
5,628
Archived Theses
12
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Bosna Hersek'in Avusturya Macaristan tarafından ilhakı (1908)
Balkanlarda önemli bir konumu olan Bosna-Hersek, 19. Yüzyılının ikinci yarısında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun hedefi olmuş ve 1875 Bosna-Hersek isyanıyla birlikte bir doğu sorunu olarak Avrupa siyasetine yansımıştır. 19. yüzyılın siyasi grupları arasında kendine yer bulamayan ve değişen siyasi dengelere ayak uyduramayan Osmanlı Devleti, 1878 Berlin Antlaşması ile Balkanlar'daki topraklarının çoğunu kaybetmiş ve Bosna'yı terk etmek zorunda kalmıştır. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından işgal edilene kadar çoğunluğu Müslüman olan Hersek, Berlin Kongresi'nin 25. Maddesi uyarınca Avusturya-Macaristan ordularınca işgal edilmiş ve nihayetinde 1908 yılında ise ilhak edilerek Balkanlarda bir krize sebep olmuştur. Avusturya Macaristan ilhakı kendini sözde saldırılara karşı koruduğu bir eylem olarak değerlendirmiştir. İlhak olayı hem Bosna-Hersek topraklarında hem de Osmanlı topraklarında tepkiye yol açmıştır. Osmanlı topraklarında Avusturya'ya karşı boykotaja yol açmıştır. Bosna-Hersek'te ise ilhak farklı görüşlerle karşılanmıştır. İlhak'ı Bosna-Hersek'te yaşayan Sırplar ve Müslümanlar protesto ederken, Hırvatlar bu durumu memnuniyetle karşılamışlardır. Ayrıca Bosna-Hersek'teki milliyetçi gençlik de ilhakı protesto etmiştir. Bosna-Hersek topraklarında yaşanan İlhak krizi Dünya Savaşı'nın fitilini ateşleyecek ve 20. Yüzyılda Dünya ve Balkanlardaki gelişmeleri şekillendirecektir. Avusturya-Macaristan'ın Bosna-Hersek'i ilhak etmesi üzerine Bosna Aydınları Mebusan Meclisine Layihalar sunmuşlardır. Tezimizde ilk kez kullanılan ve günümüz Türkçesine çevrilen bu Layihalarda; Avusturya Macaristan Devleti'nin Bosna Hersek üzerindeki emelleri konu alınmıştır. 400 seneden beri Bosna Hersek'in Osmanlı toprağı olduğunu ve Bosnalıların sınır bekçiliği yaparak kutsal bir görev yaptıkları ifade edilmiştir. Her üç layihada da özetle Bosna-Hersek'in Osmanlı kültürü ile yoğrulmuş olduğu ifade edilmiştir. Bundan dolayı Bosna-Hersek'in Avusturya Macaristan Devletine terk edilmemesi gerektiği üzerinde önemle durulmuştur ve Avusturya'nın Bosna'yı ilhakına olan tepkiler dile getirilmiştir. Bu layihalar Bosna-Hersek İlhak krizini ayrıntılandırması açısından önemli olmuştur. Bosna-Hersek'in ilhakı Osmanlı İmparatorluğu'nu ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nu birçok açıdan etkilemiş ve Avrupa'da siyasi ittifakların oluşmasına yol açmıştır. Bu, Birinci Dünya Savaşı'na giden yolda siyasi durumun gözden geçirilmesine ve yeni siyasi hiziplerin oluşmasına yol açtı. Bu nedenle Bosna-Hersek'in ilhakı hem Osmanlı hem de Avrupa tarihinde önemli bir yer tutar. Dolayısıyla Bosna'nın 1878'de Avusturya-Macaristan tarafından işgali ve ilhaka giden sürecin incelenmesi önemlidir. Bu çalışma, Bosna-Hersek İsyanının yol açtığı Bosna krizinin ardından, Bosna-Hersek'in, 1877-1878 Berlin Antlaşması'nın 25'nci maddesi uyarınca Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından işgalini, Bosna-Hersek kaynaklarına, Başbakanlık Osmanlı Arşivi belgelerine dayanarak ve özellikle Boşnak aydınların kaleme aldığı üç layihaya vurgu yaparak 1908'de oldubitti ile gerçekleşen Bosna'nın ilhakını analitik bir bakış açısıyla değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Sovyet basınına göre 1962 Küba (Füze) krizi (Pravda, İzvestia, Mariyskaya Pravda)
II. Dünya Savaşı sonucunda yaşanan devletlerarası mücadeleler, savaşlar, siyasal çatışmalar dünya düzeninin değişmesine neden olmuştur. 1945 sonrası Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) olmak üzere iki süper güç etrafında Doğu ve Batı blokları olarak iki kutuplu bir dünya ortaya çıkmıştır. ABD ve SSCB önderliğinde oluşan bu kutuplaşma, dünyayı yok olmanın eşiğine kadar sürüklemiştir. İki süper gücün birbirleriyle ve etki alanları içindeki ülkeler üzerinden yürüttüğü politik, askeri ve ekonomik mücadelenin adı Soğuk Savaş olarak adlandırılmıştır. Soğuk Savaş yıllarında dünyadaki siyasal sistem, askeri ve ekonomik alanlar büyük bir yapısal değişimle karşı karşıya gelerek, süper güçlerin nükleer rekabete doğru ilerlemesine neden olmuş ve dünyayı nükleer felaketin eşiğine kadar getirmiştir. İki süper gücün Soğuk Savaş yıllarında sürdürdükleri rekabetin askeri boyutu, 1962 yılının Ekim ayında dünyayı nükleer savaşın eşiğine getirmiştir. ABD'ye yakın Küba'nın uzaktaki SSCB ile işbirliği yapması ve SSCB'nin Küba topraklarına nükleer başlıklı füzeler yerleştirme girişimi ABD'nin uluslararası politikasında değişikliğe gitmesine yol açmıştır. Küba lideri Fidel Castro'nun SSCB'ye yakınlaşması sonucunda ABD, Castro'yu devirmek amacıyla çeşitli faaliyetlerde bulunmuştur. ABD'nin Castro'ya karşı politika izlemesi, Castro'nun SSCB'ye daha fazla yakınlaşmasına ve nükleer savaş tehlikesinin doğmasına neden olmuştur.1962 yılında yaşanan Küba Füze Krizi, barışçıl bir uzlaşma ile sona ererek, uluslararası ilişkilerde yumuşama dönemini başlatmıştır. İki kutuplu dünyada, Soğuk Savaş'ın şiddetlendiği dönemde ABD ve SSCB'nin liderleri Kennedy ve Kruşçev, nükleer bir savaşa doğru sürüklenmeyi göze alamamış ve rasyonel davranarak olası bir felaketin önüne geçmişlerdir. Nükleer savaş ihtimali, iki ülkenin de kamuoyunda ciddi bir felaket olarak değerlendirilmiştir. 1962 Küba Füze Krizi'nin başlangıcından uzlaşma aşamasına kadar yaşanan tüm gelişmeler, yayın organları aracılığıyla başta ABD ve SSCB olmak üzere bütün dünya kamuoyuna aktarılmıştır. Bu çalışmada 1962 yılının Ekim ayında yaşanan Küba Füze Krizi'nin ortaya çıkışı, dünyanın nükleer bir savaşın eşiğine gelişi ve uzlaşma sürecinin SSCB basınınca nasıl ele alındığı ve Sovyet kamuoyuna nasıl aktarıldığı üzerine odaklanılmıştır.
Amerikan misyoner okullarından "Suriye Protestan Koleji" (1866-1920)
Misyonerler, Osmanlı sınırları içinde Hristiyanlığı yaymak için birçok teşkilat kurmuştur. Bu teşkilatlardan biri American Board of Commissioners for Foreign Missions (ABCFM)'dir. Buna bağlı olarak çalışan misyonerler Suriye'de 1820'den itibaren eğitim, sağlık, Evanjelik vaaz verme ve basın-yayın çalışmalarını aralıksız sürdürmüştür. Eğitim çalışmaları kapsamında bölgede kurulan ilk misyoner okulu 1824'te kurulmuş olup, ilkokul seviyesinde eğitim veren, sayıları hızla artan birçok okul açmışlardır. Zamanla ihtiyaçları karşılayamadığı düşünülen bu okulların devamı mahiyetinde, Suriye Protestan Koleji (SPC) ya da Arapça adıyla "El-Medresetü'l-Külliyetü's-Suriyetü'l-İnciliyye" 3 Aralık 1866'da ruhsatsız olarak açılmıştır. Misyonerler, bölgeyi daha anlaşılır kılmak için misyon ve istasyonlara bölmüşlerdir. Kolej'in dahil olduğu Suriye-Filistin misyonu, 1870'te ABCFM ile koordineli çalışan Presbyterian Board of Commissioners for Foreign Missions (BFMPC) devredilmiştir. Hristiyan ideallerini modern görüşlerle birleştireceğini, ileri bir Batılı eğitim sağlayacağını iddia eden SPC'de, kuruluş aşamasında Colligeate, Tıp, Eczacılık; daha ilerleyen yıllarda ise Hazırlık, Diş Hekimliği, Hemşirelik, Ticaret bölümü ile İncil Arkeolojisi ve Filoloji bölümleri açılmıştır. Osmanlı Devleti Kolej'e karşı temkinli davranmış özellikle Tıp ve Eczacılık öğrencilerinin mezuniyet sınavlarının Mekteb-i Tibbiye-i Şahane eğitmenlerince İstanbul'da yapılmasını istemiştir. Kolej mezunlarının bölgenin sosyo-ekonomik ve kültürel yapıya etki ettiği iddia edilmiştir. Kolej "medenileştirme misyonu" çerçevesinde yürüttüğünü iddia ettiği eğitimi, bölgenin öncülerini yetiştirme misyonuyla yürütmüştür. Fakat Protestan ahlaka bağlı olarak verdiği eğitimden hiç ödün vermemiş, öğrencileri buna uygun zorunlu uygulamalara tabi tutmuştur. Bu uygulamaların yarattığı etkiyle Kolej'de zaman zaman sorunlar yaşanmıştır. Bölgede birçok ilkin yaşanmasına vesile olduğu iddia edilen Kolej'de basın-yayın faaliyetleri ile dikkat çekmiştir. Kurumun Birinci Dünya Savaşı sürecinde Osmanlı Hükümeti ile tıbbi misyon çerçevesinde yapılan çalışmalarda etkin olarak yer aldığı, hükümetle olumlu ilişkiler yürüterek savaş boyunca iki hafta dışında hep açık kaldığı anlaşılmaktadır. Kolej'den birçok doktor, eczacı, diş hekimi, öğretmen, mühendis, hukukçu ve din adamı yetişmiştir. Kurumun, bölgenin geleceği için toplanan konferansta Danışmanlık Heyeti'nde de temsilci bulundurmuştur. Kolej, I. Dünya Savaşı sonrasında manda sınırlarında kalmış, 1920'de adını Beyrut Amerikan Üniversitesi olarak değiştirmiştir.
Osmanlı Devleti'nin İran'daki meşrutiyet hareketine yönelik siyasi yaklaşımı (1906-1911)
İran devrim tarihinde önemli bir dönüm noktası olan ve 1906-1911 yılları arasında yaşanan meşrutiyet düzeni, sadece İran'da değil aynı zamanda Osmanlı Devleti'nde de büyük bir etki uyandırdı. Bu nedenle süreç içerisinde Osmanlı Devleti tarafından politik, askeri, diplomatik, toplumsal ve ideolojik temelleri bulunan bir siyaset geliştirildi. Siyasal yaklaşımın oluşumunda İran'daki gelişmelerin yanı sıra Osmanlı Devleti'nde ortaya çıkan olaylar da belirleyici oldu. Dolayısıyla II. Meşrutiyet'in ilanı, İran'daki meşrutiyet hareketine yönelik Osmanlı siyasetinde bir dönüm noktası oldu. Böylece II. Meşrutiyet öncesi ve sonrasında farklılaşan iki farklı siyasal tutum gelişti. Siyaset düşüncesinin şekillenmesinde İran'daki gelişmelerin yol açtığı çekinceler ve buna bağlı olarak ortaya çıkan pragmatik beklentiler bulunuyordu. Öte yandan İngiltere ve Rusya'nın İran'ı işgal sahalarına bölmeleri, 1908 yılı sonrasında Osmanlı siyasetini belirleyen en önemli meselelerden biri haline geldi. Bu çalışmada İran'daki meşrutiyet sürecinde yaşanan olayların Osmanlı Devleti'nin İran Meşrutiyet Hareketine dayalı siyasetine etkisi ve bu faktörlerden beslenen Osmanlı Devlet siyaseti incelenmiştir. Çalışmanın zamansal kapsamı 1906-1911 yıllarıyla sınırlanmıştır. Konu çerçevesi de Osmanlı Devleti'nin İran'daki meşrutiyet hareketi özelinde oluşturduğu siyaseti olarak belirlenmiştir.
Akşam Gazetesi gözüyle II. Dünya Savaşı'nda Türkiye (1939-1942)
1939-1945 yılları arasında altı yıl devam eden İkinci Dünya Savaşı, asrın felaketi olarak nitelendirilmiştir. Bütün dünya ülkelerini ve insanlarını etkilemekle beraber; atmış milyona yakın insanın ölümüne, geri kalanların ise yurtsuz, evsiz kalmasına sebebiyet vermiştir. Dünya, Adolf Hitler gibi bir insanın tek başına neleri yapabileceğine şahit olmuştur. Ayrıca ırkçılık kapsamında yapılan olağandışı katliamlar, esaret hayatı, bitmek bilmeyen acılar yaşanmıştır. İkinci Dünya Savaşı Türkiye'yi de derinden etkilemiştir. Savaşa dahil olmayan Türkiye maddi ve manevi büyük kayıplar vermiştir. Savaşa katılmamak adına yoğun çaba sarf edilmiştir. Uygulanan dış politika ile başarılı sonuçlar elde edilmiştir. Birinci Dünya Savaşı'na son veren antlaşmalar; kalıcı barışı sağlamadığı gibi, daha büyük felaketin sorumlusu oldu. Siyasi istikrarsızlık, belirsizlik beraberin de ekonomik bunalımı tetikledi. Almanya ve müttefikleri yeni yaşam alanı adı altında, ülkelerini ve vatandaşlarını savaşa sürükleyip, akabinde tüm dünyayı etkileyen büyük hasara yol açmışlardır. Umarım dünya bir daha böyle bir savaşı yaşamaz. Anahtar Kelimeler: İkinci Dünya Savaşı, Türkiye, Hitler
Venedik hâkimiyetinde Girit Adası (1204-1453)
421 yılında Padova'dan gönderilen Romalı consullar tarafından kurulan ve bulunduğu zorlu coğrafi şartlardan Bizans İmparatorluğu'na ilk zamanlarda bağlılığını sürdürüp imtiyazlar alarak 900'lü yıllardan itibaren bir deniz imparatorluğu olma yolunda önemli yol kat eden Venedik Cumhuriyeti 1204 yılında gerçekleşen Haçlı Seferi'nden sonra baş kolonisi olacak olan Girit Adası'nı ele geçirmiştir. Venedik Cumhuriyeti, Girit Adası'nı satın alma yoluyla ele geçirdikten sonra 1211 yılından itibaren başkentten kendi soylu vatandaşlarını adaya yerleşmeleri için göndermiş ve adada kendi idari sistemleri olan sestiere sistemini uygulamaya başlamıştır. Sestiere sisteminin yanı sıra Venedik Cumhuriyeti başkentte olduğu gibi adaya bir duka ve consiglieri olarak bilinen iki yardımcı atamıştır. 1211 yılından sonra da bu ada Kandiye veya Girit Dukalığı şeklinde de bilinmeye başlanmıştır. Fakat altılı sistem adıyla bilinen bu sistem uygulanmaya başladıktan neredeyse hemen sonra özellikle adadaki yerli Ortodoks soylu Rum ailelerin isyanları görülmüş ve bu isyanlar Venedik egemenliğinin sonuna kadar devam etmiştir. Dolayısıyla Venedik Cumhuriyeti'nin Girit Adası'na yerleşme süreci çoğu zaman zorlu olmuştur. Venedik Cumhuriyeti bu isyanlarla mücadele etmek zorunda kalmasına rağmen Girit Adası'nda görevliler de dahil siyasi, askeri, ticari ve sosyo-ekonomik konularda başkentte var olan hemen her şeyi bir şekilde uygulayarak Doğu Akdeniz ve Avrupa'nın diğer yerleriyle iletişimini bu ada üzerinden sürdürmüştür. Bir giriş ve üç bölümden oluşan bu çalışmada ilk olarak Venedik Cumhuriyeti'nin Girit Adası'ndaki siyasi, idari ve askeri sisteminin yanı sıra adada meydana gelen isyanlar ve adadaki Venedikli memurlar ele alınmıştır. İkinci kısım tamamen Girit Dukalığının diğer devlet ve beyliklerle siyasi ve askeri ilişkilerine ayrılmıştır. Son bölümde ise genel olarak adadaki sosyo-ekonomik yapının verilmesi amaçlanmıştır.
II. Abdülhamid Döneminde Adana Vilayeti'nde eğitim kurumları ve faaliyetleri (1876 -1909)
Bu çalışma Sultan II. Abdülhamid'in saltanatı esnasında Adana vilayetinde bulunan eğitim kurumları ve bu kurumların faaliyetlerini ele almaktadır. Çukurova bölgesine Türklerin ve Müslümanların yerleştiği ilk anlardan itibaren Türk-İslâm kültürünün etkisi görülmektedir. Ramazanoğullarının bölgede hâkim olmasından itibaren mektep-medrese gibi eğitim kurumlarının varlığına rastlanılmaktadır. Osmanlı Devleti zamanında da bu kurumlar artarak devam etmiştir. XIX. yüzyılda ise modernleşme ile birlikte eski usûl mekteplerin yanında yeni usûlde eğitim-öğretim veren kurumlar, başta başkent olmakla birlikte taşraya da yapılmıştır. Adana vilayeti de bunlardan nasibini almıştır. Osmanlı Devleti'nin zor dönemlerinde 33 yıl hükümdarlık yapan II. Abdülhamid eğitimle ilgili meseleleri devletin imkanları dahilinde hiçbir zaman aksatmamıştır. Adana vilayetinin sancaklarından Adana, Mersin, İçil, Cebel-i Bereket, Kozan sancak ve bu sancakların kazalarına birçok kademeden eğitim kurumu yapılmıştır. Sıbyan mekteplerinin yerine iptidai mektepler, ortaokul seviyesinde rüşdiyeler ve idadi vb. gibi modern eğitim-öğretim kurumlarına bu bölgede de rastlanılmaktadır. Ayrıca civarda bulunan ıslahhâne Adana Hamidiye Sanayi Mektebine çevrilerek mesleki yönde çalışmalar yapılmıştır. Yabancılar ve gayrimüslimler tarafından yapılan eğitim-öğretim kurumlarında da artış gerçekleşmiştir. Bu çalışma 1876-1909 yılları arası Adana vilayetinde eğitim-öğretim kurumları ve faaliyetleri hakkında alana katkı yapmayı amaçlamaktadır. Anahtar Sözcükler: Adana Vilayeti, Eğitim-Öğretim, Mektep, İptidai, Rüşdiye, İdadi, Medrese
Hasandağı Gazetesi'ne göre Aksaray'ın sosyal, kültürel ve ekonomik yapısı (1966-1970)
Yerel gazeteler çıkarıldıkları şehir ile ilgili oldukça geniş kapsamlı belgiler vermeleri nedeni ile tarih araştırmalarında büyük önem taşımaktadır. Zira incelenen dönemlerde olayların doğru şekilde analiz edilebilmesi için kullanılan mühim kaynaklardır. Çalışmanın amacı şehrin ilk günlük gazetesi olan Hasandağı Gazetesine göre Aksaray'ın 1966 – 1970 yılları arasında sosyokültürel ve ekonomik yapısını mercek altına almaktadır. İncelenen dönem içerisinde Aksaray ilçe statüsünde bir yerleşim birimidir. Gazetede, ilçe de yürütülen bayındırlık hizmetleri, sosyal yardım kuruluşlarının faaliyetleri, eğitim alanında yapılan çalışmalar, ekonomik hayat, sağlık hizmetleri ve yeniliklerin yanı sıra günlük olaylara ilişkin konularda bahsedilmiştir. O yıllarda dahi bir ilçeye göre oldukça kalabalık bir nüfusa sahip olan Aksaray'da amme hizmetleri konusunda zaman zaman sorunların yaşandığı görülmüştür. Bu sorunların detayları, içerikleri ve vatandaş şikâyetleri sık sık Hasandağı Gazetesi'nde yer almıştır. Milletvekilli Yaşar Arıbaş'ın "Aksaray'ın İstekleri" başlığı altında Başbakanlığa arz ettiği dilekçesinde bahsedilen maddeler de bu sıkıntıları teyit eder niteliktedir. Netice itibariyle incelenen dönem içerisinde Aksaray'ın iktisadi ve içtimai açıdan kalkınma adına devlet vatandaş iş birliği içinde çalışmalar yürüten etkin bir sosyokültürel yapıya sahip olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Aksaray, Hasandağı Gazetesi, Sosyokültürel ve Ekonomik Yapı,
Temettuat defterlerine göre Gemlik kazası köylerinin sosyal ve ekonomik durumu (1844-1845)
Osmanlı Devleti Paşalarından Mustafa Reşit Paşa tarafından 3 Kasım 1839 tarihinde ilan edilen Tanzimat fermanıyla birçok alanda yenilik yapılmıştır. Yapılan değişikliklerin en önemlisi iktisadi ve ekonomik alanlarda gerçekleştirilen yeniliklerdir. Bu ekonomik değişikliklerin amacı, Osmanlı topraklarında yaşayan halktan adil bir şekilde vergi alınmasını sağlamaktır. Bu hedef doğrultusunda halkın mal varlıklarından elde ettiği gelirler devlet tarafından belirlenmiş ve vergilendirilmiştir. Vergilendirme için gerekli kanunlar ve düzenlemeler yapılmış ve bu düzenlemeler sonucunda temettuat defterleri oluşturulmuştur. Temettuat defterleri, bölgenin sosyo-ekonomik ve demografik yapısı hakkında önemli bilgiler içermektedir. Bu araştırmanın temel kaynağı Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde bulunan maliye nezâreti temettuat defterlerinde bulunan Gemlik Temettuat defterleridir. Bu çalışmanın ana amacı, Gemlik'in köylerinin sosyo-ekonomik ve demografik yapısını aydınlatmak, özellikle XIX. yüzyılda Gemlik'in köylerinin genel durumlarını detaylı bir şekilde ortaya koymak ve değerlendirmektir. Sonuç olarak temettuat defterlerine göre Hüdavendiğar Sancağı'nın bir kazası olan Gemlik incelenmiştir. Bu defterlerde, Gemlik kazasına bağlı toplam 20 köy bulunmakta ve bu köylerin demografik yapısı, gayrimüslim ve Müslüman tebaadan oluşmaktadır. Anahtar Kelimeler : Temettuat , Gemlik, Tanzimat Fermanı ,Vergi.
Çorum ilinin demografik ve sosyal istatistiklerinin analizi (1935-1960)
Çorum İli Demografik ve Sosyal İstatistik Analizi" başlıklı bu çalışma, Çorum ilinin demografik yapısı, sosyal dinamikleri ve ekonomik gelişimini kapsamlı bir şekilde ele almaktadır. Çalışma, Çorum'un tarihsel süreçte geçirdiği nüfus hareketleri, eğitim-öğretim durumu, iş gücü yapısı, kentleşme oranları ve sosyal hizmetler gibi çeşitli alanlardaki değişimleri analiz etmektedir. Çorum'un nüfus hareketleri, ilin demografik yapısının anlaşılmasında temel bir rol oynamaktadır. 1927 yılında 153,000 olan nüfus, 2023 yılında 530,000'e ulaşmıştır. Bu artış, kırsal kesimden şehir merkezlerine gerçekleşen iç göçler ve doğurganlık oranlarındaki değişimlerle açıklanabilir. Özellikle 1950'li yıllardan itibaren tarımda makineleşme ve sanayileşme politikaları, kırsal nüfusun kentlere göç etmesine yol açmıştır. Eğitim-öğretim durumu, Çorum'un sosyo-ekonomik kalkınmasında kritik bir öneme sahiptir. 1927 yılında %10 olan okur-yazarlık oranı, 2023 yılında %98'e yükselmiştir. Bu başarı, il genelinde eğitim hizmetlerinin yaygınlaşması ve eğitimde cinsiyet eşitliğinin sağlanmasıyla mümkün olmuştur. İş gücü yapısı incelendiğinde, 1950'de iş gücünün %70'i tarım sektöründe iken, 2023'te bu oran %20'ye düşmüş, sanayi ve hizmet sektörlerinde çalışanların oranı %40'a yükselmiştir. Kentleşme süreci de önemli bir faktördür; 1927'de %25 olan kentleşme oranı, 2023'te %65'e yükselmiştir. Bu süreç, köylerden şehir merkezlerine gerçekleşen iç göçler ile hızlanmıştır. Çalışma, Çorum'un demografik ve sosyal yapısının tarihsel süreçteki değişimlerini kapsamlı bir şekilde incelemektedir.
1939-1943 yılları arası yayınlanan milliyetçi dergilerin kısa içerik analizleri (Bozkurt, Gökbörü, Tanrıdağ, Türk Amacı, Türklük)
Bu çalışmada cumhuriyetin ilk yıllarında Türk basın hayatında yer alan ve milliyetçi ideoloji çerçevesinde bir yayın politkası takip etmiş olan bazı dergilerin içerik analizleri yapılmıştır. 16 sayı olarak çıkarılan Bozkurt, 13 sayı olarak yayınlanan Gökbörü, 18 sayı olarak çıkarılan Tanrıdağ, 8 sayı olarak çıkarılan Türk Amacı ve nihayet 15 sayı olarak çıkarılan Türklük isimli dergiler, 1939-1943 yılları arası Türkiye'de yayınlanan milli içerikli dergilerden bir kısmı olup aynı zamanda bu çalışmanın da ana kaynakları durumundadırlar. Dergilerin gerek imtiyaz sahipleri ve gerekse yazı işleri müdürlerinin kimlikleri incelendiğinde tamamına yakınının milliyetçi çizgide düşünen hatta Türk milli ideolojisini savunan önemli şahsiyetler olduğu ve bir kısmının ise Türkiye'ye sonradan göçle gelen dış Türklerden oldukları (veya onlarla akraba oldukları) anlaşılmaktadır. Milliyetçi dergilerin basım yerleri incelendiğinde çoğunluğunun İstanbul ve Ankara'da yayınlanmış olduğu, bir kısmının ise Konya, Zonguldak, Kayseri, Adana, İzmir, Sivas, Eskişehir ve Afyonkarahisar gibi yurdun çeşitli illerinde yayınlandığı görülmektedir. Bu çalışmanın ana kaynaklarını oluşturan ve yukarıda isimleri geçen dergilerin tamamı ise İstanbul'da yayınlanmış olup, toplam da yaklaşık 70 sayıya tekabül etmektedir. Tez sürecinde bu dergilerin kendi aralarında içerik ve ilgili konular bağlamında sınıflandırması, karşılaştırılması ile birlikte tahlil ve analizleri yapılarak, dergilerde yer alan makaleler üzerinden o dönemin politik ve sosyo-ekonomik durumunun tespitine çalışılmıştır.
Niğde'nin Sesi Gazetesine göre Niğde'nin sosyal, ekonomik ve kültürel durumu (1968-1969)
Yerel gazeteler o bölgenin sosyo kültürel ve ekonomik yapısını incelemek ve bölge insanının yaşamını daha iyi anlayabilmek açısından en önemli kaynaklardır. Bu kaynaklar aracılığıyla yerel kültürün korunup geleceğe taşınması mümkün olabilmektedir. Bu doğrultuda çalışmamız kapsamında 1968-1969 yıllarında Niğde'nin Sesi Gazetesi'ne göre Niğde'nin sosyal, kültürel ve ekonomik yapısı incelenmiştir. Gazete Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Sabiha Şahenk Kütüphanesi'nden her bir sayfası fotoğraflanarak dijital ortama aktarmak suretiyle temin edilmiştir. İlin ilk özel gazetesi olma özelliği taşıyan gazetenin vermiş olduğu haberler şehrin geçmiş yapısına, halkın ihtiyaçlarına, belediye ve bayındırlık çalışmalarına, şehirleşme faaliyetlerine, ekonomik faaliyetlerine, eğitim ve sağlık hizmetlerine yönelik pek çok önemli bilgi içermektedir. Bu doğrultuda yerel basının şehirlerin gelişmesindeki önemi bir kez daha kendini göstermektedir
Cumhuriyet dönemi Konya nüfusu (1927-1950)
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasının ardından, Büyük Millet Meclisi daha kapsamlı bir nüfus sayımını garanti altına almak için bir yasa çıkarmıştır. Bu son nüfus sayımı sadece erkek ve kadın sayısını belgelemekle kalmamış, aynı zamanda toplanacak bilgilerin kapsamını da genişletmiştir. Nüfus cinsiyet, medeni durum, okuryazarlık, eğitim, dini aidiyet, yaş grupları ve diğer ilgili faktörlere göre sınıflandırılmıştır. Bu araştırma, Türkiye Cumhuriyeti'nde 1927-1950 yılları arasında Konya ilinde yapılan nüfus sayımlarını bağlamında analiz etmeyi amaçlamaktadır. Konya ilinin nüfus ve demografik yapısının analizi 1927, 1935, 1940, 1945, 1950, 1955 ve 1960 nüfus sayımı verileri kullanılarak yapılmıştır.
Niğde Gazetesi'ne göre Niğde'nin sosyal, kültürel ve ekonomik yapısı (1957-1958)
Birçok çeşidi olan fakat incelememizde yerel gazete türü olarak ele aldığımız Niğde Gazetesinin konu olduğu araştırmada sosyal siyasal kültürel spor ve daha birçok yönden bilgi veren süreli yayınlardan gazetenin önemi görülmektedir. Öyle ki bir ülkenin veya bölgenin o dönemde yaşam çehresini bize en iyi yansıtacak ürünler olarak nitelendirilebilmektedir. Bu çalışmanın konusu Niğde'nin ekonomik, sosyal ve kültürel yapısını Niğde Gazetesi ışığında tespit etmektir. Çalışma 1957-1958 yılları arasını kapsamaktadır. Niğde Gazetesi'ne ilişkin gazete arşivlerine Milli Kütüphane'den temin edilmiştir. Ek olarak DTCF Halil İnalcık Kütüphanesi ve araştırma kapsamında makale ve kitaplarda kaynak olarak araştırmamıza ışık tutmuştur.
1935-1943 arası (V-VI. dönem) Adana milletvekilleri ve siyasi faaliyetleri
1 Mart 1935 - 15 Ocak 1943 Tarihlerinde görev yapan V. ve VI. dönem TBMM'de Seyhan milletvekilleri olarak katılan milletvekilleri ülkenin siyasetiyle uğraşmakla birlikte, bölgesel konularda önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. TBMM'ne seçilen Seyhan vekillerine ve bu dönemdeki siyasi faaliyetlerine kapsamlı bir şekilde bakılmıştır. TBMM'nin V. ve VI. dönemine Seyhan milletvekilleri: Damar Arıkoğlu (Zamir Bey), Ali Münif Bey, Mustafa Hilmi Bey, İbrahim Hakkı Bey, İbrahim Tevfik Bey, Ömer Resul Bey, Fatma Esma Hanım, General Ahmet Naci Bey, Ahmet Kutsi Bey, İsmail Safa Bey, Mehmet Selahattin Bey, Sinan Bey ve Sıddıka Mümine Şemsa Hanım katılmıştır. Damar Bey, Ali Münif Bey, İbrahim Hakkı Bey, İbrahim Tevfik Bey, Mustafa Hilmi Bey, Ahmet Naci Bey, V. ve VI. yasama döneminde, Fatma Esma Hanım, Ömer Resul Bey, V. yasama dönemi, Ahmet Kutsi Bey, Sıdıka Mümine Hanım, İsmail Safa Bey, Selahattin Bey, Sinan Bey ise VI. yasama döneminde Seyhan milletvekili olarak seçilmişlerdir. İbrahim Tevfik Bey, İbrahim Hakkı Bey, Ömer Resul Bey, İsmail Safa Bey, Mehmet Selahattin Bey, Sıdıka Mümine Hanım TBMM çatısı altında ulusal ve bölgesel konularda herhangi bir konuşması mevcut değildir. Fatma Esma Hanım, Ahmet Kutsi Bey, Ali Münif Bey ise TBMM çatısı altında ulusal konularda konuşmaları mevcuttur. Damar Bey, Sinan Bey, Ahmet Naci Bey, TBMM çatısı altında ulusal ve bölgesel konularda konuşmaları mevcuttur. Damar Bey, TBMM'nin I. ,II. ,III. ,IV. , V. ,VI.ve VII. dönemde ise Seyhan Milletvekilli olarak seçilmiş, ülke ve bölgesel konularda söz alarak düşüncelerini ifade etmiştir. Sinan Bey, VI. yasama yılı Seyhan, VII. ve VIII. Seyhan, IX. ile X. dönemde Seyhan milletvekili seçilmiş, VI. dönem milletvekilleri içerisinde bölgesel ve ulusal konularda en çok konuşması mevcut olan aktif bir siyasetçidir. Ali Münif Bey, ilk olarak Mersin milletvekili ve IV. V.VI. VII. ve VIII. Dönemde Seyhan vekilleri olarak seçilmiştir. Damar Bey, Ali Münif Bey, Mustafa Hilmi Bey, Sinan Bey, Ahmet Naci Bey'lerin TBMM'de Seyhan milletvekili olarak seçilmesinin tesadüfü olmadığı bu milletvekillerinin işgallere karşı mücadele etmiş milli mücadele kahramanları olduğu, dönemin siyasi politikasının içerisinde aktif siyasi faaliyet yapmaları etkili olmuştur.
1935-1936 Adana Türk Sözü Gazetesi Londra ve Berlin haberleri
Bu araştırmada 1 Ocak 1934 tarihinde yayınlanmaya başlayan gündelik ve siyasi nitelikli Türk Sözü gazetesi incelenmiştir. Adana yerel basınında önemli bir yere sahip olan gazete, Adana'da hükümet konağı yakınlarında yayın hayatına başlamış kurucusu ve başyazarı Ferit Celal Beydir. Mesul müdürü ise Fahri Beydir. Kardeşi Nevzat Güven ve zaman içinde değişen kadrosu ile 1966 ya kadar yayınlanmıştır. Gazete daha çok siyasi içerikli bir gazete olmakla birlikte zaman zaman güncel haberlere de yer vermiştir. Adana ve civarı yerel haberlerde gazetede yer almıştır. Son sayfasını ilan ve reklamlara ayıran gazete, o dönem için Adananın önde gelen gazetelerinden biri olmuştur. Ulusal ve uluslararası haberlerin yanı sıra Adana tarihinin siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel yapısı ile de ilgili pek çok haber ve bilgiyi okuyucusu ile buluşturarak Adana'ya önemli katkılarda bulunmuştur. Çalışmada arşiv tarama yöntemi kullanılarak Adana Türk sözü gazetesinde yer alan haberler günümüz Türkçesine çevrilmiştir. Gazetenin yayın hayatı, yazı heyeti, düşünce yapısı, iç ve dış gelişmeler hakkındaki görüşleri değerlendirilmiştir. Adana Türk Sözü gazetesi koleksiyonunu esas alan bu çalışma diğer kaynaklarla desteklenmiştir. Böylece dönemin olaylarının doğrulanması sağlanmıştır. Yapılan çalışmayla Türkiye geneli ve Adana özelinde Adana Türk Sözünün basın tarihimize katkıları ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Basın, Adana Türk Sözü, Gazete, Adana, Ferit Celal Güven.
Cumhuriyet dönemi Bilecik nüfusu (1927-1950)
Bu çalışmada Bilecik İlinin 1927-1950 yılları arasındaki nüfus sayımlarını esas alınarak Bilecik İlinin demografik özellikleri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışılan dönemde toplam 5 adet nüfus sayımının gerçekleştirildiği görülmektedir. Tez çalışmasında bu sayımlarını her biri teker teker bir bölüm olarak ele alınarak değerlendirilmiştir. 1927, 1935 ve 1950 yılına ait nüfus sayımlarında elde ettiğimiz istatistikler çerçevesinde Bilecik ilinin nüfus yoğunluğu, doğum yeleri itibarı ile nüfus dağılımı, medeni durumlkarı, yaş gurupları, okur-yazarlık durumu, dini inançları, anadilleri ve meslekler gibi hususlar ele alınarakj tablolara dönüştürülüp değerlendirilmiştir. 1940 ve 1945 yılına ait elde ettğimizi nüfus istatistiklerindeki bilgiler çerçevesinde Bilecik ilinin nüfus yoğunluğu ile ilçeler ve nahiyeler bazındaki nüfus durumu tespit edilerek tablolar halinde ortaya konulmuştur. Sonuç kısmında ise Bilecik ilinin 1927-1950 yılları arasındaki nüfus sayımları sonuçlarının değerlendirmesi yapılmıştır.
VIII. dönem Kırşehir milletvekilleri ve siyasi faaliyetleri
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunu takiben çok partili hayata geçiş denemeleri yapılmış olmasına rağmen ilk iki deneme başarısız olmuş; çıkan, isyanlar neticesinde kesintiye uğramıştır. 1938 Yılında Atatürk'ün ölümü ile İsmet İnönü cumhurbaşkanı seçilmiş ve milli şef ilan edilmiştir. 26 Aralık 1938'de CHP'nin 1. Olağanüstü Kurultayında "Milli Şef" unvanını almasıyla Türkiye'de yeni dönem başlamıştır. 7 Ocak 1946 tarihinde Demokrat parti kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı'nın tüm dünyada ve Türkiye'de köklü değişikliklere sebep olmuştur. Özellikle kırsal kesim bu durumdan oldukça fazla etkilenmiş ve konan yeni vergilerle hoşnutsuzluk iyice artmıştır. Bu durum CHP'nin büyük oranda güç kaybına sebebiyet vermiş ve halkta muhalefetin artmasına sebep olmuştur. 5 Haziran 1946 tarihinde Milletvekili seçim yasası değiştirilmiş ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez tek dereceli seçim uygulanması kabul edilmiştir. 21 Temmuz 1946 tarihinde yapılan genel seçimlerde tek dereceli seçim ilk kez uygulanmıştır. Bu seçim demokrasi tarihimize açık oy, gizli sayım ve ilk kez tek dereceli genel seçim olarak girmiştir. Tek dereceli seçim sisteminin yapıldığı genel seçimlerde CHP, Kırşehir'de dâhil olmak üzere ülke genelinde seçimleri büyük ölçüde kazanmıştır. Muhalefet 1946 yılında gerçekleşen seçimlerdeki sıkıntıları dikkate alarak seçim kanununda yapılan değişiklikle yapılması "gizli oy, açık sayım" sistemi geçilmesi konusunda sürekli baskı oluşturmaya başlamıştır. Demokrat Parti "Yeter! Söz Milletindir" sloganı ile 14 Mayıs 1950 seçimlerinde, tek parti dönemine son vermiştir. Çalışma konumuz olan 8. Dönem dikkate alındığında CHP iktidarının devamı yönünde genel bir tablonun oluştuğu görülmektedir. 1946 seçimlerinde İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Kemal Sahir Kurutoğlu, Mehmet Nihat Erdem ve Şevket Turgut CHP milletvekilleri olarak TBMM'ne katılmayı hak kazanmışlardır. Çalışmada ismi zikredilen 4 milletvekilinin biyografileri ve siyasi faaliyetleri incelenmiştir
20. dönem Niğde milletvekilleri ve siyasî faaliyetleri
Bu tez çalışması, TBMM'nin 20.Dönemini, 1995-1999 tarihlerini kapsayan dönemde faaliyette bulunan Niğde milletvekillerinin yaşamlarını ve Meclis çalışmalarını konu edinmiştir. Bu çalışma giriş, birinci ve ikinci bölümden ibarettir. Giriş kısmında konu, amaç, yöntem ve çalışmanın önemi yer almaktadır. Ayrıca Niğde ilinin yeri ve tarihinden bahsedilmiştir. Birinci bölümde, Türkiye'de Demokrasi ve Çoğulcu Modele Geçiş, 1950 Yılından Önce Türkiye'de Politik Yaşam, Türkiye'de Muhalefet ve Yeni Siyasî Partilerin Kurulması, Çoğulcu Model Yaşamı ve Demokratik Seçimler Dönemi, 1946-1995 Seçimleri Arası Türkiye'de Siyasal Hayat, 24 Aralık 1995 Seçimlerine Giden Süreç,24 Aralık 1995 Seçimleri ve 20.Dönemin (1995-1999) Genel Değerlendirilmesi yapılmıştır. İkinci bölümde ise, 20.Dönem Niğde milletvekillerinin yaşamları, siyasi faaliyetleri ve Meclis çalışmaları yer almıştır. Tezin hazırlanma sürecinde, yerel basından, çeşitli kitaplardan, makalelerden, ansiklopedilerden, internet yayınlarından, TBMM Tutanak Dergisi'nden, TBMM albümünden ve milletvekillerinin seçim mazbatalarından faydalanılmıştır. Sonuç bölümünde kaynakça yazılmıştır. Faydalanılan belgeler ise tezin son kısmına eklenmiştir. Anahtar Kelimeler: TBMM, Çoğulcu Modele Geçiş, 1995 Seçimleri, Niğde Milletvekilleri, Koalisyon
Osmanlı düşünce ve siyaset hayatında milli meşrutiyet ve milli Türk fırkaları
Milli Meşrutiyet ve Milli Türk Fırkası, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde milliyetçilik akımlarının siyasi alanda yükselişi ile ortaya çıkan iki önemli siyasi oluşumdur. 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanı ile başlayan özgürlükçü ve çoğulcu siyasi ortam, Osmanlı toplumunun farklı kesimlerinde çeşitli fikirlerin ifade bulmasına olanak sağlamıştır. Bu dönemde Osmanlıcılık, Türkçülük, İslamcılık ve Batıcılık gibi farklı ideolojik yaklaşımlar çerçevesinde çeşitli fırkalar ve cemiyetler kurulmuştur. Milli Meşrutiyet Fırkası, 1912 yılında, bu çeşitlilik içinde Türk kimliği ve milliyetçilik fikri etrafında birleşen bir siyasi hareket olarak öne çıkmıştır. Fırkanın temel amacı, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma sürecinde devleti ve toplum yapısını Türk kimliği üzerinden güçlendirmektir. Bu noktada merkeziyetçilik ve Osmanlı İmparatorluğu'nun bütünlüğünü koruma fikri, fırkanın ideolojik çerçevesini belirlemiştir. Milli Meşrutiyet Fırkasının kurucuları arasında Ahmet Ferit Tek ve Yusuf Akçura gibi dönemin önde gelen Türkçü aydınları yer almaktadır. Ahmet Ferit Tek, devletin asli unsuru olarak Türklüğe vurgu yaparken, Yusuf Akçura ise Türk milliyetçiliğini siyasi bir program olarak formüle eden isimlerden biridir. Milli Meşrutiyet Fırkası, adem-i merkeziyetçilik fikrine ve ayrılıkçı hareketlere karşı çıkarak, devletin Osmanlı bütünlüğü içinde Türk kimliğini güçlendirme yolunu savunmuştur. Fırkanın kuruluş bildirgesinde yer alan "Osmanlı Devlet ve milletinin menafi-i hakikiyesini tahsil ve müdafaa" ifadesi, bu amacın temelini oluşturmaktadır. Fırka, anayasal hakların korunması gerektiğini savunmuş, Osmanlı toplumunun her kesiminde Türkçülüğün ve milli değerlere bağlılığın önemini vurgulamıştır. Milli Meşrutiyet Fırkası, Osmanlı'nın içinde bulunduğu Balkan Savaşları ve Trablusgarp Savaşı gibi krizlerle daha da hassas bir döneme girmiştir. Savaşlar sırasında Osmanlı İmparatorluğu, kayıplar ve zorunlu göçlerle karşı karşıya kalmış, özellikle Balkanlar'da yaşayan Türk ve Müslüman halkın büyük acılar yaşaması, milliyetçi duyguları körüklemiştir. Milli Meşrutiyet Fırkası da bu dönemde toplumda oluşan tepki ve hayal kırıklığına siyasi bir zemin kazandırmıştır. Ancak, kısa sürede baskı altında kalmış ve 1913 yılında kapatılmıştır. Fırkanın kısa ömürlü olması, ideolojik etkisini kaybettiği anlamına gelmemiştir. Bu düşünceler, daha sonra 1919 yılında kurulan Milli Türk Fırkası'nın da temelini oluşturmuştur. Milli Türk Fırkası, Osmanlı İmparatorluğu'nun I. Dünya Savaşı'nda yaşadığı ağır yenilgiler ve Mütareke dönemi ile birlikte doğmuştur. 1919 yılında kurulan bu fırka, işgal altındaki Osmanlı topraklarında halkın milli duygularını canlandırmak, bağımsızlık mücadelesini teşvik etmek ve direnişi örgütlemek amacıyla faaliyet göstermiştir. Milli Türk Fırkası, Milli Mücadele döneminde milliyetçi bir çizgide durarak işgalci güçlere ve onların Osmanlı'daki işbirlikçilerine karşı sert bir muhalefet sergilemiştir. Bu dönemde, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bir ortamda, Milli Türk Fırkasının varlığı, halkın milli şuurunu korumasına katkı sağlamıştır. Fırka, Türk milletini temsil eden ve bağımsızlık fikrini savunan bir yapıda olup, merkezi yönetim ve milli egemenlik gibi temel kavramlar üzerinden halkın desteğini kazanmıştır. Her iki fırka da Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş sürecinde milliyetçi ve merkeziyetçi bir siyaset izlemiş, Türklüğü ön plana çıkararak toplumun milli değerlere olan bağlılığını artırmıştır. Bu çerçevede, Milli Meşrutiyet ve Milli Türk Fırkası, hem Osmanlı siyasi tarihinde hem de Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasında temel teşkil eden ideolojik yapıyı hazırlamışlardır. Bu fırkalar, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde, özellikle İttihat ve Terakki yönetimine muhalefet etmiş, ancak Türk milletinin bağımsızlığı için siyasi bir vizyon oluşturma çabasında önemli roller üstlenmiştir.
Kitan Liao Devleti'nde toplumsal ve idari yapı
Liao Hanedanı, Kitanlar tarafından Çin'in kuzey bölgesini kapsayan alanda kurulmuştur. Tezin birinci bölümü Kitanların toplum yapısını ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu amaçla Kitan boylarına, yaşamlarına, geçim kaynaklarına ve bölgede bulunan diğer devletlere değinilmiştir. Kitanlar, coğrafi olarak Doğu Asya ve kısmen İç Asya bölgelerinde boylar halinde yaşayan bir topluluktur. Sekiz boydan oluştuğu düşünülen Kitanlar, kırsal göçebe olarak yaşamlarını sürmektedir. Xianbei kökenli olduğu düşünülen Kitan adına kaynaklarda dördüncü yüzyıldan itibaren rastlanmaktadır. Gündelik yaşamlarının ve ekonomilerinin en önemli parçası hayvancılık olmuştur. Özellikle yetiştirdikleri atlar ile bölgede ön plana çıkmaktadırlar. Altıncı yüzyıldan itibaren çevre devletlerin içinde görülmesi ile haklarında verilen bilgilerde artış yaşanmıştır. Bu dönemde adlarının en çok görüldüğü devlet Türkler ve Tang İmparatorluğu olmuştur. Türklerin yıkılmasından sonra kurulan Uygurlar da Kitanlarla etkileşime giren devletler içindedir. Çevre bölgede bulunan diğer bir unsur ise Korelilerdi. Burada kurulan Balhae Hanedanı'nın kuruluşunda ve yıkılışında Kitanların etkisi bulunmuştur. Ayrıca Kitanlar dışında bölgede Tangut ve Cürçen gibi topluluklar da yer almaktadır. Tezin ikinci bölümünde Liao Hanedanı'nın idari yapısı anlatılmaktadır. Liao Hanedanı idari yapı açısından Kitan boylarının gelenekselliğini taşırken aynı zamanda Çinli bir devletin özelliklerini de taşımaktaydı. Bu açıdan ikinci bölümde Liao Hanedanı'nın yönetim şekli ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Hanedan da beşli başkent sistemi uygulanmıştır. Ancak hükümdar asıl sarayının bulunduğu Yüce Başkentte olmak yerine yılın büyük bir çoğunluğunu Napo da mevsimlik göçler ile geçirmektedir. Hukuk ve Finans sisteminde Hanedan içinde bulunan yerleşik topluluklar ile Kitanlar arasında da kural ve vergilerde farklılıklar bulunmaktadır. Tez sonucunda Kitanların toplumsal yapısı ve Liao Hanedanı'nın idari yapısından yola çıkarak Hanedanın belirlemiş olduğu ideoloji hakkında çıkarımda bulunulmuştur.
Eski Mezopotamya'da yemek ve mutfak kültürü
İnsanlar geçmişten günümüze besin ihtiyaçlarını karşılayabilmek amacıyla başta tarım ve hayvancılık olmak üzere pek çok faaliyette bulunmuşlardır. İnsanların yaşadıkları yerlerin iklim koşulları ve yer şekilleri yemek ve mutfak kültürlerini şekillendirmiştir. Tarım ve hayvancılıkta kullanılan teknikler gün geçtikçe daha da gelişmiş ve insanlar besinlere daha kolay ulaşmaya başlamışlardır. Dünya medeniyet tarihi açısından önemli bir yere sahip olan Mezopotamya bölgesinde birçok kadim uygarlık kurulmuştur. Bunlar içerisinde öne çıkan uygarlıklar Sumer, Asur ve Babil toplumlarıdır. Bu üç kadim uygarlığın yemek ve mutfak kültürleri hakkında çivi yazılı tabletlerin çevrilmesi ve arkeolojik çalışmalarda ulaşılan kalıntıların incelenmesi sayesinde bilgi sahibi olunabilmektedir. Ancak ulaşılan tabletlerin bir kısmının kırık olması, alfabelerinin okunmasındaki zorluklar ve tabletleri yazan katiplerin hataları nedeniyle bu alandaki çalışmalar yavaş gitmektedir. Bununla birlikte hala ulaşılamamış tabletlerin olma ihtimali de yüksektir. Mevcut bilgiler ışığında Eski Mezopotamya toplumlarının birçok meyve, sebze, baharat, baklagil, et, balık, ekmek ve içecek türünü tükettikleri ve bu besinleri yemeklerinde kullandıkları görülmüştür. Sıradan halk kitlesi zaman zaman kralların düzenledikleri ziyafetlerde, şenlik ve bayram günlerinde birçok yemeğe ulaşma imkanı bulmuşlardır. Yemek ve mutfak kültürü inanç dünyasında da kendisine yer bulmuştur. Dini kurallar yemek ve mutfak kültürlerini etkilemiştir. Eski Mezopotamya'da insanlar inandıkları tanrılara en güzel yemek ve içecekleri kurban olarak sunmuşlardır. Tanrılara sunulan meyve, sebze, ekmek, şarap, bira ve et yemeklerinin kutsal olduğuna inanılarak çeşitli ritüeller eşliğinde sunumlar yapılmıştır. Eski Mezopotamya medeniyetlerinde yiyecek ve içeceklerin bir diğer kullanımı ise tıp alanında olmuştur. Bazı yiyecek ve içeceklerin şifalı olduklarına inanılmış ve bunların kullanıldığı birçok ilaç yapılmıştır. Tabletlerde yer alan reçetelerde bu ürünlerin kullanımına dair detaylı tarifler verilmiştir.
Adana milletvekilleri ve siyasi faaliyetleri (1961-1969)
Adana ili Çukurova'nın verimli toprakları üzerinde kurulmuş olup hem coğrafi konumu hem de yer altı ve yer üstü kaynakları nedeniyle her zaman önemli bir bölge olmuştur. Cumhuriyet döneminde şehir, 1933'e kadar Adana, 1933 yılından 1956 yılına kadar Seyhan biçimine isimlendirilmiştir. 1956 tarihinde yayınlanan "Seyhan Vilâyeti adının (Adana) Olarak Değiştirilmesi Hakkında Kanun" ile Seyhan vilayetinin adının Adana olarak değiştirilmesi kabul edilmiştir. Cumhuriyet döneminde tarım ve tarıma dayalı sanayinin gelişmesiyle sosyal ve ekonomik açıdan önemli bir gelişim süreci içine giren Adana, Türk siyasal yaşamında da meclise gönderdiği milletvekilleriyle önem taşımıştır. Dışardan aldığı göçlerle nüfusu hızla artan Adana'nın, buna bağlı olarak mecliste temsil gücü de artmıştır. Çalışmamız kapsamında incelediğimiz XII. ve XIII. dönemlerde Adana ili 12 milletvekili ile mecliste temsil edilmiştir. Bu dönemlerde 1960 darbesi sonrası yapılan seçim düzenlemeleriyle nispi temsil sistemine geçilmesinden dolayı Adana'dan farklı siyasal partilerden milletvekilleri meclise girmiştir. Bu bağlamda 1961 ve 1965 seçimlerinde Adalet Partisi (AP), Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Türkiye İşçi Partisi'nden (TİP) seçilen vekiller ili temsil etmişlerdir. Diğer vilayetlere göre daha fazla milletvekili ile temsil edilen Adana bu dönemde önemli atılım gösteren şehirlerden olmuştur. Adana milletvekilleri gerek aday oldukları bölgelerin sorunlarını gerekse Türkiye'nin siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlarına yönelik çözüm önerileri sunarak yapılan icraatların içinde yer almışlardır. Yapılan çalışmada, sadece XII. ve XIII. Dönemlerde Adana'yı temsil eden milletvekillerinin kendi seçim bölgelerine değil aynı zamanda Türkiye'nin farklı bölgelerindeki gelişmelere de odaklanılmıştır. Bu çalışma, 1960'lı yılların Türkiye'sinde TBMM'de siyasi, sosyal ve kültürel meselelerin nasıl ele alındığına ve getirilen çözüm önerilerine bir kesit oluşturacaktır. Dolayısıyla XII. Dönem (1961-1965) ve XIII. Dönem (1965-1969) Adana milletvekillerinin hayatları ve siyasi faaliyetleri kapsamlı bir şekilde analiz edilecektir.
İskit ve Kelt topluluklarının dini, ekonomik, sosyal ve kültürel yönlerden karşılaştırması
İskitler yaklaşık olarak M.Ö. 8. yüzyıldan M.Ö. 2. Yüzyıla kadar Sibirya'dan Doğu Avrupa'ya kadar uzanan geniş coğrafyada etkinlik göstermiştir. Türk atlı kavimler medeniyetlerinin ilki ve en eskisini meydana getirmişlerdir. Şüphesiz ki İskitlerin bu uzun soluklu ve güçlü medeniyetlerinin etkisi kendisinden sonraki Türk ve Doğu Avrupa medeniyetleri üzerinde süregelmiştir. Hareketli bir tarihe sahip olan İskitler, bu durumun bir sonucu olarak birçok kadim medeniyetin kaynaklarında çokça zikredilmiştir. Çin, Asur ve Med, Pers, Yunan ve Roma kaynaklarında sıkça zikredilen İskitlerin dini inanışları, kültürleri, sosyal hayatları ve ekonomik yapılarıyla ilgili yazılı kaynakların dışında zengin arkeolojik buluntular da bize önemeli bilgiler vermektedir. Antik kaynaklardan dilleri, dinleri, gelenek ve görenekleri hakkında bilgi sahibi olduğumuz İskitlerin sanatları hakkında ise arkeolojik kazılarda elde edilen eserler bize yol göstermektedir. Batı ve Orta Avrupa sahasında etkinlik gösteren ve özellikle bugünkü Avrupalı kavimleri derinden etkileyen Keltlerin tarihi kökleri bronz çağına kadar uzanmaktadır. Özellikle günümüz İskoç, İrlandalı, Galli olarak adlandırılan insanların büyük bölümünün atası olan Keltler M.Ö. 8. ve M.S. 1. yüzyılları arasında etkinlik göstermişlerdir. İskitler gibi, yazılı eser bırakmayan Keltler ile ilgili en geniş bilgilere ticari, sosyal ve kültürel etkileşim içerisinde bulundukları Roma ve Yunan kaynaklarından ve günümüze kalan arkeolojik buluntulardan ulaşmaktayız. Sonuç itibariyle yukarıda kısa bilgilerini verdiğimiz hemen hemen aynı dönemlerde şekillenmiş olan kadim İskit ve Kelt topluluklarının dini, ekonomik, sosyal ve kültürel yapıları ve bu yönlerinin karşılaştırması çalışmamızın ana konusunu oluşturmaktadır.
Ermeni halkının yazı tarihi
Asırlar boyunca farklı topluluk ve milletlerin içinde var olma mücadelesini sürdürmeyi başaran Ermeniler kendi kültürlerini korumak için de büyük savaşlar vermişlerdir. Milli kimliklerini devam ettirebilmek adına gerekli olan alfabe konusunda da yeni bir isim ortaya çıkmıştı, Mesrop Maştots. Yunan dili ve edebiyatındaki bilgisinden dolayı adından söz ettirmeyi başaran Mesrop, saray hizmetine alınmıştır. Saraydaki hizmeti çok uzun sürmemiş ardından rahiplik mertebesine geçerek Hristiyan dininin öğreticisi olmayı seçmiştir. Hristiyanlık dininin Ermeniler arasında anlaşılmadığını fark edince de dillerini ve kültürlerini uzun yıllar koruyabilecekleri en sağlam araç olan alfabeyi bulmuş ve yeni bir dönem başlatmıştır. MS. V. yüzyılda icat edilen alfabe ile milli kimliklerini korumayı başarabilmişlerdir. Yazı dili olarak ortaya çıkan alfabe Klasik Ermenice, Orta Ermenice ve Yeni Dönem Ermenicesi olarak üç evre geçirmiştir. Halk dilinde Krapar olarak adlandırılan Klasik Ermenice dönemi Kilise dili olarak kullanılmaya başlanmıştır. Aynı zamanda kilise öğretilerinin alfabenin ilk şekli ile yazıldığı dönem olarak da tarihe geçmiştir. Orta Ermenice dönemi Alfabenin gelişmeye başladığı ve bazı harf eklemelerinin yapıldığı döneme denk gelmektedir. Bazı seslerin eklenmesi ile alfabe artık Ermeni halkının konuştuğu dilin karşılığını vermekte usta bir konuma yükselmiştir. Halk edebiyatının da ortaya çıkması bu yüzyıllara denk gelmiştir. Yeni dönem Ermenicesi olarak adlandırılan dönem ise farklı şivelerin oluşması ile Ermenicenin Doğu ve Batı Ermenicesi olarak ayrıldığı şekli ile karşımıza çıktığı zaman dilimidir. Alfabenin geçirdiği bu dönemlerde görülüyor ki Ermenice ilerleme kaydetmiş ve halk arasında hızlı bir benimseyiş gerçekleştirmiştir. El yazması eserlerde artışlar yaşanmış, halk Hristiyanlık dininin öğretilerini daha rahat anlamaya başlamıştır. Alfabeden sonra aralarındaki bağları daha da güçlendiren Ermeniler, çeşitli alanlarda özgün yapıtlar vermeyi de ihmal etmemişlerdir.
Türk siyasi hayatında Ali Cavit Oral
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, demokratik, laik, sosyal devlet anlayışını benimseyen bir devlet olarak kurulmuş, kurulduğu andan itibaren halk egemenliğine dayanmıştır. Ülkenin her şehrinden halkın güven ve saygısını kazanmış olan kişiler, seçilerek milletvekili olmuş ve şehirlerindeki halkı temsil etmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisinde görev almışlardır. Bölgesinin yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden olan Ali Cavit Oral, iyi bir eğitim almış, iki dil bilen, bilinen ve sevilen bir ailenin mensubu olarak, çevresindekiler ve sevenleri tarafından teşvik edilerek siyasi hayata adım atmıştır. Niğde milletvekilliği, Seyhan milletvekilliği, Adana milletvekilliği yaparak, bölgesini mecliste başarıyla temsil etmiş, ayrıca, 1948'de Hasan Saka Hükümeti döneminde, 1949'da Şemsettin Günaltay Hükümeti döneminde ve 1961'de İsmet İnönü Hükümeti döneminde olmak üzere, kendisine üç kez verilen tarım bakanlığı görevini de başarılı bir şekilde yerine getirmiştir. Yaşamı boyunca, siyasi hayatındaki parlak kariyerinin yanı sıra, yazdığı kitap ve makaleler, çıkardığı gazetelerle de adından söz ettirmeyi başaran Ali Cavit Oral, uzun yıllar aktif siyaset yaptığı hayatına, yayınlanan üç kitap, bir gazete, onlarca makale sığdırmıştır. Ayrıca, çiftçi bir aileden gelmesi, bölgesinde ve ülkesinde ziraatın gelişmesine büyük önem vererek, Türkiye'nin önemli kuruluşlarından birisi olan Adana Çiftçiler Birliği Federasyonu'nun Kuruluşu'na da öncülük etmiştir.
Osmanlı Devleti'nde Sultan III. Ahmet dönemi Enderûn Hazinesi gelir-gider defterleri (1703-1730)
Osmanlı Devleti'nin iç hazinesi konumunda bulunan Enderûn Hazinesi, fonksiyon itibariyle kıymetli para, mücevher ve eşyaların saklandığı bir depo veya sandık vazifesi görmektedir. Dış hazinenin ihtiyaçtan fazla olan varlığı Enderûn Hazinesi'nde muhafaza edilmiştir. Enderûn Hazinesi, içerisinde altın ve gümüş nakdînden başka kıymetli mücevherat, kumaş, giyim-kuşam, silah, ev içi unsurlar, kitap ve kokular gibi eşyalar bulunmaktadır. Öte yandan içinde bulundurduğu kendine münhasır üretim ve dönüşüm mekanizması ile Osmanlı sarayının geri dönüşüm kutusu özelliğini taşımaktadır. Bu kendi kendine yetebilme özelliği sayesinde Osmanlı Devleti'nin yegâne müesseslerinden biri haline gelmiştir. Dolayısıyla Enderûn Hazinesi bir hazineden çok daha fazlasını ifade etmektedir. Sultan III. Ahmet dönemi gerek siyasi ve ekonomik gerek sosyo-kültürel bakımdan Osmanlı tarihi araştırmacılarının en çok dikkatini çeken dönemlerden biri olmuştur. Enderûn Hazinesi, Araştırmacılar arasında birçok tartışmaya sebebiyet veren böyle bir dönemde sarayın maddi gelir ve giderleri konusunda önemli ipuçları vermektedir. Bunun yanı sıra dönem değerlendirmesi yapılması açısından içerisinde birçok kültür unsurunu bulundurmaktadır. Bu çalışmada; Sultan III. Ahmet'in 27 yıl süren saltanatında kayıt altına alınmış Enderûn Hazinesi gelir ve gider defterleri incelenmiştir. Böylece Enderûn Hazinesi'nin önemi ortaya konulmaya çalışılırken, Sultan III. Ahmet dönemi ise Enderûn Hazinesi defterlerinin gözünden değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Enderûn Hazinesi, Sultan III. Ahmet, Gelir Defteri, Gider Defteri, Kültür Ögeleri
Malatya Suikastı, davası ve siyaset ile basın üzerindeki yansımaları (1952-1954)
Türkiye'de yaklaşık bir asır süren demokrasi tartışmalarının ardından, çok partili hayata geçiş çabaları sonucu 1950 yılında Demokrat Parti iktidara gelmiştir. Demokrat Parti'nin iktidarının ilk yıllarında halkın din ve vicdan hürriyeti konusundaki memnuniyetsizliklerini gidermek amacıyla attığı adımlar, bazı kesimler tarafından yanlış anlaşılıp suistimal edilmiştir. 1952 yılında Malatya'da Vatan Gazetesi başyazarı Ahmet Emin Yalman'a düzenlenen suikast, dönemin Türkiye gündemini belirleyen ana konulardan biri olmuştur. Suikastın hemen ardından Demokrat Parti tarafından ortaya atılan "İrtica ile Mücadele" söylemi, iktidar ve muhalefet arasındaki gergin ortamın hafiflemesine veya siyasal kargaşaya bir süreliğine de olsa ara verilmesinde etkili olmuştur. Nitekim bu durum hem iktidar hem de muhalefet partisi tarafından ortak mesele olarak görülmeye başlanmış ve bu durum, Türk siyasal hayatında eşine ender rastlanan bir kampanyaya dönüşmüştür. Demokrat Parti, Malatya Suikastı sonrasında gerek basın gerekse muhalefet ile yakın ilişkiler kurma kararı almıştır. Demokrat Parti'nin "birliktelik" söylemi yakın bir zaman zarfında taraftar bulmuştur. Başta Cumhuriyet Halk Partisi olmak üzere muhalefet tarafından da bu söylem desteklenmiştir. Bu süreçte siyasal partilerin konsolide oldukları gözlemlenmektedir. 1953 yılına kadar devam eden iktidar ve muhalefet arasındaki ılımlı ilişkiler, aynı yıl Millet Partisi'nin kapatılması ile son bulmuştur. 1953'ün sonuna kadar süren ve "bahar havası" olarak da lanse edilen bu dönemin şekillenmesinde Ahmet Emin Yalman'a yönelik suikastın etkisi olmuştur. Dolayısıyla bu olayın öncesinde ve sonrasında yaşanan gelişmelerin incelenmesi, dönemin siyasi atmosferini anlamak açısından önem taşımakta ve demokrasi tarihimizdeki önemli bir boşluğu doldurmaktadır.
"Açık Söz" gazetesine göre XX.yüzyılın başlarında Bakü haberleri
Azerbaycan ve Bakü tarihsel süreç içerisinde stratejik konumu, enerji kaynakları, ekonomik büyüme, kültürel miras ve bölgesel istikrar gibi faktörler yüzünden hep önemli olmuştur. Azerbaycan bu faktörler nedeniyle tarih boyunca farklı imparatorluklara ve hanlıklara ev sahipliği yapmıştır. XIX. Yüzyılda Osmanlının dağılma süreci ile birlikte Rus egemenliğine girmiştir. Azerbaycan Rus İmparatorluğu bünyesinde girdikten sonra bağımsızlık mücadelelerine girişmiştir. XX. Yy. başlarında meydana gelen 1905 devrimi sonrasında oluşan karışıklık ise Azerbaycan toplumundaki milli şuur ve bağımsızlık fikrinin oluşmasına sebep olmuştur. Azerbaycan Cumhuriyetinin ilk milli gazetesi olan Açık Söz, 2 Ekim 1915 tarihinde Bakü'de yayın hayatına başlamıştır. Gazetenin kurucusu ve başyazarı, Azerbaycan aydınlanmacılarının önde gelen isimlerinden biri olan Mehmet Emin Resulzade'dir. Açık Söz, 1915-1918 yılları arasında Bakü'de yaşanan önemli siyasi, sosyal ve kültürel gelişmeleri yakından takip etmiş ve bu gelişmeleri okuyucularına aktarmıştır. Gazetenin haberlerinde, Birinci Dünya Savaşı, Azerbaycan'daki milli hareket, ErmeniTatar çatışmaları, Bakü petrol endüstrisi ve şehrin kültürel hayatı gibi konulara yer verilmiştir. Açık Söz'ün 1915-1918 yılları arasında yayınladığı Bakü haberleri, bu dönemde şehrin içinde bulunduğu siyasi ve toplumsal atmosferi yansıtması bakımından önemlidir. Bu haberler, Azerbaycan'ın bağımsızlık mücadelesinin önemli bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Eski Mezopotamya ve Anadolu'da kiralama ve kiracılık (MÖ III - MÖ II. binyıl)
Kira kavramı, günümüzde olduğu gibi Eskiçağ toplumlarında da geniş bir öneme sahiptir. Sosyal hayat, yönetim, ekonomi ve ticaret alanlarında belirgin bir rol üstlenmiştir. Bu kavram, Eskiçağ toplumlarındaki devlet-halk arasındaki ilişkileri geliştirmiş ve sosyal sınıflar arasındaki erişim problemine akılcı çözümler sunmuştur. Böylece tarihsel bağlamda önemli bir yer edinmiştir. Kiralama ve kiracılık metinleri içerik olarak çeşitli sınıflandırmalara tabi tutulmuştur. İnsanların işçi, asker, yük taşıyıcısı, çoban, meslek erbabı, köle gibi çeşitli sınıflarda kiralanması; tarlaların, evlerin, meskenlerin kiralanması; tarım hayvanlarının, nakil hayvanlarının kiralanması ve aletlerin kiralanması gibi çeşitli kategorilere ayrılmıştır. Bu çalışma, kira kavramının dönem ve tür farklılıklarını ele alarak, dönemin özgün nitelikleri çerçevesinde incelenmiştir.
Sicill-i Ahvâl defterlerine göre Hersek doğumlu Osmanlı devlet memurları
Osmanlı Devleti'nde 1839 yılında Tanzimat'ın ilanı ile batı dünyası göz önüne alınmış ve batılı tarzda yeniliklerin yapılması için harekete geçilmişti. Yapılan yenilikler sonucunda Osmanlı Devleti'nde bürokrasi ön plana çıkmış ve memur alımlarında ciddi artışlar gözlemlenmiştir. Memurlarla ilgili Osmanlı Devleti'nde merkezi idare tarafından tutulmuş önceki yıllara ait pek fazla kayıt görülmemekteydi. Nihayetinde II. Abdülhamit dönemiyle merkezileşme çalışmaları üzerinde durulmuş ve bu çalışmalar hızlanmıştır. Devlet memurlarının takiplerini yapabilme ihtiyacından II. Abdülhamit döneminde Sicill-i Ahval Komisyonu adı verilen bir kurum meydana getirilmiştir. Bu komisyon sayesinde memurların kayıtlarının tutulacağı Sicill-i Ahval defterleri oluşturulmuştur. Sicill-i Ahval defterleri, Osmanlı Devleti'ndeki devlet memurları ile ilgili bilgileri ihtiva etmiştir. Bu defterde devlet memurları ile ilgili; doğum yerleri, doğum tarihleri, baba adı, baba mesleği, eğitim aldığı yerler, bildiği diller, sülale lakapları, hangi milletten olduğu, görevine başlama yaşı, göreve başlama durumu, görev aldığı yerler, görev süreci içinde aldığı maaşlar, hizmetinden ötürü almış olduğu rütbe, madalya, nişanlar ve aldıysa cezalar gibi birçok konu hakkında Sicill-i Ahval defterlerinde bilgiler yer almaktadır. Osmanlı Devleti'nde görevde bulunmuş memurlar hakkında yapılan bu çalışma Sicill-i Ahval Defterlerinden faydalanılarak ele alınmış ve bu çalışmada tespit edilen 42 Hersek doğumlu memur incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Osmanlı Devleti, Hersek, Sicill-i Ahval Defterleri, Memurlar.
Erken Dönem Doğu Roma İmparatorluğunun dış siyaseti (330-717)
Erken Dönem Doğu Roma İmparatorluğunun dış siyaseti, imparatorluğun tarihi boyunca çeşitli dâhili ve harici güçlüklerle karşı karşıya kaldığı ve siyasi arenada aktif rol oynadığı bir dönemi kapsamaktadır. Bizans İmparatorluğu, Roma İmparatorluğu'nun mirasını devralarak, hem Doğu hem de Batı ile olan münasebetlerini derinlemesine şekillendirmiştir. İmparator Constantin'in, Konstantinopolis'i kurmasıyla başlayan dönemde, Doğu Roma İmparatorluğu'nun askeri ve siyasi durumu incelenmiştir. Bu dönemde imparatorluğun sınırları genişlemiş ve Pers İmparatorluğu ile çeşitli mücadeleler yaşanmıştır. Bu mücadeleler, imparatorluğun dış siyasetinin temel yapı taşlarını oluşturmuştur. Doğu Roma'nın komşularıyla olan münasebetleri ve bu münasebetlerin imparatorluğun siyasi duruşunu nasıl etkilediği ele alınmıştır. Perslerle yaşanan çatışmaların yanı sıra Türkler, Araplar ve Balkanlar'da, Akdeniz'de bulunan barbar kavimleri ile olan ilişkilerde de incelenmiştir. Dönemin dini ve kültürel dinamikleri üzerinde durulmuştur. Hristiyanlık, Doğu Roma'nın iç ve dış politikasını önemli ölçüde etkilerken, aynı zamanda imparatorluğun dini politikaları komşu devletlerle ilişkilerinde belirleyici olmuştur. Ayrıca, Hristiyanlık, Doğu Roma'nın sınırlarını aşarak kuzey ve doğu topraklarına yayılmıştır. Doğu Roma'nın dış siyasetinin, imparatorluğun siyasi, askeri ve ekonomik gücüyle yakından ilişkili olduğu görülmüştür. İmparatorluğun sınırlarını genişletme, koruma politikaları, ticaret yollarının hâkimiyeti ve diplomatik ilişkiler Doğu Roma'nın milletlerarası alanda etkisini belirlemiştir. Neticede Doğu Roma İmparatorluğu'nun erken dönem dış siyaseti, İmparatorluğun komşularıyla olan münasebetleri, siyasi-military stratejileri ve dinin rolü bu dönemin temel özelliklerini oluştururken, Doğu Roma'nın tarihsel gelişiminde de önemli bir yere sahip olmuştur.
Vizigot Krallığı'nın siyasi ve sosyal yapısı
Roma İmparatorluğu'nun sona ermesi, İtalya ve çevresindeki bölgelerde demografik yapının değişmesine neden olmuştur. Gotlar, bu bölgede faaliyet gösteren önemli bir Germen kolu olarak karşımıza çıkmakla birlikte kendi krallıklarını kurmaları da uzun sürmemiştir. İlk kez tarihte görüldükleri Baltık Denizinden Tuna boylarına, oradan da İber Yarımadasına uzanan bir ilerleme ile faaliyetlerine rastlamaktayız. Gotların 291 baharındaki ilk bölünmelerinden beri iki kolu vardı: Batı Gotları Tervingi-Vesi ve Doğu Gotları Greuthungi-Ostrogothi olarak isimlendirilmişti. Bu isimler 400'e kadar bir süre kullanılmış, sonra Tervingi-Greuthungi isimleri sadece kahramanlık şarkılarında yaşarken, Vesier-Ostrogot ikilisi, Cassiodorus tarafından VI. yüzyılın başında Vesegothen-Ostrogothen'a uygun olarak Wesgoten-Ostrogoten, Batı Gotları-Doğu Gotları şeklinde "iyileştirilene'' değin değişmeden kalmıştı. Tervingi, orman halkları olarak kullanılan bir terimdir, Greuthungi steplerde yaşayan halklar manasına gelir ve böylece bu iki kolun hangi coğrafyalarda ayrılmış olduğu kelime kökenlerinden analiz edilebilir. Daha sonra bu isimler yalnızca kahramanlık destanlarında kendilerine yer bulabilmiştir. Ren Nehri'nin kıyısında, eski Worms şehrinde geçen Nibelungen adlı orta çağ destanında boy gösteren Bernli Dietrich esasında Büyük Theodoric'in (454-526) ta kendisidir. Tezin ana amacı, Vizigotlar olarak adlandıracağımız Tervingi-Vesi topluluğunun hem yayılmış oldukları İspanya coğrafyasındaki faaliyetlerini hem de genel anlamda Got topluluklarını açıklığa kavuşturmak ve daha sonra kendi kültürleri ile taşıdıkları Roma kültürünü Hispano-Roman halklarına entegre etme süreçlerini değerlendirmektir. Tezin birinci bölümünde İskandinavya'daki Got toplulukları ele alınmış ve Gotların kökenlerine açıklama getirilmiştir. İkinci bölümde ise bugünkü İspanya coğrafyasına nüfuz etmiş olan Vizigotlar'dan bahsederek bölgedeki faaliyetleri incelenmiştir. Üçüncü ve son bölümde, neden sonuç ilişkisi içerisinde sunulan tezin sonucu açıklanmıştır. Vizigotlar; sosyal, siyasi ve ekonomik açıdan ele alınarak onların nasıl bir sosyo-kültürel yapı gerçekleştirdikleri incelenmiş ve tez sonlandırılmıştır.
Abbâsî Halifeliği ile Irak Selçukluları Devleti arasındaki iktidar mücadelesi
İslâm tarihinin en önemli safhalarından bir kuşkusuz ki Abbâsî halifelerinin siyasî yetkilerini Selçuklu sultanlarına devretmesi dönemidir. Bu safha Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey'in 1055 yılında hilâfet merkezi Bağdat'a girmesiyle başlamıştır. Abbâsî Halifesi Kaim Biemrillâh dünyevî yetkilerini büyük bir törenle Tuğrul Bey'e devretmiştir. Bu tarihten itibaren İslâm dünyasının liderliğini Selçuklular üstlenirken halifelik makamı yalnızca dinî ve manevî bir pozisyonla sınırlandırılmıştır. Abbâsî halifeleri, gücünün zirvesinde olan Selçuklu sultanları zamanında Bağdat'ta oldukça pasif bir mevkide kalmışlardır. Selçuklu sultanları ise halifeleri akrabalık bağları kurarak ve Bağdat'a atadıkları şahneler vasıtasıyla sürekli olarak gözetim altında tutmuşlardır. Halifelerin bu durumu Büyük Selçuklu Sultanı Sencer'in devletin merkezini doğuya çekmesiyle değişmiştir. Sultan Sencer, Abbâsî Halifeği'ni Hemedan merkezli olarak kurdurttuğu Irak Selçukluları Devleti'nin vesayetine vermiştir. Bu tarihten itibaren Sultan Sencer'in Horasan gibi nispeten Bağdat'a uzak bir mevkide olmasını fırsat bilen halifeler eski yetkilerini geri alabilmek için türlü girişimlerde bulunmuşlardır. Halife Müsterşid, bölgede sürekli olarak huzursuzluk çıkaran Dübeys'e karşı ordu kurup savaş meydanlarına çıkmıştır. Halife Müsterşid, Selçuklulara karşı ayaklanarak kendisinden sonra gelecek halifelere ilham kaynağı olmuştur. Fakat onun bu macerası, Sultan Mesud döneminde feci bir şekilde neticelenmiştir. Halife Muktefî ise yetkilerini yalnızca Bağdat ile sınırlı tutmak istememiştir. Bu yüzden Irak ve çevresinde fetih hareketlerine başlayarak siyasî hâkimiyet alanını genişletmeye çalışmıştır. Sultan Mesud'dan sonra gelen Irak Selçuklu sultanları halifeleri kontrol etmekte zorlanmıştır. Halife ile sultan arasındaki mücadeleler Nâsır Lidînillâh döneminde zirveye çıkmıştır. O, Selçuklulara kaybettikleri siyasî hâkimiyeti geri aldığı gibi yaptığı ittifaklar neticesinde Irak Selçukluları Devleti'nin sonunu getirmiştir.
Kaçar Hanedanı devlet adamlarından Mirza Muhammed Taki Han Ferahanî (Emir-i Kebîr) ve ıslahatları (1807-1852)
Fars literatüründe Emir-i Kebir olarak bilinen Mirza Tâki Han Kaçar Hanedanlığı döneminin önemli devlet adamlarından biridir. doğum tarihi hakkında yazarlar tarafından farklı tarihlar ileri sürülmektedir.Sadrazamlık makamına getirilmesinden önce farklı görevlerde görev yapmıştır. Yönetimde farklı görevlerde bulunan Mirza Tâki Han Nâsıreddin Şah'ın tahta çıkmasında etkili olduğu için kendisi tarafından sadrazamlık makamına getirilmiştir. Sadrazamlığı döneminde (1848-1851) farklı alanlarda yenileşme hareketlerini başlatan Mirza Tâki Han, İran'ın modernleşmesine büyük katkılar sağlamıştır. Emir- i Kebir'in Kültürel sahada iki önemli ıslahat gerçekleştirmiştir. Birisi temellerini attığı Dârü'l-Fünun okuludur. Çağdaş İran tarihindeki en etkili kurumlardan biri olan Dârü'l-Fünun, Emir-i Kebir'in sadrazamlık makamından azledilmesinden sonra, 29 Aralık 1851 tarihinde açılmıştır. Bu eğitim kurumu başlangıçta idari ve askeri alanlarda uzman personel yetiştirme amacı ile kurulsa da daha sonra farklı bilim dalları da okutulmaya başlanmıştır. Okulun ismi hususunda kaynaklarda "Medrese", "Medrese-i Cedid", "Medrese-i Nizamiye", "Talimhâne" şeklinde olduğuna dair fikirlerin yanında İstanbul'daki Mekteb-i Sultanî adı örnek alınarak "Mektebhâne-i Şâhi" isminin yaygın olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. Nitekim okulda ders vermesi için Avusturyalı öğretmenlerle yapılan sözleşme metninde de "Mektephâne-i Şahi" kelimesi kullanılmıştır. Eğitmenlerin Avusturya ve Almanya'dan getirtilmesine bakmayarak okulda eğitim dili Fransızca olmuştur. İkincisi, Nâsıreddin Şah'ın saltanatının dördüncü yılında çıkarılmaya başlanan Ruzname-i Vekâyi-ı İttifakiye gazetesidir. Gazete Nâsıreddin Şah'ın ilk on yılı için önemli kaynaktır. Emir-i Kebir'in sağlık alanında gerçekleştirdiği ıslahat çiçek hastalığına karşı yürüttüğü aşılama faaliyetidir. Eğerçi bu faaliyet Kaçar Devletinin başlarında bireysel olarak bazı Kaçar Şehzadeleri tarafından hanedan üyeleri ve halk üzerine gerçekleşsede Emir Kebir'in sadrazamlığı döneminde aktif olarak uygulanmıştır. Emir-i Kebir'in kazandığı güç ve yaptığı ıslahatlar, siyasi rakiplerinin( Mirza Ağa Han Nuri ) hanedan üyeleri (Mehd-i Ulyâ Melek Cihan Hanım),İngiltere ve Rusya gibi dış devletlerin çıkarlarına karşı geldiği için onları rahatsız etmiştir. Emir Kebir'e karşı ittifak kurmalarına, önce sadrazamlık göreviden azledilip sürgün edilmesine ve az bir müddet sonra da katledilmesine sebep olmuştur. Çalışmada Kaçar Hanedanlığı döneminin önemli devlet adamlarından biri olan Mirza Tâki Han hayatı ve onun yaptığı ıslahatları anlatmaya çalışacağız. Anahtar Kelimeler: Kaçar Hanedanı, Emir–i Kebir, Islahat, Mehd-i Ulyâ Melek Cihan Hanım.
1983-1991 arası (XVII. ve XVIII. dönem) Gaziantep milletvekilleri ve meclis faaliyetleri
Bu çalışma, 1983-1991 arası (XVII. ve XVIII. Dönem) Gaziantep milletvekillerinin meclis faaliyetleri ile ilgilidir. Milletvekillerinin hayatları, meclis faaliyetleri, meclis konuşmaları ve meclis dışı faaliyetleri çalışmada yer almaktadır. Tezin giriş bölümünde Gaziantep'in tarihinden; eski adlarından, tarih öncesi dönemdeki yerinden, Kurtuluş Savaşı döneminde vermiş olduğu mücadeleden bahsedilmiş ve Gaziantep hakkında; coğrafi, ekonomik, kültürel ve demografik açıdan bilgiler verilmiştir. Giriş kısmının devamında ise tez çalışması hakkında ve tezin konusu hakkında genel bilgiler verilmiştir. Tez iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, 1983 yılı genel seçimleri hakkında bilgilere ve sonrasında XVII. Dönem Gaziantep milletvekilleri hakkındaki bilgilere yer verilmiştir. XVII. Dönem Gaziantep milletvekilleri olarak; Ahmet Ata Aksu, Mustafa Rüştü Taşar, Ünal Yaşar, Mehmet Hayri Osmanlıoğlu, Süleyman Koyuncugil, Feyzullah Yıldırır, Galip Deniz, Hasan Celal Güzel yer almıştır. İkinci bölümde, 1987 yılı genel seçimleri hakkında bilgilere ve sonrasında XVIII. Dönem Gaziantep milletvekilleri hakkındaki bilgilere yer verilmiştir. XVIII. Dönem Gaziantep milletvekilleri olarak; Hasan Celal Güzel, Ahmet Günebakan, Hasan Tanrıöver, Mehmet Akdemir, Mustafa Hikmet Çelebi, Ünal Yaşar, Abdulkadir Ateş, Mustafa Yılmaz yer almıştır. Hasan Celal Güzel ve Ünal Yaşar iki dönem içerisinde de milletvekili seçildikleri için iki bölümde de yer almaktadırlar. Araştırma sürecinde; TBMM Albümü, TBMM Tutanak Dergisi, Ulusal Tez Merkezi, kaynaklar için öncelik olmuştur. Kitaplar, tezler, makaleler, gazeteler ve internet kaynakları tez içerisinde kullanılmıştır. Mümkün olduğunca, doğruluğu kesin olmak kaydıyla çeşitli kaynaklardan bilgiler edinilmeye çalışılmıştır. Bundan sonra milletvekilleri hakkında çalışmalar yapacak olanlar için iyi bir örnek teşkil etmek adına tezin; objektif, anlaşılır ve doğru bilgiler ışığında yazılmasına önem gösterilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti'nde engellilere yönelik çalışmalar (1950-2000)
TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NDE ENGELLİLERE YÖNELİK ÇALIŞMALAR (1950-2000) Selman DEVECİOĞLU Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı, Yüksek Lisans, Eylül 2024 Danışman: Doç. Dr. Haşim ERDOĞAN ÖZET Bedensel, ruhsal ve sosyal açıdan iyilik halinin, toplumdaki her birey için zorunluluk olduğu günümüzde, sakatların korunarak toplumsal bütünleşmenin sağlanması sosyal devlet olmanın en önemli ön koşulu olarak gösterilebilir. Engellilik, bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli kamu politikaları arasında yer almaktadır. Dünya genelinde gerek tarihsel süreçte gerekse günümüzde hükümetlerin önemli kozları arasında engellilere yönelik politikaları yer almış olmasına rağmen somut adımların atıldığını söylemek oldukça zordur. Bu çalışmanın temel amacı, Türkiye Cumhuriyeti'nde 1950-2000 tarihleri arasında Engellilere Yönelik Çalışmalarının incelenmesidir. Engelli bireylerin mevcut sorunları dikkate alındığında, engelli sorunlarının yalnızca bireysel olmadığı, ek olarak, tıbbi sorunlar, sosyal, ekonomik ve kültürel sorunlarının olduğu bilinmektedir. Çalışma sonucunda, incelenen dönemde engellilere yönelik önemli adımların tam olarak atıldığını söylemek pek mümkün olmasa da özellikle 1990'dan sonra ülkemizde engellilere yönelik politikaların şekillenerek, kurumsal yapılanmanın oluştuğu gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Engelli, Engelli Politikaları, Engelli Hakları ve Hükümet Politikaları
Kuşak ve yol girişimi'nin Doğu Türkistan'daki yansımaları: Bölgesel kalkınma, siyasi hegemonya ve uluslararası ilişkiler açısından bir analiz
Bu tez, Çin Halk Cumhuriyeti'nin global stratejik ve ekonomik genişlemesinin merkezinde yer alan Bir Kuşak Bir Yol Projesi kapsamında Doğu Türkistan'ın stratejik önemini ve bu bölgedeki yansımalarını çok boyutlu bir perspektiften ele almayı amaçlamaktadır. Proje; bölgesel kalkınmayı, siyasi hegemonya ve uluslararası ilişkiler açısından detaylı bir şekilde inceleyerek, Kuşak ve Yol Girişimi'nin bölgesel dinamikler üzerindeki etkilerini, bununla birlikte uluslararası toplum içinde nasıl konumlandırıldığını ve söz konusu politikanın bölge halkları üzerindeki sosyoekonomik ve siyasi etkilerini kapsamlı bir şekilde irdelemektedir. İncelememiz, Doğu Türkistan'da Kuşak ve Yol Girişimi'nin uygulanışıyla bölgesel kalkınma stratejilerinin nasıl şekillendiğini, bölgenin zengin doğal kaynaklarının ve stratejik konumunun inisiyatife nasıl entegre edildiğini ortaya koymaktadır. Aynı zamanda, Çin'in bu stratejik hareketiyle nasıl bir siyasi hegemonya kurmaya çalıştığı ve bunun uluslararası ilişkiler açısından nasıl bir "yumuşak güç" politikası oluşturduğu analiz edilmiştir. Tez, Kuşak ve Yol Girişimi'nin, Doğu Türkistan'da etnik, kültürel ve siyasi yapılara etkisi ile uluslararası toplum nezdinde ki tartışmaları ele alacaktır, böylelikle büyük güçlerin kesişme noktasında yer alan bu stratejik bölgenin kalkınma senaryolarını ve siyasi geleceğini tartışmaya açmıştır. Çalışma, bölgesel kalkınmanın yanı sıra Kuşak ve Yol Girişimi'nin siyasi ve kültürel boyutları üzerinde durarak, Doğu Türkistan'ın Bir Kuşak Bir Yol Projesi çerçevesindeki dönüşümünü ve bu dönüşümün uluslararası ilişkiler ve güç politikalarına etkilerini derinlemesine incelemektedir. Tezde niteliksel analiz yöntemleri kullanılarak politika belgeleri, uluslararası ilişkiler literatürü ve bölge üzerine yapılan akademik çalışmalar temel alınmıştır. Ayrıca Kuşak ve Yol Girişimi'nin ve Doğu Türkistan konusunda uzmanlaşmış akademisyenlerin görüşleri de tezde yer almış, böylelikle konuya çeşitli disiplinlerden katkı sağlanmış ve kapsamlı bir literatür taraması sunulmuştur.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı'nın İzmir basınına yansıması
Kıbrıs Adası, tarih boyunca jeopolitik konumu nedeniyle büyük devletlerin ilgisini çeken stratejik bir bölge olmuştur. Osmanlı Devleti'nin 1 Ağustos 1571 tarihinde Kıbrıs'ı fethetmesiyle birlikte, burada önemli bir Türk nüfusu oluşmuş ve adada yüzyıllar boyunca Türkler ve Rumlar bir arada yaşamıştır. Ancak, Osmanlı Devleti'nin 19. yüzyıldaki zayıflaması ve toprak kayıplarının artmasıyla birlikte, 4 Haziran 1878 tarihinde Osmanlı tarafından geçici olarak İngiltere'ye bırakılan ada, 5 Kasım 1914'te İngiltere tarafından ilhak edilmiş ve 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile Türkiye tarafından bu durum kabul edilmiştir. 1950'li yılların ortalarına gelindiğinde, Kıbrıs Rumlarının adayı Yunanistan'a bağlama amacıyla sürdürdükleri Kıbrıs Türklerine yönelik baskılar, Kıbrıs meselesini uluslararası bir krize dönüştürmüştür. 1950'lerden itibaren EOKA adlı Rum örgütünün silahlı saldırıları ve adadaki iki toplum arasındaki gerginlik artmış, 16 Ağustos 1960'ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti kısa süre içinde fiilen işlemez hale gelmiştir. 1963-1964 olayları sırasında Kıbrıs Türkleri ağır saldırılara maruz kalmış, Türkiye'nin garantörlük hakkı çerçevesinde müdahale etme girişimleri gündeme gelmiştir. Nihayetinde, 15 Temmuz 1974'te Yunanistan destekli bir darbe ile Makarios hükümeti devrilmiş ve Nikos Sampson yönetimi kurulmuştur. Bu gelişme Türkiye'nin garantörlük hakkını kullanarak 20 Temmuz 1974'te Kıbrıs Barış Harekâtı'nı başlatmasına neden olmuştur. Bu Yüksek Lisans Tezi, harekâtın İzmir'deki yerel basına nasıl yansıdığını ortaya koymayı amaçlamaktadır. Araştırma kapsamında İzmir'de yayımlanan "Yeni Asır", "Ege Telgraf", "Demokrat İzmir" ve "Ege Ekspres" gibi gazetelerin 1974 yılının Mayıs-Eylül ayları arasındaki haber içerikleri analiz edilmiştir. İnceleme sürecinde, gazetelerin manşetleri, haber dili, yorum köşeleri ve bakış açıları değerlendirilmiş, böylece kamuoyunun harekâta yönelik algısının nasıl şekillendiği ortaya konmuştur.
Lütfi Oğuzcan'ın hayatı, eserleri ve basın dünyasındaki yeri
Lütfi Oğuzcan; asker, Kuva-yı Milliyeci, yazar, şair, tarihçi ve gazeteci olarak tanımlanan bir kişidir. Küçük yaşta babasını kaybetmiş ve yetim kalmıştır. Bu yetim kalma durumu, hayatının seyrinde büyük bir etki yaratacak olaylara neden olmuştur. Henüz on beş yaşında iken yaşını iki yıl büyütüp Birinci Dünya Savaşı için orduya katılmak üzere İstanbul'a gönderilmiştir. İstanbul'da aldığı askerî eğitimden sonra asteğmen olarak burada görev almıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında ordunun terhis edilmesi üzerine 1918'de memleketi Tarsus'a dönmüştür. Burada kısa bir süre subay olarak görev yapmıştır. 1920'de askerlik mesleğini bırakarak Kuva-yı Milliye'ye katılmıştır. 1920'de düzenli orduya katılmak için Konya'ya geçmiştir. Düzenli ordu içerisinde Millî Mücadele'nin bütün savaşlarına katılmıştır. Millî Mücadele'nin zaferle sonuçlanmasından sonra Eskişehir, Adana ve Mersin'de kâtiplik ve benzeri devlet memurluklarında bulunmuştur. Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında yaşadığı ve gördüğü bütün olayları aktarmak üzere birçok gazete ve dergide yazılar yazmıştır. Bunların yanında konuları tarihe dayanan roman, şiir ve hikâyeler kaleme almıştır. Daha sonra bu eserlerini yayımlamak üzere kendi gayret ve imkânlarıyla Her Yönde Türk'e Doğru dergisi, Türkedoğru gazetesi, Akdeniz gazetesi ve Kuvayi Milliye dergisini çıkartmıştır. Bu basın araçlarıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü, Türk gençliğine tanıtmayı ve Millî Mücadele'yi sonraki nesillere aktarmayı amaçlamıştır. Oldukça uzun sayılar çıkan bu gazete ve dergiler, birer tarihî kaynak olma özelliği kazanmışlardır. Lütfi Oğuzcan gazileri bir araya toplayıp haklarını savunabilmek ve seslerini duyurabilmek için Kuva-yı Milliye Mücahit ve Gazileri Cemiyetini kurarak bu cemiyetin başkanlığını da yapmıştır. Aynı zamanda Komünizm, Atatürkçülük, vatan sevgisi, iman meselesi gibi konulardaki düşünceleriyle de Türk düşünce dünyasına hizmet etmiştir. Son yıllarında Adana ve Mersin'de belediye başkan yardımcılığı görevini üstlenmiştir. Yaptıklarıyla her anlamda memleketine ve tarihe hizmet etmiş bir kişidir.
Fransız sömürgeciliğine karşı Fas'ın bağımsızlık hareketi
Modern dünyanın kurulduğu 18. ve 20. yüzyıllar aralığı, radikal değişim ve dönüşümlerin bütün insanlığın sosyal, ekonomik ve kültürel yapı taşlarında bir farklılaşma yaratmıştır. Bu değişimlerden madalyonun bir yüzü Batı'daki ulusların devrimlerinin ortaya çıkardığı bilim, teknik ve sanat harikaları, diğer karanlıkta kalan yüzü ise sömürgecilik faaliyetleri ile kan, göz yaşı ve vahşet olmuştur. Müstemleke faaliyetinin en önemli aktörleri Birleşik Krallık ve Fransa olarak, hemen öne çıkmaktadır. Sömürgecilik çağı denebilecek periyotta, batılı güçler dünyanın her bölgesine her şekilde yayılmıştır. Bu yayılmacılık sürerken belki de en büyük zorluklara göğüs geren Kara Kıta'nın siyah tenli insanları olmuştur. Bir Kuzey Afrika ülkesi olan Fas da bu paylaşımda, başta stratejik konumu sebebiyle Fransız ve İspanyol egemenliğinde kanlı ve acılı zamanlardan geçmiştir. Fransa müstemleke idaresi, Fransız ulusunun aydınları ve politikacılarınca geliştirilen ve kendi uluslarının 'medeniyet götürücü' bir misyonu olduğunu ifade edip benimseyerek, sömürgelerinde 'geliştirilmiş, modernleştirilmiş, değiştirilmiş' yerli- sömürge uluslarını inşa etme yoluna gitmişlerdir. Öyle ki; bu misyon çerçevesinde uluslara dil, din ve kültür asimilasyonu yapmak için eğitimi en önemli faktör olarak kullanmıştır. Bunun yanı sıra müstemleke faaliyetinin temeli iktisadi olduğundan, sömürge- uluslara ağır ekonomik şartlar dayatılmıştır. Bu çalışmamızda, sömürgecilik faaliyetlerinin tabii bir durum kabul edildiği ve sanayi devriminin gerçekleşmesiyle ortaya çıkan hammadde ve emek gücü ihtiyacının karşılanması için en büyük pazarı Afrika'nın yahut yörenin gerçek adıyla Mağrip (Güneşin battığı yer)'in kuzey batısındaki günümüz Fas'ının İspanyol ve özellikle Fransız sömürgeciliğinden bağımsızlığını kazanışının tarihsel gelişimi özetle incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma, Fas Devleti'nin olgu-tarihsel biçimde, önemli dönüm noktaları ile ayrılarak sosyal, ekonomik ve idari olarak başından geçen değişim ve dönüşümlerinin bilgiselini verdikten sonra sömürge idarelerinin arasındaki çekişmelerden bahsedip, sömürge yönetimi altında yaşadıklarını aktarmıştır. Makalede müstemleke idarelerinin, bölgenin yerli ulusu olan Berberiler ve zaman içinde yerli gibi olan Arapların üzerindeki nicelik ve nitelik bakımından yarattıkları değişimi inceleyip müstemleke idaresinden bağımsızlıklarını kazanmak için verilmiş olan mücadeleyi, özünü ortaya çıkararak ve tarihsel sırasıyla aktararak ifade etmektedir. Fas'ın ulus devletleşmesinde önemli bir dönüm noktası olan milliyetçi hareketlenme, bu hareket doğrultusunda verilmiş olan, halkın ve monarşinin birlikte desteklediği çetin bir mücadele sonunda, 1956'da protektora (himaye) anlaşmasına son verilip, önce Fransız müstemlekecilerden kısa bir süre sonra da İspanyol müstemlekecilerden bağımsızlıklarını kazanmaları ile yeni bir anayasal monarşi olan Fas Devleti Krallığı'nın kurulması başarısı aktarılmaktadır.
Hasan Saka'nın hayatı ve siyasi, diplomatik, iktisadi faaliyetleri (1885-1960)
"Hasan Saka'nın Hayatı ve Siyasi, Diplomatik, İktisadi Faaliyetleri (1885-1960)" isimli çalışmada Hasan Saka'nın hayatı ve siyasi faaliyetleri incelenmiştir. 1885 yılında dünyaya gelen Hasan Saka, ilk ve orta öğrenimini Trabzon'da tamamlamıştır. Yükseköğrenimine İstanbul'da Mülkiye Mektebi'nde başlamış; daha sonra Paris'te Siyasi İlimler Fakültesi'nde 1912 yılına kadar öğrenimine devam etmiştir. Eğitimini tamamlamasının ardından 1912 yılında İstanbul'a dönen Hasan Saka, Maliye Bakanlığı'na bağlı kurumlarda çalışmış aynı zamanda Mülkiye Mektebi'nde maliye derslerine girmiştir. 1919 yılına kadar çeşitli görevlerde bulunan Hasan Saka, bu dönemde Trabzon Mebusu olarak Son Osmanlı Mebusan Meclisi'ne katılmıştır. Hasan Saka İstanbul'un işgal edilmesi üzerine Ankara'da açılan TBMM'ye katılmış; Milli Mücadele Dönemi'nde Mustafa Kemal Paşa ile birlikte hareket etmiştir. Bu dönemde TBMM'de Maliye, Ticaret ve İktisat Vekillikleri yapmıştır. Kurtuluş Savaşı'nın zor şartlarında ordunun finansmanını sağlamada önemli faaliyetlerde yer almıştır. Milli Mücadele zaferle sonuçlandıktan sonra Lozan Barış Konferansı'na delege olarak katılmış ve Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasında önemli hizmetlerde bulunmuştur. Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte Atatürk Dönemi'nde Milletvekili, Bakanlık ve Meclis Başkanvekilliği görevlerinde bulunmuştur. Türkiye İş Bankası'nın kuruluşu, Balkan Konferansları, Parlamentolar Birliği Konferansı gibi önemli çalışmaların içerisinde yer almıştır. II. Dünya Savaşı'nın sonlarında Dışişleri Bakanı ve Başbakan olarak önemli bir rol üstlenmiştir. Ayrıca Dışişleri Bakanlığı Dönemi'nde katılmış olduğu San Francisco Konferansı ile Türkiye'nin Birleşmiş Milletlere üye olmasında büyük katkı sağlamıştır. Türkiye'nin değişen iç ve dış politikalarında önemli bir rol üstlenmiştir. Hasan Saka'nın, atmış olduğu demokratik adımlarla Türkiye'nin çok partili hayata girmesinde katkıları olmuştur. 1950 seçimleriyle iktidar olan DP Dönemi'nde 1954 yılına kadar siyasetin içinde yer almıştır. Bilim adamı olarak Mülkiye, Ankara Hukuk Mektebi ve Siyasal Bilgiler Okulu'nda maliye dersleri vermiştir. Bilim dünyasına üç eserle katkıda bulunmuştur. 1960 yılında vefat eden Hasan Saka, Cumhuriyet'in ilk otuz yılında siyasi ve bilimsel faaliyetleriyle önemli hizmetlerde bulunmuş bir devlet adamıdır. Anahtar Kelimeler: Hasan Saka, Lozan Barış Konferansı, Birleşmiş Milletler, II. Dünya Savaşı.
Sicill-i Ahvâl Defterlerine göre Kosova doğumlu Osmanlı devlet memurları (1834-1889)
Günümüzde biyografi denilen hal tercümeleri kişilerin memuriyet hayatları hakkında bilgi veren kayıtlardır. Bu kayıtlar tarihin en önemli malzemelerinden biridir. İlk olarak ortaçağdan itibaren tutulmuştur. Bu vesikalar bizlere geçmişte yaşamış önemli kişiler hakkında önemli bilgiler sunarlar. Benzer kayıtlar Osmanlılar döneminde de tutulmuştur. Osmanlılarda da devlet kurumlarında en üst makamdan en alt birimlere varıncaya kadar çalışan tüm memurların hal tercümelerinin kayıtları tutulmuştur. Bu süreç Tanzimat'la beraber hız kazanmıştır. II. Abdülhamit döneminde devlet memurlarının biyografileri ilk kez resmi olarak kayıt altına alınmaya başlanmıştır. Memur biyografileri 1879 yılında kurulan Sicill-i Ahval Komisyonunca oluşturulan Sicill-i Ahval Defterlerine kaydedilmiştir. Bu defterler çalışmamızın da ana malzemesini teşkil etmiştir. Yakın dönem biyografi çalışmalarının en önemli kaynak malzemelerinden birini oluşturan Sicill-i Ahval kayıtlarına dayanarak yaptığımız bu çalışma ile 1834-1889 yılları arasında Kosova ve Kosova'ya bağlı yerleşim birimlerinde doğmuş olan toplam 73 memurun sicil kayıtları incelenerek çeşitli değerlendirmelere tabi tutulacaktır. Böylelikle Kosova'nın Osmanlı Devleti'ne katılmasından ayrılmasına kadarki süreçte devlet kademelerinde istihdam ettiği Kosova doğumlu Osmanlı devlet adamlarının kimler olduğu, baba adı, baba mesleği ve sülale adı, bunun yanında memurların hangi okullarda okudukları bu okullardan mezun olup olmadıkları, bildikleri diller, göreve başlama yaşları, işe başlama biçimleri, aldıkları maaşlar, kendilerine verilen madalya, rütbe ve nişanlara dair detaylı bilgiler verilerek Kosova doğumlu memurların Osmanlı Devleti'nin yönetim ve aydınlanmasına hangi düzeyde katkı sağladıkları ortaya konulmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Osmanlı, Kosova, Sicill-i Ahval Kayıtları ve Memur.
Yeni Asur ordusunun kuzey ve batı seferlerinin sonuçları
Bu çalışma, Yeni Asur İmparatorluğu'nun özellikle MÖ. 9. yüzyıldan itibaren gerçekleştirdiği kuzey ve batı yönlü askeri seferlerinin siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel sonuçlarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yeni Asur Devleti, merkeziyetçi bir bürokrasiye ve disiplinli, iyi organize edilmiş bir orduya sahipti. Bu askeri kapasite, sadece iç düzeni sağlamakla kalmamış; aynı zamanda dışarıya yönelik genişlemeci politikaların uygulanmasına da olanak tanımıştır. Seferler özellikle kral II. Aşurnasirpal, III. Şalmaneser ve II. Tiglatpileser dönemlerinde yoğunluk kazanmıştır. Kuzey seferleri, başta Urartu olmak üzere Anadolu'nun doğu ve güneydoğu bölgelerinde yer alan beylikler ile sınırlandırılmış kabile topluluklarına karşı yapılmıştır. Bu seferlerin temel amacı, Asur'un kuzey sınırlarını güvence altına almak, doğal kaynaklar üzerinde kontrol kurmak ve Urartu gibi güçlenen rakipleri zayıflatmaktı. Bu süreçte Asur, kuzeydeki bazı bölgeleri doğrudan ilhak etmiş, bazılarını ise vergiye bağlayarak egemenliğini pekiştirmiştir. Böylece kuzeydeki stratejik geçitler ve ticaret yolları denetim altına alınmıştır. Batı seferleri ise daha çok Levant bölgesi, Arami şehir devletleri, Fenike kentleri ve Filistin topraklarını hedef almıştır. Bu bölgelerdeki şehir krallıkları, zengin ticaret ağları ve limanlar açısından son derece önemliydi. Asur orduları bu bölgelere düzenli olarak seferler düzenleyerek hem siyasi egemenlik kurmuş hem de bu şehirlerden haraç toplamaya başlamıştır. Bu sayede imparatorluk, büyük ekonomik gelir elde etmiş ve gücünü artırmıştır. Ayrıca Fenike'nin deniz ticareti deneyimi ile sanat ve zanaat birikimi, Asur başkentlerine taşınarak kültürel etkileşimi hızlandırmıştır. Söz konusu seferlerin sonuçlarından biri de Asur'un bölgeye kalıcı idari ve askeri yapılanmalar yerleştirmesidir. Ele geçirilen bölgelerde valilikler kurulmuş, askeri garnizonlar ve kaleler inşa edilmiştir. Bu sayede hem isyanlar önlenmiş hem de uzun vadeli bir istikrar sağlanmıştır. Bununla birlikte, bu genişlemeci politika zamanla imparatorluk için büyük askeri ve ekonomik yük haline gelmiş, özellikle artan isyanlar ve sınır bölgelerindeki direnç, ilerleyen dönemlerde Asur'un yıkılış sürecini tetiklemiştir. Yeni Asur'un kuzey ve batı seferleri, kısa vadede büyük bir bölgesel güç oluşumunu sağlarken, Orta Doğu'nun siyasi haritasını değiştirmiştir. Ancak bu yayılmacı strateji, uzun vadede hem kaynakların tükenmesine hem de iç huzursuzluklara neden olarak imparatorluğun sonunu hazırlayan etkenlerden biri olmuştur. Bu bağlamda söz konusu seferler, Yeni Asur tarihinin hem zirve hem de kırılma noktalarından biri olarak değerlendirilebilir.
Dönemin Kayseri basınının Demokrat Parti iktidarına bakışı
İletişim, insanlık tarihiyle başlamış, doğal olarak uygarlık geliştikçe iletişim metotları da değişmiş ve gelişmiştir. İnsanlığı iletişim bahsinde arayışlara yönlendiren faktör insanın bilgiye olan ihtiyacıdır. Bundan dolayı bilgi yani haber insan için değerlidir. Öyle ki matbaanın icadıyla başladığını kabul edilen gazetenin varlığı milattan öncesine kadar uzanır. Avrupa basın tarihine nazaran geç ortaya çıkan Türk basın tarihi, Osmanlı Devleti'nin son yıllarında oluşmaya başlamıştır. Gazetenin yani basının gücünü gören Osmanlı Devleti resmî ilanlarını duyurmak gayesiyle gazete çıkarmış ardından Türk basını hızlı bir gelişme göstermiştir. Türk basını Milli Mücadelenin kazanılmasında etkin propaganda vazifesi üstlenmiştir. Türk basını Cumhuriyet Türkiye'si döneminde de gelişmeye devam etmiştir. Aslında Türk basın tarihi bir anlamda Türk demokrasi tarihidir. Gerçekten de basın, ülkemizin demokratik gelişimine paralel bir gelişim göstermiş ve toplumsal ve siyasî hayatımızın en önemli aktörlerinden birisi durumuna gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı'nda tek partili rejimlerin mağlup olması ile demokrasi idaresi bütün dünyayı etkisi altına almıştır. Türkiye de savaş sonrası oluşan bloklaşmada kendisinden toprak talebinde bulunan SSCB önderliğindeki sosyalist doğu bloğuna karşı demokrasi taraftarı ABD liderliğindeki batı bloğu saflarına katıldı ve ardından çok partili siyasi hayata geçti. 1946 yılında Demokrat Parti'nin kurulmuş ve 14 Mayıs 1950 seçimlerinde de iktidara gelmiştir. Demokrat Parti, bu tarihten sonra Adnan Menderes liderliğinde katıldığı her seçimden galip çıkmış ve Cumhuriyet Halk Partisi başta olmak tüm muhalefete rağmen on yıl boyunca kesintisiz iktidarda kalmıştır. Demokrat Parti iktidarı toplumun kamplara ayrılması ve demokrasinin tehlike altına düşmesini bahane olarak gören ordu içindeki bazı subaylar tarafından 27 Mayıs 1960'ta yapılan darbe ile sona ermiştir. Bu tez varlığı 1910 yılına kadar uzanan Kayseri basınının 1950-1960 seneleri arasında çıkarılan Yeni Kayseri, Erciyes Telgraf ve Anadolu gazetelerinin Demokrat Parti iktidarının faaliyetlerine bakışına ışık tutmaktadır. Anahtar Kelimeler: Basın, Demokrasi, DP, Adnan Menderes, CHP, Seçim
Mesnevî adlı eseri bağlamında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin tarih kullanımı
Kendisi bizâtihi bir tarihçi olmayan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî adlı eserinde tarih biliminin inceliklerinden faydalanmıştır. Söylenişten ziyade anlam üzerine yoğunlaştığı bu eserinde, tarihî olay ve anlatımlara geniş yer vermiştir. Düşüncelerini insanlara beyan etmek ve ikna kabiliyetini arttırmak için tarih bilimini bir alternatif olarak görmüştür. Bugün Mevlânâ'nın bakış açısının, sadece yaşamış olduğu coğrafyada değil dünyanın pek çok yerinde kabul gördüğünü göz önünde bulundurduğumuzda, tarih anlatımının gücünü doğru yönde kullandığı sonucunu çıkarabiliriz. Hayatta olduğu dönemde kendisini bir tarihçi olarak tanımlamadığı gibi sonrasında da ona böyle bir sıfat atfedilmemiştir. Bizâtihi tarihçi olmaması hasebiyle, geleneksel ve çağdaş tarih anlayışları içerisinden bir veya birkaçını benimsemiştir demek doğru olmayacaktır. Ancak üslup ve anlatım tarzını analiz ederek, bu tarih anlayışlarından hangileri ile aynı doğrultuda hangileri ile zıt olduğu tespit edilebilir. Mevlânâ'nın Mesnevî'deki anlatımlarında genel itibariyle tarihsiz tarih yaklaşımına göre hareket ettiği söylenebilir. Onun, yalnızca tarih değil aynı zamanda mekân ve kişi gibi tarihi bir bilim yapan temel kavramlara da büyük oranda yer vermediği tespit edilmiştir. Rivayetleri doğrudan nakletmek yerine yaşadığı toplumun gözünden yansımalar ile eserine almıştır. Mesnevî'de tarihi derinlemesine işlemiş olan zatın tarihî anlatımları nasıl ele aldığını, kendi eklemeleri ve üslubuyla okuyucusuna nasıl sunduğunu analiz etmek, bir tarihçiye muhakkak yeni bakış açıları sunacaktır.
XIII. yüzyılda Türkiye Selçuklu Devleti'nin ticarî hedeflere yönelik politikaları ve fetihleri
Anadolu, sahip olduğu jeopolitik konumu sayesinde, taşıdığı potansiyeli ve fırsatları yüzyıllar boyunca değerlendirmesini bilmiştir. Önemli ölçüde doğal yol ağının varlığı, ulaşımda elverişli koşullar sunduğu gibi beşerî ve iktisadî etkinlikler de tarihi süreçte iç içe bir yön takip etmiştir. Bizans Devleti'nin siyasî ve iktisadî sisteminin XI. yüzyıldan itibaren zayıflaması, Türkiye Selçukluları adına bu nizamı tekrar inşa etmesi için uygun ortamı hazırlamıştır. Selçuklu sultanları, ülke içinde huzur ve güvenliği sağladıktan sonra fetih hareketlerini, iktisadî amaçlar gözeterek, ticarî yolları güvenli hale getirmek üzerine planlamışlardır. Karadeniz'de Sinop ve Suğdak; Akdeniz'de Alâiye ve Antalya gibi liman şehirlerini ele geçirerek, doğu-batı ve kuzey-güney istikametinde yürütülen ticareti denetim altına almışlar, bu da Anadolu'ya dinamizm katmıştır. Selçuklu sultanları, iktisadî ve ticarî hareketliliğe ivme kazandırmak için koruyucu ve teşvik edici önlemlere de yönelmişlerdir. Bazı hukukî tanzimler yapılarak, tüccar devletlerle antlaşmalar imzalanmıştır. Gümrük vergi oranları düşürülürken, tacirlerin zararları devlet sigortası kapsamında garanti altına alınmıştır. Böylece ticarî akım Selçuklu sahasına çevrilmiş ve ihracat ön plana çıkmıştır. Ticaretin milletlerarası boyuta taşınmasında, ticarî yol ağının varlığı ve sunduğu elverişli koşulların da önemli ölçüde katkısı olmuştur. Seyahat sırasında umulan güvenlik ve ulaşım rahatlığı, Selçuklu yöneticilerinin gözünden kaçmamış, mevcut olanı geliştirmek ve himaye etmek maksadıyla ribât, kervansaray, han ve köprü gibi yapılar meydana getirmişler ve bunlara büyük önem atfetmişlerdir. Bu araştırmada, Türkiye Selçuklu Devleti'nin Anadolu'yu milletlerarası ticaret ağına entegre edebilmek için ne tür politikalar izlediği, ekonomik amaçlara binaen gerçekleşen fetih faaliyetleri ve yatırımların, bu coğrafyayı nasıl refaha kavuşturduğu incelenmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Selçuklular, Anadolu, Ticaret, İhracat, İthalat
Bizans İmparatorluğu'nun İtalyan şehir devletleri ile siyasi ve ticari ilişkileri (XI-XIII. yüzyıllar)
Bizans İmparatorluğu, ilk olarak VI. yüzyılda tanışıp hamiliğini yaptığı İtalyan Şehir Devletleri ile zamanla hamilikten müttefikliğe akabinde ortaklığa giden siyasi ve ticari ilişkiler kurmuşlardır. Bizans İmparatorluğu, İtalyanlara vermiş olduğu ticari imtiyazlar ile kendi ticaretine ağır bir darbe indirirken aynı zamanda İtalyanların Adriyatik'teki ticaretlerini Doğu Akdeniz'e yayma fırsatını da beraberinde getirmiştir. Bu durum tek geçim kaynakları denizcilik olan İtalyanların ekmeğine yağ sürmüş ve Doğu Akdeniz ticareti ile tanışmalarına vesile olmuştur. Haçlı Seferleri, Bizans İmparatorluğu ve İtalyan Şehir Devletleri'nin kaderini etkileyen bir dönemi meydana getirmiştir. İtalyanlar, Haçlı Seferleri ile bölgede kurulan Haçlı Devletleri'nden ve Mısır'dan almış oldukları imtiyazlar ile kısa sürede zenginleşirken imparatorluk ise bölgedeki ticaretini ve hakimiyetini zamanla kaybetmiştir. XI-XIII. yüzyıllar arasında süregelen bu durum Bizans İmparatorluğu ile İtalyanlar arasındaki ilişkilerin odak noktası olmuştur. İtalyan Şehir Devletleri, Haçlı Seferleri'ni kendi menfaatlerine göre kullanmışlar ve bölgede elde ettikleri koloniler ile de Doğu Akdeniz ticaretinde hâkim duruma gelmişlerdir. Bu dönemde Doğu Akdeniz ticaretinin baş aktörü olan İtalyanlar, başta Uzak Doğu'dan olmak üzere çeşitli coğrafyalardan gelen ticari ürünlerin Avrupa'ya aktarılmasında aracı olmuşlardır. Bu aracılık faaliyetlerini, bankacılık ve kredi sistemleri ile de geliştirerek bölge ticaretinin gelişmesi ve genişlemesine katkılarda bulunmuşlardır.
Antik Yunan'da kurban ve kurban ritüelleri
Yunan coğrafyası Antik Çağ'ların başından itibaren farklı olay ve olgulara şahitlik etmiştir. Çeşitli etnik unsurları kendi bünyesinde barındırmıştır. Bu etnik unsurların kültürlerini kendi bünyesine uygun hale getirerek kabul etmiştir. Bu durum yunan dünyasının sosyal ve siyasal olarak etkileşiminin getirileri yunan kültürünün temelinde yenilenmelere sebep olmuştur. Kurban konusu dini ritüeller ile birlikte tüm toplumlarda yer alan bir olgudur. Tezimizde genel olarak kurban ve kurban ritüellerini ele alarak özelde de Antik Yunan dünyasında kurbana değinilmiştir. İki bölümden oluşan tezimizin birinci bölümünde kurbanı tanımlayan bilim insanlarının görüşlerine ve karşılaştırmalarına yer verilmiştir. Devamında ikinci bölümde ise Antik Yunan'da dini ritüeller ile kurban ritüellerini nasıl kullandıklarını ve bu durumun Antik Yunan dinlerini nasıl meydana getirdiği anlatılmıştır. Bu şekilde kurban ve kurban ritüellerinin Antik yunan Dünyasındaki yeri ve tanımı ortaya konmaya çalışılmıştır.
Osmanlı'da suç ve ceza: XIX. yüzyılın ikinci yarısında Halep ve Konya
Bu tez, Osmanlı Devleti'nin XIX. yüzyılın ikinci yarısında geçirdiği hukuki değişimleri ceza kanunnameleri ve pratiği bağlamında incelemiştir. Bu dönemde keskin idarî, hukukî ve iktisadî değişimlere maruz kalan Osmanlı toplumu, bu durum karşısında Müslümanların siyasi ve idari olarak egemen olduğu yapısını kaybetmiştir. Bunun sonucunda ekonomik olarak zenginleşen gayrimüslimlerin toplumda siyasî ve idarî olarak farklı statü talepleri siyasî suçların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Müslüman-gayrimüslim ilişkilerinin şekillendirdiği siyasî suçların yanı sıra savaş, kıtlık, salgın ve ekonomik kriz dönemlerinde adi suçların arttığı görülmektedir. Bu durum, Osmanlı arşiv belgeleri, Fransız ve İngiliz konsolosluk kayıtları, dönemin basılı ve süreli eserleri ile seyahatnameler kullanılarak ortaya konmaya çalışılmıştır. Halep ve Konya vilayet örnekleri seçilerek coğrafi konum, demografi, ticari etkinlik ve sosyal yapı gibi faktörlerin suç ve suçlu pratikleri üzerinde ne derece etkili olduğu gösterilmiştir. Halep Vilayeti'nin ticari etkinliği, göç hareketleri, heterojen nüfus yapısı ve demografisi daha yoğun bir siyasi suç niceliğine neden olurken, Konya Vilayeti'nde ise daha homojen nüfus yapısının, sınırlı göç hareketlerinin ve ekonomik kapalılığın adi suçların yoğunlaşmasına neden olduğu görülmüştür. Bu çalışmada, belirtilen faktörlerin mahkeme kararlarındaki etkinliği ve kararların bölgesel farklılıkları bu bağlamda değerlendirilmiştir.