
147
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Tiroid papiller karsinom-makrofolliküler varyantın sitolojik,histopatolojik ve immunohistokimyasal özellikleri
AMAÇ: Papiller tiroid karsinomunun makrofolliküler varyantı (TPK-MFV), makrofolliküler yapısı ve ürkütücü olmayan sitolojik özellikleri nedeniyle adenomatöz nodüllerle (AN) karışabilecek nadir bir antitedir. Bu çalışmada TPK-MFV'nın sitopatolojik ve immunhistokimyasal özelliklerinin ayrıntılı olarak ortaya konması ve ayırıcı tanısında -varsa- ince iğne aspirasyon biopsisi (İİAB) ve özellikle nükleer faktör kappa B (NF-κB) olmak üzere immunhistokimya ile yeni ipuçları elde etmek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kırk TPK-MFV, 20 TPK (10 TPK-folliküler varyant/FV ve 10 TPK-klasik varyant/KV) ve 20 AN olgusu histopatolojik ve sitopatolojik açıdan gözden geçirildikten sonra, tüm olgular CK-19, HBME-1, Gal-3 ve NF-κB immunboyanma skorları açısından değerlendirilmiştir. Tüm bulgular ilgili gruplar içerisinde istatistiksel açıdan kendi aralarında karşılaştırılmıştır. BULGULAR: İnce iğne aspirasyon biyopsilerinde nükleer irileşme, nükleer üstüste binme ve kromatin kabalaşmasının varlığına göre TPK-MFV ile TPK grupları arasında ve malign lezyonlarla AN grubu arasında anlamlı fark bulunurken (p≤0.05) TPK-MFV ile AN arasında bu bulgular açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Değerlendirilen diğer sitolojik parametreler grupları ayırmada kullanışlı görülmemiştir. İmmunhistokimyasal olarak CK-19, HBME-1 ve NF-κB boyanma skorları açısından, TPK-MFV/TPK-KV, TPK-MFV/AN grupları ve tüm malign lezyonlar/AN grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede fark bulunmuştur (hepsi için p<0.05). Gal-3 boyanma skorları da TPK-MFV/TPK-KV grupları ve tüm malign lezyonlar/tüm benign lezyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ölçüde farklı bulunurken (p<0.05), diğer gruplarda fark gözlenmemiştir. Ayrıca tüm İHK'sal belirteçlerin boyanma skorlarının birbirleriyle zayıf ya da orta derecede korelasyon gösterdikleri saptanmıştır. TARTIŞMA VE SONUÇLAR: Tiroid İİAB'lerinde, sitopatolojik verilerin ayrıntılı ele alınması tanıya katkıda bulunmakla birlikte AN ile TPK-MFV grupları arasında arasında ayırıcı tanıya götürecek ek kriterler sağlamamaktadır. Benzer biçimde, immunhistokimyasal belirleyicilerden elde edilen sonuçların değerlendirilmesi, NF-κB'nin CK-19, HBME-1 and Gal-3 ile birlikte kullanıldığında işe yarayabileceği, ancak tek başına ek bir yardım sağlamadığı sonucuna götürmüştür.
Endometriumun hiperplastik lezyonları ve malign tümörlerinde PAX2 ve PAX8 ekspresyonunun histopatolojik tanı ve sınıflandırmaya katkısı
Giriş ve Amaç: Endometrial karsinomlar genellikle karşılanmamış östrojenin etkisiyle oluşan endometrial hiperplazilerden gelişmektedir. Doğru klinik değerlendirmeler için bugüne dek endometrial hiperplazilerde değişik sınıflandırmalar yapılmış ve bu lezyonları ayırt ettirici çeşitli yöntemler kullanılmıştır. Çalışmamızda, atrofik endometriumdan tümöre dek uzanan yelpazedeki olgularda PAX2 ve PAX8'in anlamlı bir değişim gösterip göstermediğini sınamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2010-2015 yılları arasındaki 10 proliferatif endometrium, 10 atrofik endometrium, 11 düzensiz proliferatif endometrium, 38 endometrial hiperplazi ve 51 endometrioid adenokarsinom olgusuna ait doku örneklerinde PAX2 ve PAX8 immunhistokimyasal boyaları çalışılmıştır. Bulgular: Değerlendirmede en yüksek PAX2 ve PAX8 ekspresyon ortalaması normal endometriumda (sırası ile %98,20 ve %98,00), en düşük ise endometrioid adenokarsinomda ( sırası ile %7,01 ve %60,80) saptandı. Normal endometriumdan tümöre dek uzanan spektrumda, PAX2 ve PAX8 ekspresyonunda düşüş görüldü. PAX2 ve PAX8'in, tümördeki ekspresyon oranı ve yoğunluğu, Ki-67, p53 ekspresyonu, tümörün histolojik derecesi ile diğer prognostik faktörler olan, myometrial invazyon derinliği, lenfovasküler invazyon, serviks tutulumu, lenf düğümü metastazı ile karşılaştırıldığında anlamlı ilişki bulunamadı (p>0,05). Sonuç: Son zamanlarda jinekolojik malignitelerde PAX2 ve PAX8 proteinlerinin ekspresyonu merak uyandıran bir konu olmuş ve bu konuda çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Çoğu çalışmada PAX2'nin PTEN gibi, endometrial karsinomlarda düşük ekspresyon gösterdiği, bazı yayınlarda ise yüksek ekspresyon gösterdiği bildirilmiştir. PAX8 ile yapılan çalışmalarda, bu proteinin daha çok müllerian orijini göstermedeki yararı tartışılmış olup endometriumun hiperplastik lezyonlarında nasıl bir ekspresyon paterni gösterdiği pek çalışılmamıştır. Endometriumun preneoplastik lezyonlarını tanımlamada ve sınıflandırmada PAX2 ya da PAX8'in yararını göstermede daha fazla çalışmaya gereksinim duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Endometrial hiperplazi, endometriumun malign tümörleri, PAX2, PAX8.
Klasik hodgkin lenfomada cd68 ve cd163 ile belirlenen tümör-ilişkin makrofaj yoğunluğunun latent EBV enfeksiyonuyla ve prognozla ilişkisi
AMAÇ: Bu çalışmada klasik Hodgkin lenfoma (KHL) olgularında CD68 ve CD163 ile tümör-ilişkin makrofaj (TAM) yoğunluğunu saptamak ve bunun neoplastik hücrelerdeki latent EBV enfeksiyonu, genel sağkalım ve progresyonsuz sağkalım süreleri ile olası ilişkilerini ortaya çıkarmak; ek olarak da bahsedilen değişkenlerin Uluslararası Prognostik skor (IPS), Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi Organizasyonu (EORTC) skorlaması gibi prognostik belirteçler ve klinikopatolojik parametreler ile ilişkisinin olup olmadığını açığa çıkarmak amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: 46 KHL olgusu makrofaj yoğunluğunun araştırılması amacıyla CD68 (PG-M1 ve KP1 klonları) ve CD163 belirteçleri ile immunhistokimya (İHK) yöntemiyle boyanarak boyanma oranı değerlendirilmiş, bu oranların medyan değerlerine göre ve daha az ekspresyonun anlamlı olup olmadığını araştırmaya yönelik kesme değerleri oluşturulmuştur. Kromojen in situ hibridizasyon yöntemiyle (CISH) EBER (Epstein-Barr virus encoded RNA) probu kullanılarak olgularda EBV enfeksiyonu olup olmadığı araştırılmıştır. BULGULAR: %40 kesme değeriyle CD68 PG-M1 ekspresyonu artışının ve uluslararası prognostik skorun (IPS) yüksek oluşunun genel sağkalım süresini azalttığı görülmüştür (sırasıyla p=0,047 ve p=0,013). Bunun yanı sıra klinik parametrelerden hastalığın ileri evrede olması, ekstralenfatik tutulumun bulunması, sedimentasyonun 50 üzerinde olması ve olguların EORTC'ye göre kötü risk grubunda yer almasının genel sağkalımı azalttığına yönelik sınırda anlamlılık gözlenmiştir (sırasıyla p=0,090, p=0,067, p=0,073 ve p=0,076). Progresyonsuz sağkalım süresinin uzun olması ile tutulu nodal alan sayısının 3'ün altında olması arasında anlamlı ilişki izlenirken, EBV enfeksiyonu varlığıyla sınırda anlamlılık saptanmıştır (sırasıyla p=0,043 ve p=0,062). Ayrıca ekstralenfatik tutulum bulunması ve sedimentasyonun 50 üzerinde olmasının hem genel hem de progresyonsuz sağkalım süresin azalttığı yönünde sınırda anlamlılık gözlenmiştir (sırasıyla p=0,051 ve p=0,090). Her üç makrofaj belirtecinde yoğunluk artışının, klinikopatolojik parametrelerden B semptom varlığı, dalak tutulumun olması, EORTC'ye göre kötü risk grubu ve EBV enfeksiyonun varlığıyla korelasyon gösterdiği izlenmiştir. Aynı zamanda CD163+ makrofajların artışı ile yüksek IPS, sedimentasyon yüksekliği ve ileri yaş arasında (sırasıyla p=0,037, p=0,017, p=0,008); CD68 PG-M1+makrofaj artışı ile sedimentasyon yüksekliği, erkek cinsiyet ve neoplastik hücrelerin orta/fazla sayıda bulunması arasında (sırasıyla p=0,038, p=0,023, p=0,012) ve CD68 KP1+makrofaj artışıyla yüksek IPS arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,038). Çok değişkenli analizde her üç belirteç ile EBV enfeksiyonu ve B semptomları arasındaki, CD163 ve CD68 PG-M1belirteci ile de ek olarak dalak tutulumu arasındaki anlamlı ilişkinin devamlılığı görülmüştür. SONUÇLAR: Bulgular PG-M1 ile belirlenen TAM yoğunluk artışını daha kısa genel sağkalım süresiyle ilişkili olduğunu gösterirken, diğer iki makrofaj belirteciyle sağkalım arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ancak her üç makrofaj belirteciyle saptanan TAM artışı ve EBV pozitifliğinin risk gruplarının oluşturulmasında yer alan klinik parametrelerden bazıları ile arasında saptanan anlamlı ilişki, makrofaj yoğunluğunun vurgulanmasının hastaların prognostik risk gruplarının belirlenmesinde kullanılabileceğine ve patoloji raporlarında belirtilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Daha kesin sonuçlar alınabilmesi için, konunun daha çok çalışmada, daha geniş ve daha uzun izlem süreli serilerde ele alınmasının gerekli olduğu düşünülmüştür.
Mide kanserlerinde her-2 gen ekspresyonu ve c-met ekspresyonunun histopatolojik prognostik parametreler ile ilişkisinin araştırılması
AMAÇ: Bu çalışmada mide karsinomlu olgularda HER-2 pozitifliğinin sıklığını saptamak, artmış HER-2 ekspresyonunun immunohistokimyasal ve silver in situ hibridizasyon (SISH) yöntemleri ile tutarlılığını değerlendirmek, histopatolojik prognostik faktörlerle ilişkisini ortaya koymak hedeflenmiştir. Ayrıca yeni tedavi yaklaşımlarına ışık tutmak açısından c-MET ekspresyon sıklığını, histopatolojik prognostik faktörlerle ve HER-2 ekspresyonu ile ilişkisini belirlemek amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: Anabilim dalımızda 1996-2016 yılları arasında gastrektomi materyalinde mide kanseri tanısı alan 203 olgu çalışmaya alınmıştır. Olguların yaş ve cinsiyeti, tümörün yerleşimi ve büyüklüğü, histolojik tipi, invazyon derinliği, perinöral invazyon, lenfovasküler emboli varlığı, lenf nodu metastazı, lokal invazyon ya da uzak metastaz bulguları kaydedilmiştir. HER-2'nin immunohistokimya (İHK) skorunun değerlendirmesi literatür verilerine göre 0, 1+, 2+ ve 3+ olarak yapılmıştır. HER-2 skoru 2+ ve 3+ olan olgularda pozitiflik anlamlı kabul edilmiş, bu olgularda dual silver in situ hibridizasyon (SISH)/İHK metodu uygulanarak amplifikasyon araştırılmıştır. Ayrıca HER-2 İHK'sal boyasıyla pozitiflik elde edilen tüm olgular ile HER-2 İHK'sal skoru negatif (0/1+) olarak değerlendirilen 40 olgu, bir diğer TKR ailesinin üyesi olan c-MET ile boyanarak bulguların histopatolojik verilerle ilişkisi karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Tüm olgular İHK'sal olarak HER-2 ile boyanmış ve pozitiflik %19,2 olarak bulunmuştur. Dual SISH/İHK metodu ile İHK HER-2 skoru (2+) olguların %70'inde, (3+) olguların %94,7'sinde amplifikasyon saptanmıştır (p≤0,05). İHK'sal olarak skor (2+) olan olgularımızın %80'inde (16/20) dual SISH/İHK metodu ile İHK'sal boyanma ya çok zayıf izlenmiş ya da hiç gözlenmemiştir. HER-2 pozitifliği histopatolojik prognostik faktörlerden sadece intestinal tip morfoloji sergileyen tümörlerde istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,039). c-MET pozitifliği 79 olgu üzerinden değerlendirilmiş olup %48,1 olarak bulunmuştur. HER-2 (-) olguların daha fazla c-MET (+)'liği (%57,4) gösterdiği saptanmıştır (p=0,044). c-MET pozitifliği histopatolojik prognostik faktörlerle karşılaştırıldığında sadece distal yerleşimli tümörlerde daha sık izlenmiştir (p=0,038). HER-2+/ c-MET+ ko-ekspresyonu %34,4 olarak saptanmıştır. Bu grubu yalnız c-MET (+), yalnız HER-2 (+) ve HER-2-/c-MET- gruplar ile karşılaştırdığımızda histopatolojik prognostik faktörler açısından anlamlı sonuç bulunamamıştır. SONUÇ: Çalışmamızdan elde ettiğimiz bulgularda HER-2 pozitif tümörlerin daha çok intestinal morfoloji sergilediği, c-MET pozitif tümörlerin ise daha çok distal yerleşim gösterdiği saptanmıştır. Dual SISH/İHK metodunun optimize edilmesi halinde kullanım kolaylığı sağlayabileceği gösterilmiştir. HER-2 ekspresyonu olanlarda hiç de azımsanmayacak (%34,4) c-MET pozitifliğinin görülmesi, bu olgularda c-MET'in Trastuzumab tedavisine karşı gelişen direncin bir kısmından sorumlu olabileceğini göstermiştir. Ayrıca c-MET'in histopatolojik prognostik faktörlerle ilişkisini daha iyi açıklayabilmek ve hedefe yönelik tedavi geliştirebilmek için skorlama kriterlerinin standardize edilmesi gerektiği ortaya konmuştur.
Malign melanomda kıl follikülü tutulumunun nestin ve sitokeratin 15 ile immunhistokimyasal olarak değerlendirilmesi
AMAÇ: Malign melanomlarda (MM) sınıflama ve evreleme sistemlerinde yer almayan ancak son yıllarda önemi araştırılan kıl follikül tutulumunu (F) histopatolojik olarak değerlendirmek, MM'lerin gelişimi ve ilerlemesinde rol oynadığı düşünülen kök hücrelerin F ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2006 – Mart 2018 arasında, MM tanısı almış 105 olguya ait eksizyonel deri biopsisi ele alınmıştır. Histopatolojik ve prognostik verileri, F durumu ve özellikleri değerlendirilen tümörlere immunohistokimyasal olarak nestin ve sitokeratin 15 (CK15) uygulanmıştır. F (+) 30 melanositik nevüs olgusu ile 10 adet nonneoplastik deri örneği karşılaştırma amacıyla çalışmaya dahil edilmiştir. BULGULAR: MM olgularının 57'si (%54,3) F(+), 48'i (%45,7) F(-) tir. F(+) ve F(-) MM grupları arasında yaş, cinsiyet, lokalizasyon, çap, histolojik alt tip, ülserasyon varlığı, Breslow kalınlığı, Clark düzeyi, mitoz, tümörü infiltre eden lenfositlerin durumu ve pT evresi parametreleri açısından anlamlı bir fark gözlenmemiştir. F(+) MM'lerin büyük çoğunluğunun (%66,7) baş boyun yerleşimli olduğu saptanmıştır. F ilişkin histopatolojik özellikler (tutulan follikül sayısı, tutulum tipi, tutulum paterni, tutuluma bağlı follikül destrüksiyonu) birbirleriyle veya diğer histopatolojik parametrelerle anlamlı bir ilişki göstermemiştir. CK15, MM ve nevüs lezyonlarında ve normal deride tümüyle benzer paternde epidermisin bazal tabakasında ve kıl follikülü epitelinde sitoplazmik pozitiflik göstermiştir. Tümör hücrelerinde sitoplazmik nestin pozitifliği saptanmış olup nestin boyanmasının F(+) ve F(-) MM lezyonları ya da MM ile nevüsler arasında anlamlı bir fark göstermediği, MM'lerin histopatolojik ve prognostik özellikleriyle bir korelasyon içermediği gözlenmiştir. TARTIŞMA VE SONUÇLAR: Halen geçerli sınıflamalara göre, MM raporlamasında yer alan Clark düzeyi ve Breslow kalınlığı belirlenirken, F durumu göz önüne alınmamakta ve bu bulgu raporlarda yer almamaktadır. Çalışmamızda F(+)'liğinin MM'lerde nadir görülen bir durum olmadığı gözlenmiştir. Her ne kadar histopatolojik ve prognostik özellikler ile F arasında anlamlı ilişki saptanmamış olsa da, MM'lerin biyolojik davranışlarında görülen çeşitliliğin açıklanmasına, prognozun ve metastaz riskinin öngörülmesine katkıda bulunabilecek bu parametrenin rapora kaydedilmesinin yararlı olacağı düşünülmüştür. Nestin ve CK15 immunohistokimyasal belirteçleri ile MM gelişimi, yayılımı ya da F'nin melanosit ya da keratinosit kök hücreleriyle ilişkisini kanıtlayacak anlamlı bir veri elde edilmemekle birlikte, kök hücre hipotezinin daha başka belirteçler kullanılarak irdelenmesi önem taşımaktadır. F'nin değerlendirilmesi ve raporlanmasının standardize edilmesi, kullanılan kılavuzların güncellenmesi ve bu konunun önemi hakkında daha çok veri elde edilmesi için geniş serilerde yapılacak ileri çalışmalara gerek vardır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Malign melanom, kıl follikül tutulumu, nestin, sitokeratin 15
Tiroid papiller karsinom, papiller mikrokarsinom ve tiroid papiller karsinomun lenf nodu metastazında apopitoz ve hücre siklusu ile ilgili belirleyicilerin (p16, p21, p27, p53, bcl-2, bax, bcl-x ve siklin-D1) doku mikroarray yöntemiyle saptanması
AMAÇ: Bu çalışmada apoptoz ve hücre siklusuna ilişkin gen ürünlerinin TPK patogenezindeki rolünü belirlemek ve DMA yöntemini kullanıma sokmak amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Otuz dört TPK, 22 TPMK, 12 TPK-LNM ve 20 AN olgusu p16, p21, p27, p53, bcl-2, bax, bcl-xL ve siklin D1 İHK boyanması açısından DMA yöntemiyle incelendi.? BULGULAR: AN'lerin bcl-2 boyanması diğer malign gruplara göre anlamlı derecede farklıyken TPK'larda tüm gruplardan daha yüksek bcl-2 ekspresyonu görülmüştür. p53, malign olgu gruplarında benignlere göre anlamlı derecede yüksek bulundu. p53 ile bax boyanma yüzdeleri arasında iyi derecede pozitif korelasyon görüldü. p16, TPK ve TPMK gruplarında, AN grubuna göre anlamlı derecede yüksek boyanırken TPK-LNM grubu, primer tümör gruplarından anlamlı derecede yüksek p16 pozitifliği göstermekteydi. p21, malign lezyonlarda benign olanlara göre anlamlı derecede yüksek oranda ve güçlü boyanmıştı. p16 ile p21 boyanma yüzdeleri arasında orta derecede (r=0,30), p21 ile siklin D1 boyanma yüzdeleri arasında iyi derecede (r=0.64) pozitif korelasyon bulundu. TPK-LNM grubunda p27ile boyanan olgu yoktu. Siklin D1 ile en yüksek boyanma yüzdesi TPK-LNM grubunda olup, diğer gruplarla arasında anlamlı fark saptandı.? TARTIŞMA VE SONUÇLAR: Bu çalışmada, TPK karsinogenezinde bcl-2 ailesi başta olmak üzere hücre siklus düzenleyicilerinin önemli rol oynadığı yorumuna varılmıştır. Siklin-CDK kompleksi üzerinden görev yapan siklin bağımlı kinaz inhibitörü belirteçlerin, daha çok malignite potansiyeli, progresyon ve kötü prognozla ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. Bir transkripsiyon faktörü olan p53 ise hem apoptozu, hem de hücre siklusunu kontrol eden proteinlerle etkileşerek TPK patogenezinde önemli bir rol oynamaktadır.DMA yönteminden en yüksek verimi alabilmek için teknik işlemlerin özenle ve baştan sona dikkatle yürütülmesi gerekmektedir.
Mesane üroteliyal neoplazilerinde D2-40 ile saptanan lenfatik damar yoğunluğunun ve lenfatik endoteliyal büyüme faktörlerinin (VEGF-C and VEGF-D) ekspresyonunun klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi
Bu çalışmada mesanenin 12 DMPPÜN, 84 DDPÜK ve 88 YDPÜK olgusu ile 8 CİS odağı ve 30 normal mukoza örneği yaş, cinsiyet, nüks, progresyon gibi klinik özellikler yanı sıra histopatolojik özellikler ile gözden geçirilmiştir.D2-40, VEGF-C ve VEGF-D ekspresyonları tümör derecesi, tümör evresi, tümörün nüks ve progresyonundaki yararlılıkları açısından immunhistokimyasal yöntemle incelenmiştir.PÜN'lü olguların yaşı tümörün histolojik derecesi ve invazyon derecesi (pT) ile pozitif korele bulunmakla birlikte (sırasıyla p?0,001, p=0,01), erkek ve kadın olgular arasında histolojik derece ve invazyon açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Nükslü grupta, nükssüz gruba göre histolojik derece ve invazyon daha yüksek saptanmıştır(sırasıyla p=0,006, p=0,000). Nüks gösteren toplam 34 olgunun 11'i histolojik derece progresyonu,18'i invazyon açısından progresyon göstermiştirNormal mukozada bulunan LDY, neoplastik oluşumlarda bulunan LDY'den daha düşük saptanmıştır (p=0,003). Tümörlü olgularda ise LDY, histolojik dereceve invazyon derecesi ile ilişkili olmakla birlikte nüksü öngörmede değerli bulunmamıştır. Artmış LDY'nin mesane ÜK'lerde prognostik belirleyicilerden olan histolojik derece (p=0.000) ve invazyon kapasitesi ile (p=0,001) ilişkili bulunması nedeniyle LDY'nin kötü prognoz ile ilişkili olduğu düşünülebilir. Çalışmamızda VEGF-C ekspresyonu arttıkça histolojik derece (p=0,026) ve invazyon derecesinin (p=0,034) azaldığı görülmektedir. VEGF-D ekspresyonu ise klinikopatolojik parametrelerden hiçbiri ile ilişkili bulunmamıştır. Literatürde mesane ÜK'lerinde VEGF-C ve VEGF-D için prognostik belirleyici olarak çelişkili sonuçların olması bu büyüme faktörlerinin geniş serilerde yeni antikorlarla araştırılması gerektiğini düşündürmüştür.
Renal hücreli karsinomlarda CD47 ekspresyonunun prognostik parametreler ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Böbrek hücreli karsinomlar, erkeklerde en sık görülen 9. kanser türü iken kadınlarda 14. sıradadır. Tüm dünyada kansere bağlı ölümlerde en sık 16. neden olup, mortalite oranı her yıl yaklaşık %1,5-5,9 oranında artmaktadır. İntegrin ilişkili protein (IAP) olarak da bilinen ve bir hücre yüzey protein olan CD47, immünoglobulin ailesinin bir üyesidir. CD47, immün hücre aktivasyonu, hücre migrasyonu ve nöral gelişim gibi bir çok biyolojik süreçte önemli bir role sahiptir. Yapılan çalışmalarda CD47 proteinin mesane, over, prostat, meme ve kolon karsinomu birçok tümörde ekspresyonunun arttığı ve bu artmış ekspresyonun kötü prognoz ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Bu çalışmada; renal hücreli tümör olgularında CD47 ekspresyonunun prognostik parametreler (tümör tipi, tümör çapı, histolojik derece, patolojik evre, kapsül invazyonu, lenfovasküler invazyon ve metastaz varlığı) ile korelasyonunu değerlendirmeyi amaçladık. 2005 ile 2018 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastenesi'nde,160'ı renal hücreli karsinom, 26'sı ise onkositom tanısı alan toplam 186 hasta çalışmaya dahil edildi. Renal hücreli karsinom olguların 37 tanesi berrak hücreli BHK, 30 tanesi kromofob BHK, 30 tanesi papiller tip 1 BHK, 29 tanesi papiller tip 2 BHK ve 34 tanesi de sınıflandırılamayan BHK olgularından oluşmakta idi. İmmunohistokimyasal olarak CD47 antikoru, otomatik immünohistokimya boyama cihazı (Ventana Ultra Auto- Stainer) ile çalışıldı. Tümör hücrelerinin %1'inden fazlasında, stoplazmik veya membranöz CD47 ekspresyonu pozitif kabul edildi. Endotel hücreleri pozitif iç kontrol olarak kullanıldı. CD47 ekspresyonu ile gruplar arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Sınıflandırılamayan BHK olgularında; CD47 ekspresyonu ile hayatta kalma süresi, metastaz ve kapsül invazyonu arasında arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu. Diğer gruplar arasında ise CD47 ekspresyon ile prognostik parametreler arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. alışmamız, CD47 ekspresyonunun böbrek tümörlerinde araştırıldığı ilk çalışmadır. CD47 antikorunun renal hücreli karsinomlardaki ekspresyon profilini ortaya çıkarmak geniş ölçekli daha çok çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: böbrek karsinomu, CD47, prognoz
Malign mezotelyoma ve akciğer adenokarsinomlarında claudin 3 ve 4 immünreaktivitesinin karşılaştırılması
ÖZETMAL GN MEZOTELYOMA VE AKC ĞER ADENOKARS NOMLARINDACLAUD N 3 VE 4 MMÜNREAKT V TES N N KARŞILAŞTIRILMASIEK Z, ŞuleUzmanlık tezi, Patoloji Anabilim DalıTez Danışmanı: Yrd. Doç. Dr. Ediz TutarHaziran 2007, 53 sayfaClaudinler hücre ve dokulara spesifik en az 20 alt grubu tanımlanmışproteinlerdir. Bu nedenle farklı tümörlerin tanımlanmasında farklı alt tiplerkullanılır. Literatürde malign mezotelyoma olgularında claudin alt grupları ile ilgilitek bir çalışma vardır. Bu çalışmada malign mezotelyoma olgularında claudin 3ve 4 immünreaktivitesini araştırarak bu sonuçları akciğer adenokarsinomları ilekarşılaştırdık. Böylece malign mezotelyoma ayırıcı tanısına katkıda bulunmayıamaçladık.Çalışmada kullanılan malign mezotelyoma tanısı almış 32 olgunun 25'iepitelyal, 7'si bifazik tiptedir. 2. bir grup olarak adenokarsinom tanısı almış 14olgu kullanılmıştır.Claudin 3 ile malign mezotelyoma olgularından 3'ünde pozitifimmünreaksiyon saptanmış olup pozitif reaksiyon saptanan olguların hepsiepitelyal tiptedir. Claudin 3 ile alt gruplar arasında anlamlı bir farkbulunmamıştır. Adenokarsinom olgularında ise 11 vakada pozitif reaksiyonsaptanmıştır. Malign mezotelyoma ve adenokarsinom olgularıkarşılaştırıldığında claudin 3 immünreaktivitesi açısından aralarında anlamlı birfark bulunmuştur.Claudin 4 ile malign mezotelyoma olgularından hiçbirindeimmünreaksiyon saptanmamıştır. Buna karşın claudin 4 ile akciğeradenokarsinomlarının hepsinde pozitif immünreaksiyon tespit edilmiştir. Bu ikigrup claudin 4 immünreaktivitesi açısından karşılaştırıldığında aralarındaanlamlı bir ilişki bulunmuştur.Bu anlamlı farklılıklar claudin 3 ve 4 tümör belirleyicilerinin malignmezotelyoma ayırıcı tanısında kullanılabileceğini düşündürmektedir.Anahtar kelimeler: Malign mezotelyoma, Akciğer adenokarsinomu,Claudin 3 ve 4
Larinks karsinomlarında D2-40 immünoreaktivitesinin klinikopatolojik parametrelerle karşılaştırılması
Lenfatik endotel hücrelerini göstermekte kullanılan bir immünohistokimyasal belirteç olan D2-40, farklı tümör tiplerinde kullanılarak çok sayıda çalışma yapılmıştır. Larinks karsinomları baş boyun bölgesinin en sık görülen tümörleridir. Larinks karsinomlarında, lenf nodlarına metastaz, birçok organda olduğu gibi prognostik öneme sahiptir. Lenfanjiogenez, lenf noduna metastazın erken bir göstergesi olup, bu çalışmada D2-40 ile gösterilebilen lenfatikler ve D2-40 ile boyanan tümör hücreleri ile bazı klinikopatolojik parametreleri karşılaştırmayı amaçladık.Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında tanı almış 114 larinks skuamöz hücreli karsinom olgusu değerlendirmeye alınmıştır. Bu olgulardan 6'sı kadın, 108'i erkek olup, yaş aralıkları 35-87 arasında değişmektedir. Olgulardan 43'ünde servikal bölge lenf nodlarına metastaz mevcut iken 71 olguda metastaz izlenmedi.D2-40 ile yapılan immünohistokimyasal boyama sonucunda, peritümöral alanda izlenen lenfatik sayısı, 0-41 arasında değişmekte olup ortalama değer 12'dir. İntratümöral alandaki lenfatik sayısı 0-30 arasında olup ortalama değer 5 olarak saptanmıştır. Lenf nodu metastazı olan ve olmayan gruplar, peritümöral alandaki lenfatik sayıları açısından karşılaştırıldığında, lenf nodu metastazı olmayan grupta, lenfatik sayılarının düşük olduğu izlenmiştir. Evre ile peritümöral alandaki lenfatik sayıları karşılaştırıldığında, özellikle evre 4'de lenfatik sayısında artış dikkati çekmektedir.Tümör hücrelerindeki boyanma ile grade karşılaştırılmasında, iyi diferansiye tümörlerde, orta/az diferansiye tümörlere oranla tümör hücrelerinde daha yüksek boyanma oranları izlenmiştir. Sonuç istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0.011).Lenfatik sayıları ile lenf nodu metastazı, grade, yerleşim yeri arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır.Her ne kadar, çalışmamızda, larinks karsinomlarında D2-40 prognostik parametre olarak saptanamamışsa da, daha geniş çalışmalarla desteklenerek, özellikle lenf nodu metastazı olmayan olgularda, D2-40 oranına göre takip yapılabileceği akılda tutulmalıdır.Anahtar kelimeler: Laringeal karsinom, D2-40, Lenfanjiogenez
Akciğer kanseri tanısında balgam sitopatolojisi: Yayma ve hücre bloğu yöntemlerinin karşılaştırılması
Tavşan modelinde unilateral supravezikal obstrüksüyona bağlı gelişen renal hücre apoptozisinin analizi
Kalın barsak adenokarsinomları ile adenomlarında COX-2, beta-catenin ve p53 immünoreaktivitelerinin değerlendirilmesi
Kalın Barsak Adenokarsinomları ve Adenomlarında COX-2, ß-catenin ve p53 İmmünoreaktivitelerinin Değerlendirilmesi ve Birbirleriyle karşılaştırılması:Anahtar kelimeler:Kalın barsak karsinomları, adenomlar,COX-2, ß-catenin, p53 immünohistokimyasal inceleme.GİRİŞ: Kalın barsak kanserleri, tüm dünyada kansere bağlı ölümlerden sorumlu akciğer,meme, prostat tümörlerinden sonra dördüncü kanser türüdür. Besin alışkanlıklarının değişmesi ile birlikte ,kanser görülme sıklıklarıda artmıştır.Çalışmamıza alınan kalın barsak karsinomlu ve adenomu bulunan vakaların klinik prognostik ,histolojik özellikleri ve COX-2, ß-catenin ve p53 ile immünohistokimyasal olarak boyanma özellikleri araştırıldı.MATERYAL VE METOD:1998- 2008 yılları arasında, Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Patoloji laboratuarında incelenen 77'si adenokarsinom, 42'si adenom tanısı almış119 olgu çalışma kapsamına alındı. Adenokarsinomların 36'sı iyi, 25'i orta, 16'sı az diferansiye adenokarsinomdu. Adenomların ise 18'i tübülöz, 15'i tübülovillöz, 9'u ise villöz adenomdu. Vakalar WHO'nun derecelendirme ve evreleme sistemine göre sınıflandırıldı. Kalın barsak kanser ve adenomlarının genel özellikleri, prognostik faktörleri ve COX-2, ß-catenin ve p53 immünoreaktiviteleri incelendi.SONUÇLAR: Adenokarsinomlarda diferansiyasyon ne kadar kötüyse lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon,nekroz ve lenf nodu tutulumunun o kadar sık olduğu görüldü.Adenokarsinomlarda adenomlara göre COX-2 ile boyanma şiddeti ve yüzdesi açısından daha fazla immünoreaktivite izlendi. Az diferansiye karsinomlarda COX-2'nin boyanma şiddeti ve yüzdesi daha fazla izledik. Bu nedenle COX-2'yi kötü prognozu gösteren marker olarak değerlendirdik.ß-catenin adenokarsinom ve adenomlarda benzer immünoreaktivite gösterdi.Adenokarsinomlarda adenomlara göre p53 ile boyanma yüzdesi açısından daha fazla immünoreaktivite izlendi. Az diferansiye karsinomlarda p53 ile boyanma yüzdesi daha fazla izlendi. Bu nedenle p53'ü kötü prognozu gösteren bir marker olarak değerlendirdik.
Prostatın benign, premalign ve malign lezyonlarında Claudin-1 ve Claudin-4 ekspresyonlarının degerlendirilmesi
Amaç: Prostat karsinomları erkeklerde en sık görülen malignitedir. Yasam süresinin uzamasıve yardımcı tanı yöntemleri ile prostat adenokarsinomlarının sıklıgı artmıstır. Çalısmamız daprostatın benign, premalign ve malign lezyonlarında Claudin-1 ve Claudin-4'ün HK'salboyanma özellikler arastırıldı.Yöntem: Ocak 2005 ile Mart 2009 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi PatolojiAnabilimdalı'nda tanı verilen vakalardan 40 prostat adenokarsinomu, 37 benign prostathiperplazisi ve 37 prostatik intraepiteliyal neoplazi vakası çalısma kapsamındadegerlendirildi. 40 adeno karsinom vakasından 1 tanesi (%2,5) iyi diferansiye; 12 tanesi(%30) orta derece diferansiye ve 27 tanesi (%67,5) az diferansiye idi. Olgular gleasondereceleme sistemine göre degerlendirildi.Bulgular: Çalısmaya dahil üç grup arasında yas olarak fark yoktu. Claudin-1 boyanmayogunlugunun gruplara göre dagılımı hesaplandıgında, PCA grubunda Claudin-1 ile negatifveya düsük derecede boyanma gösteren olgular yüksekken; yüksek derecede boyanmagösterenler düsük orandaydı. Claudin-4 boyanma yogunlugu, BPH ve PN olgularındaPCA'na göre istatistik olarak daha yüksek boyanma oranları tespit edildi. BPH grubunda,Claudin-1 ile Claudin-4 arasında pozitif iliski gözlendi. PN grubunda, Claudin-1 ile Claudin-4 arasında pozitif iliski gözlendi. PCA grubunda, Claudin-1 ile Claudin-4 arasında anlamlı biriliski bulunmadı. Buna karsın Claudin-1 ile Gleason skoru negatif ilskili bulunmustur. YaniGleason degeri arttıkça Claudin-1 degeri azalmaktadır. Bundan dolayı Claudin-1 PAC'ununhistolojik özelliklerini ve biyolojik davranısını düzenleyebilecegi görüldü.Sonuçlar: Claudin-1 ve Claudin-4'ün prostat igne biyopsilerinde patologu zorlayan benignmalignayrımında yardımcı olabilecek potansiyele sahip oldugu kanısına vardık.Anahtar kelimeler: Claudin-1, Claudin-4, Prostat adenokarsinomu, Benign ProstatHiperplazisi, Prostat intraepiteliyal neoplazi
Düzce Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji arşivindeki 10 yılık (1999-2008) kanser olgularının genel değerlendirmesi (Epidemiyolojik bir çalışma)
Anahtar kelimeler: Düzce, Kanser, İstatistiksel Dağılım, EpidemiyolojiGİRİŞ: Kanser çağımızda tüm ülkelerde en önemli sağlık sorunlarından birisidir. Bu nedenle kanserin önlenmesine yönelik çeşitli araştırmalar yapılmaktadır. Kanserle savaşta öncelikle düşmanın kimliği, boyutları ve yaygınlığının bilinmesi temel noktayı oluşturur. Böylece kanserin özellikleri ve davranışının belirlenebilmesi, koruyucu önlemlerin alınması, erken tanı, tedavi, takip ve araştırmaların planlanmasına ışık tutacaktır.Bu çalışma ile Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 1999 -2008 yılları arasında kesin tanı almış kanser hastalarının raporları değerlendirilerek bölgedeki kanser sıklığının saptanması, sık görülen kanser tiplerinin belirlenmesi ve bu bulguların Türkiye ve Dünya geneline göre farklılıklarının bulunarak detaylı çalışmaların yapılmasına yardımcı olmak amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEMLER: 1 Ocak 1999 yılı ile 31 aralık 2008 yılı arası 10 yıllık dönem içerisinde Düzce Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Patoloji Anabilim Dal'ında kesin benign veya malign kanser tanısı konmuş dokulara ait raporların retrospektif olarak incelendiği bir araştırmadır. Bu raporlar yıl, yaş, cinsiyet ve sistemlere göre gruplandırılıp benign ve malign dağılımları incelendi. Veriler Microsoft Office Excel 2007 programına girilerek aynı isimlere ait benzer sistemlerdeki aynı tümör tipine ait birden fazla veri tek veri haline dönüştürüldü. Sonuçlar sayılar ve yüzde oranları şeklinde verildi.BULGULAR: Toplam 31916 adet biyopsiye ait rapor geriye yönelik olarak tarandı. Benign ve malign kanser tanısı alan 4740 (% 14.85) olgudan 2204'ü (% 46.49) erkek, 2536'sı (% 53,51) kadındır. Sadece malign olgular değerlendirildiğinde ise toplamda 2076 (% 6.5) olgu bulunmuş olup, bunların 1409 (% 67.80) adeti erkek, 667 (% 32,2) adeti kadın olarak belirlendi Her iki cins birlikte değerlendirildiğinde, kanser en sık; malign olgulara göre 60-69 yaş arasında, benign ve malign tüm olgularda ise 40-49 yaş aralığında görülmekteydi. Olgularda erkek hastalarda özellikle 60 yaşından sonra kanserlerin arttığı, yaş aralığı olarak 60-69 yaş arasında en fazla kanser görüldüğü belirlendi. Kadın hastalarda ise 10-60 yaş aralığında erkeklerden fazla görülürken, en fazla 40-49 yaş aralığında kanser bulundu.Çalışmamızda sistemlere göre benign ve malign tümörlere bakıldığında ilk 3 sırayı deri (% 21.37), kadın genital sistem (% 20.90), sindirim sistemi (% 14.36) almaktadır. Sadece malign olgularımız dikkate alındığında ise bu sıralama deri (% 20.76), solunum sistemi (% 17.27) ve sindirim sistemi (% 17.22) olarak değişmektedir. Erkeklerde 1.erkek genital sistem (% 23.3), 2. solunum sistemi (% 23.1), 3. sindirim sistemi (% 15.8) tümörleri, kadınlarda ise 1.deri (% 28.63), 2. sindirim sistemi (% 20.54), 3.meme (% 14.69) tümörleri görülmüştürSONUÇ: Çalışmamıza ait veriler sonucu bölgemize ait tümör profili ile Türkiye genelinde görülen en sık 5 kanser türü sıralamalarda farklılıklar olmakla birlikte aynıdır. Bu da Türkiye genelinde yürütülen kanserle savaş önlemlerinin bölgemizde de küçük farklılıklarla aynı şekilde uygulanabileceğini göstermektedir.
Mesane kanserlerinde AEG-1,B-katenin ve APC'nin rolü ve prognostik faktörlerle ilişkisi
Amaç: Mesane kanseri erkeklerde dünyada dördüncü, Türkiye'de üçüncü en sık görülen kanser türüdür ve görülme sıklığı ile mortalite oranları artmaya devam etmektedir. AEG-1 meme, kolorektal ve over kanseri gibi birçok kanserin progresyonu ile ilişkili yeni bir onkoproteindir. APC, Beta-Katenin'in negatif regülatörü olan tümör süpresör gendir. Bu çalışmada mesane karsinogenezinde AEG-1, APC ve Beta-Katenin'in rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem-Gereçler: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji A.D. arşivinden saptanan 66 adet mesane tümörü hastasının sistektomi ve TUR materyaline immünhistokimyasal AEG-1, APC ve B-catenin çalışması yapıldı. Şiddet ve yaygınlığı skorlanıp yaş, tümör tipi, histolojik derece ve evre gibi prognostik faktörler ile istatistiksel olarak ki-kare ve t testi kullanılarak karşılaştırıldı. Bulgular: 66 olguda AEG-1 sitoplazmik boyanması invaziv ürotelyal karsinomlarda noninvaziv papiller ürotelyal karsinom ve in-situ karsinom olgularına göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0,043). Yüksek evreli tümörlerde AEG-1 ekspresyonu artışı gözlendi (p=0,044). Histolojik derece artışı ile AEG-1 ekspresyonu artışı eğilimi gözlendi ancak istatistiksel anlamlılık saptanmadı (p=0,137).Anormal Beta-Katenin ekspresyonu ile evre arasında anlamlı ilişki saptandı ( p=0,016). APC ile prognostik faktörler ve tanı grupları arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuçlar: İngilizce literatürde mesane kanserlerinde AEG-1 ekpresyonu artışı ile artmış histolojik derece ve progresyon arasında ilişkinin gösterildiği çok fazla yayın yoktur . Bizim çalışmamızda invazivlik ve evre ile ilişki saptanmış olup, AEG-1'in mesane kanseri için onkoprotein olduğunu düşündürmüştür. Beta-katenin WNT sinyal yolağının üyesidir, E-cadherin düzenlenmesinde rol oynar. Nükleer lokalizasyonu birçok kanser gibi mesane kanserinde de bildirilmiştir. Bizim çalışmamızda da evre ve histolojik derece artıkça nükleer ekspresyonunun görüldüğü saptanmıştır.
Endometrium karsinomu ve prekanseröz lezyonları arasında immunohistokimyasal olarak glipikan3, GLUT1, galektin3 ve GATA3 ekspresyonlarının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmadaki amaç; bir çok dokuda hücresel matürasyonda görevli, neoplastik transformasyonda suçlanan ve maligniteler ile beraber ekspresyonu saptanan Glipikan3, GLUT1, Galektin3 ve GATA3 moleküllerinin endometrium karsinomu ve hiperplazilerinde ekspresyonlarını araştırmak ve prognostik faktörler ile ilişkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2010-2014 yılları arasında endometrial karsinom ve endometrial hiperplazi tanısı almış vakalar arasından parafin bloklarına ulaşılabilen 22 adet histerektomi ve 85 adet endometrial küretaj materyali çalışmaya alındı. H&E kesitleri tekrar değerlendirildi ve uygun bir blok seçilerek glipikan3, GLUT1, galektin3 ve GATA3 antikoru ile immünohistokimyasal çalışma yapıldı. Sonuçlar olguların patoloji raporlarında bulunan hasta yaşı, tümör derecesi, myometrium invazyon derinliği, lenfovasküler invazyonu ve tümör evresi gibi prognostik kriterler ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda glipikan3 endometrioid karsinom olgularında hiperplazi ve normal endometriuma göre daha fazla boyanma gösterdi. Ayrıca tümör derecesi arttıkça glipikan3 yoğunluğunun da arttığı gözlendi (p=<0,05). Yüksek derece endometrial karsinomlar galektin3 ile nükleer boyanma gösterirken, tümör derecesi arttıkça stromal galektin3 boyanmasının azaldığı gözlendi. Endometrioid karsinom ve atipili hiperplazi olgularında, atipisiz hiperplazi olgularına göre daha fazla GLUT1 boyanması saptandı. Ki67 indeksi ile GLUT1 arasında pozitif yönlü korelasyon mevcuttu (r=0,25,p=0,008). Tanı grupları arasında yalnızca endometrioid karsinom ile atipik hiperplazi olguları GATA3 boyanması gösterdi ve boyanma yoğunluğu birbirine oldukça yakındı (sırasıyla %9,5, %5,0). Sonuçlar: Endometrial lezyonlarda karsinom-hiperplazi ayırıcı tanısında glipikan3 immunreaksiyonun gösterilmesi endometrial karsinom lehine kuvvetli bir bulgudur ve endometrial karsinomda prognostik bir faktör olarak kullanılabilir. Endometrial karsinom olgularında galektin3 çok değişik paternde boyanma gösterebilmektedir. Galektin3'ün, epitelyal-stromal ve sitoplazmik-nükleer boyanması ayrı ayrı değerlendirilerek patoloji raporunda bulunması faydalı bir prognostik faktör olacaktır. GLUT1 atipili-atipisiz hiperplazilerin ayrımında kullanılabilecek faydalı bir antikordur. Patoloji raporunda GLUT1 yoğunluğu hakkında bilgi verilmesi klinik ve radyoloji için yararlı olacaktır. GATA3'ün endometrial karsinom-hiperplazi ayırıcı tanısında kullanılmasının yararı yoktur. Endometrial karsinomda ise GATA3 kaybı tümörün derecesini artıran bir faktördür. ANAHTAR SÖZCÜKLER, Endometrioid Karsinom, GLUT1, Galektin3, Glypican3, GATA3
Meningiomların histopatolojik klasifikasyonu ve meningiomlarda morfolojinin prognostik önemi
Cerrahi patolojide histomorfolojik incelemenin temel amacı, tümörün biyolojik davranışı konusunda bir öngörüde bulunabilmektir. Tanı, ayırıcı tanı ve grade?leme kriterleri bu amaçla ortaya konur ve bunlara dayanılarak tümörler sınıflandırılır. Cerrahi patoloji pratiğinde güncel olarak değerlendirme, bu sınıflandırmalara dayanılarak yapılmalıdır. Ancak; zaman içinde ne kadar gerçekle uyuştuğu konusunda bir güven oluşsa bile, her klasifikasyon sistemi belli bir sürenin sonunda yeni bulgu ve bilgiler eşliğinde gözden geçirilmelidir. Bu çalışmada da Santral Sinir Sistemi Tümörleri Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2007 grade?leme sistemi esas alınarak; arşiv materyalinde retrospektif bir inceleme yapılmış, temel olarak güncel grade?leme sistemi içine giren ve girmeyen bulguların değerleri sorgulanmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada; Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı?nda, 2006-2012 yılları arasında, Meningiom tanısı almış olgulara ait rezeksiyon materyalleri incelenmiştir. Toplam 455 olgu çalışmaya katılmıştır ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2007 kriterlerine göre yeniden sınıflandırılmıştır. Olgular klinik ve morfolojik olarak değerlendirilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 50,84 + 13,627 olarak belirlenmiştir. Kadın hastaların erkek hastalara oranı ise 2,6/1?dir. En fazla intrakranial meningiomlar (%57,1) izlenmiştir ve olgulardaki meningiomlar en fazla supratentorial (%74,3) yerleşimlidir. Hastalardaki meningiomların 140?ı (%30,8) grade 2 ve grade 3, 315?i (%69,2) grade 1?dir. En fazla meningotelyal (%34,9), grade 2-3 (%23,8) ve transizyonel (%17,1) meningiomlar izlenmiştir. Grade 2 ve 3 olgularının, grade 1 olgularına oranı ise 0,4?tür. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2000 ve 2007 sınıflandırmalarının karşılaştırmasına göre grade 1 olgular %7,1 azalmış; grade 2 olgular %6,4, grade 3 olgular ise %0,7 artmıştır. Hastaların toplam %17,1?inde nöral doku invazyonu gözlenmiştir. Hastaların 14?ü (%3,1) klinik olarak nüks etmiştir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO 2007) sınıflamasına göre, hastaların 35?inin (%7,7) nüks olmadan tümör derecesi yükseltilmiştir. Nüks olmadan tümör derecesi yükseltilen ve beyin invazyonu göstermeyen olguların mitoz ve papiller pattern nedenli tümör derecesi yükseltilmiştir. Grade?lemede mitoz tek başına temel belirleyicidir ve diğer parametrelerden ayrı değerlendirilmelidir. Ki-67 de (sayı değil orana bakıldığından) mitozun değerlendirilmesinde çok önemlidir. Histomorfolojik olarak sellülarite ve patternless pattern varlığının aynı bulgunun morfolojik bakış açısına göre nitelendirilmesi olabileceği düşünülmektedir. Literatürde hücresel atipi morfolojik bir kriter değildir ancak diffüz hücresel atipinin mitoz dışı grade?leme skalasına kriter olarak girebilecek bir bulgu olabileceği sonucuna varılmıştır. Bulgularımız ışığında sonuç bölümünde belirtildiği gibi; mitoz dışı bulgulara dayanılarak yapılan güncel grade?lemede, güncel grade?leme dışı olan kriterlerin bir yerinin olabileceği ve güncel grade?lemede olan bazı kriterlerin de aynı değerde olmadığı dikkati çekmiştir. Bu aşamadan sonra yapılması gereken; yeni alternatif grade?leme şeması oluşturulması ve prospektif olarak bundan sonra tanı konulacak vakalarda Dünya Sağlık Örgütü (WHO 2007) sınıflaması ile birlikte bu grade?leme sisteminin de uygulanmasıdır. Belli vaka sayısına ulaşıldığında da, kullanılan ve öngörülen grade?leme şemaları arasında yararlılık açısından bir karşılaştırma yapılmasının uygun olacağı düşünülmüştür.
Östrojen ve progesteron reseptörü negatif meme kanserlerinde kras, braf ve pık3ca mutasyonlarının değerlendirilmesi
Amaç Meme kanseri ülkemizde ve dünyada kadınlarda en sık görülen malign tümör olup kadınlarda kanserden ölümlerin ikinci sebebidir. Geniş genetik heterojenitesi nedeniyle moleküler tedavi potansiyeli oldukça yüksektir. Tamoksifen ve türevleri gibi hormonal tedaviden faydalanamayacak, östrojen ve progesteron reseptörü negatif meme tümörlerinde; KRAS, BRAF ve PIK3CA mutasyonlarını araştırmayı amaçladık. Üçlü negatif ve HER2'den zengin moleküler alt tipler arasında, bu mutasyonların görülme sıklığında farklılık olup olmadığını inceledik. Demografik veriler, TNM evresi, histolopatolojik tanı, tümör derecesi, menopoz durumu ve sağkalım ile bu mutasyonlar arasındaki ilişkiyi araştırdık. Gereç ve Yöntem DÜTF Patoloji ABD'da 2013-2019'da östrojen ve progesteron reseptörü negatif meme karsinomlu 24 hastanın mastektomi materyallerinin formalin ile fikse parafine gömülü doku bloklarından makrodiseksiyonla tümörlü alanlar seçildi; DNA ekstraksiyonunun ardından KRAS/BRAF/PIK3CA Multiplex Arrays kullanılarak mutasyon tayini gerçekleştirilmiştir. İstatistiksel analizler SPSS v.22 paket programı ile yapılmış kategorik değişkenlerin değerlendirilmesinde Pearson ki-kare testi uygulanmıştır. Bulgular Olguların ortalama tanı yaşı 60,29±12,41 olup serimizdeki karsinomlar; invaziv meme karsinomu, NOS (n=18, %75), metaplastik (n=2, %8,6), lobüler (n=1, %4,3), papiller (n=1, %4,3), mikst (lobüler+duktal karsinom) (n=1, %4,3) ve apokrin diferansiasyonlu (n=1, %4,3) karsinomdur. Olguların 12'sinde mutasyon saptanmıştır; beş olguda (%21.7) PIK3CA, dört olguda (%17.3) KRAS, bir olguda (%4.3) BRAF, bir olguda (%4.3) kombine BRAF/KRAS ve bir olguda (%4.3) kombine KRAS/PIK3CA mutasyonları görüldü. Üçlü negatif ve HER2'den zengin gruplar arasında PIK3CA (p=0,640), KRAS (p=0,371) ve BRAF (p=0,949) mutasyon oranları açısından anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Her üç mutasyon için histolojik derece, patolojik evre ve sağkalım ile istatiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamış olup PIK3CA mutasyonu ve tümör çapı arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p=0,01). Tümör çapı arttıkça PIK3CA mutasyonu görülme oranı artmakta olup kötü prognostik faktörlerle bu mutasyonun ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Sonuçlar Literatürde; PIK3CA mutasyonu %20-45, HER2'den zengin grupta %23, üçlü negatif grupta %5-13.2 aralığında saptanmışken; çalışmamızda toplamda %26, HER2'den zengin grupta %18.2, üçlü negatif grupta %33.3 oranında saptanmıştır. PIK3CA mutasyonu (H1047R, E542K, H545K) ve tümör çapı arasında istatiksel anlamlı ilişki gözlenmiştir (p=0,01). Tümör çapı arttıkça PIK3CA mutasyon görülme oranı artmakta olup, kötü prognostik faktörlerle bu mutasyonun ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Diğer çalışmalarda; meme kanserinde KRAS mutasyonu %7-12, HER2'den zengin grupta %17, üçlü negatif grupta %0-8 oranında tespit edilmiştir. Çalışmamızda KRAS mutasyonu (Q61H1, G12S, G12D, G12R, Q61R) toplamda %26, HER2'den zengin grupta %36.4, üçlü negatif grupta ise %16.7 bulunmuştur. Literatürde BRAF mutasyonu %2-4 saptanmışken çalışmamızda (V600E) toplamda %8.6'dır. Her üç genin de hedefe yönelik tedavileri halen araştırılmakta olup, mutasyon saptanan hastalarda bu ajanların rutinde kullanılması için geniş serili çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Normal endometrium, atipik endometrial hiperplazi ve endometrial adenokarsinomlarda PINCH, PAX-2 ve PTEN ekspresyonları ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi
Endometrium kanserleri kadın genital sisteminin en sık görülen kanserleridir ve % 80'den fazlasını endometrioid tip adenokarsinomlar oluşturur. Bu tümörlerin endometrial hiperplazi zemininden geliştiği kabul edilmektedir. Prekanseröz odakların sıklıkla invaziv kansere eşlik ediyor olması ya da tek başına saptandıklarında dahi oldukça hızlı progresyon göstermesi araştırıcıları erken tanı açısından normal endometriumdan karsinoma geçiş sekansında oluşan moleküler değişiklikleri bulmaya itmiştir. Bu nedenle immunhistokimyasal belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır.Çalışmaya Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2005-2011 yılları arasında tanı almış 27 proliferatif endometrium, 24 kompleks atipili hiperplazi, 10 kompleks atipisiz hiperplazi, 30 basit atipisiz hiperplazi, 89 endometrioid tip endometrial adenokarsinom olguları alınmıştır. Bu olgulara immünohistokimyasal yöntem ile PTEN, PAX2 ve PINCH antikorlarıuygulanmıştır. İmmunhistokimya boyama sonucunda normalden malignite yönünde ilerleyişte PTEN ve PAX2 boyanma yaygınlığı ve şiddetinde, istatiksel olarak anlamlı, belirgin bir azalma saptanmıştır. PINCH ekspresyonunda ise normalden malignite yönünde ilerleyişte belirgin bir artış saptanmış olup bulgular PAX2 ve PTEN ile ters korelasyon göstermektedir. Endometrioid adenokarsinom olgularında PTEN, PAX2 ve PINCH ekspresyonu ile bilinen histopatolojik prognostik parametreler ile karşılaştırıldığında; histopatolojik grade, anjiolenfatik invazyon, lenf nodu metastazı, evre, myometrial invazyon ve korpus serviks sınırı tutulumu arasında ilişki saptanmamıştır.Sonuç olarak PTEN, PAX2 ve PINCH'in endometrial karsinogenezinde rol oynadıkları düşünülmektedir. Ancak bu belirleyicilerin prognostik önemini belirlemek için uzun süreli takibi bulunan geniş serilerde, çalışmaların yapılmasının uygun olduğu düşünülmektedir.
Sıçanlarda lityum'un n-metil-n-nitrozüre ile oluşturulan retina dejenerasyonuna etkisi
Bu çalışmada, sıçanlarda N-Metil-N-Nitrosüre (MNU) tarafından indüklenen retinal dejenerasyona karşı lityum klorürün (LiCl) etkinliği araştırıldı. Toplam 108 adet sıçan 6 gruba ayrıldı (her grupta 18 sıçan olmak üzere). Kontrol (Grup 1), MNU (Grup 2) ve tedavi gruplarına (Grup 3 ve 4) 80 mg/kg dozunda MNU intraperitoneal olarak bir kez enjekte edildi. Tedavi gruplarına MNU uygulamasından bir önceki günden başlanarak ötanaziye kadar günde bir kez 30 mg/kg (Grup 3) ve 60 mg/kg (Grup 4) dozlarında intraperitoneal olarak LiCl uygulandı. Beşinci ve 6. gruptaki sıçanlara sırasıyla 30 ve 60 mg/kg LiCl enjekte edildi. MNU enjeksiyonunu takiben 2, 7 ve 14. günlerinde her gruptan 6 sıçana ötenazi yapıldı ve gözleri enükle edildi. Rutin işlemlerden sonra gözler histopatolojik, immunohistokimyasal (Kaspaz-3, Kaspaz 6, Bcl-2, Bax, 8-OHdG, Red-Green opsin, rhodopsin), TUNEL ve Western Blot (GFAP, BDNF, GSK-3β) yöntemleriyle incelendi. İkinci günün sonunda MNU grubunda dış nükleer katmanın (DNK) tedavi gruplarına göre önemli derecede inceldiği (P<0,05) ve buradaki hücrelerin apoptotik indeksinin diğer gruplardan daha yüksek olduğu bulundu (P<0,05). Ancak, tedavi grupları arasında önemli bir farklılık olmadığı görüldü (P>0,05). Kaspaz-3, Kaspaz-6, Bax ve 8-OHdG immünreaktiviteleri, MNU grubunda tedavi gruplarına göre artmış olduğu tespit edildi (P<0,05). Bununla birlikte, MNU grubunda Bcl-2, Kırmızı-yeşil opsin ve rodopsin immünreaktivitelerinin tedavi gruplarına göre önemli ölçüde azalmış olduğu tespit edildi (P<0,05). Western Blot analizinde; GFAP ekspresyonu MNU grubunda önemli ölçüde artarken, BDNF ekspresyonunun diğerlerine kıyasla 30 ve 60 mg/kg LiCI ile tedavi edilen gruplarda önemli ölçüde artmış olduğu görüldü (P<0,05). Ayrıca, MNU grubunda GSK-3β'nın diğer gruplara göre önemli düzeyde artış gösterdiği tespit edildi (P<0,05). Yedinci ve 14. günlerde MNU uygulanan sıçanlarda retinal dış nüklear katmanda (DNK) tedavi uygulanmayanlara göre yaklaşık %90 incelme gözlenirken, MNU+LiCI ile tedavi edilen sıçanlarda %70 oranında incelme gözlendi. Bu incelmelerin istatistiksel olarak önemli olduğu bulundu (P<0,05). Rodopsin ve kırmızı-yeşil opsin immünohistokimyasal boyamasına göre MNU grubunda boyanma görülmezken, MNU+LiCI gruplarında canlı kalan hücrelerde boyanma meydana geldiği gözlendi. Western blot analizinde BDNF ekspresyonunun LiCI gruplarında MNU grubuna göre önemli ölçüde artmış olduğu bulunurken, GSK-3β'nın MNU grubunda diğerlerine göre önemli ölçüde artmış olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak; LiCl'ün, MNU kaynaklı modelde retina dejenerasyonunun önlenmesinde kısmen etkili olduğu bulunmuş ve bu etkiyi BDNF'yi artırmasının yanında GSK-3β seviyelerini düşürerek göstermiştir.
Benign, prekanseröz ve kanseröz prostat dokularında NKX3.1 ekspresyonunun tanısal değeri
Prostat embriyogenezi, epitelyal diferansiasyon ve prostat karsinogenezinde yer aldığı gösterilmiş olan genlerden birisi NKX3.1'dir. NKX3.1 geninin yer aldığı bölge 8p21 kromozom bölgesi olup bu bölgede farklı prostatik lezyonlarda farklı oranlarda delesyon varlığı söz konusudur. Literatürde NKX3.1 ile ilgili genetik araştırmalar ve immünhistokimyasal ekspresyon profillerinin ortaya konmaya çalışıldığı araştırmalar mevcut olmakla birlikte embriyogenezden tümöral gelişime, benign neoplazilere ve inflamatuar süreçlere kadar birçok farklı hücresel olayda görev aldığı düşünülen bir gen için araştırma sayısı oldukça azdır. Biz araştırmamızda NKX3.1 ekspresyonunu, 260 olguda, immünhistokimyasal olarak, nodüler hiperplazi, atrofi, postatrofik hiperplazi (PAH), adenozis, düşük ve yüksek dereceli prostatik intraepitelyal neoplazi (LGPIN, HGPIN), Gleason Grade (GG) 3, 4 ve 5 tümörler ile metastatik prostat karsinomlarında değerlendirdik. Çalışmamızda NKX3.1 in her lezyon grubunda eksprese edildiğini gördük, ancak tüm vakaların boyanma yaygınlığı, ortalama %11 olarak izlendi. NKX3.1 ekspresyonun en yüksek izlendiği lezyon atrofi, en düşük izlendiği lezyon ise GG 3 adenokarsinom olarak saptandı. Atrofi ile karşılaştırıldığında, GG3 ve GG4 tümör, HG-PIN, PAH ve adenozis arasında anlamlı farklılık saptandı. Lezyonlar benign, LG-PIN, HG-PIN ve malign olarak sınıflandığında ise HG-PIN ile benign grup ve LG-PIN arasında anlamlı farklık saptandı. Metastatik tümörlerin ise %52'sinde NKX3.1 pozitif bulundu.Sonuçta, NKX3.1'in benign ve malign prostat dokularını birbirinden ayırt etmede klinik uygulamada yararlı olmadığını ve metastatik prostat karsinomlarında eksprese ediliyor olmasına karşın, primer prostat kökenini belirleme amaçlı rutin olarak kullanılmaya başlamadan önce, ekspresyonunun geniş tümör serilerinde değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Ratlarda deneysel monocrotalin toksikasyonu: Histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler
Bu çalışmada ratlarda monocrotalin ile oluşturulan deneysel toksikasyonda, histolojik ve immunohistokimyasal çalışmalar yapıldı. Monocrotalin pirolizidin alkaloitlerinin bir üyesi olup; pirolizidin alkaloit toksikasyonu çalışmalarında model olarak, yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Seksen adet erişkin erkek Wistar ırkı rat (120-200 gr.) periton içi uygulanan monocrotalin dozuna göre; 50 mg/kg (I.grup), 100 mg/kg (II. grup), 150 mg/kg (III. grup), 200 mg/kg (IV. grup) ve tek doz periton içi 1 ml serum fizyolojik uygulanan bir kontrol grubu olmak üzere toplam 5 gruba (her grupta 16 hayvan) ayrıldı. İnokulasyonu takiben 18. saatte her gruptan 6 hayvan, toplam 30 hayvan, 6. hafta sonunda ise geriye kalan hayvanlar ötenazi edildi ve aşağıda belirtilen sonuçlar elde edildi. 1. İnokulasyondan 18 saat sonra ötenazi edilen hayvanlarda tüm deneme gruplarında en dikkat çekici bulgu hepatosit apoptozisi oldu ve apoptotik hücre sayısının doza bağlı olarak artmış olduğu görüldü. Bu apoptotik hücrelerin en yaygın görüldüğü bölgeler ise periportal ve mid-zonal bölgeler idi. TUNEL boyama sonuçlarının, morfolojik bulgular ile tamamen uyumlu olduğu gözlendi. Diğer bulgular olarak, hafif dereceden orta dereceye kadar değişen sinuzoidal konjesyon, vakuoler dejenerasyon ve yağ dejenerasyonu kaydedildi. Dejeneratif değişiklikler tüm deney gruplarında orta dereceden, şiddetli seviyede yıkıma kadar değişen düzeylerde gözlendi. 2. Karaciğer dışındaki organlarda; renal, pulmoner, testiküler ve intestinal lezyonlar, 18. saat sonunda ötenazi edilen tüm deney grubu hayvanlarda minimal düzeyde gözlendi ya da lezyon görülmedi. 3. Deney grupları ve kontrol grubu arasında, 18. saatte ötenazi edilen hayvanların karaciğer kesitlerine yapılan proliferating cell nuclear antigen (PCNA) boyamalarında bir fark görülmedi. 4. Bax-Bcl-2 boyamalarında; yüksek doz ve orta seviyede doz uygulanan gruplarda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farka rastlandı. 5. Altıncı hafta sonunda ötenazi edilen deneme grubu hayvanlarında; doza bağımlı, megalohepatositozis, safra kanalı proliferasyonu, post nekrotik ve kapsüler fibrozis ana bulgular olarak kaydedildi. En yüksek doz uygulanan grupta hepatosit çekirdeklerinde inklüzyon cisimciklerine rastlandı. 6. Biyokimyasal olarak plazma ALT ve AST seviyelerinin 18. saat sonunda tüm deneme grubu hayvanlarında, kontrol grubuna göre arttığı görüldü. Plazma GGT düzeylerinde ise 6. hafta sonunda ötenazi edilen deneme grubu hayvanlarında artış olduğu görüldü. Sonuç olarak periton içi monokrotalin uygulamasıyla, doz ile orantılı olarak karaciğerde apoptotik değişimlerin inokülasyon sonrası 18. saat sonu en yüksek değerlere ulaştığı, kronik olgularda ise apotozisin azaldığı ve antimitotik etki sonucu megalositozisin meydana geldiği ortaya konmuştur.
Endometriyum tip I ve tip II karsinomlarının metastatik özelliğinin belirlenmesinde tenascin-C, CD44 ve NM23'ün değeri
ÖZETEndometriyal karsinomlar kadın genital sistemin en sık görülen malign tümörleridir. Tip I ve tip II olarak ikiye ayrılan bu tümörlerde klinik evreleme hastalığın tedavisi ve yaşam süresi açısından önemlidir. Tümörün lenf düğümü ve organ metastazı varlığı evreyi belirgin olarak yükseltmektedir. Çalışmamızda endometriyumun tip I (endometrioid) ve tip II (seröz) karsinomlarında immünohistokimyasal olarak tenascin-C, CD44 ve Nm23'ün boyanma özelliklerinin metastatazın belirlenmesindeki önemini araştırdık.Fırat Üniversitesi Hastanesi Patoloji laboratuarına ait 15 adet metastazsız endometrioid adenokarsinom, 15 adet metastazlı endometrioid adenokarsinom, 15 adet metastazsız seröz adenokarsinom ve 15 adet metastazlı seröz adenokarsinom olmak üzere toplam 60 olgu çalışmaya alındı. İmmünohistokimyasal olarak tenascin-C (stromal, epitelyal), Nm23 ve CD44 uygulanarak boyanma özellikleri değerlendirildi.Endometriyumun endometrioid ve seröz adenokarsinomlarının metastazsız ve metastazlı grupları arasında tenascin-C (stromal/epitelyal), Nm23 ve CD44 ile boyanmada istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0.05).Sonuç olarak; endometriyumun endometrioid ve seröz adenokarsinomlarının metastaz potansiyelini tahmin etmede tenascin-C (epitelyal/stromal), Nm23 ve CD44'ün yararlı olamayacağı öngörüldü.Anahtar Kelimeler: Endometriyum, adenokarsinom, metastaz, immünohistokimya
Tiyoasetamid ile oluşturulan karaciğer hasarında tiyaminin koruyucu ve tedavi edici etkilerinin incelenmesi
Karaciğer hasarı; viral hastalıklar, alkolik hepatit ve siroz gibi karaciğer hastalıklarını ve non alkolik steatoz ve non alkolik steatohepatitis gibi karaciğer yağlanmalarını içeren kansere kadar ilerleyen bir seri hastalık dizisidir. Karaciğer hasarının insidansını etkileyen birçok faktör vardır. Bunlar cinsiyet, yaş, alkol, aflatoksin, endojen ve ekzojen hormonlar, diyet, hepatit B ve hepatit C gibi viral etkenler ile şistozomiazis gibi paraziter enfestayonları içeren çevresel faktörler; obezite, immun fonksiyon, kalıtsal hastalıklar, Diyabetes mellitus, siroz, alkolik olmayan yağlı karaciğer, gibi konakçıdan kaynaklanan faktörler olarak sıralanmaktadır. Deneysel olarak kullanılan tiyoasetamidde (TAA) önemli bir hepatotoksik maddedir. Tiyamin (B1 vitamini) önemli antioksidan maddelerden birisidir. Birçok doku ve organı özellikle sinir sistemi hücrelerini zedelenmesine karşı korur. Bu çalışmanın amacı TAA ile oluşturulan karaciğer hasarında tiyaminin koruyucu ve tedavi edici etkilerinin incelenmesidir. Çalışmada 25-40 gram ağırlığında CD-1 ırkı toplam 50 erkek fare kullanıldı ve fareler 10 ar hayvandan oluşan 5 gruba ayrıldı. Grup 1 (Kontrol grubu); normal su ile 2 ay süre ile adlibitum olarak beslendi. Grup 2 (Tiyamin grubu); günlük 50 mg/100 ml su içinde tiyamin adlibitum olarak 2 ay boyunca verildi. Grup 3 (Profilaksi grubu) 50 mg/100 ml tiyamin su içinde adlibitum 1 ay verildi ve bu süre sonunda intraperitoneal olarak haftada iki kere tioacetamid (TAA) 200 mg/kg olarak verildi. Grup 4 (Tedavi grubu) çalışma başlangıcında intraperitoneal olarak haftada iki kere 200 mg/kg tioacetamit (TAA) 1 ay süre ile uygulandı ve 1 ay sonra 50 mg/100 ml tiyamin su içinde adlibitum verildi. Grup 5 (TAA grubu) intraperitoneal olarak haftada iki kere 200 mg/kg TAA 2 ay süre ile uygulandı. Çalışma sonunda fareler anestezi altında dekapite edilerek histopatolojik inceleme için karaciğer dokusu örnekleri, biyokimyasal parametreler için de kan örnekleri alındı. Serum örneklerinde bilirubin (BILEA), total bilirubin (TBIL), total protein (TP), alkalen fosfotaz (ALP), aspartat aminotransferaz (AST), alenin transaminaz (ALT), albümin (ALB) testlerini içeren karaciğer incelendi. Nekropsi sırasında TAA grubudaki farelerde karaciğerin soluklaştığı ve kenarlarının kütleştiği gözlendi. Karaciğer örnekleri ise histopatolojik ve kaspaz-3 açsından immunohistokimyasal olarak değerlendirildi. Serum örneklerinde karaciğer panelinde incelene tüm verilerin TAA grubunda önemli düzeyde arttığı dikkati çekti. TAA karaciğerlerde şiddetli dejenerasyon ve nekrozlara sebep olduğu gözlendi. Tiyamin TAA uygulaması ardından verildiğinde biyokimyasal, patolojik ve immunohistokimyasal bulguların düzelmesini sağladı. Bu çalışmanın sonuçları tiyaminin tiyoasetamid ile oluşturulan karaciğer hasarında sınırlı profilaktik etkisinin ancak önemli ölçüde tedavi edici etkisi olduğunu gösterdi.
Listeriozis ile doğal enfekte koyun beyinlerinde mast hücrelerinin araştırılması
Listeria monocytogenes, Listeriozis'e sebep olan ciddi ve hayatı tehdit edici zoonotik bir hastalıktır. Listeriozis ruminantlarda abortus, meningoensefalitis ve yeni doğanlarda septisemi ile seyreder. Beyinde bulunan mast hücrelerinin enfeksiyonla karşılaştıktan sonra akut dönemde yangısal hücre infiltrasyonlarının artışıyla ilişkili olduğu ve mast hücrelerinden salınan mast hücresi hücre dışı tuzaklarının direk etken yıkımıyla ilişkili olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmada ise Listeriozis ile enfekte koyun beyinlerinde şekillenen histopatolojik lezyonlar ile mast hücreleri arasındaki ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 17 adet enfekte koyun ve 8 adet normal koyun beyninden alınan pons-medulla oblongata bölgeleri incelenmiştir. Histopatolojik olarak mikroapse ve perivasküler infiltrasyonlar, immunohistokimyasal olarak ise Listeria monocytogenes pozitiflikleri ile mast hücrelerine yönelik triptaz boyamaları yapılmıştır. Çalışma sonucunda enfekte koyun beyinlerinde mast hücrelerinde belirgin bir artış gözlenmiştir. Mast hücre artışının beyin lezyonlarıyla da doğrudan ilişkili olduğu görülmüştür. Özellikle de mast hücreleri ve mikroapse gelişimi arasında yüksek bir korelasyon tespit edilmiştir. Yine bakteri yoğunluğunun beyin lezyonları ile arasında da yüksek bir korelasyon bulunduğu fakat, mast hücreleri ile arasında anlamlı bir korelasyonun olmadığı görülmüştür. Bu bulgular ile mast hücrelerinin koyunlarda Listeriozis enfeksiyonunda beyin lezyonlarının şiddetiyle orantılı olarak arttığı ve özellikle de akut yangısal reaksiyonların gelişiminde rol oynayabileceği ve ayrıca artan mast hücre sayısının etken mücadelesiyle ilişkili olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ensefalitis, Listeria monocytogenes, mast hücreler
Elazığ yöresindeki koyunların küçük ruminant vebası, parainfluenza tip -3 ile respiratorik sinsityal virus kaynaklı pnömonilerinde histopatolojik ve immunohistokimyasal incelemeler
Bu çalışma ile Elazığ yöresinde makroskobik olarak pnömoni bulgusu gösteren koyunların akciğer doku örneklerinde immunohistokimyasal yöntemler ile Küçük Ruminant Vebası, Parainfluenza Tip 3 ve Respiratorik Sinsityal Virus antijenlerinin tespiti, hastalıkların görülme sıklığı ve mevsimsel dağılımı ile birlikte bu viruslarca meydana gelen pnömonilerin makroskobik ve mikroskobik özelliklerinin incelenmesi amaçlandı. Bu amaçla; 2011 yılı Ocak-Aralık ayları arasında bir mezbahada kesilen, Elazığ ve çevresindeki işletmelere ait 2391 adet koyun akciğeri incelendi ve 568 (% 23.75) inde pnömoni tespit edildi. Histopatolojik muayenede; 528 (%22.08) sinde pnömoni teşhis edilirken, 40 ında kan aspirasyonunun bulunduğu belirlendi. Pnömoniler mikroskobik olarak; fibrinöz (n=44, %8.33), suppuratif (n=71, %13.44), intersitisyel (n=367, %69.50), verminöz (n=27, %5.11) ve pulmoner adenomatöz (n=19, %3.59) olarak sınıflandırıldı. İmmunohistokimya ile Küçük Ruminant Vebası, Parainfluenza Tip 3 ve Respiratorik Sinsityal Virus antijenleri yönünden incelemede verminöz ve pulmoner adenomatöz pnömoniler hariç 482 pnömonili akciğer dikkate alındı. İmmunohistokimyasal boyamalar ile %6.63 (n=32) oranında Parainfluenza Tip 3, %0.82 (n=4) oranında Respiratorik Sinsityal Virus antijenleri belirlenirken, Küçük Ruminant Vebası viral anijenlerine rastlanmadı. Sonuç olarak bu çalışmada Elazığ yöresindeki koyunlarda Parainfluenza Tip 3 ve Respiratorik Sinsityal Virusun doğal pnömoni olgularında rol oynayan etiyolojik ajanlardan oldukları saptandı. Anahtar Kelimeler: İmmunohistokimya, Koyun, Küçük Ruminant Vebası, Parainfluenza Tip 3, Pnömoni, Respiratorik Sinsityal Virus
Kedilerin enjeksiyon yeri sarkomlarında PD-1 ve PD-L1 sunumlarının immunohistokimyasal olarak araştırılması
Bu çalışmada kedi enjeksiyon yeri sarkomları (KEYS) için immunoterapinin farklı bir yönden ele alınmasını sağlayabilecek olan programlı hücre ölümü 1 (PD-1) ve programlı hücre ölümü 1 ligandı (PD-L1) sunumlarının immunohistokimyasal olarak araştırılması amaçlanmıştır. PD-1/PD-L1 eksprese eden tümörlerde, bu yolağın baskılanması temeline dayanan tedavi stratejilerinin uygulanması mümkün olabilmektedir. Bu amaçla çalışmamızda öncelikle KEYS'lerin histolojik olarak klasifikasyonları yapılmış, ardından sarkomların malignite derecesi ve lenfosit infiltrasyon yoğunluğu belirlenerek, PD-1, PD-L1 sunumlarının farklı malignite dereceleri ile karşılaştırmalı olarak değerlendirmesi yapılmıştır. Tümörler histopatolojik görünümlerinin yanında immunohistokimyasal olarak vimentin, S100, düz kas aktini (SMA) ve sarkomerik aktin ile boyandı ve incelemeler sonrasında 8 olguya fibrosarkom, bir olguya indiferensiye sarkom, bir olguya liposarkom ve bir olguya rabdomyosarkom tanısı konuldu. PD-1 sunumlarının daha çok lenfoid infiltrasyonlarda ve makrofaj benzeri hücrelerde, olduğu, PD-L1'in ise daha çok tümöral hücrelerde ve infiltre makrofaj benzeri hücrelerde bulunduğu görüldü. Bulguların Pearson korelasyon analizi ile karşılaştırılmasında, tümör farklılaşmasının PD-1 ile orta dereceli (p < 0,05), PD-L1 ile ise yüksek dereceli (p < 0,01) bir korelasyonu bulunduğu görüldü. Tümör derecesinin de PD-1 ile düşük, PD-L1 ile orta dereceli korelasyon gösterdiği belirlendi (p > 0,05). PD-1 ve PD-L1 arasında ise orta dereceli bir korelasyon tespit edildi (p < 0,05). Bu bilgiler ışığında PD-1 ve PD-L1'in artan ekspresyonunun KEYS'lerde zayıf tümör farklılaşması ve dolayısıyla kötü prognozla ilişkili olabileceği sonucuna varıldı.
Plazma hücreli myelomlarda immünhistokimyasal olarak CREB ve VEGF ekspresyonları ile mikrodamar yoğunluğunun klinik ve patolojik parametreler ile ilişkisi
Plazma hücreli myelom, günümüzde küratif tedavisi bulunmayan, monoklonal plazma hücre proliferasyonu ile karakterli bir malign neoplazidir. Siklik AMP regülatuar eleman bağlayıcı protein (CREB) bir transkripsiyon faktörüdür. Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), plazma hücreli myelomun patogenezi ve progresyonunda etkili bir glikoprotein olup, tümör anjiogenezinde görevlidir.Bu çalışmada, 2001-2010 yıllarında plazma hücreli myelom tanısı almış 76 olguya ait tanı anı kemik iliği olguları incelemiştir. Parafin bloklardan yapılan kesitlerde CREB ekspresyonunu gösteren p300, VEGF ve Faktör VIII ile immünhistokimyasal boyama yapılmıştır. Plazma hücreli myelomda CREB ve VEGF ekspresyonu ile mikrodamar yoğunluğunun (MDY) klinik, laboratuar ve histopatolojik parametreler ile ilişkisi araştırılmıştır.Yüksek plazma hücre oranının, yüksek MVD ve yüksek VEGF ekspresyonu ile anlamlı ilişki gösterdiği saptanmıştır (p=0.02 ve p=0.002, sırası ile). Benzer yüksek dereceli plazma hücre infiltrasyon patterninin de yüksek MVD ve yüksek VEGF ekspresyonu ile anlamlı ilişki gösterdiği izlenmiştir (p=0.006 ve p=0.01, sırası ile). Serum CRP düzeyi yüksek olan vakalarda MDY'nin de yüksek olduğu gözlenmiştir (p=0.03). Yüksek CREB ekspresyonu ile artmış MDY arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (p=0.01). İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte, artmış MDY'nin ve yüksek CREB ekspresyonunun yüksek klinik evre ile ilişkili olduğu gözlenmiştir (p=0.2 ve p=0.1, sırası ile). Yüksek MDY'nin kötü prognoz ile ilişkili olduğu ve toplam sağkalımın azaldığı izlenmiştir (p=0.04). İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte artmış VEGF ekspresyonu veya CREB ekspresyonunun da toplam sağkalımı olumsuz etkilediği gözlenmiştir (p=0.2 ve p=0.1, sırası ile).Sonuç olarak artmış MDY, VEGF ekspresyonu ve CREB ekspresyonunun hastalık progresyonu ile ilişkili olduğu düşünülmüştür. Bu nedenle anjiogenez, VEGF ve CREB'i hedef alan tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinin hastalık sağkalımını arttırabileceği ön görülmüştür.
Medulloblastomlarda morfolojik olarak farklı alanlardaki Myc C protoonkogen amplifikasyonunun karşılaştırılması
Medulloblastom serebellumun primitif nöroektodermal tümörüdür. Çocuklarda en sık görülen malign beyin tümörü iken erişkinlerde çok nadirdir.Medulloblastomların histopatolojik özelliklerinin moleküler profillerinin ve klinik davranışlarının oldukça heterojen olmasından dolayı prognozunu belirlemeye ve hastaların risk gruplarını düzenlemeye yönelik çalışmalar devam etmektedir.Çalışmamızda Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim dalında 2000-2010 yılları arasında medulloblastom tanısı alan 13 erişkin ve 1996-2010 yılları arasında medulloblastom tanısı alan 16 pediatrik olmak üzere toplam 29 olguda Myc C protoonkogen amplifikasyon varlığını araştırmak, aynı tümör içinde histopatolojik olarak farklı alanlardaki Myc C protoonkogen amplifikasyon varlığını saptamak ve tümör progresyonundaki rolünü belirlemek, tümörün morfolojik özelliklerini tanımlamak ve hem Myc C protoonkogen amplifikasyonu hemde bu morfolojik özellikleri hastaların prognozları ile karşılaştırmak amaçlanmıştır. Ayrıca erişkin ve pediatrik olgular arasındaki histopatolojik ve klinik farklılıklar değerlendirilmiştir. Bu amaçlarla tüm tümör olgularının histopatolojik özellikleri incelenmiş ve hastaların klinik takiplerine ulaşılmaya çalışılmıştır. Tüm olgularda FISH yöntemi uygulanmış ve Myc C protoonkogen amplifikasyon varlığı araştırılmıştır.Yaptığımız çalışmada medulloblastom olgularının çoğunun pediatrik yaş grubunda olduğu, erkeklerde daha sık görüldüğü izlenmiştir. Pediatrik olgularda prognoz erişkinlere göre daha kötü olarak saptanmıştır. Tümör vermis lokalizasyonunda daha sık görülmekle birlikte erişkinlerde hemisferlerin daha sık tutulma eğilimi vardır.Medulloblastomların genel olarak en sık görülen histolojik alt tipi klasik tiptir. Histolojik subtiplerden kötü prognozla ilişkisi olanı LC/A MB'dur ve ölümlerin büyük kısmının bu subtipte olduğu görülmüştür. Myc C protoonkogen amplifikasyonu çalışmamızda 29 olgunun 2'sinde (%6;9) saptanmış olup her 2 olguda LC MB subtipi olarak değerlendirilmiştir. Kötü prognostik bir moleküler belirteç olan Myc C protoonkogen amplifikasyonu saptanan pediatrik olgunun aynı zamanda yüksek risk grubunda olması, tanı anında metastazının varlığı ve postoperatif erken dönemde kaybedilmesi Myc C'nin bu özelliğini destekler niteliktedir.Fokal anaplazi alanlarının özellikle klasik subtipe eşlik ettiği ve tümörün histolojik progresyonunu yansıttığı düşünülmekle birlikte çalışmamızda fokal anaplazi alanları içeren tümörlerin Myc C amplifikasyonu açısından bir özellik göstermediği saptanmıştır.Glial diferansiasyon, miyojenik ve melanotik diferansiasyon, rozet / psödorozet formasyonu, kalsifkasyonlar, vasküler endotelyal proliferasyonlar medulloblastomlarda izlenebilen morfolojik özelliklerdendir. Mitoz sıklıkla LC/A MB'lara eşlik etmektedir. Yüksek mitotik aktivitenin anaplastik medulloblastomların bir özelliğini yansıttığı düşünülmektedir ve subtiplemede yardımcı bir parametre görevi görür.Medulloblastomlarda klinik olarak kötü prognostik faktörler ise hastanın yaşı dışında tanı anında metastaz varlığı ve hastaların yüksek risk grubunda yer alması olarak saptanmıştır.Sonuç olarak medulloblastom özellikle pediatrik grupta agresif seyreden malign bir tümördür. Hastalarda tedavi edilebilirliği artırmak için medulloblastomun prognozunu etkileyebilecek pekçok faktör üzerinde çalışılmaktadır. Bu çalışmada bazı histopatolojik özellikler ve moleküler olarak da Myc C protoonkogen amplifikasyonunun prognostik önemi ortaya konmaya çalışılmıştır. Myc C protoonkogen amplifikasyonu hem kötü prognostik histolojik subtip hemde kötü prognostik klinik faktörlerle birlikteliği nedeniyle kötü klinik gidiş ile ilişkili bulunmuştur. Fakat Myc C protoonkogen amplifikasyonunun tümör progresyonundaki rolünü desteklemeye yönelik olarak hiçbir anaplastik odakta Myc C protoonkogen amplifikasyonunu gösteremedik.Anahtar kelimeler: Medulloblastom, Myc C, amplifikasyon
Kolorektal karsinomlarda HIF-1 ALFA, CXCR4 ve CA9 immünhistokimyasal belirteçlerinin prognostik önemi
Kolorektal karsinomlar, dünyada ve ülkemizde sık görülen, her iki cins için de yüksek mortalite ve morbidite nedeni olan tümörlerdir.Günümüzde altın standart prognostik parametre TNM evrelemesidir. Ancak aynı evredeki hastaların farklı klinik gidiş göstermeleri yeni prognostik parametreler araştırmayı gerekli kılmaktadır.Bu çalışmada, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı alan ve Onkoloji Anabilim Dalı'nda takipli, 186 kolorektal karsinoma ait rezeksiyon materyali incelenmiştir. Amacımız, bu tümörlerde, immünhistokimyasal olarak HIF-1?, CXCR4 ve CA9 ekspresyonlarını belirlemek, bu ekspresyonların hastaların klinik özellikleri (yaş, cinsiyet), tümörün yerleştiği barsak segmenti, tümör çapı, tümörün makroskopik büyüme paterni, histolojik tipi, tümör grade'i, anjiolenfatik invazyon varlığı, TNM evresi, karaciğer metastazı, takipte lokal nüks gelişimi ve hastaların sağ kalımı ile ilişkilerini inceleyerek, prognostik önemlerini araştırmaktır.Vakaların %94'ünde nükleer HIF-1? ekspresyonu, %89'unda sitoplazmik CXCR4 ekspresyonu ve %15,6'sında ise membranöz CA9 ekspresyonu görülmüştür. Her 3 belirtecin immünhistokimyasal ekspresyonu ile T, N, M kategorileri, anjiolenfatik invazyon, evre ve sağ kalım gibi majör prognostik parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. CXCR4 ekspresyonunun grade 1-2 tümörlerde, grade 3 tümörlerden daha yüksek olduğu bulunmuş (p<0,05), HIF-1? ve CA9 ekspresyonu ile tümör grade'i arasında ilişki bulunmamıştır.Sonuç olarak, bu üç belirtecin prognostik öneminin sınırlı olduğu ve rol aldıkları biyokimyasal basamakların öngördüğünün aksine kötü prognostik belirteç olmadıkları görülmüştür.Literatürdeki çelişkili sonuçların aydınlanması ve bu belirteçlerin tedavideki rollerinin belirlenebilmesi için, standardize teknik yöntemlerin kullanılacağı geniş serilerde yapılacak araştırmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Kolorektal adenokarsinomlarda prognostik belirteçler, HIF-1?, CXCR4, CA9
Vezikula seminalisteki epitelyal atipide virüslerin rolü
Vezikula Seminalis (VS) epitelinde 4. dekattan itibaren görülen, yaşla birlikte arttığı belirtilen atipik hücresel değişiklikler tanımlanmaktadır. Bu atipik hücreler bazen prostat iğne biyopsileri, üriner sitoloji olguları ve servikovajinal yaymalarda bulunmakta, çeşitli tanı problemlerine neden olmaktadır. Bu atipik hücresel değişik-liklere sıklıkla intranükleer psödoinklüzyonlar da eşlik etmektedir. Bu değişikliklerin yaş ve virüsler ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.Otopsi ve rezeksiyon materyallerinden elde edilen ortalama yaşı 59 (40-95) olan 60 olguya ait Vezikula Seminalis örneği rutin Hematoksilen-Eozinle boyanarak değerlendirildi. Histopatolojik incelemede olgularda atipi ve intranükleer inklüzyon varlığı araştırıldı. Tüm olgularda polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile EBV BKV, SV40 ve HSV-2 virüslerinin varlığına bakıldı.Tüm olgular 60 yaş altı (n=30) ve 60 yaş ve üstü (n=30) şeklinde gruplandı-rıldı. Histopatolojik incelemede, olgularda atipi % 81.7 (49/60) ve intranükleer inklüzyon % 41.7 (25/60) oranında bulundu. PZR ile olgularda EBV % 51.7 (31/60), BKV % 25 (15/60), SV40 % 35 (21/60) ve HSV-2 % 18.3 (11/60) oranında saptandı.PZR sonuçlarına göre, çalışılan virüslerin atipi, intranükleer inklüzyon varlığı ve yaşa göre dağılımında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi (p>0.05). EBV' nin karsinomla birlikteliği anlamlı bulunurken (p=0.02) diğer virüslerle böyle bir ilişki saptanmadı. Ancak atipi varlığının yaş gruplarına dağılımında, ileri yaş grubuy-la arasında negatif bir korelasyon saptandı (p=0.038).Sonuç olarak virüslerin VS epitelindeki atipinin oluşmasıyla nedensel bir iliş-kisinin olmadığı kanısına varıldı. Ancak atipinin yaşla birlikte arttığını belirten ça-lışmaların aksine, bizim sonuçlarımız ileri yaş grubuna göre orta yaş grubunda atipi varlığının daha sık olduğunu göstermektedir.Anahtar sözcükler: Vezikula seminalis, epitelyal atipi, EBV, BKV, SV40, HSV-2
Likopenin mide neoplazmları üzerine etkisi
Dünyada en sık görülen malign neoplazmlardan biri olan mide karsinomunun sıklığı, beslenme alışkanlıklarının değişmesiyle birlikte dünya çapında giderek azalmaktadır. Günümüzde antioksidanların kansere karşı koruyucu oldukları bilinmektedir. Likopen bu antioksidanlardan biridir. Çalışmamızın amacı, mide karsinogenezinde likopenin koruyucu etkisini araştırmaktır.Ratlara benzopiren (BP) ve likopen gavaj yoluyla uygulandı. Her biri 10 rattan oluşan gruplar sırasıyla kontrol, BP, likopen kontrol, BP+likopen olarak belirlendi. 45 haftalık süre sonunda çalışma sonlandırıldı. Ratlar dekapite edilerek alınan kan ve doku örnekleri biyokimyasal ve histopatolojik olarak değerlendirildi.BP grubu kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, malondialdehitin (MDA) plazma ve doku düzeyleri (pMDA, dMDA) BP grubunda artmış (p<0,001), antioksidanlardan GSH-Px, SOD ve katalazın dokudaki düzeyleri azalmış bulundu (p>0,05). BP+likopen grubunda, BP grubuna göre pMDA ve dMDA değerleri azalmış (p<0,05), dokudaki GSH-Px, SOD ve katalaz değerleri artmış bulundu (p>0.05). Histopatolojik olarak, BP grubu kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, BP grubunda ön midede mikroinvazyon ve glandüler midede şiddetli displazi (p<0,001), ön midede epitel hiperplazisi ve papiller yapılar (p<0,05) yanı sıra glandüler midede hafif displazi (p>0,05) bulundu. BP grubunda, BP+likopen grubuna göre ön midede mikroinvazyon ve glandüler midede şiddetli displazi artmış bulundu (p<0,001).Sonuç olarak çalışmamız, mide karsinogenezi sürecinde BP' nin yol açtığı hasara karşı likopenin biyokimyasal ve histopatolojik düzeyde koruyucu etkisi olduğunu göstermektedir.Anahtar sözcükler: Mide neoplazmları, benzopiren, likopen.
Kolon adenokarsinomları ve öncü lezyonlarda COX?2, BCL?2, BAX salınımı ve lenf düğümü metastazları ile ilişkisi
Kolorektal karsinomlar dünyada kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada bulunurlar. Erken evrede prognozları iyi, ileri evrelerde kötüdür. Kolorektal karsinomların prognozunda birçok faktör etkilidir. En önemlilerinden biri lenf düğümü metastazıdır.NSAİD kullanan hastalarda kolorektal karsinom insidansının az olması bu ilaçlara ilgiyi arttırmıştır. Cox-2, araşidonik asitten prostoglandin sentezinde rol oynamaktadır. Kolorektal karsinomlarda Cox-2 salınımı artarken Cox-2 inhibitörleri kolorektal karsinomları azaltmaktadır. Çalışmamızın amacı; kolorektal adenokarsinomlarda Cox-2 ile antiapoptotik Bcl-2 ve preapoptotik Bax değerlerinin, diferansiyasyon ve lenf düğümü metastazıyla ilişkilerini araştırmaktır.Çalışmamıza bölümümüz arşivinden rastgele seçilen 30 kolorektal (10 iyi diferansiye, 10 orta derecede diferansiye, 10 kötü diferansiye) adenokarsinom, 10 tübüler tip adenomatöz polip ve 10 normal kolon mukozası alındı. Örneklere immünohistokimyasal olarak Cox-2, Bcl-2 ve Bax uygulanarak lenf düğümü metastazı, diferansiyasyon ve bu belirteçler arasındaki ilişki incelendi.Değerlendirmeler sonucunda; kolorektal adenokarsinomlarda Cox-2 skoruyla lenf düğümü metastazı arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı iken, tümör diferansiyasyonuyla arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Bcl-2 ve Bax boyanma skoruyla diferansiyasyon arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunurken, tümör gruplarında lenf düğümü metastazıyla anlamlı fark bulunmadı. Yine Cox-2, Bcl-2 ve Bax'ın kendi aralarındaki ilişki istatiksel olarak anlamsızdı.Sonuç olarak; kolorektal kanserlerde Cox-2, önemli prognostik faktörlerden biri olan lenf düğümü metastazı ile artmaktadır. Bcl-2 ve Bax ise diferansiyasyonla anlamlı bir ilişkili göstermektedir. Ancak bu konuda farklı yöntemlerle, geniş örnek gruplarıyla yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Kolon adenokarsinom, COX-2, BCL-2, bax.
Overin yüzey epitel tümörlerinde apopitotik ve proliferatif aktivite ile metastaz ilişkisi
Over tümörleri kadın genital sistemi tümörlerinin yaklaşık %30'unu oluştururlar. Over kanserleri dünya genelinde kadınlarda altıncı en sık görülen kanserlerdir ve jinekolojik kanserlere bağlı ölümlerde ilk sıradadır. Tanı esnasında %75'inde pelvis dışına yayılım vardır. Çalışmamızda overin yüzey epitel kaynaklı benign, borderline ve malign tümörlerinde CD44, M30 ve Ki-67 gibi immünohistokimyasal belirleyicileri kullanarak belirlenen apopitotik ve proliferatif aktivitenin; lenf düğümü tutulumu ve metastazla ilişkisini belirlemeyi amaçladık.Çalışmamıza Fırat Üniversitesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuarı arşivinden ardışık olarak seçilen 20 benign (13 seröz, 7 müsinöz), 20 borderline (12 seröz, 8 müsinöz) ve 20 malign (16 seröz, 4 müsinöz) over yüzey epitel tümörü örneği alındı. Örneklere immünohistokimyasal olarak uygulanan CD44, M30 ve Ki-67 boyama özellikleri ile lenf düğümü tutulumu ve metastaz arasındaki ilişki incelendi.Ki-67 proliferasyon indeksi benign grupta en düşük ve malign grupta en yüksek olup istatistiksel olarak gruplar arasında fark anlamlıydı (p < 0.05). CD44, benignlerde borderline ve malign tümörlere göre oldukça düşük olup istatiksel olarak anlamlı bulundu. M30 boyanma yoğunluğu açısından fark bulunmazken, M30 boyanma yaygınlığı benignlerde, borderline ve malign tümörlere göre anlamlı şekilde daha yüksek bulundu. Malign olgularda lenf düğümü tutulumu ve metastaz ile Ki-67, M30 ve CD44 pozitifliği arasında anlamlı ilişki belirlenmedi.Sonuçta; over yüzey epitel tümörlerinde Ki-67 ve CD44 pozitifliği malignite ile paralel artış gösterirken M30 ters bir ilişki ortaya koydu. Bu üç belirteç ile prognozu etkileyen lenf düğümü tutulumu ve metastaz arasında bir ilişki bulunamadı.
Böbreğin eozinofilik sitoplazmalı tümörlerinin ayırıcı tanısında immünohistokimyanın tanısal değeri
Böbrek neoplazmalarının büyük bir kısmını epitelyal kökenli ve malign olanlar oluşturur. Malign böbrek tümörlerinin de %85-90'ınını böbrek hücreli karsinomlar (BHK) oluşturur. Onkositomlar ise primer böbrek tümörlerinin % 3,2 ile % 7'sini oluşturur. BHK'lar kötü prognoza sahiptir ve alt tipleri arasında da sağkalım açısından anlamlı farklılıklar bulunmaktadır. Özellikle granüler-eozinofilik sitoplazmalı böbrek tümörlerinin ayrımı önem arzetmektedir.Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında 1988-2009 yılları arasında BHK ve onkositom tanısı alan 64 nefrektomi materyali çalışmaya alındı. Bu tümörlerden 23'ü klasik BHK, 15'i papiller BHK, 13'ü kromofob BHK ve 13'ü onkositom olgusuydu. Olgular histopatolojik tipleri, nükleer dereceleri, patolojik evreleri, yaş grupları ve cinsiyetlerine göre gruplandı. Bu tümörlere, immünohistokimyasal olarak CK7, CD117, EpCAM, Vimentin, BHKb ve GST-? uygulandı. Bu belirteçlerin, BHK alt tipleri ve onkositomlar arasındaki boyanma yaygınlıkları ve bu boyanma paternlerinin tanıya olan katkısı araştırıldı.İstastiksel olarak; BHKb, GST-?, EpCAM, CD117, CK7 ile tümör tipleri arasında anlamlı bir ilişki saptanırken (p<0,05) vimentin ile anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Klasik BHK ile pT arasında anlamlı bir ilişki saptanırken (p<0,05), yaş, cinsiyet, nükleer derece ve tümör çapları arasında anlamlı ilişki saptanmadı.Ayrıca bu dört tümör alt tipindeki altı immünohistokimyasal belirtecin sensitivite ve spesifite değerleri karşılaştırıldı. GST-?'ının kromofob ve papiller BHK'da, vimentinin ise onkositomda %100 sensitif olduğu bulundu. Yine CK7'nin dört tümör tipinde de yüksek sensitiviteye sahip olduğu görüldü (%80-96). EpCAM'ın kromofob BHK'da sensitivitesi %100'ken, papiller BHK'daki sensitivitesini.%33,3 bulundu. BHKb'nin ise papiller BHK'daki sensitivitesinin %93,3, onkositom'daki sensitivitesinin ise %87 olduğu görüldü. CD117 ile klasik BHK ve onkositomda yüksek sensitivitede olduğu saptandı.Sonuç olarak klasik BHK tanısında BHKb pozitifliği ve CK7 ile CD117 negatifliği, kromofob BHK tanısında, EpCAM, CK7 ve CD117 pozitifliği ile GST-?, BHKb ve vimentin negatifliği papiller BHK'da, CK7 ve BHKb pozitifliği ile CD117 ve GST-? negatifliği ve onkositom tanısında ise CD117 pozitifliği ile CK7, GST-? ve vimentin negatifliğinin önemli olduğu görüldü. Tanı problemi olan böbrek tümörlerinde morfolojik bulgulara ek olarak belirtilen immünohistokimyasal belirteçlerin birlikte kullanılmasının doğru tanıya ulaşmada büyük katkı sağlayacağı düşünüldü.Anahtar Kelimeler: BHK, onkositom, immünohistokimya.
Memenin invaziv duktal karsinomunda telomeraz aktivitesi ve apoptozisin immunohistokimyasal ve western blot yöntemleri kullanılarak araştırılması
Meme kanserleri kadınlarda en sık görülen kanserdir. İnvaziv duktal karsinom meme kanserlerinin en geniş grubunu oluşturur. Bu çalışmada invaziv duktal karsinomlarda telomeraz aktivitesi ve apoptozisin immunohistokimya ve western blot yöntemleri ile araştırılması amaçlanmıştır.2005 ve 2010 yılları arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda invaziv duktal karsinom tanısı alan 75 olgu ve frozen incelemesi yapılan 6 olgu çalışmaya dahil edildi. Elde edilen kesitler Bax, Bcl-2, hTERT ve BNIP3 ile boyandı. Söz konusu antikorların boyanma özellikleri yanı sıra, yaş, tümör boyutu, derecesi, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve c-erbB2 durumları değerlendirildi.İmmunohistokimyasal çalışmalarda tümör derecesi arttıkça Bcl-2 pozitifliğinde azalma ve Bax pozitifliğinde artış bulundu. Bu durum, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da, western blot yöntemiyle elde edilen bulgularda da Bcl-2'nin derece 1 tümörde en yüksek değerde olduğu saptandı. Bcl-2 ile östrojen reseptörü ve progesteron reseptörü pozitifliği arasındaki ilişki, apoptozisde hormonal kontrolü düşündürecek şekilde, istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Ayrıca derece arttıkça, hipoksik hücre ölümünde etkili olan BNIP3'ün azaldığı belirlendi. Benzer şekilde western blot yöntemi ile de BNIP3'ün derece 3 tümörde en düşük değere sahip olduğu saptandı. Tümör derecesi arttıkça, telomeraz aktivitesini düzenleyen ve hücre proliferasyonunun devamını sağlayan hTERT'in de arttığı tesbit edildi. Western blot yönteminde ise hTERT'in derece 1 tümörde, kontrole göre yaklaşık dört kat arttığı bulundu.Tümörde oldukça yüksek olan hTERT, tanıya yardımcı bir kanser belirleyicisi olabilir. hTERT ve BNIP3, prognoz hakkında bilgi verebilecek değerli belirleyicilerdir. Her ikisinde de duktal karsinoma insitu alanlarının pozitif boyanmış olması, tümör gelişiminin ilk basamaklarında, telomeraz ve apoptozisin etkin olduğunu göstermektedir. Telomeraz artışı ve hipoksik hücre ölümünün durdurulmasına yönelik tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi ile birlikte, tümör progresyonunun durdurulması konusunda önemli bir aşama kaydedilecektir.Anahtar kelimeler: Meme, karsinom, apoptozis, telomeraz.
Mesanenin ürotelyal karsinomlarının epidemiyolojisi
Mesane karsinomu erkeklerde kadınlardan ortalama 2-3 kat daha fazla görülmektedir. Bunun temelinde primer etyolojik faktörler olan sigara kullanımı ve mesleki maruziyetin genellikle erkek cinsiyet ile ilişkili olması yatmaktadır. Sigara kullananlarda ve bağlantılı olarak erkeklerde kas invazyonu gösteren tümörler de daha yüksek oranda görülmektedir. Ayrıca tümör derecesi ile patolojik evre korelasyon göstermektedir ve yüksek dereceli tümörlerde kas invazyonu görülme olasılığı daha fazladır.Bu çalışmada Ocak 1997 ile Ocak 2009 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'na gelen 420 hastaya ait mesane transüretral rezeksiyon (TUR), sistektomi ve sistoprostatektomi materyalleri taranmış olup; mesane karsinomları için, ortalama tanı yaşı, erkek/kadın oranı, yüksek dereceli, düşük dereceli, muskularis propria invazyonu gösteren, lamina propria invazyonu gösteren ve noninvaziv tümörlerin oranları hesaplanarak bu tümörlerin epidemiyolojik verileri elde edilmiştir. Ayrıca cinsiyet, tümör derecesi ve evre arasındaki oransal ilişki değerlendirilmiştir.Sonuç olarak bu çalışmada literatür ile uyumlu olarak, mesane karsinomunun erkeklerde belirgin olarak daha yüksek oranda görüldüğü, yüksek dereceli, lamina propria invazyonu gösteren ve muskularis propria invazyonu gösteren tümörlerin oranının da erkek cinsiyette daha yüksek olduğu ve kas invazyonu gösterme oranının yüksek dereceli tümörlerde daha fazla olduğu saptanmıştır.
Böbreğin renal hücreli karsinomlarında Ki-67 proliferasyon indeksi, p53 expresyonu, AgNor sayısı ve prognostik faktörlerin, histopatolojik tip ve derecelendirme ile ilişkisi
1. ÖZET En sık görülen malign böbrek tümörü olan renal hücreli karsinomlar, ürolojik tümörler içerisinde 3. sıradadır. Renal hücreli karsinomu olan hastalar genellikle kötü prognoza sahiptir. Bu nedenle tümörün prognostik faktörleri üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Tümörün alt tipleri ve nükleer derecesi ile bazı immünohistokimyasal ve histokimyasal belirleyiciler arasındaki ilişki araştırılarak anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında 1994-2002 yılları arasında Renal hücreli karsinom tanısı alan nefrektomi materyalleri çalışmaya alındı. Olgular histopatolojik tiplerine ve nükleer derecelerine göre gruplandı. Toplam 54 renal hücreli karsinom (RCC) olgusuna immünohistokimyasal yöntemlerle Ki-67 ve P53, histokimyasal yöntemler ile de AgNOR boyaması uygulandı. Bu belirleyiciler ile tümör tipi ve nükleer derecesi arasındaki ilişki araştırıldı. Ayrıca kimyasal belirleyicilerin kendi aralarındaki ilişkiler gözden geçirildi. Tüm RCC tiplerinde tümör çapı, kapsül, damar, lenfatik, üreter ve sürrenal invazyonu değerlendirildi. P53 ve Ki-67 ile nükleer boyanan 1000 hücre sayılarak ortalamaları alındı. AgNOR boyamada ise 100 hücrenin nükleuslarındaki AgNOR benekçikleri sayılarak ortalamaları alındı. Histopatolojik tiplerine göre ayrılan tümör gruplarında iğsi hücreli karsinomda P53 (P<0.01), Ki-67 (P<0.001) pozitifliği ve ortalama AgNOR sayısında (pO.001) diğer tümör tiplerine göre anlamlı bir artış gözlendi. Ancak diğer gruplar arasında anlamlı bir farklılık elde edilemedi. Nükleer derecesine göre ayrılan gruplarda Ki-67 proliferasyon indeksi (PI) (P<0.01) ve ortalama AgNOR sayısında (P<0.05) derece 4 tümörlerde artış izlenirken diğer derecelerde elde edilen fark anlamsızdı. Nükleer derecesine göre ayrılan gruplarda p53 pozitifliği gruplar arasında anlamsızdı. Nükleer derecesine ve histopatolojik tipine göre ayrılan tümör gruplarında tümör çapı dışında hiçbir prognostik parametrede anlamlı sonuçlar elde edilemedi. Tümör çapı, derece 4 ve iğsi hücreli karsinomda istatistiksel olarak önemli oranda artış gösterdi (P<0.01). Şeffaf hücreli karsinom, granüler hücreli karsinom, kistik RCC, derece 1, derece 2 ve derece 3 tümörlerde Ki-67 proliferasyon indeksi (PI) ile P53 pozitifliği arasındaki ilişkinin anlamlı olduğu görüldü. Kistik RCC, derece 1 ve derece 3 tümörlerde Ki-67 ile AgNOR sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkinin XIolduğu belirlendi. Ancak hiçbir grupda p53 pozitifliği ile AgNOR sayısı arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Sonuç olarak, RCC'larda Ki-67 PI ve ortalama AgNOR sayısının hem nükleer derece ile hem de RCC'un iğsi hücreli tipi ile pozitif korelasyon gösterdiği ancak P53 pozitifliğinin nükleer derece ile korele olmadığı, yalnızca iğsi hücreli karsinomda anlamlı olduğu görüldü. Diğer prognostik faktörlerden ise sadece tümör çapı ile nükleer derece ve iğsi hücreli karsinom arasında bir ilişki saptandı. Böylece Ki-67 PI ve ortalama AgNOR sayısının güvenli bir prognostik parametre olabileceği, diğerlerinin ise yeniden gözden geçirilmesi gerektiği kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: RCC, Ki-67, P53, AgNOR, Prognostik faktörler XII
Malign mezotelyoma ve akciğer adenokarsinomu ayırıcı tanısında CEA, HBME-1 ve trombomodülin marker'larının yerinin saptanması
1. ÖZETMalign mezotelyoma başta plevra olmak üzere seröz membranlardan gelişen primerbir tümördür. Akciğer adenokarsinomu ve malign mezotelyoma arasındaki ayırım halapatologlar için önemli bir sorundur. İmmünohistokimyasal inceleme bu ayırım için en iyiyardımcı yöntemdir. Ancak günümüzde mezotelyoma ve adenokarsinom için spesifikantijenlerin bulunmaması ve antikorların sensitivitesindeki farklılıklardan dolayı bu ayırımdaikili ya da üçlü kombinasyonların daha faydalı olacağı düşünülmektedir.Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında 1994-2004 yılları arasındaakciğer adenokarsinomu ve plevral mezotelyoma tanısı alan materyaller çalışmaya alındı.Toplam 12 adenokarsinom ve 18 mezotelyoma materyallerinin parafin bloklarındanhazırlanan kesitlerine immünohistokimyasal yöntemlerle CEA, HBME-1 ve Trombomodülinantikorları uygulandı. Boyanma yoğunluğu ve/veya şiddeti, boyanmanın yaygınlığı veboyanma lokalizasyonu belirlendi.CEA ile malign mezotelyoma olgularının %27.7'sinde adenokarsinom olgularının%83.3'ünde pozitiflik belirlendi. Malign mezotelyoma olgularında Trombomodülinpozitifliği %72.2 iken adenokarsinom olgularında %41.6'ydı. HBME-1 ile pozitiflik malignmezotelyoma olgularının %66.6'sında adenokarsinom olgularının %25'inde bulundu.Malign mezotelyoma olgularında CEA, HBME-1 ve Trombomodülin marker'larınınüçüyle de pozitiflik saptandı ancak Trombomodülin ve HBME-1 marker'larının sensitivitesiCEA'nın sensitivitesinden daha yüksekti. Adenokarsinom olgularında da CEA, HBME-1 veTrombomodülin marker'larının üçüyle de pozitiflik saptandı ancak CEA marker'ınınsensitivitesi HBME-1 ve Trombomodülin'den daha yüksekti.Sonuç olarak CEA, Trombomodülin ve HBME-1 marker'larının malign mezotelyomave adenokarsinom için spesifik marker'lar olmadığı ancak üçlü kombinasyon olarak ayırıcıtanıda kullanılabileceği kanısına varıldı.Anahtar Kelimeler: Malign mezotelyoma, adenokarsinom, CEA, Trombomodülin,HBME-1
Buzağılarda heliotropium dolosum, heliotropium circinatum ve senecio vernalis intoksikasyonu: patolojik ve biyokimyasal incelemeler
Buzağılarda Heliotropium dolosum, Heliotropium circinatum ve Senecio vernalisintoksikasyonu: Patolojik ve Biyokimyasal incelemeler.Ali Osman ÇER BAŞIÖZETSenecio vernalis, Heliotropium dolosum ve Heliotropium circinatum bitkilerini%10 oranında içeren rasyonlar ile yapılan yedirme denemesinde buzağılarda oluşanpatolojik, biyokimyasal ve elektron mikroskobik değişimler incelendi. Bu amaçla 16adet, 3-4 aylık erkek buzağı, biri kontrol, 3 deneme olmak üzere 4 gruba ayrıldı ve 12hafta süren çalışmada, aşağıdaki bulgular elde edildi.1- Deneme sonunda, Heliotropium dolosum grubunda canlı ağırlığın % 9.21,Heliotropium circinatum grubunda % 19.36 ve Senecio vernalis grubunda ise % 17.24oranında bitkisel materyal tüketildi. Denemenin 38, 42 ve 50. günlerinde Heliotropiumdolosum grubunda üç, 39. günde Senecio vernalis grubunda bir hayvan olmak üzere,toplam 4 adet buzağıda ölüm şekillendi. Kontrol ve Heliotropium circinatumgruplarında ise ölüm görülmedi.2- Klinik bulgular; tenesmus, konstipasyon, ikterus, alopesi, asites, rektal prolapsus,kaşeksi ve sallantılı yürüyüş ile karakterize idi.3- Karaciğerde kapsüler fibrozis, asites, mide-bağırsak kanalında ödem, hidrotoraks,hidroperikard, akciğer ödemi ve testiküler atrofi saptanan belli başlı makroskobikbulgular idi. Ölen hayvanlardaki makroskobik değişimlerin şiddet ve dağılımı, denemesonuna kadar sağ kalanlara göre çok daha belirgindi.4- Mikroskobik olarak; karaciğerde veno-oklüzyon, megalositozis, intranüklearinklüzyon, periportal ve periasiner postnekrotik fibrozis gözlendi. Ekstrahepatiklezyonlar ise; interstisyel nefritis, tubüler megalositozis, akciğer ve böbrekarteriollerinde medial hipertrofi ile karakterize idi. nklüzyonların nüklear porlardansitoplazmanın nükleusun içerisine invaginasyonu sonucu oluştuğu ortaya kondu.5- Biyokimyasal olarak; karaciğer enzimlerinden AST ve GGT enzim aktivitelerindesadece belli haftalarda önemli yükselmeler görüldü.6- PCNA boyama yöntemi ile yapılan değerlendirmelerde tüm deneme gruplarındakontrollere göre mitotik indeksin baskılanmış olduğu ortaya kondu.Sonuç olarak; klinik, makroskobik ve mikroskobik bulguların Heliotropiumdolosum grubundaki buzağılarda en belirgin, Senecio vernalis grubunda orta derecede,Heliotropium circinatum grubunda ise en hafif şiddet derecesinde şekillendiği,biyokimyasal bulguların morfolojik değişimleri desteklemediği ve teşhis bakımındanyeterli olmadığı, megalositozis, intranüklear inklüzyon ve veno-oklüzyon ile karakterizehepatik değişimlerin spesifik, ekstrahepatik lezyonların ise doğal olguların tanısınıdestekleyici rol üstlenebileceği ortaya kondu.Anahtar kelimeler: Biyokimyasal bulgular, buzağı, intoksikasyon, patolojikbulgular, pirolizidin alkaloitleri.
Fokal segmental glomerüloskleroz ve minimal değişiklik hastalığında podosit ilişkili proteinler ile TGF beta-1, WT-1 ekspresyonunun değerlendirilmesi, histolojik ve klinik bulgularla korelasyonu
Podosit ilişkili moleküllerin glomerüler filtrasyon bariyerindeki rolünün belirlenmesi ve konjenital nefrotik sendromda ağır proteinüriye neden olan nefrin gen mutasyonunun saptanması ile birlikte edinsel nefrotik sendrom olgularında da bu proteinlerin ekspresyonunun değerlendirilmesi önem kazanmıştır. Bu çalışmamızda podosit zedelenmesinin ortak olduğu minimal değişiklik hastalığı, fokal segmental glomerüloskleroz ve mezangial proliferasyonla karakterli olgularda ?slit diyafram? proteinlerinden nefrin, podosin ve sinaptopodin ekspresyonunu ve klinik parametrelerle korelasyonunu inceledik. 10'u kontrol olmak üzere toplam 84 olguluk çalışmamızda FSGS olgularında nefrin, podosin ve sinaptopodin ile benzer şekilde büyük oranda kaba granüler, MDH olgularında ince granüler MP ile karakterli olgularda ise FSGS ve MDH arasında büyük oranda ince granüler ve kaba granüler boyanma gözlendi. Podosin boyanma şiddeti ve nefrin ekspresyon kaybı ile kreatinin klerensi ve kan kreatinin düzeyleri arasında korelasyon dikkati çekti.Ekstraselüler matriks artışı ve apopitoziste rolü olan TGF-beta 1'in podositlerde ekspresyonu karşılaştırıldığında ise FSGS olgularında diğer gruplara oranla hafif artış izlendi. TGF ekspresyonu ile segmental, global skleroz, interstisyel inflamasyon, fibrozis ve tübüler atrofi arasında korelasyon saptandı. Glomerüler WT-1 ekspresyonu FSGS olgularında diğer gruplara oranla podosit kaybını yansıtır şekilde hafif derecede azalmış idi. Biri selüler varyant olmak üzere yalnızca birkaç olguda WT-1 eksprese etmeyen, bazal membrandan ayrışma aşamasında olan podositlerde CD 68 ekspresyonu izlendi.Sonuç olarak yukarıda adı geçen belirleyiciler daha çok podosit hasarını, hastalığın yaygınlığı ve şiddetini yansıtıyor olsa da birbiri ile ilişkili ya da benzer boyanma paterni gösteren bu belirleyiciler patogenezi aydınlatmak ve ayırıcı tanıya destek olmak açısından önem taşımaktadır.
Prostat karsinomlarında E-cadherin ve Beta-catenin ekspresyonlarının Gleason grade ve diğer prognostik faktörler ile karşılaştırılması
Gleason grade'i 40 yılı aşan süre boyunca prostat karsinomunun en önemli prognostik faktörü olmuştur. Patoloji dünyasında bu kadar uzun süre, bazı küçük modifikasyonlar dışında varlığı sürdürebilen tek gradeleme sistemi olan Gleason grade'i bu çalışmanın tam merkezinde yer almaktatırBu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2003-2008 yılları arasındaki 156 radikal prostatektomi olguları ele alınıp, Gleason skorları ile diğer prognostik faktörler ve adezyon moleküllerinden E-cadherin ve Beta-catenin ekspresyonları arasındaki ilişki çalışılmıştırDoku mikroarray yöntemi ile immünhistokimyasal olarak değerlendirilen E-cadherin ve Beta-catenin ekspresyonlarının özellikle yüksek Gleason skoruna sahip olgularda anlamlı derecede kayba uğradığı saptanmıştır. Ayrıca bu iki adezyon molekülünde ekspresyon kaybı gösteren olguların daha sık seminal vezikül invazyonu ve daha sık prostat dışı yayılım gösterdiği dikkati çekmiştir. Tüm bu bulgular literatür ile uyumlu olarak hem E-cadherin hemde Beta-catenin'nin ekspresyon kaybının prostat karsinomu progresyonunda rolü olduğunu düşündürmektedir. Bu bulgulara ek olarak kapsül invazyonu, seminal vezikül invazyonu, prostat dışı yayılım varlığı, perinöral invazyon ve tümör volümü gibi prognostik faktörlerin Gleason skoru ile ilişkili oldukları gösterilmiştirSonuç olarak bu çalışma prostat karsinomlarında adezyon molekülleri ve diğer prognostik faktörler ile Gleason grade'i arasındaki anlamlı ilişki olduğunu göstermiştir.
Meme kanserlerinde tümör progresyonu ile ilişkili sitokeratin 5/6, sitokeratin 14, HMWK, p27, CXCR-4 ve SDF-1 gen ekspresyonunun değerlendirilmesi
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen ve kanser ölümlerinde kadınlarda ilk sırayı alan kanser türüdür. Erken tanı ve tedavinin çok önemli olduğu tümör gruplarından biri olan meme karsinomlarında, prognostik öngörü sağlayabilecek immünhistokimyasal belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır.Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2006-2008 yılları arasında değerlendirilmiş olan modifiye radikal mastektomi materyalleri, eksizyonel meme biyopsileri ve meme iğne biyopsilerinde tanıları duktus epitel hiperplazisi, duktal karsinoma in situ ve invaziv duktal karsinom olan 365 olguda lenf nodu durumu ve tümör çapı da göz önünde tutularak HMWK, Sitokeratin 5/6, Sitokeratin 14, p27, CXCR-4 ve SDF-1 belirteçleri immünhistokimyasal olarak çalışılmıştır.Doku mikroarray yöntemi kullanılarak hazırlanan bloklara uygulanan immünhistokimyasal boyama sonucunda, CXCR-4 ve SDF-1 belirteçlerinin tümör gelişim basamaklarında, tümör boyutunun artışı ve lenf nodu metastazı varlığı ile uyumlu kötü prognostik belirteçler olarak kullanılabileceği, bazal sitokeratinler ve p27 ile birlikte kullanıldıklarında metastatik hastalık varlığının desteklenebileceğini, HMWK ve p27'nin ile birlikte kullanıldıklarında kanser olmayan olgu grubunda eksprese olarak özellikle atipili epitel hiperplazisi ve duktal karsinoma in situ olgu gruplarında geçiş zonunda yer alan ve ayırıcı tanı güçlüğü yaratan biyopsilerde yardımcı olarak kullanılabileceği sonuçlarına ulaşılmıştır.
Küçük ruminantlarda koksidiyoz enfeksiyonlarının patolojik bulguları ve dopamin reseptörleri ile ilişkisi
Bu çalışmanın amacı Burdur bölgesindeki küçük ruminantlarda görülen koksidiyozis enfeksiyonlarının patolojik bulgularının tespiti ve Dopamin Reseptörleri ile ilişkisinin belirlenmesidir. Bu çalışmada sadece dopamin 1 reseptörünün incelenmesi amaçlanmıştır Gereç ve Yöntem: Bu çalışmanın materyalini Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'na 2023 yılı içerisinde getirilen 1 yaşın altındaki dışkı muayenesinde Eimeria spp. tespit edilmiş toplamda 11 adet küçük ruminant dokularına ait parafin bloklardan oluştu. Hayvanlardan alınan dışkı örnekleri Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı'nda kültüre edilerek tür tayinleri yapıldı. Parafin bloklar 5µm kalınlığında kesilerek rutin hemaoksilen&eozin ile boyanarak dokulardaki histopatolojik bulgular kaydedildi. Ayrıca standart Avidin-Biyotin Peroksidaz metodu uygulanarak anti-dopamin 1 reseptör antikoru (D1R antibody, St. John's Laboratory, UK, STJ92642, 1:100 sulandırma) salınımları incelendi. Bulgular: Doku kesitlerinde ince bağırsakların jeunum ve ileum ve sekum bölgelerinde değişen derecelerde paraziter enteritis bulgularına rastlandı. Şiddetli olgularda bağırsak lümeninde pıhtılaşmış kan ile birlikte lamina propriada kanama alanlarına rastlandı. Özellikle liberkühn kript epitelleri ve villus epitellerinde bölgesel deskuamasyon mevcuttu. Sağlam kalan epitellerin bazılarında Eimeria spp. türlerine ait gelişim formlarına rastlandı. İmmunohistokimyasal bulgularda ise tunika serozadaki damarlar ve hemen üzerinde sirküler kas tabakası, lamina propriadaki çoğunluğu histiyositik karakterdeki yangısal hücrelerin sitoplazmaları, dejenere kript epitelleri Etkene ait gelişim formları ve lakteallerde anti-DP1R pozitif alanlar tespit edildi.
Elazığ Elet mezbahasında kesilen ineklerde mastitisler üzerine patolojik incelemeler
Bu çalışma, bölgemizde mezbahada kesilen ineklerdeki klinik ve subklinik mastitislerin oranlarını ortaya koymak ve mastitisli hayvanların meme lopları ile supramammar lenf düğümlerinde saptanan değişiklikleri, patomorfolojik olarak incelemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla, 1 yıl boyunca mezbahada kesime alınan 1 950 ineğe ait 7800 meme lobu, klinik olarak, inspeksiyon ve palpasyonla, muayene edilmiş, bunlardan 1888 ineğe ait 7552 meme lobuna ayrıca, postmortem olarak, California Mastitis Test (CMT)'i uygulanmıştır. Antemortem muayeneler ve CMT sonucu, mastitisli veya mastitis yönünden şüpheli görülen toplam 160 ineğe ait 206 meme lobu ile 160 supramammar lenf düğümü doku örnekleri alınarak patomorfolojik yönden incelenmiştir. Ayrıca, bakteriyolojik olarak, klinik mastitisli ve CMT ile pozitif sonuç veren 160 ineğe ait 206 meme lobundan standart ekimler yapılmış, üreyen mikroorganizmalar izole ve identifiye edilmiştir. Çalışmada tespit edilen başlıca bulgular aşağıda sunulmuştur. 1. Antemortem olarak, inspeksiyon ve palpasyonla, muayene edilen 1950 ineğin 62'sinde (% 3.18) ve bu hayvanlara ait 84 (% 1.07) meme lobunda klinik mastitis saptanmıştır. 2. Klinik mastitis saptanamayan 1888 ineğin 98'inde (% 5.02) ve bu hayvanlara ait 122 (% 1.56) meme lobunda subklinik mastitis tespit edilmiştir. 3. Klinik olarak veya CMT ile muayene edilen toplam 1950 ineğe ait 7800 meme lobundan 160 (% 8.20) ineğe ait 206 (% 2.63) meme lobunda total mastitis saptanmıştır. 4. Klinik ve subklinik mastitisli 160 ineğe ait 206 meme lobundan yapılan bakteriyolojik ekimlerde, 132 meme lobundan değişik etkenler izole ve identifiye edilmiştir. Bunlardan; Staph, spp. 69, Strep, spp. 16, C. pyogenes 16, Karışık kültür44 14, E. coli 8, Bordotella spp. 3, Pasteurella spp. 2, C. pseudotuberculosis 2, Lactobacillus spp. 1 ve Bacillus cereus 1 meme lobundan üretilmiş, 74 meme lobundan ise herhangi bir etken üretilememiştir. 5. Bakteriyolojik olarak, meme loplarından izole ve identifıye edilen farklı etkenlerin, aynı form mastitislere veya diğer bir ifade ile, aynı etkenlerin farklı mastitis formlarına yol açtıkları saptanmış, böylece mastitisli inek meme loplarından üretilen etkenler ile bu loplarda şekillenen patomorfolojik değişikliklerin tabiatı arasında yakın bir ilişkinin bulunmadığı veya kurulamadığı dikkati çekmiştir. 6. Çalışmada, inek meme loplarında saptanan histopatolojik değişiklikler esas alınarak, mastitisler; 1. Akut kataral purulent galaktoforitis ve mastitis, 2. Kronik kataral galaktoforitis ve mastitis, 3. Akut gangrenöz mastitis, 4. Kronik purulent apseli mastitis, 5. Nonpurulent interstisyel mastitis olarak sınıflandırılmıştır. 7. Klinik olarak veya CMT ile muayene sonucu mastitis saptanan 160 (% 8.20) ineğe ait 206 (% 2.63) meme lobunun histopatolojik incelemelerinde; 25 (% 1.28) ineğe ait (klinik mastitisli) 27 (% 0.35) meme lobunda akut kataral purulent galaktoforitis ve mastitis; 88 (% 4.51) ineğe ait (15'i klinik, 73'ü subklinik) 119 (% 1.53) meme lobunda (28'i klinik, 9 Fi subklinik) kronik kataral galaktoforitis ve mastitis; 4 (% 0.20) ineğe ait (klinik mastitisli) 5 (% 0.06) meme lobunda akut gangrenöz mastitis; 18 (% 0.92) ineğe ait (klinik mastitisli) 24 (% 0.31) meme lobunda kronik purulent apseli mastitis ve 11 (% 0.56) ineğe ait (subklinik mastitisli) 14 (% 0.18) meme lobunda nonpurulent interstisyel mastitise ilişkin değişiklikler tespit edilmiş, 14 (% 0.71) ineğe ait (subklinik mastitisli) 17 (% 0.22) meme lobunda herhangi bir histopatolojik değişikliğe rastlanmamıştır.45 8. Mastitisli meme loplarında saptanan histopatolojik değişiklikler ile supramammar lenf düğümlerinde saptanan histopatolojik değişiklikler arasında yangının süreci ve tabiatına göre, yakın bir ilişkinin varlığı dikkati çekmiştir.
Malign melanomlarda matriks metalloproteinazlar ve inhibitörlerinin ekspresyonu
VI-ÖZETBu çalışmada, invazyon ve metastaz potansiyeli yüksek bir tümör olan malignmelanomlarda, histopatolojik parametreler ile matriks metalloproteinaz ve dokuinhibitörlerinin immünhistokimyasal ekspresyonları arasındaki ilişkiler ele alınmıştır.Araştırmaya dahil edilen 70 primer invaziv kutanöz malign melanom olgusu, histopatolojikolarak Breslow'a göre tümör kalınlığı, Clark seviyesi, ülserasyon varlığı, histolojik tipleri,mitoz sayısı, tümörü infiltre eden lenfositler, vertikal ve radial büyüme fazları açısındantekrar değerlendirildi. Ayrıca immünhistokimyasal olarak MMP-2, MMP-9, TIMP-1 veTIMP-2 çalışılarak boyanma şiddetleri ve yüzdeleri saptandı. Histopatolojik veimmünhistokimyasal sonuçlar arasında korelasyon olup olmadığı istatistiksel olarakaraştırıldı.Daha önce yapılan bir çok çalışma ile uyumlu olarak bu çalışmada da, histopatolojikbelirteçlerden Breslow'a göre tümör kalınlığı, Clark seviyesi, mitoz oranı ve ülserasyonvarlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Histolojik tiplerle diğerhistopatolojik parametreler arasında ise herhangi bir ilişki izlenmedi.Bu çalışmada MMP-2 ekspresyonu ile Breslow'a göre tümör kalınlığı ve ülserasyonvarlığı arasında korelasyon olması, MMP-2'nin prognozla ilişkili olduğu ancak bağımsız birprognostik belirteç olmadığı şeklinde yorumlandı. MMP-9'un daha önceki çalışmalarda radialbüyüme fazındaki melanomlarda etkili olduğu ileri sürülmesine rağmen, bu çalışmadaBreslow'a göre tümör kalınlığı arttıkça immünhistokimyasal ekspresyonunda da artış görüldü.TIMP-2'nin, tek başına tümör anjiogenezisini inhibe etmesi gibi bir takım MMP'lardanbağımsız etkileri olduğu için MMP-2 ile korele olmadığı düşünüldü. TIMP-1 bilinenhistopatolojik parametrelerle korelasyon göstermedi. TIMP-2 ise mitoz sayısı ve TIL ileanlamlı ilişki göstermekteydi. statistiksel olarak TIMP-1 ve TIMP-2 birbiri ile korelasyongöstermekle birlikte; MMP-2 ve MMP-9 ile aralarında istatistiksel olarak anlamlı ilişkisaptanmadı.Sonuçta, malign melanomlarda prognozun belirlenmesinde rol oynayan histopatolojikparametrelerin ( Breslow'a göre tümör kalınlığı, Clark seviyesi, mitoz ve ülserasyon gibi)birbirleri ile korelasyon gösterdiği saptanmıştır. Breslow'a göre tümör derinliği arttıkça,MMP-2 ve MMP-9 ekspresyonlarının da artış göstermesi bu belirteçlerin invazyondakiönemini desteklemektedir.
Diffüz Büyük B hücreli lenfomalarda fluoresan insitu hibridizasyon yöntemi ile C-MYC,PTEN ve t(14,18) koekspresyonlarının yüksek proliferatif indeks ile ilişkisi
Diffüz büyük B-hücreli lenfoma (DBBHL) ve Burkitt lenfoma (BL), klinik, morfolojik, immünfenotipik ve sitogenetik özellikleri açısından heterojen matür agresif B- hücreli lenfomalardır ve değişken bir klinik seyir gösterir. Bu çalışmada DBBHL ve BL ayrımında kullanılabilecek morfolojik, immünhistokimyasal ve sitogenetik kriterler ve prognoz ile ilişkileri araştırılmıştır. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji ABD'da 2000-2007 yılları arasında 45 DBBHL ve 11 BL tanısı alan toplam 56 olgu incelenmiştir. İmmünhistokimyasal çalışmada Bcl-2, Bcl-6, CD10, MUM-1 ve Ki-67 antikorları ile immün boyama ve floresan in situ hibridizasyon yöntemi ile C-MYC, PTEN ve T (14;18) Probları uygulandı. Bulgular: DBBHL olgularında CD10 ekspresyonu %25.4, Bcl-6 ekspresyonu %35.6 ve Bcl- 2 ekspresyonu %55.6 oranında bulunmuştur. Kırkbeş DBBHL olgusunun 18'inin (%32.1) GCB, 27'sinin (%48.2) ABC alt tipini oluşturduğu saptanmıştır. GCB alt grubundaki hastaların sağkalım oranı ABC alt grubuna göre daha iyi olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p= 0.271). DBBHL olgularında CD10, Bcl-6 ve Bcl-2 ekspresyonu ile prognoz arasında analamlı bir ilişki mevcut değildir. BL olgularının tümünde (%100) CD10 ve Bcl-6 ekspresyonu saptanırken Bcl-2 negatif bulunmuştur. BL olgularında Ki-67 proliferasyon indeksi ortalama %97.2 (%95-100) iken, DBBHL'da ortalama %63.2 (%30-90) olarak bulunmuştur. BL olgularında c-myc amplifikasyonu %80 oranında pozitif iken, DBBHL'da %31.4 oranında pozitif saptanmış olup, istatiksel olarak belirgin bir fark mevcuttur (p=) T14;18 PTEN delesyonu, DBBHL'da %26.7 oranında saptanırken, BL'da %9.1 oranında görülmüştür. 75 Sonuç: DBBHL/BL ayrımında immünhistokimyasal olarak CD10, Bcl-6, Bcl-2 ve Ki-67 panelinin uygulanması oldukça yararlı ve pratik bir yöntemdir. Ki-67 proliferasyon indeksinin %95'in üzerinde olması BL tanısı için önemli bir belirleyicidir. C-myc amplifikasyonu özellikle BL lenfomagenezisinde önemli bir rol oynamakla birlikte DBBHL gibi agresif lenfomalarda da saptanabilmektedir. T ve Pten delesyonu DBBHL ve BL'da nadir olarak görülebilmektedir.
Küçük yuvarlak mavi hücreli tümörlerde fısh metodu ile ews/flı 1 translokasyonu, n-myc amplifikasyonu ve pten mutasyonunun gösterilerek ayırıcı tanıda kullanılmaları ve c-kit (cd 117) ekspresyonunun değerlendirilmesi
Küçük yuvarlak mavi hücreli tümörler (KYMHT), histolojik olarak benzerlik göstermelerine ragmen bunların biyolojik davranısları ve tedavileri farklıdır. Bu lezyonlarda ayırıcı tanıda klinik bilgi, radyolojik özellikler ve immünhistokimyasal çalısmalar yanında elektron mikroskobik ve moleküler çalısmalar da gerekli olabilmektedir. Bu çalısmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji A.B.D.'da KYMHT grubu içinde tanı alan 32'si erkek, 25'i kadın, toplam 57 olgu incelendi. En sık yerlesim bölgelerinin bas-boyun bölgesi ve ortalama görülme yasının 14.8 yas oldugu saptandı. Bu olguların 24 tanesini (%42.1) ES/PNET, 12 tanesini (%21.1) rabdomyosarkom (RMS), 10 tanesini (%17.4) nöroblastom (NB), 2 tanesini olfaktör nöroblastom (ONB), 1 tanesini (%1.8) dezmoplastik küçük yuvarlak hücreli tümör (DKYHT), 1 tanesini (%1.8) polifenotipik yuvarlak hücreli tümör (PYHT) ve 7 tanesini unfdiferansiye küçük yuvarlak mavi hücreli tümörün (UKYMHT) olusturdugu görüldü. Bu çalısmadan çıkan önemli sonuçlar: (1) ES/PNET'te CD-99 pozitifligi %63. 2 oranında bulunmus, ES/PNET yanısıra bu immünreaktivitenin 1 PYHT, 2 UKYMHT ve 2 RMS vakasında da oldugu gözlenmis, CD-99 pozitifliginin ES/PNET ailesi için yüksek oranda sensitif oldugu ama spesifikliginin bulunmadıgı ve immünhistokimyasal panelin bir parçası olarak kullanılması gerektigi düsünülmüstür. Ayrıca hiçbir nöroblastom olgusunda CD-99 pozitifligi saptanmamıs, tüm nöroblastom olgularında vimentin negatif bulunmus ve spesifik membranöz CD-99 immünreaktivitesi ile vimentin pozitifliginin ES/PNET ayırıcı tanısında yardımcı olabilecegi sonucuna varılmıstır. (2) Santral PNET'lerde %85.7 oranında CD-99 negatifligi saptanmıs ve santral/periferal PNET'ler arasında CD-99 immünreaktivitesi açıcından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmustur (p=0.02). Ayrıca santral PNET olarak kabul edilen 11 olgu ile diger bölgelerde yerlesen ES/PNET'ler arasında EWS/FLI1 translokasyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüstür (p=0.04). Santral PNET'lerde CD-99 negatifliginin ve EWS/FLI1 translokasyon negatifliginin periferal PNET'lerden ayırımda yararlı olabilecegi düsünülmüstür. (3) ES/PNET'li olgularda EWS/FLI1 translokasyon oranı %65 olarak saptanmıs, olguların büyük kısmını santral PNET'lerin olusturması nedeniyle bu oranın daha düsük bulundugu, EWS/FlI1 transkolasyonunun saptanmasının ES/PNET'ler için oldukça sensitif oldugu sonucuna varılmıstır. (4) 10 NB'lu olgunun 4 tanesinde N-myc amplifikasyonu, 3 tanesinde N-myc overamplifikasyonu saptanmıs olup toplam N-myc amplifikasyonu görülme oranı %70 olarak bulunmustur. (5) KYMHT'lerde PTEN delesyonunun PYHT'ler dısında bulunmadıgı saptanmıstır. (6) ES/PNET olgularında C-kit ekspresyon oranı %49.8 , RMS olgularında %58.4 ve NB olgularında %88.9 olarak saptanmıs, buna yönelik tedavilerin KYMHT'lerde kullanılabilecegi ama tedaviye tümör cevaplarının da degerlendirildigi baska çalısmalarla bu sonuçların dogrulanması gerektigi sonucuna varılmıstır.
İnvaziv meme karsinomlarında PD-L1, PTEN, PHH3 ve Ki-67 ekspresyonlarının prognostik önemi
Giriş: Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir. Meme kanserinde prognozun belirlenmesinde, lokal rekürrens ve mortaliteyi önlemede prognostik faktörler önem kazanmaktadır. Geleneksel prognostik faktörlerin yetersiz kaldığı durumlarda, yüksek riskli hastaları belirleyecek ve tedavi kararına yön verebilecek yeni belirteçlere ihtiyaç vardır. Bu çalışmada PD-L1, PTEN, PHH3 ve Ki-67 immünohistokimyasal boya ekspresyonlarının meme kanserinde prognostik klinikopatolojik parametrelerle ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada 2014-2019 yılları arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde tedavi gören ve ameliyat edilen 85 hastanın lumpektomi ve mastektomi materyalleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastalara ait klinik bilgiler hastane bilgi sisteminden elde edilmiştir. Patolojik prognostik parametreler cerrahi rezeksiyon materyallerine ait lamlarda tekrar değerlendirilmiştir. Formalin ile tespit edilmiş, parafine gömülü bloklardan 4 mikron kalınlığında kesitlere uygulanan immunohistokimyasal boyama sonucunda tümör immünolojisinde yer alan PD-L1 ekspresyonu ile hücre siklusunda görevleri olan PTEN, PHH3 ve Ki-67 ekspresyonları incelenmiştir. İmmunohistokimyasal boyama sonuçları prognoz ile ilişkisi kanıtlanmış klinikopatolojik parametrelerle karşılaştırılmıştır. Tanımlayıcı istatistikler frekans, yüzde, ortalama, standart sapma değerleri ile verilmiştir. Çalışmadaki prognostik faktör ölçümlerinin PD-L1, PHH3, Ki-67 ve PTEN pozitiflik durumuna göre farklı olup olmadığını incelemek için ise Mann Whitney U testi analizi yapılmıştır. Çalışmada p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Analizler SPSS 25.0 programı ile yapılmıştır. Bulgular: Çalışmada 85 adet invaziv meme karsinomu olgusunun yaş ortalaması 58,33 ± 12,50 olup 82'si (%96,4) kadın, 3'ü (%3,6) erkektir. Hastaların 21'inde (%24) PD-L1 pozitifliği, 42 (%49,4) vakada PTEN kaybı (H-skor<90), 36 (%42,3) vakada PHH3 pozitifliği görülmüştür. Ki-67 ekspresyonu 57 vakada (%67) %20'nin altındayken, 28 vakada (%33) %20'nin üzerindedir. PD-L1 ile büyük tümör boyutu, yüksek histolojik derece, multifokalite, lenfovasküler invazyon, Ki-67 ekspresyonu, östrojen ve progesteron reseptör negatifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. PTEN kaybı ile büyük tümör boyutu, multifokalite, östrojen ve progesteron reseptör negatifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. PHH3 ile ileri yaş, büyük tümör boyutu, yüksek histolojik derece, multifokalite, Ki-67 ekspresyonu, östrojen ve progesteron reseptör negatifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Ki-67 ile büyük tümör boyutu, yüksek histolojik derece, lenfovasküler invazyon, östrojen ve progesteron reseptör negatifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Meme karsinomlarında PD-L1, PHH3 ve Ki-67 ekspresyonu kötü prognostik parametreler ile ilişkili iken PTEN kaybı ile negatif yönde ilişki bulunmuştur. PD-L1, PTEN, PHH3 ve Ki-67 ekspresyonlarınının değerlendirilmesinin meme kanserinin prognozunun tahmininde kullanılabilecek potansiyel biyobelirteç olabileceği, tümörün immünolojik temellerini daha iyi anlayarak uygun immünoterapi ajanları geliştirilmesine katkıda bulunabileceği ve hedefe yönelik tedavilerin gelişmesinde yol gösterici olabileceği düşünülmektedir.