Manisa Celal Bayar University
Discipline

Biochemistry

Manisa Celal Bayar University

86

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Endosulfanın Mus musculus kan, karaciğer ve meme dokusu üzerine etkisi

ÖZET Endosulfanın Mus musculus Kan, Karaciğer ve Meme Dokusu Üzerine Etkisi Son yıllarda Türkiye'de ve özellikle Çukurova bölgesinde meme kanseri insidansının artışı ile bölgemizde çok yaygın olarak kullanılan endosulfan arasında bir bağlantı olabileceği düşünüldüğünden, anaç Mus musculus'vm kan, karaciğer ve meme dokularında endosulfanın hematolojik, biyokimyasal ve histopatolojik etkileri araştırılmıştır. Araştırmamızda Çukurova Üniversitesi Tıbbi Deneysel Cerrahi Araştırma Merkezi'nden (TTJBDAM) alman 23-40 g ağırlığında 60 adet (30 kontrol, 30 deneysel) anaç M. musculus kullanılmıştır. Endosulfanın M. musculus 'un kan, karaciğer ve meme dokusu üzerindeki etkilerinin değerlendirilebilmesi için hematolojik verilerin, eritrosit, karaciğer ve meme antioksidan sistemlerin, laktik dehidrogenaz (LDH) ve malondialdehit (MDA) düzeylerin referans değerleri saptanmıştır. Deneysel gruba endosulfan (0.24 mg/l00g vücut ağırlığı/gün) 90 gün (kısa dönem) ve 180 gün (uzun donem) oral yolla uygulanmıştır. Endosulfanın hem kısa hem de uzun dönemde vücut ve meme ağırlıklarını etkilemediği, karaciğer ağırlığını ve hepato/somato indeksini arttırdığı, lökositoz ve anemiye neden olduğu saptanmıştır. Endosulfan eritrosit ve karaciğer dokusundaki antioksidan sistemlerini, LDH aktivitelerini ve MDA düzeylerinin belirgin şekilde etkilerken, meme dokusu verilerini etkilemediği görülmüştür. Karaciğer dokularının histopatolojik açıdan incelenmesinde, kısa dönemde ağır tahribat bulguları, uzun dönemde ise ağır tahribat bulgularının yanısıra hafif-orta derecede rejenerasyon bulguları saptanmıştır. Meme dokularının histopatolojik açıdan incelenmesinde ise hem kısa hem de uzun dönemde stroma'da infiltrasyon bulguları saptanmıştır. Sonuç olarak, çalışmamızda endosulfanın kan, karaciğer ve meme dokusu üzerinde non-karsinojenik etkileri görülmüş, kısa dönemde doku düzeyinde oluşan hasarın geri dönüşümlü olduğu ve organizmanın uzun dönem toksisitesine uyum sağladığı saptanmıştır. Anahtar sözcükler: Anaç Mus musculus, endosulfan, kan, karaciğer, meme dokusu XV11

EndosülfanFarelerKan+4
Ergül Belge Kurutaş
Çukurova University · Institute of Health Sciences
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid fonksiyon bozukluğunun serum sistatin C ve kreatinin düzeylerine etkileri

Sistatin C bütün çekirdekli hücrelerde sabit bir hızda sentezlenen, böbrek glomerüllerinden serbestçe süzülen ve hemen tamamı proksimal tübüllerde reabsorbe ve katabolize edilen bir sistein proteinaz inhibitörüdür. Bu yüzden sistatin C'nin serum konsantrasyonları, serum kreatinin konsantrasyonuna kıyasla GFR için daha güvenilir, özgül ve duyarlı bir göstergedir. Önemli bir toplum sağlığı problemi olan tiroid hastalıklarında böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesinde kreatinin ve sistatin C testlerinin kullanılabilirliğini göstermek amacıyla bu çalışma planlandı. Bu çalışma ile hipotiroidi ve hipertiroidi hastalarında tedavi öncesinde ve tedavi sonrası ötiroid durumda ölçülen sistatin C ve kreatinin düzeylerindeki değişimler karşılaştırıldı. Çalışmaya yeni tanı konmuş ve daha önce tedavi görmemiş 31 hipertiroidi ve 29 hipotiroidi hastası ile 29 kişilik sağlıklı kontrol grubu alındı. Hipertiroidi hastalarına metimazol, hipotiroidi hastalarına L-tiroksin tedavisi verilerek ötiroid duruma gelene kadar takip edildi. Yeni tanı anında ve tedavi sonrası ötiroid hale geldikleri zamanda olmak üzere iki kez FT3, FT4, TSH, sistatin C, kreatinin testleri çalışıldı. Sistatin C ve kreatinin düzeylerinde başlangıca göre değişim karşılaştırıldı. Hipertiroidi hasta grubunda yeni tanı anında serum sistatin C düzeyleri kontrol grubuna göre belirgin olarak daha yüksekti (p<0,0001). Aynı grupta serum kreatinin düzeyleri ise belirgin olarak kontrol grubundan daha düşüktü (p<0,0001). Hipotiroidi hasta grubunda yeni tanı anında serum sistatin C düzeyleri kontrol grubuna göre belirgin olarak daha düşüktü (p<0,0001). Aynı grupta serum kreatinin düzeyleri ise kontrol grubundan daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Hipertiroidi tedavisinden sonra, sistatin C'de ortalama %23 azalış, kreatininde ortalama %24 artış saptandı. Hipotiroidi tedavisinden sonra ise, sistatin C'de ortalama %12 artış, kreatininde ortalama %11 azalış saptandı. Bu çalışma sonucunda; tiroid fonksiyon bozukluklarının serum kreatinin ve sistatin C düzeylerini belirgin olarak etkilediği kanısına varıldı. Bu sonuçlara göre; böbrek fonksiyon belirteci olarak sistatin C ya da kreatinin kullanıldığında tiroid disfonksiyonunun bozucu etkisi göz önünde bulundurulmalıdır. Tiroid fonksiyon bozukluklarının serum sistatin C ve kreatinin düzeyleri üzerine olan etkilerinin klinisyen tarafından bilinmesi gereksiz araştırma ve masrafı önlemek açısından önemlidir.

HipertiroidizmHipotiroidizm
Hasan Arıcı
Bezmialem Vakıf University
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Hypocrea jecorina qm9414 kültürlerinde beta galaktozidazın karakterizasyonu ve kısmi saflaştırılması.

Enzimler biyokimyasal resksiyonları katalizleyen ve yaşayan tüm hücrelerde bulunan protein molekülleridir.ß-Galaktozidaz ( ß-D-galaktozid galaktohidrolaz, EC 3.2.1.23 ), laktozu monosakkarit birimleri glukoz ve galaktoza hidrolizleyen enzimdir. ß-Galaktozidaz, dondurulmuş konsantre tatlılardaki peyniraltı suyu atığı laktozun hidrolizinde ve dünya genelinde süt tüketimine bağlı olarak görülen laktoz intoleransının giderilmesinde kullanılmaktadır. ß-Galaktozidaz eksikliği tüm popülasyonun yaklaşık %70'inde görülen bir problemdir. ß-Galaktozidaz laktozu yan reaksiyonlar olmadan hidrolizlemektedir.Ticari ß-galaktozidazlar Kluyveromyces lactis, Aspergillus niger ve Eschericia coli'den saflaştırılmıştır. Süt ve peyniraltı suyu gibi süt ürünlerindeki laktozun hidrolizi son yıllarda çok ilgi çekici bir konu haline gelmiştir. ß-Galaktozidazlar, galaktozil transfer reaksiyonlarını katalizleyerek belli oligosakkaritlerin sentezini gerçekleştirmektedir.Hypocrea jecorina QM9414 selülolitik ve hemiselülolitik enzimlerin üretimi için endüstriyel olarak kullanılan bir küfdür.Bu çalışma ile H. jecorina QM9414'den ß-galaktozidaz indüksiyonunun optimum koşullarının saptanması amaçlanmıştır. Mikroorganizmadan enzimin kısmi saflaştırılması gerçekleştirildi.

Nilay Altaş Kıymaz
Yıldız Technical University · Institute of Graduate Studies in Science
2007
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of ldh enzyme activity and some biochemical variables in the blood of patients with kidney disease in Kirkuk

The aim of the thesis: Detection of LDH enzyme activity in the blood of patients with kidney disease compared to healthy people. Ninety samples of kidney patients were selected for the age group from 25 to 55 years and were divided into three groups. The first group consisted of 30 samples of patients ranging in age from 25 to 35 years, the second of 30 samples of the injured are for the age group from 35 to 55 years, and the third group: of 30 samples of healthy people. The results of the study indicated the effect of age directly on kidney patients, and that the success rate of kidney transplantation in the Middle Ages was greater than that of adults. Urea and creatinine are diagnostic chemical tests for kidney patients. Lactate dehydrogenase enzyme had an active role and its levels were significantly affected when compared to the control group, more studies are needed on the role of lactate dehydrogenase in the development of kidney disease. Total fat had important indicators with statistical significance. It could be a sign of fat accumulation and thus increase pressure on the kidneys in filtering rates and thus result in kidney failure. Liver enzymes and calcium did not have a clear effect, although there were some statistical differences. When conducting Pearson's test to find out the association between LDH enzyme with blood urea, creatinine, HDL, GOT, GPTK, and Cathe value of r = 0.123 at P = 0.249.

Sameer Salıh Mohammed
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Yeni 8-hidroksi kinolin türevlerinin sentezi ve biyolojik aktivitelerinin incelenmesi

Quinoline is a very important class of heterocyclic compound that exhibits unique biological and pharmacological properties, as well as pyrazoles and imines. The aim of this master thesis is: Synthesis and characterization of some novel quinoline-containing Pyrazole and imine derivatives and investigation of their biological activities. For this purpose, Compound (51) was obtained in 89% yield using 8-hydroxy quinoline (2) and 2-bromopropanoate in the presence of base. The reaction of (51) with hydrazine hydrate, the targeted compound (52) was obtained in 77% yield. Cyclization of compound (52) with acetyl acetone or benzoyl acetone yielded compounds (55) and (57) in good yields. In addition, the synthesis of imine (53a-f) was performed as a result of the condensation of compound (52) with various aromatic aldehydes. The synthesized compounds were investigated for antimicrobial activity test against two types of bacteria. These species are Bacillus and Staphylococcus aureus. Keywords: Schiff bases, Quinoline, Antibacterial activity, Cyclization

Anti-bacterial agentsAnti infective agentsCyclization+2
Bahaa Safaa Tawfeeq Alrudaını
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessEN

Investigation of HCO3–/CO2 as an evaluation method for respiratory system functions in patients recovered from COVID-19

The outbreak of the novel coronavirus disease (COVID-19), caused by severe acute respiratory syndrome coronavirus 2 (SARS-CoV-2), is seeing a rapid increase in the number of infected patients worldwide. The aim of this study was to assess lung function by calculating HCO-3 ions, which reflect the shares of carbon dioxide in the body in people who have recovered from COVID-19 and comparing this share to healthy people. The difference between the shares of infected and healthy subjects can be used to assess respiratory function. The study took 130 patients with respiratory problems confirmed with Covid-19 by PCR and/or positive serology (Igg or Igm) compared to another 70 non-Covid-19 patients with PCR and/or serology in Baquba Teaching Hospital in Diyala Governorate, Republic of Iraq. Age had a clear importance, as the study proved that the older the age, the higher the infection rate, and the higher the death rate from COVID-19. There were no differences between the study groups regarding weight and body mass index. Where these results indicate that weight is not a factor for increasing the infection of COVID-19. The results of HCO-3 indicated a clear importance and changes towards the increase in relation to the second group, and this indicates that the percentage of infection with HCO-3 increases at the onset of infection with Covid_19. With regard to CO2 levels changed in both groups, which indicates that the effect remains continuous and the percentage of CO2 increases and the lack of oxygen leads to death. Sodium results indicate its decrease at the beginning and during infection with COVID-19. The concentrations of IL-6 and hsC-RP changed clearly and significantly, which indicates an increase in immunological changes when infected with COVID-19. These tests are considered diagnostic tests for COVID-19. D-Dimer concentrations changed dramatically towards an increase, and this increases the blood clotting rate and thus increases the death rates of COVID-19. These tests are considered diagnostic tests for COVID-19. The study found that the levels of white blood cells were affected at the onset of infection with COVID-19.

BicarbonatesCOVID 19Carbon dioxide+2
Alameen Ahmed Kareem Assı Alobaıdı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Master'sOpen AccessTR

β-Talasemi Moleküler Tanısında Klasik Yöntemlerle Mikroarray Yönteminin Karşılaştırılması

Talasemi, otozomal resesif olarak kalıtılan hematolojik bir hastalıktır. Çesitli ülkelerde ve aynı ülkenin farklı bölgelerinde dagılım bakımından heterojenite göstermektedir. talasemide, geni üstünde veya etrafında meydana gelen mutasyonlar, beta globin zincir yapımının azalmasına ya da hiç sentez edilmemesine neden olur. zincir yapımına göre 0 ve + olmak üzere iki tipi bulunmaktadır. 0 talasemide hiç beta zinciri yapılmamaktadır. + talasemi de ise az miktarda beta zinciri yapımı vardır. Türkiye'de en sıklıkla rastlanan -talasemi mutasyonu IVS I-110'dur. Bu çalısmada -talasemi mutasyon tanısında kullanılan klasik yöntemlerle mikroarray yönteminin karsılastırılması ve mikroarray teknolojisinin -talasemi prenatal tanısında kullanımına yönelik bir ön çalısma yapılması amaçlanmıstır. Tasıyıcı ve hastalarda talasemi mutasyon tiplerinin saptanmasında ARMS ve DNA mikroarray yöntemleri kullanılmıstır. Örnekler toplam 52 kisiden saglanmıstır. Tüm örnekler hem ARMS hem de mikroarray yöntemleri için ayrı ayrı çalısılmıs ve mutasyon taraması sonucunda her iki yöntemle de aynı sonuçlar elde edilmistir. Çalısma sonucunda; 23 allelin IVS I-110, 13 allelin IVS I-1, 9 allelin IVS I-6, 9 allelin IVS II-1, 8 allelin Cd39 ve 6 allelin IVS II-745 mutasyonunu içerdigi gözlenmistir. Ayrıca 13 olgunun homozigot, 3 olgunun da çift heterozigot özellik gösterdigi belirlenmistir. Hiçbir olguda Cd6 ve -87 mutasyonları tespit edilememistir. Sonuç olarak DNA mikroarray yönteminin kullanılması ile klasik yöntemlere oranla daha hızlı sonuç elde edilmis ve tek seferde çok sayıda örnegi çalısma imkanı saglanmıstır. Bu durum prenatal tanı için de kolaylık saglayacaktır.

Elçin Özkaralı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessEN

The study of deficiency of vitamin B12, magnesium and some biochemical markers in patients with diabetes mellitus

The goal of the present study is to identify the link between the deficiency in B12, magnesium deficiency, and several biochemical markers in diabetes mellitus people, testosterone changes, B12, and glucose in men with testosterone disorders. According to the results of the present study, it has been found that age is of great importance, as age increased, the incidence of diabetes increases. As for magnesium, it is significantly affected and had a link with diabetes, as well as vitamin B12. At the same time, there was a correlation between the diabetes test and changes in the lipid profile, but the most correlation was with total lipids. Adjustment for BMI at 45 years of age and average BMI significantly reduced the association between having a high body mass index (BMI) at age 25 and an increased risk of developing diabetes.

Biochemical propertiesDiabetes mellitusDiabetes mellitus-type 1+3
Abdulrahman Saleh Ibrahım Ibrahım
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessEN

Study the relation of some biochemical parameters with a vitamin d deficiency in cardiovascular disease patient in Kirkuk city

As in any research work, this work also identified some limitations. One of the limitations was the fact that the groups were not homogeneous in terms of the proportion of men and women. The results were not treated according to gender for all variables because, for most of them, we would be working with a very small sample. If we had more women, we could have treated all the data according to gender and verified whether the variables studied had different behaviours between men and women. The differences between controls and patients could have been even greater. However, this is what has been done in most studies published to date. Perhaps this is a gap and studies should be developed in patients monitored over several years to, in a way, assess the role of vitamin D in the evolution and prognosis of these individuals. In the patient group, there were only 16 individuals with vitamin D sufficiency. If the sample had been larger, it is possible that we would have had a greater number of individuals with vitamin D sufficiency in this group and it would have been possible to make comparisons with a greater degree of reliability

Heart diseasesVitamin D
Zaınab Yalmas Shawkat Shawkat
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Konya bölgesinin anormal hemoglobin ve talasemi mutasyon tiplerinin belirlenmesi

Anormal hemoglobinler globin zincirleri üzerindeki aminoasitlerin değişikliği sonucu oluşmaktadır. Ülkemizde ve dünyada en yaygın olarak gözlenen anormal hemoglobinler Hb S, Hb D, Hb E ve Hb C'dir. Bugüne kadar ß talasemiye neden olan 200'den fazla beta globin geni mutasyonu tanımlanmış olup ülkemizde 30'dan fazla tipine rastlanmıştır. Türkiye'de en sık rastlanan ß talasemi mutasyonu lVS-l-110'dur. Türk populasyonunda beta talasemi taşıyıcı sıklığı % 2,1'dir. Bu çalışmada başlıca amaçlarımız; 1) kalıtsal kan hastalıklarına neden olan çeşitli mutasyonlar için hızlı ve güvenilir bir tanımlama yöntemi olan mikroarray cihazına tanımlayıcı tasarımı yapmak, 2) olası risk bölgelerini belirlemek ve 3) doğum öncesi tanı çalışmalarına katkı sağlamaktır. Konya bölgesinden toplanan tam kan örneklerinin geleneksel yöntemler ve yeni tasarlanan 29 adet mikroarray tanımlayıcısı ile anormal hemoglobin ve talasemi tipleri belirlenmiştir. Toplam 164 olgunun 84'ünde ? talasemi mutasyonu taşıyıcılığı, birinde ? 3,7 talasemi mutasyonu taşıyıcılığı ve birinde Hb S mutasyonu taşıyıcılığı belirlenmiştir. Mutasyon taraması yapılan olgulardan 3 tanesi IVS I-110/ IVS I-110 homozigot mutant, 3 tanesi IVS II-745/ IVS I-110 ve 1 tanesi D/ IVS I-110 çifte heterozigot olarak belirlenmiştir. ? talasemi taşıyıcılığı belirlenen olguların %74'ü IVS I-110, % 9'u Cd 8, % 5'i Cd 39, % 4'ü Cd 5, % 4'ü IVS I-1, % 2'si IVS II-745, % 1'i Cd 44 ve -87 mutasyonu taşıyıcısı olduğu belirlenmiştir.

Sedefgül Yüzbaşıoğlu Arıyürek
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik laboratuvarlarda kalite yönetimi: Altı sigma protokolünün uygulanması

Klinik laboratuvarların hastalıkların tanı ve tadavisinde önemli rolleri bulunmaktadır. Bu nedenle laboratuvar test sonuçları, insan sağlığını direk olarak etkilemektedir. Laboratuvar test sonuçlarının doğruluğu, testlerin belirtilen sürede sonuçlandırılarak raporlanması kalite standartları açısından oldukça önemlidir. Laboratuvarın bu standart hedeflerine ulaşmasına engel olan, laboratuvar içinde ve dışında çeşitli faktörler bulunmaktadır. Bu faktörler laboratuvar için hata kaynaklarını oluşturmaktadır. Laboratuvar hataları preanalitik, analitik ve postanalitik evrelere ayrılarak incelenmektedir. En çok preanalitik evre hataları klinik laboratuvarın verdiği hizmetleri etkileme potansiyeline sahiptir. Bunu postanalitik ve analitik evre hataları izlemektedirAltı sigma uygulaması ile herhangi bir süreçte hedeflenen değerlerden sapmanın derecesi sayısal olarak ölçülebilir hale getirilmektedir. Hata görülme sıklığı ?milyondaki hata sayısı? olarak ifade edilmektedir. Sigma değeri arttıkça hata sayısı azalır, azaldığında ise hata sayısı artmaktadır.Gereç ve Yöntemler: Bu tez çalışmasında; Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Merkez Laboratuvarı'nda oluşan hataların sınıflandırılması, nedenlerinin araştırılması ve yöntem performanslarının değerlendirilmesi için ?Altı Sigma Protokolü? uygulanmıştır. Evrensel standartlarda çalışabilmek için hataların kaynağı ve sıklığının analizi yapılarak öncelikle mevcut durum tespit edilmiştir. Oluşan hataların saptanması ve sınıflandırılması sonucunda, en çok etkilenen süreçlerden başlanarak, düzeltici faaliyetler planlanmıştır.Bulgular: Bu çalışma, hasta sağlığına olumsuz yansıyabilecek hataların giderilmesine, uygun internal kalite kontrol kurallarının seçilmesine olanak sağlamıştır. Tekrar örneklerin azaltılmasına bağlı olarak hastane bütçesine sağlanan katkı ortaya konulmuştur. Ayrıca 2006-2007 yılları laboratuvar bütçesinde, genel bütçe uygulama talimatında gerçekleşen düşüşe rağmen, laboratuvar karlılığının 2,5 kattan 3,09 kata ulaştığı hasaplanmıştır.Sonuç: Böylece, düzeltici faaliyetler ve alınan önlemler doğrultusunda kaliteli hizmetin bir maliyeti olmasına karşın kalitesizlik maliyetleri azaltılarak hastane bütçesine pozitif katkı sağlandığı gösterilmiştir. Laboratuvar performansının evrensel ölçütlerde hesaplanarak, dünyadaki diğer klinik laboratuvarlar ile performans karşılaştırması da yapılmıştır.

Altı sigma yöntemiKaliteKalite yönetimi+3
Gülçin Dağlıoğlu
Çukurova University
2009
00
Master'sOpen AccessEN

Roles of human urotensin-ii, creatine kinase-mb, and uric acid serum levels in hypertrophic cardiomyopathy patients

Background: Hypertrophic cardiomyopathy (HCM) is a genetic condition with the hallmark feature of left ventricular hypertrophy. Human UT-II is regarded as a cardiovascular autacoid/hormone, and its roles in cardiac inotropic and hypertrophic properties. Objective: Aims of this study were to elucidate the clinical significance of serum hUT-II levels as a potential new biomarker in patients with HCM and also to evaluate Serum levels CK-MB and UA in HCM. Patients and Methods: This study included 40 HCM patients (60% males and 40% females) and were compared to 30 healthy control subjects (47% males and 53% females. All patients underwent extensive clinical, laboratory, and echocardiographic. Blood samples were taken to test for serum hUT-II levels by commercial ELISA Kit and Serum CK-MB, UA levels were measured by a photometric enzymatic method. Results: Serum hUT-II was significantly higher (p<0.01) in patients with HCM (15.8±2.1 pmol/L) compared with healthy controls (3.3±1.7 pmol/L). With regard to HCM patient, Serum hUT-II levels were significantly higher in the female with (16.3±1.9 pmol/L) than the male with (15.4±2.2 pmol/L) (p<0.05). Besides, abnormal elevation of serum CK-MB was observed in the HCM patients (39.7±8.0 U/L). Serum UA was significantly elevated in HCM patients (7.7±0.7 mg/dL) than in the control group (3.7±0.6 mg/dL) (p<0.01). Among echocardiographic parameters, hUT-II was negatively associated with ejection fraction (r = -0.160, p=0.324). Conclusion: Results of the first study indicated that serum hUT-II levels were markedly elevated in patients with HCM. Serum hUT-II is a novel biomarker parameter that has clinical use in patients with the severity of LVH. Elevation of serum CK-MB cardiac enzyme in HCM patients indicated to ongoing myocardial injury. In addition, SUA values are significantly increased and independently related with HCM patients.

Echocardiography
Saman Jumaah Shukur Shukur
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Science
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Portal hipertansiyon oluşturulmuş ratlarda, ince bağırsak, kolon ve pankreas dokularında oksidatif stresin araştırılması

Portal hipertansiyon (PHT), portal ven basıncının 10 mmHg'nın üzerine çıkması ile karakterize olan ve siroz, ensefalopati, gastrointestinal kanama gibi ciddi komplikasyonlara yol açan hiperdinamik bir dolaşım bozukluğudur. Bu çalışmada PHT 'da kolon, ince barsak ve pankreas dokularında oksidatif stresin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 25 adet erkek Sprague-Dawley ratlar kullanıldı. Ratlar 2 gruba ayrıldı: grup1 (n=13) kontrol grubu, grup2'ye (n=12) parsiyel portal ven ligasyonu uygulanarak 8 hafta sonra portal hipertansiyon oluşturuldu.Süre sonunda ratlar dekapite edilerek kolon, ince barsak ve pankreas dokuları çıkarıldı. Bu dokularda nitrik oksit (NO), myeloperoksidaz (MPO), ksantin oksidaz (XO), süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) enzim aktiviteleri spektrofotometrik olarak ölçüldü. Kolon ve ince barsakta PHT oluşturulmuş grupta NO düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek (p<0.05), pankreasta ise anlamlı düşük (p<0.05) olarak bulundu. Pankreasta PHT'lu grupta SOD ve GSH-Px düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü (p<0.0001). Ayrıca PHT' lu grupta ince barsak ve kolon MPO, ince barsak ve pankreas XO enzim düzeyleri kontrol grubuna göre yüksek; ince barsak, kolon SOD ve ince barsak GSH-Px enzim düzeyleri kontrol grubuna göre düşük olarak bulundu. Ancak sonuçlar istatistiksel olarak anlamsızdı. Portal hipertansiyonun kolon, ince barsak ve pankreas dokularında serbest radikaller ve antioksidan savunma sistemleri üzerine olan etkilerinin araştırılması için daha ileri çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.

Yeşim Güvenç Demirağcı
Manisa Celal Bayar University
2003
00
Master'sOpen AccessTR

HCT-116 ve HT-29 kolon kanseri hücre hattında kuersetinin hücre ölüm yolakları üzerine etkisinin incelenmesi

Kanser çok basamaklı, uzun süreli bir süreçtir ve sağlıksız bir hücrenin kontrolsüz bölünüp büyümesinin ardından tümör üreten hücre ölümünün yokluğu ile karakterizedir. Kolorektal kanserler dünyada en sık görülen kanserlerdendir Literatüre kalın bağırsağın iç yüzeyindeki hücrelerin kontrolsüz bölünmesiyle karakterize, yaygın gastrointestinal malign tümör olarak geçmiştir. Ülkemizde oluşan kanser türleri arasında ilk beşte yer alır ve görülme sıklığı giderek artmaktadır. Kanser araştırmalarındaki önemli zorluklardan biri sağlıklı hücreler bozulmadan, kanser hücrelerinin etkili bir şekilde nasıl öldürüleceğidir ve bu noktada kanserli hücreleri tedavi etmek için ölüm yolaklarının bilinmesi kritik bir önem taşır. Son yıllarda keşfedilmiş olan ferroptoz, demir bağımlılığı ile ortaya çıkan yeni bir programlanmış hücre ölümü türü olarak bilinir ve kanser hücreleri büyümeyi sağlamak için normal hücrelere kıyasla daha fazla demir talebi sergilediğinden kanser hücrelerinde ferroptozun indüklenmesinin çoklu kemoterapötiklerin direncini tersine çevirdiği ve kanser direncini azalttığı doğrulanmıştır. Bu çalışmalar ferroptozun tömör oluşumunda, gelişmesinde önemli bir düzenleyici olarak rol oynadığını göstermiştir. Flavonoidlerden kuersetin kanser önleme, ilerlemesini durdurma ve geleneksel kanser tedavilerinin yan etkilerini azaltılmasında başarılı olduğu bilinen metabolittir. Kuersetinin kolon kanserini engelleyici etkilerinin hücre ölüm yolakları üzerine etkilerinin ortaya çıkarılabilmesi için yapılan bu çalışmada kuersetin molekülünün kolon kanseri hücre hatlarında kemoterapik ajan ile kombine kullanımlarına ve tek kullanımlarının hücre canlılığı üzerindeki etkilerinin belirlenerek hücre ölüm mekanizmalarından apoptoz ve ferroptoz üzerindeki potansiyel etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamızda öncelikle kuersetin ve kemoterapik ajan sitotoksik konsantrasyonları 3-(4,5-dimetiltiazol-2-il)- 2,5-difenil tetrazolyum bromür (MTT) testi ile HT-29 ve HCT-116 hücrelerinde 14 belirlendi. Daha sonra sitotoksik kuersetin ve kemoterapik ajan ile 24 saat inkübe edilen HCT-116 ve HT-29 hücreleri Apoptotik Proteaz Aktive Edici Faktör-1 (APAF-1), İnsan Kaspaz-3 Proteini (CASP-3), Uzun Zincirli Yağ Asidi-KoA Ligaz (ACSL4) ve Glutatyon Peroksidaz 4 (GPx4) seviyeleri enzime bağlı immünosorbent testi yöntemiyle (ELİSA) belirlendi. Çalışmada kuersetin molekülünün her iki kolon kanseri hücresinde tek başına APAF-1 ve CASP-3 biyobelirteçlerini kontrol grubuna göre arttırarak apoptotik yolağı aktive ettiği belirlenmiştir. GPx4 ve ACSL4 biyobelirteçlerinde ise kombine uygulamanın ACSL4'ü arttırıp GPx4'ü azaltarak ferroptotik yolağı indükleyip kanserli hücrede sinerjik etki yaptığı belirlenmiştir. Yapılan bu çalışma sonucundaki veriler kolon kanserine karşı kombine veya diğer alternatif yaklaşımlarına temel veri sağlayıp kanser tedavisi için ferroptoz sinyal yolağının daha detaylı araştırılmasında etken maddenin kullanımına yönelik çalışmalara katkı sağlayabilir.

Dizi analiziHücre dizisiKolon hastalıkları+3
Özge Güler
Düzce University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Yaşlanma ile koenzim Q10 ve antioksidanların ilişkisi

Bu çalışmada, vücuttaki kimyasal reaksiyonlara enerji sağlanmasında önemli rol oynayan ve aynı zamanda lipofilik yapıda güçlü bir antioksidan olan koenzim Q10 ve diğer antioksidanların yaşlanma ile birlikte değişimleri incelendi. Çalışmaya Gaziantep'te ikamet eden 20 ? 70 yaş arasındaki 160 sağlıklı birey dahil edildi. Çalışma; 20-30 yaş grubu 50 kişi, 31-50 yaş grubu 75 kişi ve 51-70 yaş grubu 35 kişi olarak 3 grup üzerinde gerçekleştirildi. Gruplar obez olmayan, hiçbir fiziksel yakınması bulunmayan kişiler arasından seçildi. Ayrıca bireylerin sağlıklı olup olmadıklarını araştırmak amacıyla rutin biyokimyasal parametreleri ölçüldü. Alınan kanlardan hazırlanan serum örneklerinde malondialdehit ve total antioksidan düzeyleri, paraoksanaz ve arilesteraz enzim aktiviteleri, plazma örneğinde ise koenzim Q10 düzeyi ölçüldü. Malondialdehit düzeyi Tiyobarbitürik asit metodu ile, Total antioksidan düzeyi, paraoksanaz ve arilesteraz spektrofotometrik yöntemle, koenzim Q10 ise HPLC yöntemi ile ölçüldü. Çalışmamızda, yaş ile koenzim Q10 arasında bir korelasyon olduğu tespit edildi (P=0,000). Yaşlanma ile koenzim Q10'nun arttığı görüldü. Malondialdehit ile koenzim Q10, paraoksanaz ve arilesteraz arasında istatistiksel olarak anlamlı, negatif yönde doğrusal bir ilişki bulundu (P=0,011, P=0,000). Yani malondialdehit arttıkça koenzim Q10, paraoksanaz ve arilesterazın azaldığı tespit edildi. 31-50 ve 51-70 yaş grubundaki bireylerin total antioksidan düzeylerinin, 20-30 yaş grubundaki bireylere göre daha yüksek olduğu tespit edildi (P<0.05). Sağlıklı bireylerde antioksidan sistem yaşa rağmen iyi çalışıp vücudu oksidan bileşiklerden uzaklaştırmaya çalışırken hastalık anında antioksidan bileşiklerin düzeyi oksidan bileşiklerin yükselmesini önleyememekte. Yaşın ilerlemesi tek başına hastalık değildir ancak bir hastalık eşliğinde yaşlılık kişinin yaşlanma sürecini hızlandırmaktadır. Bu nedenledir ki toplumda aynı yaş grubunda olan iki farklı bireyin biri çok genç ve sağlıklı görünürken bir diğeri yaşından daha ileri yaşta görünmektedir.Anahtar Sözcükler: Yaşlanma, Koenzim Q10, Paraoksanaz, Arilesteraz, Total Antioksidan Düzeyi, Malondialdehit

Antioksidan enzimlerAntioksidanlarKoenzimler+2
Müslüm Akan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2011
10
Master'sOpen AccessTR

Uçucu organik birleşiklere maruz kalan işçilerde serbest radikal ve antioksidan enzim düzeyleri

Uçucu organik bileşiklerin (UOB) sanayiide yaygm olarak kullanımmdan dolayı organik bileşiklere maruz kalmanın biyolojik etkileri son zamanlarda önemli bir hale gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, uçucu organik çözücülerin çok kullanıldığı boya ve tekstil sanayiinde çalışan işçilerde lipid peroksidasyon ve antioksidan enzim sistemlerinin nasıl etkilendiğini tespit etmektir. Çalışmaya 40 işçi dahil edildi. 20 kişi boya imalatında çalışan işçiler diğer 20'si tekstil fabrikasında çalışanlardı. Kontrol grubu 20 sağlıklı bireyden oluşturuldu. Kan örnekleri alınmadan önce, bütün olguların 10-12 saat aç kalması sağlandı. MDA (Malondialdehid), TAK(Total Antioksidan Kapasite) ve ALT (Alanin aminotransferaz), AST (Aspartat aminotransferaz) düzeyleri serumda çalışıldı. Eritrositlerde SOD aktivitesi çalışıldı. Hematolojik parametreler tam kan cihazı ile ölçüldü. Veriler SPSS 10,0 istatistik programında değerlendirildi. ANOVA ve Kruskall Wallis analiz testleri kullanıldı. Boya grubunun serum MDA seviyesi tekstil ve kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan yüksek bulundu (p<0,01). Tekstil grubunun MDA düzeyi kontrol grubuna oranla daha yüksek bulundu (p<0,01). Eritrosit SOD aktivitesi, boya grubunda, tekstil ve kontrol grubuna oranla anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,01). Tekstil grubunun SOD aktivitesi kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p<0,01).Serum TAK seviyeleri, boya grubunda tekstil ve kontrol grublarına kıyasla daha düşük bulundu (p<0,01). Tekstil ve kontrol grubu TAK seviyeleri arasında istatistiksel açıdan fark bulunamadı (p>0,05). Boya grubunun Hb konsantrasyonu kontrol ve tekstil grubuna göre düşük bulundu (p<0,01). Tekstil grubunun Hb değeri kontrol grubuna göre düşük bulundu (p<0,01). Serum ALT ve AST düzeylerinde her üç grup arasında anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Sonuç olarak, boya ve tekstil grubundaki artmış MDA seviyeleri lipid peroksidasyonunun arttığım işaret etmektedir. Ayrıca boya grubunun tekstil grubuna oranla artmış MDA seviyesi maruziyetin koşullara göre değişebileceğini göstermektedir. Buna karşın boya ve tekstil grubunun kontrol grubuna kıyasla artmış SOD aktivitesi lipid peroksidasyona karşı antioksidan sistemlerin çalıştığını göstermektedir. Bunun yanı sıra boya grubunda azalmış olan TAK diğer antioksidan sistemlerin kullanıldığına işaret olabilir.Anahtar kelimeler : UOB, MDA, TAK, SOD, ALT, AST.

Sibel Bayıl
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2005
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda radyasyona bağlı katarakt oluşumunda lens dokusunda nitrozatif stres üzerine nigella sativa'nin etkisinin araştırılması

....

AntioksidanlarBitkisel yağlarKatarakt+3
Zainab Khaleel Abdulrahman
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Kanser hastalarında D vitamini, kalsiyum ve fosfor düzeyleri ile d vitamini reseptörü polimorfizminin araştırılması

Kanser ciddi morbidite ve mortalite ile seyreden, sürekli yaygınlaşan bir hastalıktır. D vitamini ise, anti kanser ajanı olduğu düşünülen, kemik mineralizasyonunda önemli rol oynayan, immunomodülatör görevinin yanında, nörotransmitter özelliğine de sahip, hormon özelliği olan bir vitamindir. Bu tezin kapsamında, akciğer, kolon, meme ve pankreas kanserli hastalar ve kontrol grubunda VDR geni FOK I ve BSM polimorfizmleri ile serum D vitamini, kalsiyum ve fosfor düzeyleri incelenmiştir.Çalışmamız, Gaziantep Üniversitesi Onkoloji Hastanesinde tedavi görmekte olan 63 akciğer kanseri, 58 kolon kanseri, 55 meme kanseri ve 53 pankreas kanseri tanısı konmuş 229 hasta ile kendilerine ve birinci dereceden akrabalarına kanser teşhisi konulmamış 59 kontrol grubundan oluşmaktadır.Kanserli hasta ve kontrol grubunda serum D vitamin seviyesi immunokemüliminesans yöntem ile kalsiyum ve fosfor düzeyleri ise spektrofotometrik yöntem ile analiz edilerek hasta ve kontrol grubu arasındaki non-genomik farkı incelenmiştir. Yine aynı çalışma grubu içerisinde DNA izolasyonu yapılmış olup akabinde PCR yöntemi ile VDR FOK I ve BSM geni polimorfizmlerine bakılarak kontrol grubu ile kanserli hasta grubu karşılaştırarak genomik etki incelenmiştir.Bu çalışma sonucunda D vitamini, kalsiyum ve fosforun insan vücudu için önemi, VDR FOK I ve BSM gen polimorfizmi olması durumunda oluşabilecek durumlar açıklanmış olup bu ve benzeri çalışmaların daha kapsamlı bir şekilde devam etmesi kanaatindeyiz.Anahtar Kelimeler: D vitamini, Polimorfizm, Kanser, Kalsiyum, Fosfor

FosforKalsitriolKalsiyum+5
Nesli Güleken
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Kadınlarda over kanseride oksidatif stresin etkileri

özetler daha sonra eklenecektir

AntioksidanlarLipid peroksitNeoplazmlar+5
Ali Erkan Aşcı
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Oksidatif stres belirteçlerinden AOPP, AGE ve Adiponektin'in prediyabetik hastaların diyabetik komplikasyon tanısında erken belirteç olup olamayacağının incelenmesi

Bu çalışmada, prediyabet teşhisi konulmuş ve henüz tedaviye başlanmamış hastalarda AOPP, Total AGEs ve adiponektin düzeyleri sağlıklı bireylerle karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Prediyabetik hastalarda cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksi, Homa-IR, KIMK faktörleri ve rutin biyokimyasal parametrelerinin ölçülen AOPP, Total AGEs ve adiponektin parametreleri üzerine olan etkileri değerlendirilmiştir. Total hasta grubunun AOPP ve Total AGEs düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0.05, p<0.05), adiponektin düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.05). Total hasta grubu; bozulmuş açlık glukoz?lu (BAG), bozulmuş glukoz tolerans?lı (BGT) ve kompleks prediyabet?li grup olarak üç gruba ayrıldı. BAG?li hastalarda AOPP ve Total AGEs kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.05,p<0.05), adiponektin ise anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.05). BGT?li hastalarda AOPP düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken, adiponektin ise düşük bulunmuştur (sırasıyla; p<0.05, p<0.05). Total AGEs açısından ise anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0.05). Kompleks prediyabet?li hastalarda AOPP düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken, Adiponektin düzeyi ise düşük bulunmuştur (sırasıyla; p<0.05, p<0.05), Total AGEs düzeyi yönünden ise anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0.05). Hasta grupları arasında ölçülen parametrelere göre yapılan değerlendirmede, adiponektin düzeyi BAG grubunda en yüksek ve kompleks prediyabet grubunda ise en düşüktür. Total AGEs düzeyi BAG grubunda en yüksek ve BGT grubunda ise en düşük düzeyde saptanmıştır. Total hasta grubunun AOPP düzeyi ile LDL-kolesterol düzeyi arasında pozitif korelasyon bulunmuştur (r=0.185, p<0.05). Adiponektin düzeyi ile HDL-kolesterol düzeyi pozitif korelasyon bulunmuşken, VKI, hsCrp, Homa-IR, HbA1c, trigliserit, KIMK sol ort düzeyleri arasında negatif korelasyon bulunmuştur (sırasıyla, r= 0.182 p<0.05; r= -0.252 p<0.01; r= -0.204 p<0.05; r= -0.210 p<0.01; r= -0.268 p<0.01; r= -0.180 p<0.05; r= -0.218 p<0.01). Anahtar kelimeler: AOPP, Total AGEs, Adiponektin, prediyabet, oksidatif stres, BAG, BGT, antioksidan.

AdiponektinAntioksidanlarGlükoz+4
Hüseyin Karacan
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlara dietilnitrozamin ve fenobarbital verilerek oluşturulan deneysel karaciğer hasarına karşı oleuropein'in koruyucu etkisi

Kanser; belli bir doku veya organdaki hücrelerin kontrolsüz biçimde bölünerek bir kitle veya tümör oluşturması, tümörden ayrılan kanserli hücrelerin kan veya lenf dolaşımı aracılığı ile vücudun diğer bölgelerine ulaşıp yeni tümör kolonileri meydana getirmesi ve tedavi edilmez ise ölümle sonuçlanan ciddi bir hastalıktır. Kansere genetik hassasiyetin yanında beslenmenin de etkisi büyüktür. Hava, su, toprak kirliliği ve bu şartlarda yetişen, işlem gören, depolanan ve tüketime sokulan bitkisel ve hayvansal gıdaların tüketilmesi de kansere neden olan çevresel etkenlerin başında sayılabilir. Oldukça tanınmış karsinojenik bileşikler nitrozaminlerdir. Dietilnitrozamin (DEN) de hepatikkarsinomaya sebep olan bir nitrozamin bileşiğidir. DEN' in metabolitleri, DNA'ya bir ve ya iki oksidasyon sağlayan elektron ile kovalent bağlanarak tümör geliştiricilerinin bağlanmasına aracılık etmektedir. Fenobarbital, generalize ve parsiyel epilepsilerin kontrolünde kullanılan genel merkezi sinir sistemi baskılayıcısı olarak bilinmektedir. Kanda yaklaşık %50 oranında proteinlere bağlı olarak dolaşır. Fenobarbital'in farmakokinetiğini belirgin şekilde etkileyen ilaç etkileşimleri daha az olduğu halde fenobarbital hepatik sitokromP450 enzim sistemini indükleyerek pek çok ilacın farmakokinetiği üzerine metabolizmalarını hızlandırıcı yönde etki yapmaktadır. Oleuropein, zeytin meyvesi ve zeytin yaprağında önemli biyolojik özelliklere sahip fenolik maddelerce zengin bir bileşiktir. Besinlerde yer alan ve sağlımız için olumlu etkileri bulunan bileşikler, fenolik bileşiklerdir. Oleuropein'in antimikrobiyal, antiviral ve antifungal etkilerinin olduğu, yapılan çalışmalar sonucu görülmüştür. Oleuropein maddesi zeytin ağacı veya yaprağından elde edilen toksik özellikte olmayan, kansere engel olan bir etkiye sahiptir. Oleuropein, kanserli hücrelerin çevresini geri dönüşümsüz olarak sarar. Böylece çoğalmalarını, yayılmalarını ve başka bölgelere sıçramalarını engeller. Belirli bir miktarda ilaç halinde alımıyla da, ileri derecedeki kanserli hücrelerin kas liflerini bölerek çoğalmalarını önlemektedir. Yapılan bu çalışmada, ratlara karsinojenik bir madde olan Dietilnitrozamin (DEN) ve Fenobarbital (FB) verilerek oluşturulacak karaciğer hasarına karşı Oleuropein' in herhangi bir koruyucu etkisinin olup olmayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, 220±20gr ağırlığında Sprague-Dawley cinsi 50 adet erkek rat denek olarak kullanılmıştır. Denekler; Kontrol Grubu, Dietilnitrozamin (DEN) grubu, Dietilnitrozamin (DEN) ve Fenobarbital (FB) Grubu, DEN+FB+Oleuropein(OLE ) grubu ve Oleuropein(OLE) grubu olmak üzere 5 gruba ayrılmıştır. Deney sonunda tüm gruplardaki ratlara ketamin 75 mg/kg+xylazine 10mg/kg intraperiteneal (ip) uygulanmış ve ratlar dekapite edilmiştir. 8 haftalık deney süresi sonunda dekapite edilen ratların kan ve karaciğer dokuları alınmıştır. Kan ve karaciğer dokularında Malondialdehit (MDA), Katalaz (CAT), Süperoksit dismutaz (SOD), Glutatyon (GSH), protein ve kan dokuda da aynı parametrelerin tayinleri yapılmıştır. İstatistik metodları kullanılarak gruplar arası farklılık olup olmayacağı saptanmıştır. Karaciğer ve kanda ki değişikler histolojik olarak da incelenmiştir. Karaciğer MDA düzeyleri kıyaslandığında, tüm gruplarda kontrol grubuna göre artma olduğu gözlenmiştir. DEN+FB grubuyla kıyaslandığında DEN+FB+OLE grubunda anlamlı azalma saptanmıştır. Karaciğer CAT düzeyleri kıyaslandığında, OLE grubu DEN, DEN+FB ve DEN+FB+OLE gruplarına göre anlamlı azalma göstermiştir. Tüm gruplar arasındaki karaciğer GSH düzeyleri kıyaslandığında, DEN ve DEN+FB gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı bir azalma gözlenirken, OLE ve DEN+FB+OLE grubunun kontrol grubu ile uyumlu olduğu görülmüştür. Karaciğer SOD düzeyleri kıyaslandığında ise gruplar arasında fark tespit edilememiştir. Kan MDA düzeylerine bakıldığında, DEN+FB grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artma gözlenirken, OLE grubunda anlamlı bir azalma gözlenmiştir. DEN+FB+OLE grubunda ise değerler kontrol değerine yaklaşmış, DEN+FB grubuna kıyasda ise anlamlı bir düşüşe geçmiştir. Kan CAT düzeyleri kıyaslandığında OLE grubunda DEN+FB grubuna göre anlamlı bir artış göstermiştir. DEN+FB+OLE grubunda da DEN+FB grubuna göre yine anlamlı bir artış görülmüştür. Tüm gruplar arasındaki kan GSH düzeyleri kıyaslandığında da OLE grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artış gözlenirken, DEN ve DEN+FB gruplarında kontrole göre anlamlı bir azalma gözlenmiştir. DEN+FB+OLE grubu ile kontrol gubu arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Kan SOD düzeyleri kıyaslandığında ise DEN+FB grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir azalma olduğu görülmektedir. DEN+FB+OLE ve OLE gruplarında SOD değerlerinin kontrol değerleri arasında bir fark bulunamamıştır. Sonuç olarak karaciğer karsinogenezinde oksitatif stresin önemli bir role sahip olduğunu ve hepatokarsinogenez ile lipid peroksidasyonu arasında ilişki olduğu söylenebilir. CAT, H2O2 'i zararsız yan ürünlere dönüştürdüğü için hücresel hasarın şiddetinde önemli rol oynamaktadır. Karaciğer hasar oluşumu sırasında bu dozlarda ve sürede Oleuropein uygulamasının rat kan ve karaciğer parametre düzeyleri üzerinde oksitatif strese karşı koruyucu etkilerinin olabileceği düşünülebilir. Zeytin tarımı yapılan ülkelerde üretim maliyetleri düşük olan ve oksidatif hasara karşı kullanılan Oleuropein' in tedaviye yönelik kullanımının gerçekleştirilebilmesi için ileri çalışmaların yapılması gerekmektedir.

DietilnitrozaminFenobarbitalHayvan deneyleri+4
Nezihe Nurefşan Özeren
Fırat University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Koroner arter hastalarında asimetrik dimetilarjinin ve oksidatif stresin incelenmesi

ÖZETAterosklerotik koroner arter hastalığı, dünya çapında önemli bir sağlık sorunudur. Aterosklerozda endotelyal disfonksiyon aterosklerozun habercisi bir fenomen olarak kabul edilir ve bu inflamatuar süreçte birçok mediyatör birbirleri ile etkileşirlerek vasküler yatakta gelişen aterosklerozun oluşumunda etkilerde bulunmaktadır.ADMA vasküler hasara NO miktarlarını azaltarak neden oluyor gibi görünmektedir. Okside-LDL, hem ADMA sentezini sağlayan PMRT enzimini indüklemekte hemde ADMA yıkımını gerçekleştiren DDAH enzimini inhibe ederek ADMA düzeylerini artırmakta böylelikle indirekt yoldan NO sentezini azaltmaktadır. Ox-LDL lipid peroksidasyonu süreci ile birlikte oluşmakta olup biyolojik materyalde MDA ölçülmesi lipid peroksit seviyelerinin belirteci olarak kullanılmaktadır.Çalışmamızda ateroskleroz zemininde oluşan koroner arter hastalarında, minimal KAH ve NKA saptanan kişilerde ADMA ve SDMA HPLC yöntemi (Eureka Kit), Ox-LDL Elisa Yöntemi (İmmundiagnostik Kit) ile MDA düzeyleri ise HPLC (İmmuchrom Kit) ve Spektrofotometrik yöntemler ile ölçülerek bu parametrelerin hem gruplar arası hemde birbirleri ile ilişkisi değerlendirilmiştir.Sonuçlarımıza göre ADMA, SDMA, Ox-LDL ve MDA düzeyleri normal koroner arter saptanan kontrol grubu ile minimal ve ciddi koroner arter hastalığı saptanan gruplara göre değerlendirildiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede bir farklılık görülmedi (p>0,05). TK ve LDL değerlerinin ciddi KAH grubunda düşük saptanması statin kullanımının etkisine bağlanmıştır.Ciddi koroner arter hastalığı grubunda kullanılan statin grubu ilaçların lipid düzeylerini düşürdükleri gibi, ADMA düzeylerini de düşürmeleri olasıdır. Düşük ADMA düzeylerinin ADMA'nın vasküler yatağa yapacağı olumsuz etkilerin azalmasında etkili olacağını düşünmekteyiz. Bu hipotezin daha büyük ölçekli çalışmalarla da desteklenmesi gerekmektedir.

ADMAKolesterol-LDLKoroner hastalık+2
Kamil Tuzgöl
Gazi University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Migrenli hastalarda akupunktur tedavisinin Nitrik Oksit'e etkisi

Bu çalışmanın amacı migren patofizyolojisinin anlaşılmasına yönelik çalışmalara katkıda bulunabilmek ve buna bağlı olarak da migren proflaksisi ve atak tedavisi için alternatif bakış açısı oluşturmaktır.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi akupunktur polikliniğine 02.01.2010 - 27.07.2010 tarihlerinde başvuran 22 gönüllü migren hastasına akupunktur uygulanmıştır. Akupunktur tedavisi haftada iki defa olmak üzere 5 seans uygulanmıştır. Çalışma grubundan tedavi öncesi, 1.seanstan sonra, 5.seanstan sonra 3 kere kan alınmıştır. Kontrol grubundan ise 1 kere kan alınmıştır.Migrenli grubun serum NO düzeyleri kontrol gurubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,05). Akupunktur tedavisinin 1.seansı sonunda NO düzeyi migrenli gruba göre düşük olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Akupunkturun 5. seansından sonraki NO düzeyleri migrenli grupta istatistiksel olarak düşük bulunmuştur( p<0,05).Bu çalışmada akupunkturun migreni tedavi ederken kan NO seviyesini düşürerek etkili olduğu görülmektedir. Daha önce migrende NO' in etkisini gösteren çalışmalar olmasına rağmen migrenli hastalara akupunkturun uygulamasının nitrik oksite etkisini gösteren çalışmamız bu alandaki ilk çalışma olmuştur.Akupunkturun migrenli hastalarda nitrik oksit üzerine olan etki mekanizmalarının açığa kavuşturulmasında ileri hayvan ve insan çalışmalarının gerekli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Migren, Akupunktur, Nitrik OksitMİGRENLİ HASTALARDA AKUPUNKTUR TEDAVİSİNİN NİTRİK OKSİT'E ETKİSİBu çalışmanın amacı migren patofizyolojisinin anlaşılmasına yönelik çalışmalara katkıda bulunabilmek ve buna bağlı olarak da migren proflaksisi ve atak tedavisi için alternatif bakış açısı oluşturmaktır.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi akupunktur polikliniğine 02.01.2010 - 27.07.2010 tarihlerinde başvuran 22 gönüllü migren hastasına akupunktur uygulanmıştır. Akupunktur tedavisi haftada iki defa olmak üzere 5 seans uygulanmıştır. Çalışma grubundan tedavi öncesi, 1.seanstan sonra, 5.seanstan sonra 3 kere kan alınmıştır. Kontrol grubundan ise 1 kere kan alınmıştır.Migrenli grubun serum NO düzeyleri kontrol gurubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,05). Akupunktur tedavisinin 1.seansı sonunda NO düzeyi migrenli gruba göre düşük olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Akupunkturun 5. seansından sonraki NO düzeyleri migrenli grupta istatistiksel olarak düşük bulunmuştur( p<0,05).Bu çalışmada akupunkturun migreni tedavi ederken kan NO seviyesini düşürerek etkili olduğu görülmektedir. Daha önce migrende NO' in etkisini gösteren çalışmalar olmasına rağmen migrenli hastalara akupunkturun uygulamasının nitrik oksite etkisini gösteren çalışmamız bu alandaki ilk çalışma olmuştur.Akupunkturun migrenli hastalarda nitrik oksit üzerine olan etki mekanizmalarının açığa kavuşturulmasında ileri hayvan ve insan çalışmalarının gerekli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Migren, Akupunktur, Nitrik Oksit

AkupunkturAkupunktur analjezisiAkupunktur tedavisi+2
Yasemin Gündüztepe
Gazi University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Çeşitli bitkisel halk ilaçlarının antioksidan aktivite yönünden değerlendirilmesi

Bu çalışma, Düzce ve çevresinde yetişen ve anti-inflamatuar amaçlı kullanılan bazı bitkilerin total antioksidan kapasitesini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla, Plantago major ssp. major ve Plantago lanceolata, Rubus hirtus, Hedera helix, Morus alba ve Sambucus ebulus türleri incelenmiş olup, bitkilerin toprak üstü kısımları ve yaprakları ayrı ayrı ekstre edilmiştir. Bu bitkilerin antioksidan bileşiklerini ve antioksidan kapasitesini belirlemek için 2,2´-azinobis( 3-etilbenzotiyoazolin-6-sülfonik asit) (ABTS) radikal giderme aktivitesi, 1,1-difenil-2-pikril-hidrazil (DPPH·) serbest radikal giderme aktivitesi, N,N-dimetil-p-fenilendiamin (DMPD·+) radikal giderme aktivitesi, süperoksit anyon radikali (O2 ·-) giderme aktivitesi, folin metodu ile toplam fenolik tayini, kuprak metodu ile kuprik iyonları (Cu2+) indirgeme kapasitesi, tiyosiyanat metodu ile total antioksidan aktivite kapasite ve kit yardımı ile gerçekleştirilen total antioksidan cevap tayini deneyleri çalışılmıştır. Ayrıca ?-tokoferol, vitamin C, gallik asit ve troloks gibi bileşikler referans antioksidanlar olarak kullanılmıştır. Çalışmamızın sonucunda Plantago lanceolata, Rubus hirtus, Sambucus ebulus ve Plantago major ssp. major benzer fenolik madde içeriğine sahipken, Morus alba ve Hedera helix nispeten düşük fenolik madde içeriğine sahip bulunmuştur. Genel olarak fenolik madde içeriği yüksek olan Rubus hirtus ve Plantago türleri yüksek antioksidan aktivite göstermiştir.

Antiinflamatuar ajanlarAntioksidanlarTıbbi bitkiler+2
Ece Miser
Gazi University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Elazığ yöresinde bulunan koyun ırklarının cinsiyete göre eritrosit arginaz aktiviteleri ve karşılaştırılması

Bu çalışmada Elazığ ilinde bulunan Akkaraman, Morkaraman ve İvesi koyun ırklarının erkek ve dişi gruplarının eritrositlerindeki arginaz enzim aktiviteleri karşılaştırılmıştır. Koyun ırklarından elde edilmiş kanların eritrosit arginaz aktivitesi Tiyosemikarbazid Diasetilmonoksim Üre (TDMU) metodu ile ölçülmüştür. Hemoglobin miktarını tespit etmek için Drabkin metodu kullanılmıştır. Arginaz (E.C.3.5.3.1.) Krebs-Henseleit üre döngüsünün son basamağını katalize eden bir enzim olup, arginini üre ve ornitine dönüştürmektedir. Eritrositler; üre döngüsü ile üre sentez edememelerine rağmen insan, sığır ve koyun eritrositlerinde aktif bir arginazın varlığına rastlanmıştır. Bütün gruplar için yapılan arginaz normallik testlerine göre p değerleri 0.05'den büyük olduğu için tüm gruplar normal dağılımlı bulunmuştur. Tüm ırklar için erkek ve dişi arginaz aktiviteleri analiz edildiğinde Akkaraman erkeklerinin arginaz aktivitelerinin dişilere oranla daha yüksek olduğu bulunmuşken, Morkaraman erkeklerinin arginaz aktivitelerinin dişilere oranla daha düşük olduğu görülmüştür. İvesi erkeklerinin ise arginaz aktivitelerinin dişilere oranla daha düşük olduğu yapılan çalışmalar neticesinde tespit edilmiştir. Tüm ırklar için cinsiyetler arasındaki arginaz aktivitesi farklılığının istatistiksel olarak anlamlı olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Arginaz, üre, eritrosit, Akkaraman, Morkaraman, İvesi, arginin, üre döngüsü

Akkaraman koyunlarıArjinazArjinin+6
Gizem Aslan
Fırat University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Suda çözünür ti (IV) ftalosiyanin bileşiklerinin DNA bağlanma, DNA kesim, antioksidan, antimikrobiyal aktivitelerinin ve topoizomeraz ı inhibisyonunun incelenmesi

DNA, genetik hastalıkların özellikle de kanserin tedavisinde önemli bir hedeftir. Kanser hücrelerinin hızla çoğalması ve kanserde ölüm oranının yüksek olması, klinik tedavide anahtar etkileri nedeniyle, antikanser ilaç niteliği gösterebilecek geçiş metal komplekslerinin biyolojik olarak incelenmesini arttırmıştır. Antikanser ilaçların birçoğu farklı şekillerde DNA'ya bağlanarak etkisini gösterirler. Kanserli hücrede DNA çoğalmasını bloke ederek, kanser hücrelerinin büyümesini inhibe ederler. DNA bağlanmasının ve kesimin mekanizmasını anlamak, etkili antikanser ilaçlarının dizayn edilmesinin en önemli temelidir. Bu tür ilaçların başarısı, DNA'ya ilgilerine ve bağlanma modlarına bağlıdır. Bu çalışmada üç farklı suda çözünür tetra substitüe titanyum (IV) ftalosiyanin (Pc) bileşiklerinin CT-DNA ile etkileşimleri UV-Vis spektroskopisi ve termal denatürasyon yöntemleri kullanılarak incelendi. Bileşiklerin bağlanma sabitleri (Kb) sırasıyla 3.75x104, 2.3x104 ve 4.57x104 M-1 bulunmuştur. Bu sonuçlar bileşiklerin CT-DNA'ya farklı ilgiyle bağlandığını göstermiştir. Bununla birlikte Pc bileşiklerinin DNA kesim ve topoizomeraz I inhibisyonu çalışmaları agaroz jel elektroforezi kullanılarak yapıldı. Bu çalışma sonucunda kullanılan Pc bileşiklerinin plazmid pBR322 DNA'yı fotokesim yoluyla kestiği ve topoizomeraz I enzimine karşı önemli inhibisyon etkisi gösterdiği görülmüştür. Ayrıca bileşiklerin süperoksit dismutaz (SOD), 2,2-difenil-1-pikrilhidrazil (DPPH) ve metal şelat bağlanma metotlarıyla antioksidan aktiviteleri incelenmiştir. Tüm sonuçlar çalışmada kullanılan ftalosiyanin bileşiklerinin fotodinamik terapi için uygun ajan olabileceği düşünülmüştür.

Antienfektif ajanlarAntioksidanlarDNA+2
Burak Barut
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova bölgesinde Bisalbuminemi

Böyleee eiektroforetlk mobllite farla yanında bisaltauminin molekül ağır lığı bakımından da farklılık gösterdiği ve bu sebepten bölgemizde saptanan bu anomalinin yeni bir albumin varyantı olabileceği söylenebilir. Bütün bu çalışmalar sonucu, Dünya ' da belirli etnik gruplara özgü olan bisalbuminin Türkiye'nin bu kesiminde İki Eti Türk'ü toplumunda ol dukça yüksek oranda bulunduğu, dominant, hetero zigot bir özellik gösterdiği ve normal albumine oranla hızlı yürüyen tip olduğu saptanarak Türkiye ' de bu konuda ilk defa geniş kapsamlı bir çalışma yapılmıştır*-5«- Araştırma sonucu iki eti Türkü topluluğunda literatürde tesbit edilen en yüksek oranlara yaklaşan yoğunlukta blsalbumln saptanmıştır, Bisalbumin yoğunluğu Tarsus Çatalköy*de % 9,6, Mersin Karaduvar ' da % 8,8 bulunmuş tur. Adana'nın Eti Türk 'ü bakımından yoğun olan İki mahallesinde ve saf Türkmen köyünde yapılan araştırma sonucu bisalbumin vakasına rastlanma mıştır. Tesbit edilen bisalbumin vakalarında yapılan HbB araştırması sonucu bisalbumin ve HbS * İn beraber görülme oranının Çatalköy'de % 33,3, Ka raduvar. da % 31,4 * e ulaştığı görülmüştür. Fakat sayısal olarak görülen bu beraberliğin İstatistiksel bir değer İfade etmemesinden, bunlar arasındaki il giden slyade ayrı ayrı iki genin bu topluluklarda çok yüksek oranda bulunmasından İleri gelen bir durum olduğu kanısına varılmıştır. Saptanan bisalbuminin firikokimyasal öncelikleri ve normal albuminle mukayesesi Jel ftltrasyon metodu İle G -200 dekstran Jell kullanarak yapılmıştır. Bu çalışma sonucu bu konuda şimdiye kadar yapılan çalışmaların ak sine İki albuminin molekül ağırlığı bakımından da farklılık gösterdiği bulunmuştur* Normal albumin yerinde görülen fraksiyonun molekül ağırlığı 69.000, an»f mal bandın İse 89. 000 bulunmuştur. Tapılan kolesterol ve total protein tayinleri sonunda bu değerlerde nor male oranla bir farklılık bulunmamıştır.

Yüksel Özdemir
Çukurova University
1977
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemoglobinlerin HPLC yöntemi kullanılarak incelenmesi

.ÖZET Iînsan hemoglobinlerinin ayrımı ve miktar tayininde kromatografik yöntemler artan oranda önem kazanmaya baş lamıştır. Son yallarda; protein yapılarının incelenme sinde yüksek basınçlı sıvı kromatografisiÇHPLC) yöntemi yoğun olarak kullanılmaktadır. Bir hemoglobin anomalisini tanımlayabilmek amacı ile selüloz asetat elektroforezi, HbA2 ve HbP miktar tayini, in vitro globin zincir sentez oranı gibi hematolojik la- boratuaıf, tetkiklerinin yapılması gereklidir. Bu yöntem ler zaman alıcı ve el hatası üretmeye eğilimli yöntemler olması nedeni ile, belirtilen bu yöntemleri basitleştiren ve rutin uygulamaya elverişli olan HPLC yöntemini.önermek teyiz. Çalışmamızda; HbA, HbS, HbF ve HbAp gibi hemoglobin tiplerinin karakterize edilebilmesini optimize ederek, rutin poliklinik uygulamalardaki HPLC sisteminin yarar larını, bir zayıf ânyön değiştirici kolon olan TSK DEAE 3SW(lKB-Bromma) kolonu kullanarak tartıştık.

HemoglobinlerKromatografi-yüksek basınçlı-sıvı
Erol Ömer Atalay
Çukurova University
1988
00
Master'sOpen AccessTR

Romatoid artritte triptofan yıkımı ve immün aktivite ilişkisi

Romatoid artrit etiyolojisi tam olarak bilinmeyen, sistemik, inflamatuvar, otoimmün bir hastalık olup hafiften şiddetliye doğru seyreden farklı klinik görünüm sergilemektedir. İmmün aktivasyona ve inflamasyona bağlı olarak IFN-? ve TNF-? düzeylerindeki artış İndolamin 2,3-dioksijenaz (IDO) enzim ekspresyonunu artırırken, monosit, makrofaj ve dendritik hücrelerde neopterin sentezini de artmaktadır.Bu çalışmada ARA kriterlerine göre romatoid artrit tanısı almış 32 hasta ve 20 sağlıklı kişide HPLC ile serum triptofan ve kinürenin düzeyleri, ELISA yöntemiyle serum neopterin ve TNF-? düzeyleri ölçüldü. Triptofan yıkımının ve indolamin 2,3-dioksijenaz enzim aktivitesinin göstergesi olarak kinürenin/triptofan oranı değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, hastalık süresi ve metotreksat tedavisinin ölçülen parametreler üzerine etkisi incelendi.Serum triptofan, kinürenin, neopterin ve TNF- ? düzeyleri bakımından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05). Romatoid artritli hastalarda sağlıklı kontrollere kıyasla CRP, ESR ve RF düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.001) IDO aktivitesi hastalarda yüksek olmakla birlikte, istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmadı (p>0.05). Romatoid artritli hastalarda yaşla birlikte neopterin (r=0.401, p<0.04) ve IDO aktivitesinde artış gözlendi (r=0.435, p<0.02). Hastalık süresi 5 yılın altında olan hastalara kıyasla, 5 yılın üzerinde hastalık süresine sahip hastalarda neopterin düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.05), bu hastalarda neopterin düzeyleri kinürenin (r=0.537, p<0.02) ve ESR (r=0.495, p<0.03) ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdi.Metotreksat tedavisi alan ve almayan hastalar arasında değerlendirilen parametrelerin düzeyleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmazken, metotreksat tedavisi uygulanan grupta neopterin düzeyleri kinürenin düzeyleri (r=0.511, p<0.03) ve IDO aktivitesiyle (r=0.505, p<0.04) anlamlı pozitif korelasyon gösterdi.Anahtar Kelimeler : İndolamin 2,3-Dioksijenaz (IDO), İmmün Sistem, Romatoid Artrit, Neopterin, Tümör Nekrozis Faktör ? Alfa (TNF-?).

Artrit-romatoidNeopterineTriptofan+1
Güray Mete
Gazi University · Institute of Health Sciences
2009
10
Master'sOpen AccessTR

Ağır obstrüktif uyku apneli hastalarda oksidatif stres-inflamasyon ilişkisinin incelenmesi

Obstrüktif uyku apnea sendromu (OUAS) uyku sırasında tekrarlayan biçimde üst solunum yolunun kısmen ya da tamamen tıkanmasıyla karakterize bir durumdur. Obstrüksiyon genellikle üst solunum yolunda meydana gelir ve kan oksijenasyonunda azalmaya ve uyku döngüsünde bölünmelere neden olabilir.OUAS'li hastalarda etiyolojisi henüz kesin olarak bilinmemesine karşın yoğun yerel ve sistemik inflamasyon varlığı gösterilmiştir. OUAS'de üst solunum yolu inflamasyonu hava yolu tıkanmasında önemli rol oynar. Buna karşın sistemik inflamasyon kardiyovasküler morbiditeyi etkiler. Sistemik inflamasyonda bilinen C reaktif protein (CRP), leptin, TNF-?, interlökin-6 gibi güçlü proinflamatuvar belirteçlerin varlığı artmış olarak gösterilmiştir. Bunlar OUAS'de gözlenen kardiyovasküler komplikasyonların oluşmasına neden olurlar. OUAS'de kardiyovasküler hastalık gelişimi konusunda diğer çalışılan bir konu ise tekrarlayan kesintili hipoksiye bağlı artmış oksidatif stres ve oksijen serbest radikalleridir.Çalışmamızda 65 ağır OUAS'li hasta (47 erkek, 18 kadın) ve 27 sağlıklı kontrolde (18 erkek, 9 kadın) serum malondialdehit (MDA) ve c-reaktif protein (CRP) düzeyleri ve eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) incelendi. Ortalama MDA ve CRP düzeyleri ve ESH hastalarda, sırası ile, 2.83 (1.12) ?mol/L, 7.49 (10.23) mg/L ve 13.75 (12.07) mm/h olarak ve kontrollerde, sırası ile, 2.04 (0.65) ?mol/L, 8.08 (12.47) mg/L ve 15.72 (12.04) mm/h olarak bulunmuştur. Hasta ve kontrollerin serum MDA düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark (p<0.0001) bulunurken, CRP düzeyleri ve ESH arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark (p>0.05) bulunmamıştır. Hastalarda MDA ve hs-CRP arasında pozitif ancak istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir korelasyon gözlenmiştir (0.249/0.055). Hasta ve kontrollerde ölçülen parametreler üzerinde yaş, cinsiyet, vücut kütle indeksi, sigara içme ve alkol kullanma alışkanlığının etkileri de incelenmiştir.Çalışmamızda, ağır OUAS'li hastalarda, tekrarlayan hipoksi/reoksijenasyonun bir sonucu olarak lipid peroksidasyonu belirteci olan MDA düzeylerinde artış gözlenirken, inflamasyon belirteçlerinden hs-CRP düzeylerinde ve ESH'de herhangi bir değişiklik gözlenmemiştir. Ayrıca MDA ve hs-CRP düzeyleri arasında zayıf bir ilişki gözlenmiştir.

Fırat Gökalp
Gazi University · Institute of Health Sciences
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Sığır rumen doku arginazının bazı biyokimyasal özellikleri

104 5. ÖZET Bu çalışma, sığır rumen doku arginazının bazı özelliklerinin saptanması amacı ile yapıldı. Araştırma materyalleri Elazığ Elet Tesislerine kesim için gelen sığırlardan temin edildi. Çalışma metodu olarak Tiyosemikarbazid Diasetilmonoksim Üre (TDMU) metodu kullanıldı. Sığır rumen doku arginazının, sataştırılmadan önce ve saflaştırıldıktan sonra bazı biyokimyasal özellikleri karşılaştırıldı. Arginazın, sataştırılmadan önce ve saflaştırıldıktan sonra, preinkübasyon ısısının (60°C) ve substratı L-arginine karşı olan Km'inin (4mM) değişmediği saptandı. Sataştırılmadan önce preinkübasyon süresi 10 dakika, optimal pH 9.7 iken, saflaştırıldıktan sonra preinkübasyon süresi 5 dakika, optimal pH ise 10 olarak bulundu. Yine saflaştırılmış enzim 2mM MnCI2 konsantrasyonunda en yüksek aktiviteyi verirken, saflaştırılmamış enzim 1mM MnCI2 konsantrasyonunda en yüksek aktiviteyi vermektedir. Neticede, enzimin aktivasyonu için Mn++ iyonlarının ve 60°C'de preinkübasyonun gerekli olduğu tespit edildi. Valin, lösin, izolösin, ornitin, prolin, sistein, lizin gibi L-amino asitler enzimi nonkompetetif olarak inhibe ederken, histidin ve hidroksiprolinin enzim aktivitesi üzerine herhangi bir inhibitor etkisi bulunamamıştır. Guanidino bileşiklerinden agmatin, kanavanin, guanidin enzimi nonkompetetif olarak inhibe etmektedir. 0.35mM kanavanin, 12mM guanidin enzimin %100 inhibisyonuna neden olmuştur. Rumen doku arginazının p-CMBA ve NEM tarafından nonkompetetif inhibisyonu, bu enzimin aktif merkezinde fonksiyonel -SH gruplarının varlığını göstermektedir.

ArjinazSığırlar
Mine Erişir
Fırat University · Institute of Health Sciences
1997
00
Master'sOpen AccessTR

Menopozun ve tibolon kullanımının kemik dögüsü belirteçleri üzerine etkisi

Biz çahsmamizda, postmenopozal osteoporoz tanisi almis olan kadinlarda tibolon kullaniminin biyokimyasal kemik döngiisii belirteçleri üzerine olan etkisini arastirdik. Gazi Üniversitesi Tip Fakiiltesi Hastanesi Kadin Dogum Anabilim Dah Poliklinigine basvuran 21 postmenopozal osteoporoz tespit edilen HRT almamis hastalar ile bu hastalara benzer özellik gösteren 12 premenopozal saghkh kadin üzerinde çahsmamiz gerçeklestirildi. Ayrica, postmenopozal osteoporoz tespit edilen 21 hastadan 6 ay süreyle düzenli sekilde tibolonu kullanan ve poliklinige basvuran 10 tanesi, 3. ay ve 6. ay sonunda gahsmamiza dahil edildi. Biitün hastalarda ve kontrol grubunda; vitamin D, fosfor, kalsiyum, alkalen fosfataz, piridinolin ve deoksipiridinolin degerlerine bakildi. Qahsmamizda, premenopozal saghkh grubun vitamin D3 degerleri, postmenopozal osteoporoz tanisi almis olan ancak HRT almamis gruptan daha yiiksek bulunmustur(p=0.000). Postmenopozal osteoporoz tanisi konrnus hastalarm 3 ay süreyle tibolon kullandiktan sonraki vitamin D3 degerlerinde ise baslangig degerlerine göre diisme izlenirken(p=0.005), 6 ay tibolon kullandiktan sonraki vitamin D3 degerlerinde anlamh yükselme görülmüstür(p=0.013). Ayrica, postmenopozal osteoporoz tanisi konmus hastalarm 6 ay tibolon kullandiktan sonraki fosfor degerlerinde ise diisme gözlenmistir (p=0.009). Postmenopozal osteoporoz tanisi almis olan ancak HRT almamis grubun piridinolin ve deoksipiridinolin degerleri premenopozal saghkh gruba göre daha yiiksek bulunmustur(p=0.000, p=0.000). Postmenopozal osteoporoz tanisi konmus hastalarm 3 ay ve 6 ay tibolon kullandiktan sonraki piridinolin ve deoksipridinolin degerlerinde ise anlamh derecede diisme göriilmiistiir (p=0.005, p=0.005). Sonuç olarak, postmenopozal osteoporozda tibolon kullaniminin kemik döngiisii belirteçleri üzerine olumlu etki yaptigi söylenebilir.

Özge Topcu
Gazi University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

1-(2,4-Diklorofenil)-2-(1H-triazol-1-il)etil alkol ve bu alkol bileşiğinin ester türevlerinin sentezlenmesi ve biyolojik aktivite çalışmalarının yapılması

Triazol halkasını içeren bileşiklerin yeni biyolojik aktivitelerinin çeşitliliği dikkat çekmektedir. Aril(alkil)azol grubu bileşiklerin antifungal, antikonvülsan, antibakteriyel aktiviteleri bulunmaktadır. Hem oksigenaz enzim inhibisyonu, indolamin 2,3-dioksigenaz-1 enzim inhibisyonu, asetilkolinesteraz (AChE) ve bütirilkolinesteraz (BChE) enzim inhibisyonu aktivitelerinin değerlendirildiği çalışmalar da mevcuttur. Mantar enfeksiyonlarında kullanılan aril(alkil)azol grubu bileşiklerin, in vivo antioksidan sistemleri aktive ettiğini bildiren çalışmalar da bulunmaktadır. Bu çalışmada, aril(alkil)azol yapısında, 2(1H-1,2,4-triazol-1-il)-1-(2,4-diklorofenil) etanol bileşiği ve bu bileşikten hareketle üç adet yeni aromatik yan zincir içeren ester türevleri sentezlendi. Başka bir çalışmada sentezlenen aril(alkil)azol yapısında dört adet imidazol türevlerinin ve bu çalışmada sentezlenen bileşiklerin AChE ve BChE enzim inhibisyonu Ellmanın metodunun modifiye şekli ile değerlendirilirken, antioksidan aktiviteleri 1,1-difenil-2-pikrilhidrazil (DPPH) radikal süpürücü aktivite ve demir indirgeyici antioksidan kapasite ölçümü (FRAP) yöntemi ile değerlendirildi. Sentezlenen yeni bileşiklerin yapıları IR, 1H-NMR, 13C-NMR ve LC-Mass sepktroskopik yöntemlerle kanıtlandı. 1,2,4-Triazol türevlerinde herhangi bir aktivite görülmezken, imidazol türevi bileşiklerde AChE enzim inhibisyonu ve DPPH radikal süpürücü aktivite gözlenmiştir. FRAP yönteminde imidazol türevlerinde de aktivite gözlenmedi. İmidazol türevlerinde enzim inhibisyonu aktiviteler IC50 değeri 1000 µM'dan yüksek konsantrasyonlarda iken, standart olan Galantamin bileşiğinde IC50 değeri 21.30 µM ve 37.03 µM'da gözlendi. Antioksidan aktivite, standart olan gallik asit için IC50 68.83 µM iken, imidazol türevlerinde IC50 1000 µM'dan yüksek konsantrasyonlarda gözlendi. Bileşiklerde aktivite gözlenmemesi, yan zincirdeki aromatik halka gibi büyük yapıların enzim etkileşiminde etkili olabileceğini düşündürmüştür. Aril(alkil)azol grubu bileşiklerde, yan zincirde alkil (doymuş, doymamış, halojenli sübstitüe…vb) grubu taşıyan yeni türevler sentezlenerek bu aktivitelerin değerlendiresi planlanmaktadır.

Mefküre Durmuş
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Fenobarbital ile indüklenmiş sıçan karaciğer mikrozomal monoksijenaz enzim aktivitelerinin güniçi değişimleri

ÖZET ilaçların farmakokinetik özelliklerinde uygulama zamanına bağlı değişiklikler olduğu bilinmektedir. Bu değişikliklerin bir kısmının nedeni ilaç metabolizmasında rol oynayan enzimlerin aktivitesindeki güniçi ritimlerdir. Hepatik enzimlerin aktivitelerinin çeşitli indükleyici ajanların verilmesinden sonra değiştirilebildiği bilinmektedir. Bu çalışmada 12 saat aydınlık (0800-2000) ve 12 saat karanlık (2000- 0800) olacak şekilde ışık periyodu ile senkronize edilmiş 200-25 Og ağırlığındaki erkek sıçanlarda, karaciğer mikrozomal ve ilaç metabolize eden Etilmorfin N-demetilaz, 7-Etoksikumarin O-deetilaz ve 7-Etoksiresorfin O- deetilaz enzim aktiviteleri incelenmiştir. Enzim indüklenmesini incelemek için sıçanlara günlük 75 mg'lık fenobarbital dozu enjekte edilerek fenobarbital grubu oluşturulmuştur. Fenobarbital uygulaması yapılmayan sıçanlar kontrol grubunu oluşturmuştur. Deneyler erkek sıçanların günün 6 değişik saatinde (O9P°,130O,110O,2lwt01ai,0500) öldürülmesiyle elde edilen karaciğer homojenatlarının postmitokondriyal fraksiyonunda yapılmıştır. Etilmorfin N-demetilaz aktivitesi Hantysch reaksiyonuyla kolorimetrik,0-deetilaz aktivitesi ise 7-hidroksikumarin ve resorfin üzerinden fluorometrik olarak ölçülmüş ve nmol/dak/mg protein cinsinden ifade edilmiştir. Sonuçlar arasında istatiksel fark olup olmadığıWallis varyans analizi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılarak değerlendirilmiştir. İncelenen enzimlerden 7-Etoksikumarin O-deetilaz ve 7-Etoksiresorfın O-deetilaz aktivitelerinde kontrol ve fenobarbital gruplarında anlamlı güniçi fark bulunmuştur. Etilmorfın N-demetilaz kontrol ve fenobarbital gruplarında ise ritmik özellik saptanamamıştır. İlaç metobolizmasında rol oynayan mikrozomal enzimlerin aktivitesindeki güniçi değişiklikler ilgili ilaçların uygulama zamanına bağlı farmakokinetik farklara ve dolayısıyla ilaç etkinliğinde değişikliklere neden olabilir.

Sitokrom P 450
Zuhal Yıldırım
Gazi University · Institute of Health Sciences
1998
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda serum Beta-Karoten düzeylerinin yüksek basınçlı sıvı kromatografisi (HPLC) ile ölçülmesi

Çalışmamızda meme kanseri teşhisi konulmuş 26 hasta birey ile 26 sağlıklı bireyin serum P-Karoten, kolesterol, trigliserit düzeyleri tayin edildi. Yaş, menapozal durum, kuatelet indeksi (kg/m2) metastaz, kanser tipleri, hastalığın seyri gibi faktörlerin serum p-Karoten düzeyleri üzerine olan etkisi istatistiksel olarak değerlendirildi. Ortalama serum p-Karoten düzeyleri meme kanserli hastalada 51.1713.77 |ig/dl, kontrollerde ise 60.36+2.61 ng/dl olarak bulunmuştur. Hasta ve kontrol P-Karoten düzeyleri istatistiksel olarak değerlendirildiğinde hasta grubunun P-Karoten düzeyleri kontrollerinkinden anlamlı derecede daha düşüktü (p < 0.05). Yaş gruplarına göre yapılan değerlendirmede hem hasta hem de kontollerin < 50 yaş grubu ile > 50 yaş grubu p-Karoten düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlendi. Hasta ve kontrol grupları < 25 ve > 25 kuatelet indeksi grubuna ayrılıp değelendirildiğinde hem hasta hem de kontrollerde gruplar arasında < 25 kuatelet grubu P-Karoten düzeyleri > 25 grubuna göre daha düşüktü ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Menapozal duruma göre yapılan değerlendirmede hasta ve kontrollerde, premenapozal ve postmenapozal grupla arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamazken, sadece postmenapozal hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p < 0.05).-99- Hasta grubunu metastaz durumuna göre incelediğimizde ise metastaz bulunan ve metastaz bulunmayan hasta grupları arasında beta-karoten düzeyinde istatistiksel olarak bir farklılık bulamadık. Meme kanseri tiplerine göre hasta grubunu incelediğimizde infiltratif meme kanseri invazivductal meme kanseri ve tipi belirlenmemiş meme kanseri grupları arasında P-Karoten düzeyleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulamadık. p-Karoten düzeyleri hasta grubunda hastalığın devam ediyor olması veya remisyonda olması durumuna göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulamadık. Çalışmamızda meme kanserli hastaların kolesterol (226.95+9.11 mg/dl) ve trigliserit (173.04+10.27) düzeyleri kontrollere oranla sırasıyla (216.5818.24, 155.04±16.36 mg/dl) daha yüksekti. Ancak bu yükseklik istatistiksel olarak anlamlı değildi.

AntioksidanlarKarotenoidlerKromatografi-yüksek basınçlı-sıvı+3
Afitap Sarıoğlu
Gazi University · Institute of Health Sciences
1998
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanseri vakalarında malondialdehit (MDA) tayini

Çalışmamızda meme kanseri teşhisi konulmuş 59 hasta birey ile 59 sağlıklı bireyin serum malondialdeh.it (MDA), kolesterol, trigliserit, Ürik asit ve albumin düzey leri tayin edildi. Yas, menopozal durum, menopoz yası, kuatelet indeksi (kg/m2), ilk doğum yası, bebek emzirme sllresi, kalıtsal kanser anamnezi, metastaz, kemoterapi, sigara ve alkol kullanma alışkanlığı, diyet alışkanlığı ve yag tüketimi gibi faktörlerin serum MDA düzeyleri üzerine olan etkisi istatistiksel olarak değerlendirildi. Hasta grubunun ortalama MDA düzeyi 6.81±1.32 nmol/mL olarak bulun du. Bu artış kontrol grubuna göre (ortalama 3.65+0.89 nmol/mL) istatistiksel olarak anlamlıdır. Yas gruplarına göre yapılan değerlendirmede meme kanserli hastaların kont rollerine göre MDA düzeyleri yüksek bulundu. Premenopozal ve postmenopozal hasta gruplarında da yüksek MDA düzeyleri belirlendi. İlk doğum yasına göre de hasta gruplarında yük sek MDA düzeyleri belirlendi. Bebek emzirme süresinin MDA düzeylerine etkisi incelendiğinde hic emzirmeyen hasta gru bunun bebeğini 1 yıldan daha uzun süre emziren hasta grubuna göre daha düşük MDA düzeyine sahip olduğu bulundu. Bebeğini 6 ay emziren hasta grubunun da bebeğini 1 yıldan daha uzun süre emziren hasta grubuna güre daha düşük MDA düzeyine sahip olduğu bulundu. Sigara içme alışkanlığına göre meme kanserli hasta grubunda yüksek MDA düzeyleri belirlendi.Meme kanserli hastalarda yeşil, meyve ile beslenen hastala rın hamurlu gıda ile beslenen hastalara güre anlamlı derece de düsUk MDA düzeyleri belirlendi. Tüketilen yag tiplerine göre hasta grubunun MDA düzeyleri arasında anlamlı bir iliş ki bulunamamış, ancak hasta grubunda kontrollere göre yüksek MDA düzeyleri saptanmıştır. Meme kanserli hasta grubunun MDA düzeyleri ile kolesterol düzeyleri arasında (r=0.11) ve tri- gliserit düzeyleri arasında (r=0.23) ve MDA düzeyleri ile ürik asit düzeyleri arasında (r=-0.02) ve albumin düzeyleri arasında (r=0.06) korelasyon bulunmuştur.

Lipid peroksidasyonuMalondialdehitMeme neoplazmları+1
Aymelek Gönenç
Gazi University · Institute of Health Sciences
1994
00
Master'sOpen AccessTR

Akciğer kanserli hastalarda lipid peroksidasyonu

Lipid peroksidasyonu serbest radikal türlerinin katıldığı bir zincir reaksiyonudur. Lipid peroksidasyonunun birçok hücresel fonksiyonlardaki değişiklikleri indükledigi gösterilmiştir. Yakın yıllardaki çalışmalar lipid peroksi- dasyon prosesleriyle karsinojenez arasında bir ilişki oluğunu bildirmektedir. Çalışmamızda kanserli hastalarda lipid peroksidas yonunun göstergesi olarak malondialdehit düzeylerini ölçmeyi amaçladık. Çalışmamızda primer akciğer kanseri teşhisi konmuş 42 hasta ve 56 sağlıklı bireyin serum malondialdehit, kolesterol ve trigliserit düzeyleri ölcUldll. Yas. sigara ve alkol kullanma alışkanlığı, kalıtsal kanser hikayesi, metastaz, diyet alışkanlığı ve diyetsel yag tüketiminin serum MDA düzeylerine etkisi istatistiksel olarak değerlendirildi. Hasta grubunun ortalama MDA düzeyleri 5.71±1.69 nmol/mL olarak bulundu. Bu artış kontrol grubu ile (ortalama 3.18±1.06 nmol/mL) karşılaştırıldığında istatis tiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Verilerimize göre, serum MDA düzeyleri ile yukarı daki faktörler arasında görünür bir ilişki yoktu. Sadece et tüketen sağlıklı bireyler ile karşılaştırıldığında, yeşil sebze ve meyve tüketen sağlıklı bireyler istatistiksel- And there is only statistically significant relationship between the MDA levels of exsmoker patients and the MDA levels of currentsmoker patients. There is no correlation between MDA levels of patients with lung cancer and cholesterol and triglyseride levels (respectively, r=-0.03, r=0.10).

Akciğer neoplazmlarıLipid peroksidasyonuSerbest radikaller
Yeşim Özkan
Gazi University · Institute of Health Sciences
1995
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Organofosfor´larla serum kolinesteraz ilişkileri

Abdullah Ersen
Dicle University
1983
00
Master'sOpen AccessTR

Çeşitli böbrek hastalıklarında tedavi öncesi ve sonrası serum elektrolit ve protein değişiklikleri

- 55 - ÖZET Bu çal xsmaraxz da, kronik böbrek yetmezliği tnefrotik sendrom ve kronik pyelonefrit tanxsx ile D.U.Txp Fakültesi îç hastalxklarx ve çocuk kliniğinde yatan hastalarxn serum Na+,K+,Cl"*,Ca,P ve to tal protein düzeyleri ile protein fraksiyonlarxnxn yüzde miktarla- rxnx arastxrdxk.Ayrxca bir tedavi periyodu sonunda hastalarda bu incelemeleri tekrarladxk. Tüm hastalarxmxzda hipoalbüminemi, Albümin/Globulin oranxn- da albumin azlxgxna baglx bir düşme.nefrotik sendromlu grubta da ha çok olmak üzere oAnahtar Kelime: Böbrek hastalıkları = Kidney diseases ; Glomerüler filtrasyon = Glomerular filtration ; Kan proteinleri = Blood proteins

Böbrek hastalıklarıGlomerüler filtrasyonKan proteinleri
Yıldız Koçyiğit
Dicle University · Institute of Health Sciences
1988
00
DoctorateOpen AccessTR

Akut miyokard infarktüsünde lipid profili, fibrinojen ve doğal antikoagülanlar

7-ÖZET AMİ'de lipid profil değişiklikleri ve trombojenik faktörleri bir arada inceleyip, aralarında etkileşimlerin olup olmadığını ortaya koymak için çalışma planlandı. Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniğine AMI tanısıyla yatırılan kadın-erkek karışık 45 hasta alındı. Hastalarda lipoprotein (a),total kolesterol, HDL-C,LDL-C,total trigliserid, protein C.protein S.antitrombin III ve fibrinojen düzeyleri kanda uygun yöntemlerle araştırıldı.Sonuçlar 20 kişilik kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Lipoprotein (a) düzeyleri hasta grubunda (27.9±4.8) kontrol grubuna göre (20.4+1.27) anlamlı olarak daha yüksek bulundu. (p<0. 001) Hasta grubunda total kolesterol, LDL-C, total trigliserid ve fibrinojen düzeyleri kontrol grubuna göre yine anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Antitrombin III düzeyleri açısından her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı.Protein C, protein S ve HDL-C ise hasta grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük saptandı. Sonuç olarak.AMİ'de lipoprotein (a) ve fibrinojen düzeyleri yüksek saptandı. Total kolesterol, LDL-C, ve total trigliserid düzeyleri de aynı hasta grubunda yüksek olmasına rağmen, lipoprotein (a) ve fibrinojen ile total kolesterol, LDL-C ve total trigliserid ile aralarında anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Yine HDL- C düşüklüğü ile artmış lipoprotein (a) ve fibrinojen arasında da bir korelasyon gözlenmedi. Bu sonuçlara göre lipoprotein (a) ve fibrinojen AMİ'de diğer değişkenlerden bağımsız birer risk faktörleri oldukları kanaatına varıldı. Çalışmamızda antitrombin III düzeyinin AMİ'de prognostik bir öneminin olmadığı.ancak azalmış protein C ve protein S aktivitesinin AMİ'de anlamlı, bağımsız risk faktörleri olabilecekleri düşünüldü. Çalışmamızda ilginç olarak yaş ile HDL-C düzeyleri arasında pozitif bir korelasyon (0.444) dikkat çekti.(p<0.01) Bu, HDL-C düzeyindeki bir azalmanın genç yaşlarda, ileri yaşlara göre daha anlamlı bir predispozan faktör olabileceğini 43düşündürdü. Çalışmamızdan çıkardığımız diğer bir sonuç da hasta grubunda total kolesterol düzeyleriyle protein C düzeyleri arasında negatif bir korelasyon (-0.393) olduğudur.Düşük protein C düzeyleri, yüksek total kolesterol düzeyleriyle birlikte idi. ^ 44

Miyokard enfarktüsü
Gülten Toprak
Dicle University · Institute of Health Sciences
1996
00
DoctorateOpen AccessTR

Resveratrol'ün hipoksi-reoksijenasyon ile indüklenen ın vıtro endotel hücresi hasarına etkisinin ve nrf2'nin olası rolünün araştırılması

Giriş ve amaç: Merkezi sinir sisteminin iskemik hastalıklarında parankimde olduğu gibi endotel hücresinde de çok sayıda biyokimyasal ve fonksiyonel değişiklikler ortaya çıkar. Bu araştırmanın temel amacı, resveratrolün insan serebral mikrovasküler endotel (HCMVE) hücrelerini in vitro ortamda oksidatif hasara karşı koruyup korumadığını incelemek ve resveratrol endotel hücrelerini koruyorsa, bu etkinin Nrf2 (Nuclear transcription factor erythroid 2p45-related factor 2) yolu ile mi olduğunu araştırmaktır. Araştırmada denenen ve kullanılan iskemi reperfüzyonun in vitro modeli, oksijen glukoz deprivasyonu ve reoksijenasyon + ortama glukoz eklenmesi (OGD + RGE) uygulamasıdır.Gereç ve yöntem: HCMVE hücrelerine OGD (6 saat) + RGE (15, 60 dakika ve 24 saat) uygulaması yapıldı ve bu süreler sonunda reaktif oksijen türleri APF (3'- (p-aminofenil) floresin) ve HPF (3'- (p-hidroksifenil) floresin) floresan probları ile değerlendirildi. Resveratrolün reaktif oksijen türleri oluşumu üzerine etkilerini araştırmak üzere hücrelere farklı dozlarda resveratrol (0.1, 1, 10, 50 ve 100 ? M) ile 1 saat pre-inkubasyon uygulandı. Resveratrolün Nrf2 aktivasyonu üzerine olan etkisini değerlendirmek için hücreler 10 ? M resveratrol ile 1, 3, 6, 9 ve 24 saat sürelerle inkube edildi.Bulgular: HCMVE hücrelerinde 6 saat OGD uygulamasını izleyen RGE'nin 60. dakikasında APF ve HPF problarıyla ayrı ayrı ölçümlenen reaktif oksijen türlerinin anlamlı olarak arttığı gözlendi (sırasıyla p değerleri: 0.004 ve 0.016). Resverarolün kullanılan tüm dozlarının 6 saat OGD uygulamasını izleyen RGE'nin 60. dakikasında reaktif oksijen türleri üretimini anlamlı olarak azalttığı saptandı (p: 0.004). Ayrıca, resveratrolün HCMVE hücrelerinde birinci saatte sitoplazmada Nrf2 ekspresyonunu artırdığı, 3. saatten itibaren bandın azalarak 9. saatten itibaren kaybolduğu saptandı.Sonuçlar: Bu çalışmada OGD + RGE uygulanan HCMVE hücrelerinde resveratrolün, incelenen koşullarda, reaktif oksijen türleri oluşumunu azalttığı saptanmıştır. Ayrıca, resveratrolün HCMVE hücrelerinde Nrf2 protein ekspresyonunu da, incelenen koşullarda artırdığı, literatürde ilk kez gösterilmiştir.

EndotelyumHipoksiHücreler+4
Nur Arslan
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

2-amino sübstitüe halokalkon n-glikozit türevi bileşiklerin lipaz inhibitör aktivitelerinin incelenmesi

2-Amino Sübstitüe Halokalkon N-Glikozit Türevi Bileşiklerin Lipaz İnhibitör Aktivitelerinin İncelenmesi 2-Amino Sübstitüe Halokalkon N-Glikozit Türevi Bileşikleri sentezlenerek lipaz inhibitör aktivitelerinin incelenmesi amaçlanmıştır. 2-Amino asetefenon ile benzaldehit, 4-/Flor/klor/brom, baz olarak NaOH ve çözücü olarak etanol ile su kullanılarak halokalkon 1-3 No'lu başlangıç bileşikleri sentezlenmiş, 1-3 No'lu başlangıç bileşiklerinin α-D-bromotetraasetoglukoz ve piridin içerisinde DMSO çözücüsü bulunan reaksiyon kabında geri soğutucu altında ısıtılarak ve reaksiyon ortamına azot gazı geçirilerek halokalkon asetil-N-Glikozit bileşikleri 4a/b, 5a/b, 6a/b elde edilmişir. Daha sonra 4a/b, 5a/b, 6a/b bileşikleri sodyum metoksit ile aseton çözücüsü bulunan reaksiyon kabında oda sıcaklığında azot gazı geçirilerek karıştırılarak halokalkon N-Glikozit bileşikleri 7-9 No'lu bileşikler sentezlenmiştir. Sentezlenen bileşiklerin lipaz inhibitör aktiviteleri incelenmiştir. Sentezlenen 12 bileşiğin yapısı 1H-NMR, 13C-NMR, FT-IR, HSQC ve LC-TOF-MS kullanılarak aydınlatılmıştır. Sentezlenen 1-3 No'lu kalkon bileşikleri bilinmekte olup veriler literatürdeki kalkon bileşiklerinin verileri ile uyumludur. 4a/b, 5a/b, 6a/b, 7-9 bileşikleri bu tez çalışması kapsamında ilk defa sentezlenmiştir. En yüksek lipaz inhibisyonu gözlenen 2 ve 5a bileşiklerin IC50 değerleri sırasıyla 17,7±0,9 μg/mL ve 22,6±1,2 μg/mL olarak tespit edilmiştir. Yapılan bu tez çalışması, yeni yerli ilaç gelişimi sağlanmasına yönelik preklinik çalışmalara öncülük edecektir. Bütün bu bilgiler eczacılık, kimya ve tıp bilimlerinde literatüre katkı sağlayacaktır.

GlikozitlerHalokalkonHalokalkon asetil-N-glikozitleri+3
Merve Yıkılmaz
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıcan yağ hücrelerinde leptin hormonu ile karbonik anhidraz III izoenzimi arasındaki etkileşimin invitro incelenmesi

Leptin yağ dokusunda sentezlenen endokrin, parakrin ve otokrin etkileri olan peptid yapısında bir hormondur. Antilipogenik bir hormon olan leptin, hücrelerdeki bazı enzimlerin ekspresyonunu düzenleyerek, hücre içi lipid konsantrasyonunu azaltmaktadır. Karbonik anhidraz III rat yağ dokusunda en bol bulunun hücre içi proteindir. Bu dokudaki fonksiyonu tam olarak belirlenememiştir. Obezite ile birlikte rat yağ dokusunda CA III miktarının azaldığı belirlenmiş ve bu azalışın insulinden kaynaklanabileceği ifade edilmiştir. Rat pankreas hücre kültürlerinde yapılan bir çalışmada in vitro olarak CA V'in insulin salgılanmasında rol oynadığı gösterilmiştir. Bu çalışmada; rat yağ hücre kültürlerinde ve doku eksplantlannda leptinin CA ili ekspresyonuna ve CA inhibitörü dorzolamidin leptin salgılanmasına olan etkisinin incelenmesi amaçlandı. Ratlardaki yağ dokusundan leptin salgılanmasına insulin ve deksametazonun etkisi daha önceden çalışıldığı için, bu hormonları da hem yöntemlerimizi doğrulama, hem de, enerji metabolizmasıyla yakı ilişkilerinden dolayı araştırmamıza dahil ettik. Doku eksplantlannda, deksametazon ve insulinin leptin salgılanmasını ve CA aktivitesini artırdığı, CA inhibisyonun ise leptin salgılanmasını azalttığı tespit edildi. Hücre kültürlerinde ise, leptinin CA ekspresyonunu azalttığı, insulinin arttırdığı deksametazonun ise ekpresyona önemli bir etkisi olmadığı görüldü. Sonuç olarak rat yağ dokusunda CA IH'ün leptin salgılamasında rol aldığı ve obezite ile birlikte bu dokuda gözlenen CA III azalmasının leptinden kaynaklandığı kanaatine varıldı.

Ahmet Alver
Karadeniz Technical University · Institute of Health Sciences
2003
00
DoctorateOpen AccessTR

Likopenin anjiyogenez oluşumuna etkilerinin incelenmesi

Anjiyogenez, var olan damarlardan yeni kan damarlarının oluşum prosesidir. Bu süreç bazı fizyolojik ve patolojik durumlarda önemli bir rol oynar. Solid tümörler, büyüme ve metastaz için anjiyogeneze bağımlıdır. Yeni kan damar ağları tümör dokularına penetre olduktan sonra, hücrelere besin ve oksijen sağlarken atık ürünleri uzaklaştırır. Neoanjiyogenik sürecin inhibisyonu ile tümör büyümesinin bloke olabilme potansiyeli, solid tümör tedavisinde ilgi çekici bir yaklaşım sunmaktadır.Karotenoidlerden biri olan likopen, bitkiler ve fotosentetik mikroorganizmalar tarafından sentezlenir. Çok güçlü bir antioksidan olan likopen serbest radikallere karşı oldukça reaktiftir. Likopenin serum veya doku düzeyleri ile çeşitli kanser türlerinin insidansı arasında zıt bir ilişki olduğu bilinmektedir.Likopenin kanser hücrelerinin çoğalmasını baskıladığı çeşitli çalışmalarda gösterilmesine rağmen, endotelyal hücreler üzerine ve kanser tedavisinde önemli olan anjiyogenez oluşum sürecine likopenin etkilerini gösteren bir çalışmaya literatürde rastlanamamıştır. Ayrıca, bir kaç çalışmada likopenin metastaz üzerine de etkili olduğu gösterilmesine karşın, metastaz oluşumuna zemin hazırlayan endotelyal hücrelerin damar oluşturma prosesi ile likopen arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma olmadığı görülmüştür. Bu nedenle, bu çalışmada likopenin kanser gelişiminde çok önemli bir rolü olan endotelyal hücrelerin anjiyogenez oluşturması üzerine etkilerinin araştırılması ve likopenin olası anti-anjiyogenik etkilerinin, etkisi bilinen apigenin ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla, likopen veya apigenin ile muamele edilmiş olan HUVEC endotelyal hücrelerde kapiller benzeri tübüler ağ oluşturma deneyi ile in vitro anjiyogenez, metil tetrazolyum boyası yardımıyla canlı hücre yüzdeleri, Boyden Chamber sistemi ile hücre migrasyon düzeyleri ve yara iyileşmesi deneyi kullanılarak yönsel hücre migrasyonu ölçülmüştür.Çalışmamızda, likopen ve apigeninin endotelyal hücrelerde doza bağlı olarak hücre proliferasyonunu ve deneyde kullanılan en etkin dozda hücre migrasyonunu kontrole göre baskıladığı görülmüştür. Likopen ve apigeninin doza bağlı olarak kapiller benzeri tüp uzunluklarını azalttığı ve tüp oluşumunu inhibe ettiği bulunmuştur.Bu çalışmada, kemoprevensiyon ajan olarak düşünülen likopenin endotelyal hücreler ve anjiyogenez üzerine de etkili olduğu gösterilmiştir. Bu yüzden, bu çalışma, likopen ve endotelyal hücreler ile ilişkili ileriki anjiyogenez deneylerine öncü bir çalışma olarak ışık tutabilecektir.Anahtar Kelimeler: Anjiyogenez, HUVEC, likopen, apigenin, hücre migrasyonu, tüp oluşumu, hücre proliferasyonu.

AnjiyogenezLikopen
Mehmet Şahin
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eritrosit G6PD enzimine ait temel laboratuvar yöntemleri normal değerleri ve bazı kinetik parametrelerin belirlenmesi

G. Fügen Esen
Akdeniz University
1986
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Soya fasulyesi ve kazein`in tavşan serum lipid düzeylerine etkileri

Abdulbaki Şahin
Akdeniz University
1987
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antalya il merkezinde G6PD yetmezliği prevalansı ve Antalya kökenli yetmezlikli bireylerde biyokimyasal görünüm

Murat Dolunay
Akdeniz University
1988
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel global serebral iskemi - reperfüzyon hasarında nitrik oksit oluşumu, lipid peroksidasyonu ve protein oksidasyonu: Glutamat salınım inhibisyonunun nötroprotektif etkisi

Mustafa Serteser
Akdeniz University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut ve kronik diyabetik rat dokularında ksantin oksidoredükaz ve antioksidan enzim profili

İkbal Özen
Akdeniz University
2000
00
Master'sOpen AccessTR

Topotecan'ın östrojen bağmlı meme hücre dizisi MCF-7 hücrelerinde antioksidan mekanizma ve enzimler üzerindeki etkilerinin araştırılması

ÖZET Meme kanseri dünyada kadınlarda en sık görülen ikinci kanserdir. Gelişmiş ülkelerde ise en sık izlenen kanser tipidir. Meme kanseri tedavisinde kullanılan umut verici ilaçlar arasında bir camptothecin türevi olan topotecan (9- (dimetil amino) metil-10-hidroksi camptothecin) da yer almaktadır. Topotecan'ın sitotoksik etkisini topoizomeraz 1 enzimi ve DNA arasındaki bağı stabilize ederek yaptığı bilinmektedir. Reaktif oksijen türleri hücresel metabolizmanın potansiyel olarak tehlikeli ürünleridir. Çoğu neoplastik ajan tümör hücrelerini apoptozis ile yok etmektedir. Birçok araştırmada sitotoksik ilaçlara maruz bırakılan hücrelerde oksidatif stres sonucunda hücresel değişimler bildirilmiştir. Bazı sitotoksik ajanlar yapısal olarak birbirlerine benzememelerine ve hücrede farklı hedefleri olmalarına rağmen reaktif oksijen türlerinin düzeylerini yükseltmektedirler. Ancak topotecan'ın henüz oksidatif strese yol açtığını gösteren bir çalışma yoktur. Bu çalışmanın amacı antikanser bir ilaç olan topotecan'ın MCF-7 hücre dizisinde antioksidan enzimler ve oksidatif stres üzerine etkisini araştırmaktır. Bu değişikliklerin bilinmesi topotecan'ın etki mekanizması için alternatif bir yol sunabilir. Bu amaçla topotecan'a 24 saat maruz bırakılmış MCF-7 hücrelerinde ve hiç ilaç uygulanmamış kontrollerde: (1) Antioksidan enzimlerden, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (KAT), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) düzeyleri; (2) Lipid peroksidasyonunun göstergesi olarak MDA düzeyleri; (3) Oksidatif protein hasarının göstergesi olarak karbonil düzeyleri; (4) Redükte glutatyon (GSH) düzeyleri ve (5) Sülfidril düzeyleri incelenmiştir. Topotecan'a maruz bırakılmış MCF-7 hücrelerinde kontrollere göre lipid peroksidasyonu ve protein oksidasyonu ile gösterilen oksidatif durum anlamlı olarak artarken (p<0.05) enzimatik olmayan antioksidanlar (GSH ve sülfidril düzeyleri) anlamlı olarak (p<0.05) azalmıştır. Süperoksit dismutaz düzeylerinde anlamlı olmayan (p>0.05), glutatyon peroksidaz ve katalaz düzeylerinde ise anlamlı (p<0.05) bir artış vardır. Bu sonuçlar, topotecan'a maruz kalan hücrelerde reaktif oksijen radikalleri oluştuğunu göstermektedir. Topotecan maruziyeti ile reaktif oksijen radikallerinin oluşumu topotecan'ın hücrelerdeki sitotoksik etki mekanizması için alternatif bir yol teşkil edebilir. iv

Müjgan Tunalı
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2003
00