
355
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Bariatrik cerrahinin morbid obez bireylerde total antioksidan kapasite üzerine etkisi
Obezite vücutta aşırı ve anormal şekilde yağ birikimi durumudur. Yağ kütlesi artışı şişmanlığın yanı sıra diyabet, hipertansiyon, hiperlipidemi ve uyku-apne sendromu gibi çeşitli komorbiditeleri de beraberinde getirmektedir. Bu komorbiditelerin etiyopatogenezinde, yağ dokusu artışına bağlı oksidatif stresin artması ve antioksidan kapasitenin azalması rol oynamaktadır. Morbid obezitenin tedavisinde en etkili yöntem bariatrik cerrahidir. Bariatrik cerrahide laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG) günümüzde en sık tercih edilen yöntemdir. Bu çalışmada LSG ile sağlanan kilo kaybının oksidatif stres ve total antioksidan kapasite üzerine etkisini incelemeyi amaçladık. Kliniğimizde 2015-2016 yılları arasında LSG yapılan hastalar çalışmaya dahil edildi. Komorbiditesi bulunmayan 75 hastadan preoperatif ve postoperatif 12. ayda kan örneklemleri alındı. Kanlar uygun koşullarda hazırlanıp saklandı. Bu örneklerden total antioksidan kapasite (TAC) ve total oksidatif stres (TOS) düzeyleri ölçüldü. Ortalama vücut kitle indeksi preoperatif 45, 3 iken, postoperatif 12. Ayda 25, 4 idi. Bir yıl sonunda hastalar aşırı vücut kütlelerinin ortalama % 97, 6±14, 6'sını (59, 4-128, 1 kg aralığında) kaybettiler. Preoperatif dönemde ortalama TOS 8, 36±8, 19 µmol H2O2Eq/L ve ortalama TAC 1, 25±0, 21µmolTroloxEq/L iken, postoperatif dönemde ortalama TOS'i 3, 67±6, 24µmol H2O2 Eq/L ve ortalama TAC'si 1, 36±0, 20 µmolTroloxEq/L olarak bulundu (her ikisi için de p<0, 01). LSG, aşırı vücut kütlesinin kaybı yanı sıra TOS'de azalmaya ve TAC'de artışa neden olmaktadır. Anahtar kelimeler: Obezite, sleeve, antioksidan, oksidatif, laparoskopi
Sentinel lenf nodu metastazı olan meme kanserli hastalarda non-sentinel lenf nodu metastazı ihtimalini belirlemede kullanılan nomogramların retrospektif validasyon çalışması
Bu çalışma tek merkezli retrospektif bir veritabanında pozitif sentinel lenf nodu (SLN)' biyopsili meme kanseri hastalarındaki 'non-sentinel lenf nodu metastazını (NSLNM) tahmin etmekte kullanılan beş farklı modelin validasyonunu gerçekleştirmek ve kendi hasta popülasyonumuzda NSLNM insidansında etkili tümör özeliklerini belirlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir.Ocak 2007- Mart 2011 arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı'nda meme kanseri için SLN biyopsisi geçirmiş 197 hastadan SLN metastazı görülen 42'si ile ilgili 26 parametre incelenmiştir. Hasaların tamamında KALN uygulanmıştır. Hastalara MSKCC, Stanford, Cambridge, Tenon ve Gür et. al. tarafından geliştirilmiş tahmin modelleri uygulanmıştır. Receiver Operating Characteristics (ROC) eğrisi altındaki alan, her bir nomogram için hesaplanmıştır. Ayrıca Pearson Ki-Kare Testi ve Fisher exact test.i kullanılarak bizim popülasyonumuzda NSLNM tahmininde en yüksek etkiye sahip parametreler belirlenmiştir.Pozitif SLN'li 42 hastadan 14'ünde non-SLN metastazı bulunmaktaydı. MSKCC, Cambridge, Stanford, Tenon ve Gür et. al. modellerinden bizim hasta serimize en uygun değerler Tenon modelinden elde edilmiştir. Ki-kare analizinde; genel patolojik tümör boyutu, lenfovasküler invazyon (LVI) ve pozitif SLN sayısı, non-SLN pozitifliğini tespitte istatistiksel olarak anlamlı bulundu..Tenon modelinde verilen düşük riskli grup ile bize bulunan skorlar sırasıyla 3,5 ve 3,75 idi ancak diğer modellerde yanlış pozitiflik değerleri kabul edilemeyecek kadar yüksek ya da özgüllük ve duyarlılık değerleri düşüktü. Kendi popülasyonumuzdaki tümör özellikleri üzerinde yapılan incelemede patolojik tümör boyutu, pozitif SLN sayısı ve LVI durumu pozitif non-SLN tahmininde mutlak kullanılması gereken parametreler olarak belirlendi. Hasta sayısı azlığı nedeniyle bulunan sonuçlar daha büyük serilerde tekrar kontrol edilmelidir.
Ratlarda deneysel çekal abrezyon modelinde postoperatif peritoneal yapışıklıkların önlenmesinde karbondioksit insüflasyonunun yeri
Amaç: Laparoskopi tekniği, cerrahi pratiğinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Laparoskopik operasyonlar; peritona daha az travma, daha az intraoperatif kanama, intraabdominal organlara ve dokulara daha kibar manipulasyonlar, operasyon dışı bölgelerde daha az doku hasarı, eldiven pudrası, gazlı bez, kompres ve operasyon aletleri gibi yabancı maddelere daha az maruziyet ve postoperatif daha erken derlenme ile birliktedir. Bu özellikler laparoskopiyi adezyon formasyonu açısından konvansiyonel cerrahiye üstün kılmaktadır. Laparoskopinin postoperatif adezyonlarla olan ilişkisi literatürde hep açık cerrahiye oranla daha az doku travmasına neden olduğu görüşü temel alınarak açıklanmaya çalışılmıştır. Oysa ki CO2' nin bu inflamatuar yanıtı üzerinde çok az durulmuştur.Bu çalışmada, kapnoperitoneumun postoperatif adezyon formasyonunu önlemede rolü olup olmadığını laparoskopik girişim olmadan sadece CO2 kullanarak araştırmak istedik.Gereç ve Yöntem: 250±20 gr arasında değişen 30 adet dişi Wistar Albino tipi rat kullanıldı. Ratlar 5 gruba ayrıldı ve her grup 6 rattan oluşmaktaydı. Grup 1 Sham grubu; grup 2 kontrol grubunu; grup 3 laparotomi öncesi 15 dakika karbondioksit insüflasyonunu sonrası orta hattan laparotomi yapıldı. Daha sonra scraping model oluşturdu grup 4 Laparotomi öncesi 15 dakika karbondioksit insüflasyonunu sonrası orta hattan laparotomi yapıldı. Daha sonra scraping model oluşturdu. İşlem sonrası insizyon 3/0 vicril ile kapatıldı.Sonra 45 dakika karbondioksit insüflasyonu uygulandı; grup 5 Orta hattan laparotomi yapıldı, daha sonra scraping model oluşturulup 45 dakika karbondioksit insüflasyonu uygulandı. 10 gün sonra ratların karın ön duvarına ters-U şeklinde bir insizyon yapılarak karın ön duvarı kaldırıldı ve karın içerisindeki tüm adezyonlar incelenip kayıt edildi. Alınan doku örneklerinden histopatolojik inceleme yapıldı ve biyokimyasal olarak MDA ve PAI çalışıldı.Sonuçlar: Gruplara göre inflamasyon, fibrozis ve adezyon sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Grup 1'den grup 5'e doğru gittikçe inflamasyon, fibrozis ve adezyon bulguları hafiflemektedir. Gruplara göre PAİ 1 değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Gruplara göre MDA değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Fark grup 1 ve 5'ten kaynaklanmaktadır. Grup 1'in MDA değerleri, diğer gruplara göre daha yüksek iken, grup 5'in MDA değerleri diğer gruplara göre daha düşük olarak bulunmuştur. Fibrozis bulguları ve PAİ 1 değerleri arasında pozitif yönlü güçlü, doğrusal bir ilişki saptanmıştır. Adezyon bulguları şiddetlendikçe, PAİ 1 değerleri de artmaktadır.Yorum: Sonuçlarımız CO2 pnömoperitoneumun postoperatif intraperitoneal adezyon gelişiminde olumlu etkileri olduğunu düşündürmektedir. Çalışmamaızda scraping model oluşturduğumuz için adezyon oluşumunun mekanik etkiyle azalttığını söyleyemeyiz.Postoperatif adezyon formasyonunun patofizyolojik temeli iyi biçimde tanınmlanmıştır. Ancak kapnoperitoneumun postoperatif adezyon formasyonunu antiinflamatuar mekanizmayla azalttığını düşünmekteyiz. Bu mekanizmayı araştırmak için bu konu üzerinde daha fazla çalışmaya ihtiyacımız vardır.
Bethesda sınıflamasına göre önemi belirsiz atipi bulunan tiroid nodüllerinin elastografi, sintigrafi ve cerrahi sonrası patoloji sonuçlarının değerlendirilmesi
Bethesda sınıflamasına göre önemi belirsiz atipi bulunan tiroid nodüllerinde malignite oranı %10-30' dur. Bu çalışmada görüntüleme yöntemlerinin malignite saptanmasında faydalı olup olmadığının belirlenmesi ve malignite oranının merkezimizdeki değerinin belirlenmesi amaçlandı. Aralık 2018 ile Kasım 2019 tarihleri arasında prospektif olarak 35 tiroid nodülü biyopsisi Bethesda sınıflamasına göre önemi belirsiz atipi/ önemi belirisz foliküler lezyon (ÖBA/ÖBFL) olarak tanı almış hastaya operasyon öncesi sintigrafi, ultrason-elastografi yapıldı. Hastaların hepsi ameliyat edilerek patoloji sonuçları incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların 17'si (%48,6) benign, 18'i (%51,4) malign olarak tespit edildi. Malignlerin 17'si (%94,4) kadın, 1'i (%5,6) erkekti (p=0,041) Ultrason elastografide benign olan hastalarda Emax ortalamasının median değeri 35,140 kPa (6,556 -162,416) iken malign olanlarda median değer 58,624 kPa olarak bulundu (19,083 – 109,073) (p=0,316) Sintigrafide hipoaktif nodülün/nodüllerin olduğu 10 hasta (%47,6) benign, 11 hasta (%52,4) malign olarak saptandı. Hiperaktif nodülün/nodüllerin olduğu 3 hasta (%60) benign, 2 hasta (%40) malign olarak saptandı. Hiperaktif ve hipoaktif nodüllerin birlikte olduğu 2 hastada malignite saptandı. Sintigrafide diffüz artmış tutulumu olan 2 hasta benign, minimal aktivite saptanan 1 hasta malign, subakut tiroidit saptanan 1 hastanın da benign olduğu görüldü (p=0,364) ÖBA/ÖBFL olarak belirtilen sınıf için literatürde çalışmamızdaki yüksek malignite değerini destekleyen yayınlar olması bu grubun tedavi yönetiminde daha dikkatli olunması gerektiğini düşündürmektedir. Bu grup hastalar dikkatlice takip edilmeli, klinik ve ultrason bulgularına göre direkt cerrahi de yapılabileceği unutulmamalıdır. Anahtar kelimeler: önemi belirsiz atipi, Bethesda sınıflaması, sonoelastografi, sintigrafi
Ratlarda uzamış pnömoperitoneumun renal fonksiyonlar üzerine etkisi
Çalışmanın amacı PNP süresindeki artışa ikincil oluşan renal hasarın farklı basınç düzeyleri altında incelenmesi, renal hasarı göstermede daha etkin biyobelirteçlerin tespit edilmesidir. Çalışmada 60 adet Wistar Albino rat toplam 10 gruba ayrıldı. Grup 1 Sham grubu; grup 2, 3 ve 4 sırasıyla 4, 8 ve 12 mmHg basınçlar altında 60 dk süreli PNP grubu; grup 5, 6 ve 7 sırasıyla 4, 8 ve 12 mmHg basınçlar altında 120 dk süreli PNP grubu; grup 8, 9 ve 10 sırasıyla 4, 8 ve 12 mmHg basınçlar altında 240 dk süreli PNP grubu olarak tasarlandı. Analizde tüm gruplarda BUN değerlerinin istatiksel olarak anlamlı farka sahip olduğu görüldü. Cr değerlerinin ise 120 dakika süreyle PNP uygulanan grupta ve 8 mmHg basınç grubunda anlamlı fark oluşturmaktaydı. IL-18 değerleri açısından ise tüm gruplar arasında istatiksel anlamlı bir fark yoktu. NGAL'in ise hem yüksek basınç gruplarında hem de uzamış PNP gruplarında anlamlı farka sahip olduğu görüldü. Basınç ve süre artışının NGAL düzeyi için birbirinden bağımsız birer faktör olduğu saptandı. Cys-C açısından ise istatiksel anlam teşkil eden farkın en yüksek basınç ve en uzun PNP grubunda olduğu saptandı. Sonuçta IL-18 AKI erken tanısında ve uzamış pnömoperitoneumda efektif bir biyobelirteç değildi. Aksine NGAL ve Cys-C yeni ve duyarlı biyobelirteçler olmakla birlikte BUN ve Cr gibi daha uzun süredir kullanımda olan ölçütlerin etkinliklerini korudukları görüldü. Özellikle altta yatan renal kapasite düşüklüğü olan olgularda ve renal rezervin kıymetli olduğu vakalarda laparoskopi süresinin minimalize edilmesinin, uzayan PNP durumlarında ise basıncın düşük tutulmasının renal fonksiyonların korunmasına katkıda bulunacağını düşünmekteyiz.
Kolon adenokarsinomlarında asprosin, meteorin like-protein ve irisin immünreaktivitelerinin araştırılması
Kolorektal kanserler dünya çapında önemli bir sağlık sorunudur ve kansere bağlı ölümlerin önde gelen nedenidir. Kolorektal kanserlerin %98'inin patolojik alt tipi adenokarsinomdur. Kanser hücreleri ortamdaki oksijen varlığından bağımsız olarak aeorobik glikoliz ile enerji elde etmektedirler. Yakın zamanda asprosin, meteorin like-protein (METRNL) ve irisin adında glukoz metabolizması üzerine etkili hormonlar keşfedilmiştir. Bu çalışmada kolon adenokarsinomlarında asprosin, METRNL ve irisin immünreaktivitesinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden rastgele seçilen 60 kolon adenokarsinomu (20 grade I, 20 grade II, 20 grade III) ve 20 normal kolon mukozası örneği alındı. Toplam 4 gurupta asprosin, METRNL, irisin immünohistokimyasal olarak boyanıp düzeyleri incelenmiştir. Grade I ve Grade II kolon adenokarsinomlarında irisin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştir. Grade I ve Grade II kolon adenokarsinomları ile karşılaştırıldığında ise Grade III kolon adenokarsinomunda irisin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptanmıştır. Grade I ve Grade II kolon adenokarsinomlarında asprosin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştir. Grade III kolon adenokarsinomunda asprosin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma izlenmiştir. Grade I kolon adenokarsinomunda METRNL immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik gözlenmezken, Grade II kolon adenokarsinomlarında METRNL immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştir. Grade III kolon adenokarsinomunda METRNL immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma izlenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada kolon adenokarsinomlarında irisin, asprosin, METRNL immünreaktivitelerinde değişikliğin gözlenmesi nedeniyle gelecekte daha ayrıntılı çalışmalar ile kolon adenokarsinomlarının erken tanısı ve gradelenmesinde rol oynayabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: asprosin, irisin, metrnl, kolon adenokarsinom
Ratlarda deneysel hepatik rezeksiyon modelinde silybium marianum'un karaciğer rejenerasyon ve anjiogenezis üzerine etkileri
Ratlarda deneysel hepatik rezeksiyon modelinde silybium marianumun karaciğer rejenerasyon ve anjiyogenezis üzerine etkileriAmaç: Ratlarda deneysel hepatik rezeksiyon modelinde silybium marianumun karaciğer rejenerasyon ve anjiyogenezis üzerine etkilerini araştırmak.Materyal ve Metod: Bu deneysel çalışma Gazi Üniversitesi Laboratuar Hayvanları Yetiştirme ve Deneysel Araştırmalar Merkezinde (GÜDAM), Temmuz ? Aralık 2010 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışmada ağırlığı 200 ? 250 gram arasında değişen 24 adet erkek Wistar ? Albino rat kullanıldı. Ratlar sham, kontrol, silipide ve karboksimetilsellüloz(cmc) grubu olmak üzere dört gruba eşit olarak paylaştırıldı. Sham grubuna sadece laparatomi, diğer gruplara ise parsiyel hepatektomi yapıldı. PH sonrası 7 gün boyunca silipide grubuna oral silipide çözeltisi, cmc grubuna ise %5'lik cmc çözeltisi verildi. 7. gün sonunda ratlar tartıldıktan sonra sakrifiye edildi. Vena kava inferiordan kan örnekleri alındıktan sonra kalan karaciğer dokusu rezeke edilip tartıldı. Alınan kan örneklerinden AST, ALT, GGT, LDH, VEGF, LPO ve HGF ölçümleri yapıldı. Morfolojik rejenerasyon parametresi olarak karaciğer ağırlık oranları kullanıldı. Karaciğer doku homojenatından LPO ölçümü yapıldı. Histopatolojik değerlendirme; VEGF ve PCNA boyanma oranları ve AGNOR sayısı ile yapıldı.Bulgular: AST, ALT, VEGF, doku LPO ve KC% değerlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı.(p<0,05)Sonuç: Silybum marianumun karaciğer rejenerasyonunu arttırıcı, anjiyogenezi baskılayıcı etkisi vardır. Yapılacak ileri çalışmalarla karaciğer rezeksiyonlarında klinik kullanımı mümkün olabilir.Anahtar kelimeler: Silybium Marianum, Silymarin, Karaciğer Rejenerasyonu, Anjiyogenezis, Karaciğer Rezeksiyonu
Cilt flepleri oluşturulan ratlarda ozon emdirilmiş zeytinyağının flep beslenmesi üzerine etkileri
Cerrahi pratikte rastlantısal paternli deri flepleri sıklıkla kullanılmaktadır. Flep distalinde oluşabilecek doku nekrozu, oluşabilecek kozmetik ve fonksiyonel sorunlar nedeniyle korkulan bir komplikasyondur. Ozon kullanımının kronik ve akut yara iyileşmesinde etkinliği gözterilmiştir. Bu deneysel çalışmada ozonize zeytinyağı ve sadece saf zeytinyağı emdirilmiş pansuman materyalinin sıçan dorsal rastlantısal paternli deri fleplerinde damarlanma üzerine etkisi araştırıldı. Ağırlıkları 200 – 250 gr arasında değişen 21 adet Wistar Albino tipi erkek rat üç eşit gruba ayrıldı. Her gruba standart kaudal tabanlı dorsal flep uygulandı. Kontrol grubuna ek bir uygulama yapılmadı. Diğer iki gruba sırasıyla zeytinyağı ve ozonize zeytinyağı günde iki kez topikal olarak uygulandı. Postoperatif 7. günde tüm fleplerin tabanı ve uç noktası arasından tam kat 1 x 1 cm boyutlarında doku örnekleri alındı. Doku örnekleri CD34 ve VEGF boyaları ile boyanarak ışık mikroskobu altında incelendi. Kontrol grubunda CD34 ve VEGF ile pozitif boyanma gösteren yapıların ortalama ± standart sapma değerleri sırası ile 10.29 ± 1.80 ve 8.86 ± 1.35 iken zeytin yağı ve ozonize zeytin yağı gruplarında bu değerler sırasıyla 15.57 ± 1.72 ve 15.00 ± 1.41 ile 25.00 ± 2.16 ve 25.14 ± 2.41 idi. Her iki çalışma grubunda CD34 ve VEGF ile boyanan yapıların ortalama sayıları kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha yüksekti (her ikisi için de p<0.001). Ozonize zeytinyağı grubunun hem CD34 hem de VEGF ile ortalama boyanma sayıları da zeytinyağı grubundakinden belirgin olarak daha fazlaydı (her ikisi için p<0.001). Sonuç olarak ozonize zeytinyağının rastlantısal paternli cilt fleplerinin damarlanmasını artırdığı gösterildi. Anahtar Kelimeler: Flep, Zeytinyağı, Ozonize Zeytinyağı, CD-34, VEGF
Meme kanseri gen ekspresyon profili
Lenf nodu negatif meme kanserleriyle ilgili yapılan klinik çalışmalar;Bu hastaların % 90'lık kısmının da adjuvan kemoterapiye aday olduğunu göstermektedir. Ancak bu hastaların %70'inde sadece lokoregional cerrahi tedavi ile kür sağlanmaktadır.Bu çalışmalara göre lenf nodu negatif vakaların sadece %30'una verilmesi beklenen sistemik kemoterapi için hasta seçimi ,St.Galen ya da US National Institutes of Health konsensus kriterlerine göre %85-90 oranında endikasyon bulabilmektedir.Daha çok oranda gereksiz kemoterapi uygulanmasının veya daha az oranda görülse de kemoterapi uygulanmadığı için metastaz oluşmasının nedeni halen günümüzde adjuvan tedavilerin endikasyon kriterlerine temel teşkil eden klinikopatolojik prognostik faktörlerin sensitivite ve spesifitesindeki düşüklüktür.Son zamanlarda mikro-array yöntemi ile meme kanserlerinde her bir vakanın ekspresyon gen profili çıkarılarak kimliklendirilmesinde metastaz yönünden % 80 civarında sensitivite ve spesifite bildirilmektedir.Kliniğimizdeki meme kanseri hastalarından hazırlanan hücre kültürleri gerekli aşamalardan geçirildikten sonra PCR Array gen tarama kiti kullanılarak hastaların gen ekspresyon profilleri çıkarıldı. Çıkarılan sonuçlarla meme kanseri için yeni prediktif faktörlerin rutin kullanıma girebileceği ve tedavinin kişiselleştirilmesi için önemli bir adım olduğu görüldü.
Ratlarda oluşturulan tıkanma sarılığında pnömoperitoneumun renal fonksiyonlar üzerine etkisi
Amaç: Laparoskopik yaklaşımlar cerrahinin her alanında giderek artan sıklıkta uygulanmaya başlamıştır. Pnömoperitoneum ve tıkanma sarılığının çeşitli organ sistemleri üzerindeki farklı etkileri bildirilmiştir. Fakat tıkanma sarılığı zemininde pnömoperitoneuma sekonder oluşan renal fonksiyon bozuklukları konusunda yapılmış herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmanın amacı; tıkanma sarılığı modelinde gerçekleştirilen pnömoperitoneumun renal fonksiyonlar üzerine etkinliğini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: 350-400 gram ağırlığında 48 erkek Wistar Albino rat her grupta 6 rat olacak şekilde 8 gruba ayrıldı: Grup 1 sham grubu; grup 2,3 ve 4 sırasıyla 5-10 ve 15 mmHg pnömoperitoneum grubu; grup 5, tıkanma sarılığı grubu; grup 6,7 ve 8 tıkanma sarılığı ile birlikte sırası ile 5-10 ve 15 mmHg pnömoperitoneum uygulanan grup. Pnömoperitoneum minilaparotomiden yerleştirilen Veres iğnesi yardımıyla 60 dakika uygulandı. Tıkanma sarılığı ise ortak safra kanalı bağlanıp kesilerek oluşturuldu. Örneklerden standart biyokimyasal parametrelerin yanında renal fonksiyonların değerlendirilmesi amacıyla cystatin-C ve NGAL çalışıldı.Sonuçlar: Renal fonksiyonu gösteren standart biyokimyasal değerler açısından gruplar arasında fark saptanmadı (p>0.05). Buna karşın NGAL'ın tıkanma sarılığı uygulanan gruplarda yüksek olması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Pnömoperitoneum basıncı NGAL değerlerinde belirgin değişiklik oluşturmamıştır. Cystatin-C değerlerinde tıkanma sarılığı oluşturulan ve beraberinde 10 ve 15 mmHg pnömoperitoneum uygulanan gruplarda sadece pnömoperitoneum uygulanan gruplara göre anlamlı olarak artış bulundu (p<0.05).Yorum: NGAL ve cystatin-C konvansiyonel renal fonksiyon testleri normal iken erken dönemde renal hasarı göstermede etkin olarak bulunmuştur. Tıkanma sarılığı tarafından potansiyalize edilen renal hasar pnömoperitoneum ile birlikte daha belirgin hale gelmiştir. Tıkanma sarılıklı hastaların laparoskopik girişimler sırasında renal hasarın gelişimi açısından yüksek risk grubu oldukları göz önünde bulundurulmalı ve uygun önlemler alınmalıdır.
Tıkanma sarılığı oluşturulan ratlarda glutamin ve probiotik kullanımının intestinal bariyer, bakteriyal translokasyon, hepatosit apoptozisi, oksidatif kapasite ve kupffer hücre fonksiyonu üzerindeki etkileri
Safra yollarındaki tıkanıklık sonucu organizmada bazı patolojik değişiklikler meydana gelmektedir. Bunlardan biride bakteriyel translokasyondur. Tıkanma sarılığında çeşitli maddelerle bakteriyel translokasyon ve bunun sonuçları araştırılmıştır. Fakat Glutamin ve Probiyotiğin birlikte kullanımı araştırılmamıştır. Bizde buradan yola çıkarak immünonütrisyonla birlikte probiyotik kullanımının tıkanma sarılığında gelişen patolojik süreç üzerine olan etkilerini araştırmayı amaçladık. Bu çalışmada 200-250 gr ağırlığında 30 erkek Wistar Albino rat her grupta 6 adet olacak şekilde gruplara ayrıldı. Sham grubunda sadece karın açıldı. Kontrol, Glutamin, Probiyotik, Glutamin+Probiyotik gruplarında ise tıkanma sarılığı oluşturuldu. Örneklerden standart biyokimyasal parametreler dışında GSH, GR, SOD, NOx, bakteriyel translokasyon ve histopatolojik parametreler çalışıldı. Karaciğer fonksiyonunu gösteren standart biyokimyasal değerler açısından gruplar arasında fark saptanmadı. Buna karşın Glutamin ve Probiyotiğin tek tek ve birlikte verildiği gruplarda bakteriyel translokasyonun azaldığı, antioksidan sistem parametrelerini gösteren değerler arasında Kontrol grubunda SOD, Glutamin grubunda GSH, Probiyotik grubunda GSH, GR, SOD; Glutamin+Probiyotik grubunda ise GSH ve GR için anlamlı ((p<0,05) değerler saptandı. NOx açısından fark saptanmadı. Histopatolojik olaraksa Probiyotik grubunda apoptozisin diğer gruplara göre daha fazla olduğu tespit edildi.Tıkanma sarılığında Glutamin ve Probiyotiğin tek tek ve birlikte kullanımı bakteriyel translokasyonu azaltmaktadır. Fakat özellikle Probiyotiğin antioksidan sistem parametrelerine ve karaciğere olan etkilerinin aydınlatılması için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Ratlarda deneysel pankreatit modelinde curcuminin etkisi
Bu çalışmada cerulein ve L-Arginin ile oluşturulan deneysel akut nekrotizan pankreatit (ANP) modelinde curcuminin pankreatitin sistemik etkileri ile pankreas dokusu üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmada ağırlıkları 300-350 gram arasında değişen 48 Sprague-Dawley cinsi rat 4 gruba ayrıldı. Grup 1 (sham, n=8), Grup 2 (curcumin , n=8), Grup 3 (ANP, n=16), Grup 4 (ANP+curcumin, n=16). Pankreatit, ratlara subcutan yolla cerulein ve intraperitoneal yolla L-Arginin verilerek oluşturuldu. Tedavi grubuna pankreatit indüksiyonundan 48 saat sonra curcumin gavaj yoluyla uygulandı. 24 saat sonra sakrifiye edilen ratlardan arteryel kan gazı, interlökin-6 (IL-6) ve biyokimyasal parametreler için kan örnekleri alındı. Bronkoalveolar lavaj (BAL) uygulanarak laktat dehidrogenaz (LDH) için örnek temin edildi. Histopatolojik inceleme ve miyeloperoksidaz (MPO) ile malonildialdehit (MDA) aktivitesi ölçümü için akciğer ve pankreas dokuları alındı. Histopatolojik inceleme gruplardan habersiz bir patolog tarafından yapıldı ve pankreas dokusunda; nekroz, ödem, perivasküler infiltrasyon değerlendirildi. Pankreatit uygulamasının serum AST, amilaz ve IL-6 değerleri ile BAL LDH, PCO2, akciğer ve pankreas dokusunda MDA, MPO değerlerini artırdığı, kan basıncını, idrar volümünü, kan gazında pH, PO2 değerlerini ise azalttığı tespit edildi. Curcumin uygulaması; serum amilaz, IL-6, BAL LDH, pH, PCO2, idrar volümü ile akciğer ve pankreasda MDA, MPO değerlerini düzeltti. Histopatolojik olarak pankreatit indüksiyonunun pankreas dokusunda ödem, perivasküler infiltrasyon ve nekrozun arttığı, curcuminin nekrozu azalttığı gözlendi. Curcuminin ratlarda oluşturulan akut nekrotizan pankreatitte yararlı etkisi vardır.
Peritonitli ortamda klorhexidin glukonat emdirilmiş kompres ve metronidazol emdirilmiş kompres kullanımının barsak anastomozu üzerine etkileri
Kalın barsakta hem patojen mikroorganizmaların fazlalığı, hem de kollojenaz enzim aktivitesinin yüksekliği nedeniyle anastomoz kaçağı riski gastrointestinal traktın diğer yerlerine göre daha yüksektir. Genel cerrahi kliniklerinde gerek elektif gerekse acil kolon ameliyatlarında kirli batın olması durumunda özellikle sol kolona yapılacak girişimlerde primer anastomozdan kaçınılmakta ve çok basamaklı prosedürler tercih edilmektedir. Bu deneysel çalışmada peritonitli ortamda sol kolon anastomozlarında klorhekzidin glukonat ve metronidazol emdirilmiş batın kompresleri kullanılmasının anastomoz güvenliği açısından değerlendirilmesi amaçlandı.Bu çalışma, Fırat Üniversitesi Deneysel Araştırma Merkezi'nde Wistar ?Albino cinsi 21 adet rat üzerinde 3 eşit gruba ayrılarak yapıldı. Orta hat laparatomi sonrası pelvik peritonun 2 cm üzerinden sol kolon tam kat kesildi. Fekal kontaminasyon için lümen içindeki gayta yaralanmanın çevresine bulaştırıldı. Daha sonra karın iki kat üzerinden (fasia ve cilt ) 3/0 ipeklerle devamlı olarak kapatıldı. 1 gün sonra genel anestezi altında batın tekrar açıldı. Kolon anastomozuna başlamadan önce batın 1. gruptaki ratlara izotonik sodyum klorür emdirilmiş materyal kullanarak temizlendi ve çift kat kolon anastomozu uygulandı. 2. grupta batın metronidazol emdirilmiş materyalle temizlenerek çift kat kolon anastomozu uygulandı. 3. grupta ise klorhekzidin glukonat emdirilmiş materyalle batın temizlenerek anastomoz uygulandı. Postoperatif 10. günde relaparatomi yapılarak anastomoz hattında doku hidroksiprolin seviyesi, anastomoz patlama basınçları ölçüldü ve histopatolojik değerlendirme yapıldı. Anastomoz patlama basıncı ortalama değer verileri en yüksek Grup III'te tespit edildi (p<0.05 Grup I-III, Grup II-III). Doku hidroksiprolin düzeyi ortalama değer verileri en yüksek Grup III'te izlendi (p<0.005 Grup I-III, Grup II-III). Histopatolojik bulgular üç grup içinde değerlendirildiğinde barsak dokusunda iyileşme skoru açısından Grup II ve Grup III arasında anlamlı farklılık yokken her iki gruptaki iyileşme skoru Grup I'den istatistiksel olarak anlamlı derecede farklılık göstermekteydi (p<0.005). Sonuç olarak antibakteriyal solüsyon emdirilmiş materyal kullanımının peritonitli ortamda rezeksiyon primer anastomozda anastomoz güvenliğini arttırdığı görülmüştür.Anahtar kelimeler: Peritonit, Kolon Anastomozu, Klorhekzidin Glukonat, Anastomoz Kaçağı
Kore red ginseng'in ratlarda deneysel sağ kolonik anastomozların iyileşmesinde etkisi
Giriş-Amaç: Anjiyogenez; yara iyileşmesi ve doku rejenerasyonu desteklemek için önemli bir parametredir. Kolon anastomoz iyileşmesine katkıda bulunmak adına, önceki venüllerden gelişen kılcal damarların ve anastomoz sahasındaki yeni kapillerlerin oluşması da dahil, doku kan akımı ve oksijenasyonu çok önemli faktörlerdir. Bu işlemler anastomoz sahası kollajen, damarsal yapılar ve fibroblast yapısıyla dolana kadar devam etmektedir. Kore Red Ginsengi (KRG) in vitro olarak profilerasyon, migrasyon ve insan umblikal ven endotel hücrelerinin tüp formasyon oluşumunu arttırırken; in vivo olarak da anjiyogenezi stimüle etmektedir. Bu çalışmanın amacı rat modelinde KRG'nin, deneysel sağ kolon anastomoz iyileşmesi üzerine etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Gruplar: 40 rat randomize şekilde 4 gruba ayrıldı. ? Kontrol grupları (Grup A ve B) ? KRG grupları (Grup C ve D) Deneysel model: Cerrahi prosedür sağ kolonun transeksiyonundan ve el ile anastomozundan oluşmaktaydı. Ratlara işlemden 5 gün önce başlanıp ve günlük 50 mgr/kg KRG veya eşit hacimde su oragastrik sonda yardımıyla verildi. Grup A ve C anastomoz iyileşmesinin 3. gününde, Grup B ve D ise 7. Gününde sakrifiye edildi. Ölçülen parametreler: ? Anastomoz komplikasyonları ve anastomoz patlama basıncı değerleri ? Anastomoz hattında hidroksiprolin (µg/g yaş doku) ? Histopatolojik değerlendirme (yara iyileşmesi skorlaması) Sonuçlar: Herhangi bir anastomotik komplikasyon gözlenmedi. Çalışma sırasında ölen rat olmadı. KRG gruplarında patlama basıncı değerleri kontrol gruplarına göre anlamlı yüksek bulundu (p<0,05). Anastomoz hattında Hidroksiprolin (HPO) içeriği de KRG gruplarında anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Histopatolojik incelemede KRG alan grupların, kontrol grupları ile karşılaştırıldığında kollajen birikimi ve fibroblast miktarının arttığı görüldü. Tartışma ve Sonuç: Bu deneysel çalışmada KRG'in ratlarda yapılan sağ kolonik anastomoz iyileşmesi üzerine olumlu sonuçları olduğu kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Kolon anastomozu, KRG, Hidroksiprolin.
Ozonla ön koşullamanın preopeartif radyoterapi alan ratlarda kolon anastomozu iyileşmesi üzerine etkisi
AMAÇ: Kolorektal kanserlerde uygulanan neoadjuvan radyoterapi anastomoz iyileşmesindeki mekanik ve biyokimyasal parametreleri olumsuz yönde etkilemektedir. Radyasyonun etkisi, hücrelerde bulunan suyun radyolitik dekompozisyonu sonucunda açığa çıkan serbest oksijen radikalleri (SOR) ile meydana gelmektedir. Dahası, radyasyon mikrovasküler dolaşımın azalmasına, lokal iskemi ve dolayısıyla yetersiz iyileşmeye neden olmaktadır. Yapılan çalışmalar, ozonun antioksidan enzim aktivitesini arttırdığını ve konağı SOR ile meydana gelebilecek hasarlanmaya karşı hazırladığını göstermiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: Ratlar (n=48) 6 gruba ayrıldı. Tüm gruplardaki ratlara sol kolon rezeksiyonu ve anastomozu uygulandı. Kontrol Grupları (1 ve 2); sadece anastomoz uygulandı. Salin Grupları (3 ve 4); radyoterapi öncesi 5 gün boyunca 1 mg/kg/gün intraperitoneal salin verildi. Ozon Grupları (5 ve 6); radyoterapi öncesi 5 gün boyunca 1 mg/kg/gün intraperitoneal ozone verildi. Takiben ratlara 6 Gy total vücut ışınlaması uygulandı. Anastomozlar ise ışınlama sonrası 7. günde gerçekleştirildi. Grup1, 3 ve 5?teki ratlar anastomoz sonrası 3. günde, Grup 2, 4 ve 6 daki ratlar ise anastomoz sonrası 7. Günde sakrifiye edildiler. SONUÇLAR: Ortalama patlama basıncı Grup 3 ve Grup 6 anlamlı olarak yüksek bulundu; 50.75 ve 140.88 cm-su. Ozon verilen gruplarda (Grup 5 ve 6) HPO düzeyleri verilmeyen gruplara (Grup 3 ve 4) oranla daha yüksekti. Tüm gruplarda kontrol gruplarına oranla inflamatuar hücre infiltrasyonunun daha yoğun olduğu gözlendi. Gruplar arasında fibroblast proliferasyonunun benzer olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü. Tartışma ve Sonuç: Çalışmada, ozonla oksidatif ön koşullamanın radyoterapi sonrası yapılan anastomozlar üzerine olumlu etkisi gözlenmiştir.
Ratlarda mide anterior duvar invajinasyonunun kilo verme üzerine etkisi
Onur Merdivan ''Ratlarda Mide Anterior Duvar İnvajinasyonunun Kilo Verme Üzerine Etkisi'' Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi, Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2013. Giriş-Amaç: Dünya çapında her geçen gün artmakta olan morbid obezitenin tedavisinde, cerrahi dışı tedavi yöntemlerinin yetersiz kaldığı, klinik çalışmalarla kanıtlanmıştır. Bu nedenle mümkün olduğunca güvenli ve tercihen düşük maliyetli kilo düşürücü girişimsel yöntemlere olan talep sürekli artmaktadır. Bu alanda yeni bir yaklaşım olan sleeve gastrektomi ve bunun benzeri şekilde kısıtlama sağlayan büyük kurvaturun pilikasyonu, bazı merkezlerde uygulanmakta ve yapılan çalışmalarda olumlu sonuçları bildirilmektedir. Bu çalışmada ise sleeve gastrektomi ve büyük kurvatur pilikasyonuna göre uygulanmasının daha kolay, komplikasyonlarının daha düşük olacağını düşündüğümüz mide anterior duvar invajinasyonun ratlarda kilo üzerine sekiz haftalık etkilerinin ve olası komplikasyonlarının araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Çalışmaya 30 adet erkek rat dahil edildi. Gruplar 10?ar rat olacak şekilde kontrol, sham ve deney olarak belirlendi. Kontrol grubuna hiçbir cerrahi işlem uygulanmadı. Sham grubuna anestezi verildi, laparotomi yapıldı ve organlar manipüle edildi. Deney grubuna ise sham grubuna ek olarak mide anterior duvar invaginasyonu uygulandı. Operasyon sonrası tüm ratlar eşit koşullarda tutuldu ve 8 hafta boyunca haftalık olarak aynı gün ve saatte ağırlıkları ölçüldü. Çalışmanın sonunda tüm ratlar otopsi edildi ve batın içi değerlendirildi. Ratların mideleri çıkarıldı ve eşit basınç altında hacimleri ölçüldü. Bulgular: Deney öncesinde ağırlık bakımından istatistiksel olarak birbirine benzer olan üç grup arasında 1. haftanın sonunda anlamlı fark saptandı. Sham grubunun deney grubundan fazla, kontrol grubundan daha düşük olduğu görüldü. Bu durum 2. hafta sonunda da bu şekilde gözlendi. 3. haftanın sonundan 8. haftanın sonuna kadar yapılan ölçümlerde ise kontrol ve sham gruplarının istatistiksel olarak birbirine benzediği ancak deney grubunun anlamlı şekilde farklı ve daha düşük olduğu görüldü. Otopsi sırasında karşılaştırılan mide hacimlerine bakıldığında kontrol ve sham grubunun istatistiksel olarak benzer olduğu, deney grubunun diğer iki gruptan anlamlı şekilde farklı ve düşük olduğu görüldü. Sonuç: Mide anterior duvar invajinasyonun ratlarda kilo alımını kısıtlama üzerine yararlı etkileri gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Mide, ön duvar, katlama, kilo verme.
Ratlarda iskemik ve normal sol kolon anastomoz modelinde resveratrolün anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi
Anastomoz kaçakları gastrointestinal sistem cerrahisinin en korkulan komplikasyonlarıdır. Günümüzde her türlü cerrahi, teknik ve medikal gelişmeye karşın anatomoz kaçağının yüksek mortalite ve morbidite oranları araştırmacıları iyileşmeyi pozitif yönde etkileyebilecek ajanlar üzerinde çalışmaya yönlendirmiştir. Resveratrol (RSV;3,5,40-trihidroksi-trans-stilben) üzüm kabuğu ve kırmızı şarapta bulunan doğal polifenolik bir bileşik olup antioksidatif, antiinflamatuar, antibakteriyel, antifungal, antikanserojenik, antimutajenik, kardiyoprotektif ve nöroprotektif etkileri olan bir ajandır. Çalışmamızın amacı oral RSV uygulamasının iskemik ve normal sol kolon anastomozlarında iyileşmeye olan muhtemel etkisinin incelenmesidir.Seksen beş adet erkek Wistar albino cinsi rat randomize olarak, her biri 10'ar denekten oluşan sekiz grup ile 5 denek içeren sham grubuna ayrıldı. Deneklere normal şartlar altında ve iskemi modelinde sol kolon anastomozu uygulanarak orogastrik yolla RSV verildi. Gruplar ameliyat sonrası 4. ve 7. günlerde sakrifiye edilerek anastomoz iyileşmesi, patlama basıncı, doku hidroksiprolin düzeyi, biyokimyasal inceleme ve histopatolojik parametreler kullanılarak değerlendirildi.RSV uygulamasının hem 4 hem de 7. günde iskemik ve normal ortamda patlama basınçları ve doku hidroksiprolin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı artışa yol açtığı görüldü (p<0.05). Biyokimyasal analizde RSV uygulamasının istatiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte SOD düzeylerinde artış ve MDA değerlerinde düşüş eğilimi yarattığı görüldü. Histopatolojik incelemede RSV uygulamasının normal anastomoz sonrası 4. günde inflamasyonu anlamlı düzeyde azalttığı, iskemik anastomoz uygulanan grupta ise inflamasyon ve mukozal iskemi skorunu anlamlı düzeyde düşürdüğü görüldü(p<0.05). Gruplar ameliyat sonrası 7. gün özellikleri açısından incelendiğinde, normal anastomozlu grupda RSV'nin inflamasyon ve notrofil oranında anlamlı düşüş oluşturduğu, iskemik anastomoz modelinde ise inflamasyon, notrofil oranı ve mukozal iskemi skorunu anlamlı düzeyde azalttığı bulundu (p<0.05).Çalışmamız sonucunda oral RSV uygulamasının normal ve iskemik koşullar altında patlama basınçları, anastomotik hidroksiprolin düzeyleri ve histopatolojik parameterelere olumlu etki yaparak anastomoz iyileşmesini arttırdığı görülmüştür. Doku koruyucu etki mekanizmasının ortaya konabilmesi, doza bağlı değişikliklerin incelenebilmesi ve neovaskülarizasyon, inflamasyon, kollajen metabolizması iskemi ve iyileşmenin potent hücreleri üzerinde oluşturduğu olumlu etkiye neden olan hücresel olayların aydınlatılabilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Sıçanlarda vagotomininince barsak anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi
Öner M.Ö. Trunkal vagotominin ince barsak anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi: Deneysel çalışma.AMAÇ: Trunkal vagotomi mide kanseri ve morbid obezite operasyonları sırasında bazen zorunlu olarak yapılmaktadır. Bu hastalarda, mide rezeksiyonları sonrası ince barsak anastomozları uygulanmaktadır. Bu anastomozlarda ki yara iyileşmesi olayı postoperatif başarıyı etkileyen en önemli etkendir.Abdomende parasempatik sistem tamamen nervus vagus 'dan gelen liflerle sağlanır. Vagotomi sonrası abdomen de sempatik sistem hakim olur ve gastrointestinal sistem organlarında fizyoloji tamamen sempatik sinir sistemine dayanarak çalışır. Bu durumun anastomoz iyileşmesi üzerine olası etkileri bilinmediğinden anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi araştırıldı. Deneyde Wistar sıçanlarda trunkal vagotominin etkilerini ince barsak anastomoz iyileşmesi modelinde çalıştık.GEREÇ VE YÖNTEM: Kırk adet erkek Wistar albino cinsi sıçan, her biri 8'er denekten oluşan beş gruba ayrıldı. Grup I kontrol grubu olup sadece ince barsak anastomozu yapıldı 0. Gün sakrifiye edildi. Grup II İnce barsak anastomozu yapıldıktan sonra 4. Gün sakrifiye edildi. Grup III vagotomi ile birlikte ince barsak anastomozu yapıldıktan sonra 4. Gün sakrifiye edildi. Grup IV ince barsak anastomozu yapıldıktan sonra 7. Gün sakrifiye edildi. Grup V `de, vagotomi ile birlikte ince barsak anastomozu yapıldı ve 7. Gün sakrifiye edildi.Tüm gruplarda anastomoz patlama basıncı ölçümü ve anastomoz hattı doku hidroksiprolin düzeyi biyokimyasal olarak ölçüldü.BULGULAR: 4. gün de vagotomisiz anastomoz grubu ile karşılaştırıldığında hidroksiprolin düzeyleri vagotomi grubunda anlamlı bulunmazken (p>0,05), patlama basınçları anlamlı yüksek bulunmuştur(p<0,05). Yedinci gün ise patlama basıncı ve hidroksiprolin düzeyi anlamlı derecede vagotomi grubunda yüksek bulunmuştur(p<0,05).SONUÇ: Bu çalışmada sıçanlarda yapılan ince barsak anastomoz iyileşmesine vagotominin olumlu etkisi tespit edilmiştir. Bu çalışmada vagotominin iyileşme mekanizmaları üzerine etkisi çalışılmamış olsa da cerrahide vagotomi ve anastomoz uygulamaları devam ettiği sürece üzerinde detaylı çalışmalar yapmaya değecek bir konu olarak görünmektedir.Anahtar Kelimeler: Vagotomi , Anastomoz, İnce barsak, Yara iyileşmesi
Parsiyel hepatektomili ratlarda fosfodiesteraz III inhibitörü'nün karaciğer hasarına etkisi
Erkan Aksoy, Parsiyel Hepatektomili Ratlarda Fosfodiesteraz lll İnhibitörü'nün Karaciğer Hasarına Etkisi, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2014. Giriş: Hasar veya rezeksiyon sonrası rejenerasyon yeteneği karaciğerin etkileyici bir özelliğidir. Karaciğer yaralanma, iskemi ve rezeksiyon sonrasında rejenere olur ancak hepatik rejenerasyon için en kuvvetli uyaran rezeksiyondur. Fosfodiesteraz III inhibitörlerinin karaciğer hasarını kolestazda hem-oksijenaz yoluyla engellediği ve fibrogenez esnasında ise stellat hücre aktivasyonunu baskılayarak antifibrojenik etki gösterdiği bildirilmiştir. Amaç: Selektif fosfodiesteraz 3 inhibitörü olan silostazol uygulamasının parsiyel hepatektomi sonrası karaciğer rejenerasyonuna etkisinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Kırk adet erkek Wistar albino cinsi rat randomize edilerek dört gruba ayrıldı. Tüm ratlara standart %60 hepatektomi uygulandı. Deney gruplarına silostazol verildi. Rezeksiyon sonrası denekler 4 ve 7. günlerde sakrifiye edildi. Gruplar biyokimyasal, morfolojik ve histopatolojik parametreler açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Biyokimyasal inceleme sonucunda silostazol uygulamasının karaciğer fonksiyon testlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark yaratmadığı görüldü. Gruplar rölatif karaciğer ağırlığı açısından karşılaştırıldığında, silostazol uygulanan gruplarda, her iki zaman dilimi açısından da istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte artış tespit edildi (p>0.05). Histopatolojik değerlendirme sonucunda ise silostazol uygulanan gruplarda mitoz indeksinin ve çift çekirdek sayısının 7. günde anlamlı düzeyde yüksek olduğu ve PCNA (proliferating cell nuclear antigen) oranında ise 4 ve 7. günlerde anlamlı düzeyde artış olduğu görüldü (p<0.05). Silastazol uygulanan gruplarda süper oksit dismütaz (SOD) düzeyi anlamlı yüksek, miyeloperoksidaz (MPO) ve aşırı okside olmuş protein ürünleri (AOPP) seviyesi anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0.05). Grupların glutatyon düzeyleri arasında anlamlı fark görülmedi. Sonuç: Çalışmamızda silostazol uygulamasının karaciğer rezeksiyonu sonrası histopatolojik parametreleri olumlu yönde etkilediği ancak karaciğer rölatif ağırlağında anlamlı fark oluşturmadığı gözlendi.Silostazol'un histolojik parametrelere olan olumlu etkisinin,istatistiki olarak anlamlı fark yaratacak düzeyde karaciğer rölatif ağırlığına yansımaması üzerine etkili mekanizmaların daha ileri çalışmalarla aydınlatılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: silostazol, hepatektomi, karaciğer rejenerasyonu
Deneysel karaciğer iskemi reperfüzyon hasarında erdostein'in etkisi
Karaciğer iskemi-repefüzyon hasarı klinikte; travma, hemorajik şok, karaciğer cerrahisi, transplantasyon gibi bir çok durumda karşımıza çıkmaktadır. Bu hasarın oluşumundan sorumlu mekanizmalar henüz tam olarak açıklığa kavuşturulamamıştır. İskemi reperfüzyon hasarını (IRH) önlemek için iskemik önkoşullama gibi bazı yöntemler ve pek çok farmakolojik ajan kullanılmıştır. Ancak henüz IRH tam olarak önlenememiştir. Antiaoksidan, antienflamatuar etkili erdosteinein'in farklı iskemi reperfüzyon hasarı modellerinde koruyucu etkileri olduğu bulunmuştur. Bu çalışmada deneysel olarak erdostein'in karaciğer iskemi reperfüzyon hasarı (HIRH) üzerine etkinliği araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu deney 8 rat içeren 3 grupta uygulandı. Grup 1 (sham) :Sadece laparotomi yapıldı. Grup 2 (HIRH) :Rat karaciğerinin sol ve median lobuna giden hepatik arter ve portal ven non- travmatik damar klempiyle 60 dakika süreyle klemplenerek %70 hepatik (Segment 2-5) iskemi oluşturulup, daha sonra vaskuler okluzyon ortadan kaldırılarak 60 dakika reperfüzyon sağladı. Grup 3 (ERD):Ardışık 3 gün 100mg/kg/gün Erdostein gavaj şeklinde verildikten sonra aynı şekilde iskemi ve reperfüzyon sağlandı. Deney protokolü sonunda tüm ratlar sakrifiye edildi. Alınan kan ve karaciğer dokusundan biyokimyasal patolojik değerlendirme yapıldı. Karaciğer dokusu ve kan örnekleri alındı. Alınan örneklerden ALT, AST, Ürik asit bakıldı. Total antioksidan kapasite (TAC), ve Malondialdehid (MDA), seviyesi ölçüldü. Yapılan biyokimyasal değerlendirmede Erdostein verilen grupta doku TAC seviyesinin diğer iki gruptan anlamlı olarak düşük olduğu görüldü. ALT, AST, GGT, doku MDA seviyeleri ve patolojik analizde lökosit infiltrasyonu, apopitoz, iskemik koagulatif nekroz açısından Erdostein grubu ile HIRH grubu arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmadı. Erdostein verilmesinin karaciğer iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerini araştırdığımız bu çalışmada; serum transaminazları, TAC, MDA ve histopatolojik parametreler değerlendirildiğinde erdosteinin karaciğer iskemi reperfüzyon hasarını önlemede kısmen katkısı olsa da farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığını gördük. Erdosteinin karaciğer IRH 'nı önlemede etkisinin daha geniş örneklem grubunda sınanması uygun olacaktır. Anahtar Sözcükler: Erdostein, İskemi, Reperfüzyon, Karaciğer, Hasar
Tıkanma sarılığı olan ratlarda vagotominin ince barsak anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi
Amaç: Tıkanma sarılığı, sistemik inflamatuar sitokinler, serbest oksıjen radikalleri antioksidan sistem ve lipit peroksidasyonu gibi çeşitli fizyopatolojık yollarla birçok sistemi ve yara yeri iyileşmesini etkilemektedir. Bu çalışma ana safra kanalı ligasyonu yoluyla mekanik ikter geliştiren ve vagotomi yapılan hayvan modelinde barsak anastomozu iyileşmesini araştırmak amaçlı yapılmıştır. İntestinal devamlılığın sağlanmasında anastomozlar cerrahın vazgeçilmez işlemleri olmuşlardır. Son yarım yüzyılda birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen anastomoz komplikasyonları yüksek mortalite ve morbidite oranlarını korumaktadır. Vagotominin ince barsak kan damarları üzerine etkisi incelenmiştir. Ancak anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi incelenmemiştir. Çalışmamızda vagotominin ve sarılığın anastomoz iyileşme parametreleri incelenerek ince barsak anastomozu üzerine etkisi irdelenecektir. Pozitif verilerin elde edilmesi anastomoz kaçaklarının giderilmesi açısından literatüre katkıda bulunacaktır.
Resolvin D1'in ratlarda cerulein ile oluşturulan akut pankreatite ve bağlı akciğer hasarı üzerine etkisi
Demet Sümer ''Resolvin D1'in ratlarda cerulein ile oluşturulan akut pankreatite ve bağlı akciğer hasarı üzerine etkisi'' Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi, Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2013. Giriş-Amaç: Akut pankreatit (AP) inflamatuvar bir hastalıktır. Masif inflamasyon ortaya çıkan proinflamatuvar sitokinler, proteazlar ve reaktif oksijen ürünlerinin etkisi ile artmaktadır. Tüm bu maddelerin dolaşıma katılmaları ile çoğu zaman sistemik komplikasyonlar ortaya çıkar, özellikle akciğer hasarı görülür. Resolvin D1 (RvD1) kuvvetli anti-inflamatuvar etkilidir, özellikle polimorfonükleer lökositlerin aktivitelerini sınırlar ve fonksiyonlarını düzenler. Biz bu çalışmada RvD1'in AP ve buna bağlı olarak ortaya çıkan akciğer hasarı üzerindeki etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ratlar (30 adet ) üçerli gruplara ayrıldı, 1) Kontrol grubu 2) cerulein ile indüklenen AP grubu 3) AP oluşumunu takiben RvD1 ile tedavi edilen RvD1 grubu. Ratlara intraperitoniyal (ip) olarak salin veya cerulein (50 μg/kg) içeren salin solüsyonu 5'er saatlik aralar ile uygulandı. RvD1 (100 ngr/kg) en son cerulein uygulaması ve 24 saat sonrasında ip olarak uygulandı. RvD1 enjeksiyonunun 24 saat sonrasında histopatolojik ve biyokimyasal analizler için tüm ratlar sakrifiye edildi. Sonuçlar: Pankreatit gelişimi AP grubunda artan plazma lipaz değeri ile gösterilmiştir. RvD1 tedavisinin yükselen plazma lipaz seviyesini azalttığı tespit edilmiştir. AP grubunda plazma TNF-α ve IL-1β seviyeleri ciddi olarak yükselmiş RvD1 enjeksiyonu sonrası seviyeleri azalmıştır. MDA seviyesi ve MPO aktivitesi pankreas ve akciğer dokusunda ölçülmüş ve AP grubunda Kontrol grubuna göre ciddi oranda artış saptanmıştır. RvD1 tedavisi MDA seviyesini ve MPO aktivitesini önemli oranda azaltmıştır. Cerulein verilen ratların pankreas dokusu intraasiner septalarında yüksek skora yol açan ödematöz genişleme görülmüştür. RvD1 tedavisinin pankreası hasardan koruduğu histolojik analiz skorunu azaltması ile gösterilmiştir. AP grubunda akciğer dokusunun histolojik incelemesinde ortaya çıkan hasar ödem ve lökositlerin infiltrasyonu ile gösterilmiştir. RvD1 tedavisi ile akciğer hasarı skoru azaldığı tespit edilmiştir. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma RvD1'in AP'in etkilerini ve AP'e bağlı gelişen akciğer hasarını engellediğini göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Resolvin D1, Akut pankreatit, Oksidatif stres
Cilostazol'un deneysel iskemik sol kolon anastomoz modelinde iyileşmeye etkisi
Metin VARLI "Silostazol'un ratlarda deneysel iskemik sol kolonik anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi" Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel cerrahi, Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2014. Giriş-Amaç: Gastrointestinal sistem cerrahisinde anastomoz ile ilişkili komplikasyonlar oldukça kötü sonuçlar doğurmaktadır. Günümüze dek geliştirilmiş cerrahi, medikal ve teknik ilerlemelere karşın anatomoz kaçağının yüksek mortalite ve morbidite oranları araştırmacıları iyileşmeyi olumlu etkileyebilecek ajanlar üzerinde çalışmaya yönlendirmiştir. İskemi iyileşmeyi olumsuz yönde etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Fosfodiesteraz inhibitörleri siklik AMP ve siklik GMP gibi hücre içi ikincil habercilerin inaktivasyonunu önleyen ve ilk olarak rat beyninde keşfedilmiş ajanlardır. Silostazol selektif fosfodiesteraz 3 inhibitörü olup periferik vasküler hastalıkta intermittan kladikasyo tedavisinde kullanılmaktadır. Temel etkisi arterlerde dilatasyon yaparak kan akımın arttırmak ve trombosit agregasyonunu baskılayarak koagülasyonu önlemek şeklindedir. Bu noktadan hareketle silostazolun anastomozlarda primer kaçak nedeni olarak görülen iskeminin negatif etkilerini ortadan kaldırabileceği hipotezini oluşturduk. Çalışmamızın amacı oral Silostazol uygulamasının iskemi oluşturulmuş sol kolon anastomoz modelinde iyileşmeye olan etkisinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Otuz iki adet erkek Wistar albino cinsi rat randomize olarak, her biri 8'er denekten oluşan dört grup oluşturuldu. Deneklere normal ve iskemik sol kolon anastomozu uygulandı. Deney grubuna oragastrik yöntemle 10 mg/kg/gün dozunda silostazol verildi. Anastomoz iyileşmesi ameliyat sonrası 4. günde, patlama basıncı, doku hidroksiprolin düzeyi, histopatolojik parametreler ve biyokimyasal analiz kullanılarak değerlendirildi. Gruplar: Otuz iki adet rat randomize şekilde 4 gruba ayrıldı. GRUP A: Standart anastomoz GRUP B : Standart anastomoz+silostazol GRUP C: İskemik anastomoz GRUP D: İskemik anastomoz+silostazol Bulgular: Silostazol uygulamasının 4. günde iskemi oluşturulmuş ve oluşturulmamış ortamlarda patlama basınçları ve doku hidroksiprolin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı artışa yol açtığı görüldü (p<0.05). Histopatolojik incelemede iskemik anastomoz uygulanan silostazol almış grupta inflamasyon ve mukozal iskemi skoru anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0.05). Silostazol uygulanan normal anastomozlu grupta inflamasyon ve nötrofil oranı anlamlı düzeyde düşük bulunurken, iskemik anastomoz uygulanan grupta ise inflamasyon, nötrofil oranı ve mukozal iskemi skoru anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0.05). Silostazol uygulanan gruplar kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığında süper oksit dismutaz düzeyleri anlamlı yüksek, malondialdehid miktarları ise anlamlı olarak düşük bulundu. Sonuç: Deneysel iskemik kolon anastomozu modelinde silostazol uygulamasının patlama basınçları, hidroksiprolin düzeyleri, biyokimyasal ve histopatolojik parameterelere olumlu etki yaparak anastomoz iyileşmesini arttırdığı görülmüştür. Doza bağlı değişikliklerin incelenebilmesi, iskemi etkisini azaltan doku koruyucu etki mekanizmasının ortaya konabilmesi ve neovaskülarizasyon, inflamasyon, kollajen metabolizması ve iyileşmenin potent hücreleri üzerinde oluşturduğu olumlu etkiye neden olan hücresel olayların aydınlatılabilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kolon Anastomozu, Silostazol, Hidroksiprolin.
Ratlarda intestinal iskemi reperfüzyon hasarı modelinde humaninin olası anti-apoptotik ve anti-inflamatuar etkilerinin araştırılması
İntestinal iskemi/Reperfüzyon (İ/R) hasarı, mezenter arter embolisi, ciddi travmalar, majör vasküler ve abdominal cerrahiler sırasında/sonrasında görülebilmektedir. Özellikle akut mezenter iskemi sonrasında yüksek oranlarda mortalite bildirilmiştir. İn-vitro ve in-vivo çalışmalarda, Humaninin (HN) anti-apoptotik, anti-inflamatuar ve anti-oksidatif etkileri gösterilmiştir. HN'in 14. pozisyonda serin/glisin değişikliği ile elde edilen analoğu (HNG) daha fazla sitoprotektif etkiye sahiptir. HN'nin intestinal İ/R hasarı üzerindeki etkileri ile ilgili yayınlanmış herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada HNG'in deneysel intestinal İ/R hasarına etkileri araştırılmıştır. Çalışma her grupta 8 rat olacak şekilde 4 grupta yapıldı. Tüm gruplarda süperior mezenterik arter (SMA) diseke edildi. Kontrol grubunda (Grup K) ek işlem yapılmadan 3. saatte ince bağırsak doku örneği alındı. İ/R grubunda SMA klemplenerek 60 dk iskemi, ardından 120 dk reperfüzyon sağlandıktan sonra ince bağırsak doku örneği alındı. 3. gruba İ/R grubundan farklı olarak iskemiden 1 saat önce 2 mg/kg dozdan (HİR grubu), 4. gruba ise HİR grubundan farklı olarak reperfüzyondan 10 dk önce 2 mg/kg dozdan HNG intraperitoneal olarak verildi (HİHR grubu). Reperfüzyon hasarının belirlenmesinde histopatolojik analizde Chiu'nun mukozal iskemi skalası, apoptozisin değerlendirilmesinde apoptotik hücre sayımı, biyokimyasal analizde doku süperoksit dismutaz (SOD) aktivitesi ve ileri düzey oksidasyon protein ürünleri (AOPP) düzeyi değerlendirildi. p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Mukozal hasar HİR ve HİHR gruplarında İ/R grubuna göre azalmış olsa da, fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,088). Anti-apoptotik etki HİR ve HİHR gruplarında gözlenmesine rağmen, istatistiksel olarak sadece HİHR ve İ/R gruplarının karşılaştırılmasında anlamlı fark görüldü (p<0.05). SOD ve AOPP düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi (p=0.620/p=0,690). Bu çalışmada İ/R modelinde uygulanan HNG'nin İ/R hasarını önlemede koruyucu etkileri olduğunu, ancak istatistiksel anlama ulaşmadığını gördük. HN'in intestinal İ/R hasarına etkilerinin daha geniş örneklem gruplarında çalışılması uygun olacaktır.
Deneysel künt karaciğer travması oluşturulan ratlarda abound beslenme solüsyonunun karaciğer doku iyileşmesi üzerine etkileri
Travma Dünya?da genç nüfusun ensık ölüm nedenlerinden biridir. Künt batın travmalarında yaralanan organlar sıklık sırasına göre dalak, karaciğer ve diafragmadır. Günümüzde künt karaciğer yaralanmaları çoğunlukla konservatif tedavi edilmektedir. Bu çalışma ile künt karaciğer yaralanmalarında Abound Beslenme Solüsyonunun karaciğer doku iyileşmesi üzerine etkilerini incelemeyi amaçladık. Wistar-Albino cinsi 200-250 gr ağırlığında 21 dişi rat kullanıldı. Genel anestezi sonrasında ratların sağ üst batın duvarına sabit ağırlık düşürülerek karaciğer travması oluşturuldu. Travma sonrası ratlar üç gruba ayrıldı. 7 gün boyunca her grup kendi kafesinde takip edildi. Grup I; travma uygulanmadı, sadece standart beslenme verildi. Grup II; karaciğerde travma sonrası herhangi bir tedavi verilmedi. Grup III; karaciğerde travma sonrası oral Abound Beslenme Solüsyonu verildi. Travma sonrası yedinci günde laparatomi yapılıp vena kava inferiordan kan örneği alındı ve ratlar sakrifiye edilip karaciğer total eksize edildi. Kan örneklerinden AST, ALT, ALP, Total protein, Albumin, Globulin, MDA, SOD, CAT, GSH, GST tayini yapıldı. Total olarak rezeke edilen karaciğer dokusunun histopatolojik incelemesinde karaciğerdeki inflamasyon derecesi ile Ki-67, blc-2 ve bax boyanma yüzdeleri değerlendirildi. Travma sonrası AST, ALT, ALP ve MDA düzeyleri Grup II?de diğer gruplardan daha yüksekti. Grup III?te Grup II?ye göre anlamlı enzim düşüşleri tespit edildi (p<0,05). Travma sonrasında total protein, albümin, globülin, GSH, GST ve SOD düzeyleri benzerdi (p>0,05). Karaciğerdeki inflamasyon skoru en yüksek Grup II?de izlendi. Grup III?te azalmıştı ama istatistiksel olarak benzerdi (p>0,05). Bcl-2, bax ve Ki-67?nin gruplar arasında değişimi istatistiksel olarak anlamlı izlendi (p<0, 05). Sonuç olarak; Abound Beslenme Solüsyonunun künt karaciğer travması sonrasında karaciğer yara iyileşmesi üzerine olumlu değişime sebep olmuştur. Bu olumlu sonuç klinik çalışmalar ile desteklendiğinde daha da anlamlı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Travma, abound, karaciğer, iyileşme
Tiroidektomi yapılan hastalarda preoperatif ince iğne aspirasyon biyopsisi ve serum vasküler endotelial büyüme faktörü ile postoperatif patolojik tanı ve vasküler endotelial büyüme faktörü reseptör düzeylerinin ilişkisi
Tiroid nodülleri fizik muayene ile erkeklerde %2, kadınlarda %10 civarında tespit edilmektedir. Tiroid neoplazilerinin fizyopatolojisinde birçok molekül tanımlanmıştır. Özellikle neoplazilerin agresivitesi ve metastazı ile ilişkilendirilen HGF, PDGF, EGF, TGF α ,IGF I-II, FGF, TSH, Östrojen, HCG, GH, VİP ve VEGF dir. Vasküler endotelyal büyüme faktörü reseptörleri öncelikle endotelyal hücrelerde bulunmakta olup tanımlanmış 3 tipi vardır. VEGFR-2, primer olarak VEGF tarafından aktive edilen ve anjiogenezin en önemli mediatörlerinden biridir. Çalışmamızda tiroid hastalarının serum VEGF seviyeleri ve nodül içi doku VEGFR düzeyleri ile tiroid ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarını ve final patoloji sonuçlarını karşılaştırarak arada anlamlı bir ilişki olup olmadığını araştırdık. Nodüler guatır nedeniyle endokrin cerrahi konseyinde operasyon kararı alınan ve TİİAB yapılan tek cerrah tarafından opere edilen 75 hastanın yaş, cinsiyet, TİİAB, patolojik tanı, serum VEGF ve doku VEGFR2 düzeyleri karşılaştırıldı. Serum VEGF düzeyleri ile doku VEGFR2 düzeyleri TİİAB sonuçları ile karşılaştırıldığında serum VEGF düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken doku VEGFR2 düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. (p:0,042) bu farka malignite şüpheli grubun neden olduğu görüldü. Histopatolojik tanı ile Serum VEGF düzeyleri ve doku VEGFR2 grupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.011). Serum VEGF düzeyleri histopatolojik tanılarla ikili karşılaştırıldığında papiller tiroid karsinomu ile nodüler hiperplazi ve tiroidit arasında istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülürken foliküler adenomla ilişkisinde istatistiksel fark gözlenmemiştir. Serum VEGF ile doku VEGFR2 grupları arasında ki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p:0.001) ve yapılan ikili karşılaştırılmalarda farkın doku VEGFR2' nin >%60 grubunda olduğu görülürken bu farkın papiller tiroid karsinomu tarafından sağlandığı görüldü. Sonuç olarak; İİAB sonuçlarının doku VEGFR2 düzeyleri ile karşılaştırılmasında maliğnite şüphesi olarak rapor edilen hastaların patolojik nodüllerinde VEGFR2 düzeyinin diğer gruplara oranla anamlı şekilde yüksek olduğu bulundu ve histopatolojik tanı ile karşılaştırıldığında papiller tirodi kanseri saptanan hastalarda hem serum VEGF düzeyleri hem de dokuda VEGFR2 düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunurken doku VEGFR2 düzeyleri ile serum VEGF düzeyleri arasındada %60 üzeri reseptör ekspresyonu olan grupta artmış VEGF düzeyi olacak şekilde anlamlı bir ilişki saptanmıştır.
Preoperatif stoma yerinin işaretlenmesinin, postoperatif stoma komplikasyonları, stomaya adaptasyon ve hasta yaşam kalitesi üzerine etkisi
Ostomi her ne kadar hastaların mevcut durumunu iyileştirmek amacıyla açılsa da bireylerin tüm yaşantısını etkilemektedir. Ostomi bireyin yaşam tarzı ve kalitesini kaçınılmaz olarak değiştirmektedir. Açılan ostomi geçici veya kalıcı olabilmektedir. Ostomi açılmasının en sık sebebi olan kolorektal kanser cerrahisinde her ne kadar sfinkterleri koruyarak yaşam kaliteleri arttırılmaya çalışılsa da bazı hastalarda sfinkterlerin korunması mümkün olamamakta ve kalıcı stoma oluşturulmaktadır. Yapılan çalışmalarda kalıcı veya geçici stomalı hastaların mevcut duruma adapte olma, stoma bakımı, normal sosyokültürel ve fiziksel aktivitelerine devam edememe gibi pek çok problemle karşılaştıklarını ortaya koymuştur. Hastalar bu ve benzer nedenlerden dolayı kendilerini sosyal olarak soyutlayabilmektedir. Aynı zamanda stomaya bağlı ortaya çıkabilen komplikasyonlar ve sorunlar nedeniyle stoma, yaşam kalitelerini ve adaptasyonlarını daha da bozabilmektedir. Bu yüzden bu çalışmanın amacı: Ostomi açılan hastalarda, ostomi yerinin operasyon öncesinde işaretlenen hastalarla işaretlenmeyen hastalar arasında stoma komplikasyonları, stomaya uyum ve hastaların yaşam kalitesi açısından fark olup olmadığının araştırılması. Ostomi yeri adaptasyon sorunlarını belirlemek, ostominin hastalarda günlük aktivitelerinde kısıtlamaya yol açıp açmadığının saptanması ve ostomi yerinin işaretlenmesiyle yaşam kalitelerinin değişip değişmediğinin saptanması. Bu çalışma için Bülent Ecevit Üniversitesi Etik Kurul Komitesinden onay alındı. BEÜTF genel cerrahi servisinde 2014-2017 yılları arasında ostomi açılan 112 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya dahil edilme kriterleri şunlardı: Hastahanemizde ostomi açılan OBYUÖ ve yaşam kalitesi formunu doldurmayı kabul eden, ve stoma birimince takip edilen çalışmamıza katılmaya olur veren ek psikolojik rahatsızlığı olmayan, mental durumu uygun olan hastalar dahil edilmiştir. Uygun hastalara ameliyat sonrası 4.haftada, stoma ve yara bakım polikliniğindeki kontrollerinde ameliyat sonrası yaşam kalitelerini ve ostomiye adaptasyonu sorgulayan OBYUÖ ve SF 36 yaşam kalitesi formu uygulandı. Aynı zamanda hastalar ostomi ve yara bakım ünitemizde postoperatif takiplerinde ostomi komplikasyonları açısından klinik olarak takip edilmiş ve kayıt altına alınmıştır. Çalışmaya dahil edilen popülasyonun demografik özellikleri değerlendirildiğinde, 112 hastanın 58'i (%51,8) erkek, 54'ü (%48,2) kadındır. Olguların yaşları 26 ile 88yıl arasında değişmekte olup ortalama 58,45(59,00±10,14 standart sapma) yaş yıldır. 41 hastanın (%36.6) ostomi yeri işaretlenmiş, 71 hastanın (%63,3) ostomi yeri işaretli değildi.
Laparoskopik kolesistektomi operasyonlarında operasyon sonrası akut ve kronik safhada gelişen ağrının elektroakupunktur ile kontrolü
ÖZET Safra kesesi ameliyatı sırasında safra kesesi alınan hastaların ameliyat sonrası hem ameliyat kesisine hemde kolesistektomiye bağlı insizyon yerinde ve sağ omuza yansıyan ağrıları olmakta ve bu ağrılar hastanın ameliyat sonrası konforunu ve hareketlerini kısıtlamaktadır. Bu çalışmamızda hastaların ameliyat sonrası ağrılarını azaltmak için elektroakupunktur uygulanması, uygulanan akupunkturun ağrı kesici kullanım ihtiyacını azaltması üzerine etkisi araştırılması amaçlanmıştır. Karın ağrısı şikayetleri ile başvuran, yapılan tetkiklerinde safra kesesimde taş tespit edilen hastalar rastgele olarak herbiri 25 hastadan oluşan üç ayrı gruba alınarak, birinci gruba elektroakupunktur uygulanmaksızın rutin postoperatif analjezi protokolü uygulandı. İkinci gruba 3 gün boyunca sabah akşam elektroakupunktur uygulandı, üçüncü gruba 3 gün boyunca sabah- akşam ve birer hafta arayla 1 ay boyunca elektroakupunktur uygulandı. Hastalarda akut ağrının değerlendirilmesinde preoperatif, postoperatif 2, 24 ve 48. saatte lineer ağrı skorlama tablosu (VAS) kullanıldı. Kronik ağrının değerlendirilmesinde ise birincisi kronik karın ağrısının insidansını, ikincisi ağrıyı karakterize edip kronik ağrının fonksiyonlar üzerine etkisini ve üçüncüsü ise ağrının şiddetini tayin etmeye yönelik üç anket çalışması uygulandı. Hastalara postoperatif 2. saatte VAS skorları belirlenerek 1mg/kg dozundan Meperidin intramüsküler (im) olarak uygulandı. Elektroakupunktur (EA) olarak alternatif akım 60 Hz ve 20 dk süreyle tatbik edildi. Nokta seçiminde Liv 3, Li 4, PC 6, Sp 6, St 25, St 36, Gb 34, BL 19 noktaları kullanıldı. Ameliyat öncesinde yapılan skorlamada gruplar arasında istatistiksel olarak hiçbir fark bulunmazken (p>0.05), postoperatif erken dönem ağrı değerlendirilmesinde ameliyat sonrası 2 ve 24 saat akupunktur uygulanan gruplarda kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı olarak düşük ağrı skorları elde edildi (p<0,05). Ancak 48.saat anlamlı bir farklılık izlenmedi (p>0.05). Birinci aydaki kronik ağrı değerlendirilmesinde ise kronik ağrı insidansı ve ağrının neden olduğu aktivite kısıtlılığı, ağrı şiddetinin tayininde gruplar birbiri ile karşılaştırıldığında anlamlı farklılık izlenmedi (p>0,05) Laparoskopik kolesistektomi operasyonlarında postoperatif elektro akupunktur uygulanması erken dönem ve birinci ay sonuçları itibari ile daha az ağrı, daha az ağrı kesci kullanımı ile çok daha yüz güldürücü sonuçlara sahip yeni bir uygulamadır. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik kolesistektomi, Ağrı, Elektroakupunktur
Fekal peritonit varlığında karın kapatılmasında PRP'nin (Plateletten zengin plazma) fasya iyileşmesi üzerine etkileri
ÖZET Karın ön duvarı fasyasının iyileşmesi yara iyileşmesi ile aynı prensibe dayanmaktadır . Karın ön duvarı fasyasının iyileşme hızı ve kalitesi başta enfeksiyon olmak üzere yara iyileşmesini etkileyen faktörlere bağlıdır. Fasya iyileşmesi yara iyileşmesi ve doku yenilenmesi ile yakından ilişkilidir. İnsizyonel herniler cerrahi girişimin bir komplikasyonu olarak düşünülür. Bu hernilerin büyük çoğunluğu karın ön duvarını ilgilendirir. İnsizyonel herniler önemli iş gücü kaybına, morbidite hatta mortaliteye sebep olmaktadır. Karın ön duvar fasya iyileşmesinin gerek hastaya ait gerek cerrahi işleme ait faktörlerden etkilendiği ve bunun insizyonel herni için risk oluşturduğu bilinmektedir. Trombositlerin, çeşitli hücrelerin ve özellikle kök hücrelerin aktive edilmesinden sorumlu birçok biyoaktif proteinleri salgıladığı ve böylece doku yenilenmesini ve iyileşmesini hızlandırdığı artık iyi bilinmektedir. Trombositten (plateletten) zengin plazma (PRP) çok miktarda trombosit, büyüme ve pıhtılaşma faktörlerini içermektedir. PRP dokuların iyileşmesi ve yenilenmesi amacıyla ilgili yapıya uygulanır. Bu çalışmada deneysel olarak fekal peritonit oluşturulmuş ratlarda daha önce denenmemiş bir tekniği uygulayarak lokal olarak kullanılan PRP'nin yara iyileşmesi üzerine olan olumlu etkilerini göz önünde bulundurarak fasya iyileşmesi üzerindeki etkisinin ne olacağını araştırmayı amaçladık. Bu çalışmada her grupta yedişer olacak şekilde toplam 28 rat kullanıldı. Grup 1 (Kontrol grubu); fekal peritonit oluşturulmadan primer fasya tamiri yapıldı, Grup 2; Fekal peritonit oluşturulmadan primer fasya tamiri yapıldı ve lokal olarak PRP uygulandı, Grup 3; Fekal peritonit oluşturularak primer fasya tamiri yapıldı, Grup 4; Fekal peritonit oluşturularak primer fasya tamiri yapıldı ve lokal olarak PRP uygulandı. Araştırma kapsamında histolojik olarak; hücre infiltrasyonu, neovaskülarizasyon, fibroblast aktivasyonu ve kollajen birikimi, biyokimyasal olarak ise doku hidroksiprolin, TNF α ve TGF β düzeyleri ölçüldü. TNF α düzeyleri PRP uygulanan gruplarda kontrol gurubuna kıyasla yüksek tespit edildi (P<0.001). TGF- β değerleri ise sadece peritonit varlığında PRP uygulanan grupta yüksek tespit edildi. Doku hidroksiprolin düzeyleri bakımından gruplar arasındaki farklılıklar önemli bulunmadı (P>0.05). Yangısal hücre infitrasyonu ve kollajen birikimi bakımından gruplar arasında farklılıklar önemli bulunmadı (P>0.05). Ancak, neovaskülarizasyon ve fibroblast aktivasyonunun, PRP uygulanan ve peritonit varlığında PRP uygulanan gruplarda önemli düzeyde arttığı, peritonitli grupta ise azaldığı saptandı. PRP'nin histolojik ve biyokimyasal yara iyileşme parametrelerinden hücre infiltrasyonu, kollajen birikimi ve doku hidroksiprolin seviyesinde belirlenen artışın önemli olmadığını, aksine neovaskülarizasyon, fibroblast aktivasyonu ve TNF α düzeyinde artışın saptanmasının ise önemli olduğu ve iyileşmeyi hızlandırdığı tespit edilmiştir. PRP'nin yara iyileşmesi üzerine olumlu etkilerini göstermek için birçok cerrahi alanda yapılacak çalışmalar ile klinik uygulamalarda önemli bir yer alacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Plateletten zengin plazma, fasyaiyileşmesi, yara iyileşmesi
Kliniğimizde rektum kanseri tanısıyla ile ameliyat edilen hastaların geriye dönük değerlendirilmesi
ÖZET Fırat Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde Ocak 2008-Aralık 2013 tarihleri arasında rektum kanseri tanısı ile ameliyat edilen hastalar geriye dönük olarak değerlendirildi. Palyasyon cerrahisi uygulanan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Rektum kanseri tanısıyla ameliyat edilen hastaların, demografik parametreleri, ameliyat öncesi klinik ve laboratuvar verileri, ameliyat bulguları, çıkarılan piyesin histopatolojik değerlendirme parametreleri ve ameliyat sonrası takip verileri değerlendirildi. Ameliyat edilen 70 hastanın 30'u (%43) kadın, 40'ı (%57) erkek idi. Ortanca yaş 61 olup 29 ile 87 arasında değişmekteydi. Tümörlerin 12'si (%17) distal, 23'ü (%33) orta, 35'i proksimal rektum yerleşimliydi. Ameliyat öncesi ortanca karsinoembriyojenik antijen değeri 3 IU/ml (0-215) idi.24 hastaya neoadjuvan kemoradyoterapi verildi. Hastaların 13'üne (%19) laparoskopik, 57'sine (%81) açık cerrahi ile rezeksiyon uygulandı. Hastalardan 15'ine (%21) anterior rezeksiyon, 51'ine (%73) aşağı anterior rezeksiyon, 4'üne (%6) abdominoperineal rezeksiyon yapıldı. Ortalama çıkarılan lenf nodu sayısı 17±1 olup 1 ile 52 arasında değişmekteydi. Metastatik lenf nodu sayısı ise ortalama 2.1±0.6, metastatik lenf nodlarının toplam lenf nodu sayısına oranı 0.14±0.03 olarak bulundu. Ortalama lenf nodu çapı 0.7±0.1 idi.Tümör evresi: hastaların 6'sı (%8) Evre 0, 7'si (%10) Evre I, 22'si (%32) Evre II, 26'sı (%37) Evre III, 9'u ise (%13) Evre IV idi. 28 Hastaya adjuvan kemoterapi, 9 hastaya adjuvan kemoradyoterapi verildi. Ortanca takip süresi 12 ay (1-58), ortanca genel sağ kalım 27 aydı. Sonuç olarak; ameliyat edilen 70 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Yapılan tek ve cok değişkenli analizler sonrası: tümörün nihai evresinin, ameliyat öncesi CEA ve CA 19-9 değerlerinin, ameliyatın elektif oluşunun ve metastatik lenf nodunun genel sağ kalım açısından anlamlı oldugu bulundu. Bu prognostik faktörlerin saptanmasının, tedavinin planlanmasında önemli yeri olacağının kanaatine varıldı Anahtar Kelimeler: Rektum kanseri, prognostik faktörler, genel sağkalım
Preoperatif radyoterapi almış kolondaki anastomotik yara iyileşmesine yeni bir NF-?B inhibitör'ü olan celastrol'ün etkileri.
Kolorektal kanserlerdeki altın standard, cerrahi rezeksiyondur. Rezeksiyonu sonrası lokal rekürrens oranları için genellikle %30'ye yakın rakamlar bildirilmektedir (28).Rektum kanserlerinde preoperatif radyoterapi uygulamasının günümüz tedavi protokollerinde artan bir kabul görmektedir. Birçok çalışmada preoperative radyoterapinin rektum tümörlerinde rezektabiliteyi arttırdığı, lenf nodu metastazı insidansını ve lokal nüksü azalttığı gösterilmiştir (1, 6, 8, 72). Ancak uygulanan radyoterapinin de olumsuz etkileri bulunmaktadırRadyasyonun bu olumsuz etkileri nedeniyle yara iyileşmesi gecikir ve anastomoz kaçağı oranlarında artış tespit edilmiştir (82). Anastomoz kaçağı %0-35 sıklıkta ortaya çıkmaktadır.Bu çalışmada ağırlıkları 250-300 gr olan 64 adet Wistar-Albino erkek rat kullanıldı Grup 1 ( Kontrol grubu); kolon rezeksiyonu ve re-anastomoz yapıldı. Grup 2 (RT grubu); anastomoz öncesi radyoterapi 6-MV ışın üreten bir lineer akseleratör kullanılarak 5 gün ve her gün 5 Gy standart fraksiyonlarda toplam 25 Gy verildi. Grup 3 (Celastrol grubu) ratlara 5 gün boyunca 1:10 oranındaki dimethyl formamide (DMF):PBS (pH 7.2) solüsyonunda 1 mg/ml olacak şekilde çözüldü. Ratlara preoperatif radyoterapi süresince yani 5 gün boyunca 3 mg/kg/gün dozunda intraperitoneal olarak verildi. Grup 4 (RT + Celastrol grubu) 5 gün preoperatif radyoterapi ve celastrol verildi. Her dört grupta postop 3. ve 7. günlerde patlama basınçları ölçüldü, anastomozdan örnek alındı. Sonrasında ratlar sakrifiye edildi.3.gün sakrifiye edilen gruplar ?a?, 7. gün sakrifiye edilen gruplar ?b? olarak isimlendirildi.Ratlarda; morbidite, mortalite oranları hesaplandı. Anastomozların patlama basınçları, dokuda hidroksiprolin düzeyi ölçüldü. anastomotik Dokuda yara iyileşmesinin histopatolojik analizi yapıldı. ELISA yöntemi ile NF-?B aktivitesinin ölçümü yapıldı.İstatistik değerlendirme için ANOVA yöntemi kullanıldı ve P < 0.05 değeri anlamlı olarak kabul edildi.Kontrol grubunun 3. ve 7. gündeki patlama basınçları, sadece radyoterapi uygulanan grupta elde edilen patlama basınçlarına göre anlamlı olarak yüksek bulundu (3. gün P < 0.05 ve 7. gün P < 0.01). Oysa celastrol grubu ile RT + celastrol gruplarında elde edilen ortalama anastomoz patlama basınçlarının kontrol grubu ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi (P > 0.05).Kontrol grubunda 3. ve 7. günde tespit edilen hidroksiprolin düzeyleri, radyoterapi uygulanan grupta tespit edilen hidroksiprolin düzeylerine göre anlamlı oranda yüksek bulundu (3. günde 0.323 µg /mg'e karşın 0.255 µg /mg; P < 0.05 ve 7. günde 0.352 µg /mg'e karşın 0.271 µg /mg; P < 0.01 ). Kontrol grubu ile celastrol ve RT + celastrol gruplarının 3. ve 7. gün hidroksiprolin düzeyleri karşılaştırıldığında üç grup arasında anlamlı fark olmadığı tespit edildi (P > 0.05 ).Radyoterapi uygulanan grupta 3. ve 7. günde tespit edilen NF-?B düzeyleri, kontrol grubunda tespit edilen NF-?B düzeylerine göre anlamlı oranda yüksek bulundu (P < 0.05). Kontrol grubu ile celastrol ve RT + celastrol gruplarının 3. ve 7. günde tespit edilen NF-?B düzeyleri karşılaştırıldığında üç grup arasında anlamlı fark olmadığı tespit edildi (P > 0.05).Sonuç olarak çalışmamızda, celastrol'un özellikle kolorektal cerrahide preoperatif veya postoperatif radyoterapi sonrası anastomoz iyileşmesine destek olabileceği sonucuna varılmıştır.
Ratlarda pnömoperitoneumun intravazal fibrinolitik sisteme etkisi
Amaç: Pnömoperitoneumla ilişkili tromboembolik olaylar veya intravazal fibrinolizis artışı arasındaki etyolojik farkların hangi faktörlerle ilişkili olduğu açık değildir. Bu çalışmada pneumoperitoneum süresi ve pneumoperitoneum oluşturmak için kullanılan basınç düzeyi ile ilişkili olarak koagülasyon kaskadı ve fibrinoliziste yer alan parametrelerin pneumoperitoneum ile ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Materyaller ve Metodlar: Çalışma 5 grup ve her grupta 6 rat olacak şekilde oluşturuldu. Pneumoperitoneum düşük basınç (8 mmHg), normal basınç (12 mmHg) ve 30, 60 dakika olarak farklı sürelerde oluşturuldu. Grup 1 de hiçbir işlem uygulanmadı. Belirlenen sürenin bitiminde tüm ratlardan fibrinojen, D-dimer, doku plazminojen aktivatörü (tPA), plazminojen activator inhibitor-1 (PAI-1) ve trombinle aktive edilebilen fibrinoliz inhibitor antijeni (TAFI) ölçümü için kan numuneleri alındı. Bulgular: tPA özellikle kısa süreli 12 mmHg basınç uygulanan grup IV'de yüksek iken uzun süreli 12 mmHg basınç uygulanan grup V'de düşük olarak bulundu (p=0.04). Tüm gruplarda TAFI değerlerinde düşme gözlenmekle birlikte özellikle basıncın arttığı ve 12 mmHg basıncın uzun süreli uygulandığı grupta bu düşüş istatistiksel olarak daha anlamlı olarak bulundu (p<0.05). Tüm gruplar birlikte değerlendirildiğinde fibrinojen, D-Dimer, PAI-1 değerleri bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Tartışma: Sonuç olarak pnömoperitoneumun koagülasyon sistemi üzerine olan etkilerinin, uygulanan basınç ve süreye bağlı olarak değişebileceği ortaya konulmuştur. Standart basınçlarda dahi sürenin uzaması özellikle fibrinolizis ile ilişkili komplikasyonları artırabilir. Pnömoperitoneum sırasında süre ve basınç değişikliği koagülasyon sisteminde değişikliğe neden olabilir.
Ratlarda angiotensin konverting enzim inhibitörü olan lisinopril ve fosfodiesteraz tip v inhibitörü olan sildenafilin adezyon oluşumu üzerine etkileri
Postoperatif adezyonlar önemli ancak henüz çözümlenememiş bir problemdir. Devam eden çalışma ve gelişmelere rağmen en iyi ihtimalle dahi adezyon oluşumu insidansı düşürülmüş ancak adezyon gelişimi tamamen engellenememiştir. Yapılan bazı çalışmalarda ACE inhibitörü olan lisinoprilin adezyonları azalttığı gösterilmiştir ve fosfodiesteraz tipV inhibitörü olan sildenafilin mezenterik yatakta kanlanmayı artırdığı gösterilmiş dolayısı ile iskemiyi azaltarak adezyonları önleyebileceği düşünülmüştür. Bu çalışma sildenafil, lisinopril ve bu ikisinin kombinasyonun laparatomize ratlarda adezyon oluşması üzerine etkilerinin karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır.Ağırlıkları 180-220gr arasında, Wistar-Albino cinsi 40 adet erkek rat 4 eşit gruba bölündü. Ratların çekum duvarında ve sağ alt kadranda batın ön duvarındaki peritonda abrazyon oluşturulduktan sonra, grup 1'e %0.9 NaCl, grup 2'ye Lisinopril, grup 3'e Sildenafil ile Lisinopril, grup 4'e sildenafil oral olarak uygulandı.Adezyon formasyonu skoru açısından kontrol grubu ile diğer gruplar kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı farklılık vardı( p ? 0.001). İlaç uygulanan bütün gruplarda adezyon formasyonu azalmıştı. Ancak kombine grup ile tekli gruplar kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı.Anahtar kelimeler: Adezyon, sildenafil sitrat, lisinopril
Farklı yamalar tip ı ve tip ııı kollajen formasyonunu etkiliyor mu?- Deneysel çalışma
İnsizyonel herniler laparatomilerin önemli bir bölümünü oluşturur ve abdominal operasyonların majör komplikasyonları arasında kalırlar. Bildirilen insidans değişkenlik göstermekle birlikte %2-11 arasında kabul edilir. İnsizyonel hernilerin tek tedavi seçeneği cerrahidir. İnsizyonel hernilerin tedavisinde primer onarım ve prostetik materyaller ile onarım yer alır. Bu noktada ?hangi yamayı kullanalım?? sorusunun cevabı ise ?nüks oranı en az olan yamayı kullanalım? olmalıdır. Bundan dolayı kollajen Tip I/III oranları önem arzetmektedir. Kollajen Tip I/III oranı azalmışşa nüks artmaktadır. Bu çalışmada en çok kullanılan prostetik materyallere (prolen, mersilen, parietex, e PTFE) karşı oluşan kollajen Tip I/III oranları deneysel olarak araştırıldı.Çalışmada, 50 adet rat, prolen, mersilen, parietex, e PTFE ve kontrol olmak üzere 5 gruba ayrıldı. Tüm ratların batını orta hat insizyonla açılarak kesi fıtığı oluşturuldu. Periton emilebilen sütürle primer kapatıldı. Daha sonra retrorektus alana bu 4 değişik yama yerleştirildi ve emilmeyen sütürlerle tesbit edildi. Rektus üst fasyası ve cilt emilmeyen sütürlerle kapatıldı. Kontrol grubunda ise primer onarım yapıldı. 30 gün sonra daha önceki insizyon alanları geçilerek yamalara ulaşıldı. Yamaların üzerindeki ve kenarındaki skar dokularından, ayrıca kontrol grubundan örnekler alındı. Histokimyasal olarak bu örneklerde kollajen Tip I/III oranı belirlendi.Sonuç olarak, kollajen Tip I/III oranı en yüksek prolen grubunda daha sonra sırasıyla mersilen, parietex grubundadır. e PTFE ve kontrol grubunda ise eşittir ve en düşük orandadır. Tüm grublar arasında anlamlı fark bulunmuştur. Ayrıca her bir grub yamanın kenar ve üst kısmından alınan örneklerde kollajen Tip I/III oranları aynı bulunmuştur. Prolen grubunda nüks en az, e PTFE ve kontrol grubunda ise en fazla görülmektedir.Anahtar Kelimeler: Yama, İnsizyonal Herni, Kollajen
Deneysel olarak l-arginin ile oluşturulan akut pankreatit modelinde trimetazidinenin etkileri
Akut Pankreatit morbidite ve mortalitesi yüksek bir hastalıktır. Fizyopatogenezi henüz net olarak aydınlatılamamıştır. Ancak pankreatit'te sonuçta vasküler harabiyetle birlikte intenstisyel ödem, kanama ve pankreas ile çevre dokularda yağ nekrozu gelişmektedir. Trimetazidine, antiiskemik, antioksidan ve kardiyoprotektif bir ajandır. Bu çalışmanın amacı, trimetazidine'nin akut pankreatit üzerine olan etkilerinin araştırılmasıdır.Çalışmada; ağırlıkları 180-220gr arasında, Wistar-Albino cinsi 45 adet erkek rat 3 eşit gruba bölündü. Grup1(n=15)'e intraperitoneal %0,9 NaCl enjeksiyonu yapıldı. Grup2 (n=15) ve Grup3 (n=15)'e L-arginin verilerek akut pankreatit oluşturuldu. Grup 3 (n=15)' e akut pankreatit oluşturulduktan 30 dakika ve 12 saat sonra trimetazidine 5 mg/kg/gün olacak şekilde iki eşit doz halinde intraperitoneal verildi. Tüm Ratların 24 saat sonra genel anestezi altında karınları açılarak pankreas dokuları çıkarılıp, histopatolojik inceleme yapıldı. Kan alınarak serumda amilaz, TNF-alfa, İL?1b, İL?6, LDH, AST ve ALT düzeylerine bakıldı.Tedavi grubunda AST, ALT, Amilaz, İL-1b, İL-6, TNF-alfa ve histopatolojik olarak pankreas dokusunda ödem, hemoraji, asiner hücre nekrozu ve perivasküler enflamasyon düzeyi çalışma grubuna göre belirgin olarak düşük izlendi (p ? 0.001).Sonuç olarak; trimetazidine akut pankreatit'in erken döneminde biyokimyasal ve histopatolojik değişiklikleri belirgin şekilde gerileterek pankreası korumaktadır.
Meme kanserli hastalarda kanser dokusu ve kan VEGF -C düzeylerinin level 1-2-3 aksiller lenf bezlerine metastazla ilişkisi ve metastatik lenf bezleri VEGF -C düzeyleri
Vasküler endotelyal growth faktör (VEGF) -C'nin güçlü lenfanjiyogenik etkiye sahip olduğu ve çeşitli tümör tiplerinde artmış lenfatik metastaz ile birlikte olduğu gösterilmiştir. Meme kanserinde de lenfatik metastaz ve VEGF-C ilişkisi fazlaca çalışılmış ancak aksiller tutulum düzeylerini etkileyip etkilemediği hususunda herhangi bir çalışmaya rastlanılmamıştır.Bu klinik çalışmada, hem tümöral dokuda hem de düzeylerine göre ayrılan lenf nodlarında VEGF-C'nin immünohistokimyasal (İHK) olarak ekspresyonunu belirleyerek lenfatik metastazla ve diğer prognostik faktörlerle olası ilişkisini bulmayı amaçladık. Ayrıca kanser dokusu VEGF-C ekspresyon miktarının, aksiller lenf bezi tutulumunda düzeyleri etkileyip etkilemediğini belirlemeyi amaçladık.Çalışmaya meme kanseri nedeni ile kliniğimize başvuran ve modifiye radikal mastektomi (MRM) uygulanması planlanan 16 hasta dahil edildi. Hastaların bilgilendirilmiş onamları alındıktan sonra tümöral meme dokusunda ve düzeylerine göre ayrılmış lenf nodlarında VEGF-C ekspresyonu İHK olarak belirlendi.Sonuç olarak, hem tümöral dokuda hem de düzeylerine göre ayrılan lenf nodlarında VEGF-C seviyesi ile lenfatik metastaz arasında istatistiki olarak anlamlı ilişki gözlendi. Ancak kanser dokusu VEGF-C ekspresyon düzeyinin tutulan lenf bezleri düzeylerini etkilemediği tesbit edildi. Ayrıca tümördeki VEGF-C seviyesi ile östrojen reseptör ve progesteron reseptör pozitifliği arasında negatif korelasyon olduğu gözlendi. c-erbB2 pozitifliği, lenfovasküler invazyon ve kapsül invazyonu ile tümörde VEGF-C seviyesi arasında pozitif korelasyon mevcuttu. Bu çalışma ile VEGF-C'nin meme kanserinde lenfatik metastaz ile ilişkili olası bir prognostik faktör olduğu görüldü.
Deneysel künt karaciğer travması oluşturulan ratlarda bakır, çinko ve vitamin kompleksinin (Cernevit®) kullanımının karaciğer iyileşmesi üzerine etkileri
Künt travma sonrası solid organ yaralanmaları sık gözlenmektedir. İlerleyen görüntüleme yöntemleri sayesinde birçok vaka opere edilmeden takip edilebilmektedir. Günümüzde nonoperatif tedavi sıklığı artmaktadır. Bu nedenle solid organ yaralanmalarında iyileşmeyi arttırıcı ajanların araştırılmasına devam edilmektedir. Bu çalışmada bakır, çinko ve vitamin kompleksinin oluşturulan künt karaciğer travması sonrası karaciğer iyileşmesi üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık.Çalışmada Wistar Albino türü 32 adet rat kullanıldı. Ratların tamamına genel anestezi uygulandıktan sonra özel olarak hazırlanmış platformda künt travma oluşturuldu. Daha sonra her grupta 8 rat olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup I'e herhangi bir tedavi verilmedi, Grup II'ye orogastrik çinko, Grup III'e orogastrik bakır ve Grup IV'e intraperitoneal Cernevit Flakon® tedavisi verildi. Travma sonrası üçüncü günde laparatomi yapılıp vena kava inferiordan kan örneği alındı ve ardından ratlar sakrifiye edilerek karaciğer total eksize edildi. Kan örneklerinden AST, ALT, LDH tayini yapıldı, histopatolojik incelemede karaciğerdeki inflamasyon derecesi ile Ki-67 boyanma yüzdeleri değerlendirildi.Anestezi ve travma uygulaması sonrası her gruptan birer rat eksitus oldu. Bu ratlar çalışmadan çıkarıldı. AST, ALT ve LDH düzeyleri Grup I'de diğer gruplardan daha yüksekti (p<0.05). Grup II ve III'te diğer gruplara göre anlamlı enzim düşüşleri tespit edildi (p<0.05). Grup IV'te kontrol grubuna göre anlamlı enzim düşüşü saptanmadı (p>0.05). Karaciğerdeki inflamasyon skoru Grup I'de diğer gruplara göre daha yüksek olarak tespit edildi (p<0,05). Grup II'de inflamasyonda kontrol grubuna göre çok belirgin bir düzelme görüldü (p<0,05).Ki-67'nin en düşük yüzdesi Grup I'de tespit edildi ve bu değer Grup II ve III'e göre anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). En yüksek Ki?67 yüzdesi Grup II'de tespit edildi ve bu yükseklik diğer gruplardan anlamlıydı (p<0,05). Grup IV'te ki Ki-67 yüzdesi Grup I'e yakın (p>0,05) iken Grup II ve III'e göre anlamlı derecede düşüktü (p<0,05).Sonuç olarak, künt karaciğer travması sonrası bakır ve çinko uygulamasının karaciğer dokusunda inflamasyonu azalttığı, iyileşmeyi arttırdığı ve karaciğer enzim düzeylerinde azalmayı sağladı. Cernevit Flakon® kullanımının ise enzim düzeylerinde azalma yapmazken, inflamasyon düzeyinde azalma yaptı.
Deneysel olarak oluşturulan peritonit modelinde farklı sütür materyallerinin kolon anastomozu güvenliğine etkileri
Kalın barsakta hem patojen mikroorganizmaların fazlalığı, hemde kollojenaz enzim aktivitesinin yüksekliği nedeniyle anastomoz kaçağı riski gastrointestinal traktın diğer yerlerine göre daha yüksektir. Genel cerrahi kliniklerinde gerek elektif gerekse acil kolon ameliyatlarında kirli batın olması durumunda özellikle sol kolona yapılacak girişimlerde primer anastomozdan kaçınılmakta ve çok basamaklı prosedürler tercih edilmektedir. Bu deneysel çalışmada peritonitli ortamda sol kolon anastomozlarında farklı sütür materyallerinin anastomoz güvenliği açısından karşılaştırılması amaçlandı.Bu çalışma, Fırat üniversitesi deneysel araştırma merkezinde Wistar-Albino cinsi 21 adet rat üzerinde 3 eşit gruba ayrılarak yapıldı. Orta hat laparatomi sonrası pelvik peritonun 2 cm üzerinden sol kolon tam kat kesildi. Fekal kontaminasyon için lümen içindeki gayta yaralanmanın çevresine bulaştırıldı. Daha sonra karın iki kat üzerinden (fasia ve cilt ) 3/0 ipeklerle devamlı olarak kapatıldı. 1 gün sonra genel anestezi altında batın tekrar açıldı. Kolon anastomozuna başlamadan önce batın SF ile yıkandı. 1. gruptaki ratlara kolon anastomozu için vicryl + ipek, 2.gruptaki ratlara kolon anastomozu için PDS, 3. gruptaki ratlara kolon anastomozu için Coated vicryl plus antibakteriyal sütür ile ipek kullanıldı.Postoperatif 10. günde relaparatomi yapılarak anastomoz hattında doku hidroksiprolini, anastomoz patlama basınçları ve histopatolojik değerlendirme yapıldı. Anastomoz patlama basıncı ortalama değer verileri en yüksek Grup III'de tespit edildi (p<0.05). Doku hidroksiprolin düzeyi ortalama değer verileri en yüksek Grup III'de izlendi (p<0.005 Grup I-III, Grup II-III). Histopatolojik bulgular üç grup içinde değerlendirildiğinde barsak dokusunda iyileşme skoru en iyi olan Grup III'tü (p<0.005 Grup I-III).Sonuç olarak antibakteriyal sütür kullanımının peritonitli ortamda rezeksiyon primer anastomozda anastomoz güvenliğini diğerlerine göre daha fazla artırdığı görülmüştür
Ratlarda deneysel parsiyel hepatik rezeksiyon sonrası Ghrelin'in karaciğer rejenerasyonu üzerine etkisi
Karaciğer, organizmanın en büyük organı olup, metabolik fonksiyonların düzenlenmesin de büyük rol oynar. Bu nedenle karaciğer rezeksiyonları sonrası majör komplikasyonlar da sık olarak ortaya çıkmaktadır. Karaciğer rejenerasyonunun kontrol edilebilir yaygın bir işlem haline gelmesi modern cerrahideki en önemli aşamalardan birisidir. Ratlarda growth hormon uyarımı, karaciğerde kütlesel büyüme, hücre sayısında ve extraselüler doku miktarında artış sonucunda büyümeye ve vücut ağırlığında artışa neden olur. Ghrelin büyüme hormonu salgılanması, enerji metabolizması ve iştah regülasyonu üzerine etkilidir. Bizim bu çalışmada ki amacımız ghrelin'in karaciğer rejenerasyonu üzerine olan etkilerini araştırmaktı.Bu çalışma da 30 adet Wistar Albino türü rat kullanıldı. Ratlara genel anestezi altında parsiyel hepatektomi uygulanıp, Grup I'deki ratlara intraperitoneal serum fizyolojik, Grup II'deki ratlara intraperitoneal ghrelin uygulandı. Gruplar 24 saat, 48 saat, 7 gün yaşatılan ve beşer rattan oluşan alt gruplara ayrıldı. Belirtilen süre sonunda ratlar eter anestezisi sonrası dekapite edilip kan örnekleri alındı ve serum AST, ALT, ALP, GGT, Ghrelin, Growth hormon, PTZ düzeyleri ölçüldü. Sonra relaparatomi uygulanıp total hepatektomi yapıldı ve alınan karaciğerden doku ghrelin düzeyi ve Ki-67 ekspresyon düzeyi değerlendirildi.Grup II'deki elde edilen morfolojik ve biyokimyasal parametreler grup I ile karşılaştırıldığında rölatif karaciğer ağırlığı, AST, ALT, ALP, GGT, albumin, PTZ, serum açile ve doku desaçile ghrelin düzeylerinde anlamlı farklılık gözlendi (p<0,05). Fakat rejenerasyonun proliferatif göstergesi olan Ki-67 boyanma yüzdesi ve growth hormon düzeylerinde anlamlı bir artış gözlenmemiştir (p>0,05)Sonuç olarak çalışmamızda ghrelinin rejenerasyonunu gösteren indirek bulgular da pozitif sonuç elde edilmişken direk bulgularda anlamlı bir sonuç bulunamamıştır. Bu ghrelinin antiproliferatif etkisinden kaynaklanmış olabileceği düşünülmüştür. Ghrelinin karaciğer rejenerasyonuna katkısı çalışmamızda tespit edilmemiştir.Anahtar kelimeler: Parsiyel Hepatektomi, ghrelin, karaciğer rejenerasyonu, growth hormon
Deneysel olarak L-arginin ile oluşturulan akut pankreatit modelinde sildenafil sitratın etkileri
Akut Pankreatit günümüz tıpdaki tüm gelişmelere rağmen önemli bir morbidite ve mortalite kaynağı olarak yerini korumaktadır. Bu hastalığın nedenine yönelik olarak birçok araştırma yapılmasına rağmen fizyopatolojisi tam olarak aydınlatılamamıştır. Dolayısı ile Akut Pankreatit ve komplikasyonlarının tedavisinde günümüzde halen kullanılabilecek spesifik ve etkili bir farmakolojik ajan bulunamamıştır. AP'in kliniği değişken olup, hafif karın ağrısından çoklu organ yetmezliğine ve ölüme kadar değişen geniş bir klinik tabloyu kapsamaktadır. Ülkemizde pankreatitin insidansı ile ilgili bir çalışma yapılmamakla birlikte ABD'de yapılan bir çalışmada; ABD'de her yıl AP bağlı olarak yaklaşık 4000 kişinin hayatını kaybettiği, AP ve komplikasyonlarına bağlı yaklaşık 2 milyon dolar tedavi masrafının yapıldığı tespit edilmiştir.1998 yılından itibaren erektil disfonksiyonların tedavisinde yaygın olarak kullanılan farmakolojik ajan olan Sildenafil Sitrat;fosfodiesteraz Tip 5 (PDE 5) inhibitörü olup,son zamanlarda yapılan deneysel çalışmalarda iskemi-reperfüzyon hasarına karşı güçlü bir kardiyoprotektif etkisinin olduğu yine serbest oksijen radikallerinin (SOR) inhibisyonu ile güçlü bir antienflanmatuar etkisinin olduğu gösterilmiştir.Bu çalışmada Sildenafil Sitrat'ın akut pankreatit üzerine olan etkilerinin araştırılması amaçlandı.Çalışmada; ağırlıkları 185-230 gr arasında değişen, Wistar-Albino cinsi 21 adet erkek rat 3 eşit gruba bölündü.Grup1(n=7)'e intraperitoneal %0,9 NaCL enjeksiyonu yapıldı. Grup2 (n=7) ve Grup3(n=7)'e birer saat aralıklar ile iki kez 100 mg/100 gr dozunda intraperitoneal L-Arginin verilerek akut pankreatit oluşturuldu.Grup3 (n=7)'e akut pankreatit oluşturulduktan 30 dakika ve 12 saat sonra Sildenafil Sitrat 10mg/kg/gün olacak şekilde iki eşit doz halinde intraperitoneal olarak verildi. Tüm ratlar 24 saat sonra genel anestezi altında karınları ve thoraksı açı lıp pankreas ve akciğer dokusu çıkarılıp, Hemotoksilen-Eozin ile boyanıp, histopatolojik incele?me yapıldı. Kan alınarak serum amilaz, AST, ALT, LDH, IL-1ß,IL-6,TNF-?, NO ve ADMA düzeylerine bakıldı.Tedavi grubunda biyokimyasal paramaterelerden Amilaz, AST, ALT, LDH, IL-1ß, IL-6,TNF-? ve NO ile histopatolojik olarak pankreas ve akciğer dokusunda ödem, perivasküler enflanmasyon düzeyi çalışma grubuna göre belirgin olarak düşük izlendi(p<0,001).ADMA düzeyi ise tedavi gubunda kontrol ve çalışma grubuna göre anlamlı derecede artmış olarak bulundu. Tedavi grubunda asiner hücre nekrozu ve hemoraji izlenmendi. Ancak çalışma grubunda asiner hücre nekrozu ve hemoraji yeterli düzeyde oluşturulamadığı için aradaki fark anlamlı kabul edilmedi.Sonuç olarak; Sildenafil Sitrat akut pankreatitin erken döneminde kullanıldığında bazı biyokimyasal ve histopatolojik değişiklikleri belirgin şekilde gerileterek pankreatik dokuyu korumaktadır.Anahtar kelimeler: Akut pankreatit, L-Arginin, Sildenafil
Nüks ülser
ÖZET Bu çalışmamızda Ocak. 1979 - Ocak. 1989 tarihleri arasında kliniğimize nük's ülser nedeniyle başvuran 38 olgunun klinik analizi retrospek ti f olarak yapıldı. Nüks ülsere neden olan primer operasyonlardan 7 (X 18.5)' si kliniğimizde, 31 (7. 81.5)'i ise başka bir tedavi kurumunda yapılmıştı. Olguların 2 (% 5.3)' si kadın, 36 (% 94.7)' si erkekti. Tüm olguların yas ortalaması 40.8' di. Olguların primer operasyonu*- takiben iyilik süreleri; hiç iyi olmayan 5 (% 13.25) olgu, 0-1 yıl iyi olan 12 (% 31.5) olgu, 2-5 yıl iyi olan 19(3£ 50) olgu, 5 yılın üzerinde iyilik süresi olan 2(% 5.25) olgu idi. Reoperasyon endikasyon lan 14 (% 29) olguda kanama, 11 (% 29) olguda perforasyon, 2 (% 5) olguda ise gastroj ej unokol ik fistül idi. Reoperasyonda 8 {"/. 21) olguda heriki vagus dalı sağlam, 22 (X 58) olguda ise inkomplet vagotomi bulundu. Revagotomi 21 (% 55) olguda tek basma, 9 (% 23.5) ol guda da diğer cerrahi prosedürlerle birlikte ençok uygulanan yöntem olmuştur. Postoperatif dönemde 17 ol gunun enaz 10, ençok 96 ay süreyle yapılan takiplerinde 9 (7. 53) olgu Visick 1, 7 { % 41) olgu Visick 11, 1 (7. 6) olgu ise Visick 111 olarak değerlendirilmiştir. 47
Yüksek riskli hastalarda farklı batın kapatma tekniklerinin primer kapatmaya üstünlüğü var mı? Klinik çalışma
Laparatomileri takiben kesi fıtıkları % 2-11 oranında gelişir. Kesi fıtıklarının tedavisi cerrahidir. Primer onarımdan sonra % 30-50 oranında nüks bildirilmektedir. Prostetik materyaller kullanılmaya başladığından bu yana nüks oranları ciddi anlamda azalmış, ancak halen nükse neden olmayan mükemmel tekniğe ulaşılamamıştır. Bu çalışmada; yüksek riskli hasta grubunda, farklı batın kapama tekniklerinin ameliyat sonrası takiplerinde primer kapatmaya olan üstünlükleri, fasya kenarlarının ayrılma zamanı ile kesi fıtığı gelişme arasındaki ilişki, tekniklerin fıtık gelişme zamanı ve riskine olan etkilerinin araştırılması amaçlandı.Bu çalışma randomize prospektif bir çalışma olarak hazırlandı. Orta hat kesisi ile laparatomi yapılan yüksek riskli hastalar çalışmaya dahil edildi. Seçilen hastalar kapama tekniklerine göre 20 kişilik 4 gruba ayrıldı. Grup 1'deki hastaların fasyası primer olarak kapatıldı. Grup 2'de Cardiff yöntemi kullanıldı. Grup 3'teki hastalara Keel yöntemi uygulandı. Grup 4'teki hastaların fasyası devamlı sütürizasyon üzerine onlay yama konularak kapatıldı. Hastalar cerrahi sonrası ilk yıl, üç ay aralarla, sonraki iki yıl, altı ay aralarla, fizik muayene ile kontrol edildi. Kesi fıtığı gelişimi, süresi ve diğer komplikasyonlar kaydedildi. Gruplar istatistiksel olarak nonparametrik test olan Kruskal Wallis Testi ve Kolmogorov-Smirnov Testi ile karşılaştırıldı.Grup 1'de 3 hastada, Grup 2'de 1 hastada kesi fıtığı gelişti. Diğer gruplarda nüks gelişmedi. Gruplar arasında kesi fıtığı gelişimi ve diğer komplikasyonlar yönünden istatistiksel olarak bir fark saptanmadı (p>0.05).Sonuç olarak bu çalışmada kullanılan farklı kapatma tekniklerinin primer kapatmaya olan üstünlükleri istatistiksel olarak saptanmadı.Anahtar kelimeler: kesi fıtığı, batın kapatma teknikleri
Deneysel olarak intrrabdominal basınç artışı sağlanan ratlarda intestinal iskeminin erken tanısı için çeşitli iskemik belirleyicilerin tanısal yararlılığı
Abdominal Kompartman Sendromu (AKS), intraabdominal basınç (İAB) yükselmesi sonucunda ortaya çıkar ve çoklu organ fonksiyon bozukluğu ile karakterizedir. Genelde 25 mmHg'nin üzerindeki bir İAB yüksek kabul edilmektedir. AKS gastrointestinal sistemde mezenterik kan akımını azaltarak iskemi, nekroz ve septik komplikasyonlara sebep olabilir. İntestinal iskeminin değerlendirilmesi amacıyla serum prealbumin, D ? dimer, kreatinin kinaz, D ? laktat düzeyleri ve plazma L-laktat, plazminojen, Ürotensin II (U-II) ve Ürotensin II İlişkili Peptid (URP) düzeyleri, karaciğer iskemik hasarı ve böbrek iskemik hasarının değerlendirilmesi için ALT, AST, BUN ve serum kreatinin düzeyleri çalışıldı.Çalışmada ağırlıkları 200 ? 250 gr arasında değişen Wistar Albino tipi ratlar kullanıldı. Her biri 7 elemandan oluşan randomize dört gruba ayrıldı.Grup 1 (Kontrol grubu): Altmış dakika süreyle genel anestezi altında laparatomi yapılan grupGrup 2: Altmış dakika süreyle batın içi 10 mmHg basınç ile karın içi basınç artışı sağlanan grupGrup 3: Altmış dakika süreyle batın içi 15 mmHg basınç ile karın içi basınç artışı sağlanan grupGrup 4: Altmış dakika süreyle batın içi 20 mmHg basınç ile karın içi basınç artışı sağlanan grupCerrahi sonrasında ratlar anestezi altında sakrifiye edilerek kan ve doku örnekleri alındı. Doku örnekleri Hematoksilen - Eozin boyası ile hazırlanarak ışık mikroskobu altında incelendi. Serum AST, ALT değerlerinin karaciğer iskemik hasarlanması ile beraber artış gösterdiği izlendi (tüm parametreler için p < 0.05). Renal iskemik hasarlanma ile beraber BUN'da anlamlı artış izlenirken (p < 0.05), kreatinin değerlerinde grup 4 dışında anlamlı artış gözlenmedi (her grup için sırasıyla p = 0,473, p = 0,091, p = 0,006). D-dimer değerlerinin intestinal iskemi derecesi ile değişmediği izlendi (her grup için sırasıyla p = 0,317, p = 0,317, p = 0,173). Serum prealbumin, D-laktat, CPK düzeylerinin intestinal iskemi düzeyi ile arttığı izlendi (bütün parametreler için p < 0.05). Plazma L-laktat düzeylerinin intestinal iskemi düzeyi ile azaldığı izlendi (p<0.05). Plazma plazminojen düzeylerinin intestinal iskemi düzeyi ile değişiklik göstermediği izlendi (her grup için sırasıyla p=0.949, p=0.406, p=0.655). Plazma U-II düzeylerindeki artış istatistiksel olarak grup 2 ve 3'te anlamlı değilken grup 4'de plazma U-II düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldığı izlendi (grup 2 ve 3 için sırasıyla p=0,609 ve p=0.848, grup 4 için p=0.04). Plazma URP düzeyleri grup 2 ve 3'te istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde artarken grup 4'te istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldığı izlendi (her grup için p<0.05).Sonuç olarak artmış intraabdominal basınca bağlı ortaya çıkan intestinal iskeminin erken tanısında plazma URP düzeylerindeki artış iskemi şiddetinin erken dönemlerinde yardımcı olurken U-II düzeyleri yardımcı olmamıştır. İskemi şiddeti arttıkça plazma U-II ve URP düzeylerinde azalma izlenmesi iskemi şiddetinin değerlendirilmesinde yararlı olacaktır. Bu bulgular klinik çalışmalarla desteklenmelidir.
Akut pankreatitte hastalığın şiddetini belirlemede plasma ghrelin ve obestatin seviyelerinin yeri
Akut Pankreatit (AP) tıptaki gelişmelere rağmen önemli bir morbidite ve mortalite kaynağıdır. Kliniği değişken olup, etyolojisi bilinmekle birlikte patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır. Tanısında ve şiddetinin belirlenmesinde günümüzde halen kullanılabilecek özgül bir biyokimyasal parametre yoktur.Tedavide hastalığın şiddetine göre davranılmaktadır. Şiddeti belirlemek amacıyla günümüzde en çok Ranson, Glasgow ile APACHE-II skorlaması kullanılmaktadır.1999'da keşfedilen Ghrelin'nin antiinflamatuar özellik dâhil birçok etki gösterdiği bilinmektedir. Ghrelin'le aynı genin ürünü olan Obestatine'nin ise zıt etki ettiğine dair çalışmalar vardır ancak bu durum henüz net değildir. Bu çalışmamızdaki amaç AP'nin tanısında ve şiddetini belirlemede ghrelin ve obestatinin yerini araştırmaktır.Çalışmaya; AP tanısıyla kliniğimizde yatarak tedavi görmüş 30 kişilik hasta grubu ve 25 kişilik sağlıklı gönüllülerden oluşan kontrol grubu dâhil edildi. Hastalar 1992 yılında tanımlanan Atlanta kriterlerine göre hafif ve şiddetli AP olmak üzere iki gruba ayrıldı. Deneklerden başvuru esnasında ve rejim açıldıktan sonra kan örnekleri alınarak ghreline ve obestatine düzeylerine bakıldı.Hafif ve şiddetli AP'li hastaların ghrelin ve obestatin değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı.Kontrol grubuyla pankreatitliler karşılaştırıldığında, ikisinde de açlık açil-ghrelin ve des-açil-ghrelin seviyelerinin arttığı izlendi. Oral alım açıldıktan sonra ise kontrol grubunda seviyenin azaldığı ancak pankreatitlilerde değişmediği görüldü. Obestatin açısından kıyaslandığında ise başvuru anında ve rejim açıldıktan sonrada obestatin seviyesi AP'lilerde yüksektir.Sonuçta; AP tanısında; başvuru anında ghrelin düzeyinin yeri saptanamamıştır. Yalnız klinik yatıştıktan sonra ghrelin düzeyinin hala yüksek seyretmesi tanı için destekleyici olabilir. Obestatinin ise hastaların başvuru anında da yüksek olması tanı için daha önemli olabilir. Ancak bu iki hormonun AP'nin şiddetiyle olan ilişkisi ortaya konulamamıştır.Anahtar kelimeler: Akut pankreatit, Obestatin, Ghrelin
Renal iskemi hasarında eritropoietinin koruyucu etkisinde Atp bağımlı K kanallarının katılımı: HIF-1 mRNA ekspresyonlarına etkisi
Eritropoietin (EPO) hipoksiye cevap olarak yapılan ve salınan sitoprotektif bir sitokindir. EPO reseptörleri böbrek de dahil olmakla beraber pek çok dokuda bulunur. EPO'nun koruyucu etkisi farklı iskemi reperfüzyon (I/R) hücre ve doku modelleriyle gösterilmiştir. I/R hasarının önlenmesinde önşartlanma benzeri etki potasyum (K) kanal açıcılarla da sağlanmaktadır. I/R hasarında hipoksi ile uyarılabilen faktör (HIF) aktive olmakta. EPO'nun sitoprotektif etkisi ile K kanalları arasındaki ortak noktalar olup bu çalışma I/R'de K kanal açıcı ve inhibitörleri ile EPO'nun kullanımının sonuçlarını göstermek amacıyla yapılmıştır.Normal ve hipoksik şartlarda EPO, K kanal açıcı diazoksit, K kanal inhibitörü glibenklamid ve 5-hidrokidekanoat etkisinde hücre kültüründe çoğaltılan renal proksimal tübül hücre kültürüne uygulandı. EPO 1, 5, 10, 50 iu/ml dozlarda, glibenklamid 10, 100 ?M, diazokside 10, 100 ?M dozlarda, EPO ve Glibenklamid beraber gruplarda hücrelerin proliferasyonu MTT yöntemi ile, apoptozisi kaspaz-3 ile ve HIF mRNA ekspresyonları polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile incelendi. Sonuçlar tek yönlü ANOVA ile karşılaştırıldıEritropoietin (20 iu/ml) uygulaması hücrelerde proliferatif etki yaparken, glibenklamid uygulanan hücrelerde hücre sayısı belirgin azalmıştır (p<0.001). EPO ile beraber glibenklamid uygulaması ise glibenklamid uygulamasının neden olduğu hücre sayısındaki azalmayı kısmen düzeltmiştir. Hipoksi sırasında EPO uygulaması koruyucu etki yapmıştır. Diazoksit hipoksiye bağlı hücre ölümünden koruyucudur (p<0.001EPO'nun I/R'de koruyucu etkisinde K kanalları belirgin rol oynamaktadır. EPO uygulaması glibenklamidin olumsuz etkilerini önlemektedir. Bu nedenle özellikle renal transplantasyon hastalarında EPO kullanımı, K kanal inhibitörlerinin kullanılmaması etkin olabilir.
Kolorektal Cerrahide deri altı dren kullanımının morbiditiye etkisi
Cerrahi alan enfeksiyonları cerrahi hastalar içinde en sık görülen hastane kaynaklı enfeksiyonlardır. Cerrahi alan enfeksiyonlarının 2/3'ü insizyonel , 1/3'ü organ boşluk enfeksiyonlarıdır. Cerrahi alan enfeksiyonları hem morbiditeyi hem de hastanede kalış süresini uzatarak maliyetleri arttırırlar. Cerrahi alan enfeksiyonlarının oluşumunda bir çok risk faktörü rol oynar.Kolorektal cerrahi uygulamaları temiz-kontamine yaralar olarak kabul edilirler. Buna rağmen kolorektal cerrahide cerrahi alan enfeksiyon görülme oranı %3-%30 oranındadır.Bu çalışmada kolorektal cerrahi uygulanan hastalarda yüzeyel insizyonel cerrahi alan enfeksiyon oranını saptamak, risk faktörlerini belirlemek ve deri altı dren kullanımının morbiditiye etkisini ölçmek amaçlandı.Bu amaçla kolorektal cerrahi uygulanan 135 hasta değerlendirildi. Bu hastaların 70'ine deri altı hemovak dren yerleştirildi. Yüzeyel cerrahi alan enfeksiyon oranı %31.1 idi. Kolorektal cerrahide yüzeyel insizyonel cerrahi alan enfeksiyonu yönünden yaş, preoperatif albümin değeri , operasyon süresi ve intraoperatif kan transfüzyonu yapılması risk faktörü olarak bulundu.Deri altı dren yerleştirilen hastalar ile deri altı dren yerleştirilmeyen hastalar karşılaştırıldığında, her iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı.Yüzeyel cerrahi alan enfeksiyonu olan hastalarda, deri altı dren yerleştirilen hastalar ile deri altı dren yerleştirilmeyen hastalar karşılaştırıldığında ise her iki grup arasında enfeksiyon görülme oranı eşit bulundu. Fakat her iki grup arasında deri altı dren yerleştirilen hastalarda daha kısa hastane kalma süresi bulundu. Çünkü deri altı dren yerleştirilen hastaların dreninden pürülan drenaj olduğunda, yara yeri açılmadan dren negatif basınçla takip edilmektedir. Bu, hem daha iyi bir kozmetik sonuç sağlamakta hem de daha az pansuman yapılması ile hasta hastanede daha kısa süre kalmakta ve maliyetler düşmektedir.Kolorektal cerrahide deri altı dren kullanımı ile yüzeyel cerrahi alan enfeksiyonları açık drenaja gerek kalmadan tedavi edilebilir.Anahtar Kelimeler: Kolorektal cerrahi, Cerrahi alan enfeksiyonu, Deri altı dren uygulaması
Ratlarda deneysel olarak geliştirilen akut pankreatitte probiotik kullanımı ve enemanın septik komplikasyonların azaltılmasındaki yeri
Bu çalışmanın amacı, akut pankreatitte lavman, probiotik ajan Saccharomyces boulardii ve bu iki ilacın birlikte kullanımının bakteriyel translokasyon, pankreatit şiddeti, TNF-alfa serum düzeyleri ve pankreastaki TNF-alfa ekspresyonları üzerine etkisini ve bu faktörlerin birbiri ile ilişkisini araştırmaktır.Çalışmamızda her birinde 8'er rat olan 5 deney grubundan birincisine sham laparotomi yapıldı (Grup 1). Kalan 4 gruba laparotomi yapılarak biliopankreatik duktustan %3,5'luk taurokolat verildi ve bu yolla pankreatit oluşturuldu. Kontrol grubuna (Grup 2) tedavi uygulanmadı. Üçüncü gruba laparotomi sonrası 6 ve 24. saatlerde lavman uygulandı. Dördüncü gruba yine aynı saatlerde probiotik verildi. Beşinci gruba aynı saatlerde hem probiotik hem lavman uygulandı. Hayvanlar 48. saatte sakrifiye edilerek doku kültürü yapılması, pankreasın histopatolojik incelemesi ve pankreas dokusundan TNF-alfa ekspresyonu çalışmak için doku örnekleri alındı. Amilaz ve serum TNF-alfa düzeyleri ile kan kültürü çalışılması için kan örnekleri alındı.Bütün pankreatit gruplarında amilaz düzeyleri, sham grubuna göre anlamlı biçimde yüksek çıktı (p<0,05). Mezenterik lenf nodlarında üreme olan rat sayısı lavman grubunda bütün gruplara göre anlamlı biçimde fazlaydı (p<0,05). Probiotik grubu ile probiotik+lavman gruplarında duodenum ve pankreas dokularında hiç üreme olmadı ve diğer gruplarla bu iki grup arasında bu açıdan anlamlı fark vardı (p<0,05). Pankreas dokusundaki TNF-alfa ekspresyon düzeyleri kontrol grubunda sham grubuna ve diğer çalışma gruplarına göre anlamlı biçimde yüksekti (p<0,05). Sham grubu, probiotik ve probiotik+lavman grupları arasında pankreas dokusundaki TNF-alfa düzeyleri açısından anlamlı fark yoktu.Çalışmamızda akut pankreatitin enfeksiyöz komplikasyonlarının tedavisinde boşaltıcı lavmanın bakteriyel translokasyonu önlemediği; aksine arttırdığı gösterilmiştir. Probiyotik ajan S. boulardii'nin ise akut pankreatitte enfeksiyöz komplikasyonların engellenmesinde yaralı bir ajan olduğuna dair bulgular elde edilmiştir. Akut pankreatittte probiotik ve lavman kullanımının pankreas dokusundaki TNF-alfa ekspresyonunu hangi mekanizma ile azalttığının ve bunun tedavideki öneminin ise ileri çalışmalarla araştırılması gerekmektedir.
Ratlarda karaciğerde oluşturulan hepatik iskemi reperfüzyon hasarı üzerine Hypericum perforatum'un etkileri
İskemi reperfüzyon hasarı(İRH), cerrahi ve travma hastalarının metabolik olarak aktif dokularında oluşturduğu zarardan dolayı önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bu süreç karaciğerde, transplantasyon ve rezeksiyonlar sırasında kan akımının kesilmesi sonucunda oluşur. Söz konusu durum ayrıca, hipovolemik ve septik şok sırasında sistemik dolaşımda oluşan kollaps sonucunda da oluşabilir. Karaciğerde oluşan reperfüzyon hasarını önlemek veya etkisini en aza indirebilmek için süperoksit dismutaz, melatonin, allopürinol, ?-tokoferol, N-asetil sisteyin, glutatyon ve desferoksamin gibi çeşitli antioksidan ve antiinflamatuar ajanlar kullanılmıştır. Bizde çalışmamızda, antioksidan ve antiinflamatuar özelliklere sahip çeşitli bileşikler içeren Hypericum perforatum ekstresinin, karaciğerde oluşan iskemi reperfüzyon hasarı üzerine olan etkilerini inceledikÇalışmamızda 200-275 gr ağırlığında 62 adet Wistar-Albino erkek rat kullanıldı. Hayvanlar dört gruba ayrıldı. Birinci grup(Sham, n: 8), standart laboratuvar yemi verildi ve daha sonra portal diseksiyon yapıldı; ikinci grup (İR, n: 18), standart laboratuvar yemi verildi ve daha sonra 45 dakika süreyle % 70'lik parsiyel karaciğer iskemisi uygulandı; üçüncü grup(KMS+İR, n: 18), 1 hafta süreyle %0,5'lik karboksimetil selüloz verildi ve daha sonra ikinci gruptaki gibi İR işlemi uygulandı; dördüncü grup(KMS+HP+İR, n: 18), 1 hafta süreyle %0.5'lik KMS içerisinde hazırlanmış H. Perforatum ekstresi 400mgr/kg/gün olacak şekilde verildi ve daha sonra İR işlemi uygulandı. Son üç gruptaki hayvanlardan iskemi öncesi ve reperfüzyon sonrası 1, 2 ve 4. saatlerde kan örnekleri alınmasına karşın Sham grubundan sadece 1 defa kan örneği alındı. Karaciğer doku örnekleri de benzer şekilde alındı. Alınan kan örneklerinde serum AST, ALT, LDH, TNF-?, IL-6, MDA ve İOPÜ seviyelerine, doku örneklerinde ise MDA, İOPÜ ve doku hasar skor seviyeleri ile SEH'lere adezyonu gerçekleşmiş birim alandaki PNL sayılarına bakıldıİncelenen parametrelerden serum ALT, TNF-?, IL-6 ve MDA seviyelerinin HP grubunda, İR ve KMS grubuna kıyasla anlamlı olarak düşük olduğu görüldü. Bu parametreler açısından İR ve KMS grupları arasında ise anlamlı bir fark yoktu. Aynı şekilde karaciğer doku hasar skor seviyeleri ve SEH'lere adezyonu gerçekleşmiş birim alandaki PNL sayıları açısından İR ve KMS grupları arasında fark yoktu. Söz edilen her iki parametre sonuçlarının da HP grubunda, İR ve KMS grubuna kıyasla anlamlı olarak düşük olduğu tespit edildiBu sonuçlar, antioksidan ve antiinflamatuar özelliklere sahip H. perforatum ekstresinin karaciğerdeki iskemi reperfüzyon hasarı üzerine olan koruyucu etkisinin bir göstergesidir. Fakat gerek serum AST değerleri açısından İR ve HP grupları arasında; gerekse serum LDH seviyeleri açısından İR, KMS ve HP grupları arasında anlamlı bir farkın olmaması ise düşündürücüdür. Sonuç olarak, H. perforatum'un HİRH üzerine olan etkisinin tam olarak aydınlatılabilmesi için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
İnguinal herni tamirinde kullanılan klasik yöntemler ile Lichtenstein ve Kugel yama onarımlarından sonra görülebilen ağrı, testiküler volüm değişiklikleri ve seksüel disfonksiyonların karşılaştırılması
1. ÖZETAMAÇ: Gelişmekte olan fıtık cerrahisinde, tekniğin başarısını yansıtantemel unsurlardan birisi de hasta konforudur. Hasta konforunun en önemligöstergelerinden ikisi ise ağrı semptomu ile birlikte seksüel fonksiyonlardır.İnguinal herni tamirinde teknik olarak tamamen farklı üç ayrı teknik olan Kugelyama, Lichtenstein'ın tariflediği anterior prolen yama teknikleri ile klasik vegerginlikli bir yöntem olan Shouldice onarım tekniklerinin, akut ve kronik ağrı,testiküler arter akım hızı ve volümü ile seksüel fonksiyonlar üzerine olan etkisiniaraştırmayı amaçladık.HASTALAR VE YÖNTEM: Kasık bölgesinde ağrı ve / veya şişlikşikayetleri ile başvuran, inguinal herni tanısı alan erkek hastalar prospektif verandomize olarak herbiri 25 hastadan oluşan üç ayrı gruba alınarak, birinci gruba(K) açık preperitoneal Kugel yama tamiri, ikinci gruba (L) Lichtenstein yama tamiri,üçüncü gruba (S) ise Shouldice klasik onarımı uygulandı.Tüm hastalara uygulanacak olan anestezi şekli, uygulanacak olan ameliyattekniğini bilmeyen, hasta istek ve uyumunu da dikkate alan Anestezi konsültandoktoru tarafından belirlendi. Hastalarda akut ağrının değerlendirilmesindepreoperatif, postoperatif 2. saat ve 24.saatte lineer ağrı skorlama tablosu (VAS:linear analoque pain scala) kullanıldı. Kronik ağrının değerlendirilmesinde isebirincisi kronik kasık ağrısının insidansını (anket-a), ikincisi ağrıyı karakterize edipkronik ağrının fonksiyonlar üzerine etkisini (anket-b) ve üçüncüsü (anket-c) iseağrının şiddetini tayin etmeye yönelik üç anket çalışması uygulandı. Postoperatifdönemde hastaların VAS skorları 4 değerinin üzerine çıkmadıkça analjezikyapılmadı ve genel anestezi uygulanan hastalara postoperatif 2. saatte, rejyonel11. ÖZETAMAÇ: Gelişmekte olan fıtık cerrahisinde, tekniğin başarısını yansıtantemel unsurlardan birisi de hasta konforudur. Hasta konforunun en önemligöstergelerinden ikisi ise ağrı semptomu ile birlikte seksüel fonksiyonlardır.İnguinal herni tamirinde teknik olarak tamamen farklı üç ayrı teknik olan Kugelyama, Lichtenstein'ın tariflediği anterior prolen yama teknikleri ile klasik vegerginlikli bir yöntem olan Shouldice onarım tekniklerinin, akut ve kronik ağrı,testiküler arter akım hızı ve volümü ile seksüel fonksiyonlar üzerine olan etkisiniaraştırmayı amaçladık.HASTALAR VE YÖNTEM: Kasık bölgesinde ağrı ve / veya şişlikşikayetleri ile başvuran, inguinal herni tanısı alan erkek hastalar prospektif verandomize olarak herbiri 25 hastadan oluşan üç ayrı gruba alınarak, birinci gruba(K) açık preperitoneal Kugel yama tamiri, ikinci gruba (L) Lichtenstein yama tamiri,üçüncü gruba (S) ise Shouldice klasik onarımı uygulandı.Tüm hastalara uygulanacak olan anestezi şekli, uygulanacak olan ameliyattekniğini bilmeyen, hasta istek ve uyumunu da dikkate alan Anestezi konsültandoktoru tarafından belirlendi. Hastalarda akut ağrının değerlendirilmesindepreoperatif, postoperatif 2. saat ve 24.saatte lineer ağrı skorlama tablosu (VAS:linear analoque pain scala) kullanıldı. Kronik ağrının değerlendirilmesinde isebirincisi kronik kasık ağrısının insidansını (anket-a), ikincisi ağrıyı karakterize edipkronik ağrının fonksiyonlar üzerine etkisini (anket-b) ve üçüncüsü (anket-c) iseağrının şiddetini tayin etmeye yönelik üç anket çalışması uygulandı. Postoperatifdönemde hastaların VAS skorları 4 değerinin üzerine çıkmadıkça analjezikyapılmadı ve genel anestezi uygulanan hastalara postoperatif 2. saatte, rejyonel1anestezi uygulanan hastalara ise ağrının başlangıcından 2 saat sonra VAS skorlarıbelirlenerek 1mg/kg dozundan Meperidin intramüsküler (im) olarak uygulandı.Ayrıca seksüel fonksiyonları değerlendirmede, preoperatif dönemde ve postoperatif1. yılda uygulanmak üzere 15 sorudan oluşan, her soru cevabının birer puanlamasistemine sahip olduğu Ereksiyon İşlevi Uluslararası Değerlendirme Formukullanıldı. Hastalarda operasyon yapılmamış taraf ve/veya preoperatif değerlerkontrol yerine geçmek üzere preoperatif dönem, postoperatif 3.ay, 6.ay ve12.aylarda, skrotal dopler ultrasonografi ile testiküler arter akım ve volümdeğişiklikleri ölçüldü.BULGULAR: Takip süreleri 12 ile 42 aylar arasında değişmekte olan 66hastanın hiçbirinde nüks gözlenmedi. Ameliyat öncesinde yapılan skorlamadagruplar arasında istatistiki olarak hiçbir fark bulunmazken (p>0.05), postoperatiferken dönem ağrı değerlendirilmesinde ameliyat sonrası 2. saat(p<0.01), ağrıbaşlangıcından 2 saat sonra (p< 0.001) ve 24 saat sonrasında (p<0.05) K grubundadiğer gruplarla karşılaştırıldığında anlamlı olarak düşük ağrı skorları elde edildi.Birinci yıldaki kronik ağrı değerlendirilmesinde ise kronik ağrı insidansı ve ağrınınneden olduğu aktivite kısıtlılıklarında anlamlı bir fark yok iken (p>0,05) kronikağrının mevcut olduğu hastalarda ağrı şiddetinin tayininde yine anlamlı olarak Kugelonarımında daha az ağrı sonuçları elde edildi (p<0,05). Preoperatif değerlere göreereksiyon işlevinde en fazla iyileşme oranı K grubunda görülmesine rağmen gruplararası farklılıklar istatistiki olarak anlamlı bulunmamıştır (p> 0.05).Inguinal ve testiküler volüm ölçümlerinde anlamlı farklılık bulunmazken (p>0.05), inguinal ve testiküler akım hızlarında Lichtenstein ve Shouldice gruplarındakihastaların operasyon taraflarında ameliyat öncesindeki değerlere göre anlamlı2
Nonselektif bir endotelin reseptör antagonisti olan bosentanın deneysel crohn hastalığı modelinde barsak hasarı ve anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi
1. ÖZET Crohn Hastalıklı bireylerin barsak dokularında yüksek endotelin immünoreaktivitesi ve iskemiye neden olabilecek vasküler anormallikler gösterilmiştir. Deneysel Crohn Hastalığı modelinde endotelin antagonizmasının ince barsak anastomoz iyileşmesine etkisini incelemeyi amaçladık. 28 adet Spraque-Dawley rat 4 eşit gruba ayrıldı. Grup IV'teki ratlara enflamasyon oluşturulmadan 2 gün önce başlanarak deney modeli süresince her gün bosentan verildi. Grup I'e sham operasyon uygulandı Grup III ve IV'te intrajejunal iodoasetamid uygulaması ile enflamasyon indüklendi Grup II'ye kontrol grubu olarak sadece taşıyıcı maddeler verildi.Üç gün sonra tüm ratlarda aynı segmentin proksimal yarısı rezeke edilip uç-uca anastomoz yapıldı. İkinci aşamadan 4 gün sonra relaparotomi yapıldı. Peritonit skorları ve anastomoz patlama basınçları değerlendirilip histopatolojik inceleme ve hidroksiprolin ölçümleri için doku örnekleri alındı. Hiçbir örnekte histopatolojik olarak Crohn benzeri enflamasyon oluşturulamadı.Enflamasyonun şiddeti bosentanla tedavi edilen grupta daha düşüktü (p<0.001). Grup IV'teki ortalama doku hidroksiprolin düzeyi Grup HPtekinden belirgin olarak yüksekti (p<0.001). Grup IV'teki ortalama anastomoz patlama basıncı Grup I ve II'dekilerden daha düşük olsa da Grup III'tekinden belirgin olarak daha yüksekti (p<0.001). Grup UF teki ratların ortalama peritonit skoru tüm diğer gruplarınkinden belirgin olarak daha yüksekti (p<0.001). Sonuç olarak endotelin reseptör blokajı iodoasetamidin indüklediği akut barsak enflamasyonunun şiddetini azaltır ve anastomoz hattı iyileşmesini artırır. Anahtar kelimeler: Crohn Hastalığı, rezeksiyon-anastomoz, endotelin, bosentan xi