
116
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Yüksek çözünürlüklü uydu görüntülerinin bulanık maskeleme temelli pankeskinleştirilmesi
Pankeskinleştirme yöntemlerinde temel olarak yapılan işlem yüksek uzamsal çözünürlüklü pankromatik görüntü ile düşük uzamsal çözünürlüğe sahip çoklu spektral görüntüyü birleştirmektir. Gerçekleştirilen görüntü füzyonunda elde edilen görüntülerin uzamsal çözünürlüğünü pankromatik görüntü, renk ve spektral çözünürlüğünü ise çoklu spektral görüntü sağlamaktadır. Pankeskinleştirme işlemi sayesinde hem yüksek spektral çözünürlüğe hem de yüksek geometrik çözünürlüğe sahip uydu görüntüleri elde edilmektedir. Tez çalışması kapsamında, on iki farklı pankeskinleştirme yöntemi dört farklı RASAT veri seti üzerinde test edilmiş ve pankeskinleştirilen görüntülerin spektral ve mekânsal nitelikleri sekiz farklı başarım kıstası kullanılarak ölçülmüştür. Bulanık Maskeleme adı verilen yeni bir ön işleme yöntemi sunulmuştur. Pan banda uygulanan Bulanık Maskeleme tekniği sonucu üretilen keskinliği arttırılmış pankromatik görüntü ile çoklu spektral görüntü her bir yönteme göre birleştirilmiştir. Bulanık Maskeleme tekniğinin diğer yöntemler ile kıyaslandığında yaklaşık olarak aynı başarım sonucunu ürettiği ancak görüntüdeki keskinliği büyük ölçüde arttırdığı gözlemlenmiştir. Elde edilen metrik sonuçları ile Optimize edilmiş Yüksek Geçiren Filtre metodunun en keskin görüntüyü verdiği, Hiperküre Renk Uzayı metodunun keskinliği belli bir dereceye kadar muhafaza ettiği bunun yanında renk bilgisini en iyi taşıyan yöntem olduğu saptanmıştır.
The long-run causal effects of the emigration of Crimean and Nogay Turks on the urbanization and agricultural outcomes of Turkey: An empirical analysis
The purpose of this thesis is to investigate the long-term causal effects of the emigration of the Crimean and Nogay Turks on the urbanization and agricultural outcomes of Turkey. To estimate the long-term causal effects of emigrants, a novel dataset at province level consisting of six years between 1928 and 1965 is constructed by digitalizing the Agricultural Yearbooks and Population Censuses of Turkey. In addition to baseline the Ordinary Least Square (OLS) methods, Instrumental variable methods are employed to address potential endogeneity problem. The results reveal that the emigration of Crimean and Nogay Turks had a positive and significant long-term effects on urbanization rate, per capita cultivated land, per capita total agricultural production, per capita cultivated area of grain, per capita grain production and per capita industrial crops production.
Bir eğitim uçağı kanadının çok disiplinli tasarım eniyilemesi
Günümüz dünyasında,simülasyon teknolojisi oldukça gelişmiş olup aynı zamanda yük- sek güvenilirlik sağlayan, ancak fazla zaman alan bir teknolojidir. Vekil model tabanlı optimizasyon (ing.surrogate-basedoptimization),bir optimizasyon süreci için vekil mo- del (ing.meta-model) geliştirir. Etkin sonuçlar veren bu metamodeller yardımıyla çeşitli optimizasyon yöntemleri zamanla geliştirilmiştir. Birvekil model benzetimlerin mate- matiksel modelinin oluşturulmasını sağlamaktadır. Bu sayede sayısal bir analiz biçimi olarak metamodeller, matematiksel bir denkleme ihtiyaç olmaksızın mühendislik sis- temlerini optimize etmenin pratik bir yolu olmuşlardır. Bu tez çalışmasında temel mo- tivasyon, parametrelendirilmiş kanat geometrisinin analiz çıktılarını, vekil model yardı- mıyla geliştirilen algoritmaya entegre ederek çok disiplinli bir optimizasyon metoduge- liştirmektir. Bu çalışmada başlangıç tasarımı aşamasında olan kanat modelinin, aerodi- namik performansını yükseltme koşuluyla, frekans kısıtlamalarını dikkate alırken kütle minimizasyonuna odaklanarak sonlu elemanlar modeli ile uyumlu sonuçlar elde edil- miştir. Veri toplama metodu olarak adaptif veri toplama yöntemi olan iç dolgulu nu- mune kriteri kullanılmıştır. Kesin olarak en iyi adaylar olmasa da, klasik optimizasyon metodlarından olan sıralı karesel programlama metodu ile kıyaslandığında umut verici sonuçlar elde edilmiştir. Bu bağlamda, optimizasyon yönteminin efektifliği, geleneksel veri toplama yöntemini kullanarak sırasıyla yapılan; sıralı karesel programlama ile vekil model tabanlı optimizasyon sonuçlarının karşılaştırılmasıyla gösterilmiştir. Bu karşılaş- tırma, çok sayıda değişkene sahip modeller için adaptif veri toplama yönteminin daha uygun olduğunu ortaya koymuş kanat geometrisi oluşturulmuştur. Eniyilenmiş tasarı- mın kütlesinde %14,2 düşüş meydana geldiği görülmüştür. Optimum kanat tasarımı adı altında aerodinamik ve yapısal açıdan analizlere tabi tutularak elde edilen sonuçlarla, başlangıç tasarımına ait aerodinamik ve yapısal analiz sonuçları kıyaslanmıştır. Aero- dinamik açıdan performans kriterlerinin yüksek, güvenilir, hafif bir yapısal elde edildiği görülmüştür.
Çoklu zekâ kuramının ortaokul 5. sınıf öğrencilerinin güneş, dünya ve ay ünitesindeki akademik başarılarına ve tutumlarına etkisi
Araştırmanın genel amacı; ortaokulda öğrenim gören 5. sınıf öğrencilerinin "Güneş, Dünya ve Ay" ünitesiyle ilgili Fen Bilgisi eğitimi akademik başarı düzeyleri ve Fen Bilimlerine karşı tutumları arasında ÇZK destekli öğretimle ve mevcut fen öğretimi arasında anlamlı fark olup olmadığını araştırmaktır. Araştırma 2022-2023 eğitim-öğretim yılı güz döneminde Siirt ilindeki sancaklar ortaokulunda öğrenim gören 71 öğrenci üzerinde gerçekleştirilmiştir. 6 hafta 24 ders saati sürecince deney grubuna konu kazanımlarına göre hazırlanmış ders planları işlenmiş, kontrol grubunda ise müfredata göre dersler işlenmiştir. Araştırmanın nicel boyutunda ön ve son test uygulanmış yarı deneysel desen kullanılmış, nitel boyuttaysa fenomenolojik desen kullanılmıştır. Çalışmada nicel veri toplama aracı olarak Hazırbulunuşluk Testi (HBT) , Fen Başarı Testi (FBT) ve Fen Tutum Ölçeği (FTÖ) kullanılmıştır. Nitel veriler deney grubundaki öğrencilerden rastgele seçilen 10 öğrenciye uygulanan yarı yapılandırılmış görüşme formlarından elde edilmiştir. Nicel verilerin analizinde t testi ve ANOVA analizleri SPSS 24 programından yararlanılarak analizler yapılmıştır. Araştırmadan elde edilen nicel veriler doğrultusunda deney ve kontrol grubunda fen başarıları karşılaştırıldığında deney grubunun başarısının daha çok artığı görülmüştür. Buradan deney grubuna uygulanmış olan Çoklu Zekâ Kuramı etkinliklerinin öğrencilerin başarıları üzerinde pozitif bir etki yaptığı sonucuna varılmıştır. Fen bilimleri tutumları incelendiğinde ise ilk ve son test tutumlarının aynı seviyede arttığı gözlemlenmiştir. Buradan ÇZK etkinliklerinin fen tutumları üzerinde mevcut olarak uygulanan yöntem etkinliklerine göre büyük bir farklılık yaratmadığı sonucuna varılmıştır. Ayrıca öğrencilerin cinsiyetinin, anne babalarının eğitim durumlarının ve geçmiş yıllardaki fen bilimleri yazılı puanlarının fen başarısında etkisi arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Elde edilen sonuçlarla bağlantılı olarak yeni çalışmalar için önerilerde bulunulmuştur
Dopaminin kolorimetrik tespiti için peroksidaz benzeri aktiviteye sahipnanozim/mof bazlı biyomimetik yapıların hazırlanılması
İnsan vücudu, biyolojik dengeyi sürdürmek ve çevresel etkilere yanıt vermek üzere sofistike bir sistem olarak çalışmaktadır. Bu sistemin temel bileşenlerinden enzimler, canlılarda gerçekleşen hayati kimyasal reaksiyonların hızlandırılmasında kritik rol oynamaktadır. Ancak doğal enzimlerin yüksek üretim maliyeti, çevresel koşullara duyarlılıkları ve kararsız yapıları, depolama ve uygulama süreçlerinde çeşitli sınırlamalar doğurmaktadır. Bu durum, endüstriyel ve biyomedikal kullanımlarını kısıtlamaktadır. Son yıllarda, bu sorunların aşılması amacıyla daha dayanıklı, düşük maliyetli ve yeniden kullanılabilir yapay enzimlerin geliştirilmesine yönelik çalışmalar artmıştır. Özellikle "nanozim" adı verilen nanoyapılı yapay enzimler; yüksek yüzey alanı, çok işlevlilik ve biyolojik taklit edilebilirlik gibi özellikleriyle öne çıkmaktadır. Nanozimlerin etkinliğini artırmak amacıyla, metal-organik çerçeveler (MOF'lar) gibi poröz yapılarla birleştirilmeleri, biyokatalitik sistemlerin verimliliğini önemli ölçüde artırmaktadır. Bu tez kapsamında, Fe₃O₄ ve Ag nanoparçacıkları kullanılarak biyomimetik özelliklere sahip, yüksek katalitik aktivite gösteren katmanlı bir MOF@nanozim yapısı geliştirildi. İlk olarak Fe₃O₄ manyetik nanoparçacıkları üzerine silika (SiO₂) kaplandı ve Ag nanoparçacıkları ile desteklenerek Fe₃O₄@SiO₂@Ag yapısı elde edildi. Bu yapı, ZIF-8 ve UIO-66 adlı iki MOF türüyle kaplanarak kompozit nanozim yapıları oluşturuldu. Elde edilen yapılar; dopaminin kolorimetrik tespiti ve antibakteriyel testlerde değerlendirildi. Sonuçlar, geliştirilen MOF@nanozimlerin yalnızca yüksek peroksidaz benzeri aktivite sergileyen biyokatalizörler olmadığını; aynı zamanda biyobelirteç olarak da etkili olduğunu göstermiştir. Antibakteriyel testlerde ise, bu yapıların patojen mikroorganizmalara karşı etkinliği ortaya konmuştur. Elde edilen bulgular, MOF destekli nanozimlerin biyomedikal ve çevresel uygulamalarda çok işlevli materyaller olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
İçten yanmalı dizel motor pistonu tasarım, analiz ve imalatı
Bu tez çalışmasında, içten yanmalı dizel motorlarda kullanılan pistonların mühendislik temelli olarak tasarımı, yapısal ve termal analizi ile üretilebilirliği incelenmiştir. Dizel motorlarda pistonlar, yüksek sıcaklık ve basınca doğrudan maruz kalan kritik elemanlar olduğundan, bu bileşenlerin hem mekanik hem de ısıl yükler altındaki davranışlarının doğru şekilde değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu kapsamda, öncelikle pistonun geometrik boyutları teorik hesaplamalarla belirlenmiş, ardından SolidWorks yazılımı kullanılarak 3 boyutlu modeli oluşturulmuştur. Oluşturulan model, ANSYS ortamında sonlu elemanlar yöntemi ile analiz edilerek mekanik gerilme dağılımı, sıcaklık alanı ve deformasyon değerleri değerlendirilmiştir. Mekanik analiz sonuçlarına göre, piston tepe yüzeyine uygulanan 5,884 MPa büyüklüğündeki iç basınç altında oluşan maksimum gerilme değeri 51,6 MPa olarak hesaplanmış ve kullanılan E-145 alüminyum alaşımının izin verdiği sınırların oldukça altında kalmıştır. Termal analizlerde ise, maksimum sıcaklık değeri 410,36 °C ile piston tepe bölgesinde yoğunlaşmakta olup, bu sıcaklık değerinin yapının bütünlüğünü olumsuz etkilemediği gözlemlenmiştir. Ayrıca, toplam deformasyon değeri 0,019 mm olarak bulunmuş ve piston ile silindir arasındaki izin verilen boşluktan düşük olduğu için tasarımın güvenli aralıkta kaldığı görülmüştür. Elde edilen tüm bu sonuçlar, tasarlanan pistonun hem mekanik hem de termal yükler altında güvenle çalışabileceğini ve uzun süreli kullanım için uygun bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Çalışma, dizel motor pistonlarının mühendislik hesaplarıyla optimize edilmesi ve bilgisayar destekli analiz yöntemleriyle doğrulanması açısından literatüre ve endüstriyel uygulamalara katkı sunmaktadır.
Adjustment of the thermal expansion coefficient of 3D printed composite tools for composite overwrapped pressure vessels
A thermal mismatch problem between a curable composite and the tool material can negatively impact the cured product's geometrical precision and structural integrity, leading to insufficient quality or, even worse, reduced performance. While keeping the thermal expansion coefficient (CTE) of tooling material as low as possible, for example by using INVAR or ceramic tools (with respective CTE ranges of 0.5-2 and 0-10 µm/mºC), has been one of the viable solutions, both costs of such tools and the fact that through-thickness CTE of the cured composite (typically around 30-42 µm/mºC depending on types of fiber and resin) can still be significantly different from the tools', call for alternative solutions. In this thesis, we hypothesize that by 3D printing a chopped micro carbon fiber filled thermoplastic in combination with continuous glass fiber, low-cost detachable mandrels that match the through-thickness CTE (TT-CTE) of the composites can be produced and used in producing high-performance composite overwrapped pressure vessels. TMA analysis, three-point bending tests, and density calculations were carried out eliminating eight specimens that were designed to vary for their printing orientation, infill pattern, and reinforcement distribution to three. Two detachable mandrels with solid isotropic (S) and triangular (T) infill patterns without any reinforcement and the third one with an isotropic infill pattern reinforced with five concentric rings (S-I-5) were manufactured. With its slightly higher CTE compared to the final composite overwrapped vessel TT-CTE, T gave the highest gains increase in burst performance (50%) and was the lowest-cost alternative. This study laid out the design and materials selection principles for precise, cost-effective, fast, and scalable composite tool production.
Soft topolojik hiperyapılar
Beş bölümden meydana gelen bu tezin ilk bölümü giriş bölümü olarak ele alınmış ve literatür özeti yapılmıştır. Sonrasında temel kavramlara değinilmiş olup soft kümeler, soft gruplar, soft topolojik uzaylar, hiperyapılar ve topolojik hiperyapılar alt başlıkları sunulmuştur. Üçüncü bölümde bazı soft topolojiler verilmiştir. Dördüncü bölümde soft topolojik hipergrupidler incelenerek ilgili bazı tanımlar, örnekler ve teoremler verilmiştir. Beşinci bölümde soft topolojik hipergruplar çalışılarak bazı önemli karekterizasyonlar sunulmuştur. Ayrıca soft topolojik hipergrupoidler ile soft topolojik hiperguplar arasındaki ilişki incelenerek sonuç bölümü ile bu tez çalışması tamamlanmıştır.
Tıp fakültesi hastanelerinde acil servis biriminin kullanıcı memnuniyeti kapsamında değerlendirilmesi: Zonguldak BEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi örneği
Hastaneler insan hayatı için çok önemli bir yere sahiptir. Bireylerin rahatsızlandığı zaman ilk başvurduğu yer şüphesiz ki hastaneler olmaktadır. Hastaneler içerisinde tıp fakültesi hastaneleri, tıptaki gelişmeleri yakından takip eden ekonomik, teknolojik ve bunun gibi gelişime katkısı olan birçok kriter tarafından etkilenmektedir. Acil servisler ise hastalar tarafından en sık ziyaret edilen ve her hastanın şartsız olarak kabul edilip tedavi edildiği birimlerdir. Hastalıkların teşhis ve tedavilerinde hiç kuşkusuz bu birimlerin ana kullanıcıları olan sağlık çalışanlarının etkin ve verimli bir şekilde çalışabilmeleri, acil servislerin mimari tasarımları ile yakından ilişkilidir. Bu bağlamda acil servislerin mekânsal düzenlemeleri sağlık hizmet kalitesini artırmada ve kullanıcı memnuniyetini sağlamada oldukça önemli bir rol oynamaktadır. Günümüzde yapılan çalışmalarda, bu birimlerin ana kullanıcıları olan sağlık personelinin tasarım aşamalarında yeteri kadar yer almamalarının yapı kullanım aşamasında başta sağlık çalışanları olmak üzere tüm kullanıcılar üzerinde oldukça önemli olumsuz etkilere neden olabileceği belirtilmektedir. Bu nedenle gelecekte planlanacak acil servis birimlerinin mekân tasarımlarının kullanıcıları nasıl etkilediği ve kullanıcıların gereksinim duydukları tasarım faktörlerinin neler olduğunun tespit edilmesi oldukça önem kazanmaktadır. Bu bağlamda tez çalışması kapsamında öncelikle hastane yapılarının acil servis bölümünün tasarım kriterleri gerek literatür gerekse de tasarım standartları çerçevesinde ele alınmıştır. Daha sonrasında elde edilen bilgiler Zonguldak halkı tarafından sağlık hizmetlerinin alınmasında oldukça önemli bir yere sahip olan Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servis biriminin KSD (kullanım sonrası değerlendirme) yapılarak sağlık personeli memnuniyetine etkisi değerlendirilmiştir. Çalışmada kullanılan yöntem doğrultusunda gözlem, yüz yüze görüşme, proje okumaları ve sağlık çalışanları ile anketler yapılmıştır. Yapılan araştırmanın sonucunda, acil servislerin işlevselliği, kalite performans değerlerindeki önemli hususlar, sağlık personelinin çalışma ortamında verdiği hizmetin performans değerlendirmesi yapılmıştır. Yapılan analiz değerlendirmeleri sonucunda sağlık personeli özelindeki kullanıcı memnuniyeti değerlendirmesi yapılmıştır. Çalışma sonucunda; temel eylem alanları, mekânsal erişim ve verimlilik, çevresel ulaşılabilirlik bölümleri içinde en büyük memnuniyetsizliğin çevresel ulaşılabilirlik kısmında yaşandığı yapılan araştırma sonucunda analiz edilmiştir.
Kültür mantar (agaricus bisporus) yetiştiriciliğinde PGPR ilehasat sonrası melatonin uygulamalarının hasat sonufizyolojisi üzerine etkileri
Bu çalışmada, modifiye atmosferik koşullar ile hasat öncesi püskürtme yoluyla PGPR (Azospillum lipoferum (AL) ve Bacillus megaterium (BM)) uygulamaları ile hasat sonrası daldırma şekliyle melatonin (0.05 ve 1 mM) uygulamalarının tek başına veya kombinasyon halinde Agaricus bisporus mantar türünün olgunlaşma parametreleri ve bunların olgunlaşma parametreleri üzerindeki etkisini araştırmayı amaçlanmıştır. Misel gelişim döneminin 12. gününde Azospillum lipoferum (AL) ve Bacillus megaterium (BM) bakterilerinden 0.5 l su ile m2 başına 3 ml olacak şekilde kompost içerisine aşılandı. Kontrol ortamı olarak kompost üzerine bakteri aşılamadan sadece 0.5 ml su uygulanmıştır. Daha sonra aynı olgunlukta hasat edilen mantarlar (Agaricus bisporus) melatonin solüsyonlarına daldırılarak 0°C ve %90-95 nemdeki soğuk hava deposunda 16 gün süreyle muhafaza edildi. Hasat döneminde ve soğuk hava deposuna alınan numunelerde 4 gün aralıklarla; ağırlık kaybı, renk (L*, C˚ ve H˚), toplam fenolik (TF) miktarı, antioksidan aktivite, solunum hızı ve ambalaj içi gaz bileşenleri belirlendi. mantarlarda hasat sonrası depolama sırasında melatonin uygulamalarının uygulanması, ağırlık kaybı ve renk değerlerinin korunmasında (özellikle L*), solunum hızını ve ambalaj içi CO2 azaltılmasında ve toplam fenolik ve toplam antioksidan artırılmasında olumlu etkiler göstermiştir. Bu etkiler, şapka kalitesini 16 gün koruyabildiğini göstermektedir. Bu bulgular, PGPR'ların ve melatonin uygulamalarının kombine uygulamaları ile mantarların hasat sonrası kalitesini iyileştirmek için umut verici bir yöntem olduğunu söylenebilir.
Negative emotions in siblings of individual with a developmental disorder: The roles of early maladaptive schemas and system justification
Research has demonstrated that siblings of individuals with a developmental disorder generally experience negative emotions in their daily life. However, very little is known about psychological predictors behind these negative emotional experiences of siblings of individuals with a developmental disorder. The goal of the current thesis was to examine predictors of emotions among these siblings. By combining knowledge from the domains of siblings of individuals with a developmental disorder, emotions, early maladaptive schemas, and system justification, it was argued that negative emotions of siblings of individuals with developmental disorders would be predicted by higher levels of early maladaptive schemas and lower levels of mental health care system justification. Additionally, it was hypothesized that, siblings of individuals with a developmental disorder would have more negative emotions, maladaptive schemas and a higher tendency for mental health care system justification than siblings of individuals without a developmental disorder. To do this, in one correlational study, data collected from 72 siblings of individuals with a developmental disorder and 109 siblings of individuals without a developmental disorder. Results demonstrated that, as expected, both mental health care system justification tendency and schema domains such as Disconnection and Impaired Autonomy emerged as significant predictors of negative emotions. Morever, individual with a developmental disorder reported more stronger Other Directedness schema domain than siblings of individual without a developmental disorder. In addition, individuals with a developmental disorder reported more siblings-related negative emotions and higher levels of mental health care system justification than siblings of individual without a developmental disorder. The implications and future directions of the study were discussed. Keywords: Sibling, Developmental Disorder, Emotions, Early Maladaptive Schemas, System Justification
Business model innovation implementation: The efficiency of key elements and barriers to consider
In today's world, everything varies expeditiously. Technology is growing at an unpredictable rate, and internet usage is spreading. Therefore, staying up to date and being sufficient has become more inconvenient than ever, especially in business life. Business Model Innovation (BMI), a relatively new kind of innovation with a growing community of supporters, has been dubbed "the fundamental to successful firms nowadays." Firms in the market are having difficulty replicating the success of companies like Apple, Netflix, and Uber. This is due to the fact that when it comes to the concept of Business Model (BM) and BMI, experts in businesses face a lot of ambiguity. The following is the problem statement being investigated in this study: Professionals lack knowledge of critical barriers and key elements that aid in the process of successful BMI, which is necessary for transforming businesses. The core research topic is formulated based on the problem description. The followings are the central research questions: What are the key elements used for BMI and what are the barriers to BMI? A literature review was conducted to answer this question adequately, essential elements that could facilitate the BMI implementation process were identified, and frequently encountered barriers were found. Interviews were held with companies in different sectors that carry out BMIs. During the interviews, the key elements that companies use while innovating their BM and the barriers they encounter were analysed and these analyses are included in the article as result of semi-structured interviews. Afterward, a dataset containing 66 BMIs was obtained, and this dataset was examined in detail over critical elements. With the data analysis and semi-structured interviews, a s was obtained that can be used to make the BMI implementation process effective. Key elements that can be used in BMI have been identified and exemplified. In addition, the barriers frequently encountered in BMI have been identified with sample applications. According to the sampled cluster, the most used BMI key element was the customer interface, while the most frequently encountered barrier was financial barriers.
Erkek tipi kelliğe ait SNP markırlarının adli fenotiplemede kullanımı
Adli bilimlerde tek nükleotit polimorfizmi (Single Nucleotide Polymorphism, SNP) markırları (belirteçleri) kullanılarak kimliklendirme, fenotipleme, nesep ve soy tayini yapılabilmektedir. Günümüzde göz, saç ve ten rengi, erkek tipi kellik durumu, yüz morfolojisi, boy uzunluğu gibi fiziksel özelliklerin DNA analizleri ile belirlenmesine yönelik ilgi giderek artmaktadır. DNA'dan elde edilen fenotipe ait bilgilerin bilinmeyen şüphelileri, felaket kurbanlarını veya kayıp kişileri kimliklendirmede ya da eleme kriteri olarak kullanılmasında oldukça yararlı olacağı düşünülmektedir. Bu çalışmada erkek tipi kellik (Male Patern Baldness, MPB) ile yüksek anlamlılık gösterdiği literatürde belirlenen 23-SNP markırından oluşan multipleks panel oluşturulmuş ve optimize edilmiştir. MPB tahmin analizi, Hamilton-Norwood kriterlerine göre kelliği Tip 5-7 (Şiddetli kel) olarak sınıflandırılabilen 50 yaş ve üstü 114 gönüllü erkekten ve kel olmayan (Tip 1) 50 yaş ve üstü 30 gönüllü erkekten oluşan toplam 144 kişiden (86 model, 58 test) alınan ağız içi sürüntü örneklerinde gerçekleştirilmiştir. SNP kellik markırları SNaPshot yöntemiyle çalışılmış ve kellik tahmini IBM SPSS Statistics V21 programı ile çok binary lojistik regresyon (Binary Logistic Regression, BLR) analizi kullanılarak test edilmiştir. Yapılan istatistiksel değerlendirme sonucu, 23 SNP markırının tek değişkenli BLR sonuçları doğrultusunda kellik fenotipiyle ilişkilendirilen TARDBP, WNT10, HDAC4, HDAC9, SSPN-ITPR2, SETBP1, AR/EDA2R lokuslarından 9-SNP markırı belirlenmiştir. rs12565727, rs7349332, rs9287638, rs2073963, rs9668810, rs10502861, rs1041668, rs1511061, rs16990427 markırları ile çok değişkenli BLR analizi ile 9-SNP tahmin modeli oluşturulmuştur. 9-SNP tahmin modelinin doğruluğu, AUC (Area under the ROC Curve- ROC eğrisinin altında kalan alan), duyarlılık, özgüllük, pozitif tahmin değeri (PPV) ve negatif tahmin değeri (NPV) hesaplanarak değerlendirilmiştir. 9-SNP tahmin modeli ile hiç kelliği olmayanları şiddetli kel (Tip 5-7) olanlardan ayıran 0,897 AUC değeri ile %98,5 duyarlılık ve %44 özgüllükte MPB tahmini yapılmıştır.
Kokain kullanım bozukluğu olan erkek bireylerde periferik kandaki miRNA ekspresyon düzeylerinin araştırılması
Birçok hayvan ve hücre çalışması mikroRNA'ların kokain, alkol, eroin ve metamfetamin bağımlılığı dahil olmak üzere psikotrop madde bağımlılıklarının gelişmesinde ve ilerlemesinde önemli roller oynadığını göstermiştir. Uluslararası literatürde kokain kullanım bozukluğunun, insan periferik kanında mikroRNA düzeyindeki etkisini araştıran bilimsel çalışmaların sınırlı sayıda olduğu gözlenmektedir. Bununla birlikte, ülkemizde mikroRNA'ların kokain bağımlılığı üzerine periferik kanda potansiyel biyobelirteçler olarak rolü henüz keşfedilmemiştir. Bu bağlamda, bu çalışma kokain bağımlılarının periferik tam kanında yer alan bazı mikroRNA'ların (miR-9-5p, miR-26b-5p, miR-132-3p ve miR-134-5p) ifadelerindeki değişimi saptayarak, kokain bağımlılığı düzenlenmesinde rol oynayabilecek aday mikroRNA'ları tanımlamayı hedeflemiştir. Bu çalışma, uluslararası literatüre göre kokain bağımlısı insan periferik kanında ilgili mikroRNA'ların analizinin yapıldığı ilk çalışmadır. Bu çalışmada, kokain bağımlısı olan 12 erkek birey bağımlı grubunu, kokain bağımlılığı tedavisi gören 11 birey tedavi grubunu ve herhangi bir madde bağımlılığı olmayan 16 sağlıklı birey kontrol grubunu oluşturmaktadır. Bağımlı ve tedavi grubu bireylerine ait kan örnekleri Balıklı Rum Hastanesi Anatolia Kliniği'ne tedavi edilmek üzere başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden gönüllü bireylerden toplanmıştır. Bireylerden alınan periferik kan örneklerinden total RNA izolasyonu gerçekleştirildikten sonra ters transkriptaz ile cDNA sentezi gerçekleştirilmiştir. MikroRNA'ların ifadelerindeki değişim kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu yöntemi ile belirlenmiştir. 2-ΔΔCT formülüne göre mikroRNA ekspresyon düzeylerindeki ''fold change'' (kat değişimi) değeri belirlenmiştir. İstatiktiksel analizlerde mikroRNA'ların ekspresyonu için ΔCt değerleri üzerinden analizler yapılmıştır. Bağımlı, tedavi ve kontrol grupları arasında aday mikroRNA'ların ΔCt değerleri açısından fark olup olmadığı One-way ANOVA testi ile analiz edilmiştir. Post-hoc test olarak LSD testi ya da Tamhane's T2 testi kullanılmıştır. Tüm analizlerde p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Periferik kan mikroRNA'larının tanısal yeterliliğini değerlendirmek için ROC analizi yöntemi kullanılmıştır. Çalışmanın sonucunda, bağımlı grubu ile tedavi grubu arasında yalnızca miR-132-3p (p=0,003) ve miR-134-5p'nin (p=0,020) ΔCt değerleri açısından anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir. Bağımlı grubu ile tedavi grubu arasında sırasıyla miR-9-5p (p=0,012), miR-26b-5p (0,009), miR-132-3p (p=0,026) ve miR-134-5p'nin (p=0,023) ΔCt değerleri açısından anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir. Tedavi grubu ile kontrol grubu arasında, yalnızca miR-9-5p (p=0,019) ve miR-26b-5p'nin (0,024) ΔCt değerleri açısından anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir. Yapılan ROC eğrisi analizleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında bağımlı grubunda miR-132-3p için AUC değeri 0,778; miR-134-5p için AUC değeri 0,744 ile anlamlı bulunmuştur. Bu sonuçlar miR-132-3p ve miR-134-5p'nin kokain bağımlısı olan bireylerde tanıda etkili yardımcı parametreler olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlarla birlikte gelecekte benzer bulguların başka çalışmalarla ortaya konması durumunda, özellikle kokain bağımlılığı patolojisinde rol oynayabilecek mikroRNA'ların tespit edilmesi ve bu mikroRNA'ların kokain bağımlılığının tedavisinde potansiyel bir hedef olabileceği düşünülmektedir.
Yaş tayininde kullanılan DNA metilasyon belirteçlerinin yapay oluşturulmuş olay yeri kan örneklerinde uygulanabilirliği
Son zamanlarda birçok alanda kullanılan epigenetik mekanizmalardan biri DNA metilasyonudur. Adli araştırmalarda, DNA metilasyonu doku/hücre tipi tanımlaması, cinsiyet tayini, yaş tahmini ve monozigotik ikizlerin ayırt edilmesinde kullanılabilmektedir. Son yıllarda yaş tahminiyle ilgili çeşitli araştırmacılar tarafından farklı vücut dokularına özgü yaş tahmin panelleri geliştirilmiştir. Bu çalışmalarda geliştirilen panellerin genellikle farklı çevresel koşullarda çalışılarak olay yerinden gelen örneklerin profilleme başarısı test edilmektedir. Çünkü adli vakalarda toplanan biyolojik deliller genellikle eser miktarda, uzun süre beklemiş ve çeşitli çevresel faktörler nedeniyle bozunmuş DNA içerebilmektedir. Bu tez çalışmasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa-Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü AR-GE laboratuvarında geliştirilen 8 CpG bölgesini içeren yaş tahmin panelinin yaşı farklı 3 kişiden alınan kan örnekleri ile 3 farklı yüzeyde farklı sürelerde bekletilen örneklerdeki başarısı ve UV, ısı gibi çeşitli çevresel faktörlerin sınır aralıklarının bulunmasının yanında PCR inhibitörlerinin önemli konsantrasyon miktarları tespit edilmiştir. Tasarlanan tüm bu örnekler, geliştirilmiş olan 8 CpG bölgeli (ELOVL2, ASPA, TOM1L1, C1orf132, RASSF5, FHL2, CCDC102B ve cg07082267) yaş tayin modeli ile SNaPshot yöntemi kullanılarak metilasyon profilleri belirlenerek yaş tahmini yapılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre 6 aya kadar farklı yüzeylerde beklemiş örneklerden yaş tahmin analizi yapılabildiği, 30 dakika UV'ye maruziyette bir örnek için lokus kayıpları görülmesinden kaynaklı yaş tahmini yapılamamasına rağmen diğer iki örnekte kayıp olmadığı için yaş tahmini yapıldığı, 60 dakika UV'ye maruziyette bir örnek hariç yaş tahmini yapılamadığı, 95 °C'ye 15 dakikalık maruziyette de lokus kayıpları nedeniyle yaş tahmini yapılamadığı görülmüştür. 4mM'dan 100mM'lık indigo konsantrasyonuna kadar çalışılan her konsantrasyonda yaş tahmini yapılırken, hümik asidin 125 ng/μL konsantrasyonu ve üstünde kosantrasyonlarda yaş tahmini yapılamamıştır. 100ng/µl hümik asit konsantrasyonunda ise sonuç alınmasına rağmen yaş tahminindeki sapma oranı yüksek olduğu için güvenilir bir sonuç alınamamıştır. Sonuç olarak elde edilen veriler göz önüne alındığında 6 ay boyunca bekleyen örneklerden sonuç alınabilmektedir. İnhibitörlerin etkisine baktığımızda ise hümik asidin az miktardaki kosantrasyonları bile büyük etki gösterirken indigoda yüksek konsantrasyonlarda dahi sonuç alınabilmiştir. 95 °C'lik ısıya maruziyet ise yaş tahmin analizini UV'ye oranla daha fazla etkilemektedir. Farklı çevresel faktörler açısından daha kapsamlı bir çalışma yapılması gerektiği düşünülmektedir.
Dijital olarak alınan imzaların belge inceleme açısından değerlendirilmesi
Adli bilimler alanında oldukça geniş bir alan olan belge incelemede en çok karşılaşılan vaka türleri arasında hukuki ihtilafa neden olmuş, genellikle kağıt üzerine hazırlanan belgelerin incelenmesi ve üzerindeki imzanın aidiyetinin belirlenmesi yer alır. Gelişen teknoloji ile birlikte kağıt kullanımının azaltılması, işlem süreçlerinin güvenirliğinin arttırılarak hızlandırılması amacıyla birçok sektörde işlemler artık dijital ortamlarda gerçekleştirilmektedir. Özellikle asimetrik şifrelemelerle dokümanları güvence altına alan açık anahtar alt yapılarının gelişmesi ile birlikte elektronik imzaların kullanımı yaygınlaşmaya başlamış bu vesile ile elektronik imzayla benzer şekilde işleyen dijital olarak alınan imzalar hayatın akışında aktif olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu duruma paralel olarak belge üzerinde işlenen suçlar değişime uğramış, elektronik ortamda hazırlanarak dijital olarak imzalanmış belgeler de hukuki ihtilafa neden olmaya başlamıştır. Adli makamların belgede sahtecilik kapsamında yeni karşılaştıkları bu durumda dijital olarak alınan belgeleri veya imzaları inceleyecek uygun alt yapıya sahip laboratuvarların ve belge inceleme uzmanlarının olmayışı problem oluşturmaktadır. Bunun temel nedeni tüm dünyada yeni olan bu süreçte imza alımında ve incelenmesinde farklı donanımların ve yazılımların kullanılıyor olması, incelemede kullanılacak olan uluslararası standartların henüz oluşturulmaya başlanmış olması gibi nedenler sayılabilir. Bu doktora tezi ile dijital olarak alınan imzalar incelenerek hem literatüre katkı sağlamak hem de belge inceleme uzmanlarını bu konuda bilgilendirmek amaçlanmıştır. Çalışmanın ilkkısmında kişilerin dijital olarak alınan imzalarının zaman içerisinde varyasyon gösterip göstermediğinin incelenmesi ikinci kısmında ise dijital olarak alınan imzaların taklit edilmesi durumunda taklitçilerin imza verileri ile original imzaların verileri kıyaslanarak aralarında fark olan verilerin tespit edilmesi hedeflenmiştir. Böylece kişilerin dijital olarak alınan imza verilerinin bir yıllık bir zaman içinde ne gibi değişime uğradığı bilgisi literatür için bir ilk olması ve yine literatürde henüz çalışılmadığı görülen farklı tür tersim kompleksliğine sahip imzalar bir arada incelenerek bulunacak verilerin sahtecilik çalışmalarına katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Çalışmanın son kısmında kapasitif ekran özellikli tabletin basınç ve kuvveti arasındaki korelasyonun belirlenerek kuvvetin normalizasyonunun sağlanması gerçekleştirilmiştir. Literatürde bu çalışmada kullanılan marka ve model kapasitif özellikli tablet ve ona uyumlu pasif kapasitif kalemle henüz çalışma yapılmamış olup basınç ile kuvvet korelasyonuna dair bir bilgi bulunmamaktadır. Bu çalışma ile literatürdeki eksikliğin giderilmesi hedeflenmektedir.
Kurumuş kan lekesindeki madde konsantrasyonuna bakterilerin etkisinin araştırılması
Kurumuş kan lekesi yöntemi, minimal düzeyde olması, toplanması, saklanması ve analiz edilmesi yönünden daha pratik olması sebebiyle geleneksel toksikolojik analiz yöntemlerine bir alternatiftir. Kurumuş kan lekesi yöntemi ile yeni doğan taraması, ağır metal tespiti, terapötik ilaçların izlemesi, psikoaktif madde ve metabolitlerinin tespiti, toksikoloji, mikrobiyoloji ve epidemiyolojik çalışmaların yapılabilmesi mümkündür. Kokain keyif verici madde olarak kullanılan, yasa dışı, bağımlılık yapıcı ve uyarıcı bir maddedir. Kokainin tespiti, kan, idrar, ter gibi çeşitli vücut sıvılarından yapılabilmesinin yanı sıra saç, tırnak gibi çeşitli biyolojik materyallerle ve kurumuş kan lekesinden de yapılabilmektedir. Ancak yapılan literatür taramasında ortam koşullarının ve mikroorganizmaların etkisinin kurumuş kan numunesinde tespit edilen madde konsantrasyonları üzerindeki etkisinin henüz araştırılmadığı görülmüştür. Bu tez çalışmasında kokain ve metabolitlerinin kurumuş kan lekesinden tayinine bakterilerin etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, içerisinde kokain, benzoilekgonin ve kokaetilenin bulunduğu sertifikalı referans kan numunesi satın alınmış, kurumuş kan lekesi haline getirilerek farklı bakteri karışımları ile kontamine edilmiş üç farklı ortamda (iç ve dış ortam, poşet), 5 farklı zaman aralığında (1, 7, 14, 21, 28 gün) bekletilerek ardından toksikolojik analizler gerçekleştirilmiştir. Çalışmada sıvı-sıvı çekitleme yöntemi kullanılarak kokain, benzoilekgonin ve kokaetilenin miktar tayini için sıvı kromatografisi-ardışık kütle spektrometresi (LC-MS/MS) sisteminden faydalanılmıştır. Mikroorganizmaların madde konsantrasyonu üzerindeki etkisini anlamak için numuneler, bakterisiz, bakteri karışımlı, E. coli ve Enterococcus spp. bakterileri ile ayrı ayrı olacak şekilde çalışılmıştır. Yapılan çalışmalarda kokain, benzoilekgonin ve kokaetilen için metanol çözücüsünde 9 noktalı 0,5-50 ng/mL aralığında kalibrasyon grafiği elde edilmiştir (r>0,99). Kokain, benzoilekgonin ve kokaetilen için metanol içerisinde elde edilen tayin limit (LOQ) değerleri 0,1 ng/mL bulunmuştur. Tekrarlanabilirlik çalışmalarında yüzde bağıl standart sapma (%RSD) tüm iç ve dış ortam numunelerinde <20 olarak elde edilmiştir. Poşet ortamında saklanan bakteri karışımlı numunelerde 14. gündeki kokaetilenin %RSD değeri 23,20 ve poşet ortamında bekletilen E. coli'nin bulunduğu numunelerde 7. gündeki kokain ve kokaetilen %RSD değerleri sırasıyla 58,16 ve 35,45 olarak elde edilmiş olsa da diğer günlerde elde edilen %RSD değerleri <20'dir. Kokain, benzoilekgonin ve kokaetilene ait yüzde geri kazanım çalışmaları sonuçları iç ortam numunelerinde %66,33-158,32 aralığında, poşette saklanan numunelerde %88,99-249,26 aralığında ve dış ortam numunelerinde %30,27-275,76 aralığında değerler elde edilmiştir. Kurumuş kan lekesinden yasadışı madde analizinde farklı ortam, farklı zaman ve bakteri maruziyeti gibi etkenlerin madde konsantrasyonu üzerindeki etkisi değerlendirildiğinde, her üç maddenin de zaman içerisinde stabilitelerini kaybettiği gözlemlenmiştir. Bu üç madde içerisinde en yüksek stabiliteye sahip olan madde kokain iken, en hızlı bozunan madde kokaetilendir. İç ortam, poşet ve dış ortam numuneleri karşılaştırıldığında maddelerin en stabil olduğu ortam iç ortam iken, en hızlı bozunduğu ortamın dış ortam olduğu gözlemlenmiştir. Her üç ortamda da içerisinde bakteri karışımının bulunduğu numunelerdeki madde konsantrasyonlarının ve % geri kazanım değerlerinin bakteri içermeyen numunelerden daha düşük olduğu gözlemlenmiştir. Her üç ortamda da içerisinde yalnızca E. coli bakterisinin bulunduğu numunelerdeki madde konsantrasyonlarının ve % geri kazanım değerlerinin yalnızca enterokok bakterisini içeren numunelerden daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Bu çalışmanın, kurumuş kan lekelerindeki madde konsantrasyonlarının, bakteri türüne, bekleme ortamına ve zamanına bağlı olarak değişebileceğini gösteren ilk çalışma olması bakımından özgün değere sahip olduğu ve ileriki araştırmalara yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: kurumuş kan lekesi, bakteri, kokain, benzoilekgonin, kokaetilen, adli toksikoloji, adli mikrobiyoloji
Sigara dumanına aktif ve pasif maruz kalan kişilerde tırnak örneğinde nikotin ve kotinin seviyelerinin karşılaştırılması
Dünya'da ve kısmen ülkemizde de yasa dışı maddeleri kan ve idrar gibi biyolojik örnekte tayin edebilen ve uluslararası literatüre kazandırılmış sayısız çalışma bulunmaktadır. Yasa dışı madde kullanımının giderek artması toplumda endişe yaratarak analitik gelişmeleri de peşinden sürüklemektedir. Kan ve idrar gibi örneklerin toplama saklama koşulları göz önüne alındığında, son dönemde keratinize örneklerin avantaj olarak görüldüğü̈ dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu çalışmada tırnak örneğinde sigara kullanımının ana etken maddesi nikotin ve metaboliti kotininin aynı anda belirlenmesi için Katı Faz Ekstraksiyon yöntemini takiben bir GC-MS'de bir yöntem geliştirilmiştir. Geliştirilen yöntem nikotin ve ana metaboliti kotininin tırnaktan eşzamanlı tayini için hızlı, güvenilir, doğru, yüksek geri kazanımlı, kolay bir ekstraksiyon ile yöntem geliştirilmiş, iç standart olarak n-Docasan kullanılmıştır. Yöntemimiz özgüllük, seçicilik, doğrusal çalışma aralığı, tespit ve tayin limiti (LOD ve LOQ), doğruluk (geri kazanım ve kesinlik) parametreleri ile test edilerek valide edilmiştir. LOD ve LOQ değerleri sırasıyla Nikotin için 0,15 ng/mL ve 0,5 ng/mL, Kotinin için 88,60 ng/mL ve 300 ng/mL olarak bulunmuştur. Ekstraksiyon yüzde geri kazanımı Nikotin için %102,44±0.18; Kotinin için %99.85±14,05 olarak hesaplanmıştır. Kesinlik parametresinin sonuçları tekrar edilebilirlik ve tekrar üretebilirdik çalışmalarından elde edilmiştir. Elde edilen sonuçlar neticesinde yöntemimizin adli toksikoloji analizleri için uygun değerler aralığında olduğu görülmüştür. Geliştirilen bu yöntem ile 26 gönüllüden elde edilen el ve ayak tırnakları örnekleri incelenmiştir. Etik kurul onamı ve katılımcılardan alınan gönüllü katılım formları ile aktif, pasif ve hiç kullanmayan şeklinde gruplandırılmıştır. Yapılan incelemelerde diğer etken maddelere kıyasla nikotinin, el tırnak birikiminin, ayak tırnak birikiminin yaklaşık iki katı oranda olduğu, sağ el ve sol el kullanım alışkanlığına bağlı olarak da çoğunlukla kullanılan elin oldukça belirgin farkla daha fazla birikime sahip olduğu bulunmuştur. Çalışmamız ile ülkemizde ilk defa GC-MS ile tırnak örneğinde ana etken madde olarak nikotin ve metabolitini bir arada belirleyebilen ve miktar tayini yapabilen bir yöntem geliştirilmiş ve yöntemin analitik parametreleri üç farklı grup şeklinde 26 gönüllüden temin edilen tırnak örneklerinde başarılı bir şekilde gerçekleştirilerek değerlendirilmiştir.
Biyosidal bir ürün olarak ıslak mendilin toksikolojik açıdan değerlendirilmesi
Islak mendiller, son yıllarda popüler hale gelen ve çeşitli alanlarda kullanılan bir biyosidal üründür. Pratik bir şekilde kullanılabilen bu mendiller, çeşitli mikroorganizmaları etkin bir biçimde öldürme veya kontrol altında tutma özelliğine sahiptir. Bu nedenle, hijyen ve temizlik açısından önemli bir ürün olarak değerlendirilmektedir. Çalışmamızda, toksikolojik yönden farklı ülkelerde daha önce gerçekleştirilen benzer çalışmalarda da dikkat çekilen alkoksialkoller türevlerinden biri olan 2-phenoxyethanol bileşiğinin miktarının belirlenmesine özel bir kısmi validasyon çalışması, basit bir ön işlem sonrası klasik GC-MS yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bu bileşiğe ek olarak bizim çalışmamızda 4-tert-buthylcyclohexylacetate bileşiği ıslak mendillerde ilk defa belirlenebilmiştir. Türkiye pazarında 2022-2023 yılları arasında ticari olarak temin edilmiş, düşük kaliteden yüksek kaliteye kadar 6 kategoride, 30 çeşit marka GC-MS ile analiz edilmiştir. Örneklem grubunda yer alan ürün kategorileri, genel kullanıma uygun olanlar (1), bebekler için hassas içeriğe sahip olanlar (2), üst sınıf (3) ve sokak arası (4) olmak üzere restoranlarda ve farklı ulaşım sektörlerinde (5) olmak üzere, mal veya hizmet tanıtımında sunulanlar ve kadın hijyeni için özel olanlardır (6). Seçilen örneklerdeki, lifli yapılar, lifli yapının gramı başına yaklaşık 1,9 g ila yaklaşık 6,5 g sıvı bileşim ile doygunlukla yüklendiği görülmüştür. Örnekler homojen hale geldikten sonra gerçekleştirilen pH ölçümleri 3,5 ile 7,3 arasında değişmektedir (Tablo II). Tüm örneklerin 21'inde (%70) 5,5 ila 7,0 arasında değerler bulundu; bu aralık ideal olarak kabul edildi ve cildin pH'ına yakın olduğu gözlendi. Örneklerin %13'u bu seviyenin altında değerler gösterdi ve beş örneğin pH'sı 7,0 üzerinde olduğu görülmüştür. Mendil içeriğindeki hedef analitlerin belirlenmesinde en kritik alanlardan biri her bir elyaf içerikli bu ürünlerin ne kadar sıvı hapsettiği diğeri elde edilen sıvı içeriğin içindeki toksik bileşenlere uygulanan ekstraksiyonun verimliliğidir. GC-MS ile iki farklı sıcaklık programı optimize edilerek yapılan analizlerde, en uygun olanın 31.50 dk analiz süresine sahip yöntem olduğu belirlenmiştir. Tanımlanan koşullar altında, 2-phenoxyethanol'ün alıkonma zamanı (rt) 9.86 + 0,1 olarak belirlenirken, 4-tert-Butylcyclohexyl acetate için rt, 11.91 + 0,1 dakika olarak belirlenmiştir. Tüm örnekler içinde 2-phenoxyethanol bileşiği bulunan ürün sayısı 17 (%56) olup, belirlenen konsantrasyon en düşük 5.0 ug/mL ve en yüksek 23.80 ug/mL olarak belirlenmiştir. En yüksek yoğunluklu 2-phenoxyethanol içeriği kadın hijyen ürünlerinde ikinci yoğun ürün de bebek ürünlerine özel olduğu görülmüştür. Ayrıca dünyada ilk defa 4-tert-buthylcyclohexylacetate bileşiği ıslak mendil ürünlerinde belirlenmiştir. Toplam 30 üründe sadece 3 üründe 4-tert-buthylcyclohexylacetate bileşiği belirlenirken, ikisinin genel hijyen kullanımını temsil eden üründe birinin ise ulaşım sektörünü temsil eden üründe belirlenmiştir. Bu çalışma ülkemizde, ilk defa bir biyosidal ürün olan ıslak mendillerde insan sağlığı için önemli olan iki önemli bileşenin, 2-phenoxyethanol (kantitatif) ve 4-tert-Butylcyclohexyl acetate (kalitatif) analizi için bir GC-MS yöntemi optimize edilmiştir. Yöntemin geçerliliği kısmi çalışmalarla doğrulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Islak mendil, kimyasal içerik analizi, GC-MS, markalı ve markasız ürünler, biyosidal mevzuatı
Belgedeki mürekkep boyalarında yıllara göre farklılıkların raman spektrometri ile belirlenmesi
Belge kimyası, belgelerin, mürekkeplerin, kağıtların ve diğer ilgili malzemelerin fiziksel ve kimyasal özelliklerini inceleyen bir bilim dalıdır. Bu alanda yapılan araştırmalar, belgelerin tarihsel analizini, sahtecilik tespitini, yaşlanma süreçlerini ve bileşimlerini anlamayı amaçlar. Belge kimyası, adli bilimler, tarih, sanat tarihi ve kütüphanecilik gibi çeşitli alanlarda uygulama alanları bulur. Çalışmamızda Resmi kurum arşiv belgeleri'nden alınan 15 farklı yıla ait 2' şer örnek İspanya'da bulunan Alcala Üniversitesi bünyesinde bulunan raman spektrometresi cihazı ile analiz edilmiştir. Sonuçlar, Alcala Üniversitesi'nde lisanslı kullanılan Simca® programında çok değişkenli veri analizi ile üç boyutlu düzlemde yıllara göre gruplandırılmıştır. Sonuçlarda, yıllara göre raman spektrumlarının farklılaştığı bölgeler belirlenmiştir. Bu çalışma, mavi tükenmez kalemle atılmış imza ve yazı örneklerinde raman spektrometresi kullanarak belge incelemesinde mürekkep eskimesinin yıllara göre farklılıkların tespitini amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda, öncelikle raman spektrometresi ile elde edilen analiz sonuçları SIMCA programına veri seti olarak girilmiş, sonuçlar değişik düzeltme konfigürasyonları denenerek yıllara göre en iyi gruplandırmanın yapıldığı düzeltme konfigürasyonu belirlenmiştir. Çalışmanın sonucunda, raman spektrometresi ve SIMCA analizi kullanılarak belgeden alınan mavi tükenmez kalem mürekkeplerin yıllara göre üç boyutlu düzlemde sınıflandırılması sağlanmıştır. Bu çalışma, tükenmez kalemle atılmış imza ve yazı örneklerinde Raman spektroskopisi ve SIMCA analizi gibi analitik tekniklerin belge analizi alanında kullanılabilirliğini ve önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Raman Spektroskopisi, Mürekkep Yaşı, Çok Değişkenli Veri Analizi, Adli Belge İnceleme, Belge Kimyası
Farklı renklerdeki (mavi, siyah, yeşil ve kırmızı) jel kalem mürekkeplerinin yapısında bulunan glikol-bazlı çözücülerin gaz kromatografisi-kütle spektrometresi (GC-MS) ile analizi
Adli bilimler, suç soruşturmalarında ve yargılamalarında bilimsel metotlar kullanılarak delil toplama, analiz etme ve yorumlama süreçlerini içeren multidisipliner bir alandır. Adli belge inceleme, adli bilimlerin önemli bir dalıdır; çünkü belge sahteciliği en yaygın suç türlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda belgede sahtecilik; hukuki prosedürleri ve adli süreçleri etkileyen önemli bir konudur. Belge sahteciliği, belge üzerindeki harf, rakam veya imzanın kasıtlı olarak değiştirilmesi veya taklit edilmesidir. Belge sahteciliğinin dava konusu olduğu durumlarda savcılar ve hakimler bilirkişilerden şüpheli belge üzerinde bulunan yazı veya imzanın kime ait olduğu ve belgenin ne zaman oluşturulduğu sorularının cevabını talep etmektedir. Yazı ve imza aidiyeti optik incelemeler ile tespit edilirken, belgenin oluşturulma zamanı şüpheli belgedeki mürekkebin zamana bağlı değişiminin analitik yöntemler kullanılarak tespit edilmesine dayanmaktadır. Bu değişimler mürekkebin yapısında bulunan boyar maddelerin bozunması, çözücülerin buharlaşması ve reçinelerin polimerleşmesidir. Bu değişimlerin tespiti için çok sayıda metot geliştirilmiştir. Bu metotların çoğu mürekkebin yapısında bulunan çözücülerin buharlaşmasının tespitine yöneliktir. Bu tez çalışmasında farklı renklerdeki (mavi, siyah, yeşil, kırmızı) jel kalem mürekkeplerinin yapısında bulunan glikol-bazlı çözücülerin GC-MS ile analizine imkan sağlayan metot geliştirilmesi ve geliştirilen metot ile analizlenen arşiv sonuçlarından elde edilen veriler değerlendirilerek yaş eğrisinin çizilmesi amaçlanmıştır. Bu tez çalışmasının sonucunda geliştirilen metodun adalete hizmet etmesi hedeflenmiştir.
Alkollü içeceklerde benzodiazepin türevi kalıntılarının HPTLC ile hızlı belirlenmesi
Dünya genelindeki araştırmalar göstermektedir ki; uyuşturucu madde kullanımıyla ilgili suçların sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu suçların tanımlanmasında "Uyuşturucuyla Kolaylaştırılmış Cinsel Saldırı" (DFSA) ve uyuşturucu maddelerin diğer suçlarla birleşmesi durumu ise "Uyuşturucuyla Kolaylaştırılmış Suç" (DFC) olarak adlandırılır. DFSA ve DFC'lerde uyuşturucu katkılı içecekler, istismar suçlarının işlenmesi amacıyla kullanıldığı bilinen ve sıvı içerisinde çözünürlüğünü kolaylaştıran tatsız, renksiz ve kokusuz özelliklere sahip maddeler içermektedir. Bu tür içeceklerin içine sıklıkla benzodiazepinler ve ketamin gibi sedatif-hipnotik maddeler eklenmektedir. DFSA ve DFC'lerde özellikle tıbbi amaçlar için anksiyete, uykusuzluk ve nöbetlerin tedavisinde reçete edilen benzodiazepinlerin (BZD), diazepam ve flunitrazepam türevleri kullanılmaktadır. BZD'lerin adli bilimlerde kullanılması, suçların araştırılmasına ve suçluların yakalanmasına önemli bir katkı sağlamaktadır. Suç mahalli incelemelerinde, tanık ifadelerinin değerlendirilmesinde ve trafik güvenliği olaylarının incelenmesinde bu ilaçların varlığı veya yokluğu kritik öneme sahiptir. Bu çalışma birer benzodiazepin türevi olan ve adli vakalarda sıklıkla karşılaşılan diazepam ve flunitrazepam maddelerinin belirlenmesini kolaylaştıracak bir yöntem sunmak amacıyla yapılmıştır. Bu yöntemin hızlı, etkili ve güvenilir olabilmesi amacıyla literatürde sıklıkla kullanılan MS sistemlerinin aksine HPTLC sistemi tercih edilmiştir. Çalışmanın ana planı piyasada bulunan diazepam ve flunitrazepam içerikli ilaçların ticari formlarının en düşük miligramlarının kullanıldığı varsayılarak, yaklaşık 250-330 mL'lik viski, bira ve şarap çözeltilerine eklenebileceği düşüncesiyle belirlenmiştir. Bunun sebebi en kolay ulaşılabilir formlarının en düşük konsantrasyonlarda tayin edilip edilemeyeceğini anlamaktır. Diazepam piyasada Diaksi markasıyla 5 mg/2.5 mL ve 10 mg/2.5 mL, Diapam markasıyla da 10 mg/ 2mL olarak bulunur. Flunitrazepam ise Rahypnol adıyla 5 mg/2.5 mL şeklinde bulunmaktadır. HPTLC analizi için, 20 x 10 cm boyutlarındaki silika jel 60 F254 HPTLC cam plakası (Merck Kat. No: 1.05649) tercih edilmiştir. Bu plakalar, benzodiazepinlerin tespitinde oldukça hassas sonuçlar sağlar. Söz konusu iki etken maddenin metanolde çözülerek hazırlanan çözeltilerinin eş zamanlı analizi için uygun bir hareketli faz belirleme çalışmaları 8 farklı çözelti veya çözelti karışımı ile klasik TLC tekniği ile denenmiştir. Yöntem validasyonu, analitik prosedürlerin amaçlanan kullanıma uygun olduğunu ve ilaç maddelerinin ve ilaç ürünlerinin kimliğini, kalitesini, saflığını ve gücünü desteklediğini gösterme sürecidir. Çalışmamız validasyon prosedürlerine uygun olarak test edilmiş ve yöntem, test edilen tüm yöntem doğrulama parametreleri için tatmin edici veriler göstererek tamamen doğrulanmıştır. Bu basit HPTLC yöntemi, DFSA ve DFC'lerde sıvı içeceğe eklendiği şüphesi olan iki sedatif-hipnotik ilacı (diazepam ve flunitrazepam) tespit etmek için başarıyla geliştirilmiştir. İyi düzeyde geri kazanımlar elde edilmesi yöntemin, şüpheli suç mahallinden ele geçirilen delillerin incelenmesi için uygun olduğunu göstermiştir.
Çevresel koşullara maruz bırakılan semen lekelerinde DNA metilasyonu ile yaş tahmini
Yaş tahmini, adli bilimler alanında kimliklendirmeye katkı sağlayan bir bulgudur. Failin, şüphelinin veya afet mağdurlarının tespitinde, yaşa bağlı değişecek cezai kararların alınmasında yararlanılır. Epigenetik üzerine yapılan araştırmalar ve özellikle DNA metilasyonu ile analizlerin kronolojik yaşa daha yakın sonuçlar vermesi sayesinde tahmini yaş panelleri geliştirilmeye açık hale gelmiştir. DNA metilasyonu ile yaş tahmin modeli kan, tükürük, semen gibi birçok vücut sıvısına uygulanabilirliği ile umut verici bir yöntemdir. Semen lekeleri, özellikle cinsel saldırılarda rastlanılan çeşitli kumaş yüzeylerine bulaşabilen, kendini temizleme veya delil yok etme isteğine bağlı olarak yıkanabilen biyolojik numunelerdir. Bu lekeler uzun süre bir ortamda beklemiş veya kan lekeleriyle karışmış halde bulunabilir. Bu çalışmada, İstanbul Üniversitesi- Cerrahpaşa, Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü Ar-Ge laboratuvarında geliştirilen 12 CpG bölgesinin analizi ile oluşturulmuş semenden yaş tahmin modellerinin, semen lekelerinin çevresel koşullara maruz bırakılmasıyla test edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 22, 32 ve 44 yaşındaki 3 erkek bireyden semen örnekleri alınmıştır. Taze örnek analizi, DNA'nın UV'de bekletilmesi, PCR aşamasında hematin inhibitörü eklenmesi, farklı kumaşlarda semen lekelerinin 1 yıl bekletilmesi ve farklı sıcaklıklarda yıkanması gibi koşullar uygulandıktan sonra SNaPshot tabanlı yaş tahmini analizi gerçekleştirilmiştir. Sonuç olarak uygulanan koşullardan yaş tahminleri elde edilebilmiş ve bir örnek haricinde yaş tahminleri paneldeki sapma ile uyum göstermiştir. Bu sonuçlar semen örneklerinin dayanıklılığını ve panelin zarar görmüş biyolojik materyallere uygulanabilirliğini ortaya koymuştur.
Ten rengi tahmininde kullanılan HIrisPlex-S sisteminin optimizasyon ve validasyonu
Adli DNA fenotipleme (Forensic DNA Phenotyping, FDP), kişinin gözle görülebilen özelliklerinin DNA'dan tahmin edilmesi, adli genetik alanında hızla gelişen bir alan haline gelmiştir. FDP, standart DNA profiliyle genellikle kimliği belirlenemeyen faillerin eşkâllerini belirlemek suretiyle şüpheli havuzunu daraltarak polis soruşturmalarına yardımcı olabilir. Bu nedenle göz rengini tahmin eden IrisPlex, göz ve saç rengini birlikte tahmin eden HIrisPlex sistemleri Walsh ve ark. tarafından geliştirilmiştir. Şu ana kadar en kapsamlı pigmentasyon tahmin sistemi olan ve Chaitanya ve ark. tarafından geliştirilen HIrisPlex-S sistemi; saç, göz ve ten renginin aynı anda tahmin edilebilmesini sağlayan 17'si ten rengi olmak üzere 41 SNP bölgesini içermektedir. 5 ten rengi kategorisinde fenotip olasılıklarının tahminini yapmaktadır. Bu çalışmada HIrisPlex-S sisteminin (17 ten rengi ile ilgili SNP lokusunun) optimizasyonu ve validasyonu yapılarak 26 gönüllü üzerinde ten rengi tahmin başarısı test edilmiştir. Ten rengi tahmini için HIrisPlex-S çevrimiçi web aracı kullanıldı. Çalışmanın validasyonunda analiz eşiği 239 RFU bulunurken hassasiyet limiti 0,125 ng olarak belirlendi. Tekrarlanabilirlik çalışmaları ile aynı genotipler elde edildi. HIrisplex-S sisteminin doğruluğu, hassasiyet, özgüllük, pozitif tahmin değeri (PPV), negatif tahmin değeri (NPV) hesaplandı. Sonuçlar, yöntemin açık ten rengini %73,08, orta ten rengini %78,8, koyu-siyah ten rengini %100 doğruluk oranıyla tahmin ettiğini göstermiştir. Gönüllüler arasında çok açık ve koyu ten rengi bulunmadığı için bu fenotiplere ait tahmin yapılmamıştır. HIrisPlex-S sisteminin kriminal olgularda kullanılabilmesi için Türkiye popülasyonuna ait daha fazla örnekle çalışılması gerekmektedir.
Atık suda pregabalin analizi için sıvı kromatografisi-ardışık kütle spektrometresi ile yöntem geliştirilmesi
Yasa dışı maddeler vücuda alındıktan sonra diğer bütün maddeler gibi ana bileşik ve varsa metabolitleri olarak doğal atılım yolları olan idrar ve dışkı ile atılır ve kanalizasyona yani atık sulara karışır. Atık su epidemiyolojisi (WBE), atık sudan yasa dışı madde, ilaç etken maddeleri ve çeşitli kimyasalların analizine dayanan bir disiplindir. Yapılan analizlerin sonucunda aranan maddeye göre ana etken madde ya da varsa metabolitinin konsantrasyonu bulunur ve bu sayede tüketilen yasa dışı madde türü ve miktarı tespit edilebilmektedir. Yasa dışı maddelerin, ya da Pregabalin gibi kullanımı kontrole tabi olan ve psikotrop etkileri sebebiyle kötüye kullanım riski bulunan ilaç etken maddelerinin kullanımının izlenmesi adına atık sularda yapılan analizler oldukça önem arz etmektedir. Atık su çalışmaları sayesinde bir bölgedeki pregabalin kullanımı izlenebilmekte, toplumun sağlığı ve bilinçlendirilmesi ile ilgili çalışmalar yapılabilmesi mümkün olmaktadır. Bu tez çalışmasında, kötüye kullanım riski gün geçtikçe artan pregabalinin analizine yönelik sıvı kromatografisi – ardışık kütle spektrometresi LC-MS/MS sistemiyle hızlı, pratik, özgün, düşük tayin limitli, tekrarlanabilirliği ve geri kazanımı yüksek bir yöntem geliştirilmesi ve geçerlilik çalışmalarının yapılması amaçlanmıştır. Yöntemin validasyonunun sağlanması amacıyla seçicilik, tespit limiti (LOD) ve tayin limiti (LOQ), doğrusallık, doğruluk, kesinlik, stabilite parametreleri çalışılmıştır. Çalışmada pregabalinin doğrusal aralığı 0.5-20 ng/mL olarak belirlenmiş ve bu aralıktaki korelasyon katsayısı r2=0,9983 olarak bulunmuştur. LOD değeri 0.05 ng/mL LOQ değeri ise 0.1 ng/mL olarak hesaplanmıştır. Kesinlik için yapılan gün içi tekraredilebilirlik çalışmasında seçilen 0.5, 1, 5 ng/mL konsantrasyonlar için %RSD değerleri sırasıyla 8.959, 5.732 ve 13.663, günler arası tekraredilebilirlik çalışmasında 12.025, 4.625 ve 10.724, ara kesinlik çalışmasında ise 8.834, 5.288 ve 3.323 olarak bulunmuştur. Gerçeklik çalışması için çeşme suyuna pregabalin katılarak hazırlanan çözeltilerden çeşme suyu için 0.5, 1, 5 ng/mL'lik numunelerin geri kazanım değerleri sırasıyla %97.03, %112.54 ve %100.29 bulunmuştur. Stabilite çalışması ise atık suya pregabalin katımı yapılarak gerçekleştirilmiştir. Stabilite çalışmasında 0. saat taze numuneler ile 48 saat +4ºC sıcaklıkta bekletilen numunelerin sonuçları karşılatırılmış ve %bozunma %27.05 olarak hesaplanmıştır. Validasyonu tamamlanan yöntem ile 2 farklı atık su arıtma tesisinden (AAT) 7 gün boyunca toplanan kompozit numuneler (n=14) analiz edilmiş ve pregabalin konsantrasyonları AAT 1 için ortalama 1.519 ng/mL, AAT 2 için ise ortalama 2.203 ng/mL olarak bulunmuştur. Günlük madde tüketim hesaplama sonuçları ise AAT 1 için ortalama 535.231 mg/gün/1000 kişi , AAT 2 için ise ortalama 488.416 mg/gün/1000 kişi olarak bulunmuştur. Bu tez çalışmasında geliştirilen yöntemin, literatüre, adli bilimlere ve adli toksikoloji laboratuvarına da katkı sağladığı düşünülmektedir. Daha önce ülkemizde atık suda yasal ve yasadışı uyuşturucu madde analizine yönelik çalışmalar olmasına rağmen, pregabalinin atık suda analizi için bir çalışma olmadığından, kötüye kullanımı gittikçe artan pregabalin maddesinin atık suda tespiti için analitik bir yöntem geliştirilmiştir. Bu çalışma, pregabalinin tüketim miktarının izlenmesine olanak tanımış, dönemsel ve bölgesel farklılıkların izlenerek gerekli önlemlerin alınabilmesi için sorumluların bilgilendirilmesini mümkün hale getirmiştir.
Bir sentetik kannabinoid olan RCS-4 bileşiğinin ve metabolitinin LC-MS/MS ile serum örneğinden tayini
Sentetik kannabinoidler 2004 yılından beri üretimi ve tüketimi artış gösteren; 'Spice','K2', 'Bonzai', 'Jamaika' gibi isimlerle bilinen psikoaktif maddelerdir. Sentetik kannabinoidlerin asıl üretim amacı endokannabinoid sistemi araştırmak iken esrar ile neredeyse aynı etkileri göstermesi onu uyuşturucu pazarı için güncel ve kazançlı bir kaynak haline getirmektedir. Sentetik kannabinoidler, kannabinoid reseptörlerine tam agonist etki gösterdiği için esrara kıyasla daha hızlı etki göstermektedir; bu da daha hızlı bağımlılığa ve daha çok hasar görmeye sebep olmaktadır. Bu nedenle sentetik kannabinoid kullanımıyla ilişkilendirilen ani ölüm vakaları artmaktadır. Genellikle esrarın etkilerini taklit etmesi amacıyla doğal bitkilerin veya bitki karışımlarının üzerine püskürtülerek "bitkisel sigara karışımları" veya "bitkisel tütsü" olarak satılan sentetik kannabinoidler günümüzde ulaşımı çok kolay maddelerdir ve halk sağlığı için ciddi şekilde tehlike oluşturmaktadır. Fakat kimyasal yapısının çok kolay değişebilir olması hem fazlaca madde çeşitliliğine hem de mevcut analizlerle tespit edilebilirliğinin güçleşmesine sebep olmaktadır. Bu nedenle bu maddelerle ilgili yapılan tanımlama, tespit, validasyon çalışmaları önem arz etmektedir. Bu çalışma bir sentetik kannabinoid olan RCS-4 ve başlıca metaboliti olan RCS-4-N(5-karboksipentil) için serumdan enzimatik hidroliz yöntemi ile LC-MS/MS ORBITRAP sistemi kullanılarak tespiti ve yöntemin validasyonu amaçlanarak gerçekleştirilmiştir. Seçicilik çalışmalarında RCS-4 ve metaboliti olan RCS-4-N(5-karboksipentil)'in serumda seçiciliği araştırılmış ve kör serum numunelerinde herhangi bir pike rastlanmamıştır. Doğrusal aralık 0-100 ng/mL arasında olup, RCS-4 ve RCS-4-N(5-Karboksipentil) için korelasyon katsayısı 0.990'dan yüksektir. RCS-4 ve RCS-4-N(5-Karboksipentil) için serum numunesinde tespit limiti (LOD) sırasıyla 5.679 – 6.623 ng/mL; tayin limiti (LOQ) ise sırasıyla 18,930 - 22,076'dır. Doğruluk çalışması için tekrar edilebilirlik ve tekrar üretilebilirlik çalışmaları yapılmış, kesinlik ve geri kazanım bu sonuçlar üzerinden değerlendirilmiştir. Buna göre %RSD değerleri RCS-4'ün 10, 50 ve 100 ppb konsantrasyonları için sırasıyla 0,09 – 0,07 – 0,1; RCS-4-N(5-Karboksipentil) için 0,15 – 0,11 – 0,1 olarak bulunmuştur. RCS-4 için geri kazanım değerleri %97.54 - %104.21 aralığında olup, RCS-4-N(5-Karboksipentil) için ise %88.87 - %118.93 aralığındadır. Çalışılan validasyon parametrelerinin tümü, toksikolojik analizlerin validasyonuna yönelik uluslararası rehberlerin kabul aralıkları içerisindedir. Böylece, metodun RCS-4 ve RCS-4-N(5-Karboksipentil) için serum numunelerinden tespiti ve tayinine yönelik geçerliliği kanıtlanmıştır. Bu yöntem, adli vakaların aydınlatılmasına önemli bir katkı sağlayacaktır.
Obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) tanısı konulmuş hastalarda serotonerjik, dopaminerjik ve glutamaterjik mekanizmaların gen polimorfizmlerinin dürtüsellik açısından incelenmesi
Obsesif kompulsif bozukluk (OKB), tekrarlayan müdahaleci düşünceler ve bu düşünceleri azaltmak için tekrarlayıcı davranışlar veya ritüellerle karakterize nöropsikiyatrik bir bozukluktur. OKB genellikle anksiyete ve depresyon gibi diğer psikiyatrik bozukluklarla birlikte görülmektedir. Son 10 yılda OKB'nin patofizyolojisi ve farmakolojisine dahil olabilecek aday genleri kapsayan çok sayıda genetik ilişki çalışmalarının bugüne kadarki en önemli eksikliği, nörotransmiter sistemlerinin OKB ve dürtüsellik üzerindeki olası birleşik etkisini vurgulamadan, yalnızca sınırlı sayıda serotonerjik, dopaminerjik ve glutamaterjik polimorfizmi keşfetmeleridir. Bu tez çalışmasında OKB tanısı konulmuş hastalarda, literatürde OKB aday genleri olarak güncel çalışmaları yapılan serotonerjik (SCL6A4 ve HTR2A), dopaminerjik (DRD2/ANKK1 ve SLC6A3) ve glutamaterjik (SLC1A1) mekanizmaların gen polimorfizmlerinin analizi, toplanan ağız içi sürüntü örnekleri kullanılarak DNA izolasyonu sonrası Real Time PCR protokolü uygulanarak DNA profillemesi gerçekleştirilmiştir. Bahsi geçen gen bölgelerinin OKB ile ilişkisi 18-70 yaş aralığında bulunan hasta (n=204) ve kontrol grubu(n=100) olmak üzere iki ayrı grup üzerinde çalışıldı. OKB ve dürtüsellik arasındaki ilişki resmen kabul edilmese de dürtüselliğin OKB'nin bir özelliği olabileceği konusu gündemdedir. Yapılan çalışmada beş genetik bölge için farklı alel dağılımlarına göre BIS-11 skorlarının istatistiksel analizi yapılmıştır. Analiz edilen beş genetik bölgenin tamamında dikkat, motor, planlama yapmama alt ölçekleri ve toplam puan için farklı alel grupları arasında BIS-11 puanları açısından hasta ve kontrol grubu için anlamlı bir fark görüldü. Bu spesifik genetik bölgelerdeki varyasyonların, 204 hasta ve 100 kontrol ile oluşan bu örnekleminde BIS-11 tarafından ölçülen dürtüsellik seviyelerini önemli ölçüde etkilediğini göstermektedir. Dürtüsellik puanları ele alınarak yapılan genetik karşılaştırmalarda, OKB hastalarının bazı alellerinde belirgin farklılıklar olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle, SLC6A4 geninde CC alleli, kontrol grubuna göre anlamlı bir farklılık göstermiştir. HTR2A geninde ise CT polimorfizmi, OKB hastalarında kontrol grubuna kıyasla anlamlı bulunmuştur. ANKK1 geninde AA ve AG polimorfizmleri, OKB hastalarında ileri derecede anlamlılık göstermiştir. Ayrıca, SLC6A3 geninde CC polimorfizmi, OKB hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede farklılık göstermiştir. SLC1A1 gen bölgesinde ise GG aleli, OKB hastaları ve kontrol grubu arasında belirgin farklılık göstermiştir. Araştırma kurgusunda kişilerin potansiyel riskleri ile durum tespitlerinin aynı havuzda değerlendirilmesini amaçlayan bu çalışma, OKB'nin psikiyatrik ve genetik açıdan beraberce kapsamlı olarak ele alındığı ve dürtüsellik ile ilişkisinin adli bilimler temelinde araştırıldığı, ülkemizde ve ülkemiz popülasyonu üzerinde yapılan ilk çalışmadır.
SNP markırlarının burun morfolojisi ile ilgili özelliklerinin modellenmesi
Adli bilimlerde tek nükleotit polimorfizmi ((Tek Nokta Polimorfizmi, Single Nucleotide Polymorphism), SNP) markırları kullanılarak kimlik tanımlaması, fenotipleme, soy bağı belirleme ve genetik soy tayini yapılabilmektedir. Adli fenotipleme, moleküler biyoloji ve genetik bilimdeki ilerlemeler sayesinde önemli bir araç haline gelmiştir. Bu yöntem, suç çözme, kimlik tespiti ve tarih öncesi insan araştırmalarında değerli bilgiler sağlamaktadır. Son yıllarda, göz, saç ve ten rengi, erkek tipi kellik durumu, yüz yapısı, kulak şekli ve boy uzunluğu gibi çeşitli fiziksel özelliklerle yapılan çalışmalar önemli ölçüde artış göstermiştir. Yüz yapısını belirleyen genetik faktörler, çok sayıda genin etkileşimi sonucu belirlenir. Bu genler, yüzün genişliği, uzunluğu, burun şekli, elmacık kemiklerinin belirginliği gibi özellikleri etkiler. Son yıllarda yapılan geniş ölçekli genom çalışmaları, yüz yapısını etkileyen önemli genetik varyasyonların tanımlamasını sağlamıştır. Bu çalışmada, burun morfolojisinin tahmininde yüksek derecede anlamlılık gösterdiği belirlenen 24-SNP markırından oluşan iki multipleks panel geliştirilerek optimize edildi. Optimizasyon sürecinde 2800M kontrol DNA kullanıldı. Panellerin optimizasyonu tamamlanarak analiz eşiği, hassasiyet, dinamik aralık ve tekrarlanabilirlik validasyon parametreleri uygulandı. Çalışma için yüz bölgesinde herhangi kronofasial anomalisi olmayan, yüzünde ameliyat geçirmemiş 18-45 yaş aralığında 103 kişiden oluşan gönüllülerden ağız içi sürüntü veya kan örnekleri alındı. Burunla ilişkilendirilen SNP markırları, SNaPshot yöntemiyle analiz edildi ve burun özelliklerinin tahmini için Python programlama dili (ML, Machine Learning) kullanılarak Çoklu Nominal Lojistik Regresyon (Multinominal Lojistik Regresyon, Multinominal Logistic Regression, MLR) analizi ile bir tahmin modeli gerçekleştirildi. Model, 24 SNP genotip verilerinden ve burunla ilgili özelliklerden 5 hedef değişkenden (uzun burun, geniş burun deligi, uzun burun deligi, kemerli burun ve geniş burundan) oluşturuldu. Her hedef değişken için veriler, eğitim ve test setlerine (%70 eğitim, %30 test) bölündü. Eğitim setini kullanarak MLR modeli eğitildikten sonra test seti üzerinde burun morfolojisi tahmini yapıldı. Son olarak model için doğruluk, kesinlik, duyarlılık, F1 skoru, ROC eğrisi ve AUC değerleri elde edildi. 5 burun özelliği için oluşturulan modellerin performansını gösteren AUC değerlerine dayanarak yapılan tahmin değerlendirmesine göre; Uzun burun için en yüksek tahmin (AUC = 0,58) rs11665450 (TT) genotipi olmuştur. Geniş burun tahmininde en yüksek (AUC=0,42) rs2045323 (GA) SNP genotipi olmuştur. Burun köprüsü açısı (kemerli, kemersiz) için en yüksek tahmin (AUC = 0,69) ile rs921120 (GA) genotipine sahip SNP lokusu göstermiştir. Geniş burun deliği içinen yüksek tahmin (AUC = 0,73) değerine sahip olan rs2206437 (TT) genotipi olmuştur. Uzun burun deliği için en yüksek tahmin gösteren (AUC = 0,70) rs11653132 (AC) genotipine sahip SNP lokusu olmuştur. Çalışmamızın sonucunda, geniş burun deliği (rs921120), kemerli burun (rs11653132), uzun burun deliği (rs2206437), uzun burun (rs11665450), geniş burun (rs2045323) modelleri dengeli gerçek pozitif ve gerçek negatif değerler ve daha yüksek AUC değerleriyle diğer SNP lokuslarına göre daha iyi performans gösterdiği görülmüştür. Ancak bu SNP markırlarına ek olarak burun morfolojisiyle ilgili daha fazla SNP lokusu araştırılarak daha yüksek doğrulukta modelleme yapılabilir.
Semen örneklerinde miR-891a ve miR-10a belirteçlerinin çeşitli koşullarda dayanıklılığının değerlendirilmesi
Adli soruşturmalarda biyolojik deliller, faillerin tespiti ve suç faaliyetlerinin ardındaki gerçeğin ortaya çıkarılması açısından büyük önem taşımaktadır. Sağlık alanındaki teknolojik gelişmeler ile birlikte biyolojik örneklerden DNA analizinin yapılması mümkün olmuş ve hukuki açıdan daha kesin ve güvenilir sonuçlar elde edilmesini sağlamıştır. Günümüzde olay yerinden toplanan örneklerden DNA analizi yapılmadan önce insan kaynaklı bir biyolojik örnek olduğunun kesinleşmesi gerekmektedir. Bunun için geliştirilmiş çeşitli fiziksel, immünolojik, histo-kimyasal, mikroskobik testler bulunmaktadır. Ancak bu testler, eser miktardaki örneklerle çalışıldığında, örnek içerisindeki DNA yapısının bozulmasına ve örnek miktarında azalmaya sebep olabilmektedir. Ayrıca yeterince spesifik olmayan testlerde yanlış pozitif veya yanlış negatif sonuçlar elde etmek mümkündür. Tüm bu dezavantajlar göz önüne alındığında adli bilimlerde yeni nesil moleküler uygulamalara başvurulmuştur. Doku spesifik ekspresyon özellikleri nedeniyle RNA molekülleri, bu testlere alternatif olarak öne sürülmüştür. Tıpkı mRNA gibi miRNA'lar da doku spesifik ekspresyon özellikleri nedeniyle vücut sıvısı tayininde kullanılmaya uygun moleküllerdir. miRNA'lar daha küçük boyutları ve enzim kompleksiyle korunmasından dolayı mRNA'lara göre daha dayanıklı ve stabil moleküllerdir. Bu nedenle degrade koşullarda daha iyi sonuç vermektedir. Olay yerindeki degrade edici koşulların özellikleri göz önüne alındığında, bu tür belirteçlerin bu ortamlarda stabilitelerinin değerlendirilmesi adli bilimler için oldukça önemlidir. Bu sebeple çalışmamızda en sık karşılaşılan olay yeri senaryoları belirlenerek, bu koşullar üzerinde denemeler yapılmıştır. Çalışmamızda, özellikle cinsel suçlarda önemli bir yer tutan bir biyolojik sıvı olan semen üzerinde, diğer vücut sıvılardan ayırt edici bir şekilde yüksek konsantrasyonlarda bulunan miR-10a ve miR-891a belirteçlerinin, degrade edici koşullarda stabiliteleri değerlendirilmiştir. Semen örnekleri gönüllülük esası ile çalışmaya katılan beş sağlıklı (normospermi) bireyden toplanmıştır. Her bir bireyden alınan semen örneği, %100 pamuklu beyaz kumaşlara damlatılmış ve bu kumaşlar olay yerleri taklit edilerek oluşturulan koşullarda bekletilmiştir. Kontrol grubu olarak kullanılan O grubu örnekleri oda sıcaklığında, S grubu örnekleri Büyükçekmece gölünden alınan su içerisinde, T grubu örnekleri standart bahçe toprağında gömülü olacak şekilde 20 gün bekletilmiştir. Y grubu örnekleri, ev tipi çamaşır makinesi içerisinde 90 °C yıkama programında 1 saat toz deterjanla birlikte yıkanmıştır. Kumaş örneklerinden, hedeflenen süre sonunda total RNA izolasyonu yapılmıştır. RNA izolasyonunun ardından cDNA sentezi gerçekleştirilmiştir. Kantitatif analiz için RT-PCR cihazında miR-10a ve miR-891a bölgelerinin amplifikasyonu gerçek zamanlı olarak görüntülenmiş ve Ct değeri elde edilmiştir. Karşılaştırma için referans olarak RNU6b kullanılmıştır. miRNA konstantrasyon karşılaştırmaları için ΔCt [Ct(miRNA) – Ct (RNU6b)] ve ΔΔCt değerleri hesaplanmış ve miR-10a ile miR-891a stabiliteleri, 2-ΔΔCt formülüyle hesaplanan kat değişimi (fold change) prensibiyle yorumlanmıştır. Ct değeri 35 ve üstü çıkan örnekler için kat değişimi ve istatistiksel analizler uygulanmamıştır. Kat değişimi verilerine göre miR-891a ekspresyonunun, miR-10a'ya göre daha fazla olduğu ve daha stabil bir belirteç olduğu yorumlanmıştır. Çamaşır makinesinde yıkanan örneklerde ise ortam sıcaklığının fazla olması ve çamaşır deterjanı gibi nükleik asit yapısına zarar veren kimyasalların bulunmasından dolayı miRNA degradasyonu daha fazla gerçekleşmiştir ve bu grupta miRNA eldesi yapılamadığı için karşılaştırmalı analizlere dahil edilmemiştir. İstatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 programı ile farklı çevresel koşulların, miRNA konsantrasyonunda anlamlı bir fark yaratıp yaratmadığının belirlenmesi için normallik testi (Shapiro–Wilk) ve One-way ANOVA ve Post-hoc Tukey ile test edilmiştir. One-way ANOVA testi sonuçlarına göre test edilen çevresel koşullar, miRNA stabilitesi üzerinde anlamlı bir etkiye sahip değildir (p>0,05).
LA-ICP/MS ile adli cam analizinin XRF ve sem-EDS ile karşılaştırılması
Olay yerinden elde edilen tüm bilgiler adli soruşturmanın ve ardından gelecek olan mahkeme sürecinin sağlıklı yürütülmesi için kritik önem taşır. Toplanılan tüm delillerin doğru analiz yöntemi ile incelenmesi, elde edilen verilerin istatistiksel olarak anlamlılığının belirlenmesi ve eğer mevcut ise, uygun veri tabanları ile karşılaştırılması olayın çözümlendirilmesinde kritik bir yer tutar. Maddi delil sınıfında yer alan cam birçok açıdan önemli bir delildir. Kırıldığı ya da parçalandığı zaman çok sayıda küçük parçacığa ayrılan cam, maktulün ya da failin kıyafetinde, saçında, eşyaların üzerinde ikincil olay yerlerine transfer olabilme özelliğine sahiptir. Vur-kaç ya da hırsızlık gibi vakalarda da elde edilebilen bu ufak cam parçacıkları birincil olay yeri ile bağlantıyı sağlamak yönünden de önem arz eder. Olay yerinden elde edilen cam parçacıkları üzerinde yapılan fiziksel ve kimyasal incelemeler ne tür bir cam olduğuna dair bilgi edinilmesinde de yardımcı olur. Bu çalışmada 3 farklı gruptan (şişe, düz cam ve far) 57 cam numunesinin kimyasal analizleri LA-ICP-MS, XRF, SEM-EDS olmak üzere 3 farklı teknikle yapılmıştır. Cam numunelerinin istatistiksel sınıflandırılmasında kemometrik çalışmalarda yaygın biçimde kullanılan Hiyerarşik Kümeleme (HCA) ve Temel Bileşenler (PCA) analizleri yöntemleri kullanılmıştır. Deneysel analizler sonucunda, tek bir elemente dayalı farklılaştırmadan ziyade birden fazla elementin birlikte değerlendirilmesiyle cam örneklerinde güvenilir bir tanımlama ve farklılaştırmada yapılabileceği görülmüştür. Ayrıca yapılan istatistiksel yöntem değerlendirmesi sonucunda 3-boyutlu temel bileşen analizi uygulandığında cam örnekleri arasındaki sınıf ayrımının daha yüksek skorla yapılabildiği görülmüştür.
Şeker hastalığının kandan DNA metilasyonu ile yaş tahminine etkisi
Son yıllarda birçok alanda kullanılan epigenetik mekanizmalardan biri DNA metilasyonudur. Adli araştırmalarda DNA metilasyonu doku ve hücre tipi tanımlaması, cinsiyet tayini, yaş tahmini ve monozigotik ikizlerin ayırt edilmesi gibi çeşitli amaçlarla kullanılabilmektedir. Geleneksel olarak yaş tahmini, kemik ve/veya dişlerden yapılmaktadır. Son yıllardaki epigenetik çalışmalarda DNA metilasyonu ile yaşlanma arasındaki ilişki keşfedilmiştir. Bu sayede yaş tahmini için yüksek doğruluk gösteren, farklı vücut dokularına özgü yaş tahmin panelleri geliştirilmiştir. Bu tez çalışmasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü AR-GE laboratuvarında Filoğlu ve ark. (2024) tarafından geliştirilen kandan yaş tahmin panelinin diyabet hastaları açısından değerlendirilmiştir. Geliştirilmiş olan 8 CpG bölgesini içeren (ELOVL2, ASPA, TOM1L1, C1orf132, RASSF5, FHL2, CCDC102B ve cg07082267) panel, SNaPshot yöntemi ile 51 diyabet hastasına ait kan örneklerinde metilasyon profilleri belirlenerek yaş tahmini yapılmıştır. Yaş tahmin sonuçlarına göre diyabet hastalarında MAE değeri ±5,68 yıl ve RMSE değeri ±6,80 yıl olarak elde edildi. Model grubu ile diyabet çalışma grubunu karşılaştırıldığında yaş tahmininde belirlenen sapmalar diyabet hastalarında öngörüldüğü şekilde yükseklik göstermektedir. Sonuç olarak elde edilen veriler göz önüne alındığında, adli olgularda DNA metilasyonu ile yaş tahmini yapıldığında şüphelilerin hastalık geçmişleri göz önünde bulundurulmalıdır. Metilasyonun rol oynadığı bilinen farklı hastalıklar açısından daha kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiği düşünülmektedir.
Haşhaşlı çörek tüketen kişilerin idrar ve iç çamaşır örneklerindeki morfin ve kodein varlığının belirlenmesi
Haşhaş bitkisinin yüzyıllardır gerek gıda gerekse tıbbi amaçlarla kullanıldığı bilinmektedir. Ancak günümüzde haşhaş içeren gıda ürünlerinin tüketimi sonrasında vücut sıvılarında tespit edilebilen opiat türevleri, özellikle adli toksikoloji alanında önemli tartışmalara neden olmaktadır. Haşhaşlı çörek gibi ürünlerin tüketimi sonrası idrar örneklerinde morfin ve kodein gibi maddelerin pozitif olarak saptanabilmesi, madde kötüye kullanımı ile ilgili değerlendirmelerde yanlış yorumlara yol açabilmektedir. Bu durum, özellikle adli ve tıbbi karar süreçlerinde büyük önem arz eden biyolojik analizlerin yorumlanmasında dikkatli olunması gerektiğini ortaya koymaktadır. Benzer şekilde, son yıllarda alternatif biyolojik matriksler arasında yer alan terin, özellikle iç çamaşırlarından elde edilen örneklerle değerlendirilmesi, hem kolay ulaşılabilirliği hem de dışsal kontaminasyon açısından sunduğu avantajlarla öne çıkmaktadır. Ancak haşhaşlı ürünlerin tüketimi sonrası terde opiat varlığına ilişkin bilgiler halen sınırlıdır. Bu çalışmada, yüksek çözünürlüklü kütle spektrometrisi (HRMS) teknolojisine sahip orbitrap tabanlı bir LC-MS/MS cihazı kullanılarak, morfin ve kodein analizi için yeni bir yöntem geliştirilmiştir. Geliştirilen bu yöntem ile, kontrollü koşullarda haşhaşlı çörek tükettirilen 15 gönüllüden alınan idrar ve terli iç çamaşırı örnekleri analiz edilmiş; morfin ve kodeinin kalitatif ve kantitatif dağılımı değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, idrar örneklerinin tamamında morfin ve kodeinin belirlenebildiğini; terli iç çamaşırlarında ise yalnızca altı örnekte kodein saptanabildiğini, morfinin ise tespit edilemediğini göstermiştir. Bu sonuçlar, opiat analizlerinde yalnızca tek bir biyolojik matrikse dayanmanın yetersiz kalabileceğini ve özellikle gıda kaynaklı pozitifliklerin ayırt edilmesinde birden fazla matriksin birlikte değerlendirilmesinin gerekliliğini ortaya koymaktadır.Anahtar Kelimeler: İdrar, Ter, Opiat, Haşhaşlı gıda tüketimi, İç çamaşırı örnekleme, HRMS-LC-MS/MS, kontrollü uygulama
Türkiye popülasyonunda fenotipik karakter tayini: Ten rengi tahmini
DNA analizi ile olay yerindeki biyolojik delillerden fenotipik özelliklerin tahmini yapılabilmektedir. Bu sayede olay yerinde moleküler genetiğin kullanımıyla şüpheli ve mağdurlar tanımlanarak, suç mahali ile ilişkilendirilmektedir. Bu bağlamda Adli DNA Fenotiplemesi (FDP); olay yerindeki biyolojik delillerden fenotipik özelliklerin tahmini ile kimliği belirlenemeyen faillerin bulunması ve şüpheli havuzunun daraltılarak adli soruşturmaların çözümüne katkı sağlamaktadır. Pigmentasyondan yararlanan FDP; göz, saç, ten rengi gibi fenotipik özelliklerin tahminini gösterir. Vaka çalışmalarında FDP'yi kullanmadan önce popülasyonun test edilerek tahmin sisteminin başarısının değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Günümüzde Walsh ve ark. tarafından geliştirilen IrisPlex sistemi ile göz rengi tahmini, HIrisPlex sistemi ile göz ve saç rengi tahmini yapılmaktadır. Chaitanya ve ark. tarafından geliştirilen HIrisPlex-S sistemiyle ise saç, göz ve ten rengi tahmini aynı anda gerçekleştirilebilmektedir. Yapılan bu tahmin sisteminde tek nükleotid polimorfizmlerinden (SNP) yararlanılmaktadır. HIrisPlex-S tahmin sisteminde 17'si ten rengi ile ilişkili olmak üzere, toplam 41 SNP bölgesi bulunmakta olup, 5 ten rengi üzerinden fenotip olasılıklarının tahmini yapılmaktadır. Bu çalışmada HIrisPlex-S sistemi ile Türkiye popülasyonundan 100 bireyin ten rengi tahmin başarısı değerlendirilmiştir. Ten rengi tahmini için HIrisPlex-S çevrimiçi web aracı kullanılmıştır. HIrisPlex-S sisteminin hassasiyeti, özgüllüğü, negatif tahmin değeri (NPV) ve pozitif tahmin değeri (PPV) hesaplanmıştır. Çalışma sonucunda tahmin başarısı; çok açık ten rengi için %20, açık ten rengi için %60, orta ten rengi için %100 ve koyu ten rengi için %82,4 olarak bulunmuştur. Orta ten rengindeki tüm bireylerin ten rengi tahmini doğru yapılmıştır. Gönüllüler arasında koyu-siyah ten rengi bulunmadığından bu fenotipte tahmin yapılamamıştır. Çalışmamız ten renginde HIrisPlex-S sisteminin Türkiye'deki adli vaka çalışmalarında uygulanabileceğini göstermektedir.
İstanbul Avrupa yakasında bulunan özel şirket çalışanları prespektifinden siber güvenlikte mevcut durum analizi
Siber güvenlik; bilgisayarları, ağları, yazılım uygulamalarını, kritik sistemleri ve verileri olası dijital tehditlerden koruma uygulamasıdır. Özel, resmi kurum ve kuruluşlar müşteri ve vatandaş güvenini sürdürmek ve düzenleyici mevzuat uygunluğunu karşılamak için verileri güvenceye alma sorumluluğu taşır. Hassas verileri yetkisiz erişimden korumak ve bunun yanı sıra iş operasyonlarında istenmeyen ağ etkinliği nedeniyle kesinti oluşmasını önlemek için siber güvenlik önlemleri ve araçları tercih edilir. Enerji, ulaşım, perakende ve üretim gibi çeşitli sektörlerde faaliyet gösteren özel işletmeler, etkili müşteri hizmetleri sunmak ve uygun maliyetli işletme operasyonları yürütmek için dijital sistemler ve yüksek hızlı internet bağlantıları kullanırlar. Tıpkı sahip oldukları fiziksel varlıkları korudukları gibi, dijital varlıklarını da güvenceye almalı ve sistemlerini istenmeyen erişimden korumalıdırlar. Bir bilgisayar sistemine, ağa veya bağlı tesislere karşı ihlalde bulunarak bunlara yetkisiz erişim elde etmeye yönelik kasti bir etkinlik siber saldırı olarak adlandırılır. Özel şirketlerde maruz kalınan siber saldırılar sadece şirkete maddi ve itibar kaybı gibi manevi zararla kalmayıp şirketin ilişkili olduğu diğer kuruluşları da ciddi maddi ve manevi zararlara uğratabilmektedir. Yukarıda bahsedilenler doğrultusunda araştırmamız Türkiye'deki özel şirketleri hedef alan siber saldırıları tehdidi incelenmekte ve bu saldırıların nedenlerine, türlerine, etkilerine ve sonuçlarına odaklanılmaktadır. Dijital dönüşüm sektörler genelinde hızlanırken, siber suç(lu)lar şirket sistemlerindeki güvenlik açıklarından yararlanmakta ve bu durum önemli finansal, itibar ve operasyonel hasara yol açmaktadır. Bu tez kapsamında, özel şirketlerin karşılaştığı oltalama, kötü amaçlı yazılımlar ve dağıtılmış hizmet reddi, araya girme ve dinleme saldırıları vb. gibi yaygın siber tehditler kategorilere ayrılmakta; bu tehditlerin nedenleri ve sonuçları, saldırı cevapları, zarar türleri, önlemler, telafi yöntemleri ve sonrasından tekrar maruz kalma üzerine yüz-yüze anket çalışması yapıldı. Çıkan sonuçların anlamlılık ilişkisi IBM SPSS Statistics 27.0.1 analiz programı yardımıyla değerlendirilmiş, değişkenlar arasındaki ilişkiler Ki-kare testi ile belirlenmiştir. Türkiyede bulunan anonim ve limited şirket sayılarına baktığımızda aktif olarak ⁓2 milyon şirket olduğu görülmektedir. İstanbul Avrupa Yakasında bulunan şirketlerin evrenini 500000 kabul ederek yaptığımız örneklem hesabında; %5 hata payı, %98 güven düzeyi %98 tahmini yanıt oranı ile gerekli örneklem boyutu 43 olarak hesaplanmıştır. Fazla sayıda katılımcıya ulaşabilmek için yapılan yüzyüze görüşmelerde, çalışanı fazla olan büyük ölçekli şirketlerin etik kaygıları sebebi ile araştırmamıza 50 şirket yetkilisi katılmayı kabul etmiştir. Yapılan anket çalışmasının sonuçları değerlendirildiğinde, araştırmaya katılan şirketlerin %44'ünün 11 ila 50 arasında personel istihdam eden küçük ve orta ölçekli işletmelerden (KOBİ) oluştuğu görülmektedir. Bu bulgu, KOBİ'lerin siber güvenlik araştırmalarında aktif bir paydaş olduğunu ve siber tehditlerin bu ölçekteki firmalar üzerinde belirgin etkiler yarattığını ortaya koymaktadır. Ankete katılan şirketlerin %90'ının dış kaynaklı siber saldırıya uğradığını ifade etmesi, Türkiye'deki şirketlerin önemli bir kısmının kurum dışı tehditlere maruz kaldığını göstermektedir. Bu durum, siber güvenlik politikalarının sadece kurum içi değil kurum dışı tehdit parametreleri dikkate alınarak şekillendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Saldırı türleri incelendiğinde, en yaygın saldırı biçiminin %94 oranında "oltalama (phishing)" saldırıları olduğu tespit edilmiştir. Bu yüksek oran, kullanıcı farkındalığının ve eğitim düzeyinin önemini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Nitekim, oltalama saldırıları çoğunlukla insan hatasını hedef aldığından, teknik önlemler kadar kullanıcı eğitimlerinin de stratejik öncelik haline getirilmesi gerekmektedir. Katılımcıların %76'sı siber saldırıların temel nedenlerinden birinin "güncellenmemiş yazılımlar" olduğunu belirtmiştir. Bu durum, yazılım güvenliği ve sistem güncellemelerinin ihmal edilmesinin, kurumların siber tehditlere açık hale gelmesine neden olduğunu göstermektedir. Yazılım güncellemelerinin düzenli yapılmaması, saldırganlar tarafından kolaylıkla istismar edilebilecek açıkların sistemde barınmasına sebep olmaktadır. Saldırıların ardından izlenen tepkisel davranışlar incelendiğinde, %56 oranında şirketin saldırı kaynağını göz ardı ettiği, bunun ise %66 oranında veri kaybıyla sonuçlandığı ortaya konmuştur. Bu bulgu, saldırıların yeterince ciddiye alınmamasının doğrudan bilgi bütünlüğü ve veri güvenliği üzerinde olumsuz sonuçlara yol açtığını göstermektedir. Öte yandan, katılımcıların %74'ü güvenlik açıklarının belirlenip giderilmesinin zararın telafisi açısından en çok başvurulan yöntem olduğunu belirtmiştir. Bu, teknik müdahalenin saldırı sonrası en önemli iyileştirme aracı olduğunu göstermektedir. Benzer şekilde, saldırı sonrasında en çok tercih edilen müdahale yönteminin %78 oranıyla "sistem izolasyonu ve temizliği" olduğu dikkati çekmektedir. Bu, şirketlerin olay müdahale süreçlerine belirli bir düzeyde hazırlıklı olduklarını, ancak çoğunlukla saldırı gerçekleştikten sonra harekete geçtiklerini göstermektedir. Araştırma bulguları doğrultusunda, Türkiye'de faaliyet gösteren şirketlerin siber saldırılara yönelik tehdit algılarının yetersiz olduğu ve çoğu zaman saldırıya uğrama endişesi taşımadıkları gözlemlenmiştir. Bu bağlamda, potansiyel tehditlerin çoğunlukla göz ardı edildiği ve meydana gelen zararların kurum bünyesinde yeterli yetkinliğe sahip personel bulunmaması nedeniyle telafi edilemediği tespit edilmiştir. Bu durum, dışarıdan uzman desteği alma ihtiyacını gündeme getirmektedir. Ayrıca, siber güvenlik yazılımlarının kurumlarda bulunmasının zorunlu olduğu ve bu yazılımların düzenli olarak güncellenmesinin siber güvenlik açısından kritik bir gereklilik olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Buna ek olarak, kurum bünyesindeki çalışanların siber güvenlik konusunda periyodik olarak eğitilmesi gerektiği de önemli bir bulgu olarak öne çıkmaktadır. Sonuç olarak, şirketlerin siber güvenlik farkındalığını artırmak, risk yönetimini güçlendirmek ve sürdürülebilir bir güvenlik kültürü oluşturmak için teknik altyapı yatırımlarının yanı sıra insan faktörüne de odaklanmaları gerekmektedir. Bu kapsamda, stratejik planlama, personel eğitimi ve güvenlik teknolojilerinin güncellenmesi öncelikli olarak ele alınmalıdır.
Alkol etkisi altındaki bireyin yazısındaki biyometrik verilerin değişimi
Alkolün merkezi sinir sistemine etki ederek harf boyutlarında artışa, şekil bozulmalarına, kelime ve harf aralıklarında dengesizliğe ve okunaklılıkta azalma gibi değişikliklere yol açtığı yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur. Bu araştırmanın temel amacı, dijital ortamda alınan el yazısı örneklerinin biyometrik verileri ve statik görünümüne alkol kullanımının etkilerini incelemektir. Bu bağlamda tüm örneklem grubunda, kan alkol düzeyine göre ve cinsiyete göre ayrılmış alt gruplarda da alkol alımı öncesi ve sonrası verilerinin ortalama ve standart sapma değerleri hesaplanmıştır. Wilcoxon Signed-Rank testi ile alkol alımı öncesi ve alkol alımı sonrasına ait biyometrik verilerin istatistiksel analizi yapılmıştır. Ayrıca kadın ve erkek gönüllülerin alkol alımı öncesi ve sonrası alınan yazılarına ait verilerin farkı alınarak Mann Whitney U testi ile aralarında anlamlı bir farklılık olup olmadığının analizi yapılmıştır. Biyometrik veriler ile yapılan tüm bu analizlere ek olarak statik incelemeler çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm örneklem grubunun biyometrik verileri 80 mg/100 dl'nin altında ve üstünde kan alkol düzeyine sahip bireylerin el yazılarını içerecek şekilde ve ayrıca cinsiyete göre gruplara ayrılarak incelendiğinde biyometrik verilerden alkol alımı hakkında en bilgi verici olanların "Temas Halindeki Toplam Yazma Süresi" ve "Temas Halindeki Yazma Uzunluğu" verileri olduğu belirlenmiştir. Bunun alkolün etkisiyle motor koordinasyondan sorumlu beyincik üzerindeki oluşan sorunların serebellar bozukluklulara yol açarak yazıda yassılaşma, harf yüksekliklerinin artışı, yazı kalitesinde bozulma ve yazı aralıklarındaki artışa bağlı olarak gerçekleştiği düşünülmektedir. Genel olarak literatürde alkolün motor performans üzerindeki olumsuz etkilerinin 50 mg/100 ml üzerindeki kan alkol seviyelerinde başladığı ve 80 mg/100 dl'de belirgin şekilde bozulduğu bilinse de bu çalışmanın sonucunda özellikle 80 mg/100 dl alkol seviyesi baz alındığında yazıdaki bozulmaların sadece kan alkol düzeyine bağlı olmadığı aynı zamanda tolerans düzeyi, cinsiyet gibi bireysel faktörlere bağlı olarak da değişebildiğini destekleyen veriler de elde edilmiştir.
Pekmez örneğinde 5-hidroksimetilfurfural'ın (5-HMF) GC-MS ile tayini: farklı türevlendirme stratejilerinin uygulanması
Gıda kaynaklı kirleticilerin, özellikle ısıl işlem sırasında oluşan 5-hidroksimetilfurfural (5-HMF) gibi bileşiklerin varlığı, gıda güvenliği açısından önemli bir risk faktörüdür. 5-HMF'nin genotoksik, mutajenik ve potansiyel kanserojen etkileri olduğu bildirildiğinden, bu bileşiğin gıda ve biyolojik örneklerde doğru ve güvenilir şekilde belirlenmesi kritik önem taşımaktadır. Bu çalışmada, 5-HMF'nin analizi için Gaz Kromatografisi-Kütle Spektrometrisi (GC-MS) yöntemi uygulanmış ve farklı türevlendirme stratejileri değerlendirilmiştir. Çalışmanın amacı, mevcut analitik yöntemlerin sınırlamalarını aşarak daha hassas ve seçici bir yaklaşım geliştirmektir. Analizlerde kullanılan türevlendirme ajanları arasında MSTFA ile yapılan uygulamalarda düşük sinyal elde edilmiş, bu nedenle kantitatif analiz gerçekleştirilememiştir. Buna karşılık PFPA reaktifi, kısa retansiyon süresi, stabil iyon üretimi ve güçlü sinyal yanıtı sayesinde yöntemin geliştirilmesinde en uygun reaktif olarak belirlenmiştir. PFPA türevli standart çözeltiler üzerinden oluşturulan kalibrasyon eğrisi 6,25–125 ppm aralığında hazırlanmış ve yüksek doğrusal korelasyon (R² = 0,9975) sağlanmıştır. Gerçek gıda matrisi olarak analiz edilen üzüm pekmezi örneğinde 5-HMF düzeyi 7028,7 ppm olarak saptanmıştır. Bu değer, literatürde rapor edilen konsantrasyonlardan oldukça yüksek bulunmuştur. Ortaya çıkan farklılığın, kullanılan türevlendirme yönteminin yüksek hassasiyetinden ve numunenin üretim ile depolama koşullarından kaynaklandığı düşünülmektedir.
Yasal ve yasa dışı madde tüketimi araştırmaları için yapay atık su matrisinin geliştirilmesi
Atık Su Temelli Epidemiyoloji (Wastewater-Based Epidemiology, WBE) çalışmaları, bireyler tarafından tüketilen yasal ve yasa dışı maddelerin vücuttan atıldıktan sonra metabolit halinde atık suya karışması ve bu psikoaktif madde kalıntılarının atık sularda takip edilerek analiz edilmesine dayanmaktadır. Ancak gerçek atık su, içinde organik ve inorganik kirleticiler, farmasötikler, deterjanlar, patojenler ve çok sayıda diğer maddeyi bulunduran karmaşık, değişken ve mikrobiyolojik reaksiyonlar bakımından aktif bir yapıya sahiptir. Bu durum laboratuvar çalışmalarında optimizasyonu zorlaştırmakta, analitik hassasiyetin ve tekrarlanabilirliğin sağlanmasını etkileyerek metot validssyonunda sınırlılık yaratabilmektedir. Bu nedenle, gerçek evsel atık suyu temsil edebilecek yapay atık su modelleri, laboratuvar ortamında kontrollü deneylerin yapılabilmesi için önem taşımaktadır. Bu tez çalışmasının amacı, psikoaktif maddelerin atık sudaki davranışlarını değerlendirmek ve analiz yöntemleri geliştirmek amacıyla kullanılabilecek, gerçek atık suyun fizikokimyasal özelliklerini taklit edebilecek, kontrollü, tekrarlanabilir deney koşulları sağlayan bir yapay (sentetik) evsel atık su matrisinin geliştirilmesi ve geliştirilen matrisin yasadışı madde analizi çalışmalarındaki etkinliğinin belirlenmesidir. Bu amaçla farklı içerik ve oranlarda bileşenlerden oluşan toplam 22 yapay evsel atık su reçetesi geliştirilmiş ve uygunlukları test edilmiştir. Bu reçeteler fizikokimyasal özellikleri bakımından değerlendirilmiş ve bu kapsamda tüm deneysel çalışmalar boyunca geliştirilen yapay atık su matrislerinin kimyasal oksijen ihtiyacı (KOİ), biyolojik oksijen ihtiyacı (BOİ), toplam azot (TN), toplam fosfor (TP), toplam organik karbon (TOK), askıda katı madde (AKM), pH, sıcaklık, koku ve renk gibi temel atık su parametreleri izlenmiştir. Gerçek evsel atık suya en yakın benzerlik gösteren formülün; KOİ değeri 384.0 mg/L, BOİ değeri 151.5 mg/L, TN değeri 44.0 mg/L, TP değeri 35.5 mg/L, TOK değeri 46.2 mg/L, AKM değeri 38.2 mg/L ve pH değeri 7.3 bulunmuş olup, içeriği 1 L çeşme suyu, 25 mg/L kuru maya, 20 mg/L glikoz, 50 mg/L amonyum klorür, 200 mg/L potasyum fosfat, 20 mg/L sodyum asetat, 40 mg/L üre, 45 mg/L nişasta, 50 mg/L süt tozu, 50 mg/L et suyu ekstresi, 0.05 mL sıvı yağ (ayçiçek) ve 1 mL deterjan karışımından oluşmaktadır. Geliştirilen yapay evsel atık su matrisinin atık su epidemiyolojisi analizlerine uygunluğu, analitik çalışmalarda matris etkisini düzeltebilme potansiyeli ve psikoaktif maddelerle ilişkisi bakımından gerçek atık su numunelerine olan benzerliği değerlendirilmiştir. Bunun için morfin, amfetamin, metamfetamin ve 11-nor-9-karboksi-Δ9-tetrahidrokannabinol (THC-COOH) gibi ülkemizde ve dünyada sık kullanılan yasa dışı psikoaktif maddelerin referans standartları çeşme suyu, gerçek atık su ve hazırlanan yapay atık su matrisine katım yapılmış, İstanbul Üniversitesi- Cerrahpaşa, Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü, Adli Toksikoloji Laboratuvarı'nda önceden valide edilen ve atık su çalışmalarında rutin olarak uygulanan katı faz ekstraksiyonu-sıvı kromatografisi-ardışık kütle spektrometresi (SPE-LC-MS/MS) yöntemi ile analiz edilmiştir. Böylece hem WBE çalışmalarında psikoaktif madde analizlerinde daha kontrollü bir matris elde etmek hem de yöntem geliştirme ve validasyon çalışmalarında tekrarlanabilirliği arttırmak amaçlanmıştır. Geliştirilen yapay atık su matrisinde yapılan analizlerden elde edilen sonuçlar, seçicilik, doğruluk (gerçeklik ve kesinlik), matris etkisi ve stabilite gibi verifikasyon parametrelerine göre değerlendirilmiştir. Matris etkisini gözlemleyebilmek için matris- eşleşmeli kalibrasyon eğirisi ile çözücü içerisindeki kalibrasyon eğrisi karşılaştırılmış, matris- eşleşmeli kalibrasyon ile elde edilen doğrusallık, çalışma aralığı, tespit ve tayin limiti parametreleri değerlendirilmiştir. Seçicilik çalışmasında tüm maddeler için alıkonma zamanı ile uyumlu sonuçlar elde edilmiştir. Matris-eşleşmeli kalibrasyona ait çalışma aralığı morfin ve amfetamin için 0.3-20 ng/mL, metamfetamin için 0.1-20 ng/mL ve THC-COOH için 1-20 ng/mL bulunmuş olup, korelasyon katsayıları tüm maddeler için>0.99 bulunmuştur. Gerçeklik ve kesinlik parametrelerinden elde edilen %GK değerleri tüm maddeler için %70-120 arasında ve %RSD değerleri <%20 olup kabul kriterlerine uygun bulunmuştur. Stabilite sonuçlarında tüm maddelerin bozunma oranları kabul kriterleri ile uyumlu bir şekilde ≤%30 bulunmuştur. Sonuç olarak, bu doktora tez çalışması kapsamında Türkiye'de ilk defa psikoaktif madde analizlerinde kullanılmak üzere geliştirilen yapay atık su matrisi, gerçek atık suya benzer matris etkisi gösterebilen ve kontrollü deney ortamı sağlayan bir alternatif numune olarak öne çıkmaktadır. Böylelikle uzun vadede adli toksikoloji ve halk sağlığı alanlarında yürütülen çalışmaların güvenilirliğini, karşılaştırılabilirliği ve sürdürülebilirliğini artıran, yöntem geliştirme aşamalarında doğruluğu ve güvenirliği artıran, standartlaştırılmış bir matris oluşturulması hedeflenmiştir.
Sigara kullanımının semen örneklerinde DNA metilasyonu ile yapılan yaş tahmini üzerine etkisi
Biyolojik yaşın belirlenmesi, adli kimliklendirme ve diğer adli süreçlerde giderek önem kazanmaktadır. DNA metilasyonu, özellikle CpG dinükleotid bölgelerindeki değişimler, biyolojik yaş tahmin modellerinin temelini oluşturmaktadır. Bu çalışmada, Er ve ark. (2024) (1) tarafından geliştirilen semen örneklerinde DNA metilasyonuna dayalı yaş tahmin paneli kullanılarak, kronik sigara kullanımının biyolojik yaş tahminine etkisi incelenmiştir. Çalışmaya 19–58 yaş aralığında, günde en az 20 sigara tüketen 70 erkek ile yaşam boyu sigara kullanmamış 70 kontrol katılmıştır. Semen örneklerinden elde edilen DNA izolatları, bisülfit dönüşümü ve SNaPshot® minidizileme yöntemi ile analiz edilmiştir. Analiz sonucunda, cg23488376 lokusu ile yaş arasında negatif (β=–0,353; p<0,01), NOX4 lokusu ile yaş arasında ise zayıf pozitif bir ilişki (β=0,336; p<0,01) saptanmıştır. Sigara kullanan bireylerde bu ilişkiler daha belirgin hale gelmiş (cg23488376 için β=–0,550; NOX4 için β=0,469; p<0,01) ve sigara kullanımının DNA metilasyon profilleri üzerinde anlamlı etkiler yarattığı görülmüştür. Model performansına ilişkin hata değerleri sigara kullanan grupta MAE=6,94 yıl, RMSE=10,40 yıl; sigara kullanmayan grupta ise MAE=8,02 yıl, RMSE=10,37 yıl olarak hesaplanmıştır. Bu değerler, Er ve ark. (2024)'nın bildirdiği hata oranlarından daha yüksek bulunmuştur (MAE=4,1 yıl, RMSE=5,0 yıl). Bu farkın, yalnızca sigara değişkeninin incelenmesinden ve yaşam tarzı farklılıklarının dışlanmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Sigara kullanan bireylerde modelin genel olarak kronolojik yaştan daha yüksek yaş tahmin ettiği belirlenmiştir (p=0,014). Sonuçlar DNA metilasyonuna dayalı yaş tahmin modelinin sigara kullanımının yaşlanmayı hızlandırarak tahmini yaş ile kronolojik yaş arasındaki farkları artırdığını ortaya koymuştur. Bu bulgular, biyolojik yaş tahmin çalışmalarında sigara kullanımının dikkate alınmasının önemini ve ileri çalışmalarda geniş örneklem ile çok boyutlu yaşam tarzı verilerinin gerekliliğini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: DNA Metilasyonu, yaş tahmini, epigenetik, semen, sigara kullanımı.
Bebek ıslak mendillerinin sıvı, fiber ve ambalaj içeriğinin ağır metal kontaminasyonu açısından değerlendirilmesi
Bebek ıslak mendilleri, son yıllarda bebek hijyeninde pratiklik sağlamaları nedeniyle yaygın olarak kullanılmaktadır. Alt temizliği, el-yüz silme ve seyahat koşullarında hijyen sağlamada tercih edilen bu ürünler, hassas bebek cildi ile doğrudan temas etmeleri nedeniyle içerik güvenliği açısından dikkatle değerlendirilmelidir. Özellikle mendil solüsyonu, fiber yapısı ve ambalaj materyallerinde yer alabilecek toksik elementler, sağlık açısından risk oluşturabilecek potansiyel kirleticilerdir. Bu yüksek lisans çalışmasında, Türkiye'de satışta olan 10 farklı markaya ait bebek ıslak mendilleri ağır metal kontaminasyonu açısından değerlendirilmiştir. Numuneler solüsyon, fiber ve ambalaj fazlarına ayrılmış ve ICP-MS (Inductively Coupled Plasma Mass Spectrometry) yöntemi ile nikel (Ni), arsenik (As), kadmiyum (Cd), antimon (Sb), cıva (Hg), talyum (Tl) ve kurşun (Pb) elementleri yönünden analiz edilmiştir. Analiz sonuçları, özellikle nikel, antimon ve kurşun elementlerinin bazı örneklerde dikkat çeken düzeylerde bulunduğunu ortaya koymuştur. Solüsyon fazında antimon 695,4 ppb seviyesinde tespit edilirken, bazı fiber örneklerinde 565,46 ppb seviyesine ulaşmıştır. Ambalaj materyallerinde kurşun tespit edilmesi (örneğin 3,16 ppb) bu materyallerin potansiyel kontaminasyon kaynağı olabileceğini göstermektedir. Elde edilen bulgular, toksik elementlerin özellikle bebek ürünlerinde yer almasının halk sağlığı açısından dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu çalışma, bebek ıslak mendillerinin üretim süreçlerinde daha sıkı kontrol mekanizmaları geliştirilmesi gereğine işaret etmekte olup, hem regülasyon otoriteleri hem de tüketiciler için farkındalık oluşturmayı hedefleyen bilimsel bir katkı sunmaktadır.
Göz ve alın yapısıyla ilişkili snp markırlarından yararlanarak insan yüz morfolojisinin belirlenmesi
Faili meçhul olaylarda veya toplu felaketlerde bireylerin fiziksel görünümüne ilişkin genetik tahminlerin yapılabilmesi, soruşturma süreçlerinde şüpheli havuzunun daraltılmasına ve kimliklendirme çalışmalarına önemli bir katkı sağlayabilmektedir. Özellikle DNA veri bankalarının bulunmadığı ülkeler için bu yaklaşım daha kritik bir rol üstlenmektedir. Son yıllarda yüz morfolojisi ile ilişkili SNP markırlarının belirlenmesine yönelik çalışmalar ile genom çapında ilişkilendirme analizlerinin (GWAS) yaygınlaşması, dış görünüşe ait fenotipik özelliklerin DNA üzerinden tahmin edilebilmesini mümkün kılmıştır. Bu çalışmada, göz (göz şekli, yukarı/aşağı eğiklik, göz kapağı şekli ve outerkantal genişlik gibi alt özellikler) ve alın (düz, posteriora eğimli ve belirgin posterior retraksiyon alın) yapısıyla ilişkili 21 SNP (rs12633011, rs72691108, rs6555969, rs79909949, rs16863422, rs974448, rs1229119, rs12694574, rs805722, rs17447439, rs970797, rs12909111, rs2817419,rs7560738, rs619686, rs35965172, rs148037459, rs3736712, rs13267109, rs1074265, rs507217) markırı arasındaki ilişkiler değerlendirilmiştir. Literatürde fenotiple ilişkili olduğu bilinen markırlar arasından p-değeri en düşük olanlar seçilmiş ve bu doğrultuda panel tasarımı yapılmıştır. Optimizasyon ve validasyon aşamaları tamamlanan panel, Türkiye popülasyonuna ait gönüllü örnekler üzerinde çalışılmıştır. DNA analizi, SNaPshot minisekanslama sonucu elde edilen ürünler kapiller elektroforez ile analiz edilmiştir. primerler önce singlepleks, ardından multipleks olarak optimize edilmiştir. Validasyon çalışmaları sonucunda Miks-1 ve Miks-2 panellerinin 1 ng/µl DNA konsantrasyonunda tam profil elde edebildiği belirlenmiştir. Genotip-fenotip ilişkileri lojistik regresyon, Random Forest, XGBoost, KNN ve SVC algoritmaları ile değerlendirilmiş ve modeller 5-fold çapraz doğrulama ile test edilmiştir. Β değerleri, odds-ratio katsayıları ve model doğruluk ölçütleri (AUC ve ROC eğrileri) hesaplanmıştır. İstatistiksel analizlerde, rs507217 En_Chr, rs1229119 markırı EnR_EnL, rs7560738 markırı ExR_EnR, rs805722 markırı alın ve rs1229119 markırı laterale yükselen/alçalan göz için ilgili fenotiplerde anlamlılık göstermiştir. Çalışmanın sonucunda rs2817419, rs6555969, rs35965172 ve rs13267109 SNP markırlarının interkantal genişlik, palpebral fissür ve alın yapısının morfolojisi üzerinde anlamlı etkiler oluşturabileceğini ortaya koymuştur. Elde edilen sonuçlara göre, göz ve alın yapısı tahmini için geliştirilen panelin kullanımının adli DNA fenotiplemesi (FDP) için bilgi verici bir yöntem olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak bu çalışma göz ve alın yapısının morfoloji tahmini için bir ön çalışma niteliğinde olup daha çok gönüllü ve farklı etnik gruplarla çalışılması gerekir.
Sokaktan ve internetten temin edilen datura ve brugmansia bitkilerinde skopolamin ve atropin tayini ve adli toksikolojik değerlendirmesi
Datura ve Brugmansia cinslerine ait türlerin her bir kısmı son derece zehirli ve halüsinojendir. İçeriklerinde bulunan skopolamin, hiyosiyamin ve atropin, kişide şiddetli antikolinerjik toksidrom, deliryum, bayılma ve amnezi oluşturur. Yüksek dozlarda kalp yetmezliği ve ölüme sebep olmaktadır. Bu özellikleri sebebiyle yıllardır zehirleme, rekreasyon, satanist ve paganist ayinler, soygun, tecavüz, intihar, cinayet girişimlerinde kullanımıyla bilinmektedir. Literatürde bu bitkilerdeki tropan alkaloid miktarına dair yayınlar olsa da tamamı botanik bahçesi gibi yerlerden temin edilmiş olup, herkesin erişimine açık olan yerlerden örnek toplanılmamış, bu psikoaktif bitkilerin herkesin erişimine açık yerlerde bulunmasının oluşturduğu sorunlar ele alınmamıştır. Bilimsel literatürde Datura ve Brugmansia bitkilerin kullanıldığı yüzlerce suç vakasına rağmen, bu bitkiler Türkiye'de yasal olarak denetlenmemektedir. Bu çalışma; literatürde sunulanlardan farklı olarak ilk defa sokakta herkesin erişime açık olan Datura ve Brugmansia bitkilerinin içeriğindeki suç oluşturabilecek maddelerin LC-MS/MS cihazında analizi yapılarak söz konusu tehdide dikkat çekmeyi amaçlamıştır. Bu maddeler için önce LC-MS/MS ile analiz için yüksek geri kazanımlı (%77-%108), skopolamin için 24,2 ng/mL ve atropin için ise 8,8 ng/mL'den den 2000,0 ng/mL ye kadar geniş bir doğrusal aralığa sahip, hızlı (6,5-11,5 dakika), kolay, bir yöntem geliştirilmiş, validasyonu gerçekleştirilmiş ve bu yöntemle halka açık alanlarda ve özel mülk bahçelerinde, 4 il ve 9 ilçeden örneklem aldığımız Datura stramonium, Datura wrightii, Datura metel, Brugmansia suaveolens bitkilerinin içerisindeki psikoaktif maddelerin miktarları hesaplanmıştır. Elde edilen çarpıcı veriler ile sokaktan temin edilebilen bu psikoaktif maddelerin oluşturabileceği tehlikeler incelenmiştir.
Physics of bioluminescent light transport in tissue
The main objectives of this thesis are to investigate and describe the physics of bioluminescent light transport in biological tissues, analyze the bioluminescence tomography (BLT) source reconstruction, and formulate the light intensity from tumor bioluminescence as a function of time. Chapter 1 gives some introductory information on history of medical imaging, bioluminescence phenomenon, bioluminescence imaging (BLI), and tissue optical properties in the sense of absorption and scattering. Chapter 2 introduces the Radiative Transfer Theory which is the most widely applied method for photon transport in biological tissues. In this chapter, you can ¯nd the derivation of theradiative transfer equation (RTE) in detail. We also derive the diffusion equation (DE) by making a diffusion approximation (DA) to the RTE. Chapter 3 analyzes the general mathematical framework for BLT: Forward and inverse problem, finite element method (FEM), the BLT source reconstruction method, least-squares minimization, Tikhonovregularization, and Newton-Raphson iteration method. In this chapter, we assume conventionally that the bioluminescent light intensity does not vary with respect to time, but varies with respect to position. However, in real measurements, the lightintensity from luciferase activity naturally depends on luciferin concentration. For this aim, Chapter 4 includes a 2-Compartment pharmacokinetic model to formulatethe light intensity from tumor bioluminescence with respect to time. We derive a formulation which relates luciferin concentration injected via intraperitoneally to a transgenic mouse and the light intensity produced from tumor bioluminescence within the mouse, which can be used on the tomographic source reconstruction.
Silindirik ısing nanotüp sisteminin dinamik manyetik histeresis davranışları ve dinamik faz diyagramları
Zamana bağlı periyodik olarak değişen dış manyetik alanın (h(wt)) etkisinde kinetik silindirik Ising nanotüp sisteminin mıknatıslanmasının (m(wt)) doğası (zamanla değişimi) korelasyonlu etkin alan teorisi ve Glauber-tipi stokhastik dinamiği kullanılarak çalışıldı. Farklı sıcaklık değerlerinde m(wt) ve h(wt) nin zamanla değişimi incelendi ve dinamik manyetik histeresis davranışları araştırıldı. Dinamik mıknatıslanma, histeresis ilmek alanları ve korelasyonların sıcaklığa bağlılığı yani dinamik geçişlerin doğası (kesikli veya sürekli yani birinci- veya ikinci- derece faz geçişleri) karekterize etmek için ve de dinamik faz geçiş sıcaklıklarını elde etmek için araştırıldı. Üç farklı düzlemde dinamik faz diyagramları sunuldu ve denge ve denge dışı durumların sonuçları karşılaştırıldı. Faz diyagramları dinamik üçlü kritik, yalıtılmış kritik ve çoklu kritik ve üçlü kritik nokta sergiler. Sonuçların, deneysel ve teorik sonuçlar ile uyum içerisinde olduğu tespit edildi.
Lineer olmayan matematiksel modeller
Bu tez altı bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm giriş kısmına ayrılmıştır. İkinci bölümde, temel kavramlara yer verilmiştir. Sırasıyla birinci basamaktan skaler denklemler, çatallanma ve çatallanma türlerinden bahsedilmiştir. Ardından otonom sistemler ve kapalı yolların varlığı ve yokluğu başlıkları ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, tek tür içeren popülasyon modelleri incelenmiştir. Ayrıca üstel model, lojistik model, hasat modelleri ve genelleştirilmiş lojistik denklem ele alınmıştır. Dördüncü bölümde, av-avcı popülasyon modelleri incelenmiştir. Klasik av-avcı modeli başlığı altında nüfus problemleri, ve etkileşen türler için sürekli popülasyon modeli ele alınmıştır. Ayrıca lojistik büyüme gösteren av-avcı modelleri ve Rosenzweig- MacArthur modelinden bahsedilmiştir. Beşinci bölümde, rekabet eden türler incelenmiştir. Son bölümde, epidemik modeller incelenmiştir.
EAFT: Evolutionary algorithms for GCC flag tuning
The runtime of written codes is a matter of great importance, especially for code that is compiled once and executed multiple times. It is very important for developers to ensure that the resources required by a code are used as efficiently as possible, and that the runtime is as low as possible. Developers who use compilers such as GCC or LLVM to compile and run code written in C or C++ can optimize their code manually and, with certain optimization pointers, are able to make it run faster. This will provide the shorter runtime, but completıng this manual optimization is within the abilities of every developer since determining the right combination from more than 200 flags requires significant expertise. Many studies have tackled this issue. In this study, Evolutionary Algorithms for GCC Flag Tuning (EAFT) have been developed as a solution to this problem. This Autotuner, which is completely open-source, runs the code provided by the end user according to the specifications also selected by the end user, and searches for the most suitable optimization markers. For the code to be given In line with this study, which specifically addresses the end user, the user can input the code path directly from the Terminal, as well as specify the selection method and the crossover to be used. These choices can be made without the need to alter the code. The genetic algorithm and particle swarm optimization to be used is also presented to the user in EAFT, and unlike in other studies, genetic algorithm contain not one but several models.
A circular economy framework in solar PV supply chain
The global energy paradigm shift, driven by the imperatives of climate change and energy security, necessitates the adoption of circular economy principles within solar energy supply chains. This unique study transcends the conventional discourse on the circular economy - often limited to technical solutions - to demonstrate how a supply chain designed on cradle-to-cradle principles can achieve poverty alleviation without exacerbating resource dependency. To analyze this complex structure, a novel hybrid methodology was developed, integrating Stakeholder Theory, Natural Resource Dependence Theory, and the Co-benefit Theory into a single operational model. In the initial phase, a field study employing Stakeholder Theory and Multi-Criteria Decision-Making (MCDM) methods concretely mapped the power-interest dynamics and strategic priorities of key stakeholders within the solar panel supply chain concerning circular economy strategies. In the second stage, a conceptual framework developed using Causal Loop Diagrams (CLDs) formed the foundation of a Stock-and-Flow model. The empirical data obtained from the first phase were then utilized as inputs for this quantitative model. Findings from the scenario analyses demonstrate that a circular solar panel supply chain quantitatively outperforms its linear counterpart in terms of increasing raw material recovery, enhancing energy access, and significantly reducing the Multidimensional Poverty Index (MPI). This dissertation, by operationalizing a novel theoretical synthesis, provides a strategic guide for policymakers and industry leaders. It demonstrates a synergistic pathway toward achieving measurable progress on several Sustainable Development Goals: SDG 1, SDG 7, SDG 9, SDG 12, and SDG 13.
V2O5 geçiş metal oksit yarı iletkenlerinin ultrasonik püskürtme tekniği ile üretilmesi ve yapısal, optiksel, elektriksel özelliklerinin incelenmesi
Bu çalışmada, Vanadyum pentaoksit (V2O5) filmler, deneysel parametreler ayarlanarak 300 °C - 350 °C - 400 °C - 450 °C alttaş sıcaklıklarında, cam altlıklar üzerinde ultrasonik püskürtme tekniği ile üretilmiştir. Elde edilen yarı iletken ince filmlerin, X-ışını kırınım (XRD) analizleri ve kristal yapıları araştırılmıştır. Taramalı elektron mikroskobu (SEM) kullanarak ince filmlerin yüzey incelemeleri yapılmıştır. Üretilen filmlerin; yapısal, optik ve elektrik özellikleri alttaş sıcaklığına bağlı olarak nasıl değiştiği incelenmiştir. UV-VIS spektrofotometresi kullanılarak filmlerin, temel optik soğurma ile optik özellikleri araştırılmıştır. Filmlerin özdirençleri, dört nokta uç metodu ile ölçüldüğünde, öz direncin sıcaklığın artışıyla azaldığı gözlendi. Bu analizler sonucunda; film üretmek için kullanılan alttaş sıcaklığının filmlerin elektriksel, optiksel ve yapısal özelliklerini etkilediği sonucuna varılmıştır. Deneysel olarak yaptığımız bu çalışma sonucunda elde ettiğimiz bulgular ile literatürdeki çalışmalar karşılaştırılarak benzerlik ve farklılıklar yorumlanmıştır.
Transit time sensitive liner ship scheduling and container routing problem
Due to globalization, commercial cargo transportation volumes have increased significantly in recent years. Sea transportation has longer transit times than land, rail and air transport. However, due to the possibility of shipping heavy and large cargoes and low transportation costs, most of the commercial transportation needs are met via seaways. Therefore, there is a great competition between companies operating in maritime transportation in terms of both cost and quality of service at an international level. The use of decision support systems which will ensure that the right decisions are made at operational, tactical and strategic levels will play an important role in the development of the sector. Employment of operations research methods is often required in the development of such systems. In this thesis, two main problems in liner transportation, the Liner Ship Scheduling Problem (LSSP) and the Container Routing Problem (CRP), are solved. Since transit times are generally long in maritime transportation, this aspect is regarded as one of the most important criteria for carrier choice of customers. Therefore, in the design of liner schedules offered by maritime transportation companies, it is important to consider the transit times resulting from these schedules. In this thesis, the iterative approach that solves the LSSP and CRP sequentially which allows us to consider the effect of the transit times generated by the schedule on customer demand in addition to the operational cost of the ship schedules is handled. This iterative approach is name as the Liner Ship Scheduling and Container Routing Problem (LSSCRP). Considering the effect of the transit times on customer demand is seen as one of the most important components in increasing the service quality offered to customers. It is believed that taking this factor into account at the tactical level -that is, in the scheduling stage- will reflect positively on the quality of service offered to the customer as well as the profitability of the shipping company. In this thesis, we employ an approach in which the two problems are sequentially solved using an iterative procedure. This iterative approach has potential to improve both the quality of the service provided to customers and the profitability of the liner shipping companies.
Bursa ili iç ve dış ortam havasında organoklorlu pestisit (OCP) seviyelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, iç ve dış ortam hava örnekleri Aralık 2019 ve Şubat 2020 ayları arasında, Bursa ili'nin 15 farklı noktasındaki mekanlardan pasif hava örnekleyici (PHÖ) kullanılarak Organoklorlu Pestisitlerin (OCP'lerin) seviyeleri değerlendirilmeye çalışılmıştır. 15 farklı noktadan iç ortam hava örnekleri alınırken bu noktalardan 6 tanesinden de aynı örnekleme zamanında dış ortam hava örnekleri alınmıştır. Örneklemenin yapıldığı bölgeler Bursa'nın Yıldırım, Kestel, Mudanya, Nilüfer ve Osmangazi ilçelerindedir. İç ortam havasında ölçülen toplam 10 OCP (∑10OCP) konsantrasyonları için minimum değer 93,39 pg/m3 ile Yıldırım ilçesinde Bursa Modern evinde (8.), maksimum değer 887,10 pg/m3 ile Yıldırım ilçesinde Vişne caddesindeki tekstil atölyesinde (5.) tespit edilmiştir. Değerinin yüksek olmasının sebebi bölgenin sanayi olması olduğu belirlenmiştir. Dış ortam havasında ölçülen Σ10OCP konsantrasyonları için minimum değer 130,6 pg/m3 ile Nilüfer ilçesinde Yüzüncüyıl Mahallesinde yer alan referans noktalardan biri olan ev (13.) iken; maksimum değer 888,8 pg/m3 ile Yıldırım ilçesinde Esenevler Mahallesindeki eve (6.) aittir. Bu durum, bölgelerde daha önce pestisitlerin kullanıldığı ve hava ortamında hala etkilerinin gözlenebileceğini ortaya koymaktadır. Yüksek konsantrasyonun alanda kirleticinin varlığına ek nedenlerinden biri de örnekleme döneminde binanın dış bölümünde yapılan boyama çalışmasıdır. İç ve dış ortam OCP konsantrasyonlarının oranları (İ/D) hesaplanmış ve kirleticilerin çoğunlukla iç ortamdan kaynaklandığı sonucuna varılmıştır. Tanı oranları kullanılarak da Bursa'da lindan kullanımının hala devam ettiği belirlenmiştir. PHÖ kullanarak elde edilen OCP'lerin konsantrasyon değerleri kullanarak yetişkin insanlarda ve çocuklarda oluşabilecek kanser riski değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre hem iç hem de dış ortam için yetişkin insanlarda ve çocuklarda solunum yoluyla oluşan OCP'ye ait kanser riskinin yüksek seviyelerde olduğu tespit edilmiştir.
Balıkesir koşullarında cin mısırında (Zea mays everta sturt.) geleneksel ve çift sıra ekim şekilleri ve bitki sıklığının tane verimi ve verim öğeleri üzerine etkileri
Bu araştırma, çift sıra ekim şekillerinin (25+45 cm) ve geleneksel ekim şekillerinin (70 cm), farklı bitki sıklıklarında (5000, 6500, 8000, 9500, 11000 bitki/da) tane verimi ve verim öğelerine etkilerini belirlemek amacıyla 2016 yılında "Tesadüf Bloklarında Bölünmüş Parseller Deneme Desenine" göre Balıkesir ekolojik koşullarında yürütülmüştür. Denemede bitki boyu, koçan yüksekliği, koçan çapı, koçan boyu, koçanda sıra sayısı, sırada tane sayısı, koçanda tane sayısı, bitkide koçan sayısı, hasat nemi, tane verimi, hektolitre ağırlığı 1000 tane ağırlığı ve patlama hacmi değerleri incelenmiştir. Denemede ekim şekilleri, hasat nemi ve tane verimi açısından önemli bulunurken, diğer özellikler önemsiz bulunmuştur. Farklı bitki sıklıklarında ise incelenen kriterler açısından koçan boyu, koçanda tane sayısı, hasat nemi ve hektolitre ağırlığı önemli bulunmamışken, bitki boyu, koçan yüksekliği, koçan çapı, koçanda sıra sayısı, sırada tane sayısı, bitkide koçan sayısı, tane verimi, 1000 tane ağırlığı ve patlama hacmi istatistiksel olarak önemli bulunmuştur. Ekim şekilleri ve farklı bitki sıklıklarında önemli olan tane veriminde en yüksek değerler; çift sıra ekim şeklinin (25+45 cm) 9500 bitki/da sıklığında 677,0 kg/da olarak bulunurken, en düşük tane verimine geleneksel ekim şeklinin (70 cm) 5000 bitki/da sıklığında 505,5 kg/da olarak bulunmuştur. Araştırmadan elde edilen verilere göre, Balıkesir bölgesinde en yüksek tane verimi için en uygun ekim şekli çift sıra ekim şekli (25+45 cm) belirlenirken, en uygun bitki sıklığı 9500 bitki/da olarak saptanmıştır.