
277
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Manisa ili ilköğretim öğrencilerinde sigara içme prevalansı
AmaçBu çalışmada Manisa ili ilköğretim öğrencilerinde sigara içme prevalansının, içimi etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve Temmuz 2009'da yürürlüğe ?Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkında Kanun? a karşı öğrencilerin tutumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.YöntemTanımlayıcı nitelikteki araştırmanın evrenini 2009-2010 eğitim öğretim döneminde Manisa İli merkez ilköğretim okulları 6-7-8. sınıflarında bulunan 8236'sı kent ve 4937'si gecekondu olmak üzere 13173 öğrenci oluşturdu. Örneklem sayısı, ilimizde daha önce bulunan sigarayı ilk kez deneme prevalansı %17,5 baz alınarak 831 kişi, rastgele seçim yöntemi kullanılarak 6 kent ve 3 gecekondu olmak üzere 9 okul olarak belirlendi. Sigara içme, etkileyen faktörler, sigara içmenin etkileri ve ailelerinin sigara içme durumları gibi soruları içeren anket formu hazırlandı. Belirlenen 9 okuldan toplam 615 öğrenciye anket uygulandı. Araştırmanın verileri SPSS 14.0 bilgisayar istatistik paket programı kullanılarak değerlendirildi. İstatistiksel analizlerde tanımlayıcı istatistikler (yüzde dağılımı, ortalama, standart sapma), ki-kare ve bağımsız gruplarda t testi kullanıldı.BulgularÖğrencilerin %47'si kız idi. Sigara deneme prevalansı %23.5, (kent okullarında %16, gecekondu okullarında %35), sigara içme prevalansı ise %7.1 (kent okullarında %1,7, gecekondu okullarında %15.7) olarak saptandı. Sigara deneme yaşı 10.04 ±2.3 idi. Öğrencilerin %86.6'inin sigara yasağını desteklediği, %43.3'ünün sigara paketleri üzerindeki uyarı yazılarının etkili olduğunu düşündüğü ve %35.2'sinin sigara dumanına pasif maruz kaldıkları saptandı.Erkek cinsiyet, yaş, sosyoekonomik durum, ailenin eğitim durumu, aile bireyi ve en yakın arkadaşın sigara içmesinin öğrencinin sigara içmesinin önemli risk faktörleri olduğu görüldü.SonuçSigara içmeye başlama yaşının erken olması sigarayla mücadele çalışmalarının ilköğretim okullarına ve özellikle sigara içme prevalansının yüksek olduğu gecekondu bölgelerine yoğunlaştırılmalıdır.
Kistik fibrozis dışı bronşiektazi hastalarında TH2 inflamasyonun ve alarminlerin hastalık ağırlığı ile ilişkisinin incelenmesi
Bronşektazi tekrarlayan enfeksiyonlar, inflamasyon ve irreversible bronşiyal duvar genişlemesi ile karakterize progresif bir akciğer hastalığıdır. Bronşiektazi hastalarının üçte bire yakınınında eozinofilik inflamasyon izlenmektedir. Bronşiektazi gibi fazla tedavi seçeneği bulunmayan bir hastalıkta olası tedavi yolaklarının hastalık ağırlığı ile ilişkisinin değerlendirilmesi planlanmıştır. Çalışmamızda Ekim 2024 ve Ekim 2025 arasında kistik fibrozis dışı bronşiektazi tanısı ile Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran 79 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bronşiektazi tanısı koyulan hastalardan ELİSA çalışması yapılması için kan örnekleri alındı. Alınan örneklerden IL25, IL33, TSLP, IL4, IL5, IL13, IL17A seviyeleri çalışıldı. Hastaların yaş ortalaması 50,19(19-80)'idi. Bronşiektazi etyolojisi incelendiğinde %40,5 postenfeksiyöz, %22,8 KOAH, %34,2 Astıma bağlı olduğu izlendi. Solunum fonksiyon testleri değerlendirildiğinde %38 obstrüktif bulgular izlendi, %32,9 normal olarak izlendi. BSI skoru ile yapılan değerlendirmede hastalık ağırlığı arttıkça nötrofil sayılarında, CRP ve CD8+ T hücreleri ile hastalık ağırlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar izlenmiştir. FACED skoru ile yapılan değerlendirmede vücut kitle endeksi, nötrofil sayısı ve CRP ile hastalık ağırlığı arasında anlamlı farklılıklar izlenmiştir. FACED skoru ile interlökinler arasındaki ilişki incelendiğinde hastalık ağırlığı arttıkça IL25 ve IL5 seviyelerinde anlamlı bir artış izlenmiştir. BSI skorlarıyla interlökin seviyeleri arasındaki ilişki değerlendirildiğinde IL13 ile pozitif yönde bir ilişki izlenmiştir. FACED skoru ile interlökin seviyeleri arasındaki ilişki değerlendirildiğinde IL25, IL5, IL13 seviyeleri arasında pozitif yönde bir ilişki izlenmiştir. İki skor sistemine göre de IL25 düzeyindeki artışın alevlenme riskini arttırdığı izlenmiştir. Sonuç olarak tüm hastalarda mortalite ve alevlenme riskini belirlemek için BSI ve FACED skoru kullanılmalıdır. Son 1 yılda sık alevlenme öyküsü olan, hastane yatışı olan ve IL-25, IL-5 seviyeleri yüksek olan hastalarda mortalitenin yüksek olduğu göz önünde bulundurularak yakın takip edilmesi gerekmektedir. Bu araştırma verileri ve bronşiektazi patogenezi ortak düşünüldüğünde tedavide olası bir yolağın aydınlatılması gerektiği görülmektedir. Tedavi konusunda gelişmelere açık olan bronşiektazi ile ilgili bu yolakları hedef alan biyolojik ajanların geliştirilmesi ve var olan ajanların etkinliğiyle ilgili çok merkezli çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Fiberoptik bronkoskopi işleminin tanı oranlarının belirlenmesi ve komplikasyon hızının tesbiti
Giriş ve Amaç: Fiberoptik bronkoskopi (FOB), solunum yollarının doğrudan görüntülenmesine olanak sağlayan ve akciğer hastalıklarının tanı ve tedavisinde yaygın olarak kullanılan invaziv bir yöntemdir. FOB ile bronkoalveoler lavaj, sitoloji ve biyopsi gibi farklı örnekleme teknikleri uygulanabilmesine rağmen, işlemin tanısal başarısı lezyonun özelliklerine ve kullanılan yönteme bağlı olarak literatürde hâlen değişkenlik göstermektedir. Bu nedenle FOB'un gerçek yaşam koşullarındaki tanısal etkinliğinin ortaya konulması önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı, kliniğimizde uygulanan FOB işlemlerinin tanı oranlarını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, retrospektif, tanımlayıcı ve analitik nitelikte olup 1 Ocak 2019–31 Aralık 2023 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalında FOB uygulanan erişkin hastaların verileri üzerinden yürütülmüştür. Çalışmaya, bronkoskopi raporları ile patoloji, sitoloji ve mikrobiyoloji sonuçları eksiksiz olan hastalar dâhil edilmiştir. FOB sırasında bronkoalveoler lavaj, endobronşiyal biyopsi, transbronşiyal biyopsi ve sitolojik örnekleme işlemleri uygulanmıştır. Elde edilen verilerde tanımlayıcı istatistikler kullanılarak demografik özellikler, bronkoskopik bulgular, tanı oranları ve en sık konulan tanılar belirlenmiştir. Bulgular: Çalışmaya, kriterleri karşılayan toplam 499 hastanın verileri dâhil edildi; hastaların yaş ortancası 65,0 yıl olarak saptandı. Bronkoskopik örnekleme en sık sağ üst lobdan yapılırken, olguların önemli bir kısmında endobronşiyal lezyon izlenmedi. Histopatolojik incelemelerde biyopsi ile hastaların %63,3'ünde tanı konulurken, sitolojik değerlendirmede tanı oranı %31,1 olarak bulundu. Mikrobiyolojik incelemelerde ise olguların %53,9'unda etken saptanarak tanısal katkı sağlandı. Sonuç: Bu çalışmada FOB'un, özellikle biyopsi yoluyla elde edilen histopatolojik örneklerde yüksek tanısal katkı sağladığı, sitoloji ve mikrobiyolojik incelemelerin ise tamamlayıcı rol üstlendiği gösterilmiştir. Klinik pratikte bronkoskopik örnekleme yöntemlerinin birlikte ve hedefe yönelik kullanılması tanısal başarıyı artırmak açısından önerilmektedir. Anahtar kelimler: Biyopsi, Fiberoptik bronkoskopi, Sitoloji, Mikrobiyolojik inceleme
COVID-19 sonrası poliklinik kontrolüne gelen hastaların klinik ve laboratuar özellikleri
SARS-CoV-2 (Severe acute respiratory syndrome coronavirus 2), 2019 yılının Aralık ayında Hubei'de görülmeye başlayan, dünyaya hızla yayılan bir enfeksiyondur. DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından 2020 yılının Mart ayında pandemi olarak ilan edilmiştir. SARS-CoV-2 enfeksiyonu sonrası hastalarda klinik şikayetlerin devam ettiği dikkati çekmiştir. Çalışmamızda hastalığın uzun dönem etkilerini incelemek amaçlanmıştır. Çalışmaya 2020 yılı Kasım ayının başından 2021 yılının Ocak ayının sonu arasında kliniğimizde izlenen ters transkripsiyon polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) (+) ve RT-PCR (-) bilgisayarlı tomografide (BT) COVID-19 (Coronavirus Hastalığı-2019) pnömonisiyle uyumlu akciğer tutulumu olan 94 hasta dahil edildi. Hastaların sosyo-demografik özellikleri (yaşadıkları yer, medeni durum), yaş, cinsiyet, komorbiditeleri, aldıkları tedaviler, başvuru sırasında bakılan hemoglobin (Hb), D-dimer, ferritin, C-reaktif protein (CRP), alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), laktat dehidrojenaz (LDH), parmak ucu saturasyon değerleri incelendi. Toraks BT' de akciğer tutulumları, pnömoninin ağırlık derecesi, kontrolde çekilen P-A (Posteror-anterior ) akciğer grafileri ve aldıkları anti-viral, antibiyotik, kortikosteroid, immünmodulatör, destek tedaviler değerlendirildi. Değerlendirmeler hastalar kontrole çağrıldıklarında da tekrarlandı. Hastaların başvuru ve kontrolleri arasındaki ortalama süre 38.2±30.2 gün idi. Çalışmamızda 59 erkek (orta yaş 61.5), 35 kadın (ort yaş 59.5) hasta yer aldı. Hastaların en sık gözlenen başvuru şikayetleri sırasıyla; nefes darlığı (%47.9), halsizlik (%47.9) , öksürük (%46.8), ateş yüksekliği (%29.8), kas ağrısı (%19.1) ve koku kaybıydı (%19.1). Hastaların %70 'i en sık hipertansiyon (HT), diyabet, ve kardiak iskemi gibi COVID-19 dışı ek hastalığa sahipti. COVID-19 dışı hastalığı bulunanların ortalama yaşları (64.4) bulunmayanlardan (51.2) anlamlı olarak fazlaydı (p=0.001). Hastaların %75'inden fazlasında tedavi yatarak gerçekleşirken, benzer orandaki hastalara oksijen tedavisi uygulanmıştı. Antikoagulan ve favipravir tedavileri %90'ın üstündeki oranlarda uygulanmıştı. Kortikosteroidler hastaların yaklaşık olarak %65'inde uygulanırken, anti IL-6 tedavisi %8.5 oranında uygulanmıştı. Hastaların %10.6'sına NIMV (servis veya yoğun bakım ünitesi) uygulanmış, %11.7'si ise yoğun bakım ünitesinde izlenmişti. Hastaların 1.ay kontrollerinde %60' ında radyolojik patoloji sürerken (erkeklerde kadınlarda daha sık radyolojik patoloji vardı), %35 inin üzerinde nefes darlığının olduğu (erkeklerde nefes darlığı kontrolde anlamlı düzeyde azalmamıştı), öksürük-halsizlik şikayetlerinin de %20' nin üzerinde devam ettiği tespit edildi. Sonuçta; COVID-19 aşısının henüz uygulanmaya başlanmadığı dönemde izlenen hasta grubunda yaklaşık 40 gün sonra yapılan kontrollerde dispnenin, öksürük ve halsizlik şikayetlerinin, radyolojik patolojinin sürdüğü gözlendi. Erkeklerde kontrolde dispnenin anlamlı düzeyde azalmaması, radyolojik patolojinin %60 üstünde sürmesi, enfeksiyonun erkeklerde daha ağır seyrettiğini bildiren literatürle uyumlu bulundu. Uzamış COVID-19 tablosu bulunan hastaların dikkatle izlenmeleri gerektiği vurgulandı.
Ağır COVID-19 pnömonisi nedeniyle oksijen desteği alan hastaların oksijen destek düzeyleri ile oksidatif stres düzeyleri arasındaki ilişki
Giriş-amaç: Oksijen toksisitesine bağlı akciğer hasarında oksidatif stres belirteçleri artarken, antioksidan belirteçlerin azaldığını gözlemleyen araştırmalar bulunmaktadır. COVID-19 pandemisinde ağır hastalarda yaygın olarak başvurulan ≥ %60 FiO2 ile O2 tedavisine bağlı pulmoner toksisite gelişmesi riskini araştıran çalışmalara gereksinim duyulmaktadır. Bu çalışmada ≥ %60 FiO2 ile O2 tedavisi alan hastaların; oksidatif stres belirteci olarak malondialdehid (MDA) ve antioksidan olarak glutatyon (GSH) ile aynı hastaların iyileşme dönemi sürecinde nazal 2-4 lt/dk oksijen alırken glutatyon ve malondialdehit düzeylerini karşılaştırmayı amaçladık Materyal-Metod: Çalışmaya rezervuarlı maske ile ≥ 15lt/dk, yüksek akımlı nazal kanül (HFNC) ile ya da noninvazif mekanik ventilasyon (NIMV) ile ≥ %60 FiO2 oksijen tedavisi alan COVID-19 pnömoni tanısı alan 50 hasta dahil edildi. Oksijen desteği ≥%60 FiO2 olarak başlandıktan 48 saat sonra ve oksijen tedavisi nazal 2-4 lt/dk' ya düşüldükten 48 saat sonra GSH ve MDA düzeyleri bakıldı. Yirmi hasta ex olduğu için kontrol GSH ve MDA düzeyleri bakılamadı. Bulgular: Hastaların %60'ı (n= 30) erkek, %40'ı (n=20) kadın idi. Hastaların ortalama yaşı 66.0 ± 15,2 (min:40, max:93) idi. Altta yatan hastalıklar sıklık sırasına göre; DM %32 (n=16), HT %26 (n=13), iskemik kalp hastalığı %26 (n=13), konjestif kalp yetmezliği %12 (n=6), benign prostat hiperplazisi %10 (n=5), hipotiroidi %10 (n=5), kronik böbrek yetmezliği %8 (n=4) idi. Oksijen desteğinin ≥ %60 FiO2 olduğu dönemde hastaların O2 satürasyonu %93 civarında, soluk sayısı 23/dk iken, ortalama LDH, ferritin, d-dimer ve CRP değerleri normal referans değerlerin üstündeydi. Altta yatan hastalığı HT olan hastalarda oksijen desteğinin ≥ %60 FiO2 olduğu dönemde daha yüksek olan MDA düzeyleri, nazal 2-4 lt/dk oksijen tedavisi aldıkları dönemde anlamlı olarak azalmıştı (0.62'den 0.54'e düştü, p=0.043). Altta yatan hastalığı hipertansiyon olan hastalarda oksijen desteğinin ≥ %60 FiO2 olduğu dönemde daha yüksek olan MDA düzeyleri, nazal 2-4 lt/dk oksijen tedavisi aldıkları dönemde anlamlı olmasa da azalmıştı (6.26'dan 5.57'ye düştü, p=0.064). Altta yatan hastalığı DM olan hastalarda oksijen desteğinin ≥ %60 FiO2 olduğu dönemde daha yüksek olan GSH düzeyleri, nazal 2-4 lt/dk oksijen tedavisi aldıkları dönemde anlamlı olarak azalmıştı (3.95'ten 3.05'e düştü, p=0.021). Ağır radyolojik tutulumu olan hastalarda oksijen desteğinin ≥ %60 FiO2 olduğu dönemde daha yüksek olan GSH düzeyleri, nazal 2-4 lt/dk oksijen tedavisi aldıkları dönemde anlamlı olarak azalmıştı (3.61'den 2.94'e düştü, p=0.039). Cinsiyete, yaş kategorisine, sigara kullanımına, KOAH varlığına, hafif ve orta radyolojik tutulum düzeylerine göre oksijen desteğinin ≥ %60 FiO2 olduğu dönem ile nazal 2-4 lt/dk oksijen tedavisi aldıkları dönemde MDA ve GSH düzeylerin anlamlı farklılık gözlenmemişti. Ancak; 60 yaş altındakilerde istatistiksel olarak anlamlı olmasa da belirgin MDA azalması (7.42'den, 6.23'e, p=0.117), sigara kullanmayanlarda belirgin GSH azalması (4.93'ten 3.09'a, p=0.093), KOAH tanısı bulunmayanlarda belirgin GSH azalması (4.98'den 4.30'a, p=0.153), HT bulunmayanlarda belirgin GSH azalması (5.53'den 4.58'e, p=136) gözlenmişti. Elli hastanın 20'si ex için kontrol testler 30 hastada yapıldı. Ölen hastaların ortalama MDA düzeyleri sağ kalanlardan anlamlı olarak yüksekti (10.12'ye 6.65). Ölenlerin GSH düzeyleri sağ kalanlardan düşük olsa da farklılık anlamlı değildi (2.91'e 4.56). Sonuç: Sonuç olarak oksidatif stres viral enfeksiyonlarda, özellikle COVID-19 enfeksiyonunda önemli bir role sahiptir. COVID-19 hastalığında gerek hastalığın patogenezinin gerekse de tedaviyle ilgili faktörlerin oksidatif stresi artırdığını düşündüğümüz çalışmamızda ölen hastaların yeterli antioksidan yanıt oluşturamadığı sonucuna ulaştık. Artan oksidatif strese vücudun vereceği antioksidan yanıt da mortalitenin belirleyicisi olabilir. COVID-19 pnömonisinde oksidatif stres ile mortaliteyi ilişkili bulduk, ancak oksijen destek düzeyleri ile oksidatif stres ilişkisi gösteremedik. Uzun vadede oksidatif stresi azaltan tedaviler araştırılmalıdır. Antioksidanların ve redoks proteinlerinin rolleri dahil olmak üzere oksidatif stresin COVID-19 enfeksiyonundaki rolünü anlamak, potansiyel terapötikleri yönlendirmeye yardımcı olabilir. Anahtar kelimeler: COVID-19 enfeksiyonu; glutatyon; malondialdehit; yüksek düzey oksijen (≥ %60 FiO2)
Obstrüktif uyku apnesi olan hastalarda sürekli pozitif havayolu basıncı (CPAP) tedavisinin serum kaspaz-3 düzeyi üzerine etkisi
Giriş: Aralıklı hipoksemi, obstrüktif uyku apne (OUA) komplikasyonlarının fizyopatogenezinde önemli bir yere sahiptir. OUA'da aralıklı hipoksemiye bağlı artmış apoptoz önemli bir klinik durum olabilir. Bu çalışmada OUA olan hastalarda artmış apoptozun dolaylı bir belirteci olan kaspaz-3 enzim düzeyini değerlendirmeyi ve sürekli pozitif hava yolu basıncı (CPAP) ile OUA tedavisinin kaspaz-3 enzim düzeyi üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya uykuda solunum bozuklukları laboratuvarına 6 ay içinde başvuran ardışık 141 hasta dahil edildi. Tüm olgulara gece yapılan polisomnografi (PSG) sabahı alınan rutin kan örneklerinden kaspaz-3 ölçümleri yapıldı. PSG sonucuna göre OUA tespit edilip CPAP tedavisi uygulanmasına karar verilen olgular 3 aylık CPAP tedavisi sonrası kontrole çağrıldı. Kontrole gelen hastaların CPAP tedavisine uyumları değerlendirildi ve tedavi sonrası kaspaz-3 düzeylerine tekrar bakıldı. Bulgular: Çalışmaya 39'u kadın (%27,7) 102'si erkek (%72,3) toplam 141 olgu dahil oldu. Olguların yaş ortalaması 49±12 (min-17, max-77) idi. PSG sonuçlarına göre olguların %95,7'sinde (135/141) OUA tespit edildi. Hafif OUA 35 (%24,8), orta OUA 39 (%27,7), ağır OUA 61 (%43,3) olgu idi. Çalışma grubunda erkek ve kadınlarda medyan kaspaz-3 enzim düzeyleri benzerdi. OUA varlığı ve şiddetine göre ayrılmış gruplar arasında hemogram parametreleri ve kaspaz-3 enzimi düzeyi açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Gündüz aşırı uykululuk hali olanlarda kaspaz-3 düzeyi anlamlı olarak yüksek, kardiyovasküler hastalığı olanlarda ise kaspaz-3 düzeyi anlamlı olarak düşük bulundu. OUA'da 3 aylık CPAP tedavisi sonrası kaspaz-3 enzim düzeyinin tedavi öncesine göre anlamlı olarak değişmediği tespit edildi. Kaspaz-3'ün hem CPAP tedavisi günlük kullanım yüzdesi hem de gecede 1 saatten fazla CPAP cihazı kullanım yüzdesi ile negatif korelasyon gösterdiği bulundu. CPAP tedavisi günlük kullanım yüzdesi arttıkça kontrol kaspaz-3 düzeyinin istatistiksel anlamlı olarak azaldığı bulundu (r=-0.397, p=0.030). Gecede 1 saatten fazla CPAP tedavisi kullanım yüzdesi arttıkça kontrol kaspaz-3 düzeyinin istatistiksel anlamlı olarak azaldığı bulundu (r=-0.411, p=0.024). Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları OUA şiddetiyle kaspaz-3 düzeyleri arasındaki ilişkiyi ortaya koyamamıştır. Ancak tedavi uyumu arttıkça azalan kan kaspaz-3 seviyeleri OUA'da artmış apoptozu CPAP tedavisinin düzeltebileceğini düşündürmektedir. Bu konuda daha kapsamlı çalışmalar yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif uyku apne, Kaspaz-3, Apoptozis, Aralıklı hipoksemi, CPAP
Romatoid artrit tanılı hastalarda obstruktif uyku apnesi sıklığı ve özellikleri
Amaç: Çalışmada romatoid artrit (RA) hastalarında obstrüktif uyku apnesinin (OUA) sıklığı ve RA hastalarında OUA'nın gelişimine neden olabilecek faktörlerin araştırılması amaçlandı. Gereç-Yöntem: Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon polikliniği veya Romatoloji polikliniği tarafından RA tanısı konulan hastalarda OUA'yı değerlendirmek için Epworth uykululuk skalası (EUS), STOP-BANG anketleri uygulandı ve polisomnografi (PSG) yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza 83 RA hastası katıldı. Hastaların % 78,3'ü kadın, %21,7'si erkek ve yaş ortalaması 57 idi. Horlama, tanıklı apne, gündüz uykululuk hali, vücut kitle indeksi ≥ 35 kg/m2 ve EUS ≥ 10 kriterlerinden en az 2'sini karşılayan 16 hastaya PSG yapıldı. PSG yapılan hastaların %87,5'inde OUA saptandı. OUA saptanan hastalar, çalışmaya katılan tüm hastaların %16,8'i idi. OUA saptanan hastalarda kilo, VKI, bel çevresi ve boyun çevresi ölçüleri anlamlı derecede farklıydı. Horlama şikayetinin OUA için sensitivitesi ve negatif prediktif değeri %100 idi. Horlama şikayetinin hasta popülasyonunu ayırt etme kapasitesi yüksek olarak bulundu. Tanıklı apne ve gündüz uykululuk halinin ise sağlıklı popülasyonu ayırt etme kapasitesi daha yüksek olarak bulundu. Hastaların kullandığı ilaçlar sorgulandı. MTX kullanan hastalarda OUA sıklığı anlamlı olarak fazla bulundu. Sonuç: OUA için risk faktörlerinin saptanmasıyla RA'da erken OUA tanı konulup tedavi başlanabilir. Erken tedavi gelişebilecek komorbiditeler ile morbidite ve mortalitede azalmaya yardımcı olabilir. Daha geniş popülasyonda çalışmalar yapılması RA ve OUA birlikteliğine yol açan durumların daha iyi tanımlanmasına ve erken tedavi başlanmasına yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Romatoid artrit, obstrüktif uyku apnesi, polisomnografi, STOP-BANG
İnterstisyel akciğer hastalıklarının ayırıcı tanısında YKL-40 ve KL-6'nın yeri
İnterstisyel akciğer hastalıkları(İAH) akciğeri diffüz olarak etkileyen, parankimde inflamasyon ve fibrozise neden olabilen bir grup hastalıktır. İAH'larının tanısında ve takibinde; invaziv olmayan, ucuz ve kolay yapılabilen tetkik arayışında biyobelirteçler yıllardır çalışılmaktadır. KL-6 akciğerde tip 2 pnömositler tarafından üretilen bir proteindir. YKL-40 ise kitinaz benzeri proteinler ailesinde bulunan, kronik inflamasyonun olduğu birçok hastalıkta yükselen bir belirteçtir. İAH'ları da inflamasyon ile seyreden akciğer hastalığı olduğundan YKL-40'ın bu hastalıklarda da yükselebileceğini düşündük. YKL-40 ile, yıllardır İAH'ında kullanılan bir belirteç olan KL-6 ile karşılaştırdık. Çalışmamıza Nisan 2019- Şubat 2020 tarihleri arasında kliniğimize başvuran İPF, Sarkoidoz, hipersensivite pnömonisi (HSP) ve kollajen doku hastalığı ilişkili interstisyel akciğer hastalığı (KDH-İAH) tanılı hastalar ile akciğer hastalığı olmayan bireyler dahil edildi. Hastalardan kan alınarak KL-6 ve YKL-40 ölçümleri ELİSA yöntemi ile çalışılıp kaydedildi. İstatistiksel analizler SPSS ile yapıldı. Tüm hasta gruplarının medyan KL-6 ve YKL-40 değerleri, kontrol grubundan yüksek saptandı. Sadece İPF ile kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı. IPF ile akciğer hastalığı olmayan kontrol grubunun ayrımında, KL-6 için kesim noktası 74,75 U/mL olarak belirlenirken (p<0,001; Sensitivite= 76,19%, Spesifite= 90%), YKL-40 için kesim noktası 27,96 ng/mL olarak saptandı (p<0,001; Sensitivite= 95,24%, Spesifite= 70%). KL-6 ile YKL-40 arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif yönde çok kuvvetli bir ilişki olduğu belirlendi (p<0,05; r=0,951). KL-6 ve YKL-40'ın cinsiyetler arasında fark göstermediği, yaş ile korele olmadığı görüldü. Her iki belirteç de sigara içen bireylerde, içmeyenlere göre daha yüksek saptandı. Çomak parmak bulgusu olan bireylerde serum KL-6 ve YKL-40 değerleri çomak parmak bulgusu olmayan bireylere kıyasla daha yüksekti. KL-6 ve YKL-40, SpO2 düzeyi ile negatif yönde korele olarak saptandı. Hem KL-6, hem de YKL-40 İAH'larının tanısında, takibinde, tedaviye yanıtı değerlendirmede ve prognoz tayininde kullanılabilir. Daha yüksek hasta sayılarıyla daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Hava kirliliğinin bronş lavajındaki 1-hidroksipiren düzeyleriyle ve bronş lavajının hücresel analizi ile ilişkisi
Amaç: Tüm canlıların sağlığını tehdit eden hava kirliliğinin insanların bronşiyal sıvılarında yarattığı etkileri sitolojik analiz ve 1-Hidroksi Piren (1-OHP) düzeyi ölçümleriyle değerlendirmek. Gereç ve yöntem: Farklı ön tanılarla yapılan bronkoskopi hastalarında planlanan örneklem sayısına ulaşıncaya kadar BAL örnekleri toplanmıştır. Tüm hastaların örnekleri patoloji ve biyokimya laboratuarında değerlendirilmiştir. Hastaların kişisel bilgileri ve hava kirlilik verileri kaydedilmiştir. Elde edilen bilgilerin 1-OHP ile korelasyonu değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların 55'i erkek iken 25'i kadın idi. Hastaların 28'i il merkezinde, 26'sı ilçe merkezinde, 26'sı da köyde yaşamaktaydı. Hastaların %40'ı emekli, %27,5'i ev kadınıydı. Hastaların %25'i eş zamanlı olarak çiftçilik ile uğraşmaktaydı. Hastaların %27,5'inin haftada birden fazla kızartma yaptığı öğrenildi. Isınmak için hastaların %40'ı doğalgaz, %17,5'i odun sobası yakmaktaydı. Kışın yaza göre günlük ve 7 günlük PM2,5, CO, NO2, NOX seviyeleri anlamlı olarak fazla idi. Yazın ise günlük, 7 günlük ve 30 günlük SO2, O3 düzeyleri daha yüksekti. BAL'daki 1-OHP ile günlük PM10, NO ve 30 günlük NO düzeyleri arasında pozitif korelasyon vardı. 1-OHP ile günlük SO2, NO2, 7 günlük PM2,5, SO2, NO2, NOX ve 30 günlük SO2, NO2 düzeyleri arasında anlamlı negatif korelasyon vardı. Yaz grubunda makrofajların kış grubuna göre anlamlı düzeyde fazlaydı. Doğalgaz yakanlarda 1-OHP düzeyleri anlamlı olarak düşükken, evde kızartma yapanlarda yüksekti. Çiftçilik yapanlarda 1-OHP düzeyleri anlamlı olarak yüksekti. Sonuç: Birçok hastalığın temelini oluşturan hava kirliliği ile bireysel ve ulusal düzeyde mücadele edilmelidir. Bireysel olarak evde doğalgaz kullanımı tercih edilmeli, sigara kullanılmamalı, kızartılmış yiyecekler tercih edilmemelidir. Özellikle havanın kirlilik seviyesinin yüksek olduğu günlerde dışarı çıkılmamalı, tarım toprakları bilinçli bir şekilde kullanılmalı ve ulaşımda mümkün olduğunca doğa dostu araçlar tercih edilmelidir. PAH açısından riskli mesleklerde çalışanların kişisel koruyucu ekipmanlarını özenli bir şekilde kullanmalı ve fabrika bacalarından salınan kirleticilerin daha fazla denetlenmesi ve gerekli önlemlerin alınması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler; Hava kirliliği, Polisiklik aromatik hidrokarbonlar, 1-Hidroksi Piren, Bronkoalveolar lavaj
Koah akut atağına bağlı tip II solunum yetmezliğinde noninvaziv pozitif basınçlı ventilasyon uygulaması ve standart medikal tedavi ile karşılaştırılması
Sigara bırakmada nikotin bant ve bupropion tedavilerinin etkinliğinin kıyaslanması
Akciğer kanseri evrelemesinde pet/btincelemesi ile kombine edilen transbronşial iğne aspirastonunun yeri
Bu çalışmada PET/BT incelemesi rehber alınarak uygulanan TBİA işleminin akciğer kanseri evrelemesindeki yerini, mediastinoskopi ile karşılaştırılmasını ve mediastinoskopi ihtiyacını azaltıp azaltmadığını saptamayı amaçladık. Akciğer kanseri ön tanısı düşünülen, Toraks BT'sinde 1 cm' den büyük lenfadenopati saptanan ve PET/BT tetkikinde SUV max? 2.5 olan 25 hasta çalışmaya dahil edildi. Toplam 43 lenf nodu istasyonundan TBİA örneklemesi yapıldı, mediasten değerlendirmesinde mediastinoskopi sonucu altın standart olarak kabul edildiğinde, TBİA yönteminin mediastinal evrelemedeki duyarlılık, özgüllük, negatif prediktif ve pozitif prediktif değerleri sırasıyla; %87, %100, %100, %89 olarak bulundu. Yeterli TBİA örneklemesi yapılan 19 olgunun; 13'ünde (%69) başlangıç klinik evresi TBİA sonrası gerilemiş, mediastinoskopi sonrası 17'sinin (%89) evrelemesinin doğru olarak yapıldığı saptanmıştır. Ondokuz olgunun 5'inde (%26) TBİA ile mediastinoskopi ihtiyacı ortadan kalkmıştır. Pozitif TBİA sonucunu öngörebilecek klinik faktörlerden sadece PET SUV max değerinin TBİA pozitifliğini etkilediği saptandı [OR=1.27 (1.004-1.610), p=0.046]. PET SUV max ? 5'in TBİA pozitifliğini yaklaşık 11 kat artırdığı gösterilmiştir [OR=10.68 (1.91-59.62), p<0.01].Sonuç olarak, akciğer kanseri olgularının doğru olarak evrelendirilmesinde mediastinoskopiye kıyasla daha az invaziv ve komplikasyonu daha az bir işlem olan TBİA'nın kullanılabileceği, PET/BT tetkiki ile birlikte uygulanmasının TBİA'nın sensitivitesini arttırdığı, özellikle SUV max? 5 olan lenf nodlarında TBİA pozitifliğinin anlamlı oranda yükseldiği ve TBİA'nın mediastinoskopi ihtiyacını azalttığı sonucuna varılmıştırAnahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, Evreleme, TBİA, PET/BT
Plevral sıvıların ayırıcı tanısında iskemi modifiye albumin
Plevral sıvılar rutin pratikte sık karşılaştığımız, ayırıcı tanısında güçlüklerin yaşandığı bir klinik problemdir. Genellikle sistemik bir patolojinin veya başka bir organa ait hastalığın komplikasyonu olarak görülürler. Mevcut birçok iskemi belirteci ile kıyaslandığında iskemi açısından daha duyarlı olduğu anlaşılan iskemi modifiye albumin plevral efüzyonlarda ölçümüne dair mevcut veri bulunmamaktadır. Bazı plevral hastalıklarda iskeminin daha belirgin olması olasıdır. Biz özellikle konjestif kalp yetmezliği ve pulmoner tromboemboli gibi durumlarda plevral iskemi modifiye albumin seviyelerinin diğer etyolojilere bağlı plevral efüzyonlara kıyasla daha yüksek olabileceğini düşündük. Bu amaçla bu çalışmada plevral efüzyonların ayrıcı tanısında plevral iskemi modifiye albumin düzeylerinin katkısını araştırmayı amaçladık.Çalışmaya Kasım 2008 Eylül 2010 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıklarına başvuran veya diğer kliniklerden konsültasyon istenen plevral efüzyonlu 92 hasta alındı. Hastaların 31'i transüda, 61'i eksüda vasfında plevral efüzyona sahipti. Plevral efüzyonların etyolojik dağılımları; 32 malignite, 30 transüda (konjestif kalp yetmezliği ve diğer transüdalar), 11 tüberküloz, 5 pulmoner tromboemboli, 11 parapnömonik efüzyon, 3 nedeni bilinmeyen idi.Plevral sıvı iskemi modifiye albumin değerleri etyolojik gruplar arasında karşılaştırıldığında aradaki fark istatistiki olarak anlamlı bulundu (p=0.001). Ortalama plevral sıvı iskemi modifiye albumin değeri konjestif kalp yetmezliği ve diğer transüdalar grubunda en yüksek bulundu (9113.5±10864,9 ng/mL).Kan iskemi modifiye albumin değerleri açısından böyle bir fark yoktu. Plevral sıvı iskemi modifiye albumin değerinin transüdaları eksüdalardan ayırmadaki değeri araştırıldığında (ROC eğrisi).4664 ng/mL değerinin üzerindeki iskemi modifiye albumin değerleri için transüda tanısı koymada duyarlılık %75, özgünlük ise % 80 bulundu. Eğrinin altında kalan alan (AUC) 0.832±0.045 olarak bulundu (p=0.0001).Sonuç olarak plevral sıvı iskemi modifiye albumin düzeyi transüdatif sıvılarda eksüdatif sıvılara göre daha yüksektir. Kan iskemi modifiye albumin düzeyleri arasında böylesi bir fark olmaması ya plevral iskemi modifiye albuminin yarılanma ömrünün daha uzun olduğunu ya da plevral iskemi modifiye albumin düzeylerinin artmasında iskemi dışında başka faktörlerin de etkin olabileceğini düşündürmektedir.
Bronş astması ve kronik obstrüktif akciğer hastalığında yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografinin yeri: konvansiyonel tanı yöntemleri ile karşılaştırılması
Mercimek kırma tesislerinde çalışan işçilerin solunum fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Gaziantep ilinde bronş astması prevalansı
ÖZET Astma oldukça yaygın kronik bir hastalıktır ve dünyanın değişik bölgelerinden bronşial astma prevalansım gösteren farklı sonuçlar bildirilmiştir. Son zamanlarda astma prevalansında tüm yaş gruplarında özellikle çocukluk çağında artma bildirilmiştir. Bu çalışmada Gaziantep'te bronşial astma prevalansının saptanması hedeflenmiştir.Gaziantep'te daha önceden kliniğimizce yapılan ankete dayalı bir çalışmada potansiyel astma olarak saptanan 258 kişi çalışmaya alınmıştır. Bu kişilerin fizik muayeneleri yapılmıştır. Akciğer ve sinus grafıleri çekilip SFT, BPT prick deri testleri yapılmıştır, total IgE düzeyleri ölçülmüştür. Sonuç olarak Gaziantep'te bronşial astma prevalansı %2.1 olarak bulunmuştur(Kadınlarda 2.7, erkeklerde %1.5). Astma prevalansının yoğunlaştığı iki yaş grubu dikkati çekmektedir. Bunlardan birisinin 19-50 yaş grubu kadınlarda (%4.8), diğerinin ise 50 yaş üzeri erkeklerde (%10) olduğu gözlenmiştir. Birçok ülkede çocukluk çağında yüksek astma prevalansı bildirilmesine rağmen bizim çalışmamızda çocuklarda önemli bir prevalans bulunmamıştır(%1.2). Kliniğimizce astma tanısı alanların %26.6sı daha önceden astma tanısı aldıklarını ifade etmişlerdir. Astmalılarda %46.7' sinde atopi, %16.6'sında ailede astma olduğu saptanmıştır. Prick deri testi pozitifliği, atopi varlığı astmalı grupta anlamlı derecede yüksektir, ancak total IgE düzeyinde farklılık gözlenmemiştir. 70
Sarkoidoz hastalarında nutriyonel durumun solunum kas gücüne etkisi
Sarkoidoz, etiyolojisi bilinmeyen sistemik granülomatöz bir hastalıktır. Yorgunluk en sık görülen şikayetlerden biridir. Nedeni hala araştırılmaktadır. Azalmış akciğer fonksiyonu ve solunum kas gücü, fiziksel dekondisyon, kortikosteroid kaynaklı miyopati gibi faktörler yorgunluğa neden olabilir. Hastaların beslenme durumunun, solunumun sistemi hastalıklarının değerlendirilmesinde önemi giderek artmakta olup sarkoidoz hastalarında periferik kas kuvveti, solunum kas gücü ve efor kapasitesininin düşmesinde nutrisyonel değerlendirmenin etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu prospektif, vaka kontrollü çalışmaya sistemik steroid tedavisi almayan 31 sarkoidoz hastası ve yaş ve cinsiyete göre eşleştirilmiş 24 sağlıklı kontrol dahil edildi. Katılımcılara 6 dakikalık yürüme testi (6MWT) ile fonksiyonel egzersiz kapasitesi, maksimum inspiratuvar (MIP) ve ekspiratuvar basınçları (MEP) kullanılarak solunum kas gücü, el kavrama dinamometrisi ile periferik kas gücü ve akciğer fonksiyon testleri uygulandı. Beslenme durumu Mini Beslenme Değerlendirmesi (MNA) anketi ve biyoelektrik empedans yoluyla vücut kompozisyonu analizi kullanılarak değerlendirildi. Benzer akciğer fonksiyonu ve solunum kas gücüne rağmen sarkoidoz hastalarında kontrollerle karşılaştırıldığında önemli ölçüde daha düşük 6MWT mesafeleri gösterdi. Sarkoidoz hastalarının vücut kitle indeksi (VKİ) ve yağ kütlesi daha yüksekti. Yağsız kütle, yumuşak kas kütlesi, iskelet kas kütlesi, sıvı ağırlığı ve periferik kas gücü hasta ve kontrol grubunda benzerdi. Kontrol grubuna göre sarkoidoz hastalarında MIP, MEP ve beklenen yüzde değerlerinde anlamlı fark oluşmadı. MIP, MEP ve yağsız vücut kütlesi arasında pozitif korelasyonlar gözlemlendi. Sarkoidoz hastaları, kontrollerle karşılaştırıldığında prognostik beslenme indeksi (PNI) değerlerinde önemli bir fark göstermedi. Bu çalışma, sarkoidozda yorgunluk için altta yatan inflamasyonun tedavi edilmesinin yanı sıra yaşam tarzı değişiklikleri, beslenme ve fiziksel rehabilitasyon dahil olmak üzere bireyselleştirilmiş müdahalelerin önemini vurgulamaktadır.
Gaziantep yöresindeki geleneksel kalaylama işçilerinde mesleki akciğer hastalıkları araştırması
Pulmoner tromboemboli saptanan hastalarda polisomnografi bulguları
Bu çalışmada, pulmoner tromboemboli saptanan ve PTE kliniği olmayan hastaların polisomnografi bulguları karşılaştırıldı. Prospektif olarak yürütülen çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'de spiral anjio toraks bilgisayarlı tomografi ile PTE tanısı alan 30 hastaya OUAS açısından sorgulama yapılmadan Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Merkezi'nde PSG yapıldı. Yine Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Merkezi'ne başvuran hastalardan yaş ve cinsiyeti uygun olan 45 olgu rastgele seçilerek kontrol grubu olarak alındı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, obstrüktif uyku apne sendromu semptomları, uyku evreleri, apne-hipopne indeksi, solunumsal olyların dağılımları karşılaştırıldı. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, bel ve boyun çevreleri ile Epworth uykululuk ölçeği arasında anlamlı fark saptanmadı. Hastaların apne-hipopne indekslerine göre gruplandırıldığında hastaların 8'i (%26,7) normal, 9'u (%30) hafif, 7'si (%23,3) orta, 6'sı (%20) ağır dereceli obstrüktif uyku apne sendromu grubuna giriyordu. Kontrol grubunda ise 16 kişi (%35,6) normal, 20'si (%44,4) hafif, 9 kişi (%20) orta dereceli obstrüktif uyku apne sendromu grubundaydı. Kontrol grubunda ağır dereceli OUAS olan hasta saptanmadı. apne-hipopne indeksine göre sınıflandırıldığında her iki grup arasında anlamlı olarak fark saptanmıştır (p=0,015).Sonuç olarak, obstrüktif uyku apne sendromu pulmoner tromboembolide daha sık ve ağırdı. Pulmoner tromboemboli ile obstrüktif uyku apne sendromu arasındaki ilişkiyi anlamak, bunun nedenleri ve tetikleyen faktörlerin belirlenmesi için ilave çalışmalara gereksinim vardır.
Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda pozitif hava yolu basıncı tedavisinin kardiyopulmoner egzersiz testine etkileri
Obstruktif uyku apnesi sendromu (OUAS) erişkin popülasyonda sık görülen, kardiyovasküler başta olmak üzere birçok önemli komplikasyona neden olabilen klinik bir tablodur. OUAS'lu hipertansif hastalarda pozitif hava yolu basıncı (PAP) tedavisi ortalama kan basıncı değerlerini ve kalp hızını azaltır. Sağ ve sol ventrikül fonksiyonunu düzeltir, pulmoner arter basıncını düşürür. Biz bu çalışmada OUAS hastalarında pozitif hava yolu basıncı tedavisi ile kardiyopulmoner egzersiz kapasitesindeki olası değişiklikleri incelemeyi hedefledik.Çalışmaya polisomnografi ile OUAS tanısı konularak PAP tedavisi önerilen 65 uyku kliniği hastası dahil edildi. On sekiz yaşından büyük, tespit edilen obstrüktif veya restriktif akciğer hastalığı olmayan, kalp yetmezliği hastalığı olmayan, bisiklet kullanmayı engelleyecek ortopedik sorunu olmayan hastalar çalışmaya alındı.Olgularda, tanı anında ve en az 4 hafta sonra bisiklet ergometrisi kullanılarak, kardiyopulmoner egzersiz kapasiteleri araştırıldı. Karbondioksit üretimi (VCO2), oksijen tüketimi (VO2), anaerobik eşik (AT), kardiyak ritim (HR), tidal volum (VT), HR-VO2 ilişkisi, VE/VCO2, VE/VO2, iş yükü (WR), nabız rezervi (HRR), solunum rezervi(RR), oksijen pulse, dakika ventilasyonu (VE) parametreleri değerlendirildi.Hastalar 4 hafta sonra yapılan kontrollerde PAP tedavisine uyuma göre gruplandırıldı ve istatistiksel analizler bu 2 grup arasında yapıldı. Olguların 57 (%87.7)' si erkek, yaş ortalaması 45.29±10.57 yıl'dı. AHİ ortalaması 38.02±23.19 olay/saat, VKİ ortalaması 31.72±4.87 kg/m2 olarak tespit edildi.Gruplar arasında yaş bakımından anlamlı farklılık görüldü (p=0.006). Bu yüzden yaşa göre düzeltilmiş verilerin analizinde tekrarlanan ölçümlü varyans analizi kullanıldı.VO2 max/kg cihaz kullanan (n=33) grupta korunurken (22.52±6.62 ml/dk/kg, 21.32±5.26 ml/dk/kg; p=0.111), cihaz kullanmayan (n=32) grupta VO2 max'ın (21.31±5.66 ml/dk/kg, 19.92±5.40 ml/dk/kg; p=0.050) düştüğü saptandı.İş yükü yüzdelerine (WR%) bakıldığında PAP tedavisine uyumlu grupta ortalama 84.03±16.31 iken tedavi sonrası 85.03±14.60'a çıktığı saptandı. Tedaviye uyumsuz grupta ise ortalama 79.56±17.86 iken kontrolde 77.06±17.76'ya düştüğü saptandı (p=0.041).Anaerobik eşikteki VE/VCO2 oranında cihaz kullanan grupta ortalama 28.42'den 27.36'ya gerileme, diğer grupta ortalama 27.41'den 27.81'e yükselme görüldü (p=0.033).Sonuç olarak, OUAS'lularda egzersiz kapasitesindeki düşüş 4 haftalık PAP tedavisi önlendi. AT'de VE/VCO2'deki değişiklikler, OUAS'lulardaki patofizyolojik değişikliklerin PAP tedavisi ile tersine dönerek kardiyak fonksiyonlarda iyileşme ve ölü boşluk ventilasyonunu ve/veya pulmoner arter basıncını azaltarak daha efektif ventilasyona yol açabileceği izlenimini vermektedir.
KOAH ile ilişkili akut solunum yetmezliği nedeniyle mekanik ventilasyon uygulanan hastalarda mortaliteyi etkileyen faktörler
Giriş ve Amaç: Morbidite ve mortalitesi yüksek olan KOAH (Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı) 'da, akut ataklar sırasında olguların tedavilerinin YBÜ(Yoğun Bakım Ünitesi)'de devamı gerekebilmektedir. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Dahili YBÜ'de takip ve tedavi edilen KOAH olgularının,YBÜ mortalitesi ve mortaliteyi etkileyen potansiyel faktörlerin araştırılması ve literatürdeki sonuçlarla kıyaslanması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Dahili Yoğun Bakım Ünitesi'nin prospektif veri bankası kayıtları kullanılarak, Şubat 2007- Temmuz 2008 arasında KOAH alevlenmesine bağlı solunum yetmezliği tanısı ile yatırılan yaş ortalaması 65+/-10.9 olan, 85 hasta değerlendirildi. (E:69, K:16)Veri Analizi: Çalışmaya alınan 85 hastanın Yoğun bakımda ortalama kalış süresi 6 (3-11.5) gün ve mortalitesi %39(n:33) idi. İMV(İnvaziv Mekanik Ventilasyon) alanların %58 `i ve NIMV (Non İnvaziv Mekanik Ventilasyon)alanların da % 21' i mortal seyir etti. Kadınlarda %36 `sında (n:4) NIMV başarısız, %2'sinde NIMV başarılı idi.(p:0.048) Erkeklerde %91.3'de NIMV başarılı(n:21), %64'de NIMV başarısız idi. NIMV `nun başarısız olduğu grupta komorbid hastalıklardan, hipertansiyon ve diabetes mellutus daha fazla bulundu. (p değeri; 0.05, 0.04) İki grupta hemodinamik instabilite,GSK(Glaskov Koma Skoru) , pH, PCO2, FEV1(1. saniye zorlu ekspiratuar volüm ),FEV% açısından istatistiksel olarak fark yoktu. NIMV sonrası ve direk entübasyon uygulanan hastalar karşılaştırıldığında; direk entübe edilenlerde GKS, NIMV sonrası entübe edilenlere göre daha düşük ve istatistiksel olarak anlamlı idi.Sonuçlar: Yaş, cinsiyet, APACHE-II skoru, hastanın geldiği klinik, komorbiditeler (DM, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, konjestif kalp yetmezliği), giriş GKS, noninvaziv ve invaziv mekanik ventilasyon ihtiyacı, invaziv mekanik ventilasyon süresi, reentübasyon, trakeostomi ihtiyacı, giriş serum albumin ve hematokrit değerleri, yatış sırasındaki pH, pCO2, bazal FEV1 değeri analiz edildi. Tekli lojistik regresyon analizinde; APACHE-II skoru, reentübasyon ve trakeostomi ihtiyacının mortaliteyi artırdığı; hematokrit, albumin, bikarbonat ve karbondioksit değeri, GKS'nin mortaliteyi azalttığı görüldü.Ancak, çoklu lojistik regresyon analizinde mortaliteyi anlamlı bir şekilde etkilemediği görüldü.
Entübasyon tüpü kaf basınçlarının alt ve üst sınırda tutulmasının ventilatör ilişkili pnömoni insidansına etkisi
Ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) entübasyon sırasında pnömonisi olmayan invaziv mekanik ventilasyon desteğindeki hastalarda endotrakeal entübasyondan en erken 48 saat sonra gelişen hastane kökenli pnömonidir. Mekanik ventilatördeki hastaların %9-27'inde VİP gelişmektedir. VİP'deki mortalite %24-50 arasında değişmektedir. Subglottik sekresyonların hasta tarafından aspire edilmesi VİP için majör risk faktörüdür. Kaf basıncının 20-30 arasında tutulması trakeobronşiyal mukozal hasara yol açmadan aspirasyonları önlemektedir. Bizim hipotezimiz kaf basıncı 30 cmH2O olarak takip edilen grupta VİP'in daha az görüleceğidirBu çalışma randomize kontrollü bir çalışmadır. Çalışmamıza prospektif olarak 26 hasta alındı. Hastalarımız düşük-normal ve yüksek normal kaf basıncı olmak üzere iki gruba randomize edildi. Daha sonra düzenli olarak kaf basıncı ölçümlerini yapıldı. Randomize edilen gruplardan birincisinin kaf basıncı 20 cmH2O ikinci grubun kaf basıncı 30 cmH2O'da tutulmak üzere 4 saatte bir kez ölçülerek düzenlendi. VİP tanısı için (National Nosocomial Infection Surveillance System) NNIS kriterleri kullanıldı. Hastaların klinik ve demografik özellikleri arasında anlamlı fark saptanmadı. Kaf basınçları incelendiğinde teknik zorluklardan dolayı hedeflenen kaf basınçlarına ulaşılamadığı, ancak iki grup arasında anlamlı bir fark olacak şekilde, kaf basınçlarının düşük-normal grupta 18.2 (16.0-21.4) cmH2O, yüksek-normal grupta 22 (20.1-24.8) cmH20 olduğu tesbit edildi. Düşük-normal grupta VIP insidansı % 41.7 (1000 ventilatör gününde 64) yüksek-normal grupta ise %21.4 (1000 ventilatör günde 41) olarak tesbit edildi. Sonuçta iki grup arasında VİP insidansı ve mortalite açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0.27, p=0.56). VİP gelişen hastaların %75'inde trakeal aspiratta üreme saptandı. Antibiyogram sonuçlarına göre bakıldığında empirik antibiyotik tedavisinin hastaların sadece %12.5'inde yeterli olduğu görüldü. VİP gelişen hastaların yoğun bakım mortalitesinin %100 olduğu saptandı.Anahtar kelimeler: VİP, Kaf basıncı, Yoğun bakım.
Plevral sıvıda transüda-eksüda ayırımında total oksidan, antioksidan düzeylerinin rolü
Plevral sıvılar rutin pratikte sık karşılaştığımız, ayırıcı tanısında güçlüklerin yaşandığı bir klinik problemdir. Genellikle sistemik bir patolojinin veya başka bir organa ait hastalığın komplikasyonu olarak görülürler. Bu çalışmada amaç plevra sıvısı ve kanda bakılan total oksidatif status (TOS) ve total antioksidatif status (TAS)'un transüda-eksüda ayrımında tanı kriteri olarak kullanılıp kullanılamayacağının değerlendirilmesi ve çeşitli etyolojilere bağlı plevral sıvıların etyopatogenezinde ve etyolojisini saptamada oksidatif stresin rolünü araştırmaktır.Çalışmaya plevral efüzyonlu 100 hasta alındı. Hastaların 40'ı transüda, 60'ı eksüda vasfında plevral efüzyona sahipti. Atmış dört hastanın benign nedenlere bağlı plevral efüzyonu mevcut iken, 36 hastanın malign nedenlere bağlı plevral efüzyonu mevcuttu.Plevral sıvı TOS seviyeleri eksüdatif efüzyonlarda transüdatif olanlara göre (sırasıyla 6.02±3.31 ve 3.79±2.44, p=0.000) ve malign kaynaklı efüzyonlarda benign kaynaklı olanlara göre (sırasıyla 6.04±3.26 ve 4.61±3.03, p=0.030) oldukça yüksek bulundu. Ayrıca oksidatif stresin göstergesi olarak oksidatif stres indeksi (OSİ) bakıldığında plevral OSİ değeri eksüdalarda transüdalılara göre (sırasıyla 1.30±1.90 ve 0.45±0.40, p=0.007) ve malign sıvılarda benign sıvılara göre (sırasıyla 6.56±19.00 ve 0.72±0.97, p=0.016) anlamlı derecede yüksek bulundu. Yapılan ROC analizi sonucu plevra TOS değeri için 4.54 µmol H2O2 equivalent/L değerinin üzerinde %65 duyarlılık ve %87 özgüllükle eksüda tanısı öngörülebilmekteydi. Plevra TAS değeri için ise 1.13 µmolH2O2 Trolox equivalent/L değerinin üzerinde %48 duyarlılık ve %78 özgüllükle transüda tanısı öngörülebilmekteydi.Farklı etyolojilere bağlı plevral efüzyonların birbirleri ile karşılaştırılmasında farklı hastalık grupları arasında sadece plevral sıvı TOS değerleri ve plevral sıvı OSİ değerleri açısından istatistiksel olarak farklılık saptandı. Ancak aradaki farklılık plevral efüzyonun etyolojisine yönelik tanı amaçlı kullanılabilecek kadar belirgin değildi.Sonuç olarak plevral TOS ve TAS düzeyleri transüda-eksüda ayırımında Light kriterleri kadar duyarlı ve özgün olmamakla birlikte Light kriterlerine ek olarak kullanılabilir. Diğer taraftan oksidatif stres indeksinin eksüdatif sıvılarda transüdatif sıvılara göre daha yüksek bulunması ve bunun serum değerleri ile güçlü korelasyon göstermemesi, oksidatif stresin lokal üretildiğini ve bu hastalıkların patogenezinde rol oynadığını düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler : Plevral sıvı, TOS-TAS, Transüda, Eksüda
Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda CPAP tedavisinin PROBNP ve kardiyak markırlar üzerine etkisi
Bu çalışmada, kardiyak fonksiyonları normal olan obstruktif uyku apne sendromlu hastalarda, apnelerin kardiyak stresin belirteci olan pro-BNP ve kardiyak markırlar üzerine etkisi ve CPAP tedavisi sonrasında değişiklik olup olmadığı değerlendirildi. Prospektif olarak yürütülen çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Merkezi'ne başvuran ve obstrüktif uyku apne sendromu tanısı konulan 30 hasta dahil edildi. Hastaların pro-BNP ve kardiyak markır düzeyleri CPAP tedavisi öncesi ve sonrasında değerlendirildi. Pro-BNP düzeyleri 25 hastada normal (%83.3) iken 5 hastada (%16.7) yüksek bulundu. Obstruktif uyku apne sendromu evreleriyle pro-BNP düzeyleri arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0.534). Hastaların ilk başvurularındaki Troponin-I ortalaması 0.007±0.036 ve CPAP tedavisi sonrası 0.003±0.018 olarak bulundu (p=0.326). İlk başvurudaki AST ortalaması 16.9±5.50 iken CPAP tedavisi sonrası 19.4±12.6 olarak bulundu (p=0.229). İlk kreatin kinaz ortalaması 100.10±56.63, CPAP tedavisi sonrası 110.20±55.95 olarak bulunmuştur (p=0.363). İlk CK-MB ortalaması 1.62±1.16, CPAP tedavisi sonrası 1.81±1.16 olarak bulundu (p=0.224).Sonuç olarak, pro-BNP ve kardiyak markır (CK, CK-MB, Troponin-I, AST) düzeyleri CPAP tedavisi öncesi normaldi ve CPAP tedavisi sonrası bu parametrelerde anlamlı bir değişiklik olmadı. Bu çalışmada serum proBNP, CK, CK-MB, Troponin-I ve AST düzeylerinin nokturnal hipoksemi/hipoksinin ortaya çıkardığı myokardiyal hasarı göstermede yetersiz kaldığı sonucuna varılmıştır.Anahtar kelimeler: OUAS, proBNP, CK-MB, Troponin I, CPAP.
Dizel egzoz partiküllerinin (DEP) serumlu ortamda insan akciğer epitel hücre canlılığı üzerindeki etkisi
Partiküler hava kirliliği ile solunum hastalıkları arasında yakın bir ilişki gösterilmesine rağmen altta yatan mekanizmalar açık değildir. Çalışmalarda, dizel egzoz partiküllerinin (DEP), serumsuz kültür ortamında hava yolu epitel hücre proliferasyonuna yol açtığı gösterildiği halde, inflame hava yollarında gözlenene benzer serumlu ortamda DEP'nin hava yolu hücre canlılığını etkileyip etkilemeyeceği bilinmemektedir. Çalışmamda, DEP'nin serumlu (FCS) kültür ortamında A549 hücre canlılığı üzerindeki etkilerini ve altta yatan mekanizmaları araştırmayı amaçladım.A549 hücre kültürleri 12 kuyucuklu `plate'lerde ekilerek, %0-10 FCS'li ortamda N-asetil sistein (NAC), c-jun N-terminal kinaz (JNK), extra regulated kinaz (ERK) ve nükleer faktör (NF)-?B inhibitörlerinin varlığında veya yokluğunda 0-1000?g/ml DEP'e maruz bırakılarak, hücre canlılığı MTT boyama tekniği ile değerlendirildi. `Flask'lara ekilen hücreler %3.3 FCS ortamında 200?g/ml DEP'e maruz bırakılarak, akım sitometri tekniği (FACS) ile apoptozis çalışıldı. Benzer flasklardan elde edilen hücrelerde p21, p27 ve p53 proteinlerinin mRNA ekspresyonu gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (RT-PCR) ile araştırıldı.Serumsuz ortamda, DEP (50-200?g/ml) hücre canlılığını artırırken, %1 FCS'li ortamda bu etki gözlenmedi. %3.3 FCS ortamında ise 50-1000?g/ml DEP hücre canlılığını baskılarken, %10 FCS varlığında bu etki ortadan kalktı. Hücreler %3.3 FCS varlığında çalışma drugları ile inkübe edildiğinde, NAC (3.3-33mM) ve JNK (10-33 ?M), ERK (3.3-33?M) ile NF-?B (3.3-33?M) inhibitörleri hücre canlılığını baskılarken, 200?g/ml DEP eklendiğinde sadece 33mM NAC ve 33?M JNK inhibitörü hücre canlılığını azalttı. DEP, FACS çalışmalarında hücre apoptozisini etkilemezken, p21 ekspresyonunda bir artış eğilimi gözlendiyse de, teknik sorunlardan dolayı p21, p27 ve p53 mRNA ekspresyonu istatistiksel olarak değerlendirilemedi.Bu bulgular DEP'nin ödemli hava yollarında hava yolu epitel hücre canlılığını baskılamak suretiyle astım ve KOAH gibi hastalıklarının patogenezinde rol oynayabileceklerini düşündürmektedir. Ancak altta yatan mekanizmaların araştırılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Kalp yetmezlikli hastalarda uykuyla ilişkili solunum bozuklukları ve adaptif servo-ventilasyonun etkileri
Kronik kalp yetmezlikli hastalarda obstrüktif apne, santral apne, cheyne-stokes solunumu gibi uykuda solunum bozuklukları görülebilmektedir. Kalp yetmezlikli hastalardaki bu solunum bozuklukları hastalığın prognozunu etkileyebilmektedir.Bu çalışmada amaç, kalp yetmezlikli hastalarda uykuda solunum bozukluklarını ortaya çıkarmak ve yeni bir tedavi modalitesi olan adaptif servo-ventilasyonun (ASV) bu solunum bozukluklarına etkisini ortaya koymaktır. Prospektif olarak yürütülen çalışmada Şubat 2011 ? Haziran 2012 arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji ve Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran kronik kalp yetmezlikli 32 hasta çalışmaya alındı. Tek gecelik polisomnografi (PSG) tetkiki yapıldı. PSG sonuçlarına göre hastalarımızda uykuyla ilişkili solunum bozuklukları oranı %96,7 olarak saptandı. Bunların %90'ında obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS), %6,7'sinde santral apne sendromu (SAS) saptanırken sadece %3,3'ünde AHI<5 olarak bulundu. Apne hipopne indeksi (AHI) > 5 olan hastalara her biri ayrı gecede ve en az 3 gün arayla sürekli pozitif havayolu basıncı (CPAP) ve ASV titrasyonları yapıldı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, semptomları, uyku etkinlikleri, apne-hipopne indeksleri, solunumsal olayların dağılımları, minimum SpO2 değerleri, Cheyne-Stokes solunumu (CSS) varlığı, ekokardiyografi bulguları kayıt edildi. Solunum fonksiyon testleri, 6 dakika yürüme mesafeleri, transferin ve pro-BNP değerlerine ASV titrasyonu öncesi ve sonrasında bakıldı. Hastalar AHI'lerine göre gruplandırıldığında, 30 hastanın 18'inde ağır, 4'ünde orta, 5'inde hafif OUAS, 2'sinde SAS saptandı. Bir hasta normal (AHİ<5/saat) olarak değerlendirildi. PSG ve CPAP, ASV titrasyonları yapılan 7 erkek 1 kadın hastada obstrüktif apne, santral apne, AHİ, arousal ve SpO2 min değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı (sırasıyla p=0,001 p=0,016 p=0,001 p=0,015 p=0,008). ASV'nun tüm CSS'larını düzelttiği saptandı. ASV titrasyonu sonrası değerlendirilen sekiz hastanın pro-BNP, yürüme mesafesi ve FVC ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı (sırası ile p=0,036 p=0,018 p=0,018).Sonuç olarak kalp yetmezlikli hastalarda saptanan CSS ve santral apnelerin CPAP uygulaması ile sebat ettiği, bir gecelik ASV uygulaması ile ortadan kalktığı saptanmıştır. ASV titrasyonunda obstrüktif apneler ve AHI'de CPAP'a kıyasla daha fazla baskılanmasına rağmen anlamlı fark saptanmamıştır. Tek gecelik ASV uygulamasının serum pro-BNP seviyelerinde anlamlı düşüş ve FVC ölçümlerinde ve 6 dakika yürüme mesafelerinde anlamlı artış sağladığı görülmüştür.Anahtar kelimeler: Santral apne sendromu (SAS), Kalp Yetmezliği, Pro-BNP, Adaptif servo-ventilasyon (ASV), Cheyne-Stokes solunumu (CSS).
Trombolitik uygulanan masif/submasif pulmoner emboli hastalarında erken dönem mortalite ve uzun dönem kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon (KTEPH) oranlarını etkileyen faktörlerin retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Pulmoner emboli (PE), miyokard enfarktüsü ve inmeden sonra kardiyovasküler ölümlerin en sık nedenidir. Masif PE olgularında erken dönem hastane mortalitesi %15'in üzerindedir ve ölümlerin %50'den fazlası ilk saatler içinde gerçekleşmektedir. PE atağını takip eden ilk iki yılda KTEPH kümülatif insidansı %0,1 – 9,1 arasında değişmektedir. Bu çalışmada, masif/submasif PE nedeniyle fibrinolitik tedavi alan hastalarda erken ve geç dönem mortalite ve morbidite ile bunları etkileyen klinik faktörlerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Kliniğimizde 2012-2024 yılları arasında masif/submasif PE tanısıyla fibrinolitik tedavi (alteplaz) uygulanmış tüm hastalar çalışmaya dahil edildi. Otomasyon sisteminden masif/submasif pulmoner emboli tanısıyla fibrinolitik tedavi alan tüm olgular tespit edildi ve değerlendirildi. Bulgular: Toplam 50 olgu (31 kadın, %62; 19 erkek, %38) çalışmaya dahil oldu. Olguların yaş ortalaması 64±16 yıl (min: 21 – max: 93) olup, median izlem süresi 1661 gündü (min: 1 – max: 4566 gün). Masif/submasif PE olgularında D-dimer negatifliği %2 oranında, kardiyak enzim yüksekliği ise %52 olguda tespit edildi. Hastaların 36'sı (%72) masif, 14'ü (%28) submasif PE olgularıydı. Fibrinolitik tedavisi acil serviste (%18), yoğun bakımda (%24) veya serviste (%58) uygulandı. Majör kanama (intrakranial kanama) 1 olguda (%2) görüldü. Olguların %26'sına yarı doz, %74'üne tam doz fibrinolitik uygulandı. İlk 2 günlük mortalite %10 (5/50), 10 günlük mortalite %26 (13/50) ve 30 günlük mortalite %28 (14/50) olarak bulundu. Malignite ve kalp yetmezliği öyküsü olanlarda erken mortalite ve geç mortalite oranları anlamlı olarak daha yüksekti. Yarı doz fibrinolitik tedavi alanlarda 30 günlük mortalite oranı, tam doz tedavi alanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (%53,8 e karşı %18,9 p=0,029). Kardiyak enzim yüksekliği de 30 günlük mortalite riskini artıran bir faktör olarak tespit edildi. Hipertansiyonu ve obezitesi olanlarda ise mortalite oranları anlamlı olarak daha düşüktü. Yaş, cinsiyet ve klinik tablonun masif ya da submasif olması, erken ve geç mortaliteyi anlamlı şekilde etkilemediği görüldü. Fibrinolitik tedavisinin acilde, serviste veya yoğun bakımda uygulanması mortalite oranlarını etkilemiyordu. Masif/submasif PE nedeniyle 30 gün içinde hayatını kaybeden hastalarda tanı anındaki nabız sayısı, üre ve kreatinin değerleri, sağ kalan hastalardan anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Trombolitik uygulanan masif ve submasif olgularda erken ve geç dönem mortalite farkı saptanmadı. Masif/submasif PE tanısıyla reperfüzyon tedavisi uygulanan tüm olgular için medyan sağ kalım 2352 gün (Standart Hata 304 gün) olarak bulundu. Kaplan-Meier sağkalım analizinde malignite ve kalp yetmezliği olan hastaların medyan sağ kalımı anlamlı olarak düşük bulundu. Malignite olsun ya da olmasın obezlerde medyan sağ kalım anlamlı olarak daha uzundu. Cox Regresyon analizine göre sağ kalımı malignite olumsuz, obezite ise olumlu etkileyen bağımsız risk faktörleriydi. KTEPH değerlendirmesi yapılan 21 hastanın 6'sında (toplam olguların %12'sinde; 6/50) KTEPH geliştiği tespit edildi. KTEPH gelişen hastaların başlangıç pulmoner arter sistolik basınç ortalaması, KTEPH gelişmeyen hastalardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti. Sonuç: Masif/submasif PE tanısıyla reperfüzyon tedavisi uygulanan hastalarda malignite, obezite ve yarı doz fibrinolitik tedavi gibi faktörlerin mortalite ve morbidite üzerindeki etkileri daha kapsamlı çalışmalarla incelenmelidir.
Obstrüktif uyku apne sendromu izole pozisyonel ve izole rem bağımlı fenotiplerinin klinik, demografik özelliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) fenotiplerinden sık görülen izole pozisyonel ve izole REM bağımlı OUAS tanılı hastaların klinik ve demografik özelliklerinin karşılaştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve yöntem: Toplam 3742 hastanın PSG sonuçları değerlendirildi. İzole REM bağımlı OUAS tanı kriterini karşılayan toplam 35 hasta tespit edildi. Buna karşılık olarak en yakın tarihten geriye doğru ardışık olarak tespit edilen ve izole pozisyonel OUAS kriterlerine uyan 35 hasta çalışmaya dahil edildi. En yakın tarihten geriye doğru ardışık olarak Normal PSG olarak sonuçlanan 30 hasta da kontrol grubu olarak seçildi. Bulgular: Çalışmaya 45 kadın, 55 erkek toplam 100 olgu dahil oldu. Pozisyonel OUAS grubunda erkeklerin oranı (%82,9), REM bağımlı OUAS grubunda ve kontrol grubunda ise kadınların oranı (%60) istatistiksel anlamlı olarak daha yüksekti. REM bağımlı OUAS olgularının tamamı AHİ'ye göre hafif olgulardan oluşmaktayken, pozisyonel OUAS grubunun %48.6'sı hafif, %37.1'i orta ve %14.3'ü ise ağır OUAS olgularından oluşmaktaydı. OUAS majör semptomlarından horlama ve tanıklı apne REM bağımlı OUAS olgularında pozisyonel OUAS olgularına göre istatistiksel anlamlı olarak daha az sıklıkla görülmekteydi (%94.3 e karşı %28.6). Hatta horlama semptomu REM bağımlı olgularda kontrol grubundan bile daha az orandaydı (%28.6 ya karşı %56.7). Eşlik eden Diyabet ve hiperlipidemi REM bağımlı OUAS grubunda kontrol ve pozisyonel OUAS grublarına göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Yine Ca kanal blokörü kullanım oranı REM bağımlı OUAS grubunda anlamlı olarak daha yüksekti. Kontrol grubu yaş ortalaması diğer 2 gruptan anlamlı olarak daha düşüktü. Grupların kilo ortalamaları benzerdi. REM bağımlı OUAS grubunda boy ortalaması anlamlı olarak daha kısa, vücut kitle indeksi ortalaması ise anlamlı olarak daha yüksekti. Epwort Uykululuk Skoru pozisyonel OUAS grubunda anlamlı olarak yüksekti. REM bağımlı OUAS grubunda hemoglobin ve hematokrit değerleri anlamlı olarak daha düşük bulundu. Total AHİ ortalaması pozisyonel OUAS'da anlamlı olarak daha yüksekti. Pozisyonel OUAS'da supin pozisyondaki AHİ (fenotipik AHİ) ortalaması REM bağımlı OUAS'da REM sırasındaki AHİ ortalamasından anlamlı olarak daha yüksekti (39,2 ± 23,5 karşı 26,3 ± 11,9). Desaturasyon indeksi pozisyonel OSAS grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Multivariate Lojistik Regresyon analizi İzole Pozisyonel OUAS'dan izole REM bağımlı OUAS grubunu ayırt eden bağımsız faktörlerin kadın cinsiyet (p=0,035, Wald=4,424, B=2,073) ve kalsiyum kanal blokörü kullanımı (p=0,027, Wald=4,890, B= -2,753) olduğunu gösterdi. Sonuç: Çalışmanın sonuçları REM OUAS'ın asemptomatik ve düşük AHİ'li ancak yüksek komplikasyona sahip kadın olgulardan oluştuğunu gösterdi. Bulgular OUAS'ın erkek hastalığı olduğu klasik savını desteklememektedir. Toplumda olası tanı konmamış çok sayıda kadın OUAS hastası olabileceği, obez kadınlarda semptom olmasa dahi OUAS açısından dikkatli olunması gerektiği kanaatindeyiz. Bu konuda daha geniş kapsamlı çok ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler; Uyku Apne; cinsiyet; REM bağımlı uyku apne; pozisyonel uyku apne; uyku apne fenotipleri; horlama; diabet; kalsiyum kanal blokörü
Astım hastalarında obstrüktif uyku apne hipopne sendromu
Amaç: Bu çalışmada astımlı olgularda OSAS sıklığını ve OSAS'ın astım şiddeti ve kontrol düzeyi üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık.Giriş: Obezite sık rastlanan her iki hastalık içinde ortak risk faktörüdür. Yine üst solunum yollarında anatomik ve fonksiyonel anomaliler ve reflü ortak birlikteliktir. Astım semptomlarının gece arttığı bilinen bir gerçektir. Üstelik OSAS'da fizyopatolojisinin odak noktası olan üst solunum yollarının astımda da etkilenen önemli bir bölge olması bu iki hastalığın birbirleri üzerine nedensel olabilecek etkileşimini araştırmaya sevk etmektedir.Yöntem: Göğüs Hastalıkları Polikliniğine başvuran ardışık 50 erişkin astımlı hasta (35 kadın/ 15 erkek) çalışmaya alınarak polisomnografi uygulandı.Bulgular: Astımlı hastalarda OSAS oranı %40 (orta ve ağır OSAS %16) olarak bulundu. Astım şiddetine göre OSAS oranları açısından anlamlı fark saptanmadı. Astımda daha iyi kontrol düzeyi sağlandıkça OSAS görülme sıklığı artmakta idi ancak farklar istatistiksel olarak anlamlı değildi. OSAS bulunan astımlı olguların hepsinde horlama mevcuttu. Habitüel horlaması, tanıklı apne ve gündüz aşırı uyku hali semptomları olan astımlılarda olmayanlara göre OSAS görülme sıklığı anlamlı olarak yüksekti. Majör semptomların birlikteliği arttıkça OSAS görülme sıklığı da anlamlı olarak artıyordu. Astımlı olguların boyun çevresi ve vücut kitle indeksleri arttıkça Apne-Hipopne İndeksi ve OSAS şiddeti anlamlı olarak artmakta idi. Triseps yağ kalınlığı ile astım şiddeti arasında anlamlı pozitif korelasyon tespit edildi.Sonuç: Erişkin astım hastalarında normal topluma göre çok yüksek oranda OSAS bulundu. Özellikle obez ve boyun çevresi kalın astımlı hastalar OSAS semptomları yönünden mutlaka sorgulanmalıdır. Astımlılarda majör OSAS semptomu varlığında polisomnografik inceleme mutlaka yapılmalıdır. Horlamanın olmaması astımda OSAS'nu dışlamada önemli olabilir.Her iki hastalığın birlikteliğini, etkileşimini ve uzun dönem sonuçlarını ortaya koymak için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: astım, uyku apne, obezite, horlama
Akciğer kanseri semptom taramasının sigara bıraktırmadaki rolü
Giriş ve amaç: Sigara kullanımıyla ciddi ve ölümcül hastalıklar arasında ilişkilerin ortaya konmasından sonra sigara kontrolü için çalışmalar başlatılmıştır. Sigaraya hiç başlamamak en etkili ve yararlı yöntem olmakla beraber, sigara içmekte olanların bu davranışlarından vazgeçmelerini sağlamak üzere de çaba gösterilmesi önemlidir. Tarama yöntemleri sigara bırakma motivasyonu artırarak sigara bırakmada etkili olabilmektedir. Bu çalışmada Düzce ilinde 30 yaş ve üzeri sigara içenlerde akciğer kanseri semptom taramasının sigara bırakmadaki rolünü araştırmak amaçlandı.Yöntem: Düzce ilinde, deprem sonrası yapılan kalıcı konutlarda randomize 700 hane seçilerek 30 yaş üzeri sigara anamnezi olan 500 olgu çalışmaya alındı. Olguların demografik özellikleri, sigara alışkanlıkları ve akciğer kanseri semptomları (hemoptizi, kronik öksürük, göğüs ağrısı, kilo kaybı, ses kısıklığı ve çomak parmak) bir anket formuyla yüz yüze görüşmeyle sorgulandı. Sigaranın akciğer kanseri için önemli bir risk faktörü olduğu vurgulandı ve bu semptomlardan en az bir tanesi olanlara Göğüs Hastalıkları poliklinik kontrolü önerildi. 500 olgunun 25 tanesi geçmişte sigarayı çeşitli yıllarda bırakmış olgulardan oluşmaktaydı. Bu olgular çalışma grubunun kendiliğinden bırakma oranlarını hesaplamada kullanıldı. Halen aktif sigara içen 475 olgunun 353'üne 6 ay sonra telefonla ulaşılarak sigara alışkanlıkları yeniden sorgulandı.Bulgular: Toplam 353 sigara içen olgunun 32 (%9,1) kadın, 321 (%90,9) erkekti. Yaş ortalaması 46±9, ortalama 36±24 paket/yıl sigara anamnezi olan olgulardan oluşuyordu. 130'u (%36,8) sigarayı bırakmayı düşünüyordu ve 65'i (%18,4) sigarayı bırakmayı denemişti. 6 ay sonraki kontrolde 17 olgu (%4,8) sigarayı bırakmış, 59 olgu (%16) sigarayı azaltmış, 2 olgu (%0,6) ise artırmıştı. Sigarayı bırakanların hiçbiri ilk görüşmede bırakmayı düşündüğünü söyleyenler veya daha önce bırakmayı deneyenlerden değildi. Sigarayı bırakanların yaş ortalaması daha yüksekti (p=0.044) ve daha uzun süredir sigara içme öyküleri vardı (p=0.001). Hemoptizi ve çomak parmak semptomlarının varlığı sigara bırakma oranlarını anlamlı olarak artırmaktaydı (sırasıyla p=0.048, p=0.013). Başlangıçta sorgulanan 500 sigara anamnezli olgunun 25'i ortalama 5 yılda sigarayı bırakmıştı (yılda ortalama 5 olgu). Çalışma grubunun yıllık kendiliğinden bırakma oranı %1 (5/500) idi. Bu çalışmada akciğer kanseri semptom sorgulamasından 6 ay sonraki bırakma oranı (%4,8), kendiliğinden sigarayı bırakma oranından (%1) anlamlı olarak yüksekti (p=0,001).Sonuç: Akciğer kanseri semptom taramasıyla sigara bırakma oranları artırılabilir. Bu çalışmada doktorların poliklinik hastalarına yaptıkları telkinle benzer düzeyde sigara bırakma oranlarına ulaşılmıştır. Sigara bırakma poliklinikleri yanında bu tip çalışmalar da sigara mücadelesine katkıda bulunabilir.Anahtar Kelimeler: sigara bırakma; akciğer kanseri tarama; hemoptizi; çomak parmak
Fındık fabrikası çalışanlarında solunum sistemi yakınma ve bulguları ve solunum fonksiyon testleri
Giriş: Bitkisel kökenli organik tozların inhale edilmesi astım, astım benzeri sendrom ve hipersensivite pnömonitisi gibi çeşitli hastalıklara neden olabilmektedir. Çalışmanın amacı fındık fabrikasında çalışan işçilerde solunum fonksiyon ölçümleri, solunumsal anket ve iç ortam toz partikül ölçümü yaparak solunumsal sağlık etkilerini değerlendirmektirYöntem: Düzce ilinde bir fındık fabrikasında farklı departmanlarda çalışan toplam 150 işçi çalışma grubu olarak ve hastanede büro elemanı olan 70 çalışan kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Olgulara bir anket formuyla, yaş, cinsiyet, anket yapılan yer, boy, kilo, sigara kullanımı, çalışma yeri ve süresi, iş öncesi astım-allerji öyküsü, diğer solunum hastalıkları öyküsü, solunumsal semptomların varlığı (öksürük, dispne, balgam, göğüste baskı hissi, sıkışıklık, nefessizlik) ve mesleki ilişkisini, allerjik belirtileri (konjonktivit, rinit vb) ve mesleki ilişkisini içeren sorular soruldu. Vardiya öncesi ve sonrası solunum fonkiyon testi uygulandı. Çalışma alanı ve dış ortam havası toz partikül ölçümü yapıldıBulgular: Fındık işçilerinde solunumsal semptomlardan nefessizlik semptomu (%6) anlamlı oranda yüksek bulundu (p=0.029). Solunum fonksiyon ölçümlerinin vardiya öncesi ve sonrası FVC, FEV1, FEV1/FVC ve FEF25-75 değerlerinin tümünün kontrol grubuna göre düşük olduğu tespit edildi. Kontrol grubuna göre vardiya sonrası % 10'dan fazla FEV1 düşüklüğü 9 işçide görüldü (p=0.029Sonuç: Bazı gıda işleme sektörlerinde (un, çay, kahve) ve pamuk sektöründe çalışanlarda gözlenen solunumsal etkilenmelerin fındık sektöründe de gözlendiği, etkili toz kontrolünün işçilerin sağlığını olumlu yönde etkileyeceği anlaşılmıştırAnahtar kelimeler: SFT, fındık işçisi, toz konsantrasyonu, solunumsal semptomlar
Periyodik akciğer film taramaları standartlara uygun mu ?
Giriş: İşçi sağlığında çok önemli yeri bulunan periyodik akciğer film taramalarının teknik ve kalite standartlarına uygun olup olmadığını belirlemektir.Yöntem: Standart Profil fabrikasında çalışan 400 işçinin daha önce (2009 yılında) çekilmiş akciğer grafilerinin teknik ve kalite standartlarına uygunluğunu 3 yorumcu ile değerlendirildi.Bulgular: Pulmonolog (%52) filimlerin dozunu diğer iki okuyucudan (radyolog; %44.3, asistan; %30.4) daha sık olarak normal bulmuştu.. Pulmonologun (%81.7) filimleri inspiryumda çekilmiş olarak yorumlama sıklığı diğer iki okuyucudan daha azdı. Pulmonologun (%53.5) filimleri simetrik bulma oranı diğer 2 okuyucudan daha yüksekti Skapulaların ekarte edildiğini en sık bildiren gözlemci asistandı (asistan; %55.9). Apekslerin izlenebildiğini en az sıklıkta belirten gözlemci asistandı (asistan; %92.3,). Asistan gözlemci akciğerlerin kasete sığdığını en az sıklıkta belirtmişti. Filimlerin yumuşak çekilmiş olmasıyla ilgili Gözlemci 1 ile 2'nin (radyolog ve pulmonolog) yorumları arasında mükemmel uyum vardı. Filmin sert teknikle çekilmiş olmasında ise Gözlemci 2 ile 3 (pulmonolog-asistan) arasında mükemmel uyum vardı.. Asistan gözlemci en sık nodül (%10.9) ve infiltrat (%3.2) saptarken, pulmonolog amfizem (%7.2) ve bronşektazi (%1.7) gözlemişti. En sık plevral bozukluk saptayan gözlemci pulmonolog idi. Santral yapılarda en sık bozukluk saptayan gözlemci pulmonolog idi.Sonuç: Akciğer filimlerin kalitesinin artırılması için filimlerin teknik standardizasyonu ve çekim prosedürünün düzeltilmesi gereklidir. Filimleri okuyan herkesin denetlenmesi ve teknisyenlerin sürekli eğitimi gereklidir.Anahtar kelimeler: Film kalitesi, okuyucular arası farklılık, peryodik tarama, işçi sağlığı
Noninvaziv mekanik ventilasyon sırasında PaCO2 düzeyinde düşmeyi etkileyen ventilatör dışı faktörlerin belirlenmesi
Bu çalışma, hiperkapnik solunum yetmezliği ile yoğun bakım ünitesine kabul edilen hastalarda NİV başarısını etkileyen ventilatör dışı faktörlerin tespit edilmesi amacıyla yapıldı. Bu prospektif kohort çalışmasına GÜTF Göğüs Hastalıkları YBÜ? ye Ocak 2010-Kasım 2012 tarihleri arasında hiperkapnik solunum yetmezliği ile kabul edilen 41 hasta alındı. Bu hastalar en az 96 saat takip edildi. İlk 72 saatte PaCO2?de ?10mmHg düşüşün olduğu hastalar başarılı (Grup 1), olmadığı hastalar ise başarısız (Grup 2) kabul edildi. NİV tedavisi alan hastalarda PaCO2 düşüşü üzerinde yaş, APACHE II skoru, enfeksiyon belirteçleri, bronkospazm, kalp yetmezliği, tiroid fonksiyonları ve ölü boşluk solunumunun (VD/VT) etkisine bakıldı. Çalışmaya alınan 41 hastanın 28?i Grup 1 de, 13?ü Grup 2 de yer aldı. Gruplar arasında ventilatör parametreleri açısından fark bulunmadı (p>0,05). Başarılı olan hastaların daha genç (p:0,048), başlangıç PaCO2 düzeyi (p<0,0001), serbest T3 değeri (p:0,045) ve EF?si (0,004) daha yüksek , 1. gün (p:0,043), 2. gün (p:0,039) ve 3. gün (p:0,015) ölü boşluk solunumu daha düşük, stabil dönem (p:0,013), 1. gün (p:0,017) ve 2. gün (0,025) % beklenen FEV1 değerleri ile stabil 76dönem (p:0,002), 3. gün (p:0,046)ve 4. gün (p:0,017) % FEV1/FVC oranının daha düşük olduğu görüldü. Başarısız olan hasta grubunda ise 1. (p:0,014) ve 3. (p:0,031) gün ölçülen CRP düzeyininde yüksek olduğu görüldü. NİV başarısını öngören faktörlerine baktığımızda başlangıç PaCO2 (OR:1,59 GA%95:1,1-2,3 p:0,014), sT3 (OR:12 GA%95:1,51-101 p:0,019) ve VD/VT (OR:1,23 GA%95:1,01-1,52 p:0,048) değerlerinin bağımsız risk faktörleri olduğu tespit edildi. Bu çalışmanın sonuçları hiperkapnik solunum yetmezliğinde NİV tedavisine beklenen cevabın alınamadığı durumlarda hastalarda ölü boşluk solunumuna neden olabilecek faktörlerin, tiroid fonksiyonlarının ve bronkodilatör tedavinin yeniden gözden geçirilmesinin yararlı olabileceğini düşündürmüştür.
Kronik obstrüktif akciğer hastalarında ağırlık derecesine göre 16-KDA clara hücre proteini (CC16) düzeyleri
Kronik Obstüriktif Akciğer Hastalarında Ağırlık Derecesine Göre 16-KDA Clara Hücre Protein(CC16) Düzeyleri Giriş ve Amaç: Clara Hücre Proteini (CC16) solunumsal bronşiollerde yer alan siliasız Clara hücreleri ve büyük veya küçük havayollarındaki siliasız kolumnar epitel hücreleri tarafından salınan bir proteindir. CC16 proteini immün baskılayıcı özelliktedir ve oksidatif stres ile karsinogeneze karşı koruyucudur. Kronik Obstruktif Akciğer Hastalıkları?nda (KOAH) ve sigara kullananlarda olasılıkla tüketime ve epitelyel hasara bağlı olarak akciğerlerdeki düzeyleri azalmış olarak bulunmuştur. Ancak KOAH olgularında CC16 serum düzeyleri ile ilgili çalışmalar farklı sonuçlar vermiştir. Araştırmamızın amacı KOAH hastalarımızda hastalığın ağırlık derecesi (solunum fonksiyon testleri ve arter kan gazı ölçümleri ile), mesleki ve çevresel karşılaşma öyküsü, sigara kullanımı ile serum CC16 düzeylerinin ilişkisini tartışmaktır. Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları polikliniğinde takipli 83 KOAH hastasının demografik özellikleri, sigara öyküleri, solunum fonksiyon testleri ve serum CC-16 düzeyleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya katılan 83 hastanın yaş ortalaması 64.5 ± 9.2 idi (min: 39- max: 87). Hasta grubunun çoğunluğu erkeklerden oluşmaktaydı. Meslek açısından sıralamada öncelikle işçi ve çiftçiler gelmekteydi. Hastalar büyük oranda ilçe ve köylerde yaşamaktaydı. Sıklıkla ilkokul mezunu idiler. Sıklıkla sigarayı bırakmışlardı. Olguların çoğunu orta ve ağır hastalar oluşturmaktaydı KOAH olgularının CC16 düzeyi hastalığın ağırlığı arttıkça yükselmekteydi. Ancak farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sigara kullananlarda CC16 düzeyleri daha yüksekti ancak gruplar arasındaki farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi. Kadın hastaların CC16 düzeyi (5.44 ± 1.07) erkek hastalardan daha yüksekti (5.13 ± 0.99) ancak farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0.448). KOAH olgularının çoğu evde ısınma amacıyla kömür sobası kullanırken (%90.5), hayvan besleyenlerin oranı %56 idi. Evlerine yakın (1 km lik alanda) fabrika bulunduğunu bildirenlerin oranı %27.4 idi. iii KOAH olgularının yaşları ile CC16 düzeyleri arasında negatif bağıntı bulunmaktaydı (r=-0.427, p=0.005). Regresyon analizi ile yaş CC16 düzeyleri üstünde bağımsız olarak etkili bulundu (Beta=-0.429, t= -4.367, p=0.003). Sonuç: KOAH hastalarında serum CC-16 seviyelerinin hastalık ağırlığı artıkça yükseldiği bulundu. Ancak bu sonuçlar istatiksel olarak anlamlı değildi. Bu konuda yapılan çalışmalarda da çelişkili sonuçlar vardır. CC-16 proteininin klinik kullanımda yerini alması için KOAH ve CC-16 ilişkisini ortaya koyan daha çok çalışma yapılması gerekmektedir.
Obstruktif uyku apne sendromunda derin ven trombozu sıklığının değerlendirilmesi
Obstruktif Uyku Apne Sendromunda Derin Ven Trombozu Sıklığının Değerlendirilmesi GiriĢ ve Amaç: Obstruktif Uyku Apne Sendromu‟nun (OUAS) serebrovasküler ve kardiyovasküler morbidite ve mortaliteyle iliĢkili olduğu bilinmektedir. Son dönemde OUAS ile venöz tromboemboli arasında nedensel bir iliĢki olduğunu düĢündüren çalıĢmaların sayısı giderek artmaktadır. Bu çalıĢmada OUAS olgularında derin ven trombozu (DVT) sıklığını araĢtırmak amaçlanmıĢtır. Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Uyku Laboratuvarına baĢvuran, OUAS ön tanısıyla polisomnografi yapılan 1 yıllık süreçteki ardıĢık 239 hasta çalıĢmaya dahil edildi. Tüm olgulara D-dimer testi yapıldı. D-dimer (+) olgular Alt ekstremite doppler USG ile değerlendirildi. Bulgular: Olguların yaĢ ortalaması 52±12 yıl olup %31,8‟i (76/239) kadındı. OUAS (-) olgularda %9,5 (6/63), hafif OUAS‟da %8,8 (5/57), orta OUAS‟da %5,8 (2/34), ağır OUAS‟da ise %17,6 (15/85) oranında d-dimer pozitif bulundu. Ağır OUAS olgularında d-dimer pozitifliği (15/85) diğer tüm olgulara göre (13/154) anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla %17,6 ve %8,4, p=0,034). Ağır OUAS‟da d-dimer pozitiflik riski 2,3 kat artmaktaydı. D dimer (+) bulunan 28 olgunun 4‟ünde alt ekstremite doppler USG ile DVT tespit edildi (%14,2). DVT bulunan 4 olgunun tamamı ağır OUAS idi. Tüm ağır OUAS olgularının %17,6 sında (15/85) D-dimer pozitifliği mevcuttu. Ağır OUAS olgularının %4,7‟sinde (4/85) trombüs bulundu. D-dimer (+) ağır OUAS‟da tromboz sıklığı %26,6 (4/15) bulundu Sonuç: ÇalıĢmanın sonuçları ağır OUAS‟nın DVT için önemli bir risk faktörü olabileceğini göstermektedir. Aynı zamanda bu çalıĢmada elde edilen verilern ağır OUAS hastalarında DVT semptomlarının sorgulanmasının, d-dimer iii bakılmasının ve d-dimer pozitif ağır OUAS olgularının DVT proflaksisi açısından değerlendirilmesinin yararlı olabileceğini düĢündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Obstruktif Uyku Apne Sendromu ġiddeti, Derin Ven Trombozu, D-dimer
Bilinen kronik obstrüktif akciğer hastalığı solunum yetmezliği olan hastalarda avarege volume assured pressure support (avaps) ve bilevel positive airway pressure spontan /timed (bPAAP-s/t) modlarının göz içi basınca etkileri
Giriş: Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı (KOAH); tam olarak geri dönüşümlü olmayan, ilerleyici hava akımı kısıtlanması ile karakterize bir hastalıktır. Bu hastalık, zararlı gaz ve partiküllere özellikle sigara dumanına karşı oluşan enflamatuar bir süreç sonucu gelişir. İnflamasyon yalnızca akciğerlerle sınırlı olmayıp, sistemik özellikler de göstermektedir. Önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalık olan KOAH, şiddeti ve sıklığı artan alevlenmelerle seyreder. Biz, bu çalışma ile 2018 Haziran-Aralık tarihleri arasında KOAH tanılı, Tip 2 solunum yetmezliği gelişmiş 40 hastada BPAP S/T ve AVAPS modlarının göz içi basınca (GİB) , santral korneal kalınlığa (SKK) olan etkisini saptamayı amaçladık. Materyal-metot: Çalışmamızda atak tedavisi biten, arter kan gazı düzelen hastalarda sabah rutin kan gazı tetkik edildi. Diyabet tanısı olmayan hastalarda; GİB, görme keskinliği ve santral kornea kalınlığı (SKK) ölçüldükten sonra; 4 saat boyunca başlangıçta uygun görülen moda göre (AVAPS-BPAP S/T) non invaziv mekanik ventilasyon tedavisi sonrası tekrar GİB, SKK değerlendirerek modların GİB'e olan etkisine bakıldı. Bulgular: Göz muayenesi bulgularından NMV tedavisi sonrası, tedavi öncesine göre ortalama intraoküler basıncın istatistiksel anlamlı düzeyde arttığı görüldü (12,3 mmHg ye karşı 13,6 mmHg; p=0.001, tablo IX ve Şekil 5). SKK; NMV tedavisi sonrasında istatistiksel anlamlılığa yakın düzeyde azalmaktaydı (p=0.057). Sonuç olarak NMV tedavisi sonrası GİB'de artma ve SKK'da incelme saptadık. Daha önce literatürde böyle bir çalışmaya rastlanmamıştır.
Astımlı hastalarda fenotipik dağılım ve küme analizleri
Astım ile ilgili rehberlerde üzerinde fikir birliği bulunan tanı ve tedavi algoritmaları tanımlanmıştır. Ancak bu tanımlamaların hastalığın kliniğinde görülen farklı fenotiplerin hepsini birden yansıtması mümkün olmamaktadır. Bu çalışmanın amacı; Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi (GÜTF) Göğüs Hastalıkları Polikliniğine başvuran hastaların dosyalarının retrospektif incelenmesi ile pre-bronkodilatör FEV1, post-bronkodilatör FEV1, astım başlangıç yaşı kullanılarak hastaları kümelere ayırmak ve kümelerin ortak özelliklerini incelemektir. 1995-2013 yılları arasında GÜTF Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran, astım tanısı almış olan ve araştılması planlanmış olan verileri kaydedilen 246 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastalar Ağır Astım Araştırma Programı (Severe Asthma Research Program,SARP) algoritmasına göre pre-bronkodilatör FEV1, post-bronkodilatör FEV1 ve astım başlangıç yaşı kullanılarak beş fenotipik kümeye ayrılarak incelendi. Çalışmamızda Küme 4 hasta sayısı en fazla olan en geniş küme, Küme 5 ise hasta sayısı en az olan küme olarak saptandı. Allerjik rinit ve sinüzit en sık Küme 1 ve 2?de izlendi. Obezite ve gastro-özofageal reflü en sık Küme 5?te saptandı. Eşlik eden obezite ve gastro-özafagiyal reflünün Küme 5?teki fiks obstrüksiyondan sorumlu olabileceği düşünüldü. Kullanılan tedaviler incelendiğinde birden fazla çeşit kontrol edici ilacın en sık Küme 5?te kullanıldığı saptanmıştır. Bu durum Küme 5?te astımın kontrolünün güç olduğunu düşündürmektedir. Atopi ise SARP çalışmasından farklı olarak en sık Küme 2?de izlenmiştir. Sonuç olarak, pre-bronkodilatör FEV1, post-bronkodilatör FEV1 ve astım başlangıç yaşı olmak üzere oldukça kolay uygulanabilecek olan fenotipik sınıflandırma ve küme analiz yöntemlerinin Türk popülasyonunda da uygulanabileceği ve astım kontrolünü güçleştiren etkenlerin bulundukları kümeye göre öngörülüp tedavi stratejisini yönlendirebileceği düşünülmektedir.
Kollajen doku hastalığı ilişkili interstisyel akciğer hastalığı'nda survey üzerine etkili parametreler
Çalışmamızda interstisyel akciğer hastalığı (İAH) gelişmiş Kollajen doku hastalıkları (KDH)'de surveyi öngörmede rol oynayabilecek parametreleri saptamak, tanı anında hastalığın nasıl progresyon göstereceğini öngörebilmek amaçlanmıştır. Ocak 2010 – Ocak 2015 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji AD'de radyolojik olarak KDH-İAH tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların semptomları, demografik özellikleri, klinik, radyolojik ve laboratuar bulguları kaydedildi. Takip sürecinde exitus olan hastalar ile halen yaşayan hastaların verileri karşılaştırıldı ve sağ kalım üzerine etkili parametreler araştırıldı. Çalışmaya alınan 75 hastanın 55'i kadın, 20'si erkekti. KDH alt tipine göre gruplar arasında yaş ve cinsiyet dağılımı anlamlı farklılık gösterdi. En sık saptanan KDH alt tipinin Romatiod artrid (RA) ilişkili İAH olduğu görüldü. KDH alt tipi ile SFT parametreleri arasında istatistiksel bir fark olmadığı saptandı. En sık saptanan radyolojik bulgunun traksiyon bronşektazisi olduğu görüldü. Otuziki (%42.7) hastada fibrozis oranının >%10 olduğu saptandı. Fibrozis oranı >%10 olanlarda, FEV1/FVC hariç tüm parametrelerin anlamlı derecede düşük olduğu saptandı. Bir yıllık takip sürelerinin sonunda 4 hasta ex oldu. Ex olan hastaların daha yaşlı oldukları, tümünün kadın ve komorbiditesi olan hastalar olduğu görüldü. FEV1, FVC, FEV1/FVC, 6DYT mesafesinin bu hastalarda anlamlı derecede düşük olduğu görüldü. DLCO (Karbon Monoksit Diffüzyon Kapasitesi) değeri de her ne kadar ex olan hastalarda belirgin düşük olsa da istatistiksel olarak anlamlılığa ulaşmadı. Ex olan hastaların tümünde fibrozis oranının >%10 olduğu görüldü. Kadın cinsiyet, ileri yaş, komorbidite varlığı, düşük bazal solunum fonksiyon parametreleri, >%10 fibrozis oranı olan KDH-İAH hastalarının hastalık progresyonu ve mortalite açısından daha sıkı takip edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kollajen doku hastalıkları, interstisyel akciğer hastalıkları, survey
Sarkoidoz hastalarında uykuda solunum bozukluklarının klinik ve polisomnografik değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmada sarkoidoz hastalarında obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS) sıklığının ve buna etkili olan klinik faktörlerin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde tanı almış ardışık 60 sarkoidoz hastasına uykuda OSAS riskini değerlendirilmek için Epworth Uykululuk Ölçeği, Stanford Uykululuk Ölçeği, Pitsburg Uyku Kalitesi Ölçeği, Berlin Anketi, STOP ve STOPBANG anketleri uygulandı ve polisomnografi (PSG) testi yapıldı. Bulgular: Yaş ortalaması 50±11 olan 45 (%75) kadın, 15 (%25) erkek toplam 60 sarkoidoz hastası çalışmaya dahil oldu. Olguların 54'üne polisomnografi yapıldı. Polisomnografi yapılan olguların %70,4'üne (38/54) OSAS tanısı kondu. OSAS tespit edilen sarkoidoz olgularında ortalama yaş daha yüksek bulundu (47±13'e karşı 54±11, p=0,041). OSAS'lı sarkoidoz olguları daha şişmandı (VKİ 29,0±4,6 ya karşı 31,9±4,4 p=0,034). Pitsburg uyku kalitesi ölçeği, STOP ve STOP-BANG anketlerinde klinik açıdan yüksek riskli bulunan sarkoidoz hastalarında polisomnografiyle OSAS sıklığı anlamlı olarak daha yüksek bulundu (sırasıyla p=0,024, p<0,001ve p<0,001). Polisomnografi yapılan sarkoidoz olgularında evre 1'de %38,5 (5/13), evre 2'de %77,8 (28/36), evre 3'de ise tüm olgularda (5/5) OSAS tespit edildi. Sarkoidoz evresi arttıkça OSAS sıklığının arttığı tespit edildi (p=0,003). Sarkoidoz evresi arttıkça apne hipopne indeksi (AHİ) ortalaması da istatistiksel açıdan anlamlı olarak artmaktaydı (p=0,043). Sarkoidoz evresiyle AHİ'nin pozitif korelasyon gösterdiği tespit edildi (p=0,003, r=0,391). Tedavi gören sarkoidoz olgularında OSAS oranları hiç tedavi görmemiş olanlara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha yüksek bulundu. (%87,5 e karşı %56,7, p=0,018) . Yapılan multivaryant lojistik regresyon analizinde sarkoidoz olgularında OSAS riskini artıran tek bağımsız risk faktörünün hastalığın evresi olduğu tespit edildi (p=0.026). Sonuç: Sarkoidozda hastalığın evresiyle artan yüksek oranlarda OSAS tespit edildi. Özellikle ileri yaştaki, obez, steroid tedavisi alan ve akciğer parankim tutulumu olan (evre 2 ve 3) sarkoidoz olgularının OSAS riski açısından klinik ve polisomnografik olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Sarkoidozda yüksek OSAS prevalansının olası nedenlerini ortaya koymak için daha büyük ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Sarkoidoz, obstrüktif uyku apne, polisomnografi, uyku anketleri,
Obstrüktif uyku apne sendromu'nda pozitif hava yolu basıncı tedavisine uyumun solunum fonksiyonlarıyla ilişkisi
Amaç: OUAS (Obstrüktif uyku apne sendromu); uyku sırasında tekrarlayan tam (apne) veya parsiyel (hipopne) üst solunum yolu obstrüksiyonu epizodları ve sıklıkla kan oksijen saturasyonunda düşmenin eşlik ettiği bir sendromdur. Polisomnografi (PSG) günümüzde OUAS tanısında kullanılan altın standart yöntemidir. Uyku apne sendromunun tedavi edilmesi, uyku ve yaşam kalitesinde düzelme sağlamanın yanında, hastalığa bağlı oluşan ciddi komplikasyonların birçoğunun önlenmesini de sağlar. Bu hastalıkta temel tedavi modalitesi pozitif havayolu basıncı (Positive Airway Pressure-PAP) uygulamasıdır. Ancak tedavide cihaz uyumu konusunda sorunlar yaşanmaktadır. Biz de çalışmamızda hastaların PAP tedavisine uyumunun solunum fonksiyon testleri (SFT) ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç-Yöntem: 2016-2018 tarihleri arasında Göğüs Hastalıkları Anabilim dalı Uyku Laboratuarında OUAS tanısı koyulmuş ve PAP titrasyonu için yatırılmış, titrasyonu başarı ile yapılmış, PAP raporu düzenlenmiş PAP cihazını temin etmiş ve kullanmaya başlamış, çalışmaya katılmaya kabul eden hastalar çalışmaya dahil edildi. Hasta uyumunu etkileyen demografik özellikler, cihaz ve maske ile ilişkili şikayetler ve depresyon, anksiyete ölçekleri ile beraber hastalarımızın SFT parametreleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 98 bireyin %63'ü (n=62) erkekti ve bireylerin yaş ortalaması 52±9,6 (29-72) idi. Hastaların %67'si kullanılan cihaza uyum göstermekteydi. OUAS derecesine göre cihaza uyum gösteren ve göstermeyen bireylerin oranları arasında anlamlı düzeyde bir farklılık vardı (p<0,05). Ağır OUAS tanılı hastalar daha uyumlu idi. Cihaza uyumlu hastaların beck depresyon (BDÖ) ve beck anksiyete ölçek (BAÖ) puanları, uyumlu olmayan hastalarda ölçülen değerlerinden anlamlı düzeyde daha düşüktü (sırasıyla p<0,001 p=0,044 ). Her bir solunum fonksiyon test değeri açısından gruplar arasında anlamlı düzeyde fark saptanmadı (p>0,05). Cihaza uyum gösteren bireylerde nazal maske kullanma oranı, CPAP'ı tolere etmede zorlanmama, uykuya dalmada güçlük çekmeme, karında şişlik, maske nedeniyle yüzde yara görülmemesi, hava kaçağı görülmemesi, cihazdan fayda görme, gündüz uykululuk halinde azalma, uygun tedavi uygulandığını düşünme oranları, cihaza uyum göstermeyenlerden anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,05). Cihaza uyum gösterenlerde klostrofobi, basınçtan rahatsız olma, cihaza uyum göstermeyenlerden anlamlı düzeyde daha düşüktü (p<0,05 ). Bireylerin cihaza uyum sağlama durumunu etkilediği saptanan değişkenler alınarak oluşturulan ileriye doğru Wald çoklu lojistik regresyon modeli sonucunda BDÖ puanındaki artışın bireylerin cihaza uyum sağlamama Odds oranını 1,08 kat arttırdığı; hava kaçağı şikâyeti olan bireylerin şikayeti olmayan bireylere göre cihaza uyum sağlamama Odds oranının 6,82 kat; basınç rahatsızlığı şikâyeti olanların şikâyeti olmayan bireylere göre cihaza uyum sağlamama Odds oranının 5,21 kat; gündüz uykululuğunda azalma görülmeyen bireylerin görülenlere göre cihaza uyum sağlamama Odds oranının 5,87 kat daha fazla olduğu saptandı. Sonuç: SFT parametreleri ile PAP tedavisine uyum arasında ilişki saptanmamakla beraber, cihaz uyumuna etkisi olan anlamlı faktörler saptandı. OUAS tanılı hastalarda PAP tedavisine başlamadan önce, uyum açısından riskli gruplar tanımlanmalı, erken dönemde eğitim desteği sağlanmalıdır. Hastaların yakın takip edilmesi ve tedaviye bağlı şikayetlerinin çözümünün hastaların PAP tedavisine uyumunu arttıracağını düşünmekteyiz.
Hastanemize maluliyet için başvuran yeraltı kömür madeni işçilerinde radyolojik pnömokonyoz kategorisi ile solunum fonksiyon parametrelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, 2015-2017 yıllarında hastanemize pnömokonyoz maluliyet değerlendirmesi için başvuran ve Bülent Ecevit Üniversitesi (BEÜ) Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dal'ında pnömokonyoz heyetinde üç ILO okuyucusu tarafından ILO kriterlerine göre pnömokonyoz tanısı konmuş madencilerde solunum fonksiyon parametreleri ile bunların klinik radyolojik korelasyonlarının değerlendirilmesi amacı ile yapılmıştır. Toplam 613 dosyadan SFT yapamamış hastalar, Kömür İşçisi Pnömokonyozu (KİP) tanısına ek olarak tüberküloz ve kanser tanısı olanlar ve SFT- DLCO- vücut pletismografi tetkiklerinden biri eksik olan dosyalar çalışmadan çıkarıldı. 144 olgu çalışmaya dahil edildi. 20 olguda KİP saptanmadı ve bu olgular kontrol grubu olarak belirlendi. KİP tanısı alan ve almayan grup arasında demografik özellikler ve SFT parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. KİP tanısı alanlarda alt kategorik değerlendirmelere göre SFT parametrelerinde bir takım anlamlı farklılıklar izlendi ve bunların en belirgini kategori 1 basit KİP ile kategori B+C komplike KİP arasındaydı. KİP tanısı alan olgularda sigara içme öyküsü olan ve olmayan gruplar karşılaştırıldığında SFT sonuçları açısından anlamlı fark saptanmadı. KİP gelişimi açısından yaş, VKİ, yer altında çalışma süresi ve sigara içme öyküsü bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir risk faktörü saptanmadı. Sonuç olarak; her ne kadar KİP tanısı alan ve almayan grup arasında SFT parametreleri açısından anlamlı fark saptanmasa da KİP kategorisi arttıkça, özellikle FEV1/FVC ve %MMEF değerleri olmak üzere tüm akciğer fonksiyonlarında kötüleşme olabilmektedir. Bu nedenle kömür madeni işçileri radyografik olarak takip edilmesinin yanında spirometrik olarak da kötüleşme olup olmadığının takibi yapılmalı ve mutlaka sigara bırakma programlarına yönlendirilmelidirler. Anahtar Kelimeler: Pnömokonyoz, spirometri, obstrüksiyon
Acinetobacter kolonizasyonu ve infeksiyonunun, göğüs hastalıkları ünitesinde yatan hastaların prognozu ve hastane içi mortalite üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada, alt solunum yolundan alınan örneklerde Acinetobacter etkeni üremesi olan hastalarda seçilmiş parametrelerin mortalite üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: 01.01.2015-05.03.2019 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları servis ve yoğun bakım ünitesinde yatan ve balgam, trakeal aspirat veya bronş lavaj kültüründe Acinetobacter üremesi olan 173 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. 22 hasta çeşitli sebeplerle çalışma dışı bırakıldı. Toplam 152 vakanın bilgilerine ulaşıldı. Mortaliteyi etkileyebilecek klinik ve laboratuvar parametreleri değerlendirildi. Hastalar yatış sürecinde hayatını kaybeden ve taburcu edilen olmak üzere gruplandırılarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 107'si erkek (%70.4), 45'i kadın (%29.6) olmak üzere 152 hasta dahil edildi. Tüm hastaların yaş ortancaları 77 (31-69) idi. Hastalardan 93'ünün (%61.1) sigara kullanım öyküsü mevcuttu. Hastaların %59.2'si (n=90) hastane yatışı sırasında hayatını kaybetti, %40.8'i (n=62) tedavisi tamamlanarak taburcu oldu. Hayatını kaybeden ve taburcu olan hastalar karşılaştırıldığında gruplar arasında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı fark bulunmadı (sırasıyla p=0.133 ve p=0.958). Hastaların bir kısmının komorbid hastalıkları mevcuttu ancak gruplar arasında fark izlenmedi. 37 hastada (%24.3) Acinetobacter üremesi kolonizasyon olarak değerlendirildi. Hayatını kaybeden hastaların 8'inde (%8.9), taburcu olanların 29'unda (%46.8) Acinetobacter üremesi kolonizasyon olarak değerlendirildi. Gruplar arasında kolonizasyon açısından anlamlı fark görüldü (p<0.001). Hastaneye yatıştan itibaren üremenin olduğu ortanca gün değeri 9 (1-51)'du. 74 hastaya (%48.7) meropenem ve kolistin kombinasyon tedavisi uygulandı, antibiyotik seçimi açısından gruplar arasında anlamlı fark mevcuttu (p=0.018). Hastaların üreme olduğu dönemdeki vital değerlerine bakıldı, sadece kalp tepe atımının hayatını kaybeden grupta taburcu olan gruba göre daha yüksek olduğu görüldü (p=002). GKS'unun hayatını kaybedenlerde belirgin düşük, SOFA ve PSI skorlarının ise yüksek olduğu görüldü (p<0.001). Tedavi sonrasında üre ve kreatinin değerlerinin yükseldiği saptandı. Tedavi sonrası ürenin artışının, mortalite riskini 1.019 kat artırdığı (p=0.003) ve entübe olanların mortalite riskinin olmayanlara göre 7.252 kat fazla olduğu (p=0.003) bulundu. Dopamin ve noradrenalin alanlarda almayanlara göre mortalite riskinin daha fazla olduğu görüldü. Diğer değişkenler mortalite üzerine anlamlı risk faktörü olarak bulunmadı. Sonuç: Solunum yollarında Acinetobacter etkeni üremesi olan hastalarda mortaliteyle ilişkili olabileceği düşünülen belirli parametreler incelendi. Hastalığın kötü gidişatı, septik tabloya ilerleme, hipotansiyon ve verilen nefrotoksik tedavi üre yüksekliğine neden olmaktadır. Üre yüksekliği, entübasyon, dopamin ve noradrenalin kullanımının mortaliteyle ilişkili olduğu bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Acinetobacter, hastane kaynaklı pnömoni, kolistin, mekanik ventilasyon, mortalite
KOAH'lı hastalarda non-invaziv ventilasyon başarısızlığı pulse oksimetre ile değerlendirilebilir mi?
Giriş: KOAH akut alevlenmesi ile prezente olan hastalarda aşırı inspiratuar yük altında çalışan solunum kaslarında gelişen yorgunluk, zamanla solunumsal eforun azalması ve hiperkapni gelişimi ile sonuçlanır. Bu hastaların tedavisinde Non-invaziv mekanik ventilasyon (NIMV) uygulaması altın standart tedavi yöntemdir. Bununla birlikte hastaların yaklaşık beşte birinde NIMV başarısızlıkla sonuçlanır. Gecikmiş entübasyon; yoğun bakım ve/veya hastanede kalış süresini ve hastane iç ölüm riskini artırmaktadır. Bu nedenle, NIMV başarısızlığının erken tahmini önemlidir. Amaç: Plevral basınçta solunum siklusu boyunca oluşan dalgalanmalar (respiratory swings) arteryel nabızda da benzer dalgalanmalar oluşturur. Pleth variabílíte indeksi (PVI) ise solunum dalgalanmaları esnasında nabız oksimetre dalga formunda oluşan değişkenlik olarak tanımlanır ve plevral basınç değişimin boyutu ile ilişkilidir. Öyle ki respiratuar eforun non-invaziv göstergesi olarak gözükmektedir. Bizim bu çalışmamızda amacımız NIMV uygulamasının 1-2 saatinde PVI'daki değişimin erken NIMV başarısızlığını tahmininde yeri olup olmadığını test etmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Haziran 2022 ve Aralık 2022 tarihleri arasında Göğüs Hastalıkları kliniğimize, hiperkarbik solunum yetmezliği sebebi ile NIMV uygulanan toplam 56 KOAH tanılı hasta dahil edildi. Hem NIMV tedavisi başlangıcında ve hem de NIMV uygulamasından 1-2 saat sonrasında arter kan gazı, vital parametreler, Glaskow Koma Skoru ve PVI değerleri kaydedildi. NIMV başarısızlığı 24-48 içinde gelişen entübasyon ihtiyacı olarak tanımlandı. Bulgular: PVI değişimi (NIMV uygulaması 1-2 saat sonra) ile pH değişimi arasında pozitif (r=0,448), pCO2 değişimi ile de negatif bir korelasyon (r=-0,499) saptandı (p<0,001, p<0,001). NIMV başarısızlığını tahmin etmek için yapılan lojistik regresyon analizinde başlangıç Glasgow koma skalası düzeyi, NIMV sonrası (1-2. saat) ölçülen nabız sayısının dakikada 100 üzerinde olması ve PVI'de NIMV sonrası bazal değere göre artış olmaması NIMV başarısızlığını Öngörmede %92 AUC değerine sahipti. Sonuç: Bu çalışma göstermektedir ki PVI'nin, pH ve PCO2 değişimi ile yakın ilişkili olduğunu ve NIMV başarısızlığını tahmin etmede yeri olabileceğine işaret etmektedir.
Yüksek risk ve orta- yüksek riskli pulmoner emboli olgularında sağkalımı etkileyen prognostik faktörlerin retrospektif değerlendirilmesi
Giriş: Pulmoner emboli hemodinamik stabiliteyi bozarak hayatı tehdit eden bir hastalık olup hızlı tanı ve tedavi çok önemlidir. Tedavinin temelinde antikoagülan ajanlar bulunmaktadır. Sistemik trombolitik tedavi hemodinamik instabiliteyi engellemek ve mevcut instabiliteyi düzeltmek için kontrendikasyonu bulunmayan tüm yüksek riskli ve seçilmiş orta- yüksek riskli hastalarda endikedir. Amaç: Kliniğimizde yüksek risk ve orta- yüksek risk pulmoner emboli tanısı ile farklı dozlarda trombolitik tedavi alan hastalardaki komplikasyon ve mortalite durumlarına etki eden prognostik faktörleri incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 01.01.2013- 31.12.2022 tarihleri arasında kliniğimizde yatarak tedavi gören yüksek risk ve orta- yüksek risk pulmoner emboli tanısı alan hastalar retrospektif olarak incelendi. Etik kurul onayı alındıktan sonra çalışma süresi içerisindeki 10 yılda trombolitik tedavi alan toplam 115 hastanın bilgilerine hastane kayıtlarından ulaşıldı. Hastaların demografik ve laboratuvar verileri, bilgisayarlı tomografi pulmoner anjiyografi (BTPA), ekokardiyografi bulguları ve 1 yıllık izlemde meydana gelen komplikasyonlar (intrakraniyal hemoraji, gastrointestinal hemoraji, minör kanama, pulmoner reemboli, kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon) ve mortalite durumları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 115 olgunun (%47,8 erkek) yaş aralığı 26- 91 ve yaş ortalaması 66.25±14,77 idi. 73 olguya (%63,5) yüksek riskli pulmoner emboli olarak tam doz trombolitik, 42 olguya (%36,5) orta- yüksek riskli pulmoner emboli olarak yarım doz trombolitik tedavi uygulanmıştı. Tanı anında oksijen ihtiyacı olan, hipotansif olan ve yaşı ileri olan olgularda mortalite istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p değerleri <0,001). CRP, kardiyak belirteçler (troponin/ Pro- BNP) ve Charlson Komorbidite İndeksi mortalite ile ilişkili bulundu (sırasıyla p= 0,038, p= 0,043 ve p= 0,008). Koroner arter hastalığı (KAH) ve Konjestif kalp yetmezliği (KKY) varlığında, mortalitede istatistiksel anlamlı yükseklik saptandı (sırasıyla p= 0,012 ve p= 0,005). Yarım doz veya tam doz trombolitik tedavi uygulanan hasta grupları arasında komplikasyon ve mortalite açısından istatistiksel bir fark bulunmadı. Sonuç: Bu çalışmada yarım doz ve tam doz trombolitik tedavinin komplikasyon açısından birbirine anlamlı üstünlüğü olmadığı saptanmıştır. Pulmoner emboli vakalarında hipotansiyon ve oksijen ihtiyacı varlığı, komorbidite varlığı, kardiyak enzim ve CRP yüksekliği, sağ kalp dilatasyonu mortaliteyi öngörmede anlamlı prognostik faktörler olarak değerlendirilmiş olup bu parametrelerin klinik pratikte mevcut kılavuzlar eşliğinde daha bütüncül kullanılması önerilir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner Emboli, Yarım Doz Trombolitik Tedavi, Mortalite, Komplikasyon
Akut pulmoner tromboemboli hastalarındaserum ürotensin – II düzeyleri
Pulmoner emboli (PE) yüksek morbidite ve mortalitesi olan dünyada çok yaygın görülen kendine özgü klinik semptom ve bulguları olmayan kardiyovasküler bir hastalıktır. Hastalığın mortalitesi yüksek olduğundan erken tanı konulması ve hızlı tedavi edilmesi gerekmektedir. Bu yüzden hastalığın tanı aşamasında daha kolay, daha ulaşılabilir ve daha az noninvaziv ek tetkiklere ihtiyaç vardır. Çalışmada kullanılan Ürotensin-II (U-II), kardiyorenovasküler sistemde birçok güçlü etkiye sahip vazoaktif bir peptittir. U-II'nin vasküler düz kas hücrelerine etkisi bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı PE hastalarında serum U-II düzeylerinin belirlenmesi ve U-II düzeylerinin tanısal bir biyobelirteç olarak kullanıp kullanılamayacağının, sağ ventrikül disfonksiyonu ile ilişkisinin ve hastalığın şiddeti ve risk sınıflamasına katkısının araştırılmasıdır. Çalışma Bilgisayarlı Tomografi Pulmoner Anjiografi (BTPA) ile PE tanısı konulan 80 olgu ile 40 sağlıklı kontrol grubunu kapsamaktadır. Çalışmada PE hastaları başvuru esnasındaki klinik bulgularına, radyolojik görüntülemelerdeki sağ ventrikül bulgularına ve kardiyak biyobelirteçlerine ( troponin I ve NTproBNP) göre gruplara ayırarak PESİ şiddeti hesaplanmış ve risk sınıflaması yapılmıştır. Grup 1 yüksek riskli, grup 2 orta riskli, grup 3 düşük riskli olarak belirlenmiştir. Çalışmaya dahil edilen PE hastalarının %47,5'nin kadın ve %52,5'nin erkek olduğu ve hastaların yaş ortalamasının 67,7±16,8 yıl olduğu görülmüştür. Sağlıklı kontrol olgularının da katılımcıların cinsiyete göre dağılımı %47.5'i kadın ve %52.5'i erkek şeklinde olup; kontrol olguların yaş ortalaması 66,1±11,3 yıl olarak belirlenmiştir. PE hastaları ve kontrol grubu arasında cinsiyet (p=1,000) ve yaş (p=0,586) açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Çalışmada PE hastaları 3 gruba ayrılarak incelendiğinde; 15 hastanın (%18,8) grup 1'de, 29 hastanın (%36,3) grup 2'de, 36 hastanın (%45) ise grup 3'te olduğu görülmüştür. Ortalama U-II düzeyleri, PE hastalarında kontrol grubuna göre, istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur. Çalışmada PE'nin tahmin edilmesi açısından U-II düzeyleri ROC analizi ile değerlendirildiğinde, eğri altında kalan alan 0,746 (%95 Cl 0,658-0,821; p<0.001) olarak saptanmıştır. Ayrıca PE'yi tahmin etmesi açısından Ürotensin II düzeyinin optimal cut-off değeri 2,108 olarak belirlendiği zaman, sensitivitesinin %87,5 ve spesifitesinin ise %55 olduğu görülmüştür. PE akut gelişen inflamatuvar bir süreç olduğundan serum U-II düzeylerinin PE'li hastalarda kontrol grubuna göre düşük düzeyde bulunması U-II' nin kardiyovasküler sistemi koruyucu etkisi olduğu düşündürebilir ancak ek çalışmalara gereksinim vardır.
Küçük hücreli dışı akciğer kanserli olgularda 6. TNM ve 7. TNM evrelemesinin prognostik olarak karşılaştırılması
Akciğer kanseri mortalite ve insidans açısından dünyada en başta gelen malignitedir. Akciğer kanserinde TNM sınıflandırması tedavi yönteminin değerlendirmesinde, cerrahi tedavi seçiminde, prognozun belirlenmesi açısından çok önemlidir. Akciğer kanserinde evreleme çalışmaları yıllar içinde farklılıklar göstermiştir. 1997 yılında revize edilen uluslararası evreleme sisteminin geliştirilmesi ve tekrar düzenlenmesi için Uluslararası Akciğer Kanseri Çalışma Örgütü (IASLC: International Association for the Study of Lung Cancer) ?Akciğer Kanseri Evrelemesi Projesi? adı altında bir proje gerçekleştirdi. IASLC tarafından önerilen TNM evrelendirmesinde T ve M tanımlayıcılarında düzenlemeler yapılmış olup, N tanımlayıcısında bir değişiklik yapılmadı. Biz çalışmamızda 2000-2011 yılları arasında kliniğimizde KHDAK tanısı ile takip edilen olguları klinik ve patolojik olarak hem 6. TNM evrelemesine göre hem de 2009' da yayınlanmış olan revizyon modeline (7. TNM) göre evreleyerek prognostik açıdan farklılık olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Ayrıca hastalar yaş, cinsiyet, sigara içip içmedikleri, histopatolojik tanı, uygulanan tedavi yöntemleri (cerrahi, KT, RT, eş zamanlı veya ardışık kemoradyoterapi, destek tedavisi), klinik evreleme yöntemleri (klasik evreleme yöntemleri (Toraks BT, Abdominal USG veya Abdominal BT, Kemik sintigrafisi, Kranial MR) veya PET BT ve Kranial MR), yaşam süresi (tanı anından eksitus olana veya son başvuru tarihine kadar geçen süre), eksitus durumu açısından araştırıldı. Çalışma, yaşları 29 ile 87 arasında değişmekte olan; 446'sı (%89.2) erkek ve 54'ü (%10.8) kadın olmak üzere toplam 500 olgu üzerinde yapılmıştır. Olguların ortalama yaşı 61.65±10.28'dir.T tanımlayıcısı tümör boyutu için yapılan değerlendirmede 7. TNM sistemine göre T1 tümörler T1a (?2 cm), T1b (>2-?3 cm) olarak, T2 tümörler T2a (>3-?5 cm) T2b (>5-?7 cm), T3- T2c (>7 cm), T3 (diğer) olarak ayrıldı. T1a ile T1b (p= 0.485), T1b ile T2a (p= 0.331), T2a ile T2b (p= 0.875), T2b ile T2c (p= 0.759), T2c ile T3 (diğer) (p= 0.500) arasında sağkalım açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı.Tümör boyutu harici T tanımlayıcısı değerlendirmek için 6. TNM sistemine göre T3, T4- aynı lobda nodül, T4- diğer nedenler, T4- plevral yayılım, M1- aynı akciğer farklı lobda satellit nodül olarak olgular ayrıldı. T3 ile aynı lobda nodül nedeni ile T4 arasında (p= 0.683), diğer nedenlere bağlı T4 ile aynı lobda nodül nedeni ile T4 arasında (p= 0.615) istatistiksel olarak fark bulunmaz iken plevral yayılım nedeni ile T4 ve diğer nedenlere bağlı T4 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p= 0.002).7. klinik TNM sınıflamasına göre tümör boyutu harici çalışmaya alınan T3-diğer nedenler, T3-aynı lobda satellit nodül, T4-diğer nedenler, T4-aynı akciğer farklı lobda satellit nodül, M1a-plevral yayılım kıyaslamasına bakıldığında ise aynı lobda satellit nodül nedeni ile T3 olan olgularla diğer nedenlere bağlı T3 olgular arasında (p= 0.903), diğer nedenlere bağlı T4 olan olgularla aynı lobda satellit nodül nedeni ile T3 olan olgular arasında (p= 0.811), aynı akciğer farklı lobda satellit nodül nedeni ile T4 olan olgularla diğer nedenlere bağlı T4 olgular arasında (p= 0.320) sağkalım açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı Plevral yayılım nedeni ile M1a olgular ile diğer nedenlere bağlı T4 olgular arasında istatistiksel olarak fark gözlendi (p= 0.002).6. klinik TNM sınıflamasında M evrelemesinde M0, M1 (aynı akciğer farklı lobda nodül), M1 (diğer) kıyaslandı. Aynı akciğer farklı lobda nodül nedeni ile M1 olgular ile M0 ve diğer nedenlere bağlı M1 olgular arasında sağkalım açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı (p= 0.06, p= 0.195).7. klinik TNM sınıflamasında M evrelemesinde yapılan değişiklikleri değerlendirmek için T4M0 ve herhangi bir N, M1a (plevral yayılım), M1a (karşı akciğer), M1b (uzak metastaz) olgular kıyaslandı. T4M0 ve herhangi bir N ile plevral yayılım nedeni ile M1a olgular arasında sağ kalım açısından anlamlı fark saptanırken (p= 0.02), plevral yayılım nedeni ile M1a olgular ile karşı akciğerde nodül nedeni ile M1a olgular arasında sağkalım açısından fark saptanmadı (p= 0.495). M1b olgular ile M1a olgular arasında ise sağkalım açısından fark saptanmadı (p= 0.385, p= 0.968).7. klinik TNM sınıflamasında evre kıyaslamasında evre 1A ile 1B arasında ve 1B ile 2A arasında fark bulunmadı (p= 0.408, p= 0.75). Evre 3B ile 4 arasında anlamlı fark saptandı (p= 0.000).Sonuç olarak çalışmamızda tümör boyutu açısından değerlendirilen olgular arasında sağkalım açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı. Aynı lobda satellit nodüllerde sağkalım süresinin T4 grubundan daha uzun olması nedeni ile T3 ve plevral yayılımı olan hastaların sağkalım sürelerinin daha kısa olması nedeni ile M1a olarak değerlendirilmesi daha uygundur. 7. TNM evreleme sisteminde evre 1, 2 ve 3A'da yaşam sürelerinin farklı olmamasının, sadece evre 3B ve 4'de yaşam sürelerinin istatistiksel olarak daha kısa olmasının evre 1, 2 ve 3A'da olgu sayılarının az olmasına bağlı olduğu düşünüldü.
Akut pulmoner tromboemboli'li olgularda midregional proadrenomedullin (MR-PROADP) ve mid-regional pro-atrial natriuretic peptid (mr-proanp) düzeyleri
Pulmoner embolizm, hemostatik dengenin bozulduğu, morbidite ve mortalitesi yüksek olan bir hastalıktır. Bu hastalıkta erken tanı ve prognostik süreçle ilgili yeni belirteçlere ihtiyaç vardır. Bizim çalışmamızda yeni kardiyak belirteçlerden olan Midregional Proadrenomedullin (MR-proADM) ve Midregional Proatrial Natriüretik Peptid'in (MR-proANP) akut Pulmoner Emboli'li (PE) olgularda düzeylerinin belirlenmesi, ayrıca bu parametreler ile hastalığın şiddeti, risk sınıflandırması ve 1 ile 3 aylık mortalite arasındaki ilişkinin saptanması amaçlanmıştır. Çalışmaya multidedektör pulmoner BT-anjiografi ve/veya ventilasyon/ perfüzyon sintigrafisi (V/Q) ile tanısı konulan 82 PE'lili olgu ve 50 sağlıklı kontrol olgu dahil edildi. Pulmoner Embolili olguların demografik verileri, fizik muayene bulguları kaydedildi ve tedavi başlamadan önce ater kan gazı örneği (AKG), MR-proADM ve MR-proANP için kan örnekleri alındı; plazma D-dimer, troponin I (TnI) ve serum brain natriüretic peptide (BNP) değerleri kaydedildi. Akut PE'nin şiddeti Avrupa Kardiyoloji Derneği PE Kılavuzu'nda belirtildiği üzere sistemik sistolik kan basıncı, başlangıç ekokardiyografik değerlendirme sağ ventrikül disfonksiyonu (SVD) bulguları ve plazma TnI ve BNP düzeylerine göre saptandı. Bu ilk ölçümlerden sonra PE'li olgular hastanede yattıkları süre içerisinde 1. ve 3. ayın sonlarında tüm sebepli ve PE ile ilişkili mortalite açısından değerlendirildi. Çalışmaya 82 akut PE'li olgu [40'ı (%48) erkek ve 42'si (%51. 2) kadın, yaş ortalaması 64. 96±17. 24] ve 50 sağlıklı kontrol olgu [23'ü (%46) erkek, 27'si (%54) kadın, yaş ortalaması 66. 16±14. 06] alındı. Akut PE hastalarında ortalama serum MR-proANP ve MR-proADM düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak daha yüksek olduğu saptandı (p<0.001, p<0.01 sırasıyla). Ayrıca yüksek klinik riskli olgularda ortalama serum MR-proANP ve MR-proADM düzeyleri düşük klinik riskli olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek olarak bulundu. sPESI yüksek riskli olgularda düşük riskli olgulara göre hastane mortalite oranı yüksek olmasına rağmen istatistiksel fark saptanmadı. Ayrıca sPESI (Simplified Pulmonary Embolism Severity Index) yüksek ve düşük riskli olgular arasında 1. ay, 3. ay ve 3 aylık toplam mortalite oranları açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı. MR-proANP≥123.30 pmol/L olan olgularda hastane mortalite oranının, MR-proADM ≥152. 2 pg/mL olan olgularda da toplam mortalite oranının istatistiksel olarak anlamlı arttığı saptandı. Sonuç olarak PE hastalarında yüksek riskli olguların belirlenmesi ve mortalitesinin öngörülmesinde MR-proANP ve MR-proADM'nin önemli bir biyokimyasal belirteç olabileceğini ve bu görüşümüzün geniş kapsamlı çalışmalarla desteklenmesi gerektiği düşünülür. Anahtar Kelimeler: Pulmoner embolizm, Midregional Proadrenomedullin (MR-proADM) ve Midregional Proatrial Natriüretik Peptid, mortalite.
Fiberoptik bronkoskopi ve endobronşial ultrasonografi esnasında hasta konforunu etkileyen faktörlerin incelenmesi
Fiberoptik bronkoskopi (FOB) ve endobronşial ultrasonografi (EBUS) akciğer hastalıklarının tanı ve tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır ancak FOB ve EBUS uygulanan hastaların çoğu işlem sırasındaki rahatsızlıklardan yakınmaktadır ve işlemin tekrar edilmesi gerektiğinde önceki negatif deneyimlerinden dolayı işlemin tekrar edilmesini reddetmektedirler. Çalışmamızda Nisan 2011- Nisan 2012 tarihleri arasında ilk kez teşhis amaçlı fiberoptik bronkoskopi ve endobronşiyal ultrasonografi yapılan hastalarda işlem esnasında hasta konforunu etkileyebilecek faktörleri araştırdık. Hastaların demografik bilgilerinin yanısıra sigara kullanımları, ek hastalıkları, işlem öncesi ilaç kullanımları, semptomları, premedikasyon, işlem esnasında uygulanan anestezi, işlemi yapan kişinin deneyimi, bronkoskopinin giriş şekli, yapılan bronkoskopik işlemler, işlem süresi ve hastaların işlem öncesi endişe ve kaygı düzeyleri kaydedildi. İşlem sonrasında işleme karşı olan endişe ve kaygı düzeyleri ve işlemin tekrarlanmasına yönelik gönüllülükleri soruldu. Çalışma, yaşları 21 ila 87 arasında değişmekte olan, 174'ü (%69.6) erkek ve 76'sı (%30.4) kadın olmak üzere toplam 250 hasta üzerinde yapıldı. Olguların ortalama yaşı 56.48±13.68'di. FOB grubunun ortalama yaşı 56.2±13.9, EBUS grubunun ortalama yaşı 57.8±12.1 bulundu. Yaş ile işlem sırasında duyulan rahatsızlık arasında arasında iki grupta da anlamlı fark tespit edilmedi.FOB grubunda olgularımızın %77.6'sı, EBUS grubunda olgularımızın %63.9'u işlem esnasında rahatsızlık hissettiklerini belirtti. Her iki grup için de işlem esnasındaki ana rahatsızlık öksürüktü. Bu oran FOB grubunda %75.7, EBUS grubunda %61.1 idi. Öksürüğün yüksek oranda görülmesi antitusif ilaç kullanılmamasına bağlandı.FOB grubunda hastaların işlem esnasındaki medyan rahatsızlık düzeyi 40 GAS, EBUS grubunda 27.5 GAS tespit edildi. FOB grubunda rahatsızlık düzeyinin fazla olması FOB'da daha çok işlem yapılmasına ve EBUS-TBNA'nın BAL, TBB, PB işlemleriyle kıyaslandığında daha az uyarıcı etkisinin olmasına bağlandı.FOB grubunda işlem esnasında TBNA yapılan grupta, işlem esnasında duyulan rahatsızlık oranı istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu.EBUS grubunda midazolam kullanımının hastaların işlem esnasındaki rahatsızlık düzeyini etkilemediği bulunurken, FOB grubunda işlem esnasında yüksek rahatsızlık hisseden gruba anlamlı derecede daha fazla oranda midazolam verildiğini ve midazolam verilmesinin hasta konforunu ve kooperasyonunu artırmadığını bulduk. Bunun nedeni EBUS grubunda midazolamın rutin olarak kullanılmasına rağmen, FOB grubunda midazolamın sadece işlem öncesinde anksiyete düzeyi fazla olan hastalara verilmiş olması ve EBUS ile karşılaştırıldığında FOB grubunda daha fazla girişimsel işlem yapılmış olması olarak yorumlandı.FOB grubunda olguların %81.3'ü az deneyimli bronkoskopistler tarafından, %18.7'si ise deneyimli bronkoskopistler tarafından yapıldı. EBUS yapılan 36 olgunun tümü deneyimli bronkoskopist tarafından yapıldı. FOB grubunda işlemin az deneyimli ya da deneyimli bronkoskopist tarafından yapılmasının hastaların rahatsızlık düzeyi üzerinde etkisi olmadığı bulundu. Bu durum az deneyimli bronkoskoskopistlerin eğitimlerinin başından beri fiberoptik bronkoskopi uygulanması konusunda eğitim (teorik ve pratik) almış olmalarına ve az deneyimli bronkoskopistler işlem yaparken bronkoskopi ünitesinde deneyimli bronkoskopistin de bulunmasına ve işlem esnasındaki yapılacak işlemleri ve komplikasyonları denetlemesine bağlandı.FOB grubunun işlem öncesi ortalama anksiyete düzeyi 52.7±3.4 GAS bulunurken EBUS grubunun işlem öncesi ortalama anksiyete düzeyi 38.3±32.8 GAS bulundu. Hem FOB grubunda hem de EBUS grubunda işlem esnasında yüksek rahatsızlık duyan gruplarda işlem öncesi anksiyete düzeyinin anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi. Ayrıca FOB grubunda işlem öncesi anksiyete düzeyinin işlem esnasındaki rahatsızlık düzeyini artıran bağımsız bir risk faktörü olduğu bulundu.Bronkoskopi sırasında yapılan işlem sayısı ve türü arttıkça hastaların duydukları rahatsızlığın anlamlı derecede arttığı bulundu. FOB grubunda TBB ve BAL yapılan hastalarda işlem esnasında duyulan rahatsızlığın anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi. FOB grubunda, bronş biyopsisi yapılan hastalarda işlem esnasında hissedilen boğulma hissi bronş biyopsisi yapılmayan hastalara göre anlamlı derecede yüksekti. Yine FOB grubunda TBB işlemi esnasında öksürük, boğulma hissi oranı yapılmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. EBUS grubunda yapılan işlemler ile hastaların rahatsızlık düzeyleri arasında fark saptanmadı. EBUS grubunda TBNA yanısıra BL alındığında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber hastaların işlem esnasında duydukları rahatsızlıkların arttığı görüldü.Ne FOB grubunda ne de EBUS grubunda işlemden önce hastaların ek hastalıklarının ve kullandıkları ilaçların işlem esnasında hastaların duydukları rahatsızlıklar üzerine anlamlı etkisi saptanmadı. EBUS yapılan grupta işlem öncesinde antihipertansif kullanılan grupta işlem esnasında hastaların duydukları rahatsızlık düzeyinin istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunması, tansiyon yüksekliğinin işlem sürecine de yansıyarak, kanama kontrolü sağlanması için vazokonstriktif ajan (soğuk salin, lidokain ve adrenalin) verilmesine ve buna bağlı olarak aspirasyon miktarının artmasına ve işlem süresinin uzamasına bağlandı.FOB grubunda düşük rahatsızlık duyan grupta ortalama işlem süresi 22.1±10.3 iken yüksek rahatsızlık duyan gupta ortalama işlem süresi 26.3±10.4 bulundu. Yüksek rahatsızlık duyan grupta işlem süresinin anlamlı derecede uzun olduğu tespit edildi. EBUS grubunda yüksek rahatsızlık duyan grupta ortalama işlem süresi daha uzun olmasına rağmen düşük rahatsızlık duyan grup ile arasında işlem süresi açısından anlamlı fark tespit edilmedi.FOB grubunda işlemlerin %8.8'i oral, %91.2'si nazal yolla girilerek yapıldı. EBUS grubunda olguların tümüne oral yolla girilerek işlem yapıldı. FOB grubunda nazal yolla girilmesinin hastanın işlem esnasındaki rahatsızlık düzeyini artıran bağımsız risk faktörü olarak bulundu. Bu durum FOB grubunda oral yolla işlem yapılan hasta sayısının az olmasına bağlandı.FOB yapılan grupta, kadınların daha fazla oranda rahatsızlık hissettikleri bulundu. Bu durum kadın hastaların işlem öncesinde daha fazla endişe ve kaygı duyduklarına bağlandı. EBUS yapılan grupta kadın ve erkekler arasında rahatsızlık açısından fark saptanmadı.Çalışmamızda işlemin tekrar yapılmasına karşı olan gönüllülük oranı FOB grubunda %69.6, EBUS grubunda %86.1 bulundu. Hem FOB hem de EBUS grubunda işlem esnasında düşük rahatsızlık hisseden grupta işlemin tekrarmasına yönelik pozitif cevaplar yüksek rahatsızlık hisseden gruba göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu.Sonuç olarak; FOB grubunda işlem süresi uzadıkça, nazal yol ile girildiğinde, işlem sırasında ne kadar fazla örnekleme yapılırsa, işlem öncesinde hastaların işleme karşı endişe ve kaygı düzeyleri ne kadar fazla ise işlemde duydukları rahatsızlıklar o kadar artmaktadır. Kadın hastalar işlem sırasında daha sık oranda rahatsızlık hissetmektedir.EBUS grubunda hastaların işlem öncesinde endişe ve kaygı düzeyleri arttıkça işlemde duydukları rahatsızlık artmaktadır. Ancak EBUS yapılan hastaların işlemin tekrar yapılmasına yönelik pozitif duyguları daha fazla bulundu.Çalışmamızda ayrıca hastaların işlem esnasındaki rahatsızlık düzeyi azaldıkça işlemin tekrarlanmasına yönelik pozitif duygularının arttığı bulundu.
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı akut atakta copeptin düzeyi ve sağkalımla ilişkisi
Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı (KOAH), hava yolları ve akciğer parankiminin kronik enflamatuar bir hastalığıdır. KOAH'lı hastalarda, klinik seyir alevlenme dönemlerinde stabil döneme göre kötüleşir. Copeptin, Arginin-vazopressin (AVP) ile ilişkili bir glikopeptiddir. Copeptin ağrı, enfeksiyon, hipoksemi, egzersiz, hipoglisemi, inme ve şok gibi bir çok fizyolojik ve patolojik uyaran tarafından salınmaktadır. Çalışmamızda KOAH akut atağı olan hastalarda serum copeptin düzeylerinin belirlenmesi ve copeptinin çeşitli inflamatuvar belirteçler, arteryel kan gazı (AKG) ölçümleri, solunum fonksiyon testleri (SFT) parametreleri ile ilişkisinin saptanması, ayrıca atak sonrası 6 ay içinde mortal seyreden hastaların belirlenmesi ve copeptin düzeyi ile mortalite arasında herhangi bir ilişkinin olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. Kliniğimize KOAH akut atak tanısı ile yatırılan 70 hastanın demografik verileri, SFT parametreleri, AKG değerleri kaydedildi. Hastalar ile benzer yaş ve cinsiyette olan 40 olgu kontrol grubu olarak belirlendi. Atak tedavisine başlamadan önce her hastadan ve kontrol grubundan copeptin düzeyi ölçümü için venöz kan alındı. Çalışmaya dahil edilen KOAH hastalarının 61'i erkek, 9'u kadın ve yaş ortalaması 66.21±6.59 olarak saptanırken, kontrol grubunun 32'si erkek, 8'i kadın ve yaş ortalaması 63.77±5.26 olarak saptandı. İki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (χ2 =0.994, p>0.05). Vücut kitle indeksleri de gruplar arasında farklılık göstermedi (KOAH grubunda 25.48±6.28, kontrol grubunda 24.48±3.72, p>0.05). KOAH hastalarında hastalık süresi 5.8±4.17 yıl, hastaneye yatış süresi ise 5.65±3.93 gün idi. Serum copeptin düzeyi KOAH grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı (KOAH grubunda 7.25±2.39, kontrol grubunda 5.69±2.06, p=0.002). KOAH grubu kendi içinde USOT kullanan/kullanmayan, ek hastalık olan/olmayan ve hastaneye yatış sayısı 1 veya ≥2 olan şeklinde gruplara ayrıldığında copeptin düzeylerinin gruplar arasında fark göstermediği saptandı (p>0.05). Kronik Obstruktif Akciğer Hastalığı akut atak tanısı ile yatırılan hastalar mortalite açısından sorgulandığında, taburculuk sonrası 6 ay içindeki mortalite oranının %12.85 (n=9) olduğu saptandı. Mortal seyreden hastalar ile yaşayan hastaların demografik verileri karşılaştırıldığında, sadece atak sayısı açısından iki grup arasında anlamlı farklılık saptandı (p=0.001). Ayrıca, mortal seyreden hastaların PaCO2 değerlerinin yaşayan hastalara göre anlamlı derecede yüksek, SaO2 değerlerinin anlamlı derecede düşük olduğu görüldü (sırasıyla; p=0.004, p=0.021) Serum copeptin düzeyleri ile demografik ve laboratuar parametreler arasındaki ilişki araştırıldığında; kopeptin düzeyinin sadece FEV1 ve PaO2 düzeyleri ile negatif korelasyon gösterdiği saptandı (sırasıyla; r=-0.350, p=0.003, r=-0.276, p=0.026). Serum copeptin düzeyinin KOAH atak sırasında yüksek olması, FEV1 ve PaO2 değerleri ile negatif korelasyon göstermesi, copeptin'in hava yolu obstrüksiyonu ve hipoksemi şiddetini öngörmede faydalı bir parametre olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: KOAH akut akut, copeptin, mortalite
Obstrüktif Uyku Apne Sendrom'lu hastalarda oksidatif stresin çeşitli parametrelerle gösterilmesi
Oksidatif Uyku Apne Sendromu (OSAS); yaygın görülen, tekrarlayan apne ve hipopne atakları nedeniyle solunum yollarında hava akımı kısıtlanması ve durması ile karakterize bir hastalıktır. Hastalıkta görülen hipoksik atakların oksidatif stres ve sistemik inflamasyonu arttırdığı ve ateroskleroza yatkınlığı arttırdığı tahmin edilmektedir. Oksidatif stres OSAS ilişkisi, çeşitli çalışmalar ile gösterilmiş olup, OSAS hastalarındaki kardiyovasküler komplikasyonlar, oksidatif stres ve sistemik inflamasyon ile ilişkilendirilmiştir. Yine yapılan birçok çalışma, OSAS ile kardiyovasküler hastalıklar arasında ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. OSAS hastalarında eşlik eden kardiyovasküler komplikasyonların da morbidite ve mortaliteyi arttırdığı bilinmektedir. Yaptığımız çalışmada, OSAS'lı hastalarda oksidatif stresin gösterilmesi ve aterosklerozun gelişmesinde rolü olduğu düşünülen çeşitli parametrelerin (Reactive oxygen specises modülatör-1 (ROMO-1), copeptin, malondialdehit (MDA), total oksidatif stres (TOS), apolipoprotein E2 (APO-E2), lipoprotein ilişkili fosfolipaz A2 (Lp-PLA2)) düzeyinin ölçülmesi amaçlandı. Çalışma sonucunda OSAS'lı hastalarda oksidatif stres yükünün arttığı, ateroskleroz gelişiminde rol oynayan çeşitli parametrelerin düzeylerinin yükseldiği, özellikle hastalık şiddetinin artması ile bu olumsuz gelişmelerin daha belirgin olduğu saptandı. Sonuç olarak OSAS; oksidatif stres ve sistemik inflamasyon ile güçlü ilişkisi olan bir hastalıktır. OSAS hastalarında ortaya çıkan oksidatif stres ve sistemik inflamasyon da hastalığın şiddeti ile orantılı bir şekilde ateroskleroz gibi kardiyovasküler komplikasyonları tetikleyip, morbidite ve mortaliteyi arttırmaktadır.