağlanma boyutu ile PE toplam puanı ve diğer belirti alt boyutlarından alınan puanlar arasında ise anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Bu çalışmada OKB'de hem affektif hem de kognitif ZK becerilerinin sağlıklı kontrollere göre daha zayıf ve hem kaygılı/ambivalan hem de kaçıngan bağlanma boyutlarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Çalışmamızda OKB hasta grubunda güvensiz bağlanma boyutları ile kognitif ZK becerileri arasında negatif yönlü anlamlı düzeyde bir ilişki gözlenmiştir. Ayrıca obsesif kompulsif belirtiler ile kaygılı/ambivalan bağlanma arasında anlamlı ilişki tespit edilmiş, ZK ile belirtiler arasında ise anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. OKB'de bağlanma ve zihin kuramı işlevlerindeki bozulmalar ile aralarındaki ilişkiye dair yeni kanıtların bulunması, nörogelişimsel süreçlerin bu bozukluktaki etkilerinin anlaşılmasına, ayrıca nispeten yüksek oranlarda tedaviye düşük yanıt olan bu bozuklukta bağlanma ve ZK becerilerini göz önünde bulunduran yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine katkı sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, Zihin Kuramı, Zihinselleştirme, Bağlanma

BağlanmaBağlanma stilleriObsessif kompülsif bozukluk+2
Anıl Cemre Ökmen
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozukluğu olan ötimik hastalarda emosyonel tepkisellik ve irkilme yanıtının afektif düzenlenmesi

Emosyonel işlemlemenin bir bileşeni olan emosyonel tepkisellik (ET), duygusal bir uyarana verilen hızlı ve kısa süreli yanıttır. Bipolar bozuklukta (BB); ET ile ilgili çalışmalarda hastalık ve düzelme dönemlerinde, irkilme yanıtında ve ET'de birbiri ile çelişen nicelik ve nitelik olarak farklı sapmaların bildirildiği çalışmalar bulunmaktadır. İrkilme yanıtındaki bu değişikliklerin, Bu çalışmada, eş tanıları olmayan ötimik bipolar hastalar, BB'de önemli bir nörofizyolojik biyobelirteç olabilecek irkilme refleksinin afekt ile düzenlenmesi (İRAD) açısından değerlendirilmiştir. Bu amaçla hasta ve sağlıklı kontrollerin nesnel ve öznel yöntemlerle elde edilen ET ölçümleri, gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Hastaların SCID 5 (DSM 5 Bozuklukları için Yapılandırılmış Görüşme- Klinisyen Versiyonu) ile tanıları doğrulanmış ve eş tanısı olan hastalar, kontrol grubunda da psikiyatrik hastalıklar dışlanmıştır. Tüm katılımcılar Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği (HAM-A), Klinik Global İzlenim ölçeği, Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ) ile değerlendirilmiştir. International Affective Picture System (IAPS)'dan seçilmiş 45 resim ile üç duygusal koşul (olumlu-nötr-olumsuz) oluşturulmuştur. Akustik uyaran ile irkilme tetiklenerek İRAD değerlendirilmiştir. Ayrıca hastaların her resme verdikleri değerlik ve uyarılabilirlik puanları ile öznel deneyimleri incelenmiştir. Çalışmaya 33 hasta, 35 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Hasta ve kontroller karşılaştırıldığında gruplar arasında HAM-D, HAM-A, YMDÖ ölçek puanları bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Her iki grup da olumlu, nötr ve olumsuz içerikli resimleri beklenildiği doğrultuda normatif değerlerle uyumlu olarak derecelendirmiştir. Hasta grubu kontrollere kıyasla resimleri daha yüksek puanlı değerlendirmişlerdir. Farklı koşullarda irkilme genliği kontrol grubunda doğrusal örüntüyü gösterirken, hasta grubunda doğrusal örüntü kaybolmuştur. Hasta grubunda; kontrollerden farklı olarak resim değerliklerinin genlik üzerinde anlamlı etkisi olmadığı da saptanmıştır. İrkilme refleksi alanının ise emosyonel koşullara göre değiştiği ancak grubun alan üzerinde anlamlı etkisi olmadığı gösterilmiştir. Latans açısından bakıldığında hasta ve kontroller arasında fark gözlenmemiştir ve emosyonel koşullardan etkilenmediği görülmüştür. Sonuç olarak BB'de ötimik dönemde ET azalmış, İRAD baskılanmışır ve bu İR alan ve genlik ölçümleriyle gösterilmiştir.

Affektif bozukluklarBipolar bozuklukDuygu+2
Nilgün Oktar Erdoğan
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bush francis katatoni değerlendirme ve KANNER katatoni ölçeklerinin Türkçeye uyarlanarak karşılaştırılması ve katatoninin yatan hastalarda değerlendirilmesi

Katatoni sık gözlenen, belirtileri görüldüğünde kolaylıkla tanı konabilen, komplikasyonları nedeniyle yaşamı tehdit edebilen bir sendromdur. Bu çalışmada katatoni belirtilerinin değerlendirilmesi için geliştirilen Bush Francis Katatoni Değerlendirme Ölçeği (BFKDÖ) ve KANNER Ölçeği'nin Türkçeye çevrilmesi, bu uyarlamaların geçerlik ve güvenirlik analizlerinin yapılması ve BFKDÖ, KANNER Ölçeği, DSM-5 Katatoni Tanı Ölçütleri'nin özelliklerinin karşılaştırılması planlanmıştır. Ek olarak, bir üniversite hastanesi psikiyatri ve nöroloji servisleriyle dahiliye yoğun bakım ünitesinde yatan hastalarda bu ölçekler aracılığıyla katatoninin değerlendirilmesi ve sıklığının tespit edilmesi, katatoninin sosyodemografik ve klinik özellikler, tetkik sonuçları ile ilişkisinin ve komplikasyonlarının incelenmesi amaçlanmıştır. Yaklaşık 20 aylık bir çalışma süresinde ölçeklerin Türkçe uyarlamaları toplam 223 hastaya uygulanmıştır. Psikiyatri servisinde yatan tüm hastaların sosyodemografik ve klinik özellikleri değerlendirilmiştir. Ölçeklerle katatoni taramasını geçen hastaların klinik bilgileri ayrıntılı bir form aracılığıyla toplanmıştır. Psikiyatri servisinde ölçeklerde katatoni taramasını geçme sıklığı %16,7, DSM-5'e göre katatoni tanısının sıklığı %14,2 olarak bulunmuştur. Özgeçmişte katatoni öyküsünün katatoniyle anlamlı ilişkisi bulunan bir klinik özellik olduğu tespit edilmiştir. En sık görülen komplikasyonun idrar yolu enfeksiyonları olduğu ve malin katatoni gibi hayatı tehdit eden komplikasyonların görülebildiği bulunmuştur. Nöroloji ve acil servislerindeki ölçek değerlendirmelerinde katatoni taramasını geçen, ancak ayırıcı tanısında katatoni düşünülmeyen hastalar olduğu gözlenmiştir. En sık görülen katatoni belirtilerinin literatürle uyumlu olarak konuşmama, gözünü dikerek bakma, karşıtlık, vaziyet alma/katalepsi, içe kapanma ve hareketsizlik/stupor olduğu sonucuna varılmıştır. Bu tez çalışmasında hem BFKDÖ, hem de KANNER Ölçeği'nin Türkçe uyarlamalarının iç tutarlılık güvenirliklerinin (Cronbach alfa: BFKDÖ için 0,902 ve KANNER Ölçeği bölümleri için sırasıyla 0,9; 0,891; 0,806) ve ölçek maddelerinin büyük bir bölümünün değerlendirmeciler arası güvenirliğinin yüksek olduğu gözlenmiştir (Kappa katsayılarının ortalaması BFKDÖ: 0,885 ve KANNER Ölçeği: 0,904). Korelasyon analizlerinde ölçeklerin tarama bölümleri arasında ve BFKDÖ toplam puanı ile KANNER Ölçeği'nin 2. ve 3. bölüm puanları arasında korelasyon bulunduğu tespit edilmiştir. BFKDÖ toplam puanının 6 olması ile KANNER Ölçeği 2. bölümünün 15 veya 3. bölümünün 1 puan olmasının DSM-5'e göre katatoni tanısı konmasında yüksek doğrulukla kullanılabileceği saptanmıştır. DSM-5 katatoni tanı ölçütlerinin ölçeklere göre daha kısıtlayıcı olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak hem BFKDÖ, hem de KANNER Ölçeği'nin Türkçe uyarlamalarının güçlü psikometrik özellikleri olan, geçerli ve güvenilir ölçekler olduğu saptanmıştır.

Güvenilirlik ve geçerlilikKatatoniNöropsikiyatri+2
İbrahim Mert Erdoğan
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Standardize kişilik değerlendirmesi kısaltılmış ölçeği ve ıowa kişilik bozukluk taraması'nın Türkçe geçerlik ve güvenirliği

Kişilik bozuklukları (KB), sık görülen, sosyal veya mesleki işlevselliği önemli ölçüde bozan, kişilerarası ilişkileri olumsuz etkileyen ve de pek çok ruhsal hastalıkla eş tanılı olarak karşımıza çıkan ruhsal bozukluklardır. Yüksek yaygınlığına rağmen kişilik bozukluklarında değerlendirme ve teşhis zordur. Bu nedenle klinik uygulamalarda kolaylık sağlaması adına kısa ve basit tarama ölçeklerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada kişilik bozuklarının değerlendirilmesi için geliştirilen Standardize Kişilik Değerlendirmesi Kısaltılmış Ölçeği (SKDKÖ) ve Iowa Kişilik Bozukluk Taraması'nın (IKBT) Türkçeye çevrilmesi ve bu uyarlamaların geçerlik ve güvenirlik analizlerinin yapılması planlanmıştır. Yaklaşık 4 aylık bir çalışma süresinde ölçeklerin Türkçe uyarlamaları toplam 82 hastaya uygulanmıştır. Psikiyatri polikliniğine başvuran ve çalışmaya katılan tüm hastaların sosyodemografik özellikleri değerlendirilmiştir. Ölçeklerden SKDKÖ ve IKBT yüz yüze, Coolidge Eksen II Envanteri Plus Türkçe Kısa Formu (CATI+TR-KF) ise öz bildirim şeklinde uygulanmıştır. CATI+TR-KF, KB tanısı için kullanılan DSM-V temelli kategorik bir ölçektir. Çalışmaya katılan 82 hastadan 77'si ölçekleri uygun şekilde doldurmuştur. Bu 77 hastadan 33'üne CATI+TR-KF'ye göre en az bir kişilik bozukluğu tanısı konmuştur. Bu tez çalışmasında SKDKÖ, ve IKBT ölçeklerinin Türkçe uyarlamalarının iç tutarlılık güvenirlikleri değerlendirildiğinde (SKDKÖ için α = 0,50 ve IKBT için α = 0,68) SKDKÖ için düşük, IKBT için ise orta güvenirlikte olduğu, ortalama 3 hafta ara ile 32 katılımcıya ölçekler yeniden uygulanarak ölçek maddelerinin tekrar test güvenirlikleri değerlendirildiğinde Pearson Korelasyon katsayılarının (SKDKÖ için r(30) = 0,78, p < 0,001 ve IKBT için r(30) = 0,84, p < 0,001) her iki ölçek için de yüksek güvenirlikte olduğu gösterilmiştir. SKDKÖ toplam puanının ³5 ve IKBT toplam puanının ³5 olmasının herhangi kişilik bozukluğu ön tanısında kullanılabileceği gösterilmiştir. Sonuç olarak hem SKDKÖ hem de IKBT'nin Türkçe uyarlamalarının geçerli ve güvenilir ölçekler olduğu saptanmıştır.

Güvenilirlik ve geçerlilikKişilikKişilik anketleri+4
Cengiz Arca
Hacettepe University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Sinematerapi ve filmlerin psikodinamik yorumlanmasının bağımlılık tedavisi ve eğitimlerde kullanılması

Sinematerapi ve Filmlerin Psikodinamik Yorumlanmasının Bağımlılık Tedavisi ve Eğitimlerde Kullanılması Giriş: Genel anlamıyla bağımlılık bir nesneye, kişiye ya da bir varlığa duyulan önlenemez istek veya bir başka iradenin baskısı altına girme durumu olarak tanımlanabilir (Uzbay 2015). Madde bağımlılığı ise bir maddenin beyni etkilemesinden kaynaklanan, maddenin keyif verici etkilerini hissetmek veya yoksunluğundan kaynaklanan huzursuzluktan sakınmak için, devamlı veya periyodik olarak madde alma isteği ve bazı davranış bozukluklarıyla karakterize bir beyin hastalığıdır (Uzbay 2015). Bağımlılığın etiyolojisini açıklayan biyolojik, genetik, çevresel nedenler yanında psikanalitik, bilişsel ve sosyal öğrenme kuramları gibi birçok kuram bulunmaktadır. Bu kuramlar içinde özellikle klasik psikanalitik kuram olguları anlamayı (empati) ve sinematerapi uygulamaları sırasında film karakterlerinin psikodinamik yorumlanmasının hem olguların özdeşim kurdukları karakterler sayesinde kendi yaşantılarıyla ilgili farkındalık ve içgörü kazanmasını sağlamakta hem de eğitim seanslarında filmlerdeki karakterler sayesinde bağımlılık, bağımlı hasta ve bağımlı hastanın dinamiklerini anlama ve yaklaşım konusunda detaylı bilgiye sahip olunmasını sağlamaktadır. Psikanalitik kurama göre cezalandırıcı katı süperegosu olan bireyler bilinçdışı stresleri azaltmak için alkol veya madde kullanımına başvururlar. Ego işlevlerinde yetersizlik, ego güçsüzlüğü, engellenme eşiğindeki düşüklük, anksiyeteye duyarlılık, stresle baş etme becerilerindeki yetersizlik bağımlılık davranışını belirleyen önemli etmenlerdendir (www.ogelk.net). Bağımlılığın klasik psikanalitik açıklamasında olguların psikoseksüel gelişimin oral dönemine fiksasyonundan bahsedilmektedir. Ayrıca psikanalitik kuram cezalandırıcı aşırı katı süperego üzerine odaklanmaktadır. Sinematerapi, eğitimli bir profesyonel tarafından bireysel, grup ya da hastaya film izleme ödevi verilmesini, kendini açma ve değişim sağlama amacıyla, karakterlerin ve metaforların kullanılmasını kapsayan yaratıcı terapötik bir girişimdir (Powell 2008). Sinematerapinin etki mekanizmasI 4 aşamada gerçekleşmektedir (Gençöz 2007; Sharp veark. 2002): İdentification (Özdeşim kurma), Catarsis (İç boşaltma), İnsight (İçgörü) ve Universalisation (Bütünleştirme). Sinema terapinin genel amacı; danışanın yaşamını resmeden bir film belirlemek, karakterlerle özdeşleşmesine ve problem üzerine içgörü geliştirmesine yardım etmek, karakterlerin hatalarından veya doğru kararlarından kazanım sağlamak ve problemin çözümüne teşvik eden stratejiler elde etmektir (Sharp ve ark. 2002; Powell 2008). Sinematerapinin ruhsal hastalıklar yanında ruh sağlığı profesyonellerinin eğitiminde de kullanılması söz konusudur (Dave ve Tandon, 2011). Amaç: Bu araştırma, bağımlılık tedavilerinde filmlerin kullanılması, sinematerapi ve filmlerin ve karakterlerin psikodinamik yorumlanmasının bağımlılık tedavisi ile danışanların ve ruh sağlığı profesyonellerinin eğitimlerinde (sine-eğitim) kullanılmasının etkilerini araştırmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma için bir yandan sinematerapi ve sine-eğitim konulu literatür taranırken, diğer yandan seçilen bağımlılık konulu üç film (Krisha, Oslo 31 Ağustos ve Basketbol Günlükleri) üçer kez izlenerek filmin genel konusu ve karakterler ile karakterlerin psikanalitik açıdan yorumlanması yapılmıştır. Bulgular: Krisha filmi, alkol bağımlılığı nedeniyle tedavi gören ve 10 yıldır ailesiyle görüşmeyen ve şükran günü için aile toplantısına katılan 60'lı yaşlarda bir kadını konu almaktadır. Oslo 31 Ağustos filmi, rehabilitasyon merkezinde yaklaşık bir yıldır tedavi gören ve çıkmak üzere olan çoklu madde bağımlılığı olan 30'lu yaşlarındaki Anders'in hikayesidir. Basketbol Günlükleri ise annesi ile yaşayan, en büyük hayali iyi bir takımda basketbol yıldızı olmak olan lise öğrencisi Jim'in madde kullanımına bulaşması, akran ilişkileri, suça yönelmesi ve hayallerinden uzaklaşırken yazmayı asla bırakmaması konu edilmektedir. Sonuç: Sinematerapi ve sine-eğitim ile bağımlılık konulu filmlerin kullanılması ve karakterlerin psikanalitik yorumlanması hem bağımlı olguların terapisinde hem de konuyla ilgilenen ruh sağlığı profesyonellerinin eğitimlerinde etkili bir yöntem olarak görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Bağımlılık; sinematerapi; sine-eğitim.

BağımlılıkFilmHasta eğitimi+4
Sema Buzrul Sönmez
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Sentetik kannabis kullanıcılarında yüzde dışavuran duyguları tanıma-ayırt etme ve iletişim becerilerinin araştırılması: Kesitsel kontrollü çalışma

Sentetik kannabinoidler (SK), marjinal ve heyecan arayışı içerisinde olan gruplarca kullanılmaya başlansa da, düşük maliyetleri ve toksikolojik testlerdeki sınırlılıklar nedeniyle son yıllarda en yaygın kullanımı olan psikoaktif maddeler arasında yer almaktadır. Kullanıcılarda farklı sağlık sorunlarına neden olmakta ve kimyasal yapılarındaki değişkenlikler nedeniyle tedavileri güçleşmektedir. Çalışmamızda SK kullanımının yüzde dışavuran duyguların tanınması, ayırt edilmesi ve iletişim becerilerindeki olası etkileri, sağlıklı kontrollerle karşılaştırılarak incelenmiştir. Araştırmamız, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Madde Bağımlılığı Polikliniği'ne 2017 Nisan – 2018 Eylül ayları arasında başvuran, son bir yılda SK kullanımına sahip 62 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Ayrıca madde kullanım öyküsü olmayan 62 sağlıklı birey kontrol grubu olarak çalışmaya dâhil edilmiştir. Araştırmanın örneklemi 18-56 yaş aralığında, 124 erkek katılımcıdan meydana gelmektedir. Bilişsel bozukluğa, aktif psikotik bozukluğa, aktif duygudurum bozukluğuna ve klinik olarak belirgin zeka geriliğine sahip olmak, araştırmanın dışlama kriterlerini oluşturmaktadır. Ölçek uygulama sürecinde; Sosyodemografik Bilgi Formu, Bağımlılık Profil İndeksi (BAPİ), Yüzde Dışavuran Duyguların Tanınması Testi, Yüzde Dışavuran Duyguların Ayırt Edilmesi Testi ve İletişim Becerileri Ölçeği-Yetişkin Formu kullanılmıştır. Araştırmamızda SK kullanım öyküsü olan hastaların yüzde dışavuran duyguları tanıma beceri puanları kontrol grubundan daha yüksektir. Yüzde dışavuran duyguları ayırt etme beceri puanları, hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı bir farklılık göstermemektedir. SK kullanım süreleri ve bağımlılık şiddeti düzeyleri ile yüzde dışavuran duyguları tanıma ve ayırt etme becerileri arasında anlamlı bir ilişki bulunmamaktadır. İletişim becerileri açısından her iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmazken, SK kullanım öyküsü olan grubun yüzde dışavuran duyguları tanıma ve ayırt etme becerileri ile iletişim becerileri arasında da bir ilişkiye rastlanmamıştır. Kişilerin sosyal uyumlarını artırmalarında, mesleki, akademik, ailevi bağlarını korumalarında, yeni yaşamsal beceriler kazanmalarında iletişim, duygu tanıma ve ayırt etme becerilerinin etkisi yadsınamaz. Madde kullanımlarına bağlı gelişen ya da madde kullanımına sevk eden sosyal becerilerdeki ve duygu tanıma, ayırt etme becerilerindeki zayıflıkların giderilmesi, bağımlılık tedavisinin etkililiğini artıracaktır. Yeni araştırmalarda, bağımlılık alanına özgü ölçme araçlarının geliştirilmesi, daha geniş örneklemlere ulaşılması, araştırmalarda nörogörüntüleme ölçümlerinin ve toksikolojik analizlerin kullanılması, psikoeğitsel müdahalelerin geliştirilmesi yararlı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Sentetik Kannabinoidler; Madde Bağımlılığı; Yüzden Duygu Tanıma-Ayırt Etme; İletişim Becerileri.

BağımlılıkDuyguDuygu dışavurum tarzları+6
Hamdi Şimşek
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Madde kullanım bozukuluğu olan kişilerde madde kullanım özellikleri üzerine nitel bir çalışma

Bu çalışma madde kullanım bozukluğu olan kişilerde madde kullanım özelliklerinin; madde kullanımına başlama yaşı, madde kullanımını tetikleyen faktörler, kullanılan ilk madde, diğer geçiş maddeleri ve bu maddeleri tercih etme sebepleri, kullanım şekilleri ve madde kullanımının sebep olduğu sorunların ortaya çıkartılması amacıyla yapılmıştır. Araştırmaya katılan madde kullanım bozukluğu tanısı almış sekiz kişiyle araştırmanın hedefleri doğrultusunda derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Madde kullanım özellikleri incelendiğinde; madde kullanımına başlamanın 15-18 yaş aralığında olduğu yani ergenlik döneminin riskli bir dönem olduğu, madde kullanımında; merak etme, arkadaş ortamı, ailesel ve ruhsal sorunlar gibi tetikleyicilerin olduğu, kullanıma esrar maddesiyle başlandığı ve sonrasında merak ve özenti, etkiyi arttırma, arkadaş tavsiyesi, daha güvenli bulma, ekonomik sebepler gibi nedenlerle kokain, ectasy, bonzai, jamaika, pregabalin, bali, tiner, eroin ve morfin maddelerinin kullanımının tercih edildiği, kullanım şeklinin etkiyi arttırmak amacıyla belirlendiği ve çoğunlukla bong-kova yönteminin kullanıldığı, madde kullanımının hukuksal, ailesel-çevresel, eğitim ve iş hayatıyla ilgili birçok soruna sebep olduğu bulunmuştur.

BağımlılıkMadde bağımlılığıMadde kullanım bozuklukları+1
Elif Çisem Dinç
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Bir kapalı ceza infaz kurumundaki tutuklu/hükümlü örnekleminde alkol-madde kullanım özellikleri ile mizaç ve suç davranışı arasındaki ilişkinin incelenmesi

Haz veren etkileri nedeniyle tekrar tekrar kullanılan uyuşturucu ve uyarıcı maddelerin değişik şiddette fizyolojik ve psikolojik sorunların ortaya çıkmasına sebep olduğu bilinmektedir ve alkol-madde kullanımının nedenleri birçok araştırmanın konusu olmaktadır. Çalışmamızda ceza infaz kurumunda kalan hükümlü kişilerde alkol-madde kullanım özellikleri ile mizaç ve suç davranışı arasında ilişkinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Araştırmamız Eylül 2018-Ocak 2019 tarihleri arasında Şanlıurfa 2 No.lu T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'nda bulunan 18-65 yaş aralığında adli suçlardan hükümlü olan 200 katılımcı ile yapılmıştır. Çalışmamızda Sosyodemografik Bilgi Formu, TEMPS-A Mizaç Ölçeği ve Bağımlılık Profil İndeksi- BAPİ kullanılmıştır. Çalışmamızın hipotezlerini değerlendirdiğimizde; alkol ve madde kullanımı ile suç davranışının niteliği arasında bir ilişki bulunmuştur (p=0,015). 'İnsana ve mala yönelik' şiddet içeren suç niteliği grubunda BAPİ ortalama toplam ölçek puanı daha yüksek saptanmıştır. Mizaç yapısı özellikleri ile alkol ve madde kullanım özellikleri arasındaki ilişkiyi değerlendirdiğimizde; irritabl mizaç yapısı ile BAPİ alkol-madde kullanım özellikleri alt ölçeği arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde zayıf bir ilişki bulunmuştur (r=0,305, p=0,004). Siklotimik ve irritabl mizaç yapısı ile BAPİ şiddetli istek alt ölçeği arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde zayıf bir ilişki bulunmuştur (r=0,253, p=0,02; r=0,328, p=0,002). İrritabl mizaç yapısı ile BAPİ toplam puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde çok zayıf bir ilişki bulunmuştur (r=0,245, p=0,024). Mizaç yapısı ile suç davranışının niteliği arasındaki ilişkiyi değerlendirdiğimizde, suç davranışının niteliği grupları arasında hipertimik mizaç yapısı özellikleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p=0,01). Mala yönelik suç niteliği grubunda hipertimik mizaç yapısı özellikleri daha yüksek bulunmuştur. Suçun şiddet özelliği grupları arasında ise, depresif mizaç ve siklotimik mizaç yapısı özellikleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,009, p=0,012). 'Şiddet dışı' suç özelliği olan grupta depresif mizaç ve siklotimik mizaç özellikleri 'şiddet içeren' suç özelliği olan gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. İleride yapılacak olan araştırmalarda, öz bildirime dayalı anketlerin yanında klinik değerlendirme araçlarının da kullanılması ve özellikle çalışmaya kadın ceza infaz kurumlarının dahil edildiği daha büyük örneklemlere ulaşılması, çalışmamızda elde edilen ön bulguların test edilip doğrulanması açısından önerilmektedir.

Alkol bağımlılığıAlkol içmeCeza infaz kurumları+5
Selin Sak
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Başa çıkma davranışları ölçeği: Türkçe formunun geçerlilik ve güvenilirliği

Amaç: Bu çalışma, alkol kullanım bozukluğu (AKB) tanısı almış bireylerin depreşme anında başvurduğu başa çıkma davranışlarını değerlendirmek üzere, John Stapleton ve arkadaşları tarafından (1983) geliştirilen 'Coping Behaviours Inventory' (Başa Çıkma Davranışları Ölçeği) Türkçe formunun geçerlilik ve güvenirliliğini tespit etmek amacıyla yapılan bir çalışmadır. Yöntem: Araştırma, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalına bağlı Madde Bağımlılığı Polikliniğinde ayaktan tedavi gören ve psikiyatrik görüşmesine ek olarak, DSM-V'e (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı - V) göre alkol kullanım bozukluğu tanısı almış bireylerden oluşmuştur. Verilerin yorumlanması ve analiz edilmesi için SPSS for Windows 15.0 paket programı kullanılmıştır ve istatistiksel olarak anlamlı p değeri p<0.05 olarak belirlenmiştir. Araştırmada kullanılan ölçek, orijinal dilinden (İngilizce) Türkçeye çevrildikten sonra ileri düzey İngilizce bilgisi olan bir araştırmacı tarafından tekrar İngilizceye çevrilip ölçeğin sahibine ölçeğin uygunluğu onaylatılmıştır. Ölçeğin uygunluğunun onaylanmasından sonra ölçeğin geçerlilik ve güvenirlilik analizleri yapılmıştır. 15 gün sonra ölçeğin test-tekrar test analizlerinin yapılması için önceden çalışmaya katılmış 30 hastaya ölçek tekrar uygulanmıştır. Bulgular: Ölçek güvenirliliğinin uygun olup olmadığını tespit etmek için ilk olarak Cronbach Alfa iç tutarlılık değeri hesaplanmıştır. Bu hesaplamalar sonucu α=0,92 olarak bulunmuştur. Test-Tekrar test korelasyon analizi değerlerinin; 0,171-0,883 aralığında dağıldığı saptanmıştır (p<0,01). Çalışmamızda birinci ve ikinci uygulamadan elde edilen puanlar t-testi yapılarak karşılaştırılmış ve bulunan puanlar arasında istatistiksel olarak anlamlılık olmadığı saptanmıştır (p= ,204) (p>0.05). Ölçeğin geçerlilik analizleri değerlendirilmesinin adına Kaiser Meyer-Olkin değeri ve Barlett testi analizi yapılmış ve ölçeğin faktör analizi için uygun olduğu bulunmuştur. Faktör analizleri sonucunda, üç alt boyut elde edilmiştir. Bu elde edilen alt boyutlarının faktör değerleri ise; 28,85, 36,97 ve 42,26 olarak bulunmuştur. Sonuç: Elde edilen sonuçlar, BÇDÖ Türkçe Formunun, alkol kullanım bozukluğu olan bireylerin depreşme anında kullandıkları başa çıkma davranışlarını değerlendirmede geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Anahtar Kelimeler; Alkol Kullanım Bozukluğu; Başa Çıkma Davranışları; Depreşme; Geçerlilik; Güvenirlilik

Alkol bağımlılığıAlkol içmeAlkolizm+5
Berrak Akbalçık
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Madde ve alkol kullanım bozukluğu olan yatan hastalarda duygu odaklı grup terapisinin duyguları ifade etme ve düzenleme becerisi ile aşerme düzeyi üzerindeki etkisinin incelenmesi

Grup terapisinin etkinliğini ölçen bu araştırma 31 kişi deney grubunda, 31 kişi kontrol grubunda olmak üzere yataklı birimde tedavi gören 62 gönüllü katılımcıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırmada grup terapisinin etkinliğini ölçmek için Duygu Düzenleme Beceri Ölçeği, Duyguları İfade Ölçeği, Madde-Alkol Aşerme Ölçeği kullanılmıştır. Deney grubundaki katılımcılara iki hafta süren 12 oturumluk Duygu Odaklı Grup Terapisi uygulanmıştır. Kontrol grubundaki katılımcılara ise her hangi bir uygulama yapılmamıştır. Çalışmanın sonucunda, deney grubunda ve kontrol grubunda duygu düzenleme beceri düzeyinde ve duyguları ifade düzeyinde anlamlı derecede farklılık görülmüştür, bu farklılık deney grubunda çok daha belirgin olarak bulunmuştur. Madde-alkol aşerme düzeyi sonuçları incelendiğinde iki grupta da düşüş gözlenmiştir bu düşüş deney grubunda daha belirgindir.

AlkolizmAlkolle ilgili bozukluklarAşerme+7
Hatice Coşkun
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikiyatrik komorbiditenin sol ventrikül destek cihazı takılan hastalarda morbidite ve mortalite üzerine etkisi

GİRİŞ: Kalp yetmezliği (KY) giderek artan sıklığı ve yaygınlığı nedeniyle tüm dünyada önde gelen sağlık sorunlarından biridir. KY'nin genel nüfustaki yaygınlığı %0,3-2 arasında değişmekle birlikte 65 yaş ve üzerinde bu rakam %3-5'lere, 75 yaş ve üzerinde %25'lere varmaktadır. Tanı sonrası 4 yıl içinde hastaların %50'si ölmekte; şiddetli KY tanısında ölüm oranı 1 yıl içinde %50'ye ulaşmaktadır. Son yıllarda KY tanısı alan hastaların sayısında artışla birlikte kalp nakli için donör organların sınırlı kullanılabilirliği, tıbbi ve cerrahi kontrendikasyonlar bu hastalarda mekanik dolaşım desteği cihazlarının kullanımını giderek arttırmaktadır. Mekanik dolaşım desteğinin en yaygın örneği sol ventrikül destek cihazlarıdır (SVDC). Son dönem KY ile psikiyatrik bozuklukların birlikte görülmesinin hastalarda mortalite, morbidite ve rehospitalizasyon oranlarını artırdığına dair çalışmalar mevcut olsa da SVDC hastalarında spesifik psikososyal risk faktörlerinin klinik sonuçlara etkileri üzerine literatür sınırlıdır. Artan SVDC kullanımından dolayı bu hastaların ön değerlendirilmesi SVDC tedavisi açısından prognostik yordayıcı olarak önem arz etmektedir. Bu ön değerlendirmekle birlikte uygulanan tedavinin başarısının artacağı ve implantasyondan sonra psikoterapötik desteğin sağlanması ve yüksek riskli hastalar için yaşam tarzı değişikliklerinin yapılması için yararlı olacağı düşünülmektedir. AMAÇ: Bu çalışmanın ana amacı son dönem KY hastalarında uygulanan SVDC tedavisi öncesinde mevcut olan psikiyatrik bozuklukların operasyon sonrası klinik sonuçlar üzerine olan etkilerini araştırmaktır. Bu çalışmanın ikincil amacı SVDC tedavisinin uzun dönemde ruhsal durum üzerindeki etkisini incelemektir. YÖNTEM: Çalışmaya Aralık 2010 -Ocak 2016 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi tarafından SVDC tedavisi uygulanmış 120 son dönem KY hastası dahil edilmiştir. SVDC implantasyonu sırasında uygulanan psikososyal değerlendirme, hastaların demografik özellikleri ve klinik veriler tıbbi kayıtlardan elde edilmiştir. Hastaların 58'inde psikiyatrik bozukluk saptanırken, 62 kişide psikiyatrik bozukluk saptanmamıştır. SVDC tedavisinin uzun dönemde ruhsal durum üzerindeki etkisini incelemek amacıyla halen SVDC tedavisi devam eden 45 hastaya telefonla ulaşılmış, çalışma hakkında bilgi verilmiş; çalışmaya katılmak isteyen 25 hastayla randevu sonrasında görüşülerek SCID-I (DSM IV Eksen 1 Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme) uygulanmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda SVDC operasyonu öncesi psikiyatrik bozukluk saptanan hastalarda psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastalara göre hastane yatış süresi ve yoğun bakım yatış süresinin uzadığı saptanmıştır. (p=0,002 ve p=0,006) SVDC operasyonu öncesi psikiyatrik bozukluk saptanan hastalarda psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastalara göre hastane içi mortalite ve operasyon sonrasındaki 1 yıl içerisinde mortalite oranları oranları arasında anlamlı fark bulunmamıştır. (p= 0,118 ve p= 0,171) SVDC operasyonu öncesi psikiyatrik bozukluk saptanan hastalarda psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastalara göre 1 yılda morbidite oranları artmaktadır. (p=0,009) SVDC operasyonu öncesi psikiyatrik bozukluk saptanan hastalarda psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastalara göre 1 yılda rehospitalizasyon oranlarının yüksek olduğu görülmüştür. (p=0,013) Ameliyattan sonra deliryuma girme oranları, psikiyatrik bozukluk saptanan hastalarda psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastalara kıyasla daha yüksek bulunmuştur. (p= 0,001) SVDC operasyonu öncesi psikiyatrik bozukluk saptanan hastalarla psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastalar arasında hastane masrafları açısından anlamlı fark saptanmamıştır. (p= 0,153) Alt tanı gruplarına göre değerlendirildiğinde depresif bozukluk saptanan hastalarda psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastalara göre hastane yatış süresi, yoğun bakım yatış süresi, operasyon sonrası deliryum oranları, aynı zamanda operasyon sonrası 1 yılda morbidite, hastane yeniden yatış oranlarının istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu saptanmıştır. Hastaların SVDC öncesi ve sonrası yapılan psikiyatrik muayene zamanı DSM IV tanıları açısından karşılaştırılması zamanı gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır. (p=1,00). Yapılan teste göre hastaların %32'sinde SVDC öncesi psikiyatrik bozukluk saptanırken, %68'inde psikiyatrik bozukluk saptanmamıştır. SVDC sonrası yapılan psikiyatrik muayenede aynı oranlar saptanmıştır. SONUÇ: SVDC operasyonu öncesi psikiyatrik bozukluk saptanan hastalarda psikiyatrik bozukluk saptanmayan hastalara göre hastane yatış süresi, yoğun bakım yatış süresi uzamış, operasyon sonrası deliryum oranları, aynı zamanda operasyon sonrası 1 yılda morbidite, hastane yeniden yatış oranları artmıştır. Alt tanı gruplarına göre değerlendirildiğinde depresif bulguların kötü klinik sonuçlarla anlamlı ilişkisi olduğu saptanmıştır. Çalışmamızda SVDC tedavisi öncesi mevcut olan psikiyatrik bulguların operasyon sonrası klinik sonuçlara olan negatif etkisi göz önünde bulundurulacak olursa, SVDC öncesi psiko-sosyal değerlendirmenin, aynı zamanda SVDC tedavisinden önce ve sonra hastaların psikiyatrik belirtiler açısından izlenmesinin önemli olduğu görülmektedir. Gelecek çalışmalarda, SVDC öncesi psiko-sosyal değerlendirmelerin ayrıntılandırılmasına, psikofarmakolojik tedavinin psikiyatrik bulgular üzerindeki etkilerine dikkat çekecek şekilde yapılandırılması; bu değişkenlerin operasyon sonrası klinik sonuçlarla ilişkilerini ortaya koyacak şekilde ileriye dönük izleme şeklinde planlanmasına ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: sol ventrikül destek cihazı, psikososyal değerlendirme, depresyon, anksiyete, insomnia, klinik sonuçlar

Ruslan Alıyev
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bipolar bozuklukta mevsimsellik ve klinik özellikler ile ilişkisi

GİRİŞ: Bipolar bozukluk hastalarında mevsimsel değişikliklerin klinik özellikler, seyir ve tedavi üzerine etkileri olduğu eski çağlardan beri bilinmektedir. Çeşitli sınıflandırma sistemlerinde mevsimsel örüntü ile ilgili farklı betimlemeler olduğu görülmektedir. Bu sınıflamalardan en yenisi olan DSM 5'in betimlemesini kullanarak mevsimsel örüntünün klinik özelliklerle ilişkisini araştıran çalışma sayısı çok azdır. Bu konuda yapılacak araştırmalar, konuya yeni açıklamalar ve yaklaşımlar getirme potansiyeline sahiptir. AMAÇ: Bu çalışmada DSM 5 ölçütlerine göre mevsimsel seyir gösteren bipolar bozukluk tanılı hastalarla mevsimsel seyir göstermeyen hastaların klinik özellikler açısından farklılıklarının araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışma 4 Ocak 2018 – 30 Nisan 2018 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. EÜTF Psikiyatri Anabilim Dalı Affektif Hastalıklar Birimi'nde izlenmekte olan ya da yataklı servislerden iyileşerek taburculuğu planlanan, DSM 5'e göre bipolar bozukluk tanısı almış ve remisyonda olan, geçerli ve güvenilir bilgi vermeyi engelleyecek bir bozukluğu olmayan, birden fazla aynı türde duygudurum epizodu yaşamış ve gönüllü olur veren ardışık her hasta çalışmaya alındı. Hastalar ve yakınlarıyla görüşme, alım ölçütlerinin karşılanıp karşılanmadığına karar verme, tanı koyma ve klinik bilgiler toplama süreçleri iki psikiyatrist (Y.Z.Ö ve Ö.İ.K.) tarafından gerçekleştirildi. Geriye dönük olarak toplanan bilgilerin güvenilirliğini ve niteliğini artırmak üzere olası tüm bilgi kaynaklarına ulaşılmaya ve kullanılmaya çalışıldı. Hasta, en az bir yakını ve hastaya ait ulaşılabilen tüm kayıt ve belgeler değerlendirilen başlıca bilgi kaynaklarıydı. İlk adımda toplanan bilgilerle her hasta için bir yaşam çizelgesi (life chart) oluşturuldu. Hem bu çizelgenin hem de çalışma ekibi tarafından hazırlanan Veri Toplama Formu'nun (Ek-2) yardımıyla gerekli sosyodemografik, klinik ve tedavi ile ilişkili bilgiler toplandı. BULGULAR: Çalışmaya 104 hasta alındı. Hastaların %57,7'si kadın, %42,3'ü erkekti. DSM 5 mevsimsel örüntü betimlemesine göre hastaların %4,8'inde depresyon, %1,9'unda mani ve %1,9'unda hipomani epizodları ile ilişkili mevsimsel örüntü belirlendi. DSM 5 mevsimsel örüntü belirleyici ölçütlerinden C ölçütündeki 'son iki yıl' ifadesi yerine 'yaşam boyu herhangi ardışık iki yıl' kullanılarak yapılan değerlendirmede hastaların %23,1'inde depresyon epizodları ile ilişkili, %15,4'ünde mani epizodları ile ilişkili ve %4,8'inde hipomani epizodları ile ilişkili mevsimsel örüntü belirlendi. Özgün DSM 5 ölçütüne göre belirlenen mevsimsel örüntülü hasta sayısının azlığı kapsamlı istatistiksel değerlendirme yapmaya olanak vermedi. Öte yandan C ölçütünde yapılan değişiklik ile belirlenen mevsimsel örüntü gösteren hastalar ile mevsimsel örüntü göstermeyen hastalar, sosyodemografik, klinik ve tedavi özellikleri yönünden karşılaştırıldılar. Bu karşılaştırmalardan elde edilen sonuçlar şunlardır: Depresyon epizodları ile ilişkili mevsimsel örüntü gösteren hastalarda yaşam boyu depresif epizod sayısı (p<0,01), depresif epizodlarından herhangi birinde atipik özellikler belirlenen hastaların oranı (p=0,019), toplam epizod sayısı (p<0,01), epizodlar arası kalıntı belirti belirlenen hastaların oranı (p=0,006), depresif nitelikte kalıntı belirti belirlenen hastaların oranı (p<0,01) ve ortalama epizod sıklığı (p=0,032) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu. Döngü uzunlukları ortalaması ise depresyon epizodları ile ilişkili mevsimsel örüntü gösteren hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde (p=0,014) daha düşük bulundu. Mani ve hipomani epizodları ile ilişkili mevsimsel örüntü gösteren hastalarda yaşam boyu toplam manik epizod sayısı (p=0,02), toplam epizod sayısı (p=0,042), mani baskın tip oranı (p=0,018) ve hastane yatış sayısı (p=0,018) mevsimsel örüntü göstermeyen hastalardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Öte yandan mani/hipomani ile ilişkili mevsimsel örüntü gösteren hastalarda hastalık başlangıç yaşı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde (p=0,023) düşüktü. Depresyon, mani ve hipomani, yani 'herhangi bir epizod' ile ilişkili mevsimsel örüntü belirlenen hastalarda mevsimsel örüntü belirlenmeyen hastalara kıyasla yaşam boyu depresif epizod sayısı (p=0,013), yaşam boyu manik epizod sayısı (p=0,001), depresif epizodlarından herhangi birinde atipik özellikler (p=0,003) ve melankolik özellikler belirlenen hastaların oranı (p=0,025), toplam epizod sayısı (p<0,01), ortalama epizod sıklığı (p=0,012), epizodlar arası kalıntı belirti belirlenen hastaların oranı (p=0,034), hastane yatış sayısı (p=0,01) ve DMİ egemenliğinde seyir örüntüsü belirlenen hasta oranı (p=0,025) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. SONUÇ: Çalışmamızın birincil amacı olmasa da belki de en önemli sonucu DSM 5 mevsimsel örüntü ölçütlerinden C ölçütündeki kısıtlayıcı betimlemeyi göstermesidir. Bir diğer önemli sonuç mevsimsel örüntü gösteren bipolar bozukluk hastalarının mevsimsel örüntü göstermeyen hastalara kıyasla klinik özellikler, seyir ve tedavi özellikleri açısından pek çok farklılık taşıdığının gösterilmiş olmasıdır. Bu farklılıkların göreli daha ağır epizod özellikleri ve klinik gidiş ile ilişkili olabileceği düşünülebilir. Ancak çalışmanın üçüncül merkez niteliğindeki tek bir merkezde yapılmış olması sonuçların genellenebilirliğini kısıtlamaktadır. Konunun, bipolar bozukluk popülasyonunu daha iyi temsil eden örneklem ile daha ileri çalışmalarla ele alınmasına gereksinim olduğu açıktır. ANAHTAR KELİMELER: Bipolar bozukluk, mevsimsellik, mevsimsel örüntü, klinik özellikler, seyir, tedavi

Yusuf Ziya Özdemir
Ege University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Sosyal yardıma başvuran yaşlıların sosyoekonomik ve sosyokültürel özellikleri: Karşılaştırmalı bir çalışma

Amaç: Bu araştırmanın genel amacı yaşlılarda ortaya çıkan ruhsal sorunların yaygınlığını, sıklığını ve bu sorunların kültürel çevre ile ilişkisini araştırmaktır. Farklı kültürler barındıran ülkemizde kültürel yapının yaşlılıktaki ve ruh sağlığı üzerindeki etkilerini ortaya koymak amaçlanmıştır. Yöntem: 17 Eylül 2013 tarihinden sonra İzmir İlinin kozmopolit merkez ilçelerinden Bornova'daki sosyal yardıma başvuran yaşlıların evleri ziyaret edilerek; umumi alanlarda karşılaşılan ve araştırmaya katılmayı kabul eden gönüllü yaşlılardan çalışmanın içleme ve dışlama kriterlerine uygun olan kişiler gelişigüzel ve olasılıksız olarak çalışmaya alınmıştır. Katılımcılara sırayla Bilgilendirilmiş Onay Formu, Sosyodemografik Durum Formu, Kültürel Özellik Bilgi Formu ve Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği-BPRS uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya 367 kadın ve 180 erkek olmak üzere toplam 547 kişi katılmıştır. Katılımcıların 76–85 yaş arasında yoğunlaştığı görülmüştür. Çalışmada yer alan yaşlıların ağırlıklı olarak eşi vefat etmiştir. Yaşlıların 61'inin (%11,15) ekonomik durumunun zayıf, 441'inin (%80,62) normal, 45'inin (%8,23) ise iyidir. 89'u (%16,3) emekli olduğunu; 415'i (%75,9) çalışmadığını beyan etmiştir. Emekli olan ve çalışan yaşlıların, çalışmayan yaşlılara oranla ekonomik durumlarının daha iyi olduğu gözlenmiştir. Cinsiyet ve gelir durumu arasında farklılıklar tespit edilmiştir. Yaş ilerledikçe ekonomik durum anlamlı bir şekilde zayıflamakta; eğitim seviyesi arttıkça da ekonomik durum anlamlı bir şekilde artmaktadır. Maddi durumun artması ev sahibi olma oranını artırmıştır. Ekonomik durumları iyi olan yaşlıların 100. Yıl'da (Atatürk Mahallesi ve çevresi) ve Merkezde (Kazım Dirik, Ergene, Erzene, Evka3) ikamet ettikleri görülürken; zayıf olanların Yukarı Altındağ ve Işıkkent-Pınarbaşı semtlerinde ikamet görülmüştür. Yaşlıların etnik kimlikleri sorulduğunda 361'i (%66) Türk; 89'u (%16,3) Kürt; 85'i (%15,5) Balkan Göçmeni; 10'u (%1,8) Romen; 2'si (%0,4) Arap-Acem olduğunu ifade etmiştir. Kendilerini Türk olarak ifade eden yaşlıların 100.yıl (Atatürk Mahallesi ve çevresi) semtinde, Doğanlar ve Mevlana Mahallerinde; Kürt olarak ifade eden yaşlıların Yukarı Altındağ semtinde; Balkan Göçmeni olarak ifade eden yaşlıların Çamdibi ve Aşağı Altındağ semtlerinde yoğunlaştığı görülürken; Romenlerin Doğanlar ve Mevlana Mahallerinde, Merkez ve çevresinde yaşadıkları saptanmıştır. Romen kökenli yaşlıların ekonomik durumlarının ağırlıklı olarak zayıf olması dikkat çekmektedir. Etnisite ve ağırlıklı tüketilen ürünler arasında anlamlı derecede farklılıklar tespit edilmiş, Türk yaşlıların unlu mamul tüketimindeki payının en yüksek olduğu görülmüştür. Kadınların yaşadığı ailevi sorunlar erkeklere göre anlamlı derecede daha az olduğu görülse de yaşanılan çevresel sorunlar erkeklerden daha fazladır. Ailevi ve çevresel sorunlar 65-75 yaş arasında en fazla yaşandığı görülmüştür. Medeni ve ekonomik durum ile aile içi yaşanan sorunlar arasında istatistiksel olarak anlamlılıklar tespit edilmiştir. Mutfak kültürü de ailevi sorunlarda belirleyici bir faktör olmuştur. Yaşlıların % 16,3'ü çevreleriyle sorun yaşadığını ifade etmiştir. Kürt etnisiteli yaşlılar çevreleriyle daha fazla sorun yaşamaktadır. Çalışmadaki yaşlıların 407'si (%74,4) sağlık sorunu beyan etmiştir. Yaş, etnisite ile alkol ve sigara kullanımı sağlık sorunu türünde belirleyici rol oynamaktadır. Yaşlıların %46,07'sinde majör ruhsal sendromlar tespit edilmiştir. Kadınların toplam BPRS puan ortalaması erkeklere göre anlamlı derecede daha yüksektir. Somatik Uğraşlar, Gerginlik, Motor Yavaşlama ve İşbirliği Kurmama alt itemlerinin ortalamasının da kadın yaşlılarda yüksek olduğu saptanmıştır. BPRS puan ortalamasıyla yaş arasında anlamlı derecede farklılıklar tespit edilmiştir. Düşünce Çözülmesi, Düşmanca Davranış ve Grandiyözite alt itemleri ile medeni durum arasında istatistiksel anlamlılık gözlenmiştir. BPRS'nin bazı alt itemleriyle ekonomik durum arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Gerginlik alt item ortalamasının kendini Balkan Göçmeni olarak tanımlayan yaşlılarda; kendini Romen olarak tanımlayan yaşlılara göre daha az olduğu görülmüş, bunun dışında da etnisite ve BPRS alt itemleri arasında belirgin bir anlamlılık saptanmamıştır. Alkol ve sigara kullanımıyla Somatik Uğraş ortalaması arasında anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Sonuç: Yaşlıların yaş, cinsiyet, medeni ve ekonomik durumları, ikamet ettikleri yerler, etnisiteleri, mutfak kültürleri, alkol ve sigara kullanımları yaşanılan ailevi ve çevresel sorunlarda, sağlık sorunlarında ve ruhsal semptomlarda belirleyici roller oynamaktadır. Anahtar Kelimeler: Yaşlı; Erkek; Kadın; İnsanlar; Dulluk; Sahiplik; Kısa Psikiyatrik Derecelendirme Ölçeği; Düşmanlık; Prevalans; Sendrom; Türkiye; Balkan Yarımadası; Onay Formları; Medeni Durum; Evlilik; İşsizlik; Zihinsel/Ruhsal Sağlık; Muhacirler ve Göçmenler; Eğitim Durumu.

GeriatriGöçmenlerKarşılaştırmalı analiz+7
Selman Bölükbaşı
Ege University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İlk atak psikoz hastalarında immunolojik parametrelerin incelenmesi

GİRİŞ : Şizofreni ve bu spektrumdaki bozukluklar, genç yaşta başlayarak kişinin kişilerarası ilişkilerden ve gerçeklerden uzaklaşmasına ve içine kapanmasına neden olan; kişinin algılamasını, düşünce sistemini , duygulanımını ve bilişsel işlevlerini bozabilen psikiyatrik bozukluklardır. Hastalıkların etyolojisi ile ilgili çalışmalar, yaklaşık yüz yıl önce Kraepelin ve Bleuler tarafından tanımlandığından beri hem biyolojik, hem de psikososyal anlamda devam etmektedir. Güncel yaklaşımlar, hastalığın etyolojisinde ve seyrinde immunolojik ve otoimmun faktörlerin rol oynadığı yönündedir. AMAÇ : Bu araştırma ilk atak psikoz hastalarının immunolojik temellerini araştırmak, semptom içeriği ve şiddeti ile ilişkisini saptamak ve prognostik açıdan öngördücü tarama amaçlı markerlerı belirlemek için planlanmıştır. İlk atak psikoz hastalarının; sağlıklı kontrol grubuna göre immunolojik farklılıklarının ortaya konması, bakılan immunolojik markerlarının belirti şiddeti açısından fark yaratıp yaratmadığının gözlemlenmesi, böylece sonra yapılacak olan aynı ya da farklı hastalık gruplarının izlem ve daha geniş kapsamlı araştırmaları için ön çalışma yapılması amaçlanmıştır. YÖNTEM : Çalışmaya DSM-IV'e göre Kısa Psikotik Bozukluk ya da Şizofreniform Bozukluk tanısı alan 29 hasta ve 25 sağlıklı kontrol alınmıştır. Gönüllün onamları alındıktan sonra tanısal doğrulama için SCID-1 yapılandırılmış görüşme uygulanmış, hastalık şiddeti açısından PANSS ve Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Görüşmelerden sonra çalışılacak immünolojik parametreler için kan alınmış, kanlar aynı saat içinde görüşmeci tarafından çalışılacak laboratuarlara ulaştırılmıştır. BULGULAR : Hasta ve kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet, eğitim süresi, çalışma durumu ve medeni hal açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Hasta grubunun yaş ortalaması 34,2'dir, belirtilerin başlamasından tedavi başvurusuna kadar geçen süre ortalama 6 ay'dır, gelir düzeyi daha düşüktür. Ortalama PANSS Pozitif Belirtiler Alt Ölçeği skoru 29,32 ± 5,25; PANSS Negatif Belirtiler Alt Ölçeği skoru 25,13 ± 6,31; PANSS Genel Psikopatoloji Alt Ölçeği skoru 42,75 ± 8,78; PANSS Toplam skoru 97,2 ± 11,15 ve Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği skoru 49,75 ± 13,11'dir. İmmunolojik parametrelerden sensitif CRP, Ferritin, Serum Amiloid A, IgG, IgM, IgA, IgE, C4, Vitamin A, Vitamin E, Anti-Tiroglogulin (Anti-T) ve Anti Tiroperoksidaz (Anti-M)'nin düzeyleri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı bulunmuştur. Yine BPRS toplam skoru Bakır, Vitamin A ve Vitamin E düzeyleri ile, PANSS Pozitif Belirtiler Alt Ölçeği skoru Serum Amiloid A ve Anti Tiroglobulin düzeyi ile, PANSS Negatif Belirtiler Alt Ölçeği skoru Serum Amiloid A ve sensitif CRP ile, PANSS Toplam skoru da Anti Tiroglobulin antikor ile anlamlı düzeyde korele bulunmuştur. SONUÇ : Çalışmamız, ilk atak psikoz hastaları ile sağlıklı kontroller arasında immunolojik parametreler yönünden anlamlı farklar saptamıştır. Saptanan bu farklılıklardan bazıları da klinik belirtilerle korelasyon göstermektedir. Benzer çalışmalarla endofenotipler ve immunolojik parametrelerle olan ilişkiler ortaya konabilir.

Alerji ve immünolojiOtoimmün hastalıklarOtoimmünite+1
Talat Sarıkavak
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obezitede karar verme: Tek başına ve grup içinde. Bir fonksiyonel manyetik rezonans görünüleme çalışması

GİRİŞ: Obezite, tüm dünyada toplumun tüm yaş ve sosyal gruplarında hızla artış göstermekte olan, birçok morbiditeye ve mortaliteye yol açabilen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Obezite etiyolojisinde tıbbi ve metabolik hastalıklar, ilaç kullanımı, ruhsal hastalıklar ve yanlış yeme davranışları sayılabilir. Obezite tedavisinde son yıllarda grup tedavileri ön plana çıkmakta, kişilerin grup tedavileriyle hem kilo verme hem de verilen kiloyu daha uzun süre koruyabilme açısından bireysel tedavilere göre daha başarılı oldukları bildirilmektedir. AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, obez bireylerin tek başlarına ve grup içinde karar verme süreçleri ile bu süreçlerin nöral izdüşümlerini incelemektir. HİPOTEZ: Obez bireylerin tek başlarına karar verme süreçleri ile grup içinde karar verme süreçleri arasında farklılık olup, grup içinde daha avantajlı kararlar verme eğilimindedirler. Obez bireylerin grup içerisinde karar verme süreçlerinde frontal korteks (vmPFK, OFK) ve ilişkili striatal ve limbik alanlarda aktivasyon farklılıkları olacaktır. YÖNTEM: Çalışmaya 22 obez 22 normal kilolu katılımcı alınmıştır. Katılımcıların yeme davranışları, duygu düzenleme becerileri ve ruhsal özellikleri çeşitli ölçeklerle değerlendirilmiştir. Karar verme süreçlerinin incelenmesi için Iowa Gambling Task (IGT) uygulanmış, eş zamanlı fonksyionel manyetik resonans görüntüleme işlemi ile karar verme esnasındaki beyin aktivasyonları incelenmiştir. İstatistiksel analizler Ki kare, Mann Whitney U, Karışık ölçümler için iki fakötürlü ANOVA ve Spearman korelasyon testleri ile yapılmıştır. BULGULAR: Obezite grubunun normal kilolu kişilere göre duygusal yeme davranışının daha fazla olduğu saptanmıştır. IGT net skorlarında her iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Obez kişilerin karar verme esnasında normal kilolu kişilere göre insula, singulat korteks, kaudat, parahipokampal girus, amigdala, inferior parietal lobül, temporapolar alan ve frontal korteks, bölgelerinde aktivasyon azalması saptanmıştır. SONUÇ: Obez bireylerin duygu işlemleme, bellek, zihin kuramı, ödül değerinin anlamlanması ile ilişkili beyin bölgelerinin aktivasyonlarında farkların görülmesi obezitede karar verme sistemlerinin normal kilolu kişilerden farklı işlediğini ortaya koymaktadır. Grup performansında saptanan beyindeki değişikliklerinin obezite tedavisinin bireysel ve gruba yönelik şekillendirilip geliştirilebilmesi için fayda sağlayacağı düşünülmektedir.

Frontal korteksKarar vermeManyetik rezonans görüntüleme+1
Irmak Polat Nazlı
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnternet tabanlı Türkçe obezite davranışçı tedavi programı geliştirilmesi ve test edilmesi: Bir randomize kontrollü çalışma

GİRİŞ: Obezite tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sıklığı giderek artan bir halk sağlığı sorunudur. Kalp hastalıkları, diyabet ve hipertansiyon gibi farklı hastalıklara yol açarak sağlık harcamalarını önemli miktarda artıran obezitenin tedavisinde toplum genelinde kullanılabilecek etkili ve ucuz yöntemler geliştirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, geniş toplum kesimlerinde kullanılabilecek Türkçe bir obezite davranışçı tedavi internet programı geliştirilmesi ve geliştirilen programın kısa dönemdeki etkinliğinin test edilmesidir. VARSAYIMLAR: Obezitenin bilişsel davranışçı tedavisi temel alınarak hazırlanacak olan internet eğitim programı katılımcıların en az yarısı tarafından tamamlanacaktır. Bu program, kilo vermede hastalara haftalık bilgilendirici elektronik posta gönderilmesine göre daha etkili olacaktır. İnternet tabanlı programı kullanma sıklığıyla kilo kaybı arasında korelasyon bulunacaktır. YÖNTEM: Çalışmaya katılmak için başvuruda bulunan ve katılma kriterlerini karşılayan 101 kişi, bilgisayar ortamında yapılan randomizasyonla program grubu ve elektronik posta grubuna ayrılmışlardır. Program grubundaki katılımcılardan, 8 hafta boyunca geliştirilen internet davranışçı tedavi programını kullanmaları istenmiş; elektronik posta grubundaki katılımcılara 8 hafta boyunca sağlıklı yaşam ve kilo vermeyle ilgili bilgilendirici elektronik postalar gönderilmiştir. Çalışmanın birincil çıktısı 8 hafta sonunda vücut ağırlığında görülen değişimdir. Tedavi amacına yönelik analiz için çalışmayı tamamlamayan katılımcıların başlangıç verileri ileriye taşınmıştır. İstatistiksel analizler ki kare testi, bağımsız gruplarda t testi, ANCOVA ve sperman korelasyon testleri ile yapılmıştır. BULGULAR: Randomizasyon sonucunda 51 kişi program grubunda, 50 kişi elektronik posta grubunda yer almıştır. Program grubundaki katılımcıların %78,4'ü çalışmayı tamamlamış, 8 haftalık eğitim programındaki tüm videoları izleyenlerin oranı yalnızca %25,4 olmuştur. Tedavi amacına yönelik analiz sonucunda program grubundaki katılımcıların vücut ağırlıklarındaki değişim 8 hafta sonunda ortalama -2,28 (± 2,11) olurken, elektronik posta grubundaki katılımcılardaki değişim ortalama -0,74 (± 1,578) olmuştur (p=0,001). Program grubunda izlenen eğitim videosu sayısı ve yeme günlüğüne yapılan giriş sayısı ile verilen kilo arasında belirgin korelasyon saptanmıştır. (her iki analiz için p=0.001) SONUÇ: Çalışmamızda hazırlanan internet programını kullanan katılımcılar, 8 haftalık izlem sonunda bilgilendirici elektronik posta alan katılımcılara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla kilo vermiştir. Bu sonuç programın çok kısa dönemdeki minimal etkinliğini yansıtıyor olsa da obezite tedavisinde düşük maliyetli bir alternatif geliştirilmesine yönelik yeni çalışmalar için cesaret vericidir.

Davranış tedavisiKilo vermeObezite+2
Cenan Hepdurgun
Ege University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

İnfertilite nedeni açıklanamayan kadınların anneleriyle olan ilişkileri

Gebeliğin oluşabilmesi için gerekli aşamalardan birindeki herhangi bir engel sonucunda ortaya çıkan infertilitenin tetkikinde her iki cinse yönelik ileri tetkikler kullanılmakta ve bunların sonucunda fizyolojik sebep bulunamayan olgulara açıklanamayan infertilite denilmektedir. Bu çalışma; açıklanamayan infertilitesi olan kadınların anneleriyle olan ilişkilerini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak planlanıp uygulanmıştır. Araştırma, 10.10.2015–30.12.2015 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Aile Planlaması Kısırlık Araştırma ve Uygulama Merkezine infertilite tanısı ile başvuran hastalarla gerçekleştirilmiştir. Araştırma örneklemini merkeze başvuran hastalar arasından açıklanamayan infertilite tanısı almış, araştırmaya katılmayı kabul eden, en az ilkokul mezunu, 54 infertil kadın ile bu örneklemle yaş, eğitim durumu açısından eşleştirilmiş çocuk sahibi 36 fertil kadın oluşturmuştur. Araştırmada, araştırmacının hazırladığı sosyodemografik özelliklerini ve infertilite öyküsünü tanımlayan Genel Bilgi Formu, kadının kendi ailesiyle ilgili soruları içeren Aile İle İlgili Sorular Formu, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği kullanılmış, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden gerekli izinler alınmıştır. Bu çalışmadaki infertil kadınların yaş ortalamasının 31.70 ± 4.51 olduğu, çoğunun 29-35 yaş grubunda, ilkokul mezunu, ev hanımı olup ve çalışmadıkları belirlenmiştir. İnfertil grup ile fertil grup sosyodemografik veriler açısından karşılaştırıldığında yaş, eğitim durumu, meslek ve aile yapıları açısından bir fark saptanmamıştır. Ancak çalışma durumları açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmıştır. İnfertil kadınların benlik saygısının orta düzeyde olduğu (3.44±0.71) saptanmıştır. İnfertil kadınların fertil kadınlara kıyasla anksiyete düzeylerinin anlamlı ölçüde yüksek olduğu bulunmuştur (p=0.00). Gruplar arasında depresyon puanları açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0.20). İnfertil kadınların fertil kadınlara göre daha anksiyöz oldukları ve benlik saygılarının daha düşük olduğu, anksiyete düzeyleri arttıkça benlik saygılarının azaldığı görülmüştür. Kadınların kendi anneleri ile ilişkilerine bakıldığında infertilitesi olan kadınların fertil kadınlara kıyasla annelerini otoriter, koruyucu olarak algıladıkları, gün içi anneleri ile görüşme sıklıklarının daha fazla olduğu, cinselliği çocuk yapmak olarak düşündükleri ve çocuk sahibi olmayı korkutucu olarak algıladıkları saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak, açıklanamayan infertilite tanısı almış anne adayının kendi annesiyle yaşamış olduğu ilişkisinin, kendisinin anne olmak isteme/istememe, gebe kalma, çocuk doğurma, anne olma tasarımlarını etkileyebileceği ve bu nedenle nedeni açıklanamayan infertilite olgularında kadınların bu tasarımlarının değerlendirilmesinin önemli olabileceği düşünülmüştür. Bu çalışmada saptanan bulguların daha büyük örneklemlerde tekrarlanması ve ayrıntılandırılması uygun olacaktır.

Funda Yorgun
Ege University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Savaş sonrası ülkemize gelen sığınmacıların yaşadığı travma ve sonrasındaki somatik yakınmalar

Bireyler herhangi bir zorlukla karşılaştıkları zaman mevcut durumlarının zedelendiğini o ana kadar yaşadıklarını, davranışlarını düşünüp, karamsarlığa kapılıp bir tür kontrol kaybı yaşayabilirler. Bu süreçler savaş durumlarında, sevilen birinin kaybında, doğal bir afete maruz kalma gibi travmatik olaylarda daha da belirgin bir nitelik taşır. Bu araştırma; ülkelerinden koparak, savaş ortamından gelmiş olan sığınmacıların ruhsal olarak savaştan nasıl etkilendiklerini belirlemek, yaşadıkları anksiyete, depresyon, travma sonrası stres bozukluğu oranlarını ortaya koymak amacıyla betimsel türde tarama (survey) modeline göre yapılandırılmıştır. Araştırma, Kilis ilinde akrabalarının yanında ya da bağımsız olarak yaşayan ve araştırmaya katılmaya gönüllü olan ve yazılı onam veren 100 misafir sığınmacı ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmada, Beck Anksiyete Envanteri (BAE), STAI FORM (Durumluk Ve Sürekli Kaygı Ölçeği), Somatoform Dissosiyasyon Ölçeği (SDQ), Post-Travmatik Stres Bozukluğu Soru Listeleri kullanılmıştır. Elde edilen bulgular ilgili literatür ışığında tartışılmıştır.

Saba Yağmur Tekbaş
Ege University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Yatarak tedavi gören kanser hastalarında ve bakım verenlerinde stres düzeyi, algılanan destek düzeyinin karşılaştırılması ve ilişkili sosyodemografik ve tıbbi faktörlerin belirlenmesi

AMAÇ: Bu çalışmanın birincil amacı yatarak tedavi gören kanser hastalarında depresyon, anksiyete, stres düzeyi, algılanan aile desteği düzeyi ve bağlanma biçimleri arasındaki ilişkinin araştırılması, ikincil amacı ise kanser hastasının algılanan sosyal destek düzeyi, stres düzeyi ve bağlanma biçiminin bakım vereninin stres düzeyi, algılanan aile desteği düzeyi ve bağlanma biçimiyle arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır YÖNTEM: Araştırma; 01.12.2013- 28.03.2014 tarihleri arasında Tülay Aktaş Onkoloji Hastanesi‟nde yatan hasta ve bakım verenlerinden araştırmaya katılmayı kabul edenler ile yürütülmüştür. Araştırmaya katılanlara sosyodemografik veri formu, stres termometresi, algılanan aile desteği ölçeği, yakın ilişkilerde yaşantılar envanteri II ve hastalara ayrıca Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği uygulanmıştır. İstatistiksel analizde hastalarla ilgili tanıtıcı bilgiler sayı ve yüzde olarak verilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde; Paired Sample T testi, Spearman korelasyon analizi, ki kare testi, Mann Whitney U ve Wilcoxon testi kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda hastaların stres termometresi toplam puanı ile hastaların depresyon, anksiyete toplam puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur bu bulgu literatürle uyumludur. Fakat stres termometresi kesme puanına göre hastalar stres düzeyi yüksek ve düşük olarak ayrıldıklarında depresyon açısından farklılık bulunmazken, anksiyete açısından aralarında istatistiksel anlamlı farklılık bulunmuştur. Hastaların kaygılı bağlanma puanı ile bakım vereninin algıladığı aile desteği toplam puanı arasında ters yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Bakım verenlerin algıladıkları aile desteği toplam puanı ile bakım verenlerin kaygılı bağlanma ve kaçıngan bağlanma toplam puanları arasında ters yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Hasta ve bakım vereni stres düzeyi, algılanan aile desteği düzeyi, kaçıngan ve kaygılı bağlanma biçimi açısından birbirleriyle benzer özellikler göstermişler, aralarında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmamıştır TARTIŞMA: Çalışmamızda hastaların stres termometresi toplam puanı ile hastaların depresyon, anksiyete toplam puanları arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur bu bulgu literatürle uyumlu bir bulgudur. Çalışmamızda hastalık evresi ve hastalık süresi ile hastaların stres termometresi, algılanan aile desteği, depresyon, anksiyete, kaygılı bağlanma ve kaçıngan bağlanma toplam puanları arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Büyük örneklemli ileriye dönük izlem çalışmalarıyla daha geçerli bulgular elde edilebilir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: kanser, anksiyete, depresyon, algılanan aile desteği, sosyal destek

Pınar Doğan
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Erken evre kanser hastalarında psikoeğitimin anksiyete ve depresyon üzerindeki etkisi

Bu çalışma; erken evre kanser hastalarında anksiyetenin ve depresyonun düzeyinin psikoeğitim ile nasıl değişeceğini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Araştırma, Eylül 2014 – Ocak 2015 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırma deney-kontrol deseninde yarı deneysel bir araştırma olarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemi Ege Üniversitesi Tülay Aktaş Onkoloji Hastanesi'ne başvuran kanser tanısı almış çalışmaya katılmayı kabul eden, en az ilkokul mezunu, 50 hasta deney grubu ve 50 hasta kontrol grubu olmak üzere toplam 100 kişi oluşturmuştur. Deney grubu 50 hastanın her biriyle farklı zamanlarda olmak üzere, 3 aşamalı olarak psikoeğitim ve bireysel görüşmeler yapılmıştır. Veri toplama aracı olarak; araştırmacının literatürden yararlanarak hazırladığı kanser hastalarının sosyodemografik özelliklerini ve kanser öyküsünü tanımlayan Sosyodemografik Bilgi Formu, BECK Anksiyete Ölçeği ve BECK Depresyon Ölçeği kullanılmış, psikoeğitim uygulamasında Kanserle Yaşam Kitapçığı kullanılmıştır. Değerlendirmede; sayı yüzde dağılımı, Ki Kare, Mann Whitney U, Wilcoxon ve Kruskall Wallis testleri kullanılmıştır. Bu çalışmadaki deney grubu hastalarının yaş ortalamasının 50.68 ± 11.14 olduğu, yaşlarının 21-65 aralığında yer aldığı, çoğunluğunun ilkokul mezunu, kadın, evli, ev hanımı olup ve çalışmadıkları belirlenmiştir. Deney ve kontrol grubu sosyodemografik veriler açısından karşılaştırıldığında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Psikoeğitim uygulamaları öncesinde deney grubu BECK Anksiyete Ölçeği ön test puan ortalaması 17,96±8,68, sonrasında ise test puan ortalaması 8,58±5,72, BECK Depresyon Ölçeği ön test puan ortalaması 17,86±8,52, son test puan ortalaması 9,02±5,01 olarak bulunurken, kontrol grubu BECK Anksiyete Ölçeği ön test puan ortalaması 17,32±4,03, sonrasında ise test puan ortalaması 16,56±4,81, BECK Depresyon Ölçeği ön test puan ortalaması 18,14±3,27, son test puan ortalaması 17,34±3,78 olarak bulunmuştur.Psikoeğitim sonrası deney grubu hastalarının kontrol grubu hastalarına göre Anksiyete (Z=-2,932, p<0,05) ve Depresyon (Z=-3,236, p<0,05) düzeyleri anlamlı şekilde değişim göstermiştir. Sonuç olarak, elde edilen bu bulgular doğrultusunda uygulanan psikoeğitim girişimlerinin kanser hastalarının, yaşadığı, anksiyetenin ve depresyonun üzerinde anlamlı değişim sağlayacak düzeyde etkisinin olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: kanser, depresyon, anksiyete, psikoeğitim

Eray Ünüvar
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Major depresif bozukluğu olan hastalar ve sağlıklı bireylerde duygu yüklü ifadelerin ödülü öğrenmeye etkisinin karşılaştırılması

GİRİŞ: Major depresif bozukluğun (MDB) çekirdek kriterlerinden biri anhedonidir. Bu hastalığın tanı, tedavi ve prognozunda önemli olan bu bulguyu değerlendirmek için ödül işleme sistemi kullanılır. Bunun yanında bireylerin toplumdaki ilişkilerini sağlıklı bir şekilde yürütebilmesini sağlayan sosyal kognisyon becerilerinin en başında emosyonel uyaranları doğru anlamlamak gelir. Depresif bireyler çevreden gelen emosyonel uyaranları negatif yönde yorumlama eğilimindedirler. Bu durum bireylerin toplumsal ilişkilerini olumsuz etkilemekte, toplumsal ilişkilerinin olumsuz olması da depresif belirtilerinin artmasına yol açmaktadır. Emosyonel uyaranlar ile ödül işleme sürecinin birlikte değerlendirilmesi, nöral yansımasının nasıl olduğunun bilinmesi; tanı, tedavi ve prognozu ön görme başarısını arttıracaktır. AMAÇ: Bu çalışmada, günümüzdeki en önemli toplumsal sağlık sorunlarından biri olan MDB'de emosyonel uyaranın, ödül ya da ceza getirecek uyaranı öğrenmeye olan etkisi araştırılmıştır. Buna ek olarak depresif bireylerde ödül-ceza duyarlılığının değerlendirilmesi mercek altına alınmış, hem ödül-ceza hem de emosyonel sürecin nöral izdüşümün nasıl değişeceğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. HİPOTEZ: Negatif emosyon yüklü ifadelerin sonrasında gösterilen ödül getirecek ipucunu öğrenme başarısı depresif hastalarda pozitif ve nötr yüz ifadelerine oranla daha yüksektir. Depresif bireylerin ödül duyarlılığı sağlıklı bireylere göre daha düşüktür. YÖNTEM: Çalışmamız; hasta grubunda 33 kişi, sağlıklı kontrol grubunda 32 kişi ile tamamlanmıştır. Katılımcıların psikiyatrik muayenesinde SCID-I (DSM IV için yapılandırılmış klinik görüşme), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D-17), Beck Depresyon Ölçeği, Fiziksel Anhedoni Ölçeği ve Sosyal Anhedoni Ölçeği ve Davranışsal İnhibisyon-Aktivasyon Sistemi Ölçeği (DİS/DAS) uygulanmıştır. Kişilerin psikiyatrik muayenesi ve ölçek uygulamalarından en fazla 1 hafta sonrasında 3 Tesla Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) cihazı ile yapısal ve fonksiyonel görüntülemeleri tamamlanmıştır. Katılımcılara fonksiyonel MRG çekiminde uygulanan görevde bireylerden kapalı bir kart arkasındaki sayısının beşten büyük ya da küçük olmasını tahmin etmeleri istenmiştir. Bu tahmini öncesinde görecekleri olasılıksal ipucuna göre yapmaları talimatı verilmiştir. Kişiler doğru tahminleri için para kazanmış, yanlış tahminleri ya da cevap vermedikleri durumlarda para kaybetmişlerdir. Bu ödevde bireyler olasılıksal ipucundan önce kısa süreli emosyon içeren (mutlu, nötr, üzgün) yüz görmüşlerdir. Ancak MR öncesi verilen eğitimde bu yüzlerin karttaki değerden tamamen bağımsız olduğu ve dikkatlerini olasılıksal ipucu üzerinde yoğunlaştırmaları gerektiği vurgulanmıştır. Görüntü verileri olasılıksal ipucu periyodu ve geribildirim periyodu olarak ikiye ayrılmış ve analize dahil edilmiştir. BULGULAR: Hastalardaki HAM-D-17, fiziksel anhedoni, sosyal anhedoni puanları kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek tespit edilmiştir ( p<0,001). DİS/DAS ölçeği alt puanlarından ödül duyarlılığının kontrol grubunda anlamlı oranda (p=0,015) fazla olduğu bulunmuştur. Davranışsal verilerde gruplar arasında; katılımcıların ellerinde kalan parayı ifade eden net skor ve doğru yanıt sayılarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. Davranışsal verilerin ana etkileri incelendiğinde emosyondan ve gruptan bağımsız olarak olasılık değerleri arasında anlamlı ana etki saptanmıştır (p<0,001). Net skor ve davranışsal inhibisyon puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif koralasyon tespit edilmiştir (p<0,05). Görüntüleme sonuçlarında ise olasılıksal ipucu periyodunda emosyon ana etkisi incelendiğinde sağ fusiform girus (FG), sağ posterior singulat girus (pSG), sağ parahippokampus bölgelerinde anlamlı aktivasyon alanı gözlenmiştir (sırasıyla F=11,66; F=11,11; F=8,60 p <0.001 uncorr). Hasta grubunda; üzgün yüz gördükten sonra gelen olasıksal ipucunda sağ kaudat nucleus ve sağ amigdalada (sırasıyla t=4,41; t=3,79 p<0,001 uncorr) aktivasyon alanı saptanmıştır. Kontrol grubunda ise aynı ipucu sırasında bilateral superior ve medial frontal girusta aktivasyon gözlenmiştir (sırasıyla t=4,31; t=3,78 p<0,001 uncorr). Geri bildirim periyodunda; geribildirim ana etkisi kaudat nükleus, putamen (sırasıyla F=59,57; F=46,73 p<0,001 FWE), aSG, pSG ve orbitofrontal kortekste (OFK) istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırasıyla F=30,39; F=29,31; F=39,48 p=0.005 FWE, p=0.001 FEW p<0.001 FEW). Ödül ve ceza arasındaki karşılaştırmalar hasta/kontrol grubuna indirgenerek incelendiğinde kontrol grubunda ödül gördüğü zaman bu alanlardaki aktivasyonunun anlamlı olduğu görülmüştür. Bu veri hasta grubunda bu bölgelerdeki aktivasyonun azalmasından kaynaklanmaktadır. SONUÇ: Çalışmamızda depresif bireyler ile sağlıklı bireyler arasında, davranışsal verilerde emosyona göre olasılıksal ipucunu öğrenme ve net skor olarak fark bulunmamasına rağmen nöral yansımanın farklı olduğu tespit edilmiştir. Depresif bireylerde negatif emosyon sırasında bellek, dikkat ve öğrenme alanında rolü olan bölgelerde artmış bir aktivasyon gözlenmekte iken; pozitif emosyon ve ödül kazanma sırasında ise benzer bölgelerde aktivasyonun azaldığı tespit edilmiştir. Bu verilerle depresif bireylerin olumsuz emosyonları öğrenip kaydetmeleri ve bunun yanında ödüle duyarlılıklarının azalmasının nöral temelinin striatumu oluşturan kaudat nükleus ve putamen, bunun yanında amigdala, OFK, aSG ve pSG disregülasyondan kaynaklanabileceği söylenebilir. Klinik değerlendirme sırasında bu verilerin hatırlanması hem prognozu ön görmeyi sağlayacak hem de tedavi stratejilerini etkileyecektir.

Duygu Keskin Gökçelli
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İki uçlu bozuklukta korpus kallozum alanının hastalar, sağlıklı kardeşleri ve sağlıklı kişiler ile karşılaştırılması

ÖZET AMAÇ: Bu çalışmanın amacı iki uçlu bozukluğa sahip hastaları, benzer genetik ve çevresel risk etkenlerini taşıyan sağlıklı kardeşleri ve kontrol grubuyla karşılaştırarak rahatsızlık riskinin korpus kallozum alanı üzerine etkilerini araştırmaktır. Bu bağlamda 6 yıllık izlemde hasta, sağlıklı kardeş ve kontrol grubunda korpus kallozum alanındaki değişikliklerin karşılaştırılması hedeflenmiştir. YÖNTEM: Çalışmamız iki basamaktan oluşmaktadır. Çalışmamızın ilk basamağında 'İki uçlu Bozuklukta Yatkınlık ve Direnç ile İlişkili Beyin Bölgeleri: İki Uçlu Bozukluk Hastaları ve Sağlıklı Kardeşlerinde Voksel Tabanlı MRG Çalışması' başlıklı çalışmaya katılmış olan kişilerin (28 iki uçlu bozukluk hastası, 28 sağlıklı kardeş ve 38 sağlıklı kontrol) Manyetik Rezonans Görüntüleri alınmıştır. ITK-SNAP programı ile korpus kallozum alanı değerlendirilmiştir. Korpus kallozum alanı intrakranial hacme bölünerek normalize edilmiştir. Elde edilen sonuçlar ANOVA ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızın ikinci basamağında ilk basamağa katılmış olan kişiler 6 yıl sonunda yeniden çağrılmıştır. Katılımcılara SCID-I , Young Mani Değerlendirme Ölçeği (YMDÖ) ve Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D-17) uygulanmıştır. Çalışma koşullarını karşılayan kişilerin (13 iki uçlu bozukluk hastası, 11 sağlıklı kardeşi ve 11 sağlıklı kontrol) kranial Manyetik Rezonans Görüntülemeleri (MRG) alınmıştır. ITK-SNAP programı ile korpus kallozum alanı değerlendirilmiştir. Gruplar arasında normalize edilmiş korpus kallozum alanı ANOVA ile karşılaştırılmıştır. Altı yıllık izlem sonunda normalize edilmiş korpus kallozum alanındaki değişim tekrarlayan ölçümlerde ANOVA ile karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Çalışmamızın ilk basamağında iki uçlu bozukluk hastalarında kontrollere göre normalize edilmiş korpus kallozum alanı daha küçük saptanmıştır. 6 yıllık izlemde gruplar arasında normalize korpus kallozum alanı açısından anlamlı değişim gözlemlenmemiştir. Gruplar tek olarak değerlendirildiğinde grupların hiçbirinde normalize edilmiş korpus kallozum alanı açısından anlamlı değişim saptanmamıştır. TARTIŞMA: Bu çalışmanın ilk basamağı kesitsel olarak değerlendirilmiş ve iki uçlu bozukluk hastalarında kontrollere göre normalize edilmiş korpus kallosum alanının küçük olduğu saptanmıştır. Sağlıklı kardeşlerle kontroller arasında normalize edilmiş korpus kallozum alanı açısından farklılık saptanmamış olması korpus kallozumdaki değişikliklerin hastalık sürecinde ortaya çıktığı görüşünü desteklemektedir. Buna karşılık 6 yıllık izlem çalışmasında gruplar arasında korpus kallozum alanında fark saptanmaması korpus kallozumdaki değişikliklerin düzenli tedavi ile normal maturasyon yönüne ilerlediğini düşündürmüştür. Anahtar Kelimeler: İki uçlu bozukluk, Sağlıklı kardeşler, Manyetik Rezonans Görüntüleme, Korpus Kallosum

Seçil Özoğlu Turhan
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda klozapin kullanımı sonrası gelişen siyalore vemiyokardit üzerine N-asetilsistein etkisinin histopatolojik ve biyokimyasal yöntemlerle incelenmesi

Amaç: Klozapinin ratlarda miyokard, parotis ve serum üzerindeki olumsuz etkilerinin hangi mekanizmalar aracılığı ile olduğunun araştırılması, klozapin ile birlikte proflaktik N- asetil sistein (NAS) kullanımı ile adı geçen yerlerde klozapine bağlı patolojik etkilerin ne düzeyde olduğunun değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: N.E.Ü. KONÜDAM Deneysel Tıp Uygulama ve Araştırma Merkezi'nden temin edilen 350-400 gr ağırlığındaki 36 adet Wistar Albino ırkı ratlardan kontrol grubu, klozapin grubu ve klozapin+NAS grubu olmak üzere üç grup oluşturuldu. 23 gün sonunda ratlar dekapite edildi. Biyokimyasal olarak serumda Troponin I ve C Reaktif Protein (CRP); serum, kalp ve parotiste Total Antioksidan Seviye (TAS), Total Oksidan Seviye (TOS), Oksidatif Stres İndeksi (OSI), Tümör Nekroz Faktör Alfa (TNF-alfa) ve İnterlökin 10 (IL-10) düzeyleri ile ve histopatolojik olarak parotis ve miyokard incelendi, istatiksel analiz yapıldı. Bulgular: Ratlarda oluşturulan kontrol, klozapin ve klozapin+NAS grupları karşılaştırıldığında kalp, parotis ve serumda CRP, Troponin, TNF-alfa, TOS, OSI düzeylerinin en yüksek klozapin grubunda ve en düşük kontrol grubunda; IL-10 ve TAS düzeylerinin en yüksek kontrol grubunda ve en düşük klozapin grubunda olduğu saptanmış olup gruplar arasındaki farklılık istatiksel olarak da anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Klozapine NAS eklenen grupta ise tüm dokuların klozapin grubuna göre inflamasyon ve oksidasyon açısından olumlu yönde etkilendiği görüldü. Kalp histopatolojik açıdan değerlendirildiğinde yalnızca klozapin verilen grupta subendokardiyal ve miyokardiyal alanda lenfosit infiltrasyonu, nükleer dejenerasyon, dejeneratif iskemik değişiklikler başta olmak üzere inflamasyon bulguları daha yaygın gözlenirken klozapin+NAS grubunda daha az inflamasyon gözlendi. Parotis histopatolojik açıdan değerlendirildiğinde yalnızca klozapin verilen grupta periduktal, lobüler ve periglandüler alanda inflamasyon bulguları daha yaygın gözlenirken klozapin+NAS grubunda daha az inflamasyon gözlendi. Klozapin verilen gruplarda parotiste seröz komponentte müsinöz metaplazi tespit edildi. Sonuç: Klozapinin ratlarda serum, parotis ve kalpte hem inflamatuar dengeyi hem de antioksidan dengeyi olumsuz yönde etkilediği, NAS'ın bu olumsuz etkileri hem biyokimyasal hem de histopatolojik yönden istatiksel yönden anlamlı olarak azalttığı sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Klozapin, N asetil sistein, miyokardit, siyalore, oksidasyon, inflamasyon, CRP, Troponin I,TNF-a, IL-10, TAS, TOS, OSI

C reaktif proteinHayvan deneyleriKlozapin+7
Zakire Kübra Aksoy
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Majör depresif bozuklukta kültürel açıklama modelleri ve yardım arama davranışının belirlenmesi

Amaç: Hem yüksek yaşam boyu yaygınlık oranları, hem de yarattığı yeti yıkımı ve üretkenlik kaybı ile, depresyon topluma maliyeti yüksek ciddi bir psikiyatrik bozukluktur. Bu sebeple hastalık yükünün azaltılması amacıyla depresyonun tanınması, önlenmesi ve tedavisi ile ilgili stratejiler geliştirilmesi önceliklidir. Standart sınıflandırma sistemlerinin tanısal anlamda kısıtlılıklar taşıdığı, Batılı kavramları yansıttığı ve her kültüre uygulanmasının güç olduğu eleştirisi yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı depresyonun ifade ediliş biçimlerini, algılanan sebeplerini ve çare arama davranışını ortaya koymak; kültürün bu bulgular üzerindeki etkisini tartışmaktır.Yöntem: Çalışmaya İstanbul Bilim Üniversitesi Psikiyatri polikliniğine başvuran ve DSM-IV tanı ölçütlerine göre yapılan klinik görüşme sonucunda majör depresif bozukluk tanısı almış 18 yaş ve üzeri 42 kişi randomize olarak alınmış; hastalara Hamilton Depresyonu Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Açıklama Modelleri Görüşme Kataloğu (EMIC), Belirti Tarama Testi (SCL-90) ve Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği (SBÇTÖ) uygulanmıştır.Bulgular: Katılımcıların %88,1'i duygusal, yine %88,1'i işlevsel/davranışsal, %73,8'i bilişsel ve %66,6'sı somatik yakınmaları kendi anlatımlarında vurgulamıştır. Hastaların kendiliğinden belirttiği şikayetler incelendiğinde sırasıyla en fazla yalnız kalma isteği (%50,0), sinirlilik (%38,1), mutsuzluk (%35,7) ve ağlama (%35,7) bildirilmiştir. Belirti tarama sorularıyla incelendiğinde en fazla isteksizlik (%100), mutsuzluk (%97,6), huzursuzluk (%92,1), gerginlik (%90,5) ve halsizlik (%90,5) bildirilmiştir. Suçluluk düşüncesi ve cinsel isteksizlik yakınmaları kendiliğinden hiç belirtilmezken, tarama soruları ile cinsel isteksizlik %73,8, suçluluk düşüncesi de %52,4 oranında bildirilmiştir.Hastalığın nedensel açıklamasında en sık kendiliğinden bildirilen sebep eş/partnerle sorun (%50,0) olmuştur. Açıklama modellerinde %59,5 başkasını suçlama eğilimi, %35,7 kendini suçlama eğilimi bulunmuştur. Başkasını suçlama içeren açıklama modelinde belirti tarama testinin öfke ve paranoid düşünce alt ölçek puanları yüksek bulunmuştur.Katılımcıların %52,3'ü ilk olarak psikolojik/psikiyatrik desteğe; %23,8'i ise psikiyatri dışı sağlık desteğine başvurduklarını belirtmiştir. Çare arama davranışında ilk psikiyatriye başvuranların %92,3'ünün en önemli şikayeti duygusal yakınma iken, psikiyatri dışı sağlık desteğine başvuran hastaların %66,7'sinin en önemli şikayeti somatik belirtiler olarak bulunmuştur.Sonuç: Depresyonda açıklama modellerini değerlendirmek kültürel formülasyon ile iç içe gider. Kültürel açıklamalar hastalığın hem semptomatolojisini, hem de yardım arama davranışını etkileyebilmektedir. Kültür bir yandan semptomların şekillenmesinde rol almakta, öte yandan ise semptomların hekimlere aktarılmasında ciddi bir filtre görevi görebilmektedir. Kültüre duyarlı olmayan yaklaşımların psikiyatrik muayenenin etkinliği üzerinde kayıplara yol açabileceği düşünülmektedir. Klinik uygulamada doğru tanı ve tedaviye ulaşmanın önündeki engelleri ortaya koymak amacıyla depresyonun kültürel değişkenler çerçevesinde yeniden ele alınması yol gösterici olacaktır.Anahtar Kelimeler: Depresyon, kültür, açıklama modelleri

Depresif bozuklukDepresyonKültür+2
Nora Ütücü
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı almış majör depresif bozukluk hastalarında glukagon-like peptide 1(GLP-1), TNF-α düzeyi ve metabolik parametrelerin semptom şiddeti ile ilişkisinin değerlendirilmesi

AMAÇ: Çalışmamızda yeni tanı alan majör depresif bozukluk hastalarının GLP-1, TNF-α düzeyi ve metabolik parametreler ile semptom şiddeti arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. YÖNTEM VE ARAÇLAR: Çalışmaya 30.10.2022-15.07.2023 tarihleri arasında Balıkesir Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine ayaktan başvuran, SCID-5-CV uygulanan ve DSM V ölçütlerine göre majör depresif bozukluk tanısı konulan, daha önce bu yönde medikal tedavi kullanmamış ve eşlik eden metabolik hastalığı olmayan 57 hasta ile sosyodemografik olarak benzer 48 sağlıklı gönüllü alındı. Hastalardan onam alındıktan sonra sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği uygulandı. Kanda GLP-1, TNF-α düzeyleri ve metabolik parametrelerini değerlendirmek açısından açlık kan şekeri, HbA1c, HDL, LDL, total kolesterol, trigliserid değerlerine bakıldı. GLP-1 ve TNF-α için kan örnekleri hastalardan toplandıktan sonra analiz süresine kadar -80 derecede saklandı. Analizler ticari kit kullanılarak ELISA yöntemi ile gerçekleştirildi. BULGULAR: TNF-α ortanca değeri hasta grubunda (132,28 pg/mL) kontrol grubundan (592,40 pg/mL) anlamlı şekilde (p=0,00) düşük bulunmuştur. GLP-1 ortanca değeri hasta grubunda (30,74 ng/mL), kontrol grubundan (103,28 ng/mL) anlamlı şekilde (p=0,00) düşük olarak saptandı. Hasta ve kontrol gruplarında HAM-D skoru ile GLP-1 ve TNF-α düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi için korelasyon analizi uygulandı. Hasta grubunda HAM-D skoru ile GLP-1 ve TNF-a değerler arasında negatif yönlü anlamlı ilişki saptandı (sırasıyla r:-0,41 p=0,001, r: -0,31 p=0,016). Kontrol grubunda HAM-D skoru ile GLP-1 ve TNF-a değerler arasında negatif yönlü anlamlı ilişki saptandı (sırasıyla r:-0,34 p=0,017, r: -0,39 p=0,005). SONUÇ: Bu çalışma GLP-1'in majör depresif bozukluğun semptom şiddeti ile ilişkili olabileceğini ve majör depresif bozukluğun patofizyolojisinde rol alabileceğini destekliyor.

Belirti ve semptomlarDepresif bozuklukDepresif bozukluk-majör+4
Muhammet İkbal Güngör
Balıkesir University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaygın anksiyete bozukluğu hastalarında serum oksitosin düzeyi ile bağlanma biçimleri ve hastalık şiddeti arasındaki ilişki

AMAÇ: Çalışmamızda yaygın anksiyete bozukluğu hastalarında plazma oksitosin düzeyi, bağlanma biçimleri ve hastalık şiddeti arasındaki ilişkiyi göstermek ve değişkenler arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Çalışmaya Mart-Eylül 2023 tarihleri arasında Balıkesir Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine ayaktan başvuran ve DSM-V ölçütlerine göre yaygın anksiyete bozukluğu tanısı konulan 44 hasta ile sosyodemografik olarak benzer olan 39 sağlıklı gönüllü alındı. Hastalara çalışma ile ilgili bilgi verilip yazılı onam alındıktan sonra sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği(HAMD), Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği(HAMA), Yaygın Anksiyete Bozukluğu 7(YAB7) Ölçeği, Erişkin Bağlanma Biçimleri Ölçeği (EBBÖ) uygulandı. Katılımcıların plazma oksitosin düzeyleri ölçek uygulanması sonrası alınan kanlardan ELISA yöntemi aracılığıyla belirlendi. BULGULAR: Oksitosin ortanca değeri hasta grubunda (129,2 pg/mL) kontrol grubundan (175,1 pg/mL) anlamlı şekilde (P=0,011) düşük bulunmuştur. HAMA ve YAB7 puanları ile oksitosin değerleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yapılan korelasyon analizinde hem HAMA (P=0,325, r=-0,109) hem de YAB7 (P=0,293, r=-0,117) ölçek skorları ile oksitosin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. EBBÖ ölçeğine göre hastaların %45,5'i güvenli, %40,9'u kaçıngan ve % 13,6'sı kaygılı; kontrol grubunun ise %61,5'i güvenli, %30,8'i kaçıngan ve %7,7'si kaygılı olarak saptanmıştır. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (P=0,321). EBBÖ puanları kaygılı, kaçıngan ve güvenli grupları; oksitosin düzeyleri açısından kendi aralarında ikili olarak karşılaştırıldığında, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi. Plazma oksitosin düzeylerinin yaygın anksiyete bozukluğunu öngörmedeki performansının değerlendirilmesi amacıyla ROC eğrisi oluşturuldu. Eğrinin incelenmesinde 135,9 pg/mL kesme değeri için sensitivite ve spesifite oranları sırasıyla % 66,7 ve % 61,4 olarak hesaplanmıştır (EAA: 0,663, %95GA: 0,543-0,782). SONUÇ: Çalışmamızın sonuçları göz önüne alındığında hipotezimizle uygun olarak YAB tanılı hastalarda oksitosin plazma düzeyinin kontrol grubuna göre daha düşük olduğu saptanmıştır. Çalışmamız plazma oksitosin düzeylerinin yaygın anksiyete bozukluğu etiyolojisi ile ilişkili olabileceği görüşünü desteklemektedir. Ayrıca çalışmamız YAB'ın tanımlanmasında oksitosinin aday bir belirteç olarak değerlendirilebileceği görüşünü desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Oksitosin, Yaygın Anksiyete Bozukluğu, Bağlanma

Seher Demiraslan
Balıkesir University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda pupil kontraksiyonunun değerlendirilmesi ve nörodejenerasyon ile ilişkisi: Optik koherens tomografi (OCT) çalışması

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) dikkat sorunları, aşırı hareketlilik ve dürtüsellikle karakterize çocukluk çağı başlangıçlı bir psikiyatrik bozukluktur. Son yıllarda psikiyatrik hastalıkların etiyopatogenezini açıklamaya yönelik çalışmalarda ciddi ilerlemeler olmuştur. Özellikle nörodejeneratif süreci göstermek için nörogörüntüleme yöntemleri ile yapılan çalışmalar hız kazanmıştır ve bu çalışmalarda, artan miktarda nörodejenerasyonu destekleyen kanıtlar bulunmuştur. Psikiyatrik bozukluklardaki düzensiz dopamin girdisinin retina ganglion hücrelerinde de olabileceği, bunun anormal glutamat sentezine neden olup aksonal atrofiye yol açabileceğinden yola çıkarak özellikle şizofreni başta olmak üzere psikiyatrik bozukluklarda da OCT ile çalışmalar yapılmaktadır. DEHB'si olan hastalarda dopamin disregülasyonu mevcuttur. Bu hastalarda dopamin disregülasyonunun glutamat eksotoksisitesi yoluyla neden olduğu nörodejenerasyon bulgularını noninvazif bir yöntem olan OCT ile görüntülemeyi amaçladık. Daha önce yapılmış olan ışığa hassasiyet ile ilgili anket çalışmasından yola çıkarak, bizde bu çalışmada DEHB'li bireylerde retinadaki nörodejenerasyonun pupil kontraksiyonunu etkileyerek gözün ışığa uyumunda sağlıklı bireylere göre zorluğa sebep olup olmadığını ortaya koymayı amaçlayarak hastalarda pentecam yöntemiyle pupil çaplarının ölçümünü gerçekleştirdik. DSM-5'e (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, 5th edition) göre çocuk ve ergenlerde tanının konulabilmesi için belirtilerin 12 yaşından önce başlaması, dikkat eksikliği ve/veya hareketlilik/dürtüsellik alanlarındaki belirtilerden 6 veya üzerinde belirtinin olması, en az iki farklı sosyal ortamda yaygın şekilde gözlenmesi, en az 6 ay süre ile gelişim düzeyiyle uyumsuz şekilde devam etmesi ve işlevselliği bozması gerekmektedir. 17 yaş ve sonrasındaki başvurularda ise belirti sayısının herhangi bir alanda en az 5 olması gerekmektedir. Bizde çalışmamızda DSM-5'te belirtilen kriterlerden 5 ve üzeri kriteri karşılayanları hasta grubuna dahil ettik bu kriterleri karşılamayanları ise kontrol grubuna aldık. Bu çalışmaya DIVA ve Turgay ölçekleri ile değerlendirilen DEHB tanı kriterlerini karşılayan 40 hasta ve 40 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalarda dikkat eksikliği baskın tip ve bileşik tip olarak kategorize edilmiştir. Dikkat eksikliği baskın tip ve bileşik tip gruplarında kontrol grubu ile kıyaslandığında güneş gözlüğü kullanımının daha fazla olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu bulunmuştur. Dikkat eksikliği baskın tip ve bileşik tip grubunda gölgede güneş gözlüğü kullanımı kontrol grubuna göre daha fazla ve istatistiksel olarak anlamlıydı. Literatürde bununla ilgili bir bilgi olmayıp DEHB'luğu olan bireylerde ışık hassasiyeti olduğuna dair 2014 yılında yayınlanmış bir makalede bilgiye rastlanmış ve verilerimizle uyumlu bulunmuştur. DEHB nörogelişimsel bir bozukluktur yani doğumdan itibaren vardır, prefrontal kortex gelişiminde duraksama ya da bozukluk olması nöroektodermden gelişen bu yapının başka dokularda da semptom ortaya çıkarabileceğini düşündürmüş ve nöroektoderm kökenli olan gözde ışık hassasiyetini pentecam ve sinir hasarını gösterebileceğini düşündüğümüz OCT yöntemleriyle ölçümler yapmaya yönlendirmiştir. Kontrol dikkat eksikliği baskın tip ve bileşik tip dehb gruplarında sağ ve sol sinir lifi kalınlıklarına bakıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamış, nörodejenerasyona ait herhangi bir bulgu OCT ile ölçümde tespit edilememiştir, bu durum sinir lifi kalınlığından ziyade işlevsel ya da moleküler düzeyde iletim bozukluklarının olabileceğini düşündürmekle birlikte bu alanda daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır. Özetle kontrol grubunda sinir lifi kalınlığı ile ışığa uyum ilişkili bulunmuş olup, sinir lifi kalınlığı arttıkça ışıklı ortama adaptasyon ve pupil çapı küçülmesi daha çok olarak bulunmuştur. Dikkat eksikliği baskın tip grubunda sinir lifi kalınlığı ile ışığa uyum ilişkili bulunmamış ve sinir lifi kalınlığı arttıkça ışıklı ortama adaptasyon ve pupil çapı küçülmesi anlamlı olarak bulunmamıştır. Bileşik tip dehb grubuna baktığımızda ise sinir lifi kalınlığı artmasına rağmen ışığa uyum bozulmuş ve ışıksız ortamda beklenilen pupil dilatasyonu gerçekleşmemiş ve pupil çapı azalmıştır. Bu çalışma ile DEHB'luğu olan bireylerde OCT çekimi ile sinir lifi kalınlığı ölçülmüş ve sinir lifi kalınlığının artmasına rağmen işlevsellik açısından hastalığı taşıyan bireylerde bozulma olduğunu düşündürmüş ve retinadaki bu durumun pupil kontraksiyonunu etkileyerek gözün ışığa uyumunda sağlıklı bireylere göre zorluğa sebep olduğuna yönelik veriler elde edilmiştir. Bu çalışma ortak embriyonik kökene sahip dokularda DEHB'li bireylerde morfolojik olmasa da işlevsel bozuklukların olabileceğini düşündürmüştür. İleriki çalışmalarda özellikle embriyonik olarak ortak kökenden gelişen organların işlevlerinin nöroradyolojik, nörobiyolojik, histolojik ve biyokimyasal parametrelerle incelenmesi gerektiğini göstermiştir. Bununla birlikte alt gruplara ayrılan hastaların ve ilaç kullanımları da göz önünde bulundurularak geniş örneklemlerde çalışılması literatüre önemli bilgiler kazandırabileceğini düşündürmüştür.

Dürtüsel davranışDürtüsellikHiperaktiviteli dikkat eksikliği bozukluğu+6
Duygu Kılıçaslan
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntihar girişimi ile başvuran olguların kendine zarar verici davranış, mizaç özellikleri, savunma biçimleri ve yürütücü işlevler açısından değerlendirilmesi

daha sonra doldurulacaktır

Büşra Erdem
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile içi şiddet gören kadınlarda aşka ilişkin tutumlar ile bağlanma stilleri ve kişilik özelliklerinin ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada aile içi şiddet gören kadınlarda aşka ilişkin tutumlar ile bağlanma stilleri ve kişilik özelliklerinin ilişkisinin incelenmesi; bu özelliklerin şiddete maruz kalmayan kadınlar ile karşılaştırılması ve şiddet türleri ile ilişkilerine bakılması amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırmaya yaşları 18 ile 45 arasında olan, aile içi şiddet (partneri tarafından) görmekte/görmüş olan 64 kadın ve aile içi şiddete uğramamış 64 kadın olmak üzere toplam 128 kadın dahil edilmiştir. Çalışma grubuna 49 sorudan oluşan ve maruz kaldıkları şiddetle ilgili sorular da içeren sosyodemografik veri formu ve 4 adet ölçek formu (Aşka İlişkin Tutumlar Ölçeği, Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği, Aile İçi Kadına Yönelik Şiddet Ölçeği, Büyük Beş-50 Kişilik Testi) uygulanırken, kontrol grubuna 32 soruluk şiddet verilerini içermeyen sosyodemografik veri formu ve 3 adet ölçek formu (Aşka İlişkin Tutumlar Ölçeği, Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği, Büyük Beş-50 Kişilik Testi) uygulanmıştır. Bulgular: Şiddete maruz kalan kadınların daha yüksek oranda kaygılı ve kaçıngan bağlandıkları, daha yüksek oranda özgeci ve tutkulu; daha az oranda ise arkadaşça ve sahiplenici aşk tutumları gösterdikleri ve daha düşük oranda duygusal dengeli kişilik özelliğine sahip oldukları bulundu. Şiddete uğrayan kadınlarda özgeci aşk ve mantıklı aşk tutumuna sahip olanların aynı zamanda kaygılı bağlanan kişiler oldukları saptandı. Bu kadınlarda dışadönüklük ve duygusal dengelilik ile özgeci aşk arasında ve oyun gibi aşk ile sorumluluk ve duygusal denge boyutlarında negatif yönlü anlamlı ilişki bulundu. AİŞ'e uğramış kadınlarda tutkulu aşk ile duygusal dengelilik boyutu arasındaki negatif ilişki ve arkadaşça aşk ile uyumluluk boyutu arasındaki pozitif ilişki; dışadönüklük ile güvenli bağlanma arasında pozitif, kaçıngan bağlanma ile negatif ilişki bulunurken bu kadınlarda duygusal dengelilik ile kaygılı bağlanma arasında da negatif yönlü ilişki saptandı. Sonuç: Duygusal dengelilik kişilik özelliği, arkadaşça ve sahiplenici aşk tutumları şiddete karşı koruyucu ve/veya şiddetle baş etmede kolaylaştırıcı bir faktör olabilirken kaygılı ve kaçıngan bağlanma şiddetle baş etmeyi zorlaştırmaktadır. Ruh sağlığı çalışanları tarafından, şiddet gören kadınların destekleyici psikoterapi süreçlerinde; kendilerini ruhsal yönden savunma güçlerini artırmak, kendilerine güven düzeylerini yükseltmek, ikili ilişkilerinde iletişim becerilerini geliştirmelerine yardım etmek adına kadınlara bu özelliklerin kazandırılmasına çalışılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Aile içi şiddet, kişilik özellikleri, bağlanma biçimleri, aşka ilişkin tutumlar

Aile içi şiddetAşkBağlanma+5
Selin Balki Tekin
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında medial prefrontal korteks ve anterior singulat kortekse derin transkraniyal manyetik stimülasyon uygulamasının etkinliği

Derin Transkranial Manyetik Stimülasyon (dTMS) uygulamasının, Obsesif kompulsif bozukluk (OKB) tedavisi üzerindeki etkinliğini araştıran çalışmalar son yıllarda dikkat çekmektedir. Çalışmamızın amacı, OKB hastalarında medial prefrontal korteks (mPFK) ve anterior singulat kortekse (ASK), yüksek frekanslı (20 Hz), günde 2 defa olmak üzere 30 seans dTMS uygulamasının ekleme tedavisi olarak, obsesif-kompulsif belirtiler, eşlik eden depresyon ve anksiyete belirtileri ile tersine öğrenme üzerindeki etkinliğini araştırmaktır. Çalışma, Pamukkale Üniversitesi Habib Kızıltaş Psikiyatri hastanesi' ne başvuran, DSM-5 tanı kriterlerine göre OKB tanısı almış, uygun süre ve dozda en az iki seratonin geri alım inhibitörü (SGİ) ile tedaviye yeterli yanıt vermemiş olan 29 hasta ile tamamlanmıştır. OKB hastaları, çalışmanın başında araştırma randomizörü adlı program ile randomize edilmiş, çift kör ve paralel gruplar olarak 14 kişilik hasta grubuna dTMS, 15 kişilik hasta grubuna ise taklit TMS uygulanmıştır. Çalışma bir katılımcı için hafta sonralı hariç üç hafta sürmüştür. Hastalara TMS uygulaması başında ve sonunda, Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (YBOKÖ), Boyutsal Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (BOKÖ), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A), Klinik Global İzlenim Ölçeği (KGİ-Ö) ve Olasılıklı Tersine Öğrenme Testi (OTÖT) uygulanmıştır. Ayrıca, her TMS seansı öncesi hastalara standardize edilmiş bireysel semptom provokasyonu uygulanmıştır. Çalışmanın başında her hastaya tedavi ile ilgili düşüncelerinin değerlendirildiği anket yapılmıştır, Hastaların mevcut ilaç tedavilerine çalışma süresince herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. TMS uygulaması sonrası gruplar karşılaştırıldığında; dTMS' nin pleseboya göre YBOKÖ toplam ve alt ölçek puanlarında anlamlı farklılık oluşturan üstünlüğü olduğu gözlemlenmiştir. YBOKÖ toplam puanlarındaki yüzdelik değişime göre, derin TMS grubunun % 35.7, taklit TMS grubunun ise %6.7 oranında tedaviye yanıt verdiği saptanırken, KGİ-Ö' ye göre derin TMS grubunun % 50, taklit TMS grubunun % 6.7 oranında tedaviye yanıt verdiği gözlemlenmiştir. BOKÖ toplam ölçeği ve bulaş/kirlenme, sorumluluk, kabul edilemez düşünceler alt ölçeklerine göre dTMS' nin taklit TMS' ye anlamlı farklılık oluşturan üstünlüğü olduğu görülmüştür. BOKÖ simetri/düzen alt ölçeği için iki grup arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. HAM-D' ye göre iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmazken, HAM-A' ya göre derin TMS grubunun, taklit TMS grubuna anlamlı farklılık oluşturan üstünlüğü olduğu görülmüştür. OTÖT skorları değerlendirildiğinde, çalışma sonrası toplam deneme, her blok için toplam deneme ve her kural değişim için ortalama hata kategorilerinde, dTMS grubunun kendi içinde anlamlı sonuçlar elde edildiği gözlemlenmiştir. Tedavi sonrası OTÖT skorları karşılaştırıldığında, doğru deneme ve her blok için doğru deneme kategorilerinde dTMS grubunun taklit TMS' ye kıyasla üstünlüğü olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak bu çalışma, OKB hastaları üzerinde, çift koni bobin (DCC-03-125-C) kullanılarak mPFK ve ASK' ye yüksek frekanslı (20 Hz) dTMS uygulamasının etkinliğini araştıran ilk çalışmadır. Randomize, çift kör ve paralel gruplar olarak tasarlanan çalışmamızda, dTMS' nin taklit TMS' ye üstün olduğu, ilaç tedavisine eklenmesiyle OKB belirtilerinde klinik olarak belirgin iyileşme sağladığı, anksiyete ve nispeten depresif belirtiler üzerinde fayda sağladığı ve tersine öğrenme üzerine önemli etkisinin olduğunu ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Derin Transkranial Manyetik Stimülasyon, Medial Prefrontal Korteks, Anterior Singulat Korteks, Çift Koni Bobin (DCC-03-125-C), Obsesif Kompulsif Bozukluk, Bireysel Semptom Provokasyonu

Belirti ve semptomlarManyetik stimulasyonObsessif kompülsif bozukluk+3
Ufuk Özer
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Madde kullanım bozukluğu tanısı olan erişkin hastalarda yürütücü işlevler ve sosyal biliş

Eroin ve metamfetamin kullanımının bireylerin sosyal yaşamlarında kalıcı etkileri olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada madde (eroin-metamfetamin) kullanımı olan hastalarda yürütücü işlevler ve sosyal bilişte sağlıklı kontrollere göre bozulmaların olup olmadığının ve izlemde remisyon süresi ile ilişkili faktörlerin belirlenmesini amaçladık. Çalışmamız Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi AMATEM polikliniğinde ve AMATEM servisinde tedavi gören ve çalışmaya katılmayı kabul eden, DSM-5'e göre metamfetamin kullanım bozukluğu (MKB) tanısı alan 35 hasta, Eroin kullanım bozukluğu (EKB) tanısı alan 38 hasta ve madde kullanım bozukluğu tanısı olmayan 30 sağlıklı kontrol (K) ile yapılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Hamilton Anksiyete Ölçeği (HAMA), Hamilton Depresyon Ölçeği (HAMD), Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Ölçeği (ASRS), Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BDÖ), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ) uygulanmıştır. Yürütücü işlevleri değerlendirmek için nöropsikolojik test olarak Stroop Testi (ST), Wisconsin Testi (WT), Go/NoGo Testi ve sosyal biliş için Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT) uygulanmıştır. Hastaların testleri ve ölçekleri yapıldıktan üç ay sonra erken remisyon durumları değerlendirilmiştir. Sosyodemografik veriler, başlangıçta yapılan ölçek ve testlerin remisyonda olan ve olmayan hasta grubunda değerlendirilmesi yapılmıştır. Gruplar cinsiyet açısından değerlendirildiğinde; EG' de %89,5; MF' de %82,9; K' de %86,7 oranında erkek saptandı (p>0,05). Çalışmaya dahil edilen katılımcıların medeni durumda, yaşanılan bölgede, çalışma durumunda, sigara kullanımında ve eğitim durumunda gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. (sırası ile p=0,043; p=0,004; p<0,0001; p<0,0001; p<0,0001). Hamilton anksiyete ve depresyon değerlendirme ölçeğinde EKB ve MKB skorları K'ye göre anlamlı şekilde yüksekti (p<0,050). Çalışmamızda kullandığımız ölçekler olan ÇÇTÖ, BDÖ ve ASRS ölçeklerinde toplam puanlar EKB ve MKB grubunda K'e göre anlamlı şekilde yüksekti (sırası ile p<0,0001; p<0,050; p<0,050). VST ile gruplar arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Wisconsin kart eşleme ve Go/No Go testinde EKB ve MKB skorları K'ye göre anlamlı şekilde yüksek bulundu (p<0,050). Sosyal Biliş Testin olan GZOT de ise EKB ve MKB skorları K'ye göre anlamlı şekilde yüksekti (p<0,050). Erken remisyon durumu bakımından gruplar arasında ölçeklere göre anlamlı farklılık saptanmadı. Üç ay remisyonda kalabilme MKB grubu ile EKB grubu arasında anlamlı olarak farklılık gösterdi, MKB grubunda erken remisyon oranları daha düşüktü. (p=0,005). Yapılan VST testi partC/D (yüksek enterferans duyarlılığı) ise erken remisyonda olmayan madde kullanıcılarında, olanlara göre anlamlı yüksek bulundu. (p=0,040). Sonuç olarak eroin ve metamfetamin kullanım bozukluğu bulunan kişilerin sosyal biliş ve yürütücü işlevlerinde sağlıklı bireylere göre daha düşük performans gösterdiğini saptadık. Erken remisyon durumunda kullanılan madde türünün etkili olduğu, metamfetamin kullanıcılarının daha az erken remisyonda olduğu ve yürütücü işlevlerin özelikle bilişsel esneklik alanındaki eksiklikleri ile ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz.Çalışmanın kısıtlılıklarının da dikkate alınarak ileride yapılacak çalışmalarda daha geniş bir çalışma grubu ve daha uzun takip süreleri ile benzer çalışmaların tekrarlanması önerilmektedir. Çalışmamızın madde kullanımı olan kişilerde tedavide kalma ve uygulanabilecek farmakolojik ve bilişsel tedavi müdahalelerini planlama açısından da literatüre katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Eroin, metamfetamin, madde kullanım bozukluğu, AMATEM, yürütücü işlevler

Merve Bülbül
Pamukkale University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psöriazis hastalarında, çocukluk çağı travmalarının varlığı ile erişkin bağlanma biçimleri ve mizaç özellikleri ilişkisi

Psöriazis derinin çeşitli bölgelerinde, değişken boyutlarda, keskin sınırlı, dairesel, eritemli plak veya papüller üzerine yerleşimli parlak, sedefi-beyaz renkte skuamlarla karakterize, kronik seyirli, yineleyici, inflamatuar bir hastalıktır. Psöriazis psikojenik faktörlerle ilişkisi en çok olan psikosomatik yönü ağır basan bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı psöriazis hastalığına sahip vaka grupları ile sağlıklı kontroller arasında çocukluk çağı travmalarının varlığı, erişkin bağlanma biçimleri ve mizaç özellikleri açısından farklılıkları değerlendirmek, değerlendirme sırasındaki çökkünlük ve kaygı düzeylerini saptamak ve bu durumların hastalık özellikleri ve hastalık şiddetiyle ilişkisini araştırmak ve tedavide fiziksel semptomların yanında ruhsal sağlığa da odaklanılmasını sağlamaktır. Çalışmaya Pamukkale Üniversitesi Dermatoloji Polikliniğine ayaktan başvuran ve Pamukkale Üniversitesi Dermatoloji Servisinde yatarak tedavi gören 60 psöriazis olgusu dâhil edilmiştir. Sağlıklı kontrol grubu, çalışma için gerekli koşulları sağlayan ve hasta grubu ile benzer yaş ve cinsiyet özelliklerine sahip 60 sağlıklı gönüllü bireyden oluşturulmuştur. Bilgilendirilmiş onamla çalışmaya katılmayı kabul eden katılımcılara öncelikle Sosyodemografik Veri Formu, SCID-5-CV (DSM-5 Eksen 1 Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme), Psöriazis Alan Şiddeti İndeksi (PASI), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği, TEMPS-A Mizaç Değerlendirme Envanteri, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Psöriazis hastalığı olan bireylerde stresli yaşam olayları ve bunun günümüzde devam eden etkileri sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı oranda daha yüksek bulunmuştur. Psöriazis grubunda yer alan katılımcıların değerlendirme sırasında sağlıklı kontrollere göre çökkünlük ve kaygı düzeyleri anlamlı düzeyde yüksek olup; fiziksel ihmal ve istismar puanları ile çocukluk çağı travmaları ölçeği toplam puanları sağlıklı kontrol grubundaki katılımcılara göre daha yüksek bulunmuştur. Psöriazis tanılı erişkinlerde güvensiz bağlanma biçimlerinden olan kaygılı/kararsız bağlanma puanları sağlıklı kontrollere göre anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. Ayrıca psöriazis grubunda depresif ve irritabl mizaç oranı kontrol grubundan anlamlı oranda daha yüksek bulunmuştur. Psöriazis ve sağlıklı kontrol grubu birlikte değerlendirildiğinde, çocukluk çağı travmaları ve güvensiz bağlanma biçimleri ile anksiyete ve depresyon skorları arasında pozitif yönde ilişki bulunmuştur. Çocukluk çağı travmaları ile güvensiz bağlanma biçimleri arasında da pozitif yönde korelasyon olduğu görülmüştür. Ancak bu bulgular ile hastalık şiddeti arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Bulgularımız yaşanılan yerin, bebek kaybının, fiziksel istismara uğramış olmanın, stresli yaşam olayının günümüzde devam eden etkilerinin varlığının, ailede psöriazis öyküsü olmasının ve kaygılı/kararsız bağlanmanın psöriazis gelişiminde riski arttıran bir faktör olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmanın sonucunda, psöriazis hastalarına yaklaşımda yalnızca deri semptomlarına odaklı tedavi yerine; bireyi biyopsikososyokültürel bir bütün olarak ele alan ve ruhsal sağlığına da odaklanan multidisipliner tedavi yaklaşımlarının benimsenmesi vurgulanmaktadır. Anahtar kelimeler: Psöriazis, çocukluk çağı travmaları, bağlanma, mizaç

Ceren Arıbakır Doğruyol
Pamukkale University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hafif nörobilişsel bozuklukta hızlandırılmış tekrarlayan transkranial manyetik stimülasyonun etkisi

Hafif Nörobilişsel Bozukluk (HBB) ölçülebilir bilişsel bozulmanın olduğu ancak günlük yaşam aktivitelerinin tamamen bozulmadığı, işlevselliğin korunduğu klinik durumdur. HBB'li birey normal yaşlanma süreci ile demans arasında yer alan patolojik bir geçiş evresindedir. Transkranial manyetik stimülasyon (TMS) elektrik akımının içinden geçtiği bir bobin vasıtasıyla ortaya çıkan manyetik alanın sinir hücrelerini uyardığı somatik bir tedavi uygulamasıdır. HBB'li bireylerde TMS ile yapılan çalışmalar bulunmaktadır. Bugüne kadar bu popülasyonda günde 2 seans r TMS uygulanan randomize kontrollü çift-kör bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada DSM-V' in ölçütlerine göre tanı kriterlerini karşılayan ve çift kör rastgele yöntemle iki gruba ayrılmış HBB hastalarına; sol dorsolateral prefrontal kortekse yüksek frekanslı (10 Hz) günde 2 seans toplamda 20 seans (1.000 atım/seans) olacak şekilde hızlandırılmış r TMS uygulanmıştır. Bu çalışmada HBB'deki bilişsel belirtilere ve HBB' ye eşlik eden anksiyete ve depresyon belirtilerinde r TMS uygulamasının etkinliğinin olup olmadığının ve eğer etkisi varsa kalıcılığının ne kadar süre olduğunun araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmadaki katılımcılara 20 seans gerçek TMS ve 20 seans taklit (sham) TMS uygulanmıştır. Hastaların mevcut psikiyatrik farmakoterapilerine herhangi bir müdahalede bulunulmamış ve araştırma sürecinde kullanmakta oldukları tedavileri aynı dozda sürdürülmüştür. Hastalara klinik değerlendirmede tedavinin öncesinde, 10.seans TMS sonunda (5.gün), 20 seans TMS sonunda (10.gün), TMS uygulaması tamamlandıktan sonraki 2. ayda olmak üzere toplamda 4 kez Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D), Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği (HAM-A), Wisconsin Kart Eşleme Testi, Stroop Testi, Sayı Dizileri Testi, Sözel Bellek Süreçleri Testi, WAIS Benzerlik ve Yargılama Testi uygulanmıştır. Tüm uygulamalar tedavi sürecine kör olan araştırmacı tarafından yapılmıştır. Çalışmanın sonunda gerçek TMS alan grupta bilişsel işlevlerde olumlu değişiklikler saptanmıştır. Yine hastaların anksiyete ve depresyon puanlarının da azaldığı gözlenmiştir. İyileşmelerin gerçek TMS alan grupta daha belirgin ve daha çok alanda olduğu görülmüş ve gerçek TMS alan grupta olumlu etkinin taklit TMS grubuna göre daha kalıcı olduğu saptanmıştır. Sonuçlar r TMS uygulamasının HBB' deki bilişsel belirtilere faydalı olduğunu ve olumlu etkinin en az iki ay boyunca sürdüğünü göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Hafif Bilişsel Bozukluk, Transkranial Manyetik Stimülasyon, Bilişsel İşlevler

Selim Çiftcioğlu
Pamukkale University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında hızlandırılmış transkranyal manyetik stimülasyon uygulamasının etkinliği

OKB hastalarının %20-30'u birinci basamak tedavi yöntemlerine yanıt vermemektedir. TMS uygulaması tedaviye yanıtsız OKB hastaları için bir tedavi seçeneği olmakla birlikte halen netleşmiş bir protokol bulunmamaktadır. Biz bu çalışmada OKB hastalarının, mPFK ve ASK bölgelerine, %90 motor dinlenme eşiğinde iTBS (aralıklı teta patlama uyarımı -50 Hz) protokolüyle derin uyarım yaparak bu protokolün OKB tedavisindeki etkinliğini değerlendirmeyi planlıyoruz. Randomize ve çift-kör yürütülen bu çalışma kapsamında, hastalara günde 5 seans olmak üzere 10 gün boyunca toplam 50 seanslık yoğun bir tedavi protokolü uygulanmıştır. Bu şekilde yoğunlaştırılmış tedaviyle OKB semptomlarında daha erken bir iyileşmenin sağlanıp sağlanamayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma, Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Hastanesi'nde, DSM-V kriterlerine göre OKB tanısı almış, en az 8 haftadır etkin dozda SGİ kullanan, ancak yanıt alamayan 30 OKB hastasıyla tamamlanmıştır. Hastalar randomizasyon sistemiyle gruplara ayrılmış, hastaların 16'si aktif tedavi 14'ü ise plasebo tedavi almıştır. Tüm katılımcılar tedaviyi tamamlamış, tedavi süresince baş ağrısı, baş dönmesi, mide bulantısı ve halsizlik dışında yan etki bildirilmemiştir. Hastalar, tedavi öncesinde, tedavi bitiminde ve tedavi sonrası 2. Haftada YBOKÖ, BOKÖ, HAM-D, HAM-A ölçekleri ile değerlendirilmiştir. Tedavi bitiminde YBOKÖ değerlendirme ölçeğindeki azalmaya göre her iki grubun %50'sınde de tedaviye yanıt görülmüştür. Tedavi bitiminden 2 hafta sonraki değerlendirmede yanıt oranı aktif TBS grubunda %62,5 (16'da 10) ve plasebo tedavi grubunda %42,8 (14'te 6), remisyon oranı ise aktif TBS grubunda %31,25 (16'da 5) ve plasebo tedavi grubunda %7,14 (14'te 1) idi. Bu çalışmanın bulguları, çift konili koil ile mPFK ve ASK bölgelerine hızlandırılmış olarak 2 hafta süreyle (günde 5 seans toplam 50 seans) iTBS uygulamasının tedaviye yanıtsız OKB hastaların için etkili ve güvenli bir tedavi yöntemi olabileceğini göstermektedir. Ancak yoğun uygulanan seanslar iTBS'nin tedavi edici etkisinin oluşma süresini kısaltmamış, iTBS'nin plaseboya üstünlüğü tedavi bitiminde (çalışmanın 2.haftasında) değil, kontrollerde (çalışmanın 4.haftasında) oluşmuştur.

Gizem Kavas Akyol
Pamukkale University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnsana yönelik şiddet suçu işleyen madde bağımlısı bireylerde kriminal düşünceler, duygusal zeka, psikolojik zihinlilik ve dürtüselliğin değerlendirilmesi

Madde kullanım bozukluğu ve şiddet suçları küresel bir halk sağlığı krizi olup gelişiminde biyolojik, psikolojik, sosyal ve çevresel birçok faktör etkilidir. Çalışmamızda madde kullanım bozukluğu olan bireylerde insana yönelik şiddet suçunun kriminal düşünceler, psikolojik zihinlilik, duygusal zeka ve dürtüsellik ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya DSM-V'e göre madde kullanım bozukluğu tanısı alan ve insana yönelik şiddet suçu işleyen 30 hasta, madde kullanım bozukluğu tanısı alan ve insana yönelik şiddet suçu işlemeyen 30 hasta ve 30 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Psikolojik Zihinlilik Ölçeği (PZÖ), Kriminal Düşünce Ölçeği (KDÖ), Duygusal Zeka Özelliği Ölçeği Kısa Form (DZÖÖ-KF), Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BDÖ) ve Yap/Yapma (Go/No Go) testi uygulanmıştır. Araştırmamızın sonuçları hasta grubunun süreğen ve durumsal dürtüselliğinin sağlıklı kontrollerden yüksek olduğunu, yanıt inhibisyonunda zorlandıklarını ve hızlı karar verdiklerini ve aynı zamanda dikkat sorunlarının olduğunu göstermektedir. Hasta grubunun duygusal zekalarının sosyallik alt boyutu hariç tüm alanlarında düşük olduğu (öznel iyi oluş, özkontrol, duygusallık ve toplam puan); kriminal düşüncelerinin yüksek olduğu (hak görme, güç yönelimi, meşrulaştırma diğerini suçlama, kişisel sorumsuzluk); psikoloji zihinliliklerinin de düşük olduğu (içgörü, ilgi ve toplam puan) bulunmuştur. Korelasyon analizlerine göre duygusal zeka düzeyi arttıkça psikolojik zihinlilik artmakta; kriminal düşünceler ve dürtüsellik de azalmaktadır. İnsana yönelik şiddet suçu işleyen madde kullanıcılarının işlemeyenlere ve sağlıklı kontrollere göre çocuklukta anne babadan ayrı ortamda yetişmeleri ve alkol kullanımlarının fazla olması çalışmamızın önemli sonuçlarındandır. Çalışmamızın sonuçları çocuklukta yetişme ortamının ve alkol-suç ilişkisinin önemini ortaya koymaktadır. Ayrıca duygusal zekayı geliştirmeye yönelik çalışmalar ile suç işleme oranında azalma sağlanarak kamu sağlığı açısından da önemli kazanımlar elde edilebilir.

Aytunç Tibet
Pamukkale University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

-Pin grubu (olanzapin, ketiapin, klozapin) antipsikotik kullanan hastalarda bilirubin düzeyleri ile kilo alımının ilişkisinin incelenmesi: Retrospektif bir çalışma

Antipsikotik ilaçlar, psikiyatri kliniklerinde birçok hastalığın tedavisinde temel bir yere sahiptir. Özellikle atipik (ikinci kuşak) antipsikotiklerin etkili tedavi sağlamasının yanı sıra belirgin kilo artışına yol açtığı ve kardiyovasküler, metabolik sorunlara neden olduğu bilinmektedir. Bu ilaçların neden olduğu kilo alımı, hastaların tedaviye uyumunu olumsuz etkilemekte; ayrıca hipertansiyon, tip 2 diyabet ve metabolik sendrom gibi ciddi tıbbi komplikasyonlara yol açmaktadır. Bu nedenle, antipsikotiklerin metabolik yan etkileri giderek daha fazla önem kazanmış ve bu konuda araştırmalar artmıştır. Bu çalışmanın amacı ; -pin grubu atipik antipsikotik başlamadan önce hastanın rutin kan tetkikinde bakabildiğimiz bilirubin düzeyiyle hastanın bu atipik antipsikotiğe bağlı kilo artış riski ve metabolik sendrom riskini öngörüp öngörememe durumunu araştırmayı amaçladık. Çalışmamızın örneklemi Pamukkale Üniversitesi Psikiyatri Hastanesi Psikoz Servisi'nde 2013-2023 tarihleri arasında yatarak tedavi gören hastalardan oluşmaktadır. Çalışmamızda dahil olma kriterlerini karşılayan ve dışlama kriterlerine uymayan 162 hastanın, sistem kayıtlarından yatış esnasında alınan rutin kan örneğinden bakılan AST, ALT, GGT, LDH, ALP, Trigliserid, Kolesterol, HDL, LDL, Açlık kan şekeri, Total bilirubin, Direkt bilirubin, İndirekt bilirubin değerleri ve haftalık kilo değerleri kaydedilip incelenmiştir. Çalışmamızda olanzapin kullanan gruptaki ilk kilo ölçüm değerleri ile sonraki haftalarda elde edilen ölçümler arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlıdır. Ketiapin kullanan grubun ilk hafta ile son hafta kilo ölçümleri hariç diğer haftalardaki kilo değerleri arasındaki farklar da istatistiksel olarak anlamlıdır. Çalışmamızda olanzapin, klozapin ve ketiapinle kilo artışının ilaç dozu ile ilişkili olmadığı saptanmıştır. Olanzapin kullanan hasta grubunda başlangıçta daha zayıf olanların açlık kan şekeri daha düşük olup, hastalar haftalık takiplerde kilo aldıkça korelasyonun ortadan kalkması, açlık kan şekeri düşük olanların daha fazla kilo almasıyla ilişkili olabileceğini düşündürmüştür. Çalışmamızda elde edilen bulgular da bu literatür ile uyumlu olup, başlangıç açlık glukoz düzeylerinin olanzapin tedavisine bağlı kilo değişimini etkileyebilecek önemli bir belirteç olabileceğini göstermektedir. Çalışmamızda olanzapin kullanan hasta grubunda kullanmayanlara göre trigliserid değerlerinin kilo alımıyla ilişkisinin pozitif yönde anlamlı olduğu saptanmıştır. Ketiapin kullanan grupta kullanmayanlara LDL değerlerinin haftalık kilo takipleriyle pozitif yönde anlamlı ilişkisi saptanmışken, HDL değerleri ile arasında negatif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır. Hastaların direkt bilirubin seviyeleri ile kilo alımı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Olanzapin kullanan grubun başlangıç kilosu daha düşük olanların indirekt bilirubin seviyesinin daha yüksek olarak saptanmıştır. Haftalık takiplerde hastaların kilosu arttıkça korelasyonun ortadan kalkması, başlangıçtaki indirekt bilirubin değerleri daha yüksek olanların düşük olanlara göre daha fazla kilo almasıyla ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Atipik antipsikotiklerin neden olduğu belirgin kilo alımı ve metabolik bozukluklar, tedavi uyumsuzluğunun önemli bir nedeni olup şizofreni hastalarında yaşam süresinin kısalmasına katkıda bulunmaktadır. Bu nedenle, atipik antipsikotiklerin yol açtığı kilo alımı ve metabolik bozuklukların düzenli olarak izlenmesi ve önlenmesi kritik önem taşımaktadır.

Ayşenur Tecim Gökçedağ
Pamukkale University
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Yetiştirme yurdunda yaşayan ergenlerde benlik saygısı

Yetiştirme yurdunda yaşayan ergenlerin benlik saygısını incelemek amacıyla 14-18 yaş grubu arasın daki iki grup ergene (yetiştirme yurdu ve aile yanın da yaşayan) Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği uygulan mıştır. Benlik saygısının gruplara ve cinslere göre dağılımı incelenmiştir. Ayrıca benlik saygısının kendilik kavramının sürekliliği, insanlara güvenme, eleştiriye duyarlılık, depresif duygulanım, hayal perestlik, psikosomatik belirtiler, kişilerarası ilişkilerde tehdit hissetme, tartışmalara katılabil me derecesi, ile ilişkisi araştırılmıştır. Araştırma sonunda elde edilen bulgular değerlen dirildiğinde, benlik saygısının yetiştirme grubu ile aile yanında yaşayan grupta farklılık göstermediği ortaya çıkmıştır. Depresif duygulanımın yetiştirme grubunda kontrol grubuna oranla daha yüksek olduğu saptanmıştır. Ayrıca psikosomatik belirtiler erkekle re oranla kızlarda daha yüksek bulunmuştur. Benlik saygısının depresif duygulanım, psikosomatik belirti ler ve insanlara güvenme gibi değişkenlerle ilişkili olduğu saptanmıştır.

Benlik saygısıErgenlerErgenlik
Güner Satılmış
Anadolu University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1988
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üretim ve hizmet sektöründe çalışan işçilerde ruhsal sağlık düzeyi, ruhsal belirti dağılımı, algılanan sağlık, iş doyumu, yaşam doyumu ve sosyodemografik özelliklerinin karşılaştırılması

ÖZETÜRETİM VE HİZMET SEKTÖRÜNDE ÇALIŞAN İŞÇİLERDE RUHSAL SAĞLIK DÜZEYİ, RUHSAL BELİRTİ DAĞILIMI, ALGILANAN SAĞLIK, İŞ DOYUMU, YAŞAM DOYUMU VE SOSYODEMOGRAFİK ÖZELLİKLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASIAmaç: Üretim ve hizmet sektöründe çalışan işçilerde ruhsal sağlık düzeyi, ruhsal belirti dağılımı, algılanan sağlık düzeyi, iş doyumu, yaşam doyumu ve sosyodemografik özelliklerinin karşılaştırılması, çalışanların ruh sağlığı profilinin kesitsel olarak belirlenmesi, risk etkenlerinin saptanması hedeflenmiştir.Gereç ve Yöntem: Çalışmanın amacı yazılı ve sözlü olarak sunulduktan ve gönüllü katılımcılardan yazılı onay alındıktan sonra sosyodemografik veri formu, Genel Sağlık Anketi (GSA), Yaşam Doyum Ölçeği (YDÖ), Algılanan Sağlık Ölçeği, İş Doyumu Ölçeği (İDÖ), Kısa Semptom Envanteri (KSE) uygulanmıştır.Bulgular: Çalışmaya %5,8'i (17) kadın, % 94,2'si (274) erkek olmak üzere toplam 291 işçi alındı. Çalışmaya katılan işçilerin %44,7'si (130) temizlik, %55,3'ü (161) tekstil fabrikası işçisidir. Örneklemin yaş ortalaması 31,78'dir. Üretim sektöründe eğitim yılı yüksek olanların oranı daha fazladır. Hizmet sektöründe çalışanların %57'si ilkokul ve ortaokul mezunu iken üretim sektöründe çalışanların %61'i lise ve üzeri okul mezunudur. Yaşam Doyumu ve iş doyumu açısından iki sektör karşılaştırıldığında hem yaşam doyumunun hem de iş doyumunun üretim sektöründe çalışanlarda anlamlı derecede daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Kısa Semptom Envanteri ölçeğinin tüm alt ölçeklerinde iki sektör arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Kısa Belirti Envanterinde rahatsızlık ciddiyeti indeksi ortalaması hem genel toplamda, hem de her iki sektörün ortalamalarında kesme noktasının üzerinde yer almaktaydı. GSA puanı ile yaşam doyumu arasında negatif bir ilişki vardı ve GSA puanı arttıkça bireyin yaşam doyumu azalmaktaydı. İş doyumu ile Belirti Toplamı İndeksi arasında negatif ilişki bulundu. Bireyin yaşam doyumu arttıkça Belirti Toplamı İndeksi puanı anlamlı olarak azalmaktaydı.Sonuç: Çalışmamızda yaşam doyumu ile iş doyumu arasındaki ilişkinin pozitif olduğu ve bireyin iş doyumunun artışına bağlı olarak, yaşam doyumunun arttığı görülmüştür. Bu iki değişken arasında anlamlı bir ilişki olması, yaşam doyumu içerisinde iş doyumunun önemli bir yeri olduğunu göstermektedir. KSE'de rahatsızlık ciddiyeti indeksi ortalamasının hem genel toplamda, hem de her iki sektörün ortalamalarında kesme noktasının üzerinde yer alması ve çalışanların psikiyatrik rahatsızlıklar açısından risk oluşturacak düzeyde ruhsal belirtiye sahip olduklarını göstermektedir. İşsizlik kaygısı, iş güvencesi olmaması, ücretlerin yoksulluk sınırının dahi altında olmasının altta yatan en önemli nedenler olduğu düşünülmektedir.Anahtar kelimeler: işçi, üretim sektörü, hizmet sektörü, ruhsal sağlık, ruhsal belirti, algılanan sağlık, iş doyumu, yaşam doyumu, kısa semptom envanteri

Mutlu Dağdelen
İnönü University
2008
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antisosyal kişilik bozukluğunda yenilik arayışı ve dopamin reseptör D4 polimorfizmi ilişkisinin araştırılması

Amaç: Antisosyal kişilik bozukluğu hem toplumsal yaşamda hem de hukuki alanlarda pek çok soruna neden olan, özellikle diğer kişilerin haklarına karşı saldırgan tutumlar, suç işlemeye eğilim, vicdan azabı çekmeme gibi özelliklerle belirli bir bozukluktur. Etiyolojisinde olumsuz aile tutumları, yetersiz ilgi ve disiplinle büyütülme, aile içinde şiddet gibi çevresel faktörlerin yanı sıra genetik yatkınlığın da rolü olduğu kabul edilmektedir. Bu çalışmada antisosyal kişilik bozukluğunun etiolojisinde rol oynayabileceği düşünülen dopamin reseptör D4 polimorfizmini ve bununla ilişkili bir mizaç özelliği olan yenilik arayışını sağlıklı gönüllülerle karşılaştırmak amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya DSM-IV tanı ölçütlerine göre ASKB tanısı konulan, 18?45 yaş arası 50 erkek hasta alınmıştır. Tüm katılımcıların tanısı, yarı yapılandırılmış görüşme ile DSM-III-R Yapılandırılmış Klinik Görüşmesi Türkçe Versiyonu (SCID-II) uygulanarak konulmuştur. Veri toplama aracı olarak; sosyodemografik veri formu ve Cloninger'in Mizaç ve Karakter Envanterinin Türkçe'ye uyarlanmış versiyonu (Türkçe TCI) kullanılmıştır. Hasta grubunun tamamlanmasından sonra benzer sosyodemografik özelliklere sahip 50 erkek katılımcı kontrol grubu olarak çalışmaya alınmıştır. Katılımcılardan alınan kan örneklerinde SAS-PCR yöntemi ile DRD4 -521 C/T substitisyonuna bakılmıştır.Bulgular: Çalışmaya alınan bireylerin yaş ortalaması 23,9 (SD 3.015), ASKB grubunun yaş ortalaması 22,6 (SD 3.068) ve kontrol grubunun yaş ortalaması 25,1 (SD 2.402) olarak bulunmuştur. Kontrol grubunun eğitim düzeyi, düzenli bir işte çalışma oranları ve maddi gelirleri ASKB grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. ASKB grubunda yetersiz bir ilgi ve disiplinle büyütülme, fiziksel şiddete maruz kalma, ailede psikiyatrik hastalık, boşanmış ya da parçalanmış aileden gelme, çocukluğunda anneden uzun süreli ayrılık oranları kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Her iki grubun alel ve genotip frekansları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. ASKB grubunda yenilik arayışı puanları kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Tüm grupta yenilik arayışı puanları ile -521C/T polimorfizmi arasında bir ilişki bulunamamıştır. ASKB grubunda yüksek belirsizlik korkusu puanları ile -521C allelinin varlığı arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır.Sonuç: Çalışmamızın sonuçları ASKB da yenilik arayışının kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğunu desteklemektedir. -521C/T SNP ile YA arasında bir ilişkinin gösterilememesi kişilik gelişiminde genetik faktörlerin değişen oranlarda etkili olabileceğini, etnik farklılıkların bu etkiyi belirleyebileceğini göstermektedir. -521C/T SNP ile serotonerjik sistem tarafından düzenlenen ?belirsizlik korkusu? puanları arasında ilişki bulunması farklı mizaç özellikleri üzerinde etkili olduğu düşünülen belirli nörotransmitter sistemlerinin birbirleri ile etkileşimleri sonucunda diğer mizaç özellikleri üzerinde de belirleyici olabileceğini düşündürmektedir.

Antisosyal kişilik bozukluklarıDopamin
Zeynep Elyas
İnönü University
2008
30
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vajinismus tanısı alan hastaların sosyodemografik özelliklerinin cinsel mit inançları, cinsel öyküleri, cinsel doyum düzeyleri ve eş değerlendirme biçimleriyle karşılaştırılması

GİRİŞ: DSM IV' e göre vajinismus bir cinsel işlev bozukluğu olarak tanımlanmış ve cinsel ağrı bozuklukları sınıfına dâhil edilmiştir. Buna göre vajinismus tanımı; ?vajinanın dış 1/3'nü çevreleyen kasların, tekrarlayan veya sürekli, istem dışı ve cinsel ilişkiye engel olan kasılması'' olarak yapılmaktadır. Ülkemiz ve doğu kültüründeki birçok ülkede sıklıkla görülen bu hastalık batılı ülkelerde pek nadir görülmektedir.AMAÇ: Bu çalışmada İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri polikliniğine 1998-2008 yılları arasında başvuran vajinismus tanısı alan hastaların; sosyodemografik özelliklerini, cinsel mit, eş değerlendirme, cinsel doyum ve cinsel öyküleri ile karşılaştırmak amaçlanmıştır.YÖNTEM: Çalışma geriye dönük olup, hastaların klinik değerlendirmeleri yapılırken kullanılan cinsel mit ölçeği, cinsel öykü formu, Golombock ?Rust Cinsel Doyum Ölçeği, Birtchnell Eş Değerlendirme Ölçeği ve araştırmacı tarafından hazırlanmış sosyodemografik veri formu kullanılmıştır. Bulgular SPSS 13 programı kullanılarak değerlendirilmiştir.BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 24,4 yıl, evlilik süresi 23,3 ay, hastaların %64,4'ünün eğitim düzeyi 10 yıl üzeri ve % 70,2'sinin ise ev hanımı olduğu saptanmıştır. Genel olarak diğer çalışmalarda gösterilen ortalama evlilik sürelerinin bizim çalışmamızda daha kısa olması psikiyatriste başvuru süresinin kısalması açısından sevindiricidir. Ancak kadınların eğitim düzeyininin artması ile psikiyatriste başvurma sürelerinin kısalmadığı, mitlere olan inancın her kesimden vajinismuslu kadında yüksek oranlarda olduğu, cinsel doyum düzeylerinin genel olarak düşük olduğu, cinsellikle ilgili bilgilerinin az olduğu, toplumun bu konuda tutucu ve baskıcı tutumunun pek değişmediği, cinselliğin büyük oranda tabu olarak kalmaya devam ettiği, diğer branş hekimlerinin hastaları psikiyatri kliniklerine yönlendirmede yetersiz kaldıkları ve etik olmayan yöntemlere başvurdukları sonucu çıkarılmıştır. Hastaların dokunma ve dokunulma konularında direnç gösterdikleri ve bu grup hastaların diğer hastalara göre daha uzun sürede iyileştikleri ve daha az eğitim gördükleri tespit edilmiştir. Vajinismus hem bir sağlık sorunu hem de bir sosyolojik sorun olarak konumunu korumaktadır. Ailelerin sürece müdahil olmalarının kadınların şiddet görmesi ile sonuçlanması bu açıdan düşündürücüdür.SONUÇ: Yaşamın birçok alanını etkileyen önemli bir hastalık olan vajinusmusu toplumsal bir sağlık sorunu olmaktan çıkarma konusunda, insanların cinselliğe bakışları ve bu konuyla ilgili eğitimlerinin arttırılması, vajinismusun psikiyatrik bir hastalık olarak medyada ve okullarda daha çok tanıtılması, kadın hastalıkları ve üroloji gibi anabilim dallarıyla daha sıkı işbirliği içinde olunması ve daha fazla psikiyatristin bu konuda çalışması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

Elif Aktan Mutlu
İnönü University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Görme engellilerde ruhsal belirtilerin, yaşam doyumunun ve stresle baş etme tarzlarının araştırılması

Amaç: Çalışmanın birincil amacı görme kaybı ile psikiyatrik belirti ilişkisinin aydınlatılması, ikincil amacı ise görme engelli bireylerde yaşam doyumu düzeyleri ile stresle baş etme tarzlarının araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Araştırmaya, Haziran 2009-Eylül 2009 tarihleri arasında, adreslerine ulaşılabilen toplam 110 görme özürlü kişi alınmıştır. Veri toplama aracı olarak; sosyodemografik veri formu, Kısa Semptom Envanteri; Yaşam Doyum Ölçeği; Stresle Baş Etme Tarzları Anketi kullanılmıştır. Katılımcılardan araştırmacı gözetiminde bir anketör yardımı ile yüzlerine okuma yöntemi ile toplamda 130 anket sorunun yanıtlanması istenmiştir. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 12 paket programı ile yapılmıştır.Bulgular: Katılımcıların sadece %17'si kronik fiziksel bir rahatsızlıktan ve %5'i kronik ruhsal rahatsızlıktan söz etmiştir. Katılımcıların psikiyatrik belirti dağılımlarına bakıldığında; KSE alt ölçekleri arasında özellikle kişiler arası duyarlılık, hostilite ve paranoid belirti puanlarının kısmen daha yüksek olduğu görülmüştür. Yaşam doyumlarına bakıldığında genel olarak yaşam doyum oranlarının orta ve yüksek düzeylerde seyrettiği görülmüştür. Yaşam doyum oranları sosyodemografik verilerden eğitim düzeyi ve bir işi olma durumu ile istatistik olarak anlamlı düzeyde ilişkili bulunmuştur. Stresle baş etme tarzlarına bakıldığında ise görme engellilerin %50'sinin kendine güvenli yaklaşım tarzını kullandıkları görülmektedir. Katılımcıların stresle baş etme tarzları ile psikiyatrik belirti grupları arasındaki ilişki değerlendirildiğinde, stresle baş etme tarzları ile sadece hostilite grubu arasında anlamlı ilişki görülmüştür.Sonuç: Fiziksel ve ruhsal sağlık açısından görme engellilerin iyi düzeyde olduğu belirlenmiştir. Bu konuda çelişkili sonuç bildiren birçok çalışma olmakla birlikte, bulgularımız özellikle ruhsal sağlık açısından engellilerle diğer insanların benzer olduğunu bildiren çalışmalarla örtüşmektedir. Bulgularımız görme duyusundan mahrum kalmanın bireyi daha şüpheci, hostil ve duyarlı kılıyor olabileceğini düşündürmektedir. Beklenenin aksine yaşam doyum düzeylerinin genel anlamda iyi düzeyde olması literatürle uyumludur. SBTÖ verileri görme engellilerin genel anlamda stresle baş etmede olumlu tarzları kullandıklarını ve streslerini yönetebildiklerini göstermektedir. Kronik ruhsal rahatsızlığı olmayanlarda stresle baş etme tarzı olarak kendine güvenli yaklaşım kullanımının daha fazla görülmesi literatürle örtüşmekte, görme engellilerin direnme gücü ve allostatik uyumu açısından bize önemli bir veri sunmaktadır. Hostilite puanları dışında görme engellilerin stresle baş etme tarzları ile psikiyatrik belirtileri arasında ilişki olmadığını ve birbirlerini etkilemediğini düşündürmektedir. Hostilite puanları yüksek grubun stresle baş etme tarzı olarak sosyal desteğe başvurma tarzını daha çok kullandıkları görülmüştür. YDÖ düzeyleri ile SBTÖ arasındaki ilişkiye bakmak için katılımcı sayımız yeterli olmamıştır.Anahtar Kelimeler: Görme engelli, hedonik uyum, yaşam doyumu, YDÖ, stresle baş etme tarzı, SBTÖ, kısa semptom envanteri, KSE

Belirti ve semptomlarEngelli kişilerGörme+7
Kenan Temiz
İnönü University
2010
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Panik bozukluk tanısı alan hastalarda total antioksidan kapasite, paraoksanaz, arilesteraz, malondialdehid düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Son yıllarda yapılan çalışmalar, oksidatif stresin ve antioksidan sistemlerin, PB patogenezinde rol oynadığına dair kanıtları giderek artırmaktadır. Bu çalışmanın amacı, ilk olarak PB'si olan hastalar ile sağlıklı kontrolleri, daha sonra PB agorafobili ve agorafobisiz alt tiplerini son olarakta kontrol, agorafobili ve agorafobisiz olarak ayırdığımız üç grubu antioksidatif parametrelerden TAC, PON, ARE ile bir oksidan olan MDA düzeyleri yönünden karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu araştırma, Ekim 2009 ile Ekim 2010 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Psikiyatri kliniğine başvuran DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre PB tanısı almış 53 hasta ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 53 kontrol grubu ile yapılmıştır. Veri toplama aracı olarak, sosyodemografik veri formu, PAÖ total, HAM-D ve HAM-A kullanılmıştır. Hasta ve kontrol grubundan, geceden en az 12 saatlik açlık sonrası sabah 08.00-09.00 saatleri arası 8-10 cc kan jelli biyokimya tüpüne alınmıştır. Kan örnekleri 4000 rpm'de 10 dakika santrifuj edilerek plazmaları ayrılmıştır. Ayrılan serumlar kuru steril tüplere aktarılmış ve çalışma gününe kadar -80 C0'de saklanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 16 paket programı ile yapılmıştır.Bulgular: Çalışmamızda, PB hasta grubunda kontrol grubuna göre TAC, PON, ARE antioksidanları anlamlı olarak daha düşük, MDA oksidanı ise daha yüksekti. Aynı parametreler, agorafobili ve agorafobisiz PB alt gruplarında karşılaştırıldığında, agorafobili grupta agorafobisiz gruba göre TAC, PON, ARE antioksidanları anlamlı olarak daha düşük, MDA oksidanı ise anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Agorafobili ve agorafobisiz PB alt grupları ayrı ayrı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, agorafobili grupta kontrol grubuna göre TAC, PON, ARE düzeyleri daha düşükken, MDA düzeyi daha yüksekti. Ancak agorafobisiz grupta kontrol grubuna göre TAC, PON, ARE düzeyleri daha düşük olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı değildi. MDA düzeyleri ise kontrol grubundan farklı değildi. Agorafobili, agorafobisiz ve kontrol grubu kendi aralarında karşılaştırıldığında ise agorafobili grupta TAC, PON, ARE antioksidanları kontrol ve agorafobisiz gruptan anlamlı düzeyde düşük, MDA oksidanı ise yüksekti. Aynı parametreler agorafobisiz grupta kontrol grubundan farklı değildi.Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre, PB hastalarında oksidatif stres belirteci olan MDA düzeyi yüksek iken, antioksidanlardan PON, ARE ve TAC düzeyleri düşüktü. Agorafobili grupta kontrol grubuna göre MDA'nın daha yüksek, PON, ARE ve TAC'ın daha düşük olması ancak agorafobisiz PB alt grubunda kontrol grubuna göre TAC, PON, ARE düzeyleri daha düşük, MDA düzeyi daha yüksek olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı olmaması, parametrelerdeki değişikliği agorafobili grubun yarattığını göstermektedir. Bu bulgular, PB'ye agorafobinin eklenmesi, atak sayısının artması, yüksek HAM-A skorları gibi hastalık şiddetinin arttığını gösteren değişkenlerin, PB'deki artmış oksidatif stresi ve hasarlı antioksidatif mekanizmaları daha da artırdığını düşündürür.Anahtar Kelimeler: Panik bozukluk, oksidatif stres, oksidatif/antioksidatif parametreler.

AgorafobiAnksiyete bozukluklarıAntioksidanlar+7
Işıl Göğcegöz Gül
İnönü University
2011
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Panik bozukluğu ve major depresif bozuklukta bağlanma boyutlarının araştırılması

Amaç: Bu çalışmada, erken yaşantıların bağlanmada kaygı ve kaçınma üzerine etkili olduğu, bağlanmada kaygı ve kaçınmanın major depresyon (MD) tanısı alanları, panik bozukluğu (PB) tanısı alanlardan ayırt edeceği hipotezini test etmek üzere kurgulanmıştır. Ayrıca, iki tanı grubunun da kontrol grubuna oranla daha yüksek düzeyde kaygı ve kaçınma göstereceği beklenmektedir.Yöntem: Bu araştırma, Ekim 2009 ile Ekim 2011 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Psikiyatri kliniğine başvuran DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre panik bozukluğu ve major depresyon tanısı almış hastalar ile yaş, cinsiyet ve eğitim durumu açısından eşleştirilmiş kontrol grubu ile yapılmıştır. Bu süre içinde çalışma kriterlerini karşılayan 100 panik bozukluğu tanısı almış hasta, 100 major depresyon tanısı almış hasta ve 145 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alınmıştır. Panik bozukluğu, Major depresyon tanısı DSM-IV-TR kriterlerine göre düzenlenmiş olan yapılandırılmış görüşme formu (The Structured Clinical Interview for DSM-IV-TR: SCID-I) kullanılarak saptanmıştır. Çalışmaya katılanlar yapılacak işlem konusunda bilgilendirilmiş ve onamları alınmıştır. Araştırma projesi, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır.Bulgular: MD ve PB grubunun sağlıklı kontrollere göre istatiksel olarak anlamlı olarak daha yüksek bağlanmada kaygı ve kaçınma puanına sahip olduğu gösterildi. MD grubunun hem sağlıklı kontrollerden hem de PB grubuna göre istatiksel olarak anlamlı daha yüksek bağlanmada kaygı puanına sahip olduğu gösterildi. MD ve PB grubu arasında bağlanmada kaçınma puanı arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadığı gösterildi. MD grubunda 6 aydan az anne sütü almış olmak istatiksel olarak anlamlı fark oluşturduğu gösterildi. Erken dönem yaşantılarının bağlanmada kaygı ve kaçınmayı istatiksel olarak anlamlı olarak etkilemediği gösterildi.Sonuçlar: Bu çalışma, Malatya örnekleminde bağlanma boyutlarının araştırıldığı ilk çalışmadır. En dikkat çeken yanı MD grubunda 6 aydan az anne sütü almış olmanın gösterilmesiydi. Bir diğer önemli olanda bağlanmada kaygı ve kaçınmanın MD grubunda yüksek çıkmasıydı. MD grubunda kaçınma boyutunun yüksek çıkması kültürel dinamiklerle açıklanabilmektedir. PB grubunda sağlıklı kontrollere göre bağlanmada kaygı ve kaçınma puanı yüksek, bağlanmada kaygı puanı ise MD grubundan düşük çıkması Malatya örnekleminin Türkiye örneklemi ile uyumlu olduğunu gösterdi. Bulunan bu sonuçlar önceki çalışmalar ile uyumludur. Sonuçta MD, PB ve sağlıklı kontrollerde bağlanma boyutlarının farklılaştığını Malatya örnekleminde göstermiş bulunmaktayız.

AnksiyeteBağlanmaDepresyon+1
Serdal Özdemir
İnönü University
2012
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psödonöbeti olan konversiyon bozukluğu tanılı kadınların nöropsikolojik ve nörofizyolojik profili

Amaç: Bu çalışmada, psödonöbeti olan konversiyon bozukluğu tanılı hastalar ve sağlıklı kontrol gruplarının nöropsikolojik testleri ve nörofizyolojik bir test olan p50 değerlendirmelerini karşılaştırmak ve psödonöbetli konversiyon bozukluğunda nörolojik yatkınlığı araştırmak amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmada, SCID-I/CV'e göre katılmalar ya da konvülsiyonlar gösteren konversiyon bozukluğu tanısı olan 22 kadın ve 22 sağlıklı kadın değerlendirmeye alındı. Son 2 haftadır psikotrop bir ilaç alan, nörolojik hastalık ve beyin cerrahi operasyon öyküsü olan, zekâ geriliği olan, ek tıbbi problemi olan, sigara-alkol ve madde kullanımı olanlar ve DSM-IV-TR'e göre yapılmış görüşmede ek bir psikiyatrik bozukluk ve/veya kişilik bozukluğu olanlar çalışmadan dışlandı. Çalışmaya katılanlara nöropsikolojik testlerden Wechsler bellek ölçeği-geliştirilmiş formu (WMS-R), İşaretleme testi, Stroop testleri uygulandıktan sonra, nöroloji laboratuarında nörofizyolojik testlerden p50 yapıldı.Bulgular: Hasta grubun WMS-R, Stroop ve işaretleme testinden oluşan nöropsikolojik test performansları kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulundu. Hasta grubun p50 duyusal kapılama oranları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha azdı. Hasta ve kontrol grubunun nöropsikolojik test puanları ile kapılama oranları arasında ise anlamlı ilişki saptanmadı.Sonuç: Bu çalışma, psödonöbeti olan konversiyon bozukluğu tanılı hastalarda duyusal kapılamanın bakıldığı ilk çalışma olup en dikkat çekici bulgusu psödonöbetli hastalarda p50 duyusal kapılamanın kontrol grubuna göre azalmış olmasıdır.Çalışmamızda, psödonöbeti olan konversiyon bozukluğu tanılı hastalarda Stroop sürelerinin uzaması odaklanmış dikkat, işaretleme testi tarama süresinin uzaması sürdürülen dikkatlerinin azaldığını göstermektedir. Bu hastalarda dikkatin azalmış olması, konversiyon bozukluğunda dikkatin azaldığı şeklindeki daha önceki bilgilerle uyumludur.Sonuçlarımız, bu hastaların, duyusal kapılamalarındaki azalma nedeniyle uyaranları fazlaca algılamalarını kompanse edemeyen bir dikkat azalması sonucu bu hastalığa nörolojik bir yatkınlıkları olduğunu düşündürmektedir.Anahtar Sözcükler: Konversiyon bozukluğu, nöropsikolojik test, psödonöbet, duyusal kapılama (p50)

Konversiyon bozukluklarıNörobiyolojiNörofizyoloji+1
Behice Han Almiş
İnönü University
2011
10