Dicle University
Discipline

Neurology

Dicle University

237

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik izole sendrom'da multipl skleroza dönüşümü etkileyen prognostik etmenler: Kontrollü, prospektif çalışma

ÖZETGiriş Klinik izole sendrom; diğer alternatif tanıların yokluğunda; Multipl skleroz?u (MS) dü?ündüren, santral sinir sisteminin enflamasyonu ve demiyelinizasyonu ile giden bir klinik durumdur. MS, %85 oranında K?S ?eklinde ba?lar. K?S?te MS geli?imini belirleyen prognostik etmenlerin tanımlanması, MS gibi kronik ve ilerleme potansiyeli yüksek olan bir hastalıkta önem ta?ımaktadır. Ba?langıç ya?ı, cinsiyet, ba?langıç semptomu, tutulum yeri, polirejyonel ba?langıç, ba?langıçtaki Expanded Disease Status Scale (EDSS) puanı, atak tedavisine yanıt, bili?sel semptom varlığı, Beyin Omurilik Sıvısı (BOS) ve Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) bulguları gibi etmenlerin iyi tanımlanması, MS?e dönü?üm öngörüsü ve ba?ta erken immunomodülatör tedavi seçeneklerinin gözden geçirilmesi olmak üzere, hastalığın doğal gidi?ine müdahale olanakları sağlayabilir. Ayrıca; K?S hastalarının psikofiziksel ve objektif nörolojik durumunun dı?ında, hasta tarafından bulgu ve semptomların subjektif algısı olarak bilinen ya?am kalitesi ile yorgunluk, kognisyon ve depresyonun atak ve remisyon dönemlerinde değerlendirilmesi, MS?e dönü?üm riskini belirlemeye katkıda bulunabilir. Klinik izole sendromdan MS?e dönü?ümü öngörmede çalı?ılmamı? olan ilk olayın tedavi özelliklerinin MS hastalarıyla kar?ıla?tırılarak değerlendirilmesi, yeni ve K?S?i anlamaya katkıda bulanacak bir alan olarak çalı?ılmaya değer bulunmu?tur. Ayrıca MS?e dönü?ümü etkileyebilecek klinik, nöro-görüntüleme ve BOS bulgularının ortak etkilerinin değerlendirilmesi elde edilecek bulguları peki?tirmeye adaydır.Gereç ve Yöntem: Klinik izole sendrom tanısı olan ve çalı?maya dahil edilme ölçütlerini kar?ılayan hastalarda atak ?iddetini, bili?sel ve ruhsal durumu değerlendirmek için tedavi öncesi, tedavi sonrası, birinci ayda ve her 3 ayda bir olmak üzere yapılan vizitlerde EDSS, Multiple Sclerosis Functional Composite (MSFC), Auditory Consanant Trigram (ACT), Faces Symbol Test (FST), Yorgunluk Etki Ölçeği (YEÖ), Yorgunluk ?iddet Ölçeği (Y?Ö), Multiple Sclerosis International Quality of Life (MUSIQoL), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) kullanıldı. Ayrıca tedavi boyunca hergün EDSS hesaplandı ve 9-Hole Peg Test (9-NHPT) ve Timed 25-Foot Walk Test (T25WT) uygulandı. Kontrol grubu olarak çalı?maya dahil edilme ölçütlerini kar?ılayan MS hastaları alındı. Çalı?ma ve kontrol grubundaki tüm hastalar, son olgu 24 ayını doldurana kadar izlendi. Çalı?ma grubu için sonlanım noktası Poser ya da McDonald 2005 ölçütlerine göre kesin MS tanısı konulması olarak belirlendi.Bulgular:Pulse tedavi sonrası fiziksel engelllik parametreleri (EDSS, 9-HPT, T25WT) klinik stabilizasyonun sağlandığı kabul edilen birinci ay ile kar?ıla?tırıldığında K?S grubunun birinci ay değerlerinin pulse tedavi sonrasına göre belirgin bir biçimde daha iyi olduğu her üç parametre ile anla?ıldı. Atak tedavisinde kullanılan 5 gün intravenöz metil prednizolon (?VMP)?nun yeterli görüldüğü hasta oranı MS hastalarında daha fazlaydı. Bili?sel değerlendirme için kullanılan Paced Auditory Serial Additional Test (PASAT) puanı K?S grubunda atak tedavisi sonrası anlamlı biçimde yükselmi?ti. ACT ve FST saniye/ toplam doğru puanlarında hem K?S hem de MS grubunda tedavi sonrası dönemde tedavi öncesine göre anlamlı düzelme saptandı. ACT testinde ortalama puanın K?S grubunda birinci ayda tedavi sonrasına göre anlamlı biçimde arttığı, MS grubunda ise benzer bir artı?ın saptanmadığı görüldü. 41 hastanın 35?i (%85) MS?e dönerken 6?sı çalı?ma bitiminde K?S olarak kaldı. Polisemptomatik tutulum MS?e dönü?ümde prognostik değere sahip bulundu. Ayrıca klinik tutulum paternlerinden duysal tutulum MS?e dönü?ümde etkili bulundu. ?lk klinik olayda pulse tedaviye tam yanıt veren olgular, yanıt vermeyen ya da kısmi yanıt veren olgulara göre daha yüksek oranda MS?e döndü. Ba?langıç MRG?de periventriküler, jukstakortikal, beyin sapı ve korpus kallozumda lezyon varlığı MS?e dönü?ümde tetikleyici bir etmen olarak saptandı. Yine, kara deliklerin ilk MRG?de saptanması, özellikle bunların birden fazla sayıda olması MS?e dönü?ümde etkili bulundu. Gd tutan lezyon varlığı ve birden fazla bulunması da anlamlı bir etmen olarak saptandı. Oligoklonal bant varlığı MS?e dönü?üm açısından öngörü değerine sahip bulundu. Hastaların MS?e dönü?üm zamanları incelendiğinde ba?langıçta duysal semptom olmayanlarda MS?e dönü?üm daha erken zamanda gerçekle?ti. Ba?langıçta beyin MRG?de kara delik olanlar daha erken dönemde MS?e döndü. Optik nevrit, transvers miyelit, supratentoriyel ya da polisemtomatik ba?langıçlı K?S olgularının pozitif BOS ve pozitif MRG?leri olduğunda 2 yıl içinde %100 oranında MS?e döndükleri saptandı.açısından öngörü değerine sahip bulundu. Hastaların MS?e dönü?üm zamanları incelendiğinde ba?langıçta duysal semptom olmayanlarda MS?e dönü?üm daha erken zamanda gerçekle?ti. Ba?langıçta beyin MRG?de kara delik olanlar daha erken dönemde MS?e döndü. Optik nevrit, transvers miyelit, supratentoriyel ya da polisemtomatik ba?langıçlı K?S olgularının pozitif BOS ve pozitif MRG?leri olduğunda 2 yıl içinde %100 oranında MS?e döndükleri saptandı. Tartışma ve sonuç: Klinik izole sendrom büyük oranda MS?in öncülü bir durumdur. Çalı?mamız; K?S ile MS arasında klinik, radyolojik ve BOS benzerliklerini bir kez daha ortaya koymu?tur. Ayrıca K?S olgularının %85?inin 2 yıl içinde MS?e dönmesi bu yakın ili?kinin bir ba?ka kanıtı olarak gösterilmi?tir. Çalı?mamız ACT ve FST?nin K?S?te atak döneminde ve izlemde kullanıldığı ilk çalı?madır. Elde edilen veriler bu alandaki ilk sonuçlar olduğundan referans niteliğindedir. Yorgunluk K?S?in atak döneminde ilk kez çalı?ılmı? ve MS hastalarıyla kar?ıla?tırılmı?tır. K?S?te yorgunluğun daha fazla olduğu; ancak MS?te daha ?iddetli ortaya çıktığı saptanmı?tır. K?S?te MS?e dönü?ümü değerlendirmede klinik MRG ve BOS bulguları ilk kez prospektif olarak birlikte kullanılmı?tır. Klinik olarak duysal tutulum MS?e dönü?üm açısından risk faktörü olmasına kar?ın aynı zamanda MS?e dönü?ümün en uzun sürede gerçekle?tiği bir klinik tutulumdur. Bu bulgu, literatürde ilk kez gösterilmi?tir. Tek ba?ına MRG?nin Barkhof-Tintore ölçütlerini kar?ılaması (pozitif MRG) ya da tek ba?ına BOS pozitifliği ayrı ayrı MS?e dönü?üm riskini çok yükseltmektedir. Birlikte bulunmaları ise mutlak MS?e dönü?ümün önemli bir öngörü etmeni olarak bulunmu?tur. Anahtar sözcükler: Klinik izole sendrom, multipl skleroz, atak, prognoz, tedavi

Demiyelinizan hastalıklarHastalıkMerkez sinir sistemi+4
Bilge Piri Çınar
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Huzursuz bacaklar sendromunda transkraniyal kortikal manyetik stimulasyon ile soleus kasında soleus MEP- 80 yanıtının incelenmesi

Amaç ve Hipotez: Bu çalışmada, transkraniyal kortikal manyetik stimulasyon (TKKMS) yöntemi ile soleus kasında soleus MEP-80 yanıt latansının huzursuz bacaklar sendromlu (HBS) olgularda araştırılması amaçlanmıştır. Bu yöntem ile hastalığın etiyopatogenezini aydınlatabilmeyi, objektif bir tanı aracı belirlemeyi hedefledik.Materyal ve Metod: Bu çalışmaya, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Uyku Hastalıkları polikliniğinde izlenmekte olan HBS tanısı alan hastalar ile Haziran 2011 ve Aralık 2011 tarihleri arasında DEÜTF Nöroloji Anabilim Dalı Uyku Hastalıkları ve Genel Poliklinik Birimleri'ne başvuran 44 HBS'lu hasta ve 40 sağlıklı kontrol alınmıştır. Hasta ve kontrol grubuna rutin biyokimyasal tetkikler, elektronörografi (ENG) ve TKKMS uygulanmıştır. Hasta grubunda olguların üçünde belirgin motor evoked potansiyel (MEP) yanıtının alınmaması ve bir olgunun da ENG'de sensoriomotor polinöropati ile uyumlu bulgularının olması nedeni ile çalışmaya dahil edilmemiştir. Sonuç olarak yaş, cinsiyet uyumlu 40 HBS'lu hasta ve 40 kontrol grubunda soleus kasında soleus MEP-80 yanıt latansı karşılaştırılmıştır. Hastalar, Amerikan Uyku Akademisi tarafından tanımlanan dört tanı kriteri ile değerlendirilmiş ve hastalığın şiddeti de Uluslarası Huzursuz Bacaklar Sendromu Çalışma Grubu Derecelendirme Skalası`na (IRLSSG) göre gruplandırılmıştır.Bulgular: Huzursuz bacaklar sendromlu olgularda, kontrol grubuna göre soleus MEP-80 yanıt latansı belirgin derecede uzamış saptandı. Ayrıca hastalığın şiddetine göre yanıt latansı incelendiğinde, şiddetli grupta MEP-80 yanıt latansının hafif-orta şiddete göre daha uzamış olduğu gözlemlendi. Ferritin değeri ve hastalığın şiddeti arasındaki korelasyon araştırıldı ve negatif korelasyon saptandı, ferritin değeri ve MEP-80 yanıt latansı arasındaki ilişki değerlendirildi ancak herhangi bir bağ saptanamadı.Sonuç: Huzursuz bacaklar sendromunda; doğrudan kortikospinal yolağın etkilenmediği ancak spinal nöronların işlevlerinde sorun olduğu, subkortikal inhibisyonda etkilenme olduğu bilinmektedir. Çalışmamızın sonucunda, bu bulgulara ek olarak HBS'lu olgularda spinal çıkıcı ve inici uzun halka reflekslerin ve doğrudan kortikospinal geç etkilerin işlevlerinde sorun olduğunu saptadık.

ElektrofizyolojiElektromanyetik alanlarElektromiyografi+1
Özlem Parlak
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik inme etiyolojisinin belirlenmesinde konvansiyonel ve modern yöntemlerin karşılaştırılması

Amaç: Çok geniş heterojenite gösteren iskemik inmede etiyolojinin doğru ve hızlı bir şekilde ortaya konması, akut dönemde gerekli tedavi ve girişimlerin yapılabilmesi için esas noktayı oluşturduğu gibi, inme tekrarına karşı sekonder korunma stratejilerinin de doğru biçimde planlanmasını sağlar. Günümüz teknolojisiyle yapılan tanı çalışmalarında, iskemik inme olgularının yaklaşık yarısında birden fazla etiyolojinin varlığı gösterilmiştir. Klasik sınıflama sistemleri iskemik inmeyi birkaç alt tipe ayırır ve birden fazla etiyolojik faktörün hangisinin daha ağırlıklı rol oynadığı konusunda fikir vermez. Bu nedenle bu gruptaki hastalar ?nedeni saptanamayan? kategorisine ayrılır. Daha yeni tasarlanmış web-tabanlı yarı otomatize sistemler ise hastaya ait verileri kanıtların ağırlığına göre analiz eder ve en olası nedensel mekanizmayı ortaya koyar. Bu çalışmanın amacı; geleneksel yöntem olan TOAST (Trial of ORG 10172 in Acute Stroke Treatment) sistemi ile daha yeni CCS (Causative Classification of Stroke) sistemini kullanarak; iskemik inme sınıflaması yapan değerlendiriciler arasındaki uyumu araştırmaktır. Bunun için hem inme konusunda deneyimli uzmanlar (inme nörologları), hem de genel nöroloji pratiği içinde inme hastası izleyen daha deneyimsiz uzmanlar (genel nörologlar) çalışmaya katılmıştır. Deneyimsiz değerlendiriciler ile deneyimli değerlendiriciler arasındaki uyumun CCS ile artacağı; bunun yanı sıra CCS ile saptanan ?nedeni saptanamayan? grubun, TOAST ile karşılaştırıldığında daha az oranda bulunacağı varsayılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Dokuz Eylül Üniversite Hastanesi İnme Ünitesine ardı sıra yatan 50 akut iskemik inme hastası alındı. Her hastanın hem TOAST hem de CCS?ye göre alt tiplemesi yapıldı. Hastaları izleyen sabit ekip tarafından oluşturulan bu tanılar `referans görüş? olarak kabul edildi. İki inme nöroloğu ve iki genel nörolog, birbirlerinden bağımsız değerlendirme yapmak üzere çalışmaya katıldı. Değerlendiriciler için her hastaya ait ayrıntılı dosya hazırlandı. Hasta dosyaları 10 olguluk klasörler halinde ayrıldı ve her değerlendiriciye orijinal TOAST yayını ile birlikte gönderildi. Değerlendiricilerden, kriterlere tamamen sadık kalmalarının önemi belirtilerek TOAST sınıflamasına göre 5 alt tipten birini formda işaretlemeleri istendi. Elli olgu tamamlandıktan sonra en az iki ay ara verildi ve olgu numaraları değiştirildi. Bu arada, değerlendiricilere CCS sistemine ilişkin yayınlar gönderildi. İnternet sayfasından eğitim vakalarının testleri yaptırıldı ve daha sonra yine internet üzerinden her bir araştırmacının sertifiye olması istendi (http://ccs.martinos.org). Sertifikasyon belgeleri alındıktan sonra CCS?ye göre değerlendirilmek üzere olgular farklı klasörler ve numaralarla tekrar gönderildi. Bütün veriler toplandıktan sonra her bir araştırmacının hem TOAST hem de CCS sistemine göre referans görüşle olan uyumu değerlendirildi. Bunun dışında; ikili olarak genel nörologların, ikili olarak inme nörologlarının ve nihayet dörtlü olarak bütün değerlendiricinin uyumuna bakıldı. Verilerin istatistiksel analizi ?SPSS 15.0 for Windows? paket programı kullanılarak gerçekleştirildi. Değerlendiriciler arası güvenilirlik kappa (?) istatistiği kullanılarak belirlendi. ? değeri > 0,80 ise `mükemmel? uyum, 0,61?0,80 arasında ise `güçlü? uyum, 0,41?0,60 arasında ise `orta? derecede uyum olarak kabul edildi. İkiden fazla değerlendiricinin çoklu uyum analizi için Fleiss kappa kullanıldı. Bulgular: İki inme nörologunun referans görüşle uyumu TOAST sınıflaması için güçlü bulundu. Kappa değerleri sırasıyla 0.77 (%95 CI 0.60?0.94) ve 0.67 (%95 CI 0.52?0.83) idi. Aynı değerlendiricilerin CCS sınıflamasına göre referans görüşle uyumu ise 5 alt tip için mükemmel olarak saptandı. Kappa değerleri sırasıyla 0.83 (%95 CI 0.68?0.99) ve 0.86 (%95 CI 0.71?1.02) idi. İki genel nöroloğun referans görüşle uyumu TOAST sınıflaması için yine güçlü bulundu. Kappa değerleri sırasıyla 0.76 (%95 CI 0.60?0.91) ve 0.78 (%95 CI 0.61?0.94) idi. CCS sınıflamasında göre referans görüşle uyum ise 5 alt tip için bir değerlendiricide güçlü iken, diğer değerlendirici için mükemmel olarak saptandı. Kappa değerleri sırasıyla 0.70 (%95 CI 0.55?0.86) ve 0.89 (%95 CI 0.73?1.05) idi. İki inme nörologunun kendi aralarındaki tanı uyumu; hem TOAST hem de CCS sınıflaması için güçlü bulundu. Kappa değerleri CCS için sırasıyla 0.61 (%95 CI 0.45?0.77) ve 0.78 (%95 CI 0.62?0.94) idi. İki genel nörologun kendi aralarındaki tanı uyumu; hem TOAST hem de CCS sınıflaması için güçlü bulundu. Kappa değerleri sırasıyla 0.64 (%95 CI 0.48?0.80) ve 0.75 (%95 CI 0.60?0.91) idi. Son olarak; dört değerlendiricinin tümü ele alındığında, TOAST sınıflaması için uyum orta düzeyde idi. Kappa değeri 0.59 (%95 CI 0.52?0.65) idi. Aynı değerlendirme CCS sınıflaması için yapıldığında uyum güçlü idi. Kappa 0.75 (%95 CI 0.68?0.81) değerine yükseldi. Referans görüşün de katıldığı 5 değerlendiricinin yaptığı toplam 500 değerlendirmede , ?nedeni saptanamayan? olgu sayısı TOAST sınıflamasında 73 (%29.2) iken CCS sınıflamasında bu guptaki olgu sayısı 54 (%21.6) idi. Sonuç: TOAST ile karşılaştırıldığında, CCS sınıflaması hem inme nörologlarında hem de genel nörologlarda uyumu artırdı. CCS sınıflamasıyla `nedeni saptanamayan? grupta %7.6 oranında düşüş görüldü. Anahtar kelimeler: Akut iskemik inme, etiyolojik sınıflandırma, CCS, TOAST

Beyin iskemisiEtyolojiSerebrovasküler bozukluklar+2
Refik Kunt
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

NREM parasomni hastalarında uykunun makroyapısının ve mikroyapısının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada NREM parasomni hastalarında uykunun makroyapısal ve mikroyapısal değişikliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Mikroyapısal değerlendirmeler siklik alternan patern (cyclic alternating pattern: CAP) parametreleri baz alınarak gerçekleştirilmiştir. Materyal ve metod: Bu çalışmaya 37 NREM parasomni hastası ve 20 sağlıklı olgu (kontrol grubu) alındı. Bütün olgulara tüm gece video EEG- polisomnografi kayıtlaması yapıldı. EEG ve polisomnografi kayıtlarının ilk değerlendirilmesi sonrasında; epilepsi, narkolepsi, bruksizm, obstruktif uyku apne sendromu ya da periyodik bacak hareketleri ile uyumlu bulgular saptanan olgular çalışmadan çıkarıldı. Sonuç olarak 25 NREM parasomni hastası ve 18 sağlıklı olgunun makroyapısal ve mikroyapısal uyku parametreleri karşılaştırıldı. Hasta grup polisomnografik kayıt sırasında atak kayıtlanan hasta grubu ve atak kayıtlanmayan hasta grubu olarak ikiye ayrıldı. Bu iki grubun uyku yapısı ile ilgili verileri karşılaştırıldı. Bulgular: Polisomnografik parametrelerde; parasomni grubunda kontrol grubuna göre NREM I oranı daha düşük, NREM III latansı daha kısaydı. Bu bulgular istatistiksel olarak anlamlıydı. İki grup arasında CAP oranları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Ortalama faz A1 süresi parasomni grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha uzundu. Parasomni hasta grubunda, atak kayıtlanan hastalarla atak kayıtlanmayan hastaların polisomnografi ve CAP sonuçları her iki grup arasında ve kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Polisomnografik parametrelerde bu iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu. CAP parametrelerinde ise atak kayıtlanan grupta CAP dizi sayısı atak kayıtlanmayan gruba göre istatistiksel olarak daha yüksekti. Bu iki grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında NREM I oranı en düşük atak kayıtlanan parasomni hastalarında en yüksek kontrol grubunda saptandı. Her iki hasta grubunun faz A1 süresi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha uzundu. Sonuç: NREM parasomni hastalarında kontrol olgularına göre uykunun makroyapısal parametrelerinden NREM I oranı daha düşük, NREM III latansı daha kısaydı. Mikroyapısal parametrelerinden ortalama faz A1 süresi NREM parasomni hastalarında kontrollere göre daha uzundu. NREM parasomni hastalarında atak kayıtlanan hastalarda CAP dizi atak sayısı kayıtlanmayanlara göre daha yüksekti.

SomnambülizmUykuUyku bozuklukları+1
Damla Kızıltan Çelik
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut ve kronik optik nevritli hastalarda görsel sistemin difüzyon tensor görüntülemetekniği ile incelenmesi ve diğer inceleme yöntemleriyle uygunluğunun değerlendirilmesi

Amaç Son yıllarda yapılan çalışmalarda difüzyon tensor görüntüleme'nin(DTG), optik nevrit(ON) ve multipl skleroz(MS)'un patofizyolojisini daha iyi kavramamızı sağlayabileceği bildirilmiştir. Bu çalışmada, akut ve kronik ON?li hastalarda ON tanısında ve takibinde kullanılan farklı yöntemlerle afferent görme yollarının ayrıntılı bir şekilde incelenmesi, gruplar arasında farklı yöntemlerle saptanan bulguların değerlendirilmesi, DTG?nin diğer inceleme yöntemlerine üstünlüğünün ve bu yöntemlerle korelasyonlarının değerlendirilerek klinik pratikte sağlayabileceği yararların ve patofizyolojik sürecin anlaşılmasına yapacağı katkıların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Bu çalışmada, toplam 26 hasta (17 gözde akut ON, 20 gözde kronik ON, 15 göz sağlam) ve 13 sağlıklı kontrol, farklı inceleme yöntemleri(nörooftalmolojik değerlendirme, görsel uyarılmış potansiyeller/GUP, optik koherans tomografi/OKT, orbital ve beyin MRG, difüzyon tensor görüntüleme/DTG) ile değerlendirilmiştir. Bulgular Difüzyon tensor görüntüleme incelemelerinde, optik sinirlerden ölçülen fraksiyonel anizotropi(FA) değerlerinde akut ve kronik ON'li hastalarda, kontrollere göre anlamlı olarak azalma(p<0,05), mean diffüzyon(MD) değerlerinde ise artma saptandı(p<0,05). Hasta ve sağlıklı gruplarda ölçülen optik kiyazma FA değerleri arasında anlamlı fark saptanmazken(p>0,05), MD değerleri hasta grupta artmış bulundu(p<0,05). Optik traktuslardan ölçülen FA değerleri hasta grupta kontrol grubuna göre azalmış(p<0,05), MD değerleriyse artmış saptanmıştır(p<0,05). Retinal sinir lifi tabakası(RSLT) kalınlıkları, P100 amplitud ve latansları ve görme keskinlikleri(GK) hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı olarak farklı saptanmıştır(p<0,01). Orbita MRG?lerinde ON acısından anlamlı patoloji saptanan grupta, normallere gore FA değerleri (p<0,05), RSLT kalınlıkları(p<0,05), görme keskinlikleri(p<0,01) ve P100 amplitudlerinde(p<0,05) azalma, MD değerlerinde artma (p<0,01) saptanmıştır. Akut ON?li grupta FA değerleri, P100 latansında uzama ve RSLT kalınlığındaki azalma ile(p<0,05), MD değerleri ise, RSLT kalınlığı ve GK?de azalmayla(p<0,05) korele saptanmıştır. Kronik ON?li grupta FA?daki azalma ile MD artışı ve GK?deki azalma korele(p<0,05) bulunmuştur. Kronik ON?li grupta ayrıca MD değerleriyle P100 amplitudleri ve GK korele bulunmuştur(p<0,05). Çalışmamızda klinik olarak ON olduğu gösterilmiş olan gözlerde yapılan GUP incelemesinde %97 OKT incelemesinde %72, DTG incelemesinde %62, orbita MRG?de %48 oranında anormallik saptandı. Hasta grubun etkilenmemiş gözlerinde anormallik saptanma oranı GUP incelemesinde %46, OKT incelemesinde %13, DTG incelemesinde %26?sında saptanırken orbita MRG?de bu gözlerde anormallik saptanmadı. Sonuç Optik nevritli hastalarda optik sinirlerden ölçülen MD ve FA değerlerindeki anormalik, optik kiyazma ve optik traktuslara göre daha belirgin saptanmıştır. Ayrıca demiyelinizasyon ve aksonal kaybın daha fazla olduğu kronik optik nöritli hastalarda MD değerlerindeki artış ve FA değerlerindeki azalma daha belirgindir. Çalışmamızın sonuçları DTG ile yapılan ölçümlerin vizüel dizabilite ve doku hasarı ile korele olduğunu göstermektedir. DTG bulgularının orbital MRG verileri ile uyumluluğu, DTG?nin, sensitivitesi görece düşük ancak spesifitesi yüksek orbital MRG icin bir alternatif olabileceğini düşündürmüştür. Çalışmamızda özellikle kraniyal MRG?de normal olarak izlenen bölgelerde de FA azalması ve MD artışı gözlenmiştir. Bu bulgu ON?li hastalarda konvansiyonel ve orbita MRG ile gösterilemeyen etkilenmelerin DTG ile gösterebileceğini işaret etmektedir. Çalışmamızda elde edilen sonuçlar DTG?den klinik pratikte yararlanılabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca DTG?nin hastalıkta patolojik sürecinin anlaşılmasına ve hastalığa bakış açımızın gelişmesine katkılar sağlayabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Optik nevrit, multipl skleroz, difüzyon tensor görüntüleme, Optik koherans tomografi, görsel uyarılmış potansiyeller , orbita MRG

Difüzyon manyetik rezonans görüntülemeManyetik rezonans görüntülemeMultipl skleroz+4
Ahmet Onur Keskin
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple skleroz hastalarının klinik, demografik verilerinin değerlendirilmesi ve gebeliğin prognozla ilişkisi: Tek merkezli retrospektif çalışma

AMAÇ: Multipl Skleroz (MS) inflamasyon, demyelinizasyon ve akson hasarı ile karakterize, sıklıkla beyaz cevheri tutan ancak korteks ve derin gri cevherde de görülebilen merkezi sinir sisteminin kronik bir hastalığıdır. Genellikle 20-40 yaş arası başlar ve kadınlarda 2-3 kat daha sık görülür. Üreme çağındaki kadınlar hasta popülasyonunun önemli kısmını oluşturduğundan takip ve tedavi planlanmasında gebelik durumu önemlidir. Bu çalışmada MS'li kadın hastaların gebelik öncesi, gebelik süresince ve gebelik sonrası MS hastalık aktivitelerinin, fetal yan etki / gebelik komplikasyonu meydana gelip gelmediğinin ve MS hastalığının fertilite üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. MATERYAL VE METOD: Bu çalışmada Ocak 2010 ve Ocak 2021 tarihleri arasında KTÜ Tıp Fakültesi Nöroloji Polikliniğine başvurusu olan daha önce gebelik geçiren 505 ve hiç gebelik geçirmeyen 483 kadın MS hastası çalışmaya dahil edildi. Hastalara ait veriler MSBase kayıt sisteminden ve hastalardan izin alınarak kendilerine yöneltilen hastalıkları ve gebelik süreçleri ile ilgili sorulardan oluşan iki bölümlük bir anketten elde edildi. BULGULAR: Gebelik öncesinde relaps oranı ortalaması 0,25 iken postpartum 1-3 ayda relaps oranı ortalaması 0,42 olarak elde edildi(p=0,009). Gebelik boyunca giderek atak oranının azaldığı, üçüncü trimestırda en düşük seviyede olduğu görüldü ancak gebelik öncesi relaps oranı ile gebelik boyunca relaps oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0,050). Prekonsepsiyonel dönemde atak geçiren hastalarda postpartum dönemde atak görülme oranı yüksek bulunmuştur (p=0,001). MS öncesi ve sonrası gebelikler için yardımcı üreme tekniği kullanımı, çoğul gebelik oranı, gebelik ve doğum komplikasyonları, term/preterm doğum oranı ve doğum sonrası kuvöz ihtiyacı iv gelişmesinde anlamlı farklılık bulunmadı (p'ler sırasıyla 0,248, 0,713, 0,317, 0,083, 0,135 , 0,644). Sadece MS sonrası gebeliklerde küretaj oranı MS öncesi gebeliklere oranla daha yüksek bulundu ( p=0,029). KIS öncesi gebeliği olanların ortalama KIS başlangıç yaşı 8000,86 ± 1866,68 gün , KIS öncesi gebeliği olmayanların ortalama KIS başlangıç yaşı 11278,62 ± 3882,82 gün olarak hesaplanmıştır (p= <0,001).Gebelik geçiren MS'li kadınların EDSS-6'ya ulaşma süresi gebelik geçirmeyenlere göre daha uzun saptandı(p=0,029). Gebelik geçirenlerle hiç gebelik geçirmeyenlerin RRMS'ten SPMS'e ulaşma süreleri arasında anlamlı fark saptanmadı p: 0,940). SONUÇ: MS'lilerde gebelik boyunca atak oranı azalarak gider ve gebeliğin üçüncü ayında minimuma iner , postpartum ilk 3 ayda ise tekrar pik yapar. Gebeliğin EDSS-6'ya ulaşmada koruyucu etkisi tespit edilmişken SPMS'e ulaşmada etkisi saptanmamıştır. MS öncesi ve sonrası gebelikler için yardımcı üreme tekniği kullanımı, çoğul gebelik oranı, gebelik ve doğum komplikasyonları, term/preterm doğum oranı ve doğum sonrası kuvöz ihtiyacı gelişmesinde anlamlı farklılık bulunmadı. MS gebelik için engel değildir, komplikasyonlarda artış görülmez ancak hastalık kontrol altında olmalı ve hastalar gebelik boyunca ve peripartum dönemde yakın takip edilmelidir Anahtar Kelime: Multiple Skleroz, gebelik ,relaps,prognoz

DemografiGebelikMultipl skleroz+2
Merve Boz
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epilepsi hastalarında ağrı hassasiyetinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi' ne başvuran 2017 ILAE tanı kriterlerine göre epilepsi tanısı almış olan hastalarda klinik ölçekler ve kantitatif duyu testleri aracılığıyla santral sensitizasyonun değerlendirilmesidir. Yöntem: Bu prospektif çalışmaya, kriterler göz önüne alınarak, Haziran 2019 ve Mart 2021 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi nöroloji polikliniğine başvurmuş 35 epilepsi hastası ve hasta grubu ile benzer demografik özelliklere sahip 35 sağlıklı birey dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarına basınç ağrı eşiği (BAE – PPT: Pressure Pain Threshold), temporal sumasyon (TS) ve koşullu ağrı modülasyonundan (KAM – CPM: Contitioned Pain Modulation) oluşan kantitatif duyu testi (KDT – QST: Quantitative Sensory Testing) protokolü uygulandı. Klinik ölçek olarak santral sensitizasyon envanteri (SSE – CSI: Central Sensitization Invantary) ve ağrı duyarlılık anketi (ADA – PSQ: Pain Sensitivity Questionnare) yapıldı. Santral sensitizasyon ile ilişkili olduğu bilinen depresyon, uyku bozukluğu ve kronik yorgunluk semptomlarının değerlendirilmesi amacıyla Beck depresyon ölçeği (BDÖ – BDI: Beck Depression Invantary), yorgunluk şiddet ölçeği (YŞÖ – FSS: Fatique Severe Scale) ve Pittsburgh uyku kalite indeksi (PUKİ – PSQI:Pittsburgh Sleep Quality Index) uygulandı. Koşullu ağrı modulasyonu sonuçlarına göre epilepsi hastaları santral sensitizasyonu olan (SaS+) ve olmayan (SaS-) olarak gruplandırıldı. Grupların KDT ve ölçek sonuçları karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 35 epilepsi hastası ve 35 sağlıklı kontrol alındı. Epilepsi hastaları ve sağlıklı gruplar arasında yaş (p=0,865), cinsiyet (p=1,000), eğitim (p=0,332), sigara kullanımı (p=0,332) ve vücut kitle indeksleri (p=0,155) arasında anlamlı fark izlenmedi. Koşullu ağrı modülasyonu hastalarının 17'sinde (%48,6) <1 olacak şekilde sağlıklı kontrollere göre (N=3 (%8,6)) istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterecek şekilde santral sensitizasyon varlığını gösterdi. Kantitatif duyusal iv test sonuçları hasta ve kontrol grupları için karşılaştırıldığında hasta grubunda BAE değerleri düşük (p=0,036) saptanırken, TS değerleri arasında fark belirlenmedi. Klinik ölçek sonuçları SaS+ ve SaS- epilepsi hastaları ile kontrol grupları için karşılaştırıldığında SSE, ADA-moderate ve ADA-total değerleri (p değerleri sırasıyla 0,001, 0,016, 0,039) arasında anlamlı farklılık izlendi. Gruplar arasında BDÖ dağılımları arasında anlamlı farklılık (p=0,001) izlendi ve SaS+ epilepsi hastalarının %35,3'ünde, SaS- epilepsi hastalarının %11,91'inde hafif depresyon saptanırken sağlıklı grupta depresyon izlenmedi. Sonuç: Epilepsi ve ağrılı semptomlar en sık birliktelik gösteren komorbiditelerdir. Bu durum her iki hastalığın patofizyolojisinde santral sensitizasyon mekanizmalarının rol oynaması ile açıklanabilir. Bu tez çalışması ile epilepsi hastalarında kontrollere oranla ağrı duyarlılığının istatiksel olarak anlamlı şekilde artmış olduğu hem ağrı eşiğindeki ve hem de santral sensitizasyondaki farklılıkla gösterilmiştir. Santral sensitizasyonun varlığı aynı zamanda epilepsi hastalarında semptom olmadığı halde, klinik ölçekle saptanan hafif depresyonla da ilişkilendirilmiştir. Bu bilgiler ışığında epilepsi hastalarının takip ve tedavi sürecinde bu durum göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar kelimeler: Epilepsi, ağrı, santral sensitizasyon, kantitatif duyu testleri, santral sensitizasyon ölçekleri, algometre, ağrı eşiği, basınç ağrı eşiği, temporal summasyon, koşullu ağrı modülasyonu

Algometre cihazıAğrıAğrı eşiği+3
Ayşe Gül Karaman
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl skleroz hastalarında optik koherans tomografi, manyetik rezonans volümetrik ve kalınlık ölçümleri ile kognisyonun yapay zeka tabanlı değerlendirilmesi

Multipl skleroz(MS) hastalarında bilişsel problemler %40-70 oranında görülmektedir. Daha önceki yıllarda bilişsel etkilenim hastalık sürecinin takibinde çok dikkate alınmamışken artık önemi bilinmekte ve tedavi stratejilerinde yerini almaktadır. MS'in preklinik fazı olarak kabul edilen radyolojik izole sendrom döneminde bile %20-25 oranında, çeşitli düzeylerde kognitif etkilenme olduğu gösterilmiştir. MS hastalığı seyrinin erken dönemlerinde yapılacak ölçümlerle hastaların bilişsel fonksiyonları arasında korelasyon olduğunu gösterebilmek ve riskli hastaları belirleyebilmek klinik olarak kognitif patoloji ortaya çıkmadan önce bireylerde takip ve tedaviye yönelik stratejiler belirlememizde yardımcı olabilir. Bu çalışmada MS tanılı hastaların kognitif durumunun retinal sinir lifi tabakası (RSLT), makula hacmi, total retina kalınlığı, yüzeyel ve derin damar dansiteleri ile beyin manyetik rezonans görüntülerinde (MRG) izlenen volümetrik ölçümler ile arasında ilişki olup olmadığının değerlendirilmesi ve MS hastalarında saptanan nörodejenerasyonun sağlıklı bireyler ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı polikliniklerinde takipli 60 MS hastası ile herhangi bir nedenle nöroloji polikliniğine başvuran, santral sinir sisteminin inflamatuar ya da demiyelinizan hastalığı tanısı ve bulgusu olmayan, kognitif olarak normal 35 birey kontrol grubu olarak alınmıştır. Tüm hasta ve kontrol grubuna ayrıntılı kognitif testler ile birlikte, optik koherans tomografi(OKT), OKT-A, volümetrik beyin mrg ölçümleri yapılmıştır. Tüm sonuçlar yapay zeka tabanlı analizlerle kognisyonu en iyi tahmin eden model ile karşılaştırılarak analiz edilmiştir. Yapılan değerlendirmelerde, MS hastalarında optik nörit (ON) öyküsünden bağımsız olarak OKT ve OKT-anjiyografi parametrelerinde düşüş gözlenmiş, bu düşüş ON geçirenlerde daha belirgin saptanmıştır. Kullanılan kognitif testlerden Sembol sayı modalite testi (SDMT), tempolu işitsel seri ekleme testi (PASAT) ve çizgi yönü belirleme testi (ÇYBT) testi genel kognitif tabloyu göstermede daha başarılı olmuştur. OKT-Anjiyografide ölçülen yüzeyel ve derin tabaka damar dansiteleri bölgesel farklılıklar olmakla birlikte kontrol grubuna göre düşük saptanmış olup özellikle derin damar tabakasına ait ölçümler kognitif kaybı olan hastalarda daha düşük saptanmıştır. EDSS dizabilite skoru yüksek vakalarda OKT, OKT-Anjiyografi ve kognisyon ile ilişkili beyin bölge atrofi ölçümleri daha düşük saptanmıştır. Yapay zeka tabanlı makine öğrenmesi (ML) modellemeleri ile test edildiğinde doğruluk oranlarımız farklı veri setleri ile %60-%73 arasında saptanmıştıtr. Sonuç olarak çalışmamızda MS hastalarının kognitif durumları, rutin takipte kullanılan OKT, OKT-A ve MR ölçümlerinde elde edilen veriler ile yapay zeka kullanılarak tanımlanmaya çalışılmıştır. Yapılan testlerde doğruluk oranları %73 'lere varsa da klinik kullanım için ML modellerinde kesinlik ve duyarlılık oranlarını göz önüne alarak başarı oranını arttırmak gerekmektedir.

Güven Girgin
Baskent University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik serebrovasküler hastalıklarda koagülasyon parametreleri

Bülent Yalman
Karadeniz Technical University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl skleroz hastalarında klinik ve demografik özellikler

Özlem Acar
Karadeniz Technical University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aterosklerotik serebral iskemili hastalarda plazma okside ldl antikor düzeylerinin karotid arter patalojisi ile ilişkisi

Sema İpek
Karadeniz Technical University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemikserebrovasküler hastalıklarda matriks metalloproteinaz-9 aktivitesinin bir risk ve prognostik faktör olarak önemi

Vildan Altunayoğlu
Karadeniz Technical University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anjiotensin konverting enzim (ACE)I/D gen polimorfizminin auralı migreni olan hastalarda araştırılması

Migren, sık görülen epizodik primer baş ağrısı olup, halen patogenezine ait bilinmeyen pek çok nokta bulunmaktadır. Migren, ortaya çıkışında genetik ve çevresel faktörlerin birlikte rol oynadığı bir hastalıktır. Aurasız migrenli hastalarda ACE geni I/D Polimorfizminin araştırılmasına rağmen, auralı migrenli hastalarda henüz yayımlanmış bir çalışma bulunmamaktadır.Bu çalışma bildiğimiz kadarı ile auralı migreni olan hastalarda ACE geni I/D geni polimorfizminin araştırıldığı ilk çalışmadır. Uluslararası Başağrısı Komitesinin (UBK) kriterlerine göre auralı migren tanısı konulan 53 auralı migrenli hastada ACE gen (I/D) polimorfizmi araştırıldı. Tüm hastalardan bilgilendirme onay formu alındıktan sonra DNA ayrıştırımı için EDTA'lı tüplere 10 cc kan örneği alındı. İzole edilen genomik DNA daha önceden tanımlanan yöntemlerle anjiotensin konverting enzim gen poimorfizmi açısından araştırıldı. Elde edilen sonuçlar daha önceden Türk populasyonunda sağlıklı bireylerle yapılmış çalışmalarla karşılaştırıldı. Auralı migren tanısı alan hastalar ACE DD genotipi açısından yüksek insidans göstermiştir. Normal populasyonla karşılaştırıldığında DD genotipi belirgin olarak yüksek saptanmıştır (p=0.000). DD genotipine sahip bireylerle ID genotipine sahip bireyler karşılaştırıldığında DD genotipi istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek bulunmuştur (p=0.000). ACE gen polimorfizmi nefropati, koroner arter hastalıklar gibi vasküler hastalıklarla ilişkilendirilmiştir. Migrenin bir alt grubunu oluşturan auralı migrende patogenezde rol oynadığı düşünülen vasküler disreaksiyon ve/veya otonomik disregülasyonun ACE gen polimorfizminde anlamlı farklılık gösteren DD genotipi ile bağlantılı olabileceği sonucuna varılmıştır. Polimorfizmlerden kaynaklanan protein fonksiyonundaki değişiklikler hastalığa yatkınlığı ve hastalığın gelişindeki klinik tabloyu açıklayabilmektedir. Çalışmamız, bulgularının migren proflaksisinde kullanıldığı bilinen ACE inhibitörlerine hastaların vereceği yanıt açısından da önemli olabileceği düşünülmektedir.

Bahriye Horasanlı
Baskent University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vasküler risk faktörleri bulunan asemptomatik ve semptomatik hastalarda aspirin direnci ve trombosit glikoprotein ıııa gen polimorfizminin rolü

Vasküler hastalıklardan korunmada yaygın olarak kullanılan aspirin, her hastada istenen etkinliği gösterememekte ve aspirin tedavisi altında tekrarlayıcı iskemik olaylar görülebilmektedir. Gelisiminde birçok mekanizmanın öne sürüldüğü, "aspirin direnci" olarak tanımlanan bu durumun sıklığı, yüksek riskli hastalarda %5-45 olarak bildirilmektedir. Çalısmamız vasküler risk faktörleri bulunan hastalarda, aspirin direnci oranı ile aspirin dozu, preparat özelliği ve glikoprotein IIIa PlA1/A2 polimorfizmi arasındaki iliskiyi belirlemek amacıyla planlanmıstır. Vasküler risk faktörü bulunan, birincil ya da ikincil korunma için aspirin kullanan 208 hasta çalısmaya alındı. Hastalar aspirin kullanımlarına ve kliniklerine göre gruplandırıldı. Akut iskemik inme kliniği ile basvuran 75 hasta semptomatik, inme dısı nedenlerle takip edilen 133 hasta ise asemptomatik kabul edildi. Semptomatik olan hastalar, inme sırasındaki aspirin kullanma durumlarına göre iki gruba ayrıldı. Hastalarda PFA-100 sistemi (Col/Epi kartusu) ile aspirin direnci ölçüldü ve glikoprotein IIIa PlA1/A2 polimorfizmleri PCR tekniği ile belirlendi. Tüm gruplar bir arada değerlendirildiğinde aspirin direnci oranı %32,2 olarak saptandı. Direnç saptanan hastaların yas ortalaması istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksekti (p=0,009). Asemptomatik grup ile "aspirin kullanırken semptomatik olan" grubun direnç oranları benzerdi. En yüksek direnç oranı (%39,3)100 mg enterik kaplı preparat kullanan hastalarda saptandı. Aspirin dozunun artırılması ve/veya enterik kaplı olmayan preparatlara geçilmesi %36 ile %60 arasında değisen oranlarda aspirine duyarlılık sağladı. Daha önce aspirine duyarlı olduğu gösterilen hastalarda tekrarlayan ölçümlerde zaman içinde %14 oranında aspirin direnci gelisimi olduğu gözlendi. GpIIIa PlA1/A2 polimorfizmi ile aspirin direnci ve aterotrombotik inme gelisimi arasında anlamlı iliski saptanmadı. Sonuç olarak aspirinin etkisinde doz ve preparat özelliğine bağlı olarak ve zaman içinde değisiklik görülebilmektedir. GpIIIa PlA1/A2 polimorfizmi ile aspirin direnci ve aterotrombotik inme gelisimi arasında iliski gösterilememistir.

Eda Derle Çiftçi
Baskent University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beyin manyetik rezonans görüntüleme hiperintens odağı olan migren hastalarında tromboza eğilim yaratan genetik faktörlerin rolü

Migren, tüm dünyada sık karşılaşılan sorunlardan biridir. Migren patogenezi halen tam olarak anlaşılmamıştır. Migren ortaya çıkmasında genetik ve çevresel faktörlerin rol aldığı bilinmektedir. Migren ve inme birlikteliği birçok çalışmada gösterilmiş, tek başına migren iskemik inme için risk faktörü olarak bulunmuştur. Migrende normal popülasyona göre subklinik beyin lezyonu sıklığı daha fazla görülmektedir, bunun artmış inme riski ile ilişkisi araştırılmaktadır. Tromboza eğilim yaratan genetik faktörler migren olgularında daha önceden de araştırılmış fakat subklinik beyin lezyonları ile ilişkisinin araştırıldığı metilentetrahidrofolat redüktaz gen mutasyonu dışında çalışmaya rastlanmamıştır. Biz migren hastalarında aktif protein C rezistansına neden olan Faktör V Leiden, protrombin aktivitesinin artmasına neden olan Protrombin G20210A mutasyonu, metilentetrahidrofolat redüktaz enziminin termolabil hale gelmesini sağlayarak homosistein seviyelerinin hafif artışına neden olduğu düşünülen metilentetrehidrofolat redüktaz gen mutasyonu ve anjiyotensin konverting enzim seviyelerini arttırarak ateroskleroza katkısı olduğu düşünülen anjiyotensin konverting enzim gen polimorfizmini ve bu faktörlerin Beyin MRG'deki hiperintens lezyonlar ile ilişkisini araştırdık. Bu çalışmadaki amaç bu mutasyon ve polimorfizmlerin migren riskini ve beyin MRG'de hiperintens lezyon riskini artırp artırmadığını belirlemekti. Bu amaçla daha önceden beyin MRG tetkiki bulunan ve migren tanısı konulan 160 hasta çalışmaya alındı. Hastalar beyin MRG normal olanlar ve beyin MRG'de hiperintens lezyonu olanlar olamk üzere iki gruba ayrıldı. Tüm hastalardan bilgilendirilmiş onam formu alındıktan sonra DNA ayrıştırımı için EDTA'lı tüplere 10 cc. kan örneği alındı. İzole edilen genomik DNA mutasyon ve polimorfizmler açısından araştırıldı. Sonuçlar daha önce yapılmış olan sağlıklı Türk popülasyon çalışması ile de karşılaştırıldı. Faktör V Leiden heterozigot birey oranı tüm migrenlilerde %3,1 olarak saptandı. Hiç homozigot bireye rastlanmadı. Normal Türk popülasyonu ile karşılaştırılınca istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. MRG'de hiperintens lezyonu olan grupta %5 heterozigot birey saptandı. Hiperintens lezyonu olan ve olmayan grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Auralı ve aurasız migren grupları arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Protrombin G20210A mutasyon oranı tüm migrenlilerde %1,9 bulundu heterozigot bireylerin tamamı MRG normal hasta grubunda idi. Pt 20210A için migrenlilerde sağlıklı popülasyona göre, auralı ve aurasız migren arasında ve beyin mRG özelliğine göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Metilentetrahidrofolat redüktaz enzimi C677T mutasyon oranı tüm migren grubunda %5 saptandı, MRG normal olanlarda %6,3, hiperintens lezyonu olanlarda %3.8 oranında bulundu. MTHFR C677T mutasyonu için migrenlilerde sağlıklı popülasyona göre, auralı ve aurasız migren arasında ve MRG özelliğine göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Anjiotensin konverting enzim D/D, genotip frekansı %70,6 tüm migrenlilerde sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu (p=.0001). Tüm migren grubu içinde MRG lezyonuna göre hastalar karşılaştırıldığında beyin MRG'de hiperintens lezyonu olan grupta %32,5, olmayan gruba göre %13,8 I/D genotipi anlamlı yüksek bulunmuştur (p=.02). Sonuç olarak; Faktör V Leiden, Protrombin G20210A ve Metilentetrahidrofolat redüktaz C677T gen mutasyonları migrenliler için ve beyin MRG lezyonu için bizim popülasyonumuzda risk faktörü olarak bulunmamıştır. Anjiyotensin konverting enzim D/D polimorfizmi migren hastalığı için risk faktörü olarak bulunmuştur. I/D polimorfizmi ise migrenlilerde beyin MRG hiperintens lezyonları için risk faktörü olarak bulunmuştur. Diğer mutasyonlar için daha çok sayıda hastanın olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır.

Ruhsen Öcal
Baskent University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aurasız migrenlilerde TNF-a308 G/A polimorfizmi ve serum TNf-a düzeyleri arasında ilişki

Migren primer bir baş ağrısıdır ve patafizyolojisi henüz tam olarak anlaşılamamış olmasın rağmen genetik ve çevresel faötörlerin etkili olduğu düşünülmektedir. Tümör nekrozis faktör α (TNF-α) nörovasküler inflamasyonda ağrı medyatörüdür, ayrıca migren tipi başağrısı oluşumunda potansiyel mekanizma olabilir. Bu çalışmada TNFα-308 G/A polimorfizminin varlığınınnmigren rikini artırıp artırmadığı ve serum TNFα düzeyi üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Aurasız migren tanısı alan 70 hasta ve sağlıklı 65 gönüllü çalışmaya alındı.tüm hastalardan bilginedirilmiş onam formu alındıktan sonra DNA izalasyonu için kan örneği alındı ve TNFα-308 G/A polimorfizmine bakıldı. Ayrıca hastalardan migren atağı sırasında ve baş ağrısının olmadığı en az yedi günden sonra da ataksız dönem kanı alındı ve serum TNFα düzeyine bakıldı. Türk popülasyonu için hastalardan ve sağlıklı gönüllülerden elde edilen bulgular istatiksel olarak karşılaştırıldı. Aurasız migrenli hastalarda sağlıklı popülasyona göre A/A genotipi daha fazla görüldü. Migren atağı sırasında serum TNFα düzeyi daha yüksek bulundu. G/A genotipi taşıyan hastaların ataklı ve ataksız dönemlerindeki TNFα düzeyleri karşılaştırıldığında aradaki fark istatiksel olarak anlamalı bulundu. G/A ve A/A genotipli hastaların atak sırasında alınan serum TNFα düzeyleri arasındaki fark da istatiksel olarak anlamlıydı ve TNFα düzeyleri daha yüksekti. TNFα-308 G/A polimorfizmi etnik gruplara göre farklılık göstermektedir. Türk popülasyonunda A/A genotipine sahip olmak migren gelişimi açısından bir risk faktörü olabilir. TNFα-308 G/A polimorfizmi ve TNFα düzeyi arasındaki ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için TNFα' nın plazma düzeyi atakların başlangıcından sonra, geçen zamana körele edilmelidir.

Derya Tatlısuluoğlu
Baskent University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik inme ile ortalama trombosit hacmi ilişkisi

Trombositler inme patogenezinde yer alan vasküler hastalıkların oluşumunda büyük rol oynarlar. Trombosit büyüklüğü, ortalama trombosit hacmi (OTH) olarak ölçülür ve trombosit aktivitesini gösterir. Büyük trombositler küçük trombositlere göre daha yoğun granüller içerirler ve daha fazla serotonin ve betatromboglobulin (β-TG) salgılarlar. Bu çalışmada, inme öncesi OTH değeri bulunan hastalarda akut iskemik inme ve inme sonrası 1. hafta OTH değerlerindeki değişim araştırıldı. Bu değişimin inme risk faktörleri, biyokimyasal parametreler, etyoloji ve lokalizasyon ile ilişkisi değerlendirildi. Çalışmaya klinik ve radyolojik değerlendirme ile akut iskemik inme tanısı almış ve inme etyolojisi modifiye Trial of Org 10172 in Acute Stroke Treatment (TOAST) sınıflandırmasına göre, lokalizasyonu modifiye Bamford sınıflandırmasına göre yapılmış ve inme risk faktörleri incelenen 67 hasta alındı. Trombosit sayısı ve hacmi için hasta dosyalarından inme öncesi (başka nedenlerle diğer polikliniklere başvurularında), inme semptomları ile başvurduktan sonra ilk 24 saat içinde ve ortalama 1 hafta sonraki laboratuvar değerleri incelendi. İnme öncesi (9.59 ± 1.72), akut inme dönemi (9.84 ± 1.64) ve inme sonrası 1. hafta (10.59 ± 2.26) OTH düzeyleri değerlendirildiğinde zaman içerisinde OTH düzeyinin artış gösterdiği saptanmıştır (p < 0.0001); bu artış inme sonrası 1. haftada gerçekleşmektedir (p < 0.016). Başvuru sırasındaki OTH değeri ile yaş arasında pozitif yönde korelasyon saptanmıştır (r=0270; p<0.05). Atrial fibrilasyonu olanların olmayanlara göre OTH değişim oranı farklı saptanmıştır (p>0.006). Cinsiyet değerlendirildiğinde, erkek hastalarda (n=38) zaman içinde OTH değeri artışının, kadın hastalara (n=29) göre daha yüksek olduğu saptanmıştır (p=0.013). Sonuç olarak, akut iskemik inmeli hastalarda inme sonrası 1. haftada OTH'nin trombosit sayısında değişim olmadığı halde arttığı saptandı.

Zeynep Özözen Ayas
Baskent University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Başağrısı yakınması ile başvuran geriatri yaş grubu hastalarının 3. uluslararası başağrısı sınıflandırma ölçeğine göre retrospektif olarak değerlendirilmesi

Başağrısı, toplumda en sık görülen, nöroloji ve acil polikliniklerine başvurular değerlendirildiğinde de ilk sıralarda yer alan yakınmalar arasındadır. Başağrısı görülme sıklığının, yaşlılarda da gençlerdekine yakın olmasına karşın, ileri yaşlarda daha tehlikeli durumların da başağrısına neden olabileceği bilindiğinden, değerlendirilmelerin dikkatli yapılması gerekmektedir. Bu çalışma 65 yaş üstü hastalarda, başağrısının epidemiyolojik özelliklerini, etyolojik faktörlerini ve tedaviye yanıtı değerlendirebilmek amacıyla yapılmıştır. Retrospektif olarak yaptığımız bu çalışmada, 2011-2013 yılları arasında, başağrısı (R51 tanı kodlu) yakınması ile başvurmuş olan 65 yaş ve üstü [yaş ortalaması 73,5±6,9 ] 175 hastanın [49 erkek (% 28), 126 kadın (% 72)] verileri incelenmiştir. Baş ağrısı sınıflandırması, öykü ve ileri tetkik sonuçları dikkate alınarak yapılmış; kriter olarak da "Uluslararası Baş ağrısı Sınıflandırma Ölçeği III" kriterleri kullanılmıştır. Sonuçta epidemiyolojik olarak sıklık, kadınlarda erkeklere göre daha yüksek bulunmuştur. En sık görülen başağrısı türü, primer başağrısı olarak değerlendirilmiştir (% 81.1). Primer baş ağrıları arasında sırasıyla en sık görülenler gerilim tipi baş ağrısı (% 39.4), trigeminal nevralji (% 31), aurasız migren (% 13.4) ve auralı migren (% 7.7) olarak belirlenmiştir. En sık görülen sekonder başağrıları sırasıyla, hipertansiyon ile ilişkili başağrısı (% 24.2), temporal arterite bağlı başağrısı (% 18.2), servikal patolojiye bağlı başağrısı (% 18.2) ve intrakraniyal kitleye bağlı başağrısı (% 12.1) olarak saptanmıştır. Beyin MRI görüntülemeleri baş ağrısı tiplerine göre değerlendirildiğinde, primer başağrısı hastalarında en sık iskemik gliotik değişiklikler izlenmiştir (% 73,9). Primer başağrısı profilaksisinde birinci sırada selektif serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI), ikinci sırada trisiklik antidepresanların (TCA) tercih edildiği gözlenmiştir. Eşlik eden risk faktörleri açısından değerlendirme yapıldığında, primer ve sekonder başağrısı grupları arasında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Çalışmamızın sonuçları, benzer şekilde düzenlenmiş diğer epidemiyolojik çalışmalarla uyumlu bulunmuştur. Buna göre yaşlı hastalarda en sık görülen baş ağrısı tipi, primer baş ağrısıdır. İleri yaş hastalarda, başağrısı tanı ve tedavi protokollerinin daha etkin bir hale getirilebilmesi için, prospektif, çok merkezli, daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çalışmaların yararlı olacağı öngörülmüştür.

Baş ağrısıGeriatriRetrospektif çalışmalar+2
İrem Yıldırım
Baskent University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Retina sinir lifi tabakası kalınlığı ile kognitif kayıp arasındaki ilişkinin araştırılması

Retina; reseptörleri, ganglion hücreleri, glial destek hücreleri ve aksonları ile beynin bir uzantısı olarak kabul edilmektedir. Afferent görme yollarının en proksimali olan retina sinir lifi tabakası (RSLT), ganlion nöronları ve bu nöronların optik sinir başını oluşturan aksonlarından oluşur. Son dönemde yapılan çalışmalarda RSLT'nin Alzheimer Hastalığı (AH)'nda incelendiğine dair kanıtlar sunulmuştur. Çalışmamızın amacı; optik koherens tomografi (OKT) yöntemi ile ölçülen RSLT kalınlığının kognitif kaybın derecesi ile ilişkisini araştırmaktır. Çalışmamıza 2012-2013 yılları arasında nöroloji polikliniğine başvuran 60-87 yaş arası 35 Alzheimer hastası, 35 hafif bilişsel bozukluk (HBB) hastası ve 35 gönüllü sağlıklı birey kontrol grubu olarak dahil edilmiştir. Nörokognitif değerlendirme amaçlı standardize mini mental test (SMMT) ve Montreal bilişsel değerlendirme ölçeğinin (MOCA) yanı sıra geniş ölçekli nöropsikolojik test bataryası kullanılmıştır. OKT yöntemi ile RSLT kalınlığı ölçülerek gruplar arası fark araştırılmıştır. RSLT kalınlığının SMMT skorları ve demografik özellikler ile arasındaki ilişki araştırılmıştır. RSLT kalınlığı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında AH ve HBB gruplarında anlamlı derecede düşük saptanmıştır (p< 0.001) . HBB grubu ile AH grubu arasında ise RSLT değerleri arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0.05). Bu bulgulara ek olarak SMMT skorları ve RSLT değerleri arasında anlamlı derecede korelasyon saptanmıştır (p< 0.05). Yaş ile birlikte RSLT'de anlamlı derecede incelme saptanmıştır (p<0.05). Çalışmamızda AH ve HBB gruplarında OKT yöntemi ile ölçülen RSLT'de incelme olması retina sinir lifi dejenerasyonu ile santral sinir sistemi dejenerasyonunun eş zamanlı olabileceğini ve gelecekte RSLT ölçümünün hastalığın erken tanısında ve progresyonunun izleminde yararlı olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Retina sinir lifi tabakası, optik koherens tomografi, Alzheimer hastalığı, hafif bilişsel bozukluk, korelasyon

Ece Özdemir Öktem
Baskent University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalığı ve Parkinson hastalığı demansı olan hastaların optik koherans tomografi bulguları

Retina; reseptörleri, gangliyon hücreleri, glial destek hücreleri ve aksonları ile beynin bir uzantısı olarak kabul edilmektedir. Afferent görme yollarının en proksimali olan retina sinir lifi tabakası (RSLT), gangliyon nöronları ve bu nöronların optik sinir başını oluşturan aksonlarından oluşur. PH'deki dopaminerjik nörodejenerasyonun derecesini belirlemek için, retina, beynin bir penceresi olarak kabul edilebilir. Son dönemde yapılan çalışmalarda RSLT' nin Parkinson Hastalığı (PH)'nda inceldiğine dair kanıtlar sunulmuştur. Çalışmamızın amacı; optik koherens tomografi (OKT) yöntemi ile ölçülen RSLT kalınlığının, PH'nin evresi ve şiddeti ile ilişkisini araştırmaktır. Çalışmamıza Aralık 2012-Aralık 2013 tarileri arasında nöroloji polikliniğine başvuran 60-87 yaş arası, 20 Parkinson hastası, 20 PH demansı (PH-D) hastası ve 20 gönüllü sağlıklı birey kontrol grubu olarak dahil edilmiştir. PH evresini belirlemek için Hoehn&Yahr evrelemesi ve PH şiddetini belirlemek için Birleşik PH Değerlendirme Ölçeği (BPHDÖ) kullanılmıştır, ayrıca nörokognitif değerlendirme amaçlı standardize mini mental test (SMMT) ve Montreal bilişsel (kognitif) değerlendirme ölçeği (MoCA) kullanılmıştır. OKT yöntemi ile RSLT kalınlığı ölçülerek gruplar arası fark araştırılmıştır. RSLT kalınlığının H&Y evresi ve BPHDÖ skorları ve demografik özellikler ile arasındaki ilişki araştırılmıştır. RSLT kalınlığı, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, PH ve PH-D gruplarında anlamlı derecede düşük saptanmıştır (p<0.01). PH-D grubu ile PH grubu arasında ise RSLT değerleri açısından anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Bu bulgulara ek olarak, BPHDÖ skorları, H&Y evresi ve hastalık süresi ile RSLT kalınlığı değerleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0.05). Yaş ile birlikte RSLT'de anlamlı derecede incelme saptanmıştır (p<0.05). Çalışmamızda, PH ve PH-D gruplarında OKT yöntemi ile ölçülen RSLT'de incelme olması, retina sinir lifi dejenerasyonu ile santral sinir sistemindeki dopaminerjik dejenerasyonun eş zamanlı olabileceğini ve gelecekte RSLT kalınlığının ölçümünün hastalığın erken tanısında ve progresyonunun izleminde yararı olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Retina sinir lifi tabakası, optik koherens tomografi, Parkinson hastalığı, Parkinson hastalığı demansı, korelasyon

DemansKorelasyonParkinson hastalığı+3
Pınar Çınar
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karotis arter stenozunda stentleme ve karotis endarterektominin uzun dönem sonuçlarının karşılaştırılması

İnme tüm dünyada önemli morbidite ve mortalite nedenlerinden birisidir. İskemiye bağlı inmelerin en az %15-20'si karotis darlığı ile ilişkilidir. Bu hastalığın tedavisi 1950'li yıllarda karotis arter endarterektomisi (KEA) ile başlamış, zamanla randomize kontrollü çalışmaların kılavuzluğunda artan deneyimler ve teknolojik gelişmeler, morbiditesi ve moratilitesi en az endarterektomi kadar düşük olan balon anjioplasti ve karotis artere stent (KAS) yerleştirme işlemlerini ön plana çıkarmıştır. Bu çalışmada merkezimizde karotis arter darlığı nedeniyle stentleme ve endarterektomi uygulanan hastalarda yapılan tedavinin erken ve geç dönem klinik sonuçlara ve re-stenoz oranlarına etkisini karşılaştırılmıştır. Merkezimizde 2001–2013 yılları arasında semptomatik ve asemptomatik karotis arter hastalığı nedeniyle revaskülarizasyon uygulanan hastalar retrospektif olarak incelendi. Hastalar karotis endarterektomi ve karotis stentleme yapılan olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Yaptığımız çalışmada regionel anestezi altında karotis endarterektomi yapılmış 176 hastanın (194 lezyon) sonuçları ile karotis artere stent uygulanan 108 hastanın (115 lezyon) sonuçları retrospektif olarak karşılaştırıldı. Her iki grupta demografik özellikler yönünden hiperlipidemi ve sigara içimi dışında fark yoktu. Cerrahi grupta asemptomatik hasta sayısı daha fazlaydı. Hastalar işlem sonrası ilk 30 günlük dönem ve geç dönem (>1 ay) serebrovasküler olay (SVO), geçici iskemik atak(GİA), amarozis fugaks ve minör komplikasyonlar, hastanede kalış süreleri, antikoagulasyon tedavi farklılıkları, mortalite, re-stenoz açısından karotis doppler usg ile değerlendirildi. >%50 üzerindeki darlıklar restenoz olarak değerlendirildi. İşlem sonrası ilk 30 gün içerisinde SVO, GİA ve amarozis fugax, mortalite açısından her iki grup arasında anlamlı fark görülmedi. KAS grubunda ilk 30 gün içerisinde nörolojik komplikasyonlar, KEA grubunda ise lokal komplikasyonlar daha fazla oranda görüldü. Hastanede kalma açısından KAS grubu lehine anlamlı farklılık saptandı (KAS ort 4,5±4,4 ve KEA 5,9±5,8; p<0,001). KEA için ortalama kontrol süresi 18 ay, KAS için 8 ay olarak saptandı (p=0,003). KEA grubunda KAS'a göre geç dönem inme, mortalite ve re-stenoz oranın daha fazla olduğu izlendi, anlamlı farklılık saptanmadı. Özellikle semptomatik hastalarda KAS grubunda restenoz oranları anlamlı oranda düşük saptandı (KEA %16,4 ve KAS %4,4; p=0,045) Karotis stent ve endarterektomi komplikasyonlarının minimum düzeye indirilmesi için hasta seçimine, işlem öncesi ve sonrası prosedürlere çok dikkat edilmesi gerekmektedir. Karotis arter aterosklerotik hastalığında endovasküler stentleme işlemi karotid endarterektomiye giderek artan oranda alternatif olarak gösterilmektedir. Özellikle cerrahi için yüksek risk taşıyan hasta grubunda tek seçenek olarak görülmektedir. Deneyimin artması, kullanılan malzemelerin gelişmesi ve yeni ilaç tedavi protokolleri ile tekniğin uygulanabilirliği her geçen gün daha da artmaktadır. Anahtar Kelimeler: Karotis arter darlığı, stentleme, endarterektomi, restenoz

EndarterektomiEndarterektomi-karotidKarotis arteri hastalıkları+3
Tuba Akıncı
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş dönmesi ile başvuran hastaların demografik ve etyolojik özelliklerinin retrospektif değerlendirilmesi

Baş dönmesi hem en sık görülen şikayetlerden hem de acil servis ve polikliniklere en sık başvuru nedenlerinden biridir. Baş dönmesi toplumda çok sık görülmesi ve bunun sonucunda toplumun çok geniş bir kısmını etkilemesi, bazen de hayati tehlike yaratabilecek hastalıkların belirtisi olması nedeniyle etyolojisine yönelik yapılan çalışmalar önem taşımaktadır. Bu çalışmada baş dönmesi ile başvuran hastaların yaklaşımında faydalı olması amacıyla, etyolojik ve semptomatolojik özellikler ve alt gruplar belirlendi. Çalışmada Ağustos 2012-Ağustos 2013 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı tarafından baş dönmesi nedeniyle değerlendirilen, 491 kadın (%61,8), 303 erkek (%38,2) toplam 794 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Baş dönmesi hastaları semptom ve tanılarına göre gruplandırıldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre hastaların yaş ortalaması 59,9±18,2 idi. Hastalar tanılarına göre gruplandığında periferik grupta 408 (%51,4), santral grupta 129 (%16,2), psikojenik grupta 37 (%4,7), sistemik grupta 55 (%6,9) ve tanısı belirsiz grupta 165 (%20,8) hasta yer aldı. Hastalar ana semptomlarına göre gruplandığında vertigo grubunda 481 (%60,6), dengesizlik grubunda 157 (%19,8), presenkop grubunda 21 (%2,6), nonspesifik sersemlik hissi grubunda 135 (%17) hasta yer aldı. Hastaların tümünde ve tüm tanı gruplarında kadın cinsiyet sayıca üstün bulundu, psikojenik grupta bu üstünlük istatistiksel olarak anlamlıydı. Dengesizlik grubunda erkek cinsiyet, diğer semptom gruplarında kadın cinsiyet sayıca üstün bulundu. Psikojenik grupta ortalama yaş istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük izlendi. Dengesizlik grubunda ortalama yaş, vertigo ve nonspesifik sersemlik hissi grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptandı. Ana semptom olarak periferik grupta vertigo (%93,9), santral grupta dengesizlik (%46,5) ve vertigo (43,3), psikojenik ve sistemik grupta nonspesifik sersemlik hissi (%48,6 ve %52,7), tanısı belirsiz grupta nonspesifik sersemlik hissi (%41,8) ve dengesizlik (%40,6) daha fazla izlenmiştir. Bulantı-kusma ve kulak şikayeti periferik grupta, baş ağrısı, ek santral semptom ve ataksi santral grupta, psikojenik semptom psikojenik grupta daha fazla saptandı. Hipertansiyon (HT) sistemik grupta, geçirilmiş iskemik inme santral ve sistemik grupta, koroner arter hastalığı (KAH) santral, sistemik ve tanısı belirsiz grupta, dislipidemi tanısı belirsiz ve psikojenik grupta diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla saptandı. Santral grupta en sık iskemik inme (%38), parkinson (%13,2), migrenöz vertigo (%13,2), geçici iskemik atak (%7); periferik grupta en sık benign paroksismal pozisyonel vertigo (BPPV) (%34,3), vestibüler nörit (%4,9), Ménière hastalığı (%3,4); sistemik grupta en sık ortostatik hipotansiyon (%27,3), tansiyon dengesizliği (%25,5), vazovagal presenkop (%9,1) ve ilaç yan etkisi (%9,1) saptandı. Tüm hastalar birlikte değerlendirildiğinde en sık izlenen spesifik nedenler sırasıyla BPPV, iskemik inme, psikojenik nedenler, vestibüler nörit, migrenöz vertigo olarak belirlendi. Bu bulgular, baş dönmesi ile başvuran hastaların çoğunda özellikle vertigo tanımlayanlarda periferik nedenler görülmekle birlikte diğer nedenlerin de oldukça çok hastada görülmesi ve çok çeşitli olması nedeniyle gözardı edilmemesi gerektiğini göstermektedir.

Belirti ve semptomlarDemografiEtyoloji+2
Tülay Güler
Baskent University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Migren hastalarında beyaz cevher hiperintensiteleri ile retinal sinir lifi tabakası, ganglion hücre tabakası ve koroid tabaka kalınlığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Migren primer başağrılarının önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Normal populasyon ile karşılaştırıldığında migren hastalarında beyaz cevher hiperintensiteleri daha sık görülmektedir. Bu lezyonların patofizyolojisi net olarak bilinmemektedir. Önerilen bir teori; bu lezyonların migren atakları ile indüklenen serebral hipoperfüzyonun indirekt bir göstergesi olduğu yönündedir. Bu çalışmada migren tanısı olan hastalarda retinal sinir lifi tabakası (RSLT) , koroid ve ganglion hücre tabakası kalınlığının beyin manyetik rezonans görüntülerinde (MRG) izlenen beyaz cevher hiperintensiteleri ile arasında ilişki olup olmadığının değerlendirilmesi ve migren hastalarında saptanan kalınlıkların sağlıklı bireyler ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışma ile bu lezyonların oluşumunda önerilen bir teori olan serebral hipoperfüzyonun rolü olup olmadığının değerlendirilmesi beklenmektedir. Çalışmaya Mayıs 2015 ve Aralık 2015 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı polikliniklerinde değerlendirilen migreni olan ve beyin MRG'de beyaz cevher değişikliği olmayan 35 hasta , migreni olan ve beyin MRG'de beyaz cevher hiperintensitesi olan 37 hasta ve kontrol grubunda 37 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Optik koherens yöntemi ile retinal sinir lifi tabakası, koroid ve ganglion hücre tabakası kalınlığı ölçülerek gruplar arası fark araştırılmıştır. Beyaz cevher hiperintensiteleri bulunan migren hastaları ile bulunmayan hastalar arasında RSLT, koroid ve ganglion hücre tabakası kalınlıkları arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Migreni olan hastalar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında RSLT ve ganglion hücre tabakası kalınlıkları arasında anlamlı bir değişiklik gösterilmemiştir (p>0.05). Koroid kalınlıkları migreni olan hastalarda kontrol grubuna göre anlamlı oranda ince saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak ; çalışmamızda migren hastalarında BCH varlığı ile RSLT, koroid ve ganglion hücre tabakası kalınlıkları arasında fark izlenmemesi bu lezyonlarının patofizyolojisinde serebral hipoperfüzyon teorisinin tek başına yeterli olmadığını ve hiperintensitelerin oluşumunun multifaktöryel olabileceğini düşündürmüştür. Ek olarak migren hastalarında koroid incelmenin saptanması, serebral hemodinamik değişikliklerin koroid tabakasının perfüzyon basıncında azalmaya neden olduğunu destekler niteliktedir.

Baş ağrısıBeyaz cevherKoroid+3
İlkin İyigündoğdu
Baskent University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalığındaki psikotik süreçlerde florodeoksiglukoz pozitron emisyon tomografi bulguları

Parkinson Hastalığındaki Psikotik Süreçlerde Florodeoksiglukoz Pozitron Emisyon Tomografi Bulguları Parkinson hastalığı (PH) sık görülen nörodejeneratif hastalıklardan biridir. Primer bulguları olan motor bulguların ön planda olması dışında non-motor (otonomik, davranışsal, bilişsel ve duysal) bulgular da birey hayatında etkilidir. Bu çalışmada, psikotik belirtileri olan ve olmayan PH olgularında metabolik olarak etkilenen beyin bölgelerini tespit etmek ve bunların klinik ve demografik özellikler ile ilişkilerini saptamak amaçlandı. Başkent Üniversitesi Dr. Turgut Noyan Adana Uygulama ve Araştırma Merkezi Nöroloji kliniğine Ocak 2014- Mayıs 2016 tarihleri arasında başvuran PH tanısı almış olgulardan psikoz bulguları olan 13, psikozu olmayan 15 olgu alındı. Nörolojik muayene, Standardize Mini Mental Test (SMMT), Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği (MOBİD), Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği (BPHDÖ) ve Hoehn&Yahr bulguları kaydedildi. Psikotik belirtiler psikiyatri uzmanı tarafından varsanı, sanrı, davranış bozukluğu, düşünce ve duygudurum bozukluğu şekilde sınıflandırıldı. F18-FDG PET/BT bulguları psikozu olan ve olmayan hastalarda, psikozu olanlarda ise belirti durumuna göre karşılaştırıldı. Sonuçlar değerlendirildiğinde demografik verilerde psikoz grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmadı. Görme varsanısı varlığı ile hastalık süresi arasında pozitif ilişki bulundu. MOBİD toplam puan ve alt gruplarında lisan, dikkat ve yönelim puanları, BPHDÖ toplam ve alt gruplarından mental durum, günlük aktivite, motor bölümleri, anksiyete ve depresyon ölçekleri artan puanları ile psikoz varlığı ilişkili bulundu. Parkinson hastalığı tanısı daha uzun süredir olan hastalarda nörodejenerasyonun artması tüm bu motor ve non-motor belirti ve bulguların artmış olarak ortaya çıkmasının sebebi olarak değerlendirilebilir. Psikoz belirtileri olan ve olmayan hastaların PET/BT bulgularının karşılaştırmasında tespit edilen fark anlamlı düzeye ulaşmadı. Bu bulguların görsel değerlendirmeden ziyade sayısal değerlendirme ile işlenmesi halinde anlamlılık düzeyine ulaşacağı düşünülmektedir.

AnksiyeteBiliş bozukluklarıDepresyon+5
Selin Yetkinel
Baskent University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İlaç kesimi veya azaltımı yapılan epilepsi hastalarında relaps risk faktörlerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Uygun antiepileptik tedavi altında hastaların %70'inin remisyona girdiği bilinmektedir. Çocuklarda 1-2 yıl, erişkinlerde 2-5 yıl nöbetsizlik sonrası ilaç kesimi düşünülmektedir. Her 3 hastadan 1'inde ilaç kesimi sonrası ilk 2 yıl içinde relaps görüldüğü bilinmektedir. Bu konuda yapılan çalışmalarda; beyin görüntüleme bulgusu varlığı, EEG de patolojik aktivite ve parsiyel nöbetler başta olmak üzere bazı risk faktörleri belirlenmiştir. Erken başlangıçlı epilepsi ve idiyopatik epilepside ise prognozun iyi olduğu, nöbet rekürrensinin daha düşük olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda, relaps gelişen olgularda hasta ve hastalık özellikleri ile remisyon/relaps süreleri arasındaki ilişki incelenmiş ve relaps hızını etkileyen faktörler araştırılmıştır. İkincil olarak da, remisyon süresini etkileyen faktörler ile relaps sonrası başlanan tedavinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmamızda 6000 Epilepsi hastası retrospektif olarak incelenmiş ve bunları içinden ilaç kesimi veya azaltımı sonrası poliklinikte en az bir yıl izlenerek relaps gelişimi gözlenen 244 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza poliklinikte düzenli takip edilen relaps hastaları alınmış olup, ilaç kesimi/azaltımı sonrası takipten çıkan olgular dahil edilmemiştir. Bu nedenle relaps oranı kesin söylenememekle birlikte, ilaç kesimi sonrası takipten çıkan 510 hastada relaps gelişmediği kabul edilirse, %41 gibi bir relaps oranı tahmin edilebilir. Hastaların %53'ünde ilaç kesimi sonrası ilk 1 yılda relaps geliştiği gözlenmiştir. Politerapi alan hastaların daha geç remisyona girdikleri ve daha erken relaps görüldüğü saptanmış, bu durum yanlış erken monoterapi ve gereksiz politerapi ile ilişkilendirilebilir. Remisyon süresi ile relaps süresi arasında anlamlı ilişki saptanmış ve remisyon süresi uzadıkça daha erken relaps görüldüğü gözlenmiştir. Nöbet başlangıç yaşı, cinsiyet, hastalık süresi, EEG bulgusu ve aile öyküsü ile remisyon/relaps süreleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Nöbet tipinin sayısı ve kesilen tedavi ile relaps süresi arasında anlamlı ilişki saptandı. Nokturnal nöbet, otomatizma ve aura varlığında daha geç remisyon ve erken relaps görülmesine karşın istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: İlaç kesimi sırasında; nöbet çeşitliliği ve remisyon süresi özellikle değerlendirilmesi gereken etkenler olup, tedavinin planlanmasında öncelikle hastadan alınan anamnez dikkate alınmalıdır.

AntikonvülsanlarEpilepsiRetrospektif çalışmalar+3
Didem Öz
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalığında hafif kognitif bozukluk tanısında işitsel P300 testinin klinik tanıya katkısı

Parkinson hastalığında non-motor bulgulardan olan kognitif bozukluklar oldukça sık görülmektedir. Kognitif bozukluğun derecesi hafif kognitif bozukluktan demansa kadar değişik düzeylerde olabilmektedir. 2012 yılında Hareket Bozuklukları Derneği tarafından Parkinson hastalığında hafif kognitif bozukluk tanı kriterleri yayınlanmıştır. Olaya ilişkin potansiyeller kognitif fonksiyonları değerlendirmede bir belirteç olarak kullanılmıştır. Daha önce yapılmış çalışmalarda Parkinson hastalığı demansında P300 değişiklikleri net olarak gösterilmişken, demansı olmayan Parkinson olgularında P300 değişikliklerinin incelendiği çalışmalarda elde edilen sonuçlar tartışmalıdır. Literatürde MDS tanı kriterleri doğrultusunda tanı konmuş PH-HKB olgularında P300 değişikliklerinin değerlendirildiği bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada PH'nda hafif kognitif bozukluk klinik tanısına yardımcı olabilecek ek elektrofizyolojik testlerin olup olmadığını araştırmak, PH'nda demansı olmayan olgularda P300 değişikliklerini incelemek ve hastaların kognitif özellikleri ile P300 değişikliklerinin korelasyonuna bakmak hedeflenmiştir. 2012 MDS 2. aşama tanı kriterleri doğrultusunda hafif kognitif bozukluk tanısı konmuş 20 Parkinson hastası (PH-HKB), kognitif bozukluğu saptanmayan 21 Parkinson hastası (PH-Normal) ve yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi bakımından eşleştirilmiş 20 sağlıklı gönüllü (Kontrol) çalışmaya dahil edildi ve tüm katılımcılar standart işitsel 'odd ball paradigm' yöntemi doğrultusunda P300 testi ile değerlendirildi. Elde edilen traselerde N100, P200, N200, P300 latansları ile pikten pike N100-P200, P200-N200, N200-P300 amplitüdleri ölçüldü ve analiz edildi. PH-HKB grubunda Fz, Cz ve Pz elektrotlarından kayıtlanan P300 latansları ile Fz elektrotundan kayıtlanan N200 latansı PH-Normal ve Kontrol grubuna göre uzamış saptandı (sırasıyla p<0.001, p=0.041). Fz elektrotundan kayıtlanan P300 amplitüdünün PH-HKB grubunda diğer iki gruba göre ufalmış olduğu saptandı (p=0.038). PH-Normal ve Kontrol grubundaki tüm katılımcılarda P300 potansiyeli elde edilirken, PH-HKB grubundaki hastaların %35'inde P300 potansiyelinin elde edilemediği görüldü. Bu sonuçlar bize P300 testinin Parkinson hastalığında hafif kognitif bozukluğun saptanmasında faydalı bir tanı aracı olabileceğini göstermiştir. Bu konuda daha geniş çalışmaların yapılması ile P300 latansında uzama ve P300 potansiyelinin elde edilemeyişinin PH-HKB tanı kriterleri arasına destekleyici kriter olarak yer alabileceği kanısındayız

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlevler+2
Fikriye Tüter Yılmaz
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Esansiyel tremor hastalarında P300 ve CNV değişikliklerinin değerlendirilmesi

Esansiyel tremor (ET) en yaygın hareket bozukluklarından biridir ve uzun bir süre monosemptomatik bir bozukluk olarak kabul edilmiştir. Esansiyel tremor geleneksel olarak saf motor bir hastalık olarak kategorize edilmiş olmakla birlikte, yapılan kesitsel ve uzunlamasına çalışmalar ET hastalarında bilişsel bozukluk olabileceğini göstermiştir. Biz çalışmamızda olaya ilişkin potansiyelleri (OİP) kullanarak, ET hastalarında bilişin psikofizyolojik yönlerini araştırdık. ET'lu 20 hasta ile 20 yaş eğitim ve cinsiyet uyumlu sağlıklı kontrole psikofizyolojik değerlendirme yapıldı. P300 ve Contingent Negative Variation (CNV) değerleri kaydedildi. P300 ve CNV latans ve amplitüdleri değerlendirildi. P300 latanslarında hastalar ve kontroller arasında hiçbir farklılık ortaya çıkmazken, P200-N200 amplitüdü ET grubunda anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,012). CNV parametrelerinde Cz elektrotundan kayıtlamada amplitüd ET grubunda anlamlı olarak düşük bulundu (p=0,012). İki grup arasında CNV latanslarında fark gözlenmedi. Sonuç olarak, ET ile kontrol grubu arasında P300 ve CNV parametrelerinde belirgin fark saptanmaması, ET hastalarında hafif bilişsel değişikliklerin olmadığı anlamına gelmemektedir. Bu konuda ET'da bilişsel bozukluklarla ilgili elektrofizyolojik testlerin kullanıldığı daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

BilişBiliş bozukluklarıBilişsel işlevler+2
Zakir Koç
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karpal tünel sendromu vakalarında ultrasonografik olarak median-ulnar sinir kalınlığının elektrofizyolojik bulgularla kıyaslanması

Karpal tünel sendromu (KTS), üst ekstremitede en sık görülen tuzak nöropatidir. Median sinirin el bileğinde karpal tünel içerisinde tuzaklanmasıdır. Ağrı, uyuşma ve karıncalanmaya neden olarak kişinin günlük hayatında sorunlara neden olabilir. KTS orta yaş grubundaki kadın hastalarda daha sık görülmektedir. Genel olarak bakıldığında KTS; kadınlarda %5.8, erkeklerde %0,6 prevalans ile en sık görülen tuzak nöropatidir. Ellerin sık kullanımını gerektiren meslekler (müzisyenler, bilgisayar-daktilo kullananlar, marangozlar, fabrika işçileri, iğne işçileri, tenis oyuncuları) ve bazı hastalık ya da durumlar (hamilelik, romatoid artrit, kronik renal yetmezlik, diabetes mellitus, bilek travması, amiloidozis, tümörler, tendinit ve tenosinovit) KTS'ye neden olan diğer sebeplerdir. KTS tanısı, anamnez ve klinik muayene ile konulabilmektedir. Tanıyı destekleyecek altın standart test elektrofizyolojik değerlendirmelerdir. Görüntüleme tekniklerinden hem ultrasound (USG) hem de manyetik rezonans görüntüleme (MRG), KTS tanısında başvurulabilecek diğer yardımcı testlerdir. USG ucuz, non-invaziv ve altta yatan patolojiyi tespit etmekte yardımcı olması nedeniyle KTS tanısında yardımcı teknik olarak ilgi odağı olmaktadır. Daha önce yapılan çalışmalarda median sinir kesitsel alan ölçümü sıkça kullanışmış olup bu çalışmada median sinir kesit alanı (MSKA) ölçümü dışında ek olarak (MSKA) ulnar sinir kesit alanına (USKA) oranını hesaplayarak EMG ile kıyaslanması hedeflenmiştir. 1 yıllık süre içinde EMG ile KTS tanısı alan 86 hastanın toplam 121 el bileği USG ile median ve ulnar sinir kesitsel alan ölçümleri yapıldı ve MSKA/USKA oranları hesaplandı. 20 sağlıklı gönüllü ise hem EMG ile normal sinir ileti çalışmaları olduğu gösterildi hem de USG ile median ve ulnar sinir kesitsel alan oranları hesaplandı. EMG sonucunda 31(25,6) el bileğinde hafif, 72(%59,5) orta ve 18(%14,9)'inde ağır derecede KTS ile uyumlu idi. MSKA ve MSKA/USKA değerlerinin sadece orta ve ağır KTS'yi tespit ettiği gözlendi. Sonuçları değerlendirdiğimizde ise MSKA/USKA'nın ek bilgi sağlamadığı gösterilmiştir. Her iki parametre için elde edilen kesim noktalarının duyarlılığı düşük olduğu için tarama testi olarak kullanılamayacağı gösterilirken yüksek özgüllük değerleri ile de yanlış pozitiflik oranının düşük olduğu gösterilmiştir. KTS tanısında USG kullanımı anatomik yapıların değerlendirilmesi, etiyoloji hakkında ek bilgi vermesinden dolayı EMG incelemesi ve kliniğe ek olarak kullanılabilecek yardımcı bir tanı yöntemi şeklinde değerlendirilmelidir Anahtar kelimeler: Karpal tünel sendromu, ultrasonografi, median sinir kesit alanı, median/ulnar sinir kesit alanı.

BilekBilek eklemiEl+6
Nihal Güzelay
Akdeniz University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnme özelliklerinin yaşam kalitesi üzerine etkisi

Giriş: İnme ölüm ve özürlülük nedenlerinin başlarında yer alır. İnme hastalarının %30'u bir yıl içinde ölmekte, yaşayanların üçte biri de günlük işlerinde başkalarının yardımına muhtaç olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. İnme hastalarında meydana gelen nörolojik defisit ve özürlülüğün yanı sıra; kognitif, ruhsal ve sosyal değişiklikler hasta için yıkıcı olabilmekte ve hayat kalitesini önemli oranda etkilemektedir. Toplumların yaşlanması ile birlikte daha sık görülen inme ve inmeye bağlı problemler önemli bir küresel yük oluşturmaktadır. İnme hastalarının günlük aktivitelerinde ve sosyal çevrelerinde yaşadıkları sorunları anlamak ve bu yönden destek olmak, yaşam kalitelerini artırmak için önemlidir. Bu nedenle son yıllarda inme sonrası yaşam kalitesi ile ilişkili faktörler ve yaşam kalitesinin artırılmasına yönelik çalışmalar önem kazanmıştır. Yaşam kalitesini değerlendiren ölçeklerde genel olarak sağlığın fiziksel, fonksiyonel, psikolojik ve sosyal boyutunun değerlendirilmesi dört önemli nokta olarak karşımıza çıkmaktadır. İnmede sağlıkla ilişkili yaşam kalitesini değerlendiren genel ölçekler olmakla birlikte, son zamanlarda geliştirilen hastalığa özgül ölçekler fonksiyonel durumu ve iyi olma halini daha iyi değerlendirmekte ve kişinin hayat kalitesine dair daha tutarlı bilgiler sunmaktadır. Bu bilgiler inme sonrası tedavi yaklaşımlarını değiştirebilir. Amaç: Bu çalışmanın amacı, inmede özürlülük durumunu değerlendiren özgül fonksiyonel ölçekler aracılığıyla yaş, cinsiyet, inme alt tipi, inme şiddeti, alınan tedavi, lezyon lokalizasyonu ve lateralizasyon gibi inme özelliklerinin yanı sıra; kognitif etkilenme, depresyon varlığı, sosyokültürel ve ekonomik faktörlerin yaşam kalitesi üzerindeki etkilerini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 102 inme hastası dahil edilmiştir. Hastalar inmeyi takiben üçüncü ve altıncı aylar arasında değerlendirmeye alınmıştır. Hastaların ayrıntılı demografik verileri ve inme özellikleri kayıt edilmiştir. Çalışmada inme şiddetini belirlemek için National Institutes of Health Stroke Scale (NIHSS), dizabilite düzeyi için Modifiye Rankin Skalası (MRS), kognitif durumu değerlendirmek için Mini Mental Durum Testi (MMDT), depresyon varlığını ortaya koymak için Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve yaşam kalitesini değerlendirmek için 'İnmeye Özgül Yaşam Kalitesi Ölçeği' (Stroke Specific Quality of Life Scale_SSQOL) kullanılmıştır. Verilerin istatiksel analizi SPSS 15.0 programı ile yapılmıştır. Bulgular: Şiddetli inme, depresyon varlığı, ileri yaş ve kadın cinsiyet, kötü yaşam kalitesinin en önemli belirleyicileri olarak saptanmışlardır. Kötü yaşam kalitesi ile ilişkili diğer faktörler ise; bozulmuş kognitif durum, antikoagülan tedavi kullanımı, düşük eğitim düzeyi ve yalnız yaşamaktır. İnme tipi (hemorajik ya da iskemik), iskemik inme alt tipi, inme lateralizasyonu ve trombolitik tedavi, hayat kalitesi üzerine bir etkide bulunmamıştır. Sonuç: İnme tipinin (hemorajik ve iskemik), iskemik inme alttipinin (TOAST sınıflamasına göre) ve kullanılan tedavilerin yaşam kalitesi üzerine etkisini araştıran çok az sayıda çalışma mevcuttur. Önceki çalışmaların çoğunda bildirildiği gibi bizim çalışmamızda da inme hastalarının erken dönem hayat kalitesini etkileyen en önemli faktörler; inme şiddeti, yaş, cinsiyet, depresyon varlığı, eğitim düzeyi, kognitif durum ve yalnız yaşamaktır. Çalışmamız diğer çalışmalardan farklı olarak inme tedavisinin de yaşam kalitesi için belirleyici bir faktör olduğunu göstermiştir. Çalışmamızda antikoagülan tedavi kullanımının yaşam kalitesi üzerine olumsuz etkisi olduğu bulunmuştur. Çalışmamızda inme alt tipleri ve trombolitik tedavi alanlar ile almayanlar arasında yaşam kalitesi açısından farklılık bulunmamıştır. Sonuç olarak, bu çalışma ile inme rehabilitasyonunda hastaların yaşam kalitesini olumsuz etkileyen faktörlerin göz önünde bulundurulması ve bunlara çözüm aranmasının önemi ortaya çıkmıştır. Anahtar sözcükler: Depresyon, özürlülük, sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi, inmeden sonra yaşam kalitesi, inme, inme sonuçları

DepresyonEngelli kişilerSerebrovasküler bozukluklar+1
Zeynep Kuzu
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akdeniz Üniversitesi nöroloji kliniğinde 2012/2014 yıllarında yatan iskemik inme hastalarında etyolojik tanı gruplarında mortalite ,morbidite ve demografik faktörler

Akut arteriyel enfarktlar için enfarkt etyolojik subtipinin belirlenmesinin önemi yıllardır bilinmektedir. İnfarkt etyolojik subtipi sınıflamasına yönelik olarak en sık kullanılan yöntemlerden birisi TOAST (Trial of ORG 10172 in Acute Stroke Treatment) ile iskemik enfarktlar oluş mekanizmasına göre ;The Oxfordshire Community Stroke Project (OCSP) ise klinik kriterler kullanılarak sınıflandırılırlar. İnmeye bağlı mortalite ve morbidite oranlarının bu kadar yüksek olması ve inmenin ölüm sıralamasında ikinci sırada yer alması koruyucu ve önleyici tedaviyi önemli kılmaktadır. Akdeniz Ünivesitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Kliniğinde 1 Ocak 2012-31 Aralık 2013 tarihleri arasında iskemik inme tanısıyla yatırılan 315 hastanın dosya kayıtları iskemik inme için risk faktörleri varlığı ,enfarkt lokalizasyonu ve boyutu ,CRP ve sedimentasyon değerleri, hastanede kalış süreleri ve gelişen komplikasyonlar ile bir klinik parametre olan OCSP ve etyolojik sınıflama olan TOAST sınıflaması ilişkisi incelendi. Morbiditenin kardiyoembolik grupta ve TACI grubunda daha sık görüldüğüne dair anlamlı veriler elde edildi ve mortalite oranın azaltılmasında inme subtiplerinin iyi tanınmasının prognozu etkileyecek önlemler almak açısından önemli bir parametre olduğu öne sürüldü.

DemografiEtyolojiMorbidite+5
Canan Coşkun Altıntaş
Akdeniz University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl skleroz hastalarında menstruel dönemdeki hormonal değişikliklerin nörolojik durum üzerine etkisi

Amaç ve HipotezPremenstruel dönemde kötüleşme multipl skleroz (MS) hastalarının sıklıkla belirttiği bir durumdur. MS'te hormonal etkilerle oluşan premenstrüel semptom kötüleşmesi bildirilmiştir; fakat premenstrüel kötüleşmeye ilişkin niceliksel çalışma olmayıp nedene yönelik az sayıda çalışma vardır. MS gibi etiyolojiye ve tetikleyicilere ilişkin çok kısıtlı kanıtın olduğu bir hastalıkta menstrüel dönem gibi tanımlanması görece kolay bir döneme ilişkin değişkenlerin saptanması, hastalığın aydınlatılmasına büyük katkılarda bulunma potansiyeline sahiptir. Bu çalışmada MS hastalarında premenstrüel dönemde; kötüleşmenin var olup olmadığını araştırmayı, varsa gözlenen kötüleşmeyi ölçmeyi, bunun demografik, fiziksel ve hormonal değişkenlerle ilişkisini saptamayı amaçladık.YöntemÇalışmaya McDonald ölçütlerine göre MS tanısı konmuş 44 hasta ve 14 sağlıklı kontrol olgusu alındı. Olgular birbirini takip eden iki siklusta premenstrüel ve ovülasyon fazlarındaki nörolojik fonksiyonlar açısından değerlendirildi. Her muayenede hastalardan cinsiyet hormon düzeylerinin (FSH, LH, E2, Progesteron) saptaması için kan örneği alındı. Birinci ve dördüncü muayenede Multiple Sclerosis Functional Composite (MSFC), Auditory Consonant Trigram (ACT), Face Symbol Test (FST) uygulandı. Tüm muayenelerde Genişletilmiş Özürlülük Durum Ölçeği (EDSS) hesaplandı, Yorgunluk Etki Ölçeği (YEÖ), Yorgunluk Şiddet Ölçeği (YŞÖ), Multiple Sclerosis International Quality of Life (MUSIQoL), Vizüel Algı Skalası (VAS) uygulandı.BulgularMultipl skleroz hastaları kullanılan tüm ölçümlerde sağlıklı kontrollere göre daha kötü performans gösterdi. Premenstruel dönem hem sağlıklı kontrolerde hem de MS hastalarında bilişsel açıdan ovulasyon dönemine göre daha kötü bulundu. Bu durum MS hastalarında daha belirgindi. Hastaların premenstruel dönemde fiziksel performansları kötüleşirken sağlıklılarda anlamlı kötüleşme saptanmadı. Premenstruel dönemde hem MS hastalarında hem de sağlıklılarda yorgunluk artışı ve yaşam kalitesinde bozulma saptandı. İmmünomodülatör kullanan hastalar kullanmayanlara göre bilişsel testler ve fiziksel performans açısından daha iyi durumdaydı.SonuçÇalışmamızda MS hastaları bilişsel testler, fiziksel performans, yorgunluk, yaşam kalitesi, depresyon değerlendirilmesinde sağlıklı kontrolere göre daha kötü bulundu. Premenstruel dönemde bilişsel fonksiyonlar, fiziksel performans, yorgunluk, yaşam kalitesi MS hastalarında kötüleşti, sağlıklı kontrolerde sadece Paced Auditory Serial Additional Test'te (PASAT) kötüleşme saptandı. Yorgunluğu değerlendirmede YEÖ, YŞÖ'ye göre daha etkili bulundu.Anahtar kelimelerMultipl skleroz, menstruel siklus, premenstruel kötüleşme, özürlülük

Engelli kişilerHormonlarMenstrüal siklus+5
Yüksel Güven Yorgun
Dokuz Eylül University
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Farklı yerleşim bölgelerinde yaşayan sağlıklı yaşlılarda fiziksel fonksiyonun değerlendirilmesi

Yaşlanmayla birlikte fiziksel, ruhsal ve çevresel pek çok faktör ile ilişkili olarak fiziksel fonksiyon azalır. Bu çalışma farklı yerleşim bölgelerinde yaşayan sağlıklı yaşlılarda fiziksel fonksiyonu değerlendirmek amacı ile planlanmıştır.Çalışmada 88'i şehirde yaşayan, 86'sı köyde yaşayan olmak üzere toplam 174 yaşlı değerlendirildi. Yaşlıların sosyo-demografik özellikleri kaydedildi. Olguların fiziksel fonksiyonlarını değerlendirmek için yatak içinde sağa ve sola dönme, sırt üstü yatış pozisyonundan oturmaya gelme, oturmadan ayağa kalkma, sandalyeye 5 tekrarlı oturup kalkma, elli adım yürüme, 4 basamak merdiven çıkıp inme performanslarını gerçekleştirme süreleri kronometre ile ölçüldü. Olguların fiziksel aktivite düzeyilerini değerlendirmek için `Compendium' fiziksel aktivite anketi ve yaşam kalitelerini değerlendirmek için `Nottingham' sağlık profili kullanıldı.Köyde yaşayan kadınlar 4 basamak merdiven çıkıp inme aktivitesini şehirde yaşayanlara göre daha uzun sürede tamamlamıştır (p<0.05). Kadın cinsiyetteki olgularımızın yerleşim yerine göre fiziksel aktivite düzeyleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p>0.05). Köyde yaşayan kadınlar şehirde yaşayanlara göre `Nottingham' sağlık profilinin emosyonel reaksiyonlar alt başlığında daha yüksek puan alırken, enerji alt başlığında ise daha düşük puan almışlardır (p<0.05). Köyde yaşayan erkekler şehirde yaşayanlara göre sırt üstü yatış pozisyonundan oturmaya gelme ve sandalyeden ayağa kalkma gibi aktiviteleri daha kısa sürede tamamlamıştır (p<0.05). Köyde yaşayan erkeklerin fiziksel aktivite düzeyi şehirdekilere göre daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Köyde yaşayan erkekler şehirde yaşayanlara göre `Nottingham' sağlık profilinin ağrı alt başlığında daha düşük puan almışlardır (p<0.05).Çalışmamızın sonuçlarına göre; yaşlılarda fiziksel fonksiyon yerleşim yeri özellikleri ile ilişkilidir.Anahtar kelimeler: yaşlanma, yerleşim yeri, fiziksel fonksiyon

Fiziksel aktiviteGeriatriYaşlılar+1
Tuğba Arslan
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parkinson hastalığında yürüme bozukluğu ve donmanın bilişsel fonksiyon ile ilişkisi

Parkinson hastalığında non-motor bulgulardan olan kognitif bozukluklar oldukça sık görülmektedir. Kognitif bozukluğun derecesi hafif kognitif bozukluktan demansa kadar değişik düzeylerde olabilmektedir. 2012 yılında Hareket Bozuklukları Derneği tarafından Parkinson hastalığında hafif kognitif bozukluk tanı kriterleri yayınlanmıştır. Olaya ilişkin potansiyeller kognitif fonksiyonları değerlendirmede bir belirteç olarak kullanılmıştır. Daha önce yapılmış çalışmalarda Parkinson hastalığı demansında P300 değişiklikleri net olarak gösterilmişken demansı olmayan Parkinson olgularında P300 değişikliklerinin incelendiği çalışmalarda elde edilen sonuçlar tartışmalıdır. Günümüzde PH'nın etyopatojenezi bilinmediği gibi, hastalıktaki yürüme bozukluğunun ve donmanın patofizyolojisi de tam olarak anlaşılamamış ve farklı mekanizmalarla ilişkilendirilmiştir. Hastalarda normal adımlama paterni bozulmadığı için, yürüme hipokinezisinin motor kontrol sistemi aktive etmedeki bir aksamayı yansıttığı düşünülmüştür. Bazı hastalarda yürüme bozukluğunun dopaminerjik ilaçlarla düzelmesi, striyatal dopamin yetmezliğinin rolü olabileceğini düşündürür. Ancak, her hastada ilaçlarla düzelme görülmemesi, nondopaminerjik sistemin, olasılıkla noradrenerjik sistemdeki yetmezliğin ve/veya PPN'de özellikle kolinerjik nöronların kaybı ya da nöron aktivitesinin supresyonunun da katkısının bulunabileceğini akla getirir. Tüm bu nedenlerle yürüme bozukluğu ve donmanın sadece motor bir bozukluk olmasının yanında hastanın bilişsel fonksiyon kaybı derecesinden de etkilenen bir patofizyolojiye sahip olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada hastaların kognitif özellikleri ile yürüme bozukluğu ve donma arasındaki ilişki ayrıca P300 değişikliklerinin korelasyonunu değerlendirmek hedeflenmiştir. Bu doğrultuda; 2012 MDS 2. aşama tanı kriterleri doğrultusunda normal kognisyonu, hafif kognitif bozukluğu ve demansı olan evre 2-4'deki her biri 20'şer hastadan oluşan 3 ayrı Parkinson hastası grubu yürüme bozukluğu ve donma sıklığı açısından karşılaştırılmıştır. Kognitif bozukluğu saptanmayan 20 Parkinson hastası (PH-Normal), hafif kognitif bozukluk tanısı konmuş 20 Parkinson hastası (PH-HKB) ve 20 Parkinson demans hastası (PH-demans) çalışmaya dahil edildi ve tüm katılımcılar standart işitsel 'odd ballparadigm' yöntemi doğrultusunda P300 testi ile değerlendirildi. Elde edilen traselerde N100, P200, N200, P300 latansları ile pikten pike N100-P200, P200-N200, N200-P300 amplitüdleri ölçüldü ve analiz edildi. Hastaların yürüme ve donma özellikleri 6 dakika yürüme testi ve FOG-Q testi ile sorgulandı. Çalışmamızın hedeflerinden biri Parkinson hastalarında kognitif bozukluğun derecesi ile işitsel p300 testi arasında ilişki olup olmadığını saptamaktı. Yapılan analizler sonucunda Fz, Cz ve Pz elektrodlarından yapılan kayıtlamada p300 potansiyeli elde edilme oranının demans grubunda HKB ve normal gruba göre anlamlı düşük olduğu saptandı. 3 grup arasında p300 latansları arasında anlamlı fark saptanmadı. P300 amplitüdleri ise PH-demans grubunda diğer iki gruptan daha ufak bulundu, bu fark Cz ve Pz elektrotlarından yapılan kayıtlamada istatistiksel olarak anlamlıydı. Diğer bir geç endojen komponent olan N200 potansiyeli elde etme oranı açısından yapılan karşılaştırmada PH-normal, PH-HKB ve PH-demans grupları arasında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. Gruplar arasında Fz ve Cz elektrotlarından yapılan kayıtlamada N200 latanslarında istatistiksel anlamlı fark gözlenmedi. Sadece Pz elektrotundan yapılan kayıtlamada PH-HKB grubunda latans süresi en kısa izlendi ve istatistiksel olarak anlamlıydı. Ağırlıklı olarak uyarının fiziksel özelliklerine bağlı olarak ortaya çıkan erken eksojen komponentler N100 ile P200 latans ve amplitüdlerinde ise gruplar arasında karşılaştırıldığında FZ elektrotundan yapılan N100 latansının demans grubunda uzun saptanması dışında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi. Çalışmamızda P300 potansiyeli elde edilmemesi ile yürüme bozukluğu ve donmalar arasında anlamlı ilişki saptanmadı. P300 potansiyel elde edilmeme oranı en yüksek grup olan demans grubunda P300 potansiyeli elde edilen hastalar ile elde edilmeyen hastaların karşılaştırmasında FOG-Q ve 6 dakika yürüme testi acısından anlamlı fark izlenmedi. Bu bulgu grubun kognitif özellikleri dışındaki demografik ve hastalık klinik özellikleri açısından heterojenite göstermesi nedeniyle olabilir. HKB ve normal kognisyon grubunda yürüme ve donma fonksiyonları açısından yapılan testlerde iki grup arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Bu iki grup yaş, hastalık evresi, hastalık süresi ve eğitim düzeyi gibi parametreler açısından benzer olduğunda tek başına kognitif sürecin yürüme fonksiyonunu etkilemesi açısından değerlendirme yapılmasına olanak sağlayabilir. Diğer çalışmaların aksine bizim çalışmamızın sonuçları HKB un yürüme fonksiyonunu ileri düzeyde olumsuz etkilemediğini düşündürdü Çalışmamızda PH hastalarında ileri kognitif etkilenim ile p300 potansiyeli elde edilmeme oranı arasındaki ilişkiyi göstermiş olduk. Fakat demografik ve hastalık özellikleri açısından heterojen gruplar olması nedeniyle kognitif bozukluk ile yürüme bozukluğu ilişkisini diğer faktörlerden bağımsız olarak gösteremedik. Sonuç olarak P300 testi PH'ında kognitif süreci değerlendirebilecek olan bir elektrofizyolojik parametredir. PH hastalarında normatif değerlerinin tanımlanması ile hastaların kognitif durumu hakkında bilgi sahibi olunabilir, periyodik aralıklarla yapılacak kontrol P300 testleri ile hastanın kognitif fonksiyonlarındaki olası kötüleşme, hastaya verilen Parkinson ilaçlarının ya da kognitif bozukluklara yönelik başlanan ilaçların olumlu ve ya olumsuz etkisi takip edilebilir. PH'ında yürüme bozukluğu ve donmaların sıklık ve şiddetinin kognitif bozulma ile doğru orantılı olarak artacağı öngörülebilir. Bu süreçte P300 kayıtlamaları kognitif değerlendirmede kullanılabilir.

BilişBiliş bozukluklarıDemans+3
Didem Yüksel
Akdeniz University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multipl sklerozlu hastalarda tedavide kullanılan Interferon Beta'ya karşı gelişen blokan ve nötralizan antikorların klinik ve radyolojik bulgular üzerine etkileri

Amaç ve HipotezInterferon beta (IFNß), multiple sklerozda (MS) ilk sıradaki immun tedavi seçeneklerindendir. Bazı hastalarda IFNß'nın tekrarlayan enjeksiyonları IFNß antikorlarının oluşumuna neden olabilmektedir. Bu antikorlar, molekülün biyolojik aktivitesini etkilemeyen blokan antikorlar (BAb) ve tedavi etkinliğinde azalmaya neden olan nötralizan antikorlar (NAb) olarak adlandırılmaktadır. Bununla birlikte, bu antikorların etkisi tartışmalara konu olmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı, MS'li hastalarda gelişen BAb ve NAb sıklığını, bu antikorların klinik ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) üzerine etkilerini değerlendirmektir.YöntemÇalışmaya en az 18 aydır IFNß kullanan 102 MS hastası dahil edildi. Çalışmanın başlangıcında ve bir yıl sonra, örneklerin BAb tayini için, capture enzyme-linked immunosorbent assay (cELISA) kullanıldı. NAb'lar Miyxovirus Protein A (MxA) messenger RNA (mRNA) indüksiyon yöntemi (real-time polymerase chain reaction -PCR) ile çalışıldı. Klinik etkinlik; atak hızı ve EDSS (Expanded Disability Staus Scale) skorları temelinde değerlendirildi. IFNß tedavisinin Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) üzerine etkinliğin ölçütleri olarak T1 ağırlıklı post-gadolinium hiperintens lezyonlar ve T2 lezyon hacmi kullanıldı.BulgularÇalışma başlangıcında, IFNß-1b ile tedavi edilen 49 hastanın %40.8'inde BAb saptanırken, IFNß-1a SC ile tedavi edilen 40 hastanın %15'inde, IFNß-1a IM ile tedavi edilen 13 hastanın %7.7'sinde BAb pozitifti. IFNß-1b kullanan hastaların %12.2'sinde, IFNß-1a SC kullananların %7.5'inde NAb bulundu. Ancak, IFNß-1a IM kullanan hastaların hiçbirinde NAb pozitif saptanmadı. Kalıcı NAb pozitiflik %5.2 olarak bulundu. İzlemde kalıcı NAb pozitif hastaların %60'ının atak geçirdiği gözlendi (p=0.330). Kalıcı NAb negatif hastaların, kalıcı NAb pozitif hastalara göre atak hızı fark ortalaması daha fazlaydı (p=0.024). Hastalık progresyonu üzerine ikna edici hiçbir kanıt yoktu. Radyolojik açıdan ise, kalıcı NAb pozitifliğinin T2 lezyon hacmini ve kontrast tutan lezyon sayısını etkilemediği gösterildi.SonuçÇalışmamızda, NAb pozitif hastaların sıklığı yapılan benzer çalışmalara göre daha az bulunmuştur. Bu, Türk MS hastalarındaki genetik özellikler nedeniyle olabileceği gibi ilacın uzun dönemde immunojenitesindeki değişiklik nedeniyle de olabilir. Önceki çalışmaların sonuçları ile uyumlu olarak, IFNß-1b'nin, IFNß-1a SC'den ve IFNß-1a SC'nin de IFNß-1a IM'ye göre daha immunojenik olduğu gösterildi. IFNß'ya karşı gelişen NAb'ların atak hızı ve MRG aktivitesi temelinde terapötik etkinliği azalttığı izlendi. Bu çalışma sonuçları, BAb ve NAb'ların sıklığının, literatürdeki veriler kadar yüksek olmasa bile hastaların IFNß tedavisine yanıtsız hale gelebileceklerini göstermektedir.

AntikorlarMultipl sklerozRadyografi+1
Derya Kaya
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Optik Nörit'te retinal sinir lifi tabakası kalınlığının Optik Koherans Tomografi (OKT) ile ölçümü; eş zamanlı nörooftalmolojik bakı, görsel uyarılmış potansiyeller, kraniyal ve orbital MRG ile karşılaştırılması

Amaç ve Hipotez: Optik nörit (ON), optik sinirin akut enflamatuvar bir hastalığı olup, multipl skleroz (MS) ile ilişkisi çok iyi tanımlanmış bir klinik tablodur. ON, sıklıkla multipl sklerozun ilk belirtisi olarak ortaya çıkabilir (% 20) ya da hastalık sürecinde gelişebilir(% 55-60). Aksonal kayıp, bu hastalıklarda nörolojik özürlülüğün ana nedenidir. Retinal sinir lifi tabakası (RSLT), miyelin içermeyen aksonlardan oluştuğu için, RSLT kalınlığının ölçümü bu hastalarda aksonal kaybın izlenmesinde bir metod olarak kullanılabilir. Bu çalışmada, optik koherans tomografi (OKT) ile ölçülen RSLT kalınlığının aksonal dejenerasyonda bir belirteç olup olmayacağı araştırıldı. Ayrıca RSLT kalınlık değişiminin; nörooftalmolojik bulgular, görsel uyarılmış potansiyeller (GUP) P100 latans ve amplitüdleri ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG)'de özellikle total beyin volüm ölçümleri ile ilişkisi değerlendirildi.Materyal ve Metod: Çalışmaya akut ON atağı geçiren 17 MS (n=34 göz) ve 6 klinik izole sendrom (KİS) (n=12 göz) hastası alındı. Tüm incelemeler (Nörooftalmolojik bakı, GUP, MRG ve OKT) hastalara, başlangıçta ve bir yıl sonra olmak üzere iki kez yapıldı. Çalışmaya ayrıca yaş uyumlu 15 kontrol olgusu (n=30 göz) alındı. Kontrol grubuna bir kez olmak üzere yalnızca nörooftalmolojik muayene, OKT ile RSLT kalınlık ölçümü ve beyin MRG incelemesi yapıldı. Tüm değerlendirmeler gözler üzerinden; etkilenen, etkilenmeyen ve kontrol göz şeklinde yapıldı. Beyin total volüm ölçümleri, Slicer programı ile ?3 boyutlu gradient eko T1? MRG protokolüne göre tüm hasta (MS ve KİS) ve kontrol grubunda yapıldı.Bulgular: RSLT kalınlığı, ON atağından bir yıl sonra etkilenen MS gözlerinde 83±20.7 µm, KİS gözlerinde 85±14.2 µm iken etkilenmeyen MS gözlerinde RSLT kalınlığı 95±9.8 µm, KİS gözlerinde 103±6.1 µm bulundu. Kontrol grubuna ait gözlerde bu değer 104±10.4µm saptandı. ON atağı geçiren gözlerde RSLT kalınlık kaybı, etkilenmeyen gözler (p=0.009) ve kontrol gözler ( p< 0.001) ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıydı. Bir yıllık değişime bakıldığında, RSLT incelmesi özellikle etkilenen gözlerde olmak üzere tüm gözlerde bulundu. Ancak sadece MS ve KİS akut etkilenen gözlerde istatistiksel anlamlılık saptandı (p=0.001, p=0.046). Temporal kadranda ki incelmenin sıklıkla anlamlılık düzeyine ulaştığı görüldü (etkilenen MS gözleri, p=0.001; etkilenen KİS gözleri, p=0.028 ve etkilenmeyen KİS gözleri, p=0.043). Görme keskinliği ve EDSS skorları bir yıl içerisinde belirgin düzelme göstermesine rağmen her iki inceleme arasında korelasyon saptanmadı (p=0.176, r = - 0.324 ). RSLT kalınlık değişimlerinin; görme keskinliği, MRG ile saptanan optik sinir atrofisi ve GUP ile karşılaştırılmasında korelasyon saptanmadı. Yalnızca etkilenmeyen MS gözlerinde P100 amplitüd değişimleri, RSLT kalınlık değişimi ile korele bulundu (p=0.003, r = -0.854). Beyin volüm ölçümleri ilk değerlendirmede MS hastalarında, kontrol grubu ve KİS hastalarına göre belirgin farklılık göstermekteydi. Ataktan bir yıl sonra beyin total volümünde azalma, kontrol grubuna kıyasla her iki hasta grubunda da belirgindi (p< 0.001). RSLT kalınlık değişimi ile beyin total volüm değişimi arası ilişki istatistiksel olarak anlamlıydı(p< 0.001) .Sonuç: Bir yıl içinde OKT ile ölçülen RSLT kalınlık değişimi beyin MRG' deki bir yıllık volüm değişimi ile korele bulundu. Bu bulgu RSLT kalınlık değişiminin MS'te nörodejenerasyonun izlenmesinde bir belirteç olarak kullanılabileceğini gösterdi.Anahtar kelimeler: Optik nörit, Optik koherans tomografi, retinal sinir lifi tabakası, aksonal dejenerasyon

AksonlarKafaManyetik rezonans görüntüleme+6
Serap Kasar
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral anjiografi ve endovasküler girişim ile ilişkili baş ağrılarının sıklık ve özelliklerinin saptanması

Karotis arter aterosklerozu serebrovasküler olaylar ve bunlara bağlı ölüm ve sakatlıkların en önemli nedenlerinden biridir. Karotis arter hastalığı için ilk değerlendirmede tercih ultrasonografi olsa da altın standart serebral anjiografidir. DSA ilişkili komplikasyon oranı %0,5-2.3'tür. Baş ağrısı bu komplikasyonlar içinde %3 ile %51,2 gibi değişen oranlarda bildirilmiştir. Anjiografi sonrası baş ağrısı sık görülmesine rağmen yeterince araştırılmamış bir konudur. Uluslararası Baş Ağrısı Derneği Sınıflamasında 3 çalışma baz alınarak anjiografi baş ağrısı kriterleri oluşturulmuştur bu nedenle genellikle ihmal edilir. Bu tez çalışmasında anjiografi sırasında ve sonrası ilk 24 saatte ve 7 günde baş ağrısının sıklığını ve özelliklerini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamız serebral anjiografi yapılmış 139 hasta ve periferik anjiografi yapılmış 30 hastadan oluşan kontrol grubundan oluşmaktaydı. Hastalar işlem sonrası ilk 6 saat içinde görüldü. Yirmidört saat sonra ve 7 gün sonra telefonla arandı görüşmeye çağrıldı. Görüşmeye gelemeyen hastalardan telefon aracılığıyla bilgi alındı. Serebral anjiografi grubunda baş ağrısı, işlem sırasında 10 (%7,2) hastada, ilk 24 saatte 26 (%18,7) hastada, ilk 1 hafta içinde 19 (%13,7) hastada görüldü. Serebral anjiografi grubunda işlem sırasında baş ağrısı daima kontrast madde verilirken görüldü. Hemen daima kateterize edilen arter sulama alanında sıkıştırıcı ve/veya zonklayıcı karakterde orta şiddette 30 dk dan az süreli ve genelde bulantı fotofobi veya fonofobinin görülmediği bir baş ağrısı şeklindeydi. İşlem sırasında baş ağrısı görülen hastaların %80'inin özgeçmişinde premorbid baş ağrısı öyküsü vardı ancak işlem sırasında gelişen baş ağrısı premorbid baş ağrısından farklı bir baş ağrısı idi. İşlem sırasında baş ağrısı gelişmesi ile stenoz derecesi arasında negatif bir korelasyon vardı. 54 İşlemden sonraki ilk 24 saatte görülen baş ağrısı genellikle işlem sonrası 6±4 saatte gelişmektedir. Süresi ortalama 3±3 saat kadardır. Baş ağrısı orta şiddette, zonklayıcı karakterde daima işlem yapılan arterin sulama alanına uyan ipsilateral ya da bilateral görüldü. Bulantı %40, fotofobi %15 sonofobi ise %25 hastada görüldü fiziksel aktivite ile baş ağrısında artış izlenmedi. Premorbid baş ağrısı olanlarda özellikle de migrenli kişilerde işlem sonrası ilk 24 saatte baş ağrısı daha sık görüldü. Premorbid baş ağrısı olan vakaların yarıdan fazlasında baş ağrısı, premorbid baş ağrısından farklı özellikler göstermekteydi İşlem sonrası 1-7 gün arasında görülen baş ağrısı ortalama 3±1,4 günde görüldü. Bir saatten kısa süreli, şiddetli veya orta şiddette genelde zonklayıcı daha seyrek sıkıştırıcı vasıfta jeneralize veya temporal/frontotemporal bölgeye lokalize görüldü. Bulantı işlem sonrası ilk 24 saatte baş ağrısı görülenlere göre daha seyrek oranda izlendi. Fotofobi ve sonofobi bu vakaların 1/5 ile 1/3 ünde görüldü. Fiziksel egzersizle baş ağrısında artış görülmedi. İşlem sonrası 1-7 gün arasında görülen baş ağrılarının %75'inde premorbid baş ağrısından farklı bir baş ağrısı görüldü. İşlem sonrası ilk 24 saatte ve 1-7 gün arasında görülen baş ağrıları benzer özellikler göstermektedir. Ancak işlem esnasında görülen baş ağrısı daha farklı özelliklere sahipti. Bizim çalışmamızda işlem sırasında görülen baş ağrısı anjiografiden çok kontrast madde ile ilişkili bir baş ağrısı gibi görünmektedir Biz anjiografi ile ilişkili baş ağrısı görülme sıklığını literatür ile benzer oranlarda bulduk. Anjiografi ile ilişkili iki farklı tipte baş ağrısı olduğunu ve işlem sırasında görülen ağrının sadece kontrast madde ile ilişkili olduğunu düşünmekteyiz. Bu iki baş ağrısı, çok az çalışmalara dayanan ICHD-3 anjiografi baş ağrısı kriterlerine uymayan bir baş ağrısıdır. Literatür ve bizim çalışmamızın sonuçları ışığında kriterlerin revize edilmesi ve anjiyografi ile ilgili baş ağrısının iki farklı olasılığının araştırılması gerektiğini önermekteyiz. Anahtar kelimeler: Anjiografi, baş ağrısı, kontrast madde, migren

Çile Aktan
Akdeniz University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epilepsi hastalarında polisomnografik parametrelerde ve siklik alternan pattern sıklığında ortaya çıkan değişikliklerin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı jeneralize ve parsiyel epilepsi hastalarında video EEG-polisomnografi kayıtlaması ile hastaların polisomnografik parametrelerinde ve uyku EEG'sinde fizyolojik, döngülü bir aktivite olan siklik alternan pattern (CAP) sıklığında, içeriğinde ortaya çıkan değişiklikleri belirlemektir. Bu değişikliklerin özellikle, tanı ve izlemde katkısı olabileceği düşüncesiyle, EEG'de epileptiform deşarj saptanmayan hastalarda da devamlılığının araştırılması ve ayrıca hastalar nöbet sıklığına göre gruplandırıldığında ortaya çıkan farklılıkların belirlenmesi amaçlanmıştır.Materyal ve Metod: Bu çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Uyku ve Epilepsi Merkezi'nde epilepsi tanısı alan 73 hasta ve aynı yaş grubundaki 19 sağlıklı olgu (kontrol grubu) alındı. Tüm olgulara 8 saatlik uyku videoEEG-polisomnografi kayıtlaması yapıldı. Tüm olguların kayıtlarının ilk değerlendirilmesi sonrasında sonuçları etkileme olasılığı nedeniyle psikojenik nonepileptik nöbet, parasomni, obstruktif uyku apne sendromu, periyodik bacak hareketleri ile uyumlu bulgular saptanan ya da uyku etkinliği düşük olanlar çalışma dışı bırakıldı. Sonuç olarak 31 jeneralize, 26 parsiyel epilepsi olmak üzere toplam 57 hasta ve 16 kontrol olgusunda videoEEG, polisomnografik değerlendirme ve CAP skorlaması yapılarak sonuçlar gruplar arasında karşılaştırıldı.Bulgular: Hastaların EEG kayıtlarının değerlendirilmesi sonunda jeneralize epilepsi grubunda %38.7 oranında, parsiyel epilepsi grubunda %42.3 oranında anormal potansiyel saptandı. Polisomnografi parametreleri üç grup arasında karşılaştırıldığında total uyku zamanı ve NREM I dönemi en uzun parsiyel epilepsi grubunda, en kısa kontrol grubunda; REM dönemi ise en kısa parsiyel epilepsi grubunda ve en uzun kontrol grubunda saptandı. Ortalama CAP oranları jeneralize epilepsi grubunda diğer iki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı. Jeneralize epileptik hastalar içinden sadece EEG'de anormallik saptanmayan hastalar ile kontrol grubu karşılaştırıldığında da bu farkın devam ettiği görüldü. Parsiyel epilepsi ve kontrol grubu arasında CAP oranı açısından farklılık saptanmadı. Hastalar nöbet sıklığına göre 3 gruba ayrıldıklarında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte nöbet sıklığında artış oldukça EEG'de patoloji yakalama olasılığının arttığı ve ortalama CAP oranlarında yükselme olduğu dikkati çekmektedir.Sonuç: Jeneralize epilepsi hastalarında uykunun makro ve mikroyapısında sağlıklı kişilere göre farklılıklar ortaya çıkmaktadır ve bu farklılıklar epileptiform deşarjlardan bağımsızdır. Parsiyel epilepsi hastalarında ise makroyapısal değişiklikler belirgin iken mikroyapısal değişiklik gözlenmemiştir.

ElektroensefalografiEpilepsi
Ayşe Özlem Akgün
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Optik nörit geçirmiş multipl skleroz olgularinda hipotermi ile oluşturulan anti-uhthoff etki: Klinik, elektrofizyolojik ve biyokimyasal inceleme

Amaç ve Hipotez: Multipl sklerozda sıcaklık artışıyla ortaya çıkan semptomlar (Uhthoff fenomeni-UF) demiyelinize ve transekte aksonlardaki iletim bloğuna bağlıdır. Vücut ısısının düşürülmesinin tedavi edici etkileri ise az sayıda çalışmada bildirilmiştir. Bu çalışmada, optik nörit geçirmiş multipl skleroz (MS) hastalarında vücudu soğutmanın klinik bulgular üzerine (Nörooftalmolojik bakı, Sloan Letter Test-SLT, Expanded Disability Status Scale-EDSS, Yorgunluk ölçekleri, Multiple Sclerosis Functional Composite-MSFC ve Multiple Sclerosis International Quality of Life-MUSIQOL) etkileri yanında, ektrofizyolojik (Görsel uyarılmış potansiyeller-GUP) ve serbest radikaller ve proinflamatuar sitokinler (Nitrik oksid ve TNF-alfa, IFN-gama) üzerine olan etkileri araştırıldı.Yöntem: Çalışmaya daha önce en az bir kez optik nevrit geçirmiş, McDonald 2005 ve Poser 1983 kriterlerine göre kesin MS tanısı konulmuş, UF ve/ya da anti-Uhthoff etki tanımlayan 20 hasta alındı. Tüm olguların soğutma işleminden önce klinik (Nörooftalmolojik bakı, SLT, EDSS, Yorgunluk etki ve şiddet ölçekleri, MSFC ve MUSIQOL), nörofizyolojik (GUP) ve biyokimyasal (Nitrik oksid, TNF-alfa, IFN-gama) parametreleri incelendi. Soğutma, `Medivance Arctic Sun Temperature Management System' cihazı ile sağlandı. Ortalama 1°C vücut ısısı düşürüldükten sonra işlem öncesi uygulanan tüm test ve değerlendirmeler tekrar edildi. Lökosit nitrik oksid (NO) düzeyi, `Assay Designs' NO değerlendirme kiti kullanılarak spektrofotometrik olarak ölçüldü. Serum IFN-gama ve TNF-alfa düzeyleri Invitrogen insan IFN-gama ve TNF-alfa antijen kiti kullanılarak `sandwich' ELISA yöntemi ile ölçüldü.Bulgular: Ortalama vücut ısısı 0.89±0.13°C düşürüldü. Soğutma işlemi sonrası P100 latansı 1, 6 ve 24. saatler anlamlı olarak kısaldı (p<0.001, p<0.001, p<0.011). Soğutma işlemi uygulama sonrası EDSS skorlarında anlamlı bir azalma saptandı (p<0.001). Etkilenen ve etkilenmeyen gözde görme keskinliği ve renkli görmede değişik düzeyde anlamlı düzelmeler saptandı. SLT'de tüm kontrast düzeylerinde düzelme saptandı (%100 p<0.001, %2.5 p=0.001, %1.25 p<0.001). Yorgunluk etki (p<0.001) ve yorgunluk şiddet (p<0.001) ölçeklerinde düzelme saptandı. `Paced Auditory Serial Addition Test' (PASAT) puanlarında soğuk uygulama sonrası artış saptandı (p<0.001). 9 Hole Pag Test (HPT) (p<0.001) ve 8m yürüme (P=0.018) test sürelerinde kısalma gözlendi. MUSIQOL puanlarında soğuk uygulama sonrası anlamlı bir düzelme elde edildi (p<0.001). Lökosit NO düzeylerinde anlamlı bir azalma saptandı (p=0.002) ancak proinflamatuar sitokinlerdeki değişim anlamlı değildi.Sonuç: Bu bulgular, soğuk uygulamanın MS'te görsel sistem başta olmak üzere, özürlülük skorları ve yaşam kalitesi üzerine düzeltici etkilerini klinik, eletrofizyolojik ve biyokimyasal olarak gösterdi.Anahtar kelimeler: Multipl skleroz, Uhthoff fenomeni, Anti-Uhthoff etki, Soğutma, Hipotermi, Görsel uyarılmış potansiyeller, Nitrik oksid, Sitokin

Belirti ve semptomlarHipotermiMultipl skleroz+4
Turan Poyraz
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alzheimer hastalığında serum visfatin (PBEF1/ NAMPT) düzeyinin incelenmesi

Giriş:Alzheimer Hastalığı (AH), ileri yaştaki demansların en sık formudur. Kognitif fonksiyonlarda ilerleyici bozulma ile karakterizedir. Klinik pratikte, AH'nın kesin kriterlerine rağmen tanısı sekonder nedenlerin ve diğer demansif hastalıkların dışlanması ile konur. Bu nedenle AH'da spesifik biyobelirteç gereksinimi önemlidir. Bu çalışmada AH için olası diagnostik ve prognostik biyobelirteç olabilecek adiposit kökenli bir sitokin olan Visfatin'in serum düzeyi incelenmiştir.Gereç ve Yöntem:Çalışmaya 40 Alzheimer hastası ve 40 sağlıklı kontrol alınmıştır. AH olguları Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Demans polikliniğinde takip edilen hastalardan ardışık sırayla 20.06.2009-20.03.2010 tarihleri arasında alınmıştır. Kontrol grubu, hastalar ile benzer demografik özelliklere sahip gönüllü sağlıklı kişilerden oluşturulmuştur. AH ve kontrol olgularında serum Visfatin düzeyi, ELISA yöntemiyle incelenmiştir. Visfatin düzeyi dışında serum açlık kan şekeri (AKŞ), LDL, HDL, trigliserid, total kolesterol ve CRP düzeyleri de ölçülmüştür. Hasta ve kontrollere Mini Mental Durum Testi (MMDT), Sözel Bellek Süreçleri Testi (SBST), Benton Yüz Tanıma Testi, Kategorik Akıcılık Testi uygulanmıştır.Bulgular:AH ve kontrol grubu serum Visfatin düzeyi açısından değerlendirildiğinde iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Serum Visfatin düzeyi ile ne AH klinik parametreleri arasında, ne de CRP düzeyleri arasında korelasyon saptanamamıştır.Sonuç:Çalışmamız serum Visfatin protein düzeyinin AH için biyobelirteç adayı olamayacağını göstermiştir. Yine de AH patogenezinde Visfatin'in olası rolünü araştıracak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

AdipokinlerAlzheimer hastalığıDemans+4
Özlem Şahin
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beyin sapı tutuluşu olan klinik izole sendrom ve multipl skleroz hastalarında nörosensoriyal, nörofizyolojik ve manyetik rezonans görüntüleme bulgularının karşılaştırılması

Amaç: Multipl sklerozda (MS) hastalığın başlangıcında veya hastalık seyrinde beyinsapı yapıları sıklıkla tutulmaktadır. Beyin sapı etkilenmesi olan hastalarda kalıcıdizabilite gelişme olasılığı beyin sapı tutuluşu olmayanlara göre daha yüksektir. Buçalışmada, beyin sapı tutuluşu olan MS'lilerde ayrıntılı nörooftalmolojik venörootolojik değerlendirme ile lezyon lokalizasyonu ve lateralizasyonu yapmak, beyinsapı işitsel uyarılmış potansiyel (BSİUP) incelemesi ve beyin manyetik rezonansgörüntüleme (MRG) ile saptanan patolojik bulguların klinik ile korelasyonunudeğerlendirmek ve tanıya katkısını saptamak amaçlandı.Yöntem: Çalışmamıza ilk kez beyin sapı atağı geçiren 17 hasta (7 KİS, 10 RRMS),öyküde beyin sapı etkilenmesi olan ve sekel beyin sapı tutuluş bulgularına sahip 19hasta (10 RRMS ve 9 SPMS) ile 13 yaş-cinsiyet olarak uyumlu sağlıklı kontrol alındı.Çalışmaya alınan olgulara nörolojik muayene ile ayrıntılı nörooftalmolojik venörootolojik muayene, BSİUP incelemesi ve beyin MRG'de 4 ve 3mm'lik beyinsapıkesitlerinde (T2 lezyon, kontrast tutan lezyon, beyin sapı volüm incelemeleri ) yapıldı.Bulgular: Hastalarda 4 mm'lik beyin sapı kesitlerinde %80, 3 mm'rik kesitlerde%82.9 beyin sapı patolojisi saptandı. Tüm hasta grubunda %66,6 oranında BSİUPpatolojisibulundu. Beyin sapı etkilenmesi olan MS hastalarında MRG'de patolojisaptanma oranı BSİUP'a göre anlamlı şekilde yüksek bulundu (p=0.012). Kronikhastalarda kontrollere ve akut hastalara göre beyin sapı volümü anlamlı olarak dahadüşük saptandı (p=0.001, p=0.008). Volüm incelemelerinde KİS ve kontrol grubuarasında fark bulunmadı. KİS hastalarında EDSS puanı yüksek olanlarda beyin sapıvolümü EDSS puanı düşük olanlardan anlamlı olarak daha düşük saptandı (p=0.008).RRMS grubunda kontrollere göre beyin sapı volümü anlamlı olarak düşük bulundu.(p=0.017). SPMS'li hastalarda kontroller, KİS ve RRMS grubuna göre beyin sapıvolümü anlamlı olarak daha düşük bulundu (p=0.001, p=0.014, p=0.005).Sonuç: Beyin sapı tutuluşu olan hastalarda patolojiyi gösterme açısından MRG,BSİUP'a üstün bulundu. Klinik bulguların lokalizasyonunda istatistiksel anlamlılığaulaşan BSİUP üstünlüğü saptandı. Hastalığın erken dönemlerinde bile beyin sapındavolüm düşüklüğü olmakla beraber hastalık kronikleştikçe beyin sapı volümünündüştüğü görüldü.Anahtar kelimeler: Multipl skleroz (MS), beyin sapı işitsel uyarışmış potansiyelleri(BSİUP), manyetik rezonans görüntüleme (MRG), beyin sapı volümü

Beyin sapıManyetik rezonans görüntülemeMultipl skleroz+2
Ozan Sagut
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epileptik ve psikojen nonepileptik hastaların nöbet semiyolojilerinin tanımlanması ve preiktal-erken postiktal dönemde nöropsikolojik değerlendirilmeleri

Amaç: Çalışmanın amacı hem epileptik nöbet geçiren hastalarda, hem de nonepileptik nöbet geçiren hastalarda nöbet öncesi ve nöbet sonrası erken dönemde yapılan nöropsikolojik testlerle, nöbet ilişkili kognitif etkilenmeyi saptamaktır. Ayrıca Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi (DEÜTF) Epilepsi ve Uyku bozuklukları merkezine başvuran psikojen nonepileptik nöbet hastalarının semiyolojilerini incelenmesi, belirli semiyolojik özellikler ile kognitif testlerdeki bozulma arasındaki olası ilişkinin tanımlaması, ek psikiyatrik hastalık komorbiditelerinin ve karakter, mizaç özelliklerinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir.Yöntem: Çalışmamıza 20 psikojen nonepileptik, 11 epileptik hasta ve 20 sağlıklı kontrol olgusu alınmıştır. Olgulara kognitif test bataryası uygulanmış ve nöbetlerle zamansal ilişkili olarak tekrarlanmıştır. Gözlenen nöbetler 18 semiyolojik özellik açısından incelenmiştir. Ayrıca tüm gruplardaki olgular MINI (Mini Uluslararası Nöropsikiyatrik Görüşme), TCI (Mizaç ve karakter envanteri) ve duygudurum ölçekleri ile değerlendirilmişlerdir.Bulgular: Belirli semiyolojik özellikler psikojen nonepileptik atak (PNEA) hastalarında epilepsi hastalarına göre anlamlı olarak daha fazla saptandı. Yapılan kognitif değerlendirmede, PNEA ve epilepsi gruplarında farklı alanlarda etkilenme olduğu görüldü, tekrarlanan testlerde fark saptanmadı. PNEA grubunda duygudurum ölçek skorları anlamlı olarak daha yüksek saptandı. PNEA grubunda belirli karakter ve mizaç özellikleri tanımlandı, epilepsi grubunda ise tanımlayıcı karakter özellikleri olduğu görüldü.Sonuç: Tüm özelliklerin ortak değerlendirilmesi ve multidisipliner yaklaşım, PNEA ve epilepsi hastalarında hem doğru tanı hem de uygun tedavi açısından önemlidir.

BilişBilişsel işlevlerEpilepsi+3
Ayşegül Özer Çelik
Dokuz Eylül University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik inme proflaksisinde asetil salisilik asit (ASA) kullanan hastada ek olarak proton pompa inhibitörü (PPI) verilmesi tedavi etkisini azaltır mı?

İnme tüm dünyada koroner kalp hastalığı ve kanserin ardından üçüncü sıklıkta ölüm nedenidir. İnmenin önlenmesinde hipertansiyon, diabet, hiperkolesterolemi, sigara gibi risk faktörleriyle mücadelenin yanısıra profilaktik ilaç tedaviside çok önemli yer tutmaktadır. İskemik inme proflaksisinde en yaygın kullanılan ve etkinliği ispatlanmış olan antiagregan ilaçlar asetil salisilik asit (ASA) ve klopidogreldir. ASA sıklıkla GIS yan etkileri nedeniyle PPI?leri ile birlikte kullanılırlar. Bu çalışmada iskemik inme profilaksisinde ASA ile birlikte lansoprazol kullanımı ASA?nın antiagregan etkinliğini azaltıp azaltmadığının saptanması amaçlandı. Yalnız ASA ve ASA ile beraber 30 mg lansoprazol kullanan hastalarda antiagregan etkinlik empedens agregometri yöntemi ile değerlendirildi. Yüz doksan dokuz inme/GİA nedeniyle 100 mg ASA kullanmakta olan hasta başlangıçta aspirin direnci varlığı için tarandı ve 57 hasta direnç nedeniyle çalışmadan çıkartıldı. Yüzkırkiki hastadan 75 hastaya dispeptik yakınmalar nedeniyle 30 mg lansoprazol başlandı. Her iki grup hastanın ASA direnci için kanları alınıp analiz edildi. İki grup arasında ASA etkinliği açısından fark saptanmadı. ASA direnci saptanan hastalarda doz artışı ile direnç rakamsal değeri düşük olan hastaların doz artışı sonrası direncinin kırıldığı gözlendi. Bu çalışma 100 mg ASA ile birlikte 30 mg lansoprazol kullanımının erken dönem antiagregan etkinlikte azalmaya neden olmadığı ve ASA direnci rakamsal değeri düşük olan hastaların doz artışından fayda görebileceğini göstermiştir. Ancak direnç saptanan hasta sayısının azlığı nedeniyle bu sonucun geniş gruplarda tekrarlanması güvenilirliği artıracaktır. Çalışma hastalarının antiagregan kullanım süreleri bir yıldan kısa süreli olduğundan kronik dönemde zamanla gelişen geç etkilerin saptanması için uzun süreli çalışmalar gerekmektedir

Antiülser ajanlarAntiülser ajanlarAspirin+3
Tuğba Özel
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Normalde, spastisitede ve rijiditede patella t refleksi ve pendulumunun elektrofizyolojik ve kineziyolojik özellikleri

Parkinson hastalığı tonus artışı ile giden bir hareket bozukluğudur. Spastisite üst motor nöron lezyonu sonrası gelişen bir hareket bozukluğudur. Spastisite ekstremite kaslarının hareket hızına bağlı tonus artışıdır ve dolayısıyla hastaların günlük yaşam işlevlerini etkiler. Bu çalışmada normallerde, Parkinson Hastalığında ve spastisitede bir fazik germe olan ve tonus değişikliğinden belirgin şekilde etkilenen Patella T refleksi ile pendulumunun normallerdeki durumunu ve hastalığa bağlı olabilecek özelliklerini elektrofizyolojik ve kineziyolojik olarak araştırmak amaçlanmıştır. Elektronik tetiklemeli refleks çekici ile patella T refleksi uyarılmış, Quadriceps femoris ve Biceps femoris kaslarından yüzeyel elektrotla kayıtlamayla monosinaptik bir refleks olan Patella T refleksinin elektrofizyolojik özellikleri ile bu refleks sırasında diz ekleminin hareket özelliklerinin normallerde, spastisitede ve rijidite hastalarındaki değişimi incelenmiştir. Akselerometre ile patella refleks yanıtının başlama zamanı ve de goniometrik bir yaklaşımla refleks sırasında eklem açı değişikliği ve açısal hızı ölçülmüştür. Çalışmaya normal kontrol grubu olarak yaş ortalaması 32±10,1 yıl olan 25 normal kontrol (19 erkek, 6 kadın) alınmıştır. Patella T refleksinin latansı 17,9±1,9 milisaniye ve amplitüdü 6404,1±2860,0 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf- SLR yanıtının latansı 19,5±2,8 milisaniye ve amplitüdü 1065,2±740,8 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf-MLR yanıtı tek bir olguda (%4) gözlenmiş olup latansı 32,4 milisaniye ve amplitüdü 1013,0 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf-LLR yanıtı 7 olguda gözlenmiş olup gözlenme oranı %28?dir. Bf-LLR yanıtının latansı 82,4±10,7 milisaniye ve amplitüdü 596,0±247,5 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Akselerometre ile ölçülen eklem hareketinin başlama zamanı 51,5±9,9 milisaniye olarak ölçülmüştür. Pendulum sayısı 4,8±1,5?dir. Eklem hareketinin açısı 18,3±5,6 derece; ekstansiyon zamanı 317,4±23,4 milisaniye, anlık açısal hız 58,0±16,6 derece/saniye, frekans 1,0±0,1?dir. İlk sönüm oranı (x1/x2) 2,2±1,2, 2. sönüm oranı (x2/x1) 0,6±0,2 olarak hesaplanmıştır. Y parametresi değeri 60,3±16,1 olarak hesaplanmıştır. Spastisite grubu için yaş ortalaması 47,6±14,0 yıl olan 65 olgu (38 erkek, 27 kadın) çalışmaya alınmıştır. Patella T refleksinin latansı 17,7±2,3 milisaniye ve amplitüdü 6938,1±4228,9 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf-SLR yanıtının latansı 17,6±2,4 ms ve amplitüdü 1195,4±1039,5 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf-MLR yanıtı 58 olguda (%89,2) gözlenmiş olup latansı 51,2±9,7 milisaniye ve amplitüdü 398,5±325,9 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf-LLR yanıtı 49 olguda gözlenmiştir (%75,4). Bf-LLR yanıtının latansı 100,3±16,4 milisaniye ve amplitüdü 335,6±209,5 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Akselerometre ile ölçülen eklem hareketinin başlama zamanı 51,9±9,4 milisaniye olarak ölçülmüştür. Pendulum sayısı 4,7±2,2?dir. Eklem hareketinin açısı 14,8±6,8 derece, ekstansiyon zamanı 255,5±80,0 ms, anlık açısal hızı 60,5±28,0 derece/saniye, frekans 1,3±0,5?dir. İlk sönüm oranı (x1/x2) 1,8±1,2?dir. 2. sönüm oranı (x2/x1) 0,5±0,3 olarak hesaplanmıştır. Y parametresi değeri 49,3±23,8 olarak hesaplanmıştır. Rijidite grubu için yaş ortalaması 66±10 olan 45 Parkinson olgusu (23 erkek, 22 kadın) çalışmaya alınmıştır. Patella T refleksinin latansı 17,9±2,4 milisaniye ve amplitüdü 4467,7±2528,4 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf-SLR yanıtının latansı 18,1±2,7 ms ve amplitüdü 912,9±443,9 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf-MLR yanıtı 1 olguda (%2,2) gözlenmiş olup latansı 61,0 milisaniye ve amplitüdü 750,0 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Bf-LLR yanıtı 28 olguda gözlenmiştir (%62,2). Bf-LLR yanıtının latansı 94,2±17,0 milisaniye ve amplitüdü 770,8±488,0 mikrovolt olarak ölçülmüştür. Akselerometre ile ölçülen eklem hareketinin başlama zamanı 61,7±5,7 milisaniye olarak ölçülmüştür. Rijidite grubunda; Pendulum sayısı 1,8±0,7?dir. Eklem hareketinin açısı 9,2±4,2 derece, ekstansiyon zamanı 274,5±39,3 ms, anlık açısal hızı 33,7±15,5 derece/saniye, frekans 1,3±0,2?dir. İlk sönüm oranı (x1/x2) 2,8±2,8?dir. 2. sönüm oranı (x2/x1) 0,2±0,2 olarak hesaplanmıştır. Y parametresi değeri 27,5±13,9 olarak hesaplanmıştır. Rijidite grubunda normal olgularla karşılaştırıldığında pendulum sayısının belirgin azaldığı, eklem hareket açısının küçüldüğü, ekstansiyon zamanının kısaldığı ve anlık açısal hızın belirgin yavaşladığı gözlenmiştir. Patella T refleksinin latansında belirgin bir değişme olmaz iken amplitüdü ufalmış ve akselerometre ile ölçülen eklem hareketinin başlama zamanı uzamıştır. Spastisite grubunda ise normal olgularla karşılaştırıldığında pendulum sayısının değişmediği, eklem hareket açısının küçüldüğü, ekstansiyon zamanının kısaldığı ve anlık açısal hızın arttığı gözlenmiştir. Patella T refleksinin latansında belirgin bir değişme olmaz iken amplitüdü artmış ve akselerometre ile ölçülen eklem hareketinin başlama zamanı değişmemiştir. DTR belirgin artmıştır. Ayrıca spastik grupta ilk iki genliğin birbirine oranı normallere kıyasla belirgin şekilde değişmiştir. Parkinson hastalığında Patella T refleksinin kineziyolojik özellikleri belirgin şekilde değişmektedir. Ve en çarpıcı değişim refleksin pendulum sayısında ve ilk hareket açısındadır. Kineziolojik ölçeklerden geliştirilen ?Yaltkaya? parametresi parkinson hastalığını normallerden ayırt edebilmektedir. Spastisite de Patella T refleksinin kineziyolojik özellikleri belirgin şekilde değişmektedir. Ve en çarpıcı değişim refleksin DTR sayısında, amplitüdünde, ekstansiyon zamanındadır. 2. sönüm oranı ve Y parametresinin 2. sönüm oranıyla çarpımından elde edilen değer spastik hastalardaki spastisite düzeyini belirleme açısından anlamlıdır

ElektrofizyolojiHareketKas spastisitesi+3
Mehmet Gürbüz
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik inmede trail düzeyleri

Giriş: İskemik inme, nöroloji kliniğinde en sık karşlaşılan hastalık olup toplumda ciddi morbidite ve mortaliteye sebep olan önemli bir toplum sağlığı sorunudur. Bu sebeple yapılan çok sayıda araştırmaya rağmen patofizyolojide ve etiyolojide ciddi bilgi boşlukları ve eksiklikler olduğu bilinmektedir. Dünyada iskemik inmede kullanılma amacıyla birçok biyobelirteç çalışması devam etmektedir.İnme için geliştirilecek biyobelirteçler, hastalık için riskli grubun tanımlanmasında, hastalığın altında yatan nedenin ortaya çıkartılmasında, son durumda oluşacak infarkt hacminin ve sonuçlarının tahmininde, erken nörolojik bozulma tahmininde, klinik gidişin tahmininde, hemorajik dönüşüm oluşumunun saptanmasında, arteriyal rekanalizasyonda ve tedavinin etkinliğinin izlenmesinde kullanılabilir. Amaç: İskemik inme geçiren hastalarının ve sağlıklı gönüllülerin serum TRAIL protein düzeyinde farkı gözleyerek, hastalığın etiyo-patolojisinianlamaya katkıda bulunmak. TRAIL düzeyinin inme geçirildikten sonraki belirli periyotlarda ölçülerek serumdaki düzeyinde meydana gelen değişimleri izlemek ve hastanın progresyon süreciyle olan ilişkisini saptanmak. İnme durumunu takiben yapılabilecek olan trombolitik tedavinin (TPA: Doku Plazminojen Aktivatörü) TRAIL düzeyine olası etkisini gözlemek, tedavinin etkinliğini değerlendirmek. İskemik inmeden sorumlu risk faktörleri ile TRAİL düzeylerinin ilişkisini karşılaştırmak. Materyal ve Metot: DEÜTF Nöroloji AD'na inme nedeni ile 24 saatlik süre içinde başvuran 100 olgu ve yaş, cinsiyet açısından grup eşleştirmeye dikkat edilerek 100 sağlıklı gönüllü araştırmaya dahil edilmiştir. Hasta grubundan ilk gün (1. Gün), ilk hafta (7. Gün), ilk ay (28. Gün) ve 6. ay kan örnekleri alınmıştır. Kontrol grubunda tek sefer kan, aynı tüplere aynı miktarda alınmıştır. Hasta ve sağlıklı kontrollerden demografik ve risk faktör verileri toplanmıştır. Bunun dışında inme hastalarının kliniğe geldikleri ilk gün Trial of Org 10172 in Acute Stroke Treatment (TOAST) kriterine göre inme sınıflandırılması yapılmıştır. Ayrıca hastalara hem ilk gün hem de takip süreleri süresince (yedinci gün, 28. gün) NIH İnme Ölçeği (National Institute of Health Stroke Scale, NIHSS) ve Modifiye Rankin Skalası (mRÖ) değerlendirilmesi yapılmıştır. İstatiksel analiz SPSS 18 ile birlikte değerlendirildi. Bulgular: Yapılan analizler sonucunda hastaların yaş ortalaması, hipertansiyon, diyabet, sigara ve antiagregan/antikoagülan kullanımı hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha anlamlı saptandı. Akut dönemde (ilk 24 saatte) inme hastalarında, kontrol grubu olgularına göre serum TRAIL protein düzeyinin düşük olduğu saptandı. ROC analizinde serum TRAIL düzeyinin hasta ve kontrolleri ayırt edici bir test olduğu saptandı. TRAIL protein düzeylerinin 1 . aydan itibaren artmaya başladığı saptandı. TPA alan hastalarda değerlendirilen NIHSS (1. Gün-1. Hafta) ile TRAİL düzeyleri arasında ilişki saptanmamıştır. Hastaların risk faktörleri/koruyucu faktörleri (hipetansiyon, diabet, sigara içimi, alkol kullanımı, antiagregan kullanımı, başka bir nörolojik hastalık varlığı) ile serum TRAIL düzeyi karşılaştırılmış ancak istatistiksel anlamlı bir fark bulunmamıştır. Sonuç: TRAİL proteini iskemik inmede biyomarker olarak kullanılması düşünülen biyobelirteçlerden olup literatürde bununla ilgili kısıtlı bilgi bulunmaktadır. Çalışmamız bu sebeple literatüre önemli bir katkı sağlamıştır. Çalışmamızda elde edilen veriler sonucunda akut dönemde TRAİL proteinin düzeyinde azalmalar iskemik inme tanısı konmasında yardımcı olabilir. Ayrıca migren, fonksiyonel hemiparezi vb. gibi iskemik inmeyi taklit eden klinik tablolarınayrımına da katkı sağlayabilir. Fakat bu proteinin tanıdaki katkılarının net değerlendirilmesi için daha geniş populayonlu çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcüker: TRAİL, iskemik inmede biyobelirteç, iskemik inmede risk faktörleri

Beyin iskemisiBiyobelirteçlerPrevalans+4
Onur Yiğitaslan
Dokuz Eylül University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Huzursuz bacak sendromu hastalarında kognitif fonksiyonların nörofizyolojik ve nöropsikolojik olarak değerlendirilmesi

Huzursuz bacak sendromu (HBS) uyku ve yaşam kalitesini olumsuz olarak etkilediği gösterilmiş ve son çalışmalarda kognitif disfonksiyonu da bünyesinde barındırdığı ileri sürülen sensorimotor nörolojik bir bozukluktur. Bu çalışmanın amacı HBS hastalarında kognitif fonksiyonların nörofizyolojik ve nöropsikolojik olarak değerlendirilerek kognitif defisit varlığını araştırmaktır. Çalışmaya Uluslararası Huzursuz Bacak Sendromu Çalışma Grubu tanı kriterlerine göre HBS tanısı konan 15 hasta ve yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi açısından eşleştirilmiş 15 sağlıklı kontrol dahil edildi. Katılımcılara farklı kognitif alanları değerlendiren mini mental durum testi, verbal akıcılık testi (harf ve kategori), iz sürme testi A ve B, çizgi yönünü belirleme testi, sayı menzili testi, Wisconsin kart eşleştirme testi ve renkli progresif matrisler testini içeren bir nöropsikolojik test bataryası uygulandı. Elektrofizyolojik olarak olaya ilişkin endojen potansiyellerden P300 ve uyumsuzluk negativitesi (MMN) işitsel oddball paradigması kullanılarak kayıtlandı. Hasta ve kontrol grubu arasında nöropsikolojik test skorları, P300 ve MMN parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç olarak bu çalışma HBS hastalarında kognitif fonksiyonların hem nörofizyolojik hem de nöropsikolojik açıdan birlikte değerlendirildiği ilk araştırma olup hastalarda kognitif disfonksiyon varlığını düşündüren bir kanıta rastlanmadı

BilişBilişsel işlevlerHuzursuz bacak sendromu
Burcu Eray
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Amyotrofik lateral skleroz hastalarında solunum ve yutma fonksiyon bozukluklarının ilişkisi

Amyotrofik lateral skleroz (ALS) üst ve alt motor nöronların birlikte tutulduğu progresif seyirli nörodejeneratif bir hastalıktır. ALS hastalarının prognozunda yutma güçlüğü ve solunum kaslarının kuvvetsizliği en ön önemli faktörler. Bu çalışmanın amacı ALS'li hastalarda yutma fonksiyon bozukluğu ile solunum fonksiyon bozukluğu arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmaya El Escorial tanı kriterlerine göre ALS tanısı konulan 27 olgu alınmıştır. Klinik değerlendirme için ALS fonksiyonel derecelendirme ölçeği kullanılmıştır. Hastaların beyin manyetik rezonans görüntülemesi, MR spektroskopi, Diffuzyon Tensor MR (MRG) görütülemeleri yapılmış ve kortikospinal traktus tutulumu yönünden motor evoked potansiyelleri kaydedilmiştir. Olguların solunum fonksiyonları Forced vital kapasite ve alternatifi olan SNIP inspiratuar basınç testleri ile değerlendirilmiştir. Olguların yutma ve solunuma fonksiyonlarıyla ilgili elektrofizyolojik kayıtlar EMG ile yapılmıştır. Olguların yutma ve solunum işlevleri 5 kanallı bir kayıtlama ile çalışılmış ve yutmayla ilgili A-0, A-C, 0-2 parametreleri ile solunum işleviyle ilgili inspiryum ve ekspiryum süreleri ve de yutmalı inspiryum ve ekspiryum süresi, yutma apnesi kaydedilmiştir. Olguların 20'si erkek 7'si kadın, yaşları 30-75 arasında olup, yaş ortalaması 53,2±12 idi. Olguların tanı konulduktan sonra çalışmaya alınmaya kadar geçen ortalama süresi 24,7±27,3 aydı. Olguların 5'i (%18,5) bulbar başlangıçlı, 22'si ekstremite başlangıçlıydı. Olgulardan 13'ünün disfaji limiti < 20 cc olup, disfajik olarak değerlendirilmiştir. Disfajisi olan 13 olgunun 9'unda solunum fonksiyon testlerinde bozukluk saptandı. Bunun karşıtı olarak ta olguların 11'inde hem yutma, hem de solunum fonksiyon testleri normal sınırlardaydı. Olguların disfaji limiti ile forced vital kapasiteleri ve SNIP değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelâsyonu saptanmıştır. Tüm olgular ekspiryum sırasında yutma yapabilir iken, olgulardan 20'si inspiryumda yutma yapabilmektedir. Ancak disfajisi olan 7 olgu inspiryumda başarılı yutma yapamamıştır. Disfajisi olmayan 14 olgunun tümü inspiryumda yutma yapabilmekte, disfajisi olan olguların ise %54'ü (7/13) inspiryumda yutma yapamamaktadır. Özellikle de inspiryumda yutma yapamayan olguların tümünün disfaji limiti 5 cc'nin altında olduğu gözlenmiştir. Forced vital kapasite değeri düştükçe yutmalı inspiryum süresi uzamaktadır. Solunum ve fonksiyon bozukluğu birlikte olan 9 olgu ile solunum ve fonksiyon bozukluğu olmayan 11 olgu karşılaştırıldığında A-C, A-O, O-2, yutmalı ve yutmasız inspiryum ve ekspiryum süreleri ve aralarındaki farkı, yutma apnesi süreleri arasında istatistiksel anlamda fark saptanmamıştır. Olguların MEP bulguları değerlendirildiğinde 5 (%20,8) olguda normal sınırlarda bulgular saptanırken 19 olgunun bulgularının patolojik olduğu saptanmıştır. ALS olgularıyla sağlıklı kontrol grubunun MR traktografi FA değerlerinde anlamlı bir fark gözlenememiştir. Ayrıca beyin MR görüntülemelerinden sadece 2 olguda kortikospinal traktus tutulumu lehine intensite artışı izlenmiştir. Dolayısıyla bu çalışmada ALS hastalarının üst motor nöron tutulumunun gösterilmesinde TMS yönteminin MR görüntüleme yöntemine göre daha hassas olduğu sonucuna ulaşılmıştır. TMS anormalliğinin disfaji varlığı/yokluğu ile ilişkisi yönünden ise anlamlı bir birliktelik olmadığı saptanmıştır. ALS hastalarının prognozu yönünden yutma ve solunum fonksiyon bozukluğu belirleyicidir ve özellikle disfajinin saptanması ve tedavisine yönelik yaklaşımlar açısından "Disfaji Limiti" klinisyenlere yardımcı bir yöntem olarak değerlendirilebileceği sonucuna ulaşılmıştır

Amyotrofik lateral sklerozPiramidal yollarSolunum bozuklukları+3
Nazan Şimşek Erdem
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetik polinöropatide hiperventilasyonun "threshold elektrotonus" üzerine etkisinin eşik izleme yöntemi "threshold trackıng" ile değerlendirilmesi

en yaygın görülen nörolojik komplikasyonu yaşam kalitesini olumsuz etkileyen distal simetrik polinöropatidir. Diyabetik polinöropatinin patogenezi multifaktöriyeldir. Hipergliseminin neden olduğu metabolik değişikliklerin ve demiyelinizasyon gibi yapısal değişikliklerin, nod ve internoddaki iyon kanallarındaki ve periferik sinir işlev bozukluğundaki rolleri çok iyi aydınlatılabilmiş değildir. Sinir ileti ve aksonal uyarılabilirlik çalışmaları, birçok hastalığın patofizyolojisini araştırmak için kullanılmakta olup diyabetik polinöropati de bunlardan birisidir. Çeşitli manevralarla periferik sinirdeki aksonal uyarılabilirlik göstergelerindeki değişiklikler incelenebilir ve hiperventilasyon ile ilişkili aksonal uyarılabilirlik bulgularının, diyabetik PNP'de periferik sinirde meydana gelen patolojik değişikliklerin mekanizmasının anlaşılmasına katkıda bulunması beklenir. Bu çalışmada, diyabetik PNP'li hastalarda klinik olarak gözlenen hiperventilasyon direncinin elektrofizyolojik karşılığını bulmayı ve diyabetik hastalarda nodal persistan Na kanallarının pH duyarlılığının normal olgulardan farklı olup olmadığını anlamayı amaçladık. 15 sağlıklı kontrol, 17 Tip 2 DM'li PNP'si olmayan ve 15 Tip 2 DM'li PNP'si olan olgu incelendi. Tüm olguların açlık kan şekerleri, HBA1C değerleri ölçüldü, sinir iletim çalışması yapıldı. Olguların hepsi 25 dakika hiperventilasyon yaptı, HPV öncesinde ve sonrasında HPV'a bağlı yakınma sorgulaması yapıldı. HPV öncesinde ve sonrasında, sol median sinirden kısa TROND protokolü uygulanarak motor aksonal uyarılabilirlik çalışması yapıldı. Tüm olgulardan HPV'den önce ve HPV'nin 15. dakikasında venöz kan alınarak kan gazı çalışıldı. HPV öncesinde PNP'si olan ve olmayan diyabetik hastalar ile sağlıklı kontroller arasında aksonal güç-süre zaman sabitinde ve reobazda anlamlı fark gözlenmedi. Eşik elektrotonusta depolarizan akımlarda, toparlanma eğrisinde ise 5. ms'deki supernormalitede ve subnormalitede polinöropatili hastaların daha depolarize durumda olduklarını destekleyen farklılıklar saptandı. HPV sonunda HPV'ye bağlı yakınma skalasındaki artış en belirgin olarak sağlıklı kontrollerde görüldü. Sağlıklı kontrollerin klinik olarak hiperventilasyondan etkilenmeleri hasta grubuna göre daha belirgindi. Hasta grupları arasında ise belirgin bir farklılık gözlenmedi. HPV ile kontrol grubunda reobazda anlamlı düşme izlenirken SDTC'deki artış istatistiksel olarak anlamlı değildi. Eşik elektrotonusda HPV ile değişiklik olmazken toparlanma döngüsünde RRP'da, 2,5. ms'deki refraktörlükte artış ve 5. ms'deki supernormalitede artış izlendi. HPV ile DM PNP (-) grupta uyarı-yanıt eğrisinde sola kayma görüldü. Reobaz ve SDTC anlamlı ölçüde değişmedi. Eşik elektoronusun depolarizan ve hiperpolarizan akımlarında farklılık gözlendi. RRP'da uzama, 2,5. ms'deki refraktörlük ve subnormalitede artış saptandı. PNP'li grupta ise HPV ile maksimum cevabın %50'si için gerekli olan uyarı şiddetinin azaldığı ve uyarı-yanıt eğrisinin sola kaydığı izlendi. Eşik elektrotonusta HPV sonrasında internodal K kanallarının etkilendiğini düşündürten değişiklikler izlendi. Toparlanma döngüsü, SDTC ve reobazda (p=0.05) HPV ile belirgin değişikliğin olmaması polinöropatisi olan hastalarda nodal persistan Na kanallarının pH'a duyarsızlığını işaret ediyordu. Sonuç olarak sağlıklı kontroller ile yapısal değişikliğin görülmediği hastaların aksonal uyarılabilirlik göstergelerinin benzer olduğu, yapısal değişikliğin gözlendiği hastaların aksonlarının ise daha depolarize olduğu görüldü. Diyabetiklerde pH değişikliğinden internodal K kanallarının etkilendiğini düşündüren bulgular elde edilirken, nodal persistan Na kanallarının duyarsızlığı da gösterilmiştir. Diyabetik hastalarda klinik olarak iskemi benzeri HPV direncinin varlığını gösterdiğimiz bu çalışmada bunun elektrofizyolojik karşılığının olduğu kanısındayız. Tüm bunların yanı sıra kontrollerle PNP'si olan ve olmayan hastaların arasındaki farklılıkların değerlendirilmesinde DM tedavisi için kullanılan ilaçların göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünüyoruz

AksonlarDiabetik nöropatilerHiperventilasyon+2
Gökçen Akça
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Myastenia gravis'li hastalarda kalp hızı değişkenliğinin değerlendirilmesi ve kardiyak otonomik profil

Bu çalışmanın amacı; MG'li olgularda noninvaziv kardiyovasküler refleks testleri kullanarak kardiyak otonomik profili değerlendirmek ve kardiyak otonomik tutuluş saptanırsa bu durumun hastalarda timoma varlığı veya AChR Ab pozitifliği ile ilişkili olup olmadığını göstermekti. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöromüsküler Hastalıklar Polikliniğinde takipli yaşları 25-69 arasında değişen 30 MG'li hasta (15 E, 15 K) dahil edildi. Yaş ve cinsiyet uyumlu 30 sağlıklı kişi de kontrol grubu olarak belirlendi. Diabetes mellitus gibi kronik sistemik hastalığı olan, daha önce tanı almış kardiyak hastalığı bulunan, sigara içen ve otonom sinir sistemini etkileyen ilaç kullanım öyküsü olan kişiler çalışmaya alınmadı. Otonom disfonksiyonu değerlendirmek için hem Tasc Force Monitör aleti (kardiyak hemodinamik ve otonomik parametreler), hem de Ewing Batarya Testi kullanıldı. Ayrıca Ewing Batarya Testine iki değişken daha eklenerek Modifiye Ewing Batarya Testi elde edildi. Yapılan testler sonucunda MG'li olguların ve kontrol grubunun hemodinamik parametreleri karşılaştırıldığında; MG'li olgularda SKB ve DKB ortalamalarının daha yüksek olduğu görüldü. Kalp hızı değişkenliğinin spektral analiz sonuçlarında ise LF ve LF/HF oranının daha yüksek, HF değerinin daha düşük olduğu ayrıca BRS değerinin de daha düşük olduğu saptandı. Bu sonuçlar MG'li olgularda sempatovagal dengenin artmış sempatik tonus yönüne doğru bozulduğunu ve parasempatik yetmezliğin daha ön planda olduğu lehine yorumlandı. Çıkan sonuçlar için alt grup analizleri yapıldığında timoma varlığı ve AChR Ab pozitifliği ile anlamlı bir ilişki gösterilememiştir. Orijinal ve Modifiye Ewing Batarya Skoru sonuçları incelendiğinde MG'li olguların hiçbirisinde anormal sonuç yani otonomik tutuluş izlenmedi. Modifiye Ewing Batarya Skoru sonuçlarında ise sadece 3 MG'li hastada parasempatik bozukluk saptandı. MG hastalarında noninvaziv yöntemler kullanılarak kardiyak otonomik fonksiyonu belirlemek yüksek prediktif değere sahiptir. Erken dönemde otonom disfonksiyonu belirleme ve kardiyovasküler hastalığın erken tedavisi ile morbidite ve mortalite azaltılabilir. Bu sayede otonom disfonksiyona bağlı oluşan ani ölüm ve aritmiler önlenebilir Anahtar kelimeler: Myastenia Gravis, Baroreseptör sensitivitesi, Kalp hızı değişkenliği, Kardiyak otonomik tutuluş

BaroreseptörKalp hastalıklarıKalp hızı+2
Zehra Uysal Kocabaş
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beyin sapı lezyonlarında göz kırpma refleksinin lokalizasyon değeri

Fehim Arman
Akdeniz University
1983
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Normal ve nörojenik tutuluşu olan kişilerde kantitatif EMG analizi

Selahattin Yağan
Akdeniz University
1986
00