Ankara University
Institute

Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü

Ankara University

26

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Bitlis vilayet hapishaneleri (1908-1918)

İnsanlık tarihi kadar eski bir kavram olan suç davranışı işlendikten sonra suçun faili hakkında yasal süreç başlatılır. Bu süreç sonuçlanana kadar fail önce şüpheli sıfatıyla tutuklu olarak alıkonur. Suç kesinleştiği takdirde mahkûm edildiği süre kadar ceza, faile hapishanede tutularak çektirilir. Hapishaneler suça karşılık cezanın kurumsallaştığı mekânlardır. Osmanlı Devleti'nde zindandan hapishaneye geçiş, Tanzimat Dönemi ile başlayan bir süreçtir. Tanzimat Fermanı'nın ilanı sonrasında ceza infaz sisteminde bir takım değişiklikler gündeme getirilmiştir. Osmanlı hapishanelerinde yapılmak istenen iyileştirmelerle ilgili olarak mevcut hapishanelerin Avrupa hapishane sistemine bakılarak ıslahı için Avrupa'dan getirtilen uzmanlar ve raporları doğrultusunda hareket edilmeye çalışılmıştır. Hapishanelerle ilgili olarak somut reform adımları ise II. Abdülhamid döneminde başlamış, İttihat ve Terakki iktidarında ve II. Meşrutiyet Döneminde hız kazanmıştır. Karmaşık dinî ve etnik nüfus yapısına sahip Bitlis Vilayeti, Rus ve İngiliz emperyalist hedeflerinin kesiştiği, ülkenin doğu sınırına yakın önemli bir bölgedir. Bitlis Vilayeti; I. Dünya savaşı öncesinde ve savaş sırasında yaşanan Ermeni Komitacı eylemleri, 1914 yılındaki Bitlis Vakası, I. Dünya Savaşı sürecinde 1915 yılında gerçekleştirilen zorunlu göç, 1916 yılında maruz kalınan Rus işgali ile ekonomik canlılığını yitirmiş, sınırları içerisindeki nüfus ciddi oranda azalmıştır. 1908-1918 yılları arasında Bitlis vilayetinde bulunan Bitlis Merkez Sancağı, Ahlat Kaza, Hizan Kaza, Mutki Kaza; Genç Sancak, Çapakçur Kaza, Kulp Kaza; Muş Sancak, Bulanık Kaza, Malazgirt Kaza, Sason Kaza, Varto Kaza; Siirt Sancak, Eruh Kaza, Garzan Kaza, Pervari Kaza, Şirvan Kaza Hapishaneleri kısaca vilayetin tüm sancak ve kaza hapishaneleri çalışmamızda incelenmiştir. Araştırmamızın temel amacı; Osmanlı hapishane sistemi içerisinde Osmanlı modernleşmesini bir kurum ve vilayet örneğinde takip ederek II. Meşrutiyet Döneminde yapılmak istenen hapishane reform girişimlerinin Bitlis Vilayet Hapishaneleri üzerindeki etkisini saptamaktır. Ayrıca reform çabaları neticesinde hapishanelerin fiziki şartlarında, hapishane çalışanları ve mahkûmların sosyal yaşantılarında görülen değişiklikleri akademik düzlemde analiz ve tespit etmektir. Araştırmamızda ayrıca yapılan reformların başarısı ve başarısızlığı ortaya konmaya çalışılmıştır.

BitlisCeza infaz kurumlarıHükümlüler+4
Halit Aytuğ Tokur
Ankara University · Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

İngiliz yıllık raporlarında Kemalist Türkiye ve nasyonal sosyalist Almanya (1933-1938)

1933'te Adolf Hitler'in Almanya'da yönetimi ele geçirmesiyle Avrupa aşamalı olarak iki kampa bölündü: Birinci Dünya Savaşı'nın ardından kurulan Versailles sisteminin yıkılmasını isteyen revizyonistler ve statükonun ve barışın korunmasını hedefleyen anti- revizyonistler. Nazi Almanyası revizyonist devletlerin başını çekiyordu, çünkü nasyonal sosyalizm çatışmayı yücelten ve savaş üreten ırkçı ve yayılmacı bir ideolojiydi. Almanya'nın Birinci Dünya Savaşı'ndaki müttefiki Türkiye de aynı dönemde bağımsız ve saygın bir devlet olarak hem Almanya'yla, hem de Avrupa'da statükonun öncüsü İngiltere'yle yakın ilişkiler kuruyordu. Bu tezin amacı, İngiltere'nin Ankara'daki büyükelçilik personelinin hazırladığı yıllık raporlar temelinde, Türk belgelerinden, gazetelerden ve ikincil kaynaklardan da yararlanarak; Türkiye'nin nasyonal sosyalist Almanya ile kurduğu diplomatik ve ideolojik ilişkilerin irdelenmesi, revizyonizm ve anti-revizyonizm ayrışmasında Türkiye'nin konumunun saptanması ve ulusçu bir devrim olan Kemalizm'in nasyonal sosyalizmle hangi alanlarda örtüşüp hangi alanlarda ayrıştığının incelenmesidir. Türkiye'nin 1930'larda Almanya'yla kurduğu yoğun ekonomik ilişkilere karşın nasyonal sosyalizmin ayrıksı örnekler dışında Atatürk Türkiyesinde geniş ilgi görmediği, Türkiye'nin kendini anti-revizyonist devletlerle hizaladığı, İngiltere ile ve Cumhuriyet'in diplomatik geleneklerine uygun olarak Rusya ile dostluğuna önem verdiği saptanmıştır. İngiliz yıllık raporlarında da 1933-1938 arasında Türkiye'nin devlet politikasında ya da kamuoyu tutumunda anlamlı nasyonal sosyalizm yanlılığı bulgusu bulunmamaktadır. Kemalist ilkelerin yüzeysel bazı koşutluklar dışında nasyonal sosyalizmle yapısal benzerlik koşutluk ya da amaç birlikteliği taşımadığı bulgusuna ulaşılmıştır. 1938 itibariyle Türkiye rotasını diplomatik ya da ideolojik olarak çatışma, nasyonal sosyalizm ve faşizmden değil, demokrasiden ve barıştan yana çizmiştir.

AlmanyaAtatürk, Mustafa KemalHitler, Adolf+7
Can Güçlü
Ankara University · Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Cumhuriyet Dönemi ceza infaz sisteminde hapishaneler ve mahpuslar (1923-1950)

Bugün anladığımız şekliyle modern hapishaneler ilk kez Batı Avrupa ve Kuzey Amerika'da ortaya çıktı. Suçluları cezalandırmakla kalmayıp aynı zamanda ıslah etmeyi amaçlayan yeni bir infaz anlayışının ürünü olarak hemen hepsi bundan 250 yıl önce kurulmaya ve yaygınlaşmaya başladı. Batılılaşma hareketinin etkisiyle Osmanlı Devleti de on dokuzuncu yüzyıldan itibaren mahbesleri hapishanelere dönüştürmeye, buralarda geçerli infaz koşullarını düzeltmeye ve böylece, değişmekte olan ceza infaz sistemine uygun bir hapishaneler teşkilatı yaratmaya çalıştı. Ancak, içinde bulunduğu siyasi ve mali istikrarsızlık ortamı, bu konuda yürütülen çalışmaların sık sık aksamasına, yer yer ötelenmesine yol açtı. Bununla beraber hapishanelere yönelik reform programı, Cumhuriyet kadrolarının devreye girdiği sonraki süreçte en baştan ele alınarak sürdürüldü. 1926 yılında yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu ile hapis cezaları ve bunlara dair infaz usulleri belirlendi. Hapishaneler merkez ve taşra teşkilatı 1929 yılında Dâhiliye Vekâleti'nden alınarak Adliye Vekâleti'ne devredildi. Ayrıca, hapishanelerin işleyişine açıklık getiren kanunlar ve tüzükler çıkartıldı. Tüm bu idari ve hukuki düzenlemeleri, birçoğu Cumhuriyetin 10. yılından sonra hızlanan inşaat faaliyetleri izledi. 1930-1950 arasında 41 hapishane yapıldı, yüzlercesi onarıldı. Bütçe olanakları daha fazlasına izin vermediği için Osmanlı Devleti'nden miras kalan yapı stoku zorunlu olarak kullanılmaya devam etti. Bu durum, 1936'da hayata geçen Tedricî (Dereceli) Serbesti Sistemi'nin uygulanmasını güçleştirdi. Koğuş hapsi denilen topluluk esaslı infaz biçimi, mahpusların disiplin altına alınmasını, çalıştırılmasını ve eğitilmesini engelleyen yapısıyla birlikte varlığını ve geçerliliğini korudu.

Ceza adaleti sistemiCeza infaz hukukuHukuk tarihi+3
Volkan Soran
Ankara University · Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Cumhuriyet Döneminde vilayet sistemi (1923-2000)

Bu tez Türkiye Cumhuriyeti'nin 81 vilayete ulaşmasının öyküsüdür. Çalışmanın amacı da Osmanlı Devleti'nin son döneminden itibaren özellikle Cumhuriyet'in ilanı ve günümüze kadar olan dönemde, ülkenin uğradığı mülki idare değişikliklerini aydınlatmaya yöneliktir. Bu bağlamda Osmanlı Devleti'nin idari yapısı, 15 Vilayet, 53 Liva (Sancak) ile yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçmiş, 1920'li yıllarda kurulan 6 yeni müstakil liva ile tüm livalar vilayet haline getirilerek devrolan vilayetler ile birlikte Cumhuriyetin ilan tarihi olan 1923 yılında, toplam 74 vilayete ulaşılmıştır. Bu tarihten günümüze kadar vilayet sayısındaki artış devam etmekte ve günümüzde 81 vilayete ulaşmış bulunmaktadır. Bazı dönemlerde var olan vilayet ve ilçe gibi idari birimlerin ortadan kaldırıldığı veya bağlı olduğu idari birimin değiştirildiği de görülmüştür. Osmanlı Devleti'nin idari yönetimde modernleşme hareketi, 19. yüzyıl Avrupası'nda görülen idari reform uygulamalarının zorunlu kıldığı bir yansıma olarak başlamıştır. Asırlardır babadan oğula padişahlık ve monarşiye dayalı bir idari yönetim sistemine sahip Osmanlı Devleti'nin 19. yüzyılın özellikle son çeyreğine doğru gelindiğinde klasik devlet yönetimi ile çağdaş yönetim anlayışına sahip Avrupa kıtasındaki devletlere karşı koyamayacağı ortaya çıktığından devletin faaliyetlerinin yeni idari anlayış ve modernleşme ile yürütülmesi gerektiği fikri doğmuştur. Bunun sonucunda II. Mahmut'un idari yönetimi düzenleme hareketleri, 1839 Tanzimat-1856 Islahat Fermanlarıyla ortaya konulan yenilenme hareketleri, önemli modernleşme unsurlarını oluşturmuştur. Avrupa devletlerinin tesiri, tımar sisteminin yıkılması ve yerine konulan iltizam sisteminden yeteri kadar fayda sağlanamamış olması üzerine toprak üzerinde vergiye dayalı sisteme geçerek ülkenin her yerinden vergi gelirlerini aksamadan düzenli olarak alınması, eyalet yönetimlerinin yeniden organize edilmesi, merkezileşme ve merkezi otoritenin sağlanmak istenmesi, Osmanlı Devleti'nin eyalet sisteminden vilayet sistemine geçmesinde temel nedenler olmuştur. Mülki idare biçimini ve vilayet sistemini Fransa'dan örnek alarak devam ettiren Osmanlı Devleti, 1864 yılından itibaren Lübnan ve Tuna Vilayetlerinde pilot uygulama olarak kısmen vilayet sistemine geçmiş, daha sonra vilayet sistemini 1867 yılından itibaren yaygınlaştırarak ülkenin tamamına uygulamıştır. Cumhuriyet dönemine geçişle birlikte mülki idarede vilayet kademesi esas alınmış, Osmanlı vilayetleri değişikliğe uğrayarak sınırları daraltılmış, mülhak ve müstakil livaların tamamı Cumhuriyet döneminde vilayete dönüştürülmüştür. Cumhuriyet dönemi içinde vilayetlerin sayısı siyasi, sosyal, ekonomik ve güvenlik gibi çeşitli nedenlerle değişikliklere uğrayarak günümüzdeki 81 vilayete ulaşmıştır. Türk idari yönetiminde vilayetler, hem "merkezi idarenin" taşra örgütü, hem de mahalli "yerel yönetimin" vesayet ve denetçisi olarak faaliyette bulunmaktadır. Vilayet seviyesinde idari yönetim taşra örgütünün bağlı olduğu, merkezi yönetimine bırakılmış illerdeki özel idareler vilayet yönetiminin yakın vesayet ve denetiminde faaliyet göstermişlerdir. Ancak Avrupa Birliği (AB), Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler vb. kuruluşların tesiriyle 90'lı yılların sonundan itibaren "yerel yönetimler" güçlendirilmeye çalışılmış, idari yönetimde yerelleşme ve bölgeselleşme ön plana geçmiş, vilayet sisteminin amaçlarından biri olan merkezi idarenin güçlendirilmesinin aksine merkezi idare güç kaybetmeye başlamış, yerel ve bölgesel idareler gittikçe ön plana çıkmışlardır. Yerel yönetimlerin merkezi idarenin kontrolünde belli bir seviyede muhafaza edilerek Türkiye'nin üniter yapısına zarar vermemesi gerektiği düşünülmektedir. Mülki idaredeki düzenlemeler öncelikle anayasa, yasa, mevzuat ve bu hususta çıkarılan kanunlar ve yönetmelikler kapsamında ele alınmış, bunların gerekçelerinin Cumhuriyetin kuruluşundan 2000'li yıllara kadar olan bölümleri yeni bir yaklaşım tarzı ile incelenmiştir. Bu çalışma, vilayet sisteminin tarihsel süreci, vilayet sistemine yönelik yapılan değişiklikler ve yaşanan gelişmeler, vilayet yapılma saikleri ile mülki idare sistemindeki düzenlemelere bilimsel bir bakış geliştirmenin yanında, vilayet yönetim sisteminin geçirmiş olduğu tarihi sürecin aydınlatılması ve bugünkü seviyeye nasıl geldiği konusunda bir katkı sağlarsa, maksadına ulaşmış olacaktır. Anahtar Kelimeler: İl, Merkezileşme, Sistem, Türkiye, Yönetim

Cumhuriyet DönemiKamu yönetimiMerkezileşme+3
Fahrettin Dörtkol
Ankara University · Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Bosna-Hersek'teki siyasi partilerin Türkiye'ye yönelik söylemleri (1991-2014)

Bosna-Hersek, Balkanlar bölgesindeki istikrarın sürdürülmesi bakımından önemli bir ülkedir. Özellikle Yugoslavya'nın dağılmasıyla beraber bölgede ve bu ülkedeki girişimlerini arttıran Türkiye, bugün gelinen noktada önemli bir aktör haline gelmiştir. Bölgedeki istikrarın sürdürülmesinden yana olan ve kapsayıcı bir politika izlemeye önem veren Türkiye'nin Bosna-Hersek'e yönelik girişimleri, Bosna siyasetinde farklı zamanlarda farklı şekillerde karşılık bulmuştur. Bu çalışma ile Bosna-Hersek'teki siyasi partilerin Türkiye algısı ortaya koyulurken bu partilerin Türkiye'ye yönelik söylemleri de aktarılmaya çalışılmıştır. Türkiye'nin özellikle Bosna'daki savaş sürerken ve savaş sonrası dönemde Bosna'ya verdiği destek bu dönemdeki söylemleri de etkilemiştir. Özellikle bu dönemde Türkiye'ye işbirliği çağrıları geniş yer tutarken yardımlar için teşekkür mesajlarının da yer aldığı gözlemlenmiştir. Bu bağlamda 2009 yılına kadar siyasi partilerin Türkiye'ye yönelik söylemlerinde büyük bir değişiklik olmamıştır. 2009 yılına gelindiğinde ise Türkiye, sadece Bosna-Hersek'te değil, Balkanlar bölgesinde de birçok girişime imza atmış ve bu dönemde bölgedeki görünürlüğünü arttırmıştır. Dolayısıyla 2009 yılı ile birlikte Bosna'daki siyasi partilerin Türkiye'ye yönelik söylemlerinde bir artış ve çeşitlenme gözlemlenmiştir. Özellikle Bosnalı Sırp siyasetçiler Türkiye'ye yönelik söylemlerinde "Yeni Osmanlıcılık" kavramını sık sık dile getirerek Türkiye'ye yönelik eleştirel bir dil kullanırken Bosnalı Hırvat ve Boşnak siyasetçilerin ise işbirliği alanlarına odaklandığı görülmektedir. Ancak belirli dönemlerde bu işbirliği gündeminin yerini olumsuz yorumlara da bıraktığı gözlemlenmiştir. Genel olarak Türkiye'nin Bosna-Hersek'teki girişimlerinin olumlu bir izlenim yarattığı değerlendirmesi yapılabilir. Türkiye her ne kadar dost ve müttefik bir ülke olarak algılansa da Osmanlı mirasının sık sık dile getirilmesi ve ülke iç siyasetinde Türkiye'nin varlık göstermesi tepkilere neden olmuş ve bazı kesimlerde güvensizlik yaratmıştır. Anahtar Kelimeler: Bosna-Hersek, Siyasi Partiler, Söylem, Türk Dış Politikası, Türkiye algısı.

Bosna-HersekSiyasal algıSiyasi partiler+5
Mustafa Çuhadar
Ankara University · Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kıbrıs Cumhuriyeti sorunsalı: Kuruluş ve çözülme (1960-1963)

Tarihsel süreç içerisinde Doğu Akdeniz'in önemi günümüzde daha da artmış ve Kıbrıs Adası da bu sürecin bir parçasını teşkil ederek bir sorun haline dönmüştür. Günümüzdeki Kıbrıs sorunun oluşmasında arka planda meydana gelen olayların incelenmesi gerekmiş ve bu yüzden Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluş aşamaları ile var olduğu 1960-63 yılları arası meydana gelen gelişmeler araştırılmıştır. Adanın 1878 yılında Osmanlı yönetiminden çıkması ve İngiliz yönetimine geçmesiyle başlayan süreç Kıbrıs sorunun oluşumunu etkilemiştir. İngilizlerin adayı yönettiği dönemlerde yerli halk ile olan ilişkileri ve uluslararası çıkarlar doğrultusunda izlediği politika süreci etkilemiştir. Kıbrıs sorunun oluşmasında Kıbrıslı Rumlar ve Türkler iç unsur olarak rol almıştır. 18. ve 19. Yüzyıllarda Avrupa'da başlayan milliyetçilik akımının etkileri Kıbrıslı Rumları da etkilemiş ve Yunanistan'ın Osmanlı Devleti'nden bağımsızlığını kazanması ile İngiliz yönetiminde olan adada Megali İdea fikrini benimsemişlerdir. Kilisenin çok büyük etkisi altında kalan Rumlar Megali İdea kapsamında Enosisi desteklemiş ve adanın Yunanistan'a bağlanması düşüncesini benimsemiştir. Rumlar bu amaçları doğrultusunda diplomatik yollarla Enosis'in gerçekleşmesi için Yunanistan ile iş birliği içerisinde çalışmıştır. Rumlar Enosis hedeflerine diplomatik olarak ulaşamadığı için EOKA örgütünü kurmuş ve şiddet yoluyla emellerini gerçekleştirmek istemiştir. Kıbrıslı Türkler de Enosis'in gerçekleşmemesi için Rumların kurduğu EOKA terör örgütüne karşılık olarak TMT'yi kurmuş ve Enosis'in engellenmesi için mücadele etmiştir. İngiltere, Türkiye ve Yunanistan ise Kıbrıs sorunun oluşmasını direkt etkileyen devletler olmuştur. Rumların ve Yunanistan'ın gerek diplomatik gerekse şiddet yoluyla yaptığı baskılar nedeniyle İngiltere soruna Türkiye'yi dahil etmiştir. Bu süreçte Kıbrıs sorunun self determinasyon kapsamında uluslararası arenaya taşınması ile BM Türkiye'yi Kıbrıs sorununa taraf yapmıştır. Türkiye ve Kıbrıslı Türkler de Enosise karşılık aksim tezini savunmuştur. Kıbrıs sorunun uluslararası boyut kazanması ve 1950'li yıllarda hüküm süren iki kutuplu dünya düzeninin bir sonucu olarak NATO üyesi olan İngiltere, Türkiye ve Yunanistan'ın sorunu çözmesi gerekmiştir. Bu bağlamda yapılan çalışmalar ile büyük nüfusa sahip Türk ve Rum halklarının eşit ortaklığında Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. Kıbrıs'ta yaşayan halkların anavatanları, İngilizlere ait üslerin varlığının devam etmesi ve adanın Türkiye ana karasına yakınlığı göz önünde bulundurularak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin anayasasına ek olarak Garanti ve İttifak Antlaşmaları imzalanmıştır. Kıbrıslı Rumlar ve Türkler İngiltere'den bağımsızlığını kazanması ile Kıbrıs Cumhuriyeti altında 16 Ağustos 1960'tan itibaren beraber yaşamaya başlamış ancak tarihsel sürecin getirdiği sorunlar bu ortaklığın çok sürmeyerek Aralık 1963'te bozulmasına sebep olmuştur. Rumların cumhuriyet yılları içinde eşit ortaklık esasında hazırlanan anayasayı tanımaması temel sorunu oluşturmuş ve Rumlar Kıbrıs Cumhuriyeti'ni Enosis için bir basamak olarak kullanmıştır. Rumların bu tutumları Türkler tarafından kabul edilmemiş ve bu nedenle 21 Aralık 1963 tarihinde Türklere karşı Rum saldırıları başlamıştır. Kanlı Noel olarak da adlandırılan Rum saldırıları sonucu güvenlik nedeniyle Türklerin devlet içindeki etkinliği bitmiş ve Kıbrıs cumhuriyeti'nin çözülüşü gerçekleşmiştir.

EOKAEnosisKıbrıs+7
Yılmaz Ergürer
Ankara University · Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Behçet Kemal Çağlar'ın eserlerinde Atatürk imgesi

18. yüzyıldan itibaren gelişmeye başlayan Türk modernleşmesi, 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet'in ilan edilmesiyle yeni bir evreye girmiştir. Bu süreç içerisinde Türk toplumuna önderlik eden Mustafa Kemal Atatürk, Türk toplumunun tarihinin en önemli figürlerinin başında gelmektedir. Zira Atatürk, fikirleriyle ve devrimleriyle modernleşme hareketinin somut adımlarını atmakla kalmamış aynı zamanda giyinişi, davranışı ve günlük hayatı ile hayalindeki modern Türk kimliğinin yaşayan bir örneğini ortaya koymuştur. Atatürk'ün Türk toplumu için örnek bir kişilik teşkil etmesi, Türk edebiyatını da önemli ölçüde etkilemiştir. Bu bağlamda Cumhuriyet'in ilanı ile ivme kazanan yeni fikirler ve değerler, Türk edebiyatında Atatürk'ün şahsı ile bağdaştırılarak işlenmiş ve aktarılmıştır. Bu eğilim Atatürk'ün sağlığında ortaya çıktığı gibi Atatürk'ün vefatından sonra da çeşitli değişiklikler geçirmek kaydıyla etkisini sürdürmüştür. Böylece Türk şiirinde Atatürk'ü konu alarak Türk halkına seslenmek isteyen Atatürk şiirleri adında bir şiir türü doğmuştur. Behçet Kemal Çağlar, 1930'lu yıllarda sesini duyurmayı başarmış bir şair olarak Atatürk şiirleri türünün en bilinen şairlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Öyle ki şair, kendi döneminde çağdaşları tarafından Atatürk'ün Şairi, Ata'nın Şairi veya Devrimin Şairi unvanları ile anılmıştır. Çağlar'ın şiirleri incelendiğinde şairin bu unvanlar ile anılmasının tesadüfi bir sonuç olmadığı anlaşılmaktadır. Zira bu çalışmada da görüldüğü gibi Çağlar, sanatını tamamen Atatürk'e ve Atatürkçülüğe adamış bir edebi kariyer izlemiştir. Şairin bu tercihi birçok edebiyat araştırmacısı tarafından defalarca vurgulandığı gibi Çağlar, zaman zaman bu adanmışlığının aşırıya kaçtığı yorumuyla eleştirilmiştir. Çağlar'ın sanatının Türk edebiyatındaki yeri ve önemi hakkındaki görüşler değişiklik gösterse de araştırmacılar, şairin Atatürkçülüğe olan yaklaşımı konusunda hemfikirdir. Atatürk'ün sağlığında eserlerini vermeye başlayan Çağlar, bu dönemde Atatürk'ü yeni Türk devletinin faaliyetlerini Türk halkına aktarmak için bir aracı olarak kullanmaktadır. Şairin bu tercihindeki amacı şüphesiz ki Anadolu'da yaşayan Türk halkı ile Cumhuriyet arasında bir köprü görevi görmektir. Zira Çağlar'ın şiirleri incelendiğinde şairin oldukça sade bir dil kullandığı gibi Türk halk şiiri unsurlarını da modern Türk şiirine kazandırmaya çalışmaktadır. Atatürk ile kişisel bir yakınlığı bulunan Çağlar, Atatürk'ün vefatından oldukça derinden etkilenmiştir. Bu etki, şairin eserlerine de yansımıştır. Zira Atatürk'ün vefatını izleyen süreçte Çağlar'ın Atatürk imgesini kullanma yöntemlerinde değişikliğe gittiği görülmektedir. Atatürk'ün hayatını kaybetmesi ve 1950'li yıllar arasında Çağlar, Atatürk imgesini Cumhuriyet'in ilk yıllarına duyduğu özlemi ifade etmek için kullanmıştır. Bu dönemde kaleme alınan şiirlerde şair, Atatürk'ten sonra gelen hükûmetlere yönelik eleştirinde siyasetçileri Atatürk gibi olamamakla veya onun mirasına sahip çıkmamakla eleştirmiştir. Demokrat Parti'nin 1950-1960 yılları arasındaki iktidarı sırasında Çağlar'ın derin bir umutsuzluk içerisine düştüğü hissedilmektedir. Zira Demokrat Parti de Atatürk'ün devrimlerine ve fikirlerine bağlı kalmak konusunda şairi hayal kırıklığına uğratmıştır. Bu dönemde yazılan şiirlerde Atatürk, Türk milletini tekrar kurtarması beklenen bir figür olarak işlenmiştir. Bu şiirlerde şair, Atatürkçülüğün Türk milleti için tek çıkar yol olduğunu sık sık vurgulamıştır. 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi ile Demokrat Parti'nin iktidardan uzaklaştırılmasını olumlu bir gelişme olarak karşılayan Çağlar'ın darbeyi takip eden birkaç yıl için umut dolu bir dil kullandığı görülmektedir. Zira şair, bu gelişme neticesinde Atatürkçülüğün tekrar hâkim ideoloji olacağı fikrine kapılmıştır. Şair bu şiirlerinde Atatürk'ü muzaffer bir kişilik olarak yansıtmıştır. Ancak Çağlar'ın söz konusu umutları boşa çıkmış olmalı ki şair, bir süre sonra tekrar umutsuzluk dolu üslubuna geçiş yapmıştır. Bu gelişme neticesinde 1960'lı yılların ortalarından 1969 yılındaki vefatına kadar Çağlar, Atatürk'e yönelik özlem yüklü ve Atatürk'ün başarılarını işleyen şiirler yazmaya devam etmiştir. Çağlar'ın şiirlerindeki Atatürk imgesi dönemin şartlarından ve siyasi ikliminden yoğun olarak etkilenmiştir. Ancak şairin genel üslup özellikleri olarak Çağlar'ın şiirlerinde Atatürk'ün fiziksel olarak güzelliği ile öne çıkan bir insan, ilahi özelliklerle bezeli üstün bir figür ve bütün dünyada ses getirmiş etkili bir devrimci lider olarak yer aldığını belirtmek mümkündür. Anahtar Kelimeler: Behçet Kemal Çağlar, Atatürk, İmge, Şiir, İçerik Analizi

Atatürk, Mustafa KemalTürk şiiriÇağlar, Behçet Kemal+3
Doğukan Kahveci
Ankara University · Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Yunan basınının gözünden Lozan Barış Konferansı'nda Trakya tartışmaları

"Yunan Basınının Gözünden Lozan Barış Konferansı'nda Trakya Tartışmaları" başlıklı beş bölümden oluşan bu çalışmada, Başkumandan Muharebesi'nden başlayarak, Trakya konusunun taraflar arasında nasıl şekillendiği ve Lozan Konferansı'nda nasıl ele alındığı, özellikle Yunan basınının gözünden incelenmiştir. 20 Kasım 1922'de başlayan Lozan Barış Konferansı bir defa kesintiye uğrayarak 24 Temmuz 1923 tarihinde sona ermiştir. "Doğu Sorunu"nun masaya yatırıldığı Lozan Barış Konferansı'nda Türkiye ve Yunanistan arasında, Trakya sorununun yanı sıra çözüme kavuşturulması gereken birçok başka sorunlar da vardı. Nüfus Mübadelesi, Adalar, Esirler, Patrikhane, Azınlık Hakları bunlardan bazılarıdır. Bunların bir kısmı Konferans'ın ilk döneminde çözümlenmişse de, en çok dikkat çeken husus, sorunun adı ne olursa olsun tümünün Trakya ile bağı olmasıdır. Bu çalışmanın temelini Trakya ve Trakya konusunun yarattığı sorunlar (askersizleştirme, Thalweg Hattı, Karaağaç, tamirat bedeli) oluştururken, aynı zamanda Lozan'ın panoramik bir görüntüsü de çizilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın giriş kısmında, konuya arka plan oluşturmak amacıyla, Lozan Barış Konferansı öncesinde Trakya'nın İtilaf Devletleri, Yunanistan ve Balkan Devletleri için olan önemi ve bu bölgenin ele geçirilmesi için taraflar arasında yapılan antlaşmalara ve konferanslara değinilmiş, ayrıca kaynak tahlili yapılarak çalışmanın yöntemi anlatılmıştır. Çalışmanın Birinci Bölümü'nde, Doğu Trakya konusu açısından dönüm noktası teşkil eden Mudanya Mütarekesi'ne yer verilmiştir. Bu çerçevede Yunan basınının özellikle Mudanya öncesi döneme, Başkumandan Muharebesi'nden hemen sonraki döneme yoğunlaştığı ve kamuoyuna bu dönemde Anadolu'dan çekilen Yunanistan'ın Trakya'yı ne pahasına olursa olsun elinde tutmak istediği ve bu uğurda mücadele vereceği yönünde seslendiği tespit edilmiştir. Bu arada Venizelos ise basının aksine Doğu Trakya'nın kaybedildiğini kamuouyuna kabul ettirmeye çalışmıştır. Trakya kaybedildiğinde ise hayal kırıklığı yaşayan Yunan basınının bu kayıptan duyduğu üzüntü doruğa çıkmıştır. Lozan Barış Konferansı'na tarafların nasıl hazırlandığının incelendiği İkinci Bölüm'de daha çok Yunan tarafının konferans hazırlıklarına değinilmiştir. Yunanistan'da İhtilal Komitesi Trakya'yı alma konusunda tekrar savaş çanlarını çalarken Venizelos ise Trakya'nın tamamen kaybedildiği ve bu durumun kabullenilmesi gerektiği yönünde kamuoyuna seslenmiştir. Söz konusu bölümde ayrıca Yunanistan'ın Lozan'da itibarını yok eden "Altılar Davası" sürecinin yanı sıra Yunan halkının, Lozan'da ülkesini temsil edecek olan Venizelos'a nasıl baktığı da incelenmiştir. Bu çerçevede Yunan halkının yarısının Venizelos'a olumlu yaklaşırken diğer yarısının ise olumsuz baktığı görülmüştür. Tezin Üçüncü Bölümü'nde Trakya konusunun Lozan Konferansı'nın birinci aşamasında nasıl ele alındığı üzerinde durulmuştur. Bu inceleme sonucunda, Trakya konusunun sadece Türkiye ve Yunanistan'ı değil, İtilaf Devletleri ve Balkan Ülkelerini de ilgilendirdiği ve Trakya konusunun başka kollara ayrıldığı tespit edilmiştir. Çalışmanın Dördüncü Bölümü'nde, Lozan Konferansı'nın kesintiye uğradığı dönemde Yunanistan'da yaşanan gelişmelere yer verilmiş ve kesinti döneminde Yunanistan'ın iç sorunlarını yoluna koyabilmek için Konferans'ın bir an önce sonuca ulaşmasını istediği yönünde bir izlenim edinilmiştir. Çalışmanın beşinci ve son bölümünde, Lozan Barış Konferansı'nda Trakya meselesinin boyut değiştirerek tamirat bedeli konusuna dönüşmesi ve Lozan Antlaşması'nın Yunan basınındaki yankılarına yer verilmiştir. Bu çerçevede, tamirat bedeli ödeyecek durumda olmayan Yunanistan, Türk tarafına Karaağaç'ı vermeyi bir kazanım olarak görmüş, ayrıca Yunan basını Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasını, İtilaf Devletleri'nin Türkiye karşısındaki yenilgisi olarak değerlendirmiştir. Anahtar Kelimeler: Basın, Lozan Konferansı, Trakya, Türkiye, Türk-Yunan İlişkileri, Yunanistan.

BasınGazetelerLozan Antlaşması+5
Emine Hatip
Ankara University · Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Yunan basınının gözünden Lozan Barış Konferansı'nda Trakya tartışmaları

"Yunan Basınının Gözünden Lozan Barış Konferansı'nda Trakya Tartışmaları" başlıklı beş bölümden oluşan bu çalışmada, Başkumandan Muharebesi'nden başlayarak, Trakya konusunun taraflar arasında nasıl şekillendiği ve Lozan Konferansı'nda nasıl ele alındığı, özellikle Yunan basınının gözünden incelenmiştir. 20 Kasım 1922'de başlayan Lozan Barış Konferansı bir defa kesintiye uğrayarak 24 Temmuz 1923 tarihinde sona ermiştir. "Doğu Sorunu"nun masaya yatırıldığı Lozan Barış Konferansı'nda Türkiye ve Yunanistan arasında, Trakya sorununun yanı sıra çözüme kavuşturulması gereken birçok başka sorunlar da vardı. Nüfus Mübadelesi, Adalar, Esirler, Patrikhane, Azınlık Hakları bunlardan bazılarıdır. Bunların bir kısmı Konferans'ın ilk döneminde çözümlenmişse de, en çok dikkat çeken husus, sorunun adı ne olursa olsun tümünün Trakya ile bağı olmasıdır. Bu çalışmanın temelini Trakya ve Trakya konusunun yarattığı sorunlar (askersizleştirme, Thalweg Hattı, Karaağaç, tamirat bedeli) oluştururken, aynı zamanda Lozan'ın panoramik bir görüntüsü de çizilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın giriş kısmında, konuya arka plan oluşturmak amacıyla, Lozan Barış Konferansı öncesinde Trakya'nın İtilaf Devletleri, Yunanistan ve Balkan Devletleri için olan önemi ve bu bölgenin ele geçirilmesi için taraflar arasında yapılan antlaşmalara ve konferanslara değinilmiş, ayrıca kaynak tahlili yapılarak çalışmanın yöntemi anlatılmıştır. Çalışmanın Birinci Bölümü'nde, Doğu Trakya konusu açısından dönüm noktası teşkil eden Mudanya Mütarekesi'ne yer verilmiştir. Bu çerçevede Yunan basınının özellikle Mudanya öncesi döneme, Başkumandan Muharebesi'nden hemen sonraki döneme yoğunlaştığı ve kamuoyuna bu dönemde Anadolu'dan çekilen Yunanistan'ın Trakya'yı ne pahasına olursa olsun elinde tutmak istediği ve bu uğurda mücadele vereceği yönünde seslendiği tespit edilmiştir. Bu arada Venizelos ise basının aksine Doğu Trakya'nın kaybedildiğini kamuouyuna kabul ettirmeye çalışmıştır. Trakya kaybedildiğinde ise hayal kırıklığı yaşayan Yunan basınının bu kayıptan duyduğu üzüntü doruğa çıkmıştır. Lozan Barış Konferansı'na tarafların nasıl hazırlandığının incelendiği İkinci Bölüm'de daha çok Yunan tarafının konferans hazırlıklarına değinilmiştir. Yunanistan'da İhtilal Komitesi Trakya'yı alma konusunda tekrar savaş çanlarını çalarken Venizelos ise Trakya'nın tamamen kaybedildiği ve bu durumun kabullenilmesi gerektiği yönünde kamuoyuna seslenmiştir. Söz konusu bölümde ayrıca Yunanistan'ın Lozan'da itibarını yok eden "Altılar Davası" sürecinin yanı sıra Yunan halkının, Lozan'da ülkesini temsil edecek olan Venizelos'a nasıl baktığı da incelenmiştir. Bu çerçevede Yunan halkının yarısının Venizelos'a olumlu yaklaşırken diğer yarısının ise olumsuz baktığı görülmüştür. Tezin Üçüncü Bölümü'nde Trakya konusunun Lozan Konferansı'nın birinci aşamasında nasıl ele alındığı üzerinde durulmuştur. Bu inceleme sonucunda, Trakya konusunun sadece Türkiye ve Yunanistan'ı değil, İtilaf Devletleri ve Balkan Ülkelerini de ilgilendirdiği ve Trakya konusunun başka kollara ayrıldığı tespit edilmiştir. Çalışmanın Dördüncü Bölümü'nde, Lozan Konferansı'nın kesintiye uğradığı dönemde Yunanistan'da yaşanan gelişmelere yer verilmiş ve kesinti döneminde Yunanistan'ın iç sorunlarını yoluna koyabilmek için Konferans'ın bir an önce sonuca ulaşmasını istediği yönünde bir izlenim edinilmiştir. Çalışmanın beşinci ve son bölümünde, Lozan Barış Konferansı'nda Trakya meselesinin boyut değiştirerek tamirat bedeli konusuna dönüşmesi ve Lozan Antlaşması'nın Yunan basınındaki yankılarına yer verilmiştir. Bu çerçevede, tamirat bedeli ödeyecek durumda olmayan Yunanistan, Türk tarafına Karaağaç'ı vermeyi bir kazanım olarak görmüş, ayrıca Yunan basını Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasını, İtilaf Devletleri'nin Türkiye karşısındaki yenilgisi olarak değerlendirmiştir. Anahtar Kelimeler: Basın, Lozan Konferansı, Trakya, Türkiye, Türk-Yunan İlişkileri, Yunanistan.

BasınGazetelerLozan Antlaşması+5
Emine Hatip
Ankara University · Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Amerika Birleşik Devletleri arşiv belgelerinde 1958 Lübnan Krizi

Sahne olduğu birçok olay ile dünya tarihinin seyrine yön veren Ortadoğu, uluslararası sistemin merkezlerinden biri olmuştur. Türkiye için de Ortadoğu'yu hem tarihsel hem de güncel anlamda yakından takip etmek oldukça önemlidir. Bu çerçevede Ortadoğu'nun siyasi, toplumsal ve kültürel değerlerini odağa alarak bölgenin tarihini geniş bir açıdan tahlil etmek elzemdir. Yapılan tahlillerde, Soğuk Savaş'ın başından bu yana Ortadoğu'ya özel bir önem atfeden Amerika Birleşik Devletleri (ABD) faktörünü de mutlaka gözetmek gerekmektedir. Soğuk Savaş'ın giderek ısındığı 1950'lerden itibaren ABD ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasında önemli bir rekabet alanı haline gelen Ortadoğu'da 1958, krizler yılı olmuştur. 1955'te ABD'nin SSCB'yi çevreleme stratejisinin Ortadoğu ayağı olan Bağdat Paktı'nın kurulması ile hızlanan bölgesel gerginlikler, 1956 Süveyş ve 1957 Suriye krizleri ile giderek derinleşmiştir. Şubat 1958'de Mısır ve Suriye'nin Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC) çatısı altında birleşmesi, bölgedeki ideolojik kamplaşmanın Lübnan üzerinden çatışmaya dönüşmesine neden olmuştur. ABD ise bu süreçte Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA) kanalı ile bir süredir iç işlerine müdahil olduğu Lübnan'daki krizi yakından takip etmiştir. Ortadoğu'daki tüm krizleri "Sovyet etkisine" bağlayan ABD, sadık müttefiki Irak monarşisinin 14 Temmuz 1958'de kanlı bir darbe ile yıkılmasının ardından Lübnan'ı da kaybetmemek için askeri bir harekata girişmiştir. Tarihe Blue Bat Operasyonu olarak geçen bu operasyon, ABD'nin Ortadoğu topraklarına düzenlediği ilk askerî harekât olmuştur. Temmuz 1958, hem Amerikan tarihi hem de Ortadoğu tarihi açısından sembolik değerde bir milattır. Nitekim, bu tarihten sonra ABD'nin günümüze değin uzanan Ortadoğu'ya yönelik askeri müdahalelerinin arkası kesilmemiştir. Adana'da bulunan İncirlik Hava Üssü'nün ABD tarafından ilk kez kullanıldığı bu operasyon, Türk siyasi tarihi için de ayrıca önem taşımaktadır. 1958 Lübnan Krizi ve Amerikan müdahalesi, Türkiye'deki mevcut iktidar-muhalafet gerginliğine dış politika boyutunu da eklemiştir. Bu süreçte başlayan Türkiye'deki Amerikan üsleri tartışmaları, halen varlığını korumaktadır. Bu çerçevede tez çalışmasının hedefi Soğuk Savaş'ın Ortadoğu'yu etkisi altına almaya başladığı bu kritik dönemi ABD Dışişleri Bakanlığı, CIA, Birleşmiş Milletler (BM) ve Amerikan askeri belgeleri ışığında ele almaktır.

Amerika Birleşik DevletleriArşiv belgeleriDemokrat Parti+5
Hatice Miray Vurmay Güzel
Ankara University · Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü
2023
00