
558
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Vitreoretinal cerrahi ile vitreusu alınan gözlerde uzun dönem göziçi basınç değişimleri
AMAÇ: Epiretinal membran (ERM), maküla deliği (MD) ve vitreomaküler traksiyon sendromu (VMT) nedeniyle yapılan vitreoretinal cerrahilerden sonra göziçi basıncındaki değişiklikleri ve buna etki eden faktörler incelemek, vitreus ve göziçi basıncı (GİB) arasındaki ilişki ortaya koymak. MATERYAL VE METOD: Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği tarafından Ocak 2007-Nisan 2009 tarihleri arasında ERM, Mdve VMT tanısıyla pars plana vitrektomi (PPV) uygulanmış, postoperatif dönemde en az 6 ay takip edilmiş olan 41 hastanın 41 gözü retrospektif olarak incelendi. Olguların GİB'inin 6-22 arası olması normal 22 mmHg ve üzerinde olması GİB artışı, vitrektomize gözde GİB'in diğer gözden ≥4mmHg yüksek olması ise GİB artış eğilimi olarak değerlendirildi. İstatistiksel analiz için eşleştirilmiş t-testi, bağımsız t-testi, fisher exact testi, ki-kare testi ve yüzdelerin karşılaştırılması testi kullanıldı. P değeri ≤ 0,05 anlamlı kabul edildi. BULGULAR: 41 hastanin 24'ü kadın (%58), 17'si erkekti (%41). Yaş ortalaması 67±9 yıl (ortalama±standart deviasyon) idi (32-87 arası). Primer (idyopatik) ERM (n=14), NPDR'ye sekonder ERM (n=10), RVDT'ye sekonder ERM (n=2), NPDR zemininde VMT (n=2), idyopatik VMT (n=2), primer MD (n=10), travmatik MD (n=1) nedeniyle vitrektomi yapılmıştı. Olguların preoperatif en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) LogMAR eşeli ile ortalama 1.0±0.5 sıra idi. GİB'leri opere gözd ortalama 15.3±3.2 mmHg diğer gözde ortalama 15.5 ±2.2 mmHg bulundu. Hastalara 3 girişli 20G (20 Gauge) (n=12) PPV, transkonjuktival 23G PPV (n=29), fakoemülsifikasyon ve göziçi lens implantasyonu (FAKOPPV) (n=5) uygulandı. Postoperatif vitreus boşluğuna BSS (n=12), steril hava (n=16), %20'lik SF6 (n=8) veya%16'lık C3F8 (n=5) bırakıldı. 1 hastada iyatrojenik periferik retina yırtığı oldu, yırtık çevresi hemen lazerle çevrelendi. EİDGK birinci yılda anlamlı olarak artmıştı (p=0.024). Vitrektomize gözde preoperatif GİB değeri ortalama 15.2±3.1mmHg iken, postoperatif 1.ayda 17.4±5.8mmHg (paired-samples T test, P=0.018), postoperatif 3.ayda 16.3±3.6mmHg (P=0.354), postoperatif 6.ayda 17.3±2.6mmHg (P=0.02), postoperatif 12.ayda 16.7±2.6mmHg (P=0.020) bulundu. Preoperatif GİB değeri vitrektomize gözde ortalama 15.2±3.1mmHg iken, diğer gözde 15.5±2.2mmHg idi, opere ve diğer göz arasında anlamlı GİB farkı yoktu (Independent-samples T-test, P=0.749). Posoperatif 1.ay vitrektomize gözde ortalama 17.4±5.8mmHg iken, diğer gözde 15.2±1.8mmHg idi, vitrektomize gözlerdeki GİB diğerinden anlamlı olarak yüksek bulundu (P=0.040). Posoperatif 3.ay GİB değeri vitrektomize gözde ortalama 16.3±3.6mmHg iken, diğer gözde 14.9±1.9mmHg idi (P=0.073). Posoperatif 6.ay (vitrektomize göz: 17.3±2.6mmHg, diğer göz: 15.2±1.71mmHg, p<0.001) ve 12.ay GİB değerleri ( vitrektomize göz: 16.8±2.6mmHg, diğer göz: 15.1±1.7mmHg, p<0.001) idi, vitrektomize gözlerdeki GİB değerinden anlamlı olarak yüksek bulundu. Posoperatif 6.ay GİB değeri vitrektomize gözde ortalama 17.3±2.6mmHg iken 12.ay 16.8±2.6mmHg idi, diğer gözde 6.ay 15.2±1.71mmHg, 12.ay 15.1±1.7mmHg idi, vitrektomize gözlerdeki GİB diğerinden anlamlı olarak yüksek bulundu (P<0.001). PPV'nin 20/23G olmasının, ERM, VMT ve MD nedeniyle vitrektomi yapılmasının,hasta yaşının, hastaların fakik veya psödofakik olmalarının patolojilerin idyopatik veya sekonder olmasının, tamponad kullanılmamasının ve kullanıldıysa tamponad çeşidinin, takiplerde GİB'in opere gözde diğerinden ≥4mmHg yüksek olmasına etkili olmadığı saptandı. SONUÇ: Vitrektomi sonrası takip süresi arttıkça göz içi basıncında aynı gözün preoperatif değerlerine göre ve diğer gözün eş zamanlı GİB'ine göre belirgin artış söz konusu olmaktadır. Psödofakik hastalarda bu artış daha erken başlar gibi görünmektedir. Dört yıldan uzun süren takiplerde hastalarda açık açılı glokom gelişme riski bildirilmiştir. Vitrektomi yapılan hastalarda uzun dönemde GİB'in daha yakından takip edilmesi gerekmektedir.
Doku plazminojen aktivatörlerinin retina pigment epitel hücreleri üzerindeki sitotoksik, genotoksik ve apoptotik etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, farklı konsantrasyonlardaki rekombinant doku plazminojen aktivatörlerinin (rtPA) insan retina pigment epitel (RPE) hücreleri üzerindeki sitotoksik, genotoksik ve apoptotik etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada alteplaz ve tenekteplazın insan RPE hücreleri üzerindeki sitotoksik etkisi luminometrik ATP testiyle, genotoksik etkisi alkalen tekli hücre jel elektroforez (Comet Assay) yöntemiyle, apoptotik etkisi akridin turuncusu/etidyum bromür yöntemiyle ölçüldü. Ek olarak, mitokondriyal membran potansiyeli (MMP), hücre içi kalsiyum (Ca2+) ve reaktif oksijen türlerinin (ROS) seviyeleri farklı florometrik yöntemlerle ve glutatyon (GSH) seviyeleri ise luminometrik yöntem ile tayin edildi. Ayrıca inflamasyon belirteçleri incelendi. Bulgular: Alteplaz ve tenekteplaz doza bağımlı olarak RPE hücrelerinde GSH ve MMP seviyelerini anlamlı şekilde düşürürken, sitotoksisite, DNA hasarı, apoptoz, hücre içi Ca2+ ve ROS düzeylerini anlamlı derecede arttırmıştır. Ayrıca yüksek konsantrasyonlardaki alteplazın, tenekteplaza göre daha fazla sitotoksik, genotoksik ve apoptotik etkilere sahip olduğunu tespit ettik. Sonuç: Bulgular hem alteplaz hem de tenekteplazın RPE hücrelerinde doza bağlı olarak sitotoksik, genotoksik ve apoptotik etkilere sahip olduğunu göstermiştir. Çalışmamız, alteplaz ve tenekteplaz molekülerinin RPE hücrelerinde apoptotik yolu indükleyen MMP azalması ve Ca2+ artışı ile sitotoksisite ve DNA hasarını indükleyen hücre içi ROS düzeyinin artışı ve GSH düzeyinin azalmasını bir arada göstermesi nedeniyle literatüre ışık tutmuştur. Ayrıca çalışmamızda yüksek konsantrasyonlarda uygulanan alteplazın tenekteplaza göre sitotoksik, genotoksik ve apoptotik etkilerinin daha fazla olduğu gösterilmiştir. Bu bulgular, rt-PA moleküllerinden tenekteplazın klinik kullanımda daha güvenli olabileceğine işaret etmektedir.
Deneysel tavşan modelinde intravitreal metotreksat enjeksiyonunun farmokinetiği ve olası retina harabiyetinin değerlendirilmesi
ÖZET Deneysel Tavşan Modelinde İntravitreal Metotreksat Enjeksiyonunun Farmakokinetiğinin ve Olası Retina Toksisitesinin Belirlenmesi İntravitreal metotreksat enjeksiyonunun farmakokinetiği ile erken ve uzun dönemde retinada oluşturabileceği histopatolojik değişikliklerin araştırılması planlandı. Çalışmanın birinci bölümünde; 25 beyaz Yeni Zelanda tavşanının 21 'ine intravitreal 800 ug/0.1 mi metotreksat enjeksiyonu yapıldı. Enjeksiyon sonrası 30 dakika ile 72 saat arasında, farklı yedi zaman diliminde vitreusdaki ilaç konsantrasyonları floresan polarizasyon immünassay ile belirlendi. İkinci bölümde ise intravitreal metotreksatın birinci, ikinci ve üçüncü günlerde retina üzerindeki erken dönem yan etkileri ile 2 tavşanda yedişer gün arayla dört kez intravitreal metotreksat enjeksiyonu yapıldıktan 30 gün sonra retinadaki histopatolojik değişiklikler ışık ve elektron mikroskobi ile incelendi. Kontrol grubu olarak iki tavşan kullanıldı. İntravitreal 800ug enjeksiyonu takiben metotreksatın tavşan gözünde dağılım hacminin 1,33 mi olduğu belirlendi. İlacın vitreusdaki konsantrasyonlarımn; ilaç düzeyi= 1426,73 e -°>1,82 matematiksel bağlantısıyla tamamen uyumlu olarak azaldığı, 81 saat vitreusda etkin düzeyim koruduğu ve yanlanma ömrünün 5,9 saat olduğu bulundu. İkinci bölümde ise erken dönemde retinal hücrelerde yer yer ödem ve vakuolizasyon ile bazı mitokondrionlarda iç membran kayıpları izlendi. Uzun dönem etkisi olarak ışık mikroskobik incelemede; fotoreseptör hücreler, iç nüklear ve gangliyonik hücre tabakalarında ödem ile gangliyonik tabakada yer yer hücre kaybım düşündüren hücresel düzensizlik, ultrastrüktürel incelemede ise; hücrelerde yer yer vakuol oluşumu, dış nüklear tabakada az sayıda hücre çelrirdeğinin dejenere olduğu, fotoreseptör hücre uzantılarında miyelin figürler ve sinir lifi tabakasında membranöz yapıların yer aldığı görüldü. Sonuç olarak; 800ug intravitreal metotreksat enjeksiyonunu takiben ilacın vitreus konsantrasyonlarımn saatlere göre hesaplanabileceği, enjeksiyonu takiben erken dönemde retinada belirgin histopatolojik değişiklik oluşmazken tekrarlayan intravitreal metotreksat enjeksiyonlarının ise retinada minimal hücresel hasara yol açtığı tesbit edildi. Anahtar Sözcükler: Elektron mikroskobi, İntravitreal, metotreksat, farmakokinetik. VII
Farklı pterjiyum cerrahi tekniklerinde görülen nüks oranları
ÖZET Farklı Pterjiyum Cerrahi Tekniklerinde Görülen Nüks Oranları Çalışmamızda kliniğimizde öpere edilmiş olan primer ve nüks pterjiyumlu olguları retrospektif olarak inceleyerek, farklı cerrahi türlerinde karşılaşılan nüks oranlarım analiz etmeyi amaçladık. Şubat 1998 ile Mart 2005 tarihleri arasında pterjiyum cerrahisi geçirmiş ve takibi 6 aydan uzun olan 141 olgu çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri, nüks pterjiyumlu hastaların daha önce geçirdikleri pterjiyum operasyonu sayılan, pterjiyumun tipi ve boyutu, uygulanan cerrahi prosedür, postoperatuvar takip süreleri, bu sürede nüks gelişip gelişmediği ve gelişenlerde nüks etme zamanlan not edildi. Olguların demografik ve klinik özelliklerine ve uygulanan pterjiyum cerrahisi türüne göre, primer ve nüks olgular için ayn ayn olarak, rekürrens oranlan hesaplandı ve istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Ortalama 30±18,8 (6-84) ay takip edilen hastaların %36,9'unda nüks saptandı. En yüksek nüks oram (%52,1) amniyotik membran transplantasyonu uygulanan hastalarda görüldü. Primer kapamada %36,1, otolog konjonktiva transplantasyonunda %23,3 oranında nüks izlendi. Primer pterjiyurnlarda nüks oram %29 iken rekürren pterjiyumlarda bu oran %52,1 olarak bulundu ve rekürren pterjiyumun nüks için risk faktörü olduğu saptandı. Sonuç olarak, konjonktiva transplantasyonu tekniğine uygun yapılması halinde pterjiyum cerrahisinde etkili bir yöntemdir. Demografik ve klinik özellikler bakımından homojen ve standardize edilmiş, yeterli örneklem büyüklüğüne sahip prospektif ve randomize çalışmalar, hangi cerrahi tekniğin nüksü önlemek için ideal olacağı konusunda daha iyi bilgiler verecektir. Anahtar Sözcükler: Amniyotik membran transplantasyonu, konjonktiva transplantasyonu, nüks, primer kapama, pterjiyum cerrahisi
İnce kornealı hastaların glokom riski açısından arka kutup asimetrisi analizi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada merkezi kornea kalınlığı ince olan, primer açık açılı glokom şüphesi tanısı konulan hastaların herhangi göz hastalığı bulunmayan sağlıklı olgularla maküler retina ve ganglion hücre kompleksi kalınlık değerleri karşılaştırıldı. Spektral-domain optik koherens tomografi (OKT) (Spectralis; Heidelberg Engineering) kullanılarak arka kutup asimetri analizi (AKAA) ile retina kalınlık ölçümlerinin ince kornealı hastalarda glokomu erkenden tespit etmedeki rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Ağustos 2022-Mart 2023 tarihleri arasında hastanemizin göz hastalıkları polikliniğine başvuran merkezi kornea kalınlığı (MKK) 500µm ve daha düşük olan rutin oftalmolojik muayeneleri sırasında primer açık açılı glokom şüpheli 31 hastanın 59 gözü ile 30 sağlıklı olgunun 60 gözü olmak üzere toplam 119 gözde AKAA yöntemiyle retina ve ganglion hücre kompleksi (GHK) kalınlığı değerlendirmeye alındı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, göz içi basıncı (GİB), makula kalınlığı (MK), retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlığı, ganglion hücre tabakası (GHT) kalınlığı, iç pleksiform tabaka (İPT) ve MKK değerleri kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen olgular MKK'sı ince olan primer açık açılı glokom şüpheli ve sağlıklı göz bulguları olanlar olarak iki guba ayrıldı. Değişken parametreler gruplara göre karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 55,36 ± 13,36 (dağılım aralığı 18-71)'tir. Katılımcıların 51'i (%83,6) kadın iken, 10'u (%16,4) erkeklerden oluşmaktadır. Çalışmaya katılanların 31'inde (%50,8) ince kornealı glokom şüphesi bulguları saptanmışken, 30 kişi ise (%49,2) normal göz bulgularına sahip olarak bulunmuştur. Yaş ve cinsiyet değerleri açısından glokom şüphesi bulunan hastalar ile kontrol grubundaki olgular arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir. Glokom şüphesi grubunda total makula kalınlığı (T-MK), üst hemisfer makula kalınlığı (S-MK), alt hemisfer makula kalınlığı (İ-MK) ve zonlara ayrılmış olarak zon 1 total makula kalınlığı (Z1 T-MK), zon 1 üst hemisfer makula kalınlığı (Z1 S-MK), zon 1 alt hemisfer makula kalınlığı (Z1 İ-MK), zon 2 üst hemisfer makula kalınlığı (Z2 S-MK) değerleri kontrol grubu değerlerine kıyasla istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Glokom şüphesi grubunda superior peripapiller retina sinir lifi tabakası (S-ppRSLT) ve inferior peripapiller retina sinir lifi tabakası (İ-ppRSLT) değerleri kontrol grubu değerlerine kıyasla istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur. Gruplar arasında ppRSLT, temporal RSLT (T-RSLT), nazal RSLT(N-RSLT), Z2 T-MK, Z2 İ-MK, Z3 MK, Z3 S-MK, Z3 İ-MK ve GHK kalınlık değerleri açısından istatiksel olarak anlamlı fark izlenmedi. Yaş ile retina kalınlığı ve ganglion hücre kompleksi kalınlığı korelasyon analizleri sonucunda istatistiksel olarak anlamlı negatif yönlü bir ilişki bulunmuştur. Optik sinir başı çukurluk/disk oranı (c/d) ile ppRSLT korelasyon analizınde istatistiksel olarak anlamlı negatif yönlü bir ilişki bulunmuştur. Peripapiller RSLT ile MK, GHK kalınlık değerlerinin korelasyon analizlerinde istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönlü bir ilişki bulunmuştur. Göz hastalığı bulunmayan olguların üst ve alt hemisferler arasındaki fark araştırıldığında, Z2, Z3 MK, Z1, Z2, Z3 GHK kalınlıklarında ortalama alt hemisfer kalınlık değerlerinin üst hemisfer değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tespit edilirken, Z1 MK'nın ortalama üst-alt hemisfer kalınlık değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir. Glokom şüphesi olan hastaların Z1, Z2, Z3 GHK kalınlıklarının ortalama alt hemisfer kalınlık değerlerinin üst hemisfer değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tespit edilirken, Z1, Z2, Z3 MK'nın alt-üst hemisfer kalınlık değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir. Glokom şüphesi bulunan hastalar ile kontrol grubundaki olguların makula kalınlıklarının üst ve alt hemisferler arasındaki farkları (MK (S-I)) karşılaştırıldığında ve ayrıca ganglion hücre kompleksi kalınlıklarının üst ve alt hemisferler arasındaki farkları (GHK (S-I)) karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi. Sonuç: Bildiğimiz kadarıyla bu çalışmamız ince kornealı glokom şüphesi olan hastalarda AKAA yöntemi ile arka kutuptaki yapısal retina kalınlık değişikliklerini inceleyen ilk çalışmadır. Çalışmamızda AKAA'nın ince kornealı hastalarda normale göre makula kalınlık değerlerinin daha yüksek olduğu tespit edildiğinden, ince kornealı hastalarda glokomun erken tanısında ppRSLT'nin daha değerli olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Glokom şüphesi, arka kutup asimetri analizi, ince kornea, glokom, retina.
Yakın kızılötesi yansıma görüntülerinde optik disk patolojilerinin derin öğrenme ile sınıflandırılması
Amaç: Bu çalışmada optik disk ödemi ve psödopapilödeme ait Spektral Domain Optik Kohorens Tomografi (SD)-OKT çekimlerinin yakın kızılötesi yansıma (YKY) görüntüleri kullanılarak derin öğrenme (DÖ) ile uygun bir algoritma oluşturulması ve geliştirilen modelin etkinliğinin değerlendirilmesi hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya detaylı oftalmolojik muayenesinde optik disk ödemi mevcut olan, 24 papilödem, 16 nonarteritik iskemik optik nöropati (NAİON), 12 santral retina ven oklüzyonu (SRVO), 3 demiyelinizan optik nöropati ve 5 diyabetik papillopatili hastanın toplam 158 görüntüsü, optik disk druseni mevcut olan 70, peripapiller hiperreflektif ovoid kütle benzeri yapıları (PHOKY) olan 62 psödopapilödem hastasının toplam 346 görüntüsü ile herhangi bir optik disk patolojisi olmayan sağlıklı 168 kişiden 336 göze ait optik koherens tomografi (OKT)'den elde edilmiş YKY görüntüsü dahil edildi. Görüntülerin %85'i (714 görüntü) modelin eğitimi, %15'i (126 görüntü) ise eğitilmiş modelin test edilmesi için 2 gruba ayrıldı. Optik disk görüntülerini sınıflandırmak için evrişimsel sinir ağları (ESA) algoritması kullanılarak bir DÖ modeli oluşturuldu. Temel olarak eldeki veriler modele tanıtılarak kendini eğitmesi sağlandı ve test için ayrılan görüntüler ile test edildi. Bulgular: Geliştirilen model, eğitimde kullanılmayan 24 optik disk ödemi, 52 psödopapilödem ve 50 normal optik disk görüntüsüyle test edildi. Her grup için duyarlılık, özgüllük, doğruluk ve Receiver Operating Characteristic (ROC) eğrisi analizi ile eğri altında kalan alan (EAKA) hesaplamaları yapıldı. Modelin optik disk ödemini saptamadaki duyarlılığı %100, özgüllüğü %99, doğruluğu %99, EAKA 0,995 (%95 güven aralığı [GA]: 0,98-1); psödopapilödemi saptamadaki duyarlılığı %98, özgüllüğü %97, doğruluğu %98, EAKA 0,983 (%95 GA: 0,96-1); herhangi bir optik disk ödemi veya psödopapilödem bulgusu olmayan normal optik diskleri saptamadaki duyarlığı; %96, özgüllüğü %100, doğruluk oranı %98, EAKA ise 0,973 (%95 GA: 0,94-1) olarak bulundu. Sonuç: Elde edilen sonuçlar, optik disk patolojilerinin tanısı için geliştirilen DÖ modelinin optik disk ödemi ve psödopapilödem saptanmasında yüksek etkinlikte kullanılabileceğini göstermektedir. YKY görüntüleme yapabilen OKT cihazlarına, benzer YZ modellerinin entegrasyonu ile optik disk patolojilerine ait tanılar elde edilebilir. Modelin geliştirilebilmesi için diğer görüntüleme yöntemleriyle desteklenmesine ve daha fazla sayıda görüntüye ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Yapay zeka, Derin öğrenme, Optik disk ödemi, Psödopapilödem, Yakın kızılötesi yansıma
COL4A2 gen polimorfizmleri ile nonarteritik anterior iskemik optik nöropati arasındaki ilişki
Amaç: COL4A2 gen polimorfizmlerinin, nonarteritik iskemik optik nöropatideki (NAION) potansiyel rolünü ve NAION kaynaklı oküler patolojiler ile ilişkisini aydınlatmaktır. Ayrıca bu çalışma serebral küçük damar hastalıkları ve laküner enfarktüs ile NAION ilişkisini değerlendirerek patofizyolojiye katkıda bulunmayı hedeflemektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 51 NAION hastası ve yaş, cinsiyet uyumlu 57 sağlıklı kontrol alındı. Katılımcılara rutin oftalmolojik muayene, optik koherens tomografi görüntülemesi gerçekleştirildi. Periferik kan örnekleri alınarak genomik DNA izole edildi. COL4A2'nin dört tek nükleotid polimorfizminin (TNP) alelleri ve genotipleri polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile araştırıldı. Lojistik regresyon analizi kullanılarak COL4A2 ile NAION ve oküler patolojiler arasındaki ilişki değerlendirildi. Son 6 ay içinde görüntülemesi olmayan hastalara kraniyal manyetik rezonans (MR) görüntülemesi yapıldı. NAION grubunda serebral küçük damar hastalığı bulguları ve laküner enfarktüs varlığı araştırıldı. Bulgular: Çalışmada 51 NAION hastası ile 57 sağlıklı birey yer almıştır. Hasta grubunda diyabetes mellitus (DM), hipertansiyon, hiperlipidemi, kardiyovasküler hastalık öyküsü kontrol grubuna göre önemli ölçüde daha yüksek izlendi (sırasıyla p=0.002, p<0.001, p<0.001, p<0.001). Serebrovasküler hastalık ve uyku apne sendromu öyküsü açısından gruplar arası anlamlı farklılık bulunamadı. COL4A2 rs76425569 allel ve genotip frekansları, NAION vakaları ve kontroller arasında önemli farklılıklar gösterdi (p=0.003). Ortak değişkenler için düzeltme yapıldıktan sonra, rs76425569 polimorfizminin AA genotipine sahip bireylerin, GG genotipine sahip olanlara kıyasla NAION geliştirme olasılığının daha yüksek olduğu tespit edildi (OR=2.451, %95 GA 1.086-5.659, p=0.033). COL4A2 polimorfizm genotipleri ile serebral küçük damar hastalığı ve laküner enfarktüs arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunamadı. Rs445348 ve rs76425569 gen polimorfizm birlikteliklerinde her iki gende veya birinde A allel varlığının NAION riskini, olmayanlara göre 5.6 kat arttırdığı gösterildi (OR=5.6, %95 GA 1.212-40.181, p=0.043). Her iki gen polimorfizm bölgesinden en az birinde AA genotipi taşıyan NAION gözlerin taşımayanlara göre ganglion hücre volümü ve son görme keskinliği daha iyi idi. (sırasıyla p=0.046, p=0.012). Sonuç: NAION'lu hastalarda COL4A2 rs76425569 geninin G/A polimorfizm varlığında artış izlendi. AA genotipinin popülasyonumuzda NAION gelişiminde önemli bir risk faktörü olabileceğini düşünmekteyiz. Verilerimiz, rs76425569 ve rs445348 gen polimorfizmlerinde AA genotipi varlığının NAION riskini arttırmasına rağmen daha selim bir tabloya neden olabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışma, COL4A2 geninin NAION patogenezinde rol oynayabileceğini gösteren ilk çalışmadır. Anahtar kelimeler: COL4A2, Nonarteritik iskemik optik nöropati, Gen polimorfizm, Laküner enfarktüs, Serebral küçük damar hastalığı
Multifokal ve monofokal göz içi lens implante edilen hastalarda fiksasyon stabilitesinin ve retina duyarlılığının mikroperimetri ile değerlendirilmesi
Amaç: Birçok araştırmada, multifokal göz içi lenslerinin (GİL) çeşitli dezavantajları rapor edilmiştir. Ancak, elimizdeki bilgilere göre, bu lenslerin mikroperimetri ölçüm parametrelerine olan etkileri ile ilgili herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın temel amacı, multifokal ve monofokal GİL implante edilen hastalarda fiksasyon stabilitesi ve retina duyarlılığının mikroperimetri kullanılarak değerlendirilmesidir. Bu bağlamda, multifokal GİL'in mikroperimetrik ölçümler üzerindeki etkilerini anlamak ve monofokal GİL ile karşılaştırmak, klinik uygulamalara yönelik değerli bilgiler sağlamak amacıyla bu çalışma tasarlanmıştır. Elde edilecek sonuçlar, göz içi lens seçimi ve implantasyonu konusunda daha bilinçli kararlar alınmasına katkıda bulunabilir. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya, sadece katarakt ameliyatı geçirmiş, başka bir göz ameliyatı geçirmemiş, görme yeteneğini etkileyecek herhangi bir oküler veya sistemik hastalığı olmayan ve görme keskinliği en az 0.8 olan toplam 82 göz dahil edildi. Katılımcılar, monofokal ve multifokal GİL implante edilmelerine göre iki gruba ayrıldı (38 multifokal, 44 monofokal). En iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EDGK), kontrast hassasiyeti (KH), retina duyarlılığı (RH-2°, 6° ve 10°), fiksasyon noktaları (FN 2° ve 4°), fiksasyon lokasyonu (FL), fiksasyon stabilitesi (FS), kornea aberrasyon ölçümleri yapıldı. Mikroperimetri cihazı olarak MP-1 mikroperimetre, KH için Pelli-Robson eşeli kullanıldı. Bulgular: Bu çalışmada, monofokal ve multifokal GİL implantasyonu yapılan hastaların demografik özellikleri incelenmiş ve iki grup arasında cinsiyet, yaş, sferik eşdeğer, astigmat değerleri gibi değişkenler açısından anlamlı bir farklılık olmadığı belirlenmiştir. EDGK ve KH multifokal lens takılan hastalarda anlamlı derecede düşük bulunmuştur (sırasıyla p=0,04, p=0,003). Multifokal GİL takılan hastalarda 2°, 6° ve 10° görüş alanındaki maküla duyarlılığı sırasıyla 19,0625±1,46 dB, 19,1880±1,14 dB ve 18,9374±1,17 dB iken monofokal lens takılan hastalarda 19,6790±0,49 dB, 19,6889±0,39 dB ve 19,4892±0,51 dB idi ve her üç alanda da multifokal GİL grubunda istatistiksel olarak düşüktü (p=0,013, p=0,012 ve p=0,035). Fiksasyon yeri için cihazdan temin edilen noktalar kullanıldığında 2°'deki fiksasyon noktaları açısından multifokal GİL grubunda daha düşük santralizasyon varken 4°'lik alan baz alındığında gruplar arası fark bulunamamıştır. Fujii ve ark.'nın tanımladığı sistemle kategorize edilerek karşılaştırıldığında ise FL ve FS açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç: Bu araştırmanın sonuçlarına göre, multifokal GİL'ler, monofokal GİL'lerle karşılaştırıldığında EDGK, KH ve retinal duyarlılık değerlerinde azalmaya yol açmaktadır. Merkezi fiksasyon noktalarında da azalmaya yol açmakla birlikte tanımlanmış FL ve FS değerlerinde anlamlı bir fark yaratmamaktadır. Bu bulgular, multifokal lenslerin bazı görsel parametrelerde monofokal lenslere göre farklılık gösterdiğini, ancak fiksasyon stabilitesinde belirgin bir etkisi olmadığını göstermektedir.
Manyetik rezonans görüntülemede idiyopatik intrakraniyal hipertansiyon bulguları saptanan papilödemsiz bireylerin oküler özelliklerinin değerlendirilmesi
Amaç: Manyetik rezonans görüntülemede (MRG) idiyopatik intrakraniyal hipertansiyon (İİH) bulguları saptanan ancak gözdibi muayenesinde papilödem saptanmayan hastaların oküler özelliklerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya beyin MRG'de İİH bulguları saptanan ancak oftalmolojik muayenede papilödem saptanmayan (papilödem (-) grup) 50 olgunun 98 gözü, oftalmolojik muayenede papilödem saptanan (papilödem (+) grup) 20 olgunun 39 gözü ve 43 sağlıklı kontrol bireyin 86 gözü dahil edildi. Tüm katılımcılara detaylı oftalmolojik muayene, optik koherens tomografi görüntülemesi yapıldı ve görüntüler üzerinden koroidal parametreler, optik sinir başı değerlendirilmesi ve maküler iç retinal tabakaların hacimsel ölçümleri gerçekleştirildi. Katılımcıların MRG raporlarına göre bulguları not edildi. İki gözde ilişkili verilerin analizine izin vermek ve çift göz yanlılığı ortadan kaldırmak için istatiksel analizde genelleştirilmiş tahmin denklemleri modeli kullanıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından farklılık yoktu. Papilödem (-) grubunda peripapiller retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlıkları kontrol grubuna kıyasla inferior ve globalde daha yüksek, papilödem (+) grubuna kıyasla ise temporal kadran hariç daha düşüktü (p<0.05). Papilödem (-) grubunda maküler RSLT hacmi parafoveal ve total alanda papilödem (+) ve kontrol gruplarından daha yüksekti (p<0.05). Papilödem (-) grubunda subfoveal koroidal vaskülarite indeksi (KVİ) papilödem (+) grubuna kıyasla düşüktü (p<0.05). Peripapiller koroidal incelemede temporal kadran dışında tüm kadranlarda stromal, luminal ve total koroid alanı (KA) papilödem (-) grubunda papilödem (+) grubuna kıyasla artmıştı (p<0,05), sadece inferior kadran luminal KA'da 2 grup arasında fark yoktu. Papilödem (-) grubunda kontrol grubuyla karşılaştırmada temporal kadran dışında tüm kadranlarda KVİ azalmıştı (p<0.05). MRG bulguları karşılaştırıldığında, optik sinir tortuozitesi papilödem (-) grubunda papilödem (+) grubuna göre daha yüksek sıklıkta bulunurken diğer MRG bulguları açısından gruplar arasında farklılık tespit edilmedi (p<0.05). Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre papilödem (-) grubunda subklinik peripapiller, maküler ve koroidal değişikliklerin MRG bulgularına eşlik edebileceği gösterildi. Anahtar kelimeler: idiyopatik intrakraniyal hipertansiyon, papilödem, optik koherens tomografi, manyetik rezonans görüntüleme, koroidal vaskülarite indeksi.
Retina dekolmanı sonrası makula yer değiştirmesinin preretinal kızılötesi görüntüler kullanılarak değerlendirilmesi
Amaç: Regmatojen retina dekolmanı (RRD) sonrası retinal yer değiştirmenin olabileceği daha önce gösterilmiştir ancak daha önceki yapılan çalışmalar retinal yer değiştirmeyi cerrahi sonrası damarların eski trasesinin hiperotofloresans özellik göstermesi ile ortaya konmuştur. Bilgimize göre RRD'den önceki maküla görüntüleri ile RRD sonrasındaki makula görüntüleri arasındaki retinal değiştirmeyi değerlendiren bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı, Python tabanlı yarı-otomatik bir yazılım ile dekolman öncesi yakın kızılötesi-yansıma görüntüleri kullanılarak retinal yer değiştirmenin niceliksel olarak değerlendirilmesi ve yer değiştirme üzerine etkili olabilecek risk faktörlerinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çok merkezli retrospektif bu çalışmaya makula-off RRD öyküsü olan ve dekolman öncesi ve dekolman cerrahisi sonrasında retinası yatışık olan gözlerdeki kızılötesi optik kohorens tomografi (OKT) görüntülemesi yapılan hastaların gözleri dahil edildi. Görüntüler Python programlama dili kullanılan yazılım programına aktarıldı. Görüntülerde optik sinir başı referans alınarak superior ve inferior kadranlardan 4'er vasküler bifurkasyon noktası seçildi. Hem Follow-up(+) hem de Follow-up(-) bulunurken (dekolman öncesi görüntüler referans görüntü olmak kaydıyla) postoperatif görüntülerde her bir retinal noktanın optik sinir başında belirlenen referans noktaya göre açısal değişimleri ve uzaklık değişimleri değerlendirildi. Retinal yer değiştirmede etkili olan faktörler (hastanın lens durumu, kullanılan tamponad, yırtık lokalizasyonu, PVR varlığı, retinotomi varlığı, retinektomi varlığı, dekolmanın kadranı) istatistiksel analiz ile belirlendi. Bulgular: Çalışmaya 45 göz dahil edildi. Ortalama açısal retinal yer değiştirme Follow-up(+) -0,72±5,26 izlenirken, Follow-up (-) -0,94±4,31. Retinanın açısal yer değiştirme miktarı ortalama -0,72±5,26 iken mutlak değer olarak hesaplanan açısal yer değiştirme ortalama 3,87±3,57 idi. Retinal yer değiştirme inferior kadranlarda seçilen 4 adet hareketli noktada anlamlı izlendi. (p<0,05) Multivariate lineer regresyon analizi sonucunda Follow-up (+) görüntülerdeki risk faktörleri arasında nazal kadran lokalizasyonlu yırtık, PVR yer değiştirmeyi artıran risk faktörleri; retinotomi varlığı ise yer değştirmeyi azaltan risk faktörü olarak izlendi.(p değerleri sırasıyla 0,035, 0,025, 0,03) Follow-up (-) görüntülerde ise nazal kadran yırtık, cinsiyet, PVR varlığı gibi risk faktörleri istatistiksel olarak anlamlı izlendi(p değerleri sırasıyla 0,031, 0,018, 0,022). Sonuç: Bilgimize göre ilk defa farklı retinal lokalizasyonlarda farklı etkenlerin retinal yer değiştirme üzerinde etkili olabileceği dekolman öncesi makula görüntüleri kullanılarak geliştirilen bir program vasıtasıyla niceliksel olarak ortaya konmuştur. Daha geniş serili farklı cerrahi türlerinin kıyaslandığı ve farklı risk etkenlerinin detaylıca değerlendirildiği dekolman öncesi retinal görüntülerin kullanıldığı ileriki çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: yakın kızılötesi yansıma görüntüleme, retinal yer değiştirme, optik koherens tomografi, retina dekolmanı, pars plana vitrektomi
Deneysel iskemik optik nöropatide vazopresin V1 reseptör antagonistinin optik sinir kan akımı otoregülasyonuna etkisi
ÖZETDeneysel skemik Optik Nöropatide Vazopresin V1 Reseptör Antagonistinin Optik SinirKan Akımı Otoregülasyonuna EtkisiOptik sinir ba ı kan akımı otoregulasyonu iskemik optik nöropati etyopatogenezindeönemli rol oynar. Çalı mamızda, vazopresin V1 reseptör antagonistinin deneysel iskemikoptik nöropatide olu an biyokimyasal ve ultrastrüktürel de i ikliklere etkisini inceledik.Denek olarak kullanılan 13 tav an üç gruba ayrıldı. Grup I; 3, Grup II ve III ise 5'ertav andan olu turuldu. Grup I kontrol grubu idi. Tüm tav anların deneyin ba langıcında, grupII ve III'teki tav anların hematom olu turulduktan sonra ve yine tüm tav anlarınenükleasyondan önce fundus muayenesi ve intraoküler basınç ölçümleri yapıldı. Grup II'dekideneklere retrobulber hematom olu turulduktan 7 saat sonra bilateral enükleasyon yapıldı.Grup III'e ise retrobulber hematom olu turulmasından 6 saat sonra peribulber 100 ng/2 µl[deamino-Pen1, O-Me-Tyr2, Arg8]-Vasopressin (potent vazopresin V1 reseptör antagonisti)enjekte edildi. Bir saat sonra bilateral enükleasyon yapıldı. Tüm gruplarda enükleasyonsonrası optik sinir biyokimyasal ve histopatolojik olarak incelendi.Enükleasyon öncesi ölçülen intraoküler basınç de erleri grup II ile kıyaslandı ındagrup III'de anlamlı derecede dü ük bulundu (p<0.05). Grup I, II ve III optik sinir superoksitdismutaz enzim düzeyleri kar ıla tırıldı ında, grup I'deki enzim düzeyinin grup II ve III'denistatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek oldu u görüldü (p=0.02). Grup II'de superoksitdismutaz düzeyi en dü ük bulundu. Grup III'deki optik sinir superoksit dismutaz düzeyinin,grup I'deki de erler kadar yüksek olmasa da, grup II'deki de erler kadar dü ük olmadı ıgörüldü. Histopatolojik iskemik de i iklikler grup II'de en belirgin olup, grup III'de iskemibulgularında gerileme saptandı.Sonuç olarak, Vazopresin V1 reseptör antagonistinin iskeminin neden oldu ubiyokimyasal ve ultrastrüktürel de i iklikleri azaltmada etkili oldu u kanaatine varıldı.Anahtar Sözcükler: Deneysel iskemik optik nöropati, superoksit dismutaz, ultrastrüktürelde i iklikler, vazopresin V1 reseptör antagonisti.
Fotodinamik tedavi sonuçlarımız
Amaç: Yaşa bağlı makula dejenerasyonu ile ilişkili koroid neovaskülarizasyonlu seçilmiş olgularda verteporfin kullanılarak yapılan fotodinamik tedavinin sonuçlarını değerlendirmekGereç ve Yöntem: ÇÜTF Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina Birimi'ne Ekim 2004 ve Mayıs 2008 tarihleri arasında başvuran ve FDT uygulanan 300 hasta dosyası retrospektif olarak incelendi. Sadece YBMD'a ikincil KNV gelişen ve en az 1 yıllık takibi olan 188 hastanın 216 gözü çalışmaya alındı. Bu olgulardan 55' ine takiplerde ya da ilk muayenede intravitreal bevacizumab ile FDT kombine uygulandı.Bulgular: YBMD'ye ikincil KNV gelişmiş 188 hastanın 216 gözü çalışmaya alındı. Hastaların 73'ü kadın 115'i erkek olup, yaş ortalaması 67,96±9,97 ve ortalama FDT sayısı 1,65±0,8 idi.Hastaların görme keskinliği Snellen ve ETDRS eşelleri ile alındı. FDT sonrası görme keskinliğinde, 101'inde (% 47) en az 3 sıra kayıp, 75'inde (% 34) en az 3 sıra artış görüldü ve 40'ında (% 19) görme stabil seyretti.Subfoveal yerleşimli gruptaki sıra kaybı, jukstafoveal yerleşimli gruba göre daha az olduğu saptandı ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu.Olguların 55'ine (% 25,5) intravitreal bevacizumab enjeksiyonu ile FDT kombine olarak uygulandı. Son kontrol muayenesinde, olguların % 40'ında görme artışı sağlanırken, % 43'ünde 3 sıradan daha az görme kaybı ve % 17'sinde ise GK' nin stabil kaldığı belirlendi.Sonuç: Verteporfin ile yapılan FDT, YBMD'ye bağlı gelişen KNV'lerde görme kaybı riskini güvenilir bir şekilde azaltabilmektedir. Son dönemlerde yapılan çalışmalar, intravitreal anti-VEGF ilaç enjeksiyonu ile FDT'nin kombine olarak uygulanmasının görme keskinliğinde artışla sonuçlandığını göstermektedir.
Psödoeksfoliyasyonda oküler kan akımı ve matriks metalloproteinazların rolü
Amaç: Psödoeksfoliyasyon varlığında santral kornea kalınlığı, retrobulber kan akım parametreleri, biyometrik ölçümler ve aköz hümörde matriks metalloproteinaz 2 konsantrasyon değişikliklerini araştırmak.Gereç ve Yöntem: Kasım 2007- Mayıs 2008 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp fakültesi, Göz Hastalıkları Anabilim Dalı kliniğine başvuran, katarakt veya katarakt ve glokom tanısı ile operasyon planlanan hastalar prospektif olarak incelendi. Çalışmaya ardışık 96 hastanın hiç operasyon geçirmemiş 117 gözü dahil edildi. Tüm hastaların demografik özellikleri kaydedildi. Tüm hastalara görme keskinliğinin belirlenmesi, Goldman applanasyon tonometri, gonyoskopi, biyomikroskobik muayene ve fundus muayenesini içeren tam oftalmolojik muayene yapıldı. Çalışmaya dahil edilen tüm gözlere santral kornea kalınlığı ölçümü, renkli doppler ultrasonografi ile temporal ve nazal kısa posterior siliyer arter kan akım hızı ölçümleri yapıldı. Operasyona alınan gözlerden aköz hümör örnekleri toplandı ve ? 70 derecede dondurulup analiz edilinceye kadar aynı derecede muhafaza edildi. Matriks metalloproteinaz 2'nin aköz hümördeki konsantrasyonları ELİSA kitleri kullanılarak ölçüldü.Bulgular: Temporal kısa posterior siliyer arterde tüm akım hızı parametreleri psödoeksfoliyasyonlu hastalarda düşük bulunurken, nazal kısa posterior siliyer arterde anlamlı fark saptanmadı. Resistive index değerleri sadece psödoeksfoliyatif glokom'lu hastalarda anlamlı seviyelerde yüksek bulundu. Psödoeksfoliyasyon varlığında yüksek matriks metalloproteinaz 2 seviyeleri tesbit edildi.Sonuç: Çalışmamızda psödoeksfoliyasyon birçok yönden değerlendirildi. Psödoeksfoliyasyonda temporal kısa posterior siliyer arter resistive index değerlerinin, glokom takibinde önemli parametre olabileceği sonucuna varıldı.
Yaşa bağlı maküla dejeneresansında kardiyovasküler ve enflamatuar faktörlerin değerlendirilmesi
Amaç: Yaşa Bağlı Maküla Dejeneresansında (YBMD) rol oynayan kardiyovasküler ve enflamatuar risk faktörlerin değerlendirilmesi.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina Biriminde Nisan 2007-Eylül 2008 tarihleri arasında oftalmolojik muayene ve fundus floresein anjiyografi (FFA) ile kuru tip YBMD tanısı konulan randomize seçilmiş 39 hasta ile 37 kontrol grubu olmak üzere 55 yaş üstü 76 olgu çalışmaya alındı. Her iki gruba ait sigara, vücut kitle indeksi (VKİ), serum fibrinojen, CRP, IL-6, TNF-alfa, Apo-B, Lip (a), HDL, LDL, total kolesterol, trigliserid değerleri analiz edildi. Kardiyolojik muayeneleri yapıldı.Bulgular: Kuru tip YBMD grubunda ortalama VKİ 33,1±5,13 ve kontrol grubunda 29,4±5,63 bulundu. Bu iki grubun VKİ ortalamaları arasında anlamlı fark gözlendi (p=0,045). Enflamatuar faktörlerden serum TNF-alfa ortalama değerleri kuru tip YBMD grubunda 15,6±52,29 pg/ml ve kontrol grubunda 15,5±41,37 pg/ml idi. Her iki grup TNF-alfa değerleri arasında anlamlı fark görüldü (p=0,035). Serum IL-6 ortalama değerleri kuru tip YBMD 31,9±114,6 pg/ml ve kontrol grubunda 1,2±1,5 pg/ml idi. Her iki grup serum IL-6 değerleri arasında sınırda anlamlı fark görüldü (p=0,080). Serum fibrinojen, HDL, LDL, total kolesterol, trigliserid, CRP, Lip (a), Apo-B değerleri ve sigara kullanımı açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanamamıştır.Sonuç: Çalışmamızda TNF-alfa değerlerinin YBMD ile ilişkili olduğu bulundu. IL-6 ile YBMD arasında istatiksel olarak sınırda anlamlı ilişki bulunmuş olup YBMD patogenezinde enflamasyonun rolü olduğu gözlendi. Bunun yanı sıra VKİ artışı ile de YBMD arasında ilişki gözlendi. Ancak fibrinojen, HDL, LDL, total kolesterol, trigliserid, CRP, Lip (a), Apo-B ve sigara ile YBMD arasında ilişki saptanamadı.
Oküler yüzey hastalıklarında amnion zar transplantasyonu sonuçlarımız
Amaç: Oküler yüzey hastalıklarında amnion zar transplantasyonunun etkinliğini araştırmak.Gereç ve Yöntem: Ocak 2004-Şubat 2009 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran ve farklı oküler yüzey hastalıkları nedeniyle amnion zar transplantasyonu uygulanan 80 hastanın 80 gözü çalışmaya alındı. Çalışma geriye dönük olarak hasta dosyaları taranarak yapıldı. Hastaların ön segment muayeneleri ve aydınlanıyorsa fundus muayeneleri yapıldı. Fundusu aydınlanmayan hastalara oküler USG yapıldı. Kornea ülseri tanısı konulan hastalardan sitoloji ve kültür örnekleri alındı. Hastalara yapılacak cerrahi işlem ve olabilecek komplikasyonlar hakkında bilgi verilerek aydınlatılmış onam formu alındı. Hastalar ameliyat sonrası 1. gün, 1. hafta, 1. ay, 3. ay, 6. ay ve sonrasında yıllık rutin kontrole çağrıldı. 1.ayda sütürler alındı.Bulgular: Olguların 37'si (%46,3) erkek, 43'ü (%53,8) kadın idi. Ortalama yaş 51,8±20,07 idi (2-87). Olguların etiyolojilerine bakıldığında 26'sında kornea ülseri, 17'sinde korneal incelme, 11'inde desmatosel, 8'inde büllöz keratopati, 7'sinde semblefaron, 2'sinde kimyasal yanık, 2'sinde konjonktival kitle, 2'sinde implant açığa çıkması, bir hastada sklera ve bir hastada da kornea penetrasyon tamiri sonrası olmak üzere 2 hastada oküler yüzey rekonstrüksiyonu, 1'inde nörotrofik keratit, 1'inde korneal amiloidoz, 1'inde sızdıran bleb mevcuttu. Olguların 10'nuna (%12,5) tek kat amnion zarı, 70'ine (%87,5) çok katlı ( 2 olguda tıkaçla birlikte) amnion zarı uygulandı. 28 olguya (%35) örtü tekniği, 52 olguya (%65) greft tekniği uygulandı. Çalışmaya alınan 80 hastanın 47'sine(%58.75) PPK planlandı. 8 hastaya(%10) 2. ameliyat olarak amnion zar transplantasyonu ya da amnion zar transplantasyonu ile kombine olarak korneal yama uygulandı. 2 (%2,5) hastaya enükleasyon uygulandı.Sonuç: Amnion zarının kolay hazırlanması ve maliyetinin çok yüksek olmaması gibi avantajları mevcuttur. Amnion zar transplantasyonu oküler yüzey hastalıklarında güvenilir ve etkin bir yöntemdir.Anahtar Sözcükler: Amnion zar transplantasyonu, oküler yüzey hastalıkları, transplantasyon teknikleri
Tavşan gözlerinde farklı doz ve sürelerde topikal olarak uygulanan Mitomisin C'nin göz içi basıncına etkileri ile yol açtığı histopatolojik değişikliklerin değerlendirilmesi
Amaç: Topikal damla formunda farklı doz ve sürede uygulanan mitomisin C'nin göz içi basıncına etkileri ile siliyer cisim ve korneada meydana getirdiği histopatolojik değişiklikleri değerlendirmek.Gereç-Yöntem: Çalışmamızda 6 aylık, 35 adet albino tavşan kullanıldı. Tavşanlar her biri 5 tavşan 10 gözden oluşan 7 gruba ayrıldı. 0. grup kontrol grubu olarak ayrıldıktan sonra diğer gruplar uzun ve kısa dönem olarak iki gruba ayrıldı. İlk 3 gruba sırası ile 0,2, 0,4, 0,8 mg/ml mitomisin C olmak üzere 6 kür, 4, 5 ve 6 gruplara ise yine sırası ile aynı dozları 12 kür topikal damla formunda mitomisin C uygulandı. Kontrol grubuna serum fizyolojik damlatıldı. Tavşanların göz içi basıncı aylık olarak tonopen XL ile ölçüldü. İlaç uygulamaları tamamlandıktan sonra intrakardiyak ketamin ile ötenazi uygulanan tavşanların gözleri enüklee edildi ve histopatolojik incelemeler için hazırlandı.Bulgular: Yüksek doz ve uzun süre uygulanan grupta (grup6) diğer gruplara göre daha belirgin olmak üzere tüm gruplarda göz içi basınç düşüklüğü tespit edildi (p<0,001). Mitomisin C kullanılan gruplarda ışık mikroskobu ve elektron mikroskobu ile yapılan incelemelerde kullanılan doz ve süre ile ilişkili olarak tüm gruplarda siliyer cisimde, kornea epiteli ve endotelinde farlı derecelerde histopatolojik değişiklikler tespit edildi.Tartışma: Topikal damla formunda uygulanan mitomisin C doz ve süre ile ilgili olarak kornea ve siliyer cisime toksik etkiler göstermekte ve göz içi basıncını düşürmektedir. Toksik etki miktarı doz ve süre ile ilişkili olmakla birlikte doz artışından daha fazla etkilenmektedir. Çalışmamız topikal mitomisin C kullanımında olası yan etkileri önlemek için en etkin ve en az toksik dozun belirlenmesinde konusunda fayda sağlayacaktır.Anahtar sözcük: Topikal mitomisin C, siliyer cisim, kornea, göz içi basıncı, toksisite
Diabetik retinopatide oküler hemodinamik değişikliklerin renkli doppler ile değerlendirilmesi
Amaç: Renkli Doppler tekniği ile diabetik hastalarda ortaya çıkan retrobulber hemodinamik değişikliklerin incelenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: 40 diabetik hasta ve 20 sağlıklı birey çalışmaya alındı. Diabetik hastalar, diabetik retinopati derecesine göre 2 gruba ayrıldı. Background diabetik retinopati grubu ve proliferatif diabetik retinopati grubunun her birinde 20'şer olgu mevcuttu. Çalışmaya alınan hastalar 55-65 yaş aralığında idi. Gruplar açlık kan şekeri, glikolize hemoglobin ve kolestreol düzeyleri bakımından inelendi.Tüm olgularda oftalmik arter, santral retinal arter, kısa posterior silier arter, sistolik ve diastolik akım hızları ile rezistivite indeksleri renkli doppler ile değerlendirildi. Sonuçlar kontrol grubu ve diabetik gruplar arasında karşılıştırıldı.Bulgular: Oftalmik arter sistolik akım hızlarında anlamlı değişiklik saptanırken, rezistivite indeksi artmasına paralel diastolik akım hızlarında diabetin ileri evrelerinde belirgin azalma izlendi. Santral retinal arterde sistolik akım hızlarında, kontrol grubuna göre diabet grubunda, hem de diabet grupları arasında anlamlı azalma saptanırken, diastolik akım hızlarında anlamlı değişiklik saptanmadı. Rezistivite indeksi artmış bulundu. Kısa posterior silier arterde de diabetik retinopati gruplarında kontrol grubuna göre sistolik ve diastolik akım hızlarındaki azalmalar anlamlı idi. Rezistivite indeksi ise diabetik retinopatinin evresine uygun olarak artmaktaydı.Sonuç: Diabetik retinopatide, hem damar direncinin artması hem de kanın reolojik yapısındaki değişiklikler retrobulber akım hızlarındaki değişiklikleri açıklamaktadır. Çalışmamızda, artmış damar direnci rezistivite indeksi artışı ile gösterilmiştir. Ayrıca diabete bağlı otoregülasyonun bozulması da retinal hemodinami üzerine etkili olmaktadır.Diabetik retinopatiye bağlı gelişen retrobulber hemodinamik akım değişikleri ölçümü renkli doppler ultrason tekniği ile yapılabilir.Anahtar Sözcükler: Renkli doppler ultrason, diabetik retinopati, oküler kan akımı, rezistivite indeksi, glikolize hemoglobin
Strabismus olgularında retina sinir lifi tabakası kalınlığının optik koherens tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Ambliyopi ile birlikte olan ve olmayan strabismik hastaların retina sinir lifi tabakası kalınlığını mukayese ederek, retinal yapısal değişiklikleri belirlemek ve optik koherens tomografinin erken tanı aracı olarak değerini belirlemektir.Gereç ve Yöntem: Strabismusu olup ambliyopisi olmayan 20 hasta, strabismusu ve ambliyopisi olan 21 hasta ve 20 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Tüm olgularda tam bir oftalmolojik muayeneye ek olarak optik koherens tomografi ile retina sinir lifi tabakası kalınlığı ve maküla kalınlığı analizi yapıldı.Bulgular: Strabismusu olup ambliyopisi olmayan hastalarda (grup 1) üst kadran retina sinir lifi tabakası kalınlığı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede ince bulundu(p=0,038). Strabismusu ve ambliyopisi olan hastaların ambliyop gözleri (grup 2), ortalama retina sinir lifi tabakası, üst kadran ve alt kadran kalınlığı açısından kontrol grubuna göre istatistiksel olarak ince bulundu. Strabismusu ve ambliyopisi olan hastaların ambliyop olmayan gözleri (grup 3) ortalama retina sinir lifi tabakası, üst kadran ve alt kadran kalınlığı ise kontrol grubuna göre istatistiksel olarak ince bulundu(sırasıyla p=0,031; p=0,018; p=0,021). Strabismusu olup ambliyopisi olmayan hastaların (grup 1) nazal maküler kadran kalınlığı, strabismusu ve ambliyopisi olan hastaların ambliyop olmayan gözlerine (grup 3) oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede ince saptandı(p=0,041). Grup 1'in alt maküler kadran kalınlığı, grup 2'den istatistiksel olarak ince saptandı(p=0,043). Strabismusu ve ambliyopisi olan hastaların ambliyop gözlerinin (grup 2) temporal maküler kadran kalınlığı, kontrol grubuna oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede kalın bulundu(p=0,021). Strabismusu ve ambliyopisi olan hastaların ambliyop olmayan gözleri (grup 3) merkez maküla kalınlığı ve temporal maküler kadran kalınlığı açısından, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede kalın bulundu(sırasıyla p=0,065; p=0,005).Sonuç: Strabismus ve ambliyopide saptanan retina sinir lifi değişiklikleri, retinada yapısal hasarın olduğunu göstermektedir. İn vivo, non-invaziv bir görüntüleme yöntemi olan Optik Koherens Tomografi, strabismuslu olgularda ambliyopi erken tanı aracı olarak umut vaat etmektedir.
Yag(yttrium-aluminium-garnet) lazer kapsülotomi yapılan hastalarda optik koherens tomografi anjiografi(OCT-A) bulgularının değerlendirilmesi
Amaç: Arka kapsül kesafeti olup (AKK) YAG lazer kapsülotomi yapılan hastalarda tedavi öncesi ve sonrası farklı zamanlarda çekilen optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) bulgularını karşılaştırmak Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şubat-Ağustos 2023 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran, AKK' si olup YAG lazer kapsülotomi tedavisi uygulanan 30 hastanın 30 gözü dahil edildi.Tüm hastalara OKTA'yı içeren detaylı göz muayenesi yapıldı.YAG lazer kapsülotomi yapılmadan önce(preop), yapıldıktan sonra 1 saat sonra(postop 1.saat), 1 hafta sonra(postop 1.hafta) ve 1 ay sonra(postop 1.ay) olmak üzere farklı zamanlardaki OKTA sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Makulanın yüzeyel ve derin kapiller pleksus vasküler dansite(VD) değerleri incelendiğinde yüzeyel tabakadaki süperfisyal perifoveal dansite(SPED) değeri hariç tüm değerlerde anlamlı fark görüldü.(p<0,05) Derin tabakada ise derin foveal dansite(DFD), derin perifoveal dansite(DPED) ve derin perifoveal süreior dansite(DPESD) değerlerinde anlamlı fark izlendi.(p<0,05) Optik disk OKTA çekimlerine bakıldığında ise radyal peripapiller kapiller damar dansitesi ortalama (RPKVD ort) değerinde farklı zaman çekimleri arasında anlamlı fark tespit edildi.(p<0,05) Sonuç: OKTA YAG lazer kapsülotomi tedavisi uygulanan AKK hastalarında retinal mikrovasküler yapıdaki değişimleri gösterebilir ve bu hastaların takibi OKTA ile yapılabilir. Anahtar Kelimeler: Arka kapsül kesafeti, YAG lazer kapsülotomi, optik koherens tomografi anjiografi
Trabekülektominin oküler kan akımı ve oküler puls amplitüdüne etkisi
Amaç: Glokomlu hastalarda trabekülektominin göz içi basınç, oküler kan akımı, oküler puls amplitüd üzerine etkisini araştırmakGereç ve yöntem: Eylül 2009 - Aralık 2010 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Göz Hastalıkları Anabilim Dalı kliniğine başvuran, primer açık açılı glokom tanısı alan ve operasyonu planlanan 25 hastanın 25 gözü prospektif olarak incelendi. Tüm gözlere ameliyat öncesi sırasıyla Pascal dinamik kontür tonometre (DKT) ile göz içi basıncı (GİB) ve oküler puls amplitüdü ölçümü (OPA), Goldmann applanasyon tonometresi (GAT) ile GİB ölçümü, santral kornea kalınlığı (SKK) ölçümü, renkli doppler ultrasonografi görüntüleme tekniği ile kısa posterior siliyer arter (KPSA) kan akım ölçümü yapıldı. Çalışmaya alınan tüm gözlere, trabekülektomi ameliyatı uygulandı. Postoperatif 1.ay ölçümler tekrarlandı. Operasyon öncesi ve sonrası yapılan ölçümler istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bulgular: Ameliyat öncesi sırasıyla DKT, GAT ile ölçülen GİB, OPA ve nazal ve temporal KPSA rezistif indeks (RI) değerleri; 26,55±4,28, 26,92±4,75, 4,06±0,90 ve 0,61±0,07, 0,62±0,10 bulundu. 1 ay sonraki ölçümler DKT, GAT, OPA, nazal ve temporal KPSA RI; 14,36±2,49, 14,16±2,44, 2,52±0,56, 0,49±0,09 ve 0,52±0,09 saptandı. GİB ve OPA'daki azalma istatistiksel olarak (p<0,001, p<0,001) anlamlı bulundu. Nazal ve temporal KPSA RI (p<0,001, p:0,001) değerlerindeki düşüşte istatistiksel olarak anlamlı idi.Sonuç: Ameliyat öncesine göre ameliyat sonrasında GİB, OPA değerlerinde azalma, nazal ve temporal KPSA maksimum, minimum, ortalama kan akım hızında artış, RI değerlerinde azalma saptandı. OPA ile nazal KPSA RI arasında güçlü pozitif korelasyon izlendi. Bu bulgular altında OPA değerinin glokom takibinde kullanılabilecek, oküler kan akımı ve rezistif indeks hakkında bilgi verebilecek faydalı bir gösterge olabileceği kanısına varıldı.
Ranibizumab uygulanan yaşa bağlı maküla dejenerasyonlu olgularda fundus anjiyografi, optik koherens tomografi, göz içi tansiyon ölçümleri ve yaşam kalitesi sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada eksudatif tip YBMD saptanan ve intravitreal Ranibizumab enjeksiyonu yapılan hastalarda görme keskinlikleri, floressein anjiyografi, optik koherans tomografi, göz içi tansiyonu ve yaşam kalitesi değişimini değerlendirmek.Gereç ve Yöntem: ÇÜTF Göz Hastalıkları Retina Birimine Ekim 2009 ve Haziran 2010 tarihleri arasında başvuran eksudatif tip YBMD saptanıp Ranibizumab enjeksiyonu yapılan 48 hastanın 48 gözü çalışmaya alındı. Hastaların cinsiyet, sistemik hastalık, sigara kullanımı, aile hikâyesi sorgulandı. Enjeksiyon öncesi ve sonrası EİDGK, FA, OKT değişiklikleri ve yaşam kalitesi anketi skorları prospektif olarak değerlendirildi. Olgulara ardışık üç doz ranibizumab enjeksiyonu uygulandı. İşlem öncesi ve sonrası değişiklikler kaydedildi.Bulgular: Yaşa bağlı maküla dejenerasyonuna ikincil koroid neovaskülarizasyonu gelişmiş ranibizumab enjeksiyonu yapılan olgular çalışmaya alındı. Hastaların 23'ü kadın, 25'i erkekti. Çalışmaya katılan erkeklerin ortalama yaşı 69,28±9,42, kadınların ise ortalama yaşı ise 70,39±10,47. Hastalar ortalama 20±6 ay takip edilmiştir. Hastaların görme keskinliği snellen ve ETDRS eşelleri ile alındı. Ranibizumab enjeksiyonu sonrası görme keskinliğinde, 3 sıra ve üzerinde kazanımı olan 12 (% 25) hasta, 3 sıradan az kazanç olan 28 (% 58,3) hasta, 3 sıradan az kaybı olan 6 (% 12,5) hasta, 3 sıradan fazla kaybı olan 2 (% 4,2) hasta olarak kaydedilmiştir. HT (p=0,155) ve aile hikâyesi pozitif olan (p=0,077) hastalarda ETDRS artışı daha düşük bulunmuştur. Çalışmamızda Ranibizumab enjeksiyonu sonrası görme keskinliği artan hastalarda NEI-VFQ 25 Yaşam Kalitesi değerlerinin arttığı saptanmıştır ve bu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.Sonuç: İntravitreal Ranibizumab enjeksiyonu ile tedavi edilen eksudatif tip yaşa bağlı maküla dejenerasyonlu olguların görme keskinliğinde artış saptanmıştır. Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu olan hastalarda NEI-VFQ 25 yaşam kalitesi anketi güvenilir sonuçlar vermiştir ve işlem sonrası ankette puan artışı saptanmıştır.
Kronik dakriyosistitde tedavi sonuçlarımız
Amaç: Kronik dakriyosistit tanısı konmuş hastalarda uygulanmış olan Eksternal ve Endoskopik DSR operasyonlarının tedavi sonuçlarını ve tüp entübasyonunun etkinliğini araştırmak amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Ana Bilim Dalı Polikliniğine Haziran 2002- Mart 2011 tarihleri arasında epifora şikayeti ile başvuran kronik dakriyosistitli 216 hastanın 251 gözü çalışmaya dahil edildi. 203'ü primer 37 si nüks 240 hastaya eksternal DSR (Dakriosistorinostomi), 11 hastaya ise KBB kliniğinden bir uzman doktor ve bir oftalmolog eşliğinde endoskopik DSR uygulandı. Hastaların 1. hafta, 1, 3 ve 6. ayda yapılan kontrol muayenelerinde lavaj yapılarak sonuçlar değerlendirildi. İzlem süresi 6 aydan daha az olan hastalar çalışmaya alınmadı.Bulgular: 172 kadın (% 79,6), 44 erkek (% 20,4) toplam 216 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaşları ortalaması 40,1±15,47 (6-85) idi. Çalışmaya alınan hastaların gruplara göre kadın-erkek oranları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. Kadın hastalarda kronik dakriyosistit anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur (p<0,001 ).Eksternal ve Endoskopik DSR uygulanmış 245 hastaya silikon tüp entübasyonu yapılırken, 6 hastaya hiç silikon tüp entübasyonu uygulanmadı. Silikon tüp entübasyonu yapılan 245 hastanın 12'si ilk 1 ay içerisinde tüplerini burunlarından çekerek kendileri çıkarmış olup, 47 hastanın tüpü 0-3. ayda, 186 hastanın tüpü ise 3-6. ay içerisinde tarafımızca çıkarıldı. Hiç tüp takılmayan hastalarımızda % 16,7 nüks, tüpü 1 ay içerisinde hasta tarafından çekilerek çıkarılan hastalarda nüks % 8,3, tüpü 0-3 ay içerisinde çıkarılan hastalarda nüks %10.6, tüpü 3-6 ay içerisinde çıkarılan hastalarda nüks % 16,1 oranında görülmüş olup, hiç tüp takılmayan ve tüpü 3-6 ay içerisinde çıkarılan hastalarda nüks'ün fazla olduğu görülmekle birlikte istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunamamıştır (p= 0,72).Hastalara uygulanan cerrahiler karşılaştırıldığında 240 Eksternal DSR ameliyatında % 85,4, 11 Endoskopik DSR ameliyatında % 81,8 başarı sağlanmıştır.Sonuç: Eksternal DSR ve Endoskopik DSR kronik dakriyosistitde uygulanan güncel cerrahi yöntemler olup her iki cerrahi yöntemin artıları ve eksileri bulunmaktadır. Hangi cerrahi prosüdürün uygulanması konusundaki tercihin cerrahın ve hastanın iletişimi ile belirlenmesi yönündedir. Silikon tüp entübasyonununda artı ve eksileri mevcuttur. Tüp entübasyonunun hastaya göre belirlenmesi özellikle nüks olgularında ve ön-arka flebin düzgün oluşturulamadığı olgularda mutlak kullanılması yönündedir.Anahtar Kelimeler: Dakriyosistit, Eksternal dakriyosistorinostomi, Endoskopik dakriyosistorinostomi, Silikon tüp entübasyonu, Dakriyosistorinostomi
Çeşitli nedenlere bağli maküla ödeminde tedavi öncesi ve sonrası optik koherens tomografi ve mikroperimetrik değişiklikler
Amaç: Maküla ödemi olan olgularda tedavi öncesi ve sonrası optik koherens tomografi (OKT) ve mikroperimetrik değişimleri değerlendirmek.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina Birimine ilk kez başvuran, yapılan muayene ve tetkikler sonucunda çeşitli nedenlere bağlı maküla ödemi saptanan 37 hastanın 50 gözü Haziran 2009 ile 2011 tarihleri arasında prospektif olarak incelendi. Tedavi öncesi ve sonrası 1., 3., 6. ve 9. ayda düzeltilmemiş ve düzeltilmiş görme keskinliği (logMar eşdeğeri) ölçümü, tam oftalmolojik muayene, OKT ile foveal kalınlık ölçümü, mikroperimetri ile retinal duyarlılık değerleri, fiksasyon paterni ve test skoru değerleri analiz edildi.Bulgular: Olguların 35'inde (% 70) diabetik maküla ödemi, 8'inde (% 16) retinal ven dal tıkanıklığına sekonder gelişen maküla ödemi ve 7'sinde (% 14) psödofakik kistoid maküla ödemi (İrvine-Gass Sendromu) mevcuttu. Tedavi öncesi ortalama logMar değerinde görme keskinliği 0,67±0,46 iken , 1.ayda 0,59±0,42 , 3. ayda 0,53±0,36, 6. ayda 0,55±0,40 ve 9. ayda 0,49±0,36 şeklinde artış saptandı. Tedavi öncesi ortalama foveal kalınlık 362,2±154,4 µm, tedaviler sonrası 1., 3., 6., ve 9.ayda ortalama foveal kalınlık değerleri sırasıyla 315,5±147,1 µm, 287,0±137,5 µm, 264,2±145,3 µm 226,4±161,6 ve olarak saptandı. Tedavi öncesi ortalama retinal duyarlılık 7.86±4.34 dB iken tedavi sonrası 1., 3., 6. ve 9. ay ölçümlerde sırasıyla 10,17±3,42 dB, 10,86±3,58 dB, 10,4±3,55 dB, 11,94±3,15 dB idi. Tedavi öncesi ortalama test skoru 316,52±174,35 dB, tedavi sonrasındaki 1., 3., 6. ve 9. ay ölçümlerde ortlama değerleri sırasıyla 412,68±148,55 dB, 439,7±142,48 dB, 442±144,5 dB, 493,84±118,68 dB olarak saptandı. Tedavi öncesinde olgularımızın % 58'inde stabil fiksasyon, % 32'sinde göreceli stabil olmayan fiksasyon, % 10`unda stabil olmayan fiksasyon paterni mevcuttu. Tedavi sonrası 9. ay ölçümlerde, stabil fiksasyonu olan gözlerin oranında % 20'lik artış, göreceli stabil olmayan fiksasyonu gözlerin oranında % 14 ve stabil olmayan fiksasyonlu gözlerin oranında ise % 6 azalma görüldü ve stabilite yönünde düzelme saptandı.Sonuçlar: Tüm olgularda, tedavi öncesine göre takip sonunda görme keskinliğinde, retinal duyarlılıkta, test skorunda artış ve foveal kalınlıkta azalma görülmüştür. Olgularımızın çoğunda takip sonunda fiksasyon paterninde stabilite yönünde değişim saptanmıştır. Maküla ödeminde rekürrens beklenen olgularda test skoru, beklenmeyen olgulara göre tedavi öncesinde daha düşük saptanmıştır. Bu nedenle test skoru rekürrens tahmininde yardımcı bir parameter gibi gözükmektedir. Test skoru ile retinal duyarlılık arasında kuvvetli pozitif korelasyon saptandı. Bu çalışmada mikroperimetrik test skorunun görme keskinliği, foveal kalınlık ve diğer mikroperimetrik değerlerle birlikte analizinin önemi vurgulanmıştır.Anahtar Sözcükler: Maküla ödemi, mikroperimetri, fiksasyon paterni, retinal duyarlılık
Retina ven tıkanıklığında glokom ve aksiyal uzunluk
Amaç: Retina ven tıkanıklığı olgularında glokom sıklığını, risk etkenlerini değerlendirmek. Retina ven tıkanıklığı gelişiminde aksiyal uzunluğun etkisini araştırmak.Materyal ve Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda 2006-2010 yılları arasında takip ve tedavi edilen retina ven tıkanıklığı tanısı alan 120 olgunun kayıtları retrospektif olarak incelendi. A-scan ultrasonografi ile aksiyal uzunluk ölçümleri yapılan 49 santral retinal ven tıkanıklığı, 71 ven dal tıkanıklığı olan olguların hasta gözleriyle sağlam gözlerinin aksiyal uzunlukları ve kontrol grubunun aksiyal uzunlukları karşılaştırıldı. Çalışmamızda olguların yaşı, cinsiyeti, retina ven tıkanıklığının tipi, yerleşim yeri, glokom varlığı, eşlik eden sistemik hastalıklar değerlendirildi.Bulgular: Çalışmamıza 120 olgu alındı. Olguların 57'si kadın, 63'ü erkek olup yaş ortalaması 61,9 ± 9,4 yıl idi. Retina ven tıkanıklığı risk etkenlerinden, hipertansiyon 75 olguda (% 62,5), diabetes mellitus 26 olguda (% 21,7), hiperlipidemi 41 olguda (% 34,2), aterosklerotik kalp hastalığı 23 olguda (% 19,2) görüldü.Santral retinal ven tıkanıklığı olan 49 olgunun 15`inde (% 30,6), retina ven dal tıkanıklığı olan 71 hastanın 7`sinde (% 9,9) glokom mevcuttu. Olguların retina ven tıkanıklığı geçiren gözlerinde ortalama aksiyal uzunluk değeri 22,2 ± 0,9 mm iken diğer gözlerinde ortalama 22,6 ± 0,9 mm olarak ölçüldü. Kontrol grubunun ortalama aksiyal uzunluk değeri 22,8 ± 0,9 mm olup hasta gözler ile kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamı idi (p<0,0001).Sonuç: Primer glokom ve kısa aksiyal uzunluk retina ven tıkanıklık gelişiminde önemli risk faktörleridir. Tek taraflı retina ven tıkanıklığı olan olgularda sistemik ve oküler risk etkenlerinin araştırılması ven tıkanıklığı gelişimini ve glokoma bağlı hasarı önlemek için önemlidir.Anahtar Sözcükler: Retina ven tıkanıklığı, glokom, aksiyal uzunluk
Katarakt cerrahisi sonrası maquı berry, curcumın, koenzim Q10, yaban mersini ekstratı, vitamin ve mineraller içeren gıda takviyesi kullanan ve kullanmayan olguların santral kornea kalınlığı ve korneal endotel değişikliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Fakoemülsifikasyon cerrahisi sonrası; maqui berry ekstratı, curcumin, koenzim Q10, omega-3, yaban mersini ekstratı, vitamin (vitamin A, C, E, B12, D ve A) ve mineraller (Çinko, Selenyum, Manganez ve Bakır) içeren gıda takviyesinin kornea santral kalınlığı ve kornea endoteli üzerine etkilerinin incelenmesi. Gereç ve Yöntem: Haziran 2024 ile Haziran 2025 tarihleri arasında kliniğimizde katarakt nedeniyle katarakt cerrahisi uygulanan hastaların dosyaları incelenmiştir. Retrospektif olarak kliniğimizde fakoemülsifikasyon katarakt cerrahisi geçiren olguların dosyaları. 1. grup hiç gıda takviyesi almayan. 2. grup ameliyat sonrası dönemde 3 ay boyunca günlük maqui berry 25 mg, curcumin 335 mg, koenzim Q10 10 mg, yaban mersini ekstratı 125 mg, omega-3 75 mg, vitamin (vit A 133,3 ng, vit C 30 mg, vit E 3 mg, vit B12 1 ng ve vit D 5 ng) ve mineraller (Çinko 2,6 mg, Selenyum 20,1 ng, Manganez 0,65 mg ve Bakır 70,1 ng) içeren gıda takviyesi kullanan olarak 2 grupta incelenmiştir. Hastaların pre-op, 1. ay ve 3. ay dosya kayıtları ve ölçüm bilgileri incelenmiştir. Gıda takviyesi kullanan ve kullanmayan hastalarda katarakt ameliyatı sonrası kornea endoteli ve santral korneal kalınlığı değerlendirilmesi yapılmıştır. Bulgular: Postop 1. Ayda gruplar arasında yalnızca CT değişkeni istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir; CD ve HEX değişkenlerinin p değerleri ise anlamlılığa yakın bulunmuştur. CT kontrol grubunda daha yüksekken, CD ve HEX vitamin grubunda daha yüksek saptanmış; CV değerleri anlamlı farklılık göstermemekle birlikte kontrol grubunda daha yüksek izlenmiştir. Postop 3. ayda gruplar arasında hiçbir değişken açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır; ancak CD değişkeni anlamlılığa yakın bulunmuştur. Bu dönemde CD ve HEX değerleri gıda takviyesi grubunda, CT ve CV değerleri ise anlamlı olmamakla birlikte kontrol grubunda daha yüksek izlenmiştir. Postop 3. Ayda gruplar arasında genel bir farklılık olmaması, her iki grubun da ameliyat sonrası üçüncü ayda preop döneme yakın ölçüm değerlerine ulaşmasıyla ilgili olduğu düşünülmüştür. Sonuç: Fakoemülsifikasyon sırasında artan oksidatif stres göz önüne alındığında, maqui berry, yaban mersini ekstratı, omega-3, kurkumin, koenzim Q10, vitaminler (vitamin A, C, E, B12, D ve A) ve mineraller (Çinko, Selenyum, Manganez ve Bakır)içeren gıda takviyelerinin postoperatif dönemde kullanımının kornea endotel hücrelerini oksidatif hasara karşı koruyucu etkileri ve iyileşme sürecinde olumlu etkileri olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Katarakt cerrahisi, kornea endoteli, santral korneal kalınlık, maqui berry ekstresi, koenzim Q10, kurkumin, postoperatif gıda takviyesi.
Transskleral siklofotokoagülasyon yapılan hastalarda ön segment ve korneal değişiklikler
Amaç: Tıbbi ve cerrahi tedavi yöntemlerinin göz içi basıncı kontrolünü sağlayamadığı dirençli glokom olgularında transskleral diod lazer siklofotokoagülasyon tedavisi sonrası göz tansiyonu ve ön segment korneal parametrelerdeki değişikliği incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Haziran 2024 ile Aralık 2024 tarihleri arasında kliniğimizde dirençli glokom nedeniyle transskleral diod lazer siklofotokoagülasyon uygulanan olgular incelenmiştir. Hastalar lazer sonrası 1. hafta, 1. ay, 3. ay takip edilmiştir. Takiplerinde görme keskinliği ön segment değerlendirilmesi (korneal topografi, oküler biyometri, korneal endotel hücre sayısı, yoğunluğu, hekzogonalitesi vb.) göz kuruluğu testleri (göz yaşı kırılma zamanı, schirmer testi) yapılmıştır. Takiplerde ön segment korneal parametrelerinde değişikliklere ve göz kuruluğu açısından bulgulara bakılmıştır. Bulgular: Hastaların 12'si (% 40) kadın, 18'i (% 60) erkek olup katılımcıların 21 ve 75 yaş arasında olduğu, yaş ortalamalarının ise 53,7 olduğu tespit edildi. Preoperatif ortalama göz içi basıncı 43,47, postop 1. hafta ortalama 29,8, postop 1. ay ortalama 22,47, post op 3. ay ise 17,03 olarak saptandı. Tüm kontrollerde ortalama göz tonusunun birbirlerine göre istatistiki olarak anlamlı şekilde düştüğü görüldü. Hastalarda göz kuruluğu açısından bakılan testlerde ölçüm yapılan dönemlere göre istatistiki olarak anlamlı şekilde farklılaşmadığı görüldü. Hastalarda korneal ve oküler biyometrik parametrelerde olan değişime bakıldı. Bakılan parametrelerde değişkenlerin ölçüm yapılan dönemlere göre istatistiki olarak anlamlı şekilde farklılaşmadığı saptandı. Sadece ön kamara derinliği değişkeninde farklılaşma görülmüş olup postop 1.ay ve postop 3.ay değerlerinin preop değerine göre istatistiki olarak anlamlı şekilde düştüğü görüldü. Hastalarda görme keskinliğinde oluşan değişime de bakılmıştır. Görme keskinliğinde istatistiki olarak anlamlı şekilde farklılaşmadığı görüldü. Çalışmamız kapsamında takip edilen hastalar arasında üç olguda görme keskinliğinde düşüş tespit edildi. Bu vakalardan ikisinde kataraktın ilerlemesi altta yatan neden olarak belirlenirken, son vakada ise lazer sonrası gelişen epitelyal defekt sorumlu faktör olarak kaydedildi. Sonuç: Dirençli glokom olgularında, tıbbi ve cerrahi tedavilerle kontrol altına alınamayan göz içi basıncı için transskleral diod lazer siklofotokoagülasyon, kanıtlanmış etkinliği ve güvenilirliği ile önemli bir tedavi alternatifi oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: Glokom, göz içi basıncı, kornea, transskleral diod lazer siklofotokoagülasyon
Konjonktivoşalazis olgularında amniyon zar uygulama sonuçları, konjonktivoşalazis histopatolojisinin ışık ve elektron mikroskobik değerlendirilmesi
Amaç: Konjonktivoşalazis hastalarında konjonktival eksizyon ve amniyon zar uygulamasının etkinliğini araştırmak, konjonktivoşalaziste konjonktival dokuda meydana gelen patolojik değişikliklerin değerlendirilmesiGereç ve Yöntem: Haziran 2009 ? Mart 2012 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'na oküler yüzey semptomları nedeniyle başvuran ve yapılan oftalmolojik muayenede konjonktivoşalazis saptanan 19 hastanın 19 gözü çalışma kapsamına alındı. Tüm olguların oküler yüzey hastalık indeksi skorlaması yapıldı. Floresein ve Rose ? Bengal boyama ile tespit edilen korneal ve konjonktival boyanma Oxford şemasına göre derecelendirildi. Cerrahi tedavide konjonktival eksizyon sonrası amniyon zar 19 gözün 12' sine fibrin doku yapıştırıcısı ile (grup I), 7' sine ise sütür ile (grup II) uygulandı. Cerrahi sırasında elde edilen doku örnekleri ışık ve elektron mikroskobik olarak incelendi. 1. Ay takiplerinde değerlendirilen semptom skorları, OSDI değerleri, gözyaşı kırılma zamanı ölçümleri, korneal ve konjonktival boyanma skorları cerrahi öncesindeki değerler ile karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan 13'ü kadın (% 68,4) 6'sı erkek (% 30,6), 19 hastanın 12'si Grup I'de, 7'si Grup II'de olmak üzere, Grup I'deki hastaların yaş ortalaması 66,8±6,9 yıl ve Grup II'deki hastaların yaş ortalaması 58,4±20,5 yıl olarak bulundu. Grupların cerrahi öncesine göre cerrahi sonrası 1. aydaki oküler yüzey hastalığı indeksi skorlarındaki değişimler incelendiğinde, skorların her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde düşüş gösterdiği saptandı (p=0,019 ve p=0,001). Cerrahi tedavi sonrası her iki grupta da cerrahi öncesi farklı evrelerde saptanan korneal ve konjonktival boyanmanın tamamen ortadan kalktığı gözlendi. Hastaların cerrahi sonrası oküler yüzey semptomlarındaki değişimler incelendiğinde, her iki grupta da cerrahi öncesi döneme göre semptomların önemli oranda azaldığı görüldü. Olguların konjonktival doku örnekleri incelendiğinde, 13 olguda (% 68) artmış inflamasyon bulguları, 12 olguda (% 63) lenfatik ektazi, 17 olguda (% 89) goblet hücre kaybı ve olguların tamamında elastik lif harabiyeti saptandı.Sonuç: Konjonktivoşalazis gelişiminde mekanik ve inflamatuar etkenler rol oynamaktadır. Konjonktivoşalazisin cerrahi tedavisinde konjonktival yüzeyin bütünlüğünü yeniden sağlamak amacıyla fibrin doku yapıştırıcısı ya da sütür ile amniyotik zar transplantasyonu etkin bir yöntem olarak kullanılabilir.
Hidroksiklorokin kullanan hastalarda optik koherens tomografi ve mikroperimetrik değişiklikler
Amaç: Hidroksiklorokin kullanan hastalarda retina sinir lifi kalınlığı, maküler kalınlık, mikroperimetrik ölçüm değişikliklerinin erken retinal hasarının belirlenmesindeki etkinliklerinin değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalına Romatoloji Bilim Dalından konsülte edilen ve hidroksiklorokin kullanım öyküsü mevcut olan hastalar hasta grubu olarak ve Göz Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine başvuran sağlıklı hastalar kontrol grubu olarak çalışmaya alındı.Detaylı oftalmolojik muayene sonrası; 10-2 statik eşik görme alanı testi, retina sinir lifi kalınlığı, maküler kalınlık ve SLO-OCT mikroperimetri ölçümleri yapılarak toplanan veriler hasta ve kontrol grubu arasında değerlendirildi. Risk faktörleri ile veriler arasındaki ilişkiler değerlendirildi.Bulgular: Hastaların HQ kullanım süreleri ortalaması 36,14±34,9 ay iken, almış oldukları kümülatif doz ortalaması ise 336,69±243,37 g olarak hesaplandı. MD ve PSD değerleri hasta - kontrol gruplarında sırasıyla 2,55±1,48 - 1,94±0,9 ve 1,88±0,7 - 1,68±0,52 olarak; retina sinir lifi kalınlığı ortalamaları üst ? alt ? nazal ? temporal kadranlarda hasta - kontrol gruplarında sırasıyla 120,74±14,88 µ - 130,77±16,29 µ, 128,67±16,95 µ -131,83±18,14 µ, 75,51±14,13 µ - 81,94±14,45 µ, 72,4±11,93 µ -78,4±12,85 µ olarak saptandı. Merkez, merkez halka, üst-alt-nazal-temporal kadran ve toplam maküler kalınlık olarak yapılan maküler kalınlık ölçümleri hasta - kontrol gruplarında sırasıyla; 124,84±66,68 µ - 129,09±61,93 µ, 172,2±58,95 µ - 182,9±44,52 µ, 278,67±28,54 µ - 285,5±36,75 µ, 276,94±36,48 µ - 288,27±35,22 µ, 261,54±47,66 µ - 276,89±36,49 µ, 242,66±55,81 µ - 273,44±33,25 µ, 255,56±35,94 µ - 270,47±28,34 µ olarak tespit edildi. Mikroperimetrik incelemede test skoru ve retinal duyarlılık değerleri hasta-kontrol gruplarında sırasıyla; 504,44±85,22 - 510,94±95,02 ve 12,4±2,14 dB - 12,75±2,38 dB olarak bulundu.Sonuçlar: Verilerin analizi sonucunda hasta grubunda kontrol grubuna göre; görme alanı testinde sensitivitede, alt kadran hariç tüm retina sinir lifi kadranlarında ve maküler kalınlık ölçümlerinde merkez ve merkez halka hariç tüm parafoveal kadranlarda ve total maküler kalınlıkta istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı. Mikroperimetrik inceleme sonucunda ise test skoru, retinal duyarlılık ve fiksasyon paterninde kontrol grubuna göre anlamlı fark olmadığı saptandı. Hasta grubu içerinde yaş, kullanım süresi ve toplam doz ile görme alanı testinde sensitivite ve mikroperimetride retinal duyarlılık, test skoru düşüklüğü arasında korelasyon tespit edilirken maküler kalınlık, retina sinir lifi kalınlığı arasında korelasyon saptanmadı. Sonuç olarak fonksiyonel testlerin ve retinal görüntü sistemlerinin kombinasyonu ile retinal hastalıkların patofizyolojisinin daha iyi anlaşılması sağlanacaktır.anahtar Sözcükler:Hidroksiklorokin retinopatisi, mikroperimetri, optik koherens tomografi.
Katarakt cerrahisi sonrası ön kamara parametrelerindeki değişiklikler
ÖZETKatarakt Cerrahisi Sonrası Ön Kamara Parametrelerindeki DeğişikliklerAmaç: Fakoemülsifikasyon ve arka kamara intraoküler lens implantasyonu yapılan hastalarda operasyonun ön kamara parametreleri ve göz içi basıncı üzerine etkisini göstermek.Materyal ve Metod: Nisan 2010 ve temmuz 2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı kliniğinde fakoemülsifikasyon ve arka kamara intraoküler lens implantasyonu yapılan 94 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların göz içi basıncı aplanasyon tonometrisiyle preoperatif ve postoperatif olarak değerlendirilmişti. Hastaların ön kamara hacmi, ön kamara derinliği, ön kamara açısı ise preoperatif ve postoperatif olarak rotasyonel Scheimpflug kamera Placido disk kombinasyonuyla çalışan Sirius cihazıyla değerlendirilmişti. Preoperatif ve postoperatif değerler karşılaştırıldı. Hastaların yaşı ve cinsiyeti değerlendirildi.Bulgular: Çalışmamıza 94 hasta alındı. Hastaların % 52,13'ü erkek, % 47,87'si kadındı. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalamaları 62,1±10,8. Hastaların ortalama preoperatif göz içi basıncı ameliyat öncesi ortalama 14,8± 1,7 iken ameliyat sonrası 14,2±1,8'e düşmüştür. (p=0,0001) Ortanca ön kamara derinliği preoperatif olarak 2,9(1,82-4,29) iken postoperatif 3,7(1,42-5,02) olarak ölçülmüştür. (p= 0,0001) Ortalama ön kamara açısı preoperatif 41,6±8,3 iken postoperatif 51,1±7,1 olarak ölçülmüştür.(p= 0,0001) Ortanca ön kamara hacmi ise preoperatif 143(64-473) iken, postoperatif 179(82-653) olarak ölçülmüştür. (p= 0,004) Sonuç olarak ön kamara hacmi, ön kamara derinliği, ön kamara açısı istatistiksel olarak anlamlı bir yükseliş gösterirken, göz içi basıncı ise istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş göstermiştir.Sonuç: Fakoemülsifikasyon ve arka kamara göz içi lens implantasyonu ön kamara parametrelerinde belirgin değişikliklere yol açmaktadır. Glokomatöz ve non glokomatöz hastalarda Sirius gibi çeşitli Scheimpflug kamera teknikleriyle ön kamara parametrelerindeki bu değişimler çok kolay ve kısa sürede saptanabilmektedir.Anahtar Sözcükler: Ön kamara parametreleri, Scheimpflug kamera, Sirius.
Fakik ve psödofakik olgularda pars plana vitrektomi sonrası silikon tamponat uygulamasının ön segment parametrelerine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, pars plana vitrektomi (PPV) sonrası silikon tamponat uygulanan fakik ve psodofakik olgularda ön segment parametrelerindeki değişimlerin incelenmesi, bu değişimlerin PPV sırasında fakik olup kombine fakovitrektomi ve silikon tamponat uygulanan olgularla, PPV sırasında psodofakik olup sadece vitrektomi ve silikon tamponat uygulanan olguların karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem:Gaziantep Üniversitesi Göz Kliniği'nde pars plana vitrektomi uygulanan 50 olgunun 50 gözü çalışmaya dahil edildi. Olgular PPV sırasında fakik olup kombine fakovitrektomi ve silikon tamponat uygulanan olgularla, PPV sırasında psodofakik olup sadece vitrektomi ve silikon tamponat uygulanan olgular olarak iki gruba ayrıldı. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası SiriusR (CSOTM, İtalya) topografi cihazıile elde edilen ön kamara hacmi (ÖKH), ön kamara derinliği (ÖKD), merkezi kornea kalınlığı (MKK), ön kamara açısı (ÖKA) parametreleri değerlendirildi. Bulgular: Her iki grupta da 25 hasta mevcuttu. Grup 1'de ÖKH, ÖKD ve ÖKA değerlerinde ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası anlamlı artış saptanırken (p<0,05); Grup 2'de ise anlamlı değişim izlenmedi (p>0,05). Grup 1 ve Grup 2'nin 1. hafta ve 1. aydaki ön kamara paremetrelerindeki değişim oranları arasında anlamlı fark izlenmedi. Her iki grupta da postoperatif 1. haftada MKK artışı ve 1. ayda MKK'nın yeniden azalması anlamlı bulundu (p<0,05). Sonuç: Kombine pars plana vitrektomi ve silikon tamponand uygulaması ön segment paremetrelerini önemli ölçüde etkilemektedir ve bu değişim ilk bir haftada en belirgin olarak görülmekle birlikte sonrasında bu değişiklikler korunmaktadır. Preoperatif psodofak olanlarda ise ön segment paremetreleri oldukça stabil seyretmiş, klinik anlamlı olmayan değişiklikler bulunmuştur (p<0,05). Anahtar Kelimeler: Ön segment parametreleri, SiriusR (CSOTM, İtalya) topografi cihazı, silikon tamponat uygulaması
Yaş tip yaşa bağlı maküla dejenerasyonu olan hastalarda fakoemülsifikasyon cerrahisinin etkilerinin optik koherens tomografi - Anjiografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu olan hastalarda komplikasyonsuz fakoemülsifikasyon cerrahisinin etkisini non invazif olarak Optik Koherens Tomografi – Anjiografi (OKTA) ile değerlendirmek ve uygulanacak anket ile hastaların görsel olarak yaşam kalitelerinin araştırmak Yöntem: Çalışmaya Eylül 2019 ile Ağustos 2020 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina Birimi'nde yaş tip makula dejenerasyonuna bağlı neovasküler membran tanısıyla takip edilen hastalardan fakoemülsifikasyon cerrahisi endikasyonu olan 44 hasta ve katarakt cerrahisi endikasyonu olmayan 44 hasta alındı. Özellikle son 6 ay içinde anti-VEGF tedavisi almış hastalar çalışma dışı bırakıldı. Fakoemülsifikasyon öncesi ve postoperatif 1, 3 ve 6. ay kontrollerinde hastaların en iyi düzeltilmiş görme keskinlikleri (EİDGK) kaydedilerek optik koherens tomografi (OKT), OKTA ve fundus otoflöresans (FOF) çekimleri yapıldı. Postoperatif 3 ve 6. aylarda NEI VFQ-25 görsel yaşam kalitesi anketi uygulandı. OKT ve OKTA parametreleri 2 ayrı çalışmacı tarafından değerlendirilerek kaydedildi. Bulgular: Çalışma başlangıcında gruplar arasında yaş, cinsiyet, koroidal neovasküler membran (KNV) tipi ve alanı ile KNV akım alanı ölçümleri açısından fark yok idi. Takiplerde cerrahi ve kontrol grupları arasında membran alanı açısında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Fakat cerrahi grubunda başlangıç ve 6. ay arasında membran alanı değişimi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttu (p<0,001). Cerrahi ve kontrol grupları arasında akım alanı açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05). 6. ay vizitinde cerrahi grubunda küçük kalibreli damarda anlamlı azalma (p<0,05), perilezyonel haloda anlamlı artış (p<0,05) tespit edildi; diğer aktivasyon kriterlerinde anlamlı değişim görülmedi (p>0,05). Süperfisial Foveal Dansite (SFD) ölçümleri değerlendirildiğinde cerrahi grubunda preoperatif dönemden 6. aya kadar olan ölçüm sonuçları arasındaki değişim istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur (p˃0,05). Perilezyonel halo mevcut olan cerrahi ve kontrol grubu hastalarının sadece OKTA ile değerlendirilen 6. ay neovasküler membran alanları anlamlı olarak farklıydı (p˂0,05). OKT ölçümlerinde subfoveal koroid kalınlığında başlangıç ve 6. ay arasında anlamlı fark görülmedi (p>0,05). Başlangıç ve 3. ay değişimine bakıldığında ise gruplar arasında anlamlı fark görüldü (p<0,05). Diğer OKT ölçümleri için gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı değişim görülmemiştir (p>0,05). NEI VFQ-25 alt ölçek analizinde kontrol grubunda anlamlı değişiklik görülmezken cerrahi grubunda uzak aktivite puanında anlamlı artış görüldü. Sonuç: Katarakt cerrahisi komplikasyon olup olmamasından bağımsız, neovasküler YBMD progresyondaki risk faktörlerinden biri olarak düşünülmüştür. Katarakt cerrahi yaşa bağlı makula dejenerasyonu olan hastaların görsel yaşam kalitelerini artırıyor olsa da günlük hayatını etkilemeyen kataraktı olan hastalarda fakoemülsifikasyonun ertelenmesi daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Anahtar kelimeler: Yaşa bağlı makula dejenerasyonu, fakoemülsifikasyon, optik koherens tomografi anjiografi.
Glokom hastalarında uyku bozukluğu ile fotosensitif retina ganglion hücreleri arasındaki ilişki
Amaç: Glokom hastalarında, progresif fotosensitif retinal ganglion hücrelerinin hasarı sonrasında sirkadiyen ritimdeki bozukluğun hastaların gece uyku kalitesi ve gündüz uykululuk durumu üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmaya Ağustos 2020 ile Şubat 2021 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı glokom birimine başvuran primer açık açılı glokom tanısı olup takiplerine gelen 37 hasta ile glokom tanı ve şüphesi olmayan 34 olgu alındı. Tüm hastalara Epworth Uykululuk Ölçeği (ESS) ve Pitsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) aynı tecrübeli kişi tarafından yapıldı. Çalışmaya katılan bireylere uyku bozukluğuna yol açabilecek anksiyete, depresyon, OSAS gibi hastalıklar için dışlama anketleri de (Beck Anksiyete, Beck Depresyon, Berlin ve Stop-Bang) yapıldı. PAAG tanılı bireyler ile sağlıklı bireylerin RSLT, GCC, FLV ve GLV değerleri optik koherens tomografi (OKT) ile ölçüldü. Tüm hastalara perimetri yapıldı ve ortalama sapma (MD) değeri elde edildi. Glokom hastalarında tespit edilen glokomatöz hasar ile hastaların gece uyku kalitesi ve gündüz uykululuk durumu arasındaki ilişki yapılan anketler ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya katılan gruplar arasında yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyleri arasında fark yok idi. PAAG grubunda ortalama sapma (MD) değerlerinin sayısal değeri arttıkça, bireylerin ESS, PUKİ toplam, PUKİ uyku kalitesi, PUKİ uyku latansı, PUKİ uyku süresi, PUKİ uyku etkinliği ve PUKİ gündüz fonksiyonları değerlerinde de istatistiksel olarak anlamlı bir artış görüldü (p<0.05). PAAG grubunda ortalama RSLT, superior RSLT ve inferior RSLT değerlerindeki azalma ile ESS ve PUKİ toplam değerlerindeki artış istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Ayrıca superior RSLT ve inferior RSLT değerlerindeki azalma ile PUKİ alt bileşenlerinden uyku kalitesi, uyku latansı, uyku süresi ve uyku etkinlik değerlerindeki artış istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). PAAG grubunda GCC değerlerindeki azalma ile ESS, PUKİ toplam, PUKİ uyku kalitesi, PUKİ uyku latansı, PUKİ uyku süresi ve PUKİ uyku etkinliği değerlerindeki artış istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Kontrol grubunda ise MD, RSLT, GCC, FLV ve GLV değerleri ile ESS, PUKİ ve PUKİ alt bileşenleri ile istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuç: Glokom, fotosensitif retina ganglion hücrelerinde (ipRGC) progresif kayıplara yol açabilmektedir. İpRGC'lerin progresif kaybı azalmış ışık iletimi nedeni ile sirkadiyen ritmin senkronize edilememesine yol açabilmektedir. Glokomatöz hasarın miktarı artıkça PAAG hastalarında uyku kalitesinde azalma ve gündüz uykululuk halinde artma olmaktadır. Glokom hastalarında glokom tedavisine ek olarak çeşitli profilaktik tedavilerin verilmesi ile yaşam kalitelerindeki bozulmanın önüne geçilecektir. Anahtar kelimeler: Primer açık açılı glokom, fotosensitif retina ganglion hücreleri, uyku bozuklukları, Epworth Uykululuk Ölçeği, Pittsburg Uyku Kalitesi İndeks
Konjenital katarakt ve şaşılık
Giriş-Amaç: Konjenital kataraktlı olgularda postoperatif dönemde gelişen şaşılık sıklığını, türlerini ve uygulanan tedavinin etkinliğini belirlemek. Gereç-Yöntem: Ocak 2009 ? Mayıs 2013 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Katarakt biriminde konjenital katarakt tanısı ile opere edilen ve takibi yapılan 54 olgu retrospektif olarak incelendi. Katarakt dışında ön segment patolojisi, retinal problemi ve preoperatif şaşılığı olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Olguların cinsiyeti, tanı yaşı, kataraktın lateralite durumu, katarakt ekstraksiyon ve GİL implantasyon yaşları, postoperatif dönemde şaşılığın ortaya çıkış zamanı ile katarakt ekstraksiyonu arasındaki süre, şaşılığın derecesi, şaşılık türü ve uygulanan tedaviler incelendi. Bulgular: Çalışmaya 38?i erkek (% 70,4), 16?sı kadın (% 29,6) 54 hasta dahil edildi. Olgularımızın başvuru anındaki tanı yaş ortalamaları 9,31 ± 14,50 ay, median değeri 4,29 (2,55 - 10,0) ay idi. Olguların 45`i (% 83,3) bilateral, 9?u (% 16,7) ünilateral konjenital katarakta sahipti. Olguların katarakt ekstraksiyon yaşı ortalaması 11,48 ± 14,35 ay, median değeri 7,30 (3,92 - 13,20) ay idi. 36 hastaya yapılan sekonder GİL implantasyon yaşı ortalaması ise 31,10 ± 9,38 ay idi. 5 (% 9,25 ) olguya primer GİL implantasyonu yapıldı. Katarakt ekstraksiyonu ile kayma tanısı arasındaki süre ortalama 27,35 ± 11,36 ay idi. Katarakt ekstraksiyonu sonrasında şaşılık gelişen 31 (% 57,4) olgunun 17?sinde (% 54,8) ezotropya, 14?ünde (% 45,2) ekzotropya tesbit edildi. 3 hastaya şaşılık cerrahisi uygulandı. Sonuç: Konjenital katarakt cerrahisi geçiren çocuklarda şaşılık gelişimi sık görülmektedir. Bu durumun önüne geçebilmek için postoperatif dönemde görsel rehabilitasyona verilen önem arttırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Konjenital katarakt, Şaşılık, Görsel rehabilitaston
TRP kanalı gen ekspresyonları ve pterjiumla ilişkisinin araştırılması
Pterjium fibrovasküler bağ dokusunun bulber konjonktivadan korneaya ilerlemesiyle karakterize konjonktivanın hyalen dejeneratif hastalığıdır. Pterjium oluşum mekanizması halen tam olarak bilinmemektedir. Transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları birbirinden farklı özellikleriyle iyon kanallarının bir grubudur. Bu çalışmada TRP kanalları gen ekspresyonlarının pterjium gelişiminde rolü olabileceği hipotezi incelendi. Bu araştırmanın amacı, pterjiumda TRP kanalları gen ekspresyonlarının rolünü incelemektir. Benzer yaş ve cinsiyette 30 primer pterjium 15 nüks pterjium olmak üzere toplam 45 hasta çalışmaya alındı. Kontrol grubunu aynı hastanın sağlıklı konjonktiva dokusu oluşturdu. Dokudan RNA izolasyonu High Pure fresh tissue mRNA izolasyon kiti kullanılarak yapıldı, daha sonra total RNA'dan reverse transkriptaz-PCR (RT-PCR) yöntemi kullanılarak cDNA eldesi yapıldı. cDNA örnekleri real-time PCR yöntemi ile BioMark HD cihazında amplifiye edildi ve daha sonra aynı cihazda analizleri yapıldı. Çalışmada istatistiksel analizler için GraphPad Instat programları kullanıldı. Primer pterjiumlu hastalarda başlıca TRPM8, TRPA1 ve TRPC2 olmak üzere 21 genin ekspresyonunda, nüks pterjium dokusunda TRPM8, TRPC5, TRPM2, TRPM4, TRPM6, TRPV1 ve TRPV4 gen ekspresyonlarında istatistiksel olarak anlamlı artışlar bulundu. Bizim sonuçlarımız TRPM8 başta olmak üzere TRP kanalları gen ekspresyonları ile pterjium arasında anlamlı ilişki olduğunu ilk kez gösterdi. Bizim verilerimiz TRP kanalları gen ekspresyonlarının pterjium gelişiminde rolü olabileceğini fikrini ortaya koymaktadır.
Meiboimus bez disfonksiyonuna bağlı kronik blefaritli hastalarda tedavi sonuçları
Amaç: Obstrüktif meiboimius bez disfonksiyonu olan kronik blefaritli hastalarda konvansiyonel tedavi etkinliğinin ve bu tedaviye ek olarak uygulanan sondalama işleminin tedaviye katkısının değerlendirilmesi Gereç ve Yöntem: Haziran 2011-Ağustos 2013 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'na oküler yüzey semptomlarıyla başvuran ve yapılan oftalmolojik muayenede obstrüktif meibomius bez disfonksiyonu saptanan 40 hasta randomize edilerek 2 gruba ayrıldı. Birinci gruba (20 hasta, 40 göz) kapak hijyeni, ılık pansuman, topikal ve sistemik antibiyotik, yapay gözyaşı preperatlerı, omega 3 yağ asidi takviyesi önerilirken, 2. gruba (20 hasta, 40 göz) ise 1.gruba verilen tedaviye ek olarak sondalama işlemi uygulandı. Tüm olguların semptomları sorgulandı, oküler yüzey hastalık indeksi (OSDİ) skorlaması, gözyaşı kırılma zamanları (GZ), schirmer testi ölçümleri yapıldı. Oküler yüzey boyanması Oxford şemasına göre derecelendirildi. Ayrıca meiboimius bez disfonksiyonuna direkt işaret eden meibum kalite skorlaması, kapak kenarı morfolojik özellikleri skorlaması ve salgının kapak yüzeyine iletilebilirlik skorlaması yapıldı. Tedavinin 1. ve 3. ayında tedavi öncesinde yapılan tüm ölçümler tekrarlanarak tedavi etkinliği değerlendirildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 52,0±12,1(28-79) yıl idi. Grup 1'deki hastaların yaş ortalaması 51,8±12,9 yıl iken, grup 2'deki hastaların yaş ortalaması 52,2±11,5 yıldı.(p>0,05) Tedavi öncesinde iki grup arasında karşılaştırılan parametreler açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Grupları kendi içerisinde değerlendirdiğimizde her iki grupta da schirmer testi, OSDİ skorlaması, GKZ, Oxford skorlaması, meibum kalite skorlaması, kapak kenarı morfolojik değişim skorlaması, bezin boşaltılabilirlik skorlaması açısından 3. aydaki sonuçlarda istatiksel olarak anlamlı düzelme gözlenmiştir.(p=0,0001) Grupları birbiriyle kıyasladığımızda ise schirmer testi (p=0,001), GKZ (p=0,014), Oxford skorlaması ((p=0,0001), OSDİ skorlaması (p=0,0001), meibum kalite skorlaması(p=0.034) ve bezin boşaltılabilirlik skorlaması (p=0,0001) açısından grup 2'de istatiksel olarak anlamlı oranda daha erken düzelme gözlenmiştir. Sadece kapak kenarı morfolojik değişimlerinin zaman içerisindeki değişimleri açısından 2 grup arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır.(p=0,034) Sonuç: Meiboimius bez disfonksiyonu toplumda sık rastlanan tedavi edilebilir bir hastalıktır. Çalışmamızda kapak hijyeni ve medikal tedavinin hastalığı kontrol etmede tek başına yeterli olduğu ancak bu tedaviye sondalama uygulaması eklendiğinde tedavi cevabının daha erken olduğu görülmüştür. Hastaların daha kısa sürede rahatlaması tedavisi uzun süren bu hastalıkta hasta motivasyonu ve uyumunu arttırmak açısından önem taşımaktadır. Anahtar Sözcükler: Obstrüktif Meibomius bez disfonksiyonu, kronik posterior blefarit, sondalama.
Farklı katarakt tiplerinde çeşitli vizüel fonksiyonlar
Farklı Katarakt Tiplerinde Çeşitli Vizüel Fonksiyonlar Amaç: Farklı katarakt tiplerinde kontrast duyarlılık ve glare kontrast duyarlılık testlerinin fonksiyonel görme üzerindeki etkisini ve erken kataraktın tanısında yararlılığını incelemek amaçlandı. Materyal ve Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Polikliniği'nde Eylül 2013-Mart 2014 tarihleri arasında, normal poliklinik muayenesi esnasında katarakt tespit edilen, başka oftalmolojik hastalığı olmayan hastalara tam oftalmolojik muayene," CSV 1000 Kontrast Duyarlılık Testi(Vector Vision)" ile kontrast duyarlılık ve glare kontrast duyarlılık testleri; "CSO Sirius" topografi ve ön segment analiz cihazı ile pupilografi testi yapıldı. Hastaların görme düzeyleri,yaş ve cinsiyetleri değerlendirildi. Çalışma prospektif olarak yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 78 hastanın 114 gözü alındı. Hastaların 38'i kadın, 40'ı erkek idi. Hastaların ortalama yaşı 65,8±8,7 idi. Katarakt tiplerinin dağılımına bakıldığında gözlerin % 28,1'inde arka subkapsüler katarakt (ASKK), % 7,9'unda santral 3mm'nin etkilenmediği kortikal katarakt (KK), % 9,6'sında santral 3mm'nin etkilendiği kortikal katarakt (KK+) ve % 54,4'ünde nükleer senil katarakt(NSK) tespit edildi. ortalama düzeltilmiş görme keskinliği (DGK) 0,3±0,2 seviyesindeydi. Katarakt tiplerine göre bakıldığında ortalama DGK ASKK grubunda 0,3±0,2, NSK grubunda 0,4±0,3, KK+ grubunda 0,2±0,1, KK grubunda 0,4±0,2 düzeyindeydi. Tüm gruplarda glare kontrast duyarlılık skorları, kontrast duyarlılık skorlarına göre anlamlı düşük bulundu. Tüm gruplar arasında ise ASKK grubunda diğer gruplara göre kontrast duyarlılık ve glare kontrast duyarlılık düzeyleri ileri derecede anlamlı düşük saptandı. Hastaların fotopik ve mezopik pupil çapları kaydedildi. Pupil çapları, kontrast duyarlılık ve glare kontrast duyarlılık testleri ile karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Kontrast duyarlılık testleri, fonksiyonel görme performansı hakkında klinik olarak anlamlı bilgi sağlayabilir ve katarakt hastalarının fonksiyonel olarak anlamlı görme bozukluğunu saptamak için klinik değerlendirmeye dahil edilebilirler. Anahtar Sözcükler: Katarakt, kontrast duyarlılık, kamaşma, pupil çapı.
Normal bireylerde farklı görme alanı testlerinin uygulanabilirliği ve karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda Göz Polikliniğine başvuran ve herhangi bir sistemik hastalığı ve basit refraksiyon kusuru dışında oftalmolojik patolojisi olmayan normal bireylerde farklı görme alanı testlerinin cinsiyet, yaş, eğitim durumu ve test tekrarı ile ilişkisi incelendi. Bu parametrelerin test süresine, güvenilirlik ve global indekslerine etkisi değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 57 bireyin 114 gözü dahil edildi. Birinci gruba Humphrey görme alanı cihazı ile Kısa Dalga Boylu Otomatik Perimetri (SWAP) ve Octopus 900 cihazı ile Flicker perimetri; ikinci gruba Humphrey görme alanı cihazı ile SITA-fast ve Kısa Dalga Boylu Otomatik Perimetri (SWAP); üçüncü gruba ise Octopus 900 cihazı ile Flicker perimetri ve TOP (Tendency Oriented Perimetry) testleri yapıldı. Tüm bireylere ilk gün ve 1. haftada olmak üzere testler 2 defa tekrarlandı. Bulgular: Grup I' de Flicker grubunda yapılan ikinci ölçümde test süresinde kısalma, yanlış pozitiflik oranında, MD ve PSD değerlerinde ilk ölçüme göre anlamlı azalma saptandı. SWAP grubunda ise ikinci ölçümde test süresinde kısalma, fiksasyon kaybı, MD ve PSD değerlerinde anlamlı azalma gözlendi. Grup II' de SITA-fast grubunda ikinci ölçümde test süresinde kısalma, yanlış negatiflik oranı, MD ve PSD değerlerinde ilk ölçüme göre anlamlı azalma olduğu gözlendi. SWAP grubunda ise ikinci ölçümde test süresinde kısalma, fiksasyon kaybı, yanlış pozitiflik ve yanlış negatiflik oranı, MD ve PSD değerlerinde anlamlı azalma olduğu saptandı. Grup III' te Flicker grubunda ikinci ölçümde test süresinde kısalma, yanlış pozitiflik oranı ve PSD değerlerinde ilk ölçüme göre anlamlı azalma olduğu saptandı. TOP grubunda ise ikinci ölçümde test süresinde kısalma, yanlış pozitiflik oranında ve MD değerlerinde anlamlı azalma olduğu saptandı. Test süresi, güvenilirlik ve global indekslerde iki cinsiyet arasında anlamlı farklılık olmadığı saptandı. Eğitim seviyesi lise ve altı olan bireylerde MD ve PSD değerlerinin daha yüksek olduğu tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda tüm testlerde test tekrarı ile test süresinde, güvenilirlik ve global indekslerde azalma olduğu belirlendi. Test tekrarı ile hasta uyumunun artmakta olduğu görüldü. Yaş ile yanlış negatiflik oranı ve MD değerleri arasında ters korelasyon görülürken, diğer indeksler ile yaş arasında anlamlı korelasyon görülmedi. Anahtar Kelimeler: Görme alanı, Flicker perimetri, SITA-fast, SWAP, TOP (Tendency Oriented Perimetry), Octopus 900, Humphrey görme alanı cihazı
Soğuk ringer laktat ile yapılan vitrektomi ile standart pars plana vitrektominin korneal parametreler üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Soğuk ringer laktat ile yapılan pars plana vitrektomi ile oda sıcaklığında ringer laktat ile yapılan pars plana vitrektominin korneal parametreler üzerine etkilerinin karşılaştırılması Materyal-Metod: Bu prospektif karşılaştırmalı çalışmada posterior vitrektomi uygulanan 68 hasta çalışmaya alındı.Hastalar iki gruptada preoperatif randomize olarak seçildi.Soğuk ringer laktat (+4 C°) ile vitrektomi yapılan 36 hasta grup 1 ve oda sıcaklığında ringer laktat (+25 C°) ile vitrektomi yapılan 32 hasta Grup 2 olarak tanımlandı. Hastalar fakik, psödofakik olmalarına ve tamponad olarak silikon ve gaz konulmalarına göre alt gruplarına ayrıldı. Hastaların preoperatif ve postoperatif 1.aydaki santral korneal kalınlık,endotel hücre dansitesi,ortalama hücre alanı,variabilite katsayısı ve hekzogonalite parametreleri karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 1 ve 2 de preoperatif ve postoperatif korneal parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik yoktu. (p>0,05) Alt gruplara bakıldığında da Grup 1 deki alt gruplarda anlamlı bir değişiklik olmamasına rağmen (p>0,05) , Grup 2 de psödofakik olup gaz konan hasta grubunda santral korneal kalınlık, endotel hücre dansitesi, ortalama hücre alanı ve variabilite katsayısında istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik mevcuttu. (p=0.008,p=0,011,p=0,011,p=0,048) Sonuçlar: İki grupta da kornea endotel parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark oluşmadı.Alt grup analizlerinde ise psödofakik olup gaz konan hastalarda kornea endotel parametrelerinde Grup 1 de istatistiksel olarak anlamlı bir değişim yokken grup 2 de istatistiksel olarak anlamlı bir değişimin olması psödofakik hastalarda soğuk ringer laktat kullanmanın daha koruyucu olabileceğini düşürdürmektedir. Anahtar Kelimeler: İrrigasyon sıcaklığı, kornea endotel parametreleri,vitreoretinal cerrahi
Iskemik optik nöropatili hastalarda klinik sonuçlarımız
İskemik Optik Nöropatili Hastalarda Klinik Sonuçlarımız Giriş-Amaç: Nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili hastalarda steroid tedavisinin etkinliğini belirlemek. Gereç-Yöntem: Mayıs 2011- aralık 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Nöroftalmoloji biriminde nonarteritik anterior iskemik optik nöropati tanısı ile takibi yapılan 12 hastanın 14 gözü çalışmaya alındı. Ani görme kaybı geliştikten itibaren ilk 2 hafta içinde başvuran; sistemik olarak kontrendikasyon bulunmayan 5 hastaya (7 göz) Hayreh protokolüne uygun olarak sistemik steroid tedavisi başlandı (Grup 1). Tedavisiz izlenen nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili 7 hasta Grup 2'i oluşturdu. Olguların cinsiyeti, tanı yaşı, lateralite durumu, sistemik ve oküler risk faktörleri, görme keskinlikleri, görme alanları ve retina sinir lifi tabakası analizi yapılarak her iki grup karşılaştırıldı. Bulgular: Tedavi alan olguların Snellen eşeli ile alınan en iyi düzeltilmiş başlangıç görme keskinliği logMar 1,0±0,7 olarak, tedavisiz izlenen olguların logmar 0,8±1,0 olarak saptandı (p=0,689). Grup 1'in görme keskinliği farkı ortalaması (6ay-ilk) logMar -0,4±0,7, grup 2'nin logMar 0,03±0,3 olarak saptandı (p=0,126).Görme alanı parametreleri karşılaştırıldığında Grup 1; MD fark (son-ilk)-0,6±5,7dB , Grup 2'nin -3,3±6,5dB(p=0,7), PSD fark (ilk-son) 0,7±1,7dB ve -1,5±1,4 dB (p=0,192) olarak bulundu. Retina sinir lifi tabakası kalınlığı farkı ortalama-üst-nazal-temporal-alt kadran grup1 ve 2 olarak sırası ile 29,5±35,4μ, -45,7±29 μ (p=0,5), -26,1±30 μ, -43,8±37,2 μ (p=0,2), -12±9,3 μ, -49,1±54 μ (p=0,002), -17±22 μ, -45±29 μ (p=0,2), -22,5±18 μ, -66±55 μ (p=0,007) bulundu. Sonuçlar: Verilerin analizi sonucunda steroid başlanan grupta retina sinir lifi tabakası kalınlığında alt ve nazal kadranda incelmenin daha az olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sistemik kortikosteroid başlanmasının, görme keskinliği, görme alanı mean deviasyon ve patern standart deviasyon parametreleri, RNFL ortalama, üst ve temporal kadranlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmasa da iyileşme olduğu görüldü.. Anahtar Kelimeler: Nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili, steroid tedavisi, Retina sinir lifi tabakası, görme alanı,
Psikiyatrik rahatsızlık nedeniyle ssgi (seçici serotonin gerialım inhibitörü) grubu ilaç kullanan hastalarda gözün arka segment parametrelerinin incelenmesi
Amaç:Depresyon nedeniyle SSGİ grubu antidepresan ilaç kullanan hastalarda gözün arka segment parametrelerini değerlendirmek. Yöntem: Şubat 2017 ve Ağustos 2017 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları polikliniğine kontrol amaçlı gelen hastalarından oluşan prospektif, klinik, interdisipliner tek merkezli bir çalışmadır. Aynı tarihlerde hastaneye kontrol amaçlı başvuran, sistemik ve oküler hastalığı bulunmayan gönüllüler kontrol grubu olarak seçilmiştir. İlacı 1 yıldan az kullananlar; grup1, 1 yıl ve daha fazla kullananlar; grup 2 ve kontrol grubu; grup 3 olarak alt gruplara ayrıldı. Tüm hastalara tam oftalmolojik muayene ve spektral domain optik koherens tomografi (SD-OKT) ile retina sinir lifi tabakası (RSLT), santral fovea kalınlığı (SFK) ve koroid kalınlığı ölçümleri yapılmıştır. Bulgular: Çalışma grubunda (40 kadın, 12 erkek ) 52 hasta, kontrol grubunda (40 kadın, 12 erkek ) 52 hasta olmak üzere 104 hastanın 104 gözü değerlendirildi. Hem çalışma ve kontrol grubunda hem alt gruplarda gruplar arasında yapılan ikili karşılaştırmalarda yaş, cinsiyet, düzeltilmiş en iyi görme keskinliği (DEİGK), göz içi basıncı (GİB), sferik ekivalan (SE), cup/disk (C/D) oranları, ön arka aksiyel uzunlukları(AXL), SFK, RSLT ve koroid kalınlıkları açısından anlamlı fark saptanmadı (p >0.05). Sonuç: SSGİ kullanan ve kullanmayan olgular arasında gözün arka segment parametrelerinde anlamlı bir fark saptanmamıştır. Anahtar kelimeler: Depresyon, Antidepresan, Seçici Serotonin Gerialım İnhibitörü, Retina Sinir lifi Tabakası, Retina, Koroid
Yaygın anksiyete bozukluğu tanılıhastaların optik koherens tomografianjiyografi bulgularının incelenmesi
Amaç:Bu çalıĢmanın amacı, yaygın anksiyete bozukluğuna(YAB) sahip kiĢiler ve sağlıklı bireylerin anksiyete, depresyon düzeylerinin değerlendirilmesi; retinanın katmanlarının vasküler yoğunluğunun ve foveal avasküler alanlarının karĢılaĢtırılması ve bu ölçümlerin psikolojik parametreler ile iliĢkilerinin incelenmesidir. Yöntem: ÇalıĢmaya 2022 Aralık ve 2023 Mart tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı‟na baĢvuran 30 yaygın anksiyete bozukluğuna (YAB) sahip bireyin 30 gözü ve sosyodemografik özellikleri benzer 30 sağlıklı bireyin 30 gözü dahil edildi. Bireylerin retina damar dansiteleri OKTA(AngioVue RTVue XR Avanti; Optovue, Kalifornia, USA) ile değerlendirildi, Beck Anksiyete, Beck Depresyon, STAI 1 ve STAI 2, Algılanan Stres Ölçekleri uygulandı. YAB‟lı bireylere psikiyatrist tarafından uygulanan 6 aylık tedaviden sonra tüm bireylerde ölçümler tekrarlandı. Bulgular: YAB ve kontrol grubunun yaĢ, cinsiyet değerleri benzerdi (p>0,05). BaĢlangıçta ve 6. ayda değerlendirilen anksiyete, depresyon ve durumluk kaygı düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenirken algılanan stres düzeyi yalnızca baĢlangıçta farklı bulundu. Tedaviden önce YAB ve sağlıklı bireylerin yüzeyel ve derin damar dansiteleri baĢlangıçta ve 6. ayda istatistiksel olarak anlamlı farklıydı ve YAB‟lı bireylerin damar dansitesi sağlıklı bireylerden daha düĢüktü (p<0,05). Bireylerin baĢlangıç anksiyete, durumluk kaygı, depresyon düzeyleri; 6. ay anksiyete, depresyon, durumluk kaygı ve algılanan stres oranlarında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir korelasyon gözlendi (p<0,05). YAB‟lı bireylerin foveal avasküler alanları arasında ise baĢlangıçta ve 6. ayda istatistiksel olarak anlamlı bir fark mevcuttu (p<0,05). Sonuç: Yaygın anksiyete bozukluğu olan bireylerde retina vasküler yoğunlukta azalmalar mevcuttur.Retinanın yüzeyel ve derin tabakalarının damar dansitesi ile anksiyete, depresyon, kaygı düzeyleri arasında korelasyon bulunmaktadır.Bireylerin anksiyete, depresyon ve kaygı düzeylerindeki artıĢ retinanın damar yoğunluğu azalma ile birliktedir. Anahtar Kelimeler: yaygın anksiyete bozukluğu, optik koherens tomografi anjiografi, anksiyete.
Parkinson hastalarında retina ve optik diskin optik koherens tomografi anjiografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Gözün vasküler ağı, serebral dolaşımı yansıtan bir ayna olarak hizmet edebilir; bu nedenle erken tanı için doğrulanmış retinal biyobelirteçlerin incelenmesi, Parkinson hastalığının (PH) patogenezini daha iyi anlamak için umut verici bir yaklaşım olabilir. Çalışmamızın amacı, PH tanılı hastalarda makula ve peripapiller bölgedeki iç retina katmanlarının retinal mikrodolaşım değişikliklerinin incelenmesidir. Yöntem: Çalışmaya Yozgat Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine başvuran 30 kadın, 32 erkek toplam 62 sağlıklı birey ile Nöroloji polikliniği tarafından Göz Hastalıklarına konsülte edilen 32 kadın, 30 erkek toplam 62 Parkinson tanılı hasta dahil edildi. Parkinson hastalarının evrelendirilmesi Hoehn-Yahr Evreleme ölçeği (H&Y) ile bilişsel durumu ise Mini Mental Durum Testi (MMSE) ile değerlendirildi. Tüm hastalara kapsamlı oftalmolojik muayene yapıldı. OKTA (Optik Koherens Tomografi Anjiografi) görüntülemesinde yüzeyel ve derin retinal kapiller pleksus ve peripapiller kapiller pleksusa ait ölçümler alındı. Bulgular: Gruplar arasında yüzeyel damar dansitelerinin kadranlarına ilişkin farklar analiz edildiğinde PH'li bireylerde tüm alanda, tüm parafoveal alan ve perifoveal alanın süperior ve nazal kadranlarında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma gözlenirken (p<0,005); perifoveal alanın temporal ve inferior kadranlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p>0,005). FAZ ve perimetri ölçümlerinde ise istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanmıştır (p<0,005). Derin damar dansitelerinde tüm alan, tüm parafoveal alan ve kadranları ile tüm perifoveal alan ve kadranlarında istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlenmiştir (p<0,005). Peripapiller kapiller pleksusta ise tüm alan, disk içi, peripapiller alan ve peripapiller alana ait kadranlardan superior yarı, inferior yarı, temporal inferior, temporal superior, ve süperior temporal alanlarda PH'li bireylerde sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlenirken; peripapiller alana ait nasal superior, nasal inferior, inferior nasal, inferior temporal ve süperior nasal kadranda istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p>0,005). Sonuç: OKTA, Parkinson hastalarında makula ve peripapiller bölgelerde azalmış damar yoğunluğu ve FAZ genişlemesiyle ilişkili bulguların, hastalığın erken tanısı ve takibinde biyobelirteç olma potansiyelini gösteren noninvaziv bir görüntüleme yöntemidir. Anahtar kelimeler: Parkinson hastalığı, retina, optik disk, mikrosirkülasyon, optik koherens tomografi anjiografi.
Proliferatif diyabetik retinopatiye bağlı gelişen neovasküler glokomda koroid kalınlığının değerlendirilmesi
Proliferatif Diyabetik Retinopatiye Bağlı Gelişen Neovasküler Glokomda Koroid Kalınlığının Değerlendirilmesi Dr. İffet Yarımağa Kaçarlar Uzmanlık Tezi, Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Tez Danışmanı: Prof. Dr. Oğuzhan SAYGILI NİSAN-2018 Amaç: Neovasküler glokom gelişmiş olan diyabetik hastalarda koroid kalınlığını değerlendirmek Materyal- Metod : Bu prospektif karşılaştırmalı çalışmaya kliniğe başvuran proliferatif diyabetik retinopati tanısı olan 68 hasta dahil edildi. Hastalar neovasküler glokomu olanlar ve neovasküler glokomu olmayanlar olacak şekilde iki gruba ayrıldı.Ayrıntılı oftalmik muayeneleri tamamlanan hastaların OKT (Optik Koherans Tomografi) ile tek, horizontal ve fovea merkezli kesitten görüntüleri alınarak, subfoveal, nazal ve temporal alandan koroid kalınlıkları ölçüldü. Hastaların yaş, cinsiyet, refraktif kusur ve aksiyel uzunlukları kaydedilerek analiz edildi. Koroid kalınlıkları karşılaştırıldı. Bulgular: DEİGK (Düzeltilmiş en iyi görme keskinliği) düzeyi çalışma grubunda kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde düşük bulunmuştur(p=0,001).NVG (Neovasküler glokom) olanlar ve olmayanlar arasında SE (sferik ekivalan) değerleri açısından anlamlı fark bulunmamıştır(p:0,064).NVG olan grupta GİB (göz içi basıncı), diğer gruba göre anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur(p:0,001).İki grup arasında AXL (aksiyel uzunluk) değerleri açısından anlamlı fark görülmedi(p:0,068). Ortalama subfoveal koroid kalınlığı, fovea merkezinin 1000 mikron temporali ve fovea merkezinin 1000 mikron nazalinden koroid kalınlığı NVG olanlarda, olmayanlara oranla önemli ölçüde azalmıştır(hepsi için p:0,001). Sonuçlar: NVG olan hastalarda koroid kalınlığı; subfoveal, nazal ve temporal kadranlarda incelmektedir. NVG olanlarda görme keskinliği düzeyleri, NVG olmayanlara göre önemli ölçüde düşüktür. Anahtar Kelimeler: Proliferatif diyabetik retinopati, neovasküler glokom, koroid kalınlığı
Modifiye epitel debridman tekniği ile kornea kollajen çapraz bağlama tedavisi sonuçları
Giriş ve amaç: Keratokonus tanılı olgulara, topografik haritalarına göre modifiye epitel debridman tekniği ile yapılan kornea kollojen çapraz bağlama tedavisinin bir yıllık takip sonuçlarının değerlendirilmesi. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza; keratokonus tanısı almış 40 olgunun 40 gözü dahil edildi. Tüm hastalara çapraz bağlama tedavisi öncesi ve sonrası 1.ay, 3.ay, 6.ay, 12.ay'da detaylı göz muayenesi yapıldı. Speküler mikroskobik muayene, Nidek CEM-530; topografik analiz, üç boyutlu, hareketli Scheimpflug kamera ve plasido disk kullanan Sirius ile gerçekleştirildi. Sferik eqivalan, düzeltilmemiş ve düzeltilmiş en iyi görme keskinliği, santral korneal kalınlık, anterior korneal yüzeyde ektazinin en yüksek noktası (Kvf), posterior korneal yüzeyde ektazinin en yüksek noktası, keratometrik değerler (SimK1 ve SimK2), en düz meridyen (K1), en dik meridyen (K2) ve bunların ortalaması, korneal endoteliyal hücre sayısı, altıgen hücrelerin yüzdesi, varyasyon katsayısı gibi parametreler her kontrolde kaydedildi Bulgular: Çalısmamıza yaşları 11 ile 31 arasında değişen yarısı kadın, yarısı erkek 40 hasta alınmıştır. 6 olgunun 1. derece akrabasında, 5 olgunun 2. derece akrabasında keratokonus hikayesi vardır. 23 olgu gözlerini sık ovalamakta, 2 olgu gözlerini çok sık ovalamakta, 15 olgu ise gözlerini nadiren ovalamaktadır. Amsler Krumeich sınıflamasına göre 16 olgu evre 1, 16 olgu evre 2, 8 olgu ise evre 3'tür. Modifiye epitel debridmanı ile yapılan CXL öncesi ve sonrası 1.ay, 3.ay, 6.ay, 12.ay sferik eqivalan ölçümleri arasında azalma izlendi (p=0.001). CXL öncesi ve sonrasında, düzeltilmemiş görme keskinliği ve en iyi düzeltilmiş görme keskinliği açısından anlamlı bir artış bulundu (sırasıyla; p=0.001, p=0.001). Endotel hücre sayısı ve endotel varyasyon katsayısı ölçümlerinde takip aralıkları arasında anlamlı bir fark görülmedi (sırasıyla; p=0.088, p=0.059). Endotel hücre hexogonalitesinde istatistiksel olarak artış tespit edildi (p=0.008). Santral kornea kalınlığında (SKK) tedavi sonrasındaki ilk aylarda azalma 6. aydan sonra artma izlendi ve 12. ayda SKK tedavi öncesi durumuna göre daha kalın ölçüldü (p=0.001). KVf ölçümünde zamanlar arasında anlamlı bir fark bulundu (p=0.001). SimK1 ve SimK2 değerlerinde anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla; p=0.158, p=0.226). K1 değerlerini zamanlara göre karşılaştırılması sonucunda azalma saptandı (p=0.002). K2 değerlerinde operasyon öncesi ve sonrası farklı aylarda istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler izlendi (p=0.001). K1 ve K2 ölçümlerinde ve ortalamalarında tespit edilen değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.001). Sonuç: Topografik haritaya göre modifiye epitel debridmanı ile yapılan kornea kollajen çapraz bağlama tedavisi keratokonusun ilerlemesini durdurmada ve görme düzeyini arttırmada etkili alternatif bir yöntemdir. Çalışmamızda endotel hücre sayısı ve morfolojisi açısından ciddi, olumsuz bir etkisi olmadığını tespit ettik. Anahtar Kelimeler: Modifiye epitel debridmanı, kornea endoteli, kornea kollojen çapraz bağlama tedavisi, keratokonus
Sistemik izotretinoin kullanan akne vulgaris hastalarında retina ve optik diskin optik koherens tomografi anjiografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Akne vulgaris nedeniyle sistemik izotretinoin tedavisi alan hastalarda retina ve peripapiller bölgedeki mikrovasküler değişikliklerin Optik Koherens Tomografi Anjiyografi (OKTA) ile değerlendirilmesidir. Yöntem: Bu prospektif çalışmaya 0.5-1.0 mg/kg/gün oral izotretinoin tedavisi başlanan, 18-40 yaş arası olan 52 hastanın 52 sağ gözü dahil edilmiştir. Tüm hastalara kapsamlı oftalmolajik muayene yapıldı. Tedavinin başlagıcında, 1. ay ve 3. ayında yüzeyel kapiller pleksus (YKP), derin kapiller pleksus (DKP) ve radyal peripapiller kapillerine (RPK) ait OKTA ölçümleri kaydedildi. Maküler analizler tüm görüntü, fovea, parafovea ve perifoveanın hemisfer ve kadranlarını içeriyordu. Peripapiller analizler disk içi ve peripapiller bölgenin kadranlarını içeriyordu. Ayrıca foveal avasküler zon (FAZ) da kaydedildi. Bulgular: YKP vasküler dansitesinde tüm makulanın süperior yarısı, parafovea, parafoveanın inferior kadranı, perifoveanın süperior kadranında anlamlı bir artış gözlenirken (p<0,05); diğer kadranlarda anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p>0,05). DKP vasküler dansitesinde herhangi bir zaman diliminde anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p>0,05). FAZ bölgesinde değişim izlenmemiştir (p>0,05). Peripapiller analizde disk içi RPK dansitesinde anlamlı bir artış gözlenirken (p<0,05); diğer kadranlarda anlamlı bir değişim gözlenmemiştir (p>0,05). Sonuç: Kısa süreli izotretinoin tedavisi, OKTA'da maküler YKP ve disk içi peripapiller vasküler dansite artışıyla ilişkilendirilmiştir. OKTA, isotretinoin tedavisi sırasında mikrovasküler değişikliklerin erken saptanmasına ve takibine yardımcı olabilen noninvaziv bir yöntemdir; klinik önemi belirlemek için daha uzun takip gereklidir. Anahtar kelimeler: Akne vulgaris, İzotretinoin, retina, optik disk, optik koherens tomografi anjiografi.
Neovasküler tip yaşa bağlı makula dejeneresansında ıntravitreal aflibercept tedavisinin etkinliği ve koroid kalınlığı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Neovasküler tip Yaşa Bağlı Makula Dejeneresansı (YBMD)'ında intravitreal aflibercept tedavisinin sonuçlarının ve koroid kalınlığı üzerine etkisinin değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntem: Aralık 2012-Kasım 2016 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina Biriminde neovasküler YBMD nedeniyle intravitreal aflibercept enjeksiyonu uygulanan 76 hastanın 89 gözü prospektif olarak incelendi. Hastaların demografik verileri, sistemik hastalıkları, lens durumları, tedavi süreleri, OKT ve FFA bulguları kaydedildi. Neovasküler YBMD için intravitreal aflibercept enjeksiyonu dışında tedavi almamış olanlar grup 1, daha önceden farklı anti-VEGF tedavisi almış olanlar ise grup 2 olarak sınıflandırıldı. Tüm hastaların enjeksiyon öncesi oftalmolojik muayeneleri yapıldı. Enjeksiyon sonrası kontrollerde en iyi düzeltilmiş görme keskinlikleri (EİDGK), merkezi makula kalınlıkları (MMK) ve koroid kalınlıkları (KK) değerlendirilerek iki grup karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 1'de intravitreal aflibercept enjeksiyonu öncesinde ortalama EİDGK 1,12±0,48, grup 2'de 1.07±0,56 idi, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,647). Grup 1'de enjeksiyonu sonrası ortalama EİDGK 0,94±0,5, grup 2'de 0,98±0,53 idi, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,555). Enjeksiyon sonrasındaki EİDGK'de grup 1'de ortalama 0,18±0,34 artış olup istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0,01). Grup 2'de ise 0,092±0,38'lik artış olup istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,131). Değişim miktarı açısından iki grup karşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görüldü (p=0,230). Grup 1'de enjeksiyonu öncesinde ortalama MMK 454,96±207,9 µm (101-1000), grup 2'de 454±195,3 µm (148-1039) idi ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,982). Grup 1'de enjeksiyon sonrasında ortalama MMK 254,60±140,98 µm (100-708), grup 2'de 270,63±115,42 µm (119-774) idi, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,686). Enjeksiyon sonrasında MMK'deki değişim miktarı grup 1'de ortalama 200,35±216,13 µm ve grup 2'de 183,36±203,4 µm olup istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0,00 ve p=0,00). Değişim miktarı açısından iki grup karşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görüldü (p=0,234). Grup 1'de enjeksiyon öncesinde ortalama KK 190,98±56 µm (100-384), grup 2'de 197±52,52 µm (125-330) idi, aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,592). Enjeksiyonu sonrasında grup 1'de ortalama KK 168,79±50,64 µm (98-302), grup 2'de 174,92±47,59 µm (106-260) idi ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,14). Enjeksiyon sonrasında KK'deki değişim miktarı grup 1'de ortalama 22,19±0,62 µm olup istatistiksel olarak anlamlı idi (p= 0,014). Grup 2'de ise ortalama 22,28±74,05 µm olup istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,061). Değişim miktarı açısından iki grup karşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görüldü (p=0,586). Grup 1 ve grup 2'de enjeksiyon sonrası EİDGK değişimi ile cinsiyet (p=0,418, p=0,552), lens durumu (p=0,182, p=0,993), sistemik hastalık varlığı (p=0,326, p=0,959), Pigment Epitel Dekolmanı (PED) varlığı (p=0,855, p=0,103), İç Segment-Dış Segment (IS/OS) bandı durumu (p=0,203, p=0,888) ve Koroid Neovaskülarizasyonu (KNV) tipi (p=0,972, p=0,275) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Grup 1 ve grup 2'de enjeksiyon sonrası MMK değişimi ile cinsiyet (p=0,543, p=0,955), lens durumu (p=0,793, p=0,879), sistemik hastalık varlığı (p=0,101, p=0,47), PED varlığı (p=0,27, p=0,599), IS/OS bandı durumu (p=0,243, p=0,304) ve KNV tipi (p=0,12, p=0,835) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Grup 1 ve grup 2'de enjeksiyon sonrası KK değişimi ile cinsiyet (p=0,568, p=0,449), lens durumu (p=0,615, p=0,084), PED varlığı (p=0,561, p=0,561), IS/OS bandı durumu (p=0,702, p=0,949) ve KNV tipi (p=0,349, p=0,349 ) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuçlar: Neovasküler tip YBMD'de tedavi seçeneklerinden biri olan intravitreal afliberceptin önceden başka anti-VEGF tedavisi alan ve almayan gözlerde etkili olduğu gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Aflibercept, anti-VEGF, koroid kalınlığı, neovasküler YBMD, OKT
Uyku apne sendromlu hastalarda oküler bulgu ve parametreler
Amaç: Bu çalışmanın amacı obstrüktif uyku apne sendromlu (OUAS) hastalarda eşlik eden oküler bulguları tespit edip buna yönelik muayene ve tetkikler ile oftalmolojik hastalıklara yatkınlığını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma için Çukurova Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Uyku Laboratuarı'nda polisomnografi yapılmış ve apne/hipopne indeksi 30'un üzerinde olan hastalardan 31 kişi, 5'in altında olan 30 kişi randomize olarak seçildi. Hastaların sistemik problemleri, vücut kitle indeksleri, boyun kalınlıkları, minimum oksijen satürasyonları kaydedildi. Bilinen bir göz hastalığı olanlar çalışma dışı bırakıldı. Tüm hastalara genel oftalmolojik muayene, kapak laksite ölçümleri, kornea topografisi, görme alanı, optik koherens tomografi, kuru göz testleri yapıldı. Bulgular: Cinsiyet, yaş, hipertansiyon, diyabet mevcudiyeti, vücut kitle indeksi açısından iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmadı. Kapak laksite ölçümlerine göre gevşek göz kapağı görülme oranı OUAS hasta grubunda daha yüksek bulunmuştur. Santral kornea kalınlığı ve retina sinir lifi kalınlık analizlerinde istatistiksel anlamlı fark bulunmadı. Görme alanı tetkikinde; ortalama sapma ve patern standart sapma değerlerinde iki grup arasında anlamlı fark tespit edildi. Göz içi basıncı ortalaması kontrol grubunda çalışma grubuna göre anlamlı olarak düşük çıkmış olmakla birlikte her iki grupta da normal değerler içerisindeydi. Koroid kalınlığı çalışma grubunda kontrol grubuna göre daha ince bulunmuştur. Yapılan Schirmer, gözyaşı kırılma zamanı çalışma grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düşük, meibografide meibomian bez kayıp yüzdesi ve semptomlara yönelik yapılan oküler yüzey hastalık indeksi skoru anlamlı yüksek bulundu. Sonuç: OUAS'lı hastalarda oluşan hipoksi, buna bağlı ortaya çıkan proinflamatuar kaskadlar ve bazı bilinemeyen sebebler sonucunda göz kapağında gevşeklik, kuru göz, koroidde incelme, görme alanı defekti ve ilgili göz hastalıkları meydana gelebilmektedir. Yaşam kalitesini ve ileri yaşlardaki görsel prognozu etkileyen bu hastalıkların erken tanısı ve takibi önem taşıdığından, OUAS tanısı alan hastaların göz hastalıkları yönünden de değerlendirilmeleri uygun olacaktır.
Glokom hastalarının erken tanısında optik koherens tomografi ile gangliyon hücre kompleks kalınlığı ve lamina kribrosa derinliği parametrelerinin kullanımının değerlendirilmesi
Amaç: Glokom şüpheli hastalarda hastalığın erken tanısı ve ilerlemesinde gangliyon hücre kompleks ölçümünün ve lamina kribrosa derinliğinin parametrelerinin kullanımının değerlendirilmesi Gereç ve Yöntem: 31 glokom şüpheli hasta ve 42 sağlıklı kişiler çalışmaya dahil edildi. Her iki gruptaki hastalardan Heidelberg Spektral Domain Optik Koherens Tomografi ile ölçümler alındı. Segmentasyon analizi ile gangliyon hücre kompleks kalınlıkları enhanced depth imaging ile lamina kribrosa derinlikleri ölçüldü. Bulgular: Glokom şüpheli grupta gangliyon hücre tabakası kalınlığı ortalama 11,46 , kontrol grubunda 12,19 olarak bulunmuştur. İki grup arasında gangliyon hücre tabakası kalınlığı farkı istatistiksel olarak anlamsız çıkmıştır (p=0,094). Lamina kribrosa derinliği glokom şüpheli grupta ortalama 579,3 , kontrol grubunda 399,62 bulunmuştur. İki grup arasında lamina kribrosa derinliği açısından fark istatistiksel olarak anlamlıdır. (p<0,05) Sonuç: Glokom, optik disk ve makülayı da etkileyen bir patogeneze sahiptir. Göz hekimlerine glokom hastalarının tanısı ve takibi için yardımcı olup non invaziv olarak ölçülen gangliyon hücre tabakası ve lamina kribrosa derinliği erken tanı için yol gösterici olabilecektir. Anahtar Kelimeler : Gangliyon Hücre Kompleks Kalınlığı, Glokom Şüphesi, Lamina Kribrosa Derinliği
Farklı kontakt lens kullanım protokollerinde oküler yüzeyin değerlendirilmesi
Amaç: Farklı kontakt lens (KL) kullanım protokollerinin ve farklı KL materyallerinin oküler yüzeye ve gözyaşı fonksiyonlarına etkisini değerlendirmek. Yöntem: Bu ileriye dönük çalışmaya KL kullanmak isteyen 71 gönüllü birey alındı. Bireyler kullandıkları KL'nin özelliklerine göre üç gruba ayrıldılar. Birinci gruptaki 22 bireye hidrojel günlük kullan-at (1-Day Moist, Johnson & Johnson), ikinci gruptaki 25 bireye silikon hidrojel günlük kullan-at KL (Dailies Total, CIBA Vision), üçüncü gruptaki 24 bireye ise aylık silikon hidrojel KL (Purevision-2 HD, Bausch & Lomb) günlük kullanım protokolünde verildi. Bireylerin KL kullanmadan önce, KL kullanmaya başladıktan bir ve üç ay sonra gözyaşı fonksiyon testleri, oküler yüzey hastalık indeksi (OSDİ) skorları ve gözyaşındaki inflamatuar maddelerin [interlökin (İL)-6, İL-8, İL-17A, matriks metalloproteinaz (MMP)-9] seviyeleri belirlendi. KL kullanmadan önce ve KL kullanımının üçüncü ayında impresyon sitolojileri değerlendirildi. Oküler yüzey değişiklikleri açısından gruplar birbirleri ile karşılaştırıldı. Ayrıca her grup kendi içerisinde zamanla meydana gelen değişiklikler açısından değerlendirildi. Bulgular: KL kullanımından önce gruplar arasında yaş, cinsiyet, gözyaşı fonksiyon testleri (gözyaşı ozmolaritesi, gözyaşı kırılma zamanı (GYKZ), Schirmer testi, Oxford boyanma skoru ve OSDİ skoru) açısından fark yok idi (p>0.05). Kullanım öncesi gruplar arasında gözyaşındaki inflamatuar sitokinler (İL-6, İL-8, İL17A, MMP-9) açısından ve impresyon sitolojisi ile değerlendirilen Nelson evreleri açısından anlamlı fark yok idi (p>0.05). KL kullanımının birinci ve üçüncü ayında gruplar arsında gözyaşı fonksiyon testleri açısından anlamlı fark yok idi (p>0.05). Birinci ayda gözyaşındaki İL-6, İL-8, İL-17A miktarları; üçüncü grupta en yüksek, birinci grupta en düşük olmak üzere gruplar arasında anlamlı farklılık gösteriyordu (hepsi; p<0.05). Birinci ayda her üç grup arasında MMP-9 seviyeleri açısından anlamlı fark yok idi (p=0.49). Üçüncü ayda gözyaşındaki İL-6, İL-8, İL17A, MMP-9 miktarlarının; birinci grupta en düşük, üçüncü grupta en yüksek olmak üzere gruplar arasında anlamlı farklılık gösterdiği tespit edildi (hepsi; p<0.05 ). Birinci grupta zaman içerisinde sadece Schirmer testinde anlamlı düşüş olduğu (p=0.01), ikinci grupta da sadece GYKZ'de anlamlı düşüş olduğu (p=0.01) diğer gözyaşı fonksiyon testlerinde anlamlı değişiklik olmadığı saptandı. Üçüncü grupta zamanla OSDİ skorunda anlamlı yükselme, GYKZ ve Schirmer testinde anlamlı düşüş olduğu tesbit edildi (sırasıyla p=0.05, 0.02 ve 0.03). Zaman içerisinde gözyaşındaki İL-6, İL-8, İL17A ve MMP-9 miktarının her üç grupta da anlamlı olarak yükseldiği tespit edildi (p<0.05 ). İmpresyon sitolojileri değerlendirildiğinde her üç grupta da KL kullanımının üçüncü ayında Nelson evrelerinde anlamlı ilerleme olduğu (p<0.05), goblet hücre yoğunluğunda anlamlı azalma olduğu (p<0.05) gözlendi. Sonuç: KL kullanımına bağlı olarak erken dönemde oküler yüzeyde inflamasyon artmakta, konjonktivada bazı hücresel değişiklikler meydana gelmektedir. Bu nedenle KL kullananlarda kuru göz gelişimine meyil oluşmaktadır. Günlük kullan-at KL'lerin oküler yüzeyde daha az hasar meydana getirdiği ve kuru göz gelişimine daha az neden olduğu düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Kontakt lens, gözyaşı fonksiyon testleri, inflamasyon, impresyon sitolojisi.
Konjonktivaşalazisin gözyaşı MMP-9 ve oküler yüzey üzerine etkisi
Konjonktivaşalazisin Gözyaşı MMP-9 ve Oküler Yüzey Üzerine Etkisi Amaç: Grade 2 veya 3 konjonktivaşalazisli hastalarda farklı tedavi yöntemlerinin gözyaşı MMP-9 ve oküler yüzey üzerine etkisini değerlendirmek. Yöntem: Bu prospektif çalışmaya Yokoi evrelemesine göre grade 2 veya 3 semptomatik konjonktivaşalazisi bulunan 66 hasta alındı. Bireyler aldıkları tedavi yöntemine göre üç gruba ayrıldılar. Birinci gruptaki 22 hastaya prezervansız suni gözyaşı damla (Tears Naturale Free, Alcon), ikinci gruptaki 22 hastaya prezervansız suni gözyaşına ilaveten antiinflamatuar ajan (Acular LS, Allergan), üçüncü gruptaki 22 hastaya konjonktiva elektrokoterizasyonu tedavisi verildi. Bireylerin tedavi öncesi, tedavinin birinci ve üçüncü ayında gözyaşı ozmolaritesi, gözyaşı MMP-9 seviyesi (İnflammaDry test), Schirmer testi, gözyaşı kırılma zamanı (TBUT), oküler yüzey hastalık indeksi (OSDI) anketi, korneal floresein boyanma (OXFORD) evrelemesi ve sağ göz konjonktivasından impresyon sitolojisi için örnek alındı. Bulgular: Tedavi öncesi gruplar arasında yaş, cinsiyet, gözyaşı fonksiyon testleri; gözyaşı ozmolaritesi, Schirmer testi, gözyaşı kırılma zamanı (TBUT), oküler yüzey hastalık indeksi (OSDI) anketi, korneal floresein boyanma (OXFORD) evrelemesi açısından fark yok idi (hepsi, p>0,05). Tedavi öncesi gruplar arasında MMP-9 seviyesi açısından fark bulunmazken (p>0,05) impresyon sitolojisi ile değerlendirilen Nelson evreleri gruplar arasında farklı bulundu (p<0,05). Tedavilerin birinci ayında gruplar arasında gözyaşı fonksiyon testlerinden sadece korneal foloresein boyanmada anlamlı azalma vardı (p<0,05). Tedavinin üçüncü ayında gözyaşı fonksiyon testleri gruplar arasında benzerdi (p>0,05). Birinci grupta üç aylık tedavi sonucunda OSDI skoru ve korneal floresein boyanmada anlamlı azalma, Schirmer testinde anlamlı artış vardı (p<0,05). İkinci grupta TBUT ve Schirmer testinde anlamlı artış varken OSDI skorunda anlamlı azalma vardı (p<0,05). Üçüncü grupta sadece gözyaşı ozmolaritesinde anlamlı değişiklik saptanmazken Schirmer testinde ve TBUT'da anlamlı artış, OSDI skorunda ve korneal floresin boyanmada anlamlı azalma olduğu tespit edildi (p<0,05). Tedavilerin birinci ve üçüncü ayında MMP-9 pozitif ve negatif oranlarına bakıldığında gruplar arasında fark yok idi (p>0,05). Üç aylık tedavi sonucunda birinci grupta ve ikinci grupta MMP-9 seviyesi anlamlı değişim göstermezken üçüncü grupta MMP-9 pozitifliği istatistiksel olarak anlamlı düşüş gösterdi (p<0,05). Grupların tedavi sonrası Nelson evrelemesinde her üç grupta da anlamlı bir değişiklik bulunmadı (p>0,05). Sonuç: Konjonktivaşalazise bağlı kuru göz bulguları ve oküler yüzey inflmasyonu görülmektedir. Konjonktival elektrokoterizasyon tedavisinin konjonktival katlantıların ortadan kaldırılmasıyla kuru göz semptomları ve inflamasyonu baskılamada medikal tedaviye göre daha etkin olduğu düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Konjonktivaşalazis, MMP-9, İnflammaDry, impresyon sitolojisi, elektrokoterizasyon.