
2,218
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
İnflamatuar bağırsak hastalıkları'nda enteropatik artrit sıklığı
İnflamuar bağırsak hastalıkları (İBH), başlıca ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığının (CH) ekstraintestinal belirtilerle ilişkisi sıklıkla gözlenmektedir. Artrit, ekstraintestinal bulgular arasında en sık görülenlerden biridir. Enteropatik artrit, kronik inflamatuar bağırsak hastalıkları ile ilişkili bir artrit şeklidir. Bu çalışmamızda, İBH'lı olgulardaki enteropatik artrit prevelansının belirlenerek, İBH (CH ve ÜK) tanısıyla izlenen hastalarda SpA ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Romatoloji ve Gastroenteroloji Polikliniğine 2019-2021 yılları arasında İBH tanısıyla başvuran hastaların kayıtları retrospektif olarak incelenerek çalışmaya dahil edilmişlerdir. 18 yaş üstü olan ve İBH tanısı ile takip edilen 62 hasta incelendi. Çalışmamızdaki hastalar ASAS (Spondiloartrit Değerlendirme Derneği) kriterlerine göre aksiyel SpA ve periferik SpA açısından değerlendirildi. Hastaların yaş, cinsiyet, İBH ve SpA tanı yaşı, inflamatuar bel ağrısı bulguları, daktilit, periferik artrit, üveit öyküsü, HLA-B27 analiz sonuçları, pelvis grafisi, sakroiliak eklem MRG sonuçları, BASDAİ skorlarına poliklinik anamnez notları ve hastane elektronik veri sistemi incelenerek ulaşıldı. Önceki poliklinik başvurularında bakılan ESH, CRP ve BASDAİ skoru değerleri kaydedilerek ASDAS-ESH ve ASDAS-CRP değerleri hesaplandı. Çalışmamıza 62 İBH tanılı hasta dahil edildi.62 hastadan 41 tanesi ÜK, 21 tanesi CH tanılıydı. İBH tanılı 62 hastanın 18'i (%29) SpA tanılıydı. SpA tanılı hastaların 9'u erkek, 9'u kadındı. Yaşları 18-74 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 49 ± 11,23 yıl idi. Cinsiyet açısından kadın-erkek oranı açısından istatiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0.964). ÜK tanılı 41 hastanın 9'u (%21,9), CH tanılı 21 hastanın 9'u (%42,8) SpA tanılıydı. SpA tanılı İBH hastalarının 16'sında (%88,9), SpA tanısı olmayan İBH hastalarının ise 21'inde (%47,7) bel/kalça ağrısı vardı. SpA ve İBH birlikte olduğu hastaların 3'ünde (%16.7) SpA tanısı olmayan İBH hastalarının ise 1'inde (%2,3) ilk başlangıç semptomu olarak periferik artrit mevcuttu. Topuk ağrısı sadece SpA'lı hastalarda gözlenmiş olup, 5 hastada (%27,8) görüldü. Hastaların hiçbirinde psöriazis, üveit, üretrit/servisit mevcut değildi. İBH hastalarının 9'unda (%50), SpA tanısı bulunmayan hastaların 2'sinde (%4,5) aile öyküsü mevcut idi. Aile öyküsü açısından her iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark olduğu saptandı (p<0,05). Çalışmamızda İBH tanılı hastalardaki SpA sıklığı literatürle benzerlik göstermiş olup %29 olarak bulunmuştur. İBH'lı hastaların önemli bir bölümünün SpA ile birliktelik gösterdiği unutulmamalıdır. Enteropatik artrit tanısındaki gecikme hastalarda, fonksiyonel bozukluğa ve fiziksel engelliliğe neden olabilmektedir. Enteropatik artritin teşhisindeki gecikmenin engellenebilmesiyle optimal tedavi mümkün olabilmektedir. Bu nedenle İBH tanılı hastalar inflamatuar tipte bel ağrısı, artrit, daktilit, entezit gibi SpA düşündürebilecek bulgular açısından dikkatli bir şekilde değerlendirilmelidir.
Hastanemizde takip edilen kronik hepatit B hastalarında yapılan karaciğer biyopsilerinde bakılmış olan fibrozis ve histolojik aktivite indeksi sonuçlarının, kan tetkiklerinde bakılmış olan non-invaziv inflamasyon belirteçleri ile retrospektif olarak karşılaştırılması
Hepatit B virüsü bir DNA virüsüdür ve Hepadnaviridae ailesinde yer almaktadır. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre 2019 yılında 296 milyon kişi kronik hepatit B tanılıdır ve kronik HBV enfeksiyonu 820000 insanın ölümünden sorumludur. Bu enfeksiyonda karaciğer hasarı düzeyinin tespiti için günümüzde altın standart yöntem halen karaciğer biyopsisidir. Karaciğer biyopsisi en başta invaziv bir süreç olması, öznel değerlendirme sürecine sahip olması, eğitimli personel ile hastane yatışı gerektirmesi ve mali yük barındırması sebepleriyle alternatif bir yöntem arayışını gerekli kılmaktadır. Ek olarak biyopsinin ciddi komplikasyonları da olabilmektedir. Bu nedenlerle karaciğer fibrozisi ve histolojik aktivitesi değerlendirmesi için pratik, hızlı ve görece ucuz yöntemler araştırılmaktadır. Çalışmamızda, invaziv olmayan hemogram tetkikinden elde edilen NLO, PLO ve MPV inflamasyon parametrelerinin, kronik inflamatuar bir süreç olduğu iyi bilinen kronik HBV enfeksiyonunda karaciğer biyopsisi sonuçlarını öngörmede etkinliği araştırılmıştır. Bu amaçla hastanemizde kronik hepatit B enfeksiyonu ile takip edilen ve karaciğer biyopsisi yapılan 119 hastanın verileri retrospektif olarak analiz edilmiştir. Çalışmamız sonuçlarına göre düşük ve yüksek histolojik aktivite gruplarında yaş, NLO ve MPV benzer saptanırken "yüksek HAİ" grubunda "düşük HAİ" grubuna göre viral yük daha yüksek, PLO ortalaması daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri = 0,219; 0,125; 0,135; <0,001; 0,009). Düşük ve yüksek fibrozis gruplarında ise viral yük, NLO ve MPV benzer saptanırken, yüksek fibrozis grubunda düşük fibrozis grubuna göre yaş daha yüksek, PLO ortalaması daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri =0,105; 0,153; 0,209; 0,015; 0,001). Sonuç olarak PLO değeri, karaciğer biyopsisinin histolojik aktivite ve daha güçlü olmak üzere fibrozis parametreleri ile ters yönlü ilişki göstermektedir ve biyopsinin bu sonuçlarını öngörmede umut vaat etmektedir.
Non alkolik yağlı karaciğer hastalığında hepsidin ve D vitamini ilişkisi
NAYKH basit yağlanmadan yetmezliğe kadar ilerleyen tehlikeli bir hastalık olmasına rağmen patogenezi net değildir. 'Two hit' hipotezine göre insülin direncine bağlı yağlanma ve sonrasında inflamasyon, oksidatif stres suçlanmaktadır. Çalışmalarda inflamasyonda artan hepsidinin NAYKH'deki seviyesi için çelişkili sonuçlar mevcuttur. Yine çalışmalarda D vitamini eksikliğinin de inflamasyonu artırarak NAYKH'ye neden olabileceği gösterilmiştir. Ayrıca eksikliğinde hepsidin düzeylerinin yüksek olduğu görülmüş, D vitamini tedavisi ile hepsidin sentezinde azalma olduğu gözlenmiştir. Çalışmamızda hepatosteatozlu hastalar ile kontrol grubu arasında hepsidin ve D vitaminini karşılaştırdık ve D vitamini eksikliğinde NAYKH oluşmasında hepsidin düzeyi artışının neden olabileceğini göstermeyi hedefledik. Bunun için öncelikle yağlanması olan 46 hasta ve 40 kontrolden oluşan gruplar oluşturduk. Bu gruplar arasında hepsidin dahil olmak üzere bazı parametreleri karşılaştırdık ve hepsidin D vitamini ilişkisini araştırdık. Çalışmamıza 46 hasta 44 kontrol olmak üzere 90 kişi dahil edildi. İnflamasyonla artan CRP, ferritin gibi değerler çalışmamızda da hastalarda yüksek saptandı. Fakat hepsidin kontrole göre düşük seyretti. D vitamini için kontrol ve hasta grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı. Hepsidin ve D vitamini ilişkisi sorgulandığında ise yine istatiksel olarak gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Çalışmamızda sınırlayanlar tek merkezli çalışma olması ve sadece parametreler arasındaki ilişkiye bakılması olabilir. Sadece bu ilişkiye bakarak ek D vitamini vermeden nedensel ilişki hakkında sonuçlar çıkarmak doğru sonuç vermeyebilir. Seri kan tetkikleri, hastaların randomizasyonunun dikkatli yapılması ve D vitamini tedavisiyle sonuçların değişip değişmeyeceğine bakılan kapsamlı çalışmaların yapılması hem NAYKH hem de diğer hastalıklarda hepsidin ve D vitamini ilişkisini daha iyi anlamamızı sağlayabilir. Belki de hastalıkların etiyolojisinde, tedavisinde yeni bir bakış açısı geliştirebilir.
Normokalsemik hiperparatiroidili hastalarda metabolik sendrom bileşenlerinin retrospektif incelenmesi
Çalışmamızda, takip ettiğimiz nHPT'li hasta grubunun MetS bileşenlerini kontrol grubuyla retrospektif karşılaştırmayı amaçladık. MetS'in kardiyovasküler hastalıklar ve buna bağlı morbidite ve mortalitede artışa sebep olduğu gerçeğini göz önünde bulundurarak; nHPT'li grupta MetS bileşenleri oranı yüksek bulunursa, bu gruptaki hastaların takip ve tedavi yönetimine katkı oluşturabileceğini düşündük. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji polikliniğinde takip edilmekte olan nHPT'li 88 hasta ve yaş, cinsiyet özellikleri bakımından benzer 80 kişilik kontrol grubunun verileri retrospektif olarak değerlendirildi. MetS ile ilişkili olarak kaydettiğimiz boy, kilo, BKI, BÇ, KÇ, sistolik ve diyastolik KB'ları, APG, TK, HDL-K, LDL-K ve TG verileri kontrol grubuyla karşılaştırıldı. Normokalsemik hiperparatirodili hasta grubunun 79'u (%89) kadın, 9'u (%11) erkek, yaş ortalaması 59,36±9,33 olarak saptandı. Bu profile benzer olarak seçilen kontrol grubunun da 70'i (%87,5) kadın, 10'u (%12,5)'u erkek, yaş ortalaması 56,64±10,73 olarak benzerdi. Her iki grup NCEP-ATP III MetS tanı kriterlerine göre değerlendirildiğinde, nHPT'li grupta 27 kişide (%32,9), kontrol grubunda ise 18 kişide (%22,5) MetS saptandı. Böylece nHPT'li hastalarda kontrol grubuna göre MetS sıklığında artış tespit edildi (p=0,032). Metabolik sendrom parametreleri ayrı ayrı incelendiğinde nHPT'li hasta grubunda BÇ ortalaması 105,54±13,72 cm, kontrol grubunda 94,81±14,56 cm saptandı. KÇ ortalaması nHPT'li grupta 117,27±13,22 cm, kontrol grubunda 110,56±11,16 cm olarak saptandı. Böylece nHPT'li grupta BÇ ve KÇ, Ca metabolizma bozukluğu olmayan kontrol grubuna göre istatistiki anlamlı derecede artmış bulundu. nHPT'li grupta ortalama sistolik KB düzeyi 135,73±20,64 mm Hg, diyastolik KB düzeyi 83,72±10,77 mm Hg bulundu. Kontrol grubunda ise ortalama sistolik KB 131,12±82,37 mm Hg, diyastolik KB 82,72±9,17 mm Hg olarak tespit edildi. İki grup arasında istatistiksel anlamlılık tespit edilmedi. Laboratuvar değerleri incelendiğinde hasta grubunda ortalama APG düzeyi 109,78 mg/dl iken, kontrol grubunda ortalama 96,58 mm Hg tespit edildi. Böylece nHPT'li hasta grubunda kontrol grubuna göre APG düzeyi anlamlı olarak artmış saptandı (p<0,001). Lipid profili incelendiğinde ise TK, LDL-K, TG düzeyleri nHPT'li grupta kontrol grubuna göre anlamlı artmış bulunurken, HDL-K düzeylerinde anlamlı fark bulunmadı. Böylece nHPT'li hastaların kontrol grubuna göre lipid profili anlamlı derecede daha bozulmuş saptandı. Sonuç olarak; nHPT'li hastalarda MetS sıklığının fazla olduğu ve MetS bileşenlerinden özellikle BÇ, KÇ, APG ve lipid profilinin kontrol grubuna göre daha kötü olduğu tespit edildi. Çalışmamızdan çıkardığımız sonuçlar doğrultusunda, nHPT'li hasta grubunu genel popülasyona göre MetS ve tedavisi açısından daha yakından takip etmemiz gerektiğini, buna bağlı gelişebilecek kardiyovasküler hastalık riski açısından daha dikkatli olmamız gerektiğini söyleyebiliriz.
Kronik böbrek hastalarında renal fonksiyonların mevsimsel değişimi ve böbrek fonksiyonlarını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Kronik böbrek hastalığı popülasyonun oldukça büyük kısmını etkilemekte ve zamanla progrese olarak ciddi komplikasyonlara neden olmaktadır. Bu hastalığın klinik olarak net bir tedavisi olmadığından progresyonunun önlenmesi veya yavaşlatılması ana tedavi yaklaşımıdır. Tedavide hastalığın progresyon sürecinin hedeflenebilmesi için ise progresyona etki eden faktörlerin belirlenmesi gerekmektedir. Mevsimsel farklılığın yanında progresyon sürecine etkisi bulunabilecek faktörler çalışmanın ana araştıma konusunudur. Çalışmamıza kronik böbrek hastalığı tanısı bulunan 287 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların tahmin edilen glomerüler filtrasyon hızları, kreatinin, üre, elektrolitler gibi biyokimyasal kan parametreleri; idrar örneklerinden çalışılan biyokimyasal parametreleri ve kan basıncı ölçümü değerleri incelenmiştir. Yapılan analizlerde mevsimler arasında glomerüler filtrasyon hızı, üre, kreatinin, sodyum, ürik asit, sistolik kan basıncı ve diyastolik kan basıncı değerleri açısından fark saptanmamıştır (p>0,05). Küçük bir örneklem ile bakılan idrar parametreleri içinde mevsimler arasında fark saptanmamıştır (p>0,05). Güz mevsiminde hastaların potasyum değeri bahar mevsiminden daha yüksektir (p=0,018). Kalsiyum değeri kış, bahar ve güz mevsiminde yaz mevsiminden daha yüksektir (sırasıyla p değerleri <0,001; <0,001; 0,021). Fosfor değeri de yaz mevsiminde kış mevsiminden daha yüksektir (p=0,008). Hastaların takip süreçlerinde ortalama glomerüler filtrasyon hızları düşmüştür (p<0,001). Glomerüler filtrasyon hızı değişimi cinsiyet; komorbidite varlığı; beta blokör, alfa blokör, diüretik ve allopurinol kullanımı ile değişmemiştir (p>0,05). 60 yaşından büyük olanlarda, kalsiyum kanal blokörü kullananlarda ve anjiyotensin dünüştürücü enzim inhibitörü kullanmayanlarda glomerüler filtrasyon hızı daha yavaş azalmaktadır (sırasıyla p değerleri 0,017; 0,045; 0,032). Sonuç olarak kronik böbrek hastalarının takibinde glomerüler filtrasyon hızı mevsimsel varyasyon göstermemiştir. Yaş ve kalsiyum kanal blokörü kullanım durumu hastalık progresyonunu etkilemektedir.
Hirsutizm ile başvuran kadınlarda istenmiş olan hormonal parametrelerin retrospektif incelenmesi
Amaç: Hirsutizm, kadınlarda "erkek tipi kıllanma" olarak tanımlanan bir bozukluktur. Hirsutizm kadınlarda psikososyal sıkıntılara, yaşam kalitesinde azalmaya, kozmetik, ilaç, epilasyon uygulamalarıyla masraflara sebebiyet vermektedir. Hirsutizmin altta yatan sebeplerine göre de morbidite ve mortaliteler olabilmektedir. Bu çalışmada tüylenme şikayetiyle polikliniğimize başvuran ve Hastalıkların Uluslararası Sınıflaması (ICD)'ye göre "hirsutizm" tanı kodu (L68.0) ile giriş yapılan hastaların klinik, laboratuvar ve hormonal özelliklerini otomasyon kayıtları aracılığıyla geriye dönük olarak (retrospektif) incelemeyi planladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız tanımlayıcı tipte bir çalışma olup, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine Ocak 2016-Aralık 2021 tarihleri arasında ''hirsutizm'' tanısı ile izlenmiş olan mFG skoru 8 ve üzeri olan 353 kadının verisi retrospektif incelenerek yapıldı. 2003 European Society of Human Reproduction and Embriology ve American Society of Reproductive Medicine (ESHRE/ASRM) PCOS tanı kriterlerine göre hirsutizm yapan diğer nedenler ekarte edildikten sonra üç kriterden en az ikisini karşılayan kadınlara PCOS tanısı konuldu (39). Hastalara bakılmış olan TT, DHEAS, E2, FSH, LH, PRL, kortizol, androstenedion, ST, 17-OHP, progesteron, SHBG, sT4, TSH, IGF-1 hormonal tetkikleri retrospektif değerlendirildi. Bulgular: 353 vakadan 2'si (% 0.6) "sekonder hirsutizm" tanısı aldı. Bu vakalardan 1'inde (% 0.3) Cushing Hastalığı, 1 (% 0.3) vakada da Akromegali tanısı mevcuttu. Bu 2 kişi çıkartıldıktan sonra kalan 351 vakanın klinik ve laboratuvar tetkikleri değerlendirildi. Akromegali açısından akral büyüme, karpal tünel sendromu, uyku apnesi, şüpheli klinik veya bulguları olan hirsutik 7 hastaya insülin benzeri büyüme faktörü (IGF-1) bakılmıştı. Bunların hiçbirisi yüksek olarak bulunmadı. Bazal kortizol bakılan 261 hasta içinde 49 (%18.8) hastaya 1 mg deksametazon süpresyon testi yapıldı. 351 hastanın hiçbirisinde Cushing sendromu saptanmadı. 103 vakanın pelvik USG'de PCO görünümü yok. Toplam 351 vaka, ESHRE/ ASRM Rotterdam PCOS tanı kriterlerine göre değerlendirildiğinde, 3 kriterden en az 2'sini karşılayan 189 (%53.85) vakaya PCOS tanısı konuldu. Androjen düzeyleri normal aralıkta, menstrüal siklusları düzenli, pelvik ultrasonografide PCO görünümü olmayan 103 (%29.34) vaka İH tanısı aldı. 59 vaka ise klinik ve laboratuvar hiperandrojenemisi olup, menstrüal siklusu düzenli, USG'de PCO görünümü olmayan veya elimizde USG kaydı olmayan hastalardı ve İHA tanı grubunda sınıflandırıldı Sonuç: Şüpheli Akromegali klinik bulguları olan hastalara IGF-1 bakılmıştı. 351 vakada hiçbir Akromegali tespit edilmedi. Bu da IGF-1'in sekonder hirsutizm sebepleri arasında olabilecek "Akromegali" ayırıcı tanısında ancak şüphelenilen hastalarda istenmesinin uygun olacağını göstermektedir. Çalışmamızda bazal kortizol bakılmış 261 (%74.36) hasta içinde 1 mg DST yapılmış 49 (%18.8) sayıda hasta mevcuttu. Sonuçlarımız göstermektedir ki, klinik olarak adrenal yetmezlik veya Cushing sendromu şüphesi yoksa bazal kortizol istenmesi gerekli bir test değildir. Çalışmamızda görülmüştür ki, hastalarımızın pelvik USG tetkikleri yeterli sayıda değildir. Eğer pelvik USG hemen yapılıp, sonuçları kısa sürede alınabilseydi tahminimizce PCOS tanısı daha güvenilir ölçütlerle konulmuş olacak ve İHA tanılı hastaların bir kısmı da PCOS veya pür İHA tanısı olarak daha net sınıflanabilecekti. Anahtar Kelimeler: Hirsutizm, PCOS, İdiopatik hiperandrojenemi, oligomenore, retrospektif.
Tiroid hastalığı dışı sebeplerle başvuran hastaların tiroid fonksiyon testlerinin incelenmesi
Tiroid hastalıkları polikliniğimizde çok sık karşılaşılan hastalıklardandır ve bunlardan sıklıkla tiroid nodülleri ile karşılaşılır. Bir hastanın tiroid durumu hakkında karar verebilmek için şikayetlerini, fizik muayene bulgularını ve tiroid fonksiyon testlerini hep birlikte değerlendirmek gerekir. Klinik pratikte TSH ölçümü ile sT4 düzeyine bakılması önerilmektedir. İlk değerlendirme sonrasında tiroid fonksiyon durumuna göre anti tiroid peroksidaz, anti tiroglobulin ve TSH reseptör antikor düzeyi bakılarak otoimmün tiroid hastalıklarının varlığı araştırılmalıdır. Gerekli hastalarda tiroid ultrasonografisi tiroid sintigrafisi, I-131 uptake testleri tanı aşamasında yol gösterici olabilmektedir. Genel itibariyle poliklinik çalışma şartları yüzünden hasta tiroidinin muayene edilememesi veya muayene edilse bile nodülün ele gelmeme ihtimalinden ötürü, tiroid bezi hastalığına sahip kişilerde tiroid ultrasonografi sonucu önemlidir. Ultrasonografide saptanan nodülün bulgularına göre gerektiğinde tiroid İİAB ile değerlendirilmelidir. Bu çalışmada amacımız polikliniğimize Temmuz 2013-Temmuz 2022 yılları arasında tiroid dışı sebeple başvuran ve bilinen hiçbir tiroid hastalığı bulunmayan hastalarda tiroid fonksiyon testlerinin ve tiroid ultrasonografi patolojilerinin incelenmesidir. Özellikle nodüler tiroid hastalıklarının görülme sıklığını tespit etmek, nodülün sayı ve lokalizasyon özelliklerinin otoantikor, yaş, cinsiyet, İİAB sonucu ile karşılaştırmaktı. Bu amaçla önceden tiroid hastalığı olmayan, tiroid dışı sebeple polikliniğimize başvuran, kortizol benzeri ilaç kullanmayan, 18 yaşını geçmiş ve tiroid USG de patolojik bulgusu olan ardışık 124 hasta retrospektif analiz edilmiştir. Hastaların %76,61'i (n:95) kadın, %81,45'i (n:101) 30-70 yaş aralığındadır.Tiroid ultrasonografide multinodüler guatr %44,35 (n:55), tek nodül içeren tiroid %23,38(n:30), hashimato tiroiditi %21,77 (n:27),Tiroid nodülü ve hashimato tiroiditi birlikteliği %8,06 (n:10), Graves hastalığı %2,42 (n:3) olarak bulundu. Nodüler tiroid patolojisine sahip hastaların %76'sı kadındı. Tek nodüllü tiroid patolojilerinin %53.3'ü solda, multinodüler guatrın %54.5'inde en büyük nodül sağda bulunuyordu. Nodüler tiroid patolojilerinin %66.6'sı ötiroidi, %13'ü hipotiroidi, %10.7 subklinik hipotiroidi, %9.5 subklinik hipertiroidiydi; ayrıca nodüler tiroid hastalarında tanı anında hipertiroidiye rastlanmadı. En büyük nodülü solda olan multinodüler guatr hastalarında ötiroidi ve hipotiroidi oranı diğer nodüler patolojilere göre daha fazla bulundu. Hashimato tiroiditi için ortalama tanı yaşı kadınlarda daha düşük saptandı. Hashimato tiroiditi hastalarının %27 sine nodül eşlik ediyordu. Hashimato tiroiditi olan hasta sayısı 27 olup bunların içinden sadece ANTİ TG yüksek olan %11.5(n:3) ; sadece ANTİ TPO yüksek olan %22.9(n:6), her ikisinin yüksek olduğu %65.6(n:18) hasta gözlendi.Hashimato tiroiditi için ANTİ TPO pozitifliği daha anlamlı bulundu.Tek tiroid nodülü olup sol dominant olan hastalarda ANTİ TPO pozitifliği, sağda olma durumuna göre daha yüksek oranda görüldü.Tiroid nodüllerinin otoantikorlarla ilişkisi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var.TSH ile ANTİ TPO ve ANTİ TG arası ilişki incelendi. ANTİ TG negatif olan hastalarda, TSH düzeyi yüksek olduğu zaman ANTİ TPO pozitiflik oranı anlamlı yüksek, TSH normal olduğu zaman ANTİ TPO negatiflik oranı anlamlı yüksek bulundu. Tersi durumda ANTİ TG ile TSH arası ilişki saptanmadı. Tiroid otoantikorları genelde otoimmün tiroidit durumlarında yüksek saptanır, çalışmamızda nodüler tiroid hastalıklarının bir kısmında da yüksek saptanmış olup bunların bir kısmında da tarama testi olarak kullandığımız TSH düzeyide normal bulunmuştur. Çalışmamızda TSH düzeyini düşük, normal ve yüksek olarak ayırdıktan sonra her bir grup için ayrı ayrı ultrasonografigrupları ile yaş grupları(18-29, 30-70, 70+) arasında ilişkiye bakıldı ve anlamlı bir ilişki saptanmadı; aynı TSH grupları cinsiyet ile tiroid ultrasonografi bulguları ile de kıyaslandı ve aralarında anlamlı fark saptanmadı.
İnflamatuar barsak hastalarında algılanan stres ölçeği eşliğinde yaşam kalites I ve hastane anksiyete, depresyon ölçeğinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Gastroenteroloji polikliniğine başvuran İnflamatuar Barsak Hastalarında stres düzeylerini, anksiyete ve depresyon düzeylerini, yaşam kalitelerini nicelendirerek bunları hastaların hastalık tipi, sosyodemografik özellikler, laboratuvar değerleri, aktivite indeksleri ile ilişkilendirerek araştırmayı amaçlamıştır. Çalışmaya 80 hasta dahil edilmiş bu hastalara gönüllü bilgilendirilmiş rıza formu ile ilgili kısaca bilgilendirme yapılarak ölçekleri kendilerinin doldurmaları istenmiştir. Aktivite indeksi olarak Ülseratif Kolit de Mayo indeksi Crohn Hastalarında Crohn aktivite indeksi kullanılmıştır. Çalışmamızda cinsiyete göre laboratuvar sonuçlarından hemoglobin ve ferritin değeri erkeklerde daha yüksek saptanmıştır. Crohn Hastalığında Ülseratif Kolit'e göre Hastane Anksiyete Depresyon ölçeğinin her iki skorunda yükseklik saptanmıştır. İş hayatına devam etmeyen grupta dışkılama sayısı, çalışan grupta hemoglobin değeri, yaşam kalitesinin fiziksel rol güçlüğü, emosyonel rol güçlüğü ve ağrı skorları daha yüksek saptanmıştır. Sigara kullanımının laboratuvar sonuçları ve ölçeklerle ilişkisinde anlamlı sonuç görülmemiştir. Biyolojik ajan kullanmayan grupta yaşam kalitesi ölçeğinin ağrı skorlaması, lökosit ve trombosit sayısı daha yüksek olurken biyolojik ajan kullanan grupta ölçek skorlamaları açısından anlamlı farklılık görülmemiştir. Kullanılan ilaç sayısı arttıkça yaşam kalitesinin fiziksel fonksiyon skorunda düşme olmuş ancak bununla birlikte laboratuvar sonuçlarında anlamlı bulgu saptanmamıştır. Hastalık aktivasyonu söz konusu olduğunda Hastane Anksiyete Depresyon ölçeğinde yükseklik, yaşam kalitesinde düşme saptanmıştır. Yaş ile Algılanan Stres Ölçeği arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Hastalık yaşı arttıkça anksiyete ve depresyon azalmıştır. Sonuç olarak; İBH hastalık ve sosyal yükü ağır olan bir hastalık grubudur. Hastalar her vizitte ruhsal açıdan değerlendirilmeli stres, anksiyete, depresyon ve yaşam kalitesi açısından değerlendirilmelidir. Anahtar kelimeler: İnflamatuar barsak hastalığı, algılanan stres, sf-36, depresyon, anksiyete.
İmmün trombositopenik purpuralı hastalarda B lenfosit alt gruplarının araştırılması
İmmün trombositopenik purpura trombosit sayısında düşüş ile seyreden otoimmunitenin rol oynadığı bir hastalıktır. Birinci basamak tedavi sonrasında remisyon oranı yüksek olmasına rağmen remisyon kaybı sık görülür ve nüks nedeniyle ikinci basamak tedavi ihtiyaçları oluşur. Aynı tedaviden bir hastanın fayda görmesi diğer hastanın fayda görmemesine sebep olan farklılık net değildir. Lenfositler tüm kan hücreleri gibi kemik iliğindeki kök hücrelerinden köken alır, antijen reseptörleri üretir ve matür hücrelerin karakteristik özelliklerini geliştirirler. Bu matür B ve T lenfositlere naif lenfositler denir. Kemik iliğinden ve timustan göç eden bu hücreler antijen uyarıları ile değişim ve olgunlaşmalarını tamamlamak üzere periferik lenf organlarına göç ederler. Antijenler ile uyarılan lenfositler klonal genişleme yaşar, bir kısmı antieni elimine eden efektör hücrelere dönüşürken bir kısmı sekonder immun yanıtta rol almak üzere hafıza hücreleri olarak farklılaşılar. Lenfositler ve diğer lökositlerin tanımlanması modern sınıflandırma sisteminde CD yüzey antijenleri ile yapılır. CD yüzey markerları hücrenin hangi kümeye farklılaştığını gösteren monoklonal antikorlardır. B lenfositlerin (CD45+, CD19+) immün sistemdeki ana rolü immünojenik yapıları tanımak, onları hatırlamak ve daha sonra bu antijenlere karşı antikor sentezleyecek plazma hücrelerine farklılaşmaktır. Kemik iliğinden periferik lenf organlarına göçü IgM ve IgD sentezi ile ilişkilidir. Maturasyonun erken safhalarındaki bir B lenfositte IgM+ iken CD24 sentezi artmış, CD27 ise negatif tespit edilir. CD27 yüzey antijeninin kazanılmasıyla B lenfositin naif B lenfositten marjinal zon fenotipe farklılaştığı anlaşılır. CD38 yüzey antijeni pozitifleşen hücre hafıza B lenfosite farklılaşmış olarak tanımlanır. IgM ve IgD yüzey antijenlerinin kaybının tespiti ile antikor değişimi ile hafıza hücresinin plazmablasta farklılaştığı söylenebilir. Akım sitometride, hücre yüzeyindeki veya içerisindeki proteinlere özgü antikorlarla inkübe edilir sonrasında antikenlere bağlanır. Buradaki spesifik antikorlar spesifik floresan boyalarla (FITC, PE, PerCP gibi) işaretlenmektedir. Bu sayede hücrelere özgü antijenler floresan sinyalleri değerlendirilerek belirlenebilmektedir. Biz çalışmamızda İTP tanısı ile takip edilmekte olan hastaların akım sitometri yardımı ile B lenfosit alt gruplarını inceledik. Çalışmamız Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Hematoloji Kliniği tarafından, İTP tanısı ile takip edilmekte olan hastaların rutin muayeneleri sonrasında yaklaşık 4 ml kan örneği alınarak ve B lenfosit yüzey antijenlerini içeren DuraClone IM B cells Tube kullanarak akım sitometri ile tespit edildiği cross sectional bir çalışmadır. Hastaların yaş, cinsiyet, ek hastalıkları, laboratuvar bulguları, aldıkları tedavi seçenekleri ve akım sitometri verileri kaydedildi. Çalışmamızın istatistiksel analizler Jamovi (Version 2.2.5.0) ve JASP (Version 0.16.1) programları ile yapılmış olup ve istatistik analizlerde anlamlılık düzeyi 0.05 (p-value) olarak dikkate alındı. Çalışmaya 39 hasta 9 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiş olup bunların 33'ü kadındı. Hastaların yaş ortalamaları 46.58±13.61 (min-max: 20-72 yaş) yıl olarak belirlenmiştir. Kontrol grubu hasta grubu ile aynı demografik özelliklere sahipti. Hasta ve kontrol grubunun B lenfosit alt grupları karşılaştırıldığında; IgD+CD27+(marginal zon B hücresi), IgD-IgM-CD27- CD38+High, IgD+IgM+CD27+CD38- (unswitched hafıza B hücresi), IgD+IgM+CD27+ CD38+High B lenfosit alt tipleri yüzdeleri hasta grubunda anlamlı derecede düşük saptanırken, IgD+IgM+CD27-CD38Dim B lenfosit alt tipi yüzdeleri ise hasta grubunda anlamlı biçimde yüksek saptandı. İTP hastalarında sağlıklı popülasyona göre yaş ile azalması beklenen naif B hücresi anlamlı derecede yüksek saptanırken diğer B hücrelerinde anlamlı fark saptanmadı. Rituksimab uygulanan hastalarda CD27+ hafıza B hücreleri genel anlamda düşük saptanırken, naif B hücrelerinin arttığı görüldü. Eltrombopag kullanan hastalarda da benzer sonuçlar alınmış olup öncesinde rituksimab kullanımı olması bu duruma neden olduğu düşünülmüştür. Splenektomi uygulanan hastalarda beklendiği gibi marjinal zon B hücresi anlamlı derecede düşük saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: İmmün Trombositopenik Purpura , B Hücreleri , CD Yüzey Belirteçleri , CD27
Sirkadiyen ritme uygun şekilde uyumamış bireylerin kanındaki tiroid stimülan hormon düzeyinin, aynı bireylerin sirkadiyen ritme uygun şekilde uyumuş durumları arasındaki değişimin karşılaştırmalı değerlendirilmesi
Halsizlik şikayeti ile iç hastalıkları polikinliğine başvuran hastaların etiyolojisinde hipotirodi mevcuttur. Hastalardan hipotiroidi taranması amacıyla TSH rutin işleyişde tarama amaçlı olarak istenir. Hastanın TSH değeri normalin üzerinde tespit edilir ise ve aynı gün içerisinde yapılan kontrol TSH değerininde yüksek tespit edilmesi halinde, hastaya hipotiroidi ön tanısı konmakta ve hipotiroidi etiyolojisi açısından ileri tetkiklere geçilmektedir. Ancak hastanın TSH yüksekliğinin nedenin sirkadiyen ritme uygunsuz uyku alışkanlığı olabiliceği genel olarak atlanabilmektedir. Çalışmamızda sirkadiyen ritme uygun şekilde uyumamış bireylerin kanındaki TSH düzeyinin, aynı bireylerin sirkadiyen ritme uygun şekilde uyumuş durumları arasındaki değişimin karşılaştırmalı değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmamız, TSH düzeyinin değerlendirilmesinde uyku durumumunun gerekliliği üzerine yoğunlaşmıştır. Çalışmamıza halsizlik şikayeti ile başvuran, yapılan tetkiklerde TSH normal sınırın üzerinde tespit edilen ve uykusuzluk anamnezi veren 100 hasta alınmıştır. Çalışmamızda uykusuz erkeklerdeki ve kadınlardaki TSH seviyesi ile aynı erkeklerin ve kadınların sirkadyen ritme uygun şekilde uyumuş halleri arasındaki TSH seviyesi karşılaştırılmıştır. Sonuçlar anlamlı bulunmuştur. Çalışmamızın sonuçları analiz edildiğinde uykusuz kadınlarda, aynı kadınların sirkadyen ritme uygun şekilde uyumuş hallerine göre TSH seviyesinin daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Benzer şekilde uykusuz erkeklerde TSH seviyesinin, aynı erkeklerin sirkadyen ritme uygun şekilde uyumuş hallerine göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Yapılan değerlendirmeler ışığında halsizlik şikayeti ile başvuran hastalarda TSH yüksekliği tespit edilmesi durumunda öncelikle sirkadiyen ritme uygun şekilde uyuyup, uyumadığı sorgulanmalıdır. Kişinin sirkadiyen ritme uygunsuz uyku durumu tespit edilmesi halinde öncelikle sirkadiyen ritme uygun olarak uyuması sonrası TSH tetkiği tekrar edilmelidir. Bu şekilde hem gereksiz ileri tetkik yapılması önlenmiş olacak hem de yanlış hipotiroidi ön tanısı almasının önüne geçilmesi sağlanacaktır.
Diffüz büyük B hücreli lenfoma hastalarında tanı anındaki klinik ve laboratuvar özelliklerin prognostik değeri; retrospektif çalışma
Amaç: Her yıl dünyada yaklaşık 150.000 kişi diffüz büyük B hücreli lenfoma (DBBHL) tanısı almaktadır. Anti-CD20 antikoru olan ritüksimabın CHOP (siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin, prednizon) kemoterapisine eklenmesiyle hastaların yaklaşık %70'inde tam remisyon sağlanabilmektedir. Ancak hala hastaların %30 kadarı nüks etmektedir. DBBHL'de tedavi yanıtı, ilerlemesiz sağkalım (PFS) ve genel sağkalım (OS) üzerine etkili olan klinik ve laboratuvar parametreler ile yapılan analizler sonucu İnternational Prognostic İndex (IPI) geliştirilmiştir ve hala bu amaçla yaygın olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda DBBHL'nin biyolojisinin daha iyi anlaşılması sonucunda prognozda etkili yeni parametreler üzerine çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmalardan biri de DBBHL'de gen ekspresyonlarına göre belirlenmiş alt tip çalışmalarıdır. Bu alt tiplerden antijen aktive alt tipinin germinal merkez (GCB) alt tipine göre daha kötü prognozlu olduğuna dair literatürde çalışmalar mevcuttur. Literatürde DBBHL'de prognoz üzerindeki etkileri araştıran birçok retrospektif, prospektif çalışma ve prognostik indeks mevcut olsa da; farklı coğrafi ve etnik yapılardaki lenfoma biyolojisi ve hasta ilişkili faktörlerden kaynaklanan değişiklikler de prognozda dikkate alınmalıdır. Bu düşünceden yola çıkarak çalışmamızda gerçek yaşam verisi olarak; DBBHL hastalarında tanı anındaki klinik, patolojik, demografik ve biyokimyasal özelliklerin remisyon oranı, nüks gelişimi, genel sağkalım ve ilerlemesiz sağkalım üzerine etkisini araştırmayı hedefledik. Materyal ve metod: Çalışmamız, 2012-2022 yılları arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Kliniği tarafından tanı almış ve tedavi başlanıp takip edilmiş 100 DBBHL hastasının verilerinin retrospektif olarak incelenmesiyle gerçekleştirildi. Bu hastaların tanı anındaki yaşı, cinsiyeti, performans skorları, hastalık evresi, B semptom ve ekstranodal tutulum varlığı, IPI ve CNS-IPI risk grupları, splenomegali varlığı, germinal veya non-germinal tip oluşu, hemoglobin, lökosit, kreatinin, trombosit, ferritin, albümin, LDH, ALT, ALP değerleri, aldıkları tedavileri, tedavilere verdikleri yanıtları, nüks ve eksitus durumları, zaman parametreleri not edildi. İstatistiksel hesaplamalar IBM SPSS (Statistical Package of Social Science, version 26.0) programı ile yapıldı. Hasta grupları arasında nüks olma ve ölüm riskinin belirlenmesinde Cox regresyon, tedaviye yanıt durumlarının değerlendirilmesinde Lojistik regresyon, sağkalım sürelerinin kıyaslanmasında Kaplan Meier-Log rank yöntemi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza 50 kadın ve 50 erkek olmak üzere toplam 100 hasta alındı. 60 yaş ve üzerinde olan 54, ileri evreye sahip olan 58, ECOG skoru 2 ve üzeri olan 65, yüksek risk IPI'ye sahip olan 23, ekstranodal tutulumu olan 49, yüksek risk CNS-IPI'ye sahip olan 28 hasta vardı. Tüm hastalara birinci basamak tedavi uygulandı. Hastaların %84'ü birinci basamak tedaviye yanıt verdi, %16'sı ise yanıtsız oldu. Takip süresi boyunca %24 hasta eksitus, %27 hasta ise nüks oldu. Düşük lökosite sahip olanların yüksek lökosite sahip olanlara göre (HR=0.34, %95 CI:0.12-0.95, p=0.040) ve düşük ferritini olanların yüksek ferritini olanlara göre (HR=0.29, %95 CI:0.10-0.81, p=0.018) birinci basamak tedaviye yanıt verme oranı daha fazla saptandı. 60 yaş ve üzerinde olanlarda, kötü performans ve ekstranodal tutulum varlığı olanlarda, yüksek CNS-IPI ve IPI skoruna sahip olanlarda, yüksek kreatinin ve ferritini olanlarda ve düşük albümini olanlarda hem ölüm, hem de nüks olma riski daha fazla görüldü (p<0.05). İleri yaş, kötü performans, yüksek IPI, yüksek CNS-IPI, ekstranodal tutulum varlığı, düşük hemoglobin ve düşük albumin, yüksek kreatinin ve yüksek ferritin PFS'yi kötü etkiledi (p<0.05). İleri evre, ileri yaş, kötü performans, yüksek CNS-IPI, yüksek IPI, ekstranodal tutulum varlığı, düşük albümin, yüksek kreatinin ve yüksek ferritine sahip olan hastaların ise genel sağkalımının daha kötü olduğu görüldü (p<0.05). Literatürle uyumlu olarak çalışmamızdaki hastaların 5 yıllık PFS ve OS oranları sırasıyla %61.9 ve %65.4 saptandı. Sonuç: Literatürle uyumlu olarak, çalışmamızda IPI ve CNS-IPI gibi prognostik indeksler OS ve PFS ile ilişkili bulunmuştur. Aynı zamanda yapılan analizlerde IPI'ye dahil olan yaş, evre, performans ve ekstranodal tutulum varlığı da sağkalımla ilişkili bulundu; ancak LDH'nin OS, PFS, nüks olma ve ölüm riski üzerine etkisi görülmedi. Albümin düzeyinin DBBHL prognozuna etkisini araştıran birçok çalışmada çelişkili sonuçlar bildirilmiş olmasına rağmen; bizim çalışmamızda albümin düzeyi hastalık sağkalımı, nüks olma ve ölüm riski ile ilişkili saptanmıştır. Daha önce DBBHL'de tanı anındaki ferritin düzeyinin birinci basamak tedaviye yanıt üzerine etkisini araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bizim çalışmamızda ise tanı anındaki ferritin düzeyi ile tedaviye yanıt verme durumu, nüks olma ve ölüm riski, PFS ve OS arasında anlamlı ilişki bulundu. Bu da çalışmamızı özgün kılmakta ve literatüre katkı sağlamaktadır. Çalışmamızdaki tüm sonuçlara dayanarak, ferritin düzeyinin bir prognostik parametre olduğu söylenebilir. Anahtar kelimeler: Lenfoma, Diffüz Büyük B Hücreli Lenfoma, Prognoz, Sağkalım, Nüks, Mortalite
Feline Panlökopeni Virus ile enfekte kedilerin tedavi protokolünde filgrastim uygulanmasının etkileri
Bu araştırma, Feline Panlökopeni Virüsü (FPV) enfeksiyonu geçiren kedilerde immun cevabın düzenlenmesi ve tedaviye verilen yanıtın iyileştirilmesi amacıyla insan granülosit koloni-stimüle edici faktör (hG-CSF) olan filgrastim'in etkinliğininin incelemesi ve subkutan uygulama ile intravenöz uygulama etkisinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. FPV, özellikle genç kedilerde ciddi immun baskılanma ve hematolojik bozukluklara yol açarak önemli bir hastalık yükü oluşturmaktadır. Bu çalışmaya Mersin Petmarin Veteriner Kliniğine zayıflık, durgunluk, ateşi olan veya olmayan, iştahsızlık, kusma ve ishal şikayetleri ile getirilen farklı ırk ve cinsiyetlerden 1-12 aylık yaşlarda ve fekal antijen testinin pozitif çıkması ile Feline Panlökopeni tanısı konulan 39 adet kedi dahil edildi. Felin Panlökopeni tanısı konulan kediler randomize olarak kontrol (n=13), deneme 1(Filgrastim SC) (n=13) ve deneme 2 (Filgrastim IV) (n=13) gruplarına ayrıldı. Kontrol grubuna dahil edilen kedilere standart destekleyici tedavi uygulanırken, deneme 1 grubuna subkutan ve deneme 2 grubuna ise intravenöz olarak kullanılan standart tedaviye ek olarak filgrastim günde bir kez 5 µg/kg dozunda 3 gün uygulandı. Çalışmaya dahil edilen kedilerin rutin klinik muayeneleri ve kan örneklemleri tedavi öncesi (0. saat) ve tedavi sürecindeki 4. gün ve 7. günlerde gerçekleştirildi. Tam kan sayımı analizleri için vena cephalica antebrachii'den K3-EDTA'lı tüplere kan örnekleri alındı. Bu kan örneklerinden total lökosit (WBC), lenfosit (LYM), monosit (MON), nötrofil (NEU), eritrosit (RBC), hematokrit (HCT) ve platelet (PLT) düzeyleri ölçüldü. Çalışmanın kontrol, deneme 1 ve deneme 2 gruplarındaki kedilerdeki hematolojik bulgulara bakıldığında her üç grupta da WBC ve LYM sayılarında 0. ve 7 günler arasında anlamlı bir farklılık gözlendi. Kontrol grubunda NEU VE MON sayılarında 0. ve 7. günler arasında anlamlı bir farklılık gözlenmezken, deneme 1 ve deneme 2 gruplarında anlamlı bir farklılık gözlendi. Çalışmanın her üç grubunda da, RBC VE HTC sayılarında anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. Deneme 1 grubunda PLT sayısında anlamlı bir fark gözlenirken, kontrol ve deneme 2 gruplarında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Çalışmanın sonunda 35 kedi hastalığı atlatırken, 4 kedi öldü. Sonuç olarak FPV ile enfekte kedilerde filgrastim tedavisinin klinik parametreleri iyileştirmede ve hematolojik parametreleri düzeltmede etkili olduğu kanısına varılmıştır. Anahtar Sözcükler: Feline Panlökopeni; Filgrastim; Lökopeni; Nötropeni
Akromegali tanısı ile takip edilen hastaların antropometrik, biyokimyasal, radyolojik verilerinin ve hepatosteatoz sıklığının retrospektif bir değerlendirmesi
Amaç: Akromegali, genellikle bir hipofiz adenomuna bağlı olarak büyüme hormonu (GH) ve insülin benzeri büyüme faktör-1 (IGF-1) fazlalığı ile karakterize, nadir görülen bir endokrinolojik hastalıktır. Bu çalışmanın amacı, akromegali tanısı ile takip edilen hastaların antropometrik, biyokimyasal ve radyolojik verilerini inceleyerek hepatosteatoz sıklığını ve hastalığın klinik seyri ile olan ilişkisini değerlendirmektir. Yöntem: Bu çalışma, 2018-2024 yılları arasında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniği'nde takip edilen 70 akromegali hastasının retrospektif verilerini kapsamaktadır. Hastaların demografik, laboratuvar, radyolojik bulguları, ameliyat ve patoloji raporları ile alınan tedavi yöntemleri incelenmiştir.Toplanan veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular:Hastaların ortalama yaşı 52,77±12,95 yıl olup, hastalık tanısı konulma yaşı 43,67±12,55 olarak bulunmuştur.Hipofiz adenomu saptanan hastaların %85,0'ı makroadenom %15,0'ı mikroadenom olarak bulunmuştur. Hastaların %94,2'sinde cerrahi tedavi uygulanmış olup, cerrahi sonrası %30,7'sinde remisyon sağlanmıştır.Hepatosteatoz sıklığı %45,4 olup hepatosteatoz olma durumu remisyonda olan hastalarda aktif hastalığı olanlara göre daha fazla saptansa da istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görüldü(p>0,05).Tanı anında hastaların %74,6'sında (n=44) akral bölgelerde ve yüzde büyüme, %42,4'ünde (n=25) baş ağrısı gibi semptomların eşlik ettiği ancak makroadenom-mikroadenom karşılaştırmasında anlamlı fark olmadığı görüldü.Aktif hastalığı olan grupta kolon polibi varlığı remisyondaki hastalara kıyasla anlamlı yüksek olduğu görüldü. Çalışmamızda, ameliyat sonrası 6. ayda ölçülen IGF-1 düzeylerinin, remisyona giren hastalara kıyasla nüks eden hastalarda anlamlı olarak yüksek olduğu tespit edilmiştir (p=0,046) Sonuç:Çalışmamızda akromegali tanısı ile takip edilen hastaların diabetes mellitus,hipertansiyon,osteoporoz,malignite vb. birçok komorbidite ile karşı karşıya olduğunu ve bu durumun biyokimyasal olarak aktif hastalık olması durumunda daha yüksek düzeylere ulaşabileceğini gösterdik.Öte yandan aktif hastalık durumlarında IGF-1 düzeylerindeki yüksekliğin hepatosteatoza karşı koruyucu olabileceğini ön gördük.Literatür verilerine dayanarak lipodistrofi ve hepatosteatoz tedavisinde siklik IGF-1 replasmanının tedavi edici etkisini göstermek için daha geniş popülasyonlar üzerinde yapılacak çalışmalarla desteklenmesine ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda biyokimyasal parametreler ile serum kinürenin yolağı, vücut kompozisyonu, kas kütlesi ve osteoporoz arasındaki ilişki
Amaç: ÇalıĢmamızın amacı; KBH olan bireylerde kinürenin yolağı metabolitlerinin biyokimyasal parametreler, osteoporoz ve vücut kompozisyonu üzerine etkisi ve ayrıca bu parametrelerin birbirleriyle olan iliĢkisini incelemektir. Yöntem: ÇalıĢmamız tek merkez, prospektif ve kontrollü bir çalıĢma olarak planlandı. ÇalıĢmamıza Ocak 2024 -Kasım 2024 tarihleri arasında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Polikliniğinde ve Nefroloji servisinde yatan 18 yaĢ üzeri, GFR<60 ml/dk olup diyalize girmeyen KBH olan 100 kiĢi, diyalize giren KBH olan 60 kiĢi ve Selçuk Üniveristesi Tıp Fakültesi Ġç Hastalıkları Polikiniği'ne baĢvuran bilinen KBH'si bulunmayan kontrol grubu olarak 42 kiĢi olmak üzere toplam 202 hasta dahil edildi. ÇalıĢmamızdaki katılımcılar KDIGO 2012 kılavuzu KBH GFH evrelerine göre gruplandırıldı. Evre 5 olan 72, Evre 4 olan 26, Evre 3b olan 27 ve Evre 3a olan 35 hasta seçildi. Toplamda 10 diyaliz hastası mobilizasyon kısıtlılığı ve hasta uyumsuzluğu nedeniyle kemik dansitometresi çekilemediği için çalıĢmadan çıkarıldı. Toplamda 192 hasta ile çalıĢma tamamlandı. Hastaların çalıĢma baĢlangıcında yaĢ, cinsiyet,ek hastalıkları, kullandığı ilaçları, kaydedildi. Hastalardan GFH, kreatinin, üre, albümin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, magnezyum, klor, ürik asit, total protein, glukoz, alkalen fosfataz, hemogram, CRP, Parathotmon, d vitamini, B12 vitamini, folat, ferritin, venöz kan gazı, spot idrar mikroalbümin/kreatinin, spot idrar protein/kreatinin çalıĢıldı. Ayrıca rutin kontrol sırasında alınan atık kanlar atılmayıp, uygun koĢullarda saklanarak 3- OH antranilik asit, 3-OH kinürenin, kinürenik asit, kinürenin ve triptofan düzeyi çalıĢıldı. Hastaların Hemodiyaliz Ünitesi'nde bulunan biyoempedans cihazı ile bel çevresi, kalça çevresi, boy, kilo, vücut yağ kütlesi, yağsız kütle ölçümü, total vücut sıvı, hücre içi sıvı, hücre dıĢı sıvı, 3. BoĢluk sıvısı, vücut kütle indeksi, bazal metabolizma hızı, beslenme indeksi ile vücut kompozisyon analizi yapıldı. Bunlara ek olarak hastalara kemik mineral dansitometresi ölçümü yapıldı ve osteoporoz tespit edilen hastalara tedavi baĢlandı. Tüm veriler SPSS 21.0 istatistik paket programı kullanılarak değerlendirildi. Verilerin hesaplanmasında sayı, yüzde, ortalama, standart sapma gibi ölçütler kullanıldı. Sayısal değiĢkenler arasındaki iliĢkiyi değerlendirmek için Pearson korelasyon analizlerinden yararlanıldı. Anlamlılık düzeyi p<0,005 alındı. 76 Bulgular: ÇalıĢmaya dahil edilen toplam 192 hastanın KBH grubunun %52,7'si erkek, %47,3'ü kadın bireylerden oluĢmaktaydı. Kontrol grubunun ise %45,2'si erkek, %54,8'i kadındı. Hastaların yaĢ ortalaması KBH grubunda 59,43±10,73, kontrol grubunda 56,64±5,31 olarak tespit edildi. KBH grubunda kinürenin yolağı metabolitleri olan 3-OH antranik asit, kinürenik asit, kinürenin düzeylerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek, triptofan düzeyinin ise istatistiksel olarak anlamlı düĢük olduğu tespit edildi. KBH grubu evrelere göre karĢılaĢtırıldığında kinürenin düzeyi, Evre 5 de KBH' nin diğer evrelerine göre istatiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. Triptofan düzeyinin Evre 5 de KBH' nin diğer evrelerine göre istatiksel olarak anlamlı düĢük olduğu görüldü. KBH grubunda kinürenik asit, kinürenin düzeyiile GFR düzeyi arasında negatif yönde, kreatin düzeyi arasında ise pozitif yönde iliĢki tespit edildi. Triptofan düzeyi ile GFR düzeyi arasında pozitif yönde, kreatin düzeyi arasında ise negatif yönde iliĢki mevcuttu. KBH grubundaki diyaliz hastalarında 3-OH Antranilik asit, 3-OH kinürenin, Kinürenik asit ve kinürenin düzeylerinin diyaliz öncesinde diyaliz sonrasına göre istatiksel olarak anlamlı yüksek olduğu görüldü. KBH grubunda bel çevresi, kalça çevresi, vücut kitle indeksi, bel/kalça oranı, total vücut sıvısı ve hücre dıĢı sıvı kontrol grubuna kıyasla yüksek bulundu. KBH grubunda L1-L2, L1-L3, L2-L3, L3-L4, boyun, üst boyun, WARDS skoru, trokanter ve toplam T skorları kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı düĢük saptandı. KBH grubunda kinürenik asit düzeyi ile L3, L4, L1-L4, L2-L3, L2-L4, L3-L4 T skorları arasında negatif yönde istatiksel olarak anlamlı düĢük önemsiz korelasyon bulundu. KBH grubunda triptofan düzeyi ile L3, L4, L1-L4, L2-L3, L2-L4, L3-L4 ve trokanter T skorları arasında pozitif yönde istatiksel olarak anlamlı düĢük önemsiz korelasyon saptandı. Sonuç: ÇalıĢmamızda KBH olan bireylerde triptofan katabolizması sonucu oluĢan metabolitlerin (kinürenin yolu) arttığını saptadık. KBH evre 5'de bu metabolitlerin en yüksek düzeyde olduğu görüldü. Bu moleküller ile kreatin düzeyi arasında pozitif yönde, eGFR ile negatif yönde korelasyon saptadık. ÇalıĢmamızda triptofan katabolizması sonucu oluĢan metabolitlerinden kinürenik asit ile osteoporoz ve KMD arasında negatif yönlü, triptofan ile pozitif yönlü iliĢki olduğunu saptadık. Literatürde triptofan katabolizması sonucu oluĢan metabolitler ile osteoporoz ve KMD arasındaki iliĢkiyi araĢtıran hayvan üzerinde yapılan çalıĢmalar mevcut olup insan üzerinde yapılan çalıĢmalar kısıtlıdır. KBH' de triptofan katabolizması (kinürenin yolu) ve osteoporoz iliĢkisi hakkındaki çalıĢmaların geniĢletilmesi, gelecekte kinürenin yolunu osteoporoz tedavisi için potansiyel bir hedef haline getirmekle kalmayıp, KBH erken evrelerinde osteoporoz geliĢmesinin önlenmesinde de yararlı olabilir.
Diyabetik nefropatisi olan hastalarda interlökin-33 (IL-33) düzeyi ve ilişkili faktörler
Amaç: Çalışmamızın amacı diyabetik nefropatili bireylerde, nefropatisi olmayan tip 2 diyabetli bireylerde ve sağlıklı kontrol grubunda serum IL-33 düzeylerinin karşılaştırılması, ayrıca IL- 33 düzeyleri ile glisemik kontrol, böbrek fonksiyonları ve proteinüri göstergeleri gibi klinik parametreler ve kullandıkları ilaçlar ile arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza Şubat 2024-Ocak 2025 tarihleri arasında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji Hastalıkları, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları, İç Hastalıkları Polikliniğine başvuran toplam 184 birey dahil edildi. Bunların 102'si DN tanılı hasta olup, bu grubun 52'si SGLT-2 inhibitörü kullanmaktaydı. Ayrıca, 40 katılımcı nefropati gelişmemiş DM tanısı almış, 42 kişi ise kontrol grubunu oluşturmuştur. Hastalara çalışma koşulları anlatıldı ve gönüllü olur formu imzalatıldı. On sekiz yaş altı bireyler, gebeler, emzirenler, kronik inflamatuvar hastalığı, astım, malignite öyküsü bulunanlar ile lokal veya sistemik enfeksiyonu olan bireyler çalışmaya alınmadı. Katılımcıların demografik verileri, kullandıkları ilaçlar ve süreleri, eşlik eden hastalıkları kaydedildi. Biyokimya, hemogram, hormon paneli, HbA1c ve serum IL-33 düzeyleri değerlendirilmiştir. Ayrıca spot idrar albümin/kreatinin ve protein/kreatinin oranları hesaplanmış, BMI, MHR ve HOMA-IR gibi indeksler oluşturulmuştur. Bulgular: Çalışmamıza katılan toplam Katılımcıların %54,9'u erkek, %45,1'i kadındı. Hastaların yaş ortalaması 59,13 ± 11,61 yıldır. Ortalama boy uzunluğu 165,52 ± 8,24 cm, kilo ortanca değeri ise 80 (40-135) kg, BMİ ortanca değeri 28,7 (16,44–47,83) kg/m² olarak görüldü. Serum IL-33 düzeyleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermiştir (p=0,001). En düşük IL-33 düzeyi DM grubunda (169 ng/L), orta düzey DN grubunda (216,93 ng/L) ve en yüksek düzey kontrol grubunda (263,5 ng/L) saptanmıştır. IL-33 düzeyleri ile glukoz (r=–0,311; p=0,004), HbA1c (r=–0,379; p<0,001) ve spot idrarda protein/kreatinin oranı (r=–0,244; p=0,014) arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır. GFR ile IL-33 arasında ise pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur (r=0,276; p=0,012). SGLT-2 inhibitörü kullanan bireylerde glukoz, HbA1c, kreatinin, üre ve ürik asit düzeylerinin daha düşük, GFR ve kalsiyum düzeylerinin ise daha yüksek olduğu görülmüştür. Ayrıca DN grubunda glargin ve kalsiyum kanal blokeri kullananlarda IL-33 düzeylerinin daha düşük olduğu, statin kullananlarda ise daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Sonuç: IL-33'ün hem glisemik kontrol hem de böbrek fonksiyonları ile ilişkili olabileceği ve hastalığın evresine göre düzeyinin değişebileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada, gruplar arasında IL-33 düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmış olup, en yüksek düzeylerin sağlıklı kontrol grubunda izlendiği görülmüştür. ROC analizi sonucunda ise IL-33'ün diyabeti öngörmede orta düzeyde ayırt edici bir biyobelirteç olabileceği belirlenmiştir. Ayrıca, statin kullanan bireylerde IL-33 düzeylerinin anlamlı olarak daha yüksek bulunması, bu ilaçların IL-33 üzerinde düzenleyici ya da artırıcı bir etkisinin olabileceğini düşündürmektedir. Öte yandan, SGLT-2 inhibitörü kullanan ve kullanmayan bireyler arasında serum IL-33 düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Bu yönüyle IL-33, diyabetik komplikasyonların değerlendirilmesinde potansiyel bir biyobelirteç adayı olabilir. Anahtar Kelimeler: Tip 2 Diabetes Mellitus, Diyabetik Nefropati, IL-33, Proteinüri, SGLT- 2 inhibitörü, Glisemik kontrol, Biyobelirteç.
Diyabetik böbrek hastalığının Caveolin -1, Aktivin A, Follistatin düzeyi ile ilişkisi
Amaç: Diyabetik böbrek hastalığı (DBH), diyabetin en ciddi mikrovasküler komplikasyonlarından biri olup, gelişmiş ülkelerde son dönem böbrek yetmezliğinin en yaygın nedenidir. Glisemik kontrol ve renin-anjiyotensin-aldosteron sistemi baskılanması gibi mevcut tedaviler hastalığın ilerlemesini yalnızca sınırlı ölçüde yavaşlatabilmektedir. Bu nedenle DBH'nın patogenezinde rol oynayan yeni biyolojik belirteçlerin tanımlanması, erken tanı ve hedefe yönelik tedavi yaklaşımları açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada Caveolin-1, Aktivin A, Follistatin ve TGF-β düzeylerinin diyabetik böbrek hastalığı ile ilişkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya toplam 176 birey dahil edilmiştir: 39 sağlıklı kontrol, 18 nefropatisi olmayan tip 2 DM, 87 diyabetik evre 1-4 kronik böbrek hastası ve 32 diyabetik hemodiyaliz hastası. Katılımcıların biyokimya, hemogram, hormon ve spot idrar parametreleri ile HbA1c değerleri laboratuvar otomasyon sisteminden elde edilmiştir. Serumda Caveolin-1, Aktivin A, Follistatin ve TGF-β düzeyleri ELISA yöntemiyle analiz edilmiştir. Bulgular: Evre 1-4 kronik böbrek hastalarında Caveolin-1 düzeyi belirgin düşük bulunurken (p<0,001), Follistatin düzeyi diyaliz grubunda anlamlı düşük saptanmıştır (p<0,001). TGF-β düzeyleri arasında gruplar arasında anlamlı fark bulunmamakla birlikte, proteinürisi olmayan diyabetik bireylerde Aktivin A düzeyi diğer gruplara göre yüksek bulunmuştur (p=0,014). TGF-β ile Caveolin-1 arasında tüm gruplarda pozitif yönde anlamlı korelasyon saptanmıştır(r=0,456–0,738, p<0,001). Sonuç: Bu çalışma, Caveolin-1 ve Follistatin düzeylerindeki değişimlerin DBH'nin evreleriyle ilişkili olabileceğini ortaya koymuştur. Özellikle TGF-β ile Caveolin-1 arasındaki güçlü pozitif korelasyon, bu iki molekülün DBH patogenezinde etkileşimli rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Caveolin-1 ve Follistatin, diyabetik böbrek hastalığının erken tanısı ve hastalık progresyonunun izlenmesinde potansiyel biyobelirteçler olarak değerlendirilebilir. Bulguların klinik anlam kazanabilmesi için daha geniş örneklemli ve uzunlamasına çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: diyabetik böbrek hastalığı; diyabet, Caveolin -1; Aktivin A; Follistatin; TGF-β
Kastrasyona dirençli metastatik prostat kanseri tanısı olan hastalara uygulanan enzalutamid ve abirateron asetat tedavilerinin sağkalım sonuçları
Amaç: Bu çalışmada, metastatik kastrasyona dirençli prostat kanseri (mCRPC) hastalarında enzalutamid veya abirateron asetat tedavisi alan bireylerin genel sağkalım (OS) ve progresyonsuz sağkalım (PFS) süreleri ile bu süreleri etkileyen prognostik faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak tasarlanan bu çalışmada, enzalutamid veya abirateron ile tedavi edilen toplam 83 mCRPC hastasının klinik, laboratuvar ve görüntüleme verileri incelenmiştir. Yaş, Gleason skoru, serum ALP ve LDH düzeyleri, kemik ve visseral metastaz varlığı, lenf nodu metastazı, PSMA PET SUVmax değeri ve kullanılan ilaç ile OS ve PFS arasındaki ilişkiler analiz edilmiştir. İstatistiksel analizlerde Kaplan-Meier yöntemi, Log-rank testi ve Cox regresyon modelleri kullanılmıştır. Bulgular: Genel sağkalım üzerinde anlamlı etkisi olan faktörler arasında yüksek Gleason skoru, yüksek ALP ve yüksek LDH düzeyleri belirlenmiştir. Progresyonsuz sağkalım üzerinde ise yalnızca visseral metastaz varlığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Enzalutamid ve abirateron kullanan hastalar arasında OS ve PFS süreleri açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır. Sonuç: Bu çalışmada, mCRPC hastalarında Gleason skoru, ALP ve LDH düzeylerinin OS üzerinde; visseral metastaz varlığının ise PFS üzerinde belirleyici prognostik faktörler olduğu gösterilmiştir. Bu parametrelerin tedavi planlamasında dikkate alınması, hasta yönetimine klinik katkı sağlayabilir. Tek merkezli ve retrospektif tasarımı nedeniyle daha geniş örneklemli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Erken Evre ve Lokal İleri Evre Endometrioid Tip Endometrium Kanserinde P53 Mutasyonu ve Lenfovasküler İnvazyonun Hastalığın Prognozu Üzerine Etkileri
Amaç: Çalışmamızda erken evre ve lokal ileri evre endometrium kanseri tanılı hastalar retrospektif olarak incelendi. p53 mutasyonu ve lenfovasküler invazyon varlığının hastalığın prognozuna etkisi, hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım sürelerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Ayrıca p53 mutasyon durumu ve LVSI varlığı ile evre ve tümör grade'i arasındaki ilişkiler de incelendi. Yöntem: Çalışmamızda Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Jinekolojik Onkoloji Kliniğinde opere edilen, patoloji preparatları Tıbbi Patoloji Kliniği tarafından incelenen ve Tıbbi Onkoloji Kliniğinde takip edilen Erken Evre ve Lokal İleri Evre Endometrioid tip Endometrium Kanseri tanılı hastaların retrospektif olarak dosyaları incelendi. p53 mutasyonu ve lenfovasküler invazyon varlığının hastalığın prognozuna etkisi, hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım sürelerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Hasta dosyaları incelenerek hastaların yaş, patolojik tanı, tanı tarihi, operasyon tarihi, FIGO 2023 ve FIGO 2021'e göre evre, grade, p53 mutasyonu varlığı, lenfovasküler invazyon varlığı, MSI varlığı, adjuvan kemoterapi ve adjuvan radyoterapi alıp almadığı, nüks/metastaz varlığı, ölüm tarihi gibi parametreler değerlendirildi. Retrospektif tasarımlı bu çalışmaya 2010–2023 yılları arasında opere edilen hastalar dahil edildi. p53 mutasyon durumu ve LVSI varlığı detaylı değerlendirildi. Çalışmanın primer sonlanım noktası genel sağkalımın (OS) değerlendirilmesi olarak belirlendi, ikincil sonlanım noktası olarak ise hastalıksız sağkalım (DFS) incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 58,4±9,6 yıl olarak belirlenmiştir. Tümör p53 durumu belirlenebilen 495 hastanın %89,7'si wild tip, %10,3'ü mutant tip olarak saptanmıştır. Evrelere göre p53 mutasyonu dağılımı istatistiksel olarak anlamlı fark göstermemiştir (p=0,052). LVI varlığı tüm hastalarda %12,7 oranında saptanmış olup, grade arttıkça anlamlı olarak artmıştır (grade 1'de %8, grade 2'de %18, grade 3'te %36,8; p<0,0001). Genel sağkalım analizinde p53 mutasyon durumuna göre median OS sürelerine ulaşılamamış, ortalama OS süresi p53 wild tipte 149,1 ay, mutant tipte 127,3 ay olarak bulunmuş ve fark istatistiksel olarak anlamlı olmamıştır (p=0,610). Hastalıksız sağkalımda da median DFS sürelerine ulaşılamamış olup ortalama DFS p53 wild tipte 142,5 ay, mutant tipte 113,0 ay olarak hesaplanmış ve gruplar arasında anlamlı fark görülmemiştir (p=0,100). LVSI varlığı genel sağkalımı anlamlı olarak azaltmıştır (p<0,0001). LVSI negatif hastalarda median OS'e ulaşılamazken, LVI pozitif hastalarda median OS 142,98 ay bulunmuştur. Ortalama OS LVI negatiflerde 152,5 ay, pozitiflerde 109,4 ay olarak saptanmıştır. Hastalıksız sağkalım analizinde de benzer şekilde LVI negatif grupta median süreye ulaşılamazken, LVSI pozitif hastalarda median DFS 142,98 ay ve ortalama DFS 98,8 ay olarak bulunmuş, fark istatistiksel olarak anlamlı olmuştur (p<0,0001). Grade'e göre yapılan alt analizde LVSI varlığının ortalama OS üzerinde anlamlı etkisi görülmüş (p=0,003), grade 1 hastalarda LVSI yokken 154,2 ay olan ortalama OS, LVSI varlığında 119,2 aya düşmüştür. Grade 2 ve 3'te de benzer şekilde anlamlı azalmalar saptanmıştır. Evrelere göre LVSI'nin etkisi incelendiğinde evre 2'de LVSI pozitif hastalarda ortalama OS anlamlı olarak daha kısa bulunmuştur. Çok değişkenli Cox regresyon analizinde LVSI varlığı genel sağkalım üzerinde bağımsız ve anlamlı bir prognostik faktör olarak belirlenmiştir (HR=0.503; %95 GA: 0.289–0.875; p=0,015). P53 mutasyon durumu ise çok değişkenli analizde bağımsız bir prognostik faktör olarak saptanmamıştır. Sonuç: Erken evre endometrioid endometrial kanser hastalarında LVSI varlığı, hem genel sağkalım hem hastalıksız sağkalım üzerinde olumsuz bir prognostik faktör olarak öne çıkmıştır. Grade arttıkça LVSI sıklığının artması, tümör biyolojisinin daha agresif özellikleri ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. P53 mutasyon durumu ise bu çalışmada sağkalım üzerinde bağımsız bir prognostik belirteç olarak bulunmamıştır. Bu bulgular, LVSI'nin risk sınıflamasında ve tedavi planlamasında önemli bir parametre olarak değerlendirilmesi gerektiğini desteklemektedir.
Solid organ transplantasyonuna donör olma konusunda sağlık çalışanları, din görevlileri ve genel toplumun bakış açısı
Organ bağışı ve nakli, modern tıbbın en önemli başarılarından biri olmakla birlikte, toplumda bilgi eksikliği, yanlış inançlar, etik ve dini çekinceler nedeniyle ülkemizde bağış oranları yetersiz düzeydedir. Sağlık çalışanları ve din görevlileri, toplumun organ bağışı konusundaki tutumunu şekillendirme açısından kritik öneme sahiptir. Bu araştırmanın amacı, Konya ilinde sağlık çalışanları, din görevlileri ve genel toplumun organ nakli ve bağışı konusundaki bilgi, tutum ve yaklaşımlarını karşılaştırarak ortaya koymak ve bu süreçteki olası sorun alanlarını belirlemektir. Gereç ve Yöntem Çalışma, Selçuk Üniversitesi bünyesinde yürütülmüş kesitsel bir anket çalışmasıdır. Katılımcılar üç ana gruptan oluşmuştur: genel toplum (n=329), sağlık çalışanları (n=144) ve din görevlileri (n=28). Veri toplamak için literatüre dayalı ve uzman görüşüyle oluşturulan yapılandırılmış bir anket kullanılmıştır. Anket formu katılımcıların sosyodemografik özelliklerini, organ bağışı ve nakli hakkındaki bilgi düzeylerini ve tutumlarını ölçen sorulardan oluşmuştur. Veriler istatistiksel olarak analiz edilmiş ve gruplar arasındaki farklar ki-kare testi gibi uygun yöntemlerle değerlendirilmiştir. Bulgular Bu araştırmada, Konya ilinde genel toplum, sağlık çalışanları ve din görevlilerinden oluşan üç farklı grubun organ bağışına ilişkin tutumları karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Göze çarpan önemli sonuçlar şu şekilde bulunmuştur. Genel toplum, sağlık çalışanları ve din görevlilerinin organ bağışı konusundaki genel görüşleri ile sosyodemografik değişkenler arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. Organ bağışı hakkındaki olumlu tutum oranı sağlık personelinde % 74,3 ile en yüksek iken; bu oran din görevlilerinde % 67,9; genel toplumda ise % 62 idi. Genel toplumun yaklaşık %40'ının organ bağışı konusunda olumlu tutum sergilediği, buna karşın gerçek bağış davranışının oldukça düşük oranlarda olduğu dikkati çekti. Özellikle bilgiye erişimi olan bireylerin olumlu tutum sergileme olasılığı anlamlı biçimde yüksek bulunmuştur (p<0,05)Genel toplum grubunda lise ve üzeri eğitim düzeyine sahip bireyler organ bağışı konusunda daha olumlu yaklaşıma sahipti (p<0,001). Genel toplumda organ bağışı hakkında olumlu düşünenlerin daha önce organ bağışında bulunma girişimi oranı da daha yüksekti (p=0,021). Aynı grubun, beyin ölümü gerçekleşmiş bir yakınlarının organlarını bağışlamaya daha yatkın oldukları ve gerektiğinde kendilerinin alıcı olarak organ veya doku naklini kabul etme isteğinin daha fazla olduğu belirlendi (p<0,001). Ayrıca, bu bireylerin organ nakli ve bağışı hakkında daha önce bilgi alma oranları da anlamlı düzeyde yüksekti (p=0,042). Sağlık çalışanları arasında donör olma ile ilgili olumlu tutum sergileyenlerin, beyin ölümü gerçekleşmiş bir yakınının organlarını bağışlama (p<0,001) ve gerektiğinde kendileri için nakil ile yaşamayı kabul etme (p<0,001) oranları daha yüksekti. İlaveten, bu grubun organ bağışı hakkında bilgi alma düzeyi (p=0,011) olumsuz veya kararsızlara göre daha yüksek idi. Ayrıca, sağlık çalışanları arasında olumsuz tutum bildiren bireylerin, kendi sağlık durumlarını da daha kötü olarak değerlendirdikleri görüldü (p=0,020). Din görevlileri arasında da benzer şekilde, olumlu düşünenlerin beyin ölümü gerçekleşmiş bir yakınının organlarını bağışlamaya daha eğilimli oldukları görüldü (p=0,001). Buna karşılık, genel toplumun bu konuda daha isteksiz olduğu ve özellikle aile izninin organ bağışı önünde hâlâ önemli bir engel teşkil ettiği anlaşılmıştır. Ek olarak, organ nakli konusunda mesleki olarak yeterli eğitim aldığını düşünen sağlık çalışanları ve din görevlilerinin, meslek yaşamlarında ölen bir bireyin yakınlarını organ bağışına ikna etme ve yönlendirme oranları daha yüksek bulundu (p=0,015 ve p=0,017). Sonuç Bu çalışma, organ bağışı konusundaki olumlu tutumların büyük ölçüde bireylerin eğitim düzeyi ve bilgi alma durumlarıyla ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Eğitim seviyesi yükseldikçe ve bilgiye erişim arttıkça, organ bağışına yönelik olumlu tutumlar anlamlı biçimde artmaktadır. Özellikle sağlık çalışanları ve din görevlileri gibi topluma yön verme potansiyeli yüksek meslek gruplarının organ bağışı konusunda daha yetkin hale gelmeleri, genel toplumun davranışlarını etkileme açısından büyük önem taşımaktadır. Çalışma, bu iki meslek grubuna yönelik hizmet içi eğitimlerin, güncel tıbbi ve dini içeriklerle zenginleştirilerek düzenli biçimde uygulanmasının önemini vurgulamaktadır. Ayrıca, toplumla etkileşim hâlinde olan bu grupların aktif katılımıyla yürütülecek toplumsal farkındalık kampanyalarının, bağış oranlarının artırılmasında etkili olabileceği düşünülmektedir. Bulgular ayrıca, toplumda yaygın olarak organ bağışına olumlu yaklaşım bulunsa da, fiili bağış oranlarının bu olumlu tutumla örtüşmediğini göstermektedir. Özellikle, çalışmada pek çok bireyin başkasına organ vermek konusunda isteksizken, gerektiğinde kendileri için nakli kabul edeceklerini belirtmeleri, organ bağışı konusundaki etik ikilemleri gözler önüne sermektedir. Bu durum sağlık çalışanları ve din görevlilerinde de gözlemlenmiş olup, etik farkındalığın sadece bilgiyle değil, değer temelli eğitimle de desteklenmesi gerektiğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Organ Bağışı, Beyin Ölümü, Sağlık Çalışanları, Din Görevlileri
Romatoid faktör pozitif asemptomatik vakalarda insülin direncinin değerlendirilmesi
Otoimmün hastalıkların patogenizinde önce otoantikor pozitifliğinin geliştiğini ve yıllar sonrasında otoimmün hastalıkların ortaya çıktığını bilmekteyiz. Biz bu çalışmamızda asemptomatik romatoid faktör pozitif bireylerde otoimmünitenin neden olabileceği inflamasyonun, insülin direncine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Bu çalışma SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi' nde tek merkezli vaka-kontrol çalışması olarak kasım 2023 ve kasım 2024 tarihleri arasında romatoloji polikliniğine başvuran romatoid faktörü pozitif asemptomatik hastalar ve endokrinoloji polikliniğinden alınan romatoid faktör negatif asemptomatik bireyler arasında yürütüldü. Vaka grubuna romatoloji polikliniğine gelen, daha önceden insülin direnci ile romatoid faktörü herhangi bir nedenden dolayı bakılıp pozitif çıkan 46 birey seçildi. Kontrol grubuna ise endokrinoloji polikliniğine başvuran yaş ve cinsiyetleri eşleştirilmiş romatoid faktörü negatif asemptomatik 45 birey seçildi. Çalışmaya dahil edilen iki gruptaki toplam bireylerin 29 (%31,9)'unda insülin direnci tespit edildi. Bu iki grup ayrı ayrı incelendiğinde ise asemptomatik romatoid faktör pozitif grubundaki bireylerin 15 (%32,6)'inde, kontrol grubundaki bireylerin 14 (%31,1)'ünde insülin direnci bulundu (p: 0,878). Aralarında sayısal olarak fark olsa dahi istatistiksel fark yoktu. Çalışmadaki her iki gruptaki tüm bireylerin insülin direnci değeri ortalamaları ise 2,33±1,4 (medyan: 1,89) olduğu bulundu. Grupları ayrı ayrı değerlendirdiğimizde asemptomatik romatoid faktör pozitif grubundaki bireylerin insülin direnci ortalama değeri 2,60±1,6 (medyan: 2,07), kontrol grubundaki bireylerin insülin direnci ortalama değeri ise 2,05±1,2 (medyan: 1,76) olduğu saptandı (p: 0,110). Dolayısıyla yine asemptomatik romatoid faktör pozitif grubunda kontrol grubuna göre sayısal olarak fark vardı ancak istatistiksel fark saptanmadı. Sonuç olarak, romatoid faktör pozitif asemptomatik hastalarda artmış insülin direnci sıklığına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir durum saptanamamıştır. Yine de hasta grubundaki insülin direncindeki sayısal üstünlük, romatoid faktör pozitifliğinin insülin direncini tetikleyebileceğini düşündürmektedir. Elde edilen bulgular romatoid faktörün, insülin direncinin patogenezinde etkili bir faktör olabileceği yönünde umut verici olsa da hastalardaki romatoid faktör pozitifliğinin ne kadar zaman önce geliştiğinin bilinerek romatoid faktör pozitifliğinin homojenize edildiği, hastaların daha uzun süreli takiplerinin yapılabildiği ve daha geniş populasyonda yapılacak olan çalışmalara ihtiyaç vardır.
Kontrast ilişkili nefropatide KIM-1, profilin-1 düzeyleri ve tiyol disülfit homeostazının değerlendirilmesi
Giriş: Kontrast madde nefropatisi (KMN), hastanede gelişen akut böbrek hasarının (ABH) üçüncü en yaygın nedenidir. Bazı biyobelirteçler, böbrek hasarını erken dönemde tespit edebilir. Çünkü böbrek hasarı, kontrast maddenin uygulanmasından hemen sonra başlar. Böbrek Hasarı Molekülü-1 (KIM-1), fizyolojik koşullar altında böbrekte oldukça düşük içeriklerde eksprese edilen bir proteindir. Profilin-1 (PFN-1) endotel hücre disfonksiyonu yapar ve akut böbrek hasarı ile ilişkilendirilmiştir. Plazma tiyol disülfit homeostazı (TDH), kontrast madde ile sinerjistik bir etki gösterir ve ABH görülme sıklığını arttırdığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, kontrast madde uygulaması ile KMN gelişim riskini değerlendirmede KIM-1, PFN-1 düzeyleri ve TDH'nın kullanılabilirliğini değerlendirmektir. Amaç: Bu çalışmanın amacı koroner anjiyografi sırasında kontrast madde uygulanan hastalarda böbrek fonksiyon bozukluğu gelişen ve gelişmeyen grup, ile sağlıklı gönüllüler arasında KIM-1, PFN-1 düzeyleri ve TDH'nı değerlendirerek KMN gelişim riskini belirlemektir. Yöntem: Çalışmaya etik kurul onayı alındıktan sonra, hastanemiz anjiyografi ünitesinde Ocak 2023-Haziran 2023 tarihleri arasında koroner anjiyografi yapılması planlanan hastalar dahil edildi. İşlem öncesinde iki biyokimya tüpüne kan alınarak santrifüj edilip -80° C'de saklandı. Koroner anjiografi işleminden sonra 48-72 saat içinde hastaların rutin kontrol kanlarına bakıldı. KMN gelişmeyen 30, KMN gelişen 30 ve 30 sağlıklı gönüllü olmak üzere toplam 90 katılımcıda KIM-1, PFN-1, tiyol disülfit düzeyleri değerlendirildi. Bulgular: PFN-1 kontrol grubunda ortalama 318,6±84,9 pg/ml, KMN gelişen hastalarda 631,1±431,8 pg/ml, KMN gelişmeyen hastalarda ise 414,9±183,3 pg/ml'idi. KMN gelişen grup ile KMN gelişmeyen grup PFN-1 değerleri arasındaki fark anlamlıydı (p=0,015). KIM-1 kontrol grubunda ortalama 1,9±0,5 ng/ml, KMN gelişen hastalarda 5,8±1,1 ng/ml, KMN gelişmeyen hastalarda 2,7±1,0ng/ml'idi. PFN-1 ile KIM-1 arasında kuvvetli pozitif yönde korelasyon vardı (r=0,789 p≤0,001). KMN gelişen ve KMN gelişmeyen hasta grupları KIM-1 düzeyleri arasındaki fark anlamlıydı (p=0,043). KMN gelişen ve KMN gelişmeyen grupların total tiyol, doğal tiyol, disülfid, disülfid/doğal tiyol (SS/SH), disülfid/total tiyol (SS/TT), doğal tiyol/total tiyol (SH/TT) düzeyleri arasındaki fark istatiksel açıdan anlamlı değildi (sırasıyla p=0,965, p=0,933, p=983, p=0,856, p=0,891, p=0,891) KMN gelişen hastalar ile sağlıklı kontrol grubunun doğal tiyol, disülfid, disülfid/doğal tiyol (SS/SH), disülfid/total tiyol (SS/TT), doğal tiyol/total tiyol (SH/TT) değerleri arasında ki fark istatiksel açıdan anlamlıydı (hepsi için p<0,001). KMN gelişmeyen hastalar ile sağlıklı kontrol grubunun doğal tiyol, disülfid, disülfid/doğal tiyol (SS/SH), disülfid/total tiyol (SS/TT), doğal tiyol/total tiyol (SH/TT) değerleri arasında ki fark istatiksel açıdan anlamlıydı (hepsi için p<0,001). Sonuç: Tanı ve tedavi amacıyla kontrast madde verilerek yapılan işlemlerde KMN tanısının erken konulup, gerekli önlemlerin alınması çok önemlidir. KMN gelişme riski taşıyan hastalara kontrast madde verilmeden bakılacak olan KIM-1, PFN-1 düzeylerinin ölçümü, KMN gelişim riskini saptamada önlemlerin erken alınmasına, hastanede kalış sürelerinin kısaltılmasına, morbidite ve mortalitenin azaltılmasına yardımcı olabilecek umut verici bir belirteçdir. Anahtar kelimeler: kontrast madde nefropatisi, KIM-1, Profilin-1, Tiyol disülfit homeostazı
Diyabetik ayak ülseri hastalarında diyabetik retinopatinin prevelansı ve ilişkili risk faktörleri
Amaç: Diyabetik ayak ülserleri (DAÜ) ve diyabetik retinopati (DRP), diyabet hastalarında, yaşam kalitesini, tedavi maliyetlerini ve mortalite riskini olumsuz etkileyen diyabetin kronik ve ciddi komplikasyonlarıdır. DRP'nin genellikle mikrovasküler, DAÜ'lerin ise hem mikro hem de makrovasküler hasarlarla ilişkili olduğu düşünülmektedir. DRP'nin DAÜ gelişimi ve uzuv amputasyonu için önemli bir risk faktörü olduğu çok sayıda çalışmalarda gösterilmiştir. Ancak DAÜ'lü hastalarda DRP sıklığı ve ilişkili risk faktörleri ile ilgili çok az sayıda çalışma yapılmıştır. Yöntemler: Çalışma grubumuz DAÜ olan 85 hastadan, kontrol grubumuz ise DAÜ olmayan 81 diyabet hastasından oluşturuldu. DRP'nin varlığı ve evresi açısından tüm hastaların göz dibi incelemesi yapıldı. Hastaların muayene bulguları, demografik özellikleri, eşlik eden komorbid durumları ve rutin bakılan laboratuvar parametreleri kayıt altına alınarak, gruplar arasında karşılaştırmalar yapıldı. Bulgular: Çalışma grubunda 73 kişide (%85.9), kontrol grubunda ise 42 kişide (%51.9) DRP saptandı (p<.001). Proliferatif DRP çalışma grubunda (%33.3), kontrol grubuna göre (%11.1) anlamlı olarak daha yüksekti (p=.002). Çalışma grubunda artan DM süresi, ileri yaş, GFH ve hemoglobin düşüklüğü artan DRP sıklığı ile ilişkili bulundu (sırasıyla, p<.001, p=.002, p<.001 ve p=.015). Eşlik eden hipertansiyon, proteinüri ve koroner arter hastalığı da artan DRP sıklığı ile ilişkiliydi (sırasıyla, p=.001, p=.001 ve p=.002). Ayrıca, DAÜ'nün ileri evreleri, artan DRP sıklığı ve şiddeti ile ilişkiliydi (p=.005). Sonuç: DAÜ'lü hastalarda, oldukça sık görülen ve ilerleyici seyredebilen DRP'nin erken tespiti ve tedavisi, DRP'ye sekonder meydana gelebilecek ciddi morbiditelerin ve yüksek mortalite riskinin azalması üzerinde, olumlu katkılar sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: diyabetik ayak ülseri, diyabetik retinopati, mikrovasküler komplikasyon
Gebelik döneminde akut pankreatit geçiren hastalarda etyoloji ve prognoz
Giriş ve Amaç: Çalışmamız Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji bölümünde 2019-2022 tarihleri arasında gebelik döneminde AP tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu çalışmada gebelikte AP tanısı alan hastalarda etyoloji, prognoz ve fetüs üzerine olan etkileri incelendi. Materyal-Metod: Hastaların verileri prospektif olarak toplandı. Hastalara AP tanısı; karın ağrısı, serum amilaz ve lipaz testlerinin normalin üç katının üzerinde olması, ultrason veya manyetik rezonans görüntülemelerinde karakterize pankreatit bulguları olmak üzere üç kriter değerlendirildi ve üç kriterden iki tanesi pozitif olan hastalara akut pankreatit tanısı konuldu. Modifiye Atlanta kriterlerine göre AP hafif, orta ve şiddetli olarak sınıflandırıldı. Bulgular: Median yaşı 28 (19-45 yıl) olan toplamda 20 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların median VKİ: 28.5 kg/m2 (20-39.1) idi. AP geçirdikleri median gebelik haftası 28 ( Bir hasta 1.trimester, yedi hasta 2. trimester, on iki hasta 3. trimester, en düşük 8. hafta, en yüksek 39. hafta) idi. 5 (%25) hastanın gebe kalmadan önce de AP öyküsü mevcuttu. 8 hasta ilk gebeliklerinde AP atağı geçirdi. Hastaların 15'inde (%75) neden biliyer pankreatit, 3 (%15) hastada hipertrigliseridemiye bağlı pankreatit, 1 (%5) hastada akrep sokmasına bağlı pankreatit, 1 (%5) hastada ERCP sonrası pankreatit mevcuttu. Doğumu gerçekleştirilen hastaların 9'una (%50) normal doğum, 9'una (%50) sezaryen doğum yapıldı. Bu yazının yazıldığı zaman 2 hasta halen gebeydi. Doğumdan sonra hastaların 9'una kolesistektomi operasyonu yapıldı. Fetusların 14'ünün (%70) cinsiyeti erkek, 6'sının (%30) ise kız idi. Median doğum ağırlıkları 2975 gr (2250-3800 gr), median APGAR skoru 9 idi. Fetusların 16'sında doğumda anomali yok idi, bir yenidoğan omfalit nedeniyle yoğun bakımda takip edildi. Hastaların 18'i (%90) hafif, 1 hasta (%5) orta ağır AP idi. Hipertrigliseridemiye bağlı ağır AP geçiren 1 hasta (%5) gebeliğin 35. haftasında abortus sonrası exitus oldu. Sonuç: Bizim çalışmamızda gebelikte geçirilen AP'nin en sık nedeni biliyer pankreatit, ikinci sıklıkta hipertrigliseridemiye bağlı pankreatittir. Gebelikte geçirilen akut pankreatit atağı ciddi IX morbiditeye ve bizim bir hastamızda olduğu gibi hem anne hem fetusta mortaliteye neden olabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Gebelikte pankreatit, akut pankreatit
Asit sıvılarının ayırıcı tanısında kalprotektin düzeyi, tiyol-disülfid dengesi ve oksidatif stres parametrelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Siroz, kanser ve kalp yetmezliği gibi birçok yaygın hastalığın neden olduğu periton boşluğunda patolojik sıvı birikmesine asit denir. Asit etiyolojisinde tanısal zorluğun giderilmesi için farklı diagnostik parametrelerden en sık kullanılanı serum-asit albümin gradiyentidir. Kullanılacak yöntemde; tanısal doğruluk, sensitivite ve spesifisitenin yüksek olması, kolay ve ucuz olması aranan özelliklerdendir. Bu çalışmanın amacı, asit sıvısında kalprotektin, tiyol-disülfid, total oksidan ve total antioksidan düzeylerini ölçmek ve asit ayırıcı tanısında kullanılabilirliklerini araştırmaktır. Yöntem ve Gereçler: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji servisinde batında asit tespit edilen ve parasentez işlemi yapılan 88 hasta prospektif olarak çalışmaya alındı. Batında minimal asit tespit edilen ve parasentez işlemi yapılamayan hastalar, vitamin takviyesi ve antioksidan ilaç kullananlar çalışma dışı tutuldu. Asit evrelemesi, International Ascites Club tarafından önerilen evreleme ile, grade 1 (hafif), grade 2 (orta), grade 3 (ileri) olarak evrelendi. Grade 1 asiti olan hastalara ultrason eşliğinde, grade 2-3 asitli hastalara ise fizik muayene ile kalın uçlu iğne kullanılarak, steril bir şekilde parasentez yapıldı. Bu asit örnekleri -40°C sıcaklıkta saklandı. Asit sıvısında glukoz, albümin, laktat dehidrogenaz, total protein, hemogram, kalprotektin, tiyol-disülfid, total antioksidan ve total oksidan parametreleri çalışıldı. SPSS programı kullanılarak istatistiksel analizler yapıldı. Çalışmaya katılan hastalardan aydınlatılmış onam formları ile bilgilendirme yapılarak onamları alındı, Helsinki Deklorasyonu ilkelerine göre yapıldı, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulundan onay alındı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 88 hastanın 56'sı (%63,6) kadın, 32'si (%36,4) erkek, yaş ortalaması 60,43 ± 18 (dağılım 16-87) yaş idi. 50 (%56,8) hastada portal tip, 38 (%43,2) hastada non-portal tipte asit iken, hastaların 60'ı (%68,2) non-malign, 28'i (%31,8) malign hasta idi. Portal tip asitli grupta ortalama kalprotektin değeri 17,49 ± 2,72 ng/mL, TAS değeri 1,03 ± 0,15, TOS değeri 15,34 ± 5,47, OSI değeri 1,55 ± 0,73, SS/SH oranı 5,01 ± 2,25, SS/TT oranı 4,48 ± 1,79, SH/TT oranı 91,02 ± 3,58 iken, non-portal tip asitli grupta ortalama kalprotektin değeri 23,83 ± 5,01 ng/mL, TAS değeri 0,81 ± 0,25, TOS değeri 17,45 ± 4,08, OSI değeri 2,60 ± 2,28, SS/SH oranı 6,93 ± 2,32, SS/TT oranı 6,02 ± 1,77, SH/TT oranı 87,95 ± 3,55 (p<0.001) idi. Asit etyolojik nedenleri malign ve non-malign olarak gruplandırıldığında, malign olmayan asitlerde kalprotektin değeri ortalama 17,63 ± 3,062 ng/mL, TAS değeri 1,04 ± 0,18, TOS değeri 15,11 ± 5,20, OSI değeri 1,53 ± 0,71, SS/SH oranı 5,25 ± 2,24, SS/TT oranı 4,68 ± 1,78, SH/TT oranı 90,6 ± 3,5 iken, malign olan asitlerde ortalama kalprotektin değeri 25,8 ± 3,51 ng/mL, TAS değeri 0,72 ± 0,17, TOS değeri 18,7 ± 3,53, OSI değeri 3,03 ± 2,51, SS/SH oranı 7,11 ± 2,47, SS/TT oranı 6,14 ± 1,89, SH/TT oranı 87,7 ± 3,7 iken, (p<0.001) idi. Kalprotektinin malign asit sıvısında cut off değeri 20,68 ng/mL olarak alındığında %92,8 sensitivite, %93 spesifiteye sahipti, diğer parametrelerdeki sentivite ve spesifite oranları düşüktü. Sonuç: Asit ayırıcı tanısına portal, non-portal ayırımında ve malign, non-malign ayırımında başta kalprotektin, yanı sıra TAS, TOS, OSI, SH, TT, SS, SS/SH, SS/TT ve SH/TT değerleri, önemli katkı sağlayabilir. Asit kalprotektin düzeyi, malign ve non-malign ayırımında yüksek sensitivite ve spesifite göstermektedir. Anahtar kelimeler: asit, malignite, tiyol-disülfid, kalprotektin, oksidatif stres
Graves orbitopatisi olan hastalarda periostin, ıl-4 ve ıl-13 düzeyinin incelenmesi
Amaç: Hipertiroidinin en sık sebebi olan Graves hastalığının tiroid dışı en sık görülen bulgusu orbitopatidir. Graves orbitopatisi patogenezinde ekstraoküler kasların proliferasyonu, kemik içindeki orbital yağ ve bağ dokusunun genişlemesinden kaynaklanan propitozizdir. Orbital fibroblastların inflamasyon, fibrozis mekanizmalarında görev alan periostin proteini, IL-4 ve IL-13 sitokinlerinin Graves oftalmopatisi patogenezindeki rolünü araştırmayı amaçladık. Gereç Ve Yöntem: Çalışmaya etik kurul onayı aldıktan sonra Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine Haziran 2022 ile Şubat 2023 tarihleri arasında başvuran Graves tanısı ve buna bağlı orbitopatisi olan 25 hasta (Grup 1), Graves hastalığı tanısı olan orbitopatisi olmayan 25 hasta (Grup 2) ve tiroid fonksiyon testleri normal ek hastalığı olmayan 25 sağlıklı gönüllü (Grup 3) kişilerden oluşan toplamda 75 kişi dahil edildi. Kişilerden alınan kanlarda Human Periostin Elısa Kıt Bioassay Technology Laboratory (BT Lab) (katalog no: E3226Hu), Human İnterleukın 4 Elısa Kıt Bioassay Technology Laboratory (BT Lab) (Catalog no: E0092Hu) ve Human İnterleukin 13 Elısa Kıt Bioassay Technology Laboratory (BT Lab) (Catalog no: E0098Hu) markalı kitlerle çalışıldı. Çalışmanın sonucunda anlamlı fark vardı. Bulgular: Çalışmaya eklenen her üç grup arasında yaş, cinsiyet, boy, kilo, BMI, sistolik ve diastolik kan basıncı glukoz, üre, kreatinin, ALT, Wbc, Hgb, Plt parametrelerinde anlamlı fark yoktu. TSH, TRAb, sT4 tiroid hormon ve otoantikor düzeyleri gruplar arasında anlamlı fark vardı (sırasıyla p<0.001, p<0.001 ve p=0.001). Grup 1 ve Grup 2 TSH düzeyleri Grup 3 TSH düzeylerine göre anlamlı düşük saptandı (sırasıyla p=0.001 ve p<0.001). TRAb düzeyi Grup 3'e göre Grup 1 ve Grup 2'de anlamlı olarak daha yüksek saptandı (her iki p<0.001). Grup 1 ve Grup 2 T4 düzeyleri Grup 3 sT4 düzeylerine göre anlamlı yüksek saptandı (her iki p=0.001). Araştırmamızın esasını oluşturan periostin, IL-4 ve IL-13 verileri Graves oftalmopatisi olan grupta diğer gruplara göre anlamlı olarak yüksek saptandı (her üç p<0.001). Periostin düzeyi Grup 1'de Grup 2 ile Grup 3' e göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı (sırasıyla p=0.001 ve p<0.001). Grup 2' nin periostin düzeyi Grup 3' e göre anlamlı yüksek saptandı (p=0.02). IL-4 düzeyi Grup 1'de Grup 2 ile Grup 3' e göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı (her iki p<0.001). Grup 2' nin IL-4 düzeyi Grup 3' e göre anlamlı yüksek saptandı (p=0.01). IL-13 düzeyi Grup 1'de Grup 2 ile Grup 3' e göre anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla p=0.002 ve p<0.001). Grup 2' nin IL-13 düzeyi Grup 3' e göre anlamlı yüksek saptandı (p=0.04). Sonuç: Graves oftalmopatisi olan kişilerde periostin, IL-4, IL-13 düzeyleri Graves hastalığı olan oftalmopatisi olmayan ve sağlıklı bireylere göre daha yüksek saptandı. Graves hastalığı olup oftalmopatisi olmayan hastalarda sağlıklı kişilere göre periostin, IL-4, IL-13 düzeyleri daha yüksek saptandı. Kanda bakılan periostin, IL-4 ve IL-13 Graves oftalmopatisinin erken tanısında biyobelirteç olarak kullanılabilir ve bu parametrelerin antagonistleri oftalmopatinin tedavisine katkı sağlayabileceğini düşünmekteyiz. Ancak bu konuda daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.
Diyabetik ayak ülserli hastalarda profilin-1 düzeylerinin periferik arter hastalığı ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar (ASKVH), diyabetes mellituslu (DM) bireylerde oldukça sık görülmekte ve bu hasta grubunda en önde gelen ölüm sebebidir. ASKVH'lerden biri olan periferik arter hastalığı da (PAH) diyabetik ayak ülserli (DAÜ) hastaların yaklaşık %50'sini etkilemektedir. Profilin 1 (Pfn1), aterosklerotik süreçte rolleri incelenen çok sayıda biyokimyasal serum belirtecinden biri olmakla birlikte DAÜ'lü hastalarda çalışması bulunmamaktadır. Bu yüzden bu çalışmada PAH'ı olan ve olmayan DAÜ'lü hastalarda Pfn1 düzeylerini karşılaştırıp, Pfn1 düzeyleri üzerinde etkili olan klinik ve biyokimyasal parametreleri tespit etmeyi amaçladık. Yöntemler: Çalışmamıza DAÜ nedeniyle takipli, 44'ünde eşlik eden PAH'ı olan ve 44'ünde eşlik eden PAH'ı olmayan toplam 88 tip 2 DM'li (T2DM) birey prospektif olarak dahil edildi. DAÜ'ler Wagner sınıflamasına göre derecelendirildi. PAH'ın tanısı için fizik muayene, doppler ultrasonografik inceleme ve varsa bilgisayarlı tomografik anjiografi (BTA) sonuçları kullanıldı. Tüm katılımcıların demografik verileri, klinik bulguları, rutin bakılan lipit düzeyleri, böbrek fonksiyon testleri, hemoglobin A1c ve Pfn1 düzeyleri karşılaştırılmak üzere kayıt altına alındı. Bulgular: Hastaların %25'inde DAÜ nedeniyle ampütasyon öyküsü, %43.2'sinde koroner arter hastalığı (KAH), %13.6'sında geçirilmiş serebro-vasküler olay (SVO), %59.1'inde hipertansiyon (HT), %46.6'sında hiperlipidemi (HL) ve %64.8'inde ise proteinüri mevcuttu. PAH'ı olanlarda Pfn1 düzeyleri (medyan, 774 pg/mL; çeyrekler arası aralık, 550-1005), olmayanlara göre (medyan, 314 pg/mL; çeyrekler arası aralık, 280-432) anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0.001). Wagner evre 4-5 olanlarda Pfn1 düzeyleri (medyan, 663 pg/mL; çeyrekler arası aralık, 440-1073) iken, evre 1-3 olanlarda (medyan, 419 pg/mL; çeyrekler arası aralık, 286-719) olarak saptandı (p=0.002). DAÜ'ye bağlı geçirilmiş ampütasyon, KAH ve SVO öyküsü olanlarda olmayanlara göre Pfn1 düzeyleri anlamlı IX olarak daha yüksekti (sırasıyla, p=0.009, p=0.011 ve p=0.029). Ayrıca aktif sigara içicisi olanlarda da olmayanlara göre Pfn1 düzeyleri anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0.024). Sonuç: Pfn1 düzeylerinin kanıtlanmış aterosklerotik hastalığı olanlarda, olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek bulunması Pfn1'in DAÜ'lü hastalarda aterosklerotik süreçte önemli rolü olabileceğini düşündürmüştür. Anahtar Kelimeler: Profilin 1, diyabetik ayak ülseri, periferik arter hastalığı, ateroskleroz
Diyabetik ayak ülseri hastalarında non-alkolik karaciğer yağlanmasının prevalansı ve ilişkili risk faktörleri
Giriş-Amaç: Alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığının (NAYK), fazla kilolularda, obezlerde ve tip 2 diyabetes mellitusu (T2DM) olanlarda sıklığının arttığı çok sayıda çalışmalarda gösterilmiştir. Diyabetik ayak ülserleri (DAÜ), DM'nin kronik mikro ve makrovasküler komplikasyonları sonucunda meydana gelen ve oluşturduğu katabolik süreçlerle birlikte artan amputasyon riskine ve mortaliteye sebep olabilen ciddi bir komplikasyondur. T2DM'li bireylerde NAYK'ın sıklığı ve prognozu ile ilişkili olabilecek çok sayıda faktörler araştırılmaya devam edilmektedir. Literatürde T2DM ve DAÜ'leri olan bireylerde NAYK sıklığı ile ilgili yapılmış herhangi bir çalışmaya rastlamadık. DAÜ'sü olan T2DM'li bireylerde artan katabolik süreçler nedeniyle NAYK sıklığının farklı olabileceğini düşünerek bu çalışmayı tasarladık. Gereç-Method: Çalışmamıza DAÜ nedeniyle endokrinoloji servisinde takip edilen 100 T2DM'li birey prospektif olarak dahil edildi. 18 yaşın altındaki ve T1DM'li kişiler çalışma dışı bırakıldı. NAYK'ın varlığı ve derecesi karaciğer ultrasonografisi ile değerlendirildi. Katılımcıların demografik verileri, laboratuvar bulguları ve vücut kitle indeksleri (VKİ) karşılaştırılmak üzere kayıt altına alındı. Ayrıca katılımcılar VKİ düzeylerine göre 3 gruba (VKİ≤25, 25-30 ve ≥30 kg/m2) ayrılarak da karşılaştırıldı. Bulgular: Genel NAYK sıklığımız %39 bulunmuş olup, her iki cinsiyet arasında NAYK sıklığı açısından anlamlı fark yoktu (erkeklerde, %42.3; kadınlarda %35.4; p=0.480). NAYK'ı olan kişilerde ortalama VKİ (27.3±3.4) ve hiperlipidemi sıklığı (%59.0) olmayanlara göre (sırasıyla 25.6±3.7 ve %45.9) anlamlı olarak daha yüksekti (her ikisi için p<0.001). VKİ≤25 kg/m2 olanların %15'inde, VKİ 25-30 kg/m2 olanların %50'sinde, VKİ ≥30 kg/m2 olanların ise %69'unda NAYK saptandı. Artan VKİ değerlerinde NAYK varlığının anlamlı olarak yükseldiği görüldü (p<0.001). Sonuç: NAYK sıklığımız ve fazla kilolu ile obez olgularımızın oranı, güncel literatürde T2DM'li bireyler için bildirilen oranlardan belirgin bir şekilde daha düşüktü. NAYK'ı olan kişilerde ortalama VKİ ve hiperlipidemi sıklığı olmayanlara göre daha yüksek olup, artan VKİ dereceleri daha yüksek NAYK sıklığı ile ilişkiliydi. Bu hasta grubunda düşük VKİ düzeyleri ve ilişkili risk faktörleri konusunda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Alkole Bağlı Olmayan Yağlı Karaciğer Hastalığı, Tip 2 Diyabetes Mellitus, Diyabetik Ayak Ülseri, Vücut Kitle İndeksi
Hepatit B tanısı ile takip edilen hastalarda hepatosellüler kanser sıklığının araştırılması
Amaç: Bu çalışmada Hepatit B tanısı ile takip edilen hastaların Hepatosellüler Karsinom (HSK) gelişme riskinin belirlenmesi, HSK'li hastaların özelliklerinin araştırılması ve literatür verileri ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem ve Gereçler: Ocak 2014-Aralık 2022 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji BD bünyesinde takip edilen Hepatit B tanılı hastalar HSK gelişimi açısından taranmış, çalışma değerlendirilme kriterlerine uygun 1275 hasta çalışmaya dahil edilmiş ve HSK tanısı konulan 60 hasta ayrıntılı olarak değerlendirilmiştir. Tüm hastalarda yaş, cinsiyet, ek hastalıkları, hastalık süreleri, HBsAg, HBeAg, Anti-HBe, Delta Antikoru, HBV DNA, Anti-HCV, AST, ALT, ALP, GGT, AFP, ultrasonografi aldıkları tedaviler değerlendirilmiştir. HSK'li hastalarda ek olarak kanserin evreleri, hangi tedavileri aldıkları ve surveyansı değerlendirilmiş, veriler SPSS 24.0 programında istatistiksel analize tabi tutulmuştur. Bulgular: Çalışmaya alınan 1275 hastanın 525'i (%41,2) kadın, 750'si (%58,8) erkek ortalama yaş 40,92±14,78 (dağılımı 18-89) yaş idi. Hastalık süresi ortalama 79,01±63,05 ay idi. Hastaların 674'ünün (%52,9) Hepatit B taşıyıcısı, 338'inin (%26,5) HBeAg negatif kronik hepatit B, 84'ünün (%6,6) HBeAg pozitif kronik hepatit B ve 179'unun ise (%14) HBV'ye bağlı siroz olduğu tespit edilmiştir. Bu hastaların 60'ında (%4,7) HSK tespit edilmiştir. HSK'lı 60 hastanın 11'i (%18,3) kadın, 49'u (%81,7) erkek ve ortalama yaş 61,87±11,82 (dağılım 25-87) yaş idi. HSK hastaların %43,3'ünde en sık diyabetes mellitus (DM) olmak üzere ek hastalık saptanmıştır. 6 (%10) hastanın delta antikoru sonucunun ve 2 (%3,3) hastanın anti-HCV sonucunun pozitif olduğu saptanmıştır. HSK tanılı olguların, AST düzeyleri 147,45±154,06, ALT düzeyleri 94,68±180,38, ALP düzeyleri 219,11±234,87, GGT düzeyleri 153,07±132,64 ve AFP düzeyleri 11663,00±34992,92 olarak tespit edilmiştir. HSK tanılı olguların 54'ü (%90) sirotik idi, ek olarak 5'inde (%8,3) hepatosteatoz, 7'sinde (%11,7) safra kesesinde taş tespit edilmiştir. Olguların 40'ında (%88,7) 1 adet lezyon, 3'ünde (%5) 2 adet lezyon, 4'ünde (%6,7) 3 adet lezyon ve 13'ünde (%21,7) ise 4'ten fazla lezyon bulunduğu görülmüş ve lezyon boyutları ortalama 5,63±3,44 cm'dir. Hastaların 11'inin (%18,3) transartelyel kemoembolizasyon (TAKE), 2'sinin (%3,3) radyofrekans ablasyon (RF), 4'ünün (%6,7) sorafenib tedavisi aldığı, 10'una (%16,7) nakil yapıldığı ve 33'ünün (%55) ise doğal seyrinde takip edildiği saptanmıştır. Sonuç: Kronik HBV son yıllarda gelişen tedavi yöntemlerine rağmen bölgemiz için hala HSK'nın önemli bir sebebidir. Kronik hepatit B hastalarında HSK sıklığı %4,7 olarak saptanmış olup, bu hastaların yaklaşık yüzde doksanı sirotik zeminde gelişmişti. Hastalar genelde ileri evrede saptanmış olup yaklaşık %20'sinde küratif tedavi, %30 palyatif tedavi uygulanabilmiş, yaklaşık yarısı doğal seyrinde takip edilmiştir. Kronik hepatite B'li hastaların, özellikle sirotik hastaların daha iyi takip edilmesi, HSK'lı hastaların erken dönemde tespitini ve daha iyi sonuçlar elde edilebilmesini sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Hepatit B, siroz, hepatoselüler karsinom
Endokrinolojik nedenlerle yoğun bakımda takip edilen hastalarda mortalite sıklığı ve ilişkili risk faktörleri
Giriş ve Amaç: Endokrin acil durumlar yoğun bakım ünitesine yatış gerektiren ciddi sağlık sorunlarına ve mortalite artışına neden olabilmektedir. Bu çalışmamızda endokrin nedenlerle yoğun bakım ünitesinde takip edilen hastalarda mortalite oranlarını ve ilişkili risk faktörlerini tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2013-2023 yılları arasında, hastanemiz dahili yoğun bakım ünitesinde endokrinolojik sebeplerle takip edilen 330 hastanın verisi retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların yatış endikasyonları, klinik ve demografik verileri ve laboratuvar bulguları karşılaştırılmak üzere kayıt altına alındı. Hastalar yatış endikasyonlarına göre diyabetik ayak ülseri (DAÜ), hiperosmolar hiperglisemik durum (HHD), diyabetik ketoasidoz (DKA), hipoglisemi ve nadir görülen diğer endokrin acil durumlar olarak gruplandırıldı. Daha sonra hastaların mortalite oranları ve ilişkili risk faktörleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hastalarımızın yaklaşık yarısını (%49.7) DAÜ hastaları oluşturdu. Bunu sırasıyla DKA tanılı (%33.3) ve HHD tanılı (%10) hastalar takip etti. Kalan %10'luk grubu ise adrenal yetmezlik, ciddi hipoglisemi, miksödem koması ve tirotoksik kriz tanılı hastalar oluşturdu. Yüksek sayılı hasta gruplarımızda en yüksek ölüm oranı DAÜ'lü hastalarda (%31.7) saptanırken, bunu sırasıyla HHD (%21.2) ve DKA (%8.1) tanılı hastalar takip etti. Ciddi hipoglisemi nedeniyle takip edilen hasta sayımız oldukça düşük (8 hasta, %2.4) olmakla birlikte, takip süresinde 2 ölüm ve %25'lik ölüm oranı ile dikkat çekti. Adrenal yetmezlik, miksödem koması ve tirotoksik krizli hastalarımızda ise herhangi bir ölüm saptanmadı. Hasta grupları arasındaki anlamlılık düzeyleri farklılık göstermekle birlikte, genel olarak erkek cinsiyet, ileri yaş, uzun diyabet süresi, diyabetik nefropati varlığı, eşlik eden kardiyovasküler hastalıklar (hipertansiyon, koroner arter hastalığı, konjestif kalp yetmezliği), düşük albümin ve hemoglobin düzeyleri ve yüksek akut faz reaktanları artan ölüm oranları ile ilişkiliydi. Sonuç: Çalışmamızın en dikkat çekici yönü, en sık yoğun bakım ihtiyacının ve en yüksek ölüm oranının DAÜ'lü hastalarda saptanmasıdır. Bu hasta grubunda koruyucu ayak bakımı önlemleri, risk faktörlerinin azaltılması, erken tanı ve etkin tedavi stratejileriyle morbidite ve mortalite oranlarını azaltmak mümkün olabilir. Ayrıca üç hasta grubunda artmış ölüm oranları ile ilişkili bulunan, diyabetin kronik mikro ve makrovasküler komplikasyonları ile eşlik eden kardiyovasküler hastalıklarla etkin mücadele, genel sağ kalıma olumlu katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: Diyabetik Ayak Ülseri, Hiperglisemik Hiperosmolar Durum, Diyabetik Ketoasidoz, Hipoglisemi, Yoğun Bakım Ünitesi, Mortalite, Kardiyovasküler Hastalıklar
Sağlıklı obez kedilerde seçilmiş serum biyokimyası parametreleri ile serum visfatin ve C-reaktif protein düzeylerinin araştırılması
Veteriner kliniklerine başvurular arasında kedilerde obezite, yaygın klinik problemlerden biridir. Obezite, diabetes mellitus ve hepatik lipidozis gibi diğer durumlar için risk faktörü olmasının yanı sıra sadece etkilenmiş kedilerde morbidite artışına sebep olmaz, aynı zamanda kedinin yaşam süresini de kısaltır. Bir kedide ideal vücut ağırlığının %20'sinden fazla total vücut ağırlığı varlığı, obezite olarak adlandırılır. Kedilerde obezite kozmetik bir sorun olmak dışında osteoartritis, alt üriner sistem hastalığı, oral boşluk hastalıkları, topallık, neoplazi, dermatolojik bozukluklar, hepatik lipidoz ve diabetes gibi çeşitli bozukluklara yol açacağından dolayı obezite varlığında vücutta oluşan patofizyolojilerin anlaşılması, genç kedilerde obezitenin önlenmesi, sağlıklı ve etkili kilo verme programlarının uygulanması oldukça önemlidir. Yapılan çalışmalarda, beslenme ve coğrafik faktörler gibi pek çok etmen tarafından etkilense de, ev kedilerinde obezite prevalansının %60'lara ulaştığı bildirilmektedir. İnsan obezite vakalarına benzer patolojiye sahip kedi obezitesinin patofizyolojisinin çeşitli belirteçler (visfatin ve C-reaktif protein) ve seçilmiş serum biyokimyası parametreleri ile araştırılması klinik olarak sağlıklı görünen canlılarda da yangısal ve/veya patolojik süreçlerin başladığını gösterebilir ve erken müdahaleye imkân sağlar. Düşük dereceli yangısal duruma sebep olan obezite durumunda proenflamatuvar özelliklere sahip güncel biyobelirteçlerin diğer geleneksel belirteç ve parametrelerle araştırılması obez kedilerde yeni diagnostik biyobelirteçlerin keşfedilip klinik pratiğe aktarılmasını sağlayabilir. Bu sebeple bu tez çalışmasının amacı, klinik olarak sağlıklı obez kedilerde seçilmiş serum biyokimyası parametreleri ile serum visfatin ve C-reaktif protein düzeylerinin araştırılıp subklinik patolojilerin belirlenmesi ve elde edilen sonuçlar ile risk altındaki kedilere uygun kilo verme ve tedavi protokollerinin başlatılmasına imkân vermektir. ANAHTAR KELİMELER: Obezite , Biyobelirteç, Diagnoz, Serum Biyokimyası, Kedi
Otoimmün hepatitli hastalarda antikorların sıklığı ve klinik ilişkisinin prospektif olarak değerlendirilmesi
Arka Plan ve Amaç: Çözünür karaciğer antijenine karşı antikorlar (anti-SLA), otoimmün hepatitin (OİH) spesifik serolojik belirteçleridir. OİH'li Türk hastalarda anti-SLA'nın sıklığını ve klinik önemini prospektif olarak değerlendirdik. Yöntem ve Gereçler: Ocak 2018 ve Aralık 2022 tarihleri arasında basitleştirilmiş skorlama sistemine göre OİH tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edildi. ANA, AMA, ASMA ve LKM, IFA (Immunofluorescence Assay) yöntemi ile değerlendirildi, AMA-M2, LKM-1, LC-1 ve SLA/LP otoantikorları da immunoblot yöntemi ile çalışıldı. Hastaların genel özellikleri ve sonuçları da kaydedildi. Bulgular: Ortanca yaşı 34 (15-79) olan toplam 59 hasta (49'u kadın) çalışmaya dahil edildi. Medyan takip süresi 2 (0.3-4.1) yıldı. ANA, SMA, LKM-1, LC-1 ve AMA sırasıyla %66, %27, %5, %1,7 ve %3,4 oranında tespit edildi. On hasta (%17) seroloji negatifti. Anti-SLA hastaların 12'sinde (%20) poizitif bulundu. Cinsiyet dağılımı, yaş, tanı anındaki serum ALT, total bilirubin, albümin, trombosit, INR ve Ig-G düzeyleri anti-SLA pozitif olan ve olmayan hastalarda farklı değildi. Tedavi sonrası ilk 3 aydaki biyokimyasal yanıtın sıklığı anti-SLA pozitif olan hastalarda olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (%100'e karşı %42,6, p <0.001), ancak 12 aydan sonra fark anlamlı değildi (%100'e karşı %79, p = 0.105). Sonuç: Verilerimiz, OİH'li anti-SLA pozitif hastaların, anti-SLA'sı olmayanlara kıyasla benzer histolojik ve laboratuvar özelliklere sahip olduğunu göstermektedir. Anti-SLA'lı hastalar, immünosupresif tedaviye daha hızlı yanıt verdi. Anahtar Kelimeler: Otoimmün hepatit, Otoantikor, SLA, Teşhis, Tedavi, Prognoz
Prediyabetik obez hastalarda trigliserid-glukoz indeksinin epikardiyal yağ dokusunun kalınlığı ile ilişkisi
Amaç: Obezite, bir dizi metabolik ve kardiyovasküler hastalık (KVH) riskini artıran heterojen bir hastalıktır. Prediyabet, glisemik parametrelerin normalin üzerinde ancak diyabet eşiğinin altında olduğu ara bir hiperglisemik durumdur. Epikardiyal yağ dokusu (EYD), organa özgü viseral ektopik yağ birikimlerinden biridir. Tıpkı obezite ve prediyabette olduğu gibi EYD'de artan insülin direnci (IR) ile ilişkili bulunmuştur. Son yıllarda, trigliserid glukoz indeksi (TGİ), IR tayininde önerilen alternatif testlerden biri olmuştur. TGİ, IR ile ilişkili bir dizi metabolik ve kardiyovasküler bozukluklarda çalışılmış olmasına rağmen, EYD kalınlığı ile ilişkisi henüz değerlendirilmemiştir. Yöntemler: Çalışmaya prediyabetik ve obezitesi olan 176 hasta dahil edildi. EYD kalınlıkları aynı kardiyolog tarafından ekokardiyografik inceleme ile ölçüldü. Hastaların EYD kalınlıkları, TGİ'leri, antropometrik obezite ölçümleri (vücut kitle indeksi (VKİ), bel çevresi (BÇ) ve bel-kalça oranı (BKO), homeostatik model değerlendirmesi (HOMA-IR) ve biyokimyasal parametreleri karşılaştırıldı. Bulgular: Erkeklerin EYD kalınlığı (6.19±1.46), kadınlara göre (5.33±1.49) anlamlı olarak daha yüksekti (p<.001). EYD kalınlığı ile ilgili parametreler arasında şu korelasyonlar gözlendi: BÇ (r=.529), VKİ (r=.514), ALT (r=.358), TGİ (r=.338), HOMA-IR (r=.322) ve BKO (r=.262) (tümü için p<.001). Çoklu lineer regresyon analizinde BÇ (Beta=.428; p=.004), yaş (Beta=.223; p<.001), VKİ (Beta=.196; p=.029), ALT (Beta=.168; p=.012) ve TGİ (Beta=.128; p=.049) EYD kalınlığı ile ilişkili güçlü ve bağımsız değişkenler olarak tespit edildi. BÇ, VKİ, yaş, ALT ve TGİ'nin dahil edildiği en iyi modelde, EYD kalınlığı tahmini için R2=.387 ve p<.001 saptandı. Sonuç: TGİ, EYD kalınlığı ile anlamlı ve bağımsız bir ilişki göstermiş olup, EYD kalınlığının öngörüsünde etkili bir parametre olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Epikardiyal yağ dokusu, trigliserid-glukoz indeksi, obezite, prediyabet
Şanlıurfa yöresinde leptospiroz olgularının değerlendirilmesi
Giriş-Amaç: Leptospiroz, leptospira türü spiroketlerin neden olduğu, dünya genelinde yaygın görülen zoonotik bir enfeksiyoz hastalıktır. Çoğunlukla kendini sınırlayan ateşli hastalık tablosu ile seyretse de olguların %5–10'unda Weil hastalığı olarak bilinen ağır klinik formlar gelişebilir. Bu çalışmanın amacı, Şanlıurfa yöresindeki leptospiroz olgularının etyolojisini, klinik seyir ve komplikasyonlarını değerlendirerek farkındalığı artırmak ve morbidite-mortaliteyi azaltmaya katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2020–Ocak 2025 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği'nde takip edilen leptospiroz tanılı 40 hastanın dosya kayıtları retrospektif olarak incelendi. Demografik veriler, mesleki ve çevresel maruziyet öyküleri, klinik semptomlar, laboratuvar bulguları, görüntüleme sonuçları, uygulanan tedavi protokolleri ve prognoz verileri analiz edilmiştir. İstatistiksel değerlendirmeler SPSS 24.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 40 hastanın ortanca yaşı 43 (18-78) yıl olup, %85'i (n=34) erkekti. Vakaların büyük kısmı kırsal bölgelerde yaşamakta ve tarımsal faaliyetler veya kontamine su kaynaklarıyla ilişkili maruziyet öyküsüne sahipti. En sık görülen semptomlar karın ağrısı (%60), ateş (%47,5), halsizlik (%47,5) ve miyalji (%40) idi. Sarılık %30 hastada saptanırken, ağır olgularda renal yetmezlik (%15), alveolar hemoraji (%22,5) öne çıkan komplikasyonlardı. Yoğun bakım desteği 18 hastada (%45) gerekli olmuş ve 2 hasta tüm girişimlere rağmen ölüm gerçekleşmiştir. Sonuç: Çalışmamız, leptospirozun Şanlıurfa yöresinde özellikle yaz-sonbahar aylarında artış gösterdiğini, tarımsal faaliyetler ve kuyu suyu kullanımıyla ilişkili önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu ortaya koymuştur. Mortalitede bilirubin yüksekliği, renal yetmezlik, alveolar hemoraji ve trombositopeni belirleyici faktörler olarak öne çıkmıştır. Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlarda koruyucu önlemler ve erken tanı testleri, hastalık yükünü azaltmada kritik rol oynamaktadır. Ayrıca leptospirozun gerçek insidansını ortaya koymak için gelecekte prospektif, geniş örneklemli ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır.
Van bölgesindeki romatoid artrit hastalarında hepatit B ve hepatit C prevelansının belirlenmesi
AMAÇ:Romatoid artrit (RA) dünya nüfusunun yaklaşık %1'ini etkileyen inflamatuvar bir poliartropatidir. Hepatit B (HBV) ve Hepatit C (HCV) virüsleri ise dünyada 2 milyardan fazla enfekte insanın olduğu kronik karaciğer hastalığının önde gelen nedenlerindendir. RA tedavisinde kullanılan immun baskılayıcı ve immun düzenleyici ilaçlar hepatit virüs enfeksiyonlarının RA hastalığında insidansını arttırabilmektedirler. Çalışmamızda Van bölgesindeki RA hastalarındaki HBV ve HCV insidansını saptamanın yanında hastaların kullandığı immun baskılayıcı ve immun düzenleyici ilaçların bu insidansa olan etkilerini araştırmayı hedefledik. GEREÇ VE YÖNTEM:Bu çalışmaya 2015 ocak ile 2018 temmuz tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi Romatoloji Bölümlerinde RA tanısı alan, takip ve tedavisine devam edilen ardışık 403 hasta alındı. Hastaların demografik bilgileri ve laboratuvar değerleri retrospektif olarak tarandı. Hastalar kullandıkları ilaç tiplerine göre 3 gruba ayrıldı. Metotreksat, Salazopril, Hidroksiklorokin veya Leflunamid gibi hastalık modifiye edici (DMARD) grubu ilaç kullananlar grup 1, DMARD ile birlikte kortikosteroid alanlar grup 2, biyolojik ajanlarla birlikte DMARD ve/veya kortikosteroid kullananlar ise grup 3 olarak sınıflandırıldı. Gruplar arasında AST, ALT, ALP ,GGT, CRP, ESR, RF, anti-CCP, HBsag, Anti-HBs, Anti HCV düzeyleri arasındaki istatistiksel ilişki incelendi. Çalışmamızda üzerinde durulan özelliklerden sürekli değişkenler için tanımlayıcı istatistikler; ortalama, standart sapma, minimum ve maksimum değerler olarak ifade edilirken, kategorik değişkenler için sayı ve yüzde olarak ifade edilmiştir. Hesaplamalarda istatistik anlamlılık düzeyi p değeri 0,05 olarak alınmıştır. BULGULAR:Hastaların yaşları ortalama 50,943 ± 12,90; aralık (19-91) yıl idi. Hastalık süreleri ise 4,876 3 ± 3,74; aralık (1-20) yıl idi. Hastalar aldıkları tedaviye göre gruplandırıldığında ise birinci gruptaki 183 hasta (% 45) Metotreksat, Salazopril, Hidroksiklorokin veya Leflunamid gibi hastalık modifiye edici (DMARD) grubu ilaç kullanmakta iken, ikinci gruptaki 176 hasta (% 43,6) ise DMARD ile birlikte kortikosteroid almaktaydı, üçüncü grupta da 45 hasta (% 11,1) biyolojik ajanlarla birlikte DMARD ve/veya kortikosteroid kullanmaktaydı. Hastaların HBsag, Anti-HCV ve Anti- HBs pozitiflik yüzdeleri sırası ile %2,8, %0,8 ve % 28,1 olarak bulundu. Anti-HCV ve anti HBS değerleri arasında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken HBsag pozitiflik oranları biyolojik ajanların bulunduğu 3. grupta anlamlı olarak yüksek bulundu. (p<0.05) SONUÇ:RA hastalarında HBV ve HCV prevelansında normal popülasyona göre belirgin bir artış görülmemekle birlikte özellikle biyolojik ajan kullanımında hepatit reaktivasyon riski göz önünde bulundurulmalıdır. Tüm hastalardan tedavi öncesi viral hepatit tarama testleri istenmelidir ve aşılanma gereken hastalar hepatit aşısı planlanmalıdır. Ülkemizde RA'da HBV prevelansını değerlendiren çeşitli çalışmalar mevcut olmakla birlikte bizim çalışmamız ise Van bölgesindeki RA hastalarındaki HBV ve HCV prevelansını değerlendirmek açısından yapılmış ilk çalışmadır.
Van YYÜ endokrinoloji kliniğinde haziran 2017-Haziran 2018 yılları arasında yapılan tiroid ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Tiroid kanseri en sık görülen endokrin bez malignitesidir ve tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (TİİAB) tiroid nodülü değerlendirmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır (1). Biz çalışmamızda; TİİAB patoloji sonuçlarını yaş, cinsiyet, TSH değeri, nodülün boyutu ve lokalizasyona göre değerlendirmeyi, tekrarlayan TİİAB ın sonuçlara etkisi olup olmadığını araştırmayı ve opere olan hastalarda cerrahi tanı ile TİİAB sonuçlarının uyumunu, merkezimizdeki malignite oranını belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Haziran 2017-Haziran 2018 yılları arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Polikliniğinde tiroidde nodül nedeniyle TİİAB yapılmış, yaşları 18-80 arasında olan 631 hastanın hastane kayıtları retrospektif olarak incelendi. Yaş, cinsiyet, TSH değeri, nodül boyutu, lokalizasyonu, TİİAB patoloji sonuçları, tekrarlayan TİİAB varlığı ve tekrarlayan TİİAB patoloji sonuçları, ameliyat geçiren hastaların cerrahi patolojik tanısı ve nodüllerin tek mi yoksa multinodüler mi olduğu gibi parametreleri analiz ettik. Bulgular: Çalışmamızda 559'u (%88,6) kadın, 72'si (%11,4) erkek olmak üzere yaş ortalaması 45,5±12,8 olan toplamda 631 hasta yer almıştır. Ortalama nodül boyutu 2,09±1 cm, ortalama TSH değeri 1,34±1,46 mU/mL olarak bulundu. Yaş ile nodül boyutu arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,040, r:0,08). TSH ile benign, malign ve atipik TİİAB patoloji sonucu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p=0,012). Benign, malign ve atipik patolojisi olan hastalarda ortalama TSH değeri sırasıyla 1.19 ± 1.09 mU / mL, 1.4 ± 0.83 mU / mL ve 1.727 ± 2.6196 mU / mL idi. Buna göre, TSH malign ve atipik sitolojisi olan hastalarda daha yüksek bulundu. Total tiroidektomi yapılan 84 hastanın tiroid patoloji sonuçlarının 50'si (%59,5) malign, 34'ü (%40,5) benign olarak raporlandı. Malign patoloji tanısı alan 50 hastanın 39'u (%78) multinodüler (MNG), 11'i (%22) tek nodül içermekteydi. Cerrahi sonrası malignite tanısı III almış hastalarda multinodülerite soliter nodüle kıyasla daha fazla görülmüştür (p=0,031). Cerrahi yapılmış ve sonucu malignite çıkmış 50 hastanın 31'i en son TİİAB da malignite (%62), 13 atipik, 3 ü benign 3 ü yetersiz olarak rapor edilmiştir. Tekrarlayan biyopsiler merkezimizin malignite oranı yetersiz olan hastalar dışlandıktan sonra %11, tüm hastalar dahil edildiğinde ise %7,7 olarak saptanmıştır. Çalışmamızda TİİAB duyarlılığı %91,2, özgünlüğü %60, Pozitif Prediktif Değeri (PPD) %83,8, Negatif Prediktif Değeri (NPD) %75, Yanlış Negatiflik Oranı %8, Yanlış Pozitiflik Oranı %40 olarak saptanmıştır. Sonuç: Cinsiyet, yaş, nodül yeri, nodül boyutu ile malign ve benign patoloji sonucu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. Çalışmamızın duyarlılığı, PPD, yanlış negatiflik oranı literatüre uygun bulunurken, özgüllük ve NPD'nin literatüre göre biraz düşük olduğu ve yanlış pozitiflik oranın ise yüksek olduğu görülmüştür.
Diyabetes mellitus tanılı hastalarda farklı tedavi rejimlerinin ortalama trombosit hacmi, trombosit/lenfosit oranı ve nötrofil/lenfosit oranlarına etkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Diyabetes mellitus (DM) tedavisinde oral antidiyabetikler ve subkutan uygulanan insülin tedavi seçenekleri mevcut olup, Sodyum glukoz ko-transporter-2 (SGLT-2) inhibitörleri yaygın olarak kullanılmaktadır. SGLT-2 inhibitörleri (glukoretikler; gliflozinler) renal proksimal tubulusda SGLT-2 inhibisyonuna yol açarak böbrekten glukoz reabsorpsiyonunu azaltır ve idrar yolu ile glukoz atılımını artırırlar. Konjestif kalp yetmezliği, koroner arter hastalığı ve diyabetik nefropati üzerinde olumlu etkileri görülmüştür. Son zamanlarda Ortalama Trombosit Hacmi (MPV) ve Nötrofil/Lenfosit oranı (NLO) ve Trombosit/Lenfosit oranı (TLO) yeni inflamasyon belirteçleri ve bağımsız kardiyovasküler risk faktörleri olarak ilgi çekmektedir. Biz bu çalışmada SGLT-2 inhibitörülerin oral andiyabetik ilaçlarla ve insülin ile kombine kullanımının inflamatuar parametreleri üzerine olan etkisinde farklılık olup olmadığını göstermeyi amaçladık. Bulgular: Çalışmaya Tip 2 DM tanısı olan 64 kadın ve 56 erkek olmak üzere toplam 120 olgu alındı. Hastalar 4 grup olarak değerlendirildi. Her gruba 30 hasta dahil edildi. 1. Grup: en az 3 ay boyunca sadece SGLT-2 inhibitörü dışı sadece oral antidiyabetik kullanan hastalar, 2.grup: SGLT-2 inhibitörü dışı oral antidiyabetik ve insülin kullanan hastalar, 3.grup: SGLT-2 inhibitörü ilaç ve oral antidiyabetik kullanan hastalar, 4. Grup: SGLT-2 inhibitörü ve insülin kullanan hastalar olarak belirlendi. Kadınların ortalama yaşı (56,22±8,75) ile erkeklerin ortalama yaşı (57,84±9,47 yıl) olarak hesaplandı ve arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,44). Ortalama DM süresi 1.grupta 9±5 yıl, 2.grupta 6±6 yıl, 3.grupta 10±6 yıl ve 4.grupta 9±7 yıl olarak saptandı. 4 grubun başlangıç karşılaştırılmasında MPV (p=0,194), NLO (p=0,065), TLO (p=0,272) anlamlı bir fark izlenmedi. 4 grubun en az 3 aylık tedavi sonrası yapılan karşılaştırılmasında MPV (p=0,001), NLO (p=0,458), TLO (p=0,052) bulundu. Sadece MPV değeri 4.grupta anlamlı olarak daha düşük izlendi. Ayrıca her grubun tedavi öncesi ve tedavi sonunda NLO, TLO ve MPV değerleri karşılaştırıldı. İlk 3 grupta anlamlı fark izlenmezken (p>0,05), 4.grupta MPV değeri anlamlı olarak daha düşük izlendi (p=0,001). Sonuç: Çalışmamızda SGLT-2 inhibitörü ve insülin birlikte kullanan 4. Grupta MPV değerinin hem başlangıç değeriyle hem de diğer grupların tedavi sonrası değerleri ile karşılaştırılmasında istitistiksel olarak anlamlı bir düşüş gözlendi (p=0,001). SGLT-2 inhibitörünün ve insülinün inflamasyonu azaltarak kardiyovasküler riski azalttığı düşünüldü. Anahtar kelimeler: SGLT-2 inhibitörü, Tip 2 Diyabetes Mellitus, MPV, NLO, TLO
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) tanılı hastalarda tiroid nodül sıklığı
Amaç: Çalışmamızda, toplumda oldukça sık görülen tiroid nodüllerinin Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) tanılı hastalardaki sıklığını tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamız 01.11.2019 - 31.12.2019 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi'nde gerçekleştirildi. Çalışmaya 40-80 yaş arası toplam 105 KOAH tanılı hasta dahil edildi. GOLD 2020 raporuna göre KOAH'ın tanısı konuldu ve sınıflandırılması yapıldı. Katılımcıların tıbbi özgeçmişi, tütün ve/veya biyomas yakıt dumanına maruz kalma öyküleri yüz yüze görüşülerek sorgulandı. Hastaların boy, kilo, bel çevresi ve oksijen saturasyonları ölçüldü. Vücut kitle indeksleri (VKİ) hesaplandı. Hastane elektronik kayıt sisteminden retrospektif olarak katılımcıların hemoglobin, hematokrit, Tiroid stimülan hormon ve kan gazı değerleri incelendi. Hastalara solunum fonksiyon testi ve tiroid ultrasonografisi yapıldı. Tiroid nodüllerinin olup olmadığı, varsa boyutu, sayısı, yeri, isthmus kalınlıkları ve tiroid volümleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza katılan hastaların 34'ü kadın 71'i erkekti. Ortalama yaşları 63.7 ± 9.4, ortalama tiroid volümleri 16.1 ± 9 mL idi. 105 hastanın 69'unda (%65.7) tiroid nodülü saptandı. Gold A, B, C, D gruplarına göre nodülü olanların yüzdesi sırasıyla; %18.8, %27.5, %20.3 ve %33.3 idi. Tiroid nodülü olanların bel çevreleri nodül olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (sırasıyla; 109.6 ± 16.5 cm, 102.3 ±18.7 cm; p:0.044). GOLD grup A'dan D'ye doğru ilerledikçe hastaların VKİ'lerinin arttığı gözlendi. Bel çevresinin nodül varlığı ile pozitif korelasyonu olduğu görüldü. Bel çevresinin; VKİ, tiroid volümü ve isthmus kalınlığı ile de pozitif korelasyonu mevcuttu. Sonuç: Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız KOAH hastalarında tiroid nodül sıklığını araştıran ilk çalışmadır. Çalışmamızda KOAH tanılı hastaların %65.7'sinde tiroid nodülü saptadık. Bel çevresi artışının nodül varlığı için bir risk faktörü olduğunu tespit ettik.
Diffüz büyük B hücreli lenfoma ve kronik lenfositer lösemili hastalarda PD-1/PDL-1 ekspresyonlarının değerlendirilmesi
Amaç: Programlanmış ölüm 1 (PD1) / PD-ligandı (PDL) yolu, T hücresi aracılı immün yanıtlarının düzenlenmesi için önemli bir kontrol noktasıdır. DBBHL ve KLL de PD1/PDL1'in önemi ile ilgili yeterli kanıt yoktur. Biz de DBBHL ve KLL'de PD1/PDL1 ekspresyonun varlığını ve prognostik önemini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hematoloji Kliniğinde Ocak 2010- Eylül 2018 yılları arasında takip edilen, 18-80 yaş arası 26 DBBHL ve 27 KLL hastası dahil edildi. İmmünhistokimyasal boyama için Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde bulunan olgulara ait parafin bloklar kullanıldı. İstatistiksel veriler için SPSS versiyon 22.0 programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan DBBHL olguların yaş ortalaması 60.8 yıl, ortalama tanı yaşı 56.4 yıldır. Olguların %46.2'si (n=12) kadın, %53.8'i (n=14) erkektir. KLL olgularının yaş ortalaması 67.5 yıl, ortalama tanı yaşı 61.40 yıldır. Olguların %44,4'ü (n=12) kadın, %55,6'sı (n=15) erkektir. DBBHL olgularının PD1 %65,4'ü (n=17) pozitif, %34,6'sı (n=9) negatif, PDL1 %69,2'si (n=18) pozitif, %30,8'i (n=8) negatiftir. KLL olgularının PD1 %14,8'i (n=4) pozitif, %85,2'si (n=23) negatif, PDL1 %3,7'si (n=1) pozitif , %96,3'ü (n=26) negatiftir. DBBHL ve KLL olgularında PD1, PDL-1 ekspresyon ve boyanma sıklığı arasında İstatistiksel olarak anlamlı şekilde DBBHL'da daha yüksek eksprese edildiği bulundu (p<0,05). PD1, DBBHL ve KLL'de evre, ECOG, IPI, hastalık tipi, Kİ67 indeksi, tedavi yanıtı ile anlamlı ilişki görülmedi (P>0.05). PDL-1'de ise sadece DBBHL tanılı olgularda evreler arasında ekspresyon açısında anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). DBBHL ve KLL tanılı olgularda PD-1, PDL-1,evre, ECOG, IPI, hastalık tipi, Kİ67 indeksinin OS üzerine etkisi saptanmadı(P>0.05). DBBHL tanılı olgularda ECOG'lar ve tedavi yanıtları arasında OS dağılımları istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (P<0,05). Sonuç: DBBHL ve KLL'de PD1/PDL1'in önemi ile ilgili yeterli kanıt yoktur. Çalışmamızda DBBHL'da literatürden daha yüksek oranda PD1/PDL1 ekspresyonu tespit edildi. KLL'de diğer çalışmalara göre daha düşük oranda PD1/PDL1ekspresyonu saptandı. Her iki hastalık grubundaPD1/PDL1ekspresyonun prognoz ile ilişkisi görülmemiştir.
Opere skuamöz hücreli özofagus kanserinde sağkalımı etkileyen faktörler
Amaç: Skuamöz Hücreli Özofagus Kanseri (SHÖK) gastrointestinal sistem malignitelerinden nispeten nadir görülen son derece ölümcül bir malignitedir. Bu çalışmada opere olmuş SHÖK hastalarında sağkalımı etkileyen faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Materyal ve Metod: Çalışmaya 2004-2019 yılları arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaşı Tıp Merkezinde SHÖK nedeni ile takipli hastalar olarak alındı. Çalışmaya SHÖK nedeni ile opere olmuş 18 yaş ve üzerinde olan, metastatik evrede olmayan hastalar alındı. Bulgular: Çalışmaya 38 (%34.5) erkek ve 72 (%65.5) kadın olmak üzere 110 hasta alındı. Hastaların ortanca yaşı 54 (26-77) idi. Başlangıçta 39 (%35.5) hasta klinik lenf nodu pozitif, 71 (%64.5) hasta negatifti. 35 (%31.8) hastaya Neoadjuvan kemoradyoterapi (NAKRT) sonrası cerrahi, 75 (%68.2) hastaya NAKRTsiz direk cerrahi uygulanmıştı. NAKRT sonrası cerrahi yapılanlarda 5 yıllık genel sağkalım (GSK) %84.4 iken direk cerrahi uygulananlarda % 59.2 idi. NAKRT sonrası cerrahi uygulananlarda Ortanca genel sağkalım (GSK) istatistiksel olarak anlamlı uzundu (log rank p=0.003). NAKRT sonrası cerrahi uygulananlarda tümör yanıtına göre sağkalım istatistiksel olarak anlamlı farklı idi (log rank p=0.040). GSK için yapılan tek değişkenli analizde tanı anında obstrüksiyon varlığı (p=0.007), ECOG performans skorunun artması (p=0.001), Lenf nodu pozitifliği (p=0.018), ileri Patolojik evre (p=0.001) ve adjuvan tedavi verilmesi (p=0.036) sağkalımı olumsuz etkilerken, NAKRT verilmesi (p=0.003) sağkalımı olumlu etkiliyordu. Çok değişkenli analizde ileri Patolojik evre (p=0.002) sağkalımı olumsuz etkilerken, NAKRT verilmesi (p=0.031) sağkalımı olumlu etkiliyordu. Tartışma: Çalışmamızda Opere SHÖK de patolojik evre arttıkça sağkalım anlamlı olarak kısalıyordu. Ancak NAKRT verilmesi sağkalımı anlamlı olarak uzatıyordu. Çalışmamızda NAKRT ile tedavi edilen hastalarda patolojik yanıt arttıkça sağkalım anlamlı olarak uzuyordu. Sonuç: Bu bulgular eşliğinde özellikle lokal ileri SHÖKde Cerrahi öncesi NAKRT verilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Ayrıca NAKRT yanıtının sağkalım için iyi bir parametre olarak kullanılabileceği kanaatindeyiz. Bu sonuçlarımızın profspektif klinik çalışmalar ile desteklenmesi gerekmektedir.
Yumuşak doku sarkomu tanılı hastaların klinik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi; tek merkez deneyimi
Giriş: Yumuşak doku sarkomları (YDS) son derece nadir görülmektedir. Çalışmamızda YDS tanısı ile takip ve tedavisi yapılan hastaların klinikopatolojik ve demografik verilerinin incelenmesi ve evrelere göre sağkalımlarının geriye dönük olarak incelenmesi amaçlandı. Materyal: Çalışmaya 2010-2019 yılları arasında onkoloji kliniğinde YDS tanısı ile takip ve tedavisi yapılan hastalar alındı. Çalışmaya 18 yaş üzerinde, YDS dışında malignitesi olmayan ve verilerine eksiksiz ulaşılabilen tüm hastalar alındı. Bulgular: Çalışmaya 32 (%52,5) kadın 29 (%47,5) erkek olmak üzere toplam 61 hasta alındı. Hastaların ortanca yaşı 61 yıl (22-81) idi. Hastaların 43 (%70,5) ü non-metastatik evrede iken, 18 (%29,5) hasta tanı anında metastatik evrede idi. 36 (%59) extremite dışı yerleşimli, 25 (%41) hasta ekstremite yerleşimli idi. 58 (%95,1) hastaya primer tümörüne cerrahi uygulanmıştı. Metastatik evrede olan hastalarda en sık metastaz lokalizasyonu Akciğer olup 8 (%13.1) hastada vardı. Non- metastatik olan 18 (%41,9) hastada nüks gelişmişti. En sık nüks lokalizasyonu olarak lokal nüks 11(%57,9) hastada gelişmişti. Histolojik alt tip olarak en sık Leiomiyosarkom 15 (%24,6) hastada gözlenmişti. Non metastatik olan 5 (%11,6) hastaya neoadjuvan tedavi, 19 (%44,2) hastaya adjuvan kemoterapi, 11 (%30,6) hastaya adjuvan radyoterapi verilmişti. Metastatik olan ve nüks gelişen hastalardan 25 (%69,4) üne ilk seri kemoterapi verilmişti. Non metastatik olan hastalarda evreler arasında (evre I,II ve III) hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım açısından istatistiksel olarak fark yoktu(p= 0.508, p=0.331 sırasıyla). Metastatik hastalarda genel sağkalım 21 ay saptanırken, non-metastatik olan hastalarda genel sağkalım süresine ulaşılamamıştı (p<0.001) Tartışma ve sonuç: Çalışmamızda bölgemizdeki YDS incelenmiş olup, hastaların 1/3 metastatik evrede başvurduğu, yarısından fazlasının ekstremite dışı olduğu, histolojik olarak en sık leiomyosarkom görüldüğü gözlendi. Ayrıca metastatik olanların en sık akciğer metastazı ile başvurduğu, Non-metastatik olanlarda ise en sık lokal nüks ile nüks ettiği gözlendi.
Van ili ve çevresindeki malign tümörlerin demografik özelliklerine göre dağılımının belirlenmesi
Bölgemizde (Van ili ve çevresi) yüksek oranda üst gastrointestinal sistem tümörlerinin olduğu söylenilmek ile birlikte bu konu ile ilgil yeterli verinin olmadığı görülmüştür. Bizim çalışmamızın amacı da bu eksikliğin giderilmesi ve bölgemizde tüm kanser türlerinin ne sıklıkta görüldüğü, demografik özelliklere göre Van Gölü havzasının hangi populasyonunda nasıl bir değişkenlik gösterdiği, yaşadığı yere göre, cinsiyete göre, yaşa göre dağılım ve sıklığının belirlenmesidir. Gereç ve Yöntemler: Retrospektif kesitsel tipteki bu çalışmaya Ocak 2010-Ekim 2019 yılları arasında Van Yüzüncü Yıl Üniveristesi Dursun Odabaş Tıp Merkezine başvurmuş ve patolojik olarak kanser tanısı almış olan tüm yetişkin (18 yaş ve üzerinde) hastalar dahil edilmiştir. Araştırmada dışlanma kriterleri ise 18 yaş altında olma, kesin patolojik malignite tanısı olmama ve patolojik malignite tanısını bakşa bir dış merkezde almış olmadır. Bulgular: 4967 olgunun 2376'sı (%47.8)'i kadındı. Tüm olgular için median yaş 58 (18-111) idi. Kadınların median yaşı 55 (18-111) iken erkeklerin median yaşı 60 (18-97) idi. Tüm popülasyonda en sık görülen malignite 917 (%18.5) olgu ile mide kanseri iken onu sırasıyla meme (%10,2), özofagus (%8,8), kolorektum (%7,8), baş-boyun (%7,3) izlemiştir. Erkekler arasında en sık görülen malignite 575 (%22,2) olgu ile mide kanseri iken, onu sırasıyla baş-boyun (%9,7), akciğer (%8,7), kolorektum (%8), lösemi (%7,3) izlemiştir. Kadınlarda en sık görülen malignite 497 (%20.9) olgu ile meme kanseri iken onu sırasıyla mide (%14,4), özofagus (%11,5), tiroid (%7,8), kolorektum (%7,6) izlemiştir. Sonuç: Çalışmamızda Van Gölü Havzasında mide ve özofagus kanserlerinin Türkiye verilerinden farklı olaral ilk sıralarda ve yüksek oranda görüldüğü tespit edilmiştir. Her ne kadar mide kanseri etyolojileri bilinse de bölgemizde görülen yüksek oranın gerçek nedeni henüz bulunamamıştır. İleri çalışmalara ihtiyaç vardır. Bölgede sık görülmeleri nedeniyle mide ve özofagus kanserlerinin erken teshiş için tarama programları geliştirlmelidir.
Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesinde yatan hastalarda metabolik parametrelerin deliryum etyolojisi ve prognozuna etkisi
Deliryum gelişen hastalarda metabolik bozukluklar önemli bir yere sahip olduğu için yoğun bakım kliniğimizde yatan hastalarda meydana gelen metabolik bozuklukların deliryum gelişimi açısından etkilerini inceledik. Amacımız deliryum gelişmesine neden olabilecek metabolik bozuklukları saptamak ve bu bozuklukları erken dönemde düzelterek deliryum gelişmesine engel olmaya çalışmaktır. Gereç ve Yöntem: Ekim 2022 ve Mayıs 2023 tarihleri arasında İç Hastalıkları Yoğun Bakım kliniğinde yatan 138 hasta çalışmaya dahil edildi. 67 hasta deliryum grubunda değerlendirilirken, 69 hasta da kontrol grubu olarak değerlendirildi. Çalışmamız prospektif ve tanımlayıcı bir çalışma olarak yapıldı. Bulgular: Deliryum grubundaki hastaların %53,7'si erkek, %46,3'ü kadın hastalar tarafından oluştu. Erkek hasta sayısı 36 kadın hasta sayısı 31 idi. Kontrol grubunda ise erkek hasta sayısı %54,4'ü, kadın hasta sayısı da %45,6'ydı. Erkek hasta sayısı 38 kadın hasta sayısı ise 31'di. Deliryum gelişen gruptaki 5 hastada akciğer kanseri, 5 hastada KBY, 2 hastada DM, 2 hastada da Özefagus kanseri mevcuttu. Deliryum gelişen grupta magnezyum ve glikoz düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha düşük saptandı. Tartışma ve Sonuç: Deliryum, yoğun bakımda kalma süresini uzatan ayrıca morbidite ve mortaliteyi arttıran önemli bir durumdur. Bundan dolayı deliryum gelişimine yol açan risk faktörlerini ve metabolik bozuklukları erken saptamak ve düzeltmek önemlidir. Çalışmamızda deliryum gelişimi için risk olarak saptadığımız magnezyum ve glikoz düzeyleri yoğun bakımda yatan her hastada görülmeli ve optimal sınırlarda olacak şekilde tedavileri düzenlenmelidir.
Bariatrik cerrahi olan ve olmayan obez hastalarda 8-hidroksi-2deoksiguanozin, nadph oksidaz 2 (NOX2) ve nadph oksidaz 4 (NOX4), total tiyol ve nativ tiyol düzeylerinin kıyaslanması
Amaç: Obezite enerji alımının artmasına sekonder vücutta normalden fazla yağ birikimi ile oluşan komplike ve çok bileşenli rahatsızlıktır. Obezite diyabet, kardiyovasküler hastalıkları, yüksek kan basıncı, lipid metabolizma bozuklukları, inme, bazı kanserler, obstrüktif uyku apne sendromu, alkolik olmayan yağlı karaciğer hastalığı, gastroözofageal reflü, polikistik over sendromu, infertilite, osteoartrit ve psikiyatrik bozukluklar gibi komorbid durumlara sebep olup sağlık harcamalarını artırmaktadır. Obezite ayrıca reaktif oksijen türlerinin (ROS) üretimini ve oksidatif stres gelişimini artırır. Bu açıdan obezitenin kontrol altında tutulması ya da tedavi edilmesi elzemdir. Obezitede komplikasyonları azaltmak, sağlığı korumak ve beklenen yaşam süresini uzatmak için vücut ağırlığının azaltılması hedeflenmelidir. Bu çalışmada bariatrik cerrahi olan ve olmayan obez hastalarda 8-hidroksi-2-deoksiguanozin (8-OH dG/ 106 dG), NADPH oksidaz 2 (NOX2) ve NADPH oksidaz 4 (NOX4), Total Tiyol ve Nativ Tiyol düzeyleri araştırıldı. Böylece, bariatrik cerrahi sonrası oksidatif DNA hasarı (8-OH dG/ 106 dG) obez hastalara kıyasla düşüyor mu? Bariatrik cerrahi sonrası endojen oksidatif hasarı (NOX2 ve NOX4) seviyesinde değişim var mı? Bariatrik cerrahi sonrası obez hastalarda tiyol homeostazında bir değişim oluyor mu? gibi sorulara yanıt bulmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma 1.02.2023-1.07.2023 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniğine gelen bariatrik cerrahi olan ve olmayan obez hastalarda yapıldı. Çalışmaya 66 kadın ve 24 erkek hasta olmak üzere toplam 90 gönüllü alındı. Çalışmada 18-65 yaş aralığındaki bariatrik cerrahi olan ve olmayan obez hastalarda 8-OH dG/ 106 dG, NOX2 ve NOX4, Total Tiyol ve Nativ Tiyol düzeyleri incelendi. Kan örneklerinin alındığı gün santrifüj edildikten sonra -40̊ C de saklandı. Saklanan kan örnekleri 45 hasta, 45 kontrol sayısına ulaşınca biyokimya laboratuvarında ELİSA yöntemi ile çalışıldı. 450 nm de endpoint okuma yapılarak standart eğri yardımıyla sonuçlar tespit edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 90 hastanın 66'si (%73.3) kadın, 24'ü (%26.7) erkektir. Vaka grubu, bariatrik cerrahi olmuş hastalar olup Vücut Kitle İndeksi (VKİ) ortalaması 31.5±7.2 olarak hesaplandı. Kontrol grubu ise cerrahi olmamış obez bireyler olup VKİ ortalaması 38.2±3.73 olarak hesaplandı. Vaka grubunda VKİ değeri kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşüktü (p:0.000). Vaka ve kontrol grubunda yaş ve cinsiyet dağılımına göre anlamlı bir fark görülmedi (p:0.698, p:0.340). Vaka grubunda nativ tiyol değeri kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşüktü (p:0.014). Vaka grubunda 8-OHdG değeri kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksekti (p:0.015). Vaka grubundaki VKİ değişimi ≥13 olan grupta nativ tiyol değeri VKİ değişimi <13 olan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p:0.034). VKİ değişimi ≥13 8-OHdG değeri VKİ değişimi <13 olan gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (p:0.045). VKİ değişimi ≥13 postop takip süresi 4 yıl üstü olan hastaların oranı VKİ değişimi <13 olan gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (p:0.002). Sonuç: Oksidatif DNA hasarını gösteren 8-OHdG sonuçlarının gruplar arasındaki karşılaştırma sonuçları incelendiğinde vaka grubundaki 8-OHdG seviyesinin bariatrik cerrahi olmamış obez bireylerden yüksek olduğu tespit edildi. Nativ tiyol seviyeleri incelendiğinde ise, cerrahi olmamış obez hastalarda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek nativ tiyol seviyelerinin olduğu belirlendi. Bu oksidatif DNA hasarının cerrahi olmamış obez bireylerde neden daha düşük çıktığının bir açıklaması olabilir. Bu hastalarda nativ tiyol seviyesinin yüksek olması nedeni ile daha güçlü bir antioksidan etki gösterip okside olmuş DNA hasarını azaltmış olabilir. Diğer yandan cerrahi geçirmiş grupta nativ tiyol seviyesinin artması hastaların kötü beslenme alışkanlıklarını devam ettirmeleri ile ilgili olabilir. Her ne kadar daha önce yapılan çalışmalarda obez hastaların oksidatif hasar düzey göstergelerinin bariatrik cerrahi geçirmiş bireylerden yüksek olduğunu gösteren çalışmalar mevcut ise de çalışmamızda çıkan sonuç bunu desteklememektedir. Tabii daha önce de belirttiğimiz gibi bu, cerrahi dışında hastalara ait başka faktörlere bağlı olabilir. Cerrahi olanlarda kilo verme miktarı ile disülfide /nativ tiyol oranı ile anlamlı negatif korelasyon ve nativ tiyol / total tiyol oranı ile anlamlı pozitif korelasyon gözlenmiştir. Cerrahi sonrası kilo verme miktarı artması ile nativ tiyol yükselmesi ilişkisi, antioksidan durum aktivasyonu ve oksidatif stres azalması ile sonuçlandığı şeklinde yorumlanabilir. Postop 1 yıldan fazla geçmiş hastalarda diyet alışkanlığının tekrar eski durumuna dönmesi ile birlikte ki VKİ nin 30'un üzerinde olması bu hastaların yeniden kilo aldığını göstermektedir, oksidatif DNA hasarının bu hastalarda, obez olan bireylere kıyasla arttığını belirledik. Yine obezite cerrahisi olanlarda VKİ daha fazla azalanlarda nativ tiyol seviyesi yüksek tespit edildi. Buradan hareketle anlamlı VKİ kaybı olan hastaların daha güçlü antioksidan etki ile daha az oksidatif strese maruz kaldıkları değerlendirilmesi yapılabilir. Anahtar kelimeler: Obezite, VKİ, 8-hidroksi-2-deoksiguanozin, NADPH oksidaz 2, NADPH oksidaz 4, Total Tiyol, Nativ Tiyol
İlk renal replasman tedavisi olarak hemodiyalize başlayan hastaların klinik özelliklerinin araştırılması
Son dönem böbrek hastalığı (SDBH) görülme sıklığı giderek artmaktadır. Dünyada ve ülkemizde SDBH'ta en sık uygulanan renal replasman tedavisi (RRT) hemodiyaliz (HD)'dir. Ġlk RRT olarak HD'ye baĢlanılan hastalarda acil baĢlangıç artmaktadır. Buna paralel olarak arteriyovenöz fistül (AVF) kullanımı azalmakta, kateter kullanımı artmaktadır. Biz bu çalıĢmada ilk RRT olarak HD'ye baĢlanan hastaların klinik ve demografik özelliklerini değerlendirmeyi amaçladık. Ocak 2021-Aralık 2023 tarihleri arasında hastanemiz nefroloji kliniğinde yatan veya ayaktan baĢvuran ve ilk RRT olarak HD'ye baĢlanan SDBH olan 136 hasta dahil edildi. HD baĢlangıcındaki laboratuvar parametreleri (kreatinin, tahmini (estimating) glomerüler filtrasyon hızı (eGFR), hemoglobin (Hgb), pH, bikarbonat (HCO3), transferrin saturasyonu, ferritin, parathormon, albümin, ürik asit, potasyum, fosfor, kalsiyum, kolesterol) değerlendirildi. SDBH'nın etyolojisi, damar eriĢim yolu, HD baĢlangıcının nasıl olduğu (acil veya programlı), kullandığı ilaçlar, prediyaliz eritropoez stimüle edici ajan (ESA) ve demir tedavisi alıp almadığı değerlendirildi. Elde ettiğimiz veriler, Amerikan Böbrek Veri Sistemi (The United States Renal Data System (USRDS)) ve Türk Nefroloji Derneği (TND) registry verileri ile karĢılaĢtırıldı. Hastaların verileri hastane otomasyon sisteminden ve hasta dosyalarından elde edildi. eGFR CKD-EPI (2021) kreatinin denklemine göre hesaplandı. Hastaların ilk HD'ye alınma esnasındaki yaĢ ortalaması 59,6±15,7 idi. Hastaların %75,7'sinde HD'ye acil olarak baĢlandı. Damar eriĢim yolu olarak çoğunlukla (%78,7) tünelsiz santral venöz kateter (SVK) kullanıldı. HD baĢlangıcında Hgb <10 gr/dL olan hasta sayısı 90 (%66,2) idi. Prediyaliz ESA kullanımı %14 idi. SDBH'nın etyolojisinde ilk sırada %39 ile diyabetes mellitus (DM), 2. sırada %16,9 ile hipertansiyon (HT) gelmekteydi. Hastaların çoğunluğu HD'ye tünelsiz SVK ile acil baĢlangıç yaptı. Anemi sıklığına rağmen ESA kullanımı düĢüktü. HD'ye AVF ile programlı baĢlangıç yapılabilmesi ve SDBH'ya bağlı komplikasyonları yönetebilmek için prediyaliz dönemde yakın takip önemlidir. Hastanemizde nefroloji ve kalp damar cerrahisi branĢlarındaki uzman hekimlerin az sayıda olması, düĢük sosyo-ekonomik düzey, ileri yaĢ gibi faktörler merkezimizdeki acil baĢlangıçların diğer nedenleri arasında sayılabilir.
SGLT-2 (sodyum glukoz ko-transporter-2) inhibitörü kullanan ve kullanmayan diyabetik hastaların iskemi modifiye albumin ve tiyol-disülfid homeostaz düzeylerinin karşılaştırılması
Tip 2 diyabetes mellitus toplumda sık görülen ve çok fazla sayıda komplikasyonu olan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Amacımız tip 2 diyabetes mellitus hastalarında SGLT-2 inhibitörü kullananlarla kullanmayanlar arasında antioksidan düzeylerini incelemek ve SGLT-2 inhibitörü kullanmanın antioksidan düzeylerini etkileyip etkilemediğini görmektir. Gereç ve Yöntem: Şubat 2022 ve Mart 2023 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrin ve Metabolizma Hastalıkları Diyabet Polikliniğinde TİP2 DM tanısı alan ve takibi yapılan yaşları 18-65 yaş arasında değişen toplam 115 hasta çalışmaya dahil edildi. 53 hasta SGLT 2 inhibitörü kullanan vaka grubu, 62 hasta da kontrol grubu olarak değerlendirildi. Çalışmamız prospektif, kesitsel ve tanımlayıcı bir çalışmadır. Bulgular: SGLT-2 inhibitörü kullanan gruptaki hastaların 30'u (%56,6) erkek, 23'ü (%43,4) kadındı. Kontrol grubunda ise erkek hasta sayısı 29 (%46,8), kadın hasta sayısı da 33 (%53,2) idi. SGLT-2 inhibitörü kullanan vaka grubunda komplikasyonların oranı SGLT-2İ kullanmayan gruptan anlamlı (p < 0.05) olarak daha yüksekti. SGLT-2İ alan ve almayan gruplar arasında native thiol, total thiol, disulfide, IMA değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p > 0.05). SGLT-2 inhibitörü kullanan grupta Disulfide / native thiol SGLT-2 inhibitörü kullanmayan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p < 0.05). SGLT-2 inhibitörü kullanan grupta Disulfide / total thiol SGLT-2 inhibitörü kullanmayan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p < 0.05). SGLT-2 inhibitörü kullanan grupta native thiol / total thiol SGLT-2 inhibitörü kullanmayan gruptan anlamlı olarak daha düşüktü (p < 0.05). Kadın hastalarda SGLT-2 inhibitörü kullanan grupta disulfide, Disulfide / native thiol, Disulfide / Total Thiol değeri SGLT-2 kullanmayan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p < 0.05). Native Thiol / Total Thiol oranı ise anlamlı olarak daha düşüktü (p < 0.05). 9 Hba1c > 7 olan grupta SGLT-2 inhibitörü kullanan grupta disulfide, Disulfide / native thiol, Disulfide / Total Thiol değeri SGLT-2 inhibitörü kullanmayan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p < 0.05). Native Thiol / Total Thiol oranı ise anlamlı olarak daha düşüktü (p < 0.05). DM Süresi < 10 Yıl olan grupta SGLT-2 inhibitörü kullanan hastalarda disulfide değeri SGLT 2 inhibitörü kullanmayan gruptan anlamlı olarak daha yüksekti (p < 0.05). Sonuç: Çalışmamızda SGLT-2 inhibitörü kullanan tip 2 diyabetes mellitus hastalarında tiyoller azalma eğilimi gösterirken, disülfid düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmıştır. Anahtar kelimeler: SGLT-2 inhibitörü, tip 2 diyabetes mellitus, tiyol disülfid homeostazisi, iskemi modifiye albümin
Kronik hemodiyaliz hastalarında kemik – mineral bozuklukları,anemi, kardiyovasküler bozuklukların değerlendirilmesi
Kronik hemodiyalize giren hastalarda kardiyovasküler hastalık, kemik-mineral bozuklukları ve anemi prevalansı normal popülasyona göre daha fazladır. Kronik böbrek hastalığında ve diyaliz hastalarında kardiyovasküler hastalık prevalansı normal popülasyona göre 4-6 kat daha fazla olduğu bilinmektedir. Ayrıca, bu hastalarda parankim kaybı devam ettiğinden kemik-mineral metabolizmasında bozulmalar olmaya devam eder. Kronik böbrek hastalığında anemi yaşam kalitesini olumsuz etkileyen en önemli ve sık komplikasyonlardan birisi olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmamızda kronik hemodiyalize giren hastalarda kardiyovasküler hastalık, anemi ve kemik mineral bozukluklarını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Van YYÜ Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji Kliniği Diyaliz Ünitesinde hemodiyaliz tedavisi alan hastaların 01.07.2021-01.07.2022 tarihleri arasındaki verileri retrospektif olarak incelendi. Hemodiyaliz tedavisi alan (n: 56) toplam 56 hasta üzerinde çalışma yapıldı. Hastaların demografik özellikleri, EKO ve DEXA sonuçları; hemogram, biyokimya, hormonal ve vitamin tetkikleri; ilaç kullanımı dosyalarından retrospektif olarak elde edildi. Çalışma retrospektif olarak planlandığı için örneklem büyüklüğü hesaplanmamıştır. Elde edilen tüm bilgiler bilgisayar ortamına taşındı. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler kullanıldı. Tanımlayıcı istatistiklere bakıldığında; ortalama, standart sapma, minimum, maksimum, sayı (n) ve yüzde (%) olarak ifade edildi. Bütün analizlerde SPSS (IBM SPSS for Windows, ver.25) istatistik paket programı kullanılmış ve anlamlılık düzeyi için p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular :Retrospektif yaptığımız çalışmada dahil edilen 56 hastanın , hemoglobin ortalaması erkeklerde 11,42 ± 1,83 g/dl, kadınlarda 10,27 ± 1,95 g/dl olarak belirlenmiştir. Hastaların cinsiyetlerine göre hemoglobin değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (Z=-2,361; p<0,05). Hastaların hematokrit ortalaması erkeklerde % 35,65 ± 5,53, kadınlarda % 32,33 ± 5,96 olarak belirlenmiştir. Hastaların cinsiyetlerine göre hematokrit değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (t=-2,149; p<0,05). Dahil edilen 56 hastanın 34'ün de (%60,7) kardiyovasküler hastalık, 23'ün de (%41.1) osteoporoz, 44'ün de (%78.6) anemi tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda kronik hemodiyalize giren hastalarda KVH, osteoporoz ve anemi komplikasyonlarının oluşma ihtimalinin arttığı görülmüştür.
Hemodiyaliz hastaları ve diyaliz dışı evre 3-5 kronik böbrek hastalığı olan hastalarda üremik pruritus ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki
Kronik böbrek hastalığı (KBH) böbreğin mevcut fonksiyonlarını yerine getirememesi nedeniyle sıvı elektrolit dengesi, endokrin ve metabolik fonksiyonları gibi işlevleri tam olarak gerçekleştirememesi ile karakterize klinik bir tablodur. KBH son dönem böbrek hastalığına (SDBH) ilerlediğinde renal replasman tedavileri (RRT) gerekmektedir. Hemodiyaliz (HD) en sık başvurulan RRT'dir. Hemodiyaliz ve kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalarda üremik pruritus (ÜP) çok sık görülen ve yaşam kalitesini etkileyen bir semptomdur. Etiyolojisi tam olarak aydınlatılamayan ÜP'nin tedavisi konusuda tartışmalı ve zordur. Bu çalışmada HD hastaları ve diyaliz dışı evre 3-5 KBH hastalarının kaşıntı varlığı, sıklığı, etiyolojisi ve vücut bölgesi ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Demografik ve laboratuvar parametreleri hasta dosyalarından ve hastane otomasyon sisteminden kaydedildi. Hastaların kaşıntı varlığı, derecesi, vücut bölgesi ve yaşam kalitesi değerlendirildi. Çalışmamıza toplam 169 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılan hastaların % 55,0' ı erkek %45,0' ı kadındı. Hastaların yaş ortalaması 55,2 ± 16,7 yıldı. SDBH en sık sebebi diyabetes mellitustu (DM) (% 26,0). İkinci en sık neden ise hipertansiyondu (HT) (% 18,9). Hastaların % 52,1'inde kaşıntı mevcuttu ve 5- D kaşıntı puanı toplamı 10,6 ± 4,0 idi. Kaşıntısı olan hastaların %21,9' inde kaşıntı şiddeti hafif düzeydeydi. Hastaların önemli bir kısmı kaşıntı seyirlerinin günler içinde değişmediğini bildirdiler (%63,9). En sık kaşıntı olan vücut bölgeleri sırt ve ayak/ayak parmakları olarak görüldü (sırasıyla %37,9, %32,5). Kaşıntı olan grupta hemoglobin, serum ferritin, total kolesterol ve LDL kolesterol değerleri istatistiksel olarak anlamlı düşük, kreatinin değeri ise yüksekti. PTH değerinde ise anlamlı bir fark yoktu. Kaşıntısı olan hastalar kaşıntı olmayanlara kıyasla WHOQoL- BREF içeriklerinin hepsinde; genel sağlık durumu, fiziksel sağlık durumu, psikolojik durumu, sosyal i̇lişkiler durumu ve çevre durumunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha kötü performansları vardı. 5-D kaşıntı ölçeğin toplam puanı ile Hgb düzeyi arasında; tüm hasta grubunda düşük düzeyde negatif bir korelasyon varken, diyaliz dışı KBH grubu ve HD grubunda korelasyon yoktu. 5-D kaşıntı ölçeği toplam puanı ile WHOQoL- BREF içeriklerinin hepsinde; genel sağlık durumu, fiziksel sağlık durumu, psikolojik durumu, sosyal i̇lişkiler durumu ve çevre durumunda düşük düzeyde negatif bir korelasyon görüldü. 5-D kaşıntı ölçeğinin toplam puanı ile kadın cinsiyeti ve eritropoez stimüle edici ajan (ESA) kullanımı (ESA tipinden bağımsız) arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir kolerasyon vardı. ÜP HD hastaları ile diyaliz dışı KBH hastalarında yaşam kalitesini etkileyen parametrelerden biridir. Kaşıma eylemi sonucunda ortaya çıkan lezyonlar kronikleşebilir ve hastaların dermatolojik ve genel yaşam kalitesini düşürebilir. Özellikle uyku kalitesinin etkilenmesi mortalitenin önemli bir göstergesidir. Kaşıntı ile ilişki faktörler hususunda çalışmalar arasındaki çelişkili sonuçlar bu konuda uzun takip süreli, çok merkezli, geniş hasta katılımlı yeni çalışmalara olan ihtiyaca işaret etmektedir. Kaşıntının doğru yorumlanması için multidisipliner tedavi yaklaşımı hastaların mortalite ve morbiditesini azaltılabilmesi için büyük önem taşımaktadır.
Hakkâri ili ve ilçelerinde abort yapmış koyunlardan chlamydia abortus etkenin enzyme-linked ımmunosorbent assay (ELISA) ile araştırılması
Bu araştırmada Hakkâri ili ve ilçelerindeki farklı sürülerde kuzulama döneminde abort yapmış 180 koyunda Chlamydia abrtus kaynaklı vakaları tespit etmek amaçlandı. Abort yapmış koyunlardan kan numuneleri tekniğine uygun olarak Vena jugularis'ten alındı. Biyokimyasal serum tüplerine alınan kan numuneleri kısa sürede 3000 RPM /20 dakika santrifüj edildikten sonra elde edilen serumlar ependorflara alınarak analiz edilecek zamana kadar -20 °C'de derin dondurucuda muhafaza edildi. Araştırma için yeterli düzeyde numune sağlandıktan sonra Chlamydia abortus'a karşı oluşan antikorların saptanması amacıyla ticari indirekt ELISA test kiti (Sunlong sheep Chlamydia abortus ELISA test kit) kullanılarak alınan numunelerin ELISA testi yapıldı ve ELISA okuyucu'da (SEAC SIRJO S) 450 nm dalga boyunda okundu. Elde edilen verilere bakıldığında Hakkâri ili ve ilçelerinden alnınan 180 numunede 8 numune (%4,4) C. abortus ELISA testi pozitif tespit edildi. Chlamydia abortus ELISA testi poziitif tespit edilen numunelerin ilçelere göre dağılımına bakıldığında Hakkari il merkezinde 4 koyunda, Yüksekova ilçesinde 3 koyunda ve Şemdinli ilçesinde 1 koyunda C. abrtus ELISA testi pozitif tespit edildi. Sonuç olarak, Hakkâri ili merkezinde, Yüksekova ve Şemdinli ilçesinde koyunculuk işletmelerinde C. abortus'un prevalansı ile ilgili olarak ilk kez bir veri elde edildi. Elde edilen veriler Hakkâri il ve ilçelerinde tarım müdürlüklerindeki hayvan sağlığı şube müdürlükleriyle paylaşıldı. Özellikle son on yıl içerisinde koyunculuk işletmelerinde aborta neden olan en önemli etkenlerden biri olan C. abortus'a yönelik yapılacak koruyucu önlemlerin geliştirilmesine yönelik faaliyetlerin oluşmasına katkı sağlanacaktır.
Batman ve ilçelerinde border disease (sınır hastalığı) seroprevalansının belirlenmesi
Bu çalışma Batman ve ilçelerinde (Kozluk, Sason, Beşiri, Gercüş ve Hasankeyf) Border Disease (Sınır Hastalığı) seroprevalansının belirlenmesi amacıyla yapıldı. Çalışmanın hayvan materyalini abort yapan 2 ile 6 yaş arasında toplam 296 koyun oluşturdu. Koyunların vena jugularisinden antikoagülansız tüplere 10 ml kan numunesi alındı. Alınan numuneler 3000 rpm'de 10 dakika santrifüj edilmek suretiyle serumları ayrıldı. Hastalığın yaygınlığını belirlemek üzere kullanılan ELISA yöntemi sonucunda numunelerin 67 (%22,64)'sinde seropozitiflik tespit edildi. Yaş gruplarına göre en yüksek pozitiflik 4 (%30,4), 5 (%29,5), 2 (%23,8), ve 3 (%16,7) yaşında saptanırken en düşük yaygınlık 6 (%12,1) yaşındakilerde tespit edildi. İlçeler arasında ise en yüksek Sason'da (%45) tespit edildi. Koyun ırkları yönünden bakıldığında en yüksek seroprevalans sırasıyla Akkaraman melezi (%47,8), Akkaraman (%37,3)ve Hamdani (%14,9) koyunlarında tespit edildi. Bu çalışma sonucunda Batman ili ve ilçelerinde Border Disease virüsünün mevcut olduğu tespit edildi. Ülke hayvancılığının ekonomik kayıplarının önlenmesi için belirli periyotlarla yapılan analizler sonucunda enfekte hayvanların belirlenmek suretiyle sürüden çıkarılması ve hastalığın yayılmasına zemin hazırlayan predispozan faktörlerin ortadan kaldırılması, söz konusu olan sorunların azaltılarak bu hastalık yönünden pozitif tespit edilen hayvanların kesime gönderilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir.
Van kedilerinin alt üriner sistem hastalıklarında (FLUTD), idrar glikozaminoglikan (GAG) düzeyleri ve ultrasonografik bulguların değerlendirilmesi
Altan Y, Van Kedilerinin Alt Üriner Sistem Hastalıklarında (FLUTD), İdrar Glikozaminoglikan (GAG) Düzeyleri ve Ultrasonografik Bulguların Değerlendirilmesi, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Veteriner İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Doktora Tezi, Van 2025. Bu çalışma; FLUTD'lu Van kedilerinde, anamnez, klinik muayene, hematolojik, biyokimyasal, idrar analizleri, radyografik ve ultrasonografik muayene bulgularının belirlenmesi ve özellikle idrar GAG düzeyleri ve USG bulgularının hastalığın tanısındaki rolünün belirlenmesi amacıyla yapıldı. Çalışmanın hayvan materyalini; FLUTD ön tanısı konulan, toplam 25 adet, kontrol grubunu ise sağlıklı 10 adet Van kedisi olmak üzere toplam 35 adet Van kedisi oluşturdu. Kedilerin detaylı anamnez bilgileri ve genel klinik muayene bulguları kaydedilip değerlendirildi. Hasta grubunun %24'ünde üretral tıkanma olduğu ve bu kedilerin tümünün erkek kedi olduğu belirlendi. Bu gruptaki hayvanlarda beden ısısı, solunum ve kalp frekansının yüksek olduğu, beden ısısı ve solunum frekansındaki değişimlerin istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) olduğu tespit edildi. Hematolojik parametrelerden WBC, %Eo, RBC ve Hb değerlerinin yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu, diğer hematolojik parametrelerde ise istatistiksel olarak anlamlı bir farkın gözlenmediği belirlendi. Serum Alb düzeylerinin yüksek, Na, Cl ve Mg düzeylerinin ise düşük olduğu, bu artış ve azalmaların istatistiksel olarak anlamlı olduğu, diğer biyokimyasal parametrelerdeki farklılıkların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edildi. Hayvanlarda; idrarın fiziksel, kimyasal ve mikroskobik muayeneleri ile idrar GAG düzeylerine de bakıldı. İdrar mikroskobik muayenesinde; hasta grubunun %64'ünde kristal tespit edildi. Kristal tespit edilen bu kedilerin %68.75'inde strüvit, %12.5'inde kalsiyum okzalat, %18.75'inde ise hem strüvit hem de kalsiyum okzalat kristali tespit edildi. Direkt grafik muayenede 1 kedide üretrada ve 2 kedide idrar kesesinde olmak üzere toplam 3 kedide üriner taş tespit edildi. Ultrasonografik muayenede idrar kesesinde kedilerin % 32'sinde herhangi bir patolojik bulgu tespit edilemedi. % 44'ünde idrar kesesinde kristal varlığı, % 12'sinde kan pıhtısı, % 24'ünde idrar kesesi duvarında kalınlaşma, % 12'sinde üretrada plak ve % 12'sinde idrar kesesi ve üretrada ürolit tespit edildi. Hasta grubu hayvanlarda idrar GAG değerlerinin istatistiksel olarak da önemli oranda (p<0.001) düşük olduğu belirlendi. Sonuç olarak; bu çalışmanın FLUTD hastalığı ile ilgili Van kedilerinde yapılan ilk detaylı çalışma olduğu, materyal teminindeki sıkıntılar ve yapılan gözlemler neticesinde Van kedilerinde FLUTD hastalığının daha seyrek görüldüğü, erkek ve kısır kedilerde hastalığın daha çok görüldüğü, hematolojik ve biyokimyasal parametreler ile idrar analizlerinde bazı değişimler belirlenmesine rağmen, bu parametrelerdeki değişimlerin hastalığın kesin tanısı için önemli ipuçları vermediği, özellikle ultrasonografik muayene bulgularının FLUTD hastalığının bazı etiyolojik faktörlerinin belirlenmesinde yararlı olduğu, hastalık tespit edilen hayvanlarda, idrar GAG düzeylerinde önemli düşüşler olduğu ve bu parametrenin hastalığın varlığı için önemli bir belirteç olabileceği sonucuna varıldı.