
547
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Supratentoriyal kitle cerrahisinde farklı deksmedetomidin sedasyon protokollerinin karşılaştırılması
Bu çalışma supratentoriyal kitle cerrahisi geçiren hastalarda, 1 µg/kg deksmedetomidini iki farklı protokolle uygulayarak ameliyathane şartlarında monitörize edilmiş olan hastalarda operasyon öncesi, operasyon dönemi ve erken postoperatif dönemlerdeki etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı.Supratentoriyal kitle cerrahisi geçirecek olan hastalarda, operasyon öncesi iki farklı protokolle uygulanan 1 µg/kg deksmedetomidinin plasebo grubuyla, hemodinamik, derlenme ve sedasyon düzeyi üzerine olan etki, yan etki ve güvenilirliği araştırıldı.Bu çalışma etik komite izni alındıktan sonra, klinik prospektif (ileriye dönük), randomize (rastgele), plasebo kontrollü çalışma olarak planlandı. Genel anestezi altında, elektif supratentoriyal kitle operasyonu planlanan, ASA I,II,III risk grubundan seçilen 18-65 yaş arası 60 erişkin hasta rastgele 3 çalışma grubuna ayrıldı (n=20). Hastalara iki farklı protokolle 1 µg/kg deksmedetomidin ve salin uygulandı. Hastaların operasyon öncesi, operasyon sırası ve sonrasında takip protokolüne uygun şekilde SAB, DAB, OAB, KAH, ETCO2, SpO2, NRS ve mRSS takibi yapıldı. Ayrıca olası yan etkiler kaydedildi.Sonuç olarak, supratentoriyal kitle cerrahisinde 1 µg/kg deksmedetomidinin iki farklı uygulama protokolünün hemodinamik stabilite sağlamada kontrol grubuna göre başarılı ve deksmedetomidinin farklı veriliş yöntemlerinin birbirine herhangi bir üstünlüğünün olmadığı gözlemlenmiştir.
Orta kulak cerrahisinde esmololün entübasyon ve ekstübasyona hemodinamik yanıt ve bispektral indeks üzerine etkisi
Bu çalışmada, kısa etkili kardiyoselektif beta-bloker olan esmololün, laringoskopi, endotrakeal entübasyon ve ekstübasyona hemodinamik yanıt ve Bispektral indeks (BİS) değerleri üzerine etkilerini araştırmayı hedefledik.ASA I- II gruba dahil, 20-40 yaşları arasında 40 hasta rastgele 2 gruba bölünerekçalışmamıza dahil edildi. Bu çalışma etik komite izni alındıktan sonra, klinik prospektif randomize plasebo kontrollü çalışma olarak planlandı.Hastaların hiçbirine premedikasyon uygulanmadı. Operasyon için ameliyat odasına alınan hastalara, DII derivasyonunda EKG, periferik oksijen satürasyonu (SpO2), end-tidal CO2 (EtCO2), noninvaziv kan basıncı ve bispektral indeks (BİS) takibi yapıldı.Operasyon odasında monitorizasyon sonrası bazal değerler alındı. Bolus esmolol ve plasebo grubunda salin bolusundan hemen sonra (indüksiyon öncesi), entübasyon sonrası 1inci, 2nci, 3üncü, 4üncü ve 5inci dakikalarda, cilt insizyonundan sonra 1inci, 3üncü ve 5inci dakikalarda, anestezi sonunda, ekstübasyon döneminde, operasyon odasından çıkış ve derlenme odasında aldrete skoru?9 olduğunda sistolik arter basıncı (SAB), diyastolik arter basıncı (DAB), ortalama arter basıncı(OAB), kalp atım hızı(KAH), periferik oksijen saturasyonu (SpO2) kaydedildi. Hastaların BİS değerleri indüksiyon sonrası, entübasyon sonrası, operasyon sonu, ekstübasyon sonrası ve derlenmeye çıkış dönemlerinde kaydedildi.Seçilmiş olan grup protokolüne göre Grup E'ye indüksiyondan önce 1 mg/kg, ekstübasyondan önce 0,5 mg/kg esmolol, kontrol grubuna ise eşit volümde izotonik salin iv bolus olarak verildi.Entübasyondan önce 1 mg/kg dozda uygulanan esmololün kalp atım hızı, ortalama kan basıncı artışı ve BİS üzerinde etkili olduğu, ekstübasyondan önce uygulanan 0,5 mg/kg dozda uygulanan esmololün ekstübasyona bağlı oluşabilen KAH ve OAB artışlarını anlamlı şekilde baskıladığı görüldü.Buna göre orta kulak cerrahisinde laringoskopi, entübasyon ve ekstübasyona bağlı istenmeyen hemodinamik değişiklikleri 0,5-1 mg/kg esmolol dozları etkili biçimde önleyebilir
Spinal cerrahide magnezyum ile esmololün hemodinamik etkiler açısından karşılaştırılması
Bu çalışmada lomber disk hernisi cerrahisi geçiren hastalarda, esmolol ve MgSO4'ın bolus uygulamalarının yanında düşük doz infüzyon uygulamasının oluşan laringoskopi ve ETE'da, operasyonun özelliği olan pron pozisyon döneminde, ekstübasyonda hemodinamik kontrolün sağlanmasında, derlenme döneminde sedasyon ve postoperatif ağrının kontrolünde etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı.Bu çalışma etik komite izni alındıktan sonra, klinik ileriye dönük, rastgele, plasebo kontrollü çalışma olarak planlandı. Genel anestezi altında, elektif lomber disk hernisi operasyonu planlanmış, ASA I,II risk grubundan seçilen 18-65 yaş arası 60 erişkin hasta rastgele 3 çalışma grubuna ayrıldı (n=20). Hastalara üç farklı protokolle esmolol 0,2 mg/kg bolus dozu ve takiben ekstübasyon öncesine kadar 50 µg/kg/dk infüzyonu, MgSO4 30mg/kg bolus ve takiben 10mg/kg/saat infüzyonu ile kontrol grubuna ise eşit volümde izotonik salin bolus ve infüzyon olarak uygulandı. Hastaların operasyon öncesi, operasyon sırası ve sonrasında takip protokolüne uygun şekilde SKB, DKB, OAB, KAH, ETCO2, SpO2, NRS ve mRSS takibi yapıldı. Ayrıca olası yan etkiler kaydedildi.Sonuç olarak, lomber disk hernisi cerrahisinde esmolol ve magnezyumun hemodinamik stabilite sağlamada kontrol grubuna göre daha etkili ve güvenli olup aralarında anlamlı fark gözlenmemiştir.Anahtar Kelimeler: Spinal cerrahi, esmolol, magnezyum, hemodinamik etki
ERKP (Endoskopik Retrograd KolanjioPankreatografi) yapılan hastalarda premedikasyonun kognitif fonksiyonlara etkisi
Bu çalışmada, ERKP (endoskopik retrograd kolanjiopankreatografi) yapılan hastalarda premedikasyonun kognitif fonksiyonlara etkisini araştırmak amaçlandı.ERKP uygulamaları sırasında sedoanaljezi uygulanacak hastalara premedikasyon amacıyla sedasyondan 30 dk önce midazolam 0,15 mg/kg, tramadol 1 mg/kg dozlarında oral yoldan verildi. Sedasyon amacıyla 1 ?g/kg remifentanil bolusu ve 0,2 ?g/kg/dk remifentanil infüzyonu uygulandı. ERKP yapılacak hastalarda oral midazolam ve tramadol premedikasyonunun; sedatif ve analjezik etkileri ile kognitif fonksiyonlara olan etkileri, ERKP işleminde uygulanan sedasyonun solunumsal ve hemodinamik etkileri, işlem sırasında ve sonrasındaki olası olumlu veya olumsuz etkileri kıyaslandı.Çalışma; her iki cinsiyetten, 18-70 yaş aralığındaki, ASA risk indeksi I, II veya III olan, onam alınmış hastalardan kura yöntemi ile rastgele seçilerek yapıldı. Çalışmaya dahil edilen 40 hasta premedikasyon öncesi, sonrası, işlem boyunca ve derlenme ünitesinden taburculuğuna kadar; KAH, OAB, SpO2, MMT, mRSS, BİS, NRS, yan etkiler, işlem süresi, hasta ve hekim memnuniyeti ile kullanılan ilaç miktarı açısından takip edildi.Sonuç olarak, sedasyon sağlamada tramadol midazolamdan başarısız ve ajitasyonu önlemede yetersizdir. Midazolam tramadolden genel olarak daha iyi sedasyon sağlamaktadır. Midazolam, oluşturduğu etkin sedasyon düzeyiyle orantılı normal klinik sınırlar içinde kalan hemodinamik değişikler oluşturur. Tramadol yetersiz sedasyona bağlı oluşan sempatik aktivite artışı ile spazmolitik kullanımına bağlı oluşan kalp tepe atımı artışını önlemede midazolamdan daha başarısıztır. Midazolam ve tramadol solunum fonksiyonlarını olumsuz etkilemezler fakat midazolam ve remifentanilin birlikte kullanımında solunum fonksiyonları daha fazla etkilenebilmektedir. BİS günübirlik hastalarda da sedasyonun monitorizasyonunda yararlıdır ve mRSS ile koreledir. BİS ve mRSS korelasyonu midazolamda daha güçlüdür. Midazolam daha iyi sedasyon sağladığı için yan etki açısından daha güvenilirdir. Midazolamın amnezik etkisine bağlı olarak postoperatif 1'nci saatte hatırlama fonksiyonunda minimal bir bozulma olmakla birlikte iki grupta da kognitif fonksiyonlarda olumsuz etkilenme görülmemiştir.Anahtar Kelimeler: Premedikasyon, ERKP, sedasyon, kognitif fonksiyon.
Lokal anestezi ile katarakt cerrahisi uygulanan hastaların sedasyonunda intravenöz (İV) Midazolam ile İV Midazolam+Ketamin kombinasyonunun karşılaştırılması
Bu çalışmada lokal anestezi altında katarakt cerrahisi uygulanacak olan hastalarda sedasyon amacıyla verilen intravenöz (iv) midazolam ile iv midazolam + ketamin karşılaştırılması amaçlandı.Lokal anestezi altında elektif katarakt cerrahisi yapılması planlanan 45-75 yaşları arasında, fiziksel durumu ASA I-III anestezik risk grubuna giren, 60 hasta çalışmaya alınarak, rastgele üç gruba ayrıldı. Grup M'deki hastalara tek doz 0.015 mg/kg Midazolam, iv olarak verilirken, Grup P'deki kontrol grubu hastalara iv 5ml serum fizyolojik verildi. Grup M+K'deki hastalara ise 0.015 mg/kg Midazolam ve Ketamin 0.44 mg/kg intravenöz olarak verildi.Hastaların hemodinamik ve solunumsal verileri, sedasyon skorları ve yan etkileri intraoperatif ve postoperatif olarak, intraoküler basınçları (İOB) çalışma ilaçlarının uygulanması öncesi ve bitiminde, hasta ve cerrah konforu da postoperatif olarak ölçüldü. Lokal anestezi periretrobulbar blok uygulanarak sağlandı.Hastaların anestezik risk grupları, demografik verileri arasında farklılık saptanmadı. Kalp atım hızları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi. İntraoküler basınçları (İOB) karşılaştırıldığında Grup M ve Grup M+K'de intraoküler basınç değerleri anlamlı derecede düşüktü. Oksijen satürasyonları (SpO2) arasında farklılık bulunmadı. Grup M+K de sedasyon düzeyi GrupP ve Grup M'den anlamlı derecede yüksek bulundu. Solunum sayısında Grup M+K'de ilaç verildikten sonraki ilk 20 dakikada istatistiksel olarak anlamlı bir düşme görüldü. Grup M+K'de ortalama arter basıncı anlamlı olarak düşük bulundu. Grup M+K'de hasta konforu %80 mükemmel, cerrah konforu %90 mükemmel olarak değerlendirildi.Sonuç olarak; lokal anestezi altında katarakt cerrahisi uygulanacak olan hastalarda, sedasyon için iv midazolam ve iv midazolam+ ketamin kombinasyonu uygun önlemler alındığında güvenle kullanılabileceği, midazolam'a kıyasla midazolam+ketamin kombinasyonu elde edilen sedasyonun hasta ve cerrahi konforu arttırdığı, etkili ve güvenli bir sedoanaljezi sağlandığı, sedasyon skorunun daha anlamlı olduğu, daha iyi bir hemodinamik stabilite sağlandığı saptanmıştır. Midazolam grubu ile midazolam+ketamin grubunun intraoküler basınç üzerine etkileri kıyaslandığında her iki ilaç grubunda da katarakt cerrahisinde istenen düşük intraoküler basıncı sağlanmaktadır.Anahtar Kelimeler: Midazolam, Ketamin, Sedasyon, Katarakt Cerrahisi.
Perianal cerrahide spinal ve kaudal anestezinin etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı ameliyatın yapıldığı gün taburcu edilmesi planlanan perianal cerrahi uygulanacak hastalarda düşük konsantrasyonda levobupivakaine fentanil eklenerek yapılan kaudal epidural ve spinal bloğun etkilerini karşılaştırmaktır.Lokal etik kurul onayı ve hasta onam formu alındıktan sonra perianal cerrahi geçirecek 18-65 yaş arası, ASA I-II risk grubunda 40 hasta 2 gruba ayrıldı. Spinal veya kaudal anestezinin kontrendike olduğu vakalar çalışma dışı bırakıldı. Kaudal anestezi grubundaki hastalara (Grup K) yüzüstü pozisyonda 0,25 ml/kg % 0,5 levobupivakain+25µg fentanil ile kaudal epidural anestezi yapıldı. Spinal anestezi grubundaki hastalara (Grup S) 2,5 ml %0,5 levobupivakain +8 ?g fentanil intratekal aralığa verildi ve spinal anestezi sağlandı.Hastaların EKG ve noninvaziv kan basıncı monitorizasyonları yapıldıktan sonra bazal değerleri ölçülerek kaydedildi. Kaudal ve spinal blok sonrası 5. , 10. , 15. , 30. dakikalarda, operasyon bitiminde ve postoperatif 15. dakikada ortalama kan basıncı (OKB), kalp atım hızı (KAH), motor blok seviyesi, duyusal blok seviyesi, VAS skorları ve operasyon süreleri kaydedildi. Ayrıca hastaların ilk analjezik gereksinimi için geçen süre kaydedildi ve VAS değeri 5 ve 5'in üzerine çıktığı zaman iv. 50 mg contramal almaları sağlandı. 24 saat sonundaki toplam analjezik miktarı kaydedildi. İntraoperatif cerrah ve hasta memnuniyetleri 4 üzerinden ( 4:Mükemmel, 3: İyi, 2:Orta, 1: Kötü ) değerlendirildi.Gruplar arası karşılaştırmada OKB ve KAH açısından fark bulunamadı. Grup K'da motor blok gözlenmedi ve daha hızlı bir mobilizasyon ve derlenme sağlandı. Postoperatif dönemde ilk analjezik alımı için geçen süre Grup K'da daha uzun bulundu. Her iki grupta da cerrahi için yeterli anestezi düzeyi sağlanmasının yanında cerrahi konfor ve hasta memnuniyeti açısından istatiksel olarak anlamlı fark görülmedi.Sonuç olarak elektif, günübirlik yapılması planlanan perianal cerrahilerde; fentanil eklenmiş düşük konsantrasyonlu levobupivakain ile yapılan spinal ve kaudal epidural anestezi yöntemleriyle yeterli anestezi ve analjezi düzeyleri sağlanmıştır. Biz bu çalışmamız sonucunda kaudal epidural blok ile düşük doz levobupivakain kullanarak hastaların postoperatif dönemde analjezik almaları için geçen sürenin uzadığını, motor blok görülmediğini ve postoperatif dönemde erken mobilizasyon açısından avantaj sağladığını gördük.
Spinal anestezi altında ürolojik cerrahi yapılacak hipertansiyonu olan ve olmayan hastalarda midazolamın hemodinami, erken kognitif fonksiyonlar ve anksiyete üzerine etkileri
Rejyonal anestezi, ürolojik cerrahi geçiren hastalarda sıklıkla kullanılan anestezi yöntemidir. Rejyonal anestezi sırasında hastaların bilinci açıktır. Hastaların çoğu genellikle anksiyetelerinin azalması için cerrahi girişim sırasında uyumak isterler. Rejyonal anestezinin bu dezavantajının önlemede kullanılan yöntem, cerrahi girişim süresince hastalara çeşitli ajanlar ile sedasyon yapılmasıdır. Bu çalışmanın amacı, spinal anestezi altında ürolojik girişim geçirecek hipertansiyonu olan ve olmayan hastalarda gerekli sedasyon düzeyi sağlayacak şekilde sürekli infüzyon ile midazolam uygulanmasının preoperatif anksiyetenin giderilmesindeki etkinliği ile hemodinamik parametreler ve erken kognitif fonksiyonlara etkilerini değerlendirmektir.Bu çalışma ASA I, III sınıfından 70 hastada gerçekleştirildi. Hastalar randomize olarak hipertansiyonu olan ve olmayan olarak 2 gruba ayrıldı. Hastalar preoperatif anestezi hazırlama odasında Süreksiz Durumluluk Kaygı Envanteri (State Trait Inventory - STAI) ve Mini Mental Test ile değerlendirildi. İki gruba da 2,5 ml % 0,5 hiperbarik bupivakain ile spinal anestezi yapıldı. Spinal blok öncesi (BÖ), blok sonrası (BS) ve sedasyon uygulamasını takiben 1., 5. , 10. ,15. ,20., 30., 45., 60., 75. dakikalar ve operasyon çıkışı SAB , DAB , OAB , KAH , SS, SaO2 ve Ramsey sedasyon skoru kaydedildi . Operasyon bitiminde hastalar derlenme odasına alınarak, postoperatif 15. ve 60. dakikada Süreksiz Durumluluk Kaygı Envanteri (State Trait Inventory-STAI) ve Mini Mental Test ile değerlendirildi. Yan etkiler kaydedildi.Sonuç olarak, spinal anestezi altında ürolojik girişim geçiren hipertansiyonu olan ve olmayan hastalarda sürekli midazolam infüzyonunun minimal yan etki kolay kontrol edilebilir sedasyon sağladığı ve preoperatif anksiyeteyi giderdiği gösterildi. Bu sedasyon yönteminin gerek hastalar ve gerekse cerrahi girişimi yapan hekimler tarafından tatminkâr bulunduğu ve postoperatif 60. dakikada bilişsel fonksiyonları etkilemediği de saptandı. Hipertansiyonu olan hastalarla tansiyon öyküsü olmayan hastaların anksiyete düzeyleri arasında fark görülmedi. Hipertansif hastaların kognitif fonksiyonları yönünden ise MMT'leri normotansif hastalara göre hem preoperatif hem de erken postoperatif dönemde düşük bulundu. Her iki grubun da operasyon sonrası kognitif fonksiyonları preoperatif kognitif fonksiyonlara yakın değerde bulundu.
Süperfisyal servikal blok altında tiroidektomi cerrahisinde levobupivakain ve bupivakain karşılaştırılması
Elektif tiroidektomi cerrahisi geçirecek hastalarda superfisyal servikal pleksusbloğunda bupivakain ve levobupivakainin klinik etkinliğini, yan etkilerini, postoperatifağrı kontrolü üzerine etkilerini karşılaştırdık.Elektif tiroidektomi cerrahisi geçirecek ASA I-II, 18?70 yaş arasında 50 hastarandomize iki gruba ayrıldı. Hastalar operasyon odasına alınıp monitörize edildi. Grup B`ye (n=25) 100 mg %0,25 bupivakain 40 ml, Grup L `ye (n=25) 100mg %0,25levobupivakain 40 ml kullanılarak superfisyal servikal pleksus blokajı yapıldı. Pinpricktest ile duyusal blok başlama zamanı kontrol edildi. Operasyon başladıktan sonra tansiyon,nabız, periferik oksijen satürasyonları, solunum sayısı, sedasyon skorlaması kaydedildi. Budeğerler postoperatif üçüncü saate kadar takip edildi. Operasyonun bitiminden ilkanaljeziğin alındığı zamana kadar geçen süre toplam analjezi süresi olarak kaydedildi.İki grup arasında hasta memnuniyeti, solunum sayısı, periferik oksijen satürasyonu,sedasyon skorlaması, hemodinami ve yan etkiler açısından istatistiksel olarak anlamlı farkbulunmadı. Operasyon başladıktan sonra 30. dakikadan itibaren her iki grupta dahemodinamik parametreler artmıştır. Duyusal blok başlama zamanı bupivakain grubundadaha kısa idi. (grup B'de 90 sn ± 41 sn, grup L'de 146 sn ± 29 sn) Duyusal blok bitişzamanı (grup L'de 289 dakika ± 110 dakika, grup B'de 286 dakika ± 79 dakika ) veanaljezik ihtiyacı bupivakain grubunda daha az olmasına rağmen istatistiksel olarak dahaanlamlı değildi. Hasta memnuniyeti bupivakain grubunda daha yüksekti. Her iki gruptadaönemli yan etki görülmedi.Sonuçta tiroidektomi için uygulanan bilateral superfisyal servikal pleksus bloğunda%0,25 bupivakainin, %0,25 levobupivakain daha üstün olduğu kanısına varıldı.
Lidokain-prilokain ile yapılan rejyonel intravenöz anesteziye parasetamol eklenmesinin anestezi ve analjezi üzerine etkisinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, günübirlik el ve/veya önkol cerrahisi planlanan hastalarda, iki farklı lokal anestezik solüsyonu ile RİVA uygulandı. Lidokain-prilokain karışımı ile lidokain-prilokain + parasetamol kombinasyonun anestezi ve analjezi üzerine etkisi karşılaştırıldı.18-60 yaşlarında, ASA I-II statüde 46 hasta rastgele 2 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna (Grup K, n=23) %1 lik 1.5 mg/kg lidokain ve %1 lik 1.5 mg/kg prilokain karışımı, parasetamol grubuna (Grup P, n=23) %1 lik 1.5 mg/kg lidokain, %1 lik 1.5 mg/kg prilokain ve 1mg/kg parasetamol kombinasyonu uygulandı.Her iki gruptaki hastaların peroperatif olarak kalp atım hızları, sistolik, diastolik ve ortalama arter basınçları, periferik oksijen saturasyonları, VAS, sedasyon skorları, motor ve duyusal blok başlama ve geri dönüş zamanları ve ilk analjezik gereksinim zamanları kaydedildi. Taburculuk öncesi hasta memnuniyetleri soruldu.Hastaların peroperatif değerlendirmelerinde; operasyon ve turnike süreleri, duyu ve motor blok başlama ve geri dönüş zamanları, hemodinamik değerleri, SpO2, VAS değerleri, ilk analjezik süreleri ve toplam analjezik miktarları açısından istatistiksel olarak fark bulunmadı.Sonuç olarak; el ve/veya önkol cerrahisi için uygulanan rejyonel intravenöz anestezide lidokain- prilokain solüsyonuna eklenen 1 mg/kg parasetamol anestezik ve analjezik açıdan klinik olarak bir fark oluşturmadı. Sadece subjektif bir değerlendirme olan hasta memnuniyeti arttı.
Spinal anesteziyle elektif sezaryen operasyonlarında midazolam veya fentanil ile premedikasyon
Cerrahi planlanan tüm hastalarda olduğu gibi sezaryen ile doğum planlanan hastalarda da gerek ameliyat gerekse ameliyathane korkusu olabilmektedir. Bu korku ve endişenin azaltılması hatta tamamen ortadan kaldırılması için anestezi öncesinde yapılacak girişimlerin hastaya anlatılmasının yanı sıra bir takım farmakolojik ajanlardan da yararlanılmaktadır. Ancak sezaryen operasyonlarında kullanılacak olan sedatif etkili ilaçların, yenidoğan üzerine olası depresif etkilerinden korkulduğu için bu hasta grubunda farmakolojik premedikasyon sıklıkla ihmal edilmektedir. Literatürde bu konu ile ilgili çalışmalar ise çok sınırlı sayıdadır. Bizde kliniğimizde yapmış olduğumuz bu çalışma ile hem bu konunun aydınlatılmasına yardımcı olmak hem de günlük pratiğimizde uygulanabilirliğini test etmek amacıyla bu çalışmayı planladık. Çalışmada elektif sezaryen operasyonu planlanan hastaların yarısına 0,025 mg/kg midazolam diğer yarısına ise 1 mcg/kg fentanil uyguladık. Anne adaylarında anksiyete skorlarını APAIS skalası ile ve yenidoğanların iyilik halini ise APGAR ve NAKS skalaları ile değerlendirdik. Çalışma sonunda hem midazolam uygulanan hastaların hem de fentanil uygulanan hastaların anksiyete skorlarını istatistiksel olarak anlamlı derece düşük bulduk. Hatta midazolam uygulanan grubun anksiyetesini, fentanil uygulanan gruba göre daha da düşük bulduk. Bunun yanında midazolam uygulanan gebelerin bebekleri ile fentanil uygulanan gebelerin bebekleri arasında iyilik hali açısından istatistiksel olarak bir fark olmadığını gördük. Biz bu çalışma ile midazolam ve fentanilin diğer cerrahi planlanan hastalarda olduğu gibi sezaryen operasyonlarında da premedikasyon amaçlı olarak güvenli bir şekilde kullanılabileceği kanısına vardık.
Kısa ürolojik cerrahi planlanan hastalarda spinal anestezide levobupivakain ve levobupivakaine eklenen fentanylin etkilerinin karşılaştırılması
KISA ÜROLOJİK CERRAHİ PLANLANAN HASTALARDA SPİNAL ANESTEZİDE 7,5 MG LEVOBUPİVAKAİN İLE 6 MG LEVOBUPİVAKAİN +25 μg FENTANİLİN ETKİLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI Çalışmamızın amacı spinal anestezi uygulanan kısa ürolojik cerrahi yapılan hastalarda düşük doz levobupivakainin hemodinamik ve cerrahi konfor üzerine olan etkilerini araştırmaktır. Çalışmamız prospektif, çift kör olarak planlandı. Lokal etik kurul onayı ve hasta bilgilendirilmiş onamı alındıktan sonra elektif kısa ürolojik cerrahi geçirecek, 18-65 yaş arası, ASA I-III risk grubundaki 40 hasta iki gruba ayrıldı. Lateral dekübitus pozisyonunda 22 G iğne ile median yaklaşımla spinal anestezi yapıldı. Grup L'ye % 0,5 konsantrasyonda 1,5 ml levobupivakain (7,5 mg) ve 0,5 ml serum fizyolojik, Grup LF'ye % 0,5 konsantrasyonda 1,2 ml. levobupivakain (6 mg) + 25 μg fentanil (0,5 ml) + 0,3 ml serum fizyolojik verildi. Spinal anestezi sonrası 3., 5., 10., 15., 30., 60., 120. ve 360., dakikalarda hastaların sistolik, diastolik, ortalama arteriyel kan basınçları, nabız sayıları, periferik oksijen saturasyonları, postoperatif ilk analjezik ihtiyacı için geçen süre ve spinal bloğun özellikleri kaydedildi. Operasyon sırasında hipotansiyon gelişen hastalara (sistolik arteryel basıncın bazal değerinden %30'dan daha fazla düşmesi) 10 dakikada gidecek şekilde 200 ml izotonik NaCl solüsyonu verildi. Düzelme olmadığında 5 mg efedrin i.v. uygulandı. Bradikardi (45/dk altındaki nabız sayısı) geliştiğinde 0,5 mg atropin i.v. yolla yapıldı. Spinal bloğun özellikleri duyusal blok düzeyi için Pin Prick testi ile, motor blok için ise "Bromage Skalası" ile değerlendirildi. Bromage 0–1:paralizi yok . Bromage 2–3: paralizi var olarak değerlendirildi. Hastalar operasyon sonrası derlenme odasına alındı. Postoperatif ağrı skalası, NRS> 4 durumlarda analjezik yapıldı (1-4, 1: kötü, 4: mükemmel). Operasyon sonrası cerrah memnuniyeti değerlendirildi. Gruplar arası karşılaştırmalarda demografik veriler ve hemodinami açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmedi. 120. dakikada Grup LF' de grup L ye göre daha fazla sayıda hastada motor bloğunun kalktığı gözlendi. Grup LF'de postoperatif ilk analjezik gereksinimi için geçen süre Grup L'ye göre daha uzun bulundu. Fakat bu süre istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç olarak kısa ürolojik cerrahilerde hem intratekal 7.5 mg levobupivakain hemde 6 mg levobupivakain +25 μg fentanil yeterli anestezi sağlandı. Opioid eklenerek daha düşük doz kullanılan grupdaki derlenme diğer gruptan daha hızlı bir idi.
Kardiyak cerrahide postoperatif uygulanan bilateral standart ve modifiye erektör spina plan blok uygulamalarının etkileri
Kardiyak cerrahi sonrası postoperatif ağrı yönetimi sürecin başarısını etkileyen önemli faktörlerdendir. Postoperatif dönemde ağrı kontrolünün yetersiz olması cerrahiye olan stres yanıtı, kardiyovasküler ve pulmoner komplikasyonları artırır. Son yıllarda opioidlere bağlı yan etkilerin ve multimodal analjezi yaklaşımının gündeme gelmesi nedeniyle, kardiyak cerrahi sonrası postoperatif ağrı yönetiminde rejyonel anestezi uygulamalarından toraks duvarı bloklarına olan ilgi artmıştır. Birçok farklı blok yöntemi araştırılmakta ve bu yöntemlerden erektör spina plan bloğu (ESPB) oldukça iyi sonuçlar vermektedir. Biz çalışmamızda, kardiyak cerrahi geçiren hastalarda iki farklı yaklaşım ile uyguladığımız standart ve modifiye ESPB uygulamalarının postoperatif ağrı yönetimindeki etkinliği ile birlikte opioid tüketimi ve komplikasyonlar üzerine olan etkilerini araştırdık. Çalışmamız, Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Etik Kurulu onayı alındıktan sonra (Proje No: KA21/428) Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi'nde elektif koşullarda KABG ve/veya kapak cerrahisi yapılan hastalar prospektif olarak değerlendirilerek yapıldı. Hastalar rastgele seçilerek kontrol grubu (Grup C), standart ESPB grubu (Grup S) ve modifiye ESPB grubu (Grup M) şeklinde 3 gruba ayrıldı. İki ESPB grubuna postoperatif 24. saatte, %0,25 bupivakain ve 4 mg deksametazon içeren 25 mL solüsyon ile T5 tranvers proçes seviyesinden bilateral olarak iki farklı yaklaşımla ESPB uygulandı. Standart ESPB yaklaşımında solüsyonun tamamı erektör spina kasının altına, modifiye ESPB yaklaşımında ise solüsyonun 10 mL'si süperior kostotranvers ligament üzerine, 15 mL'si erektör spina kasının altına verildi. Kontrol grubuna herhangi bir işlem uygulanmadı. Tüm gruplarda hastalara intravenöz olarak kurtarıcı analjezik protokolü uygulandı. Tüm hastaların postoperatif dönemde statik (dinlenme) ve dinamik (egzersiz) olarak ağrı skorları, intravenöz analjezik tüketimleri, volümetrik spirometre değerleri, PaO2/FIO2 oranları, blok uygulaması ve göğüs drenaj tüpleri çekilmesi sırasındaki ağrı skorları, hasta memnuniyeti, postoperatif vazoaktif-inotropik ajan ihtiyaçları, yoğun bakım ve hastane yatış süreleri, komplikasyonları, morbidite ve mortalite oranları değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen tüm gruplardaki hastaların demografik ve intraoperatif verileri benzerdi. Standart ESPB grubunun blok sonrası 4, 6, 12, 18, 48. saatlerdeki ağrı skorları, modifiye ESPB grubunun blok sonrası 6, 12, 18. saatlerdeki ağrı skorları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Standart ve modifiye ESPB gruplarının postoperatif 24-48 saat aralığındaki parasetamol ve tramadol tüketimleri kontrol grubuna göre düşük bulundu. Gruplar arasında volümetrik spirometre değerleri açısından anlamlı fark bulunmazken; standart ESPB grubunun blok sonrası 12, 18, 24. saatlerde, modifiye ESPB grubunun blok sonrası 18, 24. saatlerde PaO2/FiO2 oranları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Ağrı yönetimi açısından hasta memnuniyeti skorları ESPB gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti. Postoperatif yoğun bakım yatış süreleri ESPB gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha kısaydı. Standart ve modifiye ESPB grupları arasında incelenen hiçbir parametrede anlamlı fark gözlemlenmedi. Hastaların blok uygulaması ve göğüs drenaj tüpleri çekilmesi sırasındaki ağrı skorları, postoperatif vazoaktif-inotropik ajan ihtiyaçları, toplam hastane yatış süreleri, komplikasyonları, morbidite ve mortalite oranları açısından gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu. Sonuç olarak, kardiyak cerrahi geçiren hastalarda postoperatif dönemde yapılan ESPB uygulamasının önemli bir analjezik etki oluşturduğu, intravenöz analjezik ve opioid ihtiyacını azalttığı, solunumsal parametrelere pozitif yönde etki ederek oksijenasyonu iyileştirdiği, yoğun bakım yatış süresini kısalttığı ve bu sayede postoperatif dönemde daha kaliteli ağrı yönetimi ve daha konforlu derlenme sağladığı kanısına varılmıştır. Farklı ESPB yöntemlerinin birbirlerine karşı üstlüğünün değerlendirilebilmesi için daha büyük ölçekli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.
Pnömoperitonyum oluşturulan ratlarda intraperitoneal magnezyum sülfat uygulamasının perioperatif inflamatuar yanıt üzerine etkilerinin araştırılması
Laparoskopik cerrahi, daha düşük metabolik-endokrin stres ve dolayısıyla daha az inflamasyon oluşturması ile günümüzde sıklıkla tercih edilen minimal invaziv yöntemdir. Laparoskopik cerrahi tekniğin temeli pnömoperitonyum (Pp) uygulamasına dayanmaktadır. Pp uygulaması ise intraabdominal basınç (İAB) artışının ve hiperkarbinin sebep olduğu sistemik etkileri ile lokal ve sistemik bir inflamatuar yanıt oluşturur. İnflamatuar yanıtın azaltılabilmesi için kullanılabilecek perioperatif farmakolojik uygulamalardan biri de magnezyum sülfat (MgSO4) uygulamasıdır. MgSO4, anestezinin güncel pratiğinde birçok alanda kullanılabilmektedir. Kardiyovasküler ve solunum sistemi üzerindeki koruyucu etkilerinin yanında; sedatif, analjezik, anksiyolitik, antiaritmik, kas gevşetici, organ koruyucu ve antiinflamatuar etkileri mevcuttur. Biz de çalışmamızda, perioperatif farklı dozlarda MgSO4 kullanımının Pp'a bağlı inflamatuar yanıt üzerine etkilerini araştırdık. Çalışmamızda, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu onayı alındıktan sonra, 36 adet Sprague-Dawley cinsi erkek rat kullanıldı. Hayvanlar, rastgele seçilerek eşit sayıda 4 gruba ayrıldı; Pnömoperitonyum grubu (PG), Kontrol grubu (KG), Magnezyum grubu 1 (MG250), Magnezyum grubu 2 (MG500). PG, MG250 ve MG500 grubunda İAB 12 mmHg seviyesinde tutularak toplamda 60 dakika boyunca Pp oluşturuldu. Pp başında MG250 grubuna 250 mg/kg, MG500 grubuna 500 mg/kg i.p. MgSO4 uygulaması, PG'a aynı miktarda %0,9 salin uygulaması yapıldı. KG'da başka ek herhangi bir işlem uygulanmadan serum ve doku örnekleri alındı. Lokal inflamatuar yanıtın değerlendirilebilmesi için periton örnekleri inflamatuar hücre infiltrasyonu, konjesyon ve hücre ödemi dereceleri için histopatolojik olarak incelendi. Sistemik inflamasyon yanıtının değerlendirilebilmesi için ise, işlem sonrasında ratlardan alınan serum örneklerinden tümör nekroz faktör alfa (TNF-α), interlökin-1 (IL-1), interlökin-10 (IL-10) ve myeloperoksidaz (MPO) ölçümü yapıldı. KG ile PG karşılaştırıldığında, histopatolojik olarak inflamatuar hücre infiltrasyonu, konjesyon ve hücre ödemi dereceleri için PG'de KG'na göre inflamasyon yönünde anlamlı fark olduğu gözlenmiştir. Sistemik belirteçler açısından ise iki grup arasında sadece MPO ölçümleri PG'da KG'na göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. TNF-α, IL-1, IL-10 parametreleri için PG ile KG arasında anlamlı fark bulunmamıştır. MG250 grubu incelendiğinde, histopatolojik incelemede PG grubuna göre anlamlı olarak daha düşük inflamatuar hasar gözlenmiş iken, MG500 grubunda histopatolojik incelemede PG'na göre anlamlı fark görülmemiştir. Sistemik veriler incelendiğinde ise MG250 grubunda MPO verileri PG grubuna göre daha düşük bulunmuştur. TNF-α, IL-1, IL-10 parametreleri için PG, KG ve MG250 grubu arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Sistemik belirteçlerin MG500 ile PG karşılaştırmasında hiçbir parametre için anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç olarak, perioperatif dönemde MgSO4 uygulamasının, doğru doz aralığında kullanıldığında antiinflamatuar etki gösterebileceğini, ancak MgSO4'un lokal ve sistemik antiinflamatuar etkinliğinin daha iyi anlaşılabilmesi için ileri doz çalışmalarına ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.
Farelerde oluşturulan deneysel nöropatik ağrıda pregabalin ve agmatin etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Nöropatik ağrı tedavisinde primer analjeziklerin yanısıra, adjuvan ajanlar da yaygın olarak kullanılır. N-metil-D-aspartat (NMDA) reseptörünü etkileyen ilaçların kronik ağrı tedavisinde önemli bir rol oynadığı kanıtlanmıştır Çalışmamızda kronik ağrı modelinde agmatinin antinosiseptif etkisini araştırmayı ve pregabalinin antinosiseptif etkisi ile karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Balb/c farelerde anestezi verilmesini takiben sağ siyatik sinirin parsiyel ligasyonu (PSL) uygulandı. Çalışmaya her birinde 7 denek bulunan 6 grup dahil edildi. Denekler Grup 1 Kontrol (n=7), Grup 2 Sham (n=7), Grup 3 Nöropati (PSL, n=7), Grup 4 Nöropati (PSL, 50mg/kg pregabalin, n=7), Grup 5 Nöropati (PSL, 50mg/kg agmatine, n=7), Grup 6 Nöropati (PSL, 50mg/kg pregabalin&50mg/kg agmatine, n=7) gruplarına ayrıldı. 14. günde her gruba hot plate ve aseton evaporasyon testleri uygulandı, bazal değerler [Hot plate latens (HPL), aseton evaporasyon yüzde] kaydedildi. Ardından 14 gün boyunca grup 4, 5 ve 6'ya ilaçlar intraperitoneal (i.p) olarak uygulandı. 28 günlük süre sonunda tüm grupların testleri tekrarlandı. Bulgular: Bazal HPL değerlerinde gruplar arası fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p<0.05). Kontrol ve sham gruplarında HPL değerleri birbirine yakın, kontrol grubunda en yüksek; agmatin grubunda en düşük saptandı. Diğer gruplar da birbirlerine yakın sonuçlar elde edildi. 28.günde HPL değerlerinde gruplar arası fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). Tüm gruplarda iki ölçüm değerleri arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Grupların bazal ve 28. Gün aseton evaporasyon yüzdeleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Kontrol grubunun test sonuçları, nöropati oluşturulan gruplara göre düşük bulundu. İlaç uygulanan grupların sonuçları birbirinden farklı çıkmadı. Bazal ve 28. gün aseton evaporasyon testi ölçümleri arasındaki fark, sadece agmatin ve pregabalin&agmatin gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Sonuç: Bir NMDA reseptör antagonisti olan agmatinin, antinosiseptif etkilerinin bulunduğu ve bu etkilerinin pregabalin ile karşılaştırılabilir düzeyde olduğu saptandı. Nöropatik ağrıda tedaviye agmatin eklenmesinin allodini semptomları üzerinde tek pregabalin tedavisinden daha etkili olduğu gösterildi. Anahtar Kelimeler: nöropatik ağrı, agmatin, pregabalin, allodini, hiperaljezi
Bir sıçan akut respiratuar distres modelinde silimarin'in antiinflamatuar ve antioksidan etkisi
Silimarin özellikle son yıllarda üzerinde pek çok çalışma yapılan "Silybum marinum" dan elde edilen antifibrotik, antioksidan, antiinflamatuar, nöroprotektif bir maddedir. Safra kesesi rahatsızlıkları, hepatitler, kolestaz, kimyasal toksinler ve mantar zehirlenmeleri tedavisinde, radyoprotektif olarak, cilt ve prostat kanserlerinde adjuvan tedavi amacıyla, kardiyopulmoner rahatsızlıklarda ve nefropatiyi önlemek amacıyla kullanımı bildirilmiş olan bitkisel bir ilaçtır. Lipopolisakkaritle indüklenen sepsis modelinde antiinflamatuar etkisi gösterilmiştir. Antiinflamatuar etki mekanizması henüz net olarak açıklanamamıştır. Çalışmamızda çekal ligasyon-perforasyon yöntemi kullanılarak akut akciğer hasarı gelişimini sağladığımız sıçanlarda silimarin'in antiinflamauar ve antioksidan özelliklerini değerlendirmeyi amaçladık. Toplam 46 sıçanın kullanıldığı çalışmamızda sham (n=14), kontrol (n=16) ve silimarin (n=16) grupları ve her bir grubun erken ve geç alt grupları vardı. Silimarin grubundaki sıçanlara cerrahi işlem öncesi 3 gün ve sonrasında 2 gün olarak toplam 5 gün 50 mg/kg/gün dozunda silimarin, kontrol ve sham grubuna ise eşit volümde salin verildi. Kontrol ve silimarin grubundaki sıçanlarda çekal ligasyon-perforasyon yöntemi ile sepsise bağlı akciğer hasarı gelişimi sağlandı. Erken gruptaki sıçanlar 12. saatte sonlandırılırken geç gruptakiler takibe alındı ve mortalite süreleri kaydedilerek sağkalım analizi yapıldı. Sıçanların serum ve bronkoalveolar sıvı (BAL) tümör nekroz faktör alfa (TNF-α), interlökin-1 (IL-1), interlökin-6 (IL-6) seviyeleri ölçüldü. Akciğer dokusunda malondialdehit ve glutatyonsülfidril seviyeleri, akciğer dokusunun histopatolojik incelemesi ve yaş/kuru ağırlık oranına bakıldı. Çalışmanın sonucunda 72. saatte silimarin grubunda sağkalım oranı %62.5, kontrol grubunda %12.5 bulundu (p=0.0506). Silimarin grubunda kontrol grubuna göre yaş/kuru ağırlık oranı daha düşüktü (p=0.019). Serum ve BAL TNF-α, IL-1, IL-6 seviyeleri silimarin grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük ( her biri için p<0.05), histopatolojik skorlama daha düşük bulundu (p=0.001). Doku malondialdehit seviyesinin kontrol grubundan daha düşük (p=0.011) ve glutatyonsülfidril seviyesinin daha yüksek (p=0.001) olduğu tespit edildi. Sonuç olarak; silimarin sepsise bağlı akut akciğer hasarı gelişimini önlemede yararlı olmuştur. Bu etkinin antiinflamatuar ve antioksidan özellikleri sayesinde olduğunu düşünmekteyiz.
Koroner arter bypass greftleme cerrahisi geçiren hastalarda görülen gastrointestinal sistem değişiklikleri ve intestinal fatty asit binding proteinin intestinal iskemide erken prediktör olarak kullanılabilir mi?
Kardiyopulmoner bypass (KPB) uygulanan hastalarda gastrointestinal sistem (GİS) komplikasyon insidansı %0.3-2 arasında değişmektedir. Ancak GİS komplikasyonunun görüldüğü hastalarda mortalite oranı oldukça yüksektir (%11-59). Çalışmamızın amacı, KPB uygulanan ve uygulanmayan hastalarda GİS'de meydana gelen olumsuz değişiklikleri tespit etmek ve intestinal yağ asidi bağlayıcı protein (I-FABP) ile GİS değişiklikleri arasında ilişki olup olmadığını belirlemektir. Başkent Üniversitesi Klinik Araştırma ve Etik Kurulu ve hasta onamları alındıktan sonra elektif koroner arter cerrahisi uygulanacak 50-70 yaşları arasında ASA III hastalar çalışmaya alındı. KPB uygulanan 35 hasta birinci grup, uygulanmayan 16 hasta ikinci grup olarak kabul edildi. Çalışma prospektif, kontrollü düzende yapıldı ve çalışma koşullarını sağlayan hastalar çalışmanın devam ettiği süre içinde ardışık olarak alındı. Hastaların preoperatif dönemde ve postoperatif 24. saatte aspartat aminotransferaz, alanin aminotransferaz, total ve direkt bilirubin, amilaz, kan üre azot, kreatinin, laktat, lökosit ve hemoglobin düzeylerine bakıldı. Hastaların operasyon öncesi, operasyon sonu, postoperatif 12. ve 24. saatlerde I-FABP ve intraabdominal basınç değerlerine de bakılarak arteriyel kan gazları alındı. Gruplar arası değişkenler Student's t ve Mann Whitney U testleriyle gruplar içi değişkenler ise Wilcoxon testi ile değerlendirildi. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Her iki gruptaki hastaların demografik özellikleri benzerdi. Operasyon süreleri KPB uygulanan grupta daha uzun bulundu (p<0.001). Greft sayısı KPB uygulanan grupta 3.8 ± 1.16, KPB uygulanmayan grupta ise 2.1 ± 0.88 idi (p<0.01). Hastaların ekstübasyon zamanları ve hastanede kalış süreleri arasında fark bulunmazken, KPB uygulanan grupta yoğun bakım ünitesinde kalış süresi daha uzundu (p<0.001). Postoperatif KPB uygulanan grupta bir hastada nörolojik komplikasyon izlendi (p>0.05). Sekiz hastada postoperatif atriyal fibrilasyon görüldü (p<0.043). KPB uygulanan hasta grubunda idrar çıkışı daha fazla olurken (p<0.001), daha fazla eritrosit süspansiyonu (p<0.001) ve kristaloid (p=0.007) kullanıldı. KPB uygulanmayan grupta ise kolloid kullanımı anlamlı olarak daha fazla idi (p=0.0035). KPB uygulanmayan grupta ilk oral alım daha erken olurken (p>0.05), her iki grubun defekasyon zamanları benzerdi (p>0.05). KPB uygulanan ve uygulanmayan hastaların tamamında operasyon öncesi değerlerine göre postoperatif 24. saatte aspartat aminotransferaz, total ve direkt bilirubin ve lökosit düzeylerinde anlamlı yükselme olurken hemoglobin düzeylerinde anlamlı düşme görüldü. Her iki grupta da hastaların dört farklı zamanda bakılan intraabdominal basınç değerleri arasında fark yoktu. KPB uygulanan grubun I-FABP düzeylerinde operasyon sonunda operasyon başlangıcına göre anlamlı yükselme olurken (p<0.005), postoperatif 12. ve 24. saatlerde operasyon bitişine göre anlamlı düşme görüldü (sırasıyla p<0.001, p<0.001). KPB uygulanmayan grupta ise operasyon sonunda operasyon başlangıcına göre yükselme görülürken (p<0.001), postoperatif 24. saatte operasyon başlangıcına göre anlamlı düşme görüldü (p<0.001). Sonuç olarak, KPB uygulanan veya uygulanmayan hastalarda GİS komplikasyonu görülmemekle beraber her iki grupta da postoperatif AST, total ve direkt bilirubin, laktat değerlerinde yükselme oldu. Her iki grubun I-FABP düzeyleri cerrahi bitiminde preoperatif değerlere göre anlamlı şekilde yükseldi. Postoperatif dönemde preoperatif dönemdeki değerlerine geri döndü. KPB uygulanan veya uygulanmayan hastalarda GİS değişikliklerinin takibinde I-FABP kullanılabileceğini düşünüyoruz.
Bir cerrahi yoğun bakım ünitesinde nozokomiyal enfeksiyonların risk faktörleri
Giriş: Yoğun bakımda nozokomiyal enfeksiyonlardan en sık görülenleri katetere bağlı kan dolaşımı enfeksiyonları (KB-KDE), ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) ve kateter ilişkili üriner sistem enfeksiyonlarıdır (KİÜSE). Çalışmamızda, Başkent Üniversitesi Hastanesi Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesi'nde (YBÜ), nozokomiyal enfeksiyonların risk faktörlerinin belirlenmesi hedeflendi. Gereç ve Yöntem: Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu onayı alınarak, cerrahi YBÜ'de Ocak 2009 ve Temmuz 2012 tarihleri arasındaki hastalar retrospektif olarak tarandı. Demografik özellikler, yandaş hastalıklar ve hasta takibiyle ilgili özellikler kaydedildi. Bulgular: Mayıs 2009-Temmuz 2012 tarihleri arasında cerrahi yoğun bakımda yatan toplam 876 hasta arasından 2 gün veya altında YBÜ'de yatışı olan veya YBÜ'ye yatışının ilk 2 gününde ölen hastalar çalışma dışı bırakıldı. Çalışma kriterlerine uyan 103 hastadan KB-KDE, VİP ve Kİ ÜSE bulunan toplam 60 hasta (%58) ile bu enfeksiyonları bulunmayan hastalar risk faktörlerini belirlemek amacıyla karşılaştırıldı. Bu enfeksiyonlardan KB-KDE hastaların %24'ünde (n=25), VİP %45'inde (n=46) ve Kİ-ÜSE %19'unda (n=20) mevcuttu. Yüksek APACHE II (Acute Physiology and Chronic Health Evaluation) (OR: 1,142; %95CI: 1,007- 1,294; p=0,039), sistemik hastalık varlığı (OR:39,488; %95CI: 2,075-750,950; p=0,014), YB öncesi uzun yatış (OR: 1,155; %95CI: 1,015-7,953; p=0,029) ve sedasyon (OR: 10,980;%95CI: 1,167-103,337; p=0,036) nozokomiyal enfeksiyonların risk faktörleri olarak bulundu. İleri yaşın KB-KDE (OR: 1,037; %95CI: 1,001- 1,073; p=0,042), diyabetes mellitus (OR: 12,048; %95CI: 1,157-125,000; p=0,037), immünsüpresyon (OR: 16,949, %95CI: 2,463-111,111; p=0,004), yüksek APACHE II (OR: 1,132; %95CI: 1,022-1,254; p=0,018), açık yara (OR: 5,714; %95CI: 1,017-37,258; p=0,048) ve mekanik ventilasyon süresinin (OR: 1,084; %95CI: 1,002-1,171; p=0,043) VİP ve YB ncesi uzamış yatışın (OR: 1,037; %95CI: 1,004-1,072; p=0,027) Kİ- SE i in risk faktörleri olduğu saptandı. Sonuç: Sonuç olarak APACHE II, sistemik hastalık, sedasyon ve YBÜ öncesi uzun yatış nozokomiyal enfeksiyonların; ileri yaş KBKDE'nin; malignite, yüksek APACHE II, açık yara ve mekanik ventilasyon süresi VİP'in ve YBÜ öncesi uzamış yatış Kİ-ÜSE'nin bağımsız risk faktörleri olarak saptandı.
Jinekolojik kanser cerrahisi geçiren hastalarda postoperatif akut böbrek hasarı için risk faktörlerinin belirlenmesi
Jinekolojik kanser nedeniyle opere olan hastalarda sağ kalım genellikle iyi olmakla birlikte, postoperatif komplikasyonlar gelişebilmektedir. Bu komplikasyonlardan biri olan akut böbrek hasarı (ABH) yaşam kalitesini ve morbidite ile mortaliteyi önemli ölçüde etkilemektedir. Hipervolemi, hiperkalemi ve metabolik asidoz gibi hayatı tehdit edici sonuçlarından dolayı ABH için preoperatif, intraoperatif ve postoperatif risk faktörlerinin belirlenmesi, gerekli önlemlerin alınması ve ABH'ın erken tespit edilerek erken müdahale edilmesi önemlidir. Bu çalışmada, jinekolojik kanser nedeniyle opere olan hastaların böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve ABH için preoperatif, intraoperatif ve postoperatif risk faktörlerinin retrospektif olarak saptanması amaçlandı. Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu onayı alındıktan sonra Ocak 2007 tarihinden itibaren Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'nde elektif şartlarda jinekolojik kanser nedenli cerrahi geçirmiş 1000 hastanın medikal ve anestezi kayıtları retrospektif olarak incelendi (Mart 2013'e kadar). On sekiz yaş üstü, böbrek hasarı ya da hastalığı olmayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, eşlik eden hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, operasyon öncesi verileri (laboratuvar bulguları, metastaz varlığı, kemoterapi/radyoterapi öyküsü, enfeksiyon varlığı, vital bulguları, tekrarlayan cerrahi durumu), operasyon sırasındaki verileri (anestezi şekli, kullanılan anestezik ajanlar, cerrahi girişimin tipi, vital bulgular, kullanılan kristalloid, kolloid miktarları, kan ve kan ürünü replasmanı, kritik olaylar, komplikasyonlar, inotrop desteği ihtiyacı, cerrahi süre) ve operasyon sonrası verileri (ilk 24 saatteki vital bulguları, ilk 48 saatte verilen kristalloid ve kolloid miktarları, enfeksiyon gelişimi, komplikasyonlar, ilk 24 saatteki idrar miktarı, nefrotoksik ilaç kullanımı, ilk 7 günlük laboratuvar sonuçları, hastanede kalış süresi, yoğun bakım ihtiyacı ve kalış süresi, mekanik ventilasyon ihtiyacı, 28 günlük mortalite varlığı, ilk 5 günde renal replasman tedavisi ihtiyacı) kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen 1000 hastanın 88 tanesinde (%8,8) ABH saptandı. İleri yaş, preoperatif yüksek C-reaktif protein (CRP), cerrahi öncesi uzak organ metastazı, cerrahi öncesi yüksek nabız sayısı, intraoperatif fazla kolloid, eritrosit süspansiyonu (ES) ve taze donmuş plazma (TDP) kullanımı, kan kaybı, vasküler travma ve/veya geniş diseksiyon yüzeylerinden sızma, postoperatif ilk gün hipertansiyon ve taşikardi, post-operatif kolloid kullanımı, ilk 24 saatlik idrar çıkışında azalma, non-üriner infeksiyonlar, respiratuar komplikasyonlar, uzun hastanede kalış süresi, yoğun bakım ihtiyacı, uzun yoğun bakım kalış süresi ve mekanik ventilasyon ihtiyacı bakımından ABH olan ve olmayan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulundu (hepsi için p<0.05). VKİ (vücut kitle indeksi) yüksekliği (OR: 1,034; %95 CI: 1,000-1,069; p= 0,049) ve geniş cerrahi uygulanımı (OR: 2,320; %95 CI: 1,330-4,048; p=0,003) jinekolojik kanser cerrahisi sonrası postoperatif ABH için bağımsız risk faktörleri olarak bulundu. Sonuç olarak; jinekolojik kanser cerrahisi geçiren hastalarda postoperatif ABH için preoperatif değerlendirmede ileri yaş, kısa boy, CRP yüksekliği, uzak organ metastazı; intraoperatif taşikardi, kullanılan ES, TDP, kolloid fazlalığı, vasküler travma ve geniş diseksiyon yüzeylerinden sızma, kan kaybı; postoperatif hipertansiyon ve taşikardi, kolloid kullanımı ve idrar miktarında azalmanın anlamlı bulgular olduğu, geniş cerrahi ve yüksek VKİ'in ise bağımsız risk faktörleri olduğu, bu faktörlere yönelik önlemlerin alınması ile ABH görülme sıklığının azalacağı kanısına varıldı. Anahtar kelimeler; jinekolojik kanser cerrahisi, postoperatif akut böbrek hasarı, risk faktörleri
Koroner arter bypass grefleme cerrahisinde pozitif ekspiryum sonu basıncın intraoperatif sağ vemtrikül fonksiyonlarına etkisi
Koroner arter bypass greftleme (KABG) cerrahisi dünyada en sık gerçekleştirilen majör cerrahilerin başında yer almaktadır. KABG cerrahisinde en sık rastlanan morbidite ve mortalite nedenleri kardiyak ve solunumsal kökenlidir. Solunumsal sorunların önlenmesi ve tedavisinde sıklıkla pozitif ekspiryum sonu basınç (positive end-expiratory pressure, PEEP) kullanılmaktadır. Uygun PEEP seviyeleri hem solunum mekaniklerini hem de hemodinamik parametreleri olumlu yönde etkilerken yetersiz veya aşırı uygulanan PEEP seviyeleri ise her iki sistem için zararlı olabilir. Uygun PEEP seviyesinin belirlenmesi için bir çok yöntem denenmiştir. Ancak KABG sırasında hemodinamik izlem için sıklıkla kullanılan ve sağ ventrikül fonksiyonları hakkında değerli bilgiler sağlayan transözefageal ekokardiyografi (TÖE) ile PEEP'in ilişkisini inceleyen az sayıda çalışma mevcuttur. Ekokardiyografide kullanılan miyokardiyal strain ve strain hızı (strain rate, SR) her bir kasılma ile ventriküllerde oluşan şekil değişikliğini tanımlayarak miyokardın kasılma ve gevşemesi sırasında ventriküllerin özellikleri ile ilgili bilgiler verir. Benek takibi (speckle tracking) en yeni strain analiz yöntemi olarak uygulanmaktadır. Strain analiz; iskemi, enfarkt, miyokard hastalıkları ve kapak hastalıklarının miyokarda olan etkisi hakkında güvenilir bilgi sağlar. Bu çalışmada KABG cerrahisinde uygulanan PEEP'in benek takibi yöntemi ile sağ ventrikül fonksiyonlarına etkisinin araştırılması amaçlandı. Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu ve Etik Kurulu tarafından onaylandıktan sonra Mayıs 2013 Eylül 2013 tarihleri arasında KABG yapılan 20 hasta prospektif olarak incelendi. Hastalara mekanik ventilasyon sırasında sternotomi öncesi 5 cmH2O PEEP basınçla başlanarak 5 dakikalık stabilizasyon sürelerini takiben sırasıyla 10 ve 20 cmH2O PEEP uygulandı. Her PEEP düzeyinde TÖE ile sağ ventrikülün dört boşluk ve iki boşluk görüntüleri kaydedildi. Elde edilen görüntülerden sağ ventrikül çapı, velositesi, longitudinal straini ile SR'i ölçümleri ve sağ ventrikül fraksiyonel alan değişimi (right ventricle fractional area of change, RVFAC) hesaplanarak sağ ventrikül fonksiyonunun değerlendirilmesi yapıldı. Çalışmaya dahil edilen 20 hastanın 17'si (%85) erkek hasta, 3'ü (%15) kadın iken ortalama yaş 60 yıl olarak saptandı. İntraoperatif kaydedilen sistolik kan basıncı (p=0,918), diyastolik kan basıncı (p=0,765), ortalama kan basıncı (p=0,808) ve kalp hızı (p=0,116) ölçümleri PEEP 5, 10 ve 20 cmH2O PEEP'te benzer bulundu. RVFAC 5 ve 10 cmH2O PEEP'te (%44,3 ± 5,4 ve %41,8 ± 5,6, p=0,063) benzer iken 20 cmH2O PEEP düzeyinde RVFAC (%35,9 ± 4,9), anlamlı olarak düşük hesaplandı (5 ve 10 cmH2O PEEP ile karşılaştırıldığında p<0,001; p=0,001). Sağ ventrikül velositesinin PEEP seviyesindeki artış ile azaldığı ve bu azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulundu (5 cmH2O PEEP 8,0 ± 1,7 cm/saniye, 10 cmH2O PEEP 7,2 ± 1,4 cm/saniye, 20 cmH2O PEEP 5,8 ± 1,6 cm/saniye; p<0.05). SR 5, 10 ve 20 cmH2O PEEP sırasında sırasıyla 1,2 ± 0,2 saniye-1, 1,2 ± 0,2 saniye-1 ve 1,0 ± 0,3 saniye-1 olarak ölçüldü. SR ölçümleri 5 ve 10 cmH2O PEEP düzeyinde benzer (p=0,20) iken 20 cmH2O PEEP düzeyinde, 5 cmH2O PEEP ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,03). Sağ ventrikül çap ölçümünün PEEP'in artırılması ile azaldığı ve bu azalmanın 20 cmH2O PEEP'te anlamlı olduğu saptandı (5 cmH2O PEEP: 3,9 ± 0,4 cm, 10 cmH2O PEEP: 3,8 ± 0,3 cm ve 20 cmH2O PEEP: 3,7 ± 0,4 cm, 20 cmH2O PEEP'teki ölçüm diğer iki ölçüm ile karşılaştırıldığında p < 0.01). Strain değerleri 10 cmH2O PEEP'te 5 cmH2O PEEP'e göre olan yüksek hesaplandı; ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (%22,9 ± 3,1 ve %23,8 ± 2,6; p=0,21). 20 cmH2O PEEP'teki strain değerinin (%18,9 ± 2,7) 5 ve 10 cmH2O PEEP'teki ölçümlerle karşılaştırıldığında anlamlı olarak azaldığı saptandı (iki karşılaştırma için de p<0,001). Sonuç olarak, KABG geçiren ve sağ ventrikül fonksiyonları normal olan hastalarda 5, 10 ve 20 cmH2O PEEP uygulamasının hemodinamik verilerde anlamlı değişikliğe neden olmadığını saptadık. Ancak, 5 ve 10 cmH2O PEEP'e göre 20 cmH2O PEEP uygulamasının TÖE ile değerlendirilen sağ ventrikül fonksiyonlarında azalmaya neden olduğunu gözlemledik.
Kalp dışı ameliyat yapılan hastalarda eşlik eden kardiyak sorunların sıklığı ve morbidite, mortalite üzerine etkileri
ÖZET Dünyada artan nüfus ve ortalama yaşam sürelerinin uzamasıyla kalp dışı ameliyat sayısı da artmıştır. Yaşam süresinin uzaması cerrahi gereksinimi olan hastalarda yandaş hastalık olasılığını da arttırmaktadır. Yandaş hastalıklarla beraber perioperatif morbidite ve mortalite oranları da artış göstermektedir. Perioperatif gözlenen morbidite ve mortalitenin en sık sebeplerinden birisi kardiyak komplikasyonlardır. Bu çalışmada , kalp dışı cerrahi nedeniyle opere olan hastalardaki kardiyak hastalık oranını belirlenmesi ve bu kardiyak sorunların perioperatif kardiyak morbidite ve mortalite üzerine etkisinin olup olmadığının retrospektif olarak saptanması amaçlandı. Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu onayı alındıktan sonra Mayıs 2012 – Haziran 2013 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'nde on sekiz yaş üstü kalp dışı cerrahi geçiren 3003 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, eşlik eden hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, operasyon sırasındaki verileri (anestezi şekli, cerrahi girişimin tipi, vital bulgular, kullanılan kristalloid ve kolloid miktarları, kan ve kan ürünü replasmanı, oluşan hemodinamik komplikasyonlar), operasyon sonrası verileri (ilk 48 saatteki hemodinamik komplikasyonlar, ilk 48 saatteki mortalite varlığı, yoğun bakım ihtiyacı ve kalış süresi, hastane kalış süresi) kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen 3003 hastanın 32'sinde (%1,1) kardiyak mortalite, 1163'ünde (%38,7) kardiyak morbidite saptandı. Kardiyak hastalıklar tüm hastalar içinde 1183 hastada (%39,4) saptandı. Kardiyak hastalığı olan hastaların 588'inde (%19,6) perioperatif morbidite, 16'sında (%0,5) perioperatif mortalite gözlemlendi. İleri yaş, vücut ağırlığı, koroner arter hastalığı, hipertansiyon, konjestif kalp yetmezliği, valvüler kapak hastalığı, aritmi, hiperlipidemi, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, kronik böbrek hastalığı, diyabetes mellitus, inme, anemi, koagulopati ve kanserin varlığının; Beta bloker, diüretik, kalsiyum kanal blokeri, anjiyotensin dönüştürücü enzim ihibitörü, anjiyotensin reseptör blokeri, vazodilatör, antikoagulan, antitrombotik, statin, oral antidiyabetik, insülin, antitiroid ve bronkodilatör kullanımının; Amerikan Anestezi Birliği (American Society of Anaesthesiology, ASA) sınıflamasının; genel cerrahi, kulak burun boğaz ve torasik cerrahinin; total kristalloid, kolloid, eritrosit süspansiyonu ve taze donmuş plazma miktarları açısından perioperatif kardiyak morbidite olan ve olmayan hastalarda istatistiksel anlamlı farklılıklar bulundu (hepsi için p<0,05). Aritmi, kronik böbrek yetmezliği, anemi ve nörodefisitin perioperatif mortalite sıklığı üzerine etkisi olduğu bulundu (hepsi için p<0,05). Sonuç olarak tüm parametreler içinde yaş, ileri yaş, koroner arter hastalığı, kanser, diüretik kullanımı, ASA, intraoperatif kullanılan total eritrosit ve kolloid miktarı kalp dışı cerrahi geçiren hastalarda perioperatif kardiyak morbidite için risk faktörü olarak bulundu. Perioperatif kardiyak mortalite içinse kronik böbrek yetmezliği ve nörodefisit risk faktörü olarak bulundu. Kalp dışı cerrahi yapılan hastalarda perioperatif kardiyak morbidite ve mortalite için belirlediğimiz risk faktörlerinden düzeltilebilir olanların değiştirilmesi veya iyileştirilmesi ile perioperatif kardiyak komplikasyon sıklığının azalacağı düşünüldü. Anahtar kelimeler; kalp dışı cerrahi, perioperatif kardiyak morbidite, perioperatif kardiayak mortalite, risk faktörleri
Pediatrik dental girişimlerde müzik dinletilmesinin sedasyon gereksinimi ve düzeyine etkisi
Pediatrik, mental retarde, psikiyatrik problemli, kooperasyon kurulamayan veya fazla endişeli olan hastalar gibi çeşitli nedenlerle diş hekimi korkusu yaşayan hastaların dental girişimlerinde sıklıkla farklı düzeylerde sedasyon uygulamasına gereksinim duyulabilmektedir. Müziğin anksiyolitik ve sedatif etkisinin olduğu, kan basıncı, kalp atım hızı, solunum sayısı ya da kan endorfin düzeyi gibi birçok bulgunun farklı müzik türlerinin dinletilmesi ile değiştirilebildiği bilinmektedir. Bunların yanı sıra genel anestezi veya sedasyon altında gerçekleştirilen çeşitli cerrahiler ya da girişimler sırasında da hastalara müzik veya doğa seslerinin dinletilmesi, ortam gürültüsünün azaltılması gibi uygulamalarla intraoperatif dönemde uygulanan anestezik veya sedatif ilaçlara olan gereksinimin azaltılabildiği gösterilmiştir. Bu çalışmamızın hipotezi, müzik dinletilmesinin ve ses izolasyonunun dental girişim uygulanacak pediatrik hastalarda sedasyon derinliğini artıracağı ve sedatif gereksinimini azaltacağıdır. Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma ve Etik Kurulları onayı alındıktan sonra Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi Diş Polikliniği'nde elektif olarak dental girişim planlanan 3-15 yaşları arasındaki 180 hasta prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. İşitme bozukluğu olanlar, kulak anatomisinde farklılık bulunanlar, son dönem organ ve sistem yetmezliği olanlar, ciddi pulmoner ve/veya kardiyovasküler sorunu olanlar, propofol intoleransı hikayesi olanlar, havayolu anomalisi olanlar, madde bağımlılığı olanlar ya da bilinen psikiyatrik veya mental problemleri olanlar çalışma dışı bırakıldı. Çalışma sırasında çocuklar randomize şekilde müzik grubu (Grup M), izolasyon grubu (Grup İ) ve kontrol grubu (Grup K) olarak üç farklı gruba ayrıldı. Müzik grubundaki hastalara tüm operasyon boyunca dışarıdan ses yalıtımı sağlayacak kulaklıklardan rahatlatıcı özellikte klasik müzik parçaları (Vivaldi'nin Dört Mevsim keman konçertoları) dinletildi. İzolasyon grubundaki hastalara, sadece kulaklıklar yerleştirilerek ortam seslerini duymaları engellendi, müzik dinletilmedi. Kontrol grubundaki hastaların ise kulaklık takılmadan ortam seslerini duymalarına müsaade edildi. Girişim sırasında, yapılan işlemler (çekim, dolgu, amputasyon, kanal tedavisi), periferik oksijen satürasyonları, kalp hızları, solunum sayıları, OAA/S skorları ve BIS verileri sürekli olarak takip edilerek 5'er dakika aralıklar ile kaydedildi. Hastaların demografik verileri, kullanılan toplam propofol miktarı, işlem süresi, oluşan komplikasyonlar, havayolu açılması için el ile ya da airway ile yardım gereksinimi ve cerrahi ekibin memnuniyet skoru kaydedildi. Hasta derlenmelerinde Modifiye Aldrete Skoru kullanıldı, skorlar 5 dakikalık aralıklarla kaydedildi. Hasta memnuniyetleri sorgulanarak Likert Skalası ile değerlendirildi. Grupların demografik özellikleri, işlem süreleri ve işlem özellikleri birbirleri ile benzer bulundu (p>0,05). Hastaların cerrahi işlem sırasında takip edilen kalp atım hızı, oksijen satürasyonu, OAA/S ve BIS skorları gruplar arasında benzerdi (p>0,05). Kullanılan propofol miktarı açısından, istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamakla birlikte, propofol tüketiminin en az müzik grubunda olduğu görüldü (p=0,065). Havayolu manipülasyon gereksiniminin kontrol grubunda diğer gruplar ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak düşük olduğu saptandı (p<0,001). Girişim sonrası hastaların sakin ya da ajite olarak uyanmaları ile taburculuk için uygun olma süreleri birbirleri ile benzer bulundu (p>0,05). Sonuç olarak çalışmamızda, dental girişim sırasında müzik dinletilmesinin ya da ses izolasyonu yapılmasının, pediatrik hasta grubunda intraoperatif vital bulgular, sedasyon düzeyi, kullanılan ilaç miktarı ve postoperatif derlenme üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı gözlendi. Çalışmamızda hastaların sedasyon derinliğinin fazla olması nedeniyle sonuçlarımız anlamlı çıkmamış olabilir, daha yüzeyel sedasyon uygulamaları ile benzer metodoloji ile yapılacak çalışmalarda farklı sonuçlar oluşabilir. Anahtar kelimeler: Pediatrik, dental girişimler, sedasyon, müzik.
Oosit aspirasyonu uygulanan hastalarda sedoanaljezi amacıyla kullanılan remifentanil ve deksmedetomidin'in karşılaştırılması
Amaç: Transvajinal ultrasonografi eşliğinde oosit toplama (oocyte pick up -OPU) günübirlik olarak uygulanan bir işlem olup analjezi ve hareketsizliğin sağlanması işlem başarısı için önemlidir. İşlem sırasında sedoanaljezi sağlayacak uygun anestezik ajanların seçimi önem taşımaktadır. Bu çalışmada oosit aspirasyonu uygulanan hastalarda sedoanaljezi amacıyla kullanılan remifentanil ile deksmedetomidinin analjezik etki, sedasyon düzeyi, yan etki profili, derlenme süresi açısından karşılaştırılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Kurulu'nun izni ile planlanan prospektif, randomize, çift kör çalışmada 30-40 yaş arasında değişen 140 kadın hasta çalışmaya dahil edildi. Olgular deksmedetomidin (Grup D) veya remifentanil (Grup R) uygulanmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastalar nabız oksimetresi, EKG ve noninvaziv kan basıncı aleti ile monitörize edildi. Sedasyon yükleme dozu olarak 0.5 mg/kg iv bolus propofol verilmesinin ardından, Grup R'ye 0.05 ml/kg iv remifentanil bolus uygulandı ve 0.1-0.5 ml/kg/st idame infüzyon uygulandı. Grup D'ye ise 0.05 ml/kg deksmetedomidin iv bolus uygulanıp 0.1-0.5 ml/kg/st infüzyon yapılarak sedasyon idamesi işlemin bitimine kadar sağlandı. Ramsey Sedasyon Skalası (RSS) 4 olunca OPU işlemine başlandı. Gerektiğinde ek propofol dozu uygulandı. İşlemden önce, işlem başlangıcında, 1. dakikada ve her 5 dakikada bir ve işlem sonrasında hemodinamik parametreler (SAB, DAB, OAB, KAH, SpO2), RSS, derlenme süresi ve yan etkiler değerlendirildi. Bulgular: Her iki grup demografik özellikler ve ASA sınıflaması bakımından benzer özellikteydi. Her iki grup için de KB değerleri işlem başlangıcına göre azalmakla birlikte Grup D'de postoperatif SAB istatistiksel açıdan anlamlı olarak düşüktü (p<0.001). KAH değerleri 0.5 dakikalarda ve postoperatif dönemde istatistiksel olarak Grup D'de anlamlı düşük bulundu (p<0.05). SpO2 değerleri Grup D'de istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksekti (p<0.05). RSS skoru, postoperatif derlenme süresi, ek propofol kullanımı açısından karşılaştırıldığında Grup D'deki bulgular istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Grup R'nin tümünde, Grup D'deki hastaların %15.7'sinde analjezik ihtiyaçları oldu (p=0.001). Grupların taburculuk süreleri ve yan etkiler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (p<0.05). Sonuç: OPU uygulamalarında, sedatif, analjezik ve anksiyolitik ajan olan deksmedetomidinin sistemik etkilerinin az oluşu ve solunum depresyonu yapmaması ile yeterli anestezi güvenliği ve konforu sağlayarak remifentanile alternatif ajan olarak kullanılabileceği kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Oosit aspirasyonu, Deksmedetomidin, Remifentanil, Sedasyon
Ekstrakorporeal membran oksijenasyonu uygulanan hastaların değerlendirilmesi: Dört yıllık sonuçlarımız
Peroperatif kardiyojenik şok ve kardiyak arrest sonrası ECMO uygulaması günümüzde giderek yaygınlaşmaktadır. Bu çalışmanın birincil amacı 4 yıllık süreçte kliniğimizde kardiyak nedenler ile VA ECMO cihazı takılan hastaların sonuçlarını paylaşmak ve ikincil olarak ECMO uygulaması önce ve sonrasındaki takip boyunca bakılan parametrelerin 1 ve 6 aylık sağ kalım ile ilişkisini ortaya koymaktır. Ocak 2012 - Aralık 2015 tarihleri arasında, kliniğimizde 69 hastanın ECMO ihtiyacı gündeme gelmiş olup, bunlardan 46 tanesine kardiyak nedenler ile VA ECMO cihazı takılmıştır. Bunların % 15.2 (n=7)' si santral yollardan sağ atrium ve asendan aorta kullanılarak takılırken, %84.8 (n=39)' ü periferik yoldan femoral arter ve ven kullanılarak Medos ve Macque markalı sentrifugal pompalar takılmıştır. Periferik yollar kullanılırken USG eşliğinde perkütan teknik kullanılmış olup, kanül lokalizasyonları yine USG ile subkostal pencereden teyit edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 46 VA ECMO hastasının, 31 (%67.4) 'i erkek, 15 (%32.6) 'i kadın olup, yaş ortalaması 47.7 ± 20.9 (minimum 11, maksimum 83) tir. Hastaların ortalama vücut kitle indeksi 26.1 ± 6.4 kg/m2 (minimum 15.5 kg/m2, maksimum 39.2 kg/m2) olup, 12 (%26) tanesi obezdir (VKİ >30 kg/m2). 46 hastanın yoğun bakıma kabulünde ortalama APACHE-2 skoru 19.6 ± 6.2 iken, hastaların ortalama RESP skoru -2.9 ± 4.2 (minimum -14, maksimum 4) bulunmuştur. Kırk altı hastanın herbirine kardiyak nedenler ile VA ECMO cihazı takılmış olup takılan ECMO cihazlarının 30 (%65) tanesi kalp cerrahisi sırasında veya sonrasında takılırken, 16 (%35) tanesi non-operatif durumlarda takılmıştır. Bunların, 6 (%13) tanesine CPR sonrası VA ECMO uygulanmıştır. Hastaların 14 (%30.4) tanesi ECMO desteği ihtiyacının sonlanmasından dolayı, başarılı bir şekilde ECMO cihazından ayrılabilmiş, 32 (%69.6) si ise ECMO desteğine rağmen eksitus ile sonuçlanmıştır. Hastaların 20 (%43.5) tanesinde ECMO dışı destek bulunmakla beraber, bunların 8 (%40) tanesi sol ventrikül kalp destek cihazı (LVAD), 12 (%60) tanesi ise kalp transplantasyonudur. Hastalara yoğun bakıma kabullerinden ortalama 83.6 ± 184.9 (minimum 0, maksimum 980) saat sonra ECMO takılmış olup, ECMO süresi 226.9 ± 283.4 (minimum 12, maksimum 1440) saattir. 46 hastanın ortalama 4. saat ECMO akımı 2.8 ± 0.7 (minimum 1.17, maksimum 4.10) lt/dk iken, 2 hastanın ECMO sonrası 24 saatten az sağkalımı olduğu için 44 hastanın 24. saat akımı ortalama 3.2 ± 0,8 (minimum 1.34, maksimum 4.5) lt/ dk 'dır. VA ECMO takılan 46 hastanın 36 (%78.3) tanesinde çeşitli nedenlerle komplikasyon gelişmiş olup, 26 (%56.5) tanesinde hemorajik, 15 (%32.6) tanesinde nörolojik, 14 (%30.4) tanesinde renal, 6 (%13.0) tanesinde metabolik, 7 (%15.2) tanesinde pulmoner, 4 (%8.7) tanesinde ise mekanik komplikasyon gelişmiştir. Çalışma grubumuzda 46 hastanın 32 (%69.6)' sinde yoğun bakım yatışı sırasında farklı zamanlarda alınan kültürlerde bir ve/veya birden fazla bölgede üreme tespit edilmiştir. 30 (%65.2) hastada DTA kültüründe, 23 (%50) hastada santral venöz kan kültüründe, 11 (%23.9) hastada arteriyel kan kültüründe, 9 (%19.6) hastada idrar kültüründe, 8 (%17.4) hastada çeşitli bölgelerden alınan sürüntü kültürlerinde, 4 (%8.7) hastada balgam kültüründe, 1 (%2.8) hastada periferik venöz kan kültüründe üreme saptanmıştır. Farklı zamanlarda 46 hastanın 26 (%56.5) tanesinde acinetobacter sp., 19 (%41.3) tanesinde E.Coli, 11 (%23.9) tanesinde klebsiella sp., 10 (%21.7) tanesinde enterokok sp., 10 (%21.7) tanesinde stafilokok sp., 7 (%15.2) tanesinde psödomonas sp., 2 (%4.3) tanesinde kandida sp., 2 (%4.3) tanesinde proteus sp. ve 1 (%2.8) tanesinde serratia sp. üremiştir. Hasta grubumuzda da 30 günlük sağkalım %41 iken, 6 aylık sağkalım % 20 düzeyinde kalmıştır. Elde edilen verilerin hem bir aylık hemde altı aylık sağ kalım üzerine etkileri araştırılmış elde edilen veriler mevcut literatür ile kıyaslanarak hasta tedavileri süresince prognostik değerleri incelenmiştir. Sonuç olarak ekstrakorporeal membran oksijenasyonu gerek yoğun bakım yatışı sırasında gerekse kardiyak cerrahi geçiren hastalarda perioperatif dönemde, kardiyojenik şok tedavisinde medikal ve diğer mekanik destek cihazlarına oldukça iyi bir alternatif olarak yoğun bakımlarda yerini almıştır. Merkezlerdeki kullanım sıklığı arttıkça, tek merkezden çıkan daha büyük hasta sayılarıyla yapılan çalışmalar doğrultusunda elde edilen daha sağlıklı veriler ile ECMO' nun kardiyojenik şok tedavisindeki yerini daha net ortaya koyacaktır.
Anestezi polikliniğine başvuran hastalarda anksiyete düzeyinin ve nedenlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Elektif şartlarda opere edilecek olan hastaların anksiyete düzeylerini, nedenlerini; yaş, eğitim durumu, cinsiyet, medeni durum gibi demografik özelliklerin anksiyete düzeyine etkisini belirlemektir. Gereç-Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği Anestezi Polikliniği'nde, elektif şartlarda operasyon planlanan, 18 yaş üstü 800 yetişkin hasta ankete alındı. American Society of Anesthesiologists (ASA) sınıflamasına göre ASA I ve III grubu, okuma yazma bilen, psikiyatrik ve nörolojik herhangi bir hastalığı olmayan, psikiyatrik ilaç ve kronik alkol kullanmayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Toplanan 800 anket formundan tam doldurulmuş olan 700 anket değerlendirmeye alındı. Hastaların ortalama, yaş değerleri 18-83 (40.95±15.68) olarak bulundu. STAI-I skoru 42,3±9,7 (en düşük 21 ve en yüksek 77) olarak bulundu. En yüksek STAI-I değeri 31-50 yaşları arasında olan hastalarda bulundu. Kadın hastaların preoperatif STAI-I değerleri, erkeklerden yüksek bulundu (p < 0.001). Hastaların anestezi öyküsü incelendiğinde 700 hastanın 479'nun daha önce anestezi aldığı ve bu hastaların STAI-I skorlarının sayısal olarak daha önce anestezi öyküsü olmayan hastalara göre daha yüksek olduğu görüldü (43,3 ± 9,4 karşı 41,8 ± 9,7). Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p = 0.056). Bütün hastaların eğitim durumları ile ameliyat sırasında uyanmaktan endişelenenlerin sayısı üniversite mezunlarında anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,002). Anestezi endişe skorları ve cinsiyet arasındaki ilişki incelendiğinde kadınların en fazla ameliyat sonrası ağrıdan ve geride kalan ailesi için endişelendiği görüldü (p=0,000 ve p=0,000). Erkeklerin ise en çok maddi kayıptan endişelendiği görüldü (p=0,101). Sonuç: Elektif operasyon planlanan hastaların preoperatif dönemde anksiyetelerini değerlendirdiğimiz bu çalışmamızda; kadınlarda anksiyete düzeyinin erkeklere göre daha yüksek olduğu görüldü. Çalışmamızda daha önce anestezi almamış olan hastaların anksiyete düzeylerinin daha yüksek olduğu, 31-50 yaşları arasındaki grup ve 51 yaş üstü grubun STAI-I değerlerinin daha yüksek olduğunu saptadık. Medeni durum ile preoperatif anksiyete arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Hastalara planlanan operasyon tipleri ile preoperatif anksiyete arasındaki ilişki incelendiğinde anksiyete düzeyinin en düşük göz , en yüksek kadın hastalıkları ve doğum bölümlerinin hastalarında olduğu görüldü.
Anestezi derinliğinin belirlenmesinde cerrahi plet indeksi'nin etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, genel anestezi altında meme operasyonu uygulanacak hastalarda CPİ kullanımının etkinliğinin değerlendirilmesidir. Gereç-Yöntem: Çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Etik Kurul onayı alınmasını izleyen ilk altı aylık dönemde meme operasyonu geçirmiş olan hastalar dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, boy, vücut ağırlığı, VKİ, ASA grubu yanı sıra; rutinde izlenen hemodinamik parametrelerin belirlenen zaman aralıklarındaki verileri kaydedildi. Anestezi idamesinde remifentanil infüzyon hızı, klinik bulgularla izlenen Grup K'de klinik hemodinamik veriler, Cerrahi Plet İndeks (CPİ) ile izlenen Grup C'de CPİ değeri (20-50 olacak şekilde) kriter alınarak ayarlandı. Operasyon süresi, derlenme süresi, toplam kullanılan ilaç dozu ve gelişmişse postoperatif komplikasyonlar kaydedildi. Bulgular: İki grup arasında demografik veriler, anestezi ve cerrahi süreleri açısından anlamlı fark bulunmadı. Her iki grup arasında tüketilen remifentanil miktarı (p=0,002), derlenme süresi (p=0,001) ve postoperatif dönemde komplikasyon gelişme oranı (p=0,035) açısından anlamlı fark bulundu. Grup C'de remifentanilin daha az tüketildiği, bu grupta derlenme süresinin daha kısa olduğu ve postoperatif komplikasyonların ve ek analjezik gereksiniminin (p=0,019) daha az ortaya çıktığı belirlendi. Tartışma ve Sonuç: Günübirlik meme cerrahisi operasyonlarında genel anestezi sırasında remifentanil dozunun belirlenmesinde ölçüt olarak CPİ kullanılan olgularda ortalama remifentanil tüketiminin, derlenme süresinin, postoperatif komplikasyonların ve ek analjezik gereksiniminin azaldığı belirlendi. Bu verilere dayanarak günübirlik meme cerrahisi uygulanacak olgularda CPİ kullanılmasının derlenme sürecini kısaltarak anlamlı bir katkıda bulunacağı kanısına varıldı.
Pron pozisyonda popliteal arteriyel akımın doppler usg ile değerlendirilmesi; gözlemsel çalışma
Bu çalışmada Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Ameliyathanesinde yetişkin, elektif koşullarda lomber dar kanal cerrahisi geçiren olgularda pron pozisyona bağlı popliteal arteriyel kan akımındaki değişiklikleri Dopler ultrasonagrafi (USG) cihazı ile değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversite Hastanesi Merkez Ameliyathanesine elektif koşullarda lomber dar kanal cerrahisi planlanan hastaların anestezi indüksiyonu ve endotrakeal entübasyonu yapıldıktan sonra, supin pozisyonda Doppler USG eşliğinde popliteal arteriyel kan akımının ilk ölçümü yapıldı. Hastalanın pron pozisyonuna çevrilmesi ve cerrahi işlem için son pozisyonun verilmesinden sonra ikinci kez Doppler USG eşliğinde ölçüm yapıldı. Bulgular SPSS'e kaydedildi ve istatistiksel analizler yapıldı. Bulgular: Çalışmaya toplam 30 hasta dahil edildi. Hastaların 11'i kadın(%36,7), 19'u erkekti. Hastaların supin ve pron pozisyonunda ölçülen ortalama kan basıncı (OAB) değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmedi (p= 0.220). Hastaların her iki pozisyonda popliteal arteriyel kan akımı değerleri incelendiğinde, supin pozisyonda sağ poplitael arteriyel kan akımı ortalama 78,09± 15,69 cm/sn sol poplitael arteriyel kan akımı ortalama 73,55± 16,53 cm/sn idi. Pron pozisyonda sağ poplitael arteriyel kan akımı ortalama 76,83± 16,04cm / sn, sol poplitael arteriyel kan akımı ortalama 71,18± 15,01 cm / sn idi. Yapılan istatistiksel analizde supin ve pron pzisyonlar arasında popliteal arteriyel kan akımında anlamlı farklılık bulunmadı (sağ: p= 0,730 ve sol: p= 0,116). Sonuç: Çalışmamızda, elektif koşullarda lomber dar kanal cerrahisi geçiren olgularda, genel anestezi altındaki hastaların popliteal arteriyel kan akımının USG ile değerlendirilmesinde başlangıçtaki supin pozisyonu ile sonrasında operasyon için verilen pron pozisyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark fark bulunamadı. Operasyon sırasında 2 hastaların pron pozisyonda tutulmasının alt extremite arteriyel kan akımına etkisi bu çalışmada gösterilememiştir. Bu çalışmanın sonuçları alt ekstremitede arteriyel dolaşım bozukluğu olan hastaların, dolaşımının pron pozisyondan kaynaklı olarak etkilenmeyeceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Ultrasonografi, Doppler, Supin ve Pron pozisyon.
Uzun dönem ventriküler destek cihazı uygulamalarındaki deneyimlerimiz
Giriş Kalp yetersizliği, tedavideki gelişmeler ve yeni açılımlara rağmen hala yüksek mortalite ve morbidite nedeni olarak halk sağlığını tehdit etmektedir. Donör kalp sayısındaki kısıtlılık, yaş ve diğer komorbid faktörler nedeniyle kalp transplantasyonuna uygun olmayan hastalar için Ventriküler Assist Device (VAD) gibi alternatif tedavilerin gereksinimi ortaya çıkmıştır. Günümüzde son dönem KY hastalarının tedavisinde kısa ya da usun süreli VAD yaygın olarak kullanılmaktadır. Hastalar ve Yöntem Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onayı alındıktan sonra Mayıs 2012 ile Mayıs 2015 tarihleri arasında elektif koşullarda VAD implantasyonu geçiren erişkin olgular retrospektif olarak değerlendirildi. Değerlendirilen 75 hastanın 10 tanesi (%13.3) kadın, 65 tanesi (%86.7) erkektir. Olguların preoperatif, intraoperatif ve postoperatif verileri retrospektif olarak incelendi. Çalışmanın istatistiksel analizleri Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyoistatistik ve Tıp Bilişimi AD tarafından SPSS paket programı v.20 (IBM Inc.) ile yapılmıştır. Bulgular Hastalarımızın yaş ortalaması 54.28±11.47 yıl ve BMI ortalaması 26.36±4.31 kg/m2 bulundu. Etiyoloji açısından yapılan karşılaştırmada DKMP / İKMP oranı 36/39 bulunmuştur. Anestezi indüksiyonu için ortalama 8.07±2.23 mg dozunda midazolam iv olarak uygulanmıştır. Hastaların büyük çoğunluğunda (n=60) anestezi indüksiyonunda hipnotik ajan olarak iv tiyopental ortalama 196.87±104.56 mg ve 67 olguda opioid analjezik olarak ortalama 158.96±52.89 µg dozunda iv fentanyl kullanılmıştır. Kas gevşemesi ise hastaların çoğunluğunda (n=70) ortalama 55.43±7.92 mg dozunda iv rocuronium ile sağlanmıştır. Anestezi idamesinde tüm hastalarda inhaler %1 MAC konsantrasyonunda sevofluran uygulandı. İntraoperatif dönemde levosimendan kullanılan hasta sayısı 26 (%34.7) olarak bulunmuştur. Preoperatif veya intraoperatif dönemde 14 olgu (%18.7) İABP tedavisi almıştır. İntraoperatif dönemde kullanılan toplam eritrosit süspansiyonu, taze donmuş plazma ve trombosit süspansiyonu transfüzyonu sırasıyla 5.29±5.94, 5.04±5.47 ve 2.16±1.98 U olarak tespit edilmiştir. Preoperatif pulmoner arter basıncı yüksek olan 18 hastada (%24) erken postoperatif dönemde inhaler nitrik oksit tedavisi uygulanmıştır. Hastaların KPB sürelerinin ortalaması 108.03±63.34 dakika, toplam operasyon süresi ise ortalama 5.33±1.43 saat olarak bulunmuştur. Ekstübasyon süresi ortalama 32.21±37.86 saat olarak bulunmuştur. Postoperatif dönemde yoğun bakımda takip edilme süreleri ve toplam hospitalizasyon süreleri sırasıyla ortalama 16.15±17.63 ve 29.61±30.82 gün olmuştur. Hastaların 2 tanesine uygun donör bulunarak kalp transplantasyonu yapılması şansı doğmuştur ve bu hastalar yaşamlarını poliklinik kontrolünde devam ettirmektedirler. Tüm hastaların %49.3'ü (n=37) çeşitli nedenlerle hayatlarını kaybetmiştir. 36 hasta (%48) ise halen implante edilen LVAD sistemi ile yaşamlarına poliklinik kontrolünde devam etmekte ve kalp transplantasyonu için bekleme listesinde yer almaktadır. VAD implantasyonundan sonra non–kardiyak cerrahi prosedür uygulanan hastaların oranı %29.3 (n=22) olarak bulunmuştur. Sonuç Ventriküler destek cihazı implantasyonunda multidisipliner bir yaklaşımla olgu bazında değerlendirilmiş bir anestezi yönetimi ve postoperatif hasta bakımı için gelişmiş ve ayrıntılı hemodinamik ve nöro-monitorizasyon yöntemleri bilinmeli ve rutin olarak uygulanmalıdır. Gelişebilecek komplikasyonların daha erken tanınması ve önleminin alınmasındaki rolü gözardı edilemez. Sonuç olarak LVAD takılmasındaki başarı uyumlu bir ekip çalışması, özellikle de hastaların operasyon öncesi, sonrası ve KPB'dan ayrılmadan önce bir anestezist tarafından TEE ile değerlendirilmesiyle başarı şansı daha da artacaktır
Laparoskopik kolesistektomilerde pnömoperitonyumun solunum dinamiği, hemodinamik parametreler ve cerrahi memnuniyet üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Laparoskopik cerrahilerde pnömoperitonyum ve hasta pozisyonuna bağlı olarak solunumsal, hemodinamik ve metabolik değişiklikler meydana gelmektedir. Pnömoperitonyumun diğer bir yararı ise, yeterli cerrahi görüntü sağlamaktır. Bu çalışmanın amacı laparoskopik kolesistektomi operasyonlarında CO2 pnömoperitonyumun oluşturduğu intraabdominal basınç artışının; solunum dinamiği ve hemodinamik parametreler üzerine etkileri ile, cerrah memnuniyeti ve görüntü kalitesi açısından değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, prospektif, gözlemsel olarak, ASA I-III sınıfı, 18-70 yaş arası 123 hasta ile yapıldı ve toplam 104 hastanın verileri analiz edildi. Hastalar, grup düşük basınç(<12mmHg) (DB) (n=53) ve grup standart basınç (>13mmHg) (SB) (n=51) olmak üzere ikiye ayrıldı. Düşük basınç ve SB grubundaki tüm hastalara, standart monitörizasyon ve TOF monitörizasyonu uygulandı. Her iki gruba anestezi indüksiyonu, iki dakika süreyle, 0,2-0,5 mcg/kg/dk remifentanil infüzyonu sonrasında intravenöz (IV) 1-2 mg/kg propofol ve IV 0,5 mg/kg rokuronyum ile yapıldı. Anestezi idamesi %50 O2/hava karışımı ile 0,1-0,4 mcg/kg/dk remifentanil ve 50-150 mcg/kg/dk (3-9 mg/kg/st) propofol IV infüzyonları ve cerrahi işlem süresince TOF>1 twitch yanıt olduğunda 0,1-0,15 mg/kg dozunda nöromüsküler bloker ajan rokuronyum ile sağlandı. Nöromüsküler bloktaki geri dönüş, 1–2 post-tetanik sayım (PTC) değerine ulaşmışsa 4.0 mg/kg' lık sugammadeks dozu IV verildi. Peritoneal insüflasyon öncesinde, sırasında ve sonrasında peroperatif dönemdeki ventilasyon parametreleri (havayolu tepe basıncı, ortalama havayolu basıncı, tidal sonu karbondioksit, tidal volüm, dakika ventilasyon volümü) ve hemodinamik parametreler (sistolik, diyastolik ve ortalama arter basıncı, kalp atım hızı) kaydedildi. Cerrah tarafından mide distansiyonu ve cerrahi görüş kalitesi skorlandı. Bulgular: Bu çalışmada laparoskopik kolesistektomi yapılan hastalarda düşük ve standart basınçlı pnömoperitonyum arasında periferik oksijen satürasyonu, tidal volüm, solunum sayısı, tidal sonu karbondioksit, ortalama ve tepe hava yolu basıncı, dakika ventilasyonu değerleri açısından anlamlı farklılık gözlenmedi (p > 0.05). Hemodinamik açıdan, entübasyondan hemen sonraki ve ekstübasyon öncesi değerler karşılaştırıldığında DB grubunda sistolik, diyastolik ve ortalama kan basınç değerlerinin daha yüksek olduğu gözlendi (p0.05). Bu değerlere insüflasyon sonrası ve desüflasyon öncesi dönemlerde bakıldığında ise, iki grup arasında anlamlı fark bulunmadı (p > 0.05). Kalp atım hızı açısından belirlenen dönemlerde gruplar arasında anlamlı bir fark gözlenmedi (p > 0.05). Cerrahi memnuniyet ve görüntü kalitesi açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p > 0.05). Sonuç: Düşük basınçlı pnömoperitonyum, laparoskopik kolesistektomilerde, efektif solunum mekanikleri ve stabil bir hemodinami sağlamaktadır. Bunun yanısıra cerrahın el manuplasyonları için, yeterli bir cerrahi alan da sunmaktadır. Anestezi yöntemi olarak, TIVA ve derin nöromuskuler blokaj, düşük basınçlı pnömoperitonyumda da iyi bir cerrahi görüş kalitesi ve cerrah memnuniyeti sağladı. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik kolesistektomi, pnömoperitonyum, cerrahi görüş kalitesi, cerrahi memnuniyet, düşük basınç, derin nöromüsküler blokaj
Kardiyak anestezide kapalı devre ve yarı-kapalı devre kullanımı ile izofluran tüketimi ve maliyeti
Kardiyak Anestezide Kapalı Devre ve Yarı-Kapalı Devre Kullanımı ile İzofluran Tüketimi ve Maliyeti Belkıs Şaşmaz, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı, İzmir. Amaç: Bu gözlemsel çalışmada; açık kalp cerrahisi (AKC) uygulanan erişkin olgularda, kapalı devre (KD) ve yarı-kapalı devre (YKD) kullanımı ile izofluran (İ), oksijen (O2) ve hava (H)'nın tüketim miktarları ve maliyetlerinin saptanması amaçlandı. Gereç Yöntem: Etik Kurul onayı ve hasta onamı sonrası 60 AKC hastası, randomize olarak Kapalı Devre Grubu (KDG, n=30) ve Yarı-kapalı Devre Grubu (YKDG, n=30) olarak ayrıldı. Hastalarda; anestezi indüksiyonu (%100 O2, 6 L/dk) pentotal-fentanil (F), (veya morfin [M]) ile, idamesi kardiyopulmoner baypas (KPB) harici dönemde İ-F (veya M) ile, KPB döneminde midazolam-F (veya M) ile sağlandı. KDG'na, idamenin ilk 5 dk.sı, YKDG'na idamede YKD anestezisi (%50 O2/%50 H/İ, 4 L/dk akım) uygulandı. KDG'na, idamenin 5. dakikasından sonra KD anestezisi (oto kontrol, %50 O2/% 50 H/İ) uygulandı. Tüm hastalara yapay solunum volüm kontrol autoflow ventilasyon modu ile; KPB harici dönemde; VT: 5-8 mL/kg, SS: 10±2 fr/dk, KPB döneminde VT ve SS %50 azaltılıp O2 %100'e yükseltilerek gerçekleştirildi. KPB'ın aortik kros klemp döneminde O2 insüflasyonu (0.5 L/dk) uygulandı. KPB'tan ayrılmanın ~ 3. dakikasından itibaren %50 O2/%50 H/İ uygulandı. Tüm hastalara cerrahi girişimin son ~5 dakikasında YKD anestezisi (%100 O2, 4 L/dk) uygulandı. Verilerin analizde; Fischer's exact, Independent Samples T ve Mann Whitney U testleri kullanıldı. Değerler ort. ±SD veya sayı (%) olarak verildi. p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: İki grup arasında demografik, preoperatif değerlendirme, cerrahi ve anestezik özellikler yönünden fark saptanmadı (p>0.05, p>0.05, p>0.05 ve p>0.05, sırasıyla). İ, O2 ve havanın saatlik tüketimleri KDG'ta (3.19±1.28 mL/sa, 67.10±20.95 L/sa, 27.55±17.05 L/sa, sırasıyla), YKG'a (6.59±1.26 mL/sa, 112.58±19.90 L/sa, 79.64±23.53 L/sa, sırasıyla) kıyasla düşük saptandı (p=0.00, p=0.00, p=0.00, sırasıyla). İ ve O2'in saatlik maliyeti de KDG'ta (1.71±0.68 TL/sa, 24.69±7.71 TL/sa, sırasıyla), YKDG'a (3.55±0.68 YTL/sa, 41.43±7.32 TL/sa, sırasıyla) kıyasla düşüktü (p=0.00, p=0.00, sırasıyla). Havanın maliyeti gözardı edildi. Sonuç: Bu gözlemsel çalışma, AKC'nde İ/O2/H tüketimi ve maliyeti yönünden KD anestezisi ile YKD anestezini kıyaslayan ilk çalışmadır. KD anestezisi uygulandığında, YKD anestezisine kıyasla, İ, O2, hava tüketimleri ve İ, O2 maliyetleri belirgin azalmaktadır. Anahtar Kelimeler: açık kalp cerrahisi, kapalı devre, yarı kapalı devre, izofluran oksijen, hava, tüketim, maliyet
Skolyoz cerrahisinde kan ve kan ürünleri kullanımının etkinlik ve güvenilirliği
Skolyoz cerrahisinde intraoperatif kan kaybı çoğunlukla kan transfüzyonu yapılmasını gerektirir. Skolyoz cerrahisinde intraoperatif kan kaybının ve transfüzyon riskinin önceden tahmin edilmesine katkı sağlayan faktörler ve kan transfüzyonunun postoperatif etkileri araştırılmakta olan konulardır. Biz de çalışmamızda kliniğimizde esas olarak skolyoz cerrahisinde allojenik kan ürünleri kullanım alışkanlığımız ve uygulamalarımızın değerlendirilmesini ve allojenik kan ürünleri kullanım potansiyelinin belirlenmesini ve ikincil olarak da intraoperatif kan transfüzyonlarının postoperatif dönemdeki kan transfüzyonlarına ve postoperatif sonuçlara etkilerinin değerlendirilmesini amaçladık. 01 Ocak 2009 – 31 Aralık 2014 tarihleri arasında yaptığımız bu retrospektif çalışmada skolyoz cerrahisi geçiren 207 hasta değerlendirilmiş olup kayıtlarına ulaşılamayan 5 hasta çalışma dışı bırakılmıştır. Çalışmamızda kliniğimizde skolyoz cerrahisi yapılan hastaların perioperatif kan transfüzyonu ve transfüzyonun postoperatif süreçte hastaya etkileri incelenmiş olup anestezi kayıtlarından yaş, cinsiyet, kilo, ASA skoru, komorbid hastalıkları gibi demografik özellikleri, füzyon seviyesi, anestezi ve operasyon süresi, preoperatif hemoglobin değeri, eritrosit süspansiyonu transfüzyonu öncesi hemoglobin değeri, eritrosit süspansiyonu transfüzyonu endikasyonu, intraoperatif kan ve kan ürünleri transfüzyonu, intraoperatif inotrop/vazopressör ihtiyacı, YBÜ/ASBÜ kalış süresi, mekanik ventilasyon süresi, postoperatif ilk hemoglobin değeri, postoperatif kan ve kan ürünleri transfüzyonu ve postoperatif taburculuk süresi gibi parametreleri incelenmiştir. Çalışma 138 kadın ve 64 erkek hastadan oluşmaktaydı. Hastalar başlıca intraoperatif eritrosit süspansiyonu transfüzyonu yapılan ve intraoperatif eritrosit süspansiyonu transfüzyonu yapılmayan olarak 2 gruba ayrılmıştır. Çalışmamızda operasyon süresi ile intraoperatif eritrosit süspansiyonu transfüzyonu arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. İntraoperatif eritrosit süspansiyonu transfüzyonu yapılan 116 hastanın ortalama operasyon süresi 339 (SD±98) dakika; intraoperatif eritrosit süspansiyonu transfüzyonu yapılmayan 86 hastanın ortalama operasyon süresi 193 (SD±106) dakika olup bu iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmıştır (p ˂ 0,001). Hastalar füzyon yapılan vertebra seviyelerine göre ≤3, 4-8 arası ve ≥ 9 olarak 3 kategoriye ayrılmıştır. Bu üç grupta füzyon seviyesi ve yatış boyunca eritrosit süspansiyonu transfüzyonu uygulaması arasında ilişki değerlendirilmiş olup anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0,104). İntraoperatif eritrosit süspansiyonu transfüzyonu yapılan ve yapılmayan hastaların postoperatif taburculuk süresi boyunca eritrosit süspansiyonu transfüzyonu yapılma oranlarına bakılmış olup intraoperatif eritrosit süspansiyonu transfüzyonu yapılan hastaların postoperatif eritrosit süspansiyonu transfüzyon ihtiyacı artmış olarak saptanmıştır (p<0,001). Hiç eritrosit süspansiyonu transfüzyonu yapılmamış hastaların gerek postoperatif dönemdeki mekanik ventilatör süreleri gerekse taburculuk süreleri eritrosit süspansiyonu transfüzyonu yapılan hastalara göre daha kısa bulunmuştur. Sonuç olarak çalışmamızda intraoperatif eritrosit süspansiyonu transfüzyonu yapılmasının skolyoz cerrahisinde erken dönem postoperatif sonuçları olumsuz yönde etkilediği gösterilmiştir. Bizim çalışmamızın sonuçlarına göre skolyoz cerrahisinde, intraoperatif kan kaybı ve allojenik kan transfüzyon miktarını azaltmak için yöntemler geliştirilmesinin hastaların postoperatif sürecine olumlu katkılar sağlayacağı söylenebilir. Anahtar sözcükler: Skolyoz cerrahisi, allojenik kan transfüzyonu.
Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi algoloji kliniğinde spinal kord stimülasyonu uygulanan hastaların retrospektif değerlendirilmesi
Kronik ağrı hala sık görülen ve tedavide zorluklarla karşılaşılan bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır (1-3). Hayat boyunca spinal ağrının prevelansı %65-80 olarak bilinmektedir (17-19). Ağrı tedavisi yöntemlerinin gelişiminde elde edilen bilimsel temeller ve klinik bilgiler ışığında son 40 yılda uygulanmaya başlayan nöromodülasyon teknikleri önemli bir yer tutmaktadır. Nöromodülasyon uygulamaları ağrı yolaklarının dinamik ve/veya fonksiyonel inhibisyonu temeline dayanır. Spinal kord stimülasyonu, hastanın omuriliğine düşük voltajlı elektrik akımı verilerek hedeflenen bölgede beyne giden ağrı sinyallerinin iletiminin engellenmesi ve ağrının kesilmesi işlemidir. Spinal Kord Stimülasyonu (SKS) ilk olarak 1967 yılında bir beyin cerrahı olan Dr. Norman Shealy ve ark. tarafından kullanılmıştır. Bu yeni uyarı tedavisinin uygulanmaya başlandığı yıllarda elektriksel stimülasyonun sadece medulla spinalisin dorsal boynuzunu etkileyeceği düşünüldüğünden "Dorsal Kolon Stimülasyonu" (DKS) adı verildi. Ancak ileriki yıllarda elektriksel uyarının medulla spinalisin her yerinde inhibisyon sağladığı ortaya konulduğundan bu işlemin adı Spinal Kord Stimülasyonu (SKS) olarak değiştirildi (28). SKS nin ağrı üzerine olan mekanizması hala tam olarak anlaşılamamıştır. Günümüzde SKS'nin etki mekanizması ile ilgilili pek çok teori öne sürülmektedir. Bunlar arasında kapı kontrol teorisi, spinotalamik nöronların direkt inhibisyonu, desendan modulatör etkiler, sempatik aktivitenin değişikliğe uğraması ve nörokimyasal modülasyon mevcuttur. SKS Başarısız bel cerrahisi sendromu (BBCS), Radikular ağrı sendromu veya disk hernisine bağlı radikülopati, Postlaminektomi ağrı, Multiple operasyonlar, Başarısız disk cerrahisi, Dejeneratif Disk Hastalığı (konservatif ve cerrahiye dirençli ağrısı olan), Periferal kozalji, Epidural fibroz, Araknoidit veya lumbar adhesive araknoidit, Kompleks rejyonel ağrısendromu (KRAS), Refleks sempatik disrtrofi (RSD), Vertebral metastazı bulunan kanser ağrıları endikasyonlarıyla uygulanabilir. Çalışmamızda, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Algoloji Bilim Dalı kliniğinde Şubat 2011-Ocak 2015 tarihleri arasında spinal kord stimülasyonu(SKS) uygulanan 62 hastanın işlem öncesi ve sonrasındaki ağrı düzeyleri, analjezik ilaç kullanımları, uyku düzenleri değerlendirilmiş, işlem memnuniyetleri, günlük aktivite değişiklikleri ve işe dönüş süreleri sorgulanmıştır. Ayrıca meydana gelen komplikasyonlar raporlanmıştır. Yaptığımız çalışmada SKS prosedürü uyguladığımız hastaların ağrı seviyelerinin azaldığını, buna bağlı uyku düzenleri ve günlük aktivitelerinin iyileştiği sonucunu bulduk ancak çalışmamızın kısıtlayıcı yönlerinden biri olan SKS implantasyonunun iki farklı uygulayıcı tarafından yapılmış olması ve iki farklı firmaya ait cihaz kullanılması sebebiyle bu değişkenlerin hasta sonuçlarını etkilemiş olabileceğini düşünmekteyiz. Sonuç olarak; yapılan diğer çalışmalar ve bizim çalışmamızın gösterdikleri doğrultusunda SKS 'nin kronik ağrı palyasyonunda etkili ve güvenilir bir tedavi yöntemi olduğu düşüncesindeyiz. Anahtar Sözcükler: Spinal Kord Stimülasyonu, Başarısız Bel Cerrahisi Sendromu, Bel Ağrısı
İntratrakeal genel anestezi alan hastalarda boyun çevresinin tiromental mesafeye oranının zor entübasyonun öngörülmesinde etkinliğinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı EZS skoru kullanılarak belirlenen zor entübasyonla BÇ/TMM oranı arasındaki korelasyonun genel popülasyonda, obezlerde ve OUAS'lı hastalarda belirlenmesi ve bu oranın AA, BÇ, TMM, SMM, MS ve WRS gibi daha önce tanımlanmış göstergelerle karşılaştırılmasıdır. Çalışmaya ASA 1-2 sınıfı, 18 yaş üzeri, 280 hasta dahil edildi. Demografik veri olarak yaş, boy ve ağırlık değerleri kaydedildi. OUAS öyküsü pozitif ve VKİ ≥ 30 kg/m² olan obez hastalar kategorize edildi. Zor entübasyonu önceden belirlemeye yönelik öngörü testleri olan AA, BÇ, TMM, SMM, BÇ/TMM, BÇ/SMM ve BÇ/VKİ ölçüldü, MS ve WRS testleri uygulandı ve kaydedildi. Zor entübasyon EZS skoru kullanılarak belirlendi. Genel popülasyonda, obezlerde ve OUAS'lı hastalarda BÇ/TMM'nin zor entübasyonu öngörme kabiliyeti kanıtlanmış diğer testler ile karşılaştırıldı. EZS skoruna göre zor entübasyon oranı genel popülasyonda %11,1, obezlerde %17,7, OUAS'lı olgularda %27,7 olarak bulundu. BÇ/TMM oranı ile zor entübasyon arasında her üç popülasyonda da istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptandı. Sadece obez hastalarda BÇ/VKİ ile zor entübasyon arasında anlamlı korelasyon tespit edildi. Buna ek olarak sadece OUAS'lı hastalarda MS ile zor entübasyon arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Yapılan ROC analizinde her üç popülasyonda da etkinlik gücü en yüksek test olarak BÇ/TMM oranı saptandı ve cut off değeri olarak genel popülasyonda 5,2 obezlerde ve OUAS'lı hastalarda 5,8 belirlendi. BÇ/TMM oranı zor entübasyonu öngörmede diğer kanıtlanmış yatakbaşı testlerden daha iyi bir metoddur. BÇ/SMM ve obezlerde BÇ/VKİ oranıda zor entübasyonu öngörmede iyi bir prediktör olabilir.
Desfluran'ın yenidoğan ratlarda nörotoksisitesinin, öğrenme ve bellek üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı desfluranın yenidoğan (7 günlük) ratlarda nörotoksisite, öğrenme ve bellek üzerine olası etkisini araştırmaktır.Yöntem: 33 yenidoğan rat çalışmaya alındı ve 4 gruba randomize edildi. Grup-1 (n:7) ve Grup-3 (n:11): 450 mL cam kavanozlar içinde 6 saat süresince (07:00-13:00 saatleri arasında) minimum alveoler konsantrasyonu (MAK) bir olacak şekilde desfluran (%6,8) verildi. Grup-2 (n:6) ve Grup-4 (n:9): 6 saat süresince (07:00-13:00 saatleri arasında) 6 L.dk-1 oksijen verildi. Desfluran anestezisinin sona ermesinden iki saat sonra apoptotik nörodejenerasyonu saptamak için Grup-1 ve Grup-2'deki ratlar sakrifiye edildi, beyin dokuları çıkarıldı ve %10'luk formole konuldu. Alınan kesitler rata özel antikaspaz-3 antikor boyası ile boyanarak apoptotik hücre sayısı sayıldı. Grup-3 ve Grup-4'deki ratlar, standart koşullarda bakılmak üzere annelerinin yanına alındı ve 4. hafta sonunda Morris Su Tankı testi ile öğrenme ve bellek testleri uygulandı.Bulgular: Histopatolojik bulgular değerlendirildiğinde %6,8 konsantrasyonda desfluran uygulanan ratlarda (Grup-1); talamus paraventriküler nükleus, korteks ve hipokampüs CA1 bölgelerinde nöroapoptoz bulguları saptandı (p<0,05). Öğrenme ve bellek deneyleri sonuçları değerlendirildiğinde ilk dört gün uygulanan öğrenme testlerinde Grup-3 ve Grup-4 arasında platformu bulma süreleri benzer bulundu (p>0,05). Beşinci gün uygulanan probe trial'de hedef, komşu sağ ve komşu sol kadranda kalış süresi iki grup arasında benzer bulundu ancak desfluran uygulanan grubun karşı kadranda daha uzun zaman geçirdiği saptandı (p=0,036).Sonuç: Yenidoğan ratlara %6,8 konsantrasyonda uygulanan desfluranın nörotoksik olduğu ancak öğrenme ve bellek fonksiyonlarını etkilemediği saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Desfluran, rat, nörotoksisite, öğrenme ve bellek.
Levosimendan deneysel sepsis modelinde akciğer hasarını engelleyebilir mi?
Amaç: Sepsise bağlı gelişen akciğer yetmezliği, sağaltım yöntemlerindeki ilerlemelererağmen yüksek mortaliteye neden olmaktadır. Bu deneysel çalışmanın amacı intraabdominalsepsis modelinde, yeni bir inotropik ilaç olan levosimendanın uygulanmasının sepsiste gelişenakciğer hasarına olan etkilerini araştırmaktır.Materyal ve Metod: DEÜTF Deney Hayvanları Araştırmaları Etik Kurulu onayıalındıktan sonra, ağırlığı 250-300 g arasında değişen 21 adet erkek Wistar rat her birinde7'şer olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Sham grubuna yalnızca laparotomi, Sepsis grubunalaparotomi sonrası ÇLP, Sepsis+Levosimendan grubuna laparotomi sonrası ÇLP velevosimendan infüzyonu gerçekleştirildi. Sham ve Sepsis grubuna stabilizasyon sonrası 2 saatSF infüzyonu yapılırken, Sepsis+Levosimendan grubuna 12 ?g/kg yüklemeyi takiben 0.3?g/kg/dk levosimendan infüzyonu uygulandı. Bazal (stabilizasyonun 30.dk sı), 10., 20., 30.,60. 90 ve 120.dk ortalama arteryel kan basınçları kaydedildi Çalışmanın 12. saatinde tümdenekler anestezi altında sakrifiye edildikten sonra, sağ akciğer histopatolojik incelemeler,sol akciğer biyokimyasal işlemler (doku MPO-TBARS) için total olarak çıkarıldı. İstatikseldeğerlendirmede Kruskal-Wallis varyans analizi kullanıldı, p < 0,05 anlamlı kabul edildi.Bulgular: Grupların bazal OAB değerleri arasında fark yoktu. Sepsis grubunda shame oranla OAB'de 30. 60. 120. dk anlamlı düşüş, sepsis+levosimendan grubuna oranla isebazal ve 10.dk değerleri dışındaki tüm ölçüm zamanlarında belirgin azalma izlendi.Sepsis+levosimendan grubunda OAB, sham e göre 10., 20. ve 60. dk da daha düşük bulundu.TBARS, MPO aktivitesi ve alveoler makrofaj sayısı sepsis grubunda diğer gruplara göreanlamlı yüksek saptandı.Tartışma: Sepsis indüksiyonunun 30.dk sında uygulanmaya başlanan levosimendaninfüzyonu akciğerlerde lökosit kümülâsyonunu, lipid peroksidasyonunu ve histolojik hasarıazaltmıştır. Sepsisin erken döneminde levosimendan uygulamasının akciğer hasarınıniyileştirilmesine katkı sağladığı kanıtlanmakla birlikte, konunun klinik araştırmalarladesteklenmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Sepsis, Akciğer hasarı, Levosimendan
Ratlarda intestinal iskemi reperfüzyon hasarına Levosimendanın etkileri
Amaç: Arteriyel kaynaklı barsak kan akımının kısmen veya tamamen tıkanması sonrasıintestinal iskemi; kan akımının yeniden sağlanması ile reperfüzyon ortaya çıkmaktadır.İntestinal iskemi reperfüzyon hasarı çoklu organ yetersizliğine ve ölüme neden olabilir.Bu çalışmanın amacı intestinal iskemi reperfüzyon hasarı üzerine levosimendanınetkisinin araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: DEÜTF Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu onayı alındıktan sonraağırlıkları 250-300 g arasında değişen 21 adet erkek Albino Wistar rat her birinde 7'şerdenek olacak şekilde 3 gruba ayrılmıştır. Tüm gruplara laparatomi uygulanmış vesüperiyor mezenter arter (SMA) diseke edilmiş, Sham Grubu'na başka bir işlemyapılmamıştır. İntestinal İskemi Reperfüzyon (İİR) Grubu'nda SMA 60 dk klemplenerekiskemi oluşturulmuş ve klemp açılarak 120 dk reperfüzyon için beklenmiştir. İntestinalİskemi Reperfüzyon+Levosimendan (İİR+L) Grubu'nda 12 ?g/kg 10 dk levosimendanyüklemesini takiben SMA klemplenmiş, 60 dk iskemi süresince 0,2 ?g/kg/dk infüzyonsürdürülmüş, 60 dk sonunda infüzyon durdurulmuş ve 120 dk reperfüzyon içinbeklenmiştir. 120 dk sonunda denekler sakrifiye edilmiş, biyokimyasal işlemler (dokumiyeloperoksidaz (MPO) ve Thiobarbitutiruc Acid Reactive Substance (TBARS)) vehistopatolojik değerlendirme (Chiu skoru) için ileum doku örnekleri alınmıştır. İstatistikseldeğerlendirmede p< 0,05 anlamlı kabul edilmiştir.Bulgular: Doku MPO ve TBARS düzeylerinin İİR Grubu'nda, Sham ve İİR+L Gruplarınagöre belirgin yüksek olduğu, Sham ve İİR+L Grupları arasında fark olmadığıbulunmuştur. Chiu skorunun Sham Grubu'nda İİR ve İİR+L Gruplarına oranla anlamlıdüşük, İİR grubunda ise İİR+L grubuna göre anlamlı yüksek olduğu saptanmıştır.Tartışma: Çalışmamızda levosimendanın, deneysel intestinal iskemi reperfüzyonmodelinde doku hasarını azalttığı saptanmış, bu olumlu etkinin öncelikle deneyselçalışmalar ile ayrıntılandırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: İntestinal iskemi, reperfüzyon hasarı, levosimendan
İzofluranın ratlarda gece veya gündüz uygulanmasının melatonin düzeyi üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Pineal bezde melatonin sentezi sirkadiyan bir ritim gösterir ve karanlık faz boyuncamaksimum düzeyine ulaşır. Bu ritim suprakiazmatik çekirdek tarafından algılanan ışıkkaranlıkdönüşümü ile sağlanır. Anestezi ve cerrahi uygulamalar, melatonin salınımını veendokrin fonksiyonunu etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı, izofluranın ratlarda gece veyagündüz uygulanmasının melatonin düzeyi üzerine etkisinin araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 15 günlük erkek cinsiyette 26 adet rat alındı ve rastgele 4gruba ayrıldı. Ratlara kış döneminde gece izofluran grubuna (n:7) 19:00-01:00 ve gündüzizofluran grubuna (n:7) 07:00-13:00 saatleri arasında %1.5 izofluran ile anestezi uygulandı vegece kontrol grubuna (n:6) ve gündüz kontrol grubuna (n:6) aynı zaman süresince 6 L·dk-1akım hızında oksijen uygulandı. Altı saatlik sürenin sonunda kan örnekleri alındıktan sonraratlar sakrifiye edildi. Alınan kanlardan santrifüj edilerek elde edilen plazmalarda melatonindüzeyleri enzim ilintili immün test (ELISA) yöntemi ile ölçüldü.Bulgular: Grup Gc-İ (gece-izofluran) ile Grup Gc-K (gece-kontrol), Grup Gc-İ (geceizofluran)ile Grup Gn-İ (gündüz-izofluran), Grup Gc-K (gece-kontrol) ile Grup Gn-K(gündüz-kontrol) karşılaştırıldığında kan melatonin düzeyleri açısından anlamlı farksaptanmadı (sırasıyla p=0.132, p=0.180, p=0.065). Grup Gn-İ (gündüz-izofluran) ile GrupGn-K (gündüz-kontrol) karşılaştırıldığında kan melatonin düzeyi Grup Gn-İ (gündüzizofluran)'da anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p=0.009).Sonuç: On beş günlük ratlarda altı saatlik uygulanan %1.5 konsantrasyondaki izofluranın,gündüz uygulanmasında melatonin düzeyini arttırdığı ve gece uygulanmasında iseetkilemediği saptandı.Anahtar Kelimeler: İzofluran, rat, sirkadiyan ritim, melatonin
Yenidoğan ratlarda gece-gündüz izofluran uygulamasının öğrenme ve bellek üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı izofluran uygulanan yenidoğan (7 günlük) ratlarda sirkadiyan ritmin öğrenme ve bellek üzerine etkisini araştırmaktır.Yöntem: 42 yenidoğan rat çalışmaya alındı ve rastgele 4 grup oluşturuldu. Grup-1 (n:11) ve Grup-3 (n:11)'e 450 mL cam kavanozlar içerisinde 6 saat süresince %1,5 izofluran uygulandı. Grup-2 (n:10) ve Grup-4 (n:10) 6 saat süresince oda havasında tutuldu (kontrol). Gece grupları (Grup-1 ve Grup-2) 19:00-01:00 saatleri arasında, gündüz grupları (Grup-3 ve Grup-4) 07:00-13:00 saatleri arasında izlendi. İzofluran anestezisinin sona ermesinden iki saat sonra ratlar öğrenme ve bellek testlerinin uygulanacağı zamana dek bakılmak üzere annelerinin yanına alındı. Ratlara 5 hafta sonra öğrenme ve bellek fonsiyonlarının değerlendirilmesi amacıyla Morris Su Tankı testi uygulandı. Verilerin istatistiksel analizi yapıldı.Bulgular: Öğrenme ve bellek deneyleri sonuçları değerlendirildiğinde ilk dört gün uygulanan öğrenme testlerinde platformu bulma süreleri değerlendirildiğinde gruplar arasında fark saptanmadı (p>0,05). Beşinci gün uygulanan probe trial'de hedef kadranda kalış süreleri değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05).Sonuç: İzofluran uygulanan yenidoğan ratlarda sirkadiyan ritmin öğrenme ve bellek fonksiyonlarını etkilemediği saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: İzofluran, rat, sirkadiyan ritim, öğrenme ve bellek.
Deneysel hepatik iskemi-reperfüzyon modelinde Levosimendan infüzyonun karaciğere etkilerinin araştırılması
Amaç: İskemi-reperfüzyon hasarının hemodinamik etkilerini azaltmak için vazokonstriktör/inotropik ilaçlar kullanılmaktadır. Levosimendan inotropik ve vazodilatör etkilere sahip bir ilaçtır. Yapılan bazı deneysel çalışmalarda levosimendanın antiiskemik, antiinflamatuvar ve antiapoptotik etkileri olduğu ve TNF-?'nın düzeylerinde azalma sağladığı gösterilmiştir.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, rat karaciğer iskemi-reperfüzyon modelinde levosimendanın karaciğer iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmada 21 adet erkek Wistar rat kullanılmıştır. Her birinde yedi denek bulunan üç grup oluşturulmuştur. Sham grubunda (Grup 1) ratların batınları açılmış, protokol süresince başka işlem yapılmadan beklenmiştir. İskemi-reperfüzyon grubunda (Grup 2) 45 dk total karaciğer iskemisi sonrası 60 dk reperfüzyon, İskemi-reperfüzyon+Levosimendan grubunda (Grup 3) 45 dk total karaciğer iskemisi süresince Levosimendan infüzyonu uygulandı ve 60 dk reperfüzyon sonrası iskemi-reperfüzyon gerçekleştirilmiştir. Tüm gruplarda ratların anestezi süresi eşit tutulmuş, karaciğer enzimleri AST, ALT için kan ve işlem sonunda ratlar sakrifiye edildikten sonra histopatolojik inceleme için karaciğer doku örnekleri alınmıştır.Bulgular: Serum AST, ALT değerlerinin, sham grubunda diğer gruplara göre düşük olduğu, grup 2 ve 3 arasında anlamlı fark olmadığı saptanmıştır. Karaciğer histopatolojik hasar skoru sham grubunda diğer gruplara göre düşük, levosimendan uyguladığımız grupta ise iskemi-reperfüzyon grubuna göre düşük olduğu saptanmıştır.Tartışma: Çalışmamızda levosimendanın, karaciğer iskemi-reperfüzyon modelinde doku hasarını azalttığı saptanmıştır. Levosimendanın karaciğer iskemi-reperfüzyon hasarını önleyici etkisini araştırmak için deneysel ve klinik çalışmalara gereksinim olduğu kanaatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler: karaciğer iskemisi, reperfüzyon hasarı, levosimendan.
Kardiyopulmoner bypass ile açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda radiyal arter-femoral arter-aort basınçlarının karşılaştırılması ve aralarındaki gradiyentlerin değerlendirilmesi
Bu prospektif klinik çalışmada; açık kalp cerrahisi uygulanan erişkin olgularda radiyal arter, femoral arter ve aort basınçlarını karşılaştırmayı ve aralarındaki gradiyentleri belirlemeyi amaçladık.Etik Kurul onayı ve hasta onamı alındıktan sonra 30 olgu (yaş: 54 yıl ve ağırlık: 70 kg) çalışmaya dahil edildi. Radiyal arter, femoral arter ve aort basınçları (mm Hg); (i) kardiyopulmoner bypass (KPB) uygulamasına başlamadan 5 dk önce, (ii) KPB'ın 5. dk'sında ve (iii) KPB'tan ayrılmadan 5 dk sonra belirlendi. İstatistiksel analizde tek yönlü varyans analizi ve Bonferroni testi kullanıldı ve p<0.05 anlamlı kabul edildi.Femoral artere (91, 53, 67, sırasıyla) kıyasla, KPB öncesi; daha yüksek aort sistolik (101, p=0.00), diyastolik (60, p=0.02) ve ortalama (74, p=0.00) basınçları ve daha yüksek radiyal arter sistolik (101, p=0.00) ve ortalama (73, p=0.01) basınçları elde edildi.Radiyal artere (69, 42, 53, sırasıyla) kıyasla, KPB sırasında; daha yüksek aort sistolik (79, p=0.00), diyastolik (49, p=0.03) ve ortalama (60, p=0.00) basınçları ve daha yüksek femoral arter sistolik (79, p=0.00), diyastolik (48, p=0.04) ve ortalama (60, p=0.00) basınçları elde edildi.Radiyal artere (91, 48, 61, sırasıyla) kıyasla, KPB sonrasında; daha yüksek aort sistolik (101, p=0.00), diyastolik (58, p=0.00) ve ortalama (72, p=0.00) basınçları ve daha yüksek femoral arter sistolik (100, p=0.00) ve ortalama (69, p=0.00) basınçları elde edildi.Santral (aort) basınç; KPB öncesi radiyal arter basıncı tarafından, KPB sırasında ve sonrasında ise femoral arter basıncı tarafından daha iyi belirlendi.
Açık kalp cerrahisi yapılan hastalarda serum prokalsitonin düzeyleri ve bunun mortalite ve morbidite ile ilişkisi
Çalışmamız, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu onayı alınarak, kardiyovasküler cerrahi kliniği tarafından 2015 yılında KPB ile CABG, kalp kapak cerrahisi ve LVAD implantasyonu planlanan, yetişkin 29'u kadın 47'si erkek toplam 76 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Hastalar cerrahi tipine göre; KPB ile CABG 37 hasta, kalp kapak replasmanı 18 hasta ve LVAD implantasyonu 21 hasta olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Off-pump CABG yapılan hastalar, aynı seansta CABG ve kapak replasmanı yapılan hastalar, aynı seansta kapak ve büyük damar cerrahisi yapılan hastalar, sadece büyük damar cerrahisi yapılan hastalar, acil cerrahi endikasyonlu hastalar, konjenital defekte bağlı cerrahisi planlanan hastalar, nakil cerrahisi yapılan hastalar, çalışmaya katılmak için onam vermeyen hastalar, çocuk hastalar, cerrahi girişinde belirgin hemodinamik instabilitesi olan hastalar ve cerrahi salonuna ECMO ile getirilen hastalar çalışma dışı bırakıldı. Olgular operasyon odasına alındıktan sonra 3 elektrotlu DII ve V5 derivasyonlarını içeren EKG, nabız oksimetri ile standart monitorizasyon uygulandı. Aseptik koşullarda 16 G kanül ile periferik venöz, lokal anestezi sonrası 20 G kanül ile radial arterden kanülasyon yapılarak invaziv arteryel basınç monitorizasyonu uygulandı. İndüksiyon anında, KPB giriş ve çıkışında, aortik cross-klemp uygulama ve kaldırma anında ve cerrahi bitişinde hastaların hemodinamik verileri, AKG değerleri, İOAVE süre, AS, CKS, KPB süreleri kaydedildi. Hastaların preoperatif indüksiyon öncesi, postoperatif 24 saat, postoperatif 48 saatte ve komplikasyon geliştiğinde serum prokalsitonin ve CRP düzeyleri çalışıldı. Anestezi indüksiyonu sırasında; hastalara %100 oksijen ile solutulurken 0,07–0,1 mg/kg midazolam, 3–7 mg/kg tiyopental, 2–20 µg/kg fentanyl ve 0,6 mg/kg rocuronium iv bolus olarak verildi. Orotrakeal entübasyon yapılarak olgular intermittant pozitif basınçlı ventilasyon (IPPV) modunda FiO2 %50 oksijen/hava, solunum sayısı ortalama 12/dakika, PEEP:5 mmHg, Pmax:30 mmHg, tidal volüm 6-8 ml/kg değerleri ile anestezi cihazına (Dräger Fabius GS Premium, Drägerwerk AG & Co.) bağlandılar. Olguların tümü intratrakeal genel anestezi altında operasyona alındı. Entübasyon sonrası idrar çıkışının takibi için mesane kateterizasyonu, antibiyotik profilaksisi ve vücut sıcaklığı takibi için hem nazofaringeal hem de rektal ısı probları yerleştirildi. Operasyon sırasında anestezi idamesi hemodinamik durumuna göre 0,25 µg/kg/dakika remifentanyl infüzyonu ve %1 minimum alveoler konsantrasyon (MAC) sevofluran ile sağlandı. İv sıvı tedavisi uygulandı. Hastalara aseptik koşullarda vena jugularis interna ile santral venöz basınç kateteri (Certofix® trio, B.Braun Melsungen AG) veya endikasyonuna göre schwan ganz kateteri yerleştirilerek; SVB ve PAB takibi yapıldı ve olguların verileri kayıt altına alındı. KPB dışında orta arter basıncı (OAB) 65–100 mmHg, kalp hızı (KH) 60-100 atım/dakika değerleri arasında tutulmaya çalışıldı. Hematokrit değeri %21 ve üzeri tutacak miktarda eritrosit süspansiyonu ve cvp, nabız, kan basıncı, cerrahi kanama ve ACT düzeyleri, koagülasyon parametreleri izlenerek taze donmuş plazma replasmanı yapıldı. Hastalar hemodinamik olarak stabil, normotermik (>36C) olduklarında, belirgin aritmi olmaması, göğüs tüpü drenajlarının kabul edilebilir seviyede olması, kas gücünün yeterli kooperasyon kurulabilir düzeyde şuurlu ve arter kan gazında oksijenizasyon ve karbondioksit düzeyleri normal sınırlarda olduklarında weaning işlemine başlandı ve uygun hastalar extübe edildiler. Olgulara ait preoperatif ağırlık, boy ve vücut kitle indeksi gibi demografik özellikler karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. Üç grubun yaş, cinsiyet ve EF ölçümleri arasındaki farklar incelenmiştir. Grup I ve Grup II'nin ortalama yaş ölçümleri, Grup III'ten yüksek bulunmuştur. Yine Grup I ve Grup II'nin ortalama EF ölçümleri, Grup III'ten yüksek bulunmuştur. Her grup için preoperatif, postoperatif 24. saat ve postoperatif 48. saatte alınan prokalsitonin değerleri arasındaki farklar incelenmiştir. Grup I prokalsitonin değeri preop ölçümünde en düşük, postoperatif 1. gün ölçümde en yüksek iken, postoperatif 2. gün ölçümde postoperatif 1. gün ölçüme göre azalma göstermiştir. Grup II'de ise prokalsitonin değeri postoperatif 1. gün ölçüm ve postoperatif 2. gün ölçümde preoperatif ölçümüne göre artış göstermekte, postoperatif 1. gün ve postoperatif 2. gün ölçümler arasında fark bulunmamaktadır. Grup III'te Grup I'deki gibi prokalsitonin değeri preop ölçümünde en düşük, postoperatif 1. ölçümde en yüksek iken, postoperatif 2. ölçümde postoperatif 1'e göre azalma göstermiştir. Postoperatif 1. gün prokalsitonin ölçümü 0,5'den büyük ve küçük olan hastaların hastaların postoperatif Mekanik Ventilasyon Süresi, Postoperatif İnotrop İhtiyacı Süresi, Yoğun Bakım Süresi ve Hastanede Yatış Süresine göre farkları çalışılmıştır. P2PCT ölçümü 0,5'den büyük ve küçük olan hastaların yalnızca Yoğun Bakım Süresi farklı bulunmuş, prokalsitonin değeri büyük olan hastaların yoğun bakım süresinin daha uzun olduğu görülmüştür. Postop1. prokalsitonin ölçümü 0,5'den büyük ve küçük olan hastaların Postoperatif Mekanik Ventilasyon Süresi, Postoperatif İnotrop İhtiyacı Süresi ve Hastanede Yatış Süresi farklı bulunmamıştır. P2PCT ölçümü 0,5'den büyük ve küçük olan hastaların Postoperatif Mekanik Ventilasyon Süresi, Postoperatif İnotrop İhtiyacı Süresi, Yoğun Bakım Süresi ve Hastanede Yatış Süresine göre farkları çalışılmıştır. P2PCT ölçümü 0,5'den büyük olan hastaların 0,5'den küçük olanlara göre Postoperatif Mekanik Ventilasyon Süresi, Yoğun Bakım Süresi ve Hastanede Yatış Süresi daha uzun bulunmuştur. P2PCT ölçümü 0,5'den büyük olan hastaların 0,5'den küçük olanlara göre Postoperatif İnotrop İhtiyacı Süresi farklı bulunmamıştır. Grupların preoperatif, postoperatif 1. gün ve postoperatif 2. gün Prokalsitonin, Postoperatif Mekanik Ventilasyon Süresi, Postoperatif İnotrop İhtiyacı, Yoğun Bakım Süresi ve Hastanede Yatış Süresine göre farkları çalışılmıştır. Grupların preoperatif prokalsitonin ölçümleri arasında fark bulunmamıştır. Gruplardan en az birinin P1PCT değeri farklı bulunurken, ikili karşılaştırmalarda Grup III'deki P1PCT değerinin Grup I'den yüksek olduğu görülmüştür. Gruplardan en az birinin P2PCT değeri farklı bulunurken, ikili karşılaştırmalarda Grup I'in P2PCT değerinin Grup II ve Grup III'den düşük olduğu görülmüştür. Grupların Postoperatif Mekanik Ventilasyon Süreleri arasında fark bulunmamıştır. Gruplardan en az birinin Postoperatif İnotropik Ajan İhtiyacı Süresi farklı bulunurken, ikili karşılaştırmalarda Grup I'in Postoperatif İnotrop İhtiyacı Süresinin Grup II ve Grup III'den düşük olduğu görülmüştür. Gruplardan en az birinin Yoğun Bakım Süresi farklı bulunurken, ikili karşılaştırmalarda Grup III'ün değerinin Grup I ve Grup II'den yüksek olduğu görülmüştür. Benzer şekilde gruplardan en az birinin Hastanede Yatış Süresi farklı bulunurken, ikili karşılaştırmalarda Grup III'ün hastanede yatış süresinin Grup I ve Grup II'den yüksek olduğu görülmüştür. Üç grup için İOAVE süre, anestezi süresi, cross klemp süresi, pompa süresinin CRP ile ilişkisi çalışılmıştır. Sonuca göre yalnızca Grup III'ün postoperatif 2. gün CRP ölçümünün intraoperatif akciğerlerin ventile edilmediği süre ile pozitif yönlü anlamlı ilişkisi olduğu bulunmuştur. Diğer ölçümler arasında ilişki bulunmamıştır. Üç grubun PCT ölçümlerinin İOAVE süre, PS, CKS ve AS ölçümleri ile ilişkisi incelenmiştir. Yapılan korelasyon testlerine göre Grup II'deki P1PCT ölçümü ile İOAVE süre, PS ve AS ölçümleri arasında pozitif yönlü korelasyon saptanmıştır. Yine Grup II'de P2PCT ölçümü ile AS ölçümleri arasında pozitif yönlü korelasyon sağlamıştır. Hastaların PCT ölçümlerinin postoperatif komplikasyonlarla ilişkisi incelenmiştir. Yapılan korelasyon testlerine göre gelişen komplikasyonlarda her bir komplikasyon için prokalsitonin ölçümleri ile anlamlı bir ilişki görülmemiştir. Yalnızca P2PCT ölçümü ile genel komplikasyon gelişimi açısından pozitif yönlü bir korelasyon saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Açık kalp cerrahisi, Prokalsitonin, Mortalite, Morbidite.
Travmatik vertebra fraktürü nedeniyle yapılan vertebra cerrahilerinde intraoperatif ve post operatif dönemde yapılan allojenik kan transfüzyonlarının yönetimi
Kan kaybı; intraoperatif ve postoperatif dönemde karşılaşılan önemli bir komplikasyondur. Transfüzyon ihtiyacı ve sıklığı birçok nedene bağlıdır. Çalışmamızın amacı travmatik vertebra cerrahilerinde intraoperatif dönemde yapılan kan transfüzyonlarının sıklığının postoperatif dönemde karşılaşılan komplikasyonlara etkisinin değerlendirilmesidir. Hastaların demografik verileri, preoperatif hemoglobin değerleri, intraoperatif ve postoperatif dönemde verilen kan ve kan ürünleri miktarı ile postoperatif dönemde yoğun bakım ve serviste kalış süreleri, mekanik ventilatör ihtiyacı incelenmiştir. İntraoperatif dönemde eritrosit süspansiyonu verilmeyen grubun ortalama operasyon süreleri, postoperatif dönemdeki mekanik ventilatör süreleri ve taburculuk süreleri verilen gruba göre daha kısa bulunmuştur (p<0,001). Hastalar, operasyonu gerçekleştiren cerrahi kliniklere göre (beyin cerrahisi ve ortopedi) 2 gruba ayrılarak incelenmiştir. Cerrahi klinikler arasında intraoperatif kan transfüzyon miktarları, operasyon süreleri, postoperatif yoğun bakımda ve serviste kalış süreleri arasına istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç olarak intraoperatif eritrosit süspansiyonu verilmesinin travmatik vertebra cerrahisinde erken dönem postoperatif sonuçları olumsuz yönde etkilediği söylenebilir. Yandaş komorbit hastalıklar, ek travmalar postoperatif sonuçları etkilemektedir. Travmatik vertebra cerrahisinde, intraoperatif kan kaybı ve allojenik kan transfüzyon miktarını azaltmak için yöntemler geliştirilmesinin hastaların postoperatif sürecine olumlu katkılar sağlayacağı söylenebilir. Anahtar kelimeler: vertebra fraktürü- vertebra cerrahisi -kan transfüzyonu
Ratlarda oluşturulan medulla spinalis travma modelinde Aktive Protein C'nin nöroprotektif etkinliğinin araştırılması
Spinal kord travması sadece etkilenen bireyi değil, ailesini ve toplumu da ilgilendiren önemli bir sağlık problemidir ve tedavisinde ikincil hasar mekanizmalarının önlenmesinin rolü olduğu düşünülmektedir.Amaç: Bu çalışmada deneysel spinal kord travması oluşturulan ratlarda, farklı zaman dilimlerinde intravenöz olarak uygulanan APC'nin spinal kord travmasına karşı koruyucu etkisi olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda ağırlıkları 200- 250 g arası değişen ve normal motor aktiviteye sahip 32 adet Wistar Albino türü dişi rat alındı. 2 adet rattan oluşan laminektomi grubu ve her biri 6 adet rattan oluşan 5 çalışma grubu şeklinde planlama yapıldı. Deneklere cerrahi işlem öncesi eter anestezisi uygulandı. Grup L (n: 2): Laminektomi uygulandı. Grup APC 30 (n: 6): Tek doz intravenöz 100 µg/kg APC verildi ve 30 dk sonra spinal kord travması oluşturuldu. Grup SF (n:6): Spinal kord travması oluşturulduktan hemen sonra intravenöz 1 mL SF verildi. Grup APC akut (n: 6): Spinal kord travması oluşturulduktan hemen sonra intravenöz tek doz 100 µg/kg APC verildi. Grup APC 6 (n: 6): Spinal kord travması oluşturulduktan 6 saat sonra intravenöz tek doz 100 µg/kg APC verildi. Grup APC 12 (n: 6): spinal kord travması oluşturulduktan 12 saat sonra sonra intravenöz tek doz 100 µg/kg APC verildi. Spinal kord travması, 63 gramlık kuvvet uygulayan Yaşargil anevrizma klibi (Aesculap FE 721 K) dura ve spinal kordu çepeçevre saracak şekilde bir dakika süreyle kliplenerek gerçekleştirildi. Cerrahi işlem sonrasında tüm deneklerin fonksiyonel iyileşmeleri 1., 3., 5., 7., 14., 21., 28., ve 35. günlerde BBB lökomotor skorlama ile değerlendirildi ve 35. gün sonunda denekler sakrifiye edilerek travma alanından alınan örnekler histopatolojik değerlendirmeye alındı.Sonuç: Nörodavranışsal testlerin sonuçları karşılaştırıldığında APC uygulanan gruplarda SF grubuna göre 28. ve 35. günlerde anlamlı iyileşme olduğu gözlendi. Histopatolojik olarak yapılan değerlendirmelerde myelinli akson sayısı ve nöron sayısı açısından APC uygulanan gruplarda SF grubuna göre anlamlı yükseklik gözlenirken glial hücre sayısı açısından SF grubunda diğer gruplara göre anlamlı yükseklik bulundu.Sonuç olarak; APC'nin uzun dönemde motor fonksiyonlarda düzelme sağladığını, nöron ve miyelinli aksonları koruduğunu, glial hücre oluşumunu azalttığını saptadık.
Çocuk hastalarda kısa hematolojik-onkolojik girişimlerde sedasyon:Propofol-Remifentanil, Propofol-Fentanil karşılaştırılması
Giriş: Çocuklarda kısa hemato-onkolojik girişimler genellikle ağrılıdır ve hareketsizlik gerektirmektedir. Bu nedenle ameliyathane dışında sedasyon uygulaması gerekmektedir.Amaç: Çocuklarda kısa hemato-onkolojik girişimlerde remifentanil ve fentanilin vital bulgular, ek doz propofol ihtiyacı, uygulayıcı memnuniyeti, gözlemlenen hareketler, göz açma ve derlenme zamanına etkisini karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Yerel Etik Kurul ve Sağlık Bakanlığı İlaç ve Klinik Araştırmalar Etik Kurulu onamı alınarak 60 kısa onkolojik girişim geçirecek, ASAI-III, 2-18 yaş arasında, 29 çocuğa, prospektif, randomize bir çalışma planlanmıştır. Gruplar propofol-remifentanil (Grup-PR) ve propofol-fentanil (Grup-PF) olarak tanımlanmıştır. Grup-PR'ye 2 mg.kg-1 propofol sonrası 0,5 µg.kg-1 remifentanil bolus, Grup-PF'ye 2 mg.kg-1 propofol sonrası 0,5 µg.kg-1 fentanil bolus verilmiştir. Harekete göre, ek doz propofol uygulanmıştır (0.3-0.5 mg.kg-1). Sistolik arteriyel basınç (SAB), diyastolik arteriyel basınç (DAB), ortalama arteriyel basınç (OAB), solunum sayısı (SS), periferik oksijen satürasyonu (SpO2), kalp atım hızı (KAH) girişim sırasında 3, postoperatif 5 dk'da bir kayıt edilmiştir. Postanestezik Modifiye Aldrete skorlarına (PMAS) göre postanestezik derlenme skorları, seslenme ile göz açma ve derlenme süreleri de kayıt edilmiştir.Bulgular: Gruplar arasında demografik değerler, hemodinamik parametreler ve ek doz propofol uygulaması açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05). Her iki grupta da uygulayıcı memnuniyeti ve ek doz propofol ihtiyacı benzerdi. Seslenme ile göz açma süresi (p=0.043) ve derlenme süresi (p=0.002) Grup-PR'de daha kısa bulundu.Sonuç: Çocuklarda kısa hematolojik-onkolojik girişimlerde, propofol-remifentanil kombinasyonu erken derlenme sağlaması açısından kullanılabilecek uygun bir kombinasyondur.Anahtar kelimeler: Çocuk, kısa onkolojik girişim, sedasyon, propofol, remifentanil, fentanil, bolus.
İzofluran anestezisi altında Dekmedetomidin infüzyonu uygulanan sıçanlarda saptanan hemodinamik değerler üzerine Levosimendanın etkileri
Çalışmamızda; izofluran (İ) anestezisi altında deksmedetomidin (D) infüzyonu uygulanan sıçanlarda saptanan hemodinamik değerler üzerine levosimendan (L)'ın etkileri araştırıldı.Onsekiz dişi Wistar-Albino sıçan 3 gruba ayrıldı. Sıçanlar kanülasyon ve trakeostomi sonrası yapay solutuldu (pik basınç;10±2 cmH2O, SS;60/dk, FiO2;1.0). Başlangıç hemodinamik değerler kaydedilip, İ grubuna İ (%1.4); İD grubuna İ (%1.4)+D (1 µg/kg/dk) ve İDL grubuna İ (%1.4)+D (1 µg/kg/dk)+L (0,3 µg/kg/dk) 60 dk uygulandı. Sistolik (SAB), diyastolik (DAB), ortalama arter basıncı (OAB), (mm Hg) ve kalp atım hızı (KAH), (atım/dk) değerleri ort.±SH ve/veya (%) olarak verildi. Tek yönlü varyans analizi, Tukey-Kramer ve eşleştirilmiş t testleri kullanıldı, p<0.05 anlamlı kabul edildi.Gruplar arasında başlangıç hemodinamik değerlerde fark saptanmadı (p>0.05). Altmış dk sonunda; KAH; İ grubuna (237±19) kıyasla İD grubunda (176±12) düşük (p<0.05) ve DAB; İ grubuna (48±4) kıyasla İDL grubunda (67±5) yüksek (p<0.05) bulundu. Grup içinde başlangıca göre 60. dk sonunda İ grubunda; SAB (80±3 vs. 71±2 [%90.0], p=0.03), DAB (59±4 vs. 48±4 [%81.8], p=0.049), OAB (69±4 vs. 57±4 [%83.6], p=0.03) ve İD grubunda; KAH (206±12 vs. 176±12 [%85.8], p=0.008) anlamlı düzeyde azaldı. İ grubunda KAH (%12)'nda ve İDL grubunda KAH (%7), SAB (%14), DAB (%28) ve OAB (%20)'nda anlamlılık oluşturmayan artış; İD grubunda SAB (%5), DAB (%2) ve OAB (%2)'nda anlamlılık oluşturmayan azalma saptandı.Sıçanlarda İ sistemik arter basıncının düşmesine; D KAH'nın azalmasına neden oldu. İzofluran ile oluşan sistemik arter basıncı düşmesi ve D ile oluşan KAH azalması, L uygulamasının eklenmesi ile gözlenmedi. Sonuçlarımız, sıçanlarda İ ve/veya D ile oluşan hemodinamik depresyonda L kullanılmasının olumlu etkileri olduğunu gösterdi.
Ratlarda direkt ve uzak iskemik ön koşullamanın renal iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkileri
Amaç: Şok, böbrek transplantasyonu, kısmi nefrektomi, kardiyopulmoner bypass, sepsis, ürolojik girişimler ve hidronefroz gibi çeşitli klinik durumlarda, böbrek kan akımının durması sonrası böbrekte iskemi; kan akımının yeniden sağlanması ile reperfüzyon ortaya çıkmaktadır. İskemi reperfüzyon hasarını azaltmak amacıyla kullanılan yöntemlerden biri iskemik ön koşullamadır. Bu çalışmanın amacı rat renal iskemi reperfüzyon (İR) modelinde tek taraflı alt ekstremiteye uygulanacak uzak iskemik ön koşullama (UİÖK) ile böbreğe uygulanacak direkt iskemik ön koşullamanın (DİÖK) etkilerinin araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: DEÜTF Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu onayı alındıktan sonra ağırlıkları 250-300 g arasında değişen 28 adet erkek Wistar Albino rat 7'şerli 4 gruba ayrıldı. Tüm gruplara genel anestezi altında laparatomi uygulandı ve sol renal pedikül diseke edildi. Grup I (Sham Grubu, n=7): Laparatomi ve sol renal pedikül diseksiyonundan sonra başka bir işlem yapılmadan batın kapatıldı. Grup II (İR, n=7): Sol böbreğe 45 dakika böbrek iskemisi sonrası 4 saat reperfüzyon uygulandı. Grup III (DİÖK+İR, n=7): Sol böbreğe uygulanan 4 döngü iskemik ön koşullama sonrası böbrekte iskemi reperfüzyon gerçekleştirildi. Grup IV (UİÖK+İR , n=7): Sol arka bacağa uygulanan 3 döngü iskemik ön koşullama sonrası sol böbrekte iskemi reperfüzyon oluşturuldu. Tüm gruplarda ratların anestezi süresi eşit tutuldu, histopatolojik değerlendirme için sol böbrek çıkarıldıktan sonra ratlar sakrifiye edildi.Bulgular: Böbrek histopatolojik hasar skoru sham grubunda diğer gruplara göre anlamlı düşük bulundu. İskemi reperfüzyon grubundaki hasar skorları DİÖK+İR ve UİÖK+İR gruplarının skorlarından yüksek saptandı. Uzak İÖK+İR grubunda ise eritrosit ekstravazasyonu skoru DİÖK+İR grubunun skorundan anlamlı olarak daha düşük bulundu.Sonuç: Bu çalışmada UİÖK ve DİÖK'nin böbrek İR hasarını azalttığı, UİÖK'nin ise DİÖK'ya göre daha etkili olduğu gösterilmiştir. Bu olumlu etkinin klinik ve deneysel çalışmalar ile ayrıntılandırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Böbrek, reperfüzyon hasarı, iskemik ön koşullama.
Erişkinlerde laringeal maske (Lma Unique) yerleştirilmesinde üç farklı tekniğin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada laringeal maske yerleştirilmesinde standart teknik ile üçlü havayolu manevrası ve rotasyonel teknik; ilk denemede laringeal maske yerleştirme başarısı, yerleştirme süresi, laringeal maske yerleşimine hasta yanıtı, laringeal maskenin hipofarinkste yerleşme şekli açısından karşılaştırılmıştır. Ayrıca bu üç tekniğin uygulanması sırasında kalp atım hızı ile kan basıncı üzerine etkileri ve tüm süreç ile ilgili morbiditeleri de araştırılmıştır.Gereç ve yöntem: Çalışmaya ASA I-II sınıfı, 18-65 yaş arası 180 hasta alındı. Her hasta için standart anestezi protokolü uygulandı. Rastgele sayılar tablosuna göre önceden belirlenen yöntem kullanılarak; kafı tamamen söndürülmüş olan laringeal maske, standart teknikle (Grup S), rotasyonel teknikle (Grup R) ve üçlü havayolu manevrası kullanılarak (Grup T) yerleştirildi.Bulgular: İlk denemede laringeal maske yerleştirme başarısı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Standart teknikle %93, rotasyonel teknikle %90 ve üçlü havayolu manevrası kullanılan teknikle %95 başarı saptandı (p>0,05). Hastaların hiçbirisinde laringeal maske yerleşimine reaksiyon gözlenmedi. Laringeal maske yerleştirme süresi, Grup T'de Grup S'den (p= 0,0001) ve Grup R'den (p= 0,001) anlamlı ölçüde kısa bulundu. Ancak Grup S ile Grup R arasında yerleştirme süreleri açısından anlamlı farklılığa rastlanmadı (p>0,05). Fiberoptik bronkoskop ile derecelendirilen glottis görünümü gruplar arasında benzer bulundu (p>0,05). Ortalama arter basıncı ortalama değerleri ve kalp atım hızı ortalama değerleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Laringofaringeal komplikasyonlar açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05).Sonuç: Alternatif tekniklerin öğrenilmesiyle bir teknikle başarısızlık durumunda, diğer teknik kullanıldığında; laringeal maske yerleştirilmesi ile havayolu travmasına maruziyet, gereksiz endotrakeal entübasyon, laringospazm, hipoksi veya abartılı hemodinamik yanıt gibi riskler azalabilir. Üçlü havayolu manevrası ile laringeal maskenin diğer tekniklere göre daha kısa sürede yerleştirilebiliyor olması bu tekniğe üstünlük sağlamaktadır.Anahtar Kelimeler: Laringeal maske, yerleştirme teknikleri
Anestezi uzmanlarının rejyonal blok tekniklerini öğrenme ve uygulama durumlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu kesitsel anket çalışmasının amacı, Anestezi ve Reanimasyon uzmanlarının uzmanlık eğitimleri süresince rejyonal blok tekniklerini öğrenme yöntemleri ile uzmanlık yaşamlarında rejyonal blok uygulama durumlarını etkileyen faktörleri belirlemektir.Gereç ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırma Değerlendirme Komisyonu ve İzmir İl Sağlık Müdürlüğü onayı alındıktan sonra İzmir'de görev yapan 228 anestezi uzmanının 4 bölüm ve 49 sorudan oluşan bir anketi doldurması istendi. Yaşları 30-65; uzmanlık yılları 1-33 yıl arası olan 188 anestezi uzmanı çalışmaya katıldı. Eğitim yeterliliği için uzmanlık eğitimi boyunca en az 50 spinal, 50 epidural ve 50 periferik sinir bloğu uygulaması yapması koşulu arandı. Uzmanlara 2009 yılında uyguladıkları spinal, epidural ve periferik blok sayıları soruldu, blok uygulama sayılarının ortancası hesaplandı ve çalışma grubu ?ortanca ve üstünde uygulama yapıyor? ya da ?ortancanın altında uygulama yapıyor? şeklinde gruplandırıldı.Bulgular: Eğitim yeterliliği oranları spinal, epidural ve periferik blok için sırasıyla % 98.1, % 92.5, % 62.3 olarak saptandı. Eğitimi yeterli olan (p=0.023), 40 yaş ve üzeri (p=0.003), 10 yıl ve üzeri uzmanlık yılı olan (p=0.030), yurt içi başka bir merkezde rejyonal blok rotasyonu yapan (p=0.000), periferik blok eğitiminin (p=0.000) ve uygulamasının (p=0.012) yeterli olduğunu düşünen ve yenilikleri takip eden (p=0.000) katılımcıların 2009 yılında anlamlı olarak daha fazla periferik blok yaptıkları saptandı. Yenilikleri basılı materyaller (p=0.030), bilimsel etkinlikler (p=0.000) ve internet siteleri (p=0.020) aracılığıyla izleyenlerin anlamlı olarak daha fazla periferik blok yaptıkları belirlendi. Santral blok uygulamasının yeterli olduğunu düşünen (p=0.029) ve devlet hastanesinde ya da özel hastanede (p=0.017) çalışan katılımcıların anlamlı olarak daha fazla santral blok yaptıkları saptandı.Sonuç: Uzmanlık eğitimi sırasında santral blokların periferik bloklara göre daha yüksek oranda öğrenildiği; uzmanlık sonrası pratiklerinde eğitim ve uygulama yeterliliği ile yenilikleri takip etmenin periferik blok yapmayı olumlu yönde etkilediği; ayrıca, eğitim hastanelerine kıyasla devlet hastaneleri ve özel hastanelerde santral blokların daha çok yapılıyor olmasının nedeninin araştırılması gerektiği kanısına varılmıştır.Anahtar Kelimeler : Rejyonal anestezi, eğitim, periferik sinir bloğu, santral blok
Dişsiz geriyatrik hastalarda Lm-unıque ile Supreme'in karşılaştırılması
Amaç: Altmış beş yaş üstü hastaların %60'ını dişsiz hastalar oluşturmaktadır. Dişsiz hastaların maske ile ventilasyonu dişli olan hastalara göre daha zor olur.Yeni supraglottik havayolu gereçleri solunum ve gastrointestinal yolu ayırmaya ve kaçağı azaltmaya yönelik modifikasyonları içermektedir. Laringeal maske Supreme tek kullanımlık, gastrik içerik aspirasyonu yapılabilen, kafı polivinilkloridden yapılmış laringeal maskedir. Laringeal maske Supreme; laringeal maske Fastrach, laringeal maske Proseal ve laringeal maske Unique'in özelliklerinin tümünü içerir.Bu çalışmanın amacı, laringeal maske Unique ile Supreme arasında ilk denemedeki yerleştirme başarısını, orofaringeal kaçak basınçlarını, yerleştirme kolaylığı ve yerleştirme sürelerini ölçmek; ikincil olarak da yerleştirme esnasında olası hemodinamik etkilerini karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Çalışma ASA fizyolojik sınıflamasına göre I-II-III grubu 65 yaş ve üzeri elektif cerrahi geçirecek ve laringeal maske yerleştirme endikasyonu olan 60 dişsiz hasta ile prospektif ve randomize olarak gerçekleştirildi, orofaringeal kaçak basınçlarının ölçümü esnasında çift kör olarak yapıldı. Hastalar randomize olarak grup U ve Grup S olmak üzere ikiye ayrıldı. Amaçta hedeflenen ölçümler yapıldı.Bulgular: Laringeal maske Supreme, laringeal maske Unique'e göre ilk denemede daha kolay yerleştirilmiştir ve sırasıyla %86.6 ve %73.3 olarak bulunmuştur. Çalışmamızda laringeal maske Unique ve Supreme karşılaştırıldığında orofaringeal kaçak basıncı, yerleştirme zamanı, yerleştirme kolaylığı ve hemodinamik verileri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Laringeal maske Unique'in orofaringeal kaçak basıncı: 17.10 cmH2O, laringeal maske Supreme'in 20.56 cmH2O olarak bulunmuştur. Yerleştirme süreleri laringeal maske Unique ve Supreme için sırasıyla 11.87 sn ve 10.04 sn, yerleştirme kolaylıkları ise %100 ve %90 olarak saptanmıştır.Sonuç: Sonuç olarak her iki gerecin de kısa süreli cerrahi girişimlerde ve dişsiz geriyatrik hastalarda etkinliği ve havayolu güvenirliği açısından benzer; ancak laringeal maske Supreme'in bu olgularda ilk denemedeki yerleştirme başarısının daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05).Anahtar kelimeler: Laringeal maske Supreme, orofaringeal kaçak basıncı
N-asetilsisteinin rat intraabdominal sepsis modelinde böbrek apoptozisi üzerine olan etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada, rat intraabdominal sepsis modelinde N-Asetilsisteinin (NAS)'in renal apoptozis üzerindeki etkisini araştırmak amaçlanmıştır.Yöntem: Deney Hayvanları Etik Kurulundan izin alındıktan sonra ağırlıkları 200-250 gr olan 21 adet Wistar tipi erişkin erkek rat randomize olarak üç gruba ayrıldı: sham, sepsis ve NAS grubu. Sham grubuna sadece laparotomi, sepsis ve NAS grubuna çekal ligasyon perforasyon (ÇLP) cerrahisi uygulandı. Sham ve sepsis grubuna 1 mL salin, NAS grubuna ise 150 mg/kg/gün NAS günde bir defa 3 gün intraperitoneal(IP) olarak uygulandı. Son dozdan 6 saat sonra deneklere anestezi altında orta hattan laparotomi uygulandı, her iki böbrek biyokimyasal ve histopatolojik örnekleme için çıkartıldı. Dokular malondialdehid (MDA) düzeyi, renal korpüskül ve proksimal tubulusdaki yapısal değişiklikler, mononükleer hücre infiltrasyonu, eritrosit ekstravazasyonu ve sistein aspartat-spesifik proteinaz immünreaktivitesi (kaspaz-3) bakımından karşılaştırıldı. Verilerin analizinde Kruskal-Wallis varyans analizi ve Mann-Witney U testleri kullanıldı.Bulgular: Gruplar proksimal tubuluslardaki yapısal değişiklikler, kaspaz 3 immünreaktivitesi, mononükleer hücre infiltrasyonları ve eritrosit ekstravazasyonu bakımından karşılaştırıldığında, sham grubuna göre sepsis grubundaki artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Mononükleer hücre infiltrasyonları ve eritrosit ekstravazasyonu sepsise göre NAS grubunda anlamlı olarak azaldı (p<0,05). İntertisyel alandaki yapısal değişiklikler sham grubuna göre sepsis ve NAS gruplarında benzer olarak arttı (p<0,05).Sonuç: Elde ettiğimiz bulgular, sepsisin erken döneminde NAS uygulamasının böbrekte antienflamatuvar etki oluşturduğunu göstermektedir. Serbest oksijen radikali süpürücüsü olan NAS'in apoptozise etkisinin spesifik çalışmalar ile değerlendirilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Sepsis, apoptozis, kaspaz 3, NAS, böbrek
Laringeal Maske Unique'in dişli ve dişsiz geriyatrik hastalarda kullanımının karşılaştırılması
Laringeal Maske UniqueTM' in Dişli ve Dişsiz Geriyatrik Hastalarda Kullanımının KarşılaştırılmasıAmaç: Yaşlı ve dişsiz hastalarda yanakların çökük olması nedeniyle maske ventilasyonu efektif olmayabilir hatta imkansızlaşabilir. Standart maskenin hastaların yüz şekline uymadığı durumlarda laringeal maske yüz maskesine göre daha iyi bir alternatiftir.Bu çalışmanın amacı, 65 yaş üzeri dişli ve dişsiz hastalarda laringeal maske Unique'in ilk denemedeki yerleştirme başarısını, yerleştirme kolaylığını, yerleştirme sürelerini ve orofaringeal kaçak basınçlarını karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışma ASA I-II-III, 65 yaş ve üzeri elektif cerrahi geçirecek ve laringeal maske yerleştirilme endikasyonu olan 33 dişli, 33 dişsiz, toplam 66 hasta ile prospektif ve randomize olarak gerçekleştirildi. Laringeal maske yerleştirilme sonrasında her iki grupta ilk denemedeki yerleştirme başarısı, yerleştirme kolaylığı, yerleştirme süreleri, orofaringeal kaçak basınçları ve yerleştirme esnasında olası hemodinamik etkileri ölçüldü.Bulgular: Laringeal maske Unique'in ilk denemede yerleştirilme başarısı dişli grupta dişsiz gruptan daha yüksek bulundu. Ölçülen değerler sırasıyla %78,7 ve %60,6 idi (p=0,047). Dişli grupta laringeal maske Unique'in orofaringeal kaçak basıncı: 21,75 cmH2O, dişsiz grupta ise 20,75 cmH2O olarak ölçüldü. Yerleştirme süreleri dişli grupta 14,40 sn, dişsiz grupta 13,43 sn, yerleştirme kolaylıkları ise sırasıyla %90,9 ve %75,7 olarak saptandı.Sonuç: Sonuç olarak geriyatrik hastalarda laringeal maske Unique'in ilk denemedeki yerleştirme başarısı dişli grupta dişsiz gruptan daha yüksek bulundu. Geriyatrik hastalarda laringeal maske Unique'in yerleştirme kolaylığı, yerleştirme süreleri ve orofaringeal kaçak basınç ölçümleri, laringofaringeal ve sistemik komplikasyonlar açısından benzer olduğu sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Laringeal maske, dişsiz geriyatrik hasta.