
12
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Nötrofil/lenfosit oranı ve trombosit dağılım hacminin Diyabetik Nefropati ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Diyabetik nefropati, diyabetes mellitus'un sık görülen morbidite ve mortalitesi yüksek mikrovasküler bir komplikasyonudur. Diyabetik nefropatinin erken tespiti , bu komplikasyonun gelişmesini önlemeye veya bu komplikasyonun erken tedavi edilmesine yardımcı olacaktır. Bu çalışmada diyabetes mellitus tanılı, nefropatisi olan ( albüminüri >300 mg/24 saat veya >20 µg/dk ) ve olmayan hastalar arasında trombosit dağılım genişliği ve nötrofil/lenfosit oranı karşılaştırılarak diyabetik nefropati erken tanısında tam kan sayımı parametrelerinin kullanımı amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2017- Ocak 2023 tarihleri arasında T.C. Maltepe Üniversitesi Hastanesi İç hastalıkları ve Kardiyoloji Kliniğinde ayakta veya tedavi almış olan 168 hasta ve 174 kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta grubu diyabetik nefropatisi tanısı alan hastalardan seçilmiş olup , kontrol grubu ise nefropatisi olmayan diyabetik hastalardan seçilmiştir. Çalışmadaki tüm hastalar hastane veri tabanına ait verilere bakılarak retrospektif olarak incelenmiş olup hastaların yaş, cinsiyet, kullandığı ilaçlar, komorbid hastalıkları, serum kreatinin,serum albümin, spot idrar mikroalbümin/kreatinin oranı, Hba1c, açlık serum glukoz, hemoglobin, MCV( Ortalama eritrosit hacmi) ,RDW-CV (Eritrosit dağılım genişliği) ,trombosit, MPV(Ortalama trombosit hacmi) ,PDW(Trombosit dağılım hacmi) ve NLR(Nötrofil/Lenfosit oranı) değerleri takip formlarına kayıt edilmiştir. İstatistiksel Analiz: Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 26 (IBM SPSS, Türkiye) programı kullanıldı. Anlamlılık p< 0.05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 168'i diyabetik nefropati tanılı hasta, 174'ü diyabetik nefropati olmaksızın Tip 2 DM tanılı kontrol grubu olmak üzere toplam 342 hasta dahil edilmiştir. Genel olarak çalışmaya katılan kadın hastaların oranı %45,3, erkek hastaların oranı %54,7'dir. Kadın ve erkek oranı kontrol ve vaka grubunda benzerdir. Tüm katılımcıların yaş ortalaması ise 65,3 olarak hesaplanmıştır. Vaka grubunun NLR sonucu ortalaması 2,99±2,55 olarak hesaplanmıştır. Kontrol grubunun NLR sonuç ortalaması ise 2,07±1,21 olarak hesaplanmıştır p: <0,001 olup iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. İki grup arasında MPV ve PDW değerleri karşılaştırılmış olup p değeri sırasıyla 0,878 ve 0,249 olarak hesaplanmıştır ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. Tartışma ve Sonuç: NLR düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Literatür de göz önüne alındığında; NLR'nin diyabetik nefropatinin erken tespitine olanak sağlayacak bir belirteç olarak kullanılabileceği gösterilmiştir. MPV ve PDW değerlerinin biyobelirteç olarak kullanılabilmesi için daha çok literatüre ihtiyaç vardır. Anahtar Kelime: Diyabetes Mellitus, Diyabetik Nefropati, Diyabetik Böbrek Hastalığı, Trombosit Dağılım Hacmi, Nötrofil/Lenfosit Oranı, Kardiyovasküler Olay, Biyobelirteç
İnfertil hastaların yönetiminde IVF/ICSI/ET öncesi histeroskopik endometrial injüri ve histeroskopik polipektominin reprodüktif sonuçlar ile ilişkisi
Amaç Endoskopik yaklaşımlardan histeroskopi, infertilite yönetiminde sıklıkla kullanılan minimal invaziv bir tekniktir. Embriyo transferi için ideal bir endometrium hazırlığının in vitro fertilizasyon (IVF) başarısını artıran faktörlerden olduğu bilinmektedir. Dolayısı ile uterus ve endometriumun histeroskopik olarak değerlendirilmesi ve operatif prosedürlerin uygulanması infertiliteye yaklaşımda önemli bir yer teşkil etmektedir. Çalışmamızda histeroskopik polipektomi ve histeroskopik injürinin reprodüktif sonuçlara etkisi değerlendirilmiştir. Materyal ve Metod Maltepe Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Yardımcı Üreme Teknikleri Birimi'ne başvuran, IVF/ICSI/ET tedavisi ile gebe kalmaya çalışan 391 hasta istatistiksel analize dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen bireyler histeroskopik injüri (Grup A) (n=105), histeroskopik polipektomi (Grup B) (n=105) ve kontrol grubu (Grup C) (n=181) olmak üzere üç grupta incelenmiştir. Bulgular Çalışma grupları arasında biyokimyasal gebelik oranı, klinik gebelik oranı, canlı doğum oranı ve abortus oranı gibi parametreler değerlendirilmiştir. Grup A'da, biyokimyasal gebelik, klinik gebelik, canlı doğum ve abortus oranları sırası ile %49.5, %41.9, %27.6 ve %14.3 olarak bulunmuştur. Grup B'de sırası ile %44.8, %41, %31.4 ve %8.6 olarak bulunmuş olup Grup C'de aynı parametreler sırası ile %39.2, %33.7, %23.8 ve %8.8 olarak bulunmuştur. Gruplar arasında reprodüktif sonuçlar kıyaslandığında biyokimyasal gebelik, klinik gebelik, canlı doğum, abortus dağılımı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p: 0.227, 0.288, 0.362, 0.276 sırasıyla ). Sonuç Histeroskopik endometrial injürinin reprodüktif sonuçlar üzerinde olumlu etkisi istatistiksel olarak anlamlı olmasa da oransal olarak gösterilmiştir. Literatüre bakıldığında çalışmalarda klinisyenlerin kendi tekniklerini kullandıkları görülmekte ve bu durum sonuçların değerlendirilmesini zorlaştırmaktadır. Histeroskopik injüri tekniğinin standardize edildiği, yaş gruplarına ve hasta gruplarına spesifik geniş kapsamlı çalışmalar yapılarak histeroskopik injüri tekniğinin tanımlanması gerekmektedir. Histeroskopik polipektomi yapılan grupta da gebelik sayılarında oransal artış görülmüş, ancak bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Endometrial polip eksizyonunun abortus oranını, intrauterin patolojisi olmayan hasta grubu ile benzer oranlara getirdiği görülmüştür. Endometrial polipler gebelik kayıplarına neden olabildiğinden, poliplerin histeroskopik olarak eksizyonu reprodüktif sonuçları iyileştirmektedir.
Yetişkinlerde gıda takviyesi kullanımının anksiyete ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Gıda takviyeleri olarak bildiğimiz vitaminler, mineraller, probiyotikler ve diğer ürünlerin kullanım sıklığı; anti-inflamatuar, antioksidan ve bağışıklık geliştirici etkileri nedeniyle, başarılı satış stratejileri ve reklamların da katkılarıyla giderek artmaktadır. Üç yıldır mücadele edilen Covid-19 salgın sürecinin bireylerin sağlık anksiyetesini arttırdığı, oluşan korku ve stresin bireylerin beslenme alışkanlıklarında değişikliklere neden olduğu gözlenmiş, gıda takviyesi kullanımının da etkilenebileceği düşünülmüştür. Biz bu çalışma ile hastalarımızdaki gıda takviyesi kullanım durumlarını, bu takviyelerin kullanım sebeplerini, oluştuysa yan etkilerini, bu kullanımın kişinin demografik özellikleri, anksiyetesi, Covid-19 korkusu ve pandemi ile ilişkisini gözlemlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte tek oturumda çevrimiçi usulü anket tipindeki çalışma 01.10.2022-01.11.2022 Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine gelen 18-75 yaş arası gönüllü hasta ve hasta yakınlarından paylaşılan elektronik anketi doldurmayı kabul eden bireyler ile yapılmıştır. Veri toplama aracı olarak anket formu kullanılmıştır. Verilerin analizi "MINITAB 22", Google Sheets, openepi programları kullanılarak yapılmış, istatistiksel olarak anlamlılık düzeyi p<0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışma grubunun yaş ortalaması 35.2 ± 11.3 yıldı ve %67.4'ü kadındı. Katılımcıların 372 'si (%67.4) gıda takviyesi kullanıyordu ve en sık kullanılanlar arasında D vitamini (%16.1), C vitamini (%15.8), B12 vitamini (%10.4), multivitaminler (%9.9) bulunmaktadır. Katılımcıların gıda takviyesi kullanma sebepleri bağışıklık güçlendirme (%24.9), halsizlik (%12.3), laboratuar tahlili sonucu hekim tavsiyesi olarak (%11.5) ve Covid-19 sebebi ile (%9.1) şeklinde saptanmıştır. Kadınlarda gıda takviyesi alma oranı (%72.6) erkeklerden (%56.7) daha yüksekti (p<0.001). Katılımcıların %60.7'si Covid-19 enfeksiyonu geçirmiş olup gıda takviyesi alma oranı geçirmeyenlere göre daha yüksekti (p=0.014). Kronik hastalığı olanların gıda takviyesi kullanma oranı daha yüksekti (p<0.001). Beck anksiyete ölçeğinden 8 ve üzeri puan alan anksiyete semptomlarına sahip katılımcıların Covid korku ölçeğinden aldığı puan ortalaması ve gıda takviyesi kullanma oranı anksiyete semptomları olmayanlara göre daha fazlaydı (her ikisi de p<0.001). Sonuç: Gıda takviyesi kullanımı kadınlarda, üniversite mezunlarında, kronik hastalığı olanlarda, Covid-19 enfeksiyonu geçirme öyküsü olanlarda, düzenli ilaç kullananlarda, antidepresan kullanma öyküsü olanlarda, Beck anksiyete testinden daha yüksek puan alanlarda, Covid-19 aşısı olanlarda istatistiki olarak anlamlı düzeyde daha fazla saptanmıştır. Pandemi ya da Covid-19 enfeksiyonu geçirme ile anksiyete grupları ve covid korku ölçeği skoru arasında ilişki saptanmamıştır. Yaş grubu ilerledikçe anksiyete oranı düşerken, Covid korku ölçeğini skorunun arttığı saptanmıştır. Sağlık çalışanı dışındaki meslek gruplarında, anksiyete varlığında gıda takviyesi kullanımı anlamlı düzeyde artarken, sağlık çalışanlarında bu ilişki istatistiki anlamlı bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: anksiyete, Covid-19 korkusu, gıda takviyesi.
Serratus anterior düzlem bloğu (SAPB) ve rhomboid interkostal düzlem bloğunun (RİPB) meme kanseri cerrahisi uygulanan hastalarda analjezi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Meme kanseri kadınlarda rastlanan kanser çeşitleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Buna paralel olarak meme kanseri cerrahileri de sık uygulanan girişimlerdir. Bu operasyonlarda postoperatif analjezi amaçlı uygulanabilirliği kolay ve güvenli olan interfasyal plan blokları giderek yaygınlaşmaktadır. Çalışmamızda meme kanseri cerrahisi uygulanan hastalarda serratus anterior düzlem bloğu ile rhomboid interkostal düzlem bloğunun postoperatif analjezi üzerine etkilerini karşılaştırmayı hedefledik. Materyal ve metod: Çalışma, etik kurul onayı sonrası hastalardan yazılı onam alınarak, meme kanseri cerrahisi uygulanacak, 18-70 yaş arasında, ASA (American Society of Anesthesiologists) skoru I-III olarak değerlendirilen 40 hastada gerçekleştirildi. Çalışma çift kör, prospektif, randomize ve olarak planlandı. Tüm hastaların anestezi indüksiyonu aynı şekilde sağlandı ve entübe edildi. Hastalar SAPB (Grup S) ve RİPB (Grup R) olarak ikiye ayrıldı. İki gruba da postoperatif ekstübasyon öncesi 20ml %0.25 bupivakain 10ml %0,5 lidokain ve 10ml salinden oluşan lokal anestezik karışım solüsyonu enjekte edildi. Postoperatif dönemde intravenöz morfin kullanılarak hasta kontrollü analjezi (HKA) kullanıldı. Postoperatif 20., 40., 60.dakika, 3.saat, 6.saat, 12.saat, 18.saat ve 24.saat NRS (numerik ağrı skoru) skorları ve opioid tüketimleri kaydedildi. İlk analjezi gereksinimine kadar geçen süre analjezi zamanı olarak tanımlandı ve kaydedildi. Eş zamanlı olarak komplikasyonlar da (bulantı/kusma, pnömotoraks, hematom, kaşıntı) kaydedildi. Bulgular: Ultrasonografi eşliğinde yapılan serratus anterior düzlem bloğu ve rhomboid interkostal düzlem bloğu karşılaştırıldığında postoperatif tüm zamanlarda NRS skorları istatistiksel açıdan benzer idi(p>0.05). 24 saatte toplam morfin tüketim ortalaması Grup S de 3,05mg Grup R de 1,75mg olup opioid tüketimlerinin ortanca viii değerleri istatistiki yönden farklı bulunmadı(p>0.05). Hastalar analjezi süresi, komplikasyonlar ve kurtarıcı analjezik ihtiyacı yönünden incelendiğinde iki grupta fark tespit edilmedi(p>0.05). Sonuç: Çalışmamız sonucunda meme kanseri cerrahisinde serratus anterior plan bloğu ile rhomboid interkostal plan bloğunun opioid tüketimlerinin benzer olduğunu saptadık. Meme kanseri cerrahisinde postoperatif analjeziyi sağlamak amacıyla her iki düzlem bloğu da multimodal analjezinin bir elemanı olarak tercih edilebilir.
Fotopletismografik dalga analizi teknolojisi ile kan basıncı tahmini sunan giyilebilir aksesuarların invaziv kan basıncı monitorizasyonu ile kıyaslanması ve anestezi pratiğinde hemodinamik parametrelerin takibinde non invaziv erken prediktör olarak kullanılabilirliği
Amaç: Giyilebilir aksesuarlarda bulunan gelişmiş biyosensörler ile vital bulgular elde edilebilmekte ve kablosuz olarak iletilebilmektedir. Yakın zamanda fotopletismografi dalgalarının derin analizi ile kan basıncı verisi sunabilen bu cihazlar genelde günlük kullanımda ve hipertansiyon takibi için incelenirken çalışmamızda kurguladığımız potansiyel yazılım değişiklikleri ile bu cihazlara farklı bir yaklaşım ile analiz ederek klinik alanda vital bulguları sürekli takip eden ve kritik değerleri kablosuz olarak uyaran bir takip sistemi tasarladık ve tasarıma uyarlanan performans değerlendirmesi yaptık. Böylece Fotopletismografi Dalga Analizi (PWA)'nin etkinliğini ve güvenilirliğini klinik alanda kullanım için değerlendirmeyi hedefledik. Materyal ve metod: Resmi veri tabanı araştırılarak çalışma için uygun ürün olan Samsung Galaxy Watch 4 SM-R870 Samsung Electronics Co., Ltd. temin edildi; hasta güvenliği ve etik konular göz önünde bulundurularak kılavuza uygun şekilde 40 hastadan kan basıncı değerleri eş zamanlı olarak hasta başı monitörle birlikte kayıt altına alındıktan sonra Vital Erken Uyarı Sistemi tasarlandı ve analiz için kritik değerler atandı. Oksijen saturasyonu, kalp atım hızı, EKG, biyoimpedans analizi ve stres seviyesi de kayıt altına alındı. Veriler post-hoc analiz edildi ve korelasyonun yanında tasarlanan VEUS sisteminin potansiyel başarısı incelendi. Ayrıca giyilebilir aksesuarların günlük hayatta ve klinikte kullanımı hakkında yeni sistemler tasarlandı ve potansiyeli hakkında yorumlarda bulunuldu. Bulgular: Kan basıncı genel olarak orta-yüksek seviyede korelasyon göstermekle beraber tasarlanan VEUS sisteminin genel başarısı %71.3 olarak hesaplandı. %28.7 olarak gözüken olumsuz durumlarda ise yalancı negatiflik sadece ek izlem olduğun için zararsız bulunurken, yanlış pozitiflik durumunda ise geri bildirimler sayesinde teknolojinin gelişmesinde daha çok veri sunması açısından katkı sağlayabileceği yorumu yapıldı. Diğer parametrelerde bazı sapmalar olsa da istatiksel olarak anlamlı farkının bulunması, ek monitorizasyon olması ve vital parametreler sunması açısından faydalı bulundu. Sonuç: Oldukça kompakt, ekonomik ve kolay kurulumu olacak şekilde tasarlanan sistemin kritik durumlar için önemli bilgiler sunabilmesi açısından yüksek potansiyeli olduğu kanısına varıldı ve bu sistemlerin geliştirilmesi için teknoloji firmaları ve sağlık çalışanlarının daha çok iş birliği içinde çalışmalar yapmasının faydalı olacağı düşünüldü.
Su, çay ve kahve tüketiminin antropometrik ve biyokimyasal değerler üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Su, çay ve kahvenin vücudumuz üzerindeki etkileri her zaman merak konusu olup sağlığa yararları ve zararları onlarca yıldır incelenmektedir. Su canlılığın herşeyidir ve vücudumuzdaki her türlü biyokimyasal reaksiyonun gerçekleşmesinde rol oynar. Çay ve kahve ise tüm dünyada sudan sonra en sık tüketilen içeceklerdir. Çay antioksidan ve zengin polifenolik madde içerme özelliği ile kahve ise içerisinde bulunan kafein, klorojenik asit ve diperten alkol aracılığı ile sağlık üzerine etkilere sahiptir. Biz de bu çalışmamızda su, çay ve kahve tüketiminin biyokimyasal ve antropometrik değerler üzerindeki etkisini incelenmeyi amaçladık. Materyal-Metod: Çalışma Mayıs 2021- Mayıs 2022 tarihleri arasında Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Check-up Polikliniği'ne başvurmuş 18-90 yaş arası bireyler ile yapılmıştır. Bireylerin günlük içtikleri su, yeşil çay, siyah çay, kahve miktarları ile biyokimyasal ve vitamin değerleri, hepatosteatoz dereceleri, dışkılama alışkanları, kan basınçları ve Biyoelektrik İmpedans Analizi ile yapılmış antropometrik ölçüm değerleri hasta dosyalarından kaydedilmiştir. Verilerin analizi SPSS 24 paket programı kullanılarak yapılmış, istatistiksel olarak anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 49.57±13.73 yıl, %49.1'i kadındı. Katılımcılar günde ortalama 1.58±0.75 litre su, 0.44±0.84 bardak yeşil çay, 4.34±3.78 bardak siyah çay ve 1.59±1.47 bardak kahve tüketmekteydi. Çay tüketimindeki artış ile açlık plazma glukozu, açlık insülini, trigliserit, HbA1c, HOMA-IR değerlerinde, bel çevresi, VKİ, vücut yağ oranı, iç yağlanma oranı, vücut yağ kütlesinde artış, HDL kolesterolünde ve vücut sıvı oranında azalma saptanmıştır. Fazla kahve tüketenlerin vücut yağsız kütlesi, vücut kas kütlesi ve BMH içmeyenlere göre daha fazla saptanmıştır Su tüketimi BUN, AST, ALT değerleri ile istatistiksel anlamlı ilişkili saptanırken su tüketimindeki artış diğer biyokimyasal ve antropometrik değerlerde istatistiksel anlamlı bir farka neden olmamıştır. Yeşil çay tüketimi ile biyokimyasal ve antropometrik değerler arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Çay tüketimi ile obezite ile ilgili antropometrik ve biyokimyasal değerler arasında doğrusal ilişki saptanmış, yağ yakımına etkisi olabileceğini düşündüğümüz kahvenin ise bakılan bu parametrelerle ilişkisi saptanmamıştır. Bu sonucun günlük sosyalleşme buluşmaları esnasında çay ve kahve eşliğinde abur cubur tüketimi ve ağır karbonhidrat veya yağ içerikli yemeklerden sonra fazla çay içimi nedeniyle olabileceği düşünülmüştür. Çalışmamızın kesitsel yapısı su, çay ve kahvenin aynı birey tarafından diğer karıştırıcı faktörlerin etkisi ortadan kalktığında vücutta ne etkiler yaratacağını görmemize olanak sağlamamaktadır, bunu sağlayabilecek prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Fleksör tendon onarımlarında sütür tekniklerinin biyomekanik karşılaştırılması
GİRİŞ VE AMAÇ: Fleksör tendon yaralanmalarında cerrahi tedavinin başarısı, kullanılan onarım tekniğinin özelliklerinin yanısıra onarım sonrası uygulanan rehabilitasyon programı ile de ilgilidir. Tendon onarımı sonrası erken başlanan hareket tendon iyileşmesini hızlandırır, yapışıklığı önler. Biz bu çalışmada 3 farklı sütür tekniğini biyomekanik açıdan karşılaştırmayı ve erken aktif harekete izin verebilecek tekniği bulmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda 9 koyunun 18 ön kolu'nun FDP tendonları kullanıldı. Dirsek ekleminden ampute edilmiş ön kollara kesimhaneden alındıktan hemen sonra diseksiyon uygulandı. Yaklaşık 15 cm boyutunda tendonlar elde edildi. Tendonun distal yapışma yerinden itibaren proksimale doğru 6 cm ölçülerek işaretlendi ve tendona tam kesi uygulandı. Kesinin proksimaline ve distaline doğru 10 mm ölçülerek core sütür çıkış bölgesi olarak işaretlendi. Double Modifiye Kessler, Kilitli Cruciate ve 4 geçişli Savage core sütür teknikleri ile onarılan tendonlar 3 grup şeklinde test edildi. Motorlu test standında çekme işlemi 20 mm/ dk hızla başlatıldı. Çekme işlemine sütürler kopana kadar ya da tendonlar çeneden sıyrılarak ayrılana kadar devam edildi. Tenorafi sahasında 2 mm gap oluşturan ve core sütürde kopmaya neden olan maksimum gerilme gücü değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmamızda tüm gruplar arasında maksimum gerilme gücü en yüksek olanı 4 geçişli Savage oldu. Hem Kilitli Cruciate, hem de 4 geçişli Savage gruplarının maksimum gerilme değerleri Double Modifiye Kessler grubundan anlamlı (p˂0,05) olarak daha yüksekti. Double Modifiye Kessler grubunun maksimum gerilme değeri 6.53±1.46 N, Kilitli Cruciate grubunun maksimum gerilme değeri 11.97±2.81 N, 4 geçişli Savage grubunun maksimum gerilme değeri 15.31±1.2 N'dur. Gruplar arasındaki 2 mm gap oluşumuna neden olan güçler karşılaştırıldığında aralarında anlamlı istatistiksel fark bulunmadı (p > 0.05). SONUÇ: Double Modifiye Kessler grubu sadece pasif fleksiyona izin verirken, Kilitli Cruciate grubu hafif dirence karşı fleksyona, 4 geçişli Savage grubu ise orta dirence karşı fleksiyona izin verecek ölçüde bulundu. Bu sonuçlar güçlü kavrama için gerekli olan gücün altında değerler olduğundan aktif fleksiyona izin vermemekte, fakat tendona pasif fleksiyon yaptırabileceğimizi göstermektedir. ANAHTAR KELİMELER: Fleksör tendon, biyomekanik, sütür tekniği, Double Modifiye Kessler, Kilitli Cruciate, 4 geçişli Savage
Lokal ve genel anestezi altında kifoplasti uygulanmış hastaların erken dönem sonuçlarının karşılaştırılması
AMAÇ: Çalışmamızın amacı günümüzde yaygın olarak kullanılan peruktan kifoplasti uygulamasında genel anestezi ve lokal anestezi yöntemlerinde ağrı değerlerini karşılaştırmaktır. MATERYAL VE METOD: Bu retrospektif çalışma Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Ana Bilim Dalı'nda Ocak 2021 ile Kasım 2022 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar arasında basit randomizasyon yöntemi ile 13'ü çalışma (lokal anestezi) 15'i kontrol (genel anestezi) grubu olarak iki grup oluşturulmuştur. Hastaların preoperatif ve postoperatif VAS skorları kaydedilmiş ve karşılaştırılmıştır. Hastaların sosyal yaşam kalitesi bilgileri toplanarak ODS skorları belirlenmiş ve karşılaştırılmıştır. Ayrıca her iki grubun ameliyat süreleri kaydedilerek karşılaştırılmıştır. BULGULAR: İki grup arasında preoperatif VAS değerleri anlamlı (p > 0.05) farklılık göstermemiştir. Çalışma grubunda postoperatif VAS değerleri kontrol grubundan anlamlı (p < 0.05) olarak daha düşük bulunmuştur. Kontrol grubunda postoperatif VAS değerleri preoperatif döneme göre anlamlı (p < 0.05) olarak daha düşüktü. Çalışma grubunda postoperatif VAS değerleri preoperatif döneme göre anlamlı (p < 0.05) olarak daha düşüktü. Çalışma grubunda postoperatif VAS değerlerinin düşüşü kontrol grubundan anlamlı (p < 0.05) olarak daha yüksek olarak bulunmuştur. Kontrol grubunda ameliyat süresi çalışma grubundan anlamlı (p < 0.05) olarak daha yüksekti. SONUÇ: Bu çalışmada lokal ve genel anestezi altında yapılan kifoplasti yönteminde preoperatif ve postoperatif VAS ve ODS değerleri bulunarak karşılaştırılmıştır. Gruplar arasında preoperatif VAS ve ODS değerleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Preoperatif ve postoperatif VAS ve ODS değerleri karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı fark bulunmuştur. Çalışma grubu hastalarında anlamlı olarak daha düşük VAS ve ODS değerleri tespit edilmiştir. Çalışma grubunda ameliyat süresinin genel anestezi grubundan %50 oranda daha kısa süreye sahip olduğu bulunmuştur.
Porfiri tanılı hastaların yaşam kalitesi ve başa çıkma tutumlarının değerlendirilmesi
Amaç: Porfiri tanılı bireylerin ataklar sırasında yaşam kalitelerinin olumsuz yönde etkilendiği bilinmektedir. Ataklar arası dönemde porfiri tanılı bireylerin yaşam kalitelerinin ve başa çıkma tutumlarının ne yönde etkilendiğine dair bilgimiz kısıtlıdır. Bu çalışmanın amacı atak halinde olmayan porfiri tanılı bireylerin yaşam kalitesi ve başa çıkma tutumlarının sağlıklı kontrollere göre ne oranda farklılık gösterdiğinin araştırılmasıdır. Yöntem: Çalışmamıza atak halinde olmayan 32 porfiri tanılı birey, 40 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Yaşam kalitesi Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu (WHOQOL-Bref) ile, başa çıkma tutumları ise Başa Çıkma Tutumlarını Değerlendirme Ölçeği (COPE) ile değerlendirilmiştir. Porfiri tanılı bireyler ve sağlıklı kontroller arasında ölçek puanlarının karşılaştırılmasında Mann Whitney-U testi kullanılmıştır. Klinik özeller ile WHOQOL-Bref ve COPE alt ölçek puanlarının; WHOQOL-Bref ve COPE alt ölçek puanlarının ilişkisinin değerlendirilmesinde Spearman korelasyon analizi kullanılmıştır. Başa çıkma tutumlarının yaşam kalitesi üzerindeki etkisinin incelenmesinde çoklu linear regresyon analizi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda porfiri tanılı bireyler ve kontrol grubu arasında yaşam kalitesi açısından anlamlı fark görülmemiştir. Porfirili bireylerin sağlıklı kontrollere kıyasla 'şakaya vurma' başa çıkma tutumunu daha az kullandığı gözlemlenmiştir. Porfirili bireylerde hastalığın süresi ile WHOQOL-Bref çevre alt ölçek puanı arasında pozitif yönlü ilişki saptanmıştır. Porfiri tanılı bireylerde eğitim düzeyi ile COPE 'yararlı sosyal destek kullanımı' ve 'geri durma' tutumu arasında pozitif yönde, hastalık başlangıç yaşı ile 'yararlı sosyal destek kullanımı' arasında pozitif yönde; hastane yatış sayısı ile COPE 'inkar' tutumu arasında negatif yönde; yıllık atak sayısı ile 'zihinsel olarak boş verme', 'davranışsal olarak boş verme', 'madde kullanımı', 'kabullenme', 'diğer meşguliyetleri bastırma' ve 'işlevsel olmayan başa çıkma' tutumları arasında negatif yönde ilişki saptanmıştır. Ayrıca 'yararlı sosyal destek kullanımı' ile WHOQOL-Bref fiziksel sağlık ve psikolojik sağlık alt ölçekleri arasında pozitif yönde ilişki olduğu gözlemlenmiştir. Regresyon analizi sonrası başa çıkma tutumlarının yaşam kalitesi üzerine etkisinin olmadığı görülmüştür. Sonuç: Atakta olmayan porfiri tanılı bireylerin yaşam kalitesi sağlıklı kontrollerden farklılık göstermemekle birlikte porfiri tanılı bireylerin başa çıkma biçimlerinden 'şakaya vurma' tutumunu daha az kullandığı gözlenmiştir. Sosyodemografik ve klinik özelliklerle yaşam kalitesi ve başa çıkma tutumları arasında ilişki saptanmıştır. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için büyük örneklemli, uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç vardır.
Tocilizumab uygulanan ve uygulanmayan COVİD-19 enfeksiyon geçiren hasta gruplarının morbidite ve mortalite oranları açısından karşılaştırılması
Bu çalışmada tocilizumabisimli interlökin -6 blokeri kullanımının, Covid (SARS-CoV-2)hastalarında çok sık görülen sitokin fırtınası ve buna bağlı gelişen makrofaj aktivasyon sendromu (MAS) ile oluşan pnömoni üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Yapılan çalışmada 100 kişilik hasta retrospektif olarak incelenmiş olup, hastalardan 50 tanesindetocilizumab kullanılmış ve tedavi süreci izlenmiştir. Diğer 50hastada ise tocilizumab kullanımı olmaksızın tedavi süreci izlenmiştir. Çalışmamızda hastaların takip ve tedavi süreci dosyaüzerinden retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamız kapsamında, hastaların ferritin, CRP ( c reaktif protein) ve LDH ( laktat dehidrogenaz) dahil inflamasyon belirteçleri tüm hastalarda değerlendirilmiştir. Çalışmaya konu olan tocilizumab kullanımının, covid geçiren hastaların ortalama ferritin (1432,30 ± 1307,96 ng/mL)ve ortalama CRP değeri (13.01 ± 7.79 mg/dL)üzerinde etkili olduğu, bu değerleri referans aralığına getirdiği görülmüştür.