
1,223
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Kamu davasına katılma (Müdahale)
Ceza hukukuna farklı bir bakış açısının hakim olmasıyla birlikte, önceleri ikinci planda kalan suçtan zarar gören, kendisine tanınan haklarla yargılama sürecinde aktif bir rol üstlenmeye başlamıştır. Bu bakış açısının paralelinde, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu?nda da suçtan zarar görene, soruşturma ve kovuşturma aşamasında faydalanabileceği çeşitli haklar tanınmıştır. Tanınan bu haklardan en önemlilerinden biri, çalışmamızın da konusunu oluşturan, kamu davasına katılma hakkıdır. Katılma, suçtan zarar gören kişileri; ihkak-ı hak yolundan alıkoyması ve yargılama sonunda verilen hükümle bir nevi kendinden özür dilenmiş hissini yaşayan suçtan zarar gören açısından manevi bir tatmin sağlaması noktasında gereklilik arz etmektedir. Ayrıca, bu hak, silahların eşitliği ilkesinin sanık ve mağdur açısından hayata geçirilmesinde anahtar bir rol oynamaktadır.Kamu davasına katılma kurumu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu?nda her suç açısından mümkün olabilecek şekilde düzenlenmiştir. Aslında, kamu davasına katılma kurumu, toplum düzenini bozan ve suç oluşturan fiillerin Devlet eliyle kovuşturulması kuralının geçerli olduğu ceza yargılaması açısından istisnai bir nitelik taşımaktadır. Söz konusu kurumla, suçtan zarar görene açılan kamu davasına katılarak, toplumsal iddia makamı olan Cumhuriyet savcısının yanında, bireysel iddia makamı olarak yer alma imkânı tanınmaktadır. Bu çerçevede çalışmamızda öncelikle, katılmanın tanımı, hukuki niteliği, gerekliliği ve tarihi gelişimi üzerinde durulmuş, ardından katılmanın koşulları ve usulü incelenmiş ve son olarak da katılmanın sonuçları ve katılan sıfatını sona erdiren haller açıklanmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Katılma, Kamu Davasına Katılma Hakkı, Katılan, Suçtan Zarar Gören, Mağdur.
12 Eylül 2010 tarihli Referandum ve 5982 sayılı yasa ile kabul edilen Anayasa değişikliklerinin Türk Anayasa yargısı sistemine getirdiği yenilikler, Türk Anayasa Mahkemesi'nin yaşadığı temel sorunlar ve çözüm önerileri
İnsanoğlu, kendisinin doğuştan sahip olduğu, asgarî düzeyde bir yaşam sürebilmesi için olmazsa olmaz nitelikteki temel haklarına kavuşmak için, çağlar boyunca büyük uğraşlar vermiş ve bu ideal uğruna büyük bedeller ödemiştir. Tarihsel süreçte; monarklara, kiliseye ve faşist yönetimlere karşı verdiği bu mücadeleden zaferle çıkan toplumlar, elde ettikleri kazanımların korunması amacıyla çeşitli arayışlara yönelmişlerdir. Bu bağlamda kabul gören uygulamaların başında da; söz konusu temel hak ve özgürlüklerin bir yazılı belgede yer almasını sağlamak gelir ki bu yazılı belge bizi anayasa kavramına ulaştırır. Yukarıda bahsedilen tarihsel süreçte yirminci yüzyıla gelindiğinde, temel hak ve özgürlüklerin anayasa metinlerinde yer almasının, bu temel hak ve özgürlüklerin korunması adına başlı başına yeterli olmadığı acı tecrübelerle anlaşılmıştır. Bu dönemde bizzat yasama organları tarafından da birey hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılabileceğinin görülmesi, yasama işlemlerinin de denetime tabi tutulması lüzumunu doğurmuştur ki bu sistem bizi anayasaya uygunluk denetimine götürmüştür. Anayasaya uygunluk denetimi; en temel anlatımıyla kanunların ve birtakım anayasa-altı işlemlerin çeşitli mekanizmalarla anayasaya uygunluğunu temin etmektir. Bu denetim ise başlıca iki farklı yolla sağlanabilir: "Siyasal Denetim" ve "Yargısal Denetim". Siyasal denetim sisteminde denetim, siyasal v kişi ya da organlar tarafından yerine getirilmekte iken; yargısal denetim sisteminde, yargısal kuruluşlar tarafından yargısal muhakeme usulleri kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Yargısal denetim sistemi de; denetimi tüm yargı organlarına tanıyan "Amerikan Modeli" (yaygın denetim) ve denetimi alanında uzmanlaşmış ve merkezde kurulmuş tek bir yüksek mahkemeye tanıyan "Avrupa Modeli" (merkezi denetim) olarak sınıflandırılmaktadır. Yaşanan yarım asırlık tecrübelerle, yargısal denetimin, işleyişi ve sağladığı güvenceler dikkate alınarak, siyasal denetime nazaran daha fazla ülke tarafından benimsendiği görülmektedir. Ülkemizde de 1961 anayasası öncesinde siyasal mekanizmalarla yerine getirilmeye çalışılan anayasaya uygunluk denetimi; bu anayasanın kabulüyle birlikte, alanında uzman tek bir yüksek mahkeme olan Anayasa Mahkemesi'ne tevdi edilmiştir. 61 anayasası döneminde yaşanan olumlu tecrübeler, bu sistemi, genel hatlarıyla korunarak 82 anayasası dönemine taşımıştır. Bu dönemde de görevini sürdüren Mahkeme, özellikle 2010 değişiklikleriyle bireysel başvuru mekanizmasının da kabulüyle, birey hak ve özgürlüklerinin korunması anlamında hayati bir görev üstlenmiştir ve Anayasal sistemimizin hayati bir organı olarak halen görevine devam etmektedir. İşte bu çalışmanın konusunu da; birçok Avrupa ülkesinde ve Ülkemizde benimsenen ve Avrupa Modeli olarak isimlendirilen Anayasaya uygunluğun yargısal denetimi ve bu denetimi yerine getiren organ olan Anayasa Mahkemesi oluşturmaktadır. Bu araştırmada; Anayasa yargısı sistemine ulaşana değin yaşanan tarihsel süreç, Anayasaya uygunluk denetimi sistemleri, Ülkemizde 61 ve 82 Anayasaları döneminde uygulanan Anayasa yargısı sistemi, bu sistemin organizasyonu, kuruluşu ve işleyişi genel hatlarıyla incelenmiş ve özellikle iki farklı Anayasa dönemindeki farklılıklar ve benzerlikler ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmanın son bölümünde ise, doktrin ve uygulamada Anayasa Mahkemesi merkezli temel tartışma konularına değinilmiş ve somut çözüm önerilerine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Anayasa, Anayasa Yargısı, Anayasa Mahkemesi, Yargısal Denetim, Bireysel Başvuru
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nda istinaf kanun yolu
İstinaf kanun yolu, ilk derece mahkemelerinin nihai kararlarının maddi ve hukuki denetimle incelendiği kanun yoludur. 6545 sayılı Kanun ile 2014 yılında Türk idari yargısına getirilen, olağan kanun yolu olan istinaf kanun yolu, kesinleşmemiş kararlara karşı başvurulabilen bir kanun yoludur. Türk idari yargısında olağan kanun yolları istinaf ve temyiz, olağanüstü kanun yolları ise kanun yararına temyiz ve yargılamanın yenilenmesidir. İstinaf kanun yolu idari yargı sistemimizde yeni bir uygulama olsa da Fransız idari yargısında 1987 yılında yer bulmuş bir kanun yoludur. Fransa'da yaşanan Fransız Danıştayı'nın iş yükü sorununa çözüm olması beklenen istinaf kanun yolu, çeşitli idari yargı sistemi düzenlemeleriyle amacına kavuşmuştur. Türk idari yargısında kamu hukuku ve özel hukuk ayrımı Osmanlı Devleti zamanında uygulanan İslam Hukuku prensipleri gereği uzun zaman yapılmamıştır. Bu nedenle köklü bir idari yargı sistemine sahip olmayan ülkemizde istinaf müessesesinin gelişi de geç olmuştur. İstinaf sistemi 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu md.45'te düzenlenmektedir. Bu düzenlemelerle yargı kararlarının paralelliği sağlanmaya çalışılmaktadır. Yargı kararlarında keyfi uygulamaların önüne geçebilmek adına kanun düzenlemelerinin de uygulamada şüpheye düşülmemesi için açık, net ve anlaşılır olması gerekmektedir. Aksi halde yargı kararlarında görülen yorum farklılıklarının derin ve süregelen şekilde devam etmesi belirlilik ilkesine aykırılık oluşturarak, adil yargılanma hakkına da müdahale oluşturabilmektedir. Çalışmamızda istinaf kanun yolu diğer kanun yolları da anlatılarak incelenmiştir. Aynı zamanda, istinaf kanun yolunun özellikle Fransa'da gelişimi ve mevcut uygulamadaki hali irdelenmiştir. Diğer yandan 2577 sayılı Kanun'da istinaf düzenlemesi, örnek mahkeme kararları ile incelenerek mevcut durum ortaya konulmuştur.
State responsibility concerning transit natural gas pipelines under European Union law, international law and domestic law
Bridging Europe and Asia, Turkey is located between the hydrocarbon sourcing countries at Caspian Basin, the Middle East and the major recipients in Europe. With the successful completion of major pipeline projects such as Bakü-Tbilisi-Ceyhan, TANAP and Turkish Stream, Turkey has now become a major "energy corridor". Yet, different from oil, in natural gas, transfer pipeline system is heavily used and due to high initial capital investments, the operators of the projects aim to sustain a prolonged monopoly on the natural gas transmission network. That is to say, there occurs an "inherent" conflict between the operators of the natural gas pipeline and the domestic recipients of natural gas where in Europe and Turkey energy markets are regulated to manage the competition for the benefit of the consumers. One aspect of this thesis is to dwell upon the "state liability" stemming from the natural gas pipelines through the lenses of contemporary European and Turkish Energy Law as well as fundamental principles within Turkish Administrative Law. The analysis of EU Energy Law, especially the Third Gas Directive, is useful in the sense that Turkish Energy Law is in great harmony with the EU Energy Law. In this respect, the processes and activities pertaining to natural gas as well as the identification of the actors of these operations are analyzed. Due to this identification, the practice area of administration and private entities and how they are separated is investigated. Followingly, the public service nature of these activities is assessed in a way to determine the limits of state liability stemming from public service obligations. This assessment constitutes the foundation of the state liability which defines the legal regime pertaining to the activities. The dichotomy of Civil Law and Administrative Law creates a conclusive approach of liability with the survey on case law and current legislation. The second aspect of the study focuses on determining "state responsibility" stemming from being a part of the transit or cross-border natural gas pipeline network. This is where the seemingly relevant sources of multilateral legal framework enter the scene such as Energy Charter Treaty, WTO/GATT and Special Natural Gas Pipeline Agreements between countries. The evaluation of the relevant international law framework is realized in a way to catch the common patterns between "state responsibility" against other countries and the "state liability" against domestic agents, mostly consumers and citizens. In this respect, several key issues in both areas are determined such as third-party access, unbundling, protection of the environment and consumer protection.
Türk ceza muhakemesinde sanığın adil yargılanma hakkı
Demokratik ve hukukun üstünlüğünü kabul etmiş olan her devlet, insan haklarını korumak ve güvence altına almakla yükümlüdür. Temel insan haklarından biri olan adil yargılanma hakkı da devlet anayasaları ve uluslararası metinlerde yer almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde düzenlenen bu hak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 36. maddesiyle anayasal güvence altına alınmıştır. Kişilerin temel haklarının kısıtlanması bakımından ceza muhakemesinin yeri çok önemlidir. Adil yargılanma hakkını düzenleyen AİHS'nin 6. maddesi yargılanma sürecinin adil olarak gerçekleşmesi için gerekli unsurları belirleyen, devletlere de bunun sağlanması anlamında yükümlülük getiren bir maddedir. Maddeyle birlikte hem adil yargılanmanın sınırları çizilmiş hem de sanığa tanınan asgari haklar belirlenmiştir. Hukuk devletinin temel unsurlarından olan adil yargılanma hakkı, temel insan haklarının koruyucusu niteliğinde olduğundan, hukuk devleti olma iddiasındaki her devlet, bu hakkı iç hukuk kuralları veya uygulamalarıyla koruma altına almalı ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni hem bir rehber hem de anayasalarına eş değere sahip bir metin olarak görmelidir. Türk hukukunda da hem Anayasa'da hem de Türk Ceza Muhakemesi Kanunu'nda adil yargılanma hakkını teminat altına alan düzenlemeler yapılmıştır. Çalışmada temel insan haklarından biri olan adil yargılanma hakkının, kaynakları, uygulama alanı ve tarihsel süreçteki gelişimi incelenmiş; ceza muhakemesinde sanık açısından adil yargılanma hakkının unsurları ele alınmış ve son olarak madde ile sanığa tanınan asgari hak ve güvencelere yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Adil Yargılanma Hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Hakkaniyete Uygun Yargılanma, Ceza Muhakemesi, Savunma Hakkı
Hukuk devleti ilkesi çerçevesinde idari yargı kararlarının uygulanması
Hukuk devleti, hukuk kurallarının bilinebilir olduğu, devletin, kendi koymuş olduğu bu kurallara uymakla yükümlü olduğu ve keyfi faaliyetlerden kaçındığı devlettir. İdari yargı kararlarının yerine getirilmesi hukuk devletinin bir gereğidir. Anayasa'nın 138. maddesinde yasama, yürütme ve idarenin mahkeme kararlarına uymakla yükümlü oldukları düzenlenmektedir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 28. maddesinde idarenin yargı kararlarını gecikmeksizin uygulaması ve bu sürenin otuz günü geçmemesi düzenlenmektedir. Çalışmamızda idarenin, idari yargı kararlarını yerine getirme yükümlülüğü ve bununla ilgili konular hukuk devleti ilkesi çerçevesinde ele alınmıştır.
Kamu davasının açılmasının ertelenmesi
Kamu davasına alternatif kurumların en önemlisi olarak hukuk sistemimizde yer bulan kamu davasının açılmasının ertelenmesi kurumu koşulları ve ertelemeye bağlanan sonuçlar yönünden tartışmaya açık olsa da onarıcı adalet anlayışı ve hürriyeti bağlayıcı cezaların sakıncalarının ortadan kaldırılması yönünden alternatif bir yol olarak varlığını devam ettirmektedir. Bu sebeple ilgili çalışmada, 5560 sayılı Kanun ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) kapsamında yer alan kamu davasının açılmasının ertelenmesi kurumu ve bu kurumun hüküm ve sonuçları ile hukuk sistemimize etkileri ele alınmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde kamu davasının açılmasının ertelenmesi kurumunun hukuki niteliği, tarihi gelişimi, amaçları ve benzer kurumlarla farklarından bahsedildikten sonra, ikinci bölümde CMK'da kamu davasının açılmasının ertelenmesinin şartları ve usul hükümleri ele alınacak, üçüncü ve son bölümde ise kamu davasının açılmasının ertelenmesinin hüküm ve sonuçları üzerinde durulacaktır. Anahtar Kelimeler: Erteleme, Hürriyeti Bağlayıcı Ceza, Kamu Davası, Onarıcı Adalet.
Jandarmanın kamu düzenini koruma yetkisi
Kamu düzeni, mevzuatta, kanımızca bilinçli olarak tanımından kaçınılan bir kavramdır. Onun bu soyut ve ucu açık bir kavram olması, yine onun için sınırlandırılabilen belli temel hak ve hürriyetler için tehlike arz etmektedir. Bu nedenle eğer modern hukuk düzenlemeleri, onu tanımlamak işini hukuk öğretisine ve mahkeme kararlarına bırakıyorsa, öğreti ve yargı organı da üstüne düşen görevi yapmalı, onu her yönüyle belli bir çerçeve içine oturmalıdır. Türk hukukunda Anayasada da tutarlı şekilde düzenlenememiş olan bu kavram, mahkeme kararlarında da farklı yaklaşımlarla ele alınmaktadır. Öğreti ise bu kavramı daha sınırlı bir şekilde ele alıp onu kamu yararı kavramı ile eşdeğer bir tanıma indirgemekte gözükmektedir. Oysa, kamu düzeni, kendisi uğruna nice hakların sınırlandırıldığı, yarar öncelikleri gözetilerek kendisinin bireylerin yararı üstüne alındığı bir iktidar korumasına sahiptir. Bu yönüyle de öncelenen bir kavram olarak hayatımızın her alanında kendisine yer bulmaktadır. Yürütmenin idari kolluk faaliyetleri ile kamu düzeninin bozulmadan engelleme yetkisi, kendisine hukuk düzeni tarafından verilmiş olan bir yetkisidir. İdare, bu toplumsal yaşam halini ancak kolluk faaliyetleri ile koruyabilecek, bunu yaparken de kolluk personellerinden yararlanacaktır. Genel bir idari kolluk türü olan jandarma da bu açıdan idarenin kullanacağı bir teşkilatı ifade etmektedir. Jandarma, artık bir kolluk kuvvetidir, onu faaliyetleri kapsamında kural olarak polisten ayıran tek ölçüt ise görev yaptığı coğrafyadır. Bu çalışmada da bu ayrıma kısaca değinilmiş, jandarmanın adli bir kolluk türü olarak değil, idari bir kolluk türü olarak yetkileri konu edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kamu düzeni, Jandarma, Siyasi iktidar, Toplumsal iktidar, Kamu Güvenliği
Kırsal kalkınma aracı olarak arazi toplulaştırması ve iptal davası yoluyla yargısal denetimi
Arazi toplulaştırması, ekonomik olarak tarımsal faaliyette bulunmaya imkan vermeyecek biçimde parçalanmış ve bozulmuş parsellerin, modern tarımsal işletmecilik esaslarına uygun şekilde birleştirilmesi ve yeniden düzenlenmesi işlemidir. Avrupa'da yasal düzenlemelere dayalı olarak 18. yüzyıldan bu yana uygulanmakta olan arazi toplulaştırması, tarımsal işletmelerin verimliliğini artırmanın yanı sıra kırsal alanların yaşam kalitesinin yükseltilmesinde de rol oynayan bir kırsal kalkınma aracıdır. Günümüzde arazi toplulaştırması; ulaşım, sulama, drenaj, toprak ıslahı, peyzaj, rekreasyon, doğa koruma gibi faaliyetleri de kapsayan bir kırsal alan düzenlemesi olarak kabul edilmektedir. Gündem 2000 reformundan sonra Ortak Tarım Politikasından ayrı bir kırsal kalkınma politikası oluşturan Avrupa Birliği, kırsal kalkınma politikalarının temeli oluşturan tüzüklerde yer alan ve doğrudan arazi toplulaştırmasına yer verilen ya da arazi toplulaştırmasını dolaylı olarak destekleyebilecek tedbirler aracılığı ile üye devletlere ve aday ülkelere finansal destek vermektedir. Hukuksal niteliği itibariyle bir idari işlem olan ve mülkiyet hakkı ile yakından ilgili olan arazi toplulaştırması, Türk hukuk mevzuatında 3083 sayılı Sulama Alanlarında Arazi Düzenlenmesine Dair Tarım Reformu Kanunu ve 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu'nda düzenlenmiştir. Arazi toplulaştırmasının hukuka uygunluğu iptal davası yoluyla denetlenmektedir. Danıştay içtihatlarında özellikle ön koşullar yönünden "kesin ve icrai işlem" olma ve süre aşımı; idari işlemin unsurları yönünden ise şekil yönünden hukuka aykırılık halleri öne çıkmaktadır. Subjektif bir idari işlem olmasına karşın proje sahasındaki diğer malikleri de etkilemesi bakımından iptal kararlarının uygulanma şekli önem taşımaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde arazi toplulaştırması, kırsal kalkınma boyutu ile ele alınmış; ikinci bölümünde hukuksal niteliği ve yargısal denetimine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Arazi Toplulaştırması, Kırsal Kalkınma, Avrupa Birliği Kırsal Kalkınma Politikası, Mülkiyet Hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İdari İşlem, İptal Davası, Yargı Kararlarının Uygulanması.
Türk ceza muhakemesinde seri muhakeme usulü
Ceza muhakemesi hukukunda, gelişmekte olan dünya ve yaşam koşulları çerçevesinde ortaya çıkan yeni sorunların çözümünün sağlanması amacıyla çalışmalar yapılmaktadır. Ceza muhakemesinin ve ülkemizin yaşadığı en büyük sorunlardan biri yoğun dosya yükü altında çalışan adliyeler olduğu düşünüldüğünde bu durumun iyileştirilmesi açısından çalışmaların hız kazanması da olması gerekeni yansıtmaktadır. Bu kapsamda 7188 s. Kanun'la düzenlenmiş olan seri muhakemeyle basit yargılama usulleri yargılamanın iş yükünü azaltma amacıyla ortaya çıkmıştır. Çalışmamız, hukuk sistemimize sonradan kazandırılan ceza muhakemesi usul yöntemlerinden seri muhakeme usulünün incelenmesi hakkındadır. Ayrıca söz konusu usul yöntemi hakkında; Türk hukuk sistemine girişi, mukayeseli hukuk bakımından tartışılması, diğer usul kurumları ile benzerlikleri ve ayrı düştükleri noktaları, Anayasal ilkelere uygunluğunun tartışılması ve uygulanması ile ilgili araştırmalar üzerinde durulmuştur. Adaletin hızla yerini bulmasını hedefleyen yeni yargılama usullerinden seri muhakeme usulünün incelenmesinden oluşan çalışmada, adaletin hızlı olmasının her zaman doğru sonuçlar çıkarıp çıkarmayacağı noktasına dikkat çekilmiştir.
Vergi kaçakçılığı suçları
Eldeki çalışmada, 213 S. Vergi Usul Kanunu m. 359 hükmünde düzenlenen Vergi Kaçaklığı Suçları güncel Doktrin yaklaşımları ve Mahkeme Kararları ışığında objektif bir açıdan değerlendirilmeye çalışılmıştır. Vergi hukukunun idare hukuku ve ceza hukuku açısından teknik yönünün ağır basması sebebiyle, eldeki çalışmamızda konuya; olabildiğince geniş açıdan, konuyu tüm yönleriyle kapsayıcı ve açıklayıcı bir tutumla yaklaşılmışya çalışılmıştır. Kapsam itibariyle; İlk bölümde öncelikle vergi kavramının terminolojisine ve toplumsal gelişimine kısaca değinilmiş olup sonrasında vergi suçu kavramı ile benzer mahiyetteki suçların farkları, vergi kaçakçılığı suçlarının hukuki ve maddi konusuna ve vergi kanunlarında yapılan değişikliklere değinilmiştir. İkinci bölümde Vergi Kaçakçılığı Suçlarının hukuka aykırılık unsurları, maddi ve manevi unsurları incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise vergi kaçakçılığı suçlarının özel görünüş biçimleri, dava ve ceza ilişkisini sona erdiren nedenler ile yargılama usulü ve yaptırımlar inceleme ve değerlendirme konusu yapılmıştır. Teknik birtakım hususlar ile vergi suçları açısından ön bilgilendirmeler yapılmış olup ilgili vergi suçlarının maddi ceza hukuku kapsamında maddi ve manevi unsurları ile özel görünüş şekillerinin yanında ceza muhakemesi hukuku kapsamında soruşturma evresi ve kovuşturma evresi ile hüküm konularında inceleme ve değerlendirmelerde bulunulmuştur.
Kuvvetler ayrılığı ilkesi bağlamında yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki modern ilişkiler
Kuvvetler ayrılığı, devletin üç temel fonksiyonu olan yasama, yürütme ve yargının farklı kurumsal yapılara ve farklı kişilere verilmesini öngören anayasal bir ilke olarak karşımıza çıkmaktadır. Kuvvetler ayrılığı ilkesi ile ulaşılmak istenen hedef, devlet iktidarını farklı kurumsal yapılar ve şahıslar nezdinde bölüştürerek keyfi yönetimin önüne geçmek ve bu suretle temel hak ve özgürlüklerin güvence altında olduğu bir siyasal düzen inşa etmektir. Kuvvetler ayrılığı ilkesi kendi içerisinde fonksiyonel kuvvetler ayrılığı, kurumsal kuvvetler ayrılığı ve şahsi kuvvetler ayrılığı olarak üç alt ilkeye ayrılmaktadır. Bu bağlamda, devlet iktidarının kanunları yapan yasama, kanunları uygulayan yürütme ile uyuşmazlık durumunda kanunları yorumlayan ve tatbik eden yargı şeklinde üç ayrı fonksiyon şeklinde sınıflandırılması fonksiyonel kuvvetler ayrılığı, kuvvetlerin fonksiyonel ayrılığı ile birlikte bu üç fonksiyonun farklı organlar tarafından yerine getirilmesi kurumsal kuvvetler ayrılığı, bu organlarda görev alan kişilerin birbirinden farklı olması şahsi kuvvetler ayrılığı ilkelerini ifade etmektedir. Başka bir deyişle, devlet iktidarının fonksiyonel temelde ayrılması fonksiyonel kuvvetler ayrılığı, kurumsal temelde ayrılması kurumsal kuvvetler ayrılığı, şahsi temelde ayrılması ise şahsi kuvvetler ayrılığı ilkelerini işaret etmektedir. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin saf halinin aksine yasama, yürütme ve yargı organlarının birbirlerinden mutlak suretle ayrılmaları pek de mümkün değildir. Bu husus hem organların birbirlerini etkili bir şekilde denetleyerek frenlediği denetler ve dengeler sisteminin gerekliliği, hem de etkin yönetimin gerekleri açısından söz konusudur. Bundan dolayı yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki karşılıklı ilişkiler kaçınılmazdır. Nitekim modern siyasal düzenlerde kuvvetler ayrılığı ilkesi, yasama ve yürütme organları açısından kuvvetler dengesi ilkesine evrilmiştir. Yargı organının ise yasama ve yürütme organlarından ayrı ve bağımsız olması elzemdir. Bununla birlikte gerek yargının yasama ve yürütmeyi denetlemesinde, gerekse yargıçların belirlenmesi ve yüksek mahkemelere üye seçiminde yargı organı, diğer ikisi ile kurumsal ve fonksiyonel bir ilişkiye girmektedir. Çalışma esas olarak kuvvetler ayrılığı ilkesinin modern anayasal devletlerdeki görünümüne ilişkindir. Bu bağlamda karşılaştırmalı anayasal düzenlerde yasama, yürütme ve yargı organları arasındaki koordinasyon ve işbirliği araçları ile denetleme ve denge mekanizmaları kuvvetler ayrılığı ilkesi bağlamında incelenecek, bu kapsamda birtakım değerlendirmelere ve önerilere yer verilecektir.
Laiklik ve Anayasa mahkemesi
Bu çalışmanın amacı, Türkiye Cumhuriyeti'nin vazgeçilmez vedeğiştirilemez unsurlarından biri olan laiklik ilkesinin anlam ve kapsamınıaçıklamak ve Türk Anayasa Mahkemesi'nin laiklik ilkesini ne şekilde ele alıpkararlarına yansıttığını ortaya koymaktır.Çalışmanın ilk bölümde laikliğin tanımı ve tarihi gelişimi hakkında bilgiverildikten sonra, ikinci bölümde laik devletin tanımı yapılmış ve bu devletin varlığıiçin gerekli şartların neler olduğu ortaya konulmuştur. Bu bölümde ayrıca,Anayasa'da öngörülen zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin ve Diyanetşleri Başkanlığı'nın genel idare içerisinde yer almasının laik devlet yapısınaaykırılık oluşturup oluşturmadığı değerlendirilmektedir.Üçüncü bölümde, ülke gündemini sürekli meşgul eden ve sık sık tartışmalaryaşanmasına neden olan türban sorununa Anayasa Mahkemesi'nin yaklaşımıdeğerlendirilmiş, bu değerlendirme sırasında Avrupa nsan Hakları Mahkeme'sinintürban kararı da ele alınmıştır.Dördüncü ve son bölümde ise, Anayasa Mahkemesi'nin laik cumhuriyetilkesine aykırılık nedeniyle kapattığı siyasi partiler incelenerek, Mahkeme'nin laikliktemelli parti kapatma davalarındaki genel tutumu yansıtılmıştır.Her ülkedeki din ve devlet arası ilişkiler ve dolayısıyla laiklik uygulamasıbirbirinden farklı olmakta ve laikliğin anlamı toplumdan topluma ve zamandanzamana farklılık göstermektedir. Bununla birlikte laiklik, Türkiye Cumhuriyetikurulduğundan beri, bu Cumhuriyet'in en temel ilkelerinden biri olmuştur. AnayasaMahkemesi de bu temel ilkenin yerleştirilmesi ve korunması konusuna hassasiyetleyaklaşmış ve bu hassasiyetini konuyla ilgili tüm kararlarına yansıtmıştır.
Spor müsabakalarında şiddet ve düzensizliğe yol açan eylemlerin önlenmesi ve takibi
SPOR MÜSABAKALARINDA ŞİDDET VE DÜZENSİZLİĞEYOL AÇAN EYLEMLERİNÖNLENMESİ VE TAKİBİSpor müsabakalarında görülen şiddet hareketleri ve düzensizlik sosyal bir olguolarak gerek Türkiye'de gerekse de yabancı ülkelerde güncelliğini koruyarak sürüpgitmektedir . Dünyada ve Türkiye'de saldırganlığın yaşandığı spor dalı olarak futbolöne çıktığı için, konuya ilişkin mevcut araştırmalar da bu spor dalına ilişkinbulunmaktadır.Seyirci eylemleri uyandırdığı endişe nedeniyle, Avrupa Birliği düzeyinde ve pek çokAvrupa ülkesinde olduğu gibi, Türkiye'de de özel bir mevzuatın konusunu teşkiletmektedir. Avrupa Konseyinin girişimiyle seyirci şiddeti konusunda kabul edilmişolan en önemli metin, 1985 tarihli Avrupa Sözleşmesidir. Avrupa Konseyi konuyailgisini, 1985 tarihli Sözleşmede kurulması öngörülen Daimi Komitenin çalışmalarıylasürdürmeye devam etmektedir. Türkiye Avrupa Sözleşmesini onaylamış ; ayrıcaseyirci eylemlerini kontrol altına almak ve güvenliği sağlamak amacıyla 5149 sayılı ve28 Nisan 2004 tarihli bir kanunu ve yönetmeliği uygulamaya koymuştur..5149 sayılı Kanunda sporda şiddetin ve düzensizliğin önlenmesi konusunda Gençlikve Spor Genel Müdürlüğü bünyesinde faaliyet gösteren federasyonlar ile TürkiyeFutbol Federasyonuna görev ve sorumluluk yüklenmiştir. Bu kapsamda,federasyonların bağlı oldukları uluslararası federasyonların belirlediği kural vetalimatları uygulamaya koymak zorunda oldukları belirtilmiştir.Çalışmada çeşitli birimlerin görev ve yetkileri tasnif edilmek suretiyle şiddet vedüzensizliği önlemeye yönelik tedbirler geniş bir şekilde incelenmiş; şiddet vedüzensizliğe ilişkin hukuka aykırı eylemler gösterilerek, bu eylemler hakkındauygulanacak yaptırımlar ele alınmıştır.5149 sayılı Kanunda, bu Kanunda belirlenen eylemlerden dolayı futbol branşındaspor kulüplerine verilecek cezalarla ilgili olarak, 3813 sayılı Türkiye FutbolFederasyonu Kanununun 25. madde hükmünün uygulanacağı belirtilmiştir. Bunedenle futbol branşındaki spor kulüpleri hakkında uygulanacak hükümlerin hangileriolduğu ayrıca belirtilmiştir.
Türk Ceza Hukuku`nda suça sürüklenen çocuk hakkında güvenlik tedbirleri
ÖZETBaşlangıçta çocuk hakları ile ilgili genel bir araştırma yapmayıdüşündük.Ancak, daha spesifik ve Türkiye şartları açısından çok büyük önem arzeden bir konu olan güvenlik tedbirleri üzerinde yoğunlaşmayı uygun gördük.Tarihte de, günümüzde de en çok sömürülen kesimin çocuklar olduğukanısındayız.Çocukların tarihi demek, bir bakıma, onların sömürü tarihi demektir.19.yüzyılda, üstelik İngiltere gibi bir ülkede, on yaşındaki çocukların bile asılarak idamedildiklerini bilmek insanın tüylerini ürpertiyor.Günümüzde de olması gereken kadarbir mesafe alındığına inanmıyoruz.Aile içi şiddet, çalışma ve seks amaçlı çocuk köleticareti, insest gibi kötülükler çocuklara masallarındaki devlerden bile daha korkunçbiçimde yaklaşmaktadırlar.Söz konusu sorunlarla mücadele, politik, ekonomik vesosyal platformlarda olması gerektiği kadar çocuklara dönük ceza hukuku alanındada yapılmalıdır.Türk Ceza Kanunu'nu ve uygulamadaki durumu çok iyi gözdengeçirmeliyiz.Özellikle çocuklara ilişkin hükümlerin temel felsefesi cezalandırmaüzerine değil, eğitme ve topluma yeniden kazandırma üzerine kurulu olmalıdır.Bubağlamda suça sürüklenen çocuk ile mağdur çocuk arasında fazla fark görmediğimizibelirtmek isteriz.Zira ikisi de aynı aile trajedyasının aktörleri ve aktristleridir.Tezimizde dikkat çekmek istediğimiz başlıca husus, ülkemizde, çocuklarhakkında uygulanan yaptırımların onları eğitmek, onları topluma yenidenkazandırmaktan çok cezalandırmak, intikam almak üzerine kurulu olmasıdır.Birçocuğun, suç olarak kabul edilen bir fiili işlemesi nedeniyle onu cezalandırmak, onunhayatını karartmak yersizdir.Ona hatasını görmesi için yeni bir şans vermekgerekmektedir.Bu gibi ceza politikalarını uygulamaya geçirirken, Anglo Saksonhukukunu ve kara Avrupası'ndaki uygulamaların yol göstericiliğine deinanmalıyız.Suç, çocuklar söz konusu olduğunda, soyut bir kavram olarak elealınmamalı, çocuğun içinde bulunduğu somutluklar bağlamında ele alınmalıdır.
Türk Ceza Kanununda aile hukukundan kaynaklanan yükümlülüklerin ihlali
TCK'da düzenlenen 233. maddenin araştırılması
Vergi mahremiyeti hakkı
Vergi mahremiyeti hakkı, vergi borcunun doğumu ile başlayıp, borçlunun kendiliğinden ifasıyla veya cebren tahsili ile sona eren vergilendirme sürecinde, mükellef haklarının korunmasını sağlayan bir koruma kalkanıdır. Bu hakkın, özel hayatın kapsamında yer alan haberleşmenin gizliliği, kişiler verilerin korunması ve konut dokunulmazlığı gibi birçok hakla doğrudan ilişkisi olduğu için, vergi mahremiyeti hakkı özel hayatın gizliliğinin korunması hakkının vergi hukukundaki görünümüdür, denilebilir. Ayrıca vergi mahremiyetinin özel hayatın gizliliği ile olan bu ilişkisi sebebiyle, vergi mahremiyeti hakkının temel bir hak olduğu sonucuna da varılır. Dolayısıyla özel hayatın gizliliği hakkı bakımından öngörülen sınırlamalar ile sınırlamaların sınırı vergi mahremiyeti hakkı açısından da geçerlidir. Vergi Usul Kanunu'nun 362. maddesinde vergi mahremiyetini ihlal edenlerin Türk Ceza Kanunu'nun 239. maddesi hükümlerine göre cezalandırılacakları öngörülmektedir. Vergi Usul Kanunu'nun 362. maddesinde öngörülen vergi mahremiyetinin ihlaline ilişkin düzenlemeden hareketle bu suçun unsurları ve unsurlar dışında kalan birtakım hususlar ile uygulanacak olan yaptırımın saptanmasında Vergi Usul Kanunu'nun 5. maddesiyle Türk Ceza Kanunu hükümleri esas alınır. Vergi mahremiyetinin kapsamı açısından 4982 sayılı Bilgi Edinme Kanunu önemlidir. "Vergi mahremiyeti kapsamındaki bilgiler Bilgi Edinme Kanunu'na dayanılarak talep edilebilir mi?" tartışması yoğun olarak yaşanmaktadır. Bilgi Edinme Kanunu'nda "özel hayatın gizliliği" ve "ticari sır" kapsamında yer alan bilgilerin Bilgi Edinme Kanunu'na dayanılarak talep edilemeyeceği açık bir şekilde düzenlendiği için vergi mahremiyetine giren bilgiler Bilgi Edinme Kanunu'na dayanılarak devletten hiçbir şekilde talep edilememesi gerekmektedir.
Dolandırıcılık suçu
Dolandırıcılık, malvarlığına karşı işlenen suçların uygulamada en çok karşılaşılan örneklerindendir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 157.maddesindeki tanıma göre dolandırıcılık; "Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına yarar sağlamak" eylemidir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda, bu suça ilişkin olarak bazı değişiklikler yapılmıştır. Fakat kanunda hilenin tanımına yer verilmemiştir. Bu önemli bir sorundur. Yargıtay ise kanun değişikliğine rağmen, büyük ölçüde, eski kanun döneminde uygulanmakta olan görüşünde sabit kalmıştır. Ancak bunun yanı sıra Yargıtay, dolandırıcılık suçuna ilişkin olarak yakın zamanda vermiş olduğu kararlarında sıklıkla, kanunun ve doktrinin aksine, suçun unsurlarının oluşmadığından ve eylemin hukuki ihtilaf kapsamında kaldığından bahisle beraat yönünde bozma kararları vermeye başlamıştır. Böylece, mevzuata göre dolandırıcılık suçunun tek bir tanımı olmasına rağmen, kanun, uygulama ve doktrin üçgeninin her bir köşesinde, farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Birbiriyle çelişen ve sürekli değişen yargı kararlarının verilmesi nedeniyle, bu suç yönünden, genel anlamda hukukta birlik sağlanamamıştır. Bu çalışmada; dolandırıcılık suçunun tarihsel gelişimine, suçun 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'ndaki yasal düzenlemesine, suçun maddi ve hukuki konusuna, suç ile korunan menfaate, suçun failine, mağduruna, unsurlarına ve özel görünüş biçimlerine, suçun benzer suçlarla karşılaştırılmasına, suçun cezasına, yargılama usulüne ve nitelikli dolandırıcılık suçlarına yer verilmiştir. Belirtilen çelişkiler, yakın zamanda verilen Yargıtay kararları ile aynı konudaki kanun hükümleri ve doktrin görüşleri de belirtilmek suretiyle ortaya konulmaya çalışılmıştır.
BİR TEMEL HAK GARANTİSİ OLARAK KİŞİ ÖZGÜRLÜĞÜ VE GÜVENLİĞİ HAKKI
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı kişinin fiziki hareket serbestisini koruyan bir temel haktır. Kişinin serbest dolaşım hakkı ya da kişinin özgürlüğünden yoksun bırakıldığı durumlarda maruz kaldığı muamele kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının konusunu teşkil etmez. Kişinin özgürlük ve güvenlik hakkından yoksun bırakılması ile serbest dolaşım hakkından yoksun bırakılması arasındaki farkı tayin etmek her zaman çok kolay değildir. Zira bu ikisi arasında yalnızca yoğunluk farkı bulunmaktadır. Kişinin özgürlüğünden yoksun bırakıldığının söylenebilmesi için somut olayın özelliklerine bakılır. Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı demokratik bir toplumda vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Bu nedenle, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı, diğer bazı bölgesel nitelikli insan hakları bildirileri gibi pek çok uluslararası belgede ve anayasalarda düzenlenmiştir. Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı Türk Anayasası'nın da 19. maddesinde hüküm altına alınmıştır. Anayasa'nın 19. maddesi ve konunun düzenlendiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. maddesi benzer bir biçimde düzenlenmiştir. Her iki düzenlemede de kişi özgürlüğünün sınırlanabileceği haller sınırlayıcı bir biçimde sayılmıştır. Bunlar; yetkili bir mahkemenin verdiği mahkûmiyet kararı sonrasında, mahkeme kararına uymama sebebiyle veya yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlamak amacıyla, suç şüphesi nedeniyle yetkili merci önüne çıkarılmak amacıyla, gözetim veya eğitim amacıyla küçüklerin, bulaşıcı hastalığı olanların, akıl hastalarının, alkoliklerin, uyuşturucu bağımlılarının ve serserilerin ve son olarak ülkeye izinsiz girişin önlenmesi veya sınırdışı ve geri verme amacıyla kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılmasıdır. Bu sebeplerden birine uygunluk, ilgili tutmanın hukuka uygun kabul edilebilmesi için yeterli değildir. Söz konusu işlemin kanunda öngörülen usule uygun olması da aranır. Anayasa'nın 19 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. maddelerinde kişi özgürlüğünden yoksun bırakılanların hakları da düzenlenmiştir. Bunlar; anladığı dilde derhal bilgilendirilme hakkı, derhal bir hâkim önüne çıkarılma hakkı, mahkemeye başvurma hakkı, haksız yere özgürlüklerinden yoksun bırakılanlar için tazminat hakkı ve Anayasanın 19/7 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5/1-c bendi uyarınca özgürlüklerinden yoksun bırakılanlar için makul sürede yargılanma ve yargılama sırasında salıverilme hakkıdır. Burada bahsi geçen haklardan bazıları adil yargılanma hakkı kapsamında değerlendirilebilecek ise de özgürlük ve güvenlik hakkının öneminden dolayı özel olarak düzenlenmişlerdir. Anahtar Kelimeler: Kişi özgürlüğü ve güvenliği, Habeas Corpus, tutuklama, tutulanı koruyucu haklar, tazminat.
Üniter ve federal devletlerde yerel yönetimler: Latin Amerika ülkeleri üzerinden bir inceleme
Yüksek lisans tezi olarak hazırlanmış bu çalışmada, iki üniter ve iki federal devlet olmak üzere, dört Latin Amerika devletinde yerel yönetimler incelenmiştir. Bu devletler Kolombiya, Peru, Brezilya ve Meksika'dır, sayılan ülkeler nüfus, yüzölçümü kriterlerine göre seçilmişlerdir. Çalışmada öncelikle üniter devlet ve federal devlet biçimleri ve bu devlet biçimlerindeki yerel yönetimler incelenmiştir. Çalışmanın devamında ise Üniter Latin Amerika ülkelerinde merkezi idare ilkesi ve yerinden yönetim ilkelerinin nasıl uygulandığı ve ülkelerin yerel yönetim birimlerinin teşkilatlanması, görevleri ve yetkileri incelenmiştir. Federal Latin Amerika ülkelerinde, ülkelerin federal yapısı, federal devletin yetkileri, federe devletleri, federe devletlerin yetkileri ve yerel yönetim birimlerinin teşkilatlanması, görevleri ve yetkileri incelenmiştir. Çalışmanın amacı, Latin Amerika'dan örnek olarak seçilen üniter ve federal devletlerdeki yerel yönetim yapısının, birinci bölümde incelenen üniter ve federal devlet yapılarındaki kabullerle karşılaştırılmalı değerlendirilmesidir.
Ceza muhakemesinde istinaf
Türk Ceza Hukukunda 26.09.2004 tarihinde kabul edilen 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun ve 04.12.2004 tarihinde kabul edilen 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile istinaf olağan bir kanun yolu olarak öngörülmüştür. Bölge Adliye Mahkemeleri 20 Temmuz 2016 tarihi itibariyle ancak faaliyete geçebilmiş, böylece 5271 sayılı CMK'da düzenlenen istinaf kanun yoluna ilişkin hükümler de bu tarih itibariyle uygulanmaya başlanmıştır. Yüksek lisans tezi niteliğindeki bu çalışmamızda, Türk Ceza Hukukunda kabul edilen istinaf kanun yolu ayrıntılarıyla ele alınmıştır. Çalışma, giriş, beş ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. İlk bölümde; istinafın tanımı yapılarak, hukuki niteliği, temyiz ile farkları, leh ve aleyhine ileri sürülen görüşler açıklanmıştır. İkinci bölümde istinaf kanun yolunun tarihsel gelişimi ve Türk Hukukunda istinaf ele alınmıştır. Üçüncü bölümünde; istinaf yargılamasının konusu ve istinaf kanun yoluna başvurabilmenin koşullarına yer verilmiştir. Dördüncü bölümde istinaf nedenleri, istinaf başvurusu ve Bölge Adliye Mahkemesince yapılacak istinaf yargılamasına yer verilmiştir. Beşinci bölümde istinaf yargılaması, istinaf yargılaması sonrasında başvurulabilecek muhtemel kanun yollarından, itiraz, temyiz, Bölge Adliye Mahkemesi C.Başsavcılığının itirazı, kanun yararına bozma ve yargılamanın yenilenmesi açıklanmıştır.
Kişilerin kendisine ait verilerin kaderini tayin hakkının ceza hukuku yoluyla korunması
Günümüzde hızla artan teknolojik gelişmeler karşısında kişilerin gizli kalması gereken verilerinin korunması meselesi, ülkemizde önemi yeni anlaşılmaya başlayan bir konudur. Teknolojik imkanlar sayesinde kişisel veriler önüne geçilemeyen bir sürat ve kolaylıkla kaydedilmektedir. Özel hayatın gizliliği hakkı başta olmak üzere bir çok temel hak ve özgürlükle bağlantılı olan bu hakkın korunması ile bireyler, bu yolla uğrayacakları hak ihlallerine karşı korunmuş olacaklardır. Mevzuatımıza 5237 Sayılı TCK ile giren 135, 136, 137 ve 138. maddeler ile kişisel verilerin kaydedilmesi, verilmesi, yayılması, ele geçirilmesi ve kanunlarda öngörülen zaman geldiğinde yok edilmemesi suçları ve göz önüne alınacak nitelikli haller düzenlenmiştir. Bu maddeler mevzuatımızda kişisel verilerin korunmasını sağlayan yegane maddelerdir. Avrupa'da kişisel verilerin korunması hakkını sağlamaya yönelik düzenlemeler yapılagelmiştir. Türkiye'de bu hakka ilişkin muhtelif kanunlarda bir takım düzenlemeler yer alsa da henüz kişisel verilerin korunmasına yönelik kanun, tasarı halindedir. Tasarı yasalaşmadığı sürece de bu hakkı gerektiği kadar güvence altına alamadığımız için Anayasal bir ilke olan insan haklarına saygı ilkesinin tam manasıyla vücut bulduğu söylenemez. Anahtar Kelimeler: İnsan hakları, Kişisel veri, Kişisel verilerin korunması, Özel hayatın gizliliği.
Türkiye'de anayasa şikayeti
Türkiye'de anayasa şikâyetinin Anayasa Mahkemesi'nin yorumu çerçevesinde ele alındığı çalışmamda mukayese ve değerlendirme açısından Almanya, Avusturya, İsviçre, İspanya ve Meksika'da uygulamada olan anayasa şikâyeti/bireysel başvuru örnekleri incelenmiştir. Söz konusu ülkelerdeki bireysel başvuru kurumları incelendiğinde, bireysel başvuruya konu edilebilecek haklar açısından Meksika ve Almanya'nın kendi anayasalarında yer alan temel hakların dışında kalan hakları da içerecek şekilde kapsayıcı bir modele örnek oluşturdukları görülmektedir. İspanya modeli ise bireysel başvuruya konu yapılacak haklar ve bireysel başvuru yapma hakkına sahip olanlar açısından anayasa mahkemesinin içtihadıyla daha genişletici bir yaklaşımı öngörmektedir. Bireysel başvuru sistemine ilişkin mevzuatın uygulamada AYM tarafından ne şekilde yorumlandığı önem arz etmektedir. Özellikle bireysel başvuruya konu hakların neler olduğu, bireysel başvuruya konu işlemler ve bireysel başvuru hakkına sahip olanların mevzuatta sınırlı olarak düzenlenmesi, bireysel başvuru alanına ilişkin AYM'nin mevzuata ilişkin daraltıcı veya genişletici yorumlarını öne çıkarmaktadır. Bireysel başvuru sonucunda AYM geçici tedbir, kabul edilemezlik, idari ret, pilot dava, kötüye kullanım, düşme ve hakkın ihlali veya ihlal edilmediği kararları vermektedir. Bu tezde hakkın ihlali veya ihlal edilmediği kararları dışındaki kararlar bağlamında AYM'nin yorumu ele alınmıştır. Söz konusu kararların bireysel başvuru mevzuatının daraltıcı veya genişletici yorumlanması anlamında önemi büyüktür. Bu çerçevede Anayasa Mahkemesi'nin kararları, Türkiye'deki bireysel başvuru sisteminin sınırlılığın tartışılmasına yol açarak daha kapsayıcı bir modelin geliştirilmesine fırsat tanıyabilir.
Kamu Hastaneleri Birliği yönetiminin hukuki yapısı ve yöneticilerin tıbbi organizasyondan kaynaklanan ceza sorumluluğu
Türkiye'de "Sağlıkta Dönüşüm Programı" kapsamında 02.11.2011 tarihinde yayımlanan 663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Türkiye Kamu Hastane Kurumu ve bu kurumun alt birimleri niteliğinde olan Kamu Hastane Birlikleri kurularak, tüm kamu hastaneleri bu Birliklere bağlanmış dolayısıyla ikinci ve üçüncü basamak sağlık hizmetleri bu Birlikler eliyle sunulmaya başlanmıştır. Bu bağlamda öncelikle, Türkiye'de sağlık hizmetlerinin organizasyonunda köklü bir değişim, devamında da Kamu Hastane Birliklerinde tamamı "sözleşmeli" olarak çalışan yöneticiler ortaya çıkmıştır. Bu değişim neticesinde Kamu Hastaneleri Birliğinde, gerek sözleşmeli yöneticilerin hukuki statüleri ve daha fazla sorumluluk ve yetki ile donatılmaları bakımından, gerekse hastane yönetiminin karar alma mekanizmaları yönünden daha özerk bir yapılanmaya gidilmiştir. Çalışmamızda oldukça yeni olan bu yapılanma içinde hastane yöneticilerinin hukuki statüleri, tıbbi organizasyon sorumlulukları ve buna bağlı olarak ceza sorumlulukları tartışılacaktır. Çalışmanın birinci bölümünde sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi süreci neticesinde ortaya çıkan Kamu Hastane Birliklerinin kurulmasına dayanak olan hukuki düzenlemeler, Kamu Hastane Birliklerinin teşkilat yapısı ve yöneticilerinin görev ve sorumlulukları ele alınmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde ise Kamu Hastaneleri Birliği yöneticilerinin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'ndaki düzenlemeler ışığında yaşam ve beden bütünlüğünün korunmasını da kapsayan ceza sorumlulukları tartışılmıştır. Devamında Sağlık Bakanlığının bağlı kuruluşu niteliğinde olan Kamu Hastane Birliklerinin yapılarından kaynaklanan bazı özellikleri sebebiyle, Birliklerin yöneticilerine atfedilebilecek "tıbbi organizasyon sorumluluğu" na ve bundan doğabilecek ihmali suçlara geniş bir yer verilerek konu, uygulamadan güncel örneklerle ve içtihatlarla birlikte ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Kamu Hastaneleri Birliği, Tıbbi Organizasyon Sorumluluğu, Hastane Yöneticisi, Garantör, İhmal.
Osmanlı Hukukunda cezaların infazı
Osmanlı Devleti, İslam hukukunu kendi gelenekleriyle birleştirmiştir. Böylece şer'î ve örfî hukukun beraberce uygulandığı bir sistem oluşmuştur. Toplumda meydana gelen suç tiplerine şer'î ve örfî hukuk kurallarına göre farklı yaptırımlar uygulanmıştır. Osmanlı hukukunda unsurları ve ispat şartları gerçekleşen had ve kısas suçlarına belirlenen cezalar uygulanmaktadır. Had ve kısas suçlarının dışında kalan ta'zîr suçları ve cezaları kanunnameler ile belirlenmektedir. Aynı şekilde had ve kısas suçlarının unsurları oluşmadığında onlara uygulanacak cezalar da kanunnameler ile belirlenmektedir. Böylece suçların kanuni unsuru oluşturulmaya ve ta'zîr cezaları uygulanırken keyfilik ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Ancak cezaların infazında keyfiyet ortadan kaldırılamamıştır. Çünkü ta'zirde devlet başkanının emri ile infaz gerçekleştirilirdi. Çalışmamızda Osmanlı ceza hukukunu oluşturan temel kavramlar ve cezaların infazına ilişkin çeşitliliğin görülmesi mümkündür. Anahtar kelimeler: Şer'i Hukuk, Örfî Hukuk, Suç, Ceza, İnfaz.
Türk ve Avrupa Birliği Hukukunda iltica hakkı
Mülteci haklarının korunması ile ilgili düzenlemeler Birinci Dünya Savaşı sonrasına dayanmakla birlikte mülteci haklarının korunmasına ilişkin gelişmeler devam etmektedir. Mülteci hakları ile ilgili olarak uluslararası ve bölgesel örgütler, bağlayıcı anlaşmalar ile etkin bir koruma sağlamayı amaçlamaktadır. Bu konuda en önemli sözleşme Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan 1951 Cenevre Sözleşmesidir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından sığınma talebinde bulunan kişilere 1951 Cenevre Sözleşmesine göre mülteci statüsü verilir ve koruma sağlanır. 1951 Cenevre Sözleşmesi'nin sağladığı uluslararası korumanın yanı sıra bölgesel düzeyde ve devletlerin iç hukuklarında da mültecilere koruma sağlayan düzenlemeler bulunmaktadır. Avrupa Birliği'nin de mülteci ve sığınmacılara ilişkin birçok düzenlemesi bulunmaktadır. Bu tezde mülteci ve sığınmacıların uluslararası hukukta korunması açıklandıktan sonra Avrupa Birliği ve Türk Hukukunda iltica hakkı incelenecektir. Anahtar Kelimeler: İltica Hakkı, Mülteci, Sığınmacı, Avrupa Birliği ve Türkiye
İnsan hakları açısından Türk Ceza Kanunu madde 232'de düzenlenen kötü muamele suçunun incelenmesi, çocuk hakları ve kadın hakları bakımından maddenin değerlendirilmesi
Toplumun en küçük yapılanması olan aile ülkemizde Anayasa başta olmak üzere çeşitli kanuni düzenlemeler ile korunmuştur. Ailenin korunması bir yandan toplumun korunması olarak bir yandan da aile içinde yetişen bireylerin yani insanın korunması olarak değerlendirilebilir. Aileye verilen önem doğrultusunda oluşturulan uluslararası anlaşmalar ve ulusal düzenlemeler incelendiğinde çalışmanın konusu olan Türk Ceza Kanunu madde 232'ye de rastlanmaktadır. Üç bölümden oluşan tez çalışmasında düzenlemenin barındırdığı iki ayrı suç tipi ele alınacaktır. Bu kapsamda aile bireylerinden olan çocukların ve kadınların uluslararası anlaşmalar ile koruma altına alınan hakları çerçevesinde incelemeler yapılacaktır. Kötü muamele suçunu incelerken düzenlemede ve başlıkta yer alan kavramlara değinilecektir. Bu kapsamda aile, şiddet, merhamet, acıma, şefkat kavramları anlaşılmaya çalışılacaktır. Bütün yapılan incelemeler sonucunda düzenlemenin çocuklar, kadınlar ve aile açısından etkili bir koruma sağlayıp sağlamadığı tartışılacaktır.
Türkiye-Avrupa Birliği ortaklığında hizmetlerin dolaşımı
Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) arasında 1963 yılında Ankara'da imzalanan bir anlaşmayla ortaklık ilişkisi kurulmuştur. Ortaklık ilişkileri çerçevesinde ortaya çıkan hukuk ve bu bağlamda tanınan haklar, Avrupa Birliği'nde (AB) Türk vatandaşlarının hukuki durumu açısından giderek önem kazanmaktadır. Türkiye/AB ortaklık rejiminden kaynaklanan hakların birçoğu Türk hukukunda da geçerlilik arz etmektedir. Özellikle Katma Protokolün 41/1 maddesinin standstill kuralı önemli uygulama bulacağı kesindir. Konu bu yönüyle de incelmeye değer ve gerekli görünmektedir. Çalışmada, ilk önce Türkiye/AB Ortaklığının hukuki temellerine değinilmekte, bunun ardından da ortaklığın hizmetlerin serbest dolaşımına ilişkin hükümleri ele alınmaktadır. Bu kapsamda AB Adalet Divanının konuyla ilgili kararları esaslı bir şekilde incelenmektedir. Çalışmanın son bölümünde tam üyelik sürecinde hizmetlerin serbest dolaşımına ilişkin gelişmeler ortaya konulacaktır. Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, Türkiye-Avrupa Birliği Ortaklığı, Hizmetlerin Serbest Dolaşımı, Vizesiz Avrupa, Avrupa Birliği Adalet Divanı, Avrupa Birliği Müktesebatı, Mevzuat Uyumlaştırılması
1982 Anayasası'nda Yüksek Seçim Kurulu'nun statüsü ve milletvekilliği seçimlerine etkisi
Yüksek Seçim Kurulu (YSK), Türkiye'de yapılan seçimlerin genel yönetim ve denetiminden sorumlu Anayasal bir kuruluştur. 5545 sayılı Milletvekilleri Seçimi Kanunu ile yasal düzeyde, daha sonra 1961 Anayasası ile de anayasal düzeyde düzenlenmiştir. Seçimlerin başlamasından bitimine kadar düzen içinde yürütülmesi amacıyla tüm işlemleri yapma ve seçimlerle ilgili tüm yolsuzlukları, itiraz ve şikayetleri kesin karar bağlama görevi YSK'ya aittir. YSK'nın kararları kesin niteliktedir ve kararlar aleyhine başka bir makama başvurulamaz. Bu çalışmanın ilk bölümünde, YSK'nın oluşumundan önceki dönemde Türkiye Cumhuriyeti'nde yapılan milletvekili seçimleri, sonuçları, partilerin parlamentodaki temsil oranları ve seçimlerin denetimi hakkında bazı bilgiler verilmektedir. Daha sonra YSK'nın kuruluşu, Anayasal statü kazanması ve 1982 Anayasası'ndaki durumu, özellikle statüsü ve kararlarının hukuki niteliği, incelenmektedir. İkinci bölümde, YSK'nın milletvekili seçimi öncesi ve sonrası milletvekilliğine etkileri genel olarak değerlendirilmekte ve demokrasi hayatını etkileyen, aynı zamanda çok şiddetli siyasal tartışmalara yol açan bazı önemli kararların tahlilleri yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, seçimlerin adil ve düzenli bir şekilde yapılmasının ve denetlenmesinin 'Hukuk Devleti' ilkesi açısından ne kadar önemli olduğuna işaret etmek, Türkiye'nin siyasi tarihine milletvekili seçimlerinden yola çıkarak ışık tutmak, YSK'nın hukuki niteliği ve Anayasal statüsü hakkında varolan tartışmalar ışığında bir değerlendirme yapmak ve YSK'nın varlığının seçimler açısından ne kadar önemli olduğunu kararlarıyla birlikte ortaya koymaktır.
Devlet ve insan hakları bağlamında kendi kaderini tayin hakkı
Kamu Hukuku, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler teori ve uygulamalarında önemli bir yer edinmiş olan kendi kaderini tayin hakkı, belirsiz ve çetrefilli bir yapıdadır. Bu çalışmada, konuya ilişkin yerli ve yabancı yazındaki farklı görüşler hukuki bir perspektifin süzgecinden geçirilip bilimsel ve insani gerçekler göz önünde tutularak, bu sorunlu yapısının analitik bir çerçevede açıklanmasına gayret edilmiştir. Kendi kaderini tayin hakkı konusu, belirlenen tüm yönleriyle ele alınıp olumlu ve olumsuz yanları ile ortaya konmuş, bu bilgi ve yorumlar eşliğinde okuyucunun takdirine sunulmuştur. "Devlet ve İnsan Hakları Bağlamında Kendi Kaderini Tayin Hakkı" isimli bu çalışma, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci ve ikinci bölümler, çalışma ve konunun temelini oluşturmakta, üçüncü bölüm ise, bu temel üzerinde yükselerek çalışmayı özgün hale getirmeyi amaçlamaktadır. "Kendi Kaderini Tayin Kavramı ve Tarihçesi" başlığını taşıyan birinci bölümde, kendi kaderini tayin kavramının anlamı tüm boyutlarıyla ele alınmakta, tarihçesine kronolojik sıra ve skala gözetilerek yer verilmektedir. İkinci bölüm, "Kendi Kaderini Tayin Hakkının Hukuki Kapsamı ve Türleri"ni bu başlık altında incelemekte olup; kendi kaderini tayin hakkının gelişim, dönüşüm ve uygulanmasını sağlayan uluslararası belgeler ile hakkın türleri olan "içsel kendi kaderini tayin hakkı", "dışsal kendi kaderini tayin hakkı" ve "ekonomik kendi kaderini tayin hakkı" üzerinde durmaktadır. Çalışmanın karakteristik kısmını oluşturan "Kendi Kaderini Tayin Hakkının Devlet ve İnsan Hakları Işığında İncelenmesi" başlıklı bölümü, üçüncü ve son bölümdür. Bu bölümde, kendi kaderini tayin hakkının "devlet" ile olan ilişkisi, diğer uluslararası hak ve ilkelere de değinilerek araştırılmaktadır. Ek olarak, üçüncü kuşak insan hakları listesinde yer alan kendi kaderini tayin hakkının, İnsan Hakları Hukuku içindeki yeri ve insan hakları ideali bağlamında önemi ortaya konmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kendi Kaderini Tayin, Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Self Determinasyon, Devlet, İnsan Hakları
Avrupa Birliği'nin Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu'na katılımı
Avrupa Birliği'nin Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu'na katılımında en önemli yeri teşkil eden nokta Avrupa Birliği'nin özerk yapısı ve Avrupa Birliği Adalet Divanı'nın Avrupa Birliği hukuku kapsamında münhasıran yetkili olmasıdır. Sıklıkla katılıma ilişkin müzakereler yapılmasının, yeni düzenlemeler getirilmesinin ve Avrupa Birliği Adalet Divanı'ndan görüş talep edilmesinin ana sebebi özerklik unsuruna zarar vermeden Birliği Konvansiyon'a dahil etmektir. Çalışmanın amacı katılımın ve Katılım Anlaşmasının Avrupa Birliği'nin özerkliği ile olan ilişkisini irdelemektir. Bu doğrultuda ilk bölümde katılım öncesinde Avrupa Birliği ve Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu ilişkileri tespit edilmiştir ve katılım düşüncesinin net bir biçimde ortaya çıkışıyla katılım müzakerelerine kadar olan süreç inceleme konusu yapılmıştır. İkinci bölümde ise Katılım Anlaşması'nın içeriği ve katılım ile ortaya çıkacak hak ve yükümlülüklerin Avrupa Birliği hukukunun özellikleri kapsamında değerlendirilmesi üzerine yoğunlaşılmıştır. Üçüncü ve son bölümde ise katılımın gerçekleşmesinin ardından Avrupa Birliği hukukunun ve kurumlarının ne şekilde etkileneceği ve Avrupa Birliği Adalet Divanı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi arasındaki ilişkinin ne yönde evrileceği araştırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, katılım, insan hakları.
İmar kirliliğine neden olma suçu
Kırsal nüfusun çeşitli saiklerle kentlere göç etmesinin artması sebebiyle kentlerde oluşan imar kirliliği çözülmesi güç bir sorun haline gelmiştir. Önceleri bu sorun çeşitli kanunlarda düzenlenen idari para cezaları ile çözülmeye çalışılmıştır. Ancak, zamanla imar kirliliğinin de hava kirliliği, su kirliliği ve toprak kirliliği gibi insanların sosyal yaşamını derinden etkileyen bir etmen olduğu anlaşılınca 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda Çevreye Karşı Suçlar başlığı altında 184. maddede imar kirliliğine neden olma suçu adı ile düzenlenmiştir. Böylelikle, imar kirliliği ceza kanunlarına girmiş ve cezai müeyyide ile karşılık bulmuştur. Çalışmamızda, konusunu oluşturan imar kirliliğine neden olma suçunun tarihsel gelişimi, kanuni tarifi ve uygulanma şekli incelenmiştir. İnceleme sırasında doktrindeki görüşler, yerleşik yargı uygulamaları ve yaptığımız tespitler irdelenmiş, bu yöntemle araştırma sorularımıza cevap bulunmaya çalışılmıştır. Sonuç bölümünde ise kanuni düzenleme ve uygulanmasına ilişkin doktrinde bulunan farklı görüşlerden bize göre daha doğru olanları savunularak çeşitli öneri ve düşüncelere yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Çevre, Çevreye Karşı Suçlar, İmar, İmar Kirliliği.
Ceza muhakemesinde yeni bir alternatif uyuşmazlık çözme yöntemi modeli olarak sorun çözen mahkeme
Ceza muhakemesi hukukunun amacı maddi gerçeğe uygun adil bir hüküm verilerek failin cezalandırılmasıdır. Cezalandırma ise suç işlenmesini önlemeye hizmet eder. Cezanın bazı durumlarda suçun önlemesi amacını yerine getiremediği görülmektedir. Dahası tekerrür sayısının fazlalığı, mahkemelerin iş yükü ve kalabalık cezaevleri gibi sorunlar, ceza adalet sisteminin suç önleme konusundaki yetersizliğini yansıtmaktadırlar. Ceza muhakemesi hukukunda bu sorunlara eğilecek yeni yaklaşımların geliştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Amerika Birleşik Devletleri'nde ortaya çıkıp, Avustralya, Birleşik Krallık, İrlanda, Kanada ve Yeni Zelanda gibi pek çok ülkeye de yayılan sorun çözen mahkemeler geleneksel ceza muhakemesinin çözümleyemediği sorunlara yönelme ihtiyacının bir sonucudur. Uyuşturucu mahkemesi, akıl sağlığı mahkemesi, yerel mahkeme, aile içi şiddet mahkemesi gibi çeşitleri olan bu mahkemeler sadece cezai uyuşmazlığı değil, suç davranışının altında yatan fiziksel, zihinsel veya sosyal sorunu çözmeyi amaçlamaktadırlar. Sorun çözen adalet yaklaşımı ile faili suça iten uyuşturucu madde bağımlılığı, akıl hastalığı, çevresel etkenler ve şiddeti meşrulaştıran sosyal inanış ve değerler gibi nedenler mahkemenin sıkı denetimi ve kontrolü altında, çeşitli kurum ve kuruluşlarla işbirliği içinde ele alınmaktadır. Uyuşturucu ve akıl sağlığı mahkemelerinde failler cezaevine gönderilmek yerine, mahkeme güdümlü tedavi programlarına yönlendirilirken; yerel mahkemede yaşam kalitesini düşüren hafif suç faillerine topluma verdikleri zararı toplum hizmeti cezaları ile geri ödemeleri imkânı tanınmaktadır. Aile içi şiddet mahkemelerinde ise hızlandırılmış yargılama, ilgili kurumlarla işbirliği ve şiddete müdahale programları ile mağdurun güvenliğinin sağlanması, failin davranışlarının sorumluluğunu alması ve şiddet davranışlarını değiştirmesi amaçlanmaktadır. Araştırmalar sorun çözen mahkemelerin tekerrür oranlarını azalttığını göstermektedirler. Çalışmamızda bu mahkemelerin temel muhakeme ilkelerine ve yerel ihtiyaçlara uygun olarak Türkiye'de nasıl uygulanabilecekleri incelenmektedir. Anahtar Kelimeler: Sorun Çözen Mahkemeler, Ceza Muhakemesinde Alternatif Uyuşmazlık Çözme Yöntemi, Uyuşturucu Madde Bağımlılığı, Akıl Hastalığı, Aile İçi Şiddet, Tekerrür, Yerel Adalet.
Hakaret suçu bağlamında eleştiri hakkı
İfade özgürlüğü itibarın korunması amacıyla sınırlanabilir. Türk Ceza Kanunu 125. maddesinde; onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişinin cezalandırılacağı öngörülmüştür. Dolayısıyla bir yandan, kişinin itibarının korunması gerekirken madalyonun diğer tarafında özgürlükler sorunu ortaya çıkmaktadır. Bir ifadenin ne zaman özgürlük himayesinden yararlanıp hukuka uygun olacağı ne zaman suç oluşturacağının tespiti elzemdir. Tezin amacı, yukarıda bahsettiğimiz tüm bu sorunları tartışarak eleştiri ile suç oluşturan beyan arasındaki ince sınırı tespit etmektir. Bu sebeple, çalışmamız klasik suç tipi incelemelerinden farklılaşmaktadır. Keza çalışmamızda hakaret suçunu unsurlarıyla irdelemek yerine amaca ulaşmak için farklı bir yöntem tercih edilmiştir. Çalışmada, ağırlıklı olarak Türk Ceza Kanunu 125. maddede düzenlenen hakaret suçu ve Türk Ceza Kanunu 299. maddede düzenlenen cumhurbaşkanına hakaret suçunda hukuka uygunluk nedeni olarak eleştiri hakkı incelenmiştir. Suçla korunan hukuki değer farklı olduğu için Türk Ceza Kanunu 218. madde ve Türk Ceza Kanunu 301. madde çalışmanın kapsamı dışında bırakılmıştır. Ayrıca, her ne kadar kapsam bakımından benzerlik gösterse de haksız fiil sonucu öngörülen özel hukuk yaptırımları çalışmanın dışında tutulmuştur. Anahtar Kelimeler: Hakaret Suçu, Eleştiri Hakkı, Hakların Çatışması, Hakların Dengelenmesi, İfade Özgürlüğü
Diplomasi temsilcilerinin hukuki statüsü, ayrıcalık ve bağışıklıkları
Uluslararası ilişkilerin sürdürülebilmesi ve gelişmesi için gerekli olan en önemli araçlar olan diplomasi temsilcilerinin, hukuki statüsünün ve bu statünün en önemli yönünü oluşturan ayrıcalık ve bağışıklıkların belirlenmesi ihtiyacı, bu hususta pek çok uluslararası kodifikasyon çalışmasını zorunlu kılmış, nihayet bu çalışmalar 18 Nisan 1961 tarihli Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi ile sonuçlanmıştır. Diplomasi temsilcileri ve temsilcilikleri ile ilgili konulara bu Sözleşmede açıklık kazandırılmıştır. Ancak zamanla bu hükümlerin, tam olarak uygulanıp uygulanmadığı sorunu ortaya çıkmıştır. Bu konu, "Diplomasi Temsilcilerinin Hukuki Statüsü, Ayrıcalık ve Bağışıklıkları" başlıklı yüksek lisans tez çalışmamızda üç ana başlık altında incelenmiştir. İlk olarak diplomatik ilişkilerin tarihi gelişimi genel olarak incelenmiş, farklı medeniyetlerin bu sürece katkılarına değinilmiştir. İkinci kısımda ise, Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi çerçevesinde diplomasi temsilcileri ve görevlileri tanımlanarak, görevlerinden bahsedilmiş ve bu görevlerin sınırları çizilmiştir. Çalışmanın son kısmında ise yine Sözleşme çerçevesinde diplomasi temsilcileri ve görevlilerinin ayrıcalık ve bağışıklıkları incelenmiş, bu konuda uluslararası alanda yaşanmış meşhur örnek olaylar ve davalar incelenerek, kuralların uygulanmasının önemi gözler önüne serilmiştir. Anahtar Kelimeler: Diplomasi Temsilcileri, Diplomatik İlişkiler, Ayrıcalık ve Bağışıklıklar, Diplomasi.
Cumhuriyet Savcısının kamu davasını açmada takdir yetkisi
Çalışmamızda ceza muhakemesi hukukumuzda cumhuriyet savcısının takdir yetkisi öğretideki görüşler ve yargı kararları ışığında incelenmiştir. Cumhuriyet savcısının takdir yetkisi Ceza Muhakemesi Kanunumuzun 171. maddesinde düzenlenmiş, bu düzenlemeyle cumhuriyet savcısına belirli koşulların oluşması halinde takdir yetkisini kullanarak kamu davasını açmak yerine kovuşturmaya yer olmadığına veya kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verebilme serbestisi getirilmiştir. Çalışmamızın ana konusu olan cumhuriyet savcısının takdir yetkisini irdelemeden önce cumhuriyet savcısının hukuki niteliği, cumhuriyet başsavcılığı teşkilatı, kamu davası ve kamu davasının açılmasına yer olmadığına dair karar kavramları üzerinde durulmuştur. Cumhuriyet savcısının kamu davasını açmada takdir yetkisinin kanunda hangi koşullara bağlandığı, kamu davasının açılmasındaki diğer ilkelerin de açıklanmasıyla hukuk alemindeki etkileri açıklanmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Cumhuriyet Savcısı, iddianame, kovuşturma, takdir yetkisi, erteleme.
İmar kirliliğine neden olma suçu
Teknolojinin ve sanayileşmenin gelişmesi, nüfus artışı gibi nedenlerden dolayı çevre kaynaklarının tüketimi hızlanmış, çevrenin dengesi bozulmuş ve böylece çevresel sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Zamanla artan bu sorunlar insan yaşamını tehdit eder hale gelmiştir. Bunun sonucu olarak çevreye karşı suçlar düzenlenmeye başlamıştır. Bu kapsamda Türk Ceza Kanunu'nda da çevreye karşı suçlar düzenlenmiştir. Çalışma konusunu çevreye karşı suçlardan olan imar kirliliğine neden olma suçu oluşturmaktadır. 5237 sayılı TCK yürürlüğe girene kadar kabahat olarak düzenlenen ruhsatsız yapılaşma, yeni TCK ile birlikte ilk defa suç olarak düzenlenmiştir. Maddede ruhsatsız veya ruhsata aykırı bina yapmak, ruhsatsız bina dolayısıyla başlatılan şantiyelere su, telefon ve elektrik bağlanmasına müsaade etmek ve ruhsatsız binalarda sınai faaliyete müsaade etmek suç olarak düzenlenmiştir. Çalışmada öncelikle çevreye karşı suçlarla korunan hukuki değere ilişkin tartışmalara yer verilerek çevre hakkının kapsamı ve mülkiye hakkı ve konut hakkı ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Avrupa Birliği ve çeşitli ülke düzenlemelerinde çevrenin korunması ve imar kirliliğine neden olma suçunun tarihçesi verildikten sonra çevrenin ceza hukuku ile korunması gerekliliği üzerinde durulmuştur. Çevreye karşı fiillerin ceza hukukuna başvurulmadan önce idare hukuku kuralları ile korunduğundan çevreye karşı suçların idare hukukuna bağlılık sorunu kanunilik ilkesi ışığında incelenmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise İmar Kirliliğine Neden Olma suçu unsurlarına ayrılarak detaylı bir şekilde değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: İmar, Çevre, Çevreye Karşı Suçlar, Kabahat, Suç, İmar Kirliliği, Çevre Kirliliği, Ceza Hukuku
Avrupa Birliği Adalet Divanı içtihatları ışığında malların serbest dolaşımı
Malların serbest dolaşımı, Avrupa Birliği İç Pazarı'nın temel ilkelerinden biridir. Bu serbesti Birlik içerisindeki malların dolaşımına konulmuş ulusal engellerin kaldırılmasını ifade etmektedir. Bu ulusal engeller, gümrük vergileri ve eş etkili vergiler ile Birlik içi ticarette halen varlığını sürdüren miktar kısıtlamaları ve eş etkili kısıtlamaların kaldırılması ile önlenir. Birlikte birçok ulusal engel mevzuat uyumlaştırılması ile de kaldırılmaktadır. Mevzuat uyumlaştırması yapılmamış alanlarda ise, doğrudan etkili olan ve bu sebeple ulusal mahkemeler önünde ileri sürülebilen Avrupa Topluluğu Andlaşması'nın 28 ve 29'uncu maddeleri (Avrupa Birliğinin İşleyişine Dair Andlaşma md.34 ve 35), bazı özel sebepler dışında, Üye ülkelere Birlik içi ticarete engel olacak uygulamaları sürdürmeyi ve yeni engeller yaratmayı yasaklamaktadır. Bu özel sebepler ise Andlaşma'nın 30'uncu maddesinde (Avrupa Birliğinin İşleyişine Dair Andlaşma md.36) düzenlenen istisnalar ve Avrupa Birliği Adalet Divanı'nın içtihatları ile benimsenen zorunlu gereklerdir.Bu çalışmada temel olarak malların serbest dolaşımına ilişkin Andlaşma hükümlerinin kapsamı ve Divanı'nın serbestîye ilişkin yorumlarının etkileri dikkate alınmıştır. Bu şekilde bir yandan Adalet Divanı'nın kararlarıyla açıklığa kavuşturulan alanlarda mahkemenin gerekçelerinin ayrıntılı bir analizinin yapılması hem de Andlaşma hükümlerinin Divanın gelişen içtihatları çerçevesinde nasıl uygulandığının aktarılması amaçlanmıştır. Bu amaçlarla çalışmanın ilk bölümü bir iç pazar serbestîsi olarak malların serbest dolaşımının genel çerçevesini ve malların serbest dolaşımının uygulama alanını konu almıştır. İkinci bölümde ise malların serbest dolaşımına ilişkin yasaklar aktarılacaktır. Üçüncü bölümde malların serbest dolaşımına ilişkin istisnalar incelenecek, son bölümde ise Divan'ın malların serbest dolaşımına ilişkin temel içtihatlarının Türkiye AB ortaklığı kapsamında uygulanabilirliği inceleme konusu yapılacaktır.
Avrupa Birliği'nde anti damping (karşı düşürüm soruşturması) uygulamaları
Uluslararası ticarette meydana gelen gelişmeler, teknolojik ilerlemeler ve devletlerarası sınır tanımındaki değişiklikler yeni ticari kavramları ve önlemleri de beraberinde getirmiştir. Bu kavramlardan biri de damping veya anti damping kavramıdır.Avrupa Birliği de iç rekabetini ve sanayilerini korumak için anti damping önlemlerini önemli bir mekanizma olarak kullanmaktadır. Avrupa Birliği'nde ilk anti damping düzenlemesi 22 Aralık 1995 tarihli 384/96 sayılı Konsey Tüzüğü'dür. Bu tüzük Avrupa Birliği üyesi olmayan ülkelerden gelen düşük fiyatlı dış ticaret mallarına karşı iç pazarı ve rekabeti koruma maksatlı olarak yapılmıştır. Bu tüzük, Avrupa Birliği üyesi olmayan bütün ülkelere karşı uygulanmaktadır. Böylece Birlik, piyasa ekonomisi olmayan veya ekonomisi geçişte olan ülkelerle ilgili spesifik önlemler alabilmektedir. Bu tüzükte zamanla değişiklikler yapılmışsa da ana hatları korunmuştur.Avrupa Birliği'nde anti damping önlemi alınmasına veya alınmamasına ilişkin kararlara karşı, ilgili taraflar Birlik Mahkemeleri nezdinde bireysel korunma yollarına başvurabilmektedir. Birlik Mahkemleri'nin verdiği kararlar taraflar açısından bağlayıcıdır ve vermiş olduğu kararlar Birlik anti damping hukukunun ve uygulamasının işleyişine önemli katkılar sunmaktadır.
Contract of mandate in Roman and Turkish Law
Contract of mandate in Roman law is called mandatum. Mandatum (contract of mandate) is a voluntarily kind of contract that is undertaken by the procurator that has taken the responsibility to carry out a task which belongs to the third person or to the principal in a gratuitous way. In the Turkish Law, contract of mandate is held in the first separation of Chapter 9 which refers to "mandate relations" in Turkish Code of Obligations. According to clause 502/1 in Turkish Code of Obligations "Contract of mandate is a contract which is undertaken by the proxy to carry out the task or to serve the purpose of the principal. There are two sides, as well in contract of mandate just as in the other contracts. One of the contractors is called the principal and the other one is called as a procurator. In Roman Law, principal refers to mandator/mandans and procurator refers to mandatarius. The trials stemming from the contract of mandate, in Roman Law, was expressed as "actio mandati". The case which is sued by principal is actio mandati directa, and the case which is sued by procurator is actio mandati contraria. The expire of contract of mandate was arranged in clause 512-514 in Turkish Code of Obligations. One of the expiration terms of the contract in these clauses, while the either one of the principal or procurator is to terminate the contract unilaterally; the other, in consequence the death or the bankruptcy of the one of the parties is the end of contract of mandate. Keywords: Mandate, Contract of Mandate, Mandatum, Roman Law, Procurator, Principal.
Kuvvet kullanma yasağı kapsamında devletlerin bireysel meşru müdafaa hakkı
Uluslararası hukukta devletlerin meşru müdafaa hakkı, kuvvet kullanma düzeninde ve uluslararası ilişkilerde çok önemli ve hassas bir yere sahiptir. Zira temel gayesi uluslararası barış ve güvenliği sağlamak olan uluslararası hukukta, emredici bir kural olan kuvvet kullanma yasağının istisnası meşru müdafaa hakkı kapsamında kuvvet kullanılabilmesidir. Kuvvet kullanma yasağı gibi temel bir ilkenin istisnası olması, meşru müdafaa hakkının çeşitli açılardan tartışılması gereğini doğurmaktadır. Çalışmanın amacı, devletlerin bireysel meşru müdafaa hakkının ve şartlarının değerlendirilmesi ile sınırlarının çizilmesi ve dolayısıyla bu hakkın kötüye kullanılmasının engellenmesine katkıda bulunmaktır. Bu bağlamda, iki bölümden oluşan bu çalışmanın ilk bölümü, meşru müdafaa hakkının istisnası olduğu kuvvet kullanma yasağı kuralı incelenmiştir. İlk bölümde, öncelikle kuvvet kullanma yasağının tarihsel gelişimi işlenmiştir. Kuvvet kullanma yasağı kuralının tarihsel gelişiminin ardından, bu kuralın hukuki niteliği ve kapsamı incelenmiştir. Anılan kuralın hukuki nitelik açısından, BM Antlaşması'ndaki yeri ve emredici kural özelliği ele alınmıştır. Yasağın hukuki niteliği değerlendirildikten sonra, yasağın kapsamına giren kavram ve fiiller tespit edilerek çeşitli sorun ve ayrımlara göre inceleme konusu yapılmıştır. İkinci bölümde ise, kuvvet kullanma yasağının temel istisnası olan meşru müdafaa hakkı değerlendirilmiştir. İkinci bölüm kapsamında, öncelikle uluslararası örf-adet hukuku kapsamında incelenen meşru müdafaa hakkı, ardından BM sistemi kapsamında ele alınmıştır. Meşru müdafaa hakkının, hem uluslararası örf-adet hukukunda, hem de BM Antlaşması'nda yer alan şartlarına ve sınırlarına değinilmiş olup, yeri geldikçe Uluslararası Adalet Divanı kararlarına ve değerlendirmelerine de yer verilerek, bilgilerin somutlaştırılmasına çalışılmıştır. Son olarak da BM sisteminin Türk hukukundaki yansıması incelenmiştir. Bu kapsamda, Türk Anayasal düzeni ile Türkiye Büyük Millet Meclisi kararları ışığında meşru müdafaa hakkı inceleme konusu yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kuvvet Kullanma Yasağı, Meşru Müdafaa, Uluslararası Örf-Adet Hukuku, Birleşmiş Milletler, Uluslararası Adalet Divanı.
Hukuki açıdan yenilenebilir enerji kaynaklarından jeotermal enerji: Avrupa Birliği ve Türkiye örneği
Gün geçtikçe artan enerji ihtiyacı ve geleneksel enerji kaynaklarında tükenme tehlikesi korkusu, yüksek fiyatlar ve bundan dolayı doğan dış devletlere karşı bağımlılık gibi yaşanan sorunlarının artması nedeni ile devletler yenilenebilir enerji kaynaklarının geliştirilmesi ve kullanım alanlarının genişletilmesine yönelmişlerdir. Jeotermal enerji kaynakları bu kaynaklara sahip olan devletlerin, yöneldikleri en önemli yenilenebilir enerji kaynaklarındandır. Söz konusu jeotermal enerji kaynakları, sanayi ve konut elektriğinin üretiminde, ısıtmada ve sıcak su ihtiyacının karşılanmasında kullanıldığı gibi, tarım ve turizm gibi çeşitli alanlardaki enerji ihtiyacını karşılama gücüne sahiptir.Jeotermal enerji kaynaklarından bu kadar çeşitli alanlarda yararlanma imkanlarının bulunması devletlerin konuya ilişkin hukuki düzenlemelerini ayrıntılı şekilde yapmalarına sebep olmuştur. Söz konusu düzenlemeler, ulusal boyutta karşımıza çıktıkları gibi Avrupa Birliği hukuku gibi düzenlemelerin içinde de Birlik boyutunda karşımıza çıkmaktadır. Bu da devletlerin konuya ne kadar ciddiyetle yaklaştıklarını göstermektedir.Jeotermal enerji kaynaklarına ilişkin Birlik boyutundaki düzenlemeler, Üye Ülkelere söz konusu kaynakların geliştirilmesi için birtakım yükümlülükler verirken, Birliğin organlarına daha çok bu konudaki gelişmeleri denetleme ve elde edilen verilere göre yasal düzenlemeleri şekillendirme yükümlülüğünü vermektedir. Ulusal boyuttaki düzenlemeler ise Türkiye'de olduğu gibi, doğrudan bu kaynakların aranmasına ve işletilmesine ilişkin emredici kuralları tayin ederek, jeotermal enerji faaliyetleri ile ilgili ruhsatı veren organları ve onların görev ve yetkilerini, ruhsat için başvuru yapabilecek kişileri, denetim hükümlerini ve idari cezalarını düzenlemektedirler.Anahtar kelimeler: Jeotermal enerji kaynakları, yenilenebilir enerji kaynakları, arama ve işletme ruhsatı
Türk Ceza Kanunu'nda kan gütme saiki ile adam öldürme
Bu çalışmanın konusu kan gütme saikiyle adam öldürmedir. Kan gütme saikiyle adam öldürme; bir topluluğun üyesinin diğer bir topluluğun üyesini öldürmesi nedeniyle, üyesi öldürülen topluluğun diğer üyelerinin intikam almak amacıyla öldüreni veya onun yakınlarından birini öldürmesi olarak tanımlanabilir. Pek çok alanda gelişmeler görülmesine rağmen insanların kan gütme saikiyle öldürülmesi halen rastlanılan bir olgudur.Kan davası devlet otoritesinin kurumsal ve etkili olmadığı ilkel topluluklarda toplumun cezalandırma yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kan davası devletin cezalandırma yetkisindeki tekeline alternatif bir adalet mekanizması olarak algılanmaktadır. Bunun yanında kan davasının yerellikten kopma ve normların dönüşmesi şeklinde yeni görünümler kazanması olgusu, bu geleneğin sadece devlet otoritesi ve devletin suç siyaseti ile açıklanamayacak olduğunu gösterir.Kan davası olgusunun varlığı, kırsal topluluklarda yaşayanların yaşadıklarından daha büyük topluluklara uyum sağlayamamalarına dayandırılabilir. Kan davasının en önemli iki temel sebebi ekonomik ve sosyal sebeplerdir. Bu iki temel sebebin dışındaki başka sebepler de bu olgunun varlığını sürdürmesine neden olmaktadır.Kan gütme saikiyle adam öldürmenin cezası, mülga 765 sayılı TCK 450/10 hükmü gereğince idam olarak öngörülmüştü. Yürürlükteki 5237 sayılı TCK 82/1-j hükmüne göre bu suç için öngörülmüş olan ceza ise ağırlaştırılmış müebbet hapistir.Türkiye'deki kan gütme saikiyle adam öldürme suçlarının büyük çoğunluğu genellikle cezai ehliyeti olmayan ya da cezada indirim gerektiren yaş küçüklüğü bulunan failler tarafından işlenmektedir.Kan gütme saikiyle adam öldürme suçlarını önlemeye yönelik adımlardan birisi taraflar arasında uzlaşma veya barışmayı sağlamaktır. Etkili insanlar veya komşular tarafları uzlaştırma görevini üstlenebilir. Doğu, Güneydoğu ve Karadeniz bölgelerinde uzlaşma için kan parası talep edildiği görülmektedir Bu kan davasını engellemenin en etkin yoludur. Kan davasını önlemenin üçüncü bir yolu da taraflardan birinin ülkenin başka bir bölgesine göç ettirilmesidir. Taraflar arasında uzlaşmayı sağlayabilecek diğer bir yol da grup bireyleri arasındaki evliliklerdir. Hatta bu konuda göçe dair yasal koşulları düzenleyen ve kan davası suçlarını önlemeye yönelik olan 3236 sayılı kanun, kanunkoyucu tarafından 1937 yılında kabul edilmişti.Kanaatimizce kan gütme saikiyle adam öldürme suçlarını önlemek için devlet tarafından alınması gereken önlemler şunlardır: Toprak reformuna ilişkin yasalar çıkarılmalıdır- Etkili bir hukuk siyaseti ve reformu gerçekleştirilmelidir- Güvenlik tedbirleri arttırılmalıdır- Kan gütme saikiyle adam öldürme suçlarının halen görüldüğü bölgelerdeki eğitim olanakları arttırılmalıdır. Kanaatimizce kan gütme saikiyle adam öldürme suçlarının engellenmesini sağlamakta bu suçun sadece en ağır şekilde cezalandırılması yeterli olmayacaktır.Anahtar Kelimeler: 1) Türk Ceza Kanunu, 2) Adam Öldürme, 3) Kan Gütme Saiki.
Kıyıların doldurulmasının hukuki rejimi
Tarih boyunca kıyılar insanlık için bir çekim merkezi olmuştur. Bugün bilindiği üzere dünya nüfusunun yarıya yakını kıyı alanlarında yaşamaktadır ve bu oran günden güne artış göstermektedir. Ülkemiz dünya üzerindeki toplam 321.000 km'lik kıyı şeridinin oldukça uzun bir bölümünü oluşturan yaklaşık 8.300 km'sine sahip bulunmaktadır. Bu da uluslar arası arenada kıyı ve denizler anlamında oldukça önemli ve stratejik bir konum anlamına gelmektedir.Kıyıların çekim alanı olmasından dolayı yaşanan göç ve bunun getirdiği yanlış altyapı doğal, kültürel ve biyolojik açıdan kıyılara zarar vermektedir. Yirminci yüzyıla gelindiğinde devletlere klasik devlet anlayışının yanı sıra ayrıca vatandaşlarının sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı sunan ve kıyılar ile kültürel mirasın korunmasını amaçlayan yeni görevler ve sorumluluklar verilmiştir.Bu çalışmada esas olarak Türk Hukuku'nda kıyıların doldurulması ve kıyı ve kıyıya ilişkin kavramların hukuksal statüsü ele alınmıştır. Burada asıl nokta kıyıların kamu malı olduğu ve kıyıların kamu yararına kullanılması gerektiğidir. Ülkemizde kıyılar üzerinde çeşitli kanunlarla yetkili kılınmış pek çok kamu kurumu bulunmaktadır. Kanunlar ile kıyılar üzerinde söz sahibi olan kurumların aynı konu üzerinde birden fazla karar alınması yetki konusunda karışıklığa neden olmaktadır. Uygulamada hangi problemlerle karşılaşıldığını vurgulamak açısından, yargı kararlarından yararlanılmış; yürürlükte bulunan mevzuat hükümleri ele alınarak eleştiriler ortaya konulmuş ve sonuç bölümünde ise çözüm önerileri getirilmeye çalışılmıştır.Anahtar kelimeler: Kıyı, kıyı alanı, kıyıların doldurulması, kamu kurumları.
Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç
Neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlar, kısa bir tanımlamayla failin kast etmiş olduğu temel suç tipine bağlı olarak neden olduğu ağır veya başka bir netice nedeniyle cezasının ağırlaştırıldığı suçlardır. Bu suçlarda temel suç tipi ve ona bağlı olarak gerçekleşen özel bir netice yer almaktadır.Bu suçlara ilişkin olarak 765 sayılı eski Türk Ceza Kanunu'nda genel bir hüküm yer almamaktaydı. Doktrinde bu suçların birer objektif sorumluluk şekli olduğu kabul edilmekteydi. 1 Haziran 2005 yılında yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda ise neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç başlıklı genel bir hükme yer verilmiştir (TCK m.23). Bu düzenlemeye göre failin gerçekleşen özel neticeden sorumluluğu, o netice bakımından en azından taksirle hareket etmesine bağlıdır.Bu düzenleme şekli Alman Ceza Kanunu paragraf 18'den alınmıştır ve bu düzenlemeyle bu suçlarda geçerli olan objektif sorumluluk sorunun ortadan kaldırıldığı kabul edilmiştir. Çalışmamızın amacı da bu değişikliğin yerindeliğinin denetlenmesi ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış suçlarda cezai sorumluluğun tespitinde kullanılacak olan kriterlerin ortaya konulmasıdır.
Hukuki boyutuyla evrensel hizmet
Devlet kavramının tanımlanmasındaki aslî unsurlardan olan ve çogu kez?devletin islevi?ne denk olarak kabul edilen kamu hizmeti kavramında,özellikle son otuz yıl içinde ciddi bir degisiklik gözlemlenmektedir. AmerikaBirlesik Devletleri'nin liberal ekonomi uygulamaları, küresellesme süreciylebirlikte Avrupa ülkeleri hukuk sistemleri üzerinde kendisini göstermis, özelliklede Avrupa Birligi ile üye devlet hukukları üzerindeki etkisi kaçınılmaz halegelmistir. Avrupa yapılanmasının iktisadi anlayısının kamu hizmetleriüzerindeki ilk etkisi ise kamu hizmetinin klasik kavramlarındaki degisim ileortaya çıkmaktadır.Avrupa Birliginin liberal ilkelere dayalı ve serbest rekabet kurallarınınhâkim oldugu bir ortak pazarın yaratılması amacı, kamu hizmetleri alanınserbest rekabet araçlarına açılması sonucunu dogurmustur. Bu nedenle,Avrupa Birligi, bu amaca görece engel olan kamu hizmeti kavramına kendimevzuatında yer vermemis olup, bu kavram yerine, ?genel ekonomik yararhizmeti?, ?evrensel hizmet? ve ?kamu yükümlülükleri? gibi klasik kamuhizmetlerini hatırlatacak bir takım terimler kullanılmaktadır. Avrupa Birligievrensel hizmete iliskin ilk düzenlemesini, 1987 tarihli Telekomünikasyonalanının serbestlestirilmesine yönelik Yesil Kitap ile yapmıstır. Daha sonrabirçok metinde kendine yer bulan evrensel hizmet kavramı, iç pazarınaltyapısını olusturan telekomünikasyon sektöründe kabul edilmis ve bilgitoplumu saglama amacında oldugu vurgulanmıstır. 1992 tarihli Postahizmetlerine iliskin Komisyon tarafından hazırlanan Yesil Kitap'ta evrenselhizmet, ?Toplulugun bütününde, cografi konumlarından bagımsız olarakherkese ulasılabilir fiyat ve belirli bir kalitede saglanan temel hizmet? olaraktanımlanmıstır.Evrensel hizmet kavramının yasal bir düzenleme ile Türk Hukukundakendine yer bulması ise, 16.6.2005 tarih ve 5639 sayılı Evrensel HizmetinSaglanması ve Bazı Kanunlarda Degisiklik Yapılması Hakkında Kanun ilegerçeklesmistir. Bu düzenlemeyle, telekomünikasyon ve elektronik haberlesmehizmetlerinin evrensel hizmet kapsamına giren ve yerine getirilmesinde maligüçlük bulundugu için isletmeciler tarafından kaçınılan temel hizmetleryükümlülük olarak getirilmistir. Bu yükümlülügün yüksek maliyetler nedeniyleüstlenilmemesini bertaraf etmek amacıyla da bir finansman sistemiöngörülmüstür.Sonuç olarak evrensel hizmet kavramı, gerek Avrupa Birligiuygulamasında gerekse Türkiye'de, serbest piyasa ekonomisine açılan kamuhizmeti alanlarında bir yandan rekabet açısından güvence saglarken, digeryandan da piyasa basarısızlıgı durumuna karsı hizmetten yararlananlarıkoruyucu isleve sahiptir.Anahtar Kelimeler: Kamu hizmeti, Serbestlestirme, Genel Ekonomik YararHizmeti, Telekomünikasyon Hizmetleri, Evrensel Hizmet.
Türk Ceza Kanunu'nda uyuşturucu veya uyarıcı maddelerin ticareti suçu (TCK m.188/3)
Sağlıklı ve devamlılığı olan bir toplum yapısı için, her devlet, uyuşturucu veya uyarıcı maddeler ile mücadele etmektedir. Uyuşturucu madde kaçakçılığı 19. yüzyılın ortalarına kadar yasal bir ticaret olarak kabul ediliyorken, bundan sonra bu maddenin ticaretinin yaygınlaşması, bazı ülkelerde tüketiminin artması, uyuşturucu maddenin tehlikelerini geniş boyutlara taşımıştır. Bu nedenle ülkeler giderek büyüyen bu tehlike karşısında önlemler almaya ve bu önlemleri yasalaştırmaya başlamışlardır. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imali, ticareti, kullanımı, diğer ülkeler için olduğu kadar Türkiye için de önemli bir tehdit oluşturmaktadır. Bu nedenle ülkemiz kendi birlik ve bütünlüğünü korumak, sağlıklı bir toplum yapısı oluşturmak amacıyla birtakım düzenlemelerle önlemler alarak bu mücadeleyi kendi organlarıyla gerçekleştirmektedir. Ancak elbette ki, uyuşturucu veya uyarıcı madde sorunu, sadece Ceza Hukukunun değil toplumun hemen her biriminin işbirliği içinde hareket etmesini ve ortak bir çözüm bulmasını gerektiren bir problemdir. Çalışmamız, Türk Ceza Kanunu'nun, uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti suçları ile ilgili düzenlemelerini araştırmak, irdelemek, diğer ulusal ve uluslararası mevzuatlarla birlikte değerlendirmek amacı ile hazırlanmıştır. Bu çalışmada, Türk Ceza Hukukuna ilişkin mevzuatlar, birçok kitap, tez, dergi, makale, rapor, web sayfalarından yararlanılmıştır. Çalışmamın birinci bölümünde; uyuşturucu veya uyarıcı madde kavramı, çeşitleri, uyuşturucu veya uyarıcı madde kavramının gelişim boyutu ve uyuşturucu veya uyarıcı madde niteliği tartışmalı olan maddeler ele alınmıştır. Çalışmamın ikinci bölümünde; uyuşturucu veya uyarıcı maddeler ile ilgili uluslararası çalışmalara yer verilmiştir. Çalışmamın üçüncü bölümünde; Türk Ceza Kanunu'nda yer alan uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti suçları TCK madde 188/3 kapsamında, ayrıntılı olarak ele alınmış, bu madde kapsamında yapılan değişiklikler, konuya ilişkin tartışmalar, karşılaştırmalı olarak irdelenmiş ve Türk Ceza Kanunu'nda uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri suçlarının gelişim boyutu özet olarak ele alınmıştır. Çalışmanın sonuç kısmında ise; uyuşturucu veya uyarıcı madde ticareti suçları TCK madde 188/3 kapsamında özet olarak değerlendirilecek ve yine ticaretle mücadelede hangi yöntemlere başvurulması gerektiği gibi konulara da yer verilecektir. Anahtar Kelimeler: Türk Ceza Kanunu, Uyuşturucu ve Uyarıcı Madde, Ticareti,Muhakeme.
Adil yargılanma ve idari yargıda görünümü
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde yer alan adil yargılanma hakkı, demokratik toplumlarda hukuk devleti ilkesinin önemli yansımalarından biridir. Hukuk devleti ilkesinin bir diğer önemli yansıması ise, idarenin tüm işlem ve eylemlerinin etkin bir yargı denetimine tabi tutulmasıdır. Bu anlamda, adil yargı yargılanma hakkı ile idarenin yargısal denetimi arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin uyguladığı özerk yorum yöntemi ile de, idari uyuşmazlıklar ve idari yargı süreci, niteliklerine uygun düştüğü ölçüde, bu madde kapsamında ele alınmaktadır.Geçmişten günümüze Mahkeme'nin kararlarına bakıldığında, idari yargıya yönelik verilen ihlal kararlarının hiç de azımsanmayacak kadar fazla olduğu görülmektedir. Bu nedenle, idari yargı sürecinin adil yargılanma hakkı yönünden sistematik bir biçimde incelenmesi, muhtemel ihlal kararlarının önlenebilmesi ve bu doğrultuda Türk İdari Yargı Sistemi'nde yeni bir anlayış ve gelişmenin sağlanabilmesi bakımından önemli bir gerekliliktir.Bu çalışmada, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında adil yargılanma hakkı ve idari yargı süreci incelenmektedir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde, adil yargılanma hakkı ve idari uyuşmazlıkların kapsam ve amacı ile aralarındaki ilişki incelenmekte, ikinci bölümünde ise, AİHM içtihatları ışığında idari yargıda adil yargılanma hakkının gerekleri incelenmektedir.
Suç işlemek amacıyla örgüt kurma (T.C.K. m. 220)
Faaliyetlerini bölgesel ve ulusal sınırlardan uluslararası sınırlara taşıyan, sınır aşan bir nitelik kazanan organize suçluluk, eylemlerini gerçekleştirirken sergilediği görüntü ile de toplumsal düzenler için önemli bir tehdit oluşturmak-tadır. Bu tehdit ile mücadele adına devletler, ceza hukuku kurallarını devreye sokmak suretiyle, bu tür yapılanmaları yaptırım altına almak adına çeşitli cezai hükümler getirmektedirler.5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, 220'nci maddesi ile bu suçluluk türü ba-kımından genel ve tamamlayıcı nitelikte bir norm olan ?suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu?nu düzenlemiştir. Getirilen düzenleme ile henüz örgüt faali-yeti çerçevesinde bir suç işlenmemiş olsa dahi, sadece suç işlemek amacıyla örgüt kurulması cezalandırılmaktadır. Buna göre, kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla asgari üç kişinin bir araya gelmesi koşuluyla; örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde cezalandırma öngörülmektedir. Yasa bu haliyle somut bir tehlike suçunu düzenlemektedir. Hüküm, örgüt yöneticileri bakımından özel bir sorumluluk rejimi öngörmüştür. Bunun yanı sıra, örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan dolayı cezalandırılır. Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi de, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Hü-küm, örgütün veya amacının propagandasını yapmayı son fıkrasında cezalan-dırmaktadır.Çalışmamızda, organize suçluluk kavramının ve unsurlarının yabancı ülkeler, uluslararası hukuk ve Türkiye açısından da değerlendirilmesinin ar-dından 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 220'nci maddesi ile düzenlenen ?suç işlemek amacıyla örgüt kurma? suçu açıklanmıştır.Anahtar Kelimeler: Organize Suçluluk, Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma, Türk Ceza Kanunu madde 220, Suç Örgütü.
Azerbaycan Anayasasında yürütme erki
Yer altı ve yerüstü zenginliklerinden dolayı devamlı dikkatleri üzerineçeken ve uzun yıllar degisik devletlerin baskı ve sömürüsü altında yasammücadelesi veren Azerbaycan, bagımsızlıgını kazandıktan sonra degisikalanlarda birçok reformlar yapmıstır. Bunlardan en önemlilerinden bir taneside yeni bir anayasanın yapılmasıdır. Bagımsızlıga vurgu yapan, temel hak veözgürlüklerden uzun ve ayrıntılı bir sekilde bahseden bu AnayasaAzerbaycan'ın bagımsızlıgının temellerini güçlendirmektedir.Azerbaycan Anayasası ?Baskanlık? sisteminin özelliklerini tasımaktadır.Azerbaycan Anayasası erkler ayrılıgını anayasal bir kural haline getirmistir.Buna göre yasama yetkisi Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Milli Meclisine,yürütme yetkisi Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Devlet Baskanına aittir. Yargıyetkisi ise Azerbaycan Cumhuriyeti'nin mahkemelerince kullanılır.Azerbaycan yürütme sisteminde hatta denebilir ki, Anayasa sistemindeBaskan sistemin merkezinde yer almaktadır. Bunun en önemli göstergesi,Devlet Baskanlıgı makamının, Azerbaycan Anayasasının ?Devletin Esasları?baslıgını tasıyan II. Bölümünde düzenlenmis olmasıdır. Bu bölümde,?Azerbaycan Devletinin Bası? baslıgını tasıyan 8. madde Devlet Baskanlıgımakamını devletin temelleri arasında saymaktadır.Anahtar Kelimeler: Azerbaycan, Anayasa, Yürütme, Erk, Hükümet Sistemi, DevletBaskanı, Basbakan, Bakanlar Kurulu, Yerel Yürütme.