
4,511
Archived Theses
12
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Osmanlı'da modern kolluk teşkilatının kurumsallaşması ve kolluk faaliyetleri (1826-1846)
Bir devlet organizasyonunun temel enstrümanlarından biri otoritesini toplumun geniş kesimleri üzerinde hissettirecek kolluk gücüdür. Fakat bu öneme rağmen bahse konu kolluk kurum ve uygulamaları tarihçilerin ilgisini çok az çekmiştir. Bu çalışma, konu hakkında hissedilen bir eksikliğin mümkün olduğunca giderilmesi amacıyla 1826-1846 yılları arasında İstanbul'da kolluk örgütlerinin kurumsal gelişmelerini kent asayişi üzerinden ele almaktadır. Konu hakkında az sayıda çalışmadan müteşekkil mevcut literatürde, Yeniçeri Ocağının kaldırılması ile 1845 yılında Polis ve 1846 yılında Zaptiye örgütlerinin kuruluşları arasında kestirme yoldan bir bağlantı kurulmaktadır. Fakat arada bulunan yaklaşık yirmi yıllık sürecin etrafından dolaşılmakta ya da basit bir yaklaşımla bu süreç görmezden gelinmektedir. Oysa çalışma sonucunda görüldüğü gibi söz konusu yirmi yıl, bilgi ve istatistik üzerinden şekillenen modern devlet aygıtları ve iktidar teknolojilerinin ortaya çıktığı bir dönemi ifade etmektedir. Tez çalışmasının temel odak noktası olan kolluk kurum ve uygulamaları ise bahse konu modern devlet aygıtları içerisinde oldukça hayati bir konum işgal etmektedir. Dönemin kısıtlı imkân ve kapasiteleri çerçevesinde kolluk hizmetleri konusunda girişilen kurumsal gelişmelerin ele alınan dönemde toplumsal düzeni nasıl etkilediği, güvenlik için duyulan endişe kaynaklarının nasıl dönüştüğü ve bu endişeler ile nasıl başa çıkıldığı gibi sorulara yanıt aranmıştır. Bu amaç çerçevesinde karşılaştırmalı bir perspektif sunabilmek ve 1826 yılı sonrası düzenlemeler hakkında anlamlı bir takım çıkarımlar yapabilmek adına ilk adımda geleneksel dönemde yürütülen kolluk ve asayiş uygulamaları değerlendirilmiştir. İkinci adımda ise 1826 düzenlemelerini müteakiben İstanbul kolluğunun iki temel aktörü olan Seraskerlik ve İhtisap Nezareti'nin uygulamalarına odaklanılmıştır. Üçüncü aşamada İhtisap Nezareti'nin görev ve sorumluluklarını Zaptiye kurumuna devir ve ilga süreci mercek altına alınmıştır. Çalışmada ağırlıklı olarak arşiv kaynakları ve dönemin kronikleri kullanılmış, bununla birlikte yabancı gözlemcilerin eserlerinden de istifade edilmiştir. Çalışma sonucunda İstanbul kolluğunun iki önemli paydaşı olan Seraskerlik ve İhtisap Nezareti'nin kolluk hizmetlerinin niteliği ve her iki kurumun ilişki ve işbirliğine dair tespit edilen çıkarımlar paylaşılmıştır. Ayrıca Zaptiye teşkilatının kuruluş girişimlerinin geri planında yer alan temel motivasyon kaynakları hakkında tespit edilen bulgular ileri sürülmüştür.
Osmanlı Devleti'nde şehitlik ve gazilik (1826-1918)
Bu çalışmada öncelikle şehitlik ve gazilik kavramlarının Osmanlı Devleti'ndeki tarihsel değişimi ve dönüşümüne değinilmekte daha sonra bu iki kavram çerçevesinde arşiv belgelerinden yararlanılarak Osmanlı Devleti'nin sosyal devlet olma çabalarına vurgu yapılmakta ve son olarak da Müslümanlar için büyük bir önem taşıyan bu kavramların devletin son dönemlerinde propaganda amacıyla kullanılmasına yoğunlaşılmaktadır. Ülkemizde kavram tarihi açısından pek çalışma bulunmaması bu çalışmayı yaparken belirli zorluklarla karşılaşmamıza neden olmuştur. Çalışma şehitlik ve gazilik kavramları özelinden, kelimelerin zaman içerisinde yaşanan tarihsel olaylar neticesinde anlam değişikliğe uğrayabileceğini veya var olan anlamının yanına yeni anlamlar da yüklenebileceğini göstermeyi hedeflemektir. Özellikle toplum üzerinde yoğun etkiye sahip kavramların aktif kullanımlarında zaman içerisinde değişiklik olmuştur. Şehitlik ve gazilik kavramları da bazı toplumlarda etkisi olan kitleleri aynı anda harekete geçirebilecek kelimeler arasındadır. Özellikle Fransız Devriminden sonra ortaya çıkan milliyetçilik akımıyla, artık ulus-devlet olmuş devletler milliyetçi bir anlayışla hareket ederken zorunlu olarak askere aldığı vatandaşları bu kavramlarla etkilemeyi hedeflemektedir. Böylece dini anlamlarla anılan kavramlar artık milliyetçide olmuştur. Savaşla ilişkili olan bu kavramlların hemen hemen her devirde aktif bir biçimde kullanıldığı görülmektedir. Toplumu derin bir şekilde etkileyen iki kavram hakkında daha önce böyle bir çalışma yapılmamıştır. Çalışmanın amacı literatürdeki bu eksikliği birazda olsa gidermeye çalışmaktır.
1844 (H.1259) tarihli Çerkeş Kazası Nüfus Defterinin transkripsiyon ve değerlendirmesi
Nüfus, sosyal ve ekonomik açıdan bir toplumun gelişmesine etki eden en büyük faktörlerden biridir. Bunun yanında bir devletin nüfusunun durumu ve özellikleri ile de ülkenin gelişmişlik düzeyi arasında sıkı bir bağ söz konusudur. Bu nedenle nüfusun özelliğini ve sayısını belirlemek için yapılan sayımlar tarih boyunca önemli bir veri kaynağı olmuştur. Son dönemlerde farklı bölgelere ait sayıları artan nüfus çalışmaları birçok alana ışık tutmaktadır. Yapılan ve yapılmaya devam eden bu çalışmalar Osmanlı Devleti'nin sosyolojik ve demografik yapısının bir bütün olarak ele alınmasına katkı sağlayacak bilgiler içermektedir. Çalışmanın konusunu oluşturan 1844 tarihli Çerkeş Kazası Nüfus Defteri, Çankırı Belediyesi bünyesinde bulunan Dr. Rıfkı Urga Araştırma Merkezi Arşivi'nden temin edilmiş ve dijitale aktarılan belgeler üzerinde transkripsiyonu yapılıp veriler hazırlanarak değerlendirme çalışması yapılmıştır. Defterdeki kayıtların incelenmesi neticesinde Çerkeş Kazası, mahalle ve köylerinde yaşayan şahısların fiziki özellikleri, özür durumları, lakapları, yaşları, doğumları, ölümleri, askerlik durumları ve meslekleri hakkında bilgiler sunulmaya ve çıkarımlarda bulunulmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Ehl-i İslam Nüfus Defteri, Demografi, Osmanlı Devleti, Çerkeş Kazası, Nüfus Sayımı
İkinci Meşrutiyet ve Mütareke döneminde Serbesti gazetesi (1908-1920)
II. Meşrutiyet'in ilanından sonra, 16 Kasım 1908 tarihinde yayına başlayan Serbesti gazetesi, döneminin en şiddetli muhalefetini yaparak ön plana çıkmıştır. Gazete, meşrutiyetin ilanından önceki 33 yılı bir esaret olarak değerlendirmiş, bu sebeple her fırsatta Sultan II. Abdülhamid ve istibdat olarak değerlendirdiği dönemini eleştirmiştir. Meşrutiyetin ilanından sonraki dönem için de bazen ülkeyi doğrudan yöneten, bazen de dolaylı olarak yönetime müdahale eden İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni hedef almıştır. Üstelik Cemiyet'e yönelttiği eleştiriler daha şiddetli ve daha keskin olmuştur. Gazetenin İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne yönelttiği eleştiriler, Cemiyet'in gazeteye gönderdiği tehdit mektuplarıyla karşılık bulmuşsa da Serbesti eleştiriden geri durmamıştır. Bu muhalefet, tarihe ilk basın şehidi olarak geçen Hasan Fehmi'nin öldürülmesine sebep olmuş, devamında ise 31 Mart Vakası'yla sonuçlanmıştır. Dolayısıyla 31 Mart Vakası'nda Serbesti'nin yayın politikası önemli bir kilometre taşı olmuştur. Serbesti gazetesi, Balkan Harbi sıralarında orduya ve askere ciddi anlamda destek vermiştir. Fakat Milli Mücadele döneminde aksi istikamette hareket ederek Kuvâ-yi Milliye, Mustafa Kemal Paşa ve onun yol arkadaşlarına olanca gücüyle saldırmış; bağımsızlık mücadelesinin karşısında durmuştur. Kürt milliyetçiliğinin en ateşli savunucularından olan gazete, Kürtlere yeni ve müstakil bir kimlik oluşturmada büyük çaba harcamış; aynı zamanda bağımsız bir Kürt devleti kurulması için çok çalışmıştır. Bunların yanında, Serbesti yayın hayatında kaldığı on bir yılı aşkın sürede, eğitim, adalet, hürriyet ve temel insan hakları gibi konuları işlemiş, ülkede meydana gelen kanunsuz eylemlere, yolsuzluklara sütunlarında çokça yer vermiştir. Bu çalışmanın amacı, Serbesti gazetesinin ilk çıktığı günden, son sayısına kadar geçirdiği aşamaları, düşünce dünyasındaki değişimleri ve neden bu derece şiddetli bir muhalefete ihtiyaç duyduğunu anlatmaktır. Bu kapsamda gazetenin elde edilen tüm sayıları dikkatli bir incelemeye tabi tutulmuş, bunun yanında dönemin diğer gazeteleri ve arşiv belgeleri de değerlendirilmiştir. Netice itibarıyla, Serbesti'nin muhalefet politikasının altında yatan temel faktörler ortaya çıkarılmış, tarihe damga vuran önemli olaylarda Serbesti'nin ne derece etkisinin olduğu anlatılmıştır.
Avignon Papalığı: 1305-1378
V. Clemens'in bir alternatif olarak küçük Avignon'u seçmesi, XI. Gregorius'a kadar, toplam yedi papanın Roma Kilisesi'ni buradan idare etmesinin yolunu açmıştır. Bu süreçte hüküm süren papalar Roma'ya uğramadan, Roma Kilisesi ve Batı Hıristiyanlık dünyasını Avignon'dan yönetmişlerdir. Hepsi hukuk eğitimi almış olan papalar, Roma Kilisesi'nin politikasını 14. yüzyılın gerçeklerine göre şekillendirmek için uğraş vermişlerdir. Ancak dönem kendi içerisinde pek çok sorunu bünyesinde barındırmaktadır. Bavyeralı Ludwig ile olan mücadeleler, İtalya meseleleri, Yüzyıl Savaşları, veba salgınları, Kilise'nin doktrinel meseleler haricinde ilgilenmek zorunda olduğu ciddi sorunlardan sadece bir kaçıdır. Papalığın İtalyan arenasından uzaklaşması, onun Avignon merkezli yeni dinamikler üzerine Kilise politikası inşa etmesini beraberinde getirmiştir. Birkaç örnek hariç Avignon papaları, Papalığın kalıcı olarak Roma'ya dönmesinin askeri operasyonlar ile mümkün olduğu sonucuna ulaştıklarından bölgeyi şekillendirmede bu politikayı takip etmişlerdir. Diğer Avrupa ulusları ile ilişkiler de birkaç gerilim anı haricinde dostane bir şekilde seyretmiştir. Roma'dan uzakta olmak beraberinde merkezileşme kaygılarını da getirmiştir. Merkezileşme ile özellikle XXII. Ioannes'in titiz gayretleri sonucunda var olan ofislere işlevsellik getirilmiştir. Papalık, Kilise ofisleri ve idari kadronun şekillenmesi adına Avignon papalarına çok şey borçludur. Ancak merkezileşme çabalarının en önemli ayağının etkin vergi ve fon toplama gerçeği olduğu önemli bir husustur. Bu durumda bir kurum olarak Papalık sarayının laiklerin saraylarıyla aynı görünüme kavuşması, halkın Kilise politikalarından soğumasına sebep olmuştur. Anahtar Kelimeler: Papalık, Avignon Papalığı, V. Clemens, Roma, Fransa.
Kafkas Cephesi'nde 16'ncı Kolordu Komutanlığı ve Mustafa Kemal Paşa
Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı coğrafyasının her köşesinde mücadeleler verilmiş, açılan cephelerde şiddetli muharebeler yapılmıştır. Çanakkale Cephesi ve Kafkas Cephesi, stratejik ve askerî açıdan çok önem verilen cepheler olmuştur. Çanakkale Muharebelerinin sona ermesi üzerine 16'ncı Kolordu Komutanlığı yeni verilecek görevlere hazırlanması maksadıyla Edirne'ye gönderilmiştir. Kafkas Cephesi'nde ise öncelikle 3'üncü Ordu Komutanlığı birlikleri görev almış, Rusların Erzurum, Van, Bitlis, Muş gibi yerleri işgal etmesi üzerine Başkomutanlık Vekâletince karargâhı Edirne'de olan 2'nci Ordu Komutanlığının bazı birlikleri ve Albay Mustafa Kemal Bey komutasında 16'ncı Kolordu Komutanlığının karargâhı bölgeye gönderilerek aynı isimle Kafkas Cephesi'nde yeniden teşkilatlandırılmasına karar verilmiştir. Zor şartlarda yapılan bir intikalden sonra Kafkas Cephesi'nde görev alan 16'ncı Kolordu, Bitlis ve Muş'u Rus işgalinden kurtarmış, Rusların geri çekilmesini sağlamış ve onların Irak Cephesi'nde İngiliz kuvvetleriyle birleşmesini engellemiştir. Bu çalışmada 16'ncı Kolordu Komutanlığının kuruluşundan itibaren lağv edilinceye kadar faaliyetleri, Mustafa Kemal Paşa'nın silah arkadaşlarıyla icra ettiği muharebeler, daha önceki cephelerdeki edindiği tecrübeler ışığında Kafkas Cephesi'ndeki uygulamaları, bölgedeki halkla kurduğu sıcak ilişkileri, gönüllü müfrezeler ve bu cephede edinilen tecrübelerin de İstiklal Harbi'ne yansıtılması konuları ele alınmıştır. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa'nın Edirne'de bulunduğu süreçteki faaliyetleri de incelenerek literatüre önemli katkı sağlanmıştır.
Osman Hamdi Bey'in hayatı ve faaliyetleri
Osman Hamdi Bey 30 Aralık 1842 yılında İstanbul Kuruçeşme'de doğmuş ressam, müzeci ve arkeologdur. Hamdi Bey iki kere evlilik yapmış ve bu evliliklerden dört kız, bir erkek çocuğu olmuştur. 1881 yılına kadar çeşitli kademelerde devlet memurluğu yaptıktan sonra Müze-i Hümayunun başına geçmiştir. Hamdi Bey 1881 yılında Müze-i Hümayuna müdür olarak atandığında Osmanlı arkeolojisini canlandırmış ve milli kazılara başlamıştır. Ardından günümüzün İstanbul Arkeoloji Müzeleri binalarını ve Sanayi-i Nefise Mektebinin kurulmasını sağlamıştır. Hamdi Bey'in ülkemizde sanatın gelişmesinde de büyük katkısı olmuştur. Yetiştirdiği öğrenciler genç Cumhuriyet'in kültür sanat ortamını şekillendirirken yaptığı tabloları dünyanın en büyük sanat galerilerinde büyük beğeni toplamıştır. Hayatını Osmanlı müzesine ve sanata adayan Hamdi Bey 24 Şubat 1910 günü Kuruçeşme'deki yalısında hayata gözlerini yummuştur.
Çankırı Müzesi'nde bulunan bir grup cam eser
MÖ 3. binden itibaren keşfedilen ve günümüzde de kullanımını sürdüren cam, doğada katı halde bulunurken insanoğlu tarafından işlenerek şekil verilmiş ve günlük yaşamda kullanılmıştır. Çankırı Müzesi'nde bulunan bir grup cam eser konulu çalışmanın amacı zengin bir koleksiyona sahip eserlerin bilim dünyasına tanıtılarak gerekli ilgiyi görmesini sağlamaktır. Bu çalışmada, öncelikle Çankırı ili, tarihi ve coğrafyası hakkında bilgi verilerek Çankırı Müzesi anlatılmış, sonrasında ise, camın tanımı, üretim ve bezeme teknikleri, cam yapımında kullanılan aletler, cam fırınları ve camın tarihi gelişimi konusunda genel bilgiler verilmiştir. Çankırı Müzesine kazı, bağış, satın alma ve müsadere yoluyla kazandırılmış 512 adet cam eser bulunmaktadır. Genellikle, üfleme ve kalıplama yöntemleri ile üretilen eserler, içlerine çeşitli sıvalar koyarak onları muhafaza etmek ve mezarlarda ölü hediyesi olarak kullanılmıştır. Sağlam olmaları mezar buluntusu olabileceklerini düşündürmüştür. Alabastron, unguentarium, şişe, sürahi, bardak, kase, gibi kapların yanı sıra yüzük ve bilezik gibi süs eşyaları da çalışma kapsamına alınarak 36 adet eser üzerinde değerlendirme yapılmıştır. Aynı formdaki eserlerden bir adedi değerlendirilmiş, literatürde bilinen benzer formlara göre titizlikle tarihlendirilmiştir
Yerel basına göre Demokrat Parti dönemi'nde Karabük
1950-1960 yılları arası yerel basın üzerinden Demokrat Parti Dönemi'nde Karabük'ü anlatan bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma da söz konusu eksikliği gidermeyi amaçlamıştır. 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra nicelik olarak artan Karabük basın hayatı, 27 Mayıs darbesine kadar büyük çoğunlukla DP'ye destek olmuştur. Bu nedenle iktidar tarafından gazete kapatılma hadisesi yaşanmamıştır. Fakat Karabük basınında muhalif cephenin temsilcileri olarak CHP'yi destekleyen Ata Yolu ve CMP tarafından yer alan Müstakil gazetesi bulunurken, özellikle Müstakil gazetesinin kâğıt bulamama sorunuyla karşılaşması önemli bir detay olarak göze çarpmaktadır. Karabük Postası ise bu yayın organlarına göre belirli bir siyasi partiyi temsil etmemekteydi. Diğer bahsedilmesi gereken hususta tam manasıyla muhalif olarak adlandırılamayacak olsa da özellikle Karabük DP yapılanması içerisindeki muhalif grubu temsil etmesiyle ifade edilebilecek olan Yeni Karabük gazetesidir. Demokrat Parti her ne kadar 1957 yılından itibaren genel manada bir zayıflama göstermişse de Karabük'teki yansımasına bakarsak çok da öyle olmadığını söyleyebiliriz.
İlk kadın milletvekillerinden Hatı Çırpan'ın hayatı ve siyasi faaliyetleri
Hayatın her alanında yer alan, toplumu var eden Türk kadını siyasi arenada geçmişten günümüze birçok hakkı elde etmiştir. Türk kadını 1935 yılında ilk defa milletvekili seçmiş ve seçilme hakkını kullanmıştır. Kadınların siyasi temsili bu aşamaya kadar çok merhalelerden geçmiştir. Cumhuriyetin kazanımlarının temeli, Osmanlı'nın son döneminde atılmıştır. Sırasıyla belediye başkanı ve muhtar olan Türk kadını nihayet 17 kadın milletvekili ile 1935 seçimleri sonucunda TBMM'de yer almıştır. Köylü kadınını temsil eden ve yaşadığı yerin vekili olan Satı Kadın'da Ankara milletvekili olarak yasama görevine getirilmiştir. Babası muhtar, eşi kurtuluş savaşı gazisi olan 6 çocuklu Satı Kadın önce Kazan Köyü Muhtarlığı yapmış ve sonrasında vekil olmuştur. Meclise giren diğer kadın milletvekilleri ile birlikte komisyonlarda görev yapmış, yasama faaliyetlerinde çalışmıştır. Okuma yazmayı sonradan öğrenen Satı Kadın meclis tutanaklarında Hatı Çırpan ismi ile yer almaktadır. İsmini bizzat Atatürk değiştirmiştir. Milletvekilliği süresince içinden geldiği köylü milletini temsil eden Hatı Çırpan, mecliste ziraat komisyonunda görev yapmıştır. Tek dönem milletvekilliği yapan Hatı Çırpan görevi bitince köyüne dönmüştür. Siyasi hayatta yaşadığı olaylar Atatürk dönemi Türkiye'si hakkında bilgi vermektedir. TBMM çatısı altında yer alan ilk kadın milletvekilleri Atatürk önderliğinde elde ettikleri siyasi temsil hakkı ile ülke yönetiminde söz sahibi olmuşlardır.
Abbasi Döneminde hükümet sistemi ve halifelik
H. birinci yüzyılın sonu MS 8. yüzyılın başlarında, Emevi devletini ortadan kaldırmayı ve halifeliği teslim etmeyi amaçlayan bir Abbasi siyasi çağrısına tanık oldu. H.132/M.750'de başlayan ve beş yüzyıldan fazla süren Abbasi Devleti kurulmuştur. Arap İslam hilafetinin en uzun dönemi olan h.656/m.1258'de Moğollar onu ortadan kaldırmışlardır. Hz. Peygamberin amcası El-Abbas bin Abdul-Muttalib'e nisbeten Abbasi Halifeliği olarak adlandırıldı. Abbasi vaizlerinin çabaları, Emevi Halifeliğinin yıkılmasındaki ana etkenlerden biriydi. Abbasi devletinin bu şekilde kurulduğu, İslam tarihi boyunca bir devrim olarak kabul edilir. Horasan bu hareketin merkezi olmuştur. Bu halifelik, egemenliği altındaki geniş alanlar ve halkların çeşitliliği ile karakterize edilmiştir. Öte yandan Farslar ve Türklerden, Arap olmayanların, önemli mevkilere girmeleri ve halifelere yakınlıkları ile de ayırt edilmiştir. İlk halifeler İslam halifeliğinin başkentinin yerini de değiştirmiştir. Ve Halife Mansur, Abbasi Halifeliğinin başkenti ve o dönemde kültür, şehir ve bilim merkezi olan Bağdat şehrini inşa etmiştir. Abbasi Halifeliği, ilk halifelerinin gücü ile ayırt edildi ve ilk Abbasi dönemi, en güçlü dönemlerden biri olarak kabul edilir ve altın çağ olarak kabul edilir. Daha sonra Abbasi Hilafetinde yavaş yavaş zayıflamaya başlamış ve birçok siyasi, dini ve ayrılıkçı hareket ortaya çıkmıştır. Birçok krallık da bağımsızlığa girmiş ve farklı bölgelerde Abbasi Halifeliği'nin gövdesinden yavaş yavaş ayrılan birçok küçük devletler kurulmuştur. Abbasi hilafetinin devirleri boyunca en önemli özelliği, kültürel, ilmî ve dinî pek çok yönün, fikri başarıların ortaya çıkması ve başarıları ile Abbasi devrini ve sonraki devirlere ışık tutan birçok âlimin ortaya çıkmasıdır.
Sicill-i ahvâl kayıtlarına göre Taşköprülü memurlar
Osmanlı bürokrasisinde gerek II. Mahmud döneminde gerekse de Tanzimat döneminde önemli değişim ve gelişimler meydana gelmiştir. Bürokraside meydana gelen bu değişikliklerin bir sonucu olarak devletin memur sayısında artış olmuştur. Memur sayısının artması ise denetimde birtakım zorlukların yaşanmasına yol açmıştır. Bu durumun ortadan kaldırılması için öncelikle II. Abdülhamid döneminde Sicill-i Ahvâl Komisyonu kurulmuş ve bu komisyon bünyesinde Sicill-i Ahvâl Defterleri tutulmaya başlanmıştır. Sicill-i Ahvâl Defterleri aracılığıyla memurların isimlerini, lakaplarını, babalarının isimlerini ve mesleklerini, hangi sülaleye mensup olduklarını, eğitimlerini, bildikleri yabancı dilleri, memuriyete başlama tarihlerini, bulundukları görevleri, maaş miktarlarını, aldıkları madalyaları veya cezaları öğrenebilmek mümkündür. Bu çalışmada Osmanlı bürokrasisinde görev almış olan Taşköprülü memurlar tanıtılmaya çalışılmıştır. Anahtar kelimeler: Osmanlı Devleti, Bürokrasi, Sicill-i Ahvâl, Tercüme-i Hâl, Taşköprü.
İslam medenı̇yetı̇nı̇n ortaya çıkışı, gelı̇şı̇mı̇ ve dı̇ğer medenı̇yetlerden farkları çağlar boyunca (El-Raşı̇dı̇, Emevı̇ler ve Abbası̇ler H. 590 yılına kadar)
Arap-İslam medeniyetinin incelenmesi, hem önceki hem de sonraki tüm diğer medeniyetler üzerindeki gelişimini ve hayatın çeşitli yönlerindeki ustalığını gölgede bırakan bir milletin tarihini içerdiğinden, en önde gelen ve geniş kapsamlı konulardan biridir. Bunun birinci nedeni, sağlam temellerini ve kurallarını Allah'ın Kutsal Kitabı'ndan ve O'nun Resûlü'nün biyografisinden almasıdır. Bu, önceki medeniyetlerden benimsediği bazı temellere ek olarak, hakiki İslam dinine uygun olanı alarak. Ve İslam medeniyetinde yazı her konuda olduğu gibi bazı problemlerde olmalıdır. Medeniyet ve en önemli dayanakları nelerdir? İkinci eksen, İslam medeniyetinin gelişimi etrafında döner, peki İslam medeniyetinin refah zirvesine ulaşana kadar geçirdiği aşamalar nelerdir, üçüncü eksen ise İslam medeniyetinin diğer Arap ve diğer medeniyetlerden farkı ile temsil edildi. -Arap, peki İslam medeniyeti ile diğer medeniyetler arasındaki fark noktalarının özü nedirVe İslam medeniyetinde yazı her konuda olduğu gibi bazı problemlerde olmalıdır. Medeniyet ve en önemli dayanakları nelerdir. İkinci eksen, İslam medeniyetinin gelişimi etrafında döner, peki İslam medeniyetinin refah zirvesine ulaşana kadar geçirdiği aşamalar nelerdir, üçüncü eksen ise İslam medeniyetinin diğer Arap ve diğer medeniyetlerden farkı ile temsil edildi. -Arap, peki İslam medeniyeti ile diğer medeniyetler arasındaki fark noktalarının özü nedir. Bu çalışma, İslam medeniyetinin ortaya çıkışının temellerini, şartlarını, özelliklerini, özelliklerini ve siyasi, idari, fikri ve kentsel açıdan gelişimini bilmeyi amaçlamaktadır. Şunu belirtmekte fayda var ki, İslam medeniyeti konusunda İslam sistemleri kitapları da dahil olmak üzere yazılmış bazı çalışmalar vardır ve bunların üniversite edebiyat, tez ve edebiyat çalışmaları da dahil olmak üzere kaynak ve referanslar listesinde oluşturduğumuz pek çok çalışma vardır. Araştırmacı Marwan bin Şuş'un Selçuklular dönemindeki ilmî hareketler ve İslam Doğusu üzerindeki etkileri üzerine yazdığı yüksek lisans tezinden bahsettiğimiz araştırma, Selçuklu dönemindeki ilmî hareketi diğer devirlerden bağımsız olarak sadece ele almıştır. Bu çağda bilimsel hareketin gelişimi için temel ve araştırmacı Ammar Abdel Rahman tarafından Şam'daki İslam mimarisi; Diğer İslam şehirlerinden değil, Şam'daki kentsel manzaralardan memnun olan.
Peygamber'e (S.A.V.) göre savaş etiği
Bu araştırma, Resûlullah'ın fetihlerinde izlediği insani boyutları ele almaktadır. Ahlakı ve savaşın anlamını dil ve ifadelerle tanımladım, ardından Müslümanlar arasındaki savaşların nedenlerinden bahsettim ve bunları diğer ülkelerdeki savaşların nedenleriyle karşılaştırdım ve bu savaşlardan bazıları üzerinde durdum. Daha sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in fetihlerine damgasını vuran bu beşeri boyutların tecellilerini inceledim ve düşman esirlerle -Allah onu korusun ve bağışlasın- münasebetlerine odaklandım. Yaralılar ve onların cesetleri. Sonra düşmanının kadınları ve çocukları ile Müslümanlara karşı yaptığı savaşlara katılmayan sivillerle ilişkisinin boyutunu inceledim. Daha sonra araştırmamın bir bölümünü, Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun, Resûl'ün savaş meydanındaki ashabıyla etkileşiminde insani boyutlardan bahsetmeye ayırdım, çünkü o onlara merhamet etti ve onlardan uzak durdu. Bu, Cenab-ı Hakk'ın kendisine emanet ettiği İslam dininin yayılmasının önünü açsa da, onun sürekli savaştan kaçınma çabasından ve savaşa karşı koymaktaki isteksizliğinden ortaya çıkmıştır. Düşmanın politikası, savaşın ateşiyle savaşmayı kabul etmeye başlamadan önce onları uyarmak ve ondan yüz çevirmek ve - muharebe başladıktan sonra - düşman isterse, kararlı bir şekilde onu bitirmeye çalışmaktır. yoldaşlara ihanet etmemeye vurgu. Ve düşmanın cesetlerini parçalamak ve toplu cezalandırma yöntemini kullanmamak. Sonunda, savaşın sona ermesinden sonra askeri politikasına, sonun büyük bir zafer mi yoksa acı bir kayıp mı olduğuna ışık tuttu. Allah Resulü'nün (s.a.v.) güç kullanmadığını, doğru yol kapanıncaya kadar savaşa girmediğini ve sadece orduyu zayıflatmak için savaşmak istediğini okuyucuya anlatmaktır. Anahtar Kelimeler: Ahlak, insan boyutları, savaş, mahkumlar, yaralılar
Osmanlı-Venedik ilişkileri ve Venedik devlet arşivi "Carte Turche" Defterleri Kataloğu (1702-1720)
Giriş bölümünde XVIII. yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı Devleti'nin genel durumundan bahsedilmiş, ardından ikinci başlıkta Venedik Cumhuriyeti ile ilişkileri üzerine değerlendirme yapılmıştır. Üçüncü başlık altında kataloğu oluşturulan belgelerin numaralandırılması uygulanan yöntem hakkında bilgi verilmiş, belgelerin değerlendirmesi yapılmıştır. Son bölümde ise zikrolunan defterlerdeki belgelerin özetleri yer almaktadır. Osmanlı-Venedik ilişkisinde Akdeniz ticaretinin önemi, korsanlık ve Garp Ocaklarının iki devlet arasındaki durumu ve diplomatik ilişkide yerine dair çalışmalar yürüten araştırmacılar için hem arşiv belgelerinin içeriği konusunda yardımcı olacak hem de yeni bir perspektif kazandıracaktır.
Bozkır kültür çevresinde yabancı dinlerin varlığı ve etkisi (Başlangıçtan Uygur dönemi sonuna kadar)
Genel olarak kabul edildiği üzere Türkler bugün Orta Asya diye tarif edilen tarihi coğrafyada tarih sahnesine çıkmıştır. Çeşitli coğrafi ve iklimsel farklılıklara sahip olmakla birlikte, büyük ölçüde Bozkır arazisini de barındıran bu coğrafya Türk kültürünün hayat bulduğu bir alan bulmuştur. Gerek iktisadi gerekse siyasi ve sosyal hayatın şekillendiği bu alanlarda, dini hayatın da kendine has birtakım özelliklere sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte Bozkır topluluklarının kendi coğrafyaları dışında hayat bulmuş ve gelişmiş yabancı dinlerle de temas kurdukları anlaşılmaktadır. Bozkır halklarının, yabancı dinlerle temas kurmasının en önemli araçlarından biri, esasen ticari bir değer olan İpek yolu olmuştur. İpek Yolu üzerinde hâkimiyeti kurma isteği yanında, bu ticari yolların etkili unsurları olan Soğdlarla ilişkiler de Türklerin, bilmedikleri kültür ve dinlerle tanışmalarına neden olmuştur. Bozkır kültüründe varlık gösteren toplulukların yaşamlarında, dini hayat unsurları ile iç içe olduğu ve bu dinlerin sadece inanç boyutuyla değil; ticari, ekonomik ve siyasi etkilerinin de olduğu görülmüştür. İpek yolu vasıtasıyla taşınan kültür ve din, bozkır topluluklarına yeni unsurlar öğretmiştir. Bozkır halklarının yabancı dinlerle temas kurmasını sağlayan unsurlardan bir diğeri de siyasi, askeri ve iktisadi gerekçelerdir. Gök-Türk ve Uygur Hakanlığı döneminde bazı Hakanların bu gibi gerekçelerle Budizm ve Manihaizm gibi yabancı dinlerle temas kurdukları ve bu dinlere belli ölçüde eğilim gösterdikleri bilinmektedir. Yine de Bozkır coğrafyasında yaşayan Eski Türkler, her ne kadar yabancı dinlerle temasta bulunmuşsa da kendi öz inançlarından vazgeçmemişlerdir. O yabancı dinleri de kendi inançlarıyla birleştirmişlerdir.
Ed-Dahhâk b. Kays eş-Şeybânî ve Emevî Devletinin zayıflamasındaki rolü
Bu tez, genel olarak İslam devleti tarihinin ilk dönemindeki haricî isyanlarını ve özelde Emevî döneminin sonunda meydana gelen haricî isyanlarından birini konu edinen bir araştırmadır. Özelde konu edilen isyan, Emevî döneminin sonunda ve son Emevî halifesi halife Muhammed bin Mervan el-Cadi döneminde ortaya çıkan Dahhâk bin Kays eş-Şeybânî isyanıdır. Çalışma, üç ana bölüm ve sonuçtan oluşmaktadır. Birinci bölümde Emevî Devleti ve Hilafet, ikinci bölümde Emevî Devletinin kurucusu Muaviye b. Ebu Süfyan, Emevî Devletinin kuruluşu ve siyaseti, Emevî Devletinin son dönemlerinde ortaya çıkan karışıklık ve isyanlar, üçüncü bölümde ise Emevîler döneminde Haricîler ve Dahhâk b. Kays eş-Şeybanî isyanı ele alınmıştır. Daha sonra da çalışmadan elde edilen netice, tavsiye ve bilimsel bulguların ortaya konduğu bir sonuç bölümü ile çalışma sonlandırılmıştır.
Alman araştırmacı Gregor von Helmersen'e göre 19. yüzyılda Türkistan Hanlıkları (Tercüme-tahlil)
Hive, Buhara, Hokand ve Cungar Hanlıkları 16-19. yüzyıllarda Türkistan tarihinde önemli bir iz bırakmış devletler idi. Türkistan'ın siyasi tarihine yön verdiler, ekonomik alanda düzenlerini oluşturdular. Onlar da Türkistan tarihindeki birçok devlet gibi doğdular, büyüdüler ve yıkıldılar. En nihayetinde Türkistan tarihinde yerlerini büyük önemle edindiler. Yapmış olduğumuz bu tez çalışmasında, Türkistan coğrafyasında yaşamış olan ve yaşamaya da devam eden Türk halkları ve diğer etnik toplulukların 19. yüzyıldaki yaşam şekilleri, gelenekleri, ticari hayatı, şehirlerinin mimarisi gibi birçok ögesine Alman asıllı araştırmacı Gregor von Helmersen'in Türkistan hakkında çeşitli kaynaklardan ve dönemin Orenburg Sınır Komisyonu Başkanı Grigoriy Fedoroviç Gens'in topladığı materyallerden yararlanmak suretiyle hazırladığı eser perspektifinden ışık tutmayı amaçladık. Bu çalışmada büyük ölçüde onların uzun süreli araştırmaları sonucunda yazılı hâle getirdikleri eserlerinden faydalanılmıştır. Birincil kaynak olarak kullanılan eserler dışında kıyaslama yapabilmek ve değerlendirebilmek için günümüz literatürüne kazandırılmış mevcut çalışmalardan da faydalanılmıştır.
Abbasî Devletinin son dönemlerinde vezirlik kurumu (H. 512-656)
Bu çalışma, Abbasî Devletinin Son Dönemlerinde Vezirlik Kurumu (H. 512-656)'nu ele almıştır. Selçuklular döneminde vezirlik oldukça zayıflamıştır. Aslında vezirlik makamının durumunun Halifeye bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Halifenin otoritesi güçlendiğinde vezirlik makamı da güçlenmiştir. Bu çalışmada vezirin yönetimdeki rolünü ortaya koyduk. Önsözde de değindiğimiz gibi konuyu dört bölümde ele aldık. Bu çalışma, Abbasî Devletinde vezirlik makamının, H. 512 yılından sonra halifelerin yapmış olduğu idari, askeri ve iktisadi ıslahatlar sayesinde oldukça iyi ve güçlü olduğunu ortaya koymuştur. Aynı şekilde H. 575 yılından sonra hilafetin bağımsızlığını sağlamasıyla birlikte ıslahatlar yapması ve eski gücünü eline almasıyla vezirlik makamının da canlandığını, eski gücünü elde ettiğini de ortaya koymuştur. Çalışma, olayları daha kapsamlı ele almak ve olaylar arasındaki bağlantıyı kurabilmek için vezirlerin, halifeler, devlet adamları, düşmanlar ile olan ilişkilerini detaylıca ele alarak vezirlerin hayatları hakkında oldukça detaylı bilgileri ihtiva etmiştir.
Muînüddin Süleyman Pervâne: Hayatı ve siyaseti
II. Gıyaseddin Keyhüsrev, 1237 senesinde tahta oturmuştur. Sonraki süreçte etkileri de büyük olacak olan "Babai İsyanı" ortaya çıkmıştır. Böylece Moğol ordusu Anadolu'ya yönelmiş ve neticede "Kösedağ Savaşı" yaşanmış, Selçuklu Devleti savaşı kaybetmiştir. Neticede ilk Moğol tabiiyeti yaşanmıştır. 1246'da II. İzzeddin Keykavus,'un yönetimi ilan edilmiş, ancak bu yönetim uzun sürmemiştir. Sultan Rükneddin Kılıç Arslan'ın yönetime tek başına sahip olmak istemesi İzzeddin Keykavus ile mücadele içine girmesine sebep olmuştur. Fakat sonuçta "Üç Kardeş" dönemi 1249-1254 başlatmıştır. II. Alaaddin Keykubad'ın ölümüyle üç kardeş dönemi sonlanmış, böylece süreç "İki Kardeş" (1257-1262) dönemiyle devam etmiştir. Pervâne Muînüddin 'in yönetime tek başına sahip olma isteğiyle yaptıkları iki kardeş döneminin de kapanmasına sebep olmuştur. Böylece Pervâne Devri olarak da adlandırılan süreç başlamıştır. Sultan IV. Rükneddin Kılıç Arslan, 1262 senesinde tek başına tahta oturmuş, ancak 1266 senesinde ölmüştür. Sultan III. Gıyaseddin Keyhüsrev'in tahta çıkmasıyla Pervâne Muînüddin, Türkiye Selçuklu Devleti'nde neredeyse tam bir bağımsızlık yaşamıştır. Vezir Fahreddin Ali gibi kendisine tehdit oluşturabilecek kimseleri bertaraf etmeyi amaçlamıştır. Moğolların kendisine olan güvenlerinin sarsılmasıyla Sultan Baybars ile ittifak oluşturmak için iletişime geçmiş ancak daha sonra bu durumdan vazgeçmiştir. Bu sırada Hatıroğlu Hareketi patlak vermiş ve Anadolu büyük bir dönüm noktasının eşiğine gelmiştir. Hatıroğlu İsyanının güç bela bastırılmasıyla Anadolu'da huzur sağlanmışken Sultan Baybars, Anadolu'ya gelmiş ve Kayseri'yi fethetmiştir. Bu durumun haberini alan Abaka Han, Anadolu'ya gelerek Kayseri ve Erzurum'u yağmalamış, Pervâne Muînüddin'i ise idam ettirmiştir.
İslamiyet öncesi Hicaz bölgesinde ticari hayat ve İslamiyet'in ticarete katkıları
Taif ile Medine'nin, Mekke ile arasında oluşan bağı ticaret kuruyordu. Bunun başlıca sebebi ise bu iki şehrin tarım, hayvancılık gibi alanlarda gelişmiş olması ve Kureyşlilerin bu ürünleri hem ihtiyaçları için satın alarak hem de ticaret kervanlarına katarak pazarlaması olmuştur. Hususi olarak kurak bir bölge olması sebebiyle üretimin imkânsız kılındığı Mekke'de dışa bağımlı bir ekonomi anlayışının olması beraberinde birçok ticari ilişkilerin kurulması yoluna götürmüştür. Bu durumu İlâf ile açıklamamız mümkündür. Nitekim Mekke' nin bulunduğu coğrafi konumunun yanı sıra içerisinde kutsal mabedin bulunması ticari açıdan gelişme kazanmasında önemli bir yere sahiptir. Hicretten sonra Hz. Muhammed'in Medine'de ortaya koyduğu faaliyetlerinden birisi de ekonomik yönlü olmuştur. Zira içerisinde farklı etnik kimliklerin oluşturduğu ve Yahudilerin ekonomik tahakkümü altında tutulduğu böyle bir toplumun ayakta kalabilmesi için bütün kesimin bağımsız olduğu ve maddi-manevi olarak birbirlerine destek çıktığı yeni bir yapılanmayı gerekli kılıyordu. Yapılan Medine Sözleşmesi ve muâhat uygulaması bu amaca yöneliktir. Bu dönemde müşrikler karşısında Medine ticaret güzergâhı üzerinde var olma gayretinde bulunan İslam birliği, bir tehdit unsuru olarak devam eden Taif ve Mekke ittifakını alt edebilmenin, onların ticaret yollarını kesmekten geçtiğinin farkındaydı. Buna yönelik yapılan gazve ve seriyyeler amacına ulaşmış, müşriklerin kuzeye olan ticaretleri, Müslümanların yollara hâkim olmasıyla sekteye uğramış ve en nihayetinde anlaşma masasına oturmayı kabul etmişlerdi. Mekke'nin fethi sonrası kurulan İslam devleti, ticarette birliği sağlamak adına tek çatı altında hareket etmiş ve ticaretteki büyüme her geçen gün artış göstermiştir.
Balkan Savaşları dönemindeki çocukluk algısı
Balkan Savaşları Dönemindeki Çocukluk Algısı isimli tezde, olağanüstü bir dönem olan savaş yıllarındaki çocukluk algısının siyasi, toplumsal ve sosyal açıdan nasıl işlendiği ve geçirdiği dönüşüm ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Çalışma neticesinde olağan dönem çocukluk algısı ile savaş dönemi çocukluk algısı arasında belirgin farklar olduğu ortaya konulmuştur. Savaş dönemi çocuk algısı siyasi politikalardan etkilenerek çocukların militarize edilmesine neden olmuştur. Yine savaş dönemi çocuklarının ebeveynlerinin sorumluluklarını yoğun bir şekilde üstlendikleri ve çocukluk ile yetişkinlik arasındaki sınırların yumuşadığı görülmüştür. Savaşın sosyal hayattaki etkileri de çocukların hayat akışını olumsuz yönde etkilemiştir ve savaş çocukların eğitimlerine, oyunlarına, hikâyelerine kadar sirayet etmiştir. Çalışma boyunca farklı enstrümanlarla çocukların hayatına dâhil olan savaşın etkileri örneklerle açıklanılmaya çalışılmıştır. Çocuklarının deneyimlerini resmi belgelerle yansıtmak mümkün olmadığı içinse ana kaynak olarak çocukların deneyimlerini daha kapsamlı bir şekilde yansıtabilecek olan hatıralar, biyografiler ve dönemin şartlarından etkilenerek kurgulanan edebi eserler seçilmiştir. Ayrıca çalışmada, çocukluk algısını yansıtan farklı dinamikleri bir arada incelendiği için kaynak kullanımında da disiplinler arası yönteme başvurulmuştur. Tezin ilk bölümünde yönetimlerin çocukluk algısına olan etkisinin anlaşılması adına Avrupa'daki, II. Abdülhamid dönemindeki ve II. Meşrutiyet dönemindeki çocukluk algısı açıklanmıştır. İkinci bölümde, dönem politikalarının ve sosyal yaşantının biyografi ve anılara nasıl yansıdığı üçüncü bölümde ise edebî kurgulara nasıl yansıdığı örneklerle incelenmiştir. Neticede görülmüştür ki dönem politikaları ve hâkim çocukluk algısı hem ben-anlatılarında hem de kurgu metinlerde yer almaktadır. Bu sayede hem çocukluk tarihinin hem de farklı kaynakların bir arada kullanılmasına dikkat çekilmiş ve alanda araştırılabilecek konulara örnek teşkil edilmeye çalışılmıştır.
Dobruca meselesi (1913-1918)
Bu tezde, Sarı Saltuk'un göç etmesinden beri Dobruca'da yaşayan ve bu bölgede varlığını sürdüren Müslüman toplumun, 1913 – 1918 yılları arasında karşılaştığı anlaşmazlıklar, göç, emlak, mezalim gibi yaşadığı sosyal ve kültürel konular ile beraberbasına yansıyan haberlerle de Romanya ve Bulgaristan arasında kalan Dobruca topraklarında yaşanan hakimiyet mücadelelerine ve Dobruca Meselesi'ne dair gerçekleşen mücadelelere ilişkin durumlar incelenmektedir. Bu anlaşmazlıkların büyük bir kısmı Dobruca'dan Türkiye'ye göçlerle sonuçlanır iken anlaşmazlıkların belli bir kısmı çözümlenememiştir. Tezin amacı, 1913 – 1918 yılları arasında Dobruca bölgesinde yaşanan sorunların belgeler yoluyla ortaya konulması ve bölgede gerçekleşen göçler, kaybolma vakaları, yapılan zulümler, mülk ve tapu sorunlarını ile devletlerarasında Dobruca'nın paylaşılamama durumlarının açıklanması amaçlanmıştır. Bu süreçte ele alınan ve tezi kapsayan sürece dair nesnel ve öznel tüm noktalar özellikle Osmanlı Arşivi belgeleri ışığında, tetkik eserlerle de desteklenerek anlatılmaya çalışılmıştır. Sonuç olarak da Dobruca Bölgesi'nin hararetli yapısının belgelere yansımasıyla devamlı olarak sosyal ve siyasi anlamda dinamik bir yapıda olduğu anlaşılmaktadır. Sonuç olarak geçmişten itibaren farklı devletlerin sınırlarına ait olan bu topraklarda, farklı etnik ve dini kitlelerin yaşamasıyla ortaya çıkan problemler ele alınıp dönemin havası yansıtılmak istenmiştir.
Dobruca meselesi (1878-1913)
Dobruca, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası imzalanan Berlin Antlaşması sonucu Romanya ve Bulgaristan arasında paylaştırılmıştır. Bu paylaşımın bölgede meydana getirdiği şartları incelemek için Dobruca bölgesinin öncelikle stratejik konumu ve etnik yapısına ve bölgede varlık göstermiş medeniyetlere ve Osmanlı Devleti'nin himayesi altında olduğu süreçte bölgeye dair yapılmış faaliyetlere değinilmiştir. Ayrıca Berlin Antlaşması ile Osmanlı himayesinden kopuş sürecinde Romanya ve Bulgaristan'ın bölgedeki halka karşı tutumlarına da bakılmıştır. Bu çizgide Dobruca meselesini ele alırken ilk olarak bulunduğu coğrafyaya ve coğrafyasının bölgeye sağladığı avantaj ve dezavantajlarına değinmek gereklidir. İkinci olarak bakacağımız husus bölgede varlığını sürdüren medeniyetler ve Osmanlı Devleti hâkimiyeti altına giriş süreci ve sonrasında olan gelişmeler olacaktır. Değineceğimiz bir diğer husus Osmanlı topraklarından ayrılış sürecinde etkili olan unsurlar ve Dobruca bölgesinin paylaşımı sonucunda Romanya ve Bulgaristan'ın bu bölgede yaşayan halka karşı tutumu, emlak meseleleri ve Osmanlı topraklarına yapılan göç hususlarıdır.
Vasvar Antlaşması'ndan Tanzimat Dönemine Osmanlı Elçileri (1664-1839)
Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren yabancı devletlerle barış, tebrik, ittifak ve ticaret amaçlarıyla münasebetlerini sürdürmüştür. 1454 yılından itibaren kendi topraklarında yabancı elçi bulundurmaya izin vermişse de kendisi bu uygulamaya 1793 yılında başlamıştır. 1793'te III.Selim döneminde tesis edilen daimî elçilikler istediği faydayı sağlayamayarak uzun süreli olmamıştır. Ancak ikinci defa 1832'de daimî elçiliklerin yeniden tesisi gerçekleşmiştir. Bu çalışma 1664-1839 yılları arasında Osmanlı Devleti'nin yabancı ülkelere gönderdiği elçileri, bu elçilerin gidiş nedenleri, sefaret sürecinde yaşadıklarını, gözlemlerini ve bu sefaretle ilgili yazdıkları eserleri konu almaktadır.
Oryantalistlerin gözünden İslam fetihleri gerçekleri sunma ve olayları analiz etme çalışması
Bu çalışma oryantalizmin tarihini, amaçlarını ve ürettiği literatürü açıklamaktadır. Bu kapsamda oryantalistlerin İslam fetihleri hakkındaki görüşleri ve sömürgecilik faaliyetleri ile ilişkileri kendi eserlerinden faydalanarak ele alınmıştır. Öncelikle İslam fetihlerinin amaçları ve toplumsal etkileri ile ilgili oryantalistlerin görüşlerine yer verilmiştir. Ardından oryantalistlerin sömürgecilik faaliyetlerinin öncülü olarak dinler ve İslam toplumları arasında mezhebî ayrılıkları körüklemesine ve milliyetçilik tartışmalarını desteklemesine değinilmiştir.
Berlin antlaşması sonrasında Karadağ'da Türk emlakı meselesi
1878 Berlin Antlaşması, sadece Balkanlardaki Osmanlı hakimiyetinin büyük bir kısmına son vermemiş; aynı zamanda yüzyıllardır bölgede yaşayan dini ve etnik gruplar üzerinde yarattığı uzun vadeli neticeleri açısından da bir dönüm noktası olmuştur. Berlin Antlaşması ile Karadağ bağımsızlığını kazanmış ve Nikşiç, Kolaşin, Podgoritsa, Jablyak, İşbuz gibi yerlerin Karadağ hâkimiyetine bırakılmasıyla buralarda emlak sorunu ortaya çıkmıştır. Çalışmamızın amacı Berlin Antlaşması'ndan sonra Osmanlı Devleti'nin Karadağ'a bıraktığı topraklar da yaşayan Müslümanların, çeşitli baskılar yüzünden topraklarını terk etmesini ve terk ettikleri yerlerde kalan mallarının neden olduğu emlak meselesini ortaya koymaktır. Berlin Antlaşması Sonrasında Karadağ'da Türk Emlakı Meselesi çalışmamızda Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nden elde edilen vesikalar çalışmamızın ana kaynağını oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra yayınlanmış vesikalar, kronikler ve araştırma eserlerinden de istifade edilmiştir.
Osmanlı kara ordusunda küçük zabitliğin gelişim süreci ile ordu, disiplin ve itaat algısındaki rolü (1826-1914)
Bu araştırma, askeri birimlerin temel yapı taşlarından olan astsubayların, Osmanlı Devleti'ndeki ismi ile küçük zabitlerin, görev ve sorumluluklarını anlamaya yönelik bir çalışmadır. Devletin tekelinde bulunan güç mekanizmasının çarklılarından bir dişlisi olarak tanımlanabilecek astsubaylık sınıfının, tarihsel seyirde ilk yazıtlardaki iş yükleri ile Osmanlı Devleti içerisindeki rütbe ve görevleri araştırılmış, değişim ve dönüşüm noktaları açıklanmaya çalışılmıştır. Nefer ile subay arasında bulunan, kimi zaman subaya yardımcı kimi zaman neferi disipline etme ve birlik içi düzeni sağlayıcı pozisyonlarda olan bu sınıfın, Osmanlı Devleti kara ordusundaki önemli değişimlerinden olan yeniçeri ilgası ile batı tarzı ordu sisteminin entegre edilme çabalarında okullaşma süreci ele alınmıştır. Nitekim bu çalışma, Osmanlı ordusu baz alınarak askeri teşkilatların güçlü yönlerini vurgulamak ve zayıf noktalarını anlamak adına bir temel oluşturma gayesi ile yazılmıştır. Astsubaylar üzerinden liderlik modelleri optimize edilerek, eğitim programları geliştirme ve gelişime adapte olma katkısını sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Astsubay, Küçük Zabit, Osmanlı Devleti
Tanzimat reformları sürecinde Vidin eyaleti (1839-1864)
19. yüzyıl dünya genelinde değişim ve dönüşüm çağı olarak hafızalarda yer edinmiş, bu süreçte yaşanan gelişmeler her devleti ve toplumu kendi iç dinamikleri açısından ayrı ayrı etkilemiştir. Bu yüzyıl, Osmanlı Devleti için de köklü değişikliklerin yaşandığı devletin ve toplumun yeniden şekillendiği bir asır olmuş, özellikle Tanzimat Dönemi, modernleşme açısından bir dönüm noktası teşkil etmiştir. Tanzimat Fermanı'nın ilan edilmesinden sonra idari, sosyal, askeri, ekonomik, kültürel vb. pek çok alanda modernleşme süreci içerisine girilmiştir. Tanzimat'la birlikte hayata geçirilen reformlar, Tanzimat'a dâhil edilen eyaletlerde uygulanmıştır. Vidin eyaleti de Tanzimat reformlarının uygulandığı bölgelerden biri olmuştur. Bu tez çalışmasında 1839-1864 yılları arasında şehirde yaşanan gelişmeler üzerine yoğunlaşılmış ve şehri etkileyen çeşitli iç ve dış dinamikler üzerinde durulmuştur. Vidin'in idari, sosyal, demografik ve fiziki yapısı Tanzimat reformları çerçevesinde ele alınarak bu süreçte devleti ve toplumu etkileyen unsurlar Vidin eyaleti örneğinde ortaya konulmuştur.
Osmanlı Devleti'nin İran Cephesi'ndeki muharebelerinde aşiretlerin rolü (1916-1918)
Osmanlı Devleti Birinci Dünya Harbi'nde, Kafkasya'daki Türkleri Rus esaretinden kurtarmak ve Afganistan üzerinden Hindistan'a ulaşıp oradaki Müslümanları ayaklandırmak düşüncesindeydi. Bunun için Osmanlı Devleti'nin İran'a hâkim olması gerekiyordu. Zikredilen amaçları gerçekleştirmek amacıyla İran Cephesi açılmıştı. Cephe açılırken yetkililer bölgede bulunan aşiretlerden olabildiğince yararlanmayı düşündü. Çalışmamızın temel amacı da bu planın uygulanması esnasında bölgedeki aşiretlerin rolünün ne kadar olduğunu belirlemektir. İlk etapta Türk-Alman kuvvetlerinden oluşan küçük müfrezeler oluşturularak bölgeye gönderildi. Gönderilen bu müfrezelerle bölgedeki aşiretlerin örgütlenip İngiliz ve Ruslara darbe vurulması amaçlandı. Bölgede birçok aşiretin olması ve bu aşiretlerin Türk, Alman, İngiliz ve Rus taraftarı olmaları bu amacı gerçekleştirmeyi zorlaştırdı. Türk yetkililer, Kutülamare zaferinden sonra İngilizlerin bir durgunluk dönemine girmelerinden dolayı 13. Kolordu'yu İran Cephesi'ne gönderdi. 13. Kolordu Ruslarla girdiği muharebelerde aşiretlerden de yararlanma yoluna gitti. Osmanlı Devleti, İran Cephesi'nde ilk etapta Ruslar ile mücadele etti fakat Rusya'da Bolşevik İhtilali'nin gerçekleşmesiyle Rus kuvvetleri İran'dan ayrıldı. 1918 yılında ise Türk kuvvetleri daha çok Ermeni-Nasturi ve İngiliz güçleriyle mücadeleye girişti. Bu mücadele esnasında Türk kuvvetleri İran aşiretlerinden olabildiğince yararlandı. İran aşiretlerinin büyük bir kısmı muharebelerde Türk kuvvetlerinin yanında yer aldı. İngilizlerin Dicle Cephesi'nde toparlanıp Bağdat'ı ele geçirmeleriyle Osmanlı Devleti açısından İran Cephesi çöktü.
VIII. Dönem Çankırı Milletvekilleri
Türkiye Cumhuriyeti demokrasi tarihine bakıldığında önemli dönüm noktalarından birinin de 1946 yılında yapılan seçimler olduğunu söylemek mümkündür. Çeşitli denemelerden sonra yeniden birden fazla siyasi partinin seçimlere katılıyor olması demokrasi adına atılmış olan önemli adımlardan biri olarak karşımıza çıkmış olup, çok partili siyasi hayata geçiş çalışmaları 1946 seçimleri ile nihayete ermiştir. Muhalefetin belirginleşerek toplum tarafından kabul görmesi sebebiyle 1947 yılında yapılması planlanan seçimler bir yıl erkene çekilerek 1946 yılında yapılmasına karar verilmiştir. Seçimlerin yapıldığı illerden biri olan Çankırı iline bakıldığında muhalefetten hiç milletvekili çıkarmadığını ve 5 milletvekilinin tamamını iktidar parti olan CHP'den çıkardığı görülmektedir. Çalışmamızda 1946 yılında yapılan genel seçimlerden bahsedilerek, VIII. Dönem Çankırı milletvekillerinin biyografileri ve siyasi hayatlarına yer verilmiştir. Bu bağlamda Çankırı ilinden çıkarılan beş milletvekili; Akif Arkan, Ahmet Zeki Soydemir, Mustafa Abdülhalik Renda, Mehmet Rifat Dolunay ve Ahmet İhsan Zeyneloğlu'nun yaptıkları çalışmalar, kanun teklifleri, kürsü konuşmaları, tercüme-i hal ve seçim mazbatalarına yer verilerek, dönemin seçim şartları ile ilgili değerlendirmeler yapılmıştır. Ayrıca gerekli görülen yerler grafiklerle desteklenerek VIII. Dönem Çankırı ili milletvekillerini ortaya koymak amaçlanmıştır. Çalışmamızda kullanılan veriler TBMM, dönemin gazeteleri ve dönem ile ilgili yapılan çalışmalardan faydalanılarak hazırlanmıştır.
Orta Çağ temalı filmlerde Kilise imajı
Sinema, ortaya çıktığı andan itibaren çeşitli alanlarda kaynak olarak kullanılmaktadır. Bu alanlardan biri olarak da tarih karşımıza çıkmaktadır. Sinemanın dönemin olaylarına tanıklık etmesi, dönemle ilgili kesitler sunması, tarih için önemli bir kaynak olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu çalışma, tarihsel dönem itibariyle Orta Çağ'ı işleyen filmlerde Kilise'nin hangi kavramlar ve temalar üzerinden işlendiğini ortaya koymayı amaçlamıştır. Film, kitap, makale gibi kaynaklardan elde edilen bulgular çerçevesinde bir tarihçi gözüyle dönemin şartları da göz önünde bulundurularak Kilise imajının tarihsel bir dönemde sinema aracılığıyla nasıl ele alındığını ve inşa edildiğini anlamayı hedeflemiştir. Çalışmamızın birinci bölümünde araştırmanın önemi, araştırmanın yöntemi ve kaynaklarına yer verilmiştir. İkinci bölümünde, sinema ve tarih ilişkisi anlatılmış ve bu konuyla alakalı yazarların görüşleri de göz önünde bulundurularak gerekli açıklamalar yapılmıştır. Üçüncü bölümünde kilise kavramına yer verilmiş, kilisenin boyutu, mahiyeti, misyonu ve kilise için kullanılan metaforlardan bahsedilmiştir. Dördüncü bölümünde ise Orta Çağ döneminde geçen kilisenin ön planda olduğu on filme yer verilerek, filmler tarihi kaynaklarda göz önünde bulundurularak değerlendirilmiştir.
15. yüzyıl Papalık ve İtalya siyasetinde etkin bir aile: Borgialar
Borgia Ailesi, Valensiya kökenli ve Papalık tarihinde önemli yere sahip bir ailedir. Papa III. Callixtus adıyla taç giyen Alfonso Borgia ile Kilise'de ilk kez görülen bu aile; Papalık ve İtalya Tarihi açısından büyük öneme sahip olmasına karşın Hristiyan camiasında, işledikleri iddia edilen günahlarla anılmıştır. Ancak özellikle III. Callixtus'un yeğeni olan ve Papa VI. Alexander adıyla taç giyen Rodrigo Borgia; yalnızca Papalık ve İtalya değil, dünya tarihi açısından önemli bir isimdir. Bu aileyi tartışmalı hâle getiren durum ise Papa VI. Alexander'ın, kardinallik döneminde Kilise kurallarını çiğneyerek yaptığı gizli evlilik ve bu evlilikten dünyaya gelen çocuklarını, papa olduğu dönemde nepotist bir tutumla Kilise ve Papalık Devleti'nde etkin rollere getirmesi olmuştur. Bu sebepten ötürü VI. Alexander'ın çocukları Cesare Borgia ve Lucrezia Borgia ön plana çıkmış, siyasetteki etkinlikleri sebebiyle birçok gayrimeşruluk iddialarının ve ithamlarının hedefi hâline gelmişlerdir. Bu çalışmada amaçladığımız husus Borgia Ailesi'nin edindiği kötü şöhretle beraber ortaya koydukları önemli icraatları da incelemektir.
Orta Çağ İngilteresi'nde bir hanedanlık mücadelesi: Güller Savaşı (1455-1485)
Plantagenet Hanedanlığının, alt hanelerinden olan York ve Lancaster haneleri, Yüzyıl Savaşlarının akabinde kraliyet tacında hak iddia etmiştir. Mevcut kral VI. Henry'nin yardımcıları ve karısı Anjoulu Margaret tarafından manipüle edilmesi ile otoritesinde sorunlar meydana gelmiştir. VI. Henry yönetiminde Fransa ile süregelen Yüzyıl Savaşları'nın kaybedilmesi ile York Dükü Richard taht iddiası ile ortaya çıkmıştır. Kral'ın rahatsızlığından ötürü meydana gelen otorite boşluğundan istifade eden York Dükü Richard kısa süre de olsa İngiliz tahtının koruyucusu olmuştur. York Dükü'nün varlığından rahatsız olan Kraliçe, VI. Henry üzerindeki etkisini kullanarak York Dükü'nün görevinden alınmasını sağlamıştır. York Dükü'nün unvanını kaybetmiş Lancaster ve York Haneleri arasında yaklaşık 30 sene kadar sürecek bir mücadele dönemi başlamıştır. Taraflar arasında gerçekleşen ilk ciddi iç savaş 1455 yılında başlamış 1485 yılında sona ermiştir. Savaşların sona ermesi iki handenin de uzaktan akrabası olan Henry Tudor'un Güller Savaşı sonuncusu olan Bosworth Field Savaşı'nı kazanması ile sona ermiştir. Henry, iki haneyi birleştirerek kendi yönetimi altında birleştirmiştir. Hanelerin sembolü olan kırmızı ve beyaz gülü kullanarak Tudor Gülünü yeni hanedanlığın sembolü haline getirmiştir. Böylece İngiltere Avrupa siyasetinin şekillenmesi adına önemli bir oyuncu haline gelmiş, İngiliz tarihinin seyri değişmiştir.
Endülüs'teki İslam medeniyetinin Avrupa'ya etkisi
Endülüs'ün İslam Medeniyeti, Avrupa'ya pek çok alanda derinlemesine etkide bulunmuştur. Kültürel mirası, sanat, bilim, felsefe ve müzik alanlarında yarattığı izlerle Avrupa'nın estetik anlayışını zenginleştirmiştir. Endülüs'ün çeşitli kültürlerin buluşma noktası olması, Avrupa'nın kendi kimliğini bulmasına katkıda bulunmuş ve kültürel çeşitlenmeyi teşvik etmiştir. Tıp ve bilimdeki etkisi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi önemli hekimlerin eserleri aracılığıyla belirgin hale gelmiştir. Bu hekimlerin bilimsel gelişmelere öncülük etmesi, Avrupa'da tıp alanında bir dönüşüm başlatmış ve bu alanda yeni bakış açıları getirmiştir. Felsefî katkılar, özellikle İbn Rüşd'ün Aristoteles yorumlarıyla skolastik düşünceyi etkilemiş ve Rönesans döneminde Avrupa'da büyük bir etki yaratmıştır. Bu felsefî düşüncenin yayılması, Avrupa'nın entelektüel evrimine öncülük etmiş ve Avrupa'ya yeni düşünsel ufuklar açmıştır. Sanat, mimarî ve kültürel etkileşim, Endülüs'ün görsel estetiğini Avrupa'ya taşımıştır. Endülüs'ün zengin kültürel mirası, Avrupa'nın kendi estetik anlayışını şekillendirme sürecine önemli bir katkıda bulunmuştur. Bu etkileşim, Avrupa'nın sanatsal ve mimari zenginliğini artırmıştır. Müzik kültürü, Doğu etkileriyle zenginleşmiş ve Avrupa müziği üzerinde derin izler bırakmıştır. Hem saray kültüründe sofistike eserlerle hem de halk arasında coşkulu melodilerle yaşayan müzik, kültürel çeşitlenmeye önemli bir katkıda bulunmuştur. Toplumsal etkileşim ve entegrasyon, Endülüs'te çeşitli kültürleri bir araya getirerek toplumsal uyumu teşvik etmiştir. Bu etkileşim, Avrupa'nın kendi kimliğini oluşturmasında önemli bir faktör olmuş ve çeşitli kültürlerin bir arada yaşamasını sağlamıştır. Endülüs'ün İslam medeniyeti, Avrupa'nın kültürel ve entelektüel evrimine derin etkiler bırakarak uzun vadeli bir değişimi tetiklemiştir. Bu etkileşim, Avrupa'nın kendi benzersiz kimliğini oluşturmasında kilit bir rol oynamıştır.
Türk tarihyazımına Avrupamerkezciliğin etkisi: Niyazi Berkes örneği
Avrupamerkezcilik uzun süredir tartışılan ve içeriği itibariyle yoğun eleştirilere maruz kalan bir paradigmadır. Bu paradigmanın güçlü ve zayıf yönleri, yerli ve yabancı düşünürler tarafından yapılan eleştiriler ve yorumlar bağlamında incelendiğinde, bilinen gerçekliklerin ötesinde bir yapıya sahip olduğu ortaya çıkmaktadır. Özellikle Avrupa'nın tarihsel varlığı ve dünya genelinde Avrupa'nın merkezde olduğu sistemlerin sorgulanması, sosyal bilimler alanında önemli bir tartışma ve eleştiri konusu olmuştur. Türk tarihyazımı açısından değerlendirildiğinde, Avrupamerkezci paradigmanın geniş bir etkisi olduğu görülmektedir. Bu bağlamda, Avrupamerkezciliğin Türk tarihyazımı üzerindeki etkilerinin eleştirel bir bakış açısıyla incelenmesi amaçlanmıştır. Bu inceleme neticesinde elde edilen bulguların, Türk tarihyazımı açısından değerlendirilebilmesi için araştırmada örneklem olarak Niyazi Berkes'in çalışmaları tercih edilmiştir. Böylelikle Niyazi Berkes'in Türk modernleşmesi üzerine kaleme aldığı eserler üzerinden, Avrupamerkezci paradigmanın Türk tarihyazımındaki yeri ve etkileri ortaya konulmuştur. Avrupamerkezci paradigmanın genel izleğini oluşturmak amacıyla, bu konuda yazılmış eserler kronolojik çerçevede analiz edilmiştir. Bu analizler ile paradigmanın genel yapısı ve özellikleri ortaya konulmuştur. Bu noktadan hareketle, Niyazi Berkes'in eserleri taranmış, Avrupamerkezci bulgular tespit edilmiştir. Niyazi Berkes'in eserlerindeki Avrupamerkezci yaklaşımlar paradigma bağlamında analiz edilerek Avrupamerkezci yönü vurgulanmış ve bu düzlemde Türk tarihyazımındaki Avrupamerkezci etkiler gösterilmiştir. Çalışmada varılan sonuç Türk toplumunun tarihsel kimlik ve hafızasına kendilik bilinci üzerinden erişebilmesi için Türk tarihyazımının Avrupamerkezci etkilerden arındırılması gerektiği olmuştur.
Hitit ordu sistemi
Bu çalışmada araştırılıp incelenen konuların temelini Hitit ordu sistemi başlığı altında; Hitit ordu sisteminin temel unsurları ve sefer faaliyetleri, orduda kullanılan ekipmanlar ve savaş aletleri, savaş arabaları, savaş stratejileri, devletin güvenlik algısı ve sur yapıları gibi konular oluşturmaktadır. Metnin oluşum sürecinde Hitit ordu sistemi hakkında yapılan araştırmalar ve çalışmalar incelenmiş, ortaya sade ve bütüncül bir yapıt çıkarmak amacıyla çalışmamızda kombine edilmiştir. Hattuşa'yı başkent yapan Hititler, güvenlik sebebiyle kentin etrafına çok dayanıklı ve uzun boyutta surlar inşa etmişlerdir. Kendilerine bağlı bölgelerden ve yerli halktan topladıkları büyük ve organize bir ordu meydana getirmişler ve bu ordu Hitit imparatorluk döneminde dünyanın en güçlü ordularından biri haline gelmiştir. Hitit ordusu, işgale dayalı bir politikadan uzak durmuştur. Öncelikli amaçları saldırmayı düşündükleri kentin yöneticileri ile konuşarak teslim olmalarını sağlamak ve şehri kansız bir şekilde almaktır. Bu yolla alamadıkları şehirlerin dışarıdan gelen yardımlarını ve bağlantılarını keserek yıpratma yoluna gitmişlerdir. Daha sonra saldırıya geçen Hitit ordusu öncelikle kendi amaçlarına göre uyarladıkları savaş arabaları ile düşmanı yıpratmakta, son darbeyi ise piyadeler vurmaktaydı. Hititler, savaş durumunda kullandıkları casusluk politikaları ve savaş stratejileri ile düşmanlarının ağır kayıplar vermesine neden olmuştur. Hititler, Mısırlılarla yaptıkları tarihin ilk yazılı antlaşması olan Kadeş antlaşması gibi önemli icraatlarıyla tarihe derin izler bırakmıştır. Kullanmış oldukları stratejiler ve diplomatik ilişkilerle savaşlarda düşmanlarına karşı üstün bir konuma gelmeyi başaran Hititler, kendilerinden sonra gelecek uygarlıklara da yol gösterecek ve örnek teşkil edebilecek bir miras bırakmıştır.
Abbasî Devleti'nde merkezî yapı ve siyasal hiyerarşi (H. 334-363)
Abbasiler Devleti'nin tarihi hakkında daha fazla bilgi edinme ve tarih konusundaki bilimsel merakımız nedeniyle, İslam tarihinden bir yönünün açığa çıkarılması ve kütüphanenin zenginleştirilmesi ve okuyucuların faydalanması amacıyla, bu araştırmayı "( Abbasî Hilafetinin merkezî yapısı ve hiyerarşik siyasi düzeni)" (H 334-363 / M 946-974) başlığı altında gerçekleştirdik. Bu konunun seçilmesi sadece bilimsel ve kişisel bir istekle sınırlı olmayıp, ayrıca saf bilimsel gereksinimler nedeniyle gerçekleşmiştir. Çünkü Büveyhilerin müdahalesi ve Abbasi Halifeliği'nin o dönemdeki zayıflığı hakkındaki çalışmalar halen daha fazla açıklamaya ihtiyaç duymaktadır. Özellikle Abbasiler'in saray içindeki görevlerinin yapısı ve Halife Mutî' Li-llah'ın çevresindeki memurlar ve devletin yönetimindeki rolleri hakkında daha fazla bilgi gerekiyor. Bu, bu çalışmaya daha fazla derinlemesine bakma ve bu görevleri ve memurları, yaşamlarını ve halkla olan ilişkilerini belirtme nedenlerimizden biriydi. Sonuçlarımız; Büveyhilerin, devletin merkezi yapısına tamamen hâkim olduklarını, devletin üst düzey Giriş kısmında ele aldığımız üzere ilk bölümde, Al-Mutî'-Lillâh'ın halifeliği dönemi üzerinden Abbasi Halifeliği'nin merkezi yapısı üzerine yoğun bir inceleme gerçekleştirdik. Bu çalışmada, Abbasi Sarayı'nın hiyerarşik görev dağılımı, zirvedeki halifeden en düşük rütbeli saray memuruna kadar titizlikle irdelenmiştir. Ancak, bu dönem, Abbasiler tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bunun nedeni; Büveyhilerin hükümeti İkinci ve üçüncü bölümlerde, Abbasi Sarayı'ndaki hiyerarşik görev düzenini ve Büveyhi emirlerinin halifeye yakın olmalarıyla tam olarak kontrolü nasıl sağladıklarını inceledik. Veliahtlar, kâtipler, vezirler, yüksek görevliler, kadılar, polis şefi ve hatta dîvan sahipleri gibi diğer görevliler de incelenmiştir. Bunların atanması ve görevden alınmaları Büveyhi emirinin kontrolündeydi. Bazı görevlere, emirlerin oğulları bile atanmıştı, böylece halifenin sırları ve etrafındaki tüm işler hakkında bilgi sahibi oluyorlardı. Dördüncü bölümde, aralarında halifenin özel doktorları ve astrologlarının da olduğu diğer görevlilerden bahsettik. Halifenin doktoru, halifenin özel ordusu ve muhafızlarına benzer bir rol oynuyordu, yani halifenin sağlığını korumakla sorumluydu. Astrologlar ise Abbasi Sarayı'nda yer buldu ve Halife'ye yakın oldular. Beşinci ve son bölümdeki araştırmamızda, Abbasi Sarayı'nın personelinin atama ve görevden alınma işlemlerini, atama politikalarını, işten çıkarmanın ardından yapılan işlemleri kapsayan sürgün, hapis ve mülk müsaderesi gibi konuları ayrıntılı olarak ele aldık. Araştırmamızın sonuçları; Büveyhilerin devletin merkezi yapısını, halifeden devletin üst düzey görevlilerine kadar tamamen kontrol ettiğini göstermektedir. Bu kontrol, onların kendi çıkarlarına ve güçlerini artırmak amacıyla tüm pozisyonları kullanmalarına, hatta Abbasi Halifeliği içinde bir devlet oluşturmalarına olanak tanımıştır. Halifenin paralarını basma ve namaz zamanında davulları çalma gibi yetkileri bile paylaşmışlardır. Ancak, halifeyi sadece sembolik olarak korumuşlar, böylece halkın gözündeki konumlarını koruyabilmişlerdir. Bu da halifenin kişiliğini ve saygınlığını zayıflatmış ve tüm yetkileri ellerinde tutmalarına olanak sağlamıştır. Çalışmamızda; tarihsel, tanımlayıcı, analitik bir araştırma yöntemi benimsedik. Bu, çeşitli anlatıları ve kaynakları toplamayı, böylece çalışmanın konusuna hizmet etmeyi sağlamıştır.
Oğuz isyanı ve Büyük Selçuklu Devleti üzerindeki etkileri
Sultan Sencer devri (1119-1157), Selçukluların en geniş sınırlara ulaştığı devirdir. Sencer, Büyük Selçuklu Devleti'nde en uzun süre saltanat sürmüş hükümdardır. O, 60 yıl Selçuklu Devleti'nde hükümdarlık yapmıştır. Bazı tarihçiler onun devrini "İkinci İmparatorluk" olarak adlandırmıştır. Uzun süren saltanatı boyunca sınırları genişletmiş, birçok zafer kazanmış ve birçok devleti Selçuklu Hanedanlığına bağlamıştır. Melikşah'tan sonra başlayan fetret devrine son vermiş ve devleti, eski heybetli günlerine döndürdüğü gibi yeni zaferlerle taçlandırmıştır. Karahitaylara karşı kaybedilen Katvan Savaşı'na kadar yenilmez sultan olarak adlandırılıyordu. Ancak Katvan Savaşı'ndan sonra, kısa sürede itibarını kazansa da, Oğuz İsyanı ile birlikte bütün itibarını kaybetmiştir. Oğuzlara yenilen Sencer esir düşmüş, kötü muamele görmüş ve devleti büyük istila ve yağmalara sahne olmuştur. Esir olarak Oğuzların eline düştüğü zamanlarda, birçok yerde adına hutbe okunuyor ve otoritesi hala devam ediyordu. Hatta bazı kaynaklara göre öldükten sonra da adına hutbe okunmaya devam etmiştir. Bu tarihte görülmeyen bir olaydı. Sultan Sencer ve Büyük Selçuklu Devleti, konargöçer Oğuz kabilelerinin yenilgisi sonucu tarih sahnesinde çekilse de, otoritesi uzun yıllar devam etmiş ve kendisinden sonra gelen devletlere örnek olmuştur.
Pozitivist ve idealist gelenek bağlamında tarihsel bilginin dönüşümü: Cumhuriyet dönemi tarih yazıcılığından iki uygulama
Bu çalışma, tarihsel bilgiye yönelik pozitivist ve idealist yaklaşımları felsefi temelleriyle birlikte karşılaştırmalı olarak incelemekte ve bu iki düşünce biçiminin Cumhuriyet dönemi Türk tarihyazımına nasıl yansıdığını analiz etmektedir. Araştırmanın temel amacı, tarih felsefesi bağlamında idealist ve pozitivist yönelimlerin tarihsel bilgi üretimi üzerindeki etkilerini değerlendirmek ve bu etkilerin Türk tarihçiliğinde nasıl teorik ve pratik biçimlerde somutlaştığını ortaya koymaktır. Çalışmada öncelikle pozitivist tarih anlayışının temel ilkeleri Auguste Comte, J.S. Mill ve Leopold von Ranke'nin görüşleri doğrultusunda değerlendirilmiş, ardından İngiliz idealizminin tarih anlayışı R.G. Collingwood, F.H. Bradley ve Michael Oakeshott gibi düşünürler üzerinden ele alınmıştır. Bu teorik çerçeve ışığında, Osman Turan ve Mehmed Fuad Köprülü'nün tarihsel metinleri seçilmiş ve içerik analizi yöntemiyle incelenmiştir. Her iki düşünsel geleneğin tarihsel bilgiye yaklaşımı, nesnellik, anlam, kaynak kullanımı ve tarihçinin rolü gibi kriterler üzerinden çözümlenmiştir. Elde edilen bulgular, idealist yaklaşımın yoruma ve bağlama ağırlık verdiğini, pozitivist yöntemin ise nedensellik ve belge temelli açıklamaları öncelediğini göstermektedir. Sonuç olarak bu çalışma, pozitivist ve idealist tarih felsefelerinin Türk tarihçiliğinde yalnızca çatışan değil, kimi zaman birbirini tamamlayan düşünsel zeminler sunduğunu ve tarihsel bilginin çok katmanlı doğasını görünür kıldığını ortaya koymaktadır.
Abd istihbarat belgeleri ve kaynaklarında Türkiye'de sivil asker ilişkileri ve askeri müdahaleler (1944–1980)
Bu çalışma, 1944 - 1980 yılları arasında ABD istihbarat belgeleri ve kaynaklarında Türkiye'de ordu-siyaset ilişkileri ve askeri müdahaleler sorununa odaklanmaktadır. II.Dünya Savaşı sonrası çift kutuplu uluslararası sistemik yapıda batı bloğu tarafında yerini alan Türkiye, soğuk savaşın doğal muhatabı olarak dış politika zorunlulukları ve iç siyasasındaki kutuplaşmalarla yüz yüze kalmıştır. Bu dönemde sivil iktidarın yapıcıların Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri müdahaleleriyle devrilmesi hem Türkiye'de hem bölgede hem uluslararası sistemde kilit rol oynamıştır. Bu askeri müdahalelerde Türkiye'nin demokratik yapısı bozulmuş, askeri bürokrasinin siviller üzerinde vesayeti oluşmuştur. Türkiye'de vuku bulan askeri müdahalelerin ardında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olup, olmadığı ise siyasetçiler başta olmak üzere, akademisyen ve basın tarafından sıkça dillendirilmiş ve akademik çalışmalara konu olmuştur. Çalışmada birincil kaynak deşifre edilmiş ve erişime açık ABD istihbarat belgeleri ve Dışişleri Bakanlığı (FRUS) arşivi kullanılarak, 1945 – 1980 yılları arasındaki Türkiye'de sivil-asker ilişkileri sorununa darbeler üzerinden cevap aranmıştır. Kavramsal çerçevede, darbe, muhtıra ve devrim kavramları etimolojik düzlemde incelenmiştir. Kuramsal çerçevede sivil-asker ilişkileri kuramlarından faydalanılmış, Türkiye'de vuku bulmuş askeri müdahaleler kuramsal olarak açıklanmıştır. Çalışmada Alons'un "Kutuplaşma Analiz Metodu", Brecher'in "Dış Politika Analiz Metodu" ve CIA'in deşifre edilmiş belgelerinden "Darbe Metodolojisi" metodları kullanılmıştır. Çalışmanın temel sorusu; "Askeri müdahalelerde ordu-siyaset ilişkilerinin temel problemleri nelerdir?" ve hipotezi ise; "Mevcut Ordu-Siyaset İlişkileri Kuramları Türkiye Cumhuriyeti açısından oryantalist bakış açısına sahiptir veya Türkiye Cumhuriyeti'nin Jeopolitik konumu ve stratejik kültürü sebebiyle kendine has Ordu/Siyaset ilişkileri kuramı/kuramları gereklidir" olarak belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Darbe, 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, Ordu- Siyaset İlişkileri
XIX. yüzyılın ilk çeyreğinde Fransız elçisi François Antoine Andréossy'nin Osmanlı Devleti hakkındaki gözlemleri
daha sonra doldurul Bu çalışmanın temel amacı, II. Mahmut'un hükümdarlığının ilk yıllarında Fransa'yı temsilen İstanbul'a elçi olarak gönderilen François Antoine Andréossy'nin Constantinople et Le Bosphore de La Thrace, pendant les années 1812, 1813 et 1814, et pendant les années 1826 adlı eserinden hareketle, Osmanlı Devleti'nin XIX. yüzyıldaki modernleşme sürecine dair unsurları tespit etmektir. Bu çerçevede, dönemin canlı bir tanığı olan Andréossy'nin gözlemlerini içeren bu eserin daha önce akademik bir çalışmaya konu edilmemiş olması ve modernleşme sürecinin unsurlarının bir Fransız elçinin bakış açısından değerlendirilmesi, bu çalışmanın özgünlüğünü ve önemini artıran başlıca etkenlerdendir. Modernleşme ve diplomasi gibi anlam itibarıyla güçlü kavramlar, çalışmanın temel terminolojisi içerisinde sıkça başvurulacak kavramlar arasında yer almaktadır. II. Mahmut'un tahta çıkışından önceki yüzyıllarda etkisini göstermeye başlayan ancak onun döneminde belirgin biçimde ivme kazanan modernleşme olgusu, bu çalışmanın önem atfettiği temel konulardan biridir. Elçilik kurumu ve diplomasi kavramları, modernleşme süreciyle birlikte ele alınarak, Batılılaşma ve yenileşme nosyonlarıyla örtüşüp örtüşmediği ya da bu kavramlardan farklı anlamlar taşıyıp taşımadığı gibi sorulara da bu çerçevede yanıt aranacaktır.
Avrupa Birliği üyelik sürecinde Turgut Özal dönemi Türkiye-Almanya münasebetleri (1983-1993)
80'li yıllar Dünya üzerinde çok büyük siyasi, ekonomik ve sosyal dönüşümlerin yaşandığı dönemlerdir. Soğuk Savaş'ın sona erdiği, Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecine girdiği bu yıllarda Avrupa, Almanya öncülüğünde Topluluk olmaktan Avrupa Birliği'ne dönüşmeye çalışmaktadır. Türkiye ise yaşadığı askeri müdahale dönemleri sonrası bu değişimler içerisinde Turgut Özal liderliğinde bölgesinde bir güçlü bir ülke olma çabasındadır. 12 Eylül askeri müdahalesi sonrası tek başına iktidar olma şansını yakalamış Turgut Özal ve Anavatan Partisi, Türkiye'nin dış politikada daha aktif olması yolunda politikalar hayata geçirmiştir. Bu noktada Türkiye'nin 14 Nisan 1987'de tarihinde Avrupa Topluluğu'na tam üyelik başvurusu ve Birliğin itici gücü olan Almanya ile olan ilişkileri bu tez çalışmasında konu edilmiştir. Turgut Özal'ın Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı dönemlerini kapsayan 1983 ve 1993 yılları arasında Almanya ile olan ilişkiler karşılıklı menfaatler doğrultusunda inişli çıkışlı bir düzlemde devam etse de özellikle Körfez Savaşı sonrası yükselen tansiyonla beraber ilişkilerde karşılıklı güvensizlik ve ihtiyatlı bir üslup hakim olmuştur. Çalışmanın amacı bugün ülke içerisinde üç buçuk milyondan fazla Türk nüfusuna sahip ülke olan Almanya'nın, Avrupa Birliği yolunda Türkiye ile olan ilişkilerini ortaya koyarak döneme ışık tutmasıdır.
Sicill-i ahval kayıtlarına göre Şûrâ-yı Devlet reisleri
Bu çalışma, Osmanlı Devleti'nin XIX. yüzyıldaki idarî dönüşüm süreci içerisinde merkezi bürokrasinin üst kademelerinde yer alan Şûrâ-yı Devlet reislerinin toplumsal kökenlerini ve memuriyet seyirlerini sicill-i ahvâl kayıtları üzerinden incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmada, söz konusu devlet adamlarının doğum yerleri, memuriyete başlama yaşları, aldıkları rütbe ve nişanlar gibi demografik ve kariyerle ilgili veriler analiz edilmiştir. Elde edilen veriler, Osmanlı devlet bürokrasisinin XIX. yüzyıldaki dönüşümünü ve bu dönüşümün merkezî idaredeki üst düzey yöneticilere nasıl yansıdığını ortaya koymak açısından önemli bulgular sunmaktadır. Şûrâ-yı Devlet reislerine ilişkin verilerin istatistiksel dağılımları, Tanzimat sonrası dönemde Osmanlı bürokrasisinin işleyişi, liyakat anlayışı ve toplumsal hareketlilik dinamikleri hakkında önemli ipuçları sağlamaktadır. Bu bağlamda çalışma, hem Osmanlı üst düzey bürokrasisinin yapısal özelliklerine dair özgün bir katkı sunmakta hem de sicill-i ahvâl defterlerinin tarih yazımı açısından taşıdığı önemi ortaya koymaktadır.
Tahkikat komisyonu üyelerinin yassıada yargılamaları
Yüksek Lisans tezi olarak hazırladığımız bu çalışmada Demokrat Parti döneminin tartışmalı uygulamalarından biri olan Tahkikat Komisyonu üyelerinin Yassıada Yüksek Adalet Divanı'nda görülen Anayasa'yı İhlal Davası'nda yapmış oldukları yazılı ve sözlü savunmaları incelemeye çalıştık. CHP ve muhalif basının faaliyetlerini incelemek üzere kurulan Tahkikat Komisyonu 10 yıl süren Demokrat Parti iktidarının son zamanlarında ortaya çıkmış ve bir aydan fazla bir süre faaliyette bulunmuştur. On yıl süren iktidar sürecinde oldukça kısa süre varlığını sürdürmesine rağmen bu iktidar döneminin en tartışmalı uygulamalarından biri olmuş, 27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi'nin gerekçelerinden biri olmuştur. Komisyon, muhalefetin basının ve birçok hukukçunun tepkisini çekmiş, Demokrat Parti içinde de rahatsızlık yaratmıştır. 27 Mayıs sonrasında Tahkikat Komisyonu üyeleri "Anayasayı ihlal" ve "diktaya hizmet" gibi suçlamalar ile karşı karşıya kalmış yapılan yargılamalar sonucu ölüm, hapis, sürgün gibi çeşitli cezalar almışlardır. Komisyon üyelerinin yargılandığı diğer davalar, "Gayrimeşru Servet İktisabı", "Görevi Kötüye Kullanma", "Halkı Silahlandırma", "Kayseri Olayları" davaları olmuştur. Komisyon üyelerinin önemli bir kısmı hukukçulardan oluşmuştur. Anayasaya bağlı olduklarını ve dikta suçlamasını reddeden komisyon üyeleri hukuk devletinin varlığına inandıklarını ve hiçbir ismin emri altında olmadıklarını söylemişlerdir. Anayasa'yı İhlal Davası'nda önemli bir yer teşkil eden Tahkikat Komisyonu üyelerinin bu süreçte kendilerine ve komisyona dair söyledikleri, Demokrat Parti iktidarını ve 27 Mayıs sürecini anlamak adına oldukça değerlidir.
12.ve 13.dönem Yozgat milletvekilleri ve siyasi faaliyetleri(1961-1969)
Bu çalışmada 12. ve 13. dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde görev alan milletvekillerinin biyografisi ve meclis çatısı altındaki çalışmaları konu edinmektedir. Bu aşamada milletvekillerinin sundukları kanun teklifleri, bağlı bulundukları komisyonlar, aktif oldukları diğer konulardan bahsedilmiştir. Çalışma konusu bahsi geçen dönem itibariyle daha önce çalışılmamış olması sebebiyle önem arz etmektedir. Ek olarak 12. ve 13. dönem Yozgat milletvekileri ve siyasi faaliyetleri konusu ile özgünlüğünü ve farkındalığını korumaktadır. TBMM çatısındaki faaliyetleri gerekli belgeler ve kaynaklar doğrultusunda ele alınmıştır.
1065 numaralı Teşrifat Defterinin (H.1219-1221 / M. 1804-1807) transkripsiyonu ve değerlendirilmesi
Osmanlı İmparatorluğu, tarihsel süreci boyunca oldukça büyük ve özgün törenler düzenlemiştir. Bu törenlere ise Teşrifat adı verilmiştir. The Bibliothèque Nationale de France bağlı arşivin el yazmaları bölümünden elde edilen 1065 numaralı Teşrifat Defteri 1804-1807 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu'nda uygulanan protokol kaidelerini içermektedir. Defterde oldukça detaylı bir şekilde gerçekleşen birçok merasim kaydı bulunmaktadır. Söz konusu defterin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi ile tez çalışmamız ortaya çıkmıştır.
Tanzimat devri hukuk zihniyeti: Ceza hukuku ve kanunlaştırma süreci (1838-1858)
Bu çalışma, Tanzimat devri ceza hukuku zihniyetini araştırmaktadır. 1838-1858 tarihleri arasında yürürlüğe giren altı adet ceza kanunu bulunmaktadır. Araştırmada bu ceza kanunlarının zihniyet kaynakları incelenmiştir. Ayrıca zihniyetin esasları ve hukuk aktörleri konu edilmiştir. Şer'i hukuk ile örfî hukukun ilişkisine değinilmiştir. 18. yüzyılda ortaya çıkan modern kanun fikrinin klasik Osmanlı hukukuna etkisi araştırılmıştır. Böylelikle ceza hukuku zihniyetinin aydınlatılması hedeflenmiştir. Bunu yaparken kanunların usulü ile dil özellikleri gözetilmiştir. Kanunlarda suç ve cezaların nasıl tanımlandığına ve yerleştirildiğine dikkat edilmiştir. Kanunkoyucu olarak Sultan II. Mahmud, Sultan Abdülmecid ve Tanzimat bürokratlarına kanunlara etkileri nispetinde temas edilmiştir. Ayrıca ulemanın bu konudaki katkıları ve görüşleri çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmanın hedefi, Türk modernleşmesinin ceza hukuku zihniyetini anlamaya çalışmaktır. Böylelikle hukuk devleti kurma isteği, merkezileşme politikaları ve beka kaygısı daha iyi anlaşılabilecektir. Ceza hukuku zihniyetinin ve kanunlaştırma sürecinin bu amaca elverişli olduğu düşünülmektedir. Çalışmada arşiv belgeleri, ikincil kaynaklar ve araştırma eserleri etkin bir şekilde kullanılmıştır. Kanunlarda yer alan kavramların kullanıldıkları bağlama göre değerlendirilmesinde hassasiyet gösterilmiştir.
Tanin Gazetesine göre Yemen'deki isyan hareketleri (14 Şubat 1911– 11 Aralık 1911)
Yayın hayatına 1 Ağustos 1908'de başlayan ve İttihat ve Terakki Cemiyeti fikriyâtına yakınlığı ile bilinen Tanin Gazetesi, cemiyetin idarede güçlü bir konuma erişmesine paralel olarak kamuoyunda daha etkili bir gazete haline gelmiştir. Coğrafi ve stratejik açıdan önemli bir bölge olan Yemen, İslamiyet öncesinde de İslamiyet'in kabulünden sonra da bu konumunu devam ettirmiştir. Main, Sebe ve Himyeri gibi bölgesel ve kabilevî devletlere ev sahipliği yapmış olan Yemen, İslamiyet'in gelişiyle Hicaz merkezli İslam devletinin bir parçası haline gelmiştir. Daha sonra Osmanlı idaresine giren bölge, hiçbir dönemde devlet otoritesinin tam olarak sağlanamadığı, bir yer olmuştur. Farklı iç ve dış etkenlere bağlı olarak ortaya çıkmış olan birçok isyan devleti uzun yıllar uğraştırmıştır. Süveyş Kanalı'nın açılmasıyla bölgenin batılı sömürgeci devletler nezdinde önemi daha da artarken bölgenin feodal yapıda olması da batılıların burada kontrol sağlamada işlerini kolaylaştırmıştır. Özellikle 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında Kızıldeniz ve Aden Körfezinde İngiliz ve İtalyan tehdidiyle uğraşan Osmanlı Devleti, bölgede hatırı sayılır derecede nüfuzları bulunan İmam Yahya ve Seyyid Muhammed El-İdrisî gibi isyancı yerel liderlerle mücadele etmiştir. Bunların isyanlarıyla baş edebilmek için Ahmet İzzet Paşa geniş yetkilerle bölgeye gönderilmiştir. Sonrasında İmam Yahya ile imza edilen De'an Anlaşmasıyla kendisine bazı imtiyazlar verilmiş olsa da Osmanlı Hükümeti bölgenin en nüfuzlu ismini kendi yanına çekerek birkaç ateş arasında kalma tehlikesini bertaraf etmiştir. İmam Yahya ilerleyen süreçte bu antlaşmaya sadık kalmış ve Birinci Dünya Savaşı sırasında da Osmanlı Devleti'nin yanında yer almıştır.
Erken dönem Bizans İmparatorluğu'nun dış politikası (330-717)
Erken dönem Bizans İmparatorluğu, MS. IV. yy. ile VII. yy. arasındaki dönemi kapsar ve bu dönem Roma İmparatorluğunun bölünmesiyle devam eder. Bu dönemde Bizans'ın dış politikası birçok faktörün etkisi ile şekillenmiş ve farklı stratejilerin uygulanmasına neden olmuştur. Erken dönem Bizans'ın dış politikasının temel amaçlarından biri, imparatorluğun sınırlarını korumak ve toprak bütünlüğünü sağlamak olmuştur. Bizans, doğu ve batıda çeşitli düşmanlar ile özellikle Sasani ve barbar kavimler ile mücadele etmek durumunda kalmıştır. Sasani imparatorluğu, Bizans'ın en büyük rakibi olmuş ve sık sık savaşa neden olmuştur. Bu savaşlar imparatorluğun askeri gücünü ve ekonomik kaynaklarını zorlamış ancak bazı dönemlerde Bizans'ın zaferleri ile sonuçlanarak yeni toprak kazanımları sağlanmıştır. Aynı dönemde barbar kavimlerin akınları da Bizans için önemli bir zorluk teşkil etmiştir. Gotlar, Vandallar, Lombardlar, Hunlar gibi kavimler, romanın zayıf olduğu dönemleri fırsat bilerek sınırlarına yönelmiştir. Bu gruplarla başa çıkmak amacı ile Bizans askeri önlemler almakla kalmamış, aynı zamanda diplomatik yollarla da ilişkileri geliştirmeye çalışmıştır. İttifaklar yapmak, çeşitli kavimlerle barış antlaşmaları imzalamak gibi yöntemler, dış politikada önemli bir yer tutmuştur. Bu stratejik diplomasi Bizans'ın sınırlarını korumak ve belirli bir denge sağlamak amacıyla etkin bir şekilde kullanılmıştır. Diğer yandan dönemin en dikkate değer faktörlerinden biri de Hristiyanlığın güçlenmesidir. I. Konstantin'in Hristiyanlığı resmi din olarak kabul etmesiyle, bu inanç sistemi Bizans'ın iç ve dış ilişkilerini önemli ölçüde etkilemiştir. Hristiyanlığa geçiş, sadece dini bir dönüşüm değil aynı zamanda siyasi bir strateji olarak da değerlendirilmiştir. Bizans imparatorluğu, Hristiyan topluluklarla iş birliği yaparak düşmanlarına karşı dayanışma sağlama yoluna gitmiştir. Dini birleştirici bir unsur olarak Hristiyanlık, dış politikanın temel taşlarından biri haline gelmiştir. Bu durum hem Bizans'ın iç huzurunu arttırmış hem de komşu Hristiyan devletlerle ilişkilerini güçlendirmiştir.