Maltepe University
Faculty

Faculty of Medicine

Maltepe University

12

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nötrofil/lenfosit oranı ve trombosit dağılım hacminin Diyabetik Nefropati ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Diyabetik nefropati, diyabetes mellitus'un sık görülen morbidite ve mortalitesi yüksek mikrovasküler bir komplikasyonudur. Diyabetik nefropatinin erken tespiti , bu komplikasyonun gelişmesini önlemeye veya bu komplikasyonun erken tedavi edilmesine yardımcı olacaktır. Bu çalışmada diyabetes mellitus tanılı, nefropatisi olan ( albüminüri >300 mg/24 saat veya >20 µg/dk ) ve olmayan hastalar arasında trombosit dağılım genişliği ve nötrofil/lenfosit oranı karşılaştırılarak diyabetik nefropati erken tanısında tam kan sayımı parametrelerinin kullanımı amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2017- Ocak 2023 tarihleri arasında T.C. Maltepe Üniversitesi Hastanesi İç hastalıkları ve Kardiyoloji Kliniğinde ayakta veya tedavi almış olan 168 hasta ve 174 kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta grubu diyabetik nefropatisi tanısı alan hastalardan seçilmiş olup , kontrol grubu ise nefropatisi olmayan diyabetik hastalardan seçilmiştir. Çalışmadaki tüm hastalar hastane veri tabanına ait verilere bakılarak retrospektif olarak incelenmiş olup hastaların yaş, cinsiyet, kullandığı ilaçlar, komorbid hastalıkları, serum kreatinin,serum albümin, spot idrar mikroalbümin/kreatinin oranı, Hba1c, açlık serum glukoz, hemoglobin, MCV( Ortalama eritrosit hacmi) ,RDW-CV (Eritrosit dağılım genişliği) ,trombosit, MPV(Ortalama trombosit hacmi) ,PDW(Trombosit dağılım hacmi) ve NLR(Nötrofil/Lenfosit oranı) değerleri takip formlarına kayıt edilmiştir. İstatistiksel Analiz: Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 26 (IBM SPSS, Türkiye) programı kullanıldı. Anlamlılık p< 0.05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 168'i diyabetik nefropati tanılı hasta, 174'ü diyabetik nefropati olmaksızın Tip 2 DM tanılı kontrol grubu olmak üzere toplam 342 hasta dahil edilmiştir. Genel olarak çalışmaya katılan kadın hastaların oranı %45,3, erkek hastaların oranı %54,7'dir. Kadın ve erkek oranı kontrol ve vaka grubunda benzerdir. Tüm katılımcıların yaş ortalaması ise 65,3 olarak hesaplanmıştır. Vaka grubunun NLR sonucu ortalaması 2,99±2,55 olarak hesaplanmıştır. Kontrol grubunun NLR sonuç ortalaması ise 2,07±1,21 olarak hesaplanmıştır p: <0,001 olup iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. İki grup arasında MPV ve PDW değerleri karşılaştırılmış olup p değeri sırasıyla 0,878 ve 0,249 olarak hesaplanmıştır ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. Tartışma ve Sonuç: NLR düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Literatür de göz önüne alındığında; NLR'nin diyabetik nefropatinin erken tespitine olanak sağlayacak bir belirteç olarak kullanılabileceği gösterilmiştir. MPV ve PDW değerlerinin biyobelirteç olarak kullanılabilmesi için daha çok literatüre ihtiyaç vardır. Anahtar Kelime: Diyabetes Mellitus, Diyabetik Nefropati, Diyabetik Böbrek Hastalığı, Trombosit Dağılım Hacmi, Nötrofil/Lenfosit Oranı, Kardiyovasküler Olay, Biyobelirteç

Diabetes mellitusDiabetik nefropatilerNötrofil/lenfosit oranı+1
Ayşe Nur Kenan
Maltepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnfertil hastaların yönetiminde IVF/ICSI/ET öncesi histeroskopik endometrial injüri ve histeroskopik polipektominin reprodüktif sonuçlar ile ilişkisi

Amaç Endoskopik yaklaşımlardan histeroskopi, infertilite yönetiminde sıklıkla kullanılan minimal invaziv bir tekniktir. Embriyo transferi için ideal bir endometrium hazırlığının in vitro fertilizasyon (IVF) başarısını artıran faktörlerden olduğu bilinmektedir. Dolayısı ile uterus ve endometriumun histeroskopik olarak değerlendirilmesi ve operatif prosedürlerin uygulanması infertiliteye yaklaşımda önemli bir yer teşkil etmektedir. Çalışmamızda histeroskopik polipektomi ve histeroskopik injürinin reprodüktif sonuçlara etkisi değerlendirilmiştir. Materyal ve Metod Maltepe Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Yardımcı Üreme Teknikleri Birimi'ne başvuran, IVF/ICSI/ET tedavisi ile gebe kalmaya çalışan 391 hasta istatistiksel analize dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen bireyler histeroskopik injüri (Grup A) (n=105), histeroskopik polipektomi (Grup B) (n=105) ve kontrol grubu (Grup C) (n=181) olmak üzere üç grupta incelenmiştir. Bulgular Çalışma grupları arasında biyokimyasal gebelik oranı, klinik gebelik oranı, canlı doğum oranı ve abortus oranı gibi parametreler değerlendirilmiştir. Grup A'da, biyokimyasal gebelik, klinik gebelik, canlı doğum ve abortus oranları sırası ile %49.5, %41.9, %27.6 ve %14.3 olarak bulunmuştur. Grup B'de sırası ile %44.8, %41, %31.4 ve %8.6 olarak bulunmuş olup Grup C'de aynı parametreler sırası ile %39.2, %33.7, %23.8 ve %8.8 olarak bulunmuştur. Gruplar arasında reprodüktif sonuçlar kıyaslandığında biyokimyasal gebelik, klinik gebelik, canlı doğum, abortus dağılımı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p: 0.227, 0.288, 0.362, 0.276 sırasıyla ). Sonuç Histeroskopik endometrial injürinin reprodüktif sonuçlar üzerinde olumlu etkisi istatistiksel olarak anlamlı olmasa da oransal olarak gösterilmiştir. Literatüre bakıldığında çalışmalarda klinisyenlerin kendi tekniklerini kullandıkları görülmekte ve bu durum sonuçların değerlendirilmesini zorlaştırmaktadır. Histeroskopik injüri tekniğinin standardize edildiği, yaş gruplarına ve hasta gruplarına spesifik geniş kapsamlı çalışmalar yapılarak histeroskopik injüri tekniğinin tanımlanması gerekmektedir. Histeroskopik polipektomi yapılan grupta da gebelik sayılarında oransal artış görülmüş, ancak bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Endometrial polip eksizyonunun abortus oranını, intrauterin patolojisi olmayan hasta grubu ile benzer oranlara getirdiği görülmüştür. Endometrial polipler gebelik kayıplarına neden olabildiğinden, poliplerin histeroskopik olarak eksizyonu reprodüktif sonuçları iyileştirmektedir.

EndometriyumFertilizasyon-in vitroHisteroskopi+3
Hümeyra Büşra Balçiçek
Maltepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yetişkinlerde gıda takviyesi kullanımının anksiyete ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Gıda takviyeleri olarak bildiğimiz vitaminler, mineraller, probiyotikler ve diğer ürünlerin kullanım sıklığı; anti-inflamatuar, antioksidan ve bağışıklık geliştirici etkileri nedeniyle, başarılı satış stratejileri ve reklamların da katkılarıyla giderek artmaktadır. Üç yıldır mücadele edilen Covid-19 salgın sürecinin bireylerin sağlık anksiyetesini arttırdığı, oluşan korku ve stresin bireylerin beslenme alışkanlıklarında değişikliklere neden olduğu gözlenmiş, gıda takviyesi kullanımının da etkilenebileceği düşünülmüştür. Biz bu çalışma ile hastalarımızdaki gıda takviyesi kullanım durumlarını, bu takviyelerin kullanım sebeplerini, oluştuysa yan etkilerini, bu kullanımın kişinin demografik özellikleri, anksiyetesi, Covid-19 korkusu ve pandemi ile ilişkisini gözlemlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte tek oturumda çevrimiçi usulü anket tipindeki çalışma 01.10.2022-01.11.2022 Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine gelen 18-75 yaş arası gönüllü hasta ve hasta yakınlarından paylaşılan elektronik anketi doldurmayı kabul eden bireyler ile yapılmıştır. Veri toplama aracı olarak anket formu kullanılmıştır. Verilerin analizi "MINITAB 22", Google Sheets, openepi programları kullanılarak yapılmış, istatistiksel olarak anlamlılık düzeyi p<0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışma grubunun yaş ortalaması 35.2 ± 11.3 yıldı ve %67.4'ü kadındı. Katılımcıların 372 'si (%67.4) gıda takviyesi kullanıyordu ve en sık kullanılanlar arasında D vitamini (%16.1), C vitamini (%15.8), B12 vitamini (%10.4), multivitaminler (%9.9) bulunmaktadır. Katılımcıların gıda takviyesi kullanma sebepleri bağışıklık güçlendirme (%24.9), halsizlik (%12.3), laboratuar tahlili sonucu hekim tavsiyesi olarak (%11.5) ve Covid-19 sebebi ile (%9.1) şeklinde saptanmıştır. Kadınlarda gıda takviyesi alma oranı (%72.6) erkeklerden (%56.7) daha yüksekti (p<0.001). Katılımcıların %60.7'si Covid-19 enfeksiyonu geçirmiş olup gıda takviyesi alma oranı geçirmeyenlere göre daha yüksekti (p=0.014). Kronik hastalığı olanların gıda takviyesi kullanma oranı daha yüksekti (p<0.001). Beck anksiyete ölçeğinden 8 ve üzeri puan alan anksiyete semptomlarına sahip katılımcıların Covid korku ölçeğinden aldığı puan ortalaması ve gıda takviyesi kullanma oranı anksiyete semptomları olmayanlara göre daha fazlaydı (her ikisi de p<0.001). Sonuç: Gıda takviyesi kullanımı kadınlarda, üniversite mezunlarında, kronik hastalığı olanlarda, Covid-19 enfeksiyonu geçirme öyküsü olanlarda, düzenli ilaç kullananlarda, antidepresan kullanma öyküsü olanlarda, Beck anksiyete testinden daha yüksek puan alanlarda, Covid-19 aşısı olanlarda istatistiki olarak anlamlı düzeyde daha fazla saptanmıştır. Pandemi ya da Covid-19 enfeksiyonu geçirme ile anksiyete grupları ve covid korku ölçeği skoru arasında ilişki saptanmamıştır. Yaş grubu ilerledikçe anksiyete oranı düşerken, Covid korku ölçeğini skorunun arttığı saptanmıştır. Sağlık çalışanı dışındaki meslek gruplarında, anksiyete varlığında gıda takviyesi kullanımı anlamlı düzeyde artarken, sağlık çalışanlarında bu ilişki istatistiki anlamlı bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: anksiyete, Covid-19 korkusu, gıda takviyesi.

AnksiyeteBesin destekleriCOVID 19+1
Elif Öztürk
Maltepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serratus anterior düzlem bloğu (SAPB) ve rhomboid interkostal düzlem bloğunun (RİPB) meme kanseri cerrahisi uygulanan hastalarda analjezi üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Meme kanseri kadınlarda rastlanan kanser çeşitleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Buna paralel olarak meme kanseri cerrahileri de sık uygulanan girişimlerdir. Bu operasyonlarda postoperatif analjezi amaçlı uygulanabilirliği kolay ve güvenli olan interfasyal plan blokları giderek yaygınlaşmaktadır. Çalışmamızda meme kanseri cerrahisi uygulanan hastalarda serratus anterior düzlem bloğu ile rhomboid interkostal düzlem bloğunun postoperatif analjezi üzerine etkilerini karşılaştırmayı hedefledik. Materyal ve metod: Çalışma, etik kurul onayı sonrası hastalardan yazılı onam alınarak, meme kanseri cerrahisi uygulanacak, 18-70 yaş arasında, ASA (American Society of Anesthesiologists) skoru I-III olarak değerlendirilen 40 hastada gerçekleştirildi. Çalışma çift kör, prospektif, randomize ve olarak planlandı. Tüm hastaların anestezi indüksiyonu aynı şekilde sağlandı ve entübe edildi. Hastalar SAPB (Grup S) ve RİPB (Grup R) olarak ikiye ayrıldı. İki gruba da postoperatif ekstübasyon öncesi 20ml %0.25 bupivakain 10ml %0,5 lidokain ve 10ml salinden oluşan lokal anestezik karışım solüsyonu enjekte edildi. Postoperatif dönemde intravenöz morfin kullanılarak hasta kontrollü analjezi (HKA) kullanıldı. Postoperatif 20., 40., 60.dakika, 3.saat, 6.saat, 12.saat, 18.saat ve 24.saat NRS (numerik ağrı skoru) skorları ve opioid tüketimleri kaydedildi. İlk analjezi gereksinimine kadar geçen süre analjezi zamanı olarak tanımlandı ve kaydedildi. Eş zamanlı olarak komplikasyonlar da (bulantı/kusma, pnömotoraks, hematom, kaşıntı) kaydedildi. Bulgular: Ultrasonografi eşliğinde yapılan serratus anterior düzlem bloğu ve rhomboid interkostal düzlem bloğu karşılaştırıldığında postoperatif tüm zamanlarda NRS skorları istatistiksel açıdan benzer idi(p>0.05). 24 saatte toplam morfin tüketim ortalaması Grup S de 3,05mg Grup R de 1,75mg olup opioid tüketimlerinin ortanca viii değerleri istatistiki yönden farklı bulunmadı(p>0.05). Hastalar analjezi süresi, komplikasyonlar ve kurtarıcı analjezik ihtiyacı yönünden incelendiğinde iki grupta fark tespit edilmedi(p>0.05). Sonuç: Çalışmamız sonucunda meme kanseri cerrahisinde serratus anterior plan bloğu ile rhomboid interkostal plan bloğunun opioid tüketimlerinin benzer olduğunu saptadık. Meme kanseri cerrahisinde postoperatif analjeziyi sağlamak amacıyla her iki düzlem bloğu da multimodal analjezinin bir elemanı olarak tercih edilebilir.

AnaljeziAğrı-postoperatifCerrahi+5
Doğukan Kilit
Maltepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fotopletismografik dalga analizi teknolojisi ile kan basıncı tahmini sunan giyilebilir aksesuarların invaziv kan basıncı monitorizasyonu ile kıyaslanması ve anestezi pratiğinde hemodinamik parametrelerin takibinde non invaziv erken prediktör olarak kullanılabilirliği

Amaç: Giyilebilir aksesuarlarda bulunan gelişmiş biyosensörler ile vital bulgular elde edilebilmekte ve kablosuz olarak iletilebilmektedir. Yakın zamanda fotopletismografi dalgalarının derin analizi ile kan basıncı verisi sunabilen bu cihazlar genelde günlük kullanımda ve hipertansiyon takibi için incelenirken çalışmamızda kurguladığımız potansiyel yazılım değişiklikleri ile bu cihazlara farklı bir yaklaşım ile analiz ederek klinik alanda vital bulguları sürekli takip eden ve kritik değerleri kablosuz olarak uyaran bir takip sistemi tasarladık ve tasarıma uyarlanan performans değerlendirmesi yaptık. Böylece Fotopletismografi Dalga Analizi (PWA)'nin etkinliğini ve güvenilirliğini klinik alanda kullanım için değerlendirmeyi hedefledik. Materyal ve metod: Resmi veri tabanı araştırılarak çalışma için uygun ürün olan Samsung Galaxy Watch 4 SM-R870 Samsung Electronics Co., Ltd. temin edildi; hasta güvenliği ve etik konular göz önünde bulundurularak kılavuza uygun şekilde 40 hastadan kan basıncı değerleri eş zamanlı olarak hasta başı monitörle birlikte kayıt altına alındıktan sonra Vital Erken Uyarı Sistemi tasarlandı ve analiz için kritik değerler atandı. Oksijen saturasyonu, kalp atım hızı, EKG, biyoimpedans analizi ve stres seviyesi de kayıt altına alındı. Veriler post-hoc analiz edildi ve korelasyonun yanında tasarlanan VEUS sisteminin potansiyel başarısı incelendi. Ayrıca giyilebilir aksesuarların günlük hayatta ve klinikte kullanımı hakkında yeni sistemler tasarlandı ve potansiyeli hakkında yorumlarda bulunuldu. Bulgular: Kan basıncı genel olarak orta-yüksek seviyede korelasyon göstermekle beraber tasarlanan VEUS sisteminin genel başarısı %71.3 olarak hesaplandı. %28.7 olarak gözüken olumsuz durumlarda ise yalancı negatiflik sadece ek izlem olduğun için zararsız bulunurken, yanlış pozitiflik durumunda ise geri bildirimler sayesinde teknolojinin gelişmesinde daha çok veri sunması açısından katkı sağlayabileceği yorumu yapıldı. Diğer parametrelerde bazı sapmalar olsa da istatiksel olarak anlamlı farkının bulunması, ek monitorizasyon olması ve vital parametreler sunması açısından faydalı bulundu. Sonuç: Oldukça kompakt, ekonomik ve kolay kurulumu olacak şekilde tasarlanan sistemin kritik durumlar için önemli bilgiler sunabilmesi açısından yüksek potansiyeli olduğu kanısına varıldı ve bu sistemlerin geliştirilmesi için teknoloji firmaları ve sağlık çalışanlarının daha çok iş birliği içinde çalışmalar yapmasının faydalı olacağı düşünüldü.

AnesteziDalga analiziFotopletismografi+7
Gökhan Tanfer
Maltepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Su, çay ve kahve tüketiminin antropometrik ve biyokimyasal değerler üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: Su, çay ve kahvenin vücudumuz üzerindeki etkileri her zaman merak konusu olup sağlığa yararları ve zararları onlarca yıldır incelenmektedir. Su canlılığın herşeyidir ve vücudumuzdaki her türlü biyokimyasal reaksiyonun gerçekleşmesinde rol oynar. Çay ve kahve ise tüm dünyada sudan sonra en sık tüketilen içeceklerdir. Çay antioksidan ve zengin polifenolik madde içerme özelliği ile kahve ise içerisinde bulunan kafein, klorojenik asit ve diperten alkol aracılığı ile sağlık üzerine etkilere sahiptir. Biz de bu çalışmamızda su, çay ve kahve tüketiminin biyokimyasal ve antropometrik değerler üzerindeki etkisini incelenmeyi amaçladık. Materyal-Metod: Çalışma Mayıs 2021- Mayıs 2022 tarihleri arasında Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Check-up Polikliniği'ne başvurmuş 18-90 yaş arası bireyler ile yapılmıştır. Bireylerin günlük içtikleri su, yeşil çay, siyah çay, kahve miktarları ile biyokimyasal ve vitamin değerleri, hepatosteatoz dereceleri, dışkılama alışkanları, kan basınçları ve Biyoelektrik İmpedans Analizi ile yapılmış antropometrik ölçüm değerleri hasta dosyalarından kaydedilmiştir. Verilerin analizi SPSS 24 paket programı kullanılarak yapılmış, istatistiksel olarak anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 49.57±13.73 yıl, %49.1'i kadındı. Katılımcılar günde ortalama 1.58±0.75 litre su, 0.44±0.84 bardak yeşil çay, 4.34±3.78 bardak siyah çay ve 1.59±1.47 bardak kahve tüketmekteydi. Çay tüketimindeki artış ile açlık plazma glukozu, açlık insülini, trigliserit, HbA1c, HOMA-IR değerlerinde, bel çevresi, VKİ, vücut yağ oranı, iç yağlanma oranı, vücut yağ kütlesinde artış, HDL kolesterolünde ve vücut sıvı oranında azalma saptanmıştır. Fazla kahve tüketenlerin vücut yağsız kütlesi, vücut kas kütlesi ve BMH içmeyenlere göre daha fazla saptanmıştır Su tüketimi BUN, AST, ALT değerleri ile istatistiksel anlamlı ilişkili saptanırken su tüketimindeki artış diğer biyokimyasal ve antropometrik değerlerde istatistiksel anlamlı bir farka neden olmamıştır. Yeşil çay tüketimi ile biyokimyasal ve antropometrik değerler arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Çay tüketimi ile obezite ile ilgili antropometrik ve biyokimyasal değerler arasında doğrusal ilişki saptanmış, yağ yakımına etkisi olabileceğini düşündüğümüz kahvenin ise bakılan bu parametrelerle ilişkisi saptanmamıştır. Bu sonucun günlük sosyalleşme buluşmaları esnasında çay ve kahve eşliğinde abur cubur tüketimi ve ağır karbonhidrat veya yağ içerikli yemeklerden sonra fazla çay içimi nedeniyle olabileceği düşünülmüştür. Çalışmamızın kesitsel yapısı su, çay ve kahvenin aynı birey tarafından diğer karıştırıcı faktörlerin etkisi ortadan kalktığında vücutta ne etkiler yaratacağını görmemize olanak sağlamamaktadır, bunu sağlayabilecek prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.

AntropometriAntropometrik parametrelerBiyokimyasal özellikler+4
Banu Arslan Çelik
Maltepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pandemisinde ortaokul öğrencilerin eğitim sürecinde teknoloji kullanımı, beslenme alışkanlıklarının ve duygu durumlarının incelenmesi

Giriş: Son dönemde polikliniklere "teknoloji bağımlılığı" nedeniyle başvurular artmış olup bu durumun ne denli bir sorun oluşturabileceğini saptamak amacıyla okulların taranmasını ve gerekli müdahalelerin planlanması için bir veri hazırlamanın önemli olduğunu düşündük. Çalışmamızda pandemi sürecinde beslenme alışkanlıklarını gözlemlemenin yanında, obezite riskinde artış olup olmadığını ortaya koymak ve okullardaki beslenme alışkanlığını değer-lendirmek amaçlanmıştır. Karantinanın bir sonucu olarak travma sonrası stres sendromu, obsesyon, kafa karışıklığı ve öfke gibi olumsuz psikolojik yan etkilerde kayda değer bir artış bildirilmiştir. Bu dönemde çocuklarımızın duygu durumunun tespit edilmesi amacıyla ebe-veyn-okul-Milli Eğitim Müdürlüğü iş birliği içerisinde gerekli müdahalelerin planlanması için bir veri hazırlamanın önemli olduğunu düşünüyoruz. Çalışmamızda pandemi süresince ortaya çıkan beslenme değişikliklerini , teknoloji kullanımındaki artışı, duygu durum bozukluklarını ortaya koyup , bunlarla ilgili riskleri belirtmek amaçlanmıştır. Yöntem ve gereçler: Bu çalışmanın vaka örneklemi, İstanbul İlinin TEB AtaşehirOrtaoku-lu'ndan 593 , Maltepe Adnan Kahveci Ortaokulu'ndan 481 ortaokul öğrencisi olmaküzere toplam 1074 öğrenciden oluşmuştur. Çalışma 2022 Eylül ayı içerisinde yapılmış olup, yaklaşık 2 haftalık süreçte tamamlanmıştır. Çalışmaya dâhil edilen tüm katılımcılara,araştırmacı ta-rafından geliştirilen demografik bilgiler ve pandemi süreciyle beraber görülen değişiklikleri, pandemi sürecinin çocuklar üzerindeki etkisinin değerlendirildiği Sosyodemografik Veri For-mu, anksiyete ve depresyon düzeylerinin değerlendirilmesinde ise Kutcher Depresyon ölçeği uygulanmıştır.Çalışmada elde edilen bulguların istatiksel analizi için spss24 kulllanılmış-tır.Verilerin değerlendirilmesinde frekans yüzde ortalama standart sapma tanıtıcı analizlerin yanısıra bağımsız grupların karşılaştırılmasında ki kare testi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda çocukların pandemi öncesi eğitim dönemine kıyasla ekran karşısın-da geçirdiği zamanda artış olmuştur. Pandemi süresince günlük öğün tüketim sayısı ve fast food tüketiminde anlamlı artış olduğu görülürken hazır içecek (ice tea , meyve suyu, kola vb) ve abur cubur (cips, kraker, çikolata, şeker) tüketiminde anlamlı bir faklılık bulunmamıştır. Çalışmamızda ortaokul öğrencilerinin sosyodemografik özellikleriyle birlikte COVID-19 duy-gudurum düzeyleri incelenmiş olup; anlamlı farklılık görülmemiştir. Sonuç: Pandemi süresince evde geçirilen vakitte artış çocukların boş zamanlarında teknoloji kullanımını arttırdığı düşünülmektedir.Evde çocukların ilgisini çeken hobilerin kısıtlı olması ve arkadaşlarıyla oyun oynayamamaları buna sebebiyet verdiğini düşündürmektedir. Araş-tırmamıza katılan öğrencilerin çevrimiçi eğitime karşı tutumları olumsuz yönde olup bu sü-reçte öğrenme verimlerinin azaldığını belirtmişlerdir.Pandemi süresince günlük öğün tüke-tim sayısı ve fast food tüketiminde anlamlı artış olup sonuçların benzer çalışmalarla uyumlu olduğu görülmüştür. Çalışmamızda pandemi sürecinde ortaokul öğrencilerinin anksiyete, depresyon, emosyonel sorunları açısından anlamlı farklılık görülmemiş olup uzun dönemdeki etkileri için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olacaktır. Anahtar kelimeler: Teknoloji, Covid-19, beslenme, çocuk, pandemi

BeslenmeBeslenme alışkanlıklarıCOVID 19+7
Selami Ay
Maltepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ultrason rehberliğinde transversus abdominis plane(US-TAP) bloğu ve laparoskopi rehberliğinde transversus abdominis plane(LS-TAP) bloğunun laparoskopik üst batın cerrahisi uygulanan hastalarda post-op analjezi üzerine etkinliklerinin araştırılması

Amaç: Laparoskopik üst batın cerrahisi uygulanan hastalarda genel anestezi altında, ultrasonografi rehberliğinde TAP blok ve laparoskopi rehberliğinde TAP blok uygulamasının operasyon sonrası ilk 24 saatte hastanın analjezi yönetimine katkısını değerlendirmeyi ve her iki yöntemin etkinliklerini kıyaslamayı amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışma; etik kurul onayı alındıktan sonra, hastalardan yazılı onam alınarak, genel cerrahi kliniği tarafından laparoskopik üst batın cerrahisi planlanan, American Society of Anesthesiology (ASA) preoperatif fizyolojik değerlendirme skoru I-III olan, 18-70 yaş aralığında 60 hasta dahil edilerek yürütüldü. Çalışma; çift kör, prospektif, randomize olarak planlandı. Hastalar iki gruba ayrıldı. Tüm hastalara anestezi indüksiyonu aynı şekilde uygulandı. İki gruba da ekstübasyon öncesi; 30 ml %0,5 bupivakain ve 10 ml %2 lidokain ile TAP blok uygulandı. Operasyon bitiminde hastalar ekstübe edilip, derlenme odasına alındıkları andan itibaren ilk 1 saat boyunca 20 dakika ara ile, takiben ise 1.-3.-6.-12.-18.-24. saatlerde ağrı düzeyleri Numeric Rating Scale (NRS) sistemi ile belirlenerek kayıt altına alındı. Komplikasyon gelişip gelişmediği, hastanede kalış süresi, ek analjezik ihtiyacı ve ne zaman uygulandığı, opioid tüketimi, tüketilen parasetamol miktarı, bulantı ve kusma durumu, ayağa kalkma süresi ve gaz/gaita çıkış süresi kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 60 hastanın (%66,7 kadın) yaş ortalaması 48,45±14,96 yıldır. Her iki grup karşılaştırıldığında; postoperatif NRS skorlarında, 20.dakika, 40.dakika, 3.saat, 12.saat, 18.saat ve 24.saat ağrı düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir. Gruplar arasında; 1.saat ağrı düzeyleri ve 6.saat ağrı düzeyleri incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmış olup; L-TAP grubunun ağrı skorları U-TAP grubundan yüksek bulunmuştur. Hastanede kalış süresi, komplikasyon gelişimi, ayağa kalkma süresi, gaz/gaita çıkış süresi, tüketilen parasetamol miktarı, ek analjezik ihtiyacı ve ne zaman uygulandığı, ek opioid ihtiyacı ve postoperatif bulantı ve kusma parametrelerinin benzer olduğunu saptadık. Sonuç: Laparoskopik üst batın cerrahilerinde, laparoskopi veya ultrasonografi eşliğinde TAP blok uygulamaları, postoperatif analjezi yönetiminde multimodal analjezinin parçası olarak kullanılabilirler. Anahtar Sözcükler: Analjezi; Transversus Abdominis Plan Blok; Ultrasonografi; Laparoskopi, Kolesistektomi.

AnaljeziAnesteziCerrahi-abdominal+6
Berfin Gizem Özelsel
Maltepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fleksör tendon onarımlarında sütür tekniklerinin biyomekanik karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Fleksör tendon yaralanmalarında cerrahi tedavinin başarısı, kullanılan onarım tekniğinin özelliklerinin yanısıra onarım sonrası uygulanan rehabilitasyon programı ile de ilgilidir. Tendon onarımı sonrası erken başlanan hareket tendon iyileşmesini hızlandırır, yapışıklığı önler. Biz bu çalışmada 3 farklı sütür tekniğini biyomekanik açıdan karşılaştırmayı ve erken aktif harekete izin verebilecek tekniği bulmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda 9 koyunun 18 ön kolu'nun FDP tendonları kullanıldı. Dirsek ekleminden ampute edilmiş ön kollara kesimhaneden alındıktan hemen sonra diseksiyon uygulandı. Yaklaşık 15 cm boyutunda tendonlar elde edildi. Tendonun distal yapışma yerinden itibaren proksimale doğru 6 cm ölçülerek işaretlendi ve tendona tam kesi uygulandı. Kesinin proksimaline ve distaline doğru 10 mm ölçülerek core sütür çıkış bölgesi olarak işaretlendi. Double Modifiye Kessler, Kilitli Cruciate ve 4 geçişli Savage core sütür teknikleri ile onarılan tendonlar 3 grup şeklinde test edildi. Motorlu test standında çekme işlemi 20 mm/ dk hızla başlatıldı. Çekme işlemine sütürler kopana kadar ya da tendonlar çeneden sıyrılarak ayrılana kadar devam edildi. Tenorafi sahasında 2 mm gap oluşturan ve core sütürde kopmaya neden olan maksimum gerilme gücü değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmamızda tüm gruplar arasında maksimum gerilme gücü en yüksek olanı 4 geçişli Savage oldu. Hem Kilitli Cruciate, hem de 4 geçişli Savage gruplarının maksimum gerilme değerleri Double Modifiye Kessler grubundan anlamlı (p˂0,05) olarak daha yüksekti. Double Modifiye Kessler grubunun maksimum gerilme değeri 6.53±1.46 N, Kilitli Cruciate grubunun maksimum gerilme değeri 11.97±2.81 N, 4 geçişli Savage grubunun maksimum gerilme değeri 15.31±1.2 N'dur. Gruplar arasındaki 2 mm gap oluşumuna neden olan güçler karşılaştırıldığında aralarında anlamlı istatistiksel fark bulunmadı (p > 0.05). SONUÇ: Double Modifiye Kessler grubu sadece pasif fleksiyona izin verirken, Kilitli Cruciate grubu hafif dirence karşı fleksyona, 4 geçişli Savage grubu ise orta dirence karşı fleksiyona izin verecek ölçüde bulundu. Bu sonuçlar güçlü kavrama için gerekli olan gücün altında değerler olduğundan aktif fleksiyona izin vermemekte, fakat tendona pasif fleksiyon yaptırabileceğimizi göstermektedir. ANAHTAR KELİMELER: Fleksör tendon, biyomekanik, sütür tekniği, Double Modifiye Kessler, Kilitli Cruciate, 4 geçişli Savage

BiyomekanikSütür teknikleriSütürler+2
Ismayıl Maharramlı
Maltepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lokal ve genel anestezi altında kifoplasti uygulanmış hastaların erken dönem sonuçlarının karşılaştırılması

AMAÇ: Çalışmamızın amacı günümüzde yaygın olarak kullanılan peruktan kifoplasti uygulamasında genel anestezi ve lokal anestezi yöntemlerinde ağrı değerlerini karşılaştırmaktır. MATERYAL VE METOD: Bu retrospektif çalışma Maltepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Ana Bilim Dalı'nda Ocak 2021 ile Kasım 2022 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar arasında basit randomizasyon yöntemi ile 13'ü çalışma (lokal anestezi) 15'i kontrol (genel anestezi) grubu olarak iki grup oluşturulmuştur. Hastaların preoperatif ve postoperatif VAS skorları kaydedilmiş ve karşılaştırılmıştır. Hastaların sosyal yaşam kalitesi bilgileri toplanarak ODS skorları belirlenmiş ve karşılaştırılmıştır. Ayrıca her iki grubun ameliyat süreleri kaydedilerek karşılaştırılmıştır. BULGULAR: İki grup arasında preoperatif VAS değerleri anlamlı (p > 0.05) farklılık göstermemiştir. Çalışma grubunda postoperatif VAS değerleri kontrol grubundan anlamlı (p < 0.05) olarak daha düşük bulunmuştur. Kontrol grubunda postoperatif VAS değerleri preoperatif döneme göre anlamlı (p < 0.05) olarak daha düşüktü. Çalışma grubunda postoperatif VAS değerleri preoperatif döneme göre anlamlı (p < 0.05) olarak daha düşüktü. Çalışma grubunda postoperatif VAS değerlerinin düşüşü kontrol grubundan anlamlı (p < 0.05) olarak daha yüksek olarak bulunmuştur. Kontrol grubunda ameliyat süresi çalışma grubundan anlamlı (p < 0.05) olarak daha yüksekti. SONUÇ: Bu çalışmada lokal ve genel anestezi altında yapılan kifoplasti yönteminde preoperatif ve postoperatif VAS ve ODS değerleri bulunarak karşılaştırılmıştır. Gruplar arasında preoperatif VAS ve ODS değerleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Preoperatif ve postoperatif VAS ve ODS değerleri karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı fark bulunmuştur. Çalışma grubu hastalarında anlamlı olarak daha düşük VAS ve ODS değerleri tespit edilmiştir. Çalışma grubunda ameliyat süresinin genel anestezi grubundan %50 oranda daha kısa süreye sahip olduğu bulunmuştur.

AnaljeziAnesteziAnestezi-genel+6
Mohammad Hamıd Shırzad
Maltepe University
2023
00