
171
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Sağlıklı ve otitis eksternalı köpek ve kedilerden izole edilen Staphylococcus türlerinin çeşitliliği, antimikrobiyal duyarlılık paternleri, biyofilm oluşturma yeteneği ve risk faktörlerinin belirlenmesi
Bu tez çalışmasında otitis eksterna tanısı konulan 50 kedi ve 50 köpek ile aşılama, tıraş veya kısırlaştırma için getirilen sağlıklı 50 kedi ve 50 köpekten kulak svabı örnekleri alındı. 200 hayvandan 67'sinden (%33,5) Staphylococcus spp. izole edildi. MALDI-TOF MS analizi sonucunda Staphylococcus spp. izolatlarının 29'u S. felis, 27'is S. pseudintermedius, 3'ü S. aureus, 2'si S. simulans olarak identifiye edildi. Sadece birer izolat S. schleiferi, S. haemolyticus, S. epidermidis, S. lugdunensis, S. pettenkoferi ve S. sciuri olarak identifiye edildi. Kedilerden en yüksek oranda S. felis (n:27, %75) izole edilirken, köpeklerden en yüksek oranda S. pseudintermedius (n:24, %77,41) izole edildi. En yüksek oranda tetrasikline (n: 16, %23,88) karşı direnç saptandı. Bunu sırasıyla penisilin ve ampisilin (n: 15, %22,38), eritromisin (n: 14, %20,89), klindamisin (n: 11, %16,41), oksasilin (n:7, %10,44), sefovesin, siprofloksasin ve sülfametoksazol/trimetoprim (n: 5, %7,46), amoksisilin-klavulanik asit, sefoksitin, gentamisin ve enrofloksasin (n: 4, %5,97), rifampin ve kloramfenikol (n: 3, %4,47) izledi. İzolatlarda amikasine karşı ise direnç saptanmadı. İndüklenebilir klindamisin direnci ise 3 (%4,47) izolatta tespit edildi. Toplam 9 (%13,43) izolatta metisilin direnci (MRS) belirlendi. mecA geni 6 izolatta saptandı. İzolatların 12'sinde (%17,91) çoklu ilaç direnci (MDR) tespit edildi. Staphylococcus spp. suşlarının 64'ünde (%95,52) biyofilm üretimi tespit edildi. S. pseudintermedius suşlarının %96,30'unda (26/27) güçlü biyofilm üretimi belirlenirken, S. felis suşlarının %55,17'sinde (16/29) zayıf biyofilm üretimi tespit edildi. MRS ve MDR ile biyofilm üretimi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p=0,99). Ancak penisilin, ampisilin ve tetrasikline direnç ile biyofilm üretme gücü arasında anlamlı bir ilişki saptandı (p<0,05). Hem MDR hem de MRS için "Ailede antimikrobiyal kullanımı", "Aknesi olan aile üyesi", "Kedi/köpekte daha önce antimikrobiyal kullanımı", "Kedi/köpekte mevcut antimikrobiyal kullanımı"nın önemli risk faktörleri olduğu saptanmasına rağmen (p<0,05), "Evde çocuk" değişkeninin yalnızca MRS için anlamlı bir etki gösterdiği belirlendi (p=0,020). Sonuç olarak, MDR-MRS suşlarının artarak tüm dünyadan rapor edilmesi, bu çalışmada da yoğun antibiyotik kullanımı ve hayvanlar ile insanlar arasındaki temasın bu direnç ile ilişkili önemli risk faktörleri olarak belirlenmesi, etken, çevre ve bireyler arasında bu direncin aktarılabileceğine işaret etmektedir. Bu nedenle ampirik tedaviden ziyade antibiyotik duyarlılık testi sonuçlarına dayanarak tedavi uygulanması, direnç profillerinin sürekli izlenmesi ve hayvanlarda ve insanlarda antibiyotik kullanımın kısıtlanması gerektiği kanısına varıldı.
Bakteriyel toksinlerin kardiyak miyositler üzerine apoptotik etkisi
Bakteriyel toksinlerden kolera toksin, difteri toksini, Stafilokokkal Enterotoksin B, Lipoplisakkarit `in farklı konsantrasyonları 24h rat embriyonik kardiyak miyositler ( H9c2 ) ile inkübe edilmiştir. Bakteriyel toksinlerin sitotoksik etkisi, hücre canlılığı ( % )'nın belirlenebilmesi için MTT yöntemi ile analiz edilmiştir.Kolera toksin, Stafilokokkal Enterotoksin B, Lipopolisakkarit 'in H9c2 hücrelerinin canlılığı üzerine etkisi kontrol grubuna göre anlamlı bulunmamıştır. Difteri toksininin H9c2 hücrelerinin canlılığı üzerine etkisinin doz bağımlı olduğu belirlenmiştir. Difteri toksininin 50 ? g/ml konsantrasyonu H9c2 hücrelerinin canlılık değeri ( % ) değerlendirilmesinde kontrol grubuna göre anlamlı bulunmuştur.Difteri toksininin 50 ? g/ml konsantrasyonu ile 24h inkübe edilen H9c2 hücrelerinde Flow Sitometri yöntemi ile Apoptotik Hücre Artışı ( % ), difteri toksininin farklı konsantrasyonları ile 24h inkübe edilen H9c2 hücrelerinde DCF yöntemi ile reaktif oksijen türleri salınımı, difteri toksininin 50 ? g/ml konsantrasyonu ile 5h inkübe edilen H9c2 hücrelerinde RT-PCR yöntemi ile Kaspaz 2, Kaspaz 8, Kaspaz 9, Kaspaz 3, Kaspaz 6, Kaspaz7, Fas, Tnfrsf11b, Apaf1, Traf1, Bax mRNA seviyeleri belirlenmiştir. Difteri toksininin 50 ? g/ml konsantrasyonu ile 24h inkübe edilen H9c2 hücrelerinde Apo BRDU yöntemi ile internükleozomal DNA fragmantasyonu, nüklear morfolojinin belirlenmesi amacıyla Hoechst Dye yöntemi kullanılmıştır.Difteri toksininin sitotoksik etkisinin hücrelerde meydana gelen apoptotik etkiden kaynaklandığı apoptotik hücre artışı ( % ) değeri ile belirlenmiştir.Difteri toksininin H9c2 ( rat embriyonik kardiyak miyositler ) üzerine apoptotik etkisinde Kaspaz 2, Kaspaz 9, Kaspaz 7 mRNA seviyesi aktive olmakta Kaspaz 8, Kaspaz 3, Kaspaz 6 mRNAseviyesi değişmemektedir. Apoptotik etkide kaspaz aktivitesi önemlidir.Apoptotik yolda rol alan diğer gen aktivasyonları değerlendirildiğinde Tnfrsf11b , Traf1 mRNA seviyesi aktive olmaktadır. Apaf1 mRNA seviyesi azalmaktadır.Sonuç olarak ; difteri toksini H9c2 hücreler üzerinde apoptotik etki oluşturmaktadır. Bu etki apoptozisi indükleme ve inhibe etme olmak üzere iki farklı şekilde meydana gelmektedir.
İlköğretim okulu öğrencilerinde kızamık aşılamasından bir yıl sonra kızamık aşı etkinliğinin ve kızamıkcık ve kabakulak seroprevalansının bir yıllık değişiminin ELISA yöntemi ile değerlendirilmesi
Türkiye'de kızamık eliminasyon programındaki ?catch-up aşılama? kapsamında okul çağı çocuklarına ek bir doz kızamık aşısı uygulanmıştır. Bu çocuklarda kızamık aşı etkinliğinin; kızamıkcık ve kabakulak seroprevalansının bir yıllık değişiminin enzim-linked immunosorbent assay (ELISA) yöntemi ile değerlendirilmesi çalışmanın amacıdır.Ankara ilinden seçilen bir ilköğretim okulundaki 6-15 yaş çocukların kanlarının alınarak kızamık, kızamıkcık ve kabakulak serolojileri ELISA yöntemi ile değerlendiriltir. Serolojik değerlendirme bir yıllık zaman sürecinde iki aşamalı olarak uygulanmıştır (Kasım 2003 ve Ocak 2005). Araştırmaya dahil olan öğrencilere T.C. Sağlık Bakanlığı tarafından Kızamık Eliminasyon Programı çerçevesinde, Aralık 2003 tarihinde kızamık aşı uygulaması yapılmıştır.Uygulamadan önce Ankara Milli Eğitim Müdürlüğünden, Gazi Üniveristesi Yerel Etik kurulundan ve öğrencilerin ailelerinden yazılı izinler alınmıştır. Istatistiksel değerlendirmeler SPSS 10.0 paket programı ile yapılmıştır.Araştırmanın ilk aşamasında 744 ikinci aşamasında 559 öğrencinin (%75.1) kızamık aşısından bir yıl sonraki bağışıklık düzeyleri değerlendirilmiştir. 559 öğrenciden %85'inin kızamık aşılamasından önce, %97.1'inin kızamık aşılamasından bir yıl sonra antikor titresi 0.2 IU/ml'nin üzerindedir.2003'de, öğrencilerin %10.2'si kızamıkcık seronegatif olarak saptanmıştır. Eğer tam koruyuculuk 100 IU/ml'nin üzeri olarak kabul edilirse 6-13 yaş grubu kızamıkcık seronegatif olan öğrencilerin bir yıl sonra %16.2'si seropozitif saptanmıştır. Başka bir ifade ile yıllık kızamıkcık insidansı %16.2'dir.2003'de, öğrencilerin %23.2'si kabakulak seronegatif olarak saptanmıştır. Seronegatif saptanan 167 öğrenciden 141'inin (%84.4) bir yıl sonra kabakulak serolojileri tekrar değerlendirilmiştir. 6-13 yaş grubu kabakulak seronegatif olan öğrencilerin bir yıl sonra %44'ü seropozitif saptanmıştır. Başka bir ifade ile yıllık kabakulak insidansı %44'dür.Sonuç olarak, Ankara'da 2003 Aralık ayında ilköğretim öğrencilerinde kızamık eliminasyon programındaki catch-up aşılama ile kızamığa karşı bağışıklık önemli ölçüde artırılmıştır. Bu yaş grubundaki yıllık insidans dikkate alındığında kızamıkcık kabakulak aşılarının ulusal bağışıklama programına dahil edilmesinin isabetli bir uygulama olduğu gösterilmiştir.
Bazı mantarlarda siderofor varlığının gösterilmesi
Bu çalışmada, kültür koleksiyonundan seçilen çeşitli Candida ve Aspergillus suşlarında çeşitli besiyerleri ve moleküler yöntemler aracılığı ile siderofor varlığının araştırılması amaçlanmıştır. Besiyerleri aracılığı ile siderofor varlığının araştırılması aşamasında, CASAD besiyeri, CAS/ MEA besiyeri ve O-CAS besiyeri olmak üzere üç besiyeri kullanılmıştır. CAS/ MEA besiyerinde denenen örneklerin hiçbirinde CAS reaksiyonu gözlenmezken, CASAD besiyerinde %33.3 oranında pozitif sonuç elde edilmiştir. Bu üç besiyeri arasında O-CAS besiyerinden %75 oranında pozitif sonuç elde edilmiş ve diğer besiyerlerine kıyasla daha basit, duyarlı, ekonomik ve başarılı bulunmuştur. İkinci aşama olan moleküler yöntemlerle siderofor varlığının belirlenmesi aşaması, TaqMan® Probe yöntemine kıyasla, ekonomik oluşu ve kısa sürede sonuç vermesinden dolayı SYBR Green yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bu aşamaya 14 örnek ( Candida ve Aspergillus) dahil edilmiş ve CaSIT1 primerleri (forward ve reverse) kullanılarak siderofor kodlayan genler tanımlanmaya çalışılmıştır. Real-Time PCR- SYBR Green yöntemiyle elde edilen sonuçlar, konvansiyonel yöntemlerle elde edilen sonuçlarla benzer bulunmuştur. 14 örneğin 12'sinde (% 85.7) CaSIT1 primeri ile pozitif sonuçlar elde edilmiştir. CaSIT1 primerleri (forward ve reverse) kullanıldığı için C. tropicalis ve A. niger kontrol suşlar olarak kullanılmıştır. Bu çalışmanın sonucuna göre; belirlenen standart değerler doğrultusunda (St. 1.03 E1< St. 1.14 E1< St. 1.28 E1< St. 1.52 E1< St. 1.85 E1< St. 4.59 E1) bir standart eğri elde edilmiş ve bu standart eğri esas alınarak diğer örneklerdeki sidA gen ifadesi miktarı belirlenmiştir.Anahtar kelimeler: Candida, Aspergillus, siderofor.
Statin ve Kinolonların antifungal etkilerinin ve antifungal ilaçlarla arasındaki sinerjizmin araştırılması
İnvaziv fungal infeksiyonların mortalite ve morbiditesinin yüksek oluşu, ampirik antifungal kullanımının yaygınlaşması, dirençli mantar suşlarının ortaya çıkması ve aktif antifungal ilaçların azalması nedeniyle yeni ilaç arayışları hız kazanmıştır. Yeni antifungallerle, özellikle küf mantar infeksiyonlarında, yanıtta dramatik bir artış sağlanamaması, antifungal ilaçların başka ilaçlar veya maddeler ile kombinasyonu şeklindeki tedavi seçeneğine yönelime neden olmuştur. Kombinasyon tedavisiyle daha geniş etki spektrumu yaratılması, etkinliğin arttırılması ve dirençli mikroorganizma sayısında azalma olması teorik olarak beklenmektedir. Günümüze dek antifungal ilaçların başka antimikrobiyal ilaçlar (kinolon veya statin) ile etkileşimlerini inceleyen az sayıda çalışma yapılmıştır. Amfoterisin B ve flukonazol günümüzde mevcut olan en etkili antifungal ilaçlar olmalarına rağmen ciddi oküler ve sistemik toksisiteleri ilaçların kullanımını sınırlamakta ve mantar enfeksiyonlarının tedavisinde en önemli problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca diğer sorun mantar enfeksiyonlarına neden olan etkenlerin antifungallere direncinin artmasıdır. Bu nedenle özellikle protein translasyon mekanizmaları ve DNA topoizomeraz enzimlerini ve hidroksimetilglutaril koenzim A (HMG-CoA) redüktazı hedef alan yeni antifungal ilaç arayışları çok önem kazanmıştır.Moksifloksasin, geniş spektruma (Gram pozitif, Gram negatif, anaerob) sahip, topoizomeraz 2 ve topoizomeraz 4 enzim inhibisyonu ile etki gösteren 4. kuşak bir fluorokinolon antibiyotiktir. Moksifloksasinin antibakteriyel etkinliğinin yanı sıra immün modülasyon yoluyla fungal enfeksiyonlarda koruyucu etki gösterdiği oftalmoloji dışındaki alanlarda yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Ayrıca literatürde diğer kinolonların antifungal ilaçlarla sinerjik etki gösterdiğine dair pek çok çalışma olmasına rağmen moksifloksasinin antifungal etkinliği ve antifungal ilaçlara olan ilişkisi üzerine yapılmış in vitro çalışmaların sayısı azdır. Statin grubundan olan atorvastatin, koenzim A (HMG-CoA) redüktaz inhibitörleri ya da sık kullanılan isimleri ile `statinler ' günümüzde kardiyovasküler hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde kullanılan farmakolojik ajanların başında gelmektedir. Bu ilaçlar, kolesterol sentezinin hız kısıtlayıcı basamağı olan HMG-CoA redüktazı parsiyel olarak inhibe ederek endojen kolesterol sentezinde azalmaya yol açarlar ve bu sayede LDL reseptörlerinin sayısını arttırmakta, LDL ekstraksiyonu ile katabolizmasına katkıda bulunmaktadırlar. Bu çalışmada C. albicans üzerine moksifloksasin ve atorvastatinin tek başlarına antifungal etkinliğinin olup olmadığı ve amfoterisin B veya flukonazol ile kombine edildiğinde sinerjik etki gösterip göstermediğinin in vitro olarak ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu çalışmada, yedi klinik ve üç referans C. albicans suşu kullanılmıştır. Toplam on suş üzerine önce moksifloksasin, atorvastatin, amfoterisin B ve flukonazol'ün in vitro etkileri mikroplak dilüsyon yötemi ile ve amfoterisin B-atorvastatin, amfoterisin-moksifloksasin, flukonazol-atorvastatin ve flukonazol-moksifloksasin kombinasyonlarına ise dama tahtası yöntemi ile bakılmıştır.MİK değerlerine göre ve kontrol üreme kuyucuğu ile karşılaştırdığımızda moksifloksasin ve atorvastatinin tek başlarına kullanıldığında bir miktar in vitro antifungal etkinliği olduğu görülmüştür. Kombine şeklinde ise her iki antifungal ilacın (amfoterisin B ve flukonazol) MİK değerleri daha düşüktür. Amfoterisin B'nin tek başına ve moksifloksasin veya atorvastatin ile kombine yapıldığında MİK değeri açısında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamasına rağmen, amfoterisin B'nin tek başına kullanırken üreme % 15 mevcutken kombine halinde kullanıdığında hiçbir örnekte üreme görülmemiştir. Flukonazol ise tek başına kullanıldığında üremeyi %65 inhibe ederken kombine halinde ise %75'e yükselmiştir. Dolayısıyla moksifloksasin ve atorvastatinin amfoterisin B veya flukonazol ile sinerjik etki gösterdiğini söylemek mümkündür. Sonuç olarak bu çalışmada antifungal ilaç olmayan moksifloksasin ve atorvastatinin tek başlarına in vitro antifungal etkisi az olmakla beraber amfoterisin B veya flukonazol ile birlikte kullanıldıklarında amfoterisin B ve flukonazol'ün etkilerini arttırarak sinerjik etki gösterdikleri belirlenmiştir .
Hastalardan soyutlanan kandida türlerinde virulans faktörlerinin belirlenmesi
Bu çalışma Ocak 2007- Kasım 2008 tarihleri arasında, çeşitli sağlıksorunları bulunan, değişik yaş grubundaki insanlardan alınan klinikörneklerden yapılmıştır. Klinik örneklerden 150'sinde SDA'da mayaüretilerek, identifiye edilmiştir. Bu 150 kandida izolatın 132'sini KadınHastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı'ndaki gebe ve gebe olmayanhastalardan alınan vajinal akıntı-sürüntü kültürleri, 18'ini ise değişikanabilim dallarındaki hastalardan alınan deri, boğaz sürüntüsü, idrarve kan örnekleri oluşturmuştur. Kandidalara ait çeşitli özelliklere (germtüp yapıp yapmaması, klamidospor oluşturması, chromagardakigörüntüsü, karbonhidrat asimilasyon ve fermentasyon testi, ureaz testi,sikloheksimid duyarlılığı) bakılarak ve konvansiyonel olarak da API20CAUX kiti ile tür tayinine gidilmiştir.İzole edilen kandidaların 108'i (%72) C. albicans ve 42 (%28)'sinon-albicans oranında belirlenmiştir. Albicans dışı kandidalar C. kefyr(32); C. tropicalis (5), C. utilis (2), C. famata (1), C. glabrata (1) veC.parapsilosis (1) sıralamasında yer almıştır.Kandidoz için konağa ait risk faktörleri yanında kandidanınvirulans faktörleri de önemlidir. Bunun için slaym faktörü, fosfolipaz veasit proteinaz enzimleri de araştırılmıştır. C. albicans için 108 izolattan72'sinde slaym faktörü pozitifliği bulunmuştur. Non-albicans 42kandidadan 24'ünde (%57) biyofilm varlığı not edilmiştir. Böylece 150kandida suşundan 96 (%64)'sında slaym faktörü pozitif olarakbulunmuştur. Proteinaz enzimi, 150 kandida kökeninden %53 oranındapozitif ve %47 oranında negatif olarak belirlenmiştir. Kandida türlerindefosfolipaz aktivitesi, plak yöntemi ile araştırılmıştır. Kandidakökenlerinden fosfolipaz aktivitesi 53 (%35) pozitif ve 97(%65)'sindenegatif dağılımında bulunmuştur. Bu arada çalışma grubundakibireylerin serumlarında ?Mannan? antijenide incelenmiştir. Kandidozlu150 olgu serumunun tamamında mannan antijeni saptanmıştır.
İmmün süprese hastalardan soyutlanan kandida suşlarının tiplendirilmesi ve antifungal ilaçlara karşı duyarlılıklarının e-test yöntemi ile araştırılması
1. ÖZETKandidaların immün sistemi baskılanmış veya genel durumu kötü olanhastalarda invaziv ve yaygın-sistemik enfeksiyonlara yol açarak ciddi bir mortalitenedeni olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, hastanemizde yatarak tedavi görenimmün sistemi baskılanmış veya genel durumu bozuk hastalardan soyutlanankandidaların tür ayrımlarının yapılması ve antifungal duyarlılıklarının araştırılmasıamaçlanmıştır. Çalışmada 39 febril nötropenik ve yedi genel durumu bozuk yoğunbakım hastasından alınan idrar (6), balgam (6), kan (11), yara (4), endotrakealaspirat (7), boğaz (3), kateter (7) ve dışkı (2) örneklerinden yapılan mikolojikkültürlerinde toplam 46 kandida suşu soyutlanmıştır. Soyutlanan kandidaların türayrımları API ID 32 C (Bio Mérieux/Fransa) kitleri ile yapılmıştır. Çalışılansuşların 24` ü (%52.1) Candida albicans, beşi (%10.8) Candida krusei, yedisi(%15.2) Candida tropicalis, dördü (%8.6) Candida glabrata, üçü (%6.5)Candida parapsilosis ve üçü (%6.5) Candida guillermondii olarak tanımlanmıştır.E test (AB Biodisk, İsveç) ile yapılan antifungal duyarlılık deneyinde, kandidaların%2.1' i amfoterisin B' ye, %21.7'si ketokonazol ve flukonazola, %17.3' üvorikonazola, %23.9' u ıtrakonazola ve %6.5' i ise flusitozine dirençli bulunmuştur.En etkin antifungal olarak saptanan amfoterisin B' nin MİK50 ve MİK90 değerlerisırasıyla 0.019 ve 0.75 μg/ml; en düşük etkinlikli antifungal olarak saptananıtrakonazolün MİK50 ve MİK90 değerleri ise sırasıyla 0.032 ve 16 μg/ml olarakbulunmuştur.Tıptaki ilerlemelere paralel olarak fırsatçı patojen olan kandidalarınhedefindeki hasta popülasyonu gittikçe artmakta ve zamanla invaziv kandidaenfeksiyonlarının sıklığında da yükseliş olduğu görülmektedir. Bu nedenlerle,özellikle riskli hastalarda gelişen ciddi enfeksiyonların tedavisinin başarılı bir1şekilde yapılabilmesi için kandidaların tür ayrımlarının rutin olarak uygulanması vegüvenilir bir yöntemle antifungal duyarlılıklarının saptanması gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Kandida türleri, amfoterisin B, vorikonazol, ketokonazol,ıtrakonazol, flukonazol, flusitozin, antifungal duyarlılık.2
Sığır ve koyun orijinli Campylobacter jejuni ve Campylobacter coli'nin moleküler tiplendirilmesi
Bu çalışmada, insanlarda akut bakteriyel gastroenteritisin en yaygınetkenleri olarak bilinen Campylobacter jejuni ve Campylobacter coli'nin, klinikolarak sağlıklı sığır ve koyunların gayta ve iç organlarından multipleks PolimerazZincir Reaksiyonu (multipleks PCR) ile araştırılması ve izolatlar arasındakigenetik heterojenite düzeyinin Flagellin A (flaA) tiplendirme ve RandomAmplified Polymorphic DNA (RAPD) metotları ile belirlenmesi amaçlandı.Toplam 1154 sağlıklı sığırdan toplanan bağırsak içeriği, safra sıvısı,karaciğer ve gayta örnekleri Preston Zenginleştirme Buyyonu ve Preston SelektifAgara ekildi. İncelenen sığır örneklerinin 301 (%26,1)'i konvansiyonel kültürmetotları ile Campylobacter spp. olarak saptandı. Multipleks PCR ile incelenenizolatların % 59,5 (179/301)'inde C. jejuni ve % 10 (30/301)'unda C. coliidentifiye edildi. Sığır karaciğer örneklerinin hiçbirinde C. jejuni ya da C. colitespit edilemedi. Campylobacter jejuni ve C. coli olarak identifiye edilen izolatlar,flaA geninin 1,7 kb amplikon bölgesinin Restriction Fragment LengthPolymorphism (RFLP) analizi (flaA tiplendirme) ve 10-mer primerini esas alanRAPD yöntemi ile tiplendirildi. Bütün izolatlar flaA tiplendirme yöntemi ilebaşarılı bir şekilde tiplendirilmesine rağmen, gayta ve bağırsak içeriğinden izoleedilen C. jejuni suşlarının RAPD analizi neticesinde verimli sonuçlar eldeedilemedi. Sığırlarda, flaA tiplendirme ve RAPD metodu ile sırasıyla 28 ve 42bant profili tanımlandı.Bu çalışmada, 610 sağlıklı koyundan toplanan bağırsak içeriği, safra sıvısıve gayta örnekleri de C. jejuni ve C. coli yönünden incelendi. Konvansiyonelkültür metotları neticesinde incelenen koyun örneklerinin 302 (% 49,5)'sindeCampylobacter spp. izolasyonu gerçekleştirildi. Multipleks PCR analizineticesinde izolatların % 34,1 (103/302)'inde C. jejuni ve % 33,1 (100/302)'indeC. coli identifiye edildi. Campylobacter jejuni ve C. coli olarak identifiye edilenizolatlar, flaA tiplendirme ve RAPD yöntemi ile başarılı bir şekilde tiplendirildive sırasıyla 48 ve 45 bant profili elde edildi.Sonuç olarak, sığır ve koyunlardan elde edilen C. jejuni ve C. coliizolatları arasında yüksek bir genetik heterojenitenin mevcut olduğu ve bazı bantprofillerinin diğer profillere göre daha dominant olduğu gözlendi. Ayrıca bu tezçalışmasından elde edilen veriler, C. jejuni ve C. coli'nin çevreyi ve gıda zincirinikontamine etmesinde sığır ve koyunların önemli role sahip olduklarını ve buhayvanların Campylobacter infeksiyonlarının epidemiyolojinde göz önündebulundurulması gerektiğini ortaya çıkarmıştır.Anahtar Kelimeler: Sığır, koyun, C. jejuni, C. coli, multipleks PCR,RFLP, RAPD.
Klinik materyallerin izole edilen stafilokoklarda Makrolid,Linkozamid ve Streptogramin B direnci sıklığının Disk Yaklaştırma Testi ve moleküler yöntemler kullanılarak araştırılması
Klinik Materyallerden izole Edilen Stafilokoklarda Makrolid,Linkozamid ve Streptogramin B Direnci Sikhginin Disk Yakla§tirma Testive Molekuler Yontemler Kullanilarak Ara§tinlmasi.Bu gah§mada Kasim 2004 - Eylul 2007 tarihleri arasindalaboratuvanmiza gonderilen ge§itli klinik materyallerden izole edilen vehastahk etkeni oldugu du§unulen 731 adet stafilokok su§unda MLSB tipidireng fenotipik ve genotipik yontemlerle belirlenmi§ ve su§lar arasindaklonal ili§kinin olup olmadigi incelenmi§tir.Bu su§lann 254 (%34,7) tanesi S. aureus, 477'si (%65,3)koaguiaz negatif stafilokok (KNS) olarak tanimlanmi§tir. S. aureussu§lannin 1251 (% 49,2) metisiline direngli (MRSA), 129'u (% 50,8)metisiline duyarli (MSSA) bulunmu§tur. KNS'lerde ise 306 su§ta (%64,2)metisilin direnci (MR-KNS) g6rulmu§, 171 (% 35,8) su§ ise metisilineduyarli (MS-KNS) bulunmu§tur.VITEK 2 sistemi kullanilarak KNS su§lan tur duzeyindetanimlanmi§tir. En sik rastlanan turler S. hominis 211 (%44,2), S.epidermidis 140 (%29,4) ve S. haemolyticus 55 (%11,5) olarakbelirlenmi§tir.Fenotipik olarak eritromisin direngli (ER-R), klindamisinduyarli (CL-S) bulunan su§lara D-test yontemi uygulanarak direngfenotipleri belirlenmi§tir. MRSA su§lannin 66'si (%52.8) S fenotipi, 4'u(%3,2) MS fenotipi, 34'u (%27,2) iMLSB fenotipi, 20'si (%16) cMLSBfenotipi olarak, MSSA su§lannin ise 119'u (%92.2) S fenotipi, 2'si (%1,6)MS fenotipi, 6'si (%4,7) iMLSB fenotipi, 1'i (%0,8) cMLSB fenotipi olarakbelirlenmi§tir. KNS turlerinde ise bu oranlar sirasiyla 147 (%30,8), 109(%22,9), 98 (%20,5) ve 119 (%24,9)'dur. Bir su§ ise D test ilesiniflandinlamayan direng paterni gostermi§tir. Bu eritromisin duyarh,klindamisin orta duyarh bulunan bir MRSA su§udur.iMLSe fenotipi gosteren 138, cMLSB fenotipi gosteren 140 su§untamami, rastlantisal segilen 59 MS fenotipi gosteren su§ ve kontrol grubuigin rastlantisal olarak segilen 70 S tipi su§un direng genleri ( ermA, ermB,ermC, msrA, msrB genleri agisindan ) PCR yontemiyle belirlenmi§tir.iMLSB fenotipinden 11, cMLSB fenotipinden 16 ve MS fenotipinden 3su§un higbir direng geni ta§imadigi tespit edilmi§tir. ermB geni isegah§maya ahnan higbir su§ta bulunmami§tir.iMLSB fenotipi gosteren su§lardan MRSA'larda ermA geninin,KNS'lerde ise ermC geninin daha sik oldugu bulunmu§tur.CMLSB fenotipi gosteren su§lar arasinda ermA ve ermC genleri ensik KNS su§lannda gozlenmi§tir.MS fenotipli su§larda en sik msrA+msrB gen kombinasyonubelirlenmi§ ve bu genleri birlikte ta§ima oraninin KNS su§lannda faziaoldugu g6rulmu§tur.Fenotipik olarak eritromisin direnci sergileyen 30 su§ta ise PCR ilehigbir direng geni bulunamami§tir.S fenotipli su§larda ermA, ermC, ermA+ermC genleri bulunmu§tur.ermA geninin MSSA ve MRSA su§lannda, ermC geninin ise KNSsu§lannda fazia oldugu g6rulmu§tur. Test edilen 70 su§un 33'unde en azbir direng geni belirlenmi§, 37 su§ta ise higbir direng geni bulunamami§tir.Sonug olarak bu gah§mada MLSB direncinden sorumlu gen ve genkombinasyonlarimn ulkemizde gorulme oranlannin yiiksek oldugubulunmu§tur. Fenotipik olarak duyarh gorunen su§larda da direnggenlerinin belirlenmi§ olmasi direng tesbitinde fenotipik yontemlerinyetersiz oldugunu ve molekuler yontemlerle de dogrulunmasi gerekliliginigostermi§tir. Direng geni ta§iyan bu su§lar in vivo direnggeli§tirebileceginden tedavi ba§ansizhginin onlenmesinde bu bulguonemlidir. Qali§mamizda eritromisin direngli oldugu halde higbir direnggeni ta§imayan su§lann bulunmasi direngten sorumlu bilinmeyenmekanizmalann olabilecegini de gostermi§tir.Molekuler tiplendirme RAPD yontemi ile yapilmi§tir. Gerek KNS'lergerekse S.aureuslarda hakim bir RAPD tipi belirlenememi§tir.
Elazığ yöresinde boğaz kültürlerinden izole edilen b- hemolitik streptokokların gruplandırılması
İnfertil eşlerde anti sperma antikor (ASA) araştırılması
-42- B- ÖZET Bu çalınma F.ü. Tap Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi, Mikrobiyoloji laboratuvarında Eylül - Kasım 1991 tarihleri arasında yapıldı. Hastanemiz üroloji ve Kadın Doğum Polikliniğine çocuk istemiyle başvuran 50 açıklanamayan infertil (25' i kadın 25' i erkek) hastadan serum örnekleri alındı. Kontrol grubu olarak da -fertil olduğu bilinen sağlıklı 30 ha mile kadından serum örnekleri alındı. în-fertil erkeklerden semen örnekleri alınıp spermiogram yapıldı. Genital yol infeksiyonu bulunan kadın ve erkek hastalar bu çalışma kapsamına alınmadı. Antijen -fertil olduğu bilinen ORh- kan grubuna sahip erkekten alınan semenden 1 aboratuvarımızda hazırlandı. Alınan serum örneklerinde IFAT yöntemi ile 1/32 sulandırımda antisperma antikor (ASA) araştırıldı. In-fertil olguların 18 C/.36) ' inde, kontrol grubunda ise 2 C/.6.6) 'sinde ASA pozitif bulundu. Infertil gruptaki eşeyler arasında, infertil kadınlarla kontrol grubundaki kadınlar arasında ve sperm sayısıyla ASA arasında istatistiksel anlamda bir fark olup olmadığı araştırıldı. Sonuçlar değerlendirildi.
Elazığ yöresinde izole edilen dermatofit etkenleri ve invitro duyarlılıklarının araştırılması
ÖZET F.Ü. Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Dermatoloji Kliniğinden Mikrobiyoloji Laboratuvarına başvuran hastalarda mikolojik yönden incelemeler yapıldı. Yüzeyel mantar infeksiyonu şüphesi olan toplam 1111 olgudan saç, deri ve tırnak kazıntı örnekleri alındı. Örnekler %10'luk KOH ile muamele edilerek direkt mikroskobik inceleme yapıldı. Ayrıca örneklerin anti- biyotikli Sabouraud dekstroz agar (SDA) ve patates dekstroz agar (PDA)'da kültürleri yapıldı. 1111 olguda yapılan direkt mikroskobik incelenmesinde 399 (%35.91)'unda mantar elemanları, 76 (%6.84)'sında Pityrosporum furfur ve 12 (%1.08)'inde Corynebacterium minutissima görüldü. 624 (%56.17)'ünde ise mantar elemanları görülemedi. P. furfur ve C. minutissima saptanan olgularda kültür yöntemleri uygulanmadı. 1023 olgunun 171 (%16.72)'inde dermatofit ve 55 (%5.38)'inde Candida sp. izole edildi. 797 (%77.90) olguda ise üreme nega tif olarak değerlendirildi. 226 mantar türünün; 93 (%41.15)'ü T. rubrum, 55 (%24.34)'i Candida sp., 48 (%21.24)'i T. mentagrophytes, 11 (%4.87)'i E. floccosum, 8 (%5.54)'i M. canis, 6 (%2.65)'sı T. violaceum ve 5 (%2.21)'i T. verrucosum olarak saptandı. 226 mantar türü azol türevleri kullanılarak (bifanazol, sulkonazol, mi- konazol, isokonazol, oksikonazol, ketokonazol) disk diffüzyon yöntemi ile in vit ro duyarlılık testi uygulandı. Değerlendirme sonucunda öncelikle mikonazol, isokonazol, oksikonazol ve ketokonazol' ün mantar infeksiyonlarında özellikle seçilebilecek ilaçlar olduğu belirlendi.
Elazığ yöresindeki kan donörlerinde hepatit C virusu (HCV) araştırması
43 ÖZET HBVye ait labaratuvar testlerinin geliştirilmesini izleyen dönemlerde kan ve kan ürünleri transfüzyonlarından soma oluşan hepatitlerin (PTH) % 90- 95 inin başka virus ya da viruslarla olabileceği görüşü ağırlık kazanmıştır. Uzun yıllar HAV ve HBV etkenlerinin tespit edilemediği hepatitler non- A,non-B hepatiti (NANBH) adıyla anılmış, yoğun araştırmalardan soma 1988 yılında klonlama teknikleriyle genomik yapısı tanımlanan ve parenteral tipte non-A,non-B hepatitine neden olan virusa Hepatit C virusu (HCV) ismi verilmiştir. 1989 yılında virusa karşı oluşan antikorları tespit edebilen serolojik testler (1. jen ELİSA) geliştirilmiş, izleyen yıllarda bu testler daha da geliştirilerek duyarlılığı daha fazla arttırılmış olan II. ve III. Jenerasyon ELISA (1991) testleri ile doğrulama yöntemleri (RİBA, LİATEK) ve HCV RNA m direkt olarak gösterebilen PCR yöntemleri kullanım alanına girmiştir. HCV, küçük (yaklaşık 10 kb, 30-60 mm. büyüklüğünde) zarflı, pozitif tek sarmallı bir RNA virüsüdür. Genomik organizasyonu, hidropatisite profili ve diğer bazı özellikleri nedeniyle flaviviridae ailesi içinde değerlendirilmektedir. Günümüzde HCV'nin en azından 5 ayrı genomik varyantının bulunduğu bilinmektedir. Bu farklılıkların korunma ve tedavi açısından değişik sonuçlara yol açabileceği düşünülmektedir. HCV'nin post transfüzyonel hepatit, siroz, hepatocellüler karsinoma gelişmesinde önemli rol oynaması ve epidemiyolojik karakteri, bu virusla ilgili çalışmaların yoğunlaşmasına neden olmuştur. Biz bu çalışmamızda Il.jenerasyon ELISA (Abbott HCV EIA) test kitlerini kullanarak 400 kan donöründe anti-HCV antikor insidansını araştırık. Olguların %1 inde anti-HCV seropozitifliği saptadık. Elde edilen bulgular yurt içi ve yurt dışındaki araştırma sonuçlan ile karşılaştırılarak tartışıldı. Bu çalışmada elde edilen sonuçların diğer araştırma sonuçlarıyla uyum içinde oldukları gözlendi. HCVnin parenteral olarak bulaşması, özellikle kan ve kan ürünleriyle bulaşmanın yüksek düzeyde gerçekleşmesi kan donörlerinde HCV prevalansını tanımlamayı ve bulaşmanın önlenmesine dair tedbirlerin alınmasını zorunlu kılmaktadır. Bu tedbirler arasında; - Zorunlu olmadıkça kan transfüzyonu yapılmaması. - Gönüllü kan donörlerine ait bağışların tercih edilmesi. - Tüm kan merkezlerinde HCV testlerinin rutin olarak uygulanması sayılabilir.
Elazığ yöresinde Lyme (Borrelia burgdorferi)`in yaygınlığının araştırılması
69 ÖZET Elazığ yöresinde lyme (Borrelia burgdorferi)'ın yaygınlığının araştırılması amacıyla 182 kan örneği incelendi. Kan örnekleri kullanılıncaya kadar -20°C'de deep-freez'de saklandı. EİA [immunowell Borrelia burgdorferi (lyme) testi] yöntemi kullanılarak yapılan incelemede toplam 11 hastada seropozitiflik (% 6) saptandı. Seropozitif 11 olgudan 8'inde Rapid Plasma Reagin (RPR) ve Romatoid faktör (RF) testleri negatif bulundu. 3 hasta yeniden kan vermek istemediğinden RPR ve RF testleri çalışılmadı. Seropozitif 11 olgunun 9'u kadın 2'si erkekti. İncelemeler sonucu lyme'ın Elazığ yöresinde gelecekte önemli bir halk sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkabileceği kanaatine varıldı. Bu konuda daha geniş çaplı sero-epidemiyolojik çalışmaların yapılması gereğine inanıyoruz.
Klinik örneklerde Neisseri Gonorrhoeae'nın polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile saptanması
56 ÖZET Bu çalışmanın amacı; polimeraz zincir reaksiyonu kullanarak üretral ve servikal örneklerde N.gonorrhoeae'nın varlığını araştırmaktır. Seçilen cppB primerler ile 77 klinik sürüntü örneğinde PCR yapıldı. 13 örnekte 390bp'lik amplifîye ürün gözlendi. Bu ürünlerin her biri restriksiyon enzimi MspI ile kesildi ve sırasıyla 250bp ve 140bp'lik iki bant elde edildi. Yetmişyedi örneğin 4'ü kültür ve 6'sı Gram boyama pozitifti ve bu pozitif örneklerin tümü PCR da pozitif olarak belirlendi. Aynca kültür negatif olan 9 örnek için PCR pozitifti. Sonuç olarak PCR deneyi klinik sürüntü örneklerinde direk olarak N.gonorrhoeae'yı belirlemekde ümit verici tamsal bir test olarak bulunmuştur.
Diyarbakır'da ayaktan tedavi alan hastalarda akılcı antibiyotik kullanım farkındalığının araştırılması
Amaç: Çalışma ile Diyarbakır'da eczanelere başvuran erişkin hastaların antibiyotik kullanım davranışları ve akılcı antibiyotik konusundaki bilgi düzeylerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışma gözlemsel analitik araştırma olarak planlanmış olup, Diyarbakır'da 1 Şubat 2024 -30 Nisan 2024 tarihleri arasında ayaktan tedavi alan 18 yaş ve üzeri kadın/erkek 308 bireyi kapsamaktadır. Çalışma kapsamındaki bireylere yüz yüze anket yöntemiyle; hangi amaçla antibiyotik kullandıkları, antibiyotik kullanım süreleri, doktor –eczacı tavsiyesi dışında antibiyotik kullanıp kullanmadıkları, en son ne zaman antibiyotik kullandıkları, doktora antibiyotik yazması için ısrar edip etmedikleri, akılcı antibiyotik kavramı konusundaki bilgi düzeyleri soruldu. Gruplar cinsiyet, yaş, eğitim durumu, çalışma durumu ve yerleşim yerine (merkez ve kırsal ilçe) göre karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 308 katılımcının yaş ortalaması 33.93±0.722 yıldı. Grip veya soğuk algınlığında antibiyotik kullanma ile antibiyotiğin ağrı kesici etkisinin olduğunu düşünme oranı ilkokul ve lise mezunlarında, çalışmayan hastalarda ve kırsal ilçelerde yüksek bulundu (p<0.05). Hastalanmamak için antibiyotik kullanımı kırsal ilçelerde daha yüksek bulunurken diğer gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Çalışmayan veya emekli hastaların, çalışan hastalardan daha yüksek oranda doktor-eczacı dışı kaynaklardan bilgi aldıkları saptandı(p<0.05). İlacın yan etkileri hakkında bilgi alma oranı kadın hastalarda erkeklerden daha yüksek bulundu (p<0.05). Sonuç: Özellikle ilkokul ve lise mezunları ve kırsal kesimde yaşayanlarda akılcı antibiyotik kullanımıyla ilgili bilgi eksiklikleri ve hatalı davranışlar dikkat çekicidir. Bu konuda eğitimler veya medya üzerinden bilgilendirmeler faydalı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Antibiyotikler, grip, soğuk algınlığı, akılcı ilaç kullanımı
Domuz yetiştirme çiftliğinin çevresinde bulunan toprak örneklerinden izole edilen antibiyotik dirençli bakterilerin fenotipik ve genotipik özellikleri
Antibiyotiklerin tarımda kullanımı ile insanlarda antibiyotiğe dirençli infeksiyonların artışı arasında bir bağ olup olmadığı son zamanlarda antibiyotik direnci ile ilgili olarak en çok tartışılan konulardan biridir. Bu çalışmada antibiyotik direncinin artışında çevresel faktörlerin rolü değerlendirilmiştir. Bu amaçla bir domuz yetiştirme çiftliği çevresinde bulunan tarlaya hayvan dışkısının uygulanmasının toprakta bulunan bakterilerin fenotipik ve genotipik dirençlerine olan etkisi araştırılmıştır. Gübreden, gübre uygulanmamış topraktan ve uygulama sonrası (bir gün, üç hafta ve üç ay) topraktan izole edilen bakterilerin tetrasiklin ve eritromisine karşı minimum inhibisyon konsantrasyonları agar dilüsyon ve E test yöntemleriyle belirlenmiştir. Toprak örneklerinin %68'i tetrasikline ve %94'ü eritromisine dirençli bulunmuştur. Gübre örneklerinde ise bu oran sırasıyla %64 ve %61'dir. Topraktan ve gübreden izole edilen suşların sırasıyla %69'u ve %43'ü iki antibiyotiğe de dirençlidir Bakteriler 16S rRNA geninin V3 bölgesine ait nükleotid dizilerinin belirlenmesi yoluyla tanımlanmıştır. Polimeraz zincir reaksiyonuyla amplifiye edilen bu bölgenin dizi analizleri Sanger'in dideoksi yöntemi kullanılarak Illinois Üniversitesi'nde gerçekleştirilmiştir. Diziler bilinen en yakın dizilerle nükleotid blast programı kullanılarak karşılaştırılmıştır. Proteobacteria, Bacteroidetes, Actinobacteria, Firmicutes olmak üzere 4 farklı şubeden 213 bakteri izole edilmiştir. Kırkaltı izolatta efluks direnç genlerinden olan tet(C), tet(H), tet(Z) ve ribozomal korunma mekanizmasından sorumlu tet(M), tet(O), tet(Q) ile 32 izolatta erm(A,B,C,F,G,Q) genlerinin varlığı araştırılmıştır. Tet(Q) sadece toprak izolatlarında ve tet(W) ve tet(M) ise sadece gübre izolatlarında bulunmakta iken diğer tüm tetrasiklin direnç genleri hem toprak hem gübre izolatlarındasaptanmıştır. Ayrıca 2 gübre izolatında erm(Q) genine rastlanmıştır. Sonuç olarak eritromisin ve tetrasiklin direnç genlerinin, gübreden ve topraktan alınan örneklerde gösterilmesi, bu antibiyotiklerin kullanımı ile direncin çevreye yayılımı arasındaki ilişkinin gösterilmesinde ilk önemli basamaktır. Araştırmacılar yine domuz dışkısı uygulanmış bir toprakta antibiyotik dirençli Pseudomonas türleri ve Bacillus cereus izolatlarının arttığını ortaya koymuşlardır. Onan ve LaPara ise gübre uygulamış toprakta uygulanmayana göre yüksek oranda taylosin dirençli bakteri olduğunu göstermiştir.
Quercetin ve hipertermi uygulamalarının kolistin dirençli Acinetobacter baumannii ve Staphylococcus epidermidis üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Quercetin ile hipertermi uygulamasının tek başlarına ve kombinasyonunun kolistin dirençli A. baumannii ve S. epidermidis bakterilerinin üreme ve biyofilm inhibisyonu ile morfolojik yapıları üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Deneyler 37 ℃, 42 ℃ ve 45 ℃'de yapıldı. Quercetin, 512-1 μg/ml aralığında test edildi. Çalışmaya biyofilm üretimi Kongo red agar yöntemi ile belirlenen sekiz kolistin dirençli A. baumannii ve sekiz S. epidermidis izolatı dahil edildi. Üreme inhibisyon düzeyi sıvı mikrodilüsyon, biyofilm inhibisyon düzeyi kristal viyole yöntemi ile test edildi. İki saatlik hipertermi etkisi in vitro tedavi modeli deneyiyle gözlemlendi. İnhibisyon düzeyleri spektrofotometrik ölçümle belirlendi. Morfolojik etkiler TEM analizi ile değerlendirildi. Sonuçların istatistiksel analizinde p≤0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hipertermi kombinasyonu ile quercetin MİK değerlerinin azaldığı görüldü. Üreme inhibisyon düzeyleri arasında her iki bakteride, hipertermi etkisinde 512, 256 ve 128 μg/ml quercetin konsantrasyonlarında anlamlı farklar görüldü. Tek başına hipertermi her iki bakteri için üremeyi önemli ölçüde yavaşlattı. Biyofilm inhibisyon düzeyleri arasında anlamlı fark görülmedi. Tek başına hipertermi S. epidermidis için biyofilm inhibisyonuna anlamlı düzeyde etki gösterdi. Bakteriler birbiriyle kıyaslandığında biyofilm inhibisyonu açısından anlamlı bir fark görülmedi. Üreme açısından S. epidermidis, kolistin dirençli A. baumannii'ye kıyasla hipertermiye daha duyarlıydı. In vitro tedavi modeli deneyinde yalnızca kolistin dirençli A. baumannii'nin 64 μg/ml quercetin konsantrasyonundaki biyofilm inhibisyonunda anlamlı fark gözlemlendi. TEM sonuçlarında; quercetin ve hipertermi kombinasyonun hücre morfolojisini etkilediği görüldü. 45 ℃+quercetinde muhtemelen üremenin inhibisyonu nedeniyle S. epidermidis hücresine rastlanmadı. Sonuç: Quercetin ve hipertermi kombinasyonu, üreme ve morfolojik değişimler üzerinde önemli etkiye sahipti. Çalışmanın sonucunda hiperterminin, quercetin ile kullanıldığında adjuvan etki gösteridiği saptandı.
Klinik örneklerden soyutlanan gram negatif anaerop bakterilerin antibiyotik duyarlılık paternleri
Amaç:Anaeropbakteriler vücudun normal flora elemanı olmasına karşın, bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla enfeksiyona neden olabilirler. Bu bakterilerin izolasyonları ve identifikasyonları güç olduğu içinçoğu laboratuvarda yapılmamaktadır. Bu sebeple çoğu zaman anaerop bakteriler göz ardı edilebilmektedir.Bunun sonucu olarak da gelişen antibiyotik direnç durumları tespit edilememektedir.Bizim bu çalışmadaki amacımız, anaerop bakterilerin antibiyotik direnç profillerinin bilinmesinin tedavinin seyri açısından gerekli olduğunu ve belirli periyodlarda antibiyotik duyarlılık testlerinin yapılması gerektiğini ortaya koymaktır.Gereç ve Yöntem:Çalışmaya, 11.06.2019 -04.03.2020tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp FakültesiTıbbi Mikrobiyoloji AD. Bakteriyoloji/Kültür laboratuvarına, çeşitli klinik birimlerden anaerop kültür istemiylegönderilmiş372 numune dahil edilmiştir. Bu numuneler, ilk olarak bakteri izolasyonu için Brucellakanlı agara ekildi.İzole edilen bakterilerin identifikasyonlarıMALDI-TOF MS ile yapıldıktan sonra antimikrobiyal duyarlılık profillerinin belirlenmesi için E –test yöntemi kullanıldı.Bulgular:İzole edilen 17 Bacterioidestüründe antimikrobiyal direncin en yüksekolduğu antibiyotiklersırasıyla % 100 oranındapenisilin(P), % 41,2oranındaklindamisin (CM)ve % 35,3oranındaise amoksisillin-klavulanik asid (AMC)olarak belirlendi.İzole edilen 22 Prevotellatüründe iseantimikrobiyal direncin en yüksekolduğu antibiyotikler% 45,5oranındapenisilin(P) ve % 27,3 oranındamoksifloksasin (MX)olarak belirlendi. Yine izole edilen 1 Dialister pneumosintesbakterisinde sadecemetronidazol (MZ)direnci gözlemlenirken, 1 Veillonellaparvulabakterisindeise penisilin(P),imipenem(IP)ve piperasillin-tazobaktam (TPZ)antibiyotiklerine karşı direnç gözlemlenmiştir. Son olarakdaizole edilen 4Fusobacteriumtüründeise hiçbir antibiyotiğe karşı direnç gözlemlenmemiştir. Sonuç:Çalışmamızda izole edilen Gram-negatifanaeropbakterilerin büyük çoğunluğunun penisilin, klindamisin, moksifloksasin, metronidazol ve amoksisillin-klavulanik aside karşı bir direnç geliştirdiği veya bu antibiyotiklere karşı artan bir dirence sahip olduğugörülmüştür.
Klinik örneklerden izole edilen maya mantarlarının antifungal duyarlılıkları
Amaç: Kandidiyaz, kandida cinsi maya mantarlarının neden olduğu kutanöz, mukozal veya derin yerleşimli organ enfeksiyonlarını ifade eden geniş bir terimdir ve her yaşta ortaya çıkabilir. Dünya genelinde, Candida albicans (C. albicans), kandidiyazın en yaygın nedenidir, bunu diğer kandida türlerinden C. parapsilosis, C. tropicalis ve C. glabrata izlemektedir. Kandida türlerinin neden olduğu invaziv enfeksiyonlar yüksek morbidite ve mortalite oranına sahip olduklarından hızlı tanımlama ve duyarlılık tayini önem kazanır. Bu çalışma ile, kandida türlerinin izolasyonu, identifikasyonu ve antifungal direnç profilleri ile ilgili bilgi ve beceriyi artırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Aralık 2019-Kasım 2020 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Hastanesi'ne başvuran hastaların çeşitli klinik örneklerinden izole edilen Candida spp. izolatlarının tür tayini ve antifungal duyarlılık profilleri araştırıldı. Toplam 86 izolat kütle spektrometre yöntemi ile cins ve tür düzeyinde tanımlandıktan sonra amfoterisin B (AmB), anidulafungin (AND), flukonazol (FLC) ve vorikonazol (VRC) duyarlılık profil tayini için gradient test yöntemi kullanıldı. Bulgular: Bir yıllık süre içinde kandida üremesi saptanan hasta sayısı: 736 ( 477'si kadın, 269'u erkek), kandida üremesi saptanan örnek sayısı: 1254 olarak saptandı. Antifungal test çalışılan 86 izolat C. albicans (45), C. glabrata (20), C. tropicalis (9), C. parapsilosis (6), C. kefyr (4), C. guilliermondi (1) ve C. krusei (1) izolatlarından oluştu. C. albicans izolatlarında AmB, FLC ve VRC direnç oranları sırasıyla %13,3, %13,3 ve %26,67 olarak bulundu. İzolatların hiçbirinde AND direnci saptanmadı. Sonuç: C. albicans en sık izole edilen kandida türü olmakla beraber diğer kandida türlerine bağlı enfeksiyonlarda artış mevcuttur. İzolatlarda AND direnci saptanmazken diğer antifungallere karşı tür bazlı dirençler saptanmıştır.
Boğaz enfeksiyonu nedeni olan A grubu beta hemolitik streptokokların M protein tiplerinin "emm" gen sekans analizi ile belirlenmesi
Özellikle Streptococcus pyogenes (S.pyogenesYe bağlı boğaz enfeksiyonlarından sonra çok çeşitli virülans faktörlerine bağlı olarak invaziv hastalıkların gelişebileceği bilinmektedir. Bu virülans faktörlerinden en önemlisi M proteinidir. Birçok ülkede boğaz enfeksiyonu etkeni olan S. pyogenes 'in M tiplerini araştıran çok sayıda çalışma yapılmasına rağmen, ülkemizde bu konuda yapılmış herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışmada boğaz enfeksiyonu olan bireylerden alınan boğaz kültürlerinden izole edilen A grubu beta hemolitik streptokok (S. pyogenes) suşlarının M tiplerinin emm gen sekans analizi ile belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Mikrobiyoloji laboratuvarına çeşitli klinik ve polikliniklerden gelen boğaz sürüntü örneklerinden izole edilip konvansiyonel yöntemler ve API 20STREP kiti ile tanımlanan 114 adet S. pyogenes susu çalışmaya alınmıştır. Bu suşların 97' sinde (%85) CDC'nin önerdiği emmPl (5'-tatt(c/g)gcttagaaaattaa-3') ve emmP2 (5'-gcaagttcttcagcttgttt- 3') primerleri kullanılarak emm geni çoğaltma ürünü elde edilmiştir. Elde edilen bu ürünlerden 91 tanesinin(%93) DNA dizi analizi yapılıp, ClustalW vl.7 yazılımı kullanılarak tüm dizileri içeren lokal ve global hizalaması yapılmıştır. Hizalama için yerel BLAST sunucusundan yararlanılmıştır. Filogenetik dendrogram çizilmiş ve emm tipleri belirlenmiştir. Bu emm tiplerinin: 1, 3, 4, 6, 9, 11, 12, 14, 18, 22, 24, 29, 33, 43, 48, 75, 77, 78, 89, 90, 102, 112, 118, numaralı tipler olduğu bulunmuştur. 23 çeşit olan bu emm tipleri arasında en çok oranda belirlenenlerin ise sırasıyla, emm 12, 3, 1, 75, 29 olduğu saptanmıştır. Geriye kalan 23 örnek tiplendirilemeyen M proteinleri olarak kabul edilmiştir En çok görülen 5 adet emm tipinin daha çok 10 yaş altı ve okul çağı çocuklarından izole edildikleri görülmüştür. Ayrıca, en sık görülen emm 1, 3 ve 12 tipleri de dahil olmak üzere, bu çalışmada bulunan emm/M tiplerinin 15 tanesinin GAS 'a karşı geliştirilen 26 VV aşısının içerdiği M serotipilerinin kapsamında olduğu bulunmuştur. Bu nedenle, bu aşının, çalışmamızdaki tanımlanmış tüm emm tipleri üzerinde % 76.9 oranında etkili olabileceği düşünülmektedir. Sonuç olarak, bu çalışma az sayıda örnek ile yapılmış bir çalışmadır ve sadece bir merkeze başvuran hastalardan elde edilen suşlarla yapılmıştır. Ancak ülkemizde S. pyogenes emm tiplerini belirleyen ilk çalışma olmuştur. Bu çalışma, ülkemiz için bilimsel bir açığı gidererek bu konuda gelecekte yapılacak çalışmalara da zemin hazırlayacak bir ön çalışma olmuştur. Bu tür çalışmaların daha fazla örneklem sayısında gerçekleştirilmesi ile farklı coğrafik yerleşim bölgelerine göre emm tiplerinin dağılımı da belirlenebilecektir. Buna ek olarak, bu çalışmalar, farklı bölgelerdeki invaziv hastalık ve komplikasyonların da dağılımının önceden belirlenebilmesine olanak tanıması ve aşı geliştirme çalışmalarında yol gösterici olması açısından da büyük önem taşımaktadır.
Bolu ve yöresinde veteriner hekimlerde bruselloz ve kistik ekinokokkoz seroprevalansı
Bruselloz ve kistik ekinokokkoz, tüm dünyada yaygın zoonotik karakterli hastalıklardır. Ülkemiz ve yakın komşuları bu hastalıklar bakımından endemik/hiperendemik bölgelerdedirler. Bu araştırmada, bu hastalıklar yönünden Bolu ve yöresindeki istatistiki durumun ortaya konması ve diğer istatistiklerle beraber sunulması ile Bolu ve yöresinde çalışan veteriner hekimlerin bu hastalıklar açısından risk grubunda olup olmadıklarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla araştırmaya katılan 72 veteriner hekim ile 384 diğer gönüllüden (Bolu ve yöresini temsilen) alınan örneklerde, Brucella Coombs Gel Test ile bruselloz, İndirekt Hemaglütinasyon Testi ile de kistik ekinokokkoz için antikor araması yapılmıştır. Araştırma sonucunda veteriner hekimlerde bruselloz prevalansı %9,72 (7/72) iken; kistik ekinokokkoz seropozitifliğine rastlanılmamıştır; diğer gönüllülerde ise bruselloz prevalansı %1,82 (7/384) ve kistik ekinokokkoz prevalansı %0,52 (2/384) olarak tespit edilmiştir. Bu sonuçlar neticesinde, Bolu ve yöresinde çalışan veteriner hekimlerin bruselloz bakımından riskli grupta yer aldığı görülmüştür. Diğer gönüllülerde ise bruselloz prevalansı Sağlık Bakanlığı verilerinin üzerinde olup; kistik ekinokokkoz prevalansı da Türkiye ortalamasının oldukça üzerindedir. Çalışmamızda; bruselloz prevalansının veteriner hekimler ile diğer gönüllüler arasındaki oranı istatistiki olarak anlamlı bulunmuştur. Diğer gönüllülerde bruselloz prevalansı ile eğitim düzeyi, yerleşim bölgesi ve pastörize edilmemiş süt ve süt ürünlerinin tüketilmesi arasında; kistik ekinokokkoz prevalansı ile de yeşilliklerin yıkanmadan tüketilmesi ve kuyu suyu içilmesi arasında istatistiki olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Bu araştırma ile, Bolu ve yöresinde brusellozun ve kistik ekinokokkozun önemli bir halk sağlığı sorunu oluşturduğu kanaatine varılmıştır.
Tedavi almamış HIV pozitif yeni tanı alan hastalarda BLA B57: 01 allel prevelansının polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) metodu ile saptanması
Ülkemizde HIV enfeksiyonu sıklığında giderek artan bir eğilim görülmektedir. HIV tedavisinde Abakavir'in kullanımı için en büyük kontrendikasyon olan aşırı duyarlılık sendromu ile ilişkili bulunan HLA-B57:01 allel sıklığı ile ilgili ülkemizde yapılan çok merkezli bir çalışma bulunmamaktadır. Retrospektif olan bu çalışma için Ocak-Aralık 2021 tarihleri arasında "Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü, Mikrobiyoloji Referans Laboratuvarları ve Biyolojik Ürünler Dairesi Başkanlığı, Ulusal HIV-AIDS Doğrulama ve Viral Hepatitler Referans Laboratuvarına" HLA-B57:01 testi için gönderilen yeni tanı almış 235 hastaya ait %3 EDTA solüsyonu içeren kan tüpüne alınmış kan örneklerinden izole edilen DNA örnekleri dahil edilmiştir. HLA-B57:01 allel sıklığının allel spesifik PCR ile taranması amaçlanmış, HLA-B57:01 allel pozitif bulunan örneklerin değerlendirilmesi için seminested PCR yapılmıştır. DNA örneklerinin izlenebilmesi için EDTA 0.5 M, 10XTBE solüsyonları hazırlanmıştır. Verilerin analizi SPSS15 paket programında yapılmıştır. Kategorik karşılaştırmalar için Kikare ve Fisher'in Kesin Testi kullanıldı. İstatistiksel olarak p<0.05 alınan sonuçlar anlamlı kabul edildi. Çalışma grubunda HLA-B57:01 allel varlığı yönünden test edilen toplam 235 örneğin 5'inde (%2.12) allel pozitifliği saptandı. Bu hastaların 3'ünün 18-25 yaş, 2'sinin ise 26-35 yaş grubunda olduğu görüldü. Hastaların başvuru merkezlerinin coğrafik değerlendirmesi sonucunda örneklerin 126'sının (%53.6) İç Anadolu, 64'ünün (%27.2) Karadeniz, 26'sının (%11.1) Akdeniz, 8'inin (%3.4) Güney Doğu Anadolu, 4'ünün (%1.7) Ege, 4'ünün (%1.7) Marmara ve 3'ünün (%1.3) Doğu Anadolu Bölgesinde tanı aldığı belirlendi. Pozitif bulunan 5 hastanın 35 yaş ve altındaki hasta grubunda olduğu belirlendi ve 35 yaşın altında olmanın istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.044, OR=4.056). HLA-B57:01 pozitifliği ile cinsiyet arasındaki ilişkide; pozitif hastaların tümünün erkek olduğu, tüm erkek hastaların %2.8'inin HLA-B57:01 alleli taşıdığı belirlendi (p=0.371).
Klinik örneklerden izole edilen staphylococcus aureus suşlarının antibiyotiklere direnç oranlarının araştırılması
S. aureus normal florada bulunan ancak etken olduğunda toplum ve hastane kaynaklı enfeksiyonlara sebep olabilen yüksek morbidite ve mortaliteye sahip Gram pozitif bir bakteridir. Bu bakteri antistafilokokal ilaçlara karşı hızla direnç geliştirerek tüm dünyada ciddi bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Bu çalışmada klinik örneklerden izole edilen S. aureus izolatlarının hastanemizde antibiyotik direnç profillerinin belirlenerek ampirik tedaviye ve antibiyotik kullanım politikalarına katkıda bulunulması amaçlanmıştır. 2018-2021 yılları arasında Mikrobiyoloji laboratuvarına poliklinik, klinik ve yoğun bakım ünitelerinden gönderilen çeşitli klinik örneklerden izole edilen 513 S. aureus izolatının bakteri tanımlaması için konvansiyonel yöntemler ve VITEK 2 otomatik sistem (bioMérieux, Fransa) kullanıldı. Antibiyotik direnci, sadece VITEK 2 otomatik sistemi kullanılarak EUCAST kriterlerine göre değerlendirildi. Çalışmamızda 513 S. aureus izolatının %74,5'i MSSA, %25,5'i MRSA olarak tanımlandı. İzolatların %34,1'i yara, %29,2'si kan, %15'i balgam ve %21,7'si diğer örneklerden izole edildi. Örneklerin %39,8'i poliklinik, %36,8'i klinik ve %23,4'ü yoğun bakımlardan elde edildi. MSSA ve MRSA'da linezolid, vankomisin, teikoplanin, tigesiklin, daptomisine, MSSA'larda ayrıca gentamisin'e karşı direnç gözlenmedi. MSSA'larda penisilin (%79,9) ve eritromisine (%13,0), MRSA'larda penisilin (%100), eritromisin (%44,4) ve tetrasikline (%39,2) direnç oranları saptandı. MRSA izolatlarında 2020, 2021 yıllarında trimetoprim sülfametoksazol ve 2021 yılında levofloksasin direncinin azaldığı tespit edildi. Sonuç olarak S. aureus izolatlarına karşı MRSA' larda trimetoprim sulfametoksazol ve levofloksasin direncinde azalma saptanmış, MSSA ve MRSA'larda 2018-2021 yıllarında antibiyotik direnç oranlarında değişiklik saptanmamıştır. Ampirik antibiyotik tedavisine başlarken direnç oranlarının bilinmesi ve tedaviye başlamadan önce kültür ve antibiyogram testlerinin yapılması hem tedavide hem de antibiyotik direncini önlemede büyük önem taşımaktadır. ANAHTAR KELİMELER: S. aureus, Antibiyotik, Direnç, MSSA, MRSA.
İndirektimmünfloresan yöntemi ile çalışılan antinükleerantikor sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
2018-2021 yılları arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı Laboratuvarı'na gelen hasta serum örneklerinden ANA (Anti nükleer Antikor) testi istenen 8957 hastanın IIF (İndirekt İmmünfloresan) yöntemi ile çalışılan ANA sonuçları retrospektif olarak iki basamakta incelendi. Birinci basamakta tüm hastalar cinsiyet, yaş, poliklinik ve genel pozitif-negatif sonuçlarına, ikinci basamakta pozitif örnekler kendi arasında patern çeşitliliğine göre; cinsiyet, yaş, poliklinik açısından ayrıntılı olarak incelendi. Çalışmaya alınan 6050'si (%6,54) kadın, 2907'si (%32,46) erkek olmak üzere toplam 8957 hasta serumunun 2919'unda (%33) ANA pozitif, 6038'inin (% 67) ANA sonucu negatif olarak saptandı. En fazla ANA istenen hasta yaş grubu 35-49 yaş aralığında, en fazla ANA istemi ve en sık pozitiflik oranı da kadınlarda görüldü. Polikliniklere göre en fazla ANA istemi 2971 (%33,2) oranı ile İç Hastalıkları polikliniğinden olduğu saptandı. En fazla pozitiflik 1014 (%38,1) oranı ile Romatoloji kliniğinde görüldü. Paternler arasında 1245 (%13,9) oranı ile her iki cinsiyette, tüm yaş gruplarında ve tüm polikliniklerden gelen örneklerde benekli patern ilk sırada yer aldı. Bunu yoğun ince benekli patern, homojen patern ve sentromer patern izledi. Gereksiz ANA testi çalışılması sağlık hizmeti maliyetlerinde artışa sebep olduğu için bu gibi test istemlerinin daha çok klinik açıdan anlamlı bölümler tarafından yapılmasının gerektiği düşünüldü. ANAHTAR KELİMELER: Antinükleer Antikor (ANA), İndirekt immünfloresan Yöntemi (IIF), patern, antikor, Otoimmün Hastalık (OİH).
Servikal örneklerde karsinojenik HPV (Human Papilloma Virüs) tiplerinin hibrit capture yöntemi ile araştırılması ve diğer parametrelerle kıyaslanması
Skuamöz serviks kanserlerinin yaklaşık %95' inden HPV'nin (Human Papilloma Virüs) sorumlu olduğu ve erken tanının hastalığın takibi ve prognozu açısından önem taşıdığı bilinmektedir. Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği' ne çeşitli yakınmalar ile başvuran hastaların servikal sürüntü örnekleri kullanılarak, Hibrit Capture-I sistemi ile karsinojenik HPV tiplerinden; 16, 18, 31, 33, 35, 45, 51, 52, 56 varlığı araştırılmıştır. Sürüntü örnekleri alınan hastalara; yaş, ilk cinsel ilişki yaşı, partner sayısı, korunma yöntemi olarak kondom kullanılıp kullanmaması, partnerde HPV öyküsü, gebelik sayısı, canlı doğum sayısı ve abortus sayısı soruldu. Aynı hastalardan ayrıca eş zamanlı olarak patoloji laboratuvarına gönderilen smear sonuçları değerlendirmeye alındı. Hibrit Capture testi sonucunda;149 hastadan 10'u HPV DNA ( + ), 139'u HPV DNA (-) olarak tespit edildi. HPV DNA' sı pozitif ve negatif olan hastalar yukarıdaki parametreler bakımından birbiri ile karşılaştırıldığında, istatistiksel çalışmaların sonucunda yalnızca abortus sayısı bakımından 2 grup arasında anlamlı fark tespit edildi. Diğer parametreler ve patoloji laboratuvarından alınan smear sonuçları bakımından pozitif ve negatif olan hastalar arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Hastaların sitoloji sonuçları, karsinojenik HPV tiplerini saptamadığı için; sitoloji sonucu pozitif olan6 hastadan sadece 1 tanesi HPV DNA pozitif olarak bulunmuş ancak HPV DNA' sı pozitif bulunan 9 hasta sitolojik incelemede negatif bulunmuştur. Sonuç olarak; yüksek risk gruplarını saptayan HPV DNA analizlerinin, serviks kanserlerinin erken tanısında tarama testi olarak kullanılabilir nitelikte olduğu görülmektedir.
Sağlıklı kişilerde ve lenfoproliferatif bozukluğu olan kanserli hastalarda HHV-6 virusunun IFA yöntemi ile antikor dağılımı ve PCR-RFLP yöntemi ile varyant analizi
-59- OZET Human herpes virus-6 (HHV-6) insanlarda exantem subitumun etiyolojik ajanı olmakla birlikte, immün sistemi etkileyen bir kofaktör olması nedeni ile son yıllarda oldukça önem kazanmıştır. Sağlıklı yetişkinlerde seroprevalansı %80-100 arasında olup, enfeksiyon yaşamın ilk yıllarında kazanılmaktadır. HHV-6 izolatları; biyolojik, immünolojik ve moleküler özellikleri bakımından varyant A ve varyant B olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Bu varyantların farklı populasyon ve hasta gruplarında dağılımının farklı olması, virüsün toplumdaki varlığına ilaveten varyant türününde belirlenmesini gerekli kılmaktadır. Ülkemizde HHV-6 sıklığı ve varyant dağılımı konusunda çalışma bulunmamaktadır. HHV-6 virüsünün daha çok tükrükle bulaştığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Kalabalık bir toplumda yaşamamız ve hijyenik koşulların yetersiz oluşu HHV-6 enfeksiyonlarının ülkemizde de fazla olacağını düşündürmektedir. Bu amaçla toplumumuzda, çeşitli yaş gruplarında sağlıklı bireylerde ve lenfoproliferatif bozukluğu olan olgularda HHV-6 virusuna karşı antikor prevalansının İFA yöntemi ile saptanması ve aynı populasyonlarda PCR-RFLP yöntemi ile HHV-6 varyant A ve B dağılımının belirlenmesi hedeflendi.Çalışmada yaşları 6ay - 50 yaş arasında değişen 123 sağlıklı birey ve 50 lenfoproliferatif bozukluğu olan kanserli hasta değerlendirmeye alındı. Tüm çalışma populasyonlarında, genel seropozitivite oranı % 79.67 olarak bulundu. Sağlıklı populasyonda çeşitli yaş gruplarına göre yapılan incelemede, HHV-6 IgG % 75.60 ve HHV-6 IgM % 22.76 olarak bulundu. Kanserli hastalarda ise HHV-6 IgG ve HHV-6 IgM oranları sırası ile % 96 ve % 28 olarak tesbit edildi. Her iki gruptaki PCR sonuçları gözönüne alındığında sağlıklı bireylerde HHV-6 pozitiflik oranı %.35.77 iken kanserli hastalarda %46 idi. RFLP ile yapılan varyant dağılımı gözönüne alındığında ise sağlıklı bireylerde ve lenfoproliferatif bozukluğu olan hastalarda varyant B' nin varyant A1 ya göre daha yaygın olduğu gözlendi.
Hastaneden izole edilen çeşitli bakterilerin bazı antiseptik/ dezenfektan maddelere duyarlılıklarının araştırılması
-62- VII. ÖZET Bu çalışmada, Hacettepe ve Gazi Üniversitesi Hastanelerine başvuran hastalardan izole edilen 81 bakteri izolatının, sıklıkla kullanılan antiseptik/dezenfektan maddelere duyarlılıkları belirlenmiştir. Antiseptik ve dezenfektan olarak hastanede yaygın olarak kullanılan savlon, klorhekzidin ve sodyum hipoklorür seçilmiş ve kullanım konsantrasyonlarında^ etkinlikleri araştırılmıştır. Antiseptik ve dezenfektan maddelerin in vitro antimikrobiyal etkinliğini belirlemek amacıyla kantitatif süspansiyon testi ile çalışılmıştır. Bu testte, bakteri süspansiyonu belirli konsantrasyondaki dezenfektan çözeltisine ilave edilmiş, 5 dakika temas süresi sonunda, bu karışımdan alınan örnek nötralizasyon ortamına eklenmiştir. Buradan alınan örnek yüzeye yayma yöntemi ile katı besiyerine ekilmiş ve inkübasyon süresi sonunda oluşan koloniler sayılmıştır. Kontrol amacıyla dezenfektan yerine steril distile su kullanılmış ve aynı işlemler tekrar edilmiştir. Kontrol ve dezenfektan için elde edilen koloni sayıları kullanılarak mikrobisidal etki logaritmik olarak hesaplanmıştır. Log-ı05 değeri ve üstü sonuçlar başarılı kabul edilmiştir. Buna göre, savlonun ve klorhekzidinin kullanım konsantrasyonlarında tüm izolatlara karşı etkili olduğu; sodyum-63- hipoklorürün 1/50 konsantrasyonda P. aeruginosa, S. aureus, E. coli ve E. cloacae türlerine daha çok olmak üzere, Klebsiella türleri ve Acinetobacter türlerine karşı da etkili olduğu bulunmuştur. Buna ek olarak mikrobisidal etkinin 1/500 konsantrasyonda azaldığı fakat bu etkinin temas süresinin 15 dakikaya çıkarılması ile nispeten arttığı gözlenmiştir. Sonuç olarak, hastanede dezenfektan olarak savlon ve klorhekzidin kullanımının uygun olduğu, sodyum hipoklorürün ise daha yüksek konsantrasyonlarda kullanımının tercih edilmesi gerektiği saptanmıştır.
Değişik coğrafik bölgelerden izole edilen antimikobakteriyel ajanlara duyarlı ve dirençli Mycobacterium tuberculosis suşlarının sodyum dodesil sulfat poliakrilamid jel elektroforezi (SDS-PAGE) ile incelenmesi
ÖZET: Günümüzde tüberküloz özellikle gelişmiş ülkelerde HIV infeksiyonuyla birlikte seyredip epidemilere yol açmaktadır. Çoklu ilaç direnci de aynı zamanda artmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü hastalığı kontrol altına almak için acil önlemler alınması gerektiğini açıklamıştır. Bu amaçla farklı bir çok yöntemin kullanıldığı epidemiyolojik çalışmalar yapılmıştır. Bu yöntemlerden bir tanesi de bu çalışmada kullanılan SDS-PAGE yöntemidir. Bu yöntem mikobakteri türlerinin elektroforez yöntemiyle tiplendirilmesinde başarıyla kullanılmıştır. Bu çalışmada 111 M. tuberculosis susunun tüm hücre proteinleri SDS-PAGE'de yürütülerek değişik moleküler ağırlıklarında saptanan protein kalıplarıyla bölgesel ve antibiyotik duyarlılıkları arasında bir korelasyon varlığının incelenmesi amaçlandı. Hazırlanan örnekler stacking ve separating jeller dökülerek süreksiz elektroforez tampon sisteminde yürütüldü. Daha sonra jellere gümüş boyama uygulandı ve densitometre cihazı kullanılarak örneklerdeki protein bantları incelendi. Elde edilen protein bant kalıplarının bölgesel farklılık göstermediği gözlendi. Antibiyotik duyarlılık paternleri ile protein bant paternleri arasında da bir ilişki gözlenemedi. Ayrıca, örneklerin antibiyotik duyarlılıkları bölgesel farklılıklar açısından Ki-kare testi yapılarak istatistiksel olarak incelendi. İzoniyazid, rifampisin, izoniyazid+rifampisin direncinde bölgelerarası istatiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlendi(p<0.05). Ki-kare testine göre farklılığı Karadeniz ve Ege Bölgeleri yaratmaktaydı. En fazla direnç bu bölgelerde gözlendi.
İnsan serumlarında difteri antitoksin düzeyinin kantitatif bioassay yöntem ile ölçülmesi
Difteri toksini tek bir polipeptid zinciri olarak salgılanır. 'A' ve '5*' zinciri olmak üzere iki zincire sahiptir. 'A" zinciri toksinin enzirnatik kısmını içerirken *B' zinciri toksinin bağlanma bölgesini içerir. Difteri toksini ökaryotik hücrelerde protein sentezini inhibe ederek etki gösterir. Difteri toksininin "A" fragmanı ökaryotik hücrelerde bir enzim gibi hareket ederek NAD+ ve zincir uzatma faktörü EF-2 arasında inaktif bir ADP-Riboz-EF-2 kompleksi oluşturmakta ve bu olay translokasyonu engelleyerek hücrelerde protein sentezini inhibe etmektedir.Günürnüzde difteri toksini aşı üretiminde ve standardı' zasyonunda kullanılmaktadır. Bu amaçla kullanılan yöntemlerden bir tanesi de in vitro nötralizasyon testidir. Bu test, kültür ortamındaki Vero hücrelerinin metabolik akt i vitesinin difteri toksini nce inhibe edilmesine ve serurnl ardaki antitoksinin toksin etkisini nötralize etmesi olayına day a n m a k t a d ı r. Biz araştırmamızda in vitro nötralizasyon yöntemini 2-5 yaş arasındaki aşılı 6 çocuğun serurnl arı ndaki antitoksin miktarına göre canlı hücre miktarını MTT maddesi kullanarak spektrofotometrik sonuçlar yardımı ile saptamaya çalıştık.Âraştırmamızın ilk basamağında, kullandığımız toksinin minimum sitotoksik dozunu bulmaya çalıştık. Birinci aşamada toksinin &100 öldürme dozunu 4 x 10~4 Lf/ml. olarak saptadık. İkinci aşamada ise £100 öldürme dozuhdaki toksini nötralize eden standart antitoksin düzeyi bulundu. Kullandığımız antitoksinin düzeyi 0.00976525 lU/ml. olarak saptandı. Üçüncü aşamada ise, 2-5 yaşları arasında bulunan 6 aşılı çocuğun serumlarındaki antitoksin düzeyleri saptandı. Buna göre, örneklerin antitoksin düzeyleri sırası ile 1.28, 2.56, 0.32, 2.56, 0.16, 0.16 lU/ml. olarak saptandı.
Epitop maskelenmesi yöntemi ile immün yanıtın yönlendirilmesinde IgG ve Fab etkinliğinin karşılaştırılması
1975 yılında Köhler ve Milstein monokonal antikor (mAb) üretimine yönelik hibridoma teknolojisini tanımladılar. Bu tekniğin bazı avantajları şunlardır : (i) Her hibrid hücre, antijen yüzeyinde tek bir epitopa özgül antikor üretir, (ii) hibrid hücre ölümsüz olduğundan sınırsız miktarda antikor üretim kaynağıdır, (iii) değişik metodlarla mAb'lar kullanılarak yüksek miktarlarda saf antijen üretimi sağlanabilir. Mikrobik enfeksiyonların tanısında sıklıkla serumda özgül antijen(ler) veya antikor(lar) saptanır. Enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA) bu tam yöntemlerinden bir tanesidir. Değişik ELISA yöntemlerinde özgül antijen(ler) saptamak için sıklıkla iki farklı mAb kullanılmaktadır. Ancak immün yanıtın sıklıkla baskın olan immünojenik epitopa yönelik olmasından dolayı farklı epitoplara özgül iki mAb üretmek zordur. Bazı makalelerde antijen yüzeyindeki farklı epitoplara özgül antikor üretiminde, immünojenik epitopun özgül mAb ile maskelenmesiyle oluşan immün kompleks yapının aşılamada kullanılması durumunda organizmada farklı epitoplara özgül antikorların gelişebileceği belirtilmektedir. Ancak, antijenle beraber pasif olarak verilen IgG izotipindeki antikor immün yanıtı baskılayabilmektedir. IgG bağımlı baskılamada antijen - immünoglobulin G (IgG) kompleksinin eş zamanlı olarak B-lenfosit reseptörüne (antijen aracılığı ile) ve B lenfosit Fc y reseptörüne (FcyRIIB) (antijene bağlı IgG'nin Fc aracılığı ile) bağlanması B-lenfosit uyarımının FcyRIIB aracılığı ile engellenmesine neden olmaktadır Pasif olarak verilen antikorun immün yanıtı baskılama özelliği klinikde de değişik uygulamalarda yer almaktadır. Bazı aşılar ( kabakulak ve kızamık gibi ) bebeklere bir yaşından önce uygulanmaz. Bunun nedeni anne kaynaklı IgG izotipindeki antikorların doğumdan sonra bebekte en az 6 aya kadar aktivitesini sürdürebilmesidir. Bebek bir yaşını doldurmadan aşılama yapıldığında yetersiz immün yanıt gelişebilmektedir. Ayrıca gebelikte anne ile fetusun Rh uyuşmazlıklarında Rh(-) annenin fetus kaynaklı Rh(+) kan hücrelerine karşı antikor yanıtını engellemek için anti-RhD Ig kullanılmaktadır. Bu çalışmada BALB/c farelere ayrı ayrı "antijen(hIFNy)+IgG", "antijen(hIFNy)+Fab" ve "antijen(hIFNy)" verildikten sonra her gruptaki farelerin plasmalarındaki antikor düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülerek karşılaştırıldı. Denek sayısı 3 olan PBS grubu dışında tüm gruplar 5 adet fareden oluşmaktadır. Grupların plasma antikor düzeyleri karşılaştırıldığında "hIFNy+IgG" ile aşılama yapılan grupta hIFNy'ya karşı antikor yanıtının baskılandığı saptandı. Diğer taraftan "hIFNy+Fab" ile aşılama yapılan grubun antikor yanıtında anlamlı bir baskılamanın olmadığı saptandı. Bu verilere göre değişik epitoplara özgül mAb oluşturmak için önerilen epitop maskelenmesi yönteminde IgG yerine Fab fragmanlarının kullanılması ile daha olumlu sonuçların alınabileceği düşünüldü.
Değişik yaş gruplarında coxsackie B virüs tip-1,2,3,4,5 ve 6 antikorlarının saptanmasında serolojik yöntemler
-57- ÖZ ET Bu çalışmada 157 sağlıklı kişi ile, 30 miyokard enfarktüslü, 37 tip 1 diabetes mellituslu ve 8 perikarditli hastada mikronötralizasyon ve ELISA yöntemleri ile Coxsackie B virus (CBV) tip -1, 2, 3, 4, 5 ve 6 antikor düzeyleri araştırıldı. Mikronötralizasyon testi ile sağlıklı kişilerdeki antikor düzeyleri CBV-1'de £14, CBV-2'de «31.2, CBV-3'de «51.6, CBV-4'de «57.9, CBV-5'de «45.9 ve CBV-6'da «22.3 olarak saptanırken miyokard enfarktüslülerde CBV-J «6.6, CBV-2 «30.0, CBY-3 «56.7, CBV-4 «20.0, CBV-5 «50.0, ve CBV-6 «13.3; tip 1 diabetlilerde CBV-1 «10.8, CBV-2 «32.4, CBV-3 «51.4, CBV-4 «32.4, CBV-5 «35.1, ve CBV-6 «24.3; perikarditlilerde CBV-1 «12.5, CBV-2 «12.5, CBV-3 «62.5, CBV-4 «62.5, CBV-5 «12.5, ve CBV-6 «62.5 olarak saptanmıştır. ELISA testi ile de sağlıklı kişilerde CBV-1 IgG «O, CBV-1 IgM «24.2, CBY-2 IgG «12.1, CBV-2 IgM «27.4, CBV-3 Ig8 «8.3, CBV-3 IgM «23.6, CBV-4 IgG «5.7, CBV-4 IgM «47.8, CBV-5 IgG «20.4, CBV-5 IgM «14.7, CBV-6 IgG «10.2, CBV-6 IgM «8.3; miyokard enfarktüslülerde CBV-1 IgG «O, CBV-1 IgM «O, CBV-2 IgG «O, CBV-2 IgM «3.4, CBV-3 IgG «16.7, CBV-3 IgM «10.0, CBV-4 IgG «O, CBV-4 IgM «O, CBV-5 IgG «43.4, CBV-5 IgM «O, CBV-6 IgG «O, CBV-6 IgM «0; tip 1 diabette CBV-1 IgG «8.1, CBV-1 IgM «32.4, CBY-2 IgG «8.1, CBV-2 IgM «24.3, CBV-3 IgG «2.7, CBV-3 IgM «40.5, CBV-4 IgG «2.7, CBV-4 IgM «29.7, CBV-5 IgG «5.4, CBV-5 IgM «8.1, CBV-6 IgG «5.4, CBV-6 IgM «8.1; perikarditlilerde CBV-1 IgG «O, CBV-1 IgM «12.5, CBY-2 IgG «O, CBV-2 IgM «O, CBV-3 IgG «O, CBV-3 IgM «25.0, CBV-4 IgG «O, CBV-4 IgM «37.5, CBV-5 IgG «12.5, CBV-5 IgM «12.5, CBV-6 IgG «O, CBV-6 IgM «12.5; oranında.58- pozitiflik saptanmıştır. Hastalık gruplarıyla sağlıklı kişilerin pozitiflikleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olabilecek bir fark saptanamamıştır (p>0.05). Sonuç olarak; CBV enfeksiyonlarının tanısında mikronötralizasyon testinin ELİSA'dan daha duyarlı ve hassas olduğuna, ülkemizde bu enfeksiyonlarla ilgili daha detaylı çalışmalar yapılması gerektiğine inanıyoruz.
Değişik bordetella pertussis suşlarında bağışıklama gücü ve patojenite yönünden yapılan çalışmalar
-41- ÖZET Araştırmanın birinci aşamasında, değişik B. pertussis suşlarının aglütinojen 1,2 ve 3 içerikleri yönünden lâm aglütinasyon yöntemi ile faz tayini yapıldı. Her suşla üretilen tam hücre boğmaca aşısı ile ayrı gruplar halinde bağışıklanan kobay serumlarında mikroaglütinasyon yöntemiyle aglütinin titresi ve IHA-nötralizasyon yöntemiyle anti-FHA titresi tayin edildi. Saadet susu ile hazırlanan aşı ile bağışıklanan kobay serumlarında en yüksek aglütinin ve anti-FHA titreleri kaydedildi. Ayrıca her susun sıvı besiyerinde üreme, protein ve LPF - FHA sentezleri araştırıldı. Bu sonuca göre de yine Saadet susunun yüksek üreme ve LPF-FHA sentezleme aktiviteleri gösterdiği belirlendi.
Yoğun bakım ünitelerinde vankomisin dirençli enterokok saptanmasında klasik kültür ile polimeraz zincir reaksiyonunun karşılaştırılması
Enterokoklar, doğal floranın virulansı düşük bakterileri olmasına rağmen bir çok antibiyotiğe karşı sahip oldukları doğal ve kazanılmış direnç mekanizmaları sayesinde hastane kaynaklı infeksiyonlarda önemli bir yer işgal etmektedir. Bu nedenlerle özellikle yoğun bakım hospitalizasyonu yapılan hastalarda VRE kolonizasyonunun erken tespiti, gelişebilecek infeksiyonların kontrolünün sağlanması ve yayılımının önlenmesinde önemli bir eşiktir. Çalışmamızın amacı, özellikle yoğun bakım ünitelerine yatırılan hastalarda vankomisin dirençli enterokok saptanmasında, eş zamanlı çalışılmış olan klasik kültür (enterococcosel agar) ve polimeraz zincir reaksiyon tarama sonuçlarının karşılaştırılarak klasik kültür (KK) yöntemi ile polimeraz zincir reksiyonu (PZR) yönteminin birbirlerine üstünlüklerinin değerlendirilmesidir. Çalışmada geçmişe yönelik 23 aylık süre içinde hastanemiz üçüncü basamak yoğun bakımlarında takip edilen 311 hastanın ilk yatışlarında eş zamanlı iki ayrı swab numunesi olarak alınan perirektal sürüntü örneklerinin klasik kültür ve polimeraz zincir reaksiyonu ile değerlendirilmesi yapıldı. 311 örneğin 66 (%21,2)'sında PZR ile pozitiflik saptanırken, 32 (%10,2) örnekte KK ile pozitiflik saptandı. 3 örnek dışında KK pozitifliği saptanan 29 örnek, PZR ile de pozitif sonuç verdi. PZR pozitifliği saptanan 66 örneğin, 58'inde VanA geni, 6'sında VanB geni ve 2 örnekte ise VanA+VanB geni tespit edildi. KK'de pozitiflik saptanan 32 örneğin 27'sinde VanA geni, 2'sinde ise VanA+VanB geni saptanırken 3 VRE kültür pozitifliği olan örnekte ise PZR negatif sonuç verdi. Çalışma sonuçları değerlendirildiğinde; PZR, kültüre nazaran daha hızlı sonuç verdiğinden dolayı, derhal alınacak olan izolasyon önlemleriyle hem diğer hastaların enfekte olmaları, hem de sağlık çalışanlarına bulaş sonucu gelişebilecek taşıyıcılık önlenebilecektir. Böylece VRE'nin hastane ve hastane dışı yayılımının önlenebileceği sonucuna ulaşılmıştır. Ancak PZR yönteminin yüksek yanlış pozitiflik oranları, pozitif prediktif değerin düşük olduğu sonucunu doğurmaktadır. PZR yönteminin özgüllük ve duyarlılığının düşüklüğü nedeniyle yoğun bakımlarda iki yöntemin birlikte kullanılmasının daha sağlıklı sonuçlar doğuracağı değerlendirilmektedir.
Kronik süpüratif otitis media'lı hastalarının bakteriyolojik ve klinik olarak değerlendirilmesi
Amaç: Kronik otitis medianın mikrobiyolojisini analiz etmek ve ameliyat öncesi ve ameliyat sırasında alınan kültür sonuçlarını karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 2016-2018 yılları arasında Dicle Üniversitesi Mikrobiyoloji ve Kulak Burun Boğaz Anabilim Dallarında gerçekleştirilmiştir. Kültür sürüntüleri ameliyat öncesi, poliklinik şartlarında dış kulak yolu aracılığıyla elde edildi. Orta kulak sürüntüsü ve mastoid granülasyon dokusu ameliyat sırasında toplanıldı. Her iki grupta demografik bilgiler, mikrobiyoloji ve antibiyotik duyarlılıkları karşılaştırıldı. Bulgular: Bu çalışmaya kronik otitis medialı 278 hasta dahil edildi. İkiyüz yetmiş sekiz hastanın 86'sında bakteri üremedi. Her iki grupta P.aeruginosa(n=44), S.aureus(n=27), Proteus(n=16) ve E.coli(n=10) en yaygın üreyen bakterilerdi. En yaygın saptanan gruplar gram (+) bakteri (n=92), non-fermenter bakteri (n=55), Enterobactericeae (n=42), anaerob bacteria (n=3) idi. Poliklinik grubunda gram(+) koklar daha yüksek iken, ameliyat grubunda Enterobactericeae bakterileri daha yüksek oranda idi. (p<0.05). Sonuç: P.aeruginosa ve S.aureus kronik otitis medialı hastalarda en yaygın bakterilerdir. Poliklinik ve ameliyat gruplarında benzer bakteriler üretilmiştir. Kronik otitis mediada, orta kulak kültürleri alırken özen gösterildiği sürece, tedavi öncesi mikrobiyolojik analiz yapmak oldukça faydalıdır. Anahtar Sözcükler: Antibiyotik duyarlılık, kronik otitis media, mikrobiyoloji
Dicle Üniversitesi Tıp fakültesi dahili yoğun bakım ünitelerinde gelişen sağlık hizmeti ile ilişkili enfeksiyonların epidemiyolojisi
Amaç: Yoğun Bakım Ünitelerinde gelişen sağlık hizmeti ile ilişkili enfeksiyonlar (SHİE) yüksek oranda morbidite, mortalite ve tedavi maliyetlerini artıran bir problem olarak tüm dünyada önemini korumaktadır. Çalışmamız, hastanemiz dahili yoğun bakım ünitelerinde gelişen hastane enfeksiyon hızlarını, insidans dansitelerini, etkenlerin dağılım ve antibiyotik direnç paternlerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Materyal-Metot: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Kontrol Komitesi tarafından 1 Ocak 2015-31 Aralık 2017 tarihleri arasındasürveyans çalışmaları ile kayıtaltına alınan hastane enfeksiyonlarının retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmamızda üç yıllık süreçte dahili YBÜ'lerinde takip edilen toplam 1679 hastanın 740'ında Hastane Enfeksiyonu (HE) tespit edildi. Hastane enfeksiyonu insidans dansiteleri incelenen zaman aralığında sırasıyla %18.22, %21.26, %22.45 olarak bulundu ve artış eğiliminde olduğu saptandı. En yüksek enfeksiyon hızları, Nöroloji YBÜ'nde, 2015 ve 2017 yılında Ventilatör İlişkili Pnömoni (VİP), 2016 yılında Üriner Kateter İlişkili-Üriner Sistem Enfeksiyonu (ÜKİ-ÜSE), İç Hastalıkları ve Göğüs Hastalıkları YBÜ'lerinde ise, her üç yılda da Santral Venöz Kateter İlişkili Kan Dolaşım Enfeksiyonu (SVKİ-KDE) olarak bulundu.Üç yıl boyunca en sık saptanan dirençli iki bakteri; Acinetobacter baumannii, Klebsiella pneumoniae olarak saptandı. İncelenen mikroorganizmaların neredeyse tamamında, duyarlı oldukları antibiyotiklerin sayı ve oranlarında azalma, dirençli oldukları antibiyotiklerin sayı ve oranlarındada artış saptandı. Sonuç: YBÜ'lerinde hastane infeksiyonları önemli bir problemdir. Bu enfeksiyonları kontrol altına almak veya ortadan kaldırmak için her hastane YBÜ enfeksiyonlarına yönelik sürveyans çalışmalarını sürdürmeli ve bu verilere dayalı kontrol önlemleri almalıdır.
Değişik yaş gruplarında epstein-barr virus antikorlarının ıfa yöntemiyle araştırılması
EBV, çocukluk yaslarında sık görülen ve genellikle asemptomatik infeksiyon yaparak vücutta latent kalan herpesvirüs ailesinin bir üyesidir. Virus potansiyel onkojenik özellikleri ve özellikle immünyetmezlikli hastalarda agır klinik tablolar olusturmasıyla da önemlidir. Literatürlerde virüsün çesitli hastalıkların patogenezinde rol alabilecegine dair yayınlar gittikçe artmaktadır. Arastırmalarda izole toplumlarda bile EBV antikorlarına sıklıkla rastlandıgı bildirilmektedir. EBV infeksiyonları farklı ülkelerde ve farklı sosyoekonomik düzeylerdeki gruplarda farklı yaslarda kazanılmakta ve bu durum klinik prezentasyonu etkilemektedir. Bu çalısmada EBV infeksiyon süpheli hasta serumlarında spesifik antikorların serolojik profillerinin incelenmesi planlandı. Bu amaçla; 1. Degisik yaslardaki bireylerde EBV-VCA IgG ve IgM, EA, EBNA antikorları ve VCA-IgG avidite 2. Antikor pozitiflik oranlarının cinsiyet ve yasla iliskisi 3. nfeksiyon sekline göre saptanmıs farklı EBV serolojik profilleri incelendi. Çalısma iki yıllık periyot içinde Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı'nda yürütüldü. Hasta serumlarındaki antikorların varlıgı FA yöntemi ile arastırıldı. Çalısmaya 200 kız, 322 erkek olmak üzere, 0-17 yas ve 17 yas üstü toplam 522 birey alındı. 522 hastanın 428'i (%81,99) seropozitif, 94'ü (%18,0) seronegatif bulundu. En çok seropozitiflik oranı 6-12 yas (% 40,89) arasındaydı. Özellikle 3-12 yas aralıgındaki çocuklarda % 64,48 olarak bulundu. 12 yas grubuna kadar antikor sıklıgının tedricen arttıgı, 13-17 yas aralıgında % 7,71'e düstügü ve 17 yas üstü bireylerde seropozitiflik oranının % 25,7' ye çıktıgı görüldü. Yasa göre antikor sıklıgının degistigi saptandı. Farklı antijen sınıflarına karsı olusan reaksiyonların belirlenmesi farklı EBV serolojik profillerinin ortaya çıkmasına neden olmustur. Hastaların 265'inde (%50,8) geçirilmis infeksiyon, 116'sında (%22,2) primer infeksiyon, 94'ünde (%18) EBV' ye duyarlılık, 47'sinde (%9) reaktivasyon veya kronik infeksiyon bulundu. EBV serolojisinin kullanılması primer, geçirilmis, reaktive ve EBV'ye hassas bireyleri ayırmada yardımcı olur. Epidemiyolojik faktörlerin bilinmesiyle potansiyel onkojen virusun önlenmesi yönündeki çalısmalar aydınlatılacaktır.
Hbsag pozitif kan donörlerinde HDV'nin serolojik ve moleküler yöntemler kullanılarak araştırılması
Kan transfüzyonu sırasında çoğu viral olmak üzere çeşitli infeksiyon etkenlerinin alıcıya bulaşması en sık karşılaşılan komplikasyonlarıdır. Günümüzde kan transfüzyonunun güvenirliliği donörlerin taranması sonucu infekte kan ürünlerinden kaçınılmasına bağlıdır. Hepatit göstergeleri (HBsAg, anti-HCV), donörlerden bakılan en önemli laboratuvar testleridir. HBsAg taşıyıcılığının tehlikeli yönlerinden biri HDV infeksiyon riskinin yüksek olmasıdırHDV hastalık yapabilmek için HBsAg'ye gereksinim duymakta ve diğer hepatotrop viruslara göre daha ağır ve progresif karaciğer hastalıklarına neden olmaktadır. HDV infeksiyonu dünyada yaygın olarak karaciğer morbidite ve mortalitesinin önemli bir sebebidir. Kronik HDV infeksiyonlu hastalarda karaciğer hasarına HBV replikasyonu değil de HDV infeksiyonu temel neden olabilir.Serum anti-Delta antikorlarının elde edilmesi gibi geleneksel yöntemler HDV infeksiyon tanısı için yeterlidir. Bununla beraber bu teknikler HDV infeksiyonunu daha doğru olarak tanımlamak ve tedavinin etkinliğini belirlemek için gerekli sensitivite ve spesifiteden yoksundur. Son zamanlarda HDV RNA'nın moleküler teknikler ile saptanması doğru tanı konulmasında artış sağlamıştır. HDV RNA'nın elde edilmesi asemptomatik hastalarda bile karaciğer hasarı ile güçlü ilişkilidir.Bu çalışmada bölgemizde hala ciddi bir sağlık problemi olmaya devam eden HDV infeksiyonu, HBsAg pozitif gönüllü kan donörlerinde serolojik ve moleküler yöntemlerle araştırılmıştır.Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kan Bankasına başvuran gönüllü kan donörleri arasında HBsAg pozitifliği saptanan 160 vakanın serum örneği EIA yöntemiyle total anti-Delta antikorları bakımından araştırılmıştır. Total anti-Delta antikoru pozitif saptanan serum örneklerinde daha sonra real-time RT-PCR yöntemi kullanılarak HDV RNA pozitifliği araştırılmıştır.Dicle üniversitesi Tıp Fakültesi Kan Merkezi'ne Ocak 2007 ve Şubat 2007 tarihleri arasında başvuran 4882 kan donöründe %3.28 (160/4882) oranında HBsAg pozitif olarak bulunmuştur. HBsAg pozitif 160 serum örneğinin 14'ünde (%8.75) total anti-Delta antikoru pozitifliği saptanmıştır. Total anti-Delta antikoru pozitif bulunan 14 örneğin sadece 2'sinde (%14.29) serumda HDV RNA pozitif olarak saptanmıştır. Böylece tüm HBsAg pozitif donörler arasında HDV RNA pozitifliğinin %1.25 (2/160) olduğu belirlenmiştir.HBsAg pozitifliği saptanan gönüllü kan donörlerinin aynı zamanda HDV infeksiyonu yönünden de araştırılması uygun olacaktır. Bu taramanın, HDV infeksiyonu yönünden endemik olan bölgemizde, sağlayacağı katkı ve yararın önemi büyüktür. Bu vakalarda serum örneklerinde serolojik yöntemler kullanılarak anti-Delta antikorunun saptanması güvenli bir tanı için yeterli olabilir. Bu vakalardaki gerçek viremi oldukça duyarlı bir yöntem olan real-time PCR yöntemi kullanılarak serumda HDV RNA'nın saptanmasıyla gösterilebilir.
Bölgemizde leptospira insidansı ve tipleri
54 ÖZET Bölgemizde leptospirozun indirekt teşhis yöntemi ile insidansmın belirlenmesi amacıyla 900 serum mikroaglufcinasyon yöntemi ile incelenmiştir. Bu serumlardan 200* ü et ve et türev leri ile uğraşanlardan, 400' ü klinik olarak hiçbir şikayeti olmu- yanlardan ve 300'de hayvanlardan alınmıştır. Klinik olarak şikayeti olmuyanlardan alının serumların 25' i (% 6.2), hayvan serumlarının 48' i (%16), et ve et türevleri ile uğraşan kişilere ait serumların 25'de (%12.5) pozitif sonuç saptanmıştır. Et ve et türevleriyle uğraşanlarda belirlenen serotipler tablo I* de gösterilmiştir. Ayrıca bunların çalışma alanlarına göre hastalık insidansıda tablo II' de belirtilmiştir. Buna göre hastalık en çok kasaplarda saptanmıştır. Klinik olarak herhangi bir şikayeti olmıyanlarda sapta nan serotipler ise tablo V'te gösterilmiştir. Buna göre en çok L.icterohaemorrhagiae serotipine karşı antikor saptanmıştır. Ayrıca bu kişiler hayvanlarla teması olanlar ve olmıyanlar olmak üzere ayrılarak bu kişilerdeki hastalık insidansı tablo VT'da belirtilmiştir. Bulguların sosyo-ekonomik duruma göre dağılımıda tablo IX* da gösterilmiştir. Buna göre kırsal kesimde oturanların daha çok hastalığa yakalandığı saptanmıştır. Hayvan serumları üzerinde yaptığımız çalışmada serumların serotiplere göre dağılımıda tablo XI* de belirtilmiştir. Buna göre bölgemizde sığırlarda ve koyunlarda hastalık yapan serotipler şunlardır; L.butembo, L.bataviae, L.pomona, L.automnalis, L.ictero haemorrhagiae, L.wolf fi# L.australis, L. grippotyphosa, L.djasiman. ve L.sejroe'dir.
Tonsillo-faranjitis şüpheli 7-17 yaş grubundaki öğrencilerin boğaz kültürlerinden soyutulan aerob patojen mikroorganizmalar
- 23 - ÖZET 1985 yılının Aralık, Ocak ve Şubat aylarında Diyarbakır il merkezin de bulunan 27 ilkokul, 10 ortaokul ve 9 lisede 7-17 yaş grubunda bulunan top lam 64.300 kişi Kulak-Burun-Boğaz hastalıkları uzmanlarınca muayene edilerek 3504 tonsilo-faranjitli kişi bakteriyolojik tetkike tabi tutulmuştur,, İncelemeye alınan 3504 kişinin boğaz sürtintülerindej 1070 kişide (% 30,5) Beta-hemolitik Streptococcus, 246 kişide (% 7) Alfa-hemolitik Strep tococcus, 235 kişide {% 6,7) Streptococcus pneumoniae, 213 kişide (# 6,1) pa tojen Staphylococcus, 79 kişide (% 2,3) Neisseria spp,36 kişide Gram negatif basil ve 1625 kişide normal floraya ait bakteriler soyu tuldü, Ancak} klinik olarak boğaz enfeksiyonu görüldüğü halde vakaların $ 46,4*ünde patojen ajan saptanamamıştır.Bu duru mu, ar aş tırmanın sadece aerob patojen bakterilerin izolasyonuna yönelik olmasına bağlamaktayız. Boğaz florası ve patojen ajanlarla ilgili olarak yaptığımız çalış malarda kış aylarında üst solunum yolu enfeksiyonlarında bir artış olduğu ve kapalı yerlerde gruplar halinde yaşayan bireyler arasında epidemilere sıklıkla rastla mlabildiği ve özellikle A grubu Beta-hemolitik Streptococ cus* ların en sık üretilen ve üzerinde önemle durulması gereken mikroorganiz malar olduğu saptandı. Üst solunum yolu enfeksiyonlarında ilkokul gağındaki çocukların Beta-hemolitik Streptococcus" lara karşı daha duyarlı oldukları, cinsiyetin bir anlam teşkil edecek şekilde fark göstermediği, sosyo-ekonomik koşullar la mikroorganizmaların izolasyonları arasında bazı ilişkiler bulunduğu, yaş ilerledikçe portörlüğün azıldığı saptanmış ve Beta-hemolitik Streptococcus- ların insan sağlığı açısından önemine ve korunma yöntemlerine değinilmiştir.
Değişik materyallerden izole edilen patojen stafilokokların invitro olarak antibiyotiklere karşı duyarlılık durumları
Enterit vakalarındaki C.Jenuni ve bazı bağırsak parazitlerinin araştırılması
Değişik enfeksiyon kaynaklarından anaerob bakterilerin izolasyonu ve identifikasyonu
DZET s Anaerob kültür yöntemleriyle, anaerob koşulların ha zırlanmasında çok basite indirgenen teknikler sayesinde, bugün anaerob bakteri izolasyonu sorun olmaktan çıkmıştır. Bu sayede de anaerobların bir çok enfeksiyonlardan en az anaeroblar kadar sorumlu oldukları gerçeğini ortaya koy muştur. Bu çal ışmada, basit anaerob izolasyon ve identifi kasyon yöntemleri kullanılarak, değişik materyallerden anaerob bakteri izole etme sıklığı ile izole edilen bakte rilerin görülme sıklıkları üzerinde durul muştur.Çal ışmada 75' i vajen,10'u maksi İler sinüz sıvısı ve 30'u periodontal apse şüpheli toplam 115 klinik örnek, anaerob bakteriler yönünden incelendi. İncelenen 115 klinik örneğin % 23,5'de anaerob bakteri izole edi 1 irken, Gram-pozitif anaerob kok ların ilk sırayı aldıkları görüldü. fzol asyon sıklığının yurt içi çalışmalarla uygunluk gösterdiği halde, yurt dışı çalışmalarıyla uyumsuzluk içinde olduğu gözlendi ve izo lasyon oranlarının farklılığının nedenleri üzerinde durul du. 33
Bölgemizde mycoplasma pneumoniaenin etken olduğu primer atipik pnömoni vakalarının araştırılması
DZET D.Ü.Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabil im Dalına müracaat eden ve PAP ön tanısı konulan 50 hasta ile 41 sağ lıklı kişi olmak üzere toplam 91 kan örneği, EIA yöntemi ile M. pneumoniae IgM ve IgG antikorları açısından araştırıldı. 50 hastada IgM % 38, IgG % 40 olarak saptandı. üst solunum yolu şikayeti olmayan kişilerde ise IgM % 12.1, IgG % 19,5 oranında bulundu. Çal ışmamızda ; yaş,mevsimsel i 1 işki, klinik ve radyo lojik bulgular ile laboratuvar bulgularının korelasyonu ele alınarak, pnömoni vakalarından M. pneumoniae' nin etkin liği ve bölgesel özelliği saptandı. Elde edilen bulgular ile benzer araştırmaların irdelenmesi yapı 1arak, 1 aboratuvar tanıda duyarlı ve yeni teşhis yöntemlerinin kullanılması ve bütün tanı yöntemle rinin en ideal şekilde kollektif olarak değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı. 36
Kala-azar (Visceral leishmaniasis) infeksiyonunda tanı yöntemlerinin değerlendirilmesi
ÖZET Bu araştırma, Dicle üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Anabil im Dalı'na başvuran ve klinik olarak kalaazar ön tanılı 80 olgu üzerinde gerçekleştirildi.Olguların hepsinde IgG antikoru ELISA yöntemiyle arandı.Ayrıca formol jel testi uygulandı. Kala-zar şüpheli 80 olgunun *A 38.75 'inde IgB anti koru seropozitif olarak bul undu. Formol jel testinde */* 20' si seropozitif ti. Elde edilen bulgular istatistiksel olarak değerlen dirildi. Tüm bulgularımızın ışığı altında tanıda laboratuvarın önemi ve kalaazar' la savaşta alınacak tedbirler konusuna değinildi.
Antibiyotik sağaltımındaki çocuklarda ağız ve bağırsakta candida kolonizasyonu ve candida suşlarının Nystatin'e in vitro duyarlılığı
ÖZEIT- 1991 Eylül ayı ile 1992 Ocak ayı arasında Dicle üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk SagliQi ve Hastalıkları Anabil im Dalı'na başvuran ve antibiyotik sağaltımı uygu lanan 148 çocuktan alınan ağız sürüntüsü ve diski örnek leri Candida kolonizasyonu ve soyutulan Candida suşlarının in vitro şartlarda Nystatin *e duyarlılıkları yönünden incelendi. 25 hastanın her iki örneğinden, 39 hastanın sadece ağız, 11 hastanın ise diski örneklerinden olmak üzere toplam 100 maya mantarı soyutularak bunların tür ayırımları yapıldı. Maya mantarlarının S3 İV* 83) 'ü Candida albicans, İO <%) *u Candida tropical is, 4 (% 4) *ü Candida stellatoidea, 3 (% 3> *ü Candida pseudotropicalis olarak saptandı. Candida suşlarının 73 (Î473) 'ü Nystatin'e duyarlı, 27 <%27) 'si ise dirençli olarak belirlendi. 37
Diyarbakır ve çevresinde dermatomikoz etkenleri
ÖZET Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı laboratuvarına başvuran 305 mikoz şüpheli hasta incelendi. Alınan örnekler direk mikroskopi ve kültür yöntemleriyle araştırıldı. Dermatofitoz saptanan 161 hastanın 114'ünde (%70.8) dermatofit, 21'inde (%13.0) maya mantarı, 26'sında (%16.1) Malassezia furfur saptandı. 114 dermatofitozlu hastanın 75'inin (%65.7) erkek,39' unun (%34.2) kadın ve (%26.3)'ünün 20-29 yaş grubunda olduğu görüldü. Hastalardan izole edilen dermatofitlerde ilk üç sırayı T.rubrum (%73.2), T.violaceum (%12.6), T.mentagrophytes (%5.6) aldı. Maya mantarı saptanan 21 hastanın 13'ünün (%61.9) kadın, 8'inin (%38.0) erkek ve (%38.0)'inin 20-29 yaş grubunda olduğu belirlendi. Bu örneklerin 11'inden (%52.3) C.albicans izole edildi. Malassezia furfur saptanan 26 hastanın 1 8'inin (%69.2) erkek, 8'inin (%30.7) kadın ve (%57.6)'sının 20-29 yaş grubunda olduğu belirlendi. Malassezia furfur en sık (%96.2) oranında gövdede tespit edildi. 31
Staphylococcus epidermidis suşlarının slaym oluşturmasında Mg, Ca, EDTA ve pH'nın etkileri
ÖZET Çeşitli klinik örneklerden izole edilen 1 5 slaym pozitif Staphylococcus epidermidis suşunun slaym oluşturma kapasitesi üzerine kalsiyum (Ca+2, kalsiyum klorür olarak kullanıldı), magnezyum ( Mg, magnezyum sülfat olarak ), EDTA ( Etilen diamin tetra asetik asit) ve pH'nın etkisi kantitatif mikro yöntem kullanılarak test edildi. Mg+2 ve Ca+2'un slaym oluşumuna etkisi, TSB'de gittikçe artan konsantrasyonlarda (8uM, 16uM, 32uM, 64uM, 128uM, 256uM) Mg+2 ve Ca+2 ilavesi ile incelendi. Farklı oranlarda Mg+2 ve Ca+2 içeren besiyerleri konsantrasyonlarına bağlı olarak karşılaştırıldığında Mg+2 ve Ca+2 'un artan konsantrasyonlarının slaym oluşumunu artırmış olduğu gözlendi. Aynı çalışma slaym negatif grup için de yapıldı ve konsantrasyon oram artırıldığında negatif grupta da TSB'ye oranla optik yoğunluk ölçümlerinin arttığı gözlendi. Konsantrasyonlar arasındaki fark anlamlı bulundu ( p< 0.05). Mg+2 ve Ca+2 etkisinin aksine, TSB'ye ilave edilen EDTA'nın çalışılan bütün konsantrasyonlarında ( İmM, 2 mM, 4 mM, 8 mM, 16 mM, 32 mM ) slaym oluşumunu azaltıcı etkisi saptandı. Negatif grupta da EDTA'nın etkisi incelendiğinde, pozitif grupla paralellik gösterdiği yani konsantrasyon arttığında elde edilen optik yoğunluk ölçümlerinde anlamlı bir düşüş olduğu görüldü ( p<0.05 ). pH'nın slaym oluşumuna etkisini araştırmak için pH'sı 5, 6, 7, 8 ve 9 olan TSB'ler hazırlanarak incelendi, pH 7 baz alınarak değerlendirildiğinde pH'nın slaym oluşumuna etkisinin değişkenlik gösterdiği gözlendi. Fakat bu değişkenliğin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptandı. Çalışmamızda in vitro olarak S. epidermidis'' 'in slaym oluşumu üzerine Ca+2 ve Mg+2'un etkili olabileceği tespit edilmiştir. Bu S. epidermidis'' 'in neden olduğu biomedikal implant enfeksiyonlarının patogenezinde önemlidir.
Üç farklı mikroorganizmanın, dört farklı protetik estetik materyal üzerine tutunma miktarlarının invitro olarak karşılaştırılması
Bu araştırma, protetik estetik materyal olarak kullanılan dört farklı protetik materyale mikroorganizma yapışmasının değerlendirilmesi için yapıldı. Kullanılan protetik materyaller Yüksek ısı porseleni (Vita), Orta ısı porseleni (Vita), Polioksimetilen (Dental-D) ve Akrilik rezin (Duropont); kullanılan mikroorganizmalar ise, C.albicans, S.aureusve S.salivariusftur. Çalışmamızda kullanmak üzere protetik materyallerden 10 mm çapında ve 1 mm yüksekliğinde örnekler hazırlandı. Hazırlanan örnekler otoklavda alüminyum folyoya sarılarak 121°C'de 15 dakika steril edildi. Steril örneklere mikroorganizma tutunumu, uygun sıvı besiyerlerinde 24 saat 37°C'de bekletilerek incelendi, örnekler üzerine yapışmış olan mikroorganizma sayısı ise, örnekler 100 mi tuzlu su içinde çalkalanıp sulandırılarak katı besiyerine yayılarak hesaplandı. Çalışmamızın sonucunda Akrilik'in Polioksimetilen, Yüksek ısı porseleni ve Orta ısı porseleni'ne, Polioksimetilen'in, Yüksek ısı porseleni ve Orta ısı porseleni'ne göre daha fazla mikroorganizma yapışmasına maruz kaldığı tespit edildi. 81