Baskent University
Discipline

Radiology

Baskent University

251

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karotid stentleme'nin inme tedavisindeki etkinliği

Amaç: Serebrovasküler hastalıklar, tüm dünyada, erişkinlerde, kanser ve kalp hastalıklarından sonra en önemli ölüm sebebidir. Karotis arter stenozu, inmelerin en önemli nedenlerinden biridir. Çalışmamızın amacı; hastanemizde Ekim 2004 - Haziran 2014 arasında, karotis arter stenozu nedeniyle endovasküler tedavi uygulanan 324 hastanın retrospektif olarak değerlendirilmesi ve bizim sonuçlarımızın mevcut literatür bilgileri ile karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmada, Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Girişimsel Radyoloji Ünitesinde, Ekim 2004 – Haziran 2014 tarihleri arasında, aterosklerotik karotid arter stenozu nedeniyle endovasküler tedavi uygulaması yapılan 324 hastanın 337 lezyonu değerlendirildi. Bulgular: Hastalarımızın yaşları 41 ile 90 arasındaydı ve yaş ortalaması 67,56 idi (SS: 9,08 ). Hastalarımızın 243'ü (% 75,0) erkek, 81'i (%25,0) kadındı. Hastaların % 47,1'inde hipertansiyon, % 27'sinde diabetes mellitus, %24,3'ünde koroner arter hastalığı, %23,3'ünde sigara içme öyküsü, % 13,8'inde hiperlipidemi ve % 0,6'sında böbrek hastalığı vardı. Hastaların 75'i (% 23,1) asemptomatik, 249'u (% 76,8) semptomatik grup içerisindeydi. Stentleme işleminde teknik başarı %100 idi. Ortalama takip süremiz 42,33 aydı (SS: 26,36). İşlem sonrası 1 hastada (% 0,3) majör inme gelişti. Dört hasta (% 1,2) işleme bağlı komplikasyonlar nedeniyle işlemden sonra eks oldu. Altı hastada (% 1,8) çeşitli oranlarda restenoz saptandı. Bizim kümülatif majör inme+ölüm oranlarımız % 1,5 idi. Sonuç: Bizim işlemlerimizin inme ve ölüm oranları (kümülatif olarak) sadece % 1,5'tur ve çok düşüktür. Karotid arter stentleme (KAS), karotid arter stenozlarının revaskülarizasyonunda ilk tercih tedavi yöntemi olarak kullanılabilir. Anahtar Sözcükler: Karotid stentleme, karotis arter stentleme.

Karotis arteri hastalıklarıKarotis arterleriSerebrovasküler bozukluklar+2
Ebubekir Maraşlı
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek tümörlerinde intraoperatif gri-skala ve doppler ultrasonografinin parsiyel-radikal nefrektomi kararı alınmasındaki yeri

AMAÇ:Çalışmamızın amacı MRG ile evrelemesi yapılan ve nefrektomi kararı verilmiş olanböbrek tümörlerini İOUS ile incelemek, cerrahi ekip tarafından belirlenen parsiyel ya daradikal nefrektomi kararı üzerindeki etkisini araştırmak ve histopatolojik inceleme sonuçlarınıaltın standart kabul ederek İOUS bulguları ile MRG bulgularını karşılaştırmaktır.GEREÇ ve YÖNTEM:Temmuz 2008-Eylül 2009 tarihleri arasında DEÜTF Radyoloji AD'nda böbrek kitlesisaptanmış ya da dış kurumdan aynı bulgularla hastanemize başvurmuş toplam 53 tümörü olan49 hasta ile çalışmaya başlanmıştır. Bazı hastalar çeşitli nedenlerle çalışma dışı bırakılmıştır.Sonuç olarak çalışmaya 46 tümörü olan 44 hasta dahil edilmiştir. DEÜTF Radyolojikliniğinde elde olunan ve dış kurumda bu kriterleri karşılayan nitelikte elde olunmuş MRGincelemeleri çalışmaya dahil edilmiş ve tüm hastalara İOUS incelemesi yapılmıştır. MRGincelemeleri eş deneyimdeki 2 radyolog tarafından kör olarak değerlendirilmiştir. İOUSincelemeleri US konusunda deneyimli 3. bir radyolog tarafından yapılmış ve yorumlanmıştır.Patolojik spesimenler alanında deneyimli bir patolog tarafından değerlendirilmiştir.Çalışmanın birinci basamağında; operasyon öncesi MRG'leri değerlendiren iki radyolog,İOUS incelemelerini yapan 3. radyolog ve patolog radikal-parsiyel nefrektomi kriterlerini gözönüne alarak tümörlere uygulanmasını önerdikleri cerrahi tipini skorlamışlardır. Skorlama:1-Radikal yapılmalı 2- Parsiyel denenebilir 3- Parsiyel yapılmalı şeklinde yapılmıştır.Çalışmanın ikinci basamağında; değerlendirilebilir makroskopik spesimen fotoğrafı olan 25hasta, eş deneyimdeki iki cerrah tarafından kör ve geriye dönük olarak değerlendirilmiş vebenzer şekilde önerilen cerrahi yöntem skorlanmıştır. Tüm değişkenlerin frekans dağılımınabakılmış, inceleme yöntemleri arasındaki korelasyonu değerlendirmek için Spearman testiuygulanmış, patoloji verileri altın standart alınarak değişkenler arasındaki ilişki ki-kare testiile değerlendirilmiştir.BULGULAR:Çalışmanın birinci basamağında İOUS ve MRG bulguları altın standart olarak kabuledilen patoloji sonuçları ile kıyaslanmıştır. İOUS bulguları ile patoloji bulgularıkarşılaştırıldığında, İOUS'nin duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü, negatif öngörü ve doğrulukoranları %100 olarak bulunmuştur. Her iki MRG gözlemcisinin bulguları patoloji bulguları ilekarşılaştırıldığında birinci gözlemci için duyarlılık %100, özgüllük %65.2, pozitif öngörü%74.2, negatif öngörü %100 ve doğruluk oranı %82.6 ve ikinci gözlemci için duyarlılık%91,3, özgüllük %69.5, pozitif öngörü %75, negatif öngörü %88.9 ve doğruluk oranı %80.4bulunmuştur. Çalışmanın ikinci basamağında her iki cerrah arasındaki uyum %96 olaraksaptanmış olup her iki cerrah toplam 5 hastada radikal nefrektomi uygulamış olmalarınarağmen geriye dönüp baktıklarında parsiyel nefrektomi yapılması gerektiğini düşünmüşlerdir.Bu hastaların tamamında İOUS patoloji ile benzer şekilde doğru tanı koymuştur.SONUÇ:MRG'nin kesin olarak radikal nefrektomi endikasyonu olan santral-periferikyerleşimli büyük lezyonlarda, renal sinüs uzanımı belirgin olan lezyonlarda ya da parsiyelnefrektomi endikasyonu olan periferik yerleşimli ve renal sinüse uzak lezyonlarda doğru tanıoranı oldukça yüksektir. Ancak özellikle santral yerleşimli ve renal sinüs uzanımı net olmayanlezyonlarda MRG'nin doğru tanı oranı belirgin olarak azalmaktadır. İOUS'nin ise hem kesinolarak radikal ya da parsiyel nefrektomi endikasyonu olan olguların tanısında hem deMRG'nin değerlendirme güçlüğü çektiği santral yerleşimli tümörlerde tama yakın doğru tanıoranı mevcuttur. Sonuç olarak MRG ile net olarak tanımlanamayan santral yerleşimli, renalsinüs uzanımı kuşkulu, küçük lezyonları olan seçilmiş olgularda İOUS kullanılabilir birinceleme yöntemidir.İOUS özellikle parsiyel nefrektomi uygulanacak lezyonlarda lezyonun sınırözelliklerinin tanımlanması ve aberan vasküler yapıların varlığını değerlendirmek içinkullanılabilir. İOUS kullanımı operasyonlarda gelişebilecek kanama nedenli koplikasyonlarıve morbidite oranlarını azaltabilir.

Böbrek neoplazmlarıManyetik rezonans görüntülemeNefrektomi+4
Cenk Elibol
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

65 yaş ve üstü kişilerin karotis arter darlığı açısından taranması

Tüm inmelerin en önemli sebebini KA'nın aterosklerotik hastalığı oluşturmaktadır. AKAS'ın ileri yaşlarda görülmesi, inmeye yol açabilmesi, ve stenozun tedavisinin inme riskini anlamlı olarak azaltması, yüksek riskli popülasyonların AKAS açısından taranmasını gündeme getirmiştir. Genel popülasyonda AKAS sıklığının bilinmesi tarama ve tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde önem kazanmaktadır. Bu çalışmada, AKAS açısından yüksek riskli grupta olan 65 yaş üzeri popülasyonda, Doppler US ile AKAS prevelansını ve AKAS'ın aterosklerotik risk faktörleri ile birlikteliğini araştırdık. Doppler US ile KA'da stenoz derecesi 2003 yılında yayımlanan US konsensus konferansı kriterlerine göre hesaplandı. Her iki KA'da darlık saptanan olgularda stenoz derecesi yüksek olan taraf esas alındı. Çalışmaya 65-94 yaş aralığında (ortalama yaş; 71,4) 267'si erkek, 215'i kadın, 372'si asemptomatik, 110'u semptomatik ( 88 inme, 22 GİA) toplam 482 hasta alındı. Hastaların %60'ında HT, %28'inde DM, %52'sinde HL, %33'ünde KAH, %39'unda sigara öyküsü, %6,8'inde böbrek yetmezliği mevcuttu. Hastaların %64'ü obez olup, %35'i sedanter yaşamaktaydı. Hastaların %31,1'inde KA'larda plak izlenmedi. %56,8'inde en az bir KA'da %50'nin altında, %5,8'inde %50-69, %4,5'inde %70-99 darlık mevcuttu. Bir taraf KA'da total oklüzyon %1,6 oranında izlendi. En az bir taraf KA'da %50 ve üzeri darlık 58 (%12) hastada izlendi. Asemptomatik 372 hastanın 32'sinde (%8,6), semptomatik hastaların %23,6 sında (GİA öyküsü olan 22 hastanın 4'ünde (%18,1), inme öyküsü olan 88 hastanın 22 sinde (%25)) en az bir taraf KA'da %50'den fazla darlık saptandı. Semptomatik hastalarda KAD birlikteliği istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Erkeklerde KAD daha sık izlenmekle beraber istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. KAD ile ateroskleroz risk faktörlerinden artan yaş, sigara içimi, böbrek yetmezliği, sedanter yaşam arasında anlamlı ilişki izlenirken, KAD ile HT, DM, alkol ve obesite arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Çalışmamızda PAH ile KAD birlikteliği, PAH ve SVH birlikteliği, KAH ve KAD birlikteliği, İMK artışı ile KAH birlikteliği istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). KAD, SVH, İMK, PAH olanların yaş ortalaması daha yüksek olup artan yaş ile KAD, SVH, PAH, İMK artışı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki dikkat çekmiştir (p<0.05, r≤0.274). AKAS prevelansının 65 yaş ve üzeri ateroskleroz risk faktörleri bulunan popülasyonda yüksek olması nedeniyle bu grubun AKAS açısından taranması, anlamlı darlık saptananların tedavi edilmesi, gelişebilecek inme riskinden korunmada önemlidir. Doppler US'nin hasta başında uygulanabilir olması, invaziv olmaması, KAD'ı ve darlığın neden olduğu hemodinamik değişikleri yüksek doğrulukta hızlı bir şekilde belirleyebilmesi, kontrast madde ve radyasyon maruziyetinin olmaması, KAD'ın sıklıkla bifurkasyon ve İKA proksimal kesiminde US ile rahatlıkla görüntülenebilen lokalizasyonlarda olması nedeniyle, yüksek riskli popülasyonların Doppler US ile taranması etkili ve güvenilir bir yöntemdir.

Mehmet Sedat Durmaz
Akdeniz University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Memenin kompleks kistik lezyonlarında radyolojik ve patolojik bulguların karşılaştırılması

Memenin kompleks kistik lezyonları malignite açısından kuşkulu lezyonlardır. Bu çalışmamızda bölümümüzde saptanan ve patolojik sonucu olan kompleks meme kistlerinin radyolojik bulgularını ve patolojik sonuçlarını gözden geçirdik. Kompleks kistik lezyonların maligniteyi öngören ve öne çıkaran mamografik ve sonografik bulgularını saptamayı amaçladık. Ocak 2004 - Aralık 2012 tarihleri arasında ince iğne aspirasyon biyopsisi, sonografi ya da mamografi eşliğinde işaretleme sonrası eksizyonel biyopsi, sonografi eşliğinde kor/vakum biyopsi yapılan 1578 hastanın kayıtları incelendi. Sonografisinde kalın duvar ve/veya kalın septa, solid komponent (mural nodül ve/veya büyük oranda kistik solid komponent) ya da birden fazla sonografik özelliği birlikte içeren (çoklu sonografik bulgu) kistler kompleks kist olarak tanımlandı. 61 hastadaki toplam 66 kompleks kistik lezyon çalışmaya dahil edildi. Her bir sonografik ve mamografik bulgu için pozitif prediktif değer (PPD%) hesaplandı. Malignite ile bağlantılı sonografik ve mamografik bulguların karşılaştırılması Pearson Ki-kare testi ve Fishers? Exact test ile yapıldı. P değeri 0.05?ten küçük olan tüm sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı sayıldı. Toplam 66 kompleks meme kistinin 28?inde (%42) kalın duvar ve/veya kalın septa 38?inde (%58) solid komponent vardı. Mamografide en sık bulgu kitle opasitesi olup 6 lezyona mikrokalsifikasyon eşlik etmekteydi. Toplamda 66 lezyonun 56?sı (%85) benign, 10?u (%15) malign histopatolojik sonuç aldı. Malign sonuçların 4?ü invaziv duktal karsinom, 4?ü intraduktal papiller karsinom ve 2?si müsinöz karsinomdu. En sık benign sonuçlar fibrokistik değişiklikler, yağ nekrozu ve apselerdi. Sonografik bulgulara göre PPD (%) kalın duvar ve/veya kalın septa için 4, solid komponent için 24 olarak bulundu. Bu iki sonografik özellik açısından p değeri 0.036 olarak bulundu. Mamografik bulgulara göre PPD (%) kitle opasitesi için 27, kitle opasitesi ve mikrokalsifikasyon birlikteliği için 33?tür. Mamografik özellikler açısından p değeri 0.133 olarak hesaplandı. Bizim çalışmamıza göre, solid komponent içeren kompleks kistlerde malignite olasılığı diğer kompleks kistlere nazaran daha fazla olmakla birlikte, kompleks kistlerde maligniteyi gösterecek herhangi bir spesifik bulgu yoktur. Bu nedenle malign potansiyel taşıyan kompleks kistler biyopsiyi hak ederler

KistlerMemeMeme hastalıkları+5
Özlem Vardar
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vertebral arter varyasyonları ve anomalilerinin çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi

VA orijin, trase, çap paterni, varyasyonlarının ÇKBT ile ortaya konması amaçlanmıştır. Varyasyon saptanan olgularda arkus aorta dallanma paterni, VA orijini, RVA-BST ve LVA-arkus aorta mesafeleri, vertebral kanala giriş seviyesi ilişkileri saptandı ve bu farklılıkları yorumlandı. Ocak 2007-Aralık 2012 tarihleri arasında bölümümüzde ÇKBT ile elde edilmiş 913 hastanın karotis ve serebral BT anjiografi tetkiklerini inceledik. Arkus aorta dallanma paterni, VA orijini, RVA-BST/ LVA-arkus aorta mesafeleri, TF?ye giriş seviyelerini, VA ve TF çaplarını değerlendirildi. 913 hastada en sık arkus aorta dallanma paterni 788 hastada (%86) tip 1 patern idi. Diğer değerlendirmeler için VA okluzyonu ya da duplikasyonu izlenmeyen 845 hastanın görüntüleri değerlendirdik. Çalışmamızda sağ tarafta 843 VA (%99.8) SA orijinli ve 1?er VA arkus aorta ve CCA orijinli, sol tarafta 788 VA (%93.3) SA orijinli ve 57 VA (%6.7) arkus aorta orijinliydi. Sağ tarafta 771 VA (%91.2) 6. TF?den, 53 VA (%6.3) 5. TF?den, 17 VA 4. TF?den ve 4 VA 7. TF?den kanala girdi. Sol tarafta 761 VA (%90.0) 6. TF?den, 54 VA (%6.4) 5. TF?den, 15 VA 7. TF?den, 12 VA 4. TF?den ve 3 VA 3. TF?den vertebral kanala girdi. VA vertebral kanala giriş seviyeleri cinsiyetlere göre değerlendirildiğinde cinsiyetler arasında istatistiksel fark saptamadık. Arkus aorta tiplerine göre VA vertebral kanala giriş seviyeleri incelendiğinde 845 hastanın %86.7?si arkus aorta tip 1 olup %90.8 RVA 6. TF ve %89,9 LVA 6. TF?den vertebral kanala girdi. Cinsiyetler arasında karşılaştırdığımızda RVA-SA ve LVA-arkus mesafelerinin erkeklerde bayanlara göre daha uzun olduğunu saptadık. Hem sağ, hem sol tarafta arkus aorta tip 1 ve tip 3 olan hastalarda VA orijini BST?ye yaklaştıkça VA?nın daha yüksek bir seviyeden vertebral kanala girme eğiliminde olduğunu gördük. 913 hastada 3 adet duplikasyon, 3 adet fenestrasyon ve 1 adet 1 ProA olgusu izledik. Çalışmamız sonucu ortaya çıkan veriler, radyolog ve klinisyenlere vertebral arter kaynaklı patolojilerin tanı ve tedavisinde, baş-boyun cerrahi girişimlerinde yol gösterici nitelikte olacaktır

AnjiyografiMalformasyonlarPozitron emisyon tomografi+2
Aygül Elmalı
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

65 yaş ve üstü kişilerin abdominal aort anevrizması açısından radyolojik taranması

Amaç: AAA sıklıkla asemptomatik olmakla birlikte, en önemli komplikasyonu anevrizma rüptürüdür. Tedavinin asıl amacı da rüptürü engellemeye yöneliktir. AAA?nın rüptür sonrası mortalite oranı oldukça yüksektir. Rüptür sonrası ölüm oranı %80 iken, hastaneye ulaşıp acil operasyona alınan hastalarda bu oran %50?dir. AAA?ya bağlı rüptürü önlemede en önemli yöntem elektif cerrahi ya da onarım olup, tedaviye yönlendirilecek hastaların tespit edilmesi önemlidir. Bunun da düşük maliyetli yüksek fayda sağlayan bir yöntem olabilmesi için risk faktörlerine sahip seçilmiş bireylerin taranması oldukça önemlidir. Çalışmamızda US ünitesine başvuran popülasyonda AAA sıklığının ve risk faktörlerinin bilinmesi tarama ve US?de tarama etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 65-100 yaş aralığında (ortalama yaş; 71,69) 335 erkek (yaş ortalaması; 71,52), 265 kadın (yaş ortalaması; 71,88) toplam 600 hasta dahil edildi. AAA açısından yüksek riskli grupta olan 65 yaş üzeri popülasyonda, US ve Doppler US ile AAA prevelansını ve AAA?nın aterosklerotik risk faktörleri ile birlikteliğini araştırdık. Abdominal aortanın en geniş çapı dıştan dışa ölçüldü. Trombüs varlığı ve açık lümen çapı değerlendirildi. Tromboze kısmı olanlarda, açık lümeni belirlemede ya da rüptür şüphesi olan hastalarda RDUS ile incelendi. Bulgular: Toplamda 600 kişiden 35?i AAA tanısı almış olup, taranan popülasyonun %5,8?idir. 35 hastanın 33?ü erkek olup, anevrizma tanısı alanların %94?ünü; toplam taranan popülasyonun da %5,5?ini oluşturuyordu. AAA tanısı alan 35 hastanın 2?si kadın olup, anevrizma tanısı alanların %6?sını toplam taranan popülasyonun %0,3?ünü oluşturuyordu. Erkek cinsiyet ile AAA sıklığının istatistiksel olarak anlamlı biçimde arttığı gözlenmiştir (p < 0.05). 65-79 yaş arası hastalarımızın %5,6?sında, 80 yaş üstü hastalarımızın %7?sinde AAA saptadık. Yaş arttıkça, sigara içenlerde, KAH bulunanlarda AAA sıklığı artmaktadır. Sonuç ve Tartışma: AAA prevelansının 65 yaş ve üzeri ateroskleroz risk faktörleri bulunan popülasyonda yüksek olması nedeniyle bu grubun AAA açısından taranması, AAA saptananların tedavi edilmesi, rüptür riskinden korunmada önemlidir. US?nin hasta başında uygulanabilir olması, invaziv olmaması, AAA yeri, seviyesi ve olası tromboze komponentini yüksek doğrulukta hızlı bir şekilde belirleyebilmesi, kontrast madde ve radyasyon maruziyetinin olmaması nedeniyle yüksek riskli popülasyonların US ile taranması etkili ve güvenilir bir yöntemdir. Ultrasonografi, Doppler ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi, manyetik rezonans ve girişimsel radyoloji ile tüm aterosklerotik hastalıkların tanı ve tedavisinde büyük yeri olan Radyoloji klinikleri, radyolojik tarama programları ile erken tanıda da önemli bir yere sahip olabilir Anahtar sözcükler: Abdominal aort anevrizması, risk faktörleri, toplum taramaları, Doppler US

AbdomenAnevrizmaAort-abdominal+4
Hatice Arıöz Habibi
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Femoroasetabular sıkışmaya ait morfolojik bulguların sıklığının bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; ortalama AA ve AV açısı değerlerini saptamak, cinsiyetler arasında ortalama AA ve AV açısı değerlerinde farklılık olup olmadığını, ölçüm yapılan kadranlar arasında AA değerlerinde farklılık olup olmadığını, 55º'nin üzerindeki AA değeri, azalmış AV açısı ve KAR sıklığını ve cinsiyetler arasında farklılık olup olmadığını araştırmaktı. Nisan 2013 - Ağustos 2013 tarihleri arasında acil servise başvuran, akut batın etyolojisine yönelik abdominopelvik BT çekilen spinal ya da kalça cerrahisi geçirmemiş, vertebralarda, pelvik kemik yapıda, femurda kırığı olmayan, kalça eklemini tutan dejeneratif ya da gelişimsel değişiklikleri bulunmayan, kronik böbrek yetmezliği olmayan, tetkikinde hareket artefaktı bulunmayan 20- 45 yaş arası (ortalama 30,71) 100 olguda 200 kalça eklemi değerlendirildi. Femur boynunun rotasyon aksı belirlenerek her kalça eklemi için femur boynu anterosüperior kadranından geçen 30 derecelik aralıklarla 4 adet radiyal görüntü oluşturuldu. Transvers kesitler üzerinden KAR değerlendirildi ve fovea kapitis düzeyinden geçen transvers görüntülerden AV açısı ölçüldü. Radyal görüntülerde ortalama AA değeri A1'de 39,0500º±6,32992 ve A3'de 44,3200º±8,14366 arasında değişmekteydi. 4 kadran AA ölçümleri ikili karşılaştırıldığında sadece A2 ve A3 kadranları arasında anlamlı farklılık olmadığı görüldü (p>0.05), A2 ve A3 kadranlarında AA değerleri istatistiksel olarak diğer kadranlardan anlamlı olarak daha fazlaydı (p<0.05). 4 kadran AA ölçümleri kadın ve erkekler arasında karşılaştırıldığında A3 ve A4 kadranlarında istatistiksel anlamlı olarak erkeklerde daha yüksek saptanırken (p<0.05), A1 ve A2 kadranlarında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). AV açısı ortalaması 42 erkek olguda 84 kalça ekleminde 17,5119º±5,00961 iken, 58 kadın olguda 116 kalça ekleminde 20,7586º±5,28759 ölçülmüş olup, AV açısı kadınlarda erkeklere göre istatistiksel olarak anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.01). Kalça eklemlerinin %20'sinde ölçüm yapılan kadranların en az birinde AA 55º'nin üzerinde ölçülürken, %19.5'inde AV açısı 15º'den düşük ölçüldü, %21.5'inde KAR izlendi. Hastaların %57'sinde kalça eklemlerinin %44'ünde KAR, en az bir kadranda 55º'nin üzerinde AA değeri, 15º'den düşük AV açısından en az biri mevcuttu

AsetabulumFemoral sinirFemur+4
Sait Gönülcü
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Biliyer sistem anatomik varyasyonlarının değerlendirilmesinde MRKP bulguları

Safra yolları intrahepatik ve ekstrahepatik olarak ikiye ayrılmaktadır. Safra yolları, tanımlanan anatomik düzen dışında intra ve ekstrahepatik varyasyonlar göstermektedir. İntra ve ekstrahepatik düzeylerde görülebilen bu varyasyonlar, açık ve laparoskopik kolesistektomi, ayrıca karaciğer rezeksiyonu ve canlı donör karaciğer transplantasyon operasyonu sırasında iyatrojenik hasarlanma riski taşımaktadır. Bu nedenle bilier sistemin anatomisi ve varyasyonlarının bilinmesi, cerrahi açıdan önemlidir. Bunun yanı sıra bilier sistemin anatomik varyasyonları taş oluşumu, rekürren pankreatit, kolanjit ve bilier malignitelere zemin hazırlamaktadır. Bu çalışmadaki amacımız bilier sistemin anatomik varyasyonlarının sıklığını MRKP ile araştırmak ve MRKP'in tanı değerini irdelemektir. Bu retrospektif çalışmamızda Ocak 2011 ile Mart 2014 tarihleri arasında MRG ünitemize başvuran 364 hasta incelenmiş olup, operasyon öyküsü olan ya da o anki patolojisini değerlendirmek için yeterli olsa da, varyasyon taraması için uygun olmayan 160 hasta çalışmadan çıkarılmıştır. Çalışmaya dahil edilen yaşları 19 ila 98 arasında değişen (ortalama 49.2) 204 olgunun 29'u 3T (Siemens Magnetom Spectra) ve 175'i 1,5 T (Siemens Magnetom Avanto) MR cihazlarından elde edilen ağır T2 ve reformat MIP görüntüler ile değerlendirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 204 olgudan 91'inde (%44.6) çeşitli düzeylerde varyasyon tespit edildi. Bazı olgularda birden fazla varyasyon izlendi. 1 olguda 3 varyasyon, 20 olguda 2 varyasyon ve son olarak 70 olguda 1 varyasyon tespit edildi. Toplam varyasyon sayısı 113 olarak bulundu. Kuadrifurkasyon 3 olguda (%1.5), trifurkasyon 21 olguda (10.2), aberan sağ posterior (sistik kanal proksimalinde ana hepatik kanala açılma) 13 olguda (%6.3), sol hepatik kanala açılan sağ posterior segment dal 23 olguda (%11.2), duplikasyon varyantı (safra kesesinin sağ hepatik duktus ile birleşerek ampulla proksimalinde sol hepatik kanalla birleşmesi) 1 olguda (%0.5), uzun sistik kanal 5 olguda (%2.4), kısa sistik kanal 1 olguda (%0.5), medialden birleşme 23 olguda (%11.2), distal medialden birleşme 9 olguda (%4.4), pankreas divizum 4 olguda (%2), ortak hepatik kanala vasküler bası 8 olguda (%4), safra kesesinin yukarı lokalizasyonu 1 olguda (%0.5), transvers yerleşimli safra kesesi 1 olguda (%0.5) izlendi. MRKP, biliyer anatomi ve varyasyonların gösterilmesinde yararlı, hızlı, tekrarlanabilir ve noninvazif bir inceleme yöntemidir. Cerrahi girişim öncesi bu anatomik varyasyonların gösterilmesi, olası iyatrojenik travmaları önleyebilmektedir

AnatomiKolanjiyopankreatografi-endoskopik retrogradManyetik rezonans görüntüleme+1
Özgür Özbilek
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kitlelerinin benign-malign ayrımında difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemenin rolü

Difüzyon ağırlıklı görüntüleme (DAG) ve apparent diffusion coefficient (ADC) değer ölçümleri birçok alanda olduğu gibi meme lezyonlarının ayırıcı tanısında da önemli katkılar sağlayabilmektedir. Çalışmamızın amacı meme MRG, difüzyon görüntüleme ve ADC değerlerinin meme kitlelerinin benign-malign ayrımında tanısal doğruluğunu araştırmaktır. Bu retrospektif çalışmada Ağustos 2010 ile Mayıs 2014 tarihleri arasında hastane ve Radyoloji biriminin arşivleri tarandı. Çalışmaya konvansiyonel MRG sekanslarında, DAG'lerde ve ADC haritalarında meme kitlesi izlenen ve histopatolojik tanısı bulunan 34 hasta dahil edildi. Kitlelere kor biyopsi, vakum biyopsi veya eksizyonel biyopsi uygulandı. Kitlelerin MRG değerlendirmesinde şekil, kontur ve boyanma özellikleri ile kinetik eğrileri dikkate alınarak BI-RADS sınıflaması yapıldı. BI-RADS 2 ve 3 lezyonlar benign, BI-RADS 4 ve 5 lezyonlar malign kabul edilerek lezyonların histopatoloji sonuçları ile karşılaştırıldı. Kitlelerden ve normal fibroglandüler dokulardan ADC ölçümleri yapıldı. ADC değerleri ile histopatoloji sonuçları arasındaki ilişki istatistiksel olarak incelendi. Ayrıca ROC analizi kullanılarak meme kitlelerinin benign-malign ayrımına yönelik eşik ADC değeri hesaplandı. Saptanan 34 meme kitlesinden histopatolojik olarak 15'i benign, 19'u malign idi. Meme MRG'nin malignite saptamadaki hassasiyeti %100, özgüllüğü %40, pozitif öngörü değeri (PÖD) %67,9, negatif öngörü değeri (NÖD) %100 bulunmuştur. Ayrıca yapılan ölçümlerde histopatolojik olarak benign lezyonların ADC ortalaması (± SD) 1,36±0,31 x 10-3 mm²/sn; histopatolojik olarak malign lezyonların ADC ortalaması (± SD) 0,89±0,17 x 10-3 mm²/sn; normal fibroglandüler doku ADC ortalaması (± SD) 1,65±0,24 x 10-3 mm²/sn ölçülmüştür. Buna göre malign kitleler benign kitlelerden, benign kitleler normal fibroglandüler dokudan daha düşük ADC değerlerine sahip olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Yapılan ROC analizine göre ADC eşik değeri olarak 1,05 x 10-3 mm²/sn alındığında ADC'nin malignite saptamadaki hassasiyeti %95, özgüllüğü %87, PÖD'si %90, NÖD'si %93 olarak hesaplandı. MRG'de meme lezyonları değerlendirilirken hem morfolojik hem kinetik parametreler göz önünde bulundurulmaktadır. Ancak malign ve benign lezyonların morfolojik özellikleri ve kontrast tutulum paternleri benzerlik gösterebilmekte olup lezyonların karakterizasyonunda yetersiz kalabilmektedir. Literatürde konvansiyonel meme MRG'nin duyarlılığı %90'ın üzerinde iken özgüllüğü %37-97 gibi geniş bir aralıkta değişmektedir. DAG'nin lezyonun selülaritesi ile ilişkili olarak karakterizasyon sürecinde konvansiyonel MRG'ye ek faydalı bilgiler verebileceği düşünülmektedir. DAG'nin avantajları arasında çok hızlı ve kolay elde edilmesi ve kontrast maddeye gerek duyulmaması sayılabilir. Ancak DAG'nin artefaktlara oldukça duyarlı olması ve uzaysal çözünürlüğünün yetersiz olması, küçük lezyonlara duyarsız kalmasına neden olabilmektedir. DAG'nin, görüntü kalitesinin artırılması halinde meme MRG'de rutinde kullanılan bir uygulama olabileceği düşünülmektedir, Anahtar kelimeler: Meme, MRG, ADC, kitle.

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeMemeMeme neoplazmları+3
Nurtaç Akgül
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aort kapak kalsifikasyonlarının çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi

Aort darlığı (AD) en sık görülen kalp kapak hastalığı olup gelişmiş ülkelerde görülme sıklığı yaşlı nüfusun artışı nedeniyle giderek artmaktadır. İnsidental olarak saptanan kalsifikasyonları pratik bir biçimde değerlendirip klinik korelasyonları ve prognostik önemlerini ortaya koyan çalışma sayısı azdır. Biz, çalışmamızda, BT'de insidental saptanan aort kapak kalsifikasyonlarının, mitral kapak, koroner arter ve aortik-supraaortik kalsifikasyonlar ile birlikteliğini, aort çapı ile korelasyonunu ve pratik bir skorlama sisteminin ekokardiyografide saptanan AD şiddeti ile ilişkisini saptamayı amaçladık. Çalışmaya, Nisan 2012 - Haziran 2012 tarihleri arasında bölümümüzde kardiyak dışı endikasyonlarla toraks tomografisi çekilen hastalardan, ekokardiyografik değerlendirme sonuçları da mevcut olan 367 hasta dahil edildi. Bu hastaların tomografi görüntüleri değerlendirilerek aort kapağı, mitral kapak, koroner arter ve aortik-supraaortik kalsifikasyonları skorlandı ve çıkan aort çapları ölçüldü. AD'nin ekokardiyografik şiddeti ile, skorlanan bu parametrelerin ilişkisi ve skorlanan parametrelerin birbirleri ile korelasyonu istatistiksel yöntemler ile değerlendirildi. Çalışma sonucunda aort kapak kalsifikasyonunun AD varlığını saptamadaki pozitif prediktif değeri %24, negatif prediktif değeri ise %94 bulundu. AD'nin şiddeti ile aort kapağı, mitral kapak, koroner arter ve aortik-supraaortik kalsifikasyon skorunun istatistiksel olarak ilişkili olduğu görüldü. Ayrıca, koroner arter ve aort kapağı kalsifikasyonu ile aortik-supraaortik kalsifikasyon arasında orta derecede korelasyon olduğu, aort çapı ile mitral kapak kalsifikasyonu ve AD şiddeti arasında korelasyonun son derece zayıf olduğu, diğer parametreler arasında ise zayıf bir korelasyon bulunduğu saptandı. Çalışmamız, insidental saptanan aort kapak kalsifikasyonlarının derecesinin darlığın şiddeti ile ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Bunun dışında, değerlendirdiğimiz sahaların birinde saptanan kalsifikasyonun diğer sahalar için uyarıcı nitelikte olabileceği gösterilmiştir. Kullandığımız daha basit kalsifikasyon skorlama sistemi darlık şiddeti ile korele olup, insidental bulguların değerlendirilmesi amacına uygun pratik bir yöntemdir Anahtar kelimeler: Aort darlığı, aort kapağı, kalsifikasyon, bilgisayarlı tomografi, ekokardiyografi.

Aort kapak stenozuAort kapağıKalp hastalıkları+2
Özgür Kızılca
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akdeniz Üniversitesi hastanesi acil servisine başvuran akut karın ağrısı olgularında BT bulguları

Bu çalışmanın amacı akut karın ağrısı ile acil servise başvuran hastaların tanı aşamasında kullanılan abdominal bilgisayarlı tomografi (BT) bulgularını değerlendirmektir. Mayıs 2013 ve Ekim 2013 tarihleri arasında hastanemiz acil servisine akut karın ağrısı ile başvurup tanı aşamasında abdominal bilgisayarlı tomografi çekilen 250 hastanın klinik bilgileri ve BT görüntüleri geriye dönük olarak incelendi. Penetran ve künt yaralanmalı hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların yaşları 16 ile 90 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 43,35 idi. Hastaların 145'i kadın (%58), 105'i erkekti (%42). Hastaların 85'inde (%34) ağrıyı açıklayacak bir patoloji saptanmadı. BT'de en sık görülen patoloji 29 hastada (%11) akut apandisit idi. Akut apandisitte BT'nin sensitivitesi %77 spesifitesi %96 olarak saptanmıştır. Histopatoloji tanısı olan 53 hastanın 43'ünde (%81.1) BT tanılarını histopatolojik son tanılar ile uyumluydu. BT akut abdominal ağrı ile başvuran hastaların değerlendirilmesinde hızlı ve etkili bir görüntüleme yöntemi olup cerrahi veya medikal tedavi yöntemlerinin kararında, BT'nin tanısal önemi bir kere daha anlaşılmıştır

AbdomenAcil servis-hastaneKarın ağrısı+3
Arda Erkan
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Intrakranial kitlelerde serebral anjiografinin tanı değeri ve post-operatif sonuçlarla karşılaştırılması

Filiz Kavasoğlu
Akdeniz University
1987
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Distal aorta ve bilateral alt ekstremite arteriografilerinde arteriosklerozis obliterans lezyonlarının görünümü, dağılımı ve risk fatörleri ile ilişkisi

Kemal Atalay
Akdeniz University
1988
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Normal, romatoid artrit, diabetes mellitus ve kronik renal yetmezlik olgularında metakarpal radyogrammetri uygulaması

Timur Sindel
Akdeniz University
1995
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sakroiliit tanısında mr görüntülemede yaş gruplarına göre kontrast madde kullanımının gerekliliği

Seronegatif spondiloartropatiler öncelikle sakroiliak eklemleri ve omurgayı tutan heterojen bir hastalık grubudur. Prototipi Ankilozan Spondilit'tir. Ankilozan Spondilitin en erken ve en karakteristik bulguları sakroiliak eklemde izlenir. Sakroiliitin tanısında, klinik bulgular, laboratuvar verileri ve fizik muayene sınırlı kalmaktadır. Bu nedenle tanıda görüntüleme yöntemleri önem arzetmektedir. Radyografi ilk tercih edilen görüntüleme yöntemi olmakla birlikte, Manyetik Rezonans görüntülemenin erken ve aktif sakroiliitin saptanmasında etkin bir görüntüleme yöntemi olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmada klinik olarak sakroiliit tanısı veya kuşkusu bulunan hastaların sakroiliak MR tetkiklerinde, kontrast öncesi ve sonrası serilerde, aktif ve kronik sakroiliit bulgularını saptayarak aktif sakroiliit tanısında kontrast madde gereksiniminin araştırılması amaçlandı. Kasım 2016 ile Ocak 2017 tarihleri arasında, Ankilozan Spondilit tanısı veya kuşkusu ile kurumumuzda sakroiliak MR görüntülemesi gerçekleştirilmiş 76'sı kadın, 42'si erkek 118 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Olgular yaşa göre 18-25 yaş, 26-45 yaş ve 46 yaş ve üzeri olmak üzere 3 gruba ayrıldı. İki radyolog birbirlerinden ve hastanın klinik ve demografik bilgilerinden habersiz olarak ilk oturumda kontrast öncesi sekansları, farklı günlerdeki ikinci oturumda ise kontrast öncesi ve sonrası elde olunan tüm sekansları değerlendirdi. Görüntüleme bulguları ASAS kriterleri yönünden incelendi, kontrast öncesi ve kontrast sonrası tanı farklılıkları araştırıldı. Birinci değerlendiricinin sonuçlarına göre, her üç yaş grubunda da aktif sakroiliit tanısı için osteiti tanımlamada kontrast sonrası seriler ek katkı sağlamadı. İkinci değerlendiricinin sonuçlarında ise yalnızca 46 yaş ve üstü grupta osteiti tanımlamada kontrast sonrası seriler istatistiksel olarak anlamlı katkıda bulundu. Sonuç olarak, eldeki veriler ışığında özellikle genç ve orta yaş hasta yaş gruplarında aktif sakroiliit tanısında, kontrastlı serilerin STIR sekansına üstün olmadığı söylenebilir. Anahtar Sözcükler: Spondiloartropati, Sakroiliit, Sakroiliak eklem MR, STIR

Kontrast maddelerManyetik rezonans görüntülemeSakroiliyak eklem+1
Nazım Çetinkaya
Adnan Menderes University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal Kolikde IVP ve Spiral BT :Karşılaştırmalı bir çalışma

Seher Erkan Boz
Akdeniz University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt ekstremite tıklayıcı arteryel sistem hastalıklarında renkli doppler ultra sonografinin "Digital Subtraction" anjiyografi ile karşılaştırılması

Ali Rıza Yıldırım
Akdeniz University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemorajik beyin tümörlerinde ve beyin tümörü operasyonu geçiren olguların takip MR'larında perfüzyon sekansının yararlılığı

Giriş ve Amaç: Çalışmanın amacı beyin tümörlü hastalarda hemorajik ve postoperatif değişikliklerin multifaz ve single faz Arterial Spin Labelling (ASL) perfüzyon MRG ve Dinamik Kontrastlı Perfüzyon MRG (DSC) tanı duyarlılığına olan etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya histopatolojik olarak ya da klinik ve radyolojik takip sonucu kesin tanı almış, primer veya metastatik beyin tümörü olan 95 olgu alındı. Tüm tetkikler 1,5 Tesla konvansiyonel kontrastsız ve kontrastlı MRG, kontrastsız multifaz ve singlefaz ASL Perfüzyon MRG ve DSC Perfüzyon MRG ile aynı seansta incelendi. Preoperatif (native), hemoraji veya kalsifikasyon içermeyen olgulardan bir grup (Grup 1) oluşturuldu. Kitle içi kanama veya kalsifikasyonu saptanan veya daha önce beyin tümörü nedeniyle opere olmuş ve buna bağlı hemoraji veya artefaktlar içeren olgular belirlenip bu olgulardan da başka bir grup (Grup 2) oluşturuldu. İş istasyonunda ASL ve DSC perfüzyon haritaları çıkarıldı. Haritalar kantitatif ve kalitatif olarak değerlendirildi. Kantitatif değerlendirmede tümör lokalizasyonundan elde edilen rölatif ASL ve DSC rCBF değerleri ile karşı hemisfer normal beyaz cevherden elde edilen ROI ölçümlerinin oranları hesaplandı. Bu oranlar, tüm hastalarda, Grup 1 ve Grup 2 de her iki tekniğin tanı duyarlılığı ve özgüllüğünü araştırmak üzere istatistiksel olarak ayrı ayrı analiz edildi. Ayrıca multifaz ve singlefaz ASL haritaları lezyonları tanıyabilme açısından kendi aralarında karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 1'deki olgu sayısı 44; Grup 2'deki 51'di. Her iki yöntem için en yüksek tanı duyarlılığı sağlayan eşik değerler ROC analiz sonucuna göre belirlendi. ASL perfüzyon MRG'den elde olunan ROI ölçümleri için malignite kriteri 1,4 nin üzerinde eşik değer olarak kabul edildiğinde tüm hastalarda duyarlılık, özgüllük ve doğruluk sırasıyla %84,8, %85,7 ve %85, Grup 1'de %90,5, %82,6, %86, Grup 2'de ise %80, %88,5 ve %84 saptandı. Kontrastlı perfüzyon MRG tetkikinde rCBF değeri için eşik değer 1,6 kabul edildiğinde tüm hastalarda duyarlılık, özgüllük ve doğruluk sırasıyla %82,6, %81,6, %82, Grup 1'de %85,7, %78,3, %81, Grup 2'de ise %80, %84,6 ve %82 saptandı. Hem multifaz hem singlefaz ASL haritası alınan 64 hastanın 10 (%15,6)'unda lezyon multifaz haritada seçilebiliyorken single faz haritada ayırt edilemedi. Sonuç: Çalışmanın sonucunda beyin tümörlü hastalarda rCBF değerinin duyarlılığının rCBV'ye oranla daha yüksek olduğunu saptadık. Tüm hastalar için ASL tekniğinin duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü değeri ve negatif öngörü değerlerini kontrastlı DSC perfüzyon tekniğine göre daha yüksek bulduk. Kanama içermeyen nativ grupta ASL nin bu üstünlüğü daha belirgindi. Suseptibilite artefaktları içeren olgularda ASL ve DSC perfüzyon MRG yöntemlerinin her ikisinde de duyarlılık benzer oranlarda düşmektedir. Ayrıca multifaz ASL single faz ASL ye göre daha fazla olguda tanı koydurucudur. Anahtar Kelimeler: Beyin tümörü, Dinamik Kontrastlı Perfüzyon MRG (DSCE), Arteriyal Spin Labelling Perfüzyon MRG (ASL), Kanamalı beyin tümörü, Postoperatif değişiklikler

Beyin neoplazmlarıCerrahiHemorajiler+5
Hakan Maral
Adnan Menderes University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karaciğer kitlelerinin tanı ve takibinde konvansiyonel MR bulgularının yanı sıra difüzyon ağırlıklı görüntülemenin rolü

Amaç: Bu çalışmanın amacı MRG (manyetik rezonans görüntüleme)'de saptanan karaciğer lezyonlarının tanı ve takibinde kantitatif ADC (apperent diffusion coefficient) verilerinin etkinliğini araştırmaktadır. Gereç-Yöntem: Aralık 2014-2017 yılları arasında, karaciğerde solid ve/veya kistik lezyon saptanan 18 yaş ve üzeri 948 hastadan 524'ü çalışmaya dâhil edilmiştir. Tedavi takibinde olan 40 olgunun iki MRG'si, diğer her olgu için tek MRG ve her tetkikte bir lezyondan ölçüm yapılmıştır (564 tetkik; 564 ölçüm). 1,5 Tesla MRG cihazı ile edilen konvansiyonel sekanslarda lezyonun yeri, boyutu, kenar-sınır özellikleri, T1-T2 sinyali değerlendirilmiştir. Kantitatif ADC ölçümleri (minimum, maksimum, ortalama) ve lezyon kontrastlanma paterni lisanslı görüntü analiz yazılım programı aracılığıyla bulunmuştur. İstatistiksel analizde (SPSS 22. versiyon, MedCalc 18. versiyon) p <0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Toplam 524 (242 erkek, 282 kadın) olgudan 350 (%67)'si benign, 174 (%33)'ü malign tanı almıştır. Olguların yaş ortalaması 60 (±12/21-88)'dı. Benign lezyonlarda ortalama boyut 30 (±20/10-125) mm, malign lezyonlarda 52 (±40/10-200) mm idi. Bening-malign lezyon grupları arasında minimum, maksimum ve ortalama ADC değerleri için önemli ölçüde istatistiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,001/Mann-Whitney U). Rutin pratikte sıkça kullanılan ortalama ADC için eşik değer 1,72 x10-3mm2/s alındığında benign- malign ayırımında duyarlılık %83, özgüllük %98, negatif prediktif değer %99, pozitif prediktif değer %74 bulunmuştur (ROC analizi, MedCalc). Hepatosellüler karsinomların (HSK) iyi, orta ve kötü diferansiyasyon gösteren tipleri arasında minimum ADC için istatistiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,001/One-Way ANOVA). Li-RADS sınıflamasına göre ise L3-L4-L5 grupları arasında ADC değerlerinde anlamlı farklılık saptanmamıştır (p:0,698). Tedavi altındaki malign lezyonlardan boyutsal regresyon gösterenlerde ADC değerindeki artış anlamlı bulunmuştur (p<0,001/Wilcoxon T test). Sonuç: Konvansiyonel MRG sekanslarının yanında kantitatif ADC ölçümleri benign-malign lezyon ayrımında, HSK'ın diferansiyasyon derecelendirmesinde ve tedavi yanıtının doğru değerlendirilmesinde faydalı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Karaciğer Lezyonları, Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG), Difüzyon Ağırlıklı Görüntüleme (DAG), ADC (Apperent Diffusion Coefficient) İletişim Adresi: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi, Radyoloji Ana Bilim Dalı, AYDIN / E-mail: dr.a.tanyeri@gmail.com

Difüzyon katsayısıDifüzyon manyetik rezonans görüntülemeDifüzyon manyetik rezonans görüntüleme+5
Ahmet Tanyeri
Adnan Menderes University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Shear-wave elastografi US ile yapılan appendiks elastisite ölçümünün akut apandisit tanısındaki yeri

Giriş ve Amaç Akut apandisit en sık cerrahi gerektiren akut batın sebebidir. Gri-skala ultrasonografi (US) tanıda ilk basamak görüntüleme yöntemidir. US bulgularının tanısal performansı yüksektir ancak gri-skala US bulgularının tanıda yetersiz kaldığı durumlar bulunması nedeniyle non-invaziv, radyasyon ve kontrast madde maruziyetine neden olmayan tekrarlanabilir yeni yöntemlere ihtiyaç vardır. Enflame appendiksin sertliğinde artış olacağı hipotezinden yola çıkarak planlanan bu çalışmanın amacı shear-wave elastografi US incelemenin akut apandisit tanısındaki yerini araştırmak ve enflamasyon yoğunluğuyla olan ilişkisini histopatolojik bulgularla karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem İleri dönük olarak planlanan bu çalışmanın öncesinde etik kurul onayı alınmış olup her hastadan muayene öncesinde bilgilendirme sonrası aydınlatılmış onam formları elde olunmuştur. Karın ağrısı şikayeti nedeniyle başvuran ve akut apandisit ön tanısı bulunan tüm hastalara tüm abdomen US incelemesi yapıldıktan sonra bu hastalar içerisinde appendiksi değerlendirilebilen 84'ünde çap, lamina propria kalınlığı ve submukoza kalınlığı gibi gri-skala US bulgularına ek olarak SWE US tekniği ile appendiks elastisitesi ölçülmüştür. Hasta grubu 36, kontrol grubu ise 48 kişiden oluşmaktadır. Opere edilen hastalarda enflamasyon olup olmadığı histopatolojik olarak doğrulanmış olup akut apandisit tanısı alanlarda enflamasyon yoğunluğuna göre semikantitatif skorlama yapılmıştır. SWE'nin akut apandisitteki tanısal performansı, ROC analizleri yapıldıktan sonra duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü değeri (PÖD), negatif öngörü değeri(NÖD) hesaplanarak değerlendirilmiştir. Bulgular SWE US elastografi tekniğiyle yapılan ölçümlere göre appendiks elastisite değerleri hasta grubunda ortalama 40,04 kPa,; kontrol grubunda ise ortalama 21,65 kPa ölçülmüş olup iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). ROC eğrisi analizinde eğri altında kalan alan 0,749 hesaplanmış olup cut-off değeri 20,25 kPa olarak belirlenmiştir. Bu değere göre shear-wave elastografi US ölçümünün akut apandisit tanısında sensitivitesi %77, spesifitesi ise %65 olarak hesaplanmıştır. Histopatolojik değerlendirmeye göre yapılan sınıflandırmada ise elastisite ölçümlerinin median değerleri hafif enflamasyonlu grupta (skor=1) 16,20 kPa, orta şiddette enflamasyonlu grupta (skor=2) 31,85, kPa, şiddetli enflamasyonlu grupta ise (skor=3) 34,20 kPa olarak ölçülmüştür. Enflamasyon şiddetindeki artış ile SWE US ölçüm değerlerinde artış arasında korelasyon mevcut olup istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Sonuç Enflamasyona bağlı dokunun sertleşmesi nedeniyle enflamasyon yoğunluğuyla birlikte SWE yöntemindeki appendiks elastisite değerlerinde anlamlı bir artış görülmektedir. Ancak bu anlamlı değişiklik sadece orta ve şiddetli enflamasyon durumlarında olmaktadır. Gri skala US'de tespit edilebilen akut apandisitli olgularda SWE elastisite değerlerinde, enflamasyon yoğunluğu nispetinde artış görülmektedir. Bu veriden yola çıkarak, akut apandisit teşhisi konulan hastalarda, SWE yönteminin yardımıyla enflamasyonun yoğunluğu hakkında yorum yapılabilir. Anahtar Kelimeler: Ultrasonografi, Elastografi, Shear-wave, Akut apandisit

ApandisitApendiksElastografi+2
Cihat Yıldırım
Adnan Menderes University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yumuşak doku tümörlerinde malign ve benign ayrımında b- mod usg, power doppler ve elastografinin etkinliği ve tanıya katkısı

Giriş ve Amaç Yumuşak doku tümörler günlük klinik pratikte sıklıkla karşımıza çıkmaktadır ve çoğu benign tümörlerdir. Yumuşak dokuların görüntülenmesi sırasında ana hedeflerden biri malign tümörlerin belirlenmesi olmalıdır. Yumuşak doku tümörlerinde ilk görüntüleme yöntemi olarak US tercih edilmektedir. Ucuz ve kolayca elde edilebilir bir tetkiktir. Bu ileriye dönük çalışmadaki amacımız, B- mod US, Power Doppler ve Shearwave Elastografinin benign ve malign yumuşak doku kitlelerini ayırt etmedeki faydasını ve tanıya katkısını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem Bu prospektif çalışma kurumumuz etik kurulu onaylanmış ve her muayeneden önce tüm hastalardan yazılı bilgilendirilmiş gönüllü onamları alınmıştır. Tüm hastalara B-mod US, Power Doppler ve pSWE yapıldı. Yumuşak doku tümörlerin morfolojik özellikleri, kanlanmaları ve sertlikleri değerlendirilerek kayıt edildi. US incelemelerinden sonra histopatolojik tanı elde etmek için lezyonlara kesici iğne biyopsi veya eksizyonel biyopsi yapıldı. Tümörlerin histopatolojik tanısı referans olarak kullanıldı. Histopatolojik tanısı olmayan olgular çalışmaya dahil edilmedi. Yetmiş dört hastanın 75 yumuşak doku tümörleri çalışmaya dahil edildi. Kategorik değişkenler arasındaki bağımlılık ki-kare testi kullanılarak belirlendi. Kategorik değişkenler için tanımlayıcı istatistikler sayı (yüzde) olarak verildi. Mann-Whitney u testi iki bağımsız grubu karşılaştırmak için kullanıldı. p<0.05 olan değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular Benign (n=43) ve malign yumuşak doku tümörlerinde (n=32) uzun aksı, şekil, işgal ettiği doku kompartmani, vaskülarizasyon paternleri ve pSWE açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p <0.05). Malign nodların ortanca sertliği (46,5 kPa) ile benign nodların ortanca sertliği (27,8 kPa) arasında anlamlı fark bulundu (p<0.05). ROC eğrisi kullanılarak en iyi kesme değeri 34.9 kPa olarak belirlendi. Benign ve malign tümörleri ayırt etmede bu değerin duyarlılığı ve özgüllüğü sırasıyla % 65.6 ve % 70.7 olarak hesaplandı. Eğri altındaki alan 0.664'tü. Tümörün kenar özellikleri, tümörün ekojenitesi, iç kompozisyonu ve homojenliği, benign ve malign tümörler arasındaki ayrımda anlamlı değildi (p >0,05). Sonuç Çalışmamız yumuşak doku tümörlerinde US bulgularının benign malign ayrımındaki yerini incelemiştir. Buna göre tümör boyutu, şekli, vaskülaritesi, lezyonun tuttuğu kompartman sayısı ve son olarak SWE ile elde edilen değerlerin bu ayrımda yararlı olabileceği bulunmuştur. Bu bilgiler ışığında daha geniş olgu serileri ile yapılacak yeni çalışmalar ile, SWE'nin yumuşak doku tümörlerinin ayırıcı tanısında ve yönetiminde daha önemli bir role sahip olacağını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Ultrasonografi, Doppler, Elastografi, Shear-wave, Yumuşak doku tümörleri

ElastografiNeoplazmlarTeşhis+5
Rashıd Mukoya Bwıre
Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mesane çıkım obstrüksiyonlarında renal kan akımındaki değişikliklerin medikal tedavi öncesi ve sonrası renkli doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi

Ercüment Kent
Akdeniz University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meniskal yırtıkların 0,35 ve 1,5 tesla MRG cihazlarında değerlendirilmesi ve artroskopi korelasyonu

Gökhan Esen
Akdeniz University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antalya`da karaciğer kist hidatik yaygınlığı ; Ultrasonografi ile köylerde ve hastaneye başvuran hastalarda tarama

İrfan Çapraz
Akdeniz University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Paranazal sinüslerin incelenmesinde düşük doz helikal bilgisayarlı tomografinin tanısal değeri

Meltem Özdoğan Ünal
Akdeniz University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tek akciğer nodülü değerlendirilmesinde dinamik kontrastlı bilgisayarlı tomografinin yeri

AmaçTek akciğer nodüllerinin malign-benign ayırımında spiral dinamik bilgisayarlı tomografinin yerini belirlemektir.YöntemÇalışmaya göğüs grafisinde, 1?3 cm çapında, tek nodül saptanan 30 erişkin hasta dahil edildi. Adnan Menderes Üniversitesi bünyesindeki etik kuruldan onay alındı. Hastalar çalışma hakkında bilgilendirildi ve yazılı onama formları elde olundu.İlk olarak, kontrastsız, tüm toraks 7 mm kesit kalınlığında 120 kV, 200 mAs, 1,5 pitch ile tek nefes tutuşta spiral olarak tarandı. Nodülün lokalizasyonu, boyutu, kenar özelliği kaydedilip içyapısı değerlendirilerek; kalsifikasyon, kavitasyon, yağ dansitesi içerip içermediği not edildi. Ayrıca mediasten 1 cm'den büyük lenf nodu açısından incelendi.Daha sonra intravenöz kontrastlı incelemeye geçilmiştir. Opak madde olarak, herhangi bir non-iyonik iyotlu bileşiğin (Omnipaque, Ultravist , Iomeron, Optiray yada Pamiray) 300mg/ml'lik solüsyonu kullanıldı. Hastalara verilecek kontrast madde dozları hasta ağırlığına göre standardize edildi.Dinamik fazlara geçmeden önce nodül lokalizasyonu belirlenerek 3 mm kesit kalınlığında, diğer parametreler aynı şekilde sadece nodül bölgesi tarandı. Kontrast madde verildikten sonra yine nodül bölgesi 3 mm kesit kalınlığında, 1., 2., 3., 4., 5., 10. ve 15. dakikalarda taranarak nodülün zamana karşı kontrastlanma eğrileri elde edildi. Nodülün dansite ölçümlerindeki en yüksek değeri ?pik kontrast değeri?, bu değeri aldığı zaman ?pik kontrast zamanı? olarak belirlendi. Pik kontrast değeri kontrastsız kesitlerdeki dansite değerinden çıkarılıp ?maksimum attenüasyon değeri? bulundu. Maksimum attenüasyon değeri olarak 15 HU eşik kabul edilip, 15 HU üzeri değere sahip nodüller malign olarak kabul edildi. Elde edilebilenlerde histopatolojik tanıya gidilerek, diğer durumda ise takip BT, PET- BT ile hastalar değerlendirildi. Dinamik kontrastlı BT 'nin duyarlılık ve özgüllüğü, değişik maksimum attenüasyon değerleri eşik değer olarak alınarak hesaplandı.BulgularÇalışmaya 12 kadın, 18 erkek toplam 30 hasta dahil edildi. Nodüllerin 12'si malign (% 40), 18'i benign (% 60) idi. Malign nodüllerin 9'u erkek, 3'ü kadın hasta idi. Malign nodüllerin patolojik tanıları 5 adenokanser (% 41), küçük hücreli dışı akciğer karsinomu-tipi belirlenemeyen 3 (% 35), 1 karsinoid (% 8), 1 yassı hücreli karsinom (% 8), 1 berrak hücreli karsinom (% 8), 1 metastaz (% 8) olarak saptandı. Hastaların yaşları 29?82 arasında değişmekteydi. Malign nodüllerde ortanca yaş 68 yıl (% 25 persentili 65 yaş-% 75 persentili 73 yaş) iken benign nodüllerde 59 yıl (% 25 persentili 46 yaş-% 75 persentili 75 yaş) bulundu. Malign ve benign grup arasında ortanca görülme yaşı açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı (p=0,305).Malign ve benign nodüller arasında cinsiyet ve lokalizasyon açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (sırasıyla p değerleri 0,121 ve 0,611). Sadece çap ve maksimum attenüasyon bakımından malign ve benign nodüller arasında anlamlı farklılık mevcuttu (sırasıyla p değerleri 0,039 ve 0,045). Malign nodüllerin ortanca çapı 2,5 cm (% 25 persentili 2 cm-% 75 persentili 2,87 cm) iken benign nodüllerin ortanca çapı 1,6 cm (% 25 persentili 1,3 cm-% 75 persentili 2,4 cm) saptandı. Malign nodüllerin maksimum attenüasyon değeri benign nodüllerden fazla bulundu. Pik kontrastlanma zamanı ortanca değeri malign nodüllerde 2,5. dk (% 25 persentili 1,25. dk-% 75 persentili 3,75 dk), benign nodüllerde 5. dk (% 25 persentili 2. dk-% 75 persentili 5. dk) olarak tespit edildi.Malign ve benign nodüller için önce ayrı ayrı tüm dakikalardaki dansite değerleri birbirleriyle karşılaştırıldı. Malign nodüller için kontrastsız dansite değeri ile tüm dakikalarla, 4. dakika ile 15. dakika ve 5. dakika ile 15. dakika arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p değerleri sırasıyla 0,003, 0,003, 0,003, 0,003, 0,008, 0,008, 0,012, 0,018 ve 0,041). Benign nodüllerde kontrastsız dansite değeri 1., 2., 3., 4., 5. ve 10. dakika ile arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p değerleri sırasıyla 0,033, 0,001, 0,003, 0,003, 0,007 ve 0,030).15 HU eşik değer olarak alınıp duyarlılık % 92, özgüllük % 50, pozitif öngörü değeri % 58, negatif öngörü değeri % 90 olarak tespit edildi.SonuçTek akciğer nodüllerinin değerlendirilmesinde dinamik kontrastlı BT, duyarlılığı yüksek ancak özgüllüğü düşük bir tetkiktir. Klinik olarak malign- benign ayırımı yapılamayanlarda faydalı bilgiler sağlayabilir.Anahtar Kelimeler Tek akciğer nodülü, dinamik BT

AkciğerAkciğer neoplazmlarıKarsinoma+3
Naciye Delibaş
Adnan Menderes University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İşaretleme biyopsisi ile değerlendirilen meme mikrokalsifikasyonlarının retrospektif analizi

Güliz Kiracıoğlu Yarar
Akdeniz University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manyetik rezonans görüntüleme ile normal olgularda medulla spinalis torakal segmentinde çap ölçümleri

M. Gökan Yarar
Akdeniz University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bronşial astım hastalarının değerlendirilmesinde HRCT ve ekspiratuvar HRCT

Zafer Düzgün
Akdeniz University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ultrasonografi kılavuzluğunda 18 ve 20 gauge iğneler ile yapılan perkütan karaciğer kitle biyopsisi sonuçlarının karşılaştırılması

Ultrasonografi Kilavuzluğunda 18 Ve 20 Gauge Kesici İğneler İle Yapılan Perkütan Karaciğer Kitle Biyopsisi Sonuçlarının KarşılaştırılmasıAmaç: Çalışmamızda, ultrasonografi(US) kılavuzluğunda perkütan karaciğer kitle biyopsisinde kullanılan 18G ve 20G kalınlıktaki kesici iğnelerin tanısal başarılarının ve etkinliklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmaya karaciğer kitlesi varlığı sebebiyle 18G ve 20G kalınlıkta iğnelerle US kılavuzluğunda kesici iğne biyopsisi gerçekleştirilen 60 hasta dahil edildi. Biyopsi yapılan lezyonun histopatolojik değerlendirme sonuçları, dosya takip bulguları, takip görüntüleme bulguları ve tekrar biyopsi yapılan hastalarda biyopsi sonuçları incelenerek lezyonun kesin tanısı belirlendi. 18G ve 20G kalınlıktaki her iki iğne tipi için duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü değeri, negatif öngörü değeri ve tanısal doğruluk oranları hesaplandı.Bulgular: Değerlendirilen 60 karaciğer kitlesinin 54'ünün (% 90) kesin tanısı malign iken 6'sının (% 10) kesin tanısı benign idi. 18G kalınlıkta kesici iğne ile 60 kitlenin 55 tanesinde kesin tanı ile uyumlu histopatolojik tanıya ulaşıldı. 54 malign kitlenin 49'unda malignite saptanabilirken; 6 benign kitlenin tümünde benign tanı bildirildi. 18G kalınlıkta kesici iğnenin karaciğer kitle biyopsisi için duyarlılığı % 90,7; özgüllüğü ve pozitif öngörü değeri %100,0; negatif öngörü değeri % 75,0 ve tanısal doğruluk oranı % 91,6 bulundu. 20G kalınlıkta kesici iğneyle ise 60 kitlenin 53'ünde kesin tanıyla uyumlu histopatolojik sonuç elde edildi. 54 malign kitlenin 47'sinde malign tanı; 6 benign kitlenin tümünde benign tanı bildirildi. 20G kalınlıkta kesici iğnenin karaciğer kitle biyopsisi için duyarlılığı % 87,0; özgüllüğü ve pozitif öngörü değeri % 100,0; negatif öngörü değeri % 66,7 ve tanısal doğruluk oranı % 88,3 olarak hesaplandı. US kılavuzluğunda karaciğer kitlelerine yönelik yapılan kesici iğne biyopsisinde 18G ve 20G kalınlıkta kesici iğnelerin kullanımı ile elde edilen sonuçlar arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmadı (p=0,540).Sonuç: Çalışmamızda karaciğer kitle lezyonlarının US kılavuzluğunda perkutan biyopsisindee; 18G ve 20G kesici iğnelerin benzer tanısal başarı ve etkinliğe sahip olduğu saptandı. İnce kalibrasyonu nedeniyle özellikle kanama bozukluğu varlığı gibi yüksek risk taşıyan hasta grubunda 20G kesici iğne tercih edilebilir.Anahtar Kelimeler: US kılavuzluğunda biyopsi, karaciğer biyopsisi, kesici iğne biyopsisi

BiyopsiBiyopsi-iğneKaraciğer+2
Cenk Eraslan
Adnan Menderes University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apneli olgularda üst solunum yollarının sefalometrik değerlendirilmesi

Derya Fidan
Akdeniz University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kitlelerinin değerlendirilmesinde gerçek zamanlı elastografinin yeri

Amaç: Elastografinin solid meme lezyonlarının malign-benign ayırımına katkısını araştırmak; malign ön tanılı lezyonlarda çevre meme dokusunun elastografik özelliklerinin tümör invazyonunu değerlendirmeye katkısı olup olmadığını belirlemektir.Gereç ve yöntem: Tüm olgular bilgilendirilerek sözlü ve yazılı onayları alındı. Haziran 2010 - Haziran 2011 tarihleri arasında meme görüntüleme ünitesinde değerlendirilen ve memesinde solid lezyon saptanan olgular gri-skala ultrasonografi (US) incelemesinin ardından, aynı seansda gerçek zamanlı elastografi (GZE) incelemesiyle değerlendirildi. Çalışmaya radyolojik değerlendirme sonucunda biyopsi gerektiren lezyon saptanan ve histopatolojik tanı sağlanan 171 olgu dahil edildi. Saptanan lezyonların BI-RADS skoru, elastografi skoru ve histopatolojik tanıları kaydedildi. Gri-skala US ve elastografinin duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü değeri, negatif öngörü değeri ve tanısal doğruluk oranları histopatolojik tanılarla karşılaştırılarak hesaplandı. Ayrıca elastografi inceleme sonuçları lezyon çevresinde bulunan meme dokusundaki histopatolojik bulgularla uyumu araştırıldı.Bulgular: Toplam 171 olgudaki 179 lezyon değerlendirildi. Ortalama lezyon boyutu 16,8 mm idi. Toplam 77 lezyon elastografi incelemesinde skor 1-3, 102 lezyon ise skor 4-5 olarak değerlendirildi. Histopatolojik incelemede 98 lezyon benign, 81 lezyon malign tanı aldı. Gri-skala US'nin duyarlılığı, özgüllüğü, pozitif prediktif değeri ve negatif prediktif değeri, tanısal doğruluğu sırasıyla %97, %58, %66, %96, %76 saptandı. Gerçek zamanlı elastografinin duyarlılığı, özgüllüğü, pozitif prediktif değeri ve negatif prediktif değeri, tanısal doğruluğu sırasıyla %97, %76, %77, %97, %86 bulundu. Elastografi skor 5 olarak kodlanan ve kanser tanısı alarak opere edilen olgularda lezyon çevresinde malign bulgular olması ve fibrozis varlığı ile elastografi skoru arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptandı (k=0,625).Tartışma: Gerçek zamanlı elastografi, gri-skala US incelemesine eklendiğinde lezyonların malign-benign ayrımına katkısı gösterilmiş yeni bir yöntemdir. Literatürdeki çalışmalar ve bizim elde edilen sonuçlar da bu bilgiyi desteklemektedir. Elastografinin özellikle benign lezyonları ayırt edebilme yeteneği gereksiz biyopsi sayısını azaltabilir.Anahtar kelimeler: solid meme kitleleri, gerçek zamanlı elastografi, tümör invazyonu

MemeMeme neoplazmlarıNeoplazmlar+1
Kamil Tektaş
Adnan Menderes University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolon tümörlerinde spiral bt kolonografi ve sanal endoskopiincelemesinin rutin bt içerisinde tanıya katkıları

AMAÇ: Kolon kanseri riski ya da şüphesi taşıyan hasta grubunda, BTK ve sanal kolonoskopi duyarlılığını, konvansiyonel kolonoskopi ve mümkün olan olgularda çift kontrastlı kolon grafisi ile karşılaştırarak, yöntemin tarama aracı olarak kullanılıp kullanılamayacağını sorgulamak ve hasta toleransını konvansiyonel kolonoskopi ile karşılaştırmalı olarak belirlemek. GEREÇ VE YÖNTEM: Kolon malignitesi riski yüksek 35 hastaya büyük çoğunluğu aynı günde olmak üzere konvansiyonel kolonoskopi ve spiral BTK yapıldı. Foley kateterle rektumdan hastan›n tolere edebileceği kadar hava verildikten sonra spiral BT kesitleri elde edildi. Bu görüntüler daha sonra üç boyutlu rekonstrüksiyon yapabilen ayrı bir konsolda aksiyel, iki boyutlu reformat ve sanal endoluminal görüntüleme yöntemleri kullanılarak değerlendirildi. Spiral BTK sonuçları konvansiyonel kolonoskopi bulguları ile karşılaştırıldı. BULGULAR: Konvansiyonel kolonoskopi yapılan 35 hastanın 27'sinde polip ya da kitle saptanmadı. Her iki modaliteyle de saptanan sekiz lezyonun histopatolojik incelemesinde 1'i tubulovillöz, 1'i tübüler, 2'si villöz adenom olmak üzere 4 adenomatöz polip; 4' ü de adenokarsinom tanısı aldı. Hastaların %22,8'inde tanı ve tedaviye yön veren major ek bulgu saptanmıştır. SONUÇ: Spiral BTK'nın polip saptama duyarlılığı yüksek olup göreceli güvenilir ve invaziv olmayan bir tetkiktir. Ayrıca kolon dışı bulgular, malignite saptanan hastalarda evreleme için gerekli olabilecek ek tetkik ihtiyacını ortadan kaldırmakta ve tanı ve tedaviyi yönlendirmede belirleyici olmaktadır.

Gülten Sezgin Bener
Adnan Menderes University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner tromboemboli tanısında spiral bilgisayarlı tomografik pulmoner anjiografinin yeri; klinik ve laboratuvar verileri ile uyumu

ÖZET3XOPRQHUWURPERHPEROL37(PRUWDOLWHRUDQÕ\NVHNVÕNJ|UOHQELUKDVWDOÕNWÕU37(PTEWDQÕVÕQÕ NR\PDN NOLQLV\HQOHULQ NDUúÕODúWÕ÷Õ ]RU ELU GXUXPGXU 3XOPRQHU DQMLografiWDQÕVÕQGD HWNLQ ELU \|QWHP ROPDVÕQD UD÷PHQ SDKDOÕ LQYD]LY YH NRPSOLNDV\RQODUÕ RODQ ELU\|QWHPGLU%XQHGHQOHJQP]GHSXOPRQHUWURPERHPEROLWDQÕVÕQGDLQYD]LYROPD\DQoDEXNAnjiografiXODúÕODELOHQ YH HWNLQ ELU \|QWHP RODQ 6SLUDO %LOJLVD\DUOÕ 7RPRJUDILN 3ulmoner(SBTPA) WHUFLK HGLOPHNWHGLU dDOÕúPDODUOD KDOHQ LQYD]LY ROPayan PHWRGODU NXOODQÕODUDNWDQÕVDODOJRULWPDODU\DSÕOPDNWDGÕUSBTPA LOH 37( WDQÕVÕ DODQODUGD &HQHYUH NOLQLN NXUDOODUÕQÕQ WDQÕVDO%X oDOÕúPDGDHWNLQOL÷L DUDúWÕUÕOGÕ $\UÕFD 37( WDQÕVÕ DODQ YH DOPD\DQ ROJXODUGD 37( ULVN IDNW|UOHULQLQtranstorasikNOLQLN EXOJX YH EHOLUWLOHULQ DUWHU\HO NDQ JD]ÕQÕQ J|÷V JUDILVLQLQ YHHNRNDUGL\RJUDIL EXOJXODUÕQÕQ D\ÕUW HGLFLOL÷L YH 37( DoÕVÕQGDQ '-dimer GX\DUOÕOÕ÷Õ |]JOO÷pozitif ve negatif EHNOHQHQ GH÷HUL LOH YHQ|] 'RSSOHU XOWUDVRQRJUDILQLQ '86 SR]LWLI YHQHJDWLI EHNOHQHQ GH÷HUL DUDúWÕUÕOGÕ 37( LOH SXOPRQHU DUWHU JHQLúOLNOHUL DUDVÕQGDNL LOLúNL\HEDNÕOGÕ$NFL÷HUSDUDQNLPYHSOHYUDOEXOJXODUÕQÕQ37(DoÕVÕQGDQ|QHPLLQFHOHQGL6%73$LOHPT(WDQÕVÕQGD\DQÕOJÕ\DQHGHQRODQGXUXPODUEHOLUOHQGL37(WDQÕOÕKHUROJXGD3XOPRQHU$UWHU%LOJLVD\DUOÕ 7RPRJUDILN 2EVWUNVL\RQ øQGHNV 2UDQÕ 3$%72ø2 KHVDSODQGÕ YH EXQXQ&HQHYUHNOLQLNRODVÕOÕNJUXSODUÕYHKDVWDVXUYH\LLOHLOLúNLVLDUDúWÕUÕOGÕPulmoner WURPERHPEROL úSKHVL RODQ ROJXQXQ 6%73$ J|UQWOHUL ELUbirindenED÷ÕPVÕ]ELULWRUDNVUDG\RORMLVLNRQXVXQGDGHQH\LPOLGL÷HULJHQHOUDG\RORJLNLGH÷HUOHQGLULFLWDUDIÕQGDQUHWURVSHNWLIRODUDNLQFHOHQGL37(WDQÕVÕLNLGH÷HUOHQGLULFLQLQRUWDNNDUDUÕLOHNondu.kontrastlanmada yetersizlikøNLGH÷HUOHQGLULFLDUDVÕX\XPoRNL\LEXOXQGX9DVNülerolan LNL KDVWD oDOÕúPDGDQ oÕNDUÕOGÕ YH VRQXo RODUDN 37( WDQÕVÕ ROJXGD NRQGXROJXGDGÕúODQGÕHiçbir klinik bulgu veya belirti PTE DoÕVÕQGDQ DQODPOÕ EXOXQPDGÕ $QFDN WHN EDúÕQDPTE olmayan olgulardaJ|÷V D÷UÕVÕ DQODPOÕ ID]OD L]OHQGL 0DOLJQLWHQLQ 37(¶OLolgulaUGD GDKD ID]OD ROGX÷X J|UOG S $UWHU\HO NDQ JD]Õ RUWDODPDODUÕQÕQ 37(¶\LTranstoraVLN HNRNDUGL\RJUDIL EXOJXODUÕQGDQ VDGHFH WULNVSLWD\ÕUW HGLFL |]HOOL÷L EXOXQPDGÕ\HWPH]OL÷LYHSXOPRQHUKLSHUWDQVL\RQELUOLNWHOL÷L37(¶OLROJXODUGDGDKDID]ODEXOXQGX*|÷VD-GLPHU¶LQJUDILVL EXOJXODUÕQGDQ KLoELUL 37( DoÕVÕQGDQ DQODPOÕ GH÷LOGL 37( DoÕVÕQGDQGX\DUOÕOÕ÷Õ |]JOO÷ SR]LWLI EHNOHQHQ GH÷HUL QHJDWLI EHNOHQHQ GH÷HUL ,DUS SR]LWLIEHNOHQHQGH÷HULQHJDWLIEHNOHQHQGH÷HULEXOXQGXorta&HQHYUH NXUDOODUÕQD J|UH ROJXODUÕQ ¶VL \NVHN NOLQLN RODVÕOÕN ¶LNOLQLN RODVÕOÕN µL GúN NOLQLN RODVÕOÕNWD\GÕ 6DGHFH \NVHN NOLQLN RODVÕOÕN LOH 37(DUDVÕQGD LOLúNL VDSWDQGÕ S 37(¶OL ROJXODUGD 3$%72ø2 RUWDODPDVÕ VWDQGDUWGHYLDV\RQ“ROXSNOLQLNRODVÕOÕNJUXSODUÕQGDDQODPOÕIDUNOÕOÕ÷DVDKLSWLSPulmoner tromboembROLOL ROJXODUGD 6%73$ LOH HQ VÕN VDSWDQDQ SDUDQNLP EXOJXVXDWHOHNWD]L\GL3DUDQNLPDOEXOJXODUGDQVDGHFHNDPDúHNLOOLRSDVLWH37(¶OLROJXODUGDGDKDID]ODJ|UOG S .DPD úHNLOOL RSDVLWH RODQ YH ROPD\DQ ROJXODUÕQ 3$%72ø2 RUWDODPDVÕmevcuttu (p:0,000). Plevral effüzyon görülmesi PTE olan ve olmayan grupDUDVÕQGD IDUNOÕOÕNDUDVÕQGD DQODPOÕ IDUNOÕOÕN J|VWHUPHGL 3XOPRQHU DUWHU JHQLúOLN RUWDODPDODUÕQGD 37( RODQ YHROPD\DQJUXSDUDVÕQGDDQODPOÕIDUNOÕOÕNEXOXQPDGÕdDOÕúPD JUXEXQGDNL ROJX \DúDPÕQÕ ND\EHWPLúWL %X ROJXODUÕQ KHSVL \NVHN NOLQLNRODVÕOÕNWD\GÕYHEHúLQGH37(PHYFXWWX37(¶OLG|UWROJXQXQ 3$%72ø2¶ÕGL÷HUROJXQXQPTE olmayan olgunun ölüm nedeni konjestif kalp3$%72ø2¶Õ RODUDN VDSWDQGÕölüm nedeni ise akut myeloblastik\HWPH]OL÷L 37(¶OL YH 3$%72ø2¶Õ RODQ ROJXQXnO|VHPLGHNLWP|U\N\G'L÷HUROJXODUÕQ|OPQHGHQL37(LGL.6RQXo RODUDN EX oDOÕúPDGD NOLQLN EXOJX-EHOLUWLOHU ODERUDWXYDU YHULOHUL 37( WDQÕVÕ LoLQ\HWHUVL] EXOXQGX 37( WDQÕVÕQGD NOLQLN RODVÕOÕN EHOLUOHQPHVL DPSLULN \DNODúÕPD J|UH GDKDHWNLQGLU$QFDNEXoDOÕúPDGDGúNYHRUWDNOLQLNRODVÕOÕ÷ÕQ37(WDQÕVÕQÕGÕúODPDGÕ÷ÕJ|UOG*QP]GH 6%73$ 37( WDQÕVÕQGD HWNLQ ELU \|QWHP ROPDNOD ELUOLNWH VRQXoODU WURPEV YDU\DGD \RN úHNOLQGH VÕQÕIODQGÕUÕOPÕúWÕU7URPEV PLNWDUÕ KDNNÕQGD \RUXP \DSÕOPDPDNWDGÕU3XOPRQHU DUWHU\HO ELOJLVD\DUOÕ WRPRJUDILN REVWUNVL\RQ LQGHNV RUDQÕ WURPEV D÷ÕUOÕ÷ÕQÕJ|VWHULUYHNOLQLV\HQHKDVWDQÕQSURJQR]XKDNNÕQGDILNLUYHUHELOLU.

Mehmet Burak Çildağ
Adnan Menderes University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hematürili hastalarda mesanenin bt sistografi ve pozitif sanal sistoskopi ile incelenmesi

Mesane tümörleri üriner sistemin en sık görülen tümörüdür. Toplayıcı sistem tümörlerinin yarıdan fazlası mesane yerlesimlidir. Hastalar sıklıkla hematüri sikayeti ile basvururlar. Hematüri, makroskopik veya mikroskopik olabilir. Kitlelerin makroskopik olarak %80-90'ı polipoid yapıda olup, %90'ından fazlası degisici epitelyum karsinomudur. Mesane tümörlerinin tanısında günümüzde kullanılan altın standart yöntem konvansiyonel sistoskopidir. Ancak, minimal invaziv bir prosedür olsa da; hasta açısından pek konforlu olmayan bir teknik olması, lokal anestezi altında gerçeklestirilse de, bazı hastalarda genel anestezi gerektirmesi nedeniyle anesteziye baglı komplikasyon gelisme riskinin artması daha nonivaziv, alternatif bir görüntüleme yöntemi arastırılmasına sebep olmustur. Özellikle, bakteriüri, akut sistit, üretrit, prostatit, obstruktif prostatik hipertrofi, üretranın rüptürü yada darlıgı gibi konvansiyonel sistoskopinin uygulanamadıgı durumlarda da baska bir tanı yöntemine ihtiyaç vardır. Bu tanı yönteminin, konvansiyonel sistoskopiye yakın duyarlılıga sahip olması gerekmektedir. Spiral BT incelemesindeki teknik gelismeler kolon patolojilerinin, trakeabronsial sistem patolojilerinin saptanmasında oldugu gibi, mesane patolojilerinin saptanması ve karakterizasyonunda da üç boyutlu görüntülemeyi gündeme getirmistir. lk defa 1996 yılında tanımlanan ve sanal sistoskopi adı verilen bu yöntemde spiral BT incelemesiyle elde edilen aksiyal kesitlerin üç boyutlu rekonstrüksiyonu gerçeklestirilmistir. Son dönemde yapılan çalısmalarda sanal sistoskopi bulguları ile konvansiyonel sistoskopi bulguları karsılastırılmıstır. Biz de çalısmamızda Haziran 2005 ? Haziran 2007 tarihleri arasında, hematüri sikayeti olan ve konvansiyonel sistoskopi tetkiki uygulanan hastaların, konvansiyonel sistoskopi bulguları ile sanal sistoskopi bulgularını karsılastırdık. Sanal sistoskopinin sadece mesane tümörlerini saptamadaki duyarlılıgını degil, divertikül, trabekülasyon, gibi mesane patolojilerindeki sensitivite ve spesifitesini de arastırdık. Makroskopik ve mikroskopik hematüri sikayeti olan 51 hasta çalısmamıza alındı. Mesane taramaları, mesane lokalizasyonu yapıldıktan sonra supin pozisyonunda, 3 mm kesit kalınlıgı, 120 kV, 250 mAs ile 2 pitch parametreleri kullanılarak incelendi. Elde edilen tarama hacminden 1mm aralıklarla rekonstrükte edilen görüntüler is istasyonuna aktarıldı. Navigator V 2.06 p programı ile ?surface shaded display? metodu kullanılarak, mesanenin endolüminal üç boyutlu görüntüleri elde edildi. Bu yöntemde, esik degerler mesane opasifikasyon derecesine baglı olarak manuel ayarlanmaktadır. Böylece elde ettigimiz sanal sistoskopi görüntüleri prespektif olarak incelendi. Hastalara bu taramadan ortalama 1 ay içinde konvansiyonel sistoskopi tetkiki yapıldı. ki tetkik arasındaki bulgular karsılastırıldı. Ayrıca BT aksiyal ve reformat görüntüler de incelendi. Bu tetkiklerden elde edilen bulgular da konvansiyonel sistoskopi bulguları ile karsılastırıldı. Aksiyal ve reformat BT kesitlerinin polipoid, solid-plak tarzındaki kitleleri saptamada sensitivitesi % 100, spesifitesi % 94, pozitif prediktif degeri %97, negatif prediktif degeri % 100 olarak bulundu. Divertiküler dolum fazlalıkları, trabekülasyon, polipoid, solid-plak tarzındaki patolojilerine sahip hastalarla, tamamen normal konvansiyonel sistoskopi bulguları olan hastaların aksiyal BT ve konvansiyonel sistoskopi bulguları karsılastırıldıgında sensitivite, %92, spesifite % 96, pozitif prediktif deger % 95, negatif prediktif deger % 92 olarak bulundu. Sanal sistoskopi kesitlerinin polipoid, solid-plak tarzındaki kitleler için sensitivitesi % 100, spesifitesi % 94, pozitif prediktif degeri %97, negatif prediktif degeri % 100'dü. Tanımladıgımız mesane patolojilerine sahip olan hastalarla hiçbir mesane patolojisi olmayan hastaların BT sanal sistoskopi ve konvansiyonel sistoskopi bulguları karsılastırıldıgında, sensitivite, %92, spesifite % 96, pozitif prediktif deger % 95, negatif prediktif deger % 92 olarak saptandı. Olgularımızda sanal sistoskopi ve aksiyal, reformat BT tetkikinde 5 mm'ye esit ve daha küçük 4 lezyondan ikisini gösteremedik. Bu lezyonlar konvansiyonel sistoskopi incelemesinde 2 mm ve 3 mm olarak saptanan lezyonlardı. 5 mm'nin üzerindeki tüm lezyonları gösterdik. Sonuç olarak; ince mukozal detayın gösterilememesi ve patolojik örnekleme yapılamaması gibi dezavantajlarına ragmen, 5 mm ve üstü boyuttaki tüm lezyonların gösterilebildigi BT sanal sistoskopi, konvansiyonel sistoskopinin uygulanamadıgı hastalarda uygun bir non-invaziv görüntüleme yöntemidir. Aynı anda aksiyal ve sagittal, koronal reformat görüntülerin degerlendirilmesi basarı oranını artırmakta, ekstravezikal yayılım ve lenf nodu tutulumunu saptamamıza olanak saglamaktadır.

HematüriSanalTomografi-x ışınlı-bilgisayarlı
Eda Kazak
Adnan Menderes University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psödoeksfoliasyon glokomu olan hastalarda oftalmik arter ve karotid arterlerin doppler ultrasonografi bulguları

Amaç: Çalışmamızda, sistemik bir hastalık olduğu düşünülen psödoeksfoliasyon sendromu ile birlikte gelişen glokomu olan hastalarda, oftalmik arter ve karotid sistem etkilenmesinin ultrasonografi ile araştırılmasını amaçladık.Gereç ve Yöntemler: Psödoeksfoliasyon glokomu olan 30 hasta ve 22 kontrol olgusunda ultrasonografi ile, AKA'da intima-media ve toplam duvar kalınlıkları; Doppler ultrasonografi ile oftalmik arter, AKA ve İKA'da PSH, EDH ve Rİ değerleri ölçüldü.Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında AKA'da intima-media kalınlıklarının, hasta grubunda anlamlı olarak arttığı görüldü. PEG'li hastalarda oftalmik arterde PSH ve diyastol sonu hızlarında anlamlı düşme ile RI değerlerinde anlamlı artış saptandı. AKA'da hasta grubunda diyastol sonu hızlarının azalması ve RI değerlerinin artması, istatistiksel açıdan anlamlı bulundu. Oftalmik arterde RI için eşik değer 0,71 alındığında, PEG'in radyolojik olarak ayırt edilmesinde, % 72 duyarlılık ve % 90 özgüllük; AKA için RI eşik değeri 0,72 alındığında % 90 duyarlılık ve % 73 özgüllük saptandı.Sonuç: Psödoeksfoliasyon sendromu ile birliktelik gösteren glokom hastalarında AKA'da duvar kalınlığı; oftalmik arter ile AKA' daki akım hızı azalması ve Rİ artışı, PEG'deki sistemik etkilenmeye işaret etmektedir. Tanımlanan eşik RI değerleri, PEG hastalarının klinik tanı ve takibinde yararlı olabilir.

Psödoeksfoliasyon sendromu
Burçin Uz
Adnan Menderes University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrointestinal malignite şüphesi olan hasta grubunda BT kolonografi ve abdomen BT'nin kolonik ve ekstrakolonik bulgular açısından tanı duyarlılığının saptanması

GEREÇ VE YÖNTEM: Gastro intestinal malignite şüphesi ile 1 yıl içinde BTK ve Abdomen BT çekilmiş 27 hastada görülen kolonik ve ekstrakolonik bulgular iki radyolog tarafından ve her iki radyolog arasındaki değişkenlik ise kappa değerleri hesaplanarak değerlendirildi. Her iki görüntüleme modalitesinde kolondaki bulgular bağırsak duvar kalınlık artışları ve polip varlığına göre incelendi. Ekstra kolonik bulgular ise major ve minör olarak sınıflandırıldı. Kolonik ve ekstrakolonik bulgular açısından her iki görüntüleme tekniğinin radyopatolojileri göstermedeki pozitif ve negatif ön görü değeri yanı sıra, spesifite ve sensitiviteleri kıyaslandı. Ayrıca Abdomen BT ve BTK arasında hasta başına verilen radyasyon dozları karşılaştırıldı.BULGULAR: Araştırmamız histopatolojik olarak kolon malignitesi tanısı almış 12 hastanın 11 (%92) tanesine BTK ile doğru tanı konulurken; ABT ile 4 (%33) hastaya doğru tanı konulabildi. BTK'nın kolonik lezyonları göstermedeki PÖD, NÖD, duyarlılık ve özgüllüğü sırasıyla, %78, %92, %92, %80 bulunurken Abdomen BT'nin %57, %60, %33, %80 olarak bulundu. Kolonik karsinoma tanısı konularak opere edilen 5 (%41.6) hasta ve polipektomi yapılan 2 ( %16.6) hastada lezyonlar BTK ile saptanırken ABT ile saptanamadı. Araştırmacılar arası BDK artışında kappa değeri ABT'de 0.74, BTK'da 0.92 olup tutarlılık çok iyi olarak saptandı. Takip veya histopatoloji sonuçları ile toplam 13 hastada 18 kolon dışı major bulgu saptandı. BTK'nın kolon dışı major bulguları göstermede PÖD, NÖD, duyarlılık ve özgüllüğü sırasıyla, %92.8, % 100,% 100, %92.8 olarak bulunurken ABT `nin %92.8, %100, %84.6, %92.8 saptandı. Çekum ve rektum karsinomu tanısı ile opere edilen 2 (%16.6) hastadaki periçekal lenfademegali ile karaciğerdeki milimetrik metastaz BTK ile saptanırken ABT ile saptanamadı. Yorumcular arası kappa değeri ABT'de 1, BTK'da 0.92 olup yorumcular arası tutarlılığın çok iyi olduğu görüldü. Hastalara verilen ortalama radyasyon dozları karşılaştırıldığında BTK'da ortalama her bir hasta supin ve pron pozisyonda toplam 5.76 MGy doza maruz kalırken Abdomen BT'de bu 11.58 MGy olarak bulundu.SONUÇ: BTK kitle ve polip saptamada duyarlı olmasının yanı sıra kolon dışı bulgular açısından, malignite saptanan hastalarda da yeterli bir görüntüleme tekniğidir.

AbdomenGastrointestinal neoplazmlarGastrointestinal sistem+4
Süleyman Başpınar
Adnan Menderes University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dijital meme tomosentezinin dens memede lezyon saptanmasına ve karakterizasyonuna katkısı

AMAÇ: Dijital meme tomosentezinin dens memede lezyon saptanmasına ve karakterizasyonuna katkısını araştırmak GEREÇ VE YÖNTEM: Tüm olgular bilgilendirilerek sözlü ve yazılı onayları alındı. Hastanemizin klinik araştırmalar değerlendirme kurulundan araştırma için onay alındı. Haziran 2011 - Mart 2013 döneminde mamografi tetkiki yapılan, yoğun dens meme yapısı olan (BI-RADS 3-4 meme yapısı) kadınlarda birer poz kraniokaudal (CC) ve mediolateral oblik (MLO) dijital mamografi (DM) incelemesine MLO tomosentez (MT) eklendi. Tüm olgulara tamamlayıcı bilateral tüm meme ultrasonografisi (US) yapıldı. Her bir incelemede saptanan bulgular kaydedildi. BULGULAR: Toplam 246 kadının tetkikleri değerlendirildi. Meme ultrasonografi incelemesinde 195 olguda ( % 79,3) lezyon saptandı. Dijital mamografi tetkikinde 76 olgu, dijital meme tomosentezinde 9 olgu BI-RADS 0 olarak sınıflandırıldı ve istatistiksel hesaplama dışında bırakıldı. DM ve MT incelemelerinde lezyon saptanabilirliği için duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü değeri ve negatif öngörü değeri sırasıyla %53,3, %78,5, %78,3, %92,2,%86,8,%97,3 ve %38,3, %54 olarak bulundu. TARTIŞMA: Dens meme yapısı olan kadınlarda, mamografi incelemesine eklenen tek poz tomosentez incelemesi, radyasyon dozunu olabildiğince düşük tutarak, mamografide lezyon saptama duyarlılığını arttırmaktadır. Bu yeni yöntemin potansiyel yararları ve sınırlılıkları, farklı olgu gruplarında ve geniş serilerle yapılacak çalışmalarla ortaya konabilecektir.

MamografiMemeMeme hastalıkları+4
Gökhan Bulut
Adnan Menderes University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dinamik kontrastlı (DSC) perfüzyon MRG ve arterial spin labelling (ASL) perfüzyon MRG tekniklerinin intrakranial tümörlerin ayırıcı tanısına katkısı

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmanın amacı beyin tümörlü hastalarda kontrastsız Arterial Spin Labelling (ASL) perfüzyon MRG ve Dinamik Kontrastlı Perfüzyon MRG (DSC) teknikleri-nin tanı duyarlılığı açısından karşılaştırılmasıdır. YÖNTEM: Çalışmaya Mart 2011- Mayıs 2013 tarihleri arasında histopatolojik olarak ya da klinik takip sonucu tanı almış, primer veya metastatik beyin tümörü olan 27 hasta dahil edildi. Tüm hastalar 1,5 Tesla konvansiyonel kontrastsız ve kontrastlı MRG, kontrastsız ASL Perfüzyon MRG ve DSC Perfüzyon MRG ile aynı seansta incelendi. İş istasyonunda ASL ve DSC perfüzyon haritaları çıkarıldı. Haritalar kalitatif ve kantitatif olarak değerlendi-rildi. Kantitatif değerlendirmede tümör lokalizasyonundan elde edilen rölatif ASL ve DSC-rCBF değerleri ile karşı hemisfer normal beyaz cevherden elde edilen değerlerin oranları hesaplandı. Bu oranlar, her iki tekniğin tanı duyarlılığı ve özgüllüğünü araştırmak üzere istatistiksel olarak analiz edildi. BULGULAR: Beyin tümörü tanısı olan 27 hastada 31 ASL ve DSC perfüzyon haritası elde edildi. Malign tümörleri tanıyabilme açısından perfüzyon haritalarının kalitatif değerlendi-rilmesinde ASL ve DSC perfüzyon için sensitivite değerleri sırasıyla % 88 ve % 94 olarak saptandı. ASL perfüzyon MRG'den elde olunan rr CBF değeri için 1,65 eşik değer kabul edildiğinde duyarlılık % 94 özgüllük ise % 50 saptandı. Kontrastlı perfüzyon MRG tetkikinde ise rr CBF değeri için eşik değer 1,95 kabul edildiğinde duyarlılık %94 özgüllük ise % 57'ydi. TARTIŞMA VE SONUÇ: Arterial Spin Labelling Perfüzyon tekniği mikrovasküler perfüzyonu değerlendirmede non-invaziv ve yararlı bir yöntemdir. Çalışmanın sonucunda beyin tümörlerinin benign-malign ayrımında ASL Perfüzyon ve Dinamik Kontrastlı Perfüzyon MRG tekniklerinin benzer sensitivite değerleri gösterdiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle kontrast madde kullanımına ihtiyaç göstermeyen, tekrarlanabilir bir yöntem olması nedeniyle ASL Perfüzyon tekniğinin günlük pratikte kullanılabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Beyin tümörü, Dinamik Kontrastlı Perfüzyon MRG ( DSCE), Arteriyal Spin Labelling Perfüzyon MRG (ASL)

Beyin neoplazmlarıKontrast maddelerManyetik rezonans görüntüleme+4
Emine Sevcan Ata
Adnan Menderes University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karotid arter darlıklarının menyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirlmesi: Konvansiyonel anjiyiografi ve ultrasonografi ile karşılaştırma

Amaç Serebrovaskuler olaylar yaşlı hastalarda morbiditenin ve mortalitenin önemli nedenlerindendir. Ateroskleroz damar duvarında plak oluşumuyla sonlanan dejeneratif bir süreçtir. Bu süreç içerinde plakda lipid, kolesterol granülü, nekrotik hücre birikimi olabilir ya da plak içerisinde kanama saptanabilir. Plaklar emboliye, tromboza ya da stenoza yol açabilirler ki bu da tüm dünyada ölümlerin en sık 3. nedeni olan inmeyle sonuçlanır. Embolik inme riskini belirleyen darlık oranından çok aterosklerotik plağın tipidir. Çalışmamızda aterosklerotik plakların yapısının MRG ile değerlendirebilmeyi amaçladık. 7.2 Materyal ve Metod Bu çalışmaya Ağustos 2011- Mayıs 2013 tarihleri arasında karotid arter darlığına bağlı serebrovaskuler şikayetleri olan ve ya karotis arter hastalığı ön tanısıyla bölümümüze başvurmuş 37 olguya ait (29 erkek ve 8 kadın) işlemler retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Semptomatik şikayetleri ya da bulguları olan, konvansiyonel anjiyografide ve ultrasonda %50 ve üzerinde darlığa neden olan plaklar MR incelemesinde retrospektif olarak değerlendirilerek MR bulguları US ve DSA nın plak bulguları ile karşılaştırılmıştır. Konvansiyonel anjiiyografi yapılmış ve karotid arterlerinde semptomatik ya da asemptomatik %70 üzerinde anlamlı darlığı olan hastaların ya da karotid arterlerinde %50-70 darlığı olup semptomatik olan hastaların USG ve MRG de saptanan plak özellikleri-darlık oranları retrospektif olarak değerlendirildi ve karşılaştırıldı. Yoğun hareket artefatları olan görüntüler değerlendirilmedi, %50-70 darlığı olup asemptomatik olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Kontrast madde alerjisi olup DSA ya da MRA yapılamayan hastalar da çalışma dışı bırakıldı. 7.3 Bulgular Tüm çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için "SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 15.0" programı kullanıldı. Çalışmamızda 9 u kadın (%25) ve 27 si erkek (%75) olmak üzere toplam 36 hasta mevcuttu. Olguların yaşları 25 ila 81 arasında değişmekteydi (ort 65.86±9.91). Eşlik eden HT, DM ya da sigara içim öyküsü ile plak tipi, intraplak hemoraji ya da fibröz kep rüptürü arasında Fischer –Exact Testine göre anlamlı ilişki bulunamadı (p>0.5). Anjiyografide saptanan darlık oranları ile plak içi kanama ya da fibröz kep rüptürü arasında ki ilişki Fischer-Exact Testine göre değerlendirildi. Fibröz kep rüptürü izlenen 19 olgunun, plak içi kanama saptanan 20 olgunun onyedisinin darlık oranı %70 ve üzeriydi ve bu ilişki istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Ancak USG de saptanan plak tipi ile darlık arasında anlamlı ilişki saptanamadı. Darlık düzeylerinde saptanan plakların ondördü tip 1 ve 2 (Grup 1) , yirmiikisi tip 3 (Grup 2), dokuzu tip 4 (Grup 3) plak özelliğinde idi. Aksiyel MRG kesitlerinde ondokuz plakta fibröz kep rüptürü ile uyumlu kep düzensizliği (%42.2), yirmi plakta plak içi kanama ile uyumlu sinyal değişiklikleri saptandı. Fibröz kep rüptürü bulgularının altısı tip 1 ve 2 plaklarda (%21,1), onüçü tip 3 (%52,6) plaklarda görüldü. Plak içi kanama bulgularının yedisi tip 1 ve 2 (%25), onüçü tip 3 (%55) plaklarda (%20) görüldü. Plak içi kanama ve fibröz kep rüptürü saptanan plak tarafında bulunan serebral hemisferlerde yirmi olguda akut kronik iskemiye bağlı değişiklikler ve akut enfarkt odakları izlenmekteydi. Tip 4 ekojenik plaklarda diffüzyon MRG sekanslarında akut enfarkt izlenmedi. Bu hastalarda aksiyel MRG kesitlerinde kalsifikasyona ait tüm serilerde hipointens lineer odaklar saptandı. Fischer –Exact testi ile kalsifikasyon miktarı ile akut enfarkt arasında ilişki saptanmamıştır (p>0.5). Kranyal MRG de ensefalomalazik değişkilikler izlenen ancak diffüzyon MRG de akut enfarkt saptanmayan tüm hastalarda lipidden zengin nekrotik kor ve değişik kalınlıklarda bütünlüğü korunmuş fibröz kep ile uyumlu lineer hipointens odaklar izlenmiştir. Grup 1 hipoekoik plaklarda izlenen lipid kor ile kronik iskemik değişiklikler arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.05) ayrıca plak içi kanama ya da fibröz kep rüptürü bulguları ile akut enfarkt arasında gruplar bazında Fischer- Exact testine göre anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0.05). 7.4 Sonuç Karotid arter darlıklarının tedavisinde son dönemde getirilen yenilikler tanısal amaçla kullandığımız metodların yeniden gözden geçirilmesi ve daha etkin kullanım için geliştirilmesi zorunluluğunu ortaya koymaktadır. Ultrasonografinn plak içi kanama ve fibröz kep rüptürünü göstermede ki düşük duyarlılığı nedeniyle MRG plak tiplendirilmesi için kullanılabilecek yeni bir modalite olarak ön plana çıkmaktadır. Anahtar kalimeler: Ateroskleroz, karotis, ultrasonografi, manyetik rezonans, plak

AnjiyografiAterosklerozKarotis arteri hastalıkları+4
Ebru Uysal
Adnan Menderes University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aktif sakroiliit tanısıyla tedavi başlanan ankilozan spondilitli hastalarda, kullanılan tedavi yöntemine göre hastalık aktivite bulgularının sakroiliak eklem mrg ile araştırılması

Seronegatif spondiloartropatiler (SNSA), sinovyum ve entezis tutulumu ile karakterize, spinal ve oligoartriküler periferal artritin de eşlik ettiği bir dizi hastalığı içerir. Prototipi Ankilozan Spondilit'tir (AS). AS'in ise en erken ve en karakteristik bulguları sakroiliak eklemde (SİE) izlenir. Sakroiliitin klinik tanısında, eklemin derinde yerleşimi ve hareketli olmaması nedeniyle, diğer eklemlerin değerlendirilmesinde kullanılan standart fizik muayene yöntemleri kullanılamamaktadır. Bu nedenle tanıda, klinik bulgularla birlikte görüntüleme yöntemlerinin çok önemli bir yeri vardır. MR'nin erken ve aktif sakroiliitin saptanmasında etkin bir görüntüleme yöntemi olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmada farklı medikal tedavi yöntemleri uygulanan aktif sakroiliitli AS hastalarında rutin MR sekansları ile hastalığın, kemik iliği ödemi, osteit, entezit, sinovit, kapsülit gibi aktif, yağlı infiltrasyon, subkondral skleroz ve ankiloz gibi kronik bulgularını saptamak, hastalığın klinik olarak aktivitesini belirleyen BASDAI indeksi ile arasındaki korelasyonun araştırılması amaçlandı. Ocak 2011 ile Ağustos 2014 tarihleri arasında farklı medikal ajanları ile tedavisine başlanmış aktif sakroiliitli AS hastası olan Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda tedavi öncesi ve sonrası SİE MR görüntüleri bulunan 11'i kadın, 23'ü erkek 34 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların 13'ü NSAİİ, 7'si SSZ ve 14'ü anti TNF ajan kullanmaktaydı. Olgular anti TNF kullanan ve kullanmayanlar olarak gruplandırıldı. Tedavi öncesi BASDAI skoru Ortalama 6,64'tü. Tedavi sonrası BASDAI skoru ortalama 4,13 olarak hesaplandı. Anti TNF kullananlarda BASDAI skoru 6,53'ten 2,87'ye geriledi. Tedavi sonrası ortalama BASDAI skoru tedavi öncesi ile karşılaştırıldığında aradaki farklılık istatistiksel olarak anlamlıydı. SİE MR tetkiklerinde oblik koronal T1A, sagital ve oblik koronal T2A, oblik aksiyel STIR, post-kontrast yağ baskılı aksiyel ve oblik koronal T1A sekansları kullanıldı. MR tetkiklerinde aktif ve kronik bulgular belirlendi, tedavi öncesi ve sonrası aktivite farklılıkları araştırıldı. Elde edilen bulgular ile kullanılan medikal ajan ve BASDAI skoru arasındaki korelasyon incelendi. Aktif bulgulardan, sinovyal ve subkondral kontrast tutulum şiddeti tedavi sonrasında, tedavi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi. Kullanılan tedavi yöntemleriyle ve BASDAI skoruyla anlamlı korelasyon sadece sinovyal kontrastlanma bulgusu açısından saptandı. Kronik değişikliklerden yağlı infiltrasyon gelişimi tedavi sonrasında, tedavi öncesinde göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış gösterdi. Ancak kullanılan tedavi yöntemleriyle veya BASDAI skoru istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Sonuç olarak, eldeki veriler ışığında post-kontrast MR serilerinin aktif sakroiliit tanısında ve takibinde yararlı olduğu kanısına varılmıştır. Post-kontrast serileri içeren sakroiliak MRG tetkikinin, AS'li hastaların değerlendirilmesinde ve takibinde BASDAI ile birlikte kullanılması önerilebilir. Anahtar Sözcükler: Ankilozan Spondilit, Sakroiliit, Sakroiliak eklem MR, Anti TNF, BASDAI

HastalıkManyetik rezonans görüntülemeRadyonüklid görüntüleme+4
Mustafa Miraç Öner
Adnan Menderes University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda görülen kronik idrar yolu enfeksiyonu ve vezikoüreteral reflünün böbrekte yarattığı kalıcı hasarın izlenen sonografik elastografi bulguları

Amaç: Çocuklarda görülen kronik idrar yolu enfeksiyonu ve vezikoüreteral reflünün böbrekte yarattığı kalıcı hasarı, sonografik elestografi ile erkenden ve noninvaziv bir şekilde saptanmasını sağlamak. Gereç ve yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı Ultrasonografi Ünitesine Ocak 2015-Ocak 2016 tarihleri arasında başvuran , kronik idrar yolu enfeksiyonu ve/veya vezikoüreteral reflü nedeni ile takip edilen 83 hasta ve 100 sağlıklı kontrol grubu gri-skala ultrasonografi (US) incelemesinin ardından, aynı seansta Strain Elastografi (SE) incelemesiyle prospektif olarak değerlendirildi. Hastaların hepsine DMSA sintigrafisi ile skar araştırılması yapıldı. Gri-skala US ve SE incelemesi Aplio 500 (Toshiba, Japonya) cihazında 6-14 MHz, geniş bandlı matriks konveks transdüser kullanılarak aynı seansta yapıldı. SE incelemesi; gri-skala US incelemesinin ardından aynı seansta yapıldı. Skarlı böbreklerde, üç strain indeks (SI) ölçüm yapılarak ortalama değerler alındı. SI değerleri; normal görülen referans böbrek korteks strain değeri (strain R)'nin, hedeflenen skarlı korteks strain değeri (strain T)'ne oranı olup, US cihazı tarafından otomatik olarak hesaplandı. Hasta-skarsız ve sağlıklı kontrol grubunda ise her böbreğin orta polünden elde edilen strain R değerleri, üst ve orta polden elde edilen Strain T değerlerine oranlanarak, SI değerleri elde edildi. İstatistiksel Analiz; tüm veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences, version 18.0, Lead Technologies Inc.,USA) programı kullanılarak değerlendirildi. Sürekli değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogrov-Simirnov testi ile araştırıldı. Bağımsız gruplarda sürekli değişkenlerin non-parametrik kabul edilenlerin karşılaştırılmasında Mann-Whitney-U testi kullanıldı. Bulgular: Ocak 2015-Ocak 2016 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Pediatri Anabilim Dalı, Nefroloji Bilimi Dalı tarafından, kronik idrar yolu enfeksiyonu ve/veya vezikoüreteral reflü nedeni ile takip edilen 83 hasta ve 100 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alındı. Hasta olguların tamamına DMSA yapıldı. Strain indeks değerleri; her iki böbrekte tüm pollerde yüksek olup, kendi aralarında ise üst ve alt pollerde, orta pole göre daha yüksek bulundu. Bunun nedeni, literatür bilgileri ve kendi verilerimiz ışığında hastalığın şiddetinin üst ve alt polleri daha fazla ve daha erken etkilemesine bağlı olduğu düşünüldü. Kontrol ile hasta-skarsız gruplar arasında elde edilen sağ böbrek üst pol strain indeks değerleri açısından yapılan ROC (Receiver Operating Characteristic) analizi sonucu %60-70 ve %80 duyarlılıklara göre cut-off değerleri, duyarlılık, özgüllük, pozitif prediktif değerleri ve negatif prediktif değerleri hesaplandı. Kontrol ile hasta-skarsız gruplarda elde edilen strain indeks değerinin cut off 1,15'de duyarlılık %82, özgüllük %42, pozitif prediktif değerleri %36, negatif prediktif değerleri %64 bulundu. Tartışma: Kronik idrar yolu enfeksiyonu ve vezikoüreteral reflü çocukluk çağında önemli bir sağlık problemidir. Elastografi incelemesi skar/fibrozis dokusunu erken saptamada yeni bir yöntemdir. Kronik idrar yolu enfeksiyonu ve vezikoüreteral reflü nedeniyle böbreklerde gelişen skar dokusunun, strain indeks değerleri yüksek bulundu. Strain Elastografinin temel sınırlılığı olarak uygulanan basıncın belli bir ölçütü olmadığı için, yapılan doku kompresyonunun artması ile elastografi görüntüsünün etkileneceğini , bu nedenle yanlış tanıya yol açabileceğidir. Daha geniş hasta gruplarıyla planlanacak ve uygulanacak basıncın standardize edilebildiği elastografi yöntemleri ile elde edilen bulguların daha kapsamlı irdelenmesi ve verifiye edilmesi mümkün olabilecektir.

BöbrekBöbrek fonksiyon testleriBöbrek hastalıkları+7
Murat Kaya
Adnan Menderes University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tirotoksikozda tiroid kan akım parametrelerinin tripleks doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Tirotoksikozlu olgularda tripleks Doppler sonografi ile süperior tiroidal arter ve ana karotid arterden elde edilen kan akım parametrelerinin kullanılabilirliğini ve ayırıcı tanıdaki etkinliğini değerlendirmekGereç ve yöntem: Çalışma grubunu, standart tanı yöntemleri ile Basedow-Graves (BGH), Hashimoto tiroditi (HT) ve multinodüler guatr (MNG) tanısı konulan 54 hasta ve 18 sağlıklı toplam 72 kişi oluşturdu.Tripleks Doppler ultrasonografi ile olgularda tiroid bezi kan akım parametreleri değerlendirildi. Kan akım parametreleri olarak hem süperior tiroid arter, hem de ana karotid arterden piksistolik hız (PSV), enddiastolik hız (EDV), rezistif indeks (Rİ) değerleri ile birlikte rezistif indeks oranları (RIO), piksistolik hız oranları (PSVR) ve enddiastolik hız oranları (EDVR) elde edildi.İstatistiksel analizde, grup ortalamalarının karşılaştırılmasında nonparametrik testler (Kruskal-Wallis, Mann-Whitney U-testi) ve bağımsız grup oranlarının karşılaştırılmasında Pearson ki-kare testi kullanıldı.Bulgular: Standart tanı yöntemleri ile çalışma grubu grup 1: Sağlıklı kontrol grubu (n=18, 25.7%), grup 2: Hashimato tiroiditi olan hasta grubu (n=27, 36.5%), grup 3: Basedow-Graves hastalığı olan hasta grubu (n=17, 24.3%), Grup 4: Multinodüler guatr tanılı hasta grubu (n=10, 13.5%) olmak üzere 4 ana gruba ayrıldı. Hashimato tiroiditli hastalarda kendi arasında ötroidi (Grup 2A, n=13, %50) hipotiroidi (Grup 2B, n=7, %25) ve hipertiroidi (Grup 2C, n=7, %25) altgruplarına ayrıldı.Dört grup arasında STA PSV, STA EDV, CCA PSV, CCA EDV, PSVR ve EDVR değeri açısından yalnızca BGH olgularında diğer gruplara göre anlamlı farklılık mevcuttu (p<0.05/4=0.0125). HT'nin altgrupları arasında yalnızca hipotiroid ile hipertiroid HT grupları arasında STA EDV ve RI değerleri açışından anlamlı farklılık saptandı (p<0.05/3=0.017). BGH ile hipertiroid HT grupları arasında ise STA PSV, STA EDV, PSVR ve EDVR değeri açısından anlamlı farklılık mevcuttu (p<0.05/3=0.017). Hipertiroid HT grubu ile kontrol grubu arasında yalnızca STA EDV değeri açısından anlamlı farklılık saptandı.Sonuç: Bu bulgularımız doğrultusunda hem RDUS paterni, hem de B-Mod ultrasonografi paternleri örtüşen ara olgularda ve klinik tanısında zorluk çekilen, tirotoksikoz olgularında, tanı aşamasında STA PSV, STA EDV, PSVR ve EDVR değerlerinin yüksek duyarlılık, yüksek spesifite, yüksek pozitif ve negatif öngörü ile kullanılabileceğini düşünmekteyiz.

DopplerDoppler kan akım ölçeriDoppler yöntemi
Ömer Karakaş
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri evrelemesinde PET/BT ve sadece BT tetkiklerinin operasyon öncesi tümör evrelemesindeki etkinliklerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesi

AMAÇ: Çalışmamızın amacı torasik cerrahi öncesi küçük hücreli dışı akciğer kanserievrelemesinde sadece BT ile PET/BT'nin etkinliklerinin karşılaştırılmasıdır.GEREÇ VE YÖNTEM: Ağustos 2006'dan Ocak 2008'e kadar, 49 KHDAK'lı hastaretrospektif olarak değerlendirildi (4 kadın, 45 erkek; ortalama yaş 63,3). Torasik cerrahiöncesi PET/BT ve sadece BT görüntüleri her görüntüleme yöntemi için farklı iki hekim ekibitarafından değerlendirildi. Tümör evrelemesi TNM ve AJCC evreleme sistemleri kullanılarakyapıldı. Altın standart olarak histopatolojik sonuçlar alındı. PET/BT ve sadece BT arasındakitanısal farklılık için McNemar istatistik yöntemi kullanıldı. Her iki yöntem için hastalığınevrelemesinde duyarlılık, özgüllük, doğruluk, pozitif öngörü değeri ve negatif öngörü değerihesaplandı.BULGULAR: Bu çalışmada, histopatolojik olarak 11 hasta T1, 21 hasta T2, 8 hasta T3 ve 9hasta T4, 31 hasta N0, 13 hasta N1 ve 5 hasta N2 şeklinde dağılım gösterdi. Genel tümörevrelemesi PET/BT'de 39 hastada (%77,6) ve sadece BT'de 40 hastada (%81,6) doğru olarakyapıldı. Genel tümör evrelemesinde PET/BT ve sadece BT arasında istatiksel olarak anlamlıfark saptanmadı (p>0,05). Bölgesel lenf nodu metastazlarını tanımada duyarlılık, özgüllük,doğruluk, pozitif öngörü değeri, negatif öngörü değeri sırasıyla PET/BT için %64, %97,2,%93,7, %72,2 ve %95,8, BT için ise %72, %93,4, %91,2, %56,3 ve %96,6 bulundu. Malignnodların PET/BT'de 9 ve BT'de 7 tanesi yanlış negatif yorumlandı. Malign olmayan nodlardayanlış pozitif yorumlamada karşılaştırılma yapıldığında PET/BT'de 6 ve BT'de14 tanedir.SONUÇ: Bu çalışmanın sonuçları KHDAK evrelemesinde PET/BT'nin sadece BT'yebelirgin üstünlüğü olmadığını gösterdi. Benzer çalışmalar ile sonuçlarımız arasındauyumsuzluk görülmektedir. Bunun nedeninin çalışmamızda erken nodal evredeki hastasayısının fazlalığı olabileceği düşünülmektedir.

Akciğer neoplazmları
Ekrem Karakaş
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı karar vericilere göre renal arter darlığı tanısında bedel-etkinlik analizi

Amaç: Ülkemizde günlük uygulamalarda sıklıkla kullanılmayan ancak sağlık ekonomisi açısından önemli olan ?bedel-etkinlik analizini? radyolog gözüyle incelemek, konuyla ilgili geliştirilmiş programların farkındalığını yaratmak, tanısal alanda nasıl kullanılacağı konusunda fikir oluşturmaktır. Bu amaçla ?renal arter darlığı? örneğinde bedel-etkinlik analizi yapılarak elde edilen sonuçlar değerlendirilmiştir.Gereç- Yöntem: Modelleme yapabilmek için TreeAge programı Internet üzerinden elde edilerek kullanılmıştır. Renal Arter Darlığının tanısal değerlendirmesinde Doppler Ultrasonografi, BT-Anjiografi, MR-Anjiografi ve İntraarteriel Anjiografi belirlenmiştir. Hastalığın tanı, tedavi süreci ve iyileşmesi aşamaları değerlendirilmiştir. Bedel-etkinlik analizi için; Karar Ağacı Analizi, Markov Modelleme ve Monte Carlo Benzetim Modelleri kullanılmış, sonuçlar hasta (sigortalı, sigortasız), ödemeyi yapan ve hizmet veren perspektiflerden ayrı olarak değerlendirilmiştir. Etkinlik ölçütü olarak bedel-etkinlik oranı, artışlı bedel-etkinlik oranı ve nefropatisiz yaşam yılı kullanılmıştır.Bulgular: Karar Ağacı Analizi, Markov Modelleme ve Monte Carlo Benzetim Modelleri ile aynı perspektif yaklaşımlarda, benzer sonuçlar elde edilmiştir. Buna göre; Hasta sigortalı perspektiften yaklaşımda Karar ağacı analiz, Markov Modelleme ve Monte Carlo Benzetim Modelleri ile; BT Anjiografi ve IA DSA elenen seçenekler olup, Doppler US ve MR Anjiografi karar vericinin bütçesine göre tercih edilebilecek bedel-etkin seçeneklerdir. Hasta sigortasız ve hizmet veren perspektiften yaklaşımlarda benzer sonuçlar alınmıştır. Ödemeyi yapan perspektiften yaklaşımda; MR Anjiografi ve IA DSA elenen seçenekler olup, Doppler US ve BT Anjiografi karar vericinin bütçesine göre tercih edilebilecek bedel-etkin seçeneklerdir.Sonuç: Bedel etkinlik analizi karar vericilerin yararlanabileceği, giderek artan önemiyle radyoloji uzmanlarının öğrenmesi gereken konulardan biridir. Analizlerin gerçekleştirilebilmesi için uygun bilgisayar programları geliştirilmiştir. Duyarlılık, özgüllük ve bedel verileri bilindiğinde analizler kolayca yapılabilmektedir. Analizler araştırmacıların karar süreçlerini daha iyi tasarlamalarına yardımcı olur ve verilen kararların farklı bakış açıları için ne anlam taşıdığı öğrenilebilir.Anahtar Kelimeler: Renal arter darlığı, Bedel-etkinlik analizi, Karar ağacı analizi, Markov Modelleme, Monte Carlo Benzetim.

Radyoloji
Emel Onur
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek hücreli kanser hastalarında tümör hacminin sağkalıma etkisi

AMAÇ: Çalışmamızın amacı tümör hacminin BHK'li hastalarda sağkalıma olan etkisinin ve diğer prognostik belirteçlerle ilişkisinin araştırılmasıdır.GEREÇ VE YÖNTEM: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Uygulama ve Araştırma Hastanesi'nde, Ocak 2002 ? Ocak 2009 yılları arasında böbrek hücreli kanser (BHK) tanısı alan ve opere olan toplam 46 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu incelemelerde hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet), klinik özellikleri (başvuru yakınması, tümörün bulunduğu yön, operasyon türü, metastaz, evre, ölüm), tümörün patolojik özellikleri (hücre tipi, Fuhrman derecesi, patoloji boyutu, perirenal yağ invazyonu, sinüs yağ invazyonu, adrenal invazyon, renal ven invazyonu, mikrovasküler invazyon) ve radyolojik özellikleri (tümör boyutu, tümör hacmi, perirenal heterojenite, perirenal vasküler heterojenite, tümör nekrozu ve tümör kontrastlanması) değerlendirildi.Hastaların yaşam süreleri belirlendi, kümülatif sağkalım oranları hesaplandı ve parametrelere göre yaşam eğrileri karşılaştırıldı. Yaşamı etkileyen birden fazla parametre arasından sağkalım üzerine etkisi olan bağımsız değişkenler araştırıldı.BULGULAR: Tümör hacminin 110 cm³'ün olması ile beraber perinefrik yağ, adrenal, renal ven ve mikrovasküler invazyon belirgin şekilde artmaktadır. Metastatik ve yüksek histolojik dereceli gruptaki hastalarda tümör hacmi anlamlı olarak 110 cm³'ün üzerindedir. Tümör hacmi, boyutu, klinik evre, metastaz, perinefrik yağ invazyonu, sinüs yağ invazyonu ve adrenal invazyon hastalığın prognozu ile ilgili anlamlı parametrelerdir ancak hiçbiri bağımsız prognostik faktör olarak bulunmamıştır. Bu seride genel sağkalımı belirleyen en önemli bağımsız prognostik faktörler Fuhrman derecesi ve T evresidir.SONUÇ: Tümör hacmi, BHK'li hastalarda sağkalımı üzerinde etkin bir faktördür ancak tek başına bağımsız bir etmen olarak bulunmamıştır.

Neşat Çullu
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rektum kanserlerinin preoperatif lokal evrelendirilmesi: Endorektal ultrasonografi ve manyetik rezonans tetkiklerinin lokal evrelendirmede karşılaştırılması (Çift kör olarak) ve postoperatif histopatolojik sonuçlarla birlikte değerlendirilmesi

AMAÇ:Çalışmamızın amacı, rektum kanseri tanısı alan hastalarda preoperatif lokal evrelemedeendorektal ultrasonografinin yerini sorgulamak, neoadjuvan tedavi alan hastalarda endorektalultrasonografinin yeniden evrelendirmedeki etkinliğini anlamak ve çalışma sonuçlarıdoğrultusunda preoperatif evreleme protokolünü geliştirmektir.GEREÇ YÖNTEM:Endoskopik biyopsi ile rektum kanseri tanısı almış 43 hastaya ERUS ve YRMRGincelemeleri yapıldı. Bu hastaların 26'sı ilk evreleme sonrası neoadjuvan tedavi aldı ve17'sine tedavi sonrası ERUS ve YRMRG ile yeniden evreleme amaçlı incelemeler tekrarlandı.Tüm hastaların YRMRG incelemeleri bir abdominal radyolog ve ERUS incelemeleri birradyoloji asistanı tarafından TNM evreleme sistemi kullanılarak çift kör değerlendirildi.Endorektal ultrasonografi ve YRMRG incelemelerinin T ve N evrelemesi, birbiri vehistopatolojik evre ile karşılaştırıldı. Ekstramural invazyonu belirlemede ve lenf nodumetastazlarını saptamada ERUS'un duyarlılık, seçicilik, pozitif ve negatif öngörü, pozitif venegatif olabilirlik değerleri hesaplandı. İki gözlemci arasındaki uyumu test etmek amacıylakappa katsayısı kullanıldı.BULGULAR:Kırküç hastanın ERUS incelemeleri neoadjuvan tedavi ve operasyondan bağımsız olarakT ve N evresine göre YRMRG ile karşılaştırıldı. ERUS incelemesinin YRMRG'ye göre Tevrelemede, duyarlılığı %97,2, seçiciliği %57,1 ve doğruluk oranı %90 olarak bulundu.Pozitif öngörü değeri %92,1, negatif öngörü değeri %80,0'dir. Tanı testi pozitif olabilirlikoranı 2,3 ve negatif olabilirlik oranı 0,05 olarak belirlenmiştir. T evrelemesinde ERUS ileYRMRG arasındaki tutarlılık ?=0,61 olarak bulunmuştur. Endorektal ultrasonografiincelemesinin N evrelemede, duyarlılığı %54,3, seçiciliği %100,0 ve doğruluk oranı %62olarak bulundu. Pozitif öngörü değeri %100,0, negatif öngörü değeri %33,3'tür. Tanı testipozitif olabilirlik oranı (Pozitif olabilirlik oranı = Duyarlılık / (1 - Seçicilik)) hesaplamaformülünde payda da 0 olması nedeniyle hesaplanamamıştır. Negatif olabilirlik oranı 0,46olarak belirlenmiştir. N evrelemesinde ERUS ile MRG arasındaki tutarlılık ?=0,31 olarakbulunmuştur.Yeniden evreleme amaçlı yapılan 17 hastanın ikinci ERUS incelemeleri ile operasyonsonrası histopatolojik sonuçlar karşılaştırıldı ve ERUS incelemesinin T evrelemede,duyarlılığı %100,0, seçiciliği %33,3, doğruluk oranı %76,5 olarak bulunmuştur. Pozitif öngörü değeri %73,3, negatif öngörü değeri %100,0'dir. Tanı testi pozitif olabilirlik oranı 1,5ve negatif olabilirlik oranı 0,00 olarak belirlenmiştir. T evrelemesinde ERUS ile histopatolojiarasındaki tutarlılık ?=0,39 olarak bulunmuştur. Histopatolojik sonuçlar ile ERUSincelemesinin N evrelemede, duyarlılığı %50,0, seçiciliği %81,8, doğruluk oranı %70,6olarak bulunmuştur. Pozitif öngörü değeri %60,0, negatif öngörü değeri %75,0'dir. Tanı testipozitif olabilirlik oranı 2,8 ve negatif olabilirlik oranı 0,61 olarak belirlenmiştir. Nevrelemesinde ERUS ile histopatoloji arasındaki tutarlılık ?=0,33 olarak bulunmuştur.SONUÇ:Rektum kanserinde tedavinin şeklini belirleme açısından ameliyat öncesi evreleme çokönemlidir. Günümüzde ileri evre rektum tümörlerinde ameliyat öncesi uygulanan RT ve/veyaKT'nin lokal nüksü azaltması, sfinkter korunmasını sağlayabilmesi bir çok araştırmacıtarafından tartışılsa da rektum tümörü cerrahisi yapan pek çok merkezde tedavinin değişmezbir parçasını oluşturmaktadır. Bizim merkezimizde de Evre 2 ve 3 rektum kanserlerindeoperasyon öncesi uzun dönem KT ve RT kombinasyonu verilmektedir. Bu nedenle tedavialacak hasta grubunu seçmek daha da önem kazanmaktadır.Uygun tedavi şeklini belirlemek rektum tümörünü ameliyat öncesi doğru bir şekildeevrelemekle mümkün olmaktadır. Çalışmamızda, rektum kanseri tanısı histopatolojik olarakkanıtlanmış hastalara lokal evrelendirme amaçlı ERUS ve YRMRG incelemeleri yaptık veERUS'un lokal evrelemede tek başına yeni bir evreleme protokolü olarak yerini tartıştık.Sonuç olarak tedavide önemli faktör olan tümörün perirektal alana invazyonunundeğerlendirilmesinde ERUS'un doğruluk oranının deneyimle birlikte artmakta olduğunu vegünümüzde kullanılan diğer değerlendirme modaliteleri ile kıyaslığında primer ve sekonderevrelemede güvenilir bir tanı aracı olarak tanı protokolünde yer alabileceğini düşünmekteyiz.

Manyetik rezonans görüntülemeRektal neoplazmlarRektum
Türkan Koramaz Düz
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fonksiyonel kardiyak manyetik rezonans görüntüleme: Ekokardiyografi bulguları ile karşılaştırmalı değerlendirme

GİRİŞ VE AMAÇ: Ekokardiyografi ve kardiyak MRG sonuçlarını karşılaştırarak,kalbin değerlendirilmesinde MRG'nin etkinliğinin belirlenmesi ve ekokardiyografiyealternatif bir yöntem olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Ekim 2008 ile Ağustos 2009 tarihleri arasındaekokardiyografi ve kardiyak MRG incelemeleri yapılmış 38 hasta retrospektif olarakdeğerlendirilerek her iki tetkik sonuçları karşılaştırıldı. Kardiyak MRG incelemesindeSSFP sekansı ile sol ventrikül fonksiyonu, kalp odacık boyutları ve miyokardiyalduvar kalınlık ölçümleri ve sine faz kontrast sekansı ile kalp kapaklarınındeğerlendirilmesi yapıldı. Her iki yöntemin sonuçlarının istatistiksel karşılaştırılmasıiçin Paired-Samples T, Pearson korelasyon, McNemar ve Kappa testleri uygulandı.BULGULAR: Sol ventrikül sistolik ,sol atriyum sistolik , aort kökü ve sağ ventriküldiyastolik boyut ölçümlerinde her iki tetkik arasında anlamlı istatistiksel farksaptanmadı (p>0,05). Sol ventrikül diyastolik boyut, interventriküler septum kalınlığıve posterior duvar kalınlığı ölçümleri arasında anlamlı istatistiksel fark saptandıarasında çok iyi (r=0,795, r= 0,798) ve iyi (r=0,536) derecede korelasyon mevcuttu.Bulunan EF değerleri açısından her iki tetkik arasında mükemmel derecede uyumvardı ( r= 0, 80, p<0,01). Sol ventriküler diyastolik disfonksiyonu belirlemedemükemmel derecede uyum görüldü (?=0,860). İki tetkik arasında, mitral yetmezlikiçin iyi (?=0,660), mitral stenoz için zayıf (?=0,370), aort yetmezliği için orta (?=0,504),aort darlığı için mükemmel (?=1,0) ve triküspit yetmezliği için zayıf (?=0,270) derecedeuyum izlendi. Mitral kapak düzeyinden ölçülen E ve A dalgalarının hız değerleriaçısından zayıf-orta (?=0,435)(?=0,493) derecede, aort kapağı düzeyinde ölçülen hızdeğerleri açısından her iki tetkik arasında çok iyi (?=0,778) derecede uyum izlendi.SONUÇ: Kalbin değerlendirilmesinde ekokardiyografi ve kardiyak MRG sonuçlarıarasında iiyi bir uyum görülmektedir. Ekokardiyografi uygulanabilirliği kolay vemaliyeti düşük bir inceleme yöntemi olsa da, ekokardiyografinindeğerlendirilmesinde güçlük çekilen hastalarda kardiyak MRG iyi bir alternatif tetkikolarak gözükmektedir.Anahtar Kelimeler: Kardiyak MRG, fonksiyonel değerlendirme, ekokardiyografi

EkokardiyografiKalp hastalıklarıKalp kapak hastalıkları+4
Deniz Turgut
Dokuz Eylül University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Solid meme kitlelerinin gri skala ultrason histogram analizi bulgularının malign-benign ayrımına katkısı

Amaç: Çalışmamızda, memede kitle nedeniyle başvuran hastalarda YLH oranlarının malign-benign ayrımındaki etkinliğini, YLH oranları ile BI-RADS skorlaması arasındaki ilişkiyi, biyopsiye karar verme sürecinde birbirlerini tamamlayıcı etkisini ortaya koymayı amaçladık. Gereç-yöntem: Bu çalışma, Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda, Ocak 2015 ile Ekim 2015 tarihi arasında bölümümüze memede kitle ön tanısı ile konsülte edilen ve memede en az bir solid kitle tespit edilen 18-75 yaş aralığında 76 kadın hastanın Hitachi Preirus (Tokyo, Japan) Ultrason cihazı ve 13-MHz lineer prob kullanılarak alınan dijital ortamda kaydedilmiş gri skala görüntüleri ve "Hastane Bilgi Yönetim Sistemi-HBYS" arşiv sisteminden aynı kitleye yönelik histopatolojik verilerinin, retrospektif olarak incelenmesiyle yapıldı. Hastalar aldıkları histopatolojik tanılara ve aldıkları US BI-RADS skoruna göre gruplandırılmıştır.Malign histopatolojik tanı alanlar, BI-RADS skoruna bakılmaksızın grup I, benign histopatolojik tanı alanlar ise yine BI-RADS skoruna bakılmaksızın grup II olarak sınıflandırıldı. Ayrıca, BI-RADS 4 skorunun alt gruplarına bakılmaksın(4a, 4b, 4c) malign tanı alıp daha önceden 4 skorunu almış hastalar grup III, benign grupta yer alıp yine daha önce 4 skorunu almış hastalar grup IV olarak sınıflandırıldı. Her hastanın meme kitle lezyonundan bilgisayar ortamında histogram analizi yapıldı. Kitle sonografik özellikleri ve histopatolojisi sırasıyla kaydedildi. Elde ettiğimiz bulgular YLH oranlarının BI-RADS kriterlerini tamamlayıcı etkisi açısından ve BI-RADS sınıflaması ile YLH oranları arasındaki uyumluluk açısından değerlendirildi. Bulgular: Histopatolojik tanıya göre gruplandırılan hastaların ölçümlerinde; Grup I ortalama YLH değeri 2.88±0.65 (2.04 ila 4.10 arasında) , grup II ortalama YLH değeri 1.55±0.40 (0.86 ila 2.36 arasında) bulundu. Grup III ortalama YLH değeri 2.94±0.68 (2.06 ila 4.10 arasında) , grup IV ortalama YLH değeri 1.51±,0.41 (0.86 ila 2.35 arasında) bulundu. YLH oranlarının BI-RADS kriterlerini tamamlayıcı etkisi açısından , Grup I ile grup II arasında, YLH oranları arasındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Grup III deki YLH oranları ile grup IV deki YLH oranları arasında farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu. BI-RADS sınıflaması ile YLH oranları arasındaki uyumluluk açısından, BI-RADS 3 ile BI-RADS 5 arasında, BI-RADS 4 ile BI-RADS 5 arasında YLH oranları açısından anlamlı farklılık mevcut iken BI-RADS 3 ile BI-RADS 4 YLH oranları arasından anlamlı farklılık bulunmadı. Ek olarak BI-RADS 4 subgrupları arasında da subgruplar tek tek ele alındığında anlamlı farklılık bulunmadı. BI-RADS skorlarına bakılmaksızın tüm lezyonlarda , malign ve benign gruptakiler için ROC analizi yapıldığında istatistiksel olarak anlamlı cut-off değer 2,03 bulunmuş olup bu düzeyde sensitivite 1, spesifite ise 0,864 bulunmuştur. Sadece BI-RADS 4 lezyonlar için ROC analizi yapıldığında eğri altında kalan alan 0,982 bulunmuş olup anlamlı cut-off değer olarak 2,02 olarak tespit edilmiştir.Bu seviyede sensitivite 1, spesifite ise 0,857 olarak tespit edilmiştir. BI-RADS 4 lezyonlarda malign lezyonları tespit edebilme açısından PPD, cut-off değer kullanılmadan %16,3 bulunurken, 2.02 cut-off değer ve üzeri kullandığımızda sonuç %57,1 bulunmuştur. BI-RADS 4 lezyonlarda benign lezyonları tespit edebilme açısından PPD, cut-off değer kullanılmadan %83,1 bulunurken, 2.02 cut-off değerin altını kullandığımızda sonuç %100 bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda meme kitle lezyonlarda YLH oranlarının tespit edilmesinin, malign-benign ayrımı açısından hem tüm lezyonlarda BI-RADS gruplarını gözönünde bulundurmaksızın, hem de özel olarak sadece BI-RADS 4 lezyonlarda, istatistiksel olarak anlamlı katkı sağlayabileceği görüldü. Sadece BI-RADS kriterleri ile kitle lezyonların malign-benign ayrımına ve biyopsiye karar verilmesi anlamlı olmakla birlikte özellikle BI-RADS 4b ve 4c lezyonlarda bu sınıflamanın zaman zaman yetersiz kalabileceği görüldü. Böyle bir durumda ek olarak YLH oranlarının kullanılmasının, karar verme sürecinde bizleri doğru tanıya bir adım daha yaklaştıracağını düşünmekteyiz.

MemeMeme hastalıklarıMeme kanseri+3
Hüseyin Uçar
Afyon Kocatepe University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Suseptibilite ağırlıklı görüntülemenin, çocuk beyin MR incelemelerinde, konvansiyonel sekanslara eklenmesinin hemoraji, kalsifikasyon ve vasküler anomalileri tanımlamada etkinliğinin araştırılması

Amaç: Çalışmamızda pediatrik beyin görüntülemede SAG sekansının konvansiyonel sekanslara eklenmesinin kalsifikasyon, kanama ürünleri içeren odak ve anormal venöz yapıların gösterilmesindeki etkinliğini, SAG' ın çocuk hastalarda kullanım alanlarını, SAG' deki sinyallerin özelliklerini, sekansa özgü artefaktları ve yanılgıları araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 31.07.2017 ve 22.01.2018 tarihleri arasında farklı ön tanılarla MR incelemeleri olan ve SAG sekansında patolojik sinyal odakları saptanan, çocuk hastaların görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Odaklar homojen paramanyetik, primer paramanyetik, homojen diyamanyetik ve primer diyamanyetik olarak sınıflandırılmıştır. Lezyonların kalsifikasyon veya kanama olarak sınıflandırılması ise BT ve konvansiyonel MR görüntüleri, tıbbi geçmişi ve laboratuvar, patoloji sonuçlarını içeren klinik bilgiler dâhilinde yapılmıştır. Bu odakların konvansiyonel sekanslarda karşılıkları araştırılmıştır. Kalsifik odakların gold standartı olarak BT' de 100 HU' dan yüksek dansite ölçüt olarak kabul edilmiştir. Verilerin sınıflandırılmasında deskriptif istatistiksel yöntemleri kullanılmıştır. Konvansiyonel sekans ve SAG' nin uyumu yönünden ki-kare ve BT' de izlenen kalsifik odakların konvansiyonel sekanslar ve SAG ile karşılaştırılması için ki-kare testi kulanılmıştır. Ki- kare testinde ise P<0,05 altındaki değerler istatistiksel olarak anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: SAG imajlarda 287 hipointens odak saptanmıştır. Bu odakların 135'i diyamanyetik yani kalsifikasyon, 149' u paramanyetik yani hemorajik odak, 13'ü ise vasküler anomali olarak sınıflandırılmıştır. Konvansiyonel sekanslarda kalsifik odakların karşılığında T1 AG' de 6, T2' de AG' de 11 ve FLAIR' de sekansında ise 7 kalsifikasyonu destekler sinyal değişiklikleri vardır. Toplamda 135 diyamenyetik odaktan 13 tanesi (yaklaşık % 9,6) konvansiyonel sekanslarda seçilebilmiştir. Hemorajik odakların karşılığında T1 AG' de 19, T2 AG' de 20 ve FLAIR' de sekansında ise 15 kanama ürünlerinin varlığını destekler bulgu vardır. Toplamda 149 odaktan 25 tanesi (yaklaşık %16,7) konvansiyonel sekanslarda seçilebilmiştir. On üç hastada izlenen vasküler anomalilerden sadece bir tanesi konvansiyonel sekanslarda seçilebilmektedir. BT görüntülerinde 143 kalsifikasyon odağı mevcuttur. SAG' de bu sayı 135' tir. Sekiz kalsifik odak SAG' de ayırt edilememiştir. SAG eklenmiş konvansiyonel sekansların kalsifikasyon saptamadaki etkinliği ile sadece konvansiyonel sekansların kalsifikasyon saptamadaki etkinliğinin karşılaştırılması için Ki-kare testi kullanılmış ve p değeri 0,001 olarak bulunmuştur. Sonuç: SAG sekansı ile kalsifik ve kanama ürünleri içeren odakların odakların anlamlı oranda saptanılabilirliği, kanama odaklarının doğası gereği heterojen olabileceği ve bazı artektlar içerebeleceği saptanmış bunların odak boyutu ile ilişkisi gösterilmiş ve aynı zamanda venöz anomalilerin teşhisinde sekansın önemli bir tanı aracı olabileceği gösterilmiştir.

BeyinHemorajilerKalsifikasyon+7
Kemal Çağlar Tuna
Dokuz Eylül University
2018
00