İnönü University
Discipline

Plastic, Reconstructive and Aesthetic Surgery

İnönü University

245

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda deneysel olarak oluşturulan elektrik yanık modelinde deksametazon tedavisinin etkisi

Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda gerçekleştirdiğimiz çalışmamızda; plastik cerrahi başvuruları arasında yer alan elektrik yanığı tedavisinde bir glukokortikoid olan deksametazon kullanımına bağlı antiinflamatuar etki görmeyi ve elektrik yanığı sonrası gelişebilecek komplikasyonların bu etki nedeniyle değişimini incelemeyi amaçladık. Çalışmamız elektrik yanığı oluşturduğumuz Wistar Albino cinsi ratlar üzerinde uygulandı. Bazal değerleri değerlendirme amacıyla oluşturulan bir grup, elektrik yanığı sonrası uygulanan tek doz intraperitoneal 1 mg/kg deksametazon tedavisinin değerlendirilmesi amacıyla 36.saatte sakrifiye edilen tedavi verilen ve verilmeyen iki grup ve 1.hafta sonunda deksametazon tedavisinin değerlendirilmesi amacıyla 1 hafta boyunca intraperitoneal 1 mg/kg/gün deksametazon tedavisi verilen ve tedavi verilmeyen iki grup olmak üzere toplam beş grup oluşturuldu. Alınan kan örnekleri biyokimyasal olarak incelenmek üzere Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı'na teslim edildi ve biyokimyasal olarak değerlendirildi. Yanık geçiş zonlarından örnek alınarak Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'na teslim edildi ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Ratlar ve amputatlar etüv öncesi ve sonrası tartıldı. Yapılan ölçümler, biyokimyasal ve patolojik incelemeler istatistiksel olarak değerlendirildi. Çalışmamızda tek doz deksametazon tedavisinin olumlu etkisi gerek klinik gerek moleküler düzeyde görüldü. Ancak 1 hafta süreyle uygulanan 1mg/kg/gün deksametazon tedavisinin kilo kaybı, depresyon, nötrofil sayısında artış ve buna bağlı yan etkilerine rastlandı. Sonuç olarak deksametazon yararlı etkilerini gördüğümüzü ancak uzun süre ve yüksek doz bağımlı yan etkilerinin de görüldüğünü söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Elektrik yanığı, deksametazon, ödem, nekroz, oksidatif stres

Alper Yağcı
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektrik yanıklarında teofilinin antiinflamatuar etkisinin değerlendirilmesi: Rat modeli

Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda gerçekleştirdiğimiz çalışmamızda; yanık hastalarında önemli başvuru grubunu oluşturan elektrik yanığı tedavisinde teofilin kullanımına bağlı nötrofil göçünü, buna bağlı inflamasyon ve nekroz azaltıcı etki ile elektrik yanığı sonrası gelişebilecek komplikasyonların azaltmayı amaçladık. Çalışmamızda Wistar Albino cinsi ratlara elektrik yanığı uygulandı. Deneklerin bazal değerlerini değerlendirme amacıyla oluşturulan bir kontrol grubu, elektrik yanığı sonrası 24. saatte teofilin tedavisi alan ve almayan iki grup ve 1 hafta boyunca teofilin tedavisi alan ve almayan iki grup olmak üzere toplam 5 grup oluşturuldu. Böylelikle teofilinin yanık sürecindeki akut dönem olan hemostaz ve 2. safha olan inflamasyon dönemindeki etkilerinin araştırılması amaçlandı. Alınan kan örnekleri biyokimyasal olarak değerlendirildi. Yanık geçiş zonlarından alınan örnekler histopatolojik olarak değerlendirildi. Ratlar ve amputatlar etüv öncesi ve sonrası tartıldı. Yapılan ölçümler, biyokimyasal ve patolojik incelemeler istatistiksel olarak değerlendirildi. Çalışmamızda planlanan 1 hafta süresince günlük tek doz teofilin tedavisinin inflmasyon sürecine olumlu etkisi klinik, patolojik ve biyokimyasal olarak görüldü. Ancak 1 günlük tedavi sürecinde yanık iyileşmesinin hemostaz dönemine klinik ve istatistiksel olarak anlamlı olumlu sonuç bulunamadı. Sonuç olarak teofilin tedavisinin elektirk yanığı iyileşmesine yararlı etkileri görülmüştür. İleri de yapılabilecek daha yüksek örneklem sayılı ve çok merkezli çalışmalara öncü olabilir. ​

Görkem İrem Oktay
Trakya University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sirkadiyen ritim bozukluğu oluşturulan sıçanlarda siyatik sinir ezilme yaralanmasında sitikolinin sinir iyileşmesi üzerine etkisi

Periferik sinir yaralanmaları plastik cerrahi acil vakalarında sık karşılaşılan bir durumdur. İyileşmenin tam sağlanamaması çözülmesi gereken bir problemdir. İyileşmeyi etkileyen faktörler üzerinde çokça çalışılmış, cerrahi tedavinin yanısıra pek çok ajan denenmiştir. Sitikolin maddesi fosfolipit yapıda bir molekül olup santral sinir sistemi travmaları üzerinde olumlu etkileri gösterilmiştir. Periferik sinir iyileşmesi üzerinde ise etkinliğini gösteren çalışmalar kısıtlıdır. Periferik sinir yaralanması ile gelen travma hastalarında stress bozukluğu ve eşlik eden uyku uyanıklık problemlerinin olduğu görülmektedir. Sirkadiyen ritim bozukluğunun pek çok sistemi etkilediği gibi yara iyileşmesini de olumsuz etkilediği bilinmektedir. Ancak periferik sinir iyileşmesi üzerinde etkisinin gösterildiği çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada, siyatik sinirde ezilme tarzında yaralanması oluşturularak sitikolin maddesinin ve sirkadiyen ritim bozukluğunun sinir iyileşmesi üzerinde etkilerinin ortaya konması amaçlandı. Ağırlıkları 250-270 gr arasında olan 41 adet Spraque Dawley dişi rat kullanıldı. Ratlar rastgele 6 gruba ayrıldı. 4 grupta deneklerin sol siyatik sinirinde ezilme tarzında yaralanma oluşturuldu. Sitikolin gavaj yardımıyla 600 mg/kg/gün dozdan 7 gün süre ile verildi. Gruplar; kontrol grubu, sirkadiyen ritmi bozulmuş grup, siyatik sinir hasarı oluşturulmuş grup, siyatik sinir hasarı oluşturulmuş ve sitikolin verilmiş grup, siyatik siniri hasarlanmış, sitikolin verilmiş ve sirkadiyen ritim bozulmuş grup, sirkadiyen ritm bozulmuş ve siyatik sinir hasarı oluşturulmuş grup olarak belirlendi. 4.,8. ve 12. haftalarda tüm gruplara video yürüme analizi yapıldı. 4. ve 12. haftalarda elektromyelografi yapıldı. 12. hafta sonunda sakrifikasyon yapılarak alınan siyatik sinir dokularında histomorfik görünüm, akson sayısı, akson çapı değerlendirildi. Çalışmamızda periferik sinir yaralanmalarında, sitikolinin sinir iyileşmesini olumlu etkilediği, sirkadiyen ritim bozukluğunun ise olumsuz etkilediği fonksiyonel, elektrofizyolojik ve histopatolojik olarak gösterildi. Periferik sinir yaralanması nedeniyle takip edilen hastaların takiplerinde uyku döngüsü sorgulanmasının, gerekli durumlarda destek tedaviler planlanmasını iyileşme süreci için oldukça önemli olduğu gösterildi.

Burak Alan
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Topikal nitrogliserin uygulamasının sıçan sırtı random deri flep modelinde neoanjiyogenez ve flep otonomizasyonu (pedikülden bağımsız yaşayabilirliği) sürecine etkisinin incelenmesi

İnterpolasyon flepleri plastik cerrahide sık kullanılan rekonstrüksiyon seçeneğidir. Flep transferlerinde dokunun yeni yerinde pedikülden bağımsız şekilde yaşamasını sağlayan otonomizasyon süreci, cerrahi sonrası komplikasyonları azaltmak için kritik öneme sahiptir. Bu süreçte damar oluşumunu hızlandırmak amacıyla fiziksel ve kimyasal yöntemler araştırılmıştır. Nitrogliserin, nitrik oksit (NO) salınımı sağlayarak anjiyogenetik, vazodilatasyon ve anti-inflamatuar etkiler göstermektedir. Ancak nitrogliserinin flep otonomizasyonu üzerindeki etkileri literatürde detaylı şekilde ele alınmamıştır. Bu çalışmada, topikal nitrogliserin uygulamasının sıçanlarda sırttan kaldırılan random deri flebinde, flep otonomizasyonu ve neoanjiyogenezi üzerindeki etkileri incelendi. Bu çalışmada, 60 adet dişi Wistar-Albino sıçanda 3×3 cm boyutlarında kaudal pediküllü sırt deri flep modeli kullanıldı. Sıçanlar, farklı uygulama protokolleri izlenen beş gruba ayrıldı. Gruplarda, rat sırtından random olarak 3x3 cm.'lik deri felbi kaldırıldı ve yerine iade edildi. 'Postoperatif ilk günden itibaren pedikül kesilme gününe (5. gün) kadar ve/veya takiben 7 günlük süreçte vazelin (Grup1) ya da topikal nitrogliserin (Grup 2 ve 3) uygulandı. Bazı gruplarda (Grup 4ve 5) sadece flep cerrahisinin mikroskobik etkisini ve bu sürece ilacın etkisini inceleme amacıyla 5. günde (pedikül kesilme günü) sakrifikasyon yapılmıştır. Klinik gözlem yapılan gruplarda, 12. günde yapılan sakrifikasyon öncesinde fleplerin nekrotik alanları belirlenmiş, İmageJ programı kullanılarak sağ kalan flep doku alanının oranı saptanmıştır. Ayrıca dokuların vaskülarizasyon durumu immünhistokimyasal olarak VEGF, CD34 ve CD105 ile incelendi. Sadece vazelin uygulanan kontrol grubu ile 5 gün ve 12 gün topikal nitrogliserin uygulanan gruplar istatistiksel olarak karşılaştırılarak topikal nitrogliserinin anjiyogenez süreci üzerine etkisi değerlendirildi. Elde ettiğimiz klinik bulgular, hem nitrogliserinin pedikül kesilene kadar sadece 5 gün uygulandığı grupta (Grup2) ve hem de pedikül kesildikten sonra da 7 gün daha nitrogliserin uygulanmaya devam edildiği grupta (Grup3) sadece vazelin uygulanan kontrol grubuna (Grup1) göre anlamlı olarak daha fazla pedikülden bağımsız flep yaşayabilirliği (flep otonomizasyonu) olduğunu gösterdi. Bu klinik bulgular nitrogliserin gruplarında daha fazla damar sayılarının elde edilmesiyle de immünhistokimyasal olarak doğrulandı. En fazla damar sayımı Grup 3'te elde edilirken 5 gün nitrogliserinle oluşan artmış damar yoğunluğunun nitrogliserin uygulamasının kesilmesiyle 12. gün sonunda damar sayılarının kontrol grubu değerlerine düştüğü 'gözlendi. Bu çalışma, nitrogliserin kullanımının rekonstrüktif cerrahide özellikle interpolasyon flepleri gibi pedikül ayrılması gereken durumlarda, flep otonomizasyonunu artırmak için umut vadeden bir ajan olabileceğini göstermektedir. Ancak, nitrogliserin üzerinde neoanjiyogenez süreçlerine etkileri açısından daha geniş kapsamlı deneysel çalışmalar ile bu bulguların patofizyolojik süreçlerinin ortaya çıkarılması ve klinik çalışmalar ile de teyit edilmesi önem arzetmektedir.

Oğuzhan Karakoç
Süleyman Demirel University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan sırtından kaldırılan random deri flebinde topikal pentoksifilin kullanımının flep otonomizasyonuna klinik ve histopatolojik etkilerinin araştırılması

Vücutta doğumsal veya edinsel nedenlerle oluşan defektlerin onarımında flepler çok sık kullanılmaktadır. Flep cerrahisi, yıllardır artan bilgi birikimi ile giderek başarılı şekilde uygulanmaktadır. Flebin total veya distalinden başlayarak oluşan parsiyel nekrozu; flep cerrahisinin başarısını düşürmektedir, hastaların morbidite ve mortalite oranlarının artmasına, artan hastane masraflarına ve işgücü kaybına neden olmaktadır. Flep kaybının azaltılması için cerrahi geciktirme yöntemi veya flep destekleyici farmakolojik ajanlar kullanılabilmektedir. Farmakolojik ajanların sistemik ve topikal kullanımı konusunda çalışmalar yoğun şekilde devam etmektedir. Pentoksifilin, nonselektif fosfodiesteraz inhibitörü olan bir metilksantin türevidir, damar düz kasını gevşeterek vazodilatasyon yapar. Ayrıca hemoreolojik etkileri vardır; platelet adezyon ve agregasyonunu azaltır, eritrosit elastikiyetini ve fibrinolizisi artırır böylece kanın akışkanlığını artırır. Antiinflamatuar etkileri vardır, iskemi reperfüzyon hasarını azaltır. Pentoksifilinin FDA onaylı kullanım endikasyonu intermittant klodikasyodur, bununla birlikte bahsedilen etki mekanizmaları nedeniyle flep sağ kalımını artırmak için sistemik yoldan kullanılabilmektedir. Sistemik yan etkileri, ilacın kullanımını kısıtlamaktadır. Pentoksifilin sistemik kullanımının flebe etkileri konusunda literatürde birçok çalışma mevcutken, topikal kullanımının flebe etkisi konulu çalışma bulunmamaktadır. Çalışmada, ilacın topikal formunun flebe etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, 60 adet 5 aylık, 250-300 gram, dişi Sprague-Dawley cinsi sıçandan kullanıldı. Sıçanlar rastgele 3 gruba ayrıldı. Kontrol ve deney-1 grubunda 24; deney-2 grubunda 12 sıçana yer verildi. Tüm sıçanların sırtına kaudal bazlı 4 x 3 cm boyutunda cilt flebi yapıldı. Deneyin 5 gününe kadar kontrol grubunun fleplerine vazelin; deney-1 ve deney-2 grubunun fleplerine %5 pentoksifilin krem uygulandı. 5. gün tüm sıçanların fleplerinin pediküllerinin bulunduğu kaudal taban tam kat kesildi. 5. gün kontrol ve deney-1 grubundan 12şer adet sıçan randomize olarak seçildi ve 5 gün vazelin ile 5 gün %5 pentoksifilin uygulanmış olan bu iki gruptaki sıçanların 8er adetinin flebi etraf dokuyla birlikte eksize edilerek histopatolojik inceleme için ayrıldı; 4er adet sıçana mikroanjiyografi yapılarak flepleri etraf dokuyla beraber eksize edildi ve mamografi cihazında kontrastlı olarak damarlanma incelendi. 5. gün yapılan flep taban kenarının kesilme işleminin ardından, kontrol, deney-1 ve deney-2 grubundaki 12'şer adet sıçandan; kontrol ve deney-1 grubundakiler vazelin ile deney-2 grubundakiler %5 pentoksifilin krem ile takip edildi. Sonuçta 5. gün flep tabanı kesilmiş sıçanlardan kontrol grubu 12 gün süreyle vazelin; deney-1 grubu 5 gün %5 pentoksifilin krem ve 7 gün vazelin; deney-2 grubu 12 gün %5 pentoksifilin krem ile takip edilmiş oldu. Sıçanların tamamı fotoğraflanarak fleplerindeki yaşayan alan ve nekroz alanı ölçüldü. Tüm gruplardaki sıçanlar deneyin 12. günü sakrifiye edildi ve 8er adetinin flebi etraf dokuyla birlikte eksize edilerek histopatolojik inceleme için ayrıldı; 4er adet sıçana mikroanjiyografi yapılarak flepleri etraf dokuyla beraber eksize edildi ve mamografi cihazında kontrastlı olarak damarlanma incelendi. Çalışmanın sonucunda, 12. gün fleplerdeki yaşayan alanlar kontrol grubunda %40.76±7.87; deney-1 grubunda %95.58±0.99; deney-2 grubunda %100±0 bulundu. Kontrastlı mikroanjiyografi incelemesinde, 5. gün flep tabanı kesilen sıçanlardan deney-1 grubunda flep laterallerinden flebe damarlanmanın başladığı; kontrol grubunda ise henüz başlamadığı görülmüştür. 12. gündeki kontrastlı mikroanjiyografi görüntülerinde deney-1 ve deney-2 grubundaki fleplerin vaskülarizasyonunun kontrol grubundan belirgin şekilde fazla olduğu ve deney-2 grubunda da damarlanmanın deney-1 grubundan fazla olduğu görülmüştür. Histopatolojik ve immünohistokimyasal incelemelerde; pentoksifilinin damarlanmayı ve yeni damar sayısını, epitelizasyonu ve yara iyileşmesini anlamlı olarak artırdığı ve erken evrede inflamasyonu ve ödemi azaltıp geç evrede fibrozisi azalttığı istatistiksel anlamlı olarak tespit edilmiştir. Bu sonuçlarla pentoksifilinin topikal formunun flep yaşayabilirliğini artırdığı tespit edilmiştir. Klinikte sistemik kullanımında gastrointestinal, kardiyovasküler yan etkileri görülebilen bu ilacın flep üzerindeki faydalı etkileri, topikal kullanım ile elde edilebilir. Anahtar Kelimeler: Flep, Pentoksifilin, Topikal, Angiogenez, Otonomizasyon, Yara İyileşmesi

Melike Zeynep Kuşçu
Süleyman Demirel University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan septum kıkırdak defektlerinde polikaprolakton iskele üzerine ekilmiş eksozomun kıkırdak rejenerasyonuna etkisinin incelenmesi: Deneysel çalışma

Nazal septum perforasyonu (NSP), nazal septumun mukoza, kemik ve kıkırdak dokularını etkileyen kompozit doku kaybı olarak tanımlanır. Genel nüfusun %0,9'unu etkilemektedir. Nazal septum perforasyonları klinik prezantasyonları nedeniyle önemli bir morbidite nedeni olarak karşımıza çıkmakta olup hasarın neden olduğu fonksiyonel kayıp hastaların yaşam kalitesini ciddi düzeyde azaltmaktadır. Tedavide; cerrahi tedavi seçenekleri ile birçok interpozisyonel greft materyali birlikte denenmesine rağmen bu tedavilerin hiçbiri tatmin edici sonuçlar vermemekte olup bu alanda alternatif tedavi arayışları içerisinde rejeneratif tıp uygulamaları dikkat çekmektedir. Bu çalışmada 3B yazıcıda tasarlanan, biyouyumlu, emilebilen, düşük immünojeniteye sahip PKL doku iskelesi ile WJ-MKH'dan elde edilen eksozomların kombine edilmesinin septum perforasyonları üzerindeki terapötik etkinliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 24 adet 6-9 aylık erkek New Zealand türü tavşan kulllanıldı. Denekler 4 gruba ayrıldı. Tüm gruptaki deneklere cerrahi olarak nazal septuma ulaşılarak 7x7 mm boyutunda perforasyon oluşturuldu. 1.grup (kontrol) tedavisiz izlendi, 2.grup'a defekt ile aynı boyutta GelMA iskelesi içerisinde eksozom tedavisi uygulandı. 3.gruba sadece doku iskelesi uygulandı. 4.grup (kombine) doku iskelesi içerine eksozomlar implante edilerek uygulandı. 12 haftalık takip süresinin ardından septum örnekleri elde edildi. Elde edilen septum örneklerinde histopatoloji, immünohistokimyasal analiz ve SEM ile görüntüleme yapıldı. Perforasyon kapanma miktarı en yüksek grup 4'te görüldü. Grup 2 ve grup 3'te benzer sayıda tam kapanma izlenmesine rağmen kontrol grubunda perforasyonda iyileşme izlenmedi. Histopatolojik değerlendirmede tüm deney gruplarında kontrol grubuna göre yüksek skorlama elde edilmesine rağmen en yüksek skorlar kombine grupta izlendi. Hücresel proliferasyonun değerlendirilmesinde kontrol grubuna göre istatiksel olarak farklılık mevcut olup eksozom uygulanan Tip 2 kollajen ekspresyonu değerlendirmesinde grup 4 ve grup 3 te diğer iki gruba göre istatiksel farklılık değerlendirildi. SEM analizinde yeni oluşan dokuların yüzey morfolojisinin doğal kıkırdak doku ile uyumlu olduğu ve iskelenin poröz yapısı içinde hücresel implantasyonlar tespit edildi. Nazal septal perforasyonların tedavisinde geleneksel cerrahi ve otolog greft yöntemleri, sınırlı başarı oranları ve çeşitli komplikasyonlar (greft reddi, enfeksiyon, yetersiz onarım vb.) nedeniyle yeterli sonuç vermemektedir. Bu durum rejeneratif tıp uygulamalarını ön plana çıkarmıştır. Yapılan çalışmada PKL ve HA bazlı hibrit doku iskelesi hem biyouyumlu yapısı hem de kıkırdak rejenerasyonunu destekleyici özellikleriyle dikkat çekmiş; vaskülarizasyonu artırdığı, inflamatuar yanıtı düzenlediği ve kondrosit proliferasyonunu teşvik ettiği gözlemlenmiştir. Ayrıca doku iyileşmesinde kritik rol oynayan Tip II kollajen ekspresyonunun bu sistemle arttığı belirlenmiştir. Ek olarak, kök hücre tedavilerine kıyasla daha güvenli bir alternatif olarak görülen WJ-MKH kaynaklı eksozomların, doku iskelesi ile birlikte kullanıldığında perforasyon iyileşmesini sinerjik şekilde desteklediği saptanmıştır. Eksozomların etkili bir şekilde hedef dokuya salınımı için GelMA hidrojel taşıyıcı olarak kullanılmış ve bu kombinasyonla histolojik parametrelerde belirgin iyileşme elde edilmiştir. Sonuç olarak, çalışmada geliştirilen bu hücresiz ve biyouyumlu rejeneratif yaklaşımın nazal septal perforasyonların tedavisinde etkili ve düşük komplikasyonlu bir alternatif olabileceği ortaya konmuştur.

Nazal septum
Mehmet Alperen Bay
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üç boyutlu chitosan-PCL biyobozunur doku iskelesi ve BDNF ile zenginleştirilmiş Wharton Jeli mezenkimal kök hücre kaynaklı sekretomun sinir rejenerasyonu üzerindeki etkinliğinin farklı uzunluklardaki rat siyatik sinir defektlerinde araştırılması: Deneysel çalışma

Giriş: Periferik sinir yaralanmaları sıklıkla ciddi fonksiyonel kayıplara yol açmakta olup, kritik boyuttaki sinir defektlerinin onarımında otogreftler hâlen altın standart olarak kabul edilmektedir. Ancak, donör sahasında morbiditeye neden olabilmeleri ve sınırlı erişilebilirlikleri gibi dezavantajlar, alternatif stratejilerin araştırılmasına yol açmıştır. Biyolojik ajanlarla zenginleştirilmiş doku mühendisliği ürünü sinir kılıfları, rejenerasyonu destekleyen umut verici bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Gereç-Yöntem: Bu çalışmada, polikaprolakton (PCL) ve chitosan (75:25, ağırlık/ağırlık) bileşiminden oluşan biyobozunur üç boyutlu (3D) sinir konduitleri üretilmiş ve 64 Wistar Albino cinsi ratın 32'sinde 10 mm'lik diğer 32'sinde 15 mm'lik siyatik sinir defektlerinin onarımında kullanılmıştır. Konduitler defektlere tek başlarına veya Wharton Jeli kaynaklı mezenkimal kök hücrelerden (WJ-MSC) elde edilen sekretomla, sekretomun ya doğal formuyla ya da beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) ile zenginleştirilmiş haliyle birlikte yerleştirilmiştir. Kendi aralarında rastgele dörder gruba ayrılan 10 mm ve 15 mm siyatik sinir defektlerine aşağıdaki onarım yöntemleri uygulanmıştır: 10 mm grubu: Grup 1: Otogreft Grup 2: Chitosan-PCL konduit Grup 3: Chitosan-PCL konduit+ WJ-MKH sekretomu Grup 4: Chitosan-PCL kondut+ BDNF ile zenginleştirilmiş WJ-MKH sekretomu 15 mm grubu: Grup 1: Otogreft Grup 2: Chitosan-PCL konduit Grup 3: Chitosan-PCL konduit+ WJ-MKH sekretomu Grup 4: Chitosan-PCL kondut+ BDNF ile zenginleştirilmiş WJ-MKH sekretomu Fonksiyonel iyileşme; Pin Prick Testi, Toe Spread Testi, Siyatik Fonksiyonel İndeksi (SFI), elektromiyografi (EMG) ve gastroknemius kasının yaş ağırlığı kullanılarak değerlendirilmiştir. Ayrıca morfolojik ve histopatolojik analizler gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Grup 4; Grup 1 ve Grup 5 (otogreft kontrol grupları) ile istatistiksel olarak benzer sonuçlar gösterirken; Grup 2, Grup 3, Grup 6, 7 ve 8' e kıyasla anlamlı düzeyde daha iyi fonksiyonel ve elektrofizyolojik sonuçlar göstermiştir (p<0,05). Histolojik analizler, Grup 4'te aksonal rejenerasyonun arttığını, inflamasyonun azaldığını ve miyelinizasyonun daha iyi gerçekleştiğini ortaya koymuştur. SEM analizleri, 12 haftalık süreç boyunca konduit bütünlüğünü ve yapısal stabiliteyi doğrulamıştır. Sonuç: BDNF ile zenginleştirilmiş WJ-MSC sekretomu ile kombine edilen 3D biyobozunur Chitosan-PCL sinir konduitleri, deneysel rat modelinde 10 mm'lik siyatik sinir defektlerinde periferik sinir rejenerasyonunu etkili bir biçimde desteklemiştir. Bu strateji, kritik boyuttaki sinir defektlerinin tedavisinde klinik uygulamalarda otogreftlere potansiyel bir alternatif olarak güçlü bir umut vaat etmektedir.

Sare Demirtaş
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tendon greftinin kemik tünel içindeki iyileşmesine mezenkimal kök hücre kaynaklı eksozom ve 3 boyutlu hyaluronan bazlı skafoldun etkisi: Deneysel çalışma

Amaç: Bu çalışmada; biyouyumlu, parçalanabilen, yüksek mekanik özelliğe sahip, mezenkimal kök hücrelerin adezyon ve çoğalmasına izin veren üç boyutlu hyalüronan bazlı skafoldun ve mezenkimal kök hücrelerden elde edilmiş eksozomların tendon greftinin kemik tünel içindeki iyileşmesine etkisinin değerlendirilmesi, fizyolojik katmanlara sahip entez ünitesinin oluşturulması amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Bu çalışma Selçuk Üniversitesi Deneysel Tıp Uygulama ve Araştırma Merkez (SÜDAM) Hayvan Deneyleri Etik Kurulu'ndan alınan onay 26.07.2024 tarihli ve 2024-53 sayılı karar ile yürütülmüş olup araştırmanın hayvan deneyleri Selçuk Üniversitesi Deneysel Tıp Uygulama ve Araştırma Merkez'inde gerçekleştirilmiş prospektif bir çalışmadır. Toplamda 4 grup oluşturuldu. 1. Gruba sadece cerrahi, 2. Gruba cerrahiye ek olarak mezenkimal kök hücre (MKH) kaynaklı eksozom, 3.Gruba cerrahiye ek olarak 3 boyutlu hyaluronan bazlı polikaprolakton (PCL) yapılı skafold ve 4.Gruba ise eksozom implante edilen skafold uygulandı. Örneklerin yarısı 4. haftada ve diğer yarısı 8. haftada alındı. Histolojik, immünhistokimyasal ve biyomekanik değerlendirmeler gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmada toplamda 64 deney hayvanı kullanılmıştır. Her grupta eşit sayıda (16 rat, n=32) olacak şekilde dört gruba Grup 1 (Kontrol),Grup 2 (Eksozom), Grup 3 (Skafold), Grup 4 (Eksozom ve Skafold) ayrılmıştır. Uygulamaların vaskülarite üzerine etkisi incelendiğinde 4. hafta örneklerinde; Eksozom ve Skafold grubunun, Kontrol grubuna göre anlamlı üstün olduğu (p<0,05) görülürken, 8.hafta örneklerinde Eksozom grubu ile Eksozom ve Skafold grubunun, Kontrol grubuna üstün olduğu görüldü. (p<0,05) Uygulamaların hücresel aktivite üzerine etkisi incelendiğinde 4. ve 8. haftalardaki örneklerde; Grup 2 ve Grup 4'ün, Grup 1'e göre anlamlık yüksekliği tespit edildi. (p<0,05) Aynı şekilde kollajen fibril sürekliliği, paralelliği ve yoğunluğu üzerine etkisinin her iki dönem sonuçları incelendiğinde, Eksozom grubu ile Eksozom ve Skafold grubunun sadece cerrahi yapılan Kontrol grubuna göre istatistiksel üstünlüğü saptandı. İmmünhistokimyasal incelemelerde FGF-2 (fibroblast büyüme faktörü 2) ve BMP-2 (kemik morfogenik protein 2) boyamaları açısından 4. ve 8. hafta örneklerinde Grup 2 ve Grup 4'ün, kontrol grubu olan Grup 1'e olan üstünlüğü anlamlı bulundu. (p<0,05) Buna ek olarak FGF-2 ve BMP-2 boyamaları açısından her iki dönemde Eksozom ve Skafold grubu, cerrahiye ek olarak sadece skafold uygulanan Skafold grubuna göre anlamlı yüksek görüldü. 8. hafta örneklerinde BMP-2 boyanmasının Skafold grubunda, Kontrol grubuna göre anlamlı yüksekliği tespit edildi. Biyomekanik değerlendirme açısından 4. ve 8. hafta yapılan kopma kuvveti sonuçlarına göre; cerrahiye ek uygulama yapılan Grup 2,Grup 3 ve Grup 4 örneklerinin yalnızca cerrahi yapılan Kontrol grubuna göre anlamlı üstünlüğü görüldü. (p<0,05) Üstün grupların kendi aralarında değerlendirimesinde ise Eksozom ve Skafold grubunun, sadece eksozom uygulanan ve sadece skafold uygulanan Grup 2 ve Grup 3' e göre yüksekliği anlamlı bulundu. Sonuç: Bu çalışma, 3 boyutlu hyalüronik asit bazlı PCL ve TCP skafoldlar üzerine implante edilen mezenkimal kök hücre kaynaklı eksozomların, rat tendon-kemik tüneli modelindeki tendon grefti iyileşmesini önemli ölçüde iyileştirdiğini göstermektedir. Elde edilen bulgular, bu tedavi kombinasyonunun entez bölgesi iyileşmesine katkı sağladığını ve potansiyel olarak tendon-kemik iyileşmesinde etkili bir strateji sunduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Tendon-kemik bileşkesi, eksozom, hyaluron bazlı skafold

Sergen Karataş
Selçuk University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yanık Merkezi'nde yatarak tedavi gören yanık hastalarının epidemiyolojik özelliklerinin retrospektif analizi

Yanık yaralanmaları; erken dönemde yüksek mortalite ve morbiditeye, uzun dönemde ise kalıcı fonksiyonel ve estetik kayıplara yol açabilen ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Bu çalışma, Türkiye'nin Karadeniz Bölgesi'nde yer alan referans merkezlerden biri olan Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yanık Merkezi'nde, 2019–2024 yılları arasında yatırılarak tedavi edilen 1.348 hastanın epidemiyolojik özelliklerini, klinik seyirlerini, komplikasyonlarını ve mortaliteyle ilişkili faktörleri retrospektif olarak değerlendirmektedir. Hastaların %61'i erkek, %39'u kadındır. Yaş dağılımı incelendiğinde, 0–4 yaş grubu %37,8 ile en yüksek orana sahiptir. Olguların %29,5'i yaz aylarında başvurmuştur. En sık etiyolojik neden çocuklarda haşlanma, erişkinlerde ise alev yanıkları olarak saptanmıştır. Yanıktan etkilenen toplam vücut yüzey alanı (TVYA) incelendiğinde olguların büyük kısmı %0–9 (37,2%) ve %10–19 (39,8%) aralığındadır. TVYA'nın %20'nin üzerine çıktığı olgularda komplikasyon ve mortalite oranları anlamlı düzeyde artmıştır. Ortalama yatış süresi 15,1 gün, yoğun bakım gereksinimi %25,7 oranında, mekanik ventilasyon ihtiyacı %15,9 olarak belirlenmiştir. Komplikasyonlar içinde enfeksiyonlar ilk sırada yer almıştır. Yara kültürü pozitif olgularda en sık izole edilen mikroorganizmalar Pseudomonas aeruginosa (%43,4), Acinetobacter baumannii (%19,9) ve Staphylococcus aureus (%10,1) olup bu etkenlerin önemli bir kısmı çoklu antibiyotik dirençli profilde bulunmuştur. Genel mortalite oranı %4,8'dir. Mortalite gelişen olgularda ortalama TVYA, inhalasyon hasarı, pnömoni, sepsis, akut böbrek hasarı insidansı anlamlı derecede yüksektir. Yanık yaralanmalı hastalarda mortalite öngörüsünde kullanılan skorlama sistemlerinden Revize Baux skoru (yaş + TVYA + inhalasyon hasarı varlığına dayalı pratik bir mortalite modeli) ve ABSI (Abbreviated Burn Severity Index) (yaş, cinsiyet, TVYA, yanık derinliği ve inhalasyon hasarı gibi parametreleri içeren kapsamlı bir indeks), yapılan istatistiksel analizlerde mortalite öngörüsünde yüksek doğruluk göstermiştir. Sonuç olarak, bu çalışma Karadeniz Bölgesi'nde yapılmış en kapsamlı yanık epidemiyolojisi araştırmalarından biridir. Elde edilen veriler, yanıkların önlenmesine yönelik bölgesel stratejilerin geliştirilmesi, yüksek riskli hastaların erken tanımlanması ve yoğun bakım enfeksiyon kontrol önlemlerinin optimize edilmesi açısından yol gösterici niteliktedir. Bulgular ayrıca, ulusal düzeyde yanık veri tabanı oluşturulması ve klinik yönetim protokollerinin güncellenmesi süreçlerine katkı sağlayacak değerli referans bilgiler sunmaktadır.

Onur Hasret Yurtsever
Samsun Üniversity
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Serbest Doku Aktarımı ile Yapılan Baş ve Boyun Bölgesi Rekonstrüksiyonlarında Başarıya Etki Eden Faktörler

Serbest doku aktarımı ile baş ve boyun bölgesi rekonstrüksiyonlarında literatürde bildirilen yüksek başarı oranlarına rağmen, flep kaybı hala karşılaşılabilen bir sorundur. Flep kaybı oranını daha da düşürebilmek, başarısızlığa etki eden faktörlerin anlaşılması ile mümkün olabilecektir. Bu çalışma, baş ve boyun bölgesi rekonstrüksiyonlarında flep revizyonu ve sağ kalımını etkileyen faktörleri kapsamlı bir şekilde değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmaya, baş ve boyun bölgesinde doku defekti olan ve serbest flep kullanılarak rekonstrüksiyon yapılan hastalar dahil edildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, sigara içme durumu, eşlik eden hastalıkları, defektin yeri ve etiyolojisi, rekonstrüksiyonda kullanılan flep tipi, seçilen alıcı arter ve ven, revizyon gerekme durumu ve flep sağ kalımı ile ilgili veriler toplandı. Bu değişkenler ile hem flep başarısı hem de revizyon oranları arasındaki ilişki incelendi. Yaş, cinsiyet, flep tipi, sigara içme durumu, eşlik eden sistemik hastalıklar, alıcı arter/ven ve ven anastomozu sayısı gibi değişkenlerle arteriyel ve venöz anastomoz revizyon oranlarında veya flep sağ kalımında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlenmemiştir. Yalnızca defekt etiyolojisine bağlı olarak arteriyel revizyon ve flep sağ kalımı oranının değiştiği gözlenmiştir. Malign etiyolojiye bağlı defektlerin rekonstrüksiyonunun daha yüksek başarı oranıyla gerçekleştirildiği görülmüştür. Baş ve boyun bölgesi rekonstrüksiyonlarında perforatör tabanlı fleplerin ve konvansiyonel fleplerin benzer başarı oranlarıyla kullanılabildiği görülmüştür. Çalışma yaş, diabetes mellitus, hipertansiyon ve tütün kullanımı gibi hasta özelliklerinin serbest doku transferi için kontrendikasyon olmadığını ortaya koymaktadır. Son olarak, baş ve boyun bölgesindeki alıcı damarların seçimde esnek olunabileceği ve alıcı damar seçiminin flep başarısını önemli ölçüde etkilemediği görülmüştür.

Cerrahi flepler
Galip Gencay Üstün
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntraarteriel hyaluronik asit embolisine bağlı vasküler komplikasyonların tedavisinde vazodilatör ajan kullanımının etkisinin sıçan abdominal flep modelinde değerlendirilmesi

Hyaluronik asit (HA) dolgular, rejuvenasyon ve estetik müdahalelerde en sık uygulanan cerrahi dışı prosedürlerdendir. Güvenli kabul edilseler de kazara arteriyel enjeksiyon; cilt nekrozu, körlük, serebral iskemi gibi komplikasyonlarla sonuçlanmaktadır. Hyaluronidaz vasküler komplikasyonlarda etkinliğine dair fikir birliği bulunan tek tedavidir. Tedaviye vazodilatör ekleme önerilerine rağmen; vazodilatörlerin iskemiyi şiddetlendirdiği, dolgu partikülünün diğer anjiyozomlara ve sistemik dolaşıma geçişiyle arttırabileceği öne sürülmektedir. HA dolgu embolisinde, vazodilatörlerin tek başına ve hyaluronidazla birlikte uygulandığında doku yaşamsallığını azaltacağı, HA partiküllerinin komşu anjiyozomlara geçişini arttıracağı yönündeki hipotezimize yönelik 8 gruptan (6'şar denek) oluşan çalışma planlandı. Deney modeli bipediküllü süperfisiel inferör epigastrik arter(SIEA) bazlı flepte oluşturuldu. Grup 1'de sağ SIEA bağlandı, grup 2'de sağ SIEA, HA dolgu ile embolize edildi. Diğer gruplarda emboli oluşturulduktan sonra hyaluronidaz ve/veya papaverin, subkutan ya da intraarteriyel yolla uygulandı. Üçüncü günde indosiyanin anjiyografi ve fotoğraflanma sonrası denekler sakrifiye edildi. Fotoğraflardan (canlı /toplam) flep alanı hesaplandı. Doku örneklerinde; SIEA'de rekanalizasyon ve HA, primer anjiyozomda inflamasyon ve HA, komşu anjiyozomlarda HA incelendi. Çalışma gruplarında doku canlılığı açısından en yüksek oranlar hyaluronidaz ile, en düşük oranlar papaverin ve kombine uygulama ile görüldü. Komşu anjiyozom HA oranı, en yüksek kombine uygulamada, takiben papaverin uygulamasındaydı. Bu bulgular, vazodilatörlerin doku yaşamsallığını olumsuz etkilediğini, bu etkinin hyaluronidazın tedavi etkisini geri çevirebilecek düzeyde olduğunu, hyaluronidazla kombinasyonda daha yüksek olmak üzere HA partikülünün vasküler bağlantılardan geçişini arttırdığını desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: dolgu embolisi, hyaluronidaz, hyaluronik asit dolgu, vasküler komplikasyon, vazodilatör

Hilal Güneş
Hacettepe University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fronto-orbital ilerletme segmentine non-vaskülerize kemik grefti olarak distraksiyon osteogenezi uygulanan kraniosinostoz hastalarının geç dönem kemik kalitesinin morfolojik, radyografik ve dansitometrik yöntemlerle değerlendirilmesi

Kran os nostoz, kafatasında yer alan sütürlerden b r veya b rden fazlasının fizyolojik sürec nden önce kapanarak kran ofas al deform telere sebep olmasıdır. Fronto-orbital ilerletme, tedavide en sık kullanılan yöntemlerden biridir. Fronto-orbital bölgede 10 milimetreden fazla ilerletme ihtiyacı olan hastalarda distraksiyon osteogenezinin kullanılması başarı oranını arttırmaktadır. Distraksiyon osteogenezinin temel prensiplerinden biri, kemik segmentlerin vaskülaritesinin ve çevre yumuşak doku bağlantılarının korunmasıdır. Bu nedenle klasik fronto-orbital distraksiyon tekniklerinde fronto-orbital segment duradan ayrılmadan tek parça olarak ilerletilir. Bu durumda, supraorbital barın yeniden şekillendirilmesi ve yeni bir frontal segmentin tasarlanması mümkün olmamaktadır. Bu nedenle kliniğimizde; 10 milimetreden fazla ilerletme ihtiyacı olan kraniosinostozlu olguların tedavisinde geleneksel fronto-orbital şekillendirme ve ilerletme cerrahisi ile distraksiyon osteogenezinin avantajlarını aynı anda sunabilen fronto-orbital yeniden şekillendirme ve distraksiyon tekniği uygulanmaktadır. Bu teknikte supraorbital bar ve frontal kemik geleneksel fronto-orbital ilerletmede olduğu gibi duradan ayrılarak yeniden şekillendirilir ve distraktörler yardımıyla ilerletilir. Yeniden şekillendirme için frontal kemik kompleksi çıkartılırsa; frontal kemik greftinde rezorpsiyon gerçekleşebileceğine ve distraksiyon gücünün azalmasına bağlı geniş kemik defektleri oluşabileceğine dair endişeler mevcuttur. Bu çalışmanın amacı; fronto-orbital şekillendirme ve distraksiyon osteogenezi ile ilerletme tekniğinin uzun dönem takip verilerini ve radyolojik ölçümler ile kantitatif sonuçlarını sunmaktır. Bu amaçla; kliniğimizde kraniosinostoz tanısı alarak fronto-orbital şekillendirme ve distraksiyon osteogenezi ile ilerletme tekniği ile opere edilmiş hastalara ait medikal bilgiler ve bilgisayarlı tomografi görüntüleri incelendi. Greft olarak distrakte edilen frontal kemikte, rezorpsiyon gerçekleşip gerçekleşmediğini değerlendirmek için dansite ölçümleri korteks ve medulladan ayrı ayrı olacak şekilde yapıldı ve aynı hastanın oksipital kemiğinden (kontrol ölçümleri) yapılan ölçümlerle karşılaştırıldı. Hastaların geç dönem bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinden üç boyutlu modelleme yapılarak toplam kemik defekt alanı ve toplam defekt sayısı hesaplandı. Hastaların ameliyat öncesi ve geç dönem tomografi görüntüleri üzerinden sefalik indeks hesaplandı ve bu değerler mevcut yaş grubuna uygun normal sefalik indeks aralıklarıyla karşılaştırıldı. Hiçbir hastada intrakranial enfeksiyon görülmedi. Hastaların frontal kemik dansite ölçümleri ile nativ kemik dansiteleri arasında hem korteks hem de medullada anlamlı bir fark olmadığı görüldü. Geç dönem ölçümlerinde; toplam kemik defekt alanı ortalama 4,79 ± 4,43 cm2, toplam defekt sayısı ortalama 4,81 ± 2,27 olarak olarak hesaplandı. Kemik defektlerinin lokalizasyonuna bakıldığında tamamının distraksiyon alanında lokalize olduğu ve ilerletilen frontal kemikte defekt olmadığı görüldü. Beyin-omurilik sıvısı kaçağı olan hastalarda kemik defekt alanının daha fazla olduğu görüldü. Hastaların ameliyat öncesi sefalik indeks ölçümleri ortalama 98,56 ± 6,39 olarak bulunurken geç dönem sefalik indeksleri ortalama 87,63 ± 4,54 olarak hesaplandı ve ameliyattan önce 27 (100%) hastanın tamamının normal aralığın dışında olduğu görülürken geç dönemde 16 (59,3%) hastanın normal değer aralığına ulaştığı görüldü. Fronto-orbital kompleksin duradan ayrılarak yeniden şekillendirilmesi ve distraksiyonu ile greft olarak ilerletilen kemikte, rezorpsiyon ve nekroz gibi korkulan komplikasyonların görülmemesi, ek olarak düşük kemik defekt alan ve düşük intrakranial enfeksiyon oranları, tekniğin güvenli bir yöntem olduğunu göstermektedir. Ayrıca sefalik indeksteki değişimler, bu teknik ile kafa şeklinde belirgin düzelmeler sağlanabileceğini göstermektedir. Sonuç olarak; fronto-orbital yeniden şekillendirme ve distraksiyon, özellikle frontal bölgede şekil bozuklukları olan hastalarda kraniosinostoz tedavisinde güvenli ve etkili bir yöntemdir.

KraniyosinostozlarKemik ve kemiklerKemik nakli+3
Güven Ozan Kaplan
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Velofaringeal disfonksiyon tedavisinde uygulanan superior bazlı posterior faringeal flep cerrahisi sonrası flep patensisinin, konuşma sonuçlarının ve obstrüktif uyku apne riskinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada, velofaringeal disfonksiyonlu (VFD) bireylerde superior bazlı posterior faringeal flep sonrası konuşma sonuçlarının, obstrüktif uyku apne riskinin, faringeal flebin ve velofaringeal anatomide meydana gelen değişimlerin objektif yöntemler kullanılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, damak yarığı onarımı sonrası konuşma bozukluğu ile kliniğimize başvuran hastalar değerlendirilmiş olup, algısal değerlendirmede VFD bulguları mevcut, nazalans skorları 30 üzerinde olan ve dinamik manyetik rezonans görüntülemede (MRG) velofaringeal inkompetans saptanan bireyler, çalışmaya dahil edilmiştir. Submuköz damak yarığı olan, 4 yaşından küçük, sendromik tanılı, obstrüktif uyku apne (OUA) için yüksek riskli ve ortognatik cerrahi sonrası VFD gelişen hastalar çalışmadan dışlanmışlardır. Bu kriterlere uyan 72 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastalara ameliyat öncesinde algısal konuşma değerlendirmesi, nazometre, dinamik ve volumetrik MRG ve uyku anketi uygulanmıştır. Aynı cerrahi ekip tarafından hastalara superior bazlı posterior faringeal flep uygulanmıştır. Ameliyat sonrası 5. günde volumetrik MRG ve ameliyat sonrası 6. aydan sonra algısal konuşma değerlendirmesi, nazometre, dinamik ve volumetrik MRG, uyku anketi ve polisomnografi (PSG) uygulanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin %46'sı kadın, %54'ü erkektir. Veau sınıflamasına göre %9'u Veau I, %44'ü Veau II, %34'ü Veau III ve %13'ü Veau IV olarak saptanmıştır. Hastaların ortanca pr􏰀mer palatoplast􏰀 yaşı 12 ay, ayrıca onarımların %52's􏰀 dış merkezde, %48'􏰀 kl􏰀n􏰀ğ􏰀m􏰀zde gerçekleşt􏰀r􏰀lm􏰀şt􏰀r. 60 hasta ped􏰀atr􏰀k yaş grubunda, 12 hasta yetişkin yaş grubundadır. Ortanca far􏰀ngeal flep uygulanma yaşı 􏰀se 7'd􏰀r. Amel􏰀yat önces􏰀 ve amel􏰀yat sonrası yapılan hem algısal konuşma hem nazometrik değerlendirme sonuçlarına göre, konuşmada 􏰀stat􏰀ksel olarak anlamlı b􏰀r 􏰀y􏰀leşme gözlenm􏰀şt􏰀r (p<0.001). Hastaların d􏰀nam􏰀k MRG değerlend􏰀rmes􏰀yle ameliyat öncesi ölçülen ortalama 22 velofaringeal alanı 172.09 mm , ameliyat sonrası 17.39 mm olarak ölçülmüş̧ olup hastaların velofaringeal alanlarında 154.71 mm2 küçülme sağlanmıştır. Bu küçülme 􏰀stat􏰀ksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Velum ucunun poster􏰀or far􏰀ngeal duvara uzaklığı ameliyat öncesi ortalama 8.78 mm, ameliyat sonrası 1.71 mm olarak ölçülmüş̧ olup, ortaya çıkan 7.08 mm'l􏰀k fark 􏰀stat􏰀ksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Hastaların ölçülen ortalama velar açıları ameliyat öncesi ortalama 43.84°, ameliyat sonrası 32.3° ölçülmüş̧ olup, aradak􏰀 11.55° fark 􏰀stat􏰀ksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Volumetr􏰀k MRG değerlend􏰀rmes􏰀nde, hastaların ameliyat sonrası 5. gün ölçülen ortalama 33 flephacimleri3262.14mm,ameliyatsonrasıgeçdönemdeise697.67mm ölçülmüş̧olup flebin ortalama 2564.47 mm3'nün atrofiye gittiği gözlenm􏰀ş,̧ bu sonuç 􏰀stat􏰀ksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). PSG değerlendirilmesi sonucu 60 pediatrik hastanın 5'inde OUA saptanırken, 12 yetişkin hastanın h􏰀çb􏰀r􏰀nde OUA saptanmamıştır. Bu çalışma, ameliyat öncesi ve sonrası MRG ile faringeal flep hacminde, velofar􏰀ngeal alanda, velar açıda ve damağın poster􏰀or far􏰀ngeal duvara olan mesafes􏰀nde meydana gelen değ􏰀ş􏰀mler􏰀 objekt􏰀f parametrelerle ortaya koyan l􏰀teratürdek􏰀 􏰀lk çalışma özell􏰀ğ􏰀n􏰀 taşımaktadır. Sonuç olarak faringeal flep, velofaringeal anatomide meydana gelen değişimler neticesinde, konuşma sonuçlarını anlamlı bir düzeyde iyileştirmekte, düşük OUA insidansı ile velofaringeal disfonksiyonu başarılı bir şekilde tedavi etmektedir.

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikRekonstrüktif cerrahi+4
Etkin Boynuyoğun
Hacettepe University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Latissimus dorsi kas-deri flebi ile penis rekonstrüksiyonu: Klinik vakalar üzerinden diğer tekniklerle karşılaştırma

Penis rekonstrüksiyonu için birçok yöntem tanımlanmıştır. Özellikle serbest flepler fonksiyonel ve estetik olarak en uygun tedavi metotları olarak düşünülmüştür. Birçok seçenek serbest fleplerde tercih edilmiştir. Bu rekonstrüksiyonda ana amaç yeterli cinsel birleşmeyi sağlayacak ebatta penis dokusu sağlarken, idrar yolunun oluşturmak ve estetik olarak en benzer yapıyı sağlamaktır. Seçilen rekonstrüksiyon metodu aynı zamanda peniste sertliği sağlamalıdır. Kemik içeren flepler bunu sağlarken sadece yumuşak dokudan oluşmuş fleplerde yeterli sertliği sağlamak için içerisine penis protezi konmalıdır. Bu nedenle yumuşak dokunun bu protezi taşıyacak ebatta ve vasıfta olması gereklidir. Tüm bu özellikleri sağladığını düşündüğümüz latissimus dorsi serbest flebi ile penis rekonstrüksiyonu yaptığımız hastaların retrospektif analizi ile bu yöntemin sorgulanması yapıldı. 7 Aralık 2020 – 5 Nisan 2023 arasında ameliyat edilmiş 30 hasta çalışma grubuna alındı. Sonuçlar değerlendirildiğinde latissimus dorsi ile penis rekonstrüksiyonu yapılmış hastalarda cinsel işlevi sağlayacak ebatta ve içerisine rahatlıkla penis protez yerleştirilecek yapıda bir doku elde edilmektedir. Ayrıca bu metot ile galans penis ve korana oluşturulmasında da herhangi bir sorun yaşanmamaktadır. Kendi vaka serimizde üretra oluşturmasak bile literatür bilgisi ve klinik tecrübelerden dolayı deri veya mukoza grefti kullanılması gerekecektir. Ancak bu durumda hastalarda yüksek oranda idrar fistülü veya idrar yolunda daralma saptanma ihtimali yüksektir. Literatürde diğer yöntemlerle yapılan penis rekonstrüksiyonlarında da yüksek oranda komplikasyonlardan bahsedilmektedir. Bu nedenle sadece üretra uzatılması yapılarak penil üretra yapılmamasının ve üretral açıklığın penoskrotal bileşkede olmasının daha uygun olacağına karar verildi. Tanımlanan bazı modifikasyonlarla beraber Latissimus dorsi ile penis rekonstrüksiyonun fonksiyonel ve estetik olarak en uygun metotlardan biri olduğuna serimizin retrospektif araştırması sonucu karar verdik. Anahtar kelimeler: Latissimus dorsi flebi, penis rekonstrüksiyonu, penis protez, serbest flep, üretra rekonstrüksiyonu

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikLatissimus dorsi+7
Serdar Nazif Nasır
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transplantasyon ve replantasyon sırasındaki uzun ı̇skemi probleminin çözümüne dair ekstrakorporeal dolaşım modeli

Ekstremite nakilleri ve ekstremite amputasyonlarının replantasyonu sırasında klasik kompozit doku saklama ve transport yöntemi soğukta saklamadır. Ancak soğukta saklama yöntemi büyük kas kitlesi olan ekstremitelerin taşınmasında güvenli bir saklama süresi sağladığı düşünülsede, uzamış soğukta saklama süresi, dokularda iskemi-reperfüzyon hasarını engelleyememekte ve bu durumda replante veya transplante edilen ekstremitenin fonksiyonunda ve sağkalımında başarısız sonuçlar oluşabilmektedir. Buna alternatif olarak solid organların naklinde perfüzyon amaçlı kullanılmış olan ex-situ perfüzyon sistemlerinin, vaskülerize kompozit dokuların nakli sırasında da kullanılması halinde; iskemik kalan dokuda hem yeterli oksijenin sağlanacağı hem sıcaklığın istenilen düzeyde tutulacağı hem de oluşan metabolik yan ürünlerin atılacağı varsayılmaktadır. Böylece oluşacak inflamatuvar yanıtın azalacağı ve replante edilen ekstremitenin fonksiyonunun ve sağkalımının artacağı düşünülmektedir. Replantasyon/transplantasyon cerrahisindeki iskemi problemine bir çözüm oluşturabilmek için bu çalışmada 2 grup sıçanda, soğukta saklama yöntemi ile ex-situ perfüzyon sisteminde saklama yöntemini iskemi-reperfüzyon modeli kullanarak karşılaştırmayı amaçladık. Her iki grupta 6 saat iskeminin ardından 1 saat reperfüzyon yapıldı. Reperfüzyonun ardından alınan gastrokinemius kası doku örneklerinden, cerrahi öncesi ve reperfüzyon sonrası alınan kanlardan elde edilen serum örneklerinden oksidatif hasar düzeyini belirlemek amaçlı Enzim Immun Assay (ELISA) tekniği kullanılarak biyokimyasal olarak Süperoksid Dismutaz (SOD), katalaz, TAS (Total Antioksidan), TOS (Total oksidan) ve Total Thiol parametrelerine bakıldı. Bunların yanı sıra yine aynı örneklerden ELİSA yöntemi ile TNF-α, NF-κB ve IL-10 düzeyleri inflamasyon miktarını belirlemek için bakıldı. Ayrıca kanda iskemi-reperfüzyon hasarının yol açacağı inflamatuvar değişimleri göstermek için biyokimyasal parametreler (Na+, K+, LDH, CK, Myoglobin ve Laktat) değerlendirildi. Ek olarak sıçan arka bacağından alınan gastrokinemius kasından ELİSA yöntemi kullanılarak bax ve bcl-2 proteinlerinin düzeyine bakıp apoptoz değerlendirildi. Mitokondriyal sitokrom oksidaz (cox) boyaması ve hematoksilen/eozin boyama yöntemleri ile kas lifi hasarı değerlendirildi. Ekstremiteden alınan deri örneklerinden iskeminin cilt bulguları gözlemlendi. Bulgulara bakıldığında, ekstrakorporeal dolaşım sistemi soğukta saklama sistemine göre oksidatif hasarı daha az oluşturmaktadır. Kas homojenatından ve kandan alınan örneklerden TAS, SOD ve Total Thiol değerleri perfüzyon sisteminde anlamlı olarak daha yüksek bulundu. TOS değeri soğukta saklama sisteminde perfüzyon sistemine göre daha yüksek görüldü. Perfüzyon sistemi kullanılarak yapılan amputasyon modelinde soğukta saklama sistemine göre inflamatuvar hasar daha düşüktü. İnflamatuvar hasarı gösteren TNF-α, NF-κB miktarı perfüzyon sisteminde daha düşük görülmüş olup, anti-inflamatuvar özellik gösteren IL-10 miktarı perfüzyon sistemi kullanılan modelde daha yüksektir. Reperfüzyonun geç döneminde oluşan apoptoz ve nekroz bulgularının aksine, bu çalışmada iskemi reperfüzyon hasarının erken dönemi incelendiğinden apoptoz belirteci olan bax ve bcl-2 düzeyleri iki grup arasında farklılık göstermedi. Biyokimyasal parametrelere bakıldığında kas yıkım ürünü olan CK, Myoglobin değerleri ve metabolik yükü gösteren LDH ve laktat değerleri soğukta saklama grubunda perfüzyon grubuna göre daha yüksekti. İskemi reperfüzyon sonrasında ciltte herhangi bir farklılık iki grup arasında yokken; kasta cox boyaması ve hematoksilen/eozin boyaması sonrasında soğukta saklama sisteminde perfüzyon sistemine göre belirgin bir mitokondriyal hasar gözlendi. Sonuç olarak ekstrakorporeal dolaşım modeli soğukta saklama modeline göre inflamatuvar ve oksidatif hasarı erken dönemden itibaren daha fazla önlemektedir. Bu sebeple kas kitlesi büyük olan ekstremitelerin replantasyonu veya transplantasyonunda ekstrakorporeal dolaşım sistemlerinin kullanılması daha başarılı sonuçlar oluşturabilir.

Süleyman Yıldızdal
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan kulağı deneysel hipertrofik skar modelinde anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörü, anjiyotensin reseptör blokörü ve steroid etkinliklerinin karşılaştırılması

Yara iyileşmesi sürecindeki sapmalar aşırı skar oluşumu ile karakterize hipertrofik skar ile sonuçlanır. Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi'nin uğraştığı temel konular arasında yer alan hipertrofik skar ciddi kozmetik ve semptomatik problemlere yol açar. Hipertrofik skara yol açan olaylar kapsamlı bir şekilde incelenmesine rağmen etyopatogenezi hâlâ net olarak anlaşılamamıştır. Etyopatogenezi hakkında az şey bilinmesi tedavide genel olarak tatminkâr olmayan sonuçlara ve yeni arayışlara yol açmıştır. Bunun için çok sayıda deneysel ve klinik çalışma yapılmaktadır. Bu çalışmada kortikosteroid ile renin anjiyotensin sistemini bloke edici farmakolojik ajanlar olan anjiyotensin dönüştürücü enzim inhibitörleri (ADEi) ve anjiyotensin II reseptör blokörlerinin (ARB) hayvan modelinde oluşturulan hipertrofik skar üzerine etkileri araştırılmıştır. Bu amaçla 20 adet Yeni Zelanda cinsi tavşan beş gruba (A: Sham grubu, B: Kontrol grubu, C: ADEi grubu, D: ARB grubu, E: İntralezyonel kortikosteroid grubu) ayrıldı. Her bir tavşanın her iki kulağının ventral kısmında cilt, cilt altı doku ve perikondriyum çıkarılıp zeminde kıkırdak bırakıldı ve 4 adet 6 mm çaplı sirküler defektler oluşturularak hipertrofik skar modeli tasarlandı. 40'ıncı günde çalışma sonlandırılıp histopatolojik inceleme için örnek alındı. Alınan her örnek için skar elevasyon indeksi (SEİ), fibroblast sayısı, total kollajen yoğunluğu, tip 1 ve tip 3 kollajen yoğunluğu, epitelizasyon, vaskülarizasyon, inflamasyon ve fibrozis değerlendirilerek karşılaştırıldı. Çalışmamızda SEİ, total kollajen ve tip 3 kollajen değerinin düşüklüğü ve tip 1 kollajen değerinin yüksekliği açısından en üstün grup kortikosteroid grubudur. Sadece fibroblast sayısının ADEİ grubunda steroid grubuna göre daha düşük olduğu saptanmıştır ancak anlamlı bir farklılık yoktur. Tip 1 ve tip 3 kollajen yoğunluğu, epitelizasyon, vaskülarizasyon, inflamasyon ve fibrozis açısından ADEİ ve ARB grubu karşılaştırıldığında aralarında fark izlenmedi. ADEi grubu SEİ, fibroblast sayısı ve total kollajen değerlerinin düşüklüğü açısından ARB grubundan daha üstün bulunmuştur. Sonuç olarak ADEi ve ARB grubu ilaçların hipertrofik skar tedavisinde olumlu etkisinin olduğunu tespit ettik. Özellikle hipertrofik skarı olan hipertansiyon hastalarında ADEi ve ARB grubu ilaçların tercih sebebi olabileceklerini düşünmekteyiz. Ancak çelişkili sonuçlar elde ettiğimiz konularda daha fazla deneysel çalışmaya ihtiyaç vardır.

Muhammet Eren Ersöz
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

D-galaktoz ile yaşlanma modelinde nebivololün sıçan dorsal cilt flebi yaşayabilirliği üzerine etkilerinin araştırılması

D-Galaktoz İle Yaşlanma Modelinde Nebivololün Sıçan Dorsal Cilt Flebi Yaşayabilirliği Üzerine Etkilerinin Araştırılması Amaç: Cilt yaşlanması ve yaşlanma etkilerinin geri çevrilebilmesi uzun zamandır yapılan çalışmalarda hep ilgi alanı olmuştur. Yaşlanmanın flep dolaşımına etkisinin değerlendirilmesi amacıyla planlanan bu çalışmada D-Galaktoz'un ve Nebivolol'ün tek başına ve birlikte olarak sıçan dorsal cilt flebi dolaşımına etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Otuz iki adet Wistar Albino sıçan, her grupta sekiz adet olacak şekilde dört gruba ayrıldı. Rastgele seçilen iki gruba yedi hafta boyunca D-Galaktoz, diğer iki gruba serum fizyolojik çözeltisi verildi. Deneyin 7. ve 8. haftasında tüm hayvanlardan oksidatif durum ve antioksidan kapasite bakılması amacıyla kan alındı. Geri döndürme ve tedavi gruplarına 7. haftadan 9. haftaya kadar Nebivolol verildi. Sekizinci haftada tüm hayvanların sırtından modifiye McFarlane flebi kaldırıldı ve indosiyanin yeşili görüntülemesi yapıldı. Dokuzuncu haftada flep nekroz oranı belirlenerek nekroz sınırından punch biyopsi alındı. Sonuçların değerlendirilmesi amacıyla Student t ve ANOVA testi uygulandı. Bulgular: Yaşlandırma (%22,3), geri döndürme (%22,7) ve tedavi (%20,6) gruplarının nekroz oranları kontrol grubuna (%32,5) göre istatistiksel olarak daha düşük bulundu. D-Galaktoz verilmiş olan gruplarda histolojik yaşlanma bulguları kontrol ve tedavi gruplarına göre daha fazla bulundu. Aynı gruplarda eNOS, Caspase 3 miktarları, kontrol ve tedavi gruplarına göre daha yüksek bulunurken VEGF ve TGFβ1 miktarları daha az bulundu. Tedavi grubunda 8. hafta SOD değeri diğer gruplara göre yüksek bulundu. Diğer parametreler açısından biyokimyasal analizlerde gruplar arasında istatistiksel bir farklılık bulunmadı. Sonuç: D-Galaktoz, verildiği gruplarda cilt yaşlanması bulgularını ortaya çıkarmasına rağmen nekroz oranlarını azaltmıştır. Tedavi grubunda nebivolol, antioksidan mekanizmalar üzerinden etki ederek nekroz oranlarını azaltmıştır. Yaşlandırma ve geri döndürme gruplarında daha az nekroz oranı görülmesi, D-Galaktoz'un iskemik ön koşullandırma oluşturmuş olabileceğini, yaşlılıkta flep çalışmaları için daha uzun süre ve yüksek dozda kullanılması gerektiğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: cilt yaşlanması, D-Galaktoz, yaşlılıkta cilt flebi dolaşımı, oksidatif stres Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje numarası: 37264

Servet Yekta Aydın
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Flep takibinde pH biosensor tasarımı ve etkinliğinin ın vivo flep modelinde değerlendirilmesi

Giriş: Rekonstrüktif cerrahide serbest doku nakli, besleyici damarları ile birlikte transfer edilen dokuların, doku defektlerini onarmak amacıyla alıcı bölgeye mikrocerrahi tekniklerle taşınmasıdır. Günümüzde hala altın standart takip yöntemi olarak klinik izlem kullanılmaktadır. Objektif, laboratuvar-teknolojik flep takip modalitelerinin keşfedilmesi ve geliştirilmesi gerekmektedir. Çalışmamızın amacı flep dokusuna gömülebilecek bir pH sensörünün tasarım ve üretimi sonrasında bu sensörün hem arteriyel hem de venöz kaynaklı flep kaybını öngörmekteki etkinliğini test etmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma iki aşamada gerçekleştirildi. İlk aşamada Yıldız Teknik Üniversitesi Fizik Bölümü ile in vitro çalışmaları takiben pH sensörleri üretildi. Üretilen pH sensörlerinin laboratuvar ortamında işlevselliği test edildikten sonra 3 ayrı sıçanda dokudaki etkinliğinin tespiti ve deney modelinin belirlenmesi amaçlı ön çalışmalar gerçekleştirildi. Au/GS/nSi Schotkky diyot yapılı sensör prototipinin kullanılmasına karar verilerek ikinci aşamaya geçildi. Toplam 15 sıçanda, kasık flebi kaldırılmasını takiben flep pedikülü femoral arter ve ven olacak şekilde iskeletize edildi. Gruplara (n=5) göre 20 dakika bazal ölçümleri takiben gruplara göre 20 dakika arter/ven veya pedikül oklüzyonu altında, 20 dakika oklüzyon kaldırıldıktan sonra ve tekrar 20 dakika oklüzyon altında ölçüm alındı. Bulgular: Arter ve ven gruplarında oklüzyonlar sinyal pikleri olarak ortaya çıkarken, pedikül grubunda oklüzyonu takiben karakteristik gürültülü akım değerleri gözlenmiştir. Ortalama yanıt süresi arter, ven ve pedikül grupları için sırasıyla 104,8 (60-214), 130 (84-180) ve 170 (100-266) saniye olmuştur. Sonuç: Üretilmiş olan pH sensörü, flep takibinde maliyet-etkin ve güvenilir bir araç olarak karşımıza çıkmıştır. Bu tekniğin biyoemilebilir, uzaktan kontrol edilebilir ve insanda çalışır türlerinin oluşturulabilmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç olacaktır.

Anastomoz-cerrahiElektrokimyasal sensörlerMikrocerrahi+3
Can Ege Yalçın
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan inferior epigastrik ada flebi modelinde antioksidan ön tedavi zamanlamasının iskemi-reperfüzyon hasarı üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Serbest flep cerrahisi, rekonstrüktif cerrahide önemli bir yere sahiptir. Cerrahi tekniklerde ilerlemelere rağmen, vasküler komplikasyonlara bağlı gelişen iskemi-reperfüzyon hasarı (İRH), flep kayıplarına yol açabilmektedir. İRH'yi azaltmak amacıyla çeşitli cerrahi yöntem ve farmakolojik tedaviler geliştirilmiştir. Bu yöntemler arasında antioksidan tedaviler dikkat çekmektedir, ancak zamanlamasına ilişkin bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma, antioksidan ön tedavi zamanlamasının etkilerini araştırarak, bu eksikliği gidermeyi amaçlamaktadır. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada, 40 erkek Wistar Albino sıçan, beş gruba ayrıldı. Gruplar ; iskemi reperfüzyon (İR) uygulanmayan kontrol grubu, serum fizyolojik enjeksiyonu yapılan İR grubu, İR oluşturulan ve melatonin, Vitamin C, E içeren antioksidan ön tedavisi sırasıyla operasyondan 7 gün önce, iskemiden yarım saat önce ve reperfüzyondan yarım saat önce başlanan üç ayrı tedavi grubu olarak belirlendi. Tüm gruplarda 6x3 cm2 boyutlarında inferior epigastrik ada flebi kaldırıldı ve 8 saat iskemiye maruz bırakıldı. Nekroz oranlarını hesaplamak amacıyla flep fotoğrafları çekildi. Total antioksidan kapasiteyi ölçmek için kan örnekleri alındı; histopatolojik ve biyokimyasal analizler için doku örnekleri toplandı. Bulgular: Operasyondan 7 gün önce antioksidan ön tedavi uygulanan grubun, İR uygulanan gruplar arasında en düşük nekroz oranına (%6,3) sahip olduğu tespit edildi. Tüm histopatolojik ve immünohistokimyasal değerlendirmeler bu grup lehine istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar gösterdi. Ancak, gruplar arasında total antioksidan kapasite veya diğer biyokimyasal parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Bu çalışma, antioksidan ön tedavisinin 7 gün önce başlanmasının diğer başlangıç zamanlamalarına göre flep yaşabilirliği açısından daha etkili olduğunu göstermiştir. Bu sonuç, özellikle elektif serbest flep operasyonları öncesi uygulanabilecek olan, standart bir antioksidan ön tedavi algoritması geliştirilmesine katkı sağlamaktadır.

Cemal Burak Sirkeci
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deselülerize alstroemeria çiçek sapından elde edilmiş ilaç salınımsız ve IGF-1 LR3 kontrollü ilaç salınımı yapan sinir konduitlerinin sıçan siyatik sinir defekti modelinde otolog sinir grefti ve standart sinir konduiti ile karşılaştırılması

Amaç: Periferik sinir yaralanmaları, tıp alanında çok sık karşılaşılan ve hasta açısından ciddi fonksiyonel kayıplara yol açabilen bir sağlık sorunudur. Özellikle geniş sinir defektine sebep olabilen periferik sinir yaralanmalarında, sinir greftlerine alternatif olabilcek bir kondüiti üretmeyi planlandığımız bu çalışmada, İnsülin Benzeri Büyüme Faktörü -1 Uzun Arjinin 3 (IGF-1 LR3) salınımı yapan veya yapmayan Alstroemeria (Peru Zambağı) çiçek sapından elde ettiğimiz sinir kondüitlerinin periferik sinir iyileşmesi üzerine etkisini sıçanda siyatik defekti oluştururarak fonksiyonel, histopatolojik, immünohistokimyasal ve elektrofizyolojik açıdan sinir grefti ve ticari sinir kondüitleri ile karşılaştıralarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Otuz adet Wistar Albino sıçan, her grupta beş adet olacak şekilde altı gruba ayrıldı. İlk iki grup pozitif ve negatif kontrol grubu, 3.grup sinir grefti uygulaması, 4.grup ticari sinir kondüiti, 5 ve 6.gruplar da IGF-1 LR3 ilaç salınımı yapan ve yapmayan sinir kondüitleri olarak belirlendi. 4-8-12. haftalarda yürüme analizi, 12. Haftada tüm hayvanların sinir monitorizasyonu ile proksimal ve distal sinir uçları arasında ileti hızı ve amplitüdü ve histopatolojik ve immünohistokimyasal değerlendirme için alındı. Sonuçların değerlendirilmesi amacıyla ANOVA ve Post-Hoc Tukey testi uygulandı. Bulgular: IGF-1 LR3 salınımı yapan konduit grubunda, sinir grefti ve ticari konduitlere kıyasla akson sayısı, miyelin kılıfı kalınlığı, MBP ve NRF immünohistokimyasal boyamalarda istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler gözlenmiştir. Yürüme analizinde 4 ve 8. haftalarda anlamlı iyileşme sağlanırken, 12. haftada fark izlenmemiştir. Kas ağırlığı oranları ve elektrofizyolojik ölçümlerde belirgin fark bulunmamıştır. Sonuç: Deselülerize Alstroemeria sapından elde edilmiş ve kontrollü IGF-1 LR3 salınımı yapan sinir konduitleri herhangi bir toksik etki bırakmadan, sinir greftlerinden daha başarılı şekilde sinir rejenerasyonunu artırmıştır.

Ersin Yavuz
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karın germe cerrahisi sonrası supraumblikal alanın lenf yolaklarındaki yeniden yapılanmanın araştırılması

Giriş: Abdominoplasti, karın ön duvarını estetik ve fonksiyonel olarak yeniden şekillendiren ve geniş cilt–cilt altı disseksiyonu içeren bir cerrahi işlemdir. Geniş flep elevasyonu ve cilt–cilt altı disseksiyonu içeren abdominoplasti bu bölgede lenfatik akımın sürekliliğini bozarak drenaj paterninde değişikliklere yol açabilir. Abdominal ön duvarın yüzeyel lenfatik drenajında umblikus düzeyi, aksiller ve yüzeyel inguinal nodal havzalar arasında teorik bir ayrım/kavşak (watershed) bölgesi olarak kabul edilir. Bu çalışmada, klasik lipoabdominoplasti uygulanan hastalarda supraumbilikal cilt flebinin lenfatik drenajının preoperatif ve postoperatif dönemde dinamik lenfosintigrafi ve SPECT/BT ile değerlendirilmesi ve lenfatik yeniden yapılanma paternlerinin ortaya konulması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif klinik çalışma klasik lipoabdominoplasti planlanan 15 kadın hastada yürütüldü. Preoperatif dönemde karın cildi dört kadrana (sağ üst, sol üst, sağ alt, sol alt) ayrılarak her kadrana intradermal Tc-99m nanokolloid enjeksiyonu yapıldı; dinamik lenfosintigrafi ile drenaj yolları izlendi ve ardından SPECT/BT ile aksiller ve inguinal lenf nodu tutulumu değerlendirildi. Postoperatif 6. ayda insizyon hattının proksimalinde kalan supraumbilikal cilt flebine benzer şekilde enjeksiyon yapılarak aynı protokol tekrarlandı. Preoperatif ve postoperatif lenfatik drenaj paternleri karşılaştırıldı; ayrıca redüksiyon mammaplasti öyküsü ve diğer klinik değişkenlerle olası ilişkiler analiz edildi. Bulgular: Hastaların yaş medyanı 37 (Q1–Q3: 34–40) yıl olup, tamamı kadındı. Preoperatif dönemde üst kadran enjeksiyonlarının %93,3'ü sağ ve sol tarafta beklenen şekilde aksiller lenf nodlarına, alt kadran enjeksiyonlarının tamamı (%100) inguinal lenf nodlarına drene oldu. Postoperatif 6. ayda supraumblikal bölgeden drenajın her iki tarafta da olguların %73,3'ünde aksillaya devam ettiği, %26,7'sinde ise ikili drenaj (aksilla + inguinal), gecikmiş geçiş, kollateral derin drenaj veya tamamen inguinale yön değişikliği gibi varyant paternler geliştiği saptandı; ancak normal/anormal dikotomik sınıflamada McNemar testi anlamlılık eşiğine ulaşmadı (p=0,248; OR=0,143; %95 GA: 0,077–1,000). Redüksiyon mammaplasti öyküsü ile anormal/alternatif drenaj paterni arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu (Haldane OR: 34,2; p=0,011). Diğer cerrahi ve klinik değişkenlerle lenfatik drenaj değişimi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Klasik lipoabdominoplasti sonrasında supraumbilikal cilt flebinin lenfatik drenajında çoğu olguda aksiller drenaj korunmakla birlikte, dikkate değer bir alt grupta yeni drenaj paternleri (ikili drenaj, kollateralizasyon, gecikmiş geçiş, inguinale yönelim) gelişmektedir. Bu bulgular, abdominoplasti sonrası lenfatik sistemin yeniden yapılanma kapasitesini ve gövde lenfatik drenajının cerrahiye duyarlı, dinamik bir yapı olduğunu göstermektedir. Ek olarak, abdominoplasti öyküsü bulunan hastalarda karın ön duvarı malignitelerine yönelik sentinel lenf nodu haritalaması ve evreleme planlanırken, lenfosintigrafi ve/veya SPECT/BT ile bireyselleştirilmiş lenfatik haritalamanın klinik yarar sağlayabileceği düşünülmektedir. Güncel onkolojide Sentinal Lenf Nodu Biyopsi'si(SLNB) temelli nodal evreleme ve sürveyansın yaygınlaşması ve komplet diseksiyonların morbidite nedeniyle daha seçilmiş endikasyonlara çekilmesi, abdominoplasti öyküsü olan hastalarda doğru lenfatik haritalamanın klinik değerini artırmaktadır.

Serkan Melenkiş
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan modelinde periprostetik meme kapsülünü azaltmak için profilaktik zafirlukast, montelukast ve kromolin sodyum tedavisi uygulanması

Kapsül kontraktürü meme implantına karşı aşırı fibrozis cevabıyla oluşan patolojik bir durumdur. Mast hücresi proinflamatuar mediatörleri ile fibrozisi uyaran anahtar hücrelerden biridir. Bu proinflamatuar mediatörler sadece lökotrien, heparin, renin ve histamin ile sınırlı değildir. Henüz uygun profilaksi şeması tanımlanmamış olsa da mast hücresinden salınan proinflamatuar maddeleri durdurmak kapsül kontraktürü profilaksisinin temelini oluşturur. Mast hücresi membran stabilizatörü olan kromolin sodyumun, lökotrien reseptör antagonistlerden histopatolojik olarak kapsül kontraktürünü daha etkili önleyeceği hipotez edildi. Bu hipotezin kanıtlanması amaçlanarak çalışma sıçan modeli olarak tasarlandı. Her grup rastgele 6 sıçan içerecek şekilde planlanarak 5 grup oluşturuldu. Kontrol grubuna enjeksiyon uygulanmadı. Sıçanlara, %0.9'luk serum fizyolojik ve kromolin sodyum, montelukast, zafirlukast düzenli olarak intraperitoneal enjekte edildi. 4. haftanın sonunda her sıçanın sırt bölgesine iliak kemik hizasında 2 cm insizyon yapılarak, panniculus carnosus altına düzgün yüzeyli yuvarlak implantlar yerleştirildi. Sıçanlara 16 hafta takip sonrası ötenazi yapıldı. Histopatolojik olarak akut inflamasyon, ortalama inflamasyon şiddeti skoru, sinoviyal metaplazi, ortalama dev hücre reaksiyonu odak sayısı, ortalama mast hücre sayısı ve ortalama kapsül kalınlığı incelendi. Ortalama mast hücre sayısı, ortalama kapsül kalınlığı, ortalama inflamasyon şiddeti skoru en düşük kromolin sodyum grubunda saptandı. Hücresel sinoviyal metaplazi bulunan sıçan sayısı en fazla kromolin sodyum grubundaydı. Kromolin sodyumun, mast hücresinden salınan proinflamatuar mediatörleri durdurduğu için, kapsül kontraktürü profilaksisinde %0.9 serum fizyolojik, montelukast, ve zafirlukasttan daha etkili olduğu görüldü.

KontraktürKromolin sodyumMast hücreleri+5
Fethiye Damla Menkü Özdemir
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Temporomandibular eklem innervasyonu: Anatomik çalışma ve klinik yansımaları

Temporomandibular bozukluklar ve bunlara bağlı ağrılar toplumda sıklıkla görülen ve çoğunlukla rekürren olmaları nedeni ile sosyal hayatı ciddi olarak etkileyen durumlardır. Günümüzdeki temporomandibular eklem (TME) innervasyonu bilgisi, bu hastalarda altta yatan patofizyolojiye yönelik doğru tedavinin tam anlamıyla gerçekleştirilebilmesini yetersiz kılmaktadır. Bu doğrultuda planladığımız kadavra çalışmamızın amacı TME innervasyon topografisini, varyasyonlarını ve çevre anatomik yapılarla ilişkisini ortaya koyarak, temporomandibular kökenli orofasiyal ağrıların patofizyolojisini aydınlatmak ve ek olarak bu veriler ışığında planlanacak TME cerrahi girişimleri için kılavuz oluşturmaktır. Çalışmamızda 10 taze donmuş ve 10 formaldehit ile fikse edilmiş olmak üzere toplamda 20 kadavra kafa yarısı kullanılmıştır. TME sinirleri, ilişkili çevre anatomik yapılarla beraber ortaya konarak TME innervasyon topografisi ve varyasyonları gösterilmiştir. Diseksiyonlarda TME'nin temelde posteriordan aurikülotemporal sinirden innerve olmasının yanı sıra anteriordan masseterik sinirden, anteromedialden posterior derin temporal sinirden ve medialden mandibular sinirin direk TME dalından innerve edildiğini ve bunların çeşitli varyasyonlarıyla beraber sıklıklarını ortaya koyduk. Ek olarak bu sinirlerin hangi klinik durumlarla nasıl etkilenebileceğini anatomik ve patofizyolojik temellere dayanarak yorumladık. Çalışmamız, mandibular sinirin doğrudan TME'yi innerve eden bir dalının varlığını gösteren literatürdeki ilk çalışmadır. Bulgularımız ışığında TME ağrılarının anatomik temellere dayandırılarak açıklanması, hastaların klinik fayda görmesi açısından somut tedavi algoritmaları doğuracaktır. Çalışmamız kılavuzluğunda planlanacak klinik çalışmalar ve tasarlanacak girişimler ile bu hastaların maddi ve manevi kayıpları azaltılarak yüz güldürücü tedavi yaklaşımları ortaya konulabilecektir.

AğrıMandibular sinirMasseter kası+3
Arda Küçükgüven
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ortognatik cerrahi hastalarında anestezi öncesi ve sonrası oklüzyon farklılıklarının ameliyat planlamasında kullanımının uzun dönem ameliyat sonuçları üzerine etkisi

Bu çalışmada, dik pozisyonda uyanıkken ve yatar pozisyonda genel anestezi altında meydana gelen sentrik ilişki değişiminin saptanarak ameliyat öncesi planda düzeltme yapılan hastaların uzun dönem sonuçları değerlendirildi. Yetmiş-üç Sınıf III kapanış bozukluğu olan, çift çene ameliyatı planlanan hastaların 25'ine anestezi öncesi dik pozisyonda ve anestezi sonrası yatar pozisyonda kesici dişlerdeki sentrik ilişki değişimi ölçülerek ameliyat öncesi plan bu doğrultuda düzeltildi. 48 hasta düzeltme yapılmadan ilk plana uygun olarak ameliyat edildi. İki grup arasında cerrahi sonrası ortodontik tedavi süreleri ve sefalometrik parametre değişimleri karşılaştırıldı. İntraoperatif düzeltme yapılan hastalarda cerrahi sonrası ortodontik tedavi süresi anlamlı olarak azaldı. Sefalometrik incelemede, intraoperatif düzeltme yapılan hastalarda A noktası sagittal düzlemindeki hareketinin ameliyat öncesi plana uyumu, kontrole göre anlamlı olarak arttı. Genel anestezi altındaki hastada sentrik ilişki posterior değişimi basit bir yöntem olan ısırtma mumu ile saptanarak planın bu doğrultuda düzeltilmesiyle, cerrahi sonrası istenmeyen oklüzal ilişkiler önlenebilir ve cerrahi sonrası ortodontik tedavi süreleri azaltılabilir.

AnesteziCerrahi-plastikMaksilla+3
Efe Şimşekcan
Hacettepe University
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Fototerapinin yağ dokusundan türetilmiş mezenkimal kök hücrelerin osteojenik indüksiyonuna etkilerinin metakrilatlanmış jelatin hidrojel ile rekonstrükte edilmiş kritik boyutlu kraniyal kemik defekti modelinde değerlendirilmesi

Bu çalışmada amaçlanan, polikromatik yolla uygulanan fotobiyomodülasyon (FBM) yaklaşımının kemik doku üzerinde rejeneratif etkisinin ve yağ dokusundan elde edilen mezenkimal kök hücrelerin farklılaşması üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesidir. Çalışmada 36 adet male Sprague-Dawley sıçan kullanılmış ve hayvanlar 3 eşit deney grubuna randomize olarak ayrılmıştır. Tüm hayvanlarda biparietal, 6 mm. çapında, yuvarlak ve tam kalınlıkta kemik defektleri meydana getirildi. Birinci deney grubu kontrol grubu iken, ikinci grubu sadece metakrilatlanmış jelatin yapıda hidrojel doku iskelesi (JEL-MA, üçüncü grubu ise adipoz kökenli mezenkimal kök hücre (AkMKH) yüklenmiş metakrilatlanmış jelatin yapıda hidrojel doku iskelesi (AkMKH+JEL-MA) içermekteydi. Tüm gruplar kendi içinde iki alt gruba ayrılarak yarısına FBM uygulanırken, diğer yarısına uygulanmadı. Kemikleşmenin değerlendirilebilmesi amacıyla cerrahi işlem sonrası 20. haftada hayvanlar sakrifiye edilerek kalvariyal kemikler bütün olarak çıkarıldı. Elde edilen örnekler makroskopik, histolojik ve mikrotomografik olarak değerlendirildi. Histolojik olarak yeni kemik oluşumu açısından en yüksek değerler JEL-MA ve JEL-MA+AkMKH gruplarında saptanmıştır ve kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0.001). Mikrotomografik değerlendirme sonucunda en yüksek kemikleşme yüzdesi JEL-MA+AkMKH'lerin uygulandığı grupta elde edilmiştir. FBM- örneklerde ortalama olarak yüzde 60.62±6.34 kemikleşme gözlenmişken, FBM+ olan örneklerde ortalama kemikleşme yüzdesi 79.93±3.41 olarak tespit edilmiştir. Fotobiyomodülasyon alma durumuna göre JEL-MA+AkMKH grubuna ait sonuçlar karşılaştırıldığında anlamlı olarak fotobiyomodülasyon uygulama durumunun fark yarattığı gözlemlenmektedir (p=0.002). Sonuç olarak, polikromatik ışık kaynakları yoluyla fotobiyomodülasyon uygulamasının kemik iyileşmesine olumlu etkileri olduğu ve yağ dokusundan türetilmiş kök hücrelerin osteojenik farklılaşmasında uyarıcı etkisi olabileceği yönünde fikir vermiştir. Anahtar Kelimeler: fotobiyomodülasyon, metakrilatlanmış jelatin hidrojel, mezenkimal kök hücre, kemik doku mühendisliği, kritik boyutlu kemik defekti

Doku mühendisliğiFototerapiHidrojeller+4
Mert Çalış
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Volumetrik rinoplasti konsepti ve düşük ile yüksek başlangıçlı lateral osteotomi uygulanan redüksiyon rinoplasti hastalarında karşılaştırılması

Burun estetiğinin burundan nefes alma üzerine etkisi, literatürde onlarca yıldır tartışılan bir konudur. Bu konuyu aydınlatmak adına randomize prospektif kontrol bir klinik çalışma planlanmıştır. Burundan nefes alma problemi olmayan 46 kadın redüksiyon rinoplasti hastası üzerinde yapılan bu çalışmada hastalar iki gruba ayrılmış ve ilk gruba yüksek başlangıcı lateral osteotomi, ikinci gruba düşük başlangıçlı lateral osteotomi uygulanmıştır. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6. ayda hastalar, NOSE testi, akustik rinometri ölçümü, rinomanometri ölçümü ve maksimum nazal inspiratuar akım (PNIF) ölçümü ile değerlendirilmiştir. Nazal hava yolu açısından her iki grup arası istatistiksel anlamlı fark gözlenmemiştir (p0,05). Ayrıca her iki grubun kendi içerisinde ameliyat öncesine göre nefes alma paternleri de bir miktar daha iyi olmakla beraber burada da istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir (p0,05). Bu durum, yani redüksiyon rinoplasti varlığında nazal hava akımının korunmasını sağlayan prensipler 'Volumetrik Rinoplasti' adı altında tartışılmıştır.

Cerrahi-kulak-burun-boğazCerrahi-plastikNazal kavite+2
Haldun Onuralp Kamburoğlu
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uzun doku nakli için traksiyon kuvvetleriyle damar uzatma tekniğinin araştırılması

Doku genişletme ve distraksiyon osteogenezis gibi tekniklerde olduğu gibi, mekanik kuvvetlerle doku rejenerasyonunun mümkün olduğunu bilmekteyiz. Damar defekti veya flep cerrahisinde pedikülün kısa kalması gibi damar uzunluğunun yetersizliğine bağlı durumlarda yeterli damar uzunluğunu sağlamak için ek işlemlere ihtiyaç vardır. Aynı zamanda alıcı damar yokluğu, damarsal patolojiler gibi durumlarda mikrocerrahi anastomoz tekniği mümkün olmayabilmektedir. Bütün bu sorunlara bir çözüm arayışı içinde, damar uzunluğunun yetersiz kaldığı durumlarda, mekanik kuvvetlerle doku rejenerasyonu ve elde edimi prensiplerinden yola çıkarak, sıçan femoral arter ve venine daha önce uygulanmamış bir teknik olarak bir internal maksillofasiyal distraksiyon cihazı ile günlük traksiyon uygulanıldı. Deney sonunda damarın uzunluğuna, kan akımına (patensine) ve histolojik yapısına olan etkileri ve biyokimyasal etkiler değerlendirildi. 15 kontrol ve 15 deney hayvanı olmak üzere toplam 30 adet Wistar-Albino cinsi sıçan kullanıldı. Anestezi altında distraksiyon cihazı yerleştirilen deneklerin sol taraflı femoral damarlarına 10 gün boyunca günde 1 milimetre olmak üzere traksiyon uygulandı. Kontrol grubuna ise damar izolasyonu dışında herhangi bir işlem uygulanmadı. Sonuç olarak, traksiyon uygulanan damarlarda kontrol grubuna göre anlamlı derecede uzunluk elde edildiği görüldü. (Kontrol= 12.86 mm, Deney=21.93 mm, p<0.05) Kontrol grubunda hiçbir denekte tromboz izlenmedi (n=0). Traksiyon grubunda % 20 oranında arter ve ven birlikte trombozu izlendi. (n=3) İzole arter veya ven trombozu görülmedi. Kan akımı olarak kontrol ve deney grubu arasında istatistiksel anlam saptanmadı. (p>0.05) Yapılan mikroanjiyografik çalışmalarda kontrol ve deney gruplarında damar patensinin olduğu gözlendi. Histolojik çalışmalarda, Hematoksilen-Eozin ile boyanan örneklerde traksiyon grubunda bulunan femoral arter ve ven kesitlerinde damar duvarında kalınlaşma, perivasküler PMNL infiltrasyonu izlendi. Kan akımının olmadığı deneklerde (n=3) damar içi trombozla uyumlu görünüm izlendi. Yapılan biyokimyasal çalışmalarda kontrol ve traksiyon grupları arasında, hemolizat MDA, doku MDA, serum, hemolizat ve doku SOD, plazma VEGF ve AT-III oranları karşılaştırıldığında anlamlı bir istatistiksel fark saptanmadı. Uygulanılan bu yöntem, damar cerrahisinde, patens kaybı olmadan damar uzunluğu elde edilebilirliği açısından pilot bir çalışma olup, sonuçları ek deneysel çalışmalar için ve kliniğe uygulanım açısından umut vaat edicidir. Ek çalışmalarla bu deneysel tekniğin pratik uygulamaya geçebileceği kanısındayız.

CerrahiCerrahi tedaviCerrahi-kardiyovasküler+4
Çağıl Meriç Erenoğlu
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Amniyotik membran ile yapılan yeni mikrovasküler anastomoz modeli

Teknolojinin de gelişmesiyle birlikte özellikle ikinci dünya savaşı sonrası ciddi travmalar sonrası uzuv kayıpları gelişen tekniklerle azalmaya başlamış ve uzuv kurtarıcı cerrahiler ön plana çıkmaya başlamıştır. Uzuv kurtarıcı cerrahilerin artması mikrocerrahi tekniklerin ilerlemesi ile paralel olarak ilerlemiştir. Mikrovasküler anastomoz tekniğinin tanımlanması, mikrocerrahide en kritik cerrahi basamaklarından biri olmuştur. İlk damar anastomoz tanımı Alexis Carrel tarafından yapılmıştır (1). Carrel tarafından ortaya konulan prensipler doğrultusunda ilerleyen mikrocerrahi deneyimi, gelişen teknolojiyle birlikte yeni sütür materyalleri, cihazlar ve ilaçların bulunmasıyla yeni anastomoz yöntemlerinin tanımlanmasına neden olmuştur. Yeni yöntemlerin araştırılmasındaki temel amaçlar anastomoz sonrası damar patensini en yüksek yapan, damarı normal anatomisine en uygun Şekilde iyileştirici, lümende en az trombus oluşturucu, kolay öğrenilebilir ve hızlı uygulanabilir, maliyeti en ucuz anastomozu sağlayıcı yöntemleri geliştirmektir. Bütün bu amaç ıĢığında daha önce uygulanmamış bir model olarak amniyotik membran kullanılan anastomoz modeli uygulandı. 11 kontrol ve 11 deney hayvanı olmak üzere toplam 22 adet Wistar-Albino cinsi sıçan kullanıldı. Anestezi altında tek taraflı femoral arterleri kesilerek amniyotik membranın az sayıda dikişle kombine edildiği anastomoz modeli uygulandı. Kontrol grubuna ise konvansiyonel anastomoz tekniği uygulandı. Deney sonunda yapılan modelin damarların patensi ve histolojik yapısına olan etkileri değerlendirildi. Sonuç olarak, tüm anastomozlarda radyolojik ve makroskobik olarak patens saptandı. Hiçbir denekte tromboz veya anevrizma izlenmedi (n=0). Yapılan anjiyografik çalışmada kontrol ve deney gruplarında damar patensinin olduğu gözlendi. Deney grubunun anastomoz süresi istatistiksel olarak anlamlı Şekilde daha kısa sürede tamamlanmıştır. Histolojik çalışmalarda, anti-e-NOS boyama sonucunda deney grubunun endotelinin anlamlı olarak fazla boyandığı saptandı. Uygulanılan bu yöntem, mikrovasküler cerrahide, yeni bir anastomoz modelini tanımlamakta olup, sonuçları ek deneysel çalışmalar için ve kliniğe uygulanım açısından umut vaat edicidir. Ek çalışmalarla bu deneysel tekniğin klinik uygulamaya geçebileceği düşünülmektedir.

AmnionAnastomozCerrahi+3
Burak Sercan Erçin
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan transvers rektus abdominis kas-deri (TRAM) ada ve serbest fleplerinde kafeik asit fenetil ester' in iskemi reperfüzyon hasarını önleyici etkisi

Günümüz Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi uygulamasında, doku kayıplarının onarımı için serbest ve pediküllü flepler sık sık kullanılmaktadır. Operasyon sonrası flep cerrahisinde yaşanan problemlerin başında I/R bulunmaktadır. Bu çalışmada, sıçan modelinde TRAM flebinin serbest ve pediküllü uygulamalarında, I/R sonucu gelişen flep kaybına, CAPE' in azaltıcı etkisi araştırılmıştır. Çalışmadaki amaç; CAPE' in I/R gelişme olasılığı olan dokulara uygulandığında dokularda oluşabilecek anormal değişikliklere engel olabileceği, hasarın yayılmaması için aktive olacak içsel mekanizmaların, moleküllerin etkilerini arttırıp arttırmadığı ve ayrıca, flep damarlanmasını arttırarak dokunun iskemiye direncini arttırıp artırmayacağının tespit edilmesidir. Çalışmada 42 adet sıçan randomize olarak, Pedikül/Serbest kontrol, Pedikül/Serbest-İskemi, Pedikül/Serbest-İskemi-CAPE adı altında 14 hayvandan oluşan üç gruba ayrıldı. Her gruptaki ilk yedi hayvan pediküllü, sonraki yedi hayvan serbest TRAM flebi tasarlanarak toplamda altı alt-gruba ayrıldı. Tüm hayvanların ksifoid-pubis arası mesafeleri ölçülerek kaydedildi. Sıçanların karnından 4x2 cm ebatta deri ve 4 cm uzunluğunda rektus kas dokusunu içeren, orta hat sınır kabul edilerek iki tarafa ayrılan muskülokütan flepler kaldırıldı. Tüm gruplardaki flepler, bulundukları alt gruba göre kaldırıldı. Grup 1' deki flepler, enjeksiyon ve iskemi yapılmadan yerlerine iade edildi. İkinci gruba ise, klemplemeden 30 dakika önce 2cc intraperitoneal SF enjekte edildi. Üçüncü gruba, klemplemeden 30 dakika önce CAPE (10 mmol/kg, i.p.) enjekte edildi. Arter-ven klemplendikten sonraki ikinci saatte; flepte iskemik bulgular görüldükten sonra flep pedikülündeki superior epigastrik ven ve arter açıldı. Tüm gruplardaki flepler, yedinci gün sonunda (Her hayvandan ikişer adet olmak üzere toplam 84 adet flep) alınarak, hayvanların deri ve kas dokuları sağ taraflı biyokimyasal, sol taraflı histolojik tetkik yapılması için kullanıldı. Makroskopik inceleme yapıldıktan sonra nekroz alanları hesaplandı. Bu alanların karşılaştırmasında, 3. grubun, 2. gruba göre daha az nekroz gösterdiği görüldü. (p<0.01) Histolojik değerlendirme için tüm deneklerin sol TRAM fleplerinden doku örnekleri alındı. H&E ve Mallory Azan ile boyanmış bütün preperatlar, derideki yara yeri iyileşmesini değerlendirmek için nekroz, ödem, PMN infiltrasyonu, kollajen yoğunluğu, damarlanma, sağlıklı sebase gland yoğunluğu açısından histopatolojik olarak Verhofstad Skorlaması ile değerlendirilmiştir. Ayrıca, iNOS, VEGF, BAX ve BCL-2, doku örneklerinde yapılan immünohistokimyasal örneklerle değerlendirilmiştir. Preperatlara Verhofstad skorlaması yapılarak skorların ortalamaları hesaplandığında; 3. grubun, 2. gruba göre daha az I/R skoru aldığı görüldü. (p<0.01) Deneklerin sağ TRAM fleplerinde çalışılan biyokimyasal veriler toplandı. Alınan dokularda SOD, MDA ve CAT düzeyleri, ELISA yöntemi ile belirlendi. Sonuçlara göre, MDA artışı en fazla olan 2. grup en yüksek I/R oranına sahip gruptur. 3. grup, 2. gruba göre daha düşük MDA seviyeleri ve yüksek SOD ve CAT seviyeleri göstermiş olup; istatistiksel olarak da CAPE işe yararlığı gösterilmiştir. (p<0.01) Bu bulgular ışığında, I/R gelişmesini önlemek amacıyla dokulara cerrahi öncesi CAPE uygulamasının, reperfüzyon sonrasında gelişen ve dokulara zarar veren patolojik süreçlere anlamlı etkisinin olduğu ve farmakolojik önkoşullama amacıyla kullanılabileceği kanaatine varıldı. Anahtar Sözcükler: CAPE, iskemi-reperfüzyon, serbest flep, TRAM.

Mehmet Emre Yeğin
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda yeni bir penis allotransplantasyonu modeli

Bu çalışmanın amacı, sıçanda gerek deneysel cinsiyet değişimi çalışmalarında gerekse deneysel penis replantasyonu çalışmalarında kullabilecek bir penis allotransplantasyonu modeli oluşturmaktır. Çalışma iki gruptan oluşmaktadır. Birinci grupta (n=14), dişi ve erkek sıçan genital ve inguinal bölge anatomisi araştırılmış, sonrasında erkek sıçanlardan alınan penis kompozit grefti herhangi bir mikrovasküler anastomoz yapılmaksızın dişi sıçanlara transplante edilmiştir. İkinci grupta (n=14) ise erkek sıçanlardan alınan penis kompozit grefti, mikrovasküler anastomozla dişi sıçanlara transplante edilmiş, takibinde üretra anastomozu da yapılmıştır. Transplante edilen penis dokularının viabiliteleri direk gözlem, mikroanjiyografi ile değerlendirilmiştir. Allogreft olarak transplante edilen penis dokularının tamamı nekroza giderken (n=7), vaskülarize penis dokularının tamamının postoperatif 14.günde yapılan değerlendirme ile viabilitelerini koruduğu gösterilmiştir. Bu çalışmayla, daha önce tanımlanmamış cinsiyetler arası penil allotransplantasyon modeli tanımlanmıştır.

Yakup Işık
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2 hafta süresince 4 °C ve -18 °C de bekletilmiş Abobotulinum toksin A çözeltisinin sıçan modelindeki etkinliği

Cerrahi olmayan estetik girişimler arasında en sık uygulamalardan birisi botulinum nörotoksin (BoNT) enjeksiyonlarıdır. Botulinum nörotoksin, Clostridium botulinum isimli bir bakteri tarafından üretilerek, kas-sinir kavşağında bulunan asetilkolin salınımını bloke eder. A, B, C1, C2, D, E, F ve G olmak üzere sekiz farklı serotipi tanımlanan bu toksinlerden klinik kullanımı en sık olan serotip Botulinum nörotoksin tip A serotipidir. Bu çalışma 2 hafta süresince soğutucuda ya da dondurucuda bekletilmiş Abobotulinumtoksin A (AboBoNT A) çözeltileri ile, taze hazırlanmış çözeltinin etkinliklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada; minimum 12 haftalık, ağırlıkları 270-330 gram arasında değişen Sprague-Dawley cinsi erkek sıçanlar kullanıldı. 2 deney ve 1 kontrol grubu olarak ve her grup 6 denekten oluşacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Her grupta 6 sıçan olacak şekilde toplamda 18 adet sıçan kullanıldı. Her gruptaki denekler daha önceden belirlenmiş boyama alanları dahilinde boyandı ve numaralandırıldı. 1. gruba taze hazırlanmış, 2. Gruba 2 hafta süresince +4 °C' de bekletilmiş, 3. Gruba ise 2 hafta süresince -18 °C' de bekletilmiş AboBoNT A çözeltisi daha önceden yapılan pilot çalışmada da belirlenen şekilde sıçan kuyruk kaslarına 4 noktadan enjekte edildi. Belirlenen 4 noktanın her birine 2,5 U olacak şekilde toplamda 10 U AboBoNT A enjeksiyonu yapıldı. Tüm açısal değerlendirmeler tarafsız 3'üncü bir kişi tarafından yapılarak kaydedildi. Yapılan değerlendirmelerde KDA'nın; >90° olduğu pozisyondaki değerlendirme negatif, 60° ile 89° arasında olan pozisyonundaki değerlendirme 1 pozitif, 30° ile 59° arasında olan pozisyonundaki değerlendirme 2 pozitif ve <30° olduğu pozisyonlardaki değerlendirme de 3 pozitif olarak değerlendirildi. Değerlendirme ilk pozitif sonucun görülmesinden, son peş peşe 2 negatif sonucun görülmesine kadar devam ettirildi. Yapılan analizler sonucunda gruplar arasında etki yoğunlukları bakımından farklılık tespit edilmiştir (p=0,003). Bu farklılıkların; Grup 1 ile Grup 2 arasında (p=0,005) ve Grup 2 ile Grup 3 arasında (p=0,010) etki yoğunluğu açısından istatistiksel olarak anlamlı oldukları saptanmıştır. Grup 1 ile Grup 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Maksimum etkinin görüldüğü günler bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p=0,287). Etki süresi bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmıştır (p=0,012). Etki süresi bakımından gruplar arasındaki istatistiksel olarak anlamlı olan farklılığın kaynağını araştırdığımızda Grup 2 ile Grup 1 arasında (p=0,014) ve Grup 2 ile Grup 3 (p=0,043) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir. Grup 1 ile Grup 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir (p=0,837) Bu çalışma ile; hazırlanan AboBoNT A çözeltisinin 2 haftaya kadar -18°C'de dondurulup saklanması durumunda, taze hazırlanmış çözeltiye kıyasla etki gücü ve etki süresinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmemiştir. 2 hafta süresince +4°C'de soğutucuda bekletilmiş toksinin ise maksimum etkinlik süresinin taze hazırlanmış çözeltiye kıyasla daha az olduğu ve etki süresinin daha çabuk sonlandığı görülmüştür. Yine de üretici tarafından da tavsiye olunan şekliyle AboBoNT A'nın optimal etkinliğe sahip olması için 2-8°C'de depolanması ve soğuk zincirin depolama süresi boyunca korunması gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır.

Abobotulinum toksin ABotulinum toksinleriCerrahi-abdominal+4
Murat Aksaç
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda yüksek fokuslu ultrasonun yağ greftlerinin yaşayabilirliği üzerine etkisi

Plastik cerrahide yumuşak dokuya benzerliği ve otolog olması sebebiyle ideal bir dolgu materyali olarak değerlendirilen yağ grefti, alanımızda en çok incelenen konulardan biri olmuştur. Yağ greftinin avantajları arasında çok miktarda donör alana sahip olması, yumuşak dokuya benzer kıvamda olması, ucuz olması, komorbiditenin az olması ve uzun süreli kalıcılığın olması sayılabilir. Dezavantajarı arasında tahmin edilemeyen greft hayatta kalım oranı ve hacminin vücut yağ oranındaki değişimlerden etkilenmesi sayılabilir. Belki de bu tahmin edilemezlik plastik cerrahlara bu konuda araştırma ihtiyacı hissettiren sebeplerin başında gelmektedir. Yağ greftinin hayatta kalımını greftin donör alandan alınma şekli, greftin hazırlanma şekli ve greftin alıcı yatağının özellikleri etkilemektedir. Bu çalışmada alıcı yatağa yağ grefti uygulaması öncesinde yüksek yoğunluklu fokuslu ultrason (HIFU, high intensity focused ultrasound) cihazı uygulanmasının yağ grefti sağ kalımına etkisini inceledik. 22 adet Wistar Albino türü erkek sıçan üzerinde gerçekleştirilen çalışmada sıçanlar iki eş gruba ayrıldı. Randomize yapılan dağıtımla 11 sıçan kontrol ve 11 sıçan deney grubu olarak belirlendi. HİFU cihazıyla atış yapılacak ve sonrasında yağ grefti uygulanacak olan frontal bölgede 2x1 cm'lik alan belirlendi. Deney grubuna belirlenen bölgeye HİFU cihazıyla 0. ve 7. günlerde atışlar yapıldı ve kontrol grubuna da plasebo uygulandı. 14. günde her iki grupta inguinal bölgeden alınan yağ greftleri küçük parçalara ayrıldıktan sonra 1 cc olacak şekilde standardize edildi. Hazırlanan greftler frontal bölgede belirlenen alana 14 gauge'luk intraket ile verildi. Kontrol ve deney grubuna yerleştirilen yağ greftlerinin belirli periyotlarda nasıl hacimsel değişim gösterdiğinin takibini yapmak ve sakrifikasyona kadar hacimsel parametre elde edebilmek amacıyla 4., 6., 8., 10. ve 12. haftalarda bilgisayarlı tomografi ile görüntülemeler yapıldı. 12. haftada çalışma sonlandırıldı. Frontal bölgeden çıkartılan yağ greftlerinin hassas terazi aracılığı ile ağırlığı ve taşma yöntemi ile hacimsel verileri ölçüldü. Yağ grefti örnekleri histomorfolojik ve immünohistokimyasal yöntem ile iki patolog tarafından kör olarak ışık mikroskobunda değerlendirildi. İmmünohistokimyasal berliteç olarak CD34 ve perilipin immün boyaları kullanıldı. Kronik inflamasyon, fibrozis, yağ nekrozu, makrokist, mikrokist, yabancı cisim reaksiyonu, yaşayan adiposit sayısı, kök hücre sayısı ve damar sayısı başlıkları altında semikantitatif olarak 0(yok), 1(hafif), 2(orta), 3(şiddetli) şeklinde skorlandı. Deney sonunda deney grubunun makroskopik hacim ve ağırlık ölçümlerinde, radyolojik hacim takiplerinde kontrol grubuna göre daha az kayıp yaşadığı tespit edildi. Histopatolojik incelemede iki grup arasında istatistiki olarak anlamlı fark tespit edilmedi. Bu çalışmada yağ grefti uygulaması öncesi yapılmış olan HIFU uygulamasının yağ grefti sağ kalımına olumsuz etkisi olmadığı hatta yağ grefti yaşayabilirliğini arttırdığı gözlemlenmiştir.

Adipoz dokuGref yaşamasıHayvan deneyleri+5
Atakan Meriç Kahraman
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda göğüs ön duvarına verilen radyoterapinin stromal vasküler fraksiyon enjekte edilen latissimus dorsi kası üzerine etkisi

Amaç: Toraks bölgesinin rekonstrüksiyonunda latissimus dorsi kas flebi uzun zamandır kullanılmaktadır. Yara yatağının enfektif olması, onkolojik süreçlerden sonra bu bölgeye verilen radyoterapi bu kas flebini kullanırken karşılaşılabilecek zorluklardan birkaçını oluşturmaktadır. Özellikle radyoterapinin olumsuz lokal yan etkilerini gidermek ve yara iyileşmesine yardımcı olmak adına birçok tedavi stratejisi sunulmasına rağmen; kesin bir tedavi modalitesi bulunmamaktadır. Mezenkimal kök hücreler trofik faktörler salgılayarak yara iyileşmesini ve doku rejenerasyonunu indükleyen bağ dokunun temel yapıtaşlarından biridir. Çalışmamızda mezenkimal kök hücreden zengin stromal vasküler fraksiyon latissimus dorsi kasına enjekte edilerek; radyoterapinin latissimus dorsi kas flebi üzerinde oluşturabileceği yan etkilerdeki değişikliği histopatolojik ve elektrofizyolojik olarak araştırmayı hedefledik. Materyal ve Metot: Bu çalışma, her grupta 10 (n=10) sıçan olmak üzere 3 grup oluşturularak 30 adet sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Sıçanların omentum yağ dokusu alınarak Histoloji Anabilim Dalı tarafından mezenkimal kök hücreden zengin stromal vasküler fraksiyon hücresel pelleti elde edildi. Bu hücresel pellet cerrahi ekip tarafından göğüs ön duvarına getirilen latissimus dorsi kasına homojen olarak intramusküler enjekte edildi. Grup I: Göğüs ön duvarındaki cilt altı poşa nörovasküler bağlantısı korunan latissimus dorsi kası transpoze edildi; Grup II: Göğüs ön duvarındaki cilt altı poşa nörovasküler bağlantısı korunarak transpoze edilen latissimus dorsi kasına; transpoze edildikten 10 gün sonra tek fraksiyonda 20 Gy'lik eksternal radyoterapi uygulandı; Grup III: Göğüs ön duvarındaki cilt altı poşa nörovasküler bağlantısı korunarak transpoze getirilen latissimus dorsi kasına stromal vasküler fraksiyon enjekte edildi. Bu işlemden 10 gün sonra tek fraksiyonda 20 Gy'lik eksternal radyoterapi uygulandı. Cerrahi işlemleri takip eden 3. ayda her üç grubun transpoze edilen latissimus dorsi kaslarının EMG testi ile ampitüd ve latans parametreleri hesaplandı. Sıçanlar sakrifiye edildikten sonra göğüs ön duvarına getirilen latissimus dorsi kasından alınan örnekler histopatolojik incelemelerle değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan ratlara uygulanan işlemler sonrası EMG'de latans ve amplitüd parametreleri değerlendirildi. Grup I ratlara ait latans ortanca değeri 1,09 (0,96-1,35), Grup II 1,05 (0,91-1,45), Grup III 1,08 (0,81-1,59) olarak belirlendi. Grup I ratlara ait amplitüd ortanca değeri 7,14 (2,49-11,55), Grup II 3,65 (2,12-16,20), Grup III 7,10 (2,60-22,96) olarak belirlendi EMG sonuçlarının Grup I ve Grup II arasında dağılımı istatistiksel olarak benzer tespit edildi (p>0,05). EMG parametrelerinin Grup II ve Grup III arasında dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Histopatolojik parametrelerin grup içindeki ortalamaları ele alınarak gerçekleştirilen karşılaştırmalarda atrofi ve fibrozis derecesi Grup I'de Grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük belirlendi (p değerleri sırasıyla; p=0,019; p=0,015). Grup I ve Grup II arasında vaskülarizasyon, yağlı değişiklik, inflamasyon verilerinin dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Grup III'te Grup II'ye göre atrofi ve fibrozis derecesi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük belirlendi (p değerleri sırasıyla; p=0,007; p=0,029). Grup II ve Grup III arasında vaskülarizasyon, yağlı değişiklik, inflamasyon verilerinin dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Sonuç: Bu çalışmada deneysel model üzerinde stromal vasküler fraksiyon enjekte edilen latissimus dorsi kasının radyoterapinin oluşturduğu atrofi ve fibrozis histopatolojik parametreleri açısından etkinliğinin arttığını gösterdik. Göğüs ön duvarı yumuşak doku rekonstrüksiyonunda stromal vasküler fraksiyon klinik uygulanmasının radyoterapinin oluşturabileceği yan etkilerin azaltılması üzerine olumlu katkıları ileri araştırmalarla desteklenebilir.

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikGöğüs+7
Arda Soylu
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metilkobalamin ve takrolimus içeren Polikaprolakton (PCL) nanofiberlerin periferik sinir rejenerasyonuna etkilerinin karşılaştırılması

Periferik sinir yaralanmaları sık görülen; etkilenen hasta grubunda, duyusal ve motor fonksiyonlarda kayba neden olabilen bir durumdur. Kusursuz yapılan cerrahiler sonrasında bile motor ve duyusal fonksiyonlarda tatmin edici sonuçlara ulaşılamayabilir. Periferik sinir yaralanmalarının tam olarak iyileşmemesi genellikle etkilenen uzuvlarda uyuşma, kronik ağrı , duyusal ve/veya motor fonksiyonlarda azalma gibi birçok olumsuz sonuca yol açmakta ve bu nedenlerle periferik sinir yaralanmaları dünya çapında bir klinik sorun teşkil etmektedir. Tam anlamıyla başarılı olarak uygulanabilecek farmakolojik ajanın bulunması için güncel araştırmalar bu yöne doğru evrilmiştir. Bu araştırmalardan bir tanesi de nanoteknoloji ve bu yöntemle üretilen nanomateryallerdir. Çalışmamızda periferik sinir rejenerasyonuna farklı mekanizmalar üzerinden katkı yapan metilkobalamin ve takrolimus içeren nanofiber sinir sargılarının etkilerinin karşılaştırılaştırılması amaçlanmıştır. Her grupta 8'er adet sıçan olacak şekilde 6 grup oluşturularak işlemler gerçekleştirildi. Tüm gruplarda anestezi altında sıçanların sol siyatik siniri dorsal yaklaşım ile eksplore edildi ve Grup 1 hariç diğer tüm gruplarda sol siyatik trifurkasyonunun 1 cm proximalinde mikroskop altında mikromakas ile tam kat düz kesi yapıldı. Kesi sonrası aynı seansta siyatik sinir 9/0 nylon dikişler ile epinöral onarım yapılarak koaptasyon sağlandı. Grup 2 için sadece epinöral onarım yapıldı. Grup 3 için epinöral onarım hattı etrafına elektro-eğirme yöntemi ile üretilen PCL sinir sargısı sarıldı. Grup 4 için epinöral onarım hattı etrafına içerisinde Metilkobalamin bulunan, Grup 5 için Takrolimus bulunduran, Grup 6 için hem Metilkobalamin hem de Takrolimus bulunduran PCL nanofiber sinir sargıları sarıldı. Sıçanlar 8 hafta süre ile takip edildi. Sıçanlar sakrifiye edilmeden önce fonksiyonel değerlendirme için yürüme testi ve elektrofizyolojik değerlendirmeler yapıldı. Sakrifikasyon anestezi altında gerçekleştirildikten sonra sol siyatik sinirden örnek alınarak histopatolojik inceleme yapıldı. Bilateral gastroknemius kasları origo-insersiyolarından ayrılarak hassas laboratuvar terazisi ağırlıkları ölçüldü ve gastroknemius kas ağırlık indeksi hesaplandı. 8. hafta sonunda yapılan değerlendirmelerde siyatik sinirde tam kat kesi yapılarak cerrahi işlem uygulanan gruplar arasında en iyi SFI değeri Grup 4'te bulundu. Siyatik sinirde tam kat kesi yapılarak cerrahi işlem uygulanan gruplar arasında sham grubuna en yakın, en iyi gastroknemius kas ağırlık indeksi değerleri Grup 4 ve 5 'te bulundu. Grup 4 ve 5 arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.600). Grup 1'den Grup 6'ya sırasıyla ortalama latans süreleri; 1,42±0,13 , 2,15±0,47 , 1,83±0,22 ,1,63±0,22 , 1,74±0,25 , 1,82±0,16 ms olarak bulundu. Grup 1'den Grup 6'ya sırasıyla ortalama amplitüd değerleri; 11,91±2,30 , 3,59±0,76 , 4,86±3,71 , 9,27±2,41 , 7,75±2,51 , 5,62±3,37 mV olarak bulundu. Histopatolojik değerlendirmede ortalama fibrozis değeri Grup 5'te en düşük olarak bulundu. İnflamasyona bakıldığında Grup 5 ve 6'da diğer gruplara göre daha az inflamasyon görüldü. Grup 4 ve 5'te aksonal dejenerasyon derecesi %50'den fazla olan sıçan görülmedi. Ortalama vaskülarizasyon değerinin en yüksek Grup 3'te olduğu ve Grup 4,5 ve 6'nın da benzer vaskülarizasyon değerlerine sahip olduğu görüldü. Gruplar mm2 'deki aksonal yoğunluk açısından karşılaştırıldığında en fazla ortalama akson sayısının Grup 5'te olduğu görüldü. Fasiküler organizasyon bozukluğunun siyatik sinire tam kat kesi yapılarak cerrahi işlem uygulanan gruplar arasında en az Grup 4'te olduğu görüldü. Grup 4'te %50 fazla fasiküler organizasyon bozukluğu bulunan sıçan görülmedi. Sonuç olarak hem metilkobalamin hem takrolimus içeren nanofiber sinir sargılarının ayrı ayrı kullanıldığında fonksiyonel ve histopatolojik olarak sinir rejenerasyonuna olumlu katkıda bulunduğu görüldü. İki ajan fonksiyonel ve histopatolojik olarak karşılaştırıldığında sinir rejenerasyonu açısından birbirlerine belirgin üstünlüğü olmadığı görüldü. Metilkobalamin ve takrolimusun birlikte kullanımının sinir rejenerasyonu üzerinde sinerjistik bir etki yaratmadığı ve sinir iyileşmesi için olumlu katkıları bulunmasına karşın istatistiksel olarak anlamlı fark oluşturmadığı gözlemlendi.

Cerrahi-plastikMetilkobalaminNanolif+5
Mahmut Tekecik
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aselüler matriks, nanofiber polilaktik asit ve aselüler matriks içeren nanofiber polilaktik asitin silikonlarda kapsül kontraktürü üzerine etkisi ve bu etkilerin karşılaştırılması

GİRİŞ: Estetik meme büyütme ve implant bazlı meme rekonstrüksiyonunun gün geçtikçe yaygınlaşması bu operasyonların getirdiği komplikasyonları yönetme zorunluluğunu da beraberinde getirmiştir. İmplant etrafında oluşan kapsül yapısının patolojik bir şekilde kontrakte olması ağrı, şekil bozukluğu ile kendini gösterebilir ve tekrar operasyon endikasyonu yaratabilir. Kapsül kontraktürünün azaltmak için biyolojik meshler yaygın olarak kullanılmaktadır. AMAÇ: Giderek yaygınlaşan biyolojik mesh kullanımında dermal komponentli aselüler matrikslerin maliyeti fazla olduğu için dermal komponentten üretilmeyen aselüler matriksler maliyet etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Biz de çalışmamızda koyun mide submukozasından üretilen aselüler dermal matriks olan Endoformun etkinliğini çalışmak bu etkinliği sentetik mesh olan polilaktik asit (PLA) ile karşılaştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Her grupta 7 rat olacak şekilde 4 grup 28 rat üzerinde çalışma yapıldı. Ratların dorsal bölgelerine kas altı silikonlar yerleştirildi. 1. grupta sadece silikon, 2. grupta PLA ile sarılı silikon, 3. grupta aselüler matriks ile sarılı silikon ve 4. Grupta ise aselüler matriks yüklü PLA ile sarılı silikon kullanıldı. Operasyon sonrası ratlar 8 hafta boyunca eşit ve optimal şartlar altında takip edildikten sonra tekrar operasyona alınıp cilt, kapsül ve silikon enblok şekilde eksize edilerek histopatolojik incelemeye gönderildi. BULGULAR: Grup 2'de Grup 1'e göre istatistiksel olarak daha yüksek oranda orta-belirgin derece fibrozis olduğu belirlendi (p=0,015). Grup 1 ve Grup 3 arasında inflamasyon, granülasyon dokusu, anjiogenez, fibrozis ve yabancı cisim reaksiyonu sonuçlarının dağılımında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark belirlenmedi (p>0,05). Grup 2'de Grup 3'e göre granülasyon dokusu daha yüksek oranda tespit edildi (p=0,029). Grup 2'de Grup 3'e göre istatistiki olarak anlamlı düzeyde daha yüksek oranda orta-belirgin derece fibrozis, orta-belirgin derece yabancı cisim reaksiyonu olduğu belirlendi (p=0,005). Grup 1 ratlarda kapsül kalınlığının Grup 3 ve Grup 4 ratlardaki sonuçlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu belirlendi (p=0,006). Grup 3 ratlarda kapsül kalınlığının Grup 4 ratlardaki sonuçlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu belirlendi (p=0,042). SONUÇ: PLA'nın fibrozisi arttırdığı, aselüler matriksin kapsül kalınlığını arttırdığı ve PLA'nın aselüler matrikse göre fibrozis, granülasyon dokusu ve yabancı cisim reaksiyonunu arttırdığını gördük. Aselüler matriksin, yara iyileşmesine anjiogenezi arttırarak inflamasyon oranını ve granülasyon dokusunu düşürerek etkili olabileceğini fakat yabancı cisim reaksiyonunu ve fibrozisi azaltmadığı için kapsül üzerine etkili olmadığı kanaatindeyiz.

Aselüler matriksCerrahi-plastikKapsüller+7
Pınar Öztürk
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Stromal vasküler fraksiyonun kapsül kontraktürüne etkisinin rat modelinde gösterilmesi

Sıklıkla meme büyütme amacıyla kullanılan silikon protezlerin en sık görülen yan etkisi kapsül kontraktürüdür. Meme büyütme uygulanan hastaların yaklaşık yüzde 20'si ilerleyen zamanlar içerisinde kapsül kontraktürü nedeniyle tekrar ameliyat edilmektedirler. Patofizyolojisi tam olarak anlaşılmasa da kapsül kontraktürünün koyulan yabancı cisime verilen normal enflamasyon ve fibrozis yanıtında bir aşırılık nedeniyle oluştuğu bilinmektedir. Kapsül kontraktürünü engellemek amacıyla günümüze kadar çok fazla sayıda araştırma yapılmıştır. Hyalüronik asit enjeksiyonu, nanofat enjeksiyonu, antienflamtuar ajanların kullanımı ve botoks enjeksiyonu bunların başlıcalarındandır. Çalışmamızda rejeneratif tıpta güncel olan; yara iyileşmesini ve skar kalitesi arttırıcı, rejeratif, antiaging özellikleri ile plastik cerrahide sıklıkla kullanılmaya başlanan stromal vasküler fraksiyon(SVF)'nin bilinen antienflamatuar özellikleri sebebiyle kapsül kontraktürüne etkisi olabileceği düşünüldü. Çalışmada ortalama ağırlıkları 240+-25 gr olan 30 adet Wistar – Albino tipi rat kullanıldı. Hayvanlar pleksiglas kafeslerde muhafaza edilerek ve her kafese en fazla 4 hayvan konularak bakımları yapıldı. Hayvanlar penceresiz odalarda sıcaklık (22 ± 2°C) ve ışık (07.00-21.00 arasında 14 saat aydınlık ve 21.00-07.00 arasında 10 saat karanlık periyodu) ortamında takibi yapılarak tutuldu. Tüm ratlar deney öncesi ve deney süresince standart laboratuar yemi ile beslendi. Ratlar rastgele 3 gruba n:10 kontrol, n:10 kimyasal (enzimatik) svf eldesi, ve n:10 mekanik (non-enzimatik) svf eldesi grubları olacak şekilde ayrıldı. Tüm ratların panniculus carnosus kası altı planda hazırlanan poşa 1.5x1.5 cm2 büyüklüğünde kesilmiş silikon materyal yerleştirildi. Aynı cerrahi seansta aynı deney grubu inguinal bölgesinden elde edilen yağ dokudan elde edilen SVF'ler aynı deney grubuna uygulandı. Materyal çevresinden çizilen dairede 4 kadran belirlenerek standart olarak tüm gruba bu 4 kadrana 0.1 cc SVF panniculus carnosus tabaksı içerisine verildi. 12 haftalık takip sürecinin sonucunda ötenazi uygulanan ratların sırt bölgesinden yapılan uygun insizyonla implant, kapsül ve sırt cildi kompozit olarak eksize edildi ve kapsül dokusuyle birlikte cilt dokusu cerrahi diseksiyon ile ayrılarak histopatolojik inceleme için patolojiye gönderildi. Histopatolojik incelemede, inflamasyon, granülasyon dokusu, anjiyogenez, yabancı cisim reaksiyonu ve fibrozis değerlendirildi. Her bir parametre için kontrol ve deney grupları karşılaştırıldı. Kimyasal svf grubunda belirgin inflamasyon varlığı, granülasyon dokusu varlığı ve anjiyogenez oranı kontrol ve mekanik svf gruplarından anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti. Kontrol ve mekanik svf grupları arasında belirgin inflamasyon varlığı, granülasyon dokusu varlığı ve anjigonez oranı açısından istatistiki olarak anlamlı (p>0.05) farklılık gösterilemedi. Fibrozis ve yabancı cisim reaksiyonu açısından üç grupta da benzer sonuçlar mevcuttu. Kimyasal svf grubunda inflamasyon, granülasyon dokusu ve anjiyogenezin yoğun olarak bulunması kollajenaza konak dokunun reaksiyonu olarak düşünülebilir. Kimyasal yöntemle elde edilen svfnin, anjiogenezi ve granülasyonu arttırarak yara iyileşmesinde etkili olabileceğini ancak kapsül kontraktürünü önlemede mekanik yönteme göre inflamasyonu arttırması nedeniyle dezavantajlı olduğunu düşünmekteyiz. Kimyasal elde yönteminde kullanılan kollajenazın konak dokuda reaksiyona sebep olması artmış enflamasyonla sonuçlanmış olabilir. Mekanik svf grubunda inflamasyon açısından kontrol grubuna kıyasla anlamlı fark çıkmaması ise stromal vasküler fraksiyon içerisindeki kök hücrelerinin greft olarak tutması sırasında zaten hipoksik şartlardaki implant çevresinden olumsuz etkilenmesi nedeniyle olabilir. Biz bu sonuçlara göre implant çevresine mekanik ya da enzimatik svf uygulmasının kapsül kontraktürünü tek başına önlemeyeceğini ortaya koyduk. Ancak periprostetik hipoksiye rağmen tıpkı yağ grefti gibi svf içerisinde de yaşayan hücreler olacaktır. Bu hücrelerin arttırılmasına yönelik çalışmalar gelecekte planlabilir. Çalışmamız bu anlamda bir öncü olmuştur.

Erdem Zuhal
Balıkesir University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat epigastrik arter flebinde juglans regia(ceviz yaprağı) özütünün iskemi reperfüzyon hasarına etkisi

Giriş ve Amaç: Rekonstrüktif cerrahi, doğuştan ya da sonradan gelişen doku kayıplarının fonksiyonel ve estetik olarak onarılmasını amaçlayan bir alandır. Bu cerrahide kullanılan flepler, kendi damar pedikülleriyle taşındıkları için büyük doku defektlerinde önemli bir tedavi seçeneği sunar. Ancak flep cerrahisinde en sık karşılaşılan sorunlardan biri, operasyon sırasında gelişen iskemi-reperfüzyon (İ/R) hasarıdır. Reperfüzyonla birlikte artan serbest radikaller ve inflamasyon, flep nekrozuna neden olabilir. Bu çalışmada, Juglans regia (ceviz yaprağı) özütünün antioksidan ve antiinflamatuar etkileriyle rat inferior epigastrik arter flebinde oluşan İ/R hasa karşı koruyucu rolü araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma Wilson albino tipi ratlar üzerinde yapılmıştır. Denekler kontrol, İ/R, ve Juglans regia uygulamagruplarına ayrılmıştır. Bitki özütü, uygun ekstraksiyon protokolüyle hazırlanarak belirlenen dozlarda uygulanmıştır. Ratlarda inferior epigastrik arter pediküllü flep modeli oluşturulmuş; flepler iskemiye maruz bırakılıp reperfüze edilmiştir. Makroskopik olarak flep yaşam alanı hesaplanmış; histopatolojik olarak nötrofil infiltrasyonu ve damar çapı değişiklikleri incelenmiştir. Biyokimyasal parametreler arasında MDA, MPO, SOD ve GPx düzeyleri ölçülmüş; SOD, iNOS, COX-2 ve MMP-1 genlerinin mRNA ekspresyonu qPCR ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizlerde p < 0.05 anlamlılık düzeyi kabul edilmiştir. Bulgular: Juglans Regia özütü uygulanan gruplarda flep yaşam alanı belirgin biçimde artmıştır (p<0.001). Histopatolojik olarak nötrofil infiltrasyonu azalmış (p<0.001) ve damar çapı tedavi grubunda azaldığı görülmüştür. Biyokimyasal: MDA düzeyleri tedavi grubunda göre anlamlı azalma göstermiştir (p< 0.001), MPO düzeyleri de azalmıştır (p<0.001), SOD ve GPx aktiviteleri artmıştır (p < 0.001). Gen ekspresyon analizlerinde tedavi grubunda SOD geninde anlamlı artış (p<0.001), iNOS ve COX-2 genlerinde anlamlı azalma (p<0.001) saptanırken, MMP-1 gen ekspresyonunun tedavi grubunda arttığı (p<0.001) belirlenmiştir. Hücre kültürü analizlerinde özütün uygun dozlarda sitotoksik etki göstermediği (p> 0.05) tespit edilmiştir. Bu sonuçlar, Juglans regia özütünün oksidatif stres ve inflamatuvar yanıt üzerinde koruyucu etkiler oluşturduğunu göstermektedir. Sonuçlar: Bu çalışma, Juglans regia (ceviz yaprağı) özütünün güçlü antioksidan özellikleri sayesinde İ/R hasarına karşı koruyucu etki oluşturduğunu ortaya koymuştur. Özüt uygulaması, oksidatif stres belirteçlerini azaltmış, flep canlılığını artırmış ve doku iyileşmesini desteklemiştir. Bununla birlikte MMP-1 ekspresyonundaki artış, doku yeniden yapılanmasının özüt etkisiyle uyarılabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak Juglans regia özütü, rekonstrüktif cerrahide flep viyabilitesini destekleyici doğal bir ajan olarak potansiyel taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Juglans regia, iskemi-reperfüzyon hasarı, antioksidan, flep canlılığı, rekonstrüktif cerrahi

Harun Özügül
Balıkesir University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda sugammadeksin random dolaşım paternli fleplerde flep perfüzyonu ve yaşayabilirliği üzerine etkisi

Amaç: Flep cerrahisi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi'nin en önemli tedavi basamağıdır. Flep cerrahisinde en önemli komplikasyon doku iskemisine bağlı nekrozdur. Çok sayıda deneysel çalışmalar ile doku nekrozunu artıran ve azaltan parametreler araştırılmıştır. Sugammadeks anestezi uygulamasına göreceli olarak daha güncel olarak giriş yapmış bir kimyasaldır. Sugammadeksin ana fonksiyonu cerrahi operasyonlar sırasında başka ilaçlar ile sağlanan kas gevşemesi durumunu geri döndürmek ve hastanın kas felci durumunu sonlandırmaktır. Floresan görüntüleme temeline dayanan indosiyanin anjiyografisi 21. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Flep perfüzyonunun intraoperatif ve postoperatif dönemde değerlendirilmesini sağlayan bu yöntemde indosiyanin yeşili boyası kullanılmaktadır. Bu deneysel çalışmada, random paternle beslenen dorsal fleplerde sugammadeksin flep perfüzyonu ve yaşayabilirliği üzerine etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 36 adet sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar deney grubu, pozitif kontrol grubu ve negatif kontrol grubu olmak üzere randomize çift kör şekilde 3 gruba ayrılmıştır. Tüm sıçanlara intravenöz yoldan ilaç ve indosiyanin boyası vermek amacıyla preoperatif dönemde juguler kateter yerleştirilmiştir. Deney günü deneklerin sırt bölgesinden standardize edilmiş olarak 9 x 3 cm boyutlarında kaudal pediküllü dorsal flepler eleve edilmiş, arka plan olarak tabana uygun boyutlarda aliminyum folyo yerleştirilmiş ve flepler her denekte benzer sayıda olacak şekilde ipek sütürler ile eski yerlerine iade edilmiştir. Ardından deney grubundaki sıçanlara intravenöz yoldan 100 mg/kg dozda sugammadeks, pozitif kontrol grubundaki sıçanlara intravenöz yoldan 0,1 mg/kg dozda neostigmin uygulanmıştır. Negatif kontrol grubuna ise yine intravenöz yoldan aynı hacimde serum fizyolojik uygulanmıştır. Deney düzeneğinde kullanılacak ilaçlar deneklere 0. dakika ölçümü öncesinde olmak üzere toplamda 1 defa uygulanmıştır. Devamında indosiyanin yeşili anjiografisi kullanılarak fleplerin perfüzyonu ilaçların yapıldığı andan itibaren 0. dakikada, 20. dakikada, 30. dakikada ve 7. günlerde değerlendirilmiştir. Tüm fleplerin 7. günde fotoğraf makinesi kullanılarak fotoğraf görüntüleri elde edilmiştir. Ardından tüm gruplarda fotoğraf makinesiyle ve indosiyanin yeşili anjiyografisiyle elde edilen bütün görseller incelenmiş ve tüm görüntülerde Image J v1.0 programı kullanılarak nekroz hesaplamaları yapılmıştır. Ayrıca SPY cihazı ve SPY-Q programı kullanılarak dorsal fleplerdeki floresans yoğunlukları, floresans dolum hızları ve fleplerin akım hızları da incelenmiştir. Tüm flepler 7. gün ölçümleri sonrasında yapılan ötanaziyi takiben geniş sınırlarla tamamen eksize edilmiş ve histopatolojik incelemeye gönderilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada ülser, nekroz, PMNL, MNHİ, ödem, kollajen yoğunluğu, fibroblast poliferasyonu ve neovasküler yoğunluk düzeyleri her üç grupta da birbirine benzer çıkmıştır ve gruplar arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı değildir. (p>0.05) Bu bakımdan, genel değerlendirmede sugammadeksin SF verilen negatif kontrol grubu ve neostigmin verilen pozitif kontrol grubu ile dorsal flep doku histopatolojisine benzer şekilde etki gösterdiği görülmektedir. Negatif kontrol, pozitif kontrol ve deney grubu arasında maksimum dolum hızları ve maksimum dolum hızı yüzdeleri; beşinci saniye hızları; Ingress, Ingress rate ve Ingress rate yüzdeleri; SPY nekroz değerleri ve fotoğraf nekroz değerleri açısından anlamlı fark bulunmamaktadır (p>0.05). Sonuç: Sugammadeksin flep histopatolojisine olumsuz bir etkisinin olduğu söylenememektedir. Ancak bu çalışmada sabit ve tek bir sugammadeks dozu kullanıldığından doz bağımlı toksisite açısından yorum yapılamamaktadır. Kontrol, neostigmin ve sugammadeks grupları arasındaki farkların 0. dakikada, 20. dakikada, 30. dakikada ve 7. günde anlamlı olmaması, sugammadeksin dokuların yapısına veya dorsal fleplerin kan dolaşımına herhangi bir zararının olmadığını ve dolayısı ile de sugammadeksin flep cerrahisinde kullanımının güvenli olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: dorsal flep, indosiyanin yeşili, nekroz, neostigmin, sugammadeks

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikNekroz+5
Arda Özdemir
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

"Liposuction" ameliyatının hastaların postoperatif dönemdeki karaciğer fonksiyon testlerine etkisi

Amaç: "Liposuction" hem tedavi hem de estetik amaçla uygulanabilen bir ameliyattır. Dünya genelinde en çok uygulanan estetik ameliyatlar arasında yer almaktadır. Hedeflenen vücut bölgesine özel bir solüsyon infiltre edilerek gerçekleştirilen ameliyatın birçok komplikasyonu bulunmaktadır. Bu çalışmamızın amacı "liposuction" ameliyatı geçiren hastalarda yapılan işlemin hastaların ameliyat sonrası dönemdeki karaciğer fonksiyonları üzerine olan etkisinin incelenmesidir. Ortaya çıkan veriler neticesinde "liposuction" ameliyatının karaciğer fonksiyon testleri üzerine olan etkisi hakkında nicel sonuçlar elde edilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma retrospektif olarak gerçekleştirildi ve kriterlere uyan 33 hastanın preop ve postop ALT(Alanin Aminotransferaz), AST(Aspartat Aminotransferaz), ALP(Alkalen fosfataz) ve GGT(Gama glutamil transferaz) enzim testleri ile hastalara ameliyat sırasında infiltre edilen solüsyon miktarları değerlendirildi. Ameliyat sırasında "liposuction" hedeflenen alana infiltre edilen solüsyonun içeriğini ringer laktat çözeltisi, epinefrin ve lidokain solüsyonları oluşturur. Tüm hastalarda kullanılan solüsyonların içeriği aynı olup solüsyon miktarları farklıdır. Hastalardan ameliyat öncesi ve sonrası 1. günde alınan serum kan örneklerinin laboratuvar sonuçları incelendi ve karşılaştırıldı. Elde edilen sonuçlar SPSS(Statistical Package for Social Sciences) programı ile değerlendirilerek çalışmanın istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Çalışma sonucunda hastalara infiltre edilen solüsyon miktarıyla serum ALT düzeyindeki değişimin korele olduğu saptandı. Ayrıca enzim düzeylerinde meydana gelen preop ve postop değişimlerin istatistiksel olarak anlamlı olduğu gözlendi. Tüm enzimlerin postop serum düzeylerinin normal sınırlar içerisinde kaldığı tespit edildi. Wilcoxon testi sonucu elde edilen verilerde tüm enzimler (GGT, ALP, AST, ALT) bakımından işlem öncesi ve sonrası arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptandı (p<0,001, p=0,001, p=0,02, p=0,009). Sonuç: Değerlendirilen hastalar içerisinde miktar olarak infiltre edilen maksimum solüsyon miktarı 5000 ml olup hastalarda serum enzim düzeyleri ameliyat sonrasında değişmiş olmasına rağmen değişim düzeyleri normal serum düzeyleri seviyesinde kaldı. Elimizdeki veriler ışığında 5000 ml'ye kadar solüsyon infiltrasyonu ile birlikte uygulanan "liposuction" ameliyatının hastaların karaciğer fonksiyon testlerinde belirgin ve negatif değişimlere yol açmadığı tespit edildi. Anahtar Sözcükler: Adipoz doku, İnfiltrasyon, KCFT, "Liposuction", Tümesan solüsyonu

Adipoz dokuCerrahiKaraciğer fonksiyon testleri+3
İlkay Şamil Beydilli
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan alt ekstremite akut iskemi reperfüzyon modelinde CORM-3 molekülünün etkilerinin gingko biloba, N-asetilsistein ve pentoksifilin ile karşılaştırılması

Sıçan alt ekstremite akut iskemi reperfüzyon modelinde CORM-3 molekülünün etkilerinin Gingko biloba, N- Asetilsistein ve Pentoksifilin ile karşılaştırılması Amaç: İskemi, çeşitli nedenlerden dolayı dokulara ulaşan kan akımının azalması ya da sağlanamamasıdır. Akut ekstremite iskemisi, yüksek morbidite, mortalite ve maliyetler içeren bilinen en yaygın periferik vasküler acil durumlardan birisidir. Reperfüzyon ise iskemik dokuya kan akımının yeniden sağlanmasıdır. Ekstremitelerde oluşan akut iskemi-reperfüzyon hasarında, iskelet kasları özel bir öneme sahiptir. Bu çalışmada, alt ekstremite akut iskemi-reperfüzyon hasarı modelinde CORM-3 molekülünün ortaya çıkardığı etkiler; Ginkgo biloba Ekstresi, N-Asetilsistein ve Pentoksifilin ilaçlarının ortaya çıkardığı etkiler ile karşılaştırmaktır. Yöntem: Çalışmada 56 adet Sprague- Dawley cinsi sıçan her bir grupta 8 sıçan olacak şekilde 7 farklı gruba ayrıldı. Grup 1 kontrol grubu olarak planlandı, Grup 2-3-4- 5-6 ise iskemi-reperfüzyon grupları olarak planlanıp, başlangıçta turnike ile 4 saat iskemi yapıldı. Ekstremitenin en distalinden yani ayak parmaklarından başlanarak sarılan Esmarch bandaj trokanter majör hizasında sonlandırıldıktan sonra kilitli kablo bağı eşit bir şekilde sağ alt ekstremitede kilitlenip, istenilen iskemi modelinin oluşması sağlandı. Grup 1 ve 2 ye herhangi bir enjeksiyon yapılmadı; Grup 3-4-5-6'ya ise 4 saatin sonunda turnike açılmadan sırasıyla CORM-3, Gingko biloba, N- Asetilsistein ve Pentoksifilin intraperitoneal olarak enjekte edildi. Grup 7 ye ise CORM-3 molekülünün proflaktik etkisini de değerlendirmek amacıyla turnike ile iskemi-reperfüzyon hasarı oluşturulmadan yaklaşık 1 saat önce, intraperitoneal ilaç enjeksiyonu yapılıp, yine turnike ile 4 saat iskemi yapıldı. Sonuçlar biyokimyasal, videoanjiyografik ve patolojik kritelere göre incelendi. Bulgular: Biyokimyasal incelemelerde; Grup 2 yani I/R grubunda CK ve myoglobin değerlerinin ortalaması 22.621,00 ve 305,19 U/L ve her iki enzim ölçümü için de G7- G2 arasında (p<0,001) olmak üzere anlamlı derece fark vardı. LDH enzim değerleri ortalamasına bakıldığında tedavi ajanlarının kullanıldığı tüm gruplarda LDH değeri Grup 2' den daha düşüktü; fakat istatistiksel olarak aralarında anlamlı fark yoktu. Videoanjiografik incelemelerde; iskemi yapılmayan Grup 1 haricinde tüm gruplarda sağ/sol perfüzyon dağılımları açısından anlamlı düzeyde fark vardı. Sağ/sol ekstremite proksimali ve middle bölgesi sonuçları değerlendirildiğinde; G2 ile G3, G6 ve G7 arasında anlamlı fark vardı. Sağ/sol ekstremite distali değerlendirildiğinde ise; iskemi yapılmayan ekstremitede G2 ile G3,G6 ve G7 arasında anlamlı fark mevcut iken, iskemi yapılan ekstremitede G2 ile G3 ve G7 arasında anlamlı fark mevcuttu. Patolojik incelemelerde ise tüm kriterlerde G7 ile G2 arasında anlamlı fark mevcuttu. Sonuç: Ekstremitelerin iskemik koşullandırılmasıyla iskemi yapılan ekstremitenin orta ve küçük çaplı damar anjiyozomlarında, iskemi yapılmayan ekstremitenin ise büyük, orta ve küçük damar anjiyozomlarında perfüzyon artışı olur. CORM-3 molekülü hem proflaktik hem terapötik dozlarda büyük, orta ve küçük çaplı damar anjiyozomlarında perfüzyonu artırırken; pentoksifilin molekülü terapötik dozlarda büyük ve orta çaplı damar anjiyozomlarında perfüzyonu artırır. Anahtar kelimeler : CORM-3, İskemi reperfüzyon hasarı, Gingko biloba, NAsetilsistein (NAC), Pentoksifilin

Alt ekstremiteGinkgo bilobaHayvan deneyleri+6
Harun Karaduman
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik ayak hastalarında distal bazlı sural arter flebinin cerrahi geciktirme (delay) uygulaması öncesi ve sonrası perforatör çapının değerlendirilmesi

Bu retrospektif çalışmada diyabetik hastalarda distal bazlı sural arter flebinin cerrahi geciktirme uygulaması ile perforatör çapını araştırdık. Çalışmaya 10 hasta dahil edildi ve 10 hastaya cerrahi geciktirme işlemi öncesi ve işlemden en az 3 hafta sonra çekilen alt ekstremite BT Anjiografilerini değerlendirdik. Çalışmaya 53 – 77 yaş aralığında, diyabetik ayak hastalğı mevcut, 8 erkek ve 2 kadın hasta dahil edildi. Yara kapatma açısından distal bazlı sural arter flebinin 2 seansta yapılmadığı hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bt Anjiografilerde distal bazlı sural arter flebinin en distal perforatörünün peroneal arterden çıktığı kısmın çapını ölçtük. Çalışmayı Temmuz 2019 – Temmuz 2022 tarihleri arasında hastanemizde yatan hastalar üzerinden planladık. Bu çalışmadan elde edilen bulgulara göre diyabetik ayak hastalarında distal bazlı sural arter flebinin cerrahi geciktirmeyle perforatör çapının arttığını gözlemledik. Bu tarz hastalarda cerrahi geciktirmeli flep güvenle kullanılabilir.

Cerrahi fleplerDiabetes mellitusDiabetik ayak+2
Necati Demir
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Jinekomasti hastalarında doku düzeyinde visfatin düzeylerinin histopatolojik incelenmesi

Amaç: Jinekomasti, erkeklerde meme dokusunun glandüler proliferasyonu ile karakterize bir durumdur. Literatürde yayınlanan çalışmalar ile jinekomasti prevalansının çok farklı olmasının nedeni, jinekomasti tanımı için meme boyutunda standart bir kriterin olmamasıdır. Visfatin, lenfositlerden salgılanan ve sitokin benzeri yeni molekül aramak için keşfedilmiştir. Pro-inflamatuar sitokindir. Obezite, diyabet, metabolik sendrom ile ilişkilendirilmiş olup birçok patolojik durumda incelenmiştir.

Bayım Cheche
Aydın Adnan Menderes University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Siyatik sinir hasarı oluşturulan sıçan modelinde omega 3 yağ asitlerinin sinir iyileşmesi üzerine etkisi

Sinir yaralanması sonrası gelişen epinöral ve ekstranöral skar dokusu oluşumu, periferik sinir cerrahisinin sonucunu olumsuz etkileyen en önemli faktörlerdendir. Cerrahi sonrası gelişen skar dokusu ve yapışıklıklar, sinir aksı boyunca ağrıya ve fonksiyonel kayba neden olmaktadır. Epinöral fibrozisi ve skar dokusu oluşumunu engellemeye yönelik birçok cerrahi yöntem, farmakolojik ajan ve kimyasal madde kullanılmıştır, fakat klinik uygulamalarında memnun edici sonuçlar alınamamıştır. Bu çalışmada, olgun sıçan modelinde sıçan siyatik sinirinde epinörektomi sonrasında omega 3 yağ asitlerinin epinöral skar dokusu ve adezyon oluşumu üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada, 16 adet Sprague-Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar 2 gruba ayrıldı. Birinci Grup (n:8) siyatik sinirinde 0.5 cm'lik çevresel epinörektomi uygulanıp herhangi bir tedavi verilmedi. İkinci grup (n:8) siyatik sinirinde 0.5cm'lik çevresel epinörektomi uygulanıp, 3 hafta boyunca günde bir kez 15mg/kg omega 3 orogastrik gavaj ile uygulandı. Sıçanlar 3.hafta sonunda sakrifiye edilip makroskobik ve histopatojik inceleme yapıldı. Bu çalışmada; omega 3 yağ asitlerinin sinir rejenerasyonunu olumlu yönde etkilediği istatistiksel olarak görülmüştür.

Periferik sinir hasarlarıSinir rejenerasyonuSiyatik sinir+5
Nurbanu Tapan
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme küçültme ameliyatının sonuçları ve etkileyen faktörlerin araştırılması

Amaç: Meme küçültme ameliyatı, yalnızca estetik kaygılarla yapılan bir operasyon değildir. Özellikle meme hipertrofisi olan hastalarda, günlük yaşamı zorlaştıran semptomları hafifletmek ve fonksiyonel iyileşme sağlamak amacıyla gerçekleştirilen, hastaların yaşam kalitesini artırmaya yönelik bir cerrahi müdahaledir. Bu çalışmada, meme küçültme cerrahisinin solunum fonksiyonları, postür, ağrı düzeyi, psikososyal parametreler ve fiziksel aktivite kapasitesi üzerindeki etkileri ile bu sonuçları etkileyen cerrahi ve hasta kaynaklı faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Polikliniği'ne başvurarak 01.12.2023 – 01.10.2024 tarihleri arasında meme küçültme ameliyatı geçiren 37 hasta prospektif olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Daha önce meme cerrahisi geçirmiş bireyler çalışma dışında bırakılmıştır. Hastaların demografik verileri, cerrahi teknikleri, antropometrik ölçümleri, metabolik değerleri, postüral değişimleri, solunum fonksiyonları, psikososyal durumları ve fiziksel aktivite düzeyleri detaylı biçimde değerlendirilmiştir. Bulgular: Solunum Fonksiyon Testi parametrelerinde ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası dönemler arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Maksimal Orta Ekspirasyon Akım Hızı best/prediktif değerinin ameliyat öncesi ve sonrası dönemdeki değişiminin anlamlılık düzeyine yakın olduğu belirlendi (p=0,059). Psikolojik değerlendirmelerde ise Beck Depresyon Ölçeği puanları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş sağladığı gözlemlenmiştir (ameliyat öncesi ortalama = 11,46; ameliyat sonrası ortalama = 9,76; p = 0,028). Anksiyete-depresyon seviyeleri üzerine yapılan analizde Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği-D skorlarında anlamlı bir düşüş tespit edilirken (ameliyat öncesi ortalama = 6,54; ameliyat sonrası ortalama = 4,92; p = 0,029) Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği-A skorlarında anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (ameliyat öncesi ortalama = 6,70; ameliyat sonrası ortalama = 5,78; p = 0,121). Ağrı skorlarının değişiminde ise Boyun Özürlülük Sorgulama Anketi skoru ameliyat öncesi dönemde 12,97 ± 7,21 iken ameliyat sonrası dönemde 8,16 ± 5,41 olarak ölçülmüştür (p=0,001). Oswestry Bel Ağrısı Engellilik Anketi skoru, 0,20 ± 0,12'den 0,12 ± 0,11'e düşerek iyileşme göstermiştir (p=0,003). Çalışmamızda, Vücut Kitle İndeksi (p<0,001), pedikül tipi (p=0,028) ve toplam eksizyon miktarının (p<0,001) McGill-Melzack Ağrı Anketi puanı değişiminde istatistiksel olarak anlamlı etkisi olduğu saptanmıştır. Meme küçültme ameliyatının fiziksel aktivite kapasitesini artırmadaki rolünü incelemek için çalışmamızda Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi verileri kullanılmış ve buna göre ameliyat öncesi 953,03 ± 1389,52 olan değerler ameliyat sonrası dönemde 1246,49 ± 1391,43'e yükselmiştir (p = 0,012). Torakal kifoz açısı ameliyat öncesi 42,47° ± 7,23° iken ameliyat sonrası 39,08° ± 7,28°'e düşmüş (p <0,001), servikal lordoz açısı 17,94° ± 2,24°'ten 1,58° ± 2,27°'ye yükselmiş (p <0,001), lomber lordoz açısı 46,96° ± 7,52°'den 45,14° ± 7,75°'e düşmüş (p <0,001) ve sakral inklinasyon açısı 40,31° ± 7,27°'den 38,13° ± 6,20°'ye gerilemiştir (p <0,001). Ayrıca, New York Postür Değerlendirme Testi sonuçlarına göre, postoperatif dönemde hastaların postür puanlarının 45,51 ± 6,69'dan 52,59 ± 7,17'ye yükselmesi (p <0,001), cerrahinin genel postürel duruşu iyileştirdiğini göstermektedir. Ameliyat öncesi ve sonrası dönemler arasında arzu, uyarılma, lubrikasyon, orgazm, cinsel memnuniyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır (p> 0,05). Uyku kalitesi üzerine etkisini değerlendirmek için Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi ile yapılan değerlendirmede ameliyat öncesi ortalama skor 6,27 ± 2,66 iken ameliyat sonrası skor 6,03 ± 3,42 olarak ölçülmüş ve bu değişim anlamlı bulunmamıştır (p = 0,336). BREAST-Q Ölçeği kullanılarak hastaların ameliyat ve sonuçlarından memnuniyet durumlarını incelediğimizde psikososyal (p<0,001), seksüel (p=0,025) ve meme iyilik (p<0,001) değerlerinin ameliyat sonrası dönemde anlamlı bir artış gösterdiği belirlendi Sonuç: Meme küçültme ameliyatı hastanın yaşı, vücut kitle indeksi, kronik hastalık varlığı, uygulanan cerrahi teknik ve çıkarılan doku miktarına bağlı olarak hastanın fiziksel ve psikososyal yönlerden iyileşmesini sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Meme hipertrofisi, Meme küçültme, Makromasti, Hayat Kalitesi

Emine Parlak Kapucu
İnönü University
2025
30
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Türk erkeklerinde penil ogmentasyon ve penil ogmentasyonla nörovasküler bantın ilişkisine yönelik anatomik kadavra çalışması

BÖLÜM VIIÖZETTÜRK ERKEKLER NDE PEN L OGMENTASYON VE PEN LOGMENTASYONLA NÖROVASKÜLER BANTIN L K S NE YÖNEL KANATOM K KADAVRA ÇALI MASIBu anatomik çalı mada; 50 taze (ölümünden sonra en geç 12 saat içinde) erkek kadavrakullanıldı. Ölçümler, standardizasyonu sa lamak ve hata oranını en aza indirmek için tekki i tarafından ve aynı cetvel kullanılarak kadavralar supin pozisyonda iken yapıldı.Herhangi bir do umsal veya sonradan kazanılmı penis anomalisi saptananlar ve penisleilgili herhangi bir travmatik veya cerrahi prosedür skarı gözlenenler dahil edilmedi.Kadavralar; Grup 1, 40 ya altı (n=23) ve Grup 2, 40 ya üstü (n=27) olarak iki grubaayrıldı. Kadavraların hepsinde; flask ve gerilmi penis uzunlukları, ligamantolizis sonrasıelde edilen kazanç, dorsal penil sinirlerin (DPS) ve dorsal penil venin (DPV) çapı, DPSile DPV arasındaki mesafe ve penil krusların uzunlu u ölçüldü. DPS'in penisdorsumundaki seyri ve penis uzunlu u ile DPS'in çapı arasındaki korelasyonde erlendirildi. Özellikle ligamantolizis gibi penis uzatma yöntemlerinde dikkat edilmesigereken anatomik yapılar gözden geçirildi. Ligamantolizis sonrası elde edilen kazançortalama 37,59 ± 0,50 mm ölçüldü. Ligamantolizis sonrası pubik kemikle penis aftıarasında olu an bo lu a dermo-fat greft, pubik bölgeden planlanan adipofasyal flep veyakostal kartilaj greft gibi otolog dokular yerle tirildi. Özellikle kostal kartilaj greft gibi rijitve otolog bir dokunun kullanılmasıyla ligamantolizis sonrası uzun dönemde ligamentlerinyeniden yapı ması, fibrozisi ve penisin retraksiyonu önlenebilir.Yapılan istatistiksel analizde sadece artan ya la flask penil uzunluk arasında korelasyontespit edildi.51Anahtar Kelimeler: Dorsal penil sinir, penil krus, mikropenis, penis uzatma veogmentasyonu.SECTION VIISUMMARYANATOMICAL CADAVER STUDY OF PENILE AUGMENTATION AND THERELATION OF PENILE AUGMENTATION AND NEUROVASCULAR BUNDLEIn this anatomical study, 50 fresh (latest in 12 hours after death) male cadavers wereused. Measurements were done by the same physician, with the same ruler while thecadavers in supine position, in order to maintain standardization and minimize errors. Thecadavers, which had any congenital or acquired penile anomaly, and any scar related totraumatic and surgical procudure were not included to the study. The cadavers weredivided into two groups were whether they were under 40 years of age (group 1; n=23) orhigher (group 2; n=27). In all the cadavers, flask and streched penile lengths, the gainafter ligamantolysis, the radius of dorsal nerves of penis (DNP) and dorsal penile vein(DPV), distances between DNP and DPV, and the lengths of the penile crura weremeasured. The course of DNP along penile dorsum, and the correlation between thepenile length and the radius of DNP were evaluated. The anatomical structures that needscaution in the penile lengthening procedures, especially in ligamantolysis were observed.In our study the gain after ligamantolysis was observed with a mean of 37,59 ± 0,50 mmin flaccid state. For the spaces that was formed after ligamantolysis between pubic boneand the penile shaft were placed, the autologous tissues like, either dermofat graft, oradipofasial flap that was planned from pubic region or costal cartilage graft. The longterm results can be optimized, especially by the usage of rigid and autologous structureslike costal cartilage graft, that prevents the fusion and fibrosis of ligaments, and retraction52

Serkan Süleyman Aslan
İnönü University
2007
30
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Redüksiyon mamoplasti yapılan hastalarda dört farklı tekniğin uzun dönem sonuçlarının yeni bir yöntem ile analizi

BÖLÜM VIIÖZETRedüksiyon mamoplasti plastik cerrahi prosedürleri arasında en sık yapılanameliyatlardan biri olup gerçek bir ustalık ve tecrübe gerektiren ameliyatlardandır. Daha çokestetik amaçlı gibi görünse de temel olarak rekonstrüktif bir işlemdir. Redüksiyonmamoplastinin temel hedefleri memenin duyu ve emzirme gibi fonksiyonlarının korunarakistenilen küçültmenin ve şeklin sağlanması, minimal iz kalması, uzun dönemde şeklinkorunması ve tekrar sarkıklık oluşmamasıdır.Biz yaptığımız bu çalışmada Graf, İnferior, Lejour, McKissock tekniklerini yukarıdabelirtilen temel amaçları sağlama konusunda karşılaştırdık. Ortalama 2,5 yıllık takiplerimizdebu tekniklerde oluşan değişikliklerin ölçülmesi ile objektif bir biçimde değerlendirmesinisağlayan yeni bir fotografik analiz yöntemini geliştirdik. Bu metodda hastaların preoperatif,erken postoperatif (postoperatif 1-6 ay) ve geç postoperatif (postoperatif 1-5 yıl) klavikula ortanoktası-nipple (KN), sternal çentik-nipple (SN) mesafeleri ölçülmekte ve daha sonrafotoğrafları standart olarak 1,5 metre mesafeden rutin olarak dijital fotoğraf makinesi ilealınmaktadır.Bu çalışmada ölçümler arası değişikliklerin objektif olarak görülmesi vedeğerlendirilmesini sağlamak amacıyla fotoğraflar bilgisayar ortamında Adobe Photoshop CS(Adobe Systems, Inc., San Jose, CA) programı kullanılarak çalışıldı Gerçek ölçümlere uygunkalibrasyon sağlanarak önce preop ile erken postop resimler birbirleri üzerine çakıştırılıp86üstteki resmin opasitesi düşürülerek değişimler objektif bir biçimde değerlendirildi. Nipple yerdeğiştirme miktarı (NYM), KN ve SN değerleri ölçüldü. Sonra aynı işlem ve ölçümler erkenpostop ve geç postop resimler üzerinde yapıldı.Çalışmamızda bu belirttiğimiz dört tekniği kendi arasında hem klinik hem de istatistikselaçıdan değerlendirdik. Elde edilen ölçümlerin istatistiksel analizine göre Graf tekniği uzundönemde en iyi stabil kalan tekniktir. Daha sonra inferior teknik ve Lejour tekniği gelmektedir.En az stabil kalan teknik ise McKissock tekniği olup daha sonra Lejour tekniği gelmektedir.Skar oranı McKissock ve inferior pedikül tekniklerinde Graf ve Lejour tekniklerinden dahafazla görülmektedir. Duyu en iyi Graf tekniğinde daha sonra ise inferior tekniktekorunabilmektedir. Pitozis oranı ve NAC'de yer değiştirme miktarı Lejour tekniğinde Graftekniğine göre daha fazla olmakta ancak McKissock ve inferior tekniğe göre ise daha azgörülmektedir. Graf tekniği ortalama 400 gr civarında yapılacak minimal redüksiyonlar içinuygun bir metoddur. Lejour tekniği ortalama 800 gr eksizyon yapılacak vakalar için uygundur.Psödopitozis deformitesi en sık olarak McKissock tekniğinde karşımıza çıkmaktadır. Enönemli avantajı ise geniş rezeksiyonlara imkan vermesi ve preoperatif planlama kolaylığıdır.Sonuç olarak orta ve küçük memelerde Graf tekniğini daha büyük memelerde iseinferior tekniği önermekteyiz. Sunduğumuz analiz yöntemi, hastalarda postoperatif dönemdekideğişikliklerin ve hatta yara iyileşmesine bağlı oluşabilen en ufak deformasyonları bilemilimetrik düzeyde bir hassasiyet ile karşılaştırabilmeyi mümkün kılmaktadır.Anahtar kelimeler: Redüksiyon mamoplasti, fotografik analiz87

Cemal Fırat
İnönü University
2007
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Genç tavşanlarda mandibula defektlerinin onarımında kullanılan otojen kemik greftlerinin mandibula gelişimi üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı; çocukluk çağı mandibula defektlerinin rekonstrüksiyonunda sık olarak kullanılan kemik greftlerinin gelişimini, bunun da mandibula büyüme ve gelişimi üzerine olan etkilerini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu nedenle genç Yeni Zelanda tavşanlarının mandibula korpusunda defekt oluşturuldu. Defektli alan, bir grupta iliak, bir grupta kalvarial kemik greftleri ile rekonstrükte edildi, ayrıca bir diğer grupta iliak kemik grefti ile birlikte kondilektomi yapıldı. Sonrasında, tüm gruplarda mandibula gelişimi makroskopik ve histolojik olarak araştırıldıBulgular: Her üç grupta da kontrol grubuna göre mandibula büyümesinde geri kalma olduğunu gördük. İliak kemik grefti grubu ile kalvarial kemik grefti grubu arasında fark yoktu. İliak kemik grefti + kondilektomi yapılan grubun mandibula uzunluğu ve yüksekliği, sadece iliak kemik grefti kullanılan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Kalvarial kemik grefti grubuna göre iliak kemik grefti + kondilektomi yapılan grupta büyüme anlamlı bir şekilde geri kaldığı görüldü. Histolojik olarak kontrol grubunda normal kemik dokusu ve kemik çevresinde bağ dokusu izlendi. Her üç denek grubunda da inflamasyon ve nekrotik dokunun uzaklaştırılarak, yeni kemik oluşumu aşamaları arasında farklılık görülmediSonuç: Bu çalışmada gelişim çağındaki çocukların mandibula defektlerinde kullanılan kemik greftlerinin mandibula gelişimini önemli derecede engellediği gösterildi. Hem İliak kemik grefti hem de kalvarial kemik greftti kullanılmasının mandibula gelişimi açısından anlamlı bir fark oluşturmadığı görüldü. Bu nedenle çocukluk çağı mandibula defektlerinin düzeltilmesinde bu durumun göz önünde bulundurulmasının hem hasta hem de cerrah beklentisi açısından önemli olduğunu ve bizim çalışmamızın, literatürde yeterince araştırılmamış olan bu konunun da daha ileri çalışmalara ışık tutacağını düşünüyoruz.

Ahmet Tuna Eren
İnönü University
2009
30
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Selenyum'un iskemi-reperfüzyon hasarına uğratılmış kas-deri flepleri üzerindeki etkileri

TENEKECI, GÖKTEKIN.: İskemi-reperfüzyon hasarında selenyumun kasderiflepleri üzerindeki etkisi: Turgut Özal Tıp Merkezi, İnönü Üniversitesi, Plastik,Rekonstruktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı, Tıpta Uzmanlık Tezi, Malatya, 2011.Bu çalışmanın amacı, iskemi reperfüzyon hasarı oluşturulan kas-deri fleplerindeantioksidan bir ajan olan selenyumun etkinliğinin araştırılmasıdır. Bu çalışmada kas-derifleplerinden rektus-abdominis kas deri flebi seçilerek bu flebin serbest aktarımını ifadeeden bir deney modeli uygulanmıştır. Çalışmamızda 24 adet rat iki eşit gruba ayrılmış vegrup 1 (n=12) sadece iskemi-reperfüzyon hasarına uğratıldı, grup 2'ye (n=12) de iskemiuygulanmadan 2 saat önce 0.625 mg/kg selenyum intraperitoneal olarak verildi, ardındaniskemi-reperfüzyon hasarına uğratıldı ve postop 10 gün boyunca da aynı dozdan selenyumtedavisine devam edilmiştir. Her iki gruptaki ratların yarısı 24. saatin sonunda sakrifiyeedildi. Biyokimyasal olarak, 24 saat sonra her iki grupta malonildialdehid, nitrik oksid veglutatyon seviyeleri degerlendirildi, patolojik inceleme olarak 24 saat sonunda nötrofilinfiltrasyonunun şiddeti ve 10. gün sonunda neovaskularizasyon yoğunluğu patolojik olarakdeğerlendirildi. Ayrıca her iki grupta 10. gün sonunda canlı alan oranları hesaplandı.Malonildialdehid seviyeleri grup 1'de, grup 2'ye nazaran istatistiki olarak anlamlı derecededaha yüksek (p<0,05) olarak bulunurken, nitrik oksid ve glutatyon seviyeleri arasında heriki grup arasında istatistiki olarak herhangibir anlamlı fark saptanmamıştır. Nötrofilinfiltrasyonu grup 1'de, grup 2'ye nazaran patologlar tarafından daha şiddetli olarakdeğerlendirilirken, neovaskularizasyon grup 2'de, grup 1'e nazaran daha yoğun olarakdeğerlendirilmiştir. Ayrıca yapılan canlı alan hesaplaması sonuçlarına göre grup 2'de grup1'e nazaran canlı alan oranının istatistiki olarak daha yüksek (p>0,05) olduğu saptandı. Buçalışma iskemi reperfüzyon hasarına karşı selenyum tedavisinin kas-deri fleplerinde etkinve koruyucu olduğunu göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Kas-deri flebi, selenyum, malonildialdehid, nitrik oksid,glutatyon, iskemi-reperfüzyon hasarı.

Cerrahi fleplerGlütatyonKaslar+5
Göktekin Tenekeci
İnönü University
2011
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda random paternli dorsal deri fleplerinde Botulinum Toksin A'nın cerrahi geciktirme üzerine etkisi

Ratlarda Random Paternli Dorsal Deri Fleplerinde Botulinum Toksin A'nın Cerrahi Geciktirme Üzerine Etkisi

Botulinum toksinleriCerrahi fleplerCerrahi-plastik+3
Aysel Doğan
İnönü University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

El bilek seviyesindeki median ve ulnar sinir yaralanmalarının cerrahi onarım sonrası sonuçlarının araştırılması

Çalışmamızda 2016 ile 2021 yılları arasında önkol distal 1/3 bölgesindeki median ve/veya ulnar sinir yaralanması nedeni ile kliniğimizde opere edilen hastaların uzun dönem sonuçlarını değerlendirmek hedeflenmiştir.Ön kol distal 1/3 bölgesindeki median ve/veya ulnar sinir kesileri nedeniyle mikrocerrahi onarım yapılmış araştırma kriterlerine uygun toplam 89 hastadan ulaşılabilen 34 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar retrospektif olarak hasta dosyaları üzerinden değerlendirildi. Yaralanma etiyolojisinin, eşlik eden patolojilerin, hasta yaşının, vaka zamanlamasının ve yaralanan periferik sinir tipinin uzun dönem klinik sonuçlara olan etkisi; deformite, sempatik semptomlar, trofik değişiklikler, asteriognozi, Seddon ölçütleri ve Michigan skoru ile değerlendirildi. Ulnar sinir kesisi olan hastalarda kalıcı deformite görülme oranı belirgin olarak yüksek bulundu (p < 0,001). Spiral taşı ve elektrikli testere yaralanması olan vakalarda uzun dönem sempatik semptomların varlığı cam kesilerine göre anlamlı olarak daha fazlaydı (p = 0,024). İleri yaş grubundaki yaralanmalar genellikle iş kazalarına bağlı olup nondominant ekstremiteyi içermekte iken genç yaş grubundaki yaralanmalar cam kesilerine bağlı dominant ekstremite yaralanması olarak karşımıza çıkmaktadır (p = 0,009). Üst ekstremite periferik sinir yaralanmaları tedavi ve takibinde yüksek düzeyde bilgi ve beceri gerektiren günümüzün önemli acillerinden biridir. İyi bir fizik muayene ile erken tanı konulmalı, erken dönemde mikrocerrahi prensiplere sadık kalınarak iyi bir onarım yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Ulnar, Median, Seddon, Periferik Sinir

BilekMedyan sinirPeriferik sinir hasarları+5
Bahadır Demirkan
Eskişehir Osmangazi University
2023
00