Koç University
Discipline

Obstetrics and Gynecology

Koç University

676

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign germ hücreli over tümörlerinde kliniko-patolojik özeliklerin prognoza etkisi

Malign over germ hücreli tümörler (MOGHT), tüm over kanserlerinin %5'sinden sorumludur. Primitif germ hücrelerinden köken alan germ hücreli over tümörlerinin en önemli özellikleri – genç hastalarda görülmesi, yaklaşık 1/3 nün malign olması, üçüncü dekad sonrası az görülmesi ve tanı anında olguların yaklaşık yarısından fazlasının erken evrede olmasıdır. Amaç: MOGHT uzun sağkalımla ilişkili olması, farklı gidişatları, ve biyolojik özellikleri nedeni ıle diğer over tümörlerinden ayrı incelenmelidir. Bu çalısmamızda amacımız Çukurova Universitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında son 25 yılda MOGHT tanısı ile takip edilen hastaların klinik ve demografik özellikleri ile birlikte prognostik parametrelerin de incelenmesi ve bulguların sağkalıma etkisinin araştırılmasıdır. Gereç Ve Yöntem : Kliniğimizde Nisan 1992- Kasım 2017 tarihleri arasında opere edilen ve takipleri yapılan 115 MOGHT tanılı hastanın onkolojik dosyaları, klinik ve patolojik kayıtları incelendi. Hastaların klinik özellikleri, operasyon bilgileri, frozen ve final patoloji karşılaştırma sonuçları, tedavileri ve takip bulguları incelenerek bu verilerin sağkalıma etkileri araştırıldı. İstatistiksel değerlendirme Statistical Package for Social Sciences for Windows 20 (IBM SPSS Inc. Chicago, IL) programı kullanılarak yapıldı. Sağkalım analizleri Kaplan-Meier testi ile yapıldı. Malign germ hücreli over tümörlerdeki gruplandırılmış risk faktörlerinin Toplam Sağkalım (OS) ve Hastalıksız Sağkalım (DFS) süreleri hem ortalama hem de ortanca cinsinden belirtildı ve Log-Rank testi ile istatistiksel anlamlılık değerlendirildi. Sağkalımı öngörmedeki bağımsız etkenler, geriye doğru seçim yöntemi ile Cox regresyon analizi kullanılarak incelendi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 115 hastanın yaş ortalaması 27.5 +_ 14.3 tür. Ortalama takip süresi 71.04 aydır. Hastaların 40'ı (%34.7) Disgerminom, 37'si (%32.1) İmmatur Teratom, 15'i (%13.04) Endodermal sinüs tümörü, 17'si (%14.8) Mikst Germ Hücreli Tümör histopatolojisine sahip idi. Hastaların 69' u(%60 ) tanı anında reproduktif dönemde, 70'i (%61) nullipar olduğu belirlenmiştir. En sık başvuru şikayeti ağrı (%47) ve anormal uterin kanama (%27) olmuştur. 55 hastaya (%47.8) FKC, 38'ne (%33) tam evreleme cerrahisi, 22'ne (%19.8) ise dış merkezde operasyon yapıldıktan sonra kliniğimizde tamamlayıcı cerrahi uygulanmıştır. Postoperatif dönemdeki gebelik oranlarına baktığımızda 79 hastanın fertilite istemi olmasına rağmen sadece 55'ine fertilite koruyucu cerrahi yapılmış olup 19'unda (%34.5) gebelik meydana gelmiş ve onların 15'inde terme ulaşan canlı doğum elde edilmiştir. Çalışmaya alınan 115 hastanın 5 yıllIk sağkalımı %74 dur. Olguların yaklaşık 61'i (%53) Evre 1, 19'u (%16 ) Evre 2, 28'i (%24.3) Evre 3, 6'sı (%5.2 si) Evre 4 olmuştur. Tümör lokalizasyonu 15 (%13) hastada bilateral olmuştur. Tümör dokusunun histopatolojik diferensasyonu ise 48 (%41.7 ) hastada iyi, 28 (%24.3 ) hastada ise kötü olarak diferansiye edilmiştir. 71 (%61.7) hastaya lenf nodu diseksiyonu yapılmıştır. 69 olguda (%60) tanı anında metastaz saptanmamıştır. Sonuç: Kliniğimizde 1480 over kanseri olgusunun 115 (%7) ni MOGHT oluşturmaktadır. Calısmamız kapsamında yapılan tek yönlü analizlerde ; tümör lokalizasyonu, sitoreduksiyon yapılamamış olması, ileri evre hastalık, kötü diferansiyasyon, metastaz saptanmış olması, mikst germ hücre histolojik tipi, hastaların sistemik hastalığının bulunması (diyabet, hipertansiyon, astım vb.) kötü prognostik faktörler olarak belirlendi. Çok yönlü analizlerde hastalıksız sağkalıma etki eden faktörler ileri evre, tümörün mikst germ hücre histolojisinde olması ve suboptimal sitoredüksiyondur. Çalışmamızda, mikst germ hücreli over tümörlerinin hem hastalıksız hem de toplam sağkalım sürelerinin, diğer histolojik türlere göre belirgin olarak düşük olduğu gösterilmiştir. Fertilite koruyucu cerrahi sonrası gebelik oranlarının yüksek bulunması ise hastalar için umutvericidir. Anahtar Kelimeler: MOGHT, germ hucreli, Disgerminom, İmmatur Teratom, Toplam Sağkalım, Hastalıksız Sağkalım, Prognostik Faktörler

DisgerminomGerm hücreleriNeoplazmlar+7
Yegana Sadıgova
Çukurova University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Over kanseri tanılı hastalarda mismatch repair genlerindeki mutasyonun prognoza etkisi

AMAÇ: Çalışmamızda da amaç over tümörlerinde DNA mismatch repair (MMR) gen defektlerini inceleyerek over malignitelerindeki oranını belirlemek, histolojik tiplerine göre farklılık gösterip göstermediğine bakmak ve bu mutasyonların over kanserinin prognozuna etkisi olup olmadığını, tiplerine göre rekürrens ve sağkalım üzerinde etkisi olup olmadığını belirlemektir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda, Celal Bayar Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde yer alan ve hastanemizin Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümünde 1 Ocak 2008 ve 30 Aralık 2023 tarihleri arasında düzenli olarak takibi devam eden 40 over kanseri olgusu değerlendirildi. Bunlardan 2 hastanın patoloji preparatına ulaşılamadığı için çalışmadan çıkarıldı. Hastaların dosyalarından, klinik gidişi (tanı aldığı andan itibaren yaşam süresi, son durumu vb.) belirlendi. Blok seçiminde nekroz içermeyen alanlar olmasına özen gösterildi. Daha sonra mikrosatellit instabil (MSI) tümörleri belirlemek için mismatch tamir (MMR) genlerine yönelik MLH1, PMS2, MSH2 ve MSH6 immunohistokimyasal boyaları çalışıldı. BULGULAR: Olguların 27 'si yüksek dereceli seröz karsinom, 6 'sı endometrioid karsinom ve 2 'si berrak hücreli karsinomdan oluşmaktadır. Patolojik preparatların İmmunohistokimyasal incelenmesinin sonucunda 2 olguda MMR gen kaybı olduğu saptandı. 1 olguda MLH1 ve PMS2, 1 olguda ise MSH2 ve MSH6 MMR gen kaybı saptandı. MMR protein defekti over kanserli olguların %5,2 'de saptanmıştır. MMR protein defekti %33.3 oranında Endometrioid tip over kanserinde görülmüş olup, Seröz tip over kanserinde görülmemiştir. SONUÇ: Çalışmamızda MMR gen defektı Endometrioid tipte %33.3 oranında görülüp , MMR gen defektıne bu histolojik tiplerde bakılması daha anlamlı olacaktır. MMR gen defektinin prognoza etkisini değerlendirmek için daha büyük olgu popülasyonu ile çalışmalar yapılmasına ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Over kanseri, Mismatch repair, Endometrioid tip, Mikrosatellit instabil

Laman Nabıyeva
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfertilite tedavisi alan hastalarda kandaki östradiol seviyesinin vajinal pH, flora ve kandida enfeksiyonları üzerindeki etkilerinindeğerlendirilmesi

İnfertilite tedavisi alan hastalarda kandaki östradiol seviyesinin vajinal pH, flora ve kandida enfeksiyonları üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi Amaç: Östradiol düzeylerinin vajinal pH,flora ve kandidal enfeksiyonlara yatkınlık üzerine olası etkilerini değerlendirmek Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 20-49 yaş aralığında 60 infertilite olgusundan alınan klinik verilerin ve biyokimyasal parametrelerin değerlendirilmesi yapılmıştır. Tüm olgularda menstrüel siklusun 2. günü kan serum östradiol ölçümleri yapıldı, vajinal pH ölçüldü ve mikolojik kültür alındı. Aynı işlemler serum estradiol seviyesinin maksimum düzeye çıkması beklenen ovulasyon indüksiyonu sonrasında da tekrarlandı. Aynı hastalardan bu iki farklı zaman diliminde alınan örnekler karşılaştırılarak östradiol yükselmesinin vajinal pH ve kandidal üreme üzerine etkisi olup olmadığı karşılaştırıldı. Bulgular SPSS Statistics 22.0 programından faydalanılarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda tedavi öncesi alınan östradiol ve vajinal pH değerleri ile karşılaştırıldığında, tedavi sonrası alınan östradiol ve vajinal pH değerlerinde anlamlı bir artış vardı. Fakat östradiolün vajinal pH, vulvovajinal semptom ve kültürde üreme üzerinde etkisine baktığımızda anlamlı bir fark izleyemedik. Vajinal pH değerleri ile karşılaştırdığımızda, vajinal pH'ın vulvovajinal semptom ve kültürde üreme üzerinde anlamlı bir etkisini göremedik. Fakat tedavi öncesi aldığımız kültürde üremeler ile hastaların vulvovajinal semptomları arasında anlamlı bir ilişki saptadık. Aynı anlamlı sonucu infertilite tedavisi sonrası aldığımız kültürde üremeler ile hastaların vulvovajinal semptomları arasında saptayamadık. Tartışma: Çalışmamızın bulgularına dayanarak, infertilite tedavisi sırasında serum östradiol düzeyinde meydana gelen ciddi artışın vajinal pH'ı değiştirirek vajinal kandidal enfeksiyonlara yatkınlık yaratabileceği ile ilgili endişeye yer olmadığı sonucuna vardık. Anahtar kelimeler: İnfertilite, kandida, östradiol, vajinal flora, vajinit

Çağın Çakırgöz
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

24-28.gebelik haftaları arasında gestasyonel diyabetes mellitus tanısı alan ve almayan hastalarda serum chemerin ve irisin düzeylerinin karşılaştırılması

Gestasyonel diabetes mellitus tüm hücreleri etkileyen, multidisipliner bir yaklaşım gerektiren kronik bir hastalıktır. Gebelik sırasında ve sonrasında hem bebek, hem de anne için kısa ve uzun dönemli komplikasyonların riskinde artış ile ilişkilidir. GDM tanı ve tedavisinde uygulanacak yaklaşım ile ilgili olarak henüz uluslararası bir fikir birliği oluşmamıştır. Taramanın genel mi yoksa yüksek riskli grupta mı yapılması gerektiği, tarama zamanı, uygulanacak test, değerlendirmede kullanılan eşik değerler ve tarama testinin bir ya da iki basamaklı olarak uygulanması ile ilgili tartışmalar devam etmektedir.Bizim çalışmamızda ise 24-28.haftalar arasında 75 gr OGTT yapılan gebelerden gestasyonel diyabetes mellitus tanısı alan ve almayanlar arasında serum chemerin ve irisin düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Her grupta 30'ar hasta olacaktır.(Toplam 60 hasta olacaktır.) 75 gr OGTT testi yapılanlardan açlık kan şekeri 95,1.saat kan şekeri 180 ve 2.saat kan şekeri 155 üstü gelenler Gestasyonel Diyabetes Mellitus olarak kabul edilecektir.(ACOG'a göre) Hastalardan rutin alınan kanlar sırasında bizim çalışmamız içinde 1 cc kan alınacaktır. Toplanan kanlar serumlarına ayrılacak tüm kanların toplanması bitene kadar materyaller deep freezde -80 derecede saklanacaktır. Daha sonra bu toplanan kanlarda Eliza cihazı sandawich yöntemi kullanılarak chemerin,irisin düzeyleri ölçülecektir.GDM tanısı alan ve almayan hastalardaki cehemerin ve irisin düzeylerinin saptanması ve etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Elde edilecek veriler istatiksel olarak analiz edilecektir.

Dilara Kirmiç
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromlu hastalarda bilişsel işlevlerin değerlendirilmesi ve tedavi sonrası kontrolü

Amaç: Bu çalışma polikistik over sendromu bulunan kadınlarda oral kontraseptif tedavisi ile bilişsel işlevler ve klinik bozuklukları düzeltmek, yaşam kalitesini arttırmak amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 20-30 yaş arası, Rotterdam kriterlerine göre polikistik over sendromu (PKOS) tanısı almış 39 kadın üzerinde gerçekleştirildi. Tedavi sonrasında 39 hastadan 34'ü kontrole geldi, 1 tanesi gebe kaldı. Çalışmanın etik kurul onayı alındıktan sonra, katılımcılar bilgilendirilerek onam formu imzalamıştır. Katılımcılardan adet döngülerinin 2. günü 5 mL venöz kan örneği alınmış ve çeşitli hormon ve lipid parametreleri (FSH, LH, östradiol, total testosteron, prolaktin, TSH, insülin, glukoz, kolesterol, trigliserid vb.) ile antioksidan seviyeleri ölçülmüştür. Serum örnekleri -80 °C'de saklanmış, analizler spektrofotometrik yöntemle gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara ayrıca çeşitli bilişsel işlev testleri uygulanmıştır (DT,SPM,LVT,TAVTMB). İstatistiksel analizler nonparametrik Friedman ve Wilcoxon testleriyle gerçekleştirilmiş, p < 0.05 sonuçları anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmanın sonunda, ilk kontrolleri tamamlanan kadınlara 3 ay boyunca Diane 35 tedavisi uygulanmış ve tedavi sonrası tekrar kan örneği alınarak hormon ve antioksidan düzeyleri yeniden ölçülmüştür. Bulgular: PKOS tanısı alan hastalara verdiğimiz 3 aylık tedavi sonrasında kadınların muhakeme yeteneğinde artış, tepki verme sürelerinin hızlanma, olaylar arasındaki ilişkileri anlama, değerlendirme yeteneklerinin artığı, gözlem ve mantığa uygun olarak soyut görsel şekiller arasındaki ilişkilerin kavranması konusunda geliştikleri ve IQ skorlarında artış, görsel hafıza ve algılama performansında iyileşmeyle ilgili anlamlı sonuçlar elde ettik. Görsel takip ve dikkat testinde anlamlı farklılık saptamadık. Hastalara tedavi öncesi ve sonrası serum kanlarında ölçtüğümüz tas ve tos değerlerinde anlamlı değişiklik saptamadık. Tartışma: Polikistik over sendromu bulunan kadınlarda oral kontraseptif tedavisi ile bilişsel işlevler ve klinik bozuklukları düzeltmek, yaşam kalitesini arttırmak amaçlanarak düzenlediğimiz tezimizde önemli gelişmeler kaydettik. Ancak oksidatif stres üzerinde düzenleyici ve baskılayıcı olacağını düşünerek yaptığımız tas ve tos araştırmasında anlamlı fark saptayamadık bunun nedenin de tedavinin 3 aylık süre ile kısıtlı kalmasından kaynaklanabileceğini öngörmekteyiz. Bu sonuç ileride bu konuda yapılacak araştırmalara katkı sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: polikistik over sendromu, bilişsel işlevler, viyana test sistemi, total oksidatif stres, total antioksidan status

Fethiye Esra Yüzbaşıoğlu
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromunda nekroptozisin endometrial reseptivite üzerine etkisinin incelenmesi

AMAÇ: Bu çalışmada metformin kullanan ve kullanmayan PKOS'lu kadınların endometrium örneklerinde nekroptozis belirteçleri olan RIPK1, RIP3, P-RIP3, P-RIP1, P-MLKL, MLKL, P62 düzeylerinin ve endometrial reseptivite belirteçleri olan HOXA10, LIF'in immünohistokimyasal teknik ile incelenerek bu sonuçların nekroptozis, metformin ve endometrial reseptivite arasındaki ilişkisini ortaya koymak, implantasyon ve infertilite üzerine etkisini araştırmak amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 12 PKOS, 12 Kontrol, 12 Metformin kullanmış PKOS olmak üzere toplam 36 hasta dahil edilmiştir. Menstrüel siklusun 19-22. günleri arasında Pipelle alınan endometrial örneklerin histolojik ve immünohistolojik değerlendirme yapılacak kısmı %10 formalin çözeltisine konularak Histoloji ve Embriyoloji Laboratuvarına gönderilmiştir. BULGULAR: Nekroptozis, PKOS'lu kadınların endometriumunda artmış bulunurken metformin kullanan PKOS'lu kadınların endometriumunda daha az artmış bulundu. Endometrial reseptivite, PKOS'lu kadınların endometriumunda azaldı fakat metformin kullanmış PKOS'lu kadınların endometriumunda daha az azalmış bulundu. Nekroptozis ve endometrial reseptivite arasında paralel bir ilişki olabileceğini düşündürdü. SONUÇ: PKOS'lu kadınlarda artan infertilitenin bir nedeni de endometrium dokusundaki artmış nekroptozis olabilir. Metformin kullanmış PKOS hastalarında, kullanmayan PKOS hastalarına göre daha az nekroptozis görülmesi metforminin, bu yol üzerinden iyleştirici özellik gösterebileceğini düşündürmüştür. Ancak endometriumda artan nekroptozisin infertiliteye sebep olduğunu gösteren daha fazla sayıda hasta ve geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: PKOS, Nekroptozis, Metformin, Endometrial reseptivite

Cemre Çelik Cankorur
Manisa Celal Bayar University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preterm prematür membran rüptürü tanılı gebelerin maternal kanda biyokimyasal değişikliklerin yanısıra plasenta ve amnion zarında histolojik değişikliklerin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, maternal serumda, amniyon zarında ve plasentada bulunan syndecan düzeyleri ile preterm prematür membran rüptürü (PPROM) arasındaki ilişkinin biyokimyasal ve histolojik olarak araştırılmasıdır. Ayrıca elde edilen bulguların, PPROM ve buna bağlı komplikasyonların önlenmesine yönelik gelecekteki çalışmalara temel oluşturabileceği öngörülmektedir. Gereç ve Yöntem: Araştırma, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisi'nde 2023–2024 yılları arasında yürütülmüştür. Etik kurul onayı alınmış, tüm katılımcılardan bilgilendirilmiş onam formları temin edilmiştir. Çalışmaya PPROM tanılı ve ek obstetrik patolojisi bulunmayan 14 gebe ile benzer demografik özelliklere sahip 22 sağlıklı gebe dahil edilmiştir. Katılımcılardan alınan venöz kan örneklerinden serum ayrılarak syndecan 1, 2, 3 ve 4 düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Ayrıca, plasenta ve amniyon zarından alınan dokularda aynı biyomarkerların immünohistokimyasal ekspresyonları değerlendirilmiştir. Veriler gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: PPROM grubunda ortalama yaş, VKİ, parite, doğum haftası ve bebek doğum ağırlığı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur ( p < 0,01). WBC ve CRP düzeyleri PPROM grubunda anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p = 0,003 ve p = 0,022), hemoglobin, trombosit sayısı ve sigara kullanımı açısından fark gözlenmemiştir (p>0,05). İmmünohistokimyasal incelemelerde PPROM grubunda syndecan 1, 2, 3 ve 4 ekspresyonlarının plasenta ve amniyon dokularında belirgin şekilde azaldığı görülmüş; serum düzeyleri de benzer biçimde anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p < 0,001). Sonuç: Bulgular, PPROM olgularında syndecan (sdc) ailesine ait proteoglikanların azalmasının hücre dışı matriks bütünlüğü ve epitel bariyer fonksiyonlarını zayıflatarak zarların erken yırtılmasına katkıda bulunabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Amniyon zarı, Plasenta, Preterm Prematür Membran Rüptürü, Proteoglikan, Syndecan

Zulfıyya Heydarlı
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Missed abortus ve tıbbi abort yapan hastaların endometrial örneklerinde HIF-1 alfa molekülünün çalışılması

Amaç: HIF-1 alfa molekülünün missed abortus patolojisindeki yerini açıklayarak hücresel yaşlanma ve missed abortus arasındaki ilişkiyi ortaya koymak, hala aydınlatılamayan missed abortus etiyolojisindeki mekanizmaları ortaya çıkarmak amaçlanmaktadır. Missed abortusun etiyolojisinde görevli molekül ve yolakların ortaya çıkması missed abortusu öngörmek, profilaktif tedavi geliştirmek açısından tıp dünyasına ufuk açacaktır. Gereç ve yöntem: Kadın hastalıkları ve doğum servisinde yatmakta olan 10-20 hafta arası missed abortus tanılı gebeleri ve çeşitli nedenlerle gebeliğin sonlandırılması önerilen fetal kalp atımı pozitif olan tıbbi müdahalelerle abort eden gebeleri çalışmamıza gerekli bilgilendirme ve onam formu alınması sonrası dahil edilmiştir. Her iki hasta grubundan abort sonrası elde edilen abort ve plasenta materyalinde kalmış olan endometrium dokularını alıp solüsyonlara koymadan önce %0,9 NaCl ile yıkayarak kanı dokulardan ayırmayı ve fikse olan dokulardaki görüntüyü koruma amaçlanmıştır. Dokular immünohistokimyasal boyama yöntemi ile çalışılmıştır. Dokulardaki hücrelerde HIF-1 alfa, HTRA-1, P16 INK4a, NF-kB, HES molekül ailesi düzeylerinin boyanma miktarları H-Score tekniği ile hesap edilerek karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza Celal Bayar Üniversitesi kadın hastalıkları ve doğum servisinde yatan 10-20 gebelik haftası arasında bulunan missed abortus tanılı 20 hastanın (21-44 arası) yaş ortalaması 31,95 olarak hesaplanmıştır. Yine aynı serviste yatan kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilen tıbbi abort yaptırılan 17 hastanın (23-41 arası) yaş ortalaması 33,88'dir. Missed abortus grubundan hastaların 9'u, indüklenmiş abortus grubundan 2'si nullipar diğerleri multipardır. Obstetrik özgeçmiş bakımından her iki grup arasında anlamlı fark yoktur. Her iki grupta endometriumun villus ve stromal hücre grupları immünohistokimyasal olarak ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Missed abortus grubunda tüm desidual hücre örneklerinde ve plasental sinsityotrofoblast ve sitotrofoblast hücrelerinde araştırdığımız moleküllerden HIF-1 alfa , HES molekül ailesi HTRA-1, P16 INK4a, NF-Kb immunoreaktivitesinin yüksek olduğu , yine kontrol grubumuzda stromal ve villus hücrelerinde tüm antikorlarımızın immünoreaktivitelerinin düşük olduğu sonucuna ulaştık. İki grup arasında uygun istatistiksel yöntemlerle karşılaştırma yapıldığında gruplar arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir (p< 0.05). Sonuç: Missed abortus patofizyolojisinde aydınlanmayan pek çok nokta olup bu durumun meydana gelmesinde birçok mekanizma görev alır. Hipoksi ve hücresel yaşlanma da bu patolojide rol oynar. Yaptığımız çalışma da bize gösterir ki; sağlıklı bir gebelik için uygun mikroçevrenin oluşması çok önemlidir. Ortamdaki hipoksi , hücresel yaşlanma, proliferasyon ve apoptozdaki dengesizlik missed abortusa yol açabilmektedir. Özellikle HİF1 alfa molekülü ve onunla ilişkili olup hücresel yaşlanmada da görevli moleküller missed abortus grubunda anlamlı bir şekilde artmıştır. Bu mekanizmaların bilinmesi missed abortus yaklaşımı, öngörme ve tedavi geliştirme açısından bize değerli bilgiler sunarak ufuk açıcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: MİSSED ABORTUS, HIF-1 ALFA , HES molekül ailesi HTRA-1, P16 INK4a, NF-Kb

Hatice Tuğba Dağdeviren
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Myoma uterinin gebelik sonuçlarına etkisi

Uterin leiomyoma uterusun en sık görülen iyi huylu tümörüdür ve gebelikle ilişkili olması durumunda gebelik sonuçlarını olumsuz yönde etkileyebilir. Son 20-30 yılda, ileri anne yaşı gebelikleri ve ilk doğumdakı anne yaşı bir çok ülkede artmaktadır. Myom varlığı, 35 yaş üstü kadınlarda anlamlı olarak ilişkili saptanmıştır. Bu tezin amacı myomu olan gebelerin prevalansı, klinik prezentasyonu ve doğumun maternal ve fetal sonuçlarını belirlemekti. Bu retrospectif cohort çalışma 24 Ekim 2014 ve 30 Haziran 2018 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dali Perinatoloji Bilim Dalı'na başvuran gebeler arasında yapılmıştır. Çalışmamıza merkezimizde en az bir ultrasonografik muayene yapılan 191 myomu olan ve 201 myomu olmayan kadın dahil edildi. Anne yaşı, parite, gebelik yaşı, myomun büyüklüğü, hamilelik sırasındaki komplikasyonlar, doğum ve doğum şekli gibi potansiyel değişkenler not edildi. Fetusa ait komplıkasyonlar EMR, erken doğum eylemi, oligohidramnios, IUGG, prezentayon bozukluğu, fetal ölüm; anneye ait komplıkasyonlar ise gebelikte myomektomi, plasenta retansiyonu ve kanamıdır. Çalışma dönemi boyunca prenatal tanı merkezinde muayene edilen hasta sayısı 18564'tür. Buna göre prevalans %10.88'dir. Hastalar iki gruba ayrıldı; myomu olan ve myomu olamyan kadınlar. Ve myomu olan kadınlar daha da iki gruba ayrıldı; komplıkasyon olan ve olmayan kadınlar. Maternal komplikasyonlardan gebelikte myomektomi 5 hasta için gerekti (%2.4), plasenta retansiyonu 4 hastada (%1.9), kanama ise 4 hastada (%1.9) izlendi. Fetal komplikasyonlardan EMR 7 hastada (%3.5), erken doğum eylemi 4 hastada (%2), oligohidramnios 12 hastada (%6.1), IUGG 6 hastada (%3), prezentasyon bozukluğu 2 (%1) ve fetal ölüm 2 hastada (%1) görüldü. Toplam 46 komplikasyon gelişmişken (%24,1), 11 hastada ise iki komplikasyon gelişmiştir (%5,8). Yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatış ihtiyacı 22 hasta için gerekmiştir (%11,5). Komplikasyon saptanan grupta gebelik haftası istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha küçüktü (38,4 vs 37,2; p<0,05). Gebelik haftasının daha erken olmasına uygun şekilde boy ve tartı ölçümleri de komplikasyon olan grupta daha küçük olarak ölçüldü. Bu değerler boy için 49,9cm vs 48,8cm; p<0,05 ve 3.308g vs 3.015g; p<0,05'dir. Myomu olan hasta grubunda yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatış ile toplam myom hacmı 638.070,8mm3 vs 1.172.835,8mm3; p<0,05, ortalama myom hacmı 505.095,0mm3 vs 873.382,3mm3; p<0,05, en büyük myom çapı 43,6mm vs 54,9mm; p<0,05 ve myomların en geniş çaplarının ortalaması 40,0mm vs 48,7mm; p<0,05 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardır. Bu tezin elde ettiği sonuçlar gebelikte myom varlığının anne sağlığından çok, fetus üzerine tehlikeler oluşturduğunu göstermektedir. Bakmayarak ki, gebelikteki myomların çoğu asemptomatiktir, gebelik ve doğum sürecini etkileyen bazı komplikasyonlarla ilişkili olabilir. Uterin myomlar, gebeliğin olumsuz sonuçlanması riskini arttırır, bu nedenle bu yüksek riskli gebelerin uygun intrapartum yönetiminin önemini vurgulamaktadır.

GebelikMiyomPrenatal teşhis+1
Lala Alıyeva
Çukurova University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Term sağlıklı tekil gebeliklerde doğum şeklinin umbilikal kord kanında ınterlökin-1 beta ve tümör nekroz faktör-alfa düzeylerine etkisinin araştırılması

Amaç: Doğum; fizyolojik, biyokimyasal, endokrinolojik ve immünolojik olayların aracılık ettiği karmaşık bir süreçtir. Yenidoğanın intestinal mikroflorasının oluşması için doğum şekli çok önemlidir. İntestinal mikrofloranın spesifik suşlarının anti-inflamatuar sitokinlerin üretimini uyardığı gösterilmiştir. Interlökin-1β, IL-6 ve TNF-α gibi proinflamatuvar sitokinler başta olmak üzere, preterm ve term doğumları sırasında sitokinlerin oldukça önemli rolü bulunmaktadır. Bu bilgilere dayanarak, bu çalışma doğum şeklinin umblikal kord kanında TNFα ve IL-1β düzeylerine etkisini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisine normal spontan vajinal doğum ve sezaryen doğum için yatışı yapılan, 18 yaş üstü, sağlıklı, ek hastalığı olmayan, term 30 adet spontan vajinal doğum için yatışı yapılmış (kontrol grubu), 30 adet sezaryen doğum için yatışı yapılmış olan gebeler dahil edilmiştir. Kemolimünesans yöntem ile yenidoğan umblikal kord kanında TNFα ve IL-1β kan değerleri tespit edilmiştir. Ayrıca annenin kanında da hemogram, MPV ve platelet değerleri kaydedilmiştir. İki grup arasında değişkenlerin ortalaması bağımsız değişkenler t testi ile kategorik değişkenler ise Ki-Kare testi ile karşılaştırılmıştır. P değeri 0,05 'den küçük olan fark, anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Normal doğum yapan annelerin toplam gebelik gün sayısı ortalaması (p=0,003) ve yaşayan doğum sayısı (0,006) sezaryen doğum yapan annelerden daha fazla bulunmuştur. Parite sayısı ortalaması ise sezaryen doğum yapan annelerde daha fazla görülmektedir (p=0,009). Normal doğum yapan annelerde hemoglobin düzeyleri daha yüksek bulunmuştur (p=0,001). Normal doğumla doğan bebeklerde sezaryen doğan bebeklere göre TNF-alfa düzeyi belirgin olarak yüksek bulunurken (p=0,037), IL-1 beta değerleri arasında fark saptanmamıştır (p=0,802). Sonuçlar: Çalışma bulguları normal vajinal doğumun, bebeğin ve annenin immün sistemini harekete geçiren bir inflamasyon şekli olduğu görüşünü destekleyerek literatüre önemli bir katkı sağlamaktadır. Tüm bulguların literatür ile büyük ölçüde uyumlu görülmesi çalışmanın güçlü yönünü ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Spontan vajinal doğum, sezaryen doğum, TNF-alfa, IL-1 beta

Bebek-yenidoğmuşBebeklerDoğum+5
Merve Taşkın
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometriozis tanısı almış infertil kadınlarda D vitamini düzeyleri

Amaç: Çalışmada kliniğimizde takipli endometriozis tanısı almış infertil hastalar ile endometriozisi olmayan infertil hastaların serum D vitamini düzeyleri karşılaştırılmıştır. Endometirozis ve D vitamini arasındaki ilişkiyi göstermek amacıyla yapılan çalışmada endometriozisin tedavisinde D vitamini eksikliği saptanan hastalarda D vitaminin yerine koyulmasında önemli olduğu ucuz, kolay erişilebilir olması sebebiyle maliyet etkin bir tedavi olarak kullanılabilirliği gösterilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın Yapıldığı Yer: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Reprodüktif Endokrinoloji ve İnfertilite Bilim Dalı Yöntem ve Gereçler: Çalışma 2016-2020 yılları arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi kadın doğum ve hastalıkları polikliniğine başvuran kadın hastaları içermektedir. Çalışmadaki hastalar endometriozis tanısı olan infertil kadınlar ve endometriozis dışı infertilite faktörü sebebiyle polikliniğe başvuran kadınlar olarak iki gruba ayrılmıştır. Çalışmaya katılan tüm hastalardan ayrıntılı anamnez alındı, fizik muayeneleri yapıldı. Hastaların primer tanısı, yaşı, kilosu, boyu, sigara kullanıp kullanmadığı, menarj yaşı, gebelik öyküsü, doğum şekli, infertilite süresi, ek hastalıkları, operasyon öyküsü, eğitim durumu ve mesleği sorgulandı. Buradan elde edilecek veriler kodlanarak bilgisayar ortamına aktarılmıştır. Gerekli istatistiki değerlendirmeler yapılarak tablolar ile sonuç raporu hazırlanmıştır. Beklenen Yararlar: Çalışmamımızın sonucunda elde edilen veriler doğrultusunda infertil hastalarda D vitamini eksikliği düzeyi ve endometriozis-D vitamini eksikliği ilişkisi belirlenecektir. Elde edilen tanımlayıcı bilgiler ışığında D vitamini desteğinin önemi ile ilgili bilgi isteyen hastalara bilgi verilecektir. Kişinin ek komorbit durmularının infertilite ve D vitamini eksikliği sürecinde büyük payı olduğunu düşünürsek sağlığı ve çiftlerin çocuk sahibi olmalarını etkileyecek bu durumun belirlenmesi, konuya dikkat çekilmesi ve gerekli girişimlerin planlanması önlemlerin alınması açısından önem taşımaktadır. Bulgular: Çalışma ve kontrol grubu hastaları arasında demografik özellikler açısından anlamlı fark yoktu. Ortalama AMH serum düzeyleri ve ortalama serum D vitamini düzeyleri arasında anlamlı bir fark yoktu ancak her iki grupta 15-25 yaş arası hastaların serum D vitamini düzeyleri arasında anlamlı fark vardı. (p < 0.05) Endometriozisi olan 15-25 yaş grubundaki hastalarda şiddetli D vitamini eksikliği saptandı. Endometriozisi olan grupta sigara kullanım oranı çalışma grubuna göre anlamlı olarak daha fazlaydı. (p < 0.05) Kontrol grubunda ek hastalık açısından endometriozisi olan gruba göre daha fazla ek hastalık mevcuttu buda istatistiki olarak anlamlı bulundu. (p < 0.05) Sonuçlar: D vitaminin kadın infertilitesinde önemli bir rolü olan endometrioziste düşük olduğu ayrıca infertil hasta grubunda da yine D vitamini düzeylerinin düşük olduğu anlaşılmıştır. Çalışmaya katılan hastaların yanlızca %3'ünün normal serum D vitamini düzeylerine sahip olduğu görülmüştür. Sigara kullanımında endometriozis için risk faktörü olduğu anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: D vitamini, İnfertilite, Endometriozis, Endometrioma

EndometriyozEndometriyumKısırlık+3
Berin Bayat
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

IVF/ICSI-Et başarısızlığında histeroskopik bulgular

Amaç: Çalışmada daha önceden IVF-ICSI-ET yapılmış ancak başarısız olmuş hasta grubuna uygulanan histeroskopi sonucunda saptanan intrauterin patolojilerin saptanması ve bu patolojilerin sınıflandırılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın Yapıldığı Yer: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları Hatalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Reprodüktif Endokrinoloji ve İnfertilite Bilim Dalı Yöntem ve Gereçler: Retrospektif olarak yapılan bu tanımlayıcı çalışmada, 01.01.2013 ve 31.12.2019 tarihleri arasında İnfertilite Polikliniği'ne başvuran 228 primer ve sekonder infertilite tanılı, daha önceden dış merkezde veya kliniğimizde IVF-ICSI/ET yapılıp başarısızlıkla sonuçlanan hastalara uygulanan histeroskopi sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 228 hastanın histeroskopi sonuçları değerlendirildiğinde, hastaların 97 tanesi (%42.5) normal histeroskopik bulgulara, 131 tanesi (%57.5) anormal histeroskopik bulgulara sahipti. Bu anormal bulguları inceleyecek olursak, en sık izlenen patoloji % 23.1 oranla endometrial polip saptanmıştır. %20.5 intrauterin sineşi, %18.6 servikal patoloji (polip ve defekt), %13.5'inde servikal stenoz, %10.9 uterin septum/subseptum, %4.5'inde myoma uteri, %3.2'sinde arkuat uterus, %3.2'sinde T-shape uterus , %1.9'unda intrauterin enfeksiyon, %0.6'sında vajinal septum saptanmıştır. Sonuçlar: Bu tez çalışmamızın sonuçları incelendiğinde tartışmada bahsedilen literatür taramaları sonucunda değerlendirilen çalışmalarla büyük oranda benzerdir. İmplantasyon başarısızlığı olan hastalarda nedene yönelik ek incelemeler yapılmalıdır. Önerilen incelemeler; histeroskopi, histerosalpingografi, pelvik ultrasonografi, karyotip analizi, overyan rezerv ve fonksiyon testleridir. Bu hastalara uygulanacak tedaviler kanıta dayalı tıp dahilinde olmalıdır. Tedavideki amaç, embriyo kalitesi ve endometrial reseptiviteyi arttırmaktır. Histeroskopinin IVF üzerine olan pozitif etkisi endometrial kavitedeki lezyonları saptama ve tedavi etmesi ile ilişkilidir. Sonuçlarımıza göre ve mevcut literatüre uygun olarak, histeroskopi, diğer araştırma yöntemleri tarafından gözden kaçırılan intrauterin patolojileri saptamaktadır. Anahtar Kelimeler: IVF, IVF-ICSI/ET, IVF başarısızlığı, histeroskopi, intrauterin patolojiler, infertilite

FertilizasyonFertilizasyon-in vitroHisteroskopi+3
Lena Türeyici
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrauterin gelişme geriliği tanısı konulan fetüslerin sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: İntrauterin gelişme geriliği (İUGG) artmış erken doğum riskiyle yenidoğan morbidite ve mortalitede yaptığı artış sebebiyle prenatal bakımın ana zorluklarından biri olmaktadır. Amaç erken doğumdan fayda görecek fetüsleri zamanında tanımlamak ve uygun yönetimle doğum zamanını iyi planlanlamak ve anne karnında ölüm riskini ve yenidoğan morbiditesini en aza indirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif bir çalışmadır. Çalışmada 01 Ocak 2015- 01 Ocak 2019 Tarihleri Arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Perinatoloji Bilim Dalı`nda İUGG tanısıyla takibe alınmış 452 hastanın demografik özellikleri ve perinatal sonuçları değerlendirildi. Çalışmaya İUGG tanısı konan tekil gebelikler alındı. Konjenital anomali olmayan 334 (%73,9) hastanın gelişme geriliği tipi, tanı aldığı gebelik haftası, tahmini fetal ağırlığı (TFA), doğum haftası, preeklampsi varlığı, doppler bulguları, doğum kilosu, doğum şekli, doğum haftası, 5.dk Apgar skoru, yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı kayıt edildi ve tüm bu parametrelerin yenidoğanın olumsuz sonuçlarıyla ilişkisi ele alındı. Bulgular: Çalışmada 118 (%26,1) hastada konjenital anomali saptandı, 334 (%73,9) hastada konjenital anomali saptanmadı. Bebeğinde anomali saptanmayan annelerin yaş ortalaması 29,6±6,4 (min-maks:17-45) şeklindedir. İUGG tanı gebelik haftası ortalaması 30,9±4,5 (min-maks:18-39)'dır. Hastaların doğum haftası ortalaması 34,4±4,5 (min-maks:22-41)'dır. Hastaların 41`inde (%12,7) sigara kullanımı mevcut, 283`de (%87,3) sigara kullanımı yoktu. Hastalar tanı aldıkları gebelik haftasına göre <27+6, 28-31, 32-36, >37 olarak dört grupta incelendi. Hastaların 113`ünde (%33,8) asimetrik İUGG, 221`inde (%66,2) simetrik İUGG görüldü. Anomali olmayan grupta hastaların 273`ünde (%81,7) preeklampsi oluşmadı, 61`inde (%18,3) preeklampsi oluştu. Doppler bulguları 141 (% 43,1) hastada normal, 193 (%56,9) hastada bozulmuş olarak saptandı. Plasental kanama ve kronik dekolman gibi anormal bulgular ve doppler bozukluğu ele alındığında preeklampsili hastalar ile preeklampsi olmayanlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark (p<0,05) saptansa da, 5.dk Apgar skoru, ölü doğum, yenidoğan yoğun bakım ihtiyacı ele alındığında preeklampsi olmayanlar ve olanlar arasındaki sonuçlar benzerdi ve istatistiksel olarak fark anlamlı değildi. Verilerimiz doppler bulgularının şiddeti ile perinatal sonuçların kötüleştiğini ortaya koymaktadır. Yine çalışmamız TFA<%3percentil olmasının bebeklerin perinatal sonuçlarını olumsuz etkilediğini gösterdi. Sonuçlar: Çalışmada İUGG ve eş zamanda preeklampsi yaşanan gebeliklerde erken doğumun anlamlı şekilde yüksek olduğunu saptadık. Fakat, >35 gebelik haftasında preeklampsi olan ve olmayan grupta perinatal sonuçlar benzer ve her ikisinde sonuçlar olumlu idi. Bu verileri dikkate aldığımızda geç başlangıçlı preeklampsinin bebeklerin perinatal sonuçlarını olumsuz etkilemediğini, fakat erken başlangıçlı preeklampside erken doğum nedeniyle ortaya çıkan prematüritenin de yenidoğan morbidite ve mortalitesindeki artışa önemli katkı sağladığını söyleyebiliriz. Çalışmamız çok erken büyüme kısıtlı fetüsün belirsizlikler varlığında doğumun geciktirilmesinin bazı ölü doğumlarla sonuçlandığını, ancak beklenmeden yapılmış doğumun hemen hemen eşit sayıda yenidoğan ölümü oluşturduğunu ve her iki yaklaşımın da 2 yaş ve altındaki nörogelişimsel sonuçları iyileştirmediğini düşündürmektedir. Çalışmamızda 35 gebelik haftası üzerinde total mortalitenin sadece 5(%2.8) ve sadece 2 (% 1,0) bebekte sekel olduğunu dikkate alarak fetal iyilik hali izin verdiği halde ve erken doğum için başka endikasyonların bulunmadığı sürece 37.gebelik haftasına kadar doğumun ertelenmesinin faydalı olduğunu düşünmekteyiz. Veriler ışığında çalışmamız, üçüncü basamak bir hastanedeki kayıtların irdelendiği, güncel, literatüre yeni katkılar sunan, daha ileri araştırmalar için araştırmacılara yol gösterici bir çalışmadır.

Fetal gelişme geriliğiFetüsGebelik+3
Gulmıra Alıyeva
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doğumsal kalp anomalilerinin fetusun büyümesine etkisi

Amaç: Doğumsal kalp anomalileri (DKA) en sık görülen doğumsal anomalilerdir. Yenidoğan bebeklerdeki sıklığı 1000 canlı doğumda 5-10'dur. Bu bireylerin takibinde sıklıkla karşılaşılan iki sorun büyüme gelişme kısıtlılığı ve nörogelişimsel geriliktir. Bu tezin amacı doğumsal kalp anomalilerinin fetusun büyümesi üzerine etkilerini kliniğimizdeki veriler üzerinden ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: 24 Ekim 2014 ve 01.05.2019 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Perinatoloji Bilim Dalı'na başvuran gebeler arasında yapılan bu retrospektif çalışmada DKA tanılı fetuslarda fetal biyometri (bipariyetal çap, kafa çevresi, abdominal çevre, femur uzunluğu, tahmini fetal ağırlık) ölçümlerinin yanı sıra transserebellar çap (TSÇ), Sylvius oluğu alanı, kafa çevresi/Sylvius oluğu alanı (KÇ/SYL), aort kapak çapı/Sylvius oluğu alanı (AO/SYL) oranları çalışma grubu hastalarının içinde ve kontrol grubu fetuslarla karşılaştırma yapılarak ölçülmüştür. Bulgular: İkinci üçay gebelik haftasındaki 53 DKA tanılı fetus ve 72 kontrol grubu hasta ve üçüncü üçay gebelik haftasındaki 72 DKA tanılı fetus ile 58 kontrol grubu hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Nörolojik gelişim açısından değerli parametreler incelendiğinde ikinci üçay gebelik haftasındaki çalışma grubunda kontrol grubuna kıyasla Sylvius alan ölçümü daha küçük, Sylvius alanı küçük olduğu için de KÇ/SYL ve AO/SYL oranları daha büyük bulunmuştur. Normal aortik akım varlığı ve iki fonksiyonel ventriküle sahip üçüncü üçay hastalarda ise diğer hasta gruplarına kıyasla daha büyük aort kapak çapı/Sylvius alan oranı ile sonuçlanmıştır. Doğumsal kalp anomalilerinin korteks gelişimi üzerindeki etkisi bu oranlar üzerinden farkedilmektedir. Sonuç: Sol kardiyak disfonksiyon kökenli tanılarda belirgin olmak üzere DKA prenatal dönemde başlangıç gösteren, preoperatif, perioperatif ve postoperatif durum değişiklikleri ve risk faktörlerinden de etkilenen kompleks yapıda bir sağlık sorunudur.

Fetal gelişimFetal gelişme geriliğiFetal hastalıklar+6
Fatma İşlek Uzay
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel endometriozis modelinde ketotifen, dienogest ve danazol'un tedavi edici etkilerinin histolojik parametrelerle incelenmesi

Materyal ve metod: Sıçanlar üzerinde deneysel endometriozis modeli oluşturuldu. Her grupta 8 sıçan olacak şekilde ketotifen, dienogest , danazol , ısolyte-s ve kontrol grupları olmak üzere 5 gruba ayrıldı. Ketotifen 1mg/kg ,dienogest 0.3mg/kg ve danazol 100 mg/kg ısolyte-s 1ml/kg 28 gün boyunca oral yoldan uygulandı. Medikayon periyodu sonunda relaparatomi yapılarak endometriotik implantlar hacimleri ölçüldü, ardından eksize edildi ve batın sitolojisi alındı. Batın sıvısında TNF-α düzeyleri ölçüldü. Eksize edilen implantlarda Ki-67, triptaz , TNF-α düzeyleri ve mast hücre yoğunlukları incelendi. Sonuç: ketotifen grubunda endometriotik implant hacimlerinde azalmanın dienogest ve danazole benzer etkinlikte olduğu görüldü. Yine ketotifen grubunda mast hücre yoğunluklarında ve stromal TNFα seviylerinde azalma olduğu görüldü. Mevcut bulgular ketotifenin endometriozis tedavisinde kullanılabilcek bir molekül olduğunu düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: endometriozis ,ketotifen, danazol, dienogest, mast hücresi

DanazolDienogestEndometriyoz+4
Yasemin Varol Gem
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde ovaryan hiperstimülasyon sendromunun görülme insidansı

Amaç: Kliniğimizde GnRH agonist long protokol ve GnRH antagonist protokol uygulanan infertili hastalarda ovaryan hiperstimülasyon sendromu (OHSS) insidansı ve gebelik başarı oranının değerlendirilmesi Yöntem ve Gereç: Çalışmaya, Aralık 2006 – Eylül 2019 tarihleri arasında infertilite şikayeti ile Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi'ne başvurup kontrollü over hiperstimülasyonu uygulanan, 19-41 yaşları arasındaki hastalar dahil edildi. Tüm hastalara, gonadotropinler ile kontrollü ovaryan hiperstimülasyon ve GnRH agonist long protokol veya GnRH antagonist protokol uygulandı. Ovulasyon tetikleme günü ≥18 follikülü olanlar ve/veya E2 değerleri 3500-7000 pg/mL arasında olanlara HCG ile ovulasyon tetiklemesi yapıldı. Tetiklemeden 35 saat sonra yumurta toplama işlemi (OPU) gerçekleştirildi. Takibe alınan hastaların OHSS gelişme riski ve gebelik sağlama başarısı değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların;30 siklusunda agonis, 40 siklusunda antagonist protokol uygulanmıştır. Kliniğimizde 3749 hasta IVF tedavisi almış olup 62 hastada OHSS gelişmiştir. Hastalar hafif, orta, şiddetli OHSS gruplarına ayrılmış ve insidansı sırası ile %1.4 (53hasta ),%0.3 (13 hasta )ve % 0.10 (4 hasta )olarak saptanmıştır. OHSS gelişen, tetikleme günü, ≥18 mm follikül sayıları, tetikleme günü E2 değerleri arasında istatiksel anlamlı farklılık izlendi (P<0.05). Hafif, orta, şiddetli OHSS gelişen hastalarda E2 ortalamaları sırasıyla 3680, 5955, 4241 idi. Toplam 5112 siklus yapılmış olup 70 siklusta OHSS gelişti oranı %1.6 idi. 70 siklusda 7 hastada OHSS tekrar etti 1 hastada ise 3 siklusda OHSS gelişti. Çalışmaya dahil edilen 62 hastadan 31 (%50 ) gebelik elde edilmiştir. Gebelik OHSS şiddetiyle ilişkili olup, devam eden gebelik oranı %46 abortus oranı % 6 olarak tespit edildi. Sonuçlar: Çoklu logistik regresyon analizi sonucunda, gebelik, E2 değerinin >3000 pg/mL olması, PKOS varlığı ve toplanan oosit sayısının >20 olması, OHSS için bağımsız birer risk faktörü olarak saptandı. Riskli olguların tedavisi bireyselleştirilmelidir. Bu hastaların tedavisi sırasında foliküler gelişimi, ultrasonografi ve E2 takibi ile yakından izlenmelidir. Anahtar kelimeler: OHSS insidansı, GnRH agonist long protokol ve GnRH antagonist protokol

AgonistikAntagonistlerGnRH+4
Birgül Taşçı
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

IVF gebeliklerin perinatal sonuçlarının değerlendirilmesi

IVF Gebeliklerin Perinatal Sonuçlarının Değerlendirilmesi Amaç: IVF gebeliklerde gebelik süresi boyunca oluşabilecek komplikasyonları, bunların hem maternal hem de fetal mortalite ve morbidite üzerine etkisini retrospektif çalışma yöntemiyle incelemek ve bu gebeliklerin yönetiminde en uygun yolları belirleyebilmektir. Çalışmanın Yapıldığı Yer: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Perinatoloji Bilim Dalı Yöntem ve Gereçler: Retrospektif olan bu çalışmada 01 Ocak 2015 ve 31 Aralık 2019 tarihleri arasında hastanemizde doğumu gerçekleşmiş olan ve in vitro fertilizasyon (IVF) ile gebe kalmış 241 hastanın dosyaları geriye dönük incelenerek analiz yapılması planlanmıştır. Yapılacak analizlerde hastaların yaşı, paritesi (nullipar - multipar), sigara kullanımı, gestasyonel diyabet gelişmesi, gestasyonel hipertansiyon gelişmesi, preeklampsi ya da eklampsi gelişimi, plasenta previa gelişimi, çoğulluk (tekiz-çoğul gebelik), doğum haftası, doğumun şekli (normal vajinal yolla - sezaryen ile) gibi parametrelerin incelenmesi planlandı. Çalışmada aynı zamanda; bebeğin doğum kilosu, bebeğin 5. Dakika APGAR (aktivite, nabız, yüz buruşturma, görünüm ve solunum) puanı, fetal anomali gelişmesi gibi bebeğe ait sonuçlar da incelenerek IVF gebeliklerde gebelik sonuçlarının da değerlendirilmesi planlanmıştır. Beklenen Yararlar: Çalışmamızda; IVF gebeliklerin takibinde gelişebilecek komplikasyonlar hakkında önceden bilgi sahibi olmanın, hem gebelik takibini yapacak olan doğum hekiminin farkındalığının arttırılarak zamanında müdahale edilmesine hem de gebeye bu durumlar hakkında bilgi vermenin önemine dikkat çekmek istedik. Çalışmamızdan elde edilecek perinatal sonuçlar; gebeliğin takibi, komplikasyonların yönetimi ve doğum şeklini belirleme gibi konularda doğum hekimlerine yol gösterecektir. Aynı zamanda incelenen çoklu parametrelerle, maternal ve fetal mortalite ve morbiditenin en aza indirilmesi sağlanacak ve optimal yönetim şekli belirlenecektir. Bulgular: Çalışmaya IVF ile gebe kalan ve hastanemizde doğum yapmış toplamda 241 hasta dâhil edildi ve parametrelere göre tek tek incelendi. Çalışmamızda annelerin yaş ortalamaları 33,3 (Ortanca: 33, min: 19, maks: 58) yıl olduğu gözlenirken, bebeklerin doğum haftaları ortalama 35,54 (Ortanca: 37, min: 23, maks: 41) hafta olduğu, bebeklerin doğum kilosu ortalamaları ise 2480,55 (Ortanca: 2655, min: 200, maks: 4320) kilo oldukları belirlendi. Çalışmada yer alan gebelikler incelendiğinde % 62,7 (n=151)'si tekiz gebelik, % 33,2 (n=80)'si ikiz gebelik % 4,1 (n=10)'inin ise üçüz gebelik olduğu saptandı. Çalışmada yer alan hastaların 207 (% 85,9)'sinde DM(diabetes mellitus) varlığı gözlenmezken, 4 (% 1,7) hastada PGDM (pregestasyonel DM), 30 (% 12,4) hastada ise GDM (gestasyonel DM) varlığı saptandı. HT (hipertansiyon) varlığı bulguları incelendiğinde; 218 (% 90,5) hastada HT (hipertansiyon) bulgusuna rastlanılmazken, 9 (% 3,7) hastada KRHT (kronik HT), 14 (% 5,8) hastada ise GHT (gestasyonel HT) bulgusu tespit edildi. Hastaların doğum şekilleri incelendiğinde; 60 (% 24,9) hasta NVD(normal vajinal doğum) yaparken, 181 (% 75,1) hasta ise C/S (sezaryen) ile doğum yapmıştır. Sonuçlar: IVF gebeliklerin spontan gebeliklere göre komplikasyon oranları daha yüksek olup yönetimleri de farklılıklar göstermektedir. Kliniğimizin IVF gebelik sonuçlarının yüksek hasta sayılı çalışmaların yapıldığı diğer kliniklerin sonuçlarıyla benzer olduğu görülmüştür. Yapılacak yeni araştırmalar ve gebelik takiplerindeki hassasiyetlerle sağlıklı IVF gebelikleri ve sağlıklı IVF nesilleri elde edilebilecektir. Anahtar kelimeler: IVF (in vitro fertilizasyon), perinatal, gebelik sonuçları

Fertilizasyon-in vitroGebelikPerinatal bakım+1
Kübra Duran
Çukurova University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertansiyon ile komplike olmuş gebelerde serum nöropeptid-FF ve catestatin düzeylerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi ve etyopatogenezdeki rollerinin araştırılması

Amaç: Çalışmamızda hipertansif ve normotansif gebe kadınların serumlarındaki Nöropeptid-FF ve Catestatin düzeylerini kendi aralarında karşılaştırarak gebeliğin hipertansif hastalıklarındaki olası değişimlerini saptamayı ve gebeliğin hipertansif hastalıklarındaki olası yerini incelemeyi amaçladık. Yöntem: Araştırmanın hipotezlerini test etmek ve değişkenler arası ilişkiyi incelemek için nicel analiz yöntemi kullandık. Neuropeptide FF ve Catestatin düzeyleri Enzim Linked Immunoassay (ELISA) yöntemiyle analiz edildi. Hasta ve kontrol gruplarının Nöropeptid-FF ve Catestatin değerleri Mann-Whitney ve Ki-kare(Chi-Square) testi ile analiz edildi. Analiz için SPSS programın 21. versiyonu kullanıldı. Örneklem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalı Gebe polikliniğine başvuran 19 ile 42 yaş arasındaki, 39 adet sağlıklı ve 39 adet hipertansiyon ile komplike toplam 78 gebe kadın çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük bir Catestatin değeri saptandı ve bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı idi (p=0,000). Hasta grubunda Catestatin değeri 31,61±12,54; kontrol grubunda bu değer 48,46±22,45 olarak bulundu ve istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). Nöropeptid-FF değeri ise kontrol ve çalışma grubunda fark saptanmadı (p=0.916). Dolayısıyla Nöropeptid-FF değeri hasta grubunda 134,30±93,72; kontrol grubunda bu değer 139,49±96,41 olarak bulundu ve istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Araştırmamızın analiz sonuçlarına göre, Catestatin için hasta grubu ile kontrol grubu arasında %5 önem seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulundu. Nöropeptid-FF için hasta ve kontrol grubuna göre daha düşük bir değeri bulunmasına rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Anahtar kelimeler: Preeklampsi, Nöropeptid-FF, Catestatin, Hipertansif Hastalıklar

EtyopatogenezGebelikGebelik komplikasyonları+5
Hamdin Günsel
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklampsi etiyopatogenezinde antimülleriyan hormon ve ilişkili miRNA'ların rolü

Amaç: Preeklampsi gebelikte en sık görülen komplikasyonlardan olup maternal ve perinatal morbidite ile mortalitenin en önemli nedenidir. Preeklampsi etiyopatogenezinin aydınlatılabilmesi, hastalığı önleyebilmek ve tedavi yöntemleri geliştirebilmek bakımından önemli bir adım olup hem maternal hem de perinatal sağlığa önemli katkıları olacaktır. Çalışmamızda preeklampsi etiyopatogenezinde fetal cinsiyet ve AMH, AMHIIR, VEGF ve microRNA-26, microRNA-126, microRNA-155 ile microRNA-210'un rolünün araştırılması hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya 20 preeklampsi, 20 kontrol grubu hastası olmak üzere toplam 40 hasta dahil edildi. Hem maternal serumda hem de plasentada preeklampsi etiyopatogenezinde oldukça önemli olduğu düşünülen miR-26, miR-126, miR-210, miR-155 miRNA'ların ifade düzeyleri qPCR yöntemi kullanılarak belirlendi. Ayrıca plasenta örneklerinde AMH, AMHIIR, VEGF genlerinin ifade düzeyleri hem immünohistokimyasal hem de qPCR yöntemleri ile tespit edildi. Bulgular: İmmnohistokimyasal değerlendirmede, AMH primer antikor ve AMH reseptör ve VEGF antikor immünreaktivitesinin preeklampsi grubu sinsityotrofoblast hücrelerinde azaldığı; endotel hücrelerin VEGF primer antikoru immünreaktivitesinin preeklampsi grubunda anlamlı olarak azaldığı, VEGF'nin plasenta ekstra embriyonik mezoderm bölgesinde ekspresyonunun kontrol ve preeklampsi grubunda anlamlı farkı olduğu tespit edildi. Plasental dokudan elde edilen örneklerde yapılan qPCR analizlerinde, AMH ve AMHIIR mRNA gen ifadesinin preeklampsi grubunda anlamlı olarak artmış olduğu; VEGF mRNA gen ifadesinin preeklampsi grubunda anlamlı olarak azalmış olduğu gösterildi. Serum ve plasentadan alınan örneklerde miRNA'lar için yapılan qPCR analizleri sonucunda; preeklampsi grubunda miR-26 ifadesinin serum örneklerinde anlamlı olarak artış gösterdiği, plasenta örneklerinde ise anlamlı olarak azaldığı; miR-126 ifadesinin serumda anlamlı olarak azaldığı ancak plasental ifadesinde anlamlı fark olmadığı; miR-155 ile miR-210 ifadesinin ise hem serum hem plasenta örneklerinde anlamlı olarak artış gösterdiği tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda preeklampsi etiyopatogenezi ile ilişkili olduğu düşünülen çeşitli moleküller hem serum hem plasentada incelenmiştir. Elde ettiğimiz veriler doğrultusunda preeklampsi hastalarının serum ifadelerinde anlamlı farklılık saptanan miRNA moleküllerinin, preeklampsinin erken tanınması için bir belirteç olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca plasental doku örneklerinden izole edilip ifadeleri değerlendirilen hem AMH, AMHIIR, VEGF mRNA genlerinin hem de miRNA'ların preeklampsi etiyopatogenezi ile ilişkili moleküller oldukları düşünülmektedir. Çalıştığımız moleküllerle ilgili literatürde farklı görüşler olduğu, ancak yeni moleküller olmaları ve bu sebeple kısıtlı literatür verisi elde edilebilmesi nedeniyle daha fazla ve geniş kapsamlı araştırmalara ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır.

Antimüllerian hormonEtyopatogenezGenetik+2
Didem Çırak
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrium kanserlerinde P53, PTEM ve mikrosatellitesinin hastalığın prognuzu üzerine etkisinin incelenmesi

Endometrium kanserlerinde PTEN, p53 ve mikrosatellit instabilitesi' in hastalığın prognozu üzerindeki etkisinin incelenmesi AMAÇ: Endometrium kanserinin yönetiminde son zamanlarda histo-patolojik faktörlere moleküler analizler eklenerek prognoz hakkında daha doğru bilgiler edinilmeye başlanmıştır. 2013'te Genom Atlas Pro-jesinde endometrium kanser 4 alt grupta toplanmıştır. Bunlar i) POLE ultra-mutant, (ii) MSI hipermutated, (iii) copy-number low ve (iv) copy-number high olarak sınıflandırılmıştır. Biz de bu çalışmada tümör doku-sunda PTEN, p53 ve mikrosatellit instabilitesi' inin endometrium kanse-rindeki bilinen prognostik faktörler ve sağ kalım arasındaki ilişkiyi incele-dik. GEREÇ VE YÖNTEM: Ocak 2016- Aralık 2019 yılları arasında Ce-lal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Do-ğum Anabilim Dalı onkoloji polikliniğindeki endometrium kanseri olgula-rının retrospektif dosya taraması yapılarak çalışma için 50 hasta belir-lenmiştir. Bu hastalara ait formalinle fikse parafin bloklardan pozitif yüklü elektrostatik lamlara 4 mikronluk kesitler alınarak 58°C'lik etüvde 4 saat bekletilmiştir. Her olguya ait lam barkodları hazırlanan kesitlere yapıştı-rılarak tam otomatik immunohistokimyasal boyama cihazına (Bench-mark Ultra automated IHC/ISH slide staining system, Ventana Medical Systems) yerleştirilmiştir. İmmünohistokimyasal boyama için cihaz ile uyumlu Ultraview Universal DAB Detection Kit ve EZ prep, Reaction Buffer Concentrate solüsyonları, Endogenous Biotin Blocking Kit, He-matoksilen ve Blue Reagent kullanılmıştır. Tüm bloklara PTEN, p53 ve mikrosatellit instabilite markerları (MLH1, MSH2, MSH6 ve PMS2) ve ilgili immunohistokimyasal boyaları uygulanmıştır. Tüm değerlendirme-ler standart ışık mikroskobunda yapılmıştır. PTEN (sitoplazmik bo-yanma) ve p53 (nükleer boyanma) için tümör hücrelerindeki boyanma yüzdesi skorlanmıştır. Mikrosatellit markerler olan MLH1, MSH2, MSH6 ve PMS2 için tümör hücrelerinde nükleer boyanma olup olmaması değerlendirilmiştir. Markerlardan biriyle hiç boyanma olmaması kayıp olarak kabul edilmiştir. Dört markerden hiçbirinde kayıp yoksa mikrosa-tellit stabil, birinde kayıp varsa düşük mikrosatellit instabil ve iki ve daha fazlasında kayıp varsa yüksek mikrosatellit instabil olarak kabul edilmiş-tir. BULGULAR: Çalışmamızda histolojik tiplere göre değerlendirildi-ğinde 43 (%86) hastanın endometrioid tip, 3 (%6) hastanın seröz ve 4 (%8) hastanın mikst tip olduğu tespit edilmiştir. Endometrioid tip olan hastaların arasında ise; grade 1 olan 15 (%30) hasta iken grade 2 olan 23(%46) hasta ve grade 3 olan 10 (%20) hasta bulunmaktadır. Histopa-tolojik değerlendirmede olguların 27 (%54) hastada myometrial invaz-yon, 13(%26) hastada servikal tutulum olduğu belirlenmiştir. Çalışma-mızdaki 10 (%20) hastada ise pelvik lenf nodu ya da pelvik-paraaortik lenf nodu tutulumu olduğu tespit edilmiştir. Bu hastalar arasından 6 has-tada pelvik lenf nodu, 1 hasta paraaortik lenf nodu ve 3 hasta hem pelvik hem de paraaortik lenf nodu tutulumu mevcuttur. 2 (4%) hastanın batın sitolojisi ise malign özelliktedir ve 12 (%24) hastada ise lenfovasküler tutulum olduğu görülmüştür. Adjuvan tedaviler değerlendirildiğinde 31 (%62) hastada, olguya adjuvan tedavi verilmiştir. Bu hastalar arasında 20 hasta radyoterapi, 12 (%60) hasta external, 8 (%40) hasta brakiterapi almıştır. Bu olguların arasında 11 (%22) hastaya kemoterapi ve radyo-terapi uygulanmıştır. Çalışmamızda hastaların %54'ünün p53 ve %28'in PTEN ile boyandığı, %30'unun ise MSI kayıp olduğu saptanmıştır. PTEN ile boyanan hastaların %2'sinin güçlü boyanma, %8'sinin orta ve %18'sinin zayıf boyandığını; p53 ile boyanan hastaların ise %8'i güçlü, %10'nun orta ve %36'sının zayıf boyandığı görülmüştür. MSI kayıpla-rına bakıldığında ise %28'sinin MLH1PMS2 ve %2'sinin ise kaybı ol-duğu görülmüştür SONUÇ: Endometrium kanserinde immunohistokimyasal değerlen-dirme sonucu PTEN ile hastalığın evresi, lenf nodu ve servikal alan tu-tulumu arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. MSI ile hastalığın evresi ara-sında anlamlı ilişki bulunmuştur. P53'ün prognostik faktörler ile anlamlı ilişki saptanmamıştır. Ancak kötü prognostik belirteçlerinde diğer çalışılan immünohistokimyasal belirteçlere göre daha yüksek oranda ol-duğu görülmüştür.. Çalışmamızda hastalığın nüks ve sağ kalım ara-sında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Anahtar sözcükler: endometrium kanseri, p53, PTEN, Mikrosatellit ins-tabilites

Endometrial neoplazmlarEndometriyumGenler-P53+2
Mutlu Öğüt
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezaryende uterusun kapatılmasında kullanılan cerrahi tekniklerin hayvan modeli üzerinde karşılaştırılması

Amaç: Sezaryen dünya genelinde yaygın olarak yapılan bir operasyon olmasına rağmen, kabul edilebilecek en uygun cerrahi teknik için sınırlı bilgi vardır. Çalışmamızda sezaryen sırasında uterusun kapatılmasında kullanılan cerrahi tekniklerin kısa dönem sonuçlarını hayvan modeli üzerinde karşılaştırmayı amaçladık Gereç ve Yöntem: Çalışmada 10 adet dişi Wistar albino rat gebeliklerinin yaklaşık 20. günde sezaryen yapıldı. Uterusun sağ tarafı tek kat kilitlenerek, sol tarafı çift kat kilitlenmeden kapatıldı. Kontrol grubunda olan 3 rat ise normal doğum izleminde takip edildi. Sezaryen ve normal doğum sonrası 15. günde ratlar sakrifiye edildikten sonra histerektomi yapıldı, materyal patolojik incelemeye alındı. Elde edilen kesitler hematoksilen-eozin, Masson trikrom ve alcian blue ile boyandı. Makroskopik ve mikroskobik veriler ratların sağ ve sol uterusları için ayrı ayrı incelendi. Bulgular: Sezaryan yapılan ratlarda uterusun tek katlı kilitlenerek kapatıldığı örneklerin ortalama endometriyum kalınlıkları 287±111,1 μm, çift katlı kilitlenmeden kapatılan örneklerin ortalama endometriyum kalınlıkları 318,4±172,2 μm bulundu. İki grup arası anlamlı bir fark izlenmedi (p:0,870). Örneklerin ortalama miyometriyum kalınlıkları 637,1±243,1 μm, çift katlı kilitlenmeden kapatılan örneklerin ortalama miyometriyum kalınlıkları 456±261,7 μm bulunmasına rağmen iki grup arası anlamlı bir fark izlenmedi (p: 0,086). Ortalama uterus kalınlıkları tek katlı kapatmada 1230,9±507,7 μm, çift katlı kapatmada 1466,5±448,9 μm bulundu. İki grup arası anlamlı bir fark izlenmedi (p:0,369). Histerektomi materyallerinin karşılaştırdığımız histopatolojik özellikleri açısından çalışma grubundaki ratlarda anlamlı bir fark saptanmadı. Uterusu tek katlı kilitli kapatılan 2 ratın uterusunda, çift katlı kapatılan tek ratın uterusunda inflame ve nekrotik görünüm mevcuttu (p:0,513). Kollajen, gland yoğunluğu, inflamatuar lenfositler, hemosiderin yüklü makrofajlar ve rezidüel sütür gibi histopatolojik değerlendirmelerde de iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (sırasıyla p:0,606, p:0,329, p:0,121, p:1, p:0,513, p:0,264). Tartışma: Araştırmamız sezaryen tekniği ile ilgili tartışmalara, verilerin daha çok histopatolojik sonuçlar ile ortaya konulduğu bir çalışma ile katkıda bulunmaktadır. Bu tez çalışmasının uterus iyileşmesinde sadece erken dönem sonuçları ele aldığını düşünecek olursak gerek hiç skarı olmayan kontrol grubundaki materyaller, gerekse uterusun tek kat kilitlenerek dikildiği grup 1 ve iki kat kilitlenmeden dikildiği grup 2'deki olgular arasında endometriyum ve miyometriyum kalınlıkları arasında fark saptanmamıştır. Uterusun tüm kat ölçümleri yapıldığında ise grup 1'in diğerlerinden daha kalın olduğu izlenmiştir. Bu sonuç bugüne kadar iki kat dikilmenin daha sağlam sezaryen yeri elde edilmesini sağlayacağı görüşünün tam da zıttıdır. Üstelik grup 1 ve 2 arasında histopatolojik özellikler açısından bir fark olmaması da sadece kalınlıkla değerlendirme yapmanın uygun olmayacağı fikrini aşılamaktadır. Bu kadar karmaşık bir konunun basitçe tek kat ya da çift kat dikiş ile çözümlenmesinin beklenmemesi gerekir. Sonuç: Gerçekleştirdiğimiz araştırmanın sonuçları genel olarak uterusun tek kat kilitlenerek ya da çift kat kilitlenmeden kapatılmasının sezaryen sonrası kısa dönemde histopatolojik olarak ayırt edilebilecek bir fark olmadığına işaret etmektedir. Anahtar kelimeler: Sezaryen kesisi, cerrahi teknik, tek katlı kapatma, çift katlı kapatma

Cerrahi işlemler-operatifCerrahi-kadın doğumGebelik+3
Merve Civelek
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kişisel mizaç ve duygu durum özelliklerinin gebelikte ilk üç ayda görülen bulantı kusma etiyolojisindeki rolü

ÖZET Amaç: Gebelikte bulantı kusması (GBK) olan kadınların kişisel, fiziksel, psikolojik ve tıbbi özelliklerini ortaya koymayı; kişisel mizaç özellikleri ile bulantı-kusmanın sıklığı ve şiddeti arasındaki ilişkiyi irdelemeyi ve tartışmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 01 Haziran 2020 - 01 Haziran 2021 tarihleri arasında hastanemize, bulantı-kusma yakınması ile başvuran, ≤14 haftalık, canlı gebelikler alındı. Hastaların klinik değerlendirmeleri ile birlikte bulantı-kusma şiddetini belirlemek için PUQE skoru kullanıldı, psikososyal ve çevresel özellikleri kayıt altına alındı. Kişisel mizaç özellikleri ve kişilik tanımının belirlenmesi için TEMPS-A anketi uygulandı. Kategorik ölçümler gruplar arasında değerlendirilirken Ki-Kare testinden yararlanıldı. Bağımsız gruplarda t-testi, varsayımların sağlanmadığı durumlarda ise Mann Whitney U testinden yararlanıldı. Bulgular: Çalışma süresince kriterleri karşılayan 250 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, vücut kütle indeksi (VKİ), gebelik haftası ve PUQE puan ortalaması sırasıyla 29,64±5,94; 25,74±5,33; 9,32±2,41; 6,12±2,81'dir. VKİ, eğitim durumu, abortus sayısı, gebelik dönemi ve kadının çalışma durumu ile GBK şiddeti arasında bir ilişki bulunamadı. Baskın mizaç olanlarda PUQE ortalaması 8,8±3,8 iken baskın mizaç olmayanlarda ise 5,8±2,5 idi ve aradaki fark istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Baskın mizaç olanlarda aile aynı şehirde yaşama oranı %93,1 ile daha yüksekti (p=0,048; p<0,05). "Her iki aile aynı şehirde yaşayan" grupta baskın mizaç görülme oranı diğer gruplara göre daha fazlaydı(%14,4). Aradaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p=0,023). "Kolay sinirlenen" hasta grubunda PUQE skoru ortalaması 8,0±4,1 ile diğer gruplardan fazlaydı ve aradaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p=0,048). Önceki gebelikte GBK öyküsü olanların PUQE skoru ortalaması 6.5±2,8 ile daha yüksekti ve aradaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p=0,034<0,05). Sonuç: Baskın mizaç varlığı GBK sıklığı ve şiddeti için bir etkendir. Baskın mizaca sahip insanlar aileleri ile aynı şehirde yaşamaya ve bulantı-kusma ile başetmede çevreden gelecek psikososyal desteğe ihtiyaç duymaya daha meyillidir. Her iki aile ile aynı şehirde yaşayan hastalarda baskın mizaç ve dolaylı olarak şiddetli GBK görülme sıklığı daha fazladır. Kolay sinirlenen kişilik tanımına sahip hastalarda GBK şiddeti daha fazla görülmektedir. GBK sıklığı ve şiddetinde kişisel mizaç özellikleri de bir etmendir. Anahtar Kelimeler: Baskın Mizaç, Bulantı, Gebelik, Kusma, PUQE

BulantıGebelikKişilik+2
Hülya Yetiş
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serviks kanseri taramasında sitoloji ve HPV testi; persistans ve klirensi belirleyen faktörler

Amaç: Çalışmamızda servikal kanser taramasında sitoloji ve HPV testi ile persistans ve klirensi belirleyen faktörler sorgulanmıştır. Gravida, parite, erken yaşta cinsel ilişki, çoklu cinsel partner, oral kontraseptif kullanım öyküsü, kondom kullanım öyküsü, sigara ve alkol kullanımı öyküsü gibi değişkenlerle persistans arasındaki ilişki saptanmaya çalışılmıştır. Böylece HPV persistansına etki eden faktörler saptanarak dikkatle taranması ve tedavi edilmesi gereken hasta grupları belirlenmeye çalışılmıştır. Çalışmanın Yapıldığı Yer: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Jinekoloji-Onkoloji Bilim Dalı. Yöntem ve Gereçler: Çalışma 2008-2018 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıklar ve Doğum Anabilim Dalı, Jinekoloji- Onkoloji polikliniğine başvuran kadın hastaları içermektedir. Çalışmadaki hastalar kliniğimize başvuran HPV ve sitoloji taranan hastalar arasından seçildi ve bu hastalarda yeniden sitoloji ve HPV taraması yapılmıştır. Hastalar persistans olan ve olmayanlar olmak üzere iki grupta incelenmiştir. Hastalara anket çalışması uygulanarak yaş, ilk ilişki yaşı, evlilik yaşı, gravida, parite, eğitim durumu, ilk ilişki yaşı, birden fazla cinsel partner, sigara ve alkol kullanımı öyküsü, cinsel yolla bulaşan hastalık öyküsü, oral kontraseptif ve kondom kullanımı öyküsü, HPV aşısı öyküsü ve multivitamin kullanımı öyküsü sorgulanmıştır. Buradan elde ettiğimiz veriler kodlanarak bilgisayar ortamına aktarılmıştır. Gerekli istatistiki değerlendirmeler yapılarak sonuç raporu hazırlanmıştır. Beklenen Yararlar: Çalışmamızın sonucunda elde edilen veriler doğrultusunda servikal kanser taramasında HPV testi ve sitoloji ile yapılan taramalarda persistans ve klirense etki eden faktörler belirlenecektir. Elde edilen bilgiler ışığında HPV persistansına etki eden faktörler hakkında hastalara yaşam tarzı değişiklikleri ile ilgili bilgiler verilecektir. Hastaların tarama ve takibe olan bağlılıkları artırılarak ve yaşam tarzı değişiklikleri ile peristansa neden olabilecek faktörlerin azaltılarak serviks kanseri ve öncül lezyonlarından korunma yollarının belirlenmesi planlanmıştır. Bulgular: Persistans olan ve olmayan grup arasında yaş, ilk ilişki yaşı, evlilik yaşı, gravida, eğitim durumu, oral kontraseptif kullanımı, sigara ve alkol kullanım öyküsü, HPV aşısı ve multivitamin kullanımı öyküsü açısından anlamlı bir fark yoktu. Ancak çoklu cinsel partner olan hastalarda persistans açısından anlamlı sayılabilecek fark vardı (p:0,056). Çalışmamızda 2 veya daha fazla doğum yapan kadınlarda persistans anlamlı oranda yüksek bulundu (p:0,031). Ayrıca düzenli olarak kondom kullanan hastalarda persistans istatistiki olarak anlamlı oranda az saptanmıştır (p:0,037). Sonuçlar: Çoklu cinsel partner ve yüksek paritenin HPV persistansı için risk faktörü olduğu, kondom kullanımının HPV persistansına karşı koruyucu olduğu anlaşılmıştır. Çalışmaya katılan hasta sayısı kısıtlılığı sebebi ile diğer faktörlerin yeniden araştırılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Serviks Kanseri, HPV, Persistans, Klirens.

NeoplazmlarPapillomavirüslerSitoloji+2
Gülşah Kurt
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekrarlayan implantasyon başarısızlığında endometrial hasarlanmanın endometriumdaki etkileri

Amaç: Tekrarlayan implantasyon başarısızlığı (TİB) olan hastalarda IVF'in başarısı endometrium ile blastokistin uyumlu gelişimine bağlıdır. TİB'in sebepleri arasında, embriyo ve endometrium ile bağlantılı problemler olduğu ileri sürülmektedir. TİB olan kadınlarda iyi kalitede embriyo transferi yapılmasına rağmen gebeliğin oluşmaması sebebiyle endometrial faktörlerin değerlendirilmesi görüşü ön plana çıkmaktadır. Endometrium 'implantasyon penceresi' olarak adlandırılan zaman dilimi içinde embriyoyu kabul eder. Endometriumdan pipel yardımı ile biyopsi alınmasıyla yaratılan endometrial hasarlamanın endometrial reseptiviteyi arttırdığına yönelik birçok çalışma yayınlanmasına rağmen endometrial hasarlanmanın hangi mekanizma ile bunu yaptığı net olarak bilinmemektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda TİB tanısı konulmuş 19 hastaya, menstrüel siklusun 19-21. günleri arasında tanısal histeroskopi ile endometriumun yapısal ve histolojik patolojisi olmadığı saptandı ve alınan materyal endometrial reseptivite belirteçlerinden LIF, integrin αvβ3, östrojen alpha reseptörü için immunohistokimyasal değerlendirmeye, pinopod oluşumları açısından elektron mikroskopisi değerlendirmesine alındı. Aynı hasta grubunda takip eden bir sonraki siklusta yine 19-21. günler arasında tedaviye yanıt araştırması için yapılan endometrial örnekleme materyalleri de endometrial reseptivite belirteçleri için değerlendirildi. Herhangi bir endometrial patolojisi olmayan tedavisiz gebe kalabilmiş kadınlardan oluşan endometrial reseptivite referans grubunun sonuçları alınarak karşılaştırma yapıldı. Bulgular ve Sonuç: TİB tanılı hastaların hasarlandırma öncesinde endometriumlarında fertil kadınlardan farklı saptanan ultrastrüktüel bulguların hasarlandırma sonrasında fertil kadınların endometirumuna benzeyen özelliklere dönüştüğü saptandı. İmmunohistokimyasal olarak LIF düzeylerinin hasarlandırma ile arttığı, Östrojen alpha reseptörünün ve İntegrin αvβ3 düzeylerinin hasarlandırma ile anlamlı farklılık oluşturmadığı saptandı.

Embriyo implantasyonuEndometriyumFertilizasyon+3
Ömer Faruk Geçkil
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Over kanseri şüphesi olan hastaların preoperatif taramalarına rutin endoskopi ve kolonoskopi eklenmesinin cerrahi ve onkolojik sonuçlara katkısı

Amaç: Bu çalışmanın amacı over kanseri şüphesi ile takip edilen hastalarda preooperatif endoskopi ve kolonoskopi taramasının cerrahi ve onkolojik sonuçlara katkısını incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde 17 Ağustos 1992 ile 27 Kasım 2018 tarihleri arasında hastanemizde over kanseri şüphesiyle opere olan veya over kanseri tanısıyla tedavi alan 1446 hastanın dosyaları geriye dönük incelendi. Patoloji sonuçları borderline tümör, teratom, sartoli-leydig hücreli tm ve yolksac tümör gelen hastalar çalışmadan çıkarıldı. Epitelyal over kanseri tanısı alan 910 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalardan da Evre 2 ile Evre 4 arasında olan 676 hasta analiz edildi. Hastalar çalışmaya dahil edilirken; ameliyatları, tetkikleri ve medikal tedavileri hastanemizde yapılmış ya da başka hastanelerde yapıldığına dair belgeleri görülerek bu hastalar çalışmaya alındı. Hastalar analiz edilirken: Yaş aralığı, vücut kitle indeksi, menopoz durumu, parite durumu, eşilik eden komorbidite olup olmadığı, tümör marker değerleri(CEA,CA19.9, CA125,CA15.3), preop asit miktarı, tanı anında eşlik eden semptom, preop tümör çapı, debulking cerrahi tipi(primer-interval), sitoreduksiyon yeterliliği, primer operasyon tipi, adjuvan kemoterapi türü, adjuvan kemoterapi alma süresi, appendektomi yapılma durumu, üst batın cerrahi uygulanma durumu, preop komplikasyon durumu, postop komplikasyon durumu, tümör histolojisi, tümör histolojik grade'i, tümör evresi, tümör tipi (dualistik modele göre sınıflandırılan), endoskopi uygulanma durumu, kolonoskopi uygulanma durumu, Hastanın durumu ve rekürrens durumu gibi parametreler tek tek incelenmiştir. Endoskopi ve Kolonoskopi parametreleri incelenirken; hastalar endoskopi ve kolonoskopi uygulanmadı, malignite var ve malignite yok şeklinde 3 gruba ayrıldı. Hastanemizde Endoskopi ve Kolonoskopi taraması yapılan hastalarda Endoskopi ve Kolonoskopi işlemleri dahiliye gastroenteroloji öğretim üyeleri ve dahiliye gastroenteroloji yan dalı araştırma görevlisi uzman doktorlar tarafından yapıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 23.0 paket programı kullanıldı. Kategorik ölçümler sayı ve yüzde olarak, sürekli ölçümlerse ortalama, sapma ve minimum -maksimum olarak özetlendi. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmalarında Ki kare testi ve Fischer'ın Kesinlik Testine başvuruldu. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0,05 olarak alındı. Bulgular: Hastaların ortalama tanı yaşı 54,7±12,4; ortanca tanı yaşının ise 55 yaş olduğu tespit edildi. Hastaların ortalama vücut kitle indeksi 27,6±4,9; ortanca vücut kitle indeksi değeri ise 27,1 olarak tespit edildi. Çalışmaya dâhil edilen hastaların %67,8 i postmenopozal dönemde %32,2'si reproduktif dönemde olarak tespit edilmiştir. %84,6 oranında hasta multipar %10,7 oranında hasta ise nullipar olarak tespit edildi. Hastalarda tanı anında en sık görülen semptom karın ağrısı %71,2 ikinci en sık görülen semtpom ise karın şişliği %22,3 tespit edildi. Bağırsak rezeksiyonu varlığı ile laboratuvar bulguları arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0,05). Bağırsak metastaz varlığı olan hastalarda postop CA125 değerleri daha yüksek gözlenirken (p<0,05); diğer parametreler arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Bağırsak metastazı varlığı ile preop asit bulguları arasında anlamlı bir farklılık bulunmazken; bağırsak metastazı varlığı olanlarda preop Tümör çapı değerinin daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Hastaların endoskopi (p=0,071), kolonoskopi (p=0,125), Bağırsak rezeksiyonu (p=0,614), Endoskopide Malignite (p=0,974) ve kolonoskopide malignite (p=0,920) varlığı bulguları ile ortalama sağkalım bulguları arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Bağırsak metastazı uygulanan hastaların ortalama sağkalım süresinin düşük olduğu saptandı (p>0,05) Sonuç: Over kanserinde rutin bir tarama protokolü bulunmamaktadır. Birçok klinikte over kanseri gastrointestinal sistem metastazı düşünülen hastalara tarama amaçlı endoskopi ve kolonoskopi işlemi yapılmaktadır. Over kanserinin bağırsak metastazlarında genellikle seromüsküler tutulum görüldüğünden dolayı kolonoskopinin taramada duyarlılığı az olmaktadır. Endoskopi ve kolonoskopi taraması yüksek maliyet oranı çıkarmaktadır. Ayrıca noninvazif bir işlem olmayıp hastalarda rahatsızlık ve ajitasyona neden olabilmektedir. Tüm bunlar değerlendirilince; riske göre uyarlanmış endoskopi ve kolonoskopi taraması hastalar için daha makul bir strateji olabilir. Anahtar Sözcükler: Over kanserleri, Epitelyal over kanserleri, over kanserlerinde tarama, Endoskopi ve Kolonoskopi

EndoskopiKolonoskopiNeoplazmlar+6
Yavuz Çiçek
Çukurova University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign epitelyal over tümörlerinde HER2/NEU, MUC1, östrojen ve progesteron reseptör ekspresyonunun klinik önemi

Amaç: Bu çalışma malign epitelyal over tümörlerinde HER2neu, MUC1 ve östrojen, progesteron reseptörlerinin immünohistokimyasal olarak ekspresyonlarını belirlemek ve bu belirteçlerin ekspresyonlarının klinik-patolojik özellikler ile prognoz üzerindeki etkilerini araştırmak için tasarlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma grubunu Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 15 Haziran 2009-14 Kasım 2018 tarihleri arasında opere edilerek epitelyal over kanseri tanısı almış 86 hasta oluşturdu. Bu 86 hastanın; 46'sı high grade seröz karsinom, 7'si low grade seröz karsinom, 14'ü müsinöz karsinom, 19'u berrak hücreli karsinom histopatolojik tipindeydi. Retrospektif olarak bilgiler incelendi. Hastaların yaşları, menapoz durumları, vücut kitle indeksleri, doğurganlıkları, hastaneye başvuru tümör marker düzeyleri, peroperatif asit varlığı, lenfovasküler invazyon ve lenf nodu metastaz durumu, evre ve gradeleri, toplam sağkalım ve hastalıksız sağkalım süreleri, nüks durumları ve platine direnç gösterme durumları kayıt altına alındı. Hastaların patoloji preparatlarına immünohistokimyasal olarak MUC1, HER2neu, Östrojen, Progesteron antikorları uygulandı ve bu belirteçlerin ekspresyon durumları ile klinik-patolojik özellikler ve prognoz arasındaki ilişki istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Bulgular: Çalışma grupları arasında yaş, parite, vücut kitle indeksi açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmazken; high grade seröz karsinom grubunda postmenopozal hastalar daha yüksek sıklıktaydı (p=0,036). Low grade seröz karsinom ve berrak hücreli karsinom gruplarındaki hastaların tamamında MUC1 kuvvetli pozitif boyandı. MUC1 pozitif boyanma sıklığının müsinöz karsinomda daha düşük; high grade seröz karsinomda daha yüksek olduğu gözlendi (p<0,001). Müsinöz karsinom grubunun yarısında HER2neu kuvvetli pozitif boyandı. Low grade seröz karsinom grubunun %85,7'sinde östrojen reseptör (p=0,041) ve progesteron reseptör(p=0,029) pozitif saptandı. Östrojen ve progesteron reseptör pozitif olan hastalarda ortalama sağkalım süreleri daha düşük bulundu. High grade seröz karsinom patoloji grubundaki platin tedavisine direnç gösteren 22 hastanın 20'sinde östrojen reseptörünün pozitif boyandığı, 21 (%95,4)'inde MUC1 yüksek pozitiflikte boyandı. High grade seröz karsinom grubunda ortalama sağkalım süreleri 41,4±4,2 ay, low grade seröz karsinom grubunda ortalama sağkalım süreleri 99,8±22,8 ay, müsinöz karsinom grubunda ortalama sağkalım süreleri 80,4±11,1 ay, berrak hücreli karsinom grubunda ortalama sağkalım süreleri 75,9±13,7 ay olarak belirlendi. Lenf nodu metastaz varlığı (OR=3,5), lenfovasküler invazyon varlığı (OR=21,296), ileri evre oluşu (OR=13,442), platin direnci oluşu (OR=46,588), grade 3 oluşu (OR=10,750), östrojen reseptör pozitifliğindeki artış (OR=3,438), optimal sitoredüksiyon yapılışı (OR=17,280), histolojik tip açısından high grade seröz karsinomu (OR=9,257) bağımsız prognostik faktörler olarak belirlendi. Sonuç: Low grade seröz ve berrak hücreli karsinom grubunda MUC1'in yüksek pozitif boyanması, platin dirençli hastalarda östrojen-progesteron reseptör ekspresyonlarının yüksek olması, müsinöz karsinom grubunun yarısında HER2neu pozitifliği saptanması bu çalışmanın önemli sonuçlarıdır. Yönetimleri sıkıntılı olan bu epitelyal over kanserlerinde hedefe yönelik tedavi açısından bu sonuçlar göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Berrak Hücreli Karsinom, Epitelyal Over Kanseri, HER2neu, High Grade Seröz Over Kanseri, Low Grade Seröz Over Kanseri, MUC1, Müsinöz Karsinom, Östrojen Reseptör, Progesteron Reseptör

Gen ifadesiKarsinomaOver+4
Ahmet Çataldeğirmen
Çukurova University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Kadınların aile planlaması tutumları ile doğum kontrol yöntemlerine yönelik engellerinin incelenmesi

Amaç: Bu araştırmanın amacı kadınların aile planlamasına yönelik tutumlarının ve doğum kontrol yöntemlerine yönelik algıladıkları engellerinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipte olan bu araştırma Bursa'da bir üniversite hastanesinde Ekim 2018-Ekim 2019 yılları arasında 382 kadın ile yürütülmüştür. Aile Planlaması Tutum Ölçeği ve Gebeliği Önleyici Yöntem Kullanımında Engeller Algısı Ölçeği ile veriler toplanmıştır. Bulgular: 33 yaş ve altında olan, evli, lise ve üzeri mezunu olan, çekirdek ailede yaşayan, gelir giderden fazla olan, il merkezinde yaşayan, doğum kontrol yöntemlerini duyan ve kullanan, yöntemler hakkında danışmanlık alan, son gebeliği planlı olan kadınlarda diğer gruplara göre Aile Planlaması Tutum Ölçeği toplam puan ortalaması istatistiksel anlamlı olarak yüksek ve Gebeliği Önleyici Yöntem Kullanımında Engeller Algısı Ölçeği toplam puan ortalaması düşük bulunmuştur. Sonuçlar: Sağlık profesyonellerinin kadınların doğum kontrol yöntemlerine yönelik algıladıkları engellerini belirlemesi ve kadınlarda aile planlamasına yönelik olumlu tutum geliştirmesi için danışmanlık ve eğitim vermesi çok önemlidir. Anahtar kelimeler: aile planlaması, doğum kontrol yöntemleri, aile planlamasına yönelik tutum, doğum kontrolünün önündeki engeller

Aile planlamasıDoğum kontrolüKadınlar+1
Canan Aslıyüksek
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

PKOS modeli oluşturulmuş sıçanlarda adjuvanların endometrial reseptivite ve infertilite üzerine etkileri

AMAÇ: Biz bu çalışma ile antioksidan etkisi olan quercetinin, insülin direncini azaltmada etkileri gösterilen irisinin, kısırlık tedavisinde adjuvan olarak ümit vaad eden büyüme hormonunun Polikistik over sendromu oluşturulmuş sıçanlarda endometrial reseptiviteye ve oosit maturasyonuna olan etkisini araştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: 4 haftalık dişi Wistar Albino sıçanlar kullanılarak kontrol, PKOS, PKOS + Etanol, PKOS + Quercetin, PKOS + İrisin ve PKOS + Growth Hormon olmak üzere altı grup oluşturuldu. PKOS modeli oluşturmak için 1mg/kg letrozol kullanıldı. Tedavi sonunda alınan serum örnekleri ile biyokimyasal inceleme, uterin ve ovaryum dokularıyla histolojik ve immünohistokimyasal değerlendirme yapıldı. Bu amaçla endometrial reseptivite için αvβ3 integrin, LIF Muc-1, EGF, oosit maturasyonu için GDF 9 ve BMP 15 antikorlarının dağılımına bakıldı. BULGULAR: Tedavi gruplarında graff foliküllerin varlığı ayrıca korpus luteum ve korpus albikans görülmesi, GDF 9 ve BMP 15 immunreaktivitesi incelendiğinde ise tüm foliküllerde pozitif olduğunun görülmesi, PKOS'daki over morfolojisinin düzeldiğini ve immünohistokimyasal sonuçları destekler nitelikte olduğunu gösterdi. Tedavi gruplarında PKOS endometriumuna kıyasla αvβ3 integrin, LIF ve EGF immunreaktivitesinde istatistiksel anlamlı fark saptandı (p<0,05). Muc-1'de ise PKOS ve tedavi grupları karşılaştırıldığında anlamlı olabilecek istatistiksel fark saptanmadı (p>0,05). SONUÇ: Quercetin, İrisin, Growth Hormon'nun endometriyal reseptiviteye, over morfolojisine, ovulasyona anlamlı faydası olduğu gösterilmiştir. Quercetin, İrisin ve Growth Hormon, PKOS tedavisinde klasik tedavilere destek olarak umut vaat edici ajanlar olabilir.

Büyüme hormonuDuyarlılıkEndometriyum+6
Özlem Oruç
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel polikistik over sendromu modelinde klomifen sitrat ve antioksidan uygulamasının endometriumdaki oksidatif durum ve östrojen reseptörü üzerine etkisi

Amaç: Bu çalışmamızın amacı polikistik over sendromunda görülen oksidatif stresin (OS) ovulasyon indüksiyonu (Oİ) amacı ile kullanılan klomifen sitrat (KS) tedavisi ile artıp artmadığını ve olası artış üzerine anti-oksidan E vitamini uygulamasının etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada her grupta 7 adet olmak üzere toplam 4 grup, 28 tane, genç, erişkin, ortalama 200-250 gr ağırlığında hiç gebe kalmamış Wistar Albino sıçan kullanılacaktır. Gruplar deneysel polikistik over sendromu (grup I), deneysel polikistik over sendromu KS ile ovulasyon indüksiyonu yapılan grup (grup II), deneysel polikistik over sendromu ve KS ile ovulasyon indüksiyonu yapılan ve E vitamini verilen grup (grup III) ve herhangi bir ilaç verilmeyecek olan kontrol grubu (grup IV) olacak şekilde planlanmıştır. Sıçanlar 12 saat aydınlık ve karanlık ortamda serbest su ve hazır kuru gıda erişiminde barındırılacaktır. Deneysel polikistik over sendromu oluşturmak için grup I, II ve III?teki her sıçana bir defa yağda çözünmüş 4 mg estradiol valerat (EV) intramüsküler olarak uygulanacak ve injeksiyondan 30 gün sonra deneysel polikistik over sendromu oluşmuş kabul edilecektir. Grup II ve III?teki her sıçana klomifen sitrat injeksiyon ile 10 mg/kg tek doz verilecektir . Grup III?e KS ile birlikte , 21 gün süre ile E vitamini 100 mg/kg dozunda intraperitoneal enjeksyon şeklinde verilecektir. Sıçanlar 52.gün anestezi altında (Ketamin HCl 80 mg/kg ve Xylazine 5 mg/kg ) servikal dislokasyon yoluyla feda edilecek ve histolojik doku takibi için uterin boynuzlar alınacaktır. Bulgular: İmmünohistokimyasal değerlendirmede grup I ve grup II?de grup IV?e göre, ER? ve ERß reseptör konsantrasyonları düşük, SOD ve iNOS seviyesi yüksek, eNOS seviyesi azalmış tespit edildi. Grup III?de ise E vitamini desteği ile ER? ve ERß reseptör konsantrasyonları arttı, SOD ve iNOS seviyeleri azaldı, eNOS seviyesinde anlamlı olmayan bir artış görüldü. Sonuç: Gerek deneysel PKOS modelinde gerekse KS tedavisinde oluşan OS, implantasyonda rol oynayan reseptörleri ve endometriyal kan akımını olumsuz etkiler ve bu olumsuz süreç anti-oksidan E vitamini ile geri dönebilir. Özellikle PKOS olgularında KS ile yapılan ovulasyon indüksyonunda elde edilen düşük gebelik oranları, anti-oksidan tedavi ile düzelebilir. Anahtar Kelimeler: PKOS, oksidatif stres, implantasyon, anti-oksidan, E vitamini, eNOS, iNOS

AntioksidanlarClomiphenEndometriyum+6
Şerife Dikayak
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklamptik gebelerde FABP4, CRH, glikoz, üre, kreatinin, ürik asit, LDH, GGT, ALP, AST, ALT, elektrolitler, lipit paneli, insülin düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Preeklampsi etyolojisini aydınlatmak amacıyla preeklamptik gebelerde FABP4, CRH, glikoz, üre, kreatinin, ürik asit, LDH, GGT, ALP, AST, ALT, elektrolitler, lipit paneli ve insülin düzeyleri komplike olmamış normal gebelerle karşılaştırılacaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Ana Bilim Dalına başvuran 18-40 yaş arası 24-40 hafta arasında sağlıklı 30 gebe ve preeklampsi tanısı almış 34 gebe dahil edildi. Gebelerin yaş, eğitim düzeyi, boy/kilo ölçümleri, gebelik sayısı, paritesi, sigara kullanma alışkanlığı, sistemik hastalık varlığı, önceki gebelik öyküleri sorgulandı. Venöz kan örnekleri alındıktan sonra FABP4, CRH, glikoz, üre, kreatinin, ürik asit, LDH, GGT, ALP, AST, ALT, elektrolitler, lipit paneli ve insülin düzeyleri çalışıldı. Sonuçlar her iki grupta SPSS-17 programında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 30 preeklamptik gebenin yaş ortalaması 27,5, kontrol grubundaki 34 gebenin ise 28,6 idi. Preeklamptik gebelerin %35,3ü nullipar, kontrol grubunun ise %26,7 si nullipardı.(p:0,06) Hasta grubunda %11,8 oranında preeklampsi, %5,9 IUMF ve %2,9 oranında erken doğum öyküsü vardı. Preeklamptik grupta BMI kontrol grubuna göre yüksek saptandı.(p<0,05) Hasta grubunda CRH, üre, ürik asit, AST, ALT, GGT, klor, trigliserit, insülin ve HOMA düzeyleri kontrol grubuna göre yüksekti ve istatistiksel olarak anlamlıydı.(p<0,05) Kalsiyum düzeyleri preeklamptik grupta daha düşüktü.(p<0,05) FABP4 düzeyleri her iki grupta benzer saptandı.(p:0,98) Glikoz, LDH, ALP, LDL, total kolesterol düzeyleri preeklaptik grupta daha yüksekti ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi. Her iki grupta kreatinin, sodyum, potasyum, fosfor, magnezyum ve HDL düzeyleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamsızdı. Sonuç: Yüksek lipid düzeyleri ve insülin direnci preeklampsi patogenezinde etkin rol almaktadır. CRH düzeylerinin de preeklamptik gebelerde yüksek saptanması preeklampsinin erken tanısında yeni bir marker olabileceği umudunu taşımaktadır. FABP'ün preeklampsideki rolünün net olarak aydınlatılabilmesi için daha geniş gruplarda yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Preeklampsi, FABP4, CRH

Adrenokortikotropik hormonElektrolitlerGebelik+7
Nazan Özgür
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel fare modelinde Omega-3 besin desteğinin implantasyon üzerine etkilerinin immunohistokimyasal ve ultrastrüktürel olarak araştırılması

İmplantasyonda rol alan bir çok mekanizma bilinmekle birlikte bunları neyin ve nasıl tetiklendiği henüz netlik kazanmamıştır. İmplantasyon başarısızlığının üçte ikisi endometriyal reseptivite kusurundan kaynaklanmakta ve bu nedenle endometriyal reseptivite üzerine olumlu etki gösterebilecek etmenlerin incelenmesi önem arz etmektedir. Hem hücre zarı yapısına katılması, hemde bir antioksidan özellik taşıması nedeniyle gebelik ve sonrası dönemde oldukça önemli yararları bulunan Omega-3 günümüz obstetri pratiğinde bir çok klinisyen tarafından da tercih edilmektedir. Mevcut literatür bilgimize göre Omega-3 besin desteğinin implantasyon üzerine etkilerinin incelenmemiş olduğu anlaşılmaktadır. Çalışmamızda 7?şerli gruplar halinde toplam 21 fare kullanıldı. Standart laboratuvar şartlarında tutulan farelerden kontrol grubunda olanlara standart gıda, düşük doz grubuna gıdaya ek olarak 400mg/kg Omega-3, yüksek doz grubuna ise gıdaya ek olarak 1000mg/kg Omega-3 oral gavaj ile verildi. Farelerin düzenli siklusta oldukları üç haftalık takip ile belirlendikten sonra birinci estrus döneminde Omega-3 desteği başlandı ve bir sonraki estrus döneminde üç dişiye bir erkek düşecek şekilde fareler çiftleşmeye bırakıldı. Ertesi gün vajinal plak gebelik açısından kontrol edildi ve gebe olduğu saptanan fareler beklenen implantasyonun 3. gününde sakrifiye edildi. Toplam 8 günlük Omega-3 desteği alan farelerin implantasyon sonuçlarında yüksek doz verilen grupta laminin ve LIF immunoreaktivitesi kontrol ve düşük doz gruplarına göre anlamlı olarak artmış, elektron mikroskobik değerlendirmede de benzer şekilde yüksek doz grubunda epitel yüksekliğindeki azalma ve mikrovillus kaybı diğer iki gruba göre anlamlı oranda farklı bulunmuştur. Bu bulgular literatür bilgisiyle de uyumlu olup Omega-3 besin desteğinin endometriyal reseptivite ve implantasyon üzerine olumlu etkilerinin olabileceğini düşündürmektedir.

DöllemeEndometriyumFareler+3
Kemal Sarsmaz
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Oral glukoz tolerans testi yapılacak gebelerde stres belirteci olarak tükürük alfa amilaz ölçümü

AMAÇ: Bu çalışmanın amacı rutin olarak uygulanan 75 gram oral glukoz tolerans testi (OGTT)'nin gebeler üzerinde herhangi bir stres yaratıp yaratmadığını araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma prospektif olarak planlanmıştır. Çalışmaya gebelik dışında herhangi bir stres yükü olmayan, gebeliğinin 23. ve 28. haftaları arasında olan, sağlıklı, kronik hastalığı olmayan, rutin OGTT yapılması için tarafımıza başvuran 20 gebe alınmıştır. Çalışma sırasında hastalara 75 gram OGTT yapılmıştır. Stres belirteci olarak tükürük alfa amilaz (tAA) ölçümü yapılmış, aynı zamanda hastane anksiyete ve depresyon (HAD) ölçeği doldurulmuştur. Tükürük alfa amilazı OGTT öncesinde, OGTT sırasında ve OGTT sonrası 24. saatte olmak üzere üç kez ölçülmüş ve elde edilen sonuçlar HAD skorları ve sosyodemografik verilerle karşılaştırılmıştır. BULGULAR: OGTT öncesi tAA düzeylerine göre, OGTT sırasındaki tAA değerleri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir. OGTT sonrası kontrol günü ise tAA değerleri 2.amilaz değerinden ve hatta 1.amilaz değerinden anlamlı derecede daha düşüktür. HAD ölçeği anksiyete skoru ortalaması 7.7±4.4, HAD ölçeği depresyon skoru ortalaması 4.8±2.8' dir. SONUÇ: OGTT gebeler için stres yaratan bir faktördür. Hem OGTT başlangıcı hem de OGTT sırasındaki anlamlı derecede tAA yüksekliği yapılan testin gebelerde stres yarattığını düşündürmektedir.

Alfa amilazAlfa amilazGebelik+6
Mustafa Melih Erkan
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epitelyal over tümörlerinde hasta karakteristik özellikleri ile obezite –sağkalım ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada amaç epitelyal over kanseri tanısı olan hastalarda obezitenin, hasta karakteristik özellikleri ve diğer eşlik eden faktörler ile toplam ve hastalıksız sağkalım üzerine etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde 1992 ile 2018 yılları arasında hastanemizde epitelyal over kanseri tanısı almış 1053 hastanın dosyaları geriye dönük incelendi. Bu hastalar içerisinde antropometrik verilerine ulaşılabilen 939 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan hastaların vücut kitle indeksi (VKİ) hesaplamaları yapılarak, Dünya Sağlık Örgütü'nün obezite sınıflamasına göre kategorize edildi. Hastaların analizinde Yaş aralığı, VKİ, menopoz durumu, parite durumu, eşlik eden komorbidite, CA 125 değerleri, preop asit miktarı, tanı anında eşlik eden semptom, preop tümör çapı, debulking cerrahi tipi (primer-interval), sitoreduksiyon yeterliliği, primer operasyon tipi, adjuvan kemoterapi türü, preop komplikasyon durumu, postop komplikasyon durumu, tümör histolojisi, tümör histolojik grade'i, tümör evresi ve rekürrens durumu gibi parametreler incelendi. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 23.0 paket programı kullanıldı. Kategorik ölçümler sayı ve yüzde olarak, sürekli ölçümler ortalama ve standart sapma (gerekli yerlerde ortanca ve minimum -maksimum) olarak özetlendi. Kategorik parametrelerin karşılaştırılmalarında ki-kare ve Fisher exact keskinlik tanı testlerine başvuruldu. Çalışmada yer alan parametrelerin normal dağılım gösterip göstermediğini belirlemede Shapiro-Wilk testi kullanıldı. Sağkalım analizlerinde Kaplan Meier testi ile Log Rank testlerine başvuruldu. Hastaların mortalite etkilerini incelemesinde çoklu lojistik regresyon testi kullanıldı. Tüm testlerde istatistiksel önemlilik düzeyi 0.05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmada yer alan hastaların yaş ortalamaları 53,9±12,9 yıl iken; hastalardan 347 (%37.0)'si 50 yaş altı, 436 (%34.7)'sı 50-65 yaş aralığında, 156 (%16.6)'sı ise 65 yaş üzerinde oldukları tespit edildi. Hastalardan 326 (%34.7)'sı premenopoz, 613 (%65.3)'ü ise postmenopoz idi. Çalışmamızda ortalama toplam sağkalım ve ortalama hastalıksız sağkalım süreleri sırasıyla 71.9 ay ve 21.9 ay olarak saptandı. Zayıf, normal, aşırı kilolu, obez ve morbid obez hasta grupları için ortalama toplam sağkalım bulguları sırasıyla 49.7, 77.1, 75.5, 56.8 ve 42.3 ay olarak saptandı. Bununla birlikte ortalama hastalıksız sağkalım süreleri sırasıyla 16.2, 23.5, 24.7, 18.7 ve 20.9 ay olarak hesaplandı. Hastalardan VKİ değeri zayıf, obez ve morbid obez grubunda yer alanların toplam sağkalım sürelerinin, VKİ değeri normal ve aşırı kilolu grupta yer alan hastalara göre daha düşük olduğu tespit edildi (p=0,001). Hastalıksız sağkalım açısından VKİ grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Gelişmiş dünyada obezite prevelansı giderek artmakta olup günümüzde dünya genelinde önemli bir halk sağlığı problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Malign hastalıkların, gelişmiş ülkelerde en yaygın ölüm nedenlerinden biri olduğu ve over kanserinin kadın popülasyonunda en ölümcül malignite türlerinden biri olduğu düşünüldüğünde obezitenin over kanseri prognozu ve sağkalımı üzerindeki etkisi incelemeye değerdir. Geçmişten bu yana yapılan çalışmalarda farklı sonuçlar elde edilmek ile beraber obezitenin beraberinde getirdiği yandaş problemlerin over kanseri özelinde toplam sağkalıma olumsuz yönde etkileri olabilmektedir. Anahtar Sözcükler: Over kanserleri, Epitelyal over kanserleri, obezite, mortalite, hastalıksız sağkalım, toplam sağkalım

Epitel hücreleriHastalarMortalite+4
Sabahattin Oğuzhan Kayım
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

High grade seröz over kanserinde prognostik nutrisyonel indeksin prognostik önemi ve diğer prognostik faktörlerle karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı kliniğimizde high grade seröz over kanseri tanısı alan hastalarının prognozunu öngörebilmek için prognostik nutrisyonel indeks (PNI)' in prognoza olan katkısının araştırılması ve diğer prognostik faktörlerle olan ilişkisinin ortaya konulmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışma; Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde 2010-2020 yılları arasında high grade seröz over kanseri tanısı almış, tedavisi ve takipleri yapılan 332 hasta üzerinde yapılmıştır. Yaş aralığı, vücut kitle indeksi (VKI), menopoz durumu, parite durumu, başvuru semptomları, komorbidite varlığı, Amerika Anesteziyoloji Derneği (ASA) skorları, laboratuar bulguları ve prognozda etkili olabileceği düşünülen preoperatif asit varlığı, Ca-125 (Kanser antijeni-125), nötrofil lenfosit oranı, platelet lenfosit oranı, fagotti skoru, hastalığın evresi, nüks varlığı, platine direnç gösterme durumu, optimal sitoredüksiyona ulaşılıp ulaşılmadığı ve PNI değeri kaydedildi. Hastaların albümin ve lenfosit değerleri kullanılarak PNI değeri hesaplandı. Prognoza etki eden diğer faktörlerle ilişkisi istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 54,6±12,1 olup, % 65,4'ü postmenopoz dönemde idi. Hastaların %13,9'u nullipar idi. VKI ortalaması 29,9±6,1 olup, %38,9 unda eşlik eden komorbid hastalık mevcut idi. Preoperatif bakılan Ca-125 değeri ortalamaları 764,7±1162,2 olarak bulundu. Ortalama takip süresi 61,3 ay idi. Hastaların %68,1'inin 3 yıllık, %48,5'inin ise 5 yıllık sağkalımı mevcut idi. PNI değeri ortalaması 41,8±8,7 olduğu saptandı. Hastaların mortalite bulgularına göre yapılan analiz sonucu PNI değerinin cut-off değeri 44,6 ve altında olması %96,84 duyarlılık ve %81,69 özgüllük ile mortaliteyi öngördüğü tespit edildi (p<0,001). PNI değeri düşük olan hastalarda 5 yıllık sağkalım oranı düşük; mortalite oranı ise daha yüksek bulundu (p<0,001). Postmenopoz olan hastalarda, sitoredüksiyon sonrası ≥ 1 cm tümör yükü bulunan hastalarda, ileri evre hastalarda, sitoloji sonucu pozitif gelenlerde, platin dirençli olgularda, asit miktarı >1 litre olanlarda, Fagotti skoru yüksek olan, nüks gözlenen ve 5 yıllık sağkalımı düşük olan hastalarda PNI değeri anlamlı derecede düşük bulundu (sırasıyla p=0,037, p<0,001, p<0,001, p=0,004, p<0,001, p=0,002, p=0,041, p<0,001, p<0,001). Hastaların PNI değeri ile Ca-125 değerleri arasında ters yönlü zayıf bir ilişki tespit edildi (p=0,026). Total sağkalıma etki eden faktörler ileri yaş, menopoz, düşük PNI değeri, asit varlığı, nüks varlığı ve hastaların ileri evrede olmasıydı (sırasıyla p=0013, p=002, p<0,001, p<0,001, p<0,001, p<0,001). Hastaların PNI değerinin 44,46 ve altında olmasının mortaliteyi 136,82 kat (OR=136,821, % 95 GA 54,6-342,4) arttırdığı tespit edildi (p<0,001). Sonuç: High grade seröz over kanserli hastalarda PNI'nin mortalite ile ilişkili olduğunu ve prognozu göstermede potansiyel bir marker olabileceğini gösterdik. PNI'nin prognostik potansiyeli kanıt düzeyi yüksek araştırmalar ile desteklenmelidir. Anahtar Sözcükler: Over kanseri, High grade seröz over kanseri, Prognostik nutrisyonel indeks

BeslenmeNeoplazmlarOver hastalıkları+3
Zeynep Cansu Aladağ
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plasenta yapışma anomalisi olan olguların değerlendirilmesi

Amaç: Kliniğimizde 2015-2021 yılları arasında plasenta yapışma anomalisi tanısı konulup, takip edilen ve operasyonu yapılan hastaların klinik ve ultrasonografik bulgularını retrospektif olarak değerlendirmeyi ve prognoza etki eden faktörleri ortaya koymayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız Ocak 2015 – Ocak 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniveristesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde plasenta yapışma anomalisi tanısı olan ve hastanemizde takip edilip operasyona alınan hastaları inceleyen retrospektif bir çalışmadır. Tanı, takip ve tedavilerinin tamamı kliniğimizde olan 280 Plasenta akreata spektrumlu (PAS) gebe hasta çalışmaya alınmış olup bu hastaların demografik verileri, jinekolojik ve obstetrik öyküleri, ultrasonografi (USG) görüntüleri ve klinik özellikleri hasta dosyaları ve elektronik kayıt sisteminden elde edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda hastaların ortalama yaşı 32,7±5,1, gravida 3,98±1,6, parite 2,41±1,2, geçirilmiş sezaryen sayı ortalaması 2,09±0,9, geçirilmiş küretaj sayı ortalaması 0,56±0,9'dır. Bu gebelikte plasenta previası olan 238 (%85) gebe mevcut. 278 (%99,3) hasta spontan gebelik iken 2 (%0,7) hasta in vitro fertilizasyon (İVF) gebeliktir. 34 (%12.1) gebe sigara kullanmaktadır. PAS teşhisi konulan hastaların USG bulgularını (lakün sayısının >2 olması, myometrial silinmenin varlığı, plasental kalınlığının ≥55 mm olması, lakünlerde kan akımı olması, uteroplasental ve/veya uterovezikal artmış kan akımı olması) hastaların postoperatif sonuçlarıyla ve histerektomi yapılanlar hastalarla uterus koruyucu cerrahi yapılan hastalar karşılaştırılmıştır. Bu iki karşılaştırılan durumda da hastalarda inotrop ihtiyacı olduğu, cerrahi süresinin arttığı, yoğun bakım gereksinimi doğduğu, hastanede yatış süresinin uzadığı, bebeklerin APGAR skorlarının ve cerrahi haftasının daha düşük olduğu görülmüştür. Tahmini kanama miktarı, eritrosit süspansiyonu ihtiyacı, trombosit süspansiyonu ihtiyacı, taze donmuş plazma ihtiyacının arttığını izledik. PAS tanılı hastaların önceki geçirdiği sezaryen sayısı arttıkça cerrahi süresini daha uzun olduğu, kanama miktarının ve yatış süresinin arttığı, bebeklerin APGAR skorlarının düşük olduğu izlenmiştir. Histerektomi ve histerektomiyle birlikte internal iliak arter ligasyonu (İİAL) operasyonu yapılan hastaların karşılaştırılmasında İİAL yapılan hastalarda cerrahi süresinin daha uzun olduğu, transfüzyon ihtiyacı miktarının daha fazla olduğu ve tahmini kanama miktarı daha fazla olan hastalarda bu yönteme başvurulduğu görülmüştür. Sonuç: PAS tanılı hastalarda preoperatif risk faktörleri ve ultrasonografi bulguları ile perioperatif ve postoperatif prognoza etki eden faktörler ve morbidite derecesi tahmin edilebilir. Çalışmamızda kullandığımız ultrasonografi bulgularının postoperatif sonuçlarla analizinde, hastalığın şiddetini tahmin etmede yararlı olduğu görülmüştür. Bu da operasyonun şeklini, operasyonda ve sonrasında karşılaşabileceğimz durumları öngörmemizi sağlar. Bunlara yönelik hazırlıklar ile maternal ve fetal morbidite azaltılması mümkündür. Anahtar kelimeler: Plasenta akreata spektrumu, plasental lakün, maternal morbidite, sezaryen histerektomi

AdezyonlarMorbiditePlasenta+4
Basri Gültekin
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum 25-hidroksi vitamin D3 düzeyinin sperm parametreleri üzerine etkisi'nin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada amacımız, infertilite nedeniyle başvuran çiftlerden erkek bireylerin serum 25-hidroksi vitamin D3 düzeylerinin, sperm parametreleri üzerine etkisinin olup olmadığını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma retrospektif bir dosya tarama çalışması olup, Celal Bayar Üniversitesi Yerel Etik Kurulu'ndan onam alınmıştır. Celal Bayar Üniversitesi Yardımcı Üreme Teknikleri Merkezi'ne 10.11.2015 ile 10.03.2016 tarihleri arasında infertilite nedeniyle başvurmuş olan tüm çiftlerin erkek eşleri çalışmaya dahil edilmiştir (n=100). Hastaların dosya kayıtlarından yaş, meslek, sigara kullanımı, varikosel öyküsü, serum D vitamini düzeyleri, total testosteron ve follikül stimüle edici hormon düzeyleri ve aynı tarihli spermiyogram sonuçları bulunmuş, veriler SPSS-18 istatistik paket programı kullanılarak yorumlanmıştır. Bulguar: Çalışmada değerlendirilen 100 olgu semen analizi sonuçlarına göre normal (%13) ve anormal (%87) olarak gruplandırıldığında, semen analizi sonucu normal olan bireylerin serum D vitamini düzeyinin daha yüksek olduğu bulundu (p=0,0001). Sperm morfolojisi bakımından normal olan bireylerin serum D vitamini düzeyi daha yüksektir (p=0,002). Sperm motilitesi bakımından değerlendirildiğinde serumdaki D vitamini düzeyine göre normal olan bireylerin motilite yüzdeleri daha yüksektir (p=0,008). Ayrıca plazma D vitamini düzeylerine göre normal ve düşük olan bireyleri sperm hacimleri, 1 ml içerisinde bulunan sperm sayıları, toplam sperm sayıları ve toplam ileri hareketli sperm sayıları arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır (p>0,05). Sonuç: D vitamini eksikliği toplumda sık karşılaşılan bir durumdur. D vitamini düzeyi düşük olan kişilerde semen parametrelerinden özellikle motilite ve morfolojinin negatif yönde etkilendiği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: İnfertilite, D vitamini yetersizliği, erkek infertilitesi, spermiyogram.

KolekalsiferolKısırlıkKısırlık-erkek+4
Sedef Irmak Zararcı
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı KOH tedavi protokollerinde endometrial semaforinlerin cevabı:İn vitro çalışma

AMAÇ: Semaforinler aksonal rehberlik molekülü olarak tanımlanmış daha sonra nöronal olmayan dokularda da bulunmuştur. Semaforin ailesinin anjiyogenez, adezyon ve invazyondaki rolleri ile epitelyal-stromal iletişim ve implantasyon sırasında bir rehberlik mekanizmasını içeren birçok potansiyel fonksiyonları mevcuttur. İmplantasyon sırasında adezyon, invazyon ve anjiyogenez major fizyolojik değişiklik olup, implantasyon penceresinde semaforin 3 aile homologlarının azaldığı gösterilmiştir. Endometriyum hücrelerinde SEMA azalmasının, implantasyona dayalı infertilitede yararlı olabileceği düşünülmektedir. Bu amaçla çalışmamızda ovulasyon indüksiyonunda kullanılan letrozol (L), gonadotropin (Gn) ve büyüme hormonu (BH) ilaçlarının endometriyumda salgılanan sınıf 3 semaforinleri değiştirip değiştirmediği in vitro koşullarda araştırılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: CRL-1671 insan endometrial epitel hücre hattı kullanılarak in vitro ilaç etkilerine bakılmıştır. Kontrol grubu 1.Grup olmak üzere toplam 6 grup oluşturulmuştur. 2.Grup BH, 3.Grup Gn, 4.Grup BH+Gn, 5.Grup L+Gn, 6.Grup L+Gn+BH'dir. İlaç kombinasyonları klinik uygulamalara uygun protokoller doğrultusunda BH 1., 4. ve 8. günlerde, L ilk 5 gün, Gn 8 gün boyunca (L ile uygulandığında doz 1/3 azaltılıp 3. günden itibaren) uygulanmıştır. İlaç uygulama sonrası immunohistokimya ve immunofloresan boyama yapılmış ve örnekler 200x büyütmede değerlendirilmiştir. Her bir preparat için rastgele seçilmiş 5 alanda her 100 hücre içinde pozitif boyanan hücreler boyanma şiddetleri (i); hafif (1)(+), orta (2)(++) ve şiddetli (3)(+++) olacak şekilde sayılarak HSCORE değerleri belirlenmiştir [HSCORE: ∑Pi (i+1) (Pi: % pozitif boyanmış hücre sayısı; i: boyanma şiddeti)]. Sonuçlar One-way ANOVA istatistiksel testi ile değerlendirilmiş, istatistiksel olarak p değeri 0.05'ten küçük elde edilen karşılaştırmalar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir (*p<0.05, **p<0.01, ***p<0.001). BULGULAR: Çalışmamızda CRL-1671 insan endometrial epitel hücre hattında, hiç ilaç uygulanmayan kontrol grubu ile karşılaştırıldığında BH ve BH'nin bulunduğu gruplar olan BH+Gn ve BH+Gn+L gruplarında SEMA 3A, 3F ve 3E'deki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). BH ile BH+Gn grubu karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). BH+Gn grubu BH+Gn+L grubu ile karşılaştırıldığında; istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). SONUÇ: Büyüme hormonunun insan endometrial epitel hücre hattındaki semaforin 3A, 3E ve 3F'yi azalttığı gösterilmiştir. Letrozol ve gonadotropinlerin bu etkiye katkı sağlamadığı gösterilmiştir. Ayrıca büyüme hormona letrozol eklemenin bu noktada bir üstünlüğü olmadığı ve gonadotropinlerle letrozol yerine büyüme hormonu tercih etmenin bu noktada daha üstün olduğu gösterilmiştir. İmplantasyonda azaldığı gösterilen semaforinlerin BH ile azalması, BH'nin implantasyonu arttırdığını desteklemektedir. Öte yandan bu sonuç yeni çalışmalarla desteklendiği takdirde, implantasyona dayalı infertilitesi olan kadınlarda ovulasyon indüksiyonu amaçlı kullanılan ilaç kombinasyonu seçiminde tercih üstünlüğü sağlayabilir, ilaç geliştirme ve ilaç keşfi amaçlı araştırmalara ışık tutabilir. ANAHTAR KELİMELER: letrozol, büyüme hormonu, gonadotropin, endometriyum, semaforin.

Büyüme hormonuBüyüme maddeleriEndometriyum+6
Ulviye Cansu Öztürk
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal serklaj uygulamalarının klinik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada 2008-2022 yılları arasında kliniğimizde servikal yetmezlik endikasyonuyla servikal serklaj yapılmış olan hastaların klinik ve operatif özelliklerini inceleyerek, bu olguların yönetimi ile ilgili deneyimlerimizi sunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2008-2022 yılları arasında transvajinal veya transabdominal USG, hastanın öyküsü ya da fizik muayene bulguları ile servikal yetmezlik tanısı konulup serklaj işlemi uygulanan hastaların dosyaları tarandı ve 154 olgunun verilerine ulaşıldı. Retrospektif olarak hasta dosyalarından ve hastane otomasyon sistemlerinden hastaların yaşı, paritesi (nullipar-multipar), sigara kullanımı, serklaj haftası, serklaj ile geçen hafta, doğum haftası, miada ulaşması-profilaktik serklaj durumu, serklaj sonrası gelişen komplikasyonlar kaydedildi. Hastalar telefonla aranarak öyküleri ve verilerine ulaşıldı. Verilerinin tamamına ulaşılamayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 25.0 paket programı kullanıldı. p<0,05 anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Olgularımızın 33'üne (%21,4) acil serklaj, 121'ine (%78,6) elektif serklaj uygulaması yapılmıştır. Olguların ortalama doğum haftası 33,9±4,9 olarak bulunmuş olup, serklaj haftası 13,9±2,8, gebeliğin sonlandırma haftası ise ortalama 35,6±2,4 hafta idi. Hastaların 25 (% 16,2)'inde komplikasyon bulgularına rastlanıldı. Komplikasyon olan hastalarda sigara ve ilaç kullanım oranları yüksek (p<0,05), Amniyosentez (AS) öyküsü oranın ise düşük olduğu gözlenmiştir. Acil başvuru oranı komplikasyon gelişen hastalarda daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,05). Serklaj sonrası erken membran reptürü (EMR) oranı komplikasyon gelişen hastalarda yüksek idi (p<0,05). Komplikasyon gelişen hastalarda parite, Serklajda Geçen hafta, doğum haftası ve gebeliğin sonlandırılma haftası ortalamalarının düşük (p<0,05), serklaj haftası ortalamasının ise yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Hastalarda IVF öyküsü komplikasyon gelişen hastalarda yüksek bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Sonuç olarak hastanemizin 14 yıllık verilerini ve uygulanan servikal serklaj işlemlerinin sonuçlarını incelenmiş olup, serklaj sonrası başarıyı ve komplikasyonları etkileyen faktörlerin sigara ve ilaç kullanımının, obezitenin serklaj sonrası komplikasyon oranlarında artışla ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Elektif yapılan serklaj işlemlerinde ise komplikasyon gelişiminin daha az olduğu görülmüştür. Bu konunun aydınlatılması için çok sayıda prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç olduğu da bir gerçektir. Anahtar Kelimeler: Servikal Yetmezlik, Servikal Serklaj, Preterm doğum

Doğum-prematürServikal serklajServikal yetmezlik
Cüneyt Karakaya
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromunda farklı antioksidanların oksidatif stres belirteçleri üzerine etkisinin deneysel rat modelinde incelenmesi

AMAÇ: Polikistik over sendromu oluşturulmuş deneysel rat modelinde antioksidan özellikte oldukları bilinen curcumin ve alfa lipoik asit etken maddelerini kullanarak oksidatif stres belirteçleri ve over morfolojisi üzerindeki etkilerini incelemek. GEREÇ VE YÖNTEM: Wistar albino rat kullanılarak kontrol, PKOS, PKOS + curcumin, PKOS + ALA ve PKOS + curcumin + ALA olmak üzere beş grup oluşturuldu. Deney süresinin sonunda ovaryum dokuları alınarak korteks ve medullada genel histolojik değerlendirme yapıldı. İmmunreaktivitelerin gösterilmesi amacıyla iNOS, eNOS, SOD boyalamaları yapıldı. BULGULAR: PKOS grubu ile curcumin ve/veya ALA verilen gruplar kıyaslandığında sekonder folikül ve atretik folikül sayılarının curcumin ve/veya ALA verilen gruplarda azalmış olduğu görüldü. Curcumin ve/veya ALA verilen gruplarda anti-SOD, anti-eNOS ve anti-iNOS boyanma derecesi PKOS grubuna göre anlamlı biçimde artmıştı. SONUÇ: Curcumin ve ALA'nın over morfolojisine, fonksiyonuna ve ovulasyona anlamlı faydası olduğu gösterilmiştir. Curcumin ve ALA, PKOS tedavisinde klasik tedavilere destek olarak umut vaat edici ajanlar olabilir. ANAHTAR KELİMELER: curcumin, alfa lipoik asit, PKOS, oksidatif stres, SOD, eNOS, iNOS

AntioksidanlarKurkuminLipoik asit+7
Cansu Aydın Çetinkaya
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci trimester gebelik döneminde plasenta volüm ölçümünün preeklampsi ve intrauterin gelişme kısıtlılığını (IUGR ) öngörmede rolü

Amaç: Çalışmamızda 11-13 hafta 6 gün arasında ve CRL ölçümü 45-84mm arasında olan, ilk üç ay tarama testi yaptırmaya gelen gebelerde 3D ultrasonografi görüntüleme yöntemleri kullanılarak plasenta volüm ölçümü ile ilk trimesterde preeklampsi ve IUGR öngörmeyi amaçladık. Yöntem: Araştırmanın hipotezlerini test etmek ve değişkenler arası ilişkiyi incelemek için nicel analiz yöntemi kullanılmıştır. Örneklem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Perinatoloji Bilim Dalı polikliniğine ilk üç ay tarama testi için başvurmuş hasta bilgi yönetim sisteminde kayıtlı 450 hasta örneklem olarak etik kurul izniyle araştırmaya alınmıştır. Bulgular: Plasenta hacmi ile sigara, kilo, gravide arasında ilişki bulunmazken, anne yaşı, gebelik haftası, fetal ağırlık, IUGR ve preeklampsi arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Ayrıca bebek ağırlığı ile değişkenler arası ilişkiye bakıldığında kilo, yaş ve gravide arasında ilişki bulunmazken, gebelik haftası arasında ilişki olduğu sonucuna varıldı. Sonucuna ulaşılamayan 2 olgu çalışma dışı bırakıldı. Kalan 448 olgunun 16'sında preeklampsi gelişti. Bu 16 olgunun 11' inde (%78.6) plasenta hacmi 0-32mm3 arasında, 5 olguda(%1.2) ise plasenta hacmi 32mm3 üstünde saptandı. Böylece plasenta hacmi ile preeklampsi arasında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı bir ilişki saptandı(p=0.000). Toplam 448 olgunun 16'sında IUGR gelişti. Bunların14'nün plasenta hacmi 0-32 mm3 arasında, 2' sinin plasenta hacmi ise 32mm3 üstünde saptandı. Plasenta hacmi ile IUGR arasında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı bir ilişki olduğu görüldü(p=0.000). Sonuç: Plasenta hacmi ile preeklampsi ve IUGR arasında istatiksel olarak yüksek derecede anlamlı bir ilişki saptandı(p=0.000). Anahtar kelimeler: Plasenta Volüm, Preeklampsi, İntrauterin Gelişme Kısıtlılığını (IUGR), Gebelik, Bebek Ağırlığı

BebeklerDoğum ağırlığıFetal gelişme geriliği+3
Gulnar Samadova
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci trimester gebelik kayıplarında selektinlerin rolü

İnfertilite ve erken gebelik kayıplarında açıklanamayan sebeplerin bir kısmını selektin adezyon sistemindeki defektler oluşturmaktadır. İmplantasyon oldukça karmaşık, birbirini izleyen olaylar zinciridir ve adezyon moleküllerinin farklı tiplerinin implantasyonun farklı basamaklarında yer aldıkları günümüzde bilinmektedir. Bu çalışmada gebelik kayıplarında adezyon moleküllerinden selektinlerin rolünü gösterebilmek amacıyla, isteği üzerine gebeliğini sonlandıran ve missed abortus tanısıyla kürete edilen kadınların küretaj materyallerinden sağlıklı gebelik ve missed abortus adı altında her biri kırk kişilik iki grup oluşturduk. İmmunohistokimyasal yöntemle desidua ve villiuslarda L, P, E- selektinlerin ekspresyonlarını değerlendirdik. L-selektinin villuslarda sağlıklı gebeliklerde ekspresyonu daha fazla iken (+++/++), desiduada ise missed abortus grubunda daha güçlü idi (++/+). P- selektin villuslarda normal gebelik grubunda daha fazla eksprese olurken (+/+-), desiduada ise her iki grupta farklılık yoktu (+-/+-) ve zayıf eksprese olmuştu. E-selektin ise villuslarda sağlıklı gebeliklerde daha fazla düzeyde boyanırken (++/+), desiduada missed abortus grubunda daha fazla tespit edildi (+/+-). L ve E- selektin düzeyleri her iki bölgede de paralellik gösteriyordu. Bulgularımıza göre her üç selektinin de villuslarda normal gebeliklerde missed abortus grubuna göre daha güçlü eksprese olmalarını; selektinler implantasyonda yer almakta ve güçlü plasentasyonun göstergesi olabilirler, şeklinde yorumlayabiliriz. Desiduada ise özellikle L ve E-selektinin missed abortus grubunda daha güçlü boyanmasını ise gebelik kaybı sırasında oluşan endotel hasarı ve lökosit aktivasyonuna bağlayabiliriz. Sonuç olarak, gebelik kayıplarında bilinmeyenlerin ortaya çıkarılabilmesi ve adezyon moleküllerinin bu olaylardaki fonksiyonlarının anlaşılabilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Fatma Eskicioğlu
Manisa Celal Bayar University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gerçek erken doğum eylemini belirlemede multipl (çoğul) markırların yeri

VII. ÖZETErken doğum temel bir obstetrik problem olup, 37. gebelik haftasındanönce gerçekleşen doğumlar olarak tanımlanmaktadır. Erken doğumeylemi bulguları ile gelen hastaların bir kısmı tokolitik ilaç tedavisi alarakya da ilaç tedavisi almaksızın 37. haftayı tamamlayarak erkendoğurmamaktadırlar. Erken doğum eylemi ile gelen hastaların hangileriningerçekten erken doğum yapacağı bilinmemektedir. Bu nedenle erkendoğum patofizyolojisine yönelik araştırmalar yapılmış ve sonuçta erkendoğum etiyolojisinin multifaktöryel olduğu anlaşılmıştır. Bunlardan enönemli iki faktörden birisi akut inflamasyon diğeri ise plasental iskemisonucunda maternal-fetal-hipotalamo-pituiter-adrenal aksın(HPA)prematür aktivasyonudur.Erken doğumun etiyolojisindeki faktörle ilişkili olarak maternal kandaartabilecek pek çok biyokimyasal belirteç araştırılmıştır. Erken doğumuntanısını koymada tek başına bir test yeterli olmayabilir. Amaç, çoklu testolarak, maternal serumda CRH, IL-6, ICAM-1, homosistein, bishop skoruve serviks ölçümü bakılarak gerçek erken doğum eylemini belirleyebilmeihtimalini araştırmaktır.Biz çalışmamızda, erken doğum eylemi belirtileri ile başvuran 37haftadan küçük 32 hasta ile, 37 haftadan küçük 24 haftadan büyük 30hastayı incelemeye aldık. Tüm gebelerde kontraksiyon varlığı elle takip yada nonstres test ile doğrulandı. Servikal dilatasyon ve silinme vajinalmuayene ile saptandı. Bishop skorlama sistemine göre skorlama veultrasonografi ile serviks ölçümleri yapıldı. Erken doğum eylemininenfeksiyonla ilişkili olabileceği düşünülerek, steril spekulum ile akıntıözelliği değerlendirildi. Gram boyama ve kültür için örnek alındı. Tümgebelerden serumda IL-6, homosistein, ICAM-1 ve CRH çalışılmak üzerekan alındı.49Her iki grubun yaşları, gebelik haftaları, ve vücut kitle indeksleri (VKI)benzerdi. Gruplar arasında dilatasyon, silinme, bishop skoru, serviksuzunluğu açısından istatistiksel açıdan anlamlı farlılık gözlendi.Biyokimyasal veriler açısından IL-6 ve homosistein iki grup arasındaanlamlı olarak farklı bulundu. CRH ve ICAM-1 düzeylerinde ise anlamlıfarklılık yoktu.Spekulum ile muayene olmayı kabul eden erken doğum grubundaki 20hastanın 18'inde (%90), kontrol grubundaki 28 hastanın 27'sinde(%96,43)klinik olarak enfeksiyon saptandı. Mikrobiyolojik olarak yapılandeğerlendirmede ise erken doğum eylem grubundan 2 (%10), kontrolgrubunda ise 2(%7.14) hastada bakteriyel vajinozis izlendi.Erken doğum yapan hastalardan, bir hafta içinde doğum yapan veyapmayanlar arasında klinik ve biyokimyasal bulgular karşılaştırıldı.Maternal özellikler iki grupta da benzerdi. Serviks ile ilgili değişimler birhaftadan önce doğum yapan grupta anlamlı ölçüde fazla bulundu.Biyokimyasal değerler açısından IL-6 bir haftadan önce doğum yapangrupta anlamlı ölçüde yüksek bulundu. Homosistein, ICAM-1 ve CRHdeğerleri iki grupta da anlamlı farklılık göstermiyordu.Bizim çalışmamızda bir hafta içerisinde erken doğumu belirlemeaçısından serviks uzunluğuna göre bishop skoru ve IL-6 daha değerli iken,bir haftadan geç doğurma olasılığını belirleme açısından ise serviks boyudaha değerli bulunmuştur. En iyi eşik değer 1 haftadan önce doğum riskiaçısından bishop skoru için 4.5, IL-6 için ise 39,5 pg/ml olarakhesaplanırken, 1 haftadan önce doğurmama açısından serviks boyu için21 mm olarak belirlendi.Erken doğum etiyolojisindeki heterojenite ile ilişkili olarak, bakılacakçoklu belirteçler ile zamanın da tanı konularak tedavi başlanmasısağlanacak veya yalancı eylem belirlenerek, gereksiz tedavi masrafı veyan etkiler önlenebilecektir.50

Özgü Yılmaz
Manisa Celal Bayar University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ovariektomize ratlarda postmenopozal aterosklerozu önlemede raloksifen ve atorvastatin kullanımının immünohistokimyasal olarak değerlendirilmesi

ÖZETPostmenopozal dönemde sıklığı artarak karşımıza çıkan ateroskleroz ve nedenolduğu kardiovasküler hastalıklar, bilim adamlarını bu dönemde kullanılabilecek olanen etkili ilaçları bulmaya yöneltmektedir. Biz de çalışmamızda postmenopozalateroskleroz gelişim basamaklarında raloksifen ve atorvastatin kullanımının etkilerinideğerlendirmek istedik. Çalışmamız Celal Bayar üniversitesi Deney HayvanlarıLaboratuvarında her biri on adet rat içeren dört grup hayvan üzerindegerçekleştirildi. Ratlara ovariektomi uygulanıp menopoza girmeleri sağlandıktansonra gruplarına göre Evista (Raloksifen) 3 mg/kg, ator (atorvastatin) 30 mg/kg,raloksifen 3 mg/kg ve atorvasatin 30 mg/kg ilaç birlikte uygulandı. 5 haftalık ilaçuygulamasının ardından ratların dekapitasyon işlemi sonrasında aortaları dissekeedilip fikse edildi. Fikse edilmiş aortalar hemotoksilen ve eosin ile veimmünohistokimyasal metodlarla boyandı. Hazırlanan preparatlarda özellikle endotelhücrelerinde olmak üzere damar yatağında östrojen reseptör alfa (ERα), östrojenreseptör beta (ERβ), iNOS, eNOS,TNF gibi aterosklerozunα,ET-1,MCP-1gelişiminde ilk basamaklarda yer alan markerlar incelendi.Kontrol grubu endotel hücrelerinde ERα tespit edilmezken ERβ yoğun şekilde izlendi.eNOS immunreaktivitesi iNOS aktivitesine göre daha yoğun olarak gözlendi. ET-1boyanması ise NOS boyanmasından daha yoğun olarak gözlendi. nflamatuarmarkerlardan TNF α ve monosit göçünü sağlayan MCP-1 aktivitesi de orta şiddetteboyanma gösterdi.Atorvastatin kullanımı ile endotel hücrelerinde ERβ immünreaktivitesi azalmış olarakbulunmuştur. TNF-α, ET-1, MCP-1 reaktivilerinde de azalma tespit edilmiştir.Paradoksal olarak eNOS ve iNOS aktivitesinde de azalma tespit edilmiştir.Raloksifen vermiş olduğumuz üçüncü grupta endotel incelemesinde ERβ minimalazalma göstermiştir. eNOS aktivitesi değişmez iken iNOS aktivitesi artış göstermiştir.TNFα, MCP-1 ve ET-1 aktivitelerinde de atorvastatin grubu kadar belirgin olmamaklabirlikte azalma gözlenmiştir.Her iki ilacı birlikte kullanan rat grubunda ise TNFα, ET-1 boyanmasında belirginolmak üzere tüm markerlarda azalma tespit edilmiştir. MCP-1 immünreaktivitesibelirgin değişiklik göstermemiştir.

Bilge Çetinkaya Demir
Manisa Celal Bayar University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner hipoplazinin değerlendirilmesinde vocal (virtual organ computer aided analysis) ve ultrasonografik doku karekterizasyonu yöntemi

Akciger prematuritesi, obstetrinin en önemli ve en az bilgi sahibi olunan konusu olmaya devam etmektedir. Yenidogan bakımındaki gelismeler maalesef hala akciger prematüritesini, yani en önemli yenidogan ölüm sebebini engelleyememektedir. Akcigerin matürasyonunu bilmek dogum zamanına karar vermek açısından önemlidir. Akciger matürasyonunu degerlendirmek için farklı yöntemler denenmistir. Fakat bunlardan hiçbiri yeterince iyi bulunmamıstır. Amniyotik sıvının biyokimyasal içerigi, ultrason ve MR bu yöntemlere örneklerdir. Son dönemde, üç boyutlu ultrason akciger matürasyonunu degerlendirmek için çalısılmıstır. Akciger ekojenitesinin gebelik boyunca arttıgı bilinmektedir. Bu artıs ultrason ile degerlendirilebilir. Fetusun akciger, karaciger ve plasenta gibi degisik kısımlarının ultrasonografik doku karakterizasyonu daha önce çalısılmıstır. Son dönemde, volüm histogram teknigi, ultrasonografik doku karakterizasyonunu degerlendirmek için kullanılmıstır. Bu çalısmanın amacı yeni gelistirilmis VOCAL ve volüm histogram tekniklerinin kullanarak, akciger volümü ile fetal akciger matürasyonunu degerlendirmektir. Ayrıca, VOCAL, volüm histogram, lamellar body sayımı ve akciger alanı yöntemleri arasındaki korelasyonun arastrılması amaçlanmıstır. Akciger matürasyonu 27-40 hafta arası toplam 47 hastada dogumdan önce degerlendirildi. Fetal akciger volümü ticari olarak satılan VOCAL programı kullanılarak her hastada hesaplandı. Sag ve sol akciger volümü beraberce 6 farklı rotasyonal planda ölçüldü. Akcigerlerin sınırları vertebra, mediastinal alanlar ve kalp dısarıda bırakılacak sekilde elle çizildi. Fetal akciger volümü hesaplandıktan sonra, mean gray degeri (MGV) ultrason üzerinde bulunan volüm histogram teknigi kullanılarak ölçüldü. Akciger alanı iki boyutta toraks alanı- kalp alanı formülü kullanılarak hesaplandı. Amniyotik sıvı tüm hastalarda dogumdan önce elde edildi. Lamellar body sayısı otomatik kan sayım cihazında ölçüldü. Tüm ölçümler term(n=23) ve preterm(n=24) bebeklerde karsılastırıldı. Bu degiskenler aynı zamanda preterm grupta RDS olan(n=9) ya da olmayan(n=15) bebeklerde de karsılastırıldı. RDS varlıgı radyogram ve klinik muayeneye göre klinik olarak yapıldı ve 1-4 arası evrelendi. Ölçümler iki farklı arastırmacı tarafından bagımsız olarak yapıldı ( Barıs Çoban ve Yesim Baytur). Her arastırmacı iki farklı ölçüm yaptı. Tüm ölçümler kaydedildi. statistik analiz için iki ölçümün aritmetik ortalaması kullanıldı. Gözlemci içi ve gözlemci-arası korelasyonlar arastırıldı. Akciger volümü preterm ve term fetuslarda farklıydı (87,62 ± 32,12 ve 144 ±29,30 p= 0,001). MGV de preterm ve term fetuslarda istatistiksel olarak anlamlı sekilde farklı bulundu ( 21,84 ± 5,33 ve 25,28 ± 4,87 p = 0,009). Akciger alanı preterm fetuslarda termlerden daha azdı (31,3 ±7,5 ve 42,64 ± 7,9, p= 0,001). LBC preterm fetuslarda termlerden daha azdı (69,000 ± 68,000 ve 144,000 ± 113,000, p= 0,001). Akciger volümü RDS gelisenlerde gelismeyenlerden daha azdı (71,49±29,99 ve 97,307±30,21 p=0,03). MGV RDS gelisenlerde gelismeyenlerden daha azdı (17,86±3,26 ve 24,23±4,92 p=0,002 ). VOCAL ve MGV ölçümleri iki gözlemci arasında anlamlı ve güçlü bir korelasyona sahipti (r= 0,951 p= 0,001 ve r=0,548 p=0,001, sırasıyla). VOCAL ile akciger volümü ve volüm histogram akciger matürasyonunun degerlendirilmesinde güvenilir yöntemler olabilir.

Barış Çoban
Manisa Celal Bayar University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fertil ve infertil erkeklerin seminal plazma ve kan serum leptin değerlerinin araştırılması

Leptin, Ob geninin genellikle adipositlerden salgılanan protein ürünü olup temel olarak; vücut ağırlığının dengelenmesinde rol oynar. Kadın fertilitesi ve pubertal gelişim üzerindeki işlevleri hakkında birçok yayın ve bulgu olmasına rağmen erkek üreme fonksiyonlarındaki işlevi hakkında elimizde sınırlı bilgi vardır. Leptin başlıca erkek germ hücrelerinin farklılaşması ve proliferasyonu, spermatozoaların kapasitasyonu için gereken yakıtın sağlanması (glukojen sentezi) ve spermatozoaların hareketliliğinde rol oynar. Amacımız, kontrol ve infertil erkeklerde hem kan serumunda hem de seminal plazmada leptin seviyelerini ölçmek ve infertil erkek grubunda kontrol grubuna göre farklı seviyede olup olmadığını görmek idi. Çalışmamıza 13 tane infertil ve 10 tane de kontrol olmak üzere toplam 23 olgu alındı. Olgulardan venöz kan örnekleri ve semen örnekleri temin edildi. RİA yöntemi ile serum ve seminal plazmadaki leptin seviyeleri ölçüldü. Serum leptin değerleri fertil grupta kontrol grubundakilere göre anlamlı derecede yüksek olarak saptandı. Seminal plazma leptin seviyeleri ise her iki grupta da benzer düzeylerde saptandı. Sonuç olarak infertil gruptaki hastalarda serum leptin seviyelerinin kontrol grubuna göre daha düşük olması, düşük leptin seviyelerinin spermatogenetik disfonksiyona neden olabileceğini düşündürmektedir. Normal grup ile infertil grup seminal plazma leptin seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmaması da leptin eksikliğinin nereden kaynaklandığı konusunda bize aydınlatıcı olmamaktadır.

Can Postacı
Manisa Celal Bayar University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proliferatif, sekretuar ve hiperplazik endometrial dokuda leptin ekspresyonu

Amaç: Bu çalışmanın amacı proliferasyon fazı ve sekresyon fazı endometrium dokularında leptin ekspresyonu varlığını araştırmak ve ek olarak hiperplastik endometrium dokularında normale göre leptin ekspresyonu açısından fark olup olmadığını ortaya koymaktır.Gereç ve Yöntem: Hastanemizde 2002-2007 yılları arasında tanı almış 17 adet proliferasyon fazında endometrium, 23 adet sekresyon fazında endometrium ve 18 adet endometrial hiperplazi dokusu ele alındı. Bu örnekler leptin ekspresyonu açısından immünohistokimyasal boyama yöntemi ile değerlendirildi. Boyanmanın yoğunluğu ve dağılımı göz önüne alınarak endometrial bezler ve yüzey epiteli için 0: negatif, 1: minimal boyanma, 2: hafif boyanma, 3: güçlü boyanma, stroma için 0: negatif, 1: hafif boyanma, 2: güçlü boyanma olarak kabul edildi.Bulgular: Leptin ekspresyonu açısından en az boyanma erken PFE dokularında gözlendi. Boyanma derecesi orta PFE örneklerinde erken PFE tanılı örneklere oranla daha yüksek, geç PFE dokularında ise en yüksek olarak gözlendi. Boyanma derecesi erken SFE dokularında belirgin olarak düşüktü. En yüksek boyanma derecesi ise geç SFE tanılı örneklerde izlendi. Adet döngüsü sürecinde endometrial leptin ekspresyonunun erken proliferasyon fazından itibaren arttığı, geç proliferasyon fazında en yüksek dereceye çıktığı ve ovulasyon ile belirgin olarak azaldığı bulundu. PFE, SFE ve EH tanılı örnekler arasında leptin ekspresyonu açısından istatiksel anlamda bir fark tespit edilmedi (P<0.05).Sonuç: Leptin ekspresyonu, en yüksek geç proliferasyon fazında olmak üzere adet döngüsü boyunca tüm endometriumda gözlenmesine karşın hiperplastik endometrium örneklerinde anlamlı bir artış tespit edilmedi. Bu bulguların ışığında leptinin hiperplastik süreçte katkısının olmadığını düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Leptin, Endometrial hiperplazi, Adet döngüsü

Endometrial hiperplaziLeptin
Ali Özler
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Leiomyom ve leiomyosarkomda vasküler endotelial growth (VEGF) faktör ve reseptörünün (VEGF-R) rolü

Amaç: Büyük myom, küçük myom ve leiomyosarkom'lu olgularda immunohistokimyasal olarak VEGF ve VEGF-R'ünün expresyonu karşılaştırılarak VEGF ve VEGF-R'ünün myom gelişimi, büyümesi ve leiomyosarkom oluşumundaki önemi araştırılmıştırGereç ve Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde yer alan 2007-2008'de tanı almış çapı 10 cm.'den küçük 40 adet ve çapı 10.cm'den büyük 11 adet leiomyom ile 2005 yılında tanı almış 2 adet leiomyosarkom ele alındı. Ayrıca 19 adet leiomyom nodülüne komşu normal myometrium dokusu ve 6 adet olağan myometrium dokusu çalışmada yer aldı. Seçilen tüm bloklara VEGF ve VEGF-R immunohistokimyasal boyaları uygulandı. Boyanmanın yoğunluğu ve dağılımı göz önüne alınarak derecelendirme yapıldı. Endometrial bezlerin luminal yüzlerindeki boyanma; boyanmamış olanlar 0 (negatif), hafif olanlar 1 (hafif), orta derece olanlar 2(orta), daha güçlü olanlar 3 (güçlü) olarak adlandırıldıBulgular: Myom boyutu ile VEGF ve VEGF-R immunohistokimyasal boyaması ve leiomyom, ona komşu normal myometrium ve olağan myometrium VEGF ve VEGF-R immunohistokimyasal boyaması açısından istatiksel anlamda bir fark tespit edilmedi (P>0.05). Leiomyosarkom olguları sayıca yetersiz olduğundan istatiksel değerlendirme yapılamadı ancak hücre stoplazmasında VEGF ve VEGF-R' ü varlığı gösterildiSonuç: Myom oluşumu ve büyümesinde tek bir faktörün etkili olmadığını, myometriumun leiomyoma dönüşümünün normal myometriumun somatik mutasyonları ve lokal büyüme faktörleri ile seks steroidlerinin karmaşık ilşkileri sonucunda geliştiğini düşündürmektedirAnahtar Kelimeler: VEGF, VEGF-R, Leiomyom

Anjiyogenez inhibitörleriBüyüme faktörleriLeiomyom
Nihal Danaoğlu (toprak)
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İlk üçay trizomi taramasında ense saydamlığı değerinin gebelik sonuçlarına etkisi

Amaç: Ense saydamlığı(NT), fetüsün ense kısmında cilt-cilt altı aralığındaki sıvı dolu alan olarak tanımlanır. Artmış NT, ortalama 3 mm üzerindeki ölçümleri ifade eder. NT kalınlığı arttıkça kromozomal anöploidi riski de artmaktadır. Çalışmamızın amacı, ilk üçay trizomi taramasında bakılan NT kalınlık artışının gebelik sonuçlarına etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: 01 Ocak 2015 ile 31 Aralık 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Perinatoloji polikliniğine birinci üçay taraması için başvuran gebeler üzerinde yapılan bu retrospektif çalışmada 333 gebede NT kalınlığı 2,5 mm üzerinde ölçülmüştür. 175 tanesine kesin tanı istemi ile koriyonik vilus örneklemesive amniyosentezyapılmıştır. 175 hasta içerisinde beş hasta, gebelik sonucuna ulaşılamadığı için çalışmaya dahil edilmemiştir. Gebeler NT kalınlığı 2,5-3,49 mm olanlar (grup 1) ve NT kalınlığı 3,5 mm üzerinde olanlar (grup 2) diye iki gruba ayrılmıştır. İki grup birbiriyle ayrıntılı ultrasonografibulguları, invaziv tanı ile elde edilen genetik sonuçları, gebelik sonuçları (canlı doğum, isteğe bağlı gebelik sonlandırma ve intrauterin ölü fetüs) ve fenotipik özellikleri açısından karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızadahil edilen 170 gebenin %30,5'inde (52gebe) kromozomal anöploidi saptandı. Bu hastaların 16 tanesi grup 1'de (%30,7), 36 tanesi grup 2'de (%69,3) idi. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,042). Kromozomal anomaliler içerisinde en sık görülen trizomi 21 idi (%51,9) ve grup 2'de grup 1'e göre 2 kat daha fazla görüldü. Ayrıca 53 gebede NT kalınlığına eşlik eden ek ultrasonografibulgusu saptandı. Ek ultrasonografibulgu sayısına göre izole NT artışı, eşlik eden ek bir ultrasonografibulgusu ve eşlik eden ek iki ve üzeri ultrasonografibulgusu olmak üzere 3 alt grup oluşturuldu. Kromozomal anöploidi saptanması açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark elde edilemedi (p=0,201). Ek ultrasonografibulguları tek tek incelendiğinde NT kalınlığına eşlik eden nazal hipoplazi varlığında kromozomal anöploidi saptanma oranında istatistiksel olarak anlamlı fark elde edildi (p<0,001). NT kalınlığının 3,5 mm ve üzerinde saptanması kromozomal anomali riskinde 2,5 kat artış ile NT kalınlığına nazal hipoplazi eşlik etmesi durumunda ise riskin 5,2 kat artış ile ilişkili olduğunu saptadık. Gebelik sonuçlarına bakıldığında grup 1'de canlı doğum oranını %69,5, istemli terminasyonu %22,2, intrauterin ölü fetüsü %8,3 olarak; grup 2'de ise sırasıyla oranları %43,9, %45,9, %10,2 olarak bulduk. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark elde ettik (p=0,003). Sonuç: NT kalınlığı arrtıkça kromozomal anöploidi görülme riski artmaktadır. NT kalınlığına nazal hipoplazinin eşlik etmesi, riski daha da arttırmaktadır. NT kalınlığı arttıkça gebeliğin canlı doğumla sonuçlanma ihtimali azalır iken, istemli terminasyon veya intaruterin ölü fetüs ihtimali artmaktadır. Bu sebeple birinci üçayda NT artışı saptanan tüm gebelere ayrıntılı USG yapılmalı ve tanısal genetik testler hakkında bilgi verilerek yaptırması önerilmelidir. Anahtar Sözcükler: Ense saydamlığı, NT, nazal hipoplazi, birinci üçay tarama testi, kromozomal anöploidi

Yasemin Albayram
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken membran rüptürü tanılı olguların klinik özellikleri, tedavi süreçleri ve yenidoğan sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada 2017-2019 yılları arasında kliniğimize başvuran erken membran rüptürü (EMR) tanısı almış olgular incelendi. Olguların tanı aldıkları gebelik haftalarının, doğum haftalarının bu süreçteki latent periyodlarının, başvuru sırasında alınan vajinal kültür ve idrar kültürü tetkiklerindeki üremelerin ve kullanılan antibiyotik rejimlerinin, yeni doğan APGAR skorları ile ilişkisinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Erken Membran Rüptürü (EMR) tanısı almış 2017-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim dalına başvuran, gebeliğin 24/0 ve 37/0 haftaları arasında olan 325 hastanın; yaş, parite, spontan veya yardımcı üreme tekniği ile olmuş gebelik, bebek cinsiyeti gibi demografik verileri ve doğum şekli, doğum haftası, latent periyod, başvuru anında alınan örneklerdeki mikrobiyal üreme, antibiyotik rejimleri, yeni doğan kilo ve APGAR verilerinin birbiri ile ilişkisi retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya 325 adet gebe ve bu gebelerin 348 adet yeni doğanı dahil edildi. EMR haftası ve doğum haftası arasında anlamlı pozitif korelasyon (p<0,001) mevcutken, EMR haftası ve latent periyod arasında anlamlı ve negatif korelasyon (p<0,001) bulundu. Doğum haftası ilerledikçe APGAR skorlarının 1. Ve 5. Dakikalar için anlamlı artmış olduğu görüldü (p<0,001). 34/0 ve üzerindeki gebelik haftalarında maternal ve fetal endikasyonlarla hastalara doğum planlandı. Daha küçük haftalarda ise hastalardan idrar kültürü ve vajinal kültür örnekleri alınarak ampirik antibiyoterapileri başlandı. Antibiyoterapi alan grubun latent periyodu anlamlı olarak uzun görüldü (p<0,001). Antibiyotik alan 210 gebe arasında ise kültür sonuçlarında anlamlı üreme olan ve uygun antibiyoterapi altında takibini sürdüren gebelerin latent periyodu, kültür sonuçlarında üreme olmayan sadece ampirik tedaviyi tamamlayan hastaların latent periyodlarından anlamlı olarak uzun bulundu (p<0,001). Latent periyottaki bu anlamlı uzamanın yeni doğanların APGAR skorlarına etkisine bakıldığında ise anlamlı etki bulunamadı. Fakat iki grup arasındaki değerlendirmede antibiyoterapi alan, üremesi olan ve latent periyodu anlamlı olarak uzun bulunan gruptaki minimum APGAR değerlerinin daha az olduğu görüldü. Sonuçlar: Erken membran rüptürü, preterm doğum nedenleri arasında büyük bir orana sahiptir. Prematürite ise ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerde oranı artış gösteren, maternal ve fetal mortalite ve morbiditeye neden olan önemli bir faktördür. Neonatal dönemde gebelerin etkin takip ve tedavisinin yeni doğan sonuçlarını olumlu etkilendiği görülmektedir. Bu olumlu sonuçlar, gebe ve yeni doğanlara sosyal anlamda katkı sağlamakla birlikte sağlık giderlerinde de ciddi azalmaya neden olmaktadır. Bununla birlikte erken membran rüptürü gelişmeden önce önlenebilecek nedenlerin tespiti ve ortadan kaldırılması da çok önemli bir basamaktır. Bu çalışmada komplikasyon gelişmiş gebelerin takip ve tedavilerinin yeni doğan sonuçlarına olumlu etkisi gösterilmiş olsa da bunların geliştirilmesi için randomize ve kontrollü prospektif çalışmalara ihtiyaç devam etmektedir. Anahtar Sözcükler: Erken Membran Rüptürü, Antibiyoterapi, APGAR, İdrar kültürü, Vajinal Kültür

Yasemin Aydın Velipaşaoğlu
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sezeryan ve vajinal yoldan doğumun mesane boynu mobilitesi üzerine ve gerçek üriner inkontinans oluşturmaktaki etkilerinin araştırılması

Üriner inkontinans kadın ve erkekleri etkileyebilen, her yaş grubunda görülebilen ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyebilen bir sağlık sorunudur. 30 yaş üzerindeki kadınların yaklaşık %14'ünde, daha önce doğum yapmamış kadınların %2-5, post-menapozal kadınların %30'unda bulunabilmektedir. Gebelik ve doğumun üriner inkontinans oluşumu üzerindeki etkileri tartışmalıdır. Üriner inkontinansın uzun dönemdeki sağlık üzerine etkileri ve tedavisinin güçlük ve maliyeti göz önüne alındığında, pelvik taban travması riski altındaki populasyonun belirlenmesi önem kazanmaktadır.Bu çalışmada Ocak 2009 ve Haziran 2009 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Eğitim Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 163 hasta (56'sı hiç doğum yapmamış, 66 adet vajinal ve 37 adet sezeryan ile doğum yapmış,4 adet hasta ise vajinal doğumu takiben tekrarlayan gebeliklerini sezeryan ile yapmışlardı) anamnez, klinik muayene, POP-Q, Ped ve Stres testleri, ve perineal ultrasonografi ile değerlendirildi. Tüm klinik değerlendirmelerde Uluslararası Kontinans Topluluğunun kriterleri esas alındı. Sonuçlar literatür ile karşılaştırıldı.Araştırma sonuçlarına göre gebelik mesane boynu mobilitesini ve üriner inkontinans görülme oranını artırmaktadır. Bu etkinin vajinal doğumlarda daha belirgin olduğu tesbit edilmesine rağmen, bu istatistiksel olarak anlamlı olmadığı, hastaların jinekolojik muayene bulguları ile inkontinans arasındaki ilişki mevcut olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı bulunmadığı, mesane boynu mobilitesinin perineal ultrasonografi ile değerlendirilmesi, üriner inkontinansta tek başına tanı yöntemi olmasa da, tanıya gidişte araştırmada gerekli olabilecek diğer basamakların seçiminde POP-Q, Ped testleri ile birlikte ve hastalarda preoperatif dönemde alt üriner sistem anatomisinin değerlendirilmesinde, uygun cerrrahi tipinin seçiminde ve cerrahi tekniğin uygulanmasında değerli bilgiler verebileceği sonuçlarına varıldı.

Fatma Nur Beştay
Manisa Celal Bayar University
2009
00