
340
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
The relationship between looming cognitive style and health anxiety
In this thesis study, it was aimed to investigate whether looming cognitive style, that was found to be a cognitive vulnerability factor for anxiety disorders by several studies, predicts health anxiety. While studying this relationship, the effect of anxiety sensitivity and intolerance of uncertainty that were other cognitive vulnerabilities related to health anxiety, and some sociodemographic variables that were found to affect health anxiety by conducting analyses in the current study were controlled statistically. The sample of the study was constructed with the convenience sampling method, and the data of 241 participants were included in the sample. Data were collected by applying the Looming Maladaptive Style Questionnaire-Revised, Anxiety Sensitivity Index-3, Intolerance of Uncertainty Scale, Short Health Anxiety Inventory, and demographic information form. Collected data were analyzed by conducting hierarchical regression analysis and it was found that looming cognitive style did not predict health anxiety after controlling the effects of the control variables in question. To make sense of this result, a mediation analysis was conducted as an ad hoc analysis, and it was found that looming cognitive style predicted health anxiety through the mediation of anxiety sensitivity and intolerance of uncertainty. Findings were discussed within the scope of the literature. Keywords: Looming Cognitive Style, Health Anxiety, Intolerance of Uncertainty, Anxiety Sensitivity
Exploring the role of relationship characteristics, maladaptive interpersonal dependency, and social environment on grief and depression symptoms in university students following romantic relationship dissolution
The purpose of the current study was to examine the role of dissolved romantic relationship characteristics, maladaptive interpersonal dependency, and social components (social constraints and perceived social support) on the grief and depression reactions of university students who experienced a romantic relationship dissolution. In the present study, a quantitative, non-experimental, and correlational research method was used, and the current study has a cross-sectional research design. The sample of the current study consisted of 269 university students, who had experienced a romantic relationship dissolution for at least 2 weeks and at most 2 years. Interpersonal Dependency Scale, Multidimensional Perceived Social Support Scale, the revised version of the Social Constraint Scale and the Texas Revised Inventory of Grief, and Beck Depression Inventory were used to obtain data from the participants. The findings showed that the relationship characteristics (except the length of the relationship) predicted grief severity in the expected direction, but none of the relationship characteristics variables significantly predicted depression. Moreover, as maladaptive interpersonal dependency characteristics and social constraints increased, the severity of grief and depression increased. Finally, perceived social support was found to negatively predict depression, but not significantly predict grief severity. The findings of the study were discussed within the framework of the literature and specific theories and recommendations for mental health services were presented.
The relationship between helicopter parenting and eating disorder symptoms in university students: The roles of parental emotional availability and emotion regulation difficulty
This study investigates the relationship between helicopter parenting (HP) and eating disorder symptoms severity, with a focus on the mediating roles of parental emotional availability (EA) and emotion regulation difficulty among a sample of 303 Turkish university students. Quantitative research utilizing online survey was employed. Bivariate correlations and mediation analyses were conducted to analyze the data. The findings revealed an indirect positive association between maternal HP and eating disorder symptoms severity through emotion regulation difficulty. Additionally, paternal HP demonstrated a negative relationship with eating disorder symptoms severity through serial mediation of paternal EA and emotion regulation difficulty. There was a positive association between paternal HP and paternal EA, while the association between paternal EA and emotion regulation difficulty was negative. The results contribute to the growing body of research on the effects of HP on university students and emphasize the importance of considering both parental EA and emotion regulation difficulty in understanding the impact of HP on eating disorders. The findings have implications for parents and mental health professionals in developing interventions and parental education programs to mitigate the potential negative impact of helicopter parenting. Future research directions and limitations are also discussed.
Lisansüstü psikoloji programlarındaki öğrencilerin alan tercihlerinde kişilik, çocukluk çağı örselenme yaşantıları ve algılanan ebeveyn tutumlarının rolü
Bu çalışmanın amacı, lisansüstü psikoloji programlarını tercih eden öğrencilerin (klinik psikoloji programı /diğer psikoloji programları) alan tercihlerinde, çocukluk dönemi örselenme yaşantılarının, algılanan ebeveyn tutumlarının ve kişilik özelliklerinin rolünü incelemektir. Bunun yanında, alan tercihlerinde rol oynayan farklı değişkenlerin de ortaya çıkarılması hedeflenmiştir. Bu amaçlar doğrultusunda karma yöntemlerden eş zamanlı gömülü desen kullanılmıştır. Araştırmanın nicel kısmına, lisansüstü psikoloji programlarında eğitim gören 89 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcılara sırasıyla Demografik Bilgi Formu, Beş Faktör Kişilik Ölçeği Kısa Formu, Kısaltılmış Algılanan Ebeveyn Tutumları Ölçeği- Çocuk Formu (KAET-Ç) ve Çocukluk Dönemi Örselenme Yaşantıları Ölçeği Kısa Formu (ÇÖYÖ-KF) verilmiştir. Nitel kısımda, lisansüstü psikoloji programlarında eğitim gören 79 öğrencinin açık uçlu bir soruya verdiği yanıtlar tematik analiz yöntemiyle analiz edilmiştir. Nicel araştırma bulguları, klinik dışı diğer psikoloji programlarında eğitim gören öğrencilerin annelerinin tutumunda yüksek düzeyde aşırı koruyuculuk ve reddedicilik, babalarının tutumlarında ise yüksek düzeyde reddedicilik algılama ihtimallerinin fazla olduğunu göstermektedir. Ek olarak bu grubun, kişiliğin duygusal dengesizlik boyutunda daha yüksek puanlar alma olasılığı daha yüksektir. Nitel araştırma bulguları da nicel bulguları desteklemektedir. Alan tercihlerinde etkili görülen faktörler klinik psikoloji programlarında sekiz, diğer psikoloji programlarında beş ana tema altında toplanmıştır. Sonuçlar alanyazın çerçevesinde tartışılmaktadır.
Evli bireylerde cinsel doyum: Cinsel benlik şemaları, meta-duygudurum ve duygu ifadesinin rolü
İnsanlık tarihi boyunca ele alınıp tartışılan cinsel doyumun kavramsallaştırılması hususunda farklı fikirler bulunmakla birlikte evlilikler için önemi konusu araştırmacıları ortak bir paydada toplamıştır. Evlilikler için büyük öneme sahip cinsel doyumun elde edilmesinde pek çok faktörün etkili olabildiği bilinmektedir. Cinsel doyumun elde edilmesine yönelik çalışmalar incelendiğinde, bireylerin duygularını işlemleme becerileri, bireyin kendi cinselliği hakkındaki bilişsel genellemeleri ve duygu ifadeleri konularına değinilmediği fark edilmiş; cinsel doyum ile ilişkili olabileceği düşünülen meta-duygudurum, cinsel benlik şemaları ve duygu ifadesi ilişkilerinin incelenmesi bu tez çalışmasının amacını oluşturmuştur. Yapılan korelasyon ve aracı değişken analizleri sonucunda, ilgili değişkenlerin cinsel doyum ile ilişkili olduğu, meta-duygudurum ile kurulan aracı değişken analizinin anlamlı sonuçlar verdiği ancak cinsel benlik şemalarını içeren aracı değişken analizinin anlamlı olmadığı bulguları edinilmiştir. Bulgular, bireylerin duygularına dikkat etmeleri, duygularını açıklayabilmeleri, duygularını onarabilme ve gerektiğinde değiştirebilme becerilerini kapsayan meta-duygudurumun cinsel doyum ile ilişkili olduğu ve bu ilişkiye duygu ifadesinin aracılık ettiğini gösterir niteliktedir. Bireyin kendi cinsel yaşamı hakkındaki bilişsel genellemeleri ve cinsel doyum arasındaki ilişkiye duygu ifadesinin eşlik etmiyor oluşu ile ilgili değerlendirmelerde bulunulmuştur. Elde edilen bulgular alanyazından edinilen bilgiler dahilinde değerlendirilerek tartışılmış, çalışmanın alanyazına katkıları, sahip olduğu sınırlılıklar ve gelecek çalışmalar için öneriler sunulmuştur.
Yeme bozukluğunda beden ve görünüşle ilgili öz bilinçli duygular
Bu çalışmanın amacı, yeme bozukluğu tanı geçmişi olan ve bozulmuş yeme davranışları ve tutumları sergileyen bireylerde beden ve görünüşle ilişkili suçluluk, utanç, mahcubiyet, haset, öz tiksinme, kibirli gurur ve otantik gurur olmak üzere yedi öz bilinçli duygunun nasıl deneyimlendiğini, anlamlandırıldığını ve düzenlendiğini incelemektir. Bunlara ek olarak, belirtilen yedi duygunun bozulmuş yeme davranışları ve tutumlarında oynadığı rolün daha derinlemesine araştırılması da amaçlanmıştır. Bu amaçlar doğrultusunda, yedi katılımcıyla senaryolara dayalı yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler içerik analizi yöntemiyle analiz edilmiştir. Analiz sonucunda tetikleyiciler, duygusal deneyimler, davranışsal deneyimler, bilişsel deneyimler, davranışsal stratejiler ve bilişsel stratejiler olmak üzere 6 ana temaya ulaşılmıştır. Bulgular, genel olarak mevcut alan yazınla uyumlu olup, beden ve görünüşle ilgili olumsuz öz bilinçli duyguların yeme bozukluklarında uyum bozucu bilişsel ve davranışsal örüntülerle deneyimlendiğine işaret etmiştir. Ayrıca, mükemmeliyetçiliğin bedenle ilgili otantik gurur deneyiminin olumlu sonuçlarını engelleyen bir rolü olabileceği tespit edilmiştir. Bununla birlikte, bedenle ve görünüşle ilgili öz bilinçli duyguların hem işlevsel hem de işlevsiz stratejilerle düzenlendiğine ve tıkınırcasına yeme, yemeği kısıtlama davranışlarının duygu düzenleme stratejisi olarak kullanıldığına dair izlenimler edinilmiştir. Anahtar Kelimeler: Bedenle İlgili Öz-bilinçli Duygular, Yeme Bozuklukları, Duygu Düzenleme, İçerik Analizi
Bilişsel davranışçı grup terapisinin serebral palsi tanısı olan çocuklara sahip ebeveynlerde iyi oluş, aile yaşam kalitesi ve sosyal dahil olma üzerindeki etkisi
Bu tez çalışmasının temel amacı; SP'ye sahip çocukları bulunan ebeveynlerde araştırma kapsamında geliştirilen ve 10 oturumdan oluşan Bilişsel Davranışçı Grup Terapisi'nin bireysel iyi oluş, aile yaşam kalitesi ve sosyal dahil olmalarının üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Bu çalışma karma yöntemle gerçekleştirilmiş olup nicel ve nitel yöntemler kullanılmıştır. Çalışma 6 deney ve 6 kontrol grubunda olmak üzere 12 katılımcıdan oluşmaktadır. Veriler standart ölçekler ve yarı-yapılandırılmış görüşmelerden elde edilen verilerin tema analizi yöntemiyle çözümlenmesinden elde edilmiştir. Analizler sonucunda gruplar arası karşılaştırmada ölçeklerde anlamlı bir fark görülmezken; bireysel ölçümlerde güvenilir değişim endeksine göre anlamlı farklar bulunmuştur. Tema analizinden elde edilen bulgular terapiden alınan fayda ve gruba ilişkin değiştirilmesi gereken yanlar olmak üzere iki üst temadan oluşmaktadır. Elde edilen bulgular literatür ışığında tartışılmıştır.
Negatif duygulanım ve çaba gerektiren kontrol mizaç özellikleri ile psikoterapistlerin tükenmişliği arasındaki ilişkide öz bilincin düzenleyici rolünün incelenmesi
Bu çalışma, psikoterapistlerin mizaç özellikleri ile tükenmişlikleri arasındaki ilişkiyi ve öz bilincin bu ilişkide düzenleyici bir rol oynayıp oynamadığını incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın örneklemi Türkiye'de yaşayan 115 kadın ve 12 erkek, toplam 127 psikoterapistten oluşmaktadır. Katılımcılara sırasıyla demografik bilgi formu, Yetişkin Mizaç Ölçeği, Maslach Tükenmişlik Ölçeği ve Öz Bilinç Ölçeği çevrim içi bir platform üzerinden iletilmiştir. Çalışmada öz bilincin mizaç ve tükenmişlik arasındaki ilişkide düzenleyici olması; yani düşük öz bilinç düzeyinde mizaç özellikleri ile tükenmişlik arasındaki ilişkinin anlamlı olması, yüksek öz bilinç düzeyinde ise bu ilişkinin anlamsız olması beklenmektedir. Korelasyon analizleri beklendiği üzere, tükenmişliğin çaba gerektiren kontrol ve deneyim süresi ile negatif, negatif duygulanım ve öz bilinç ile pozitif yönlü anlamlı ilişkiler gösterdiğini ortaya koymuştur. Düzenleyici model analizleri, negatif duygulanım ve çaba gerektiren kontrolün tükenmişlikle ilişkisinde öz bilincin düzenleyici bir rol oynamadığını göstermiştir. Bu sonuçlar, psikoterapistlerin tükenmişlikleri ile ilişkili farklı değişkenlerin araştırılmasının tükenmişlik önleme ve azaltma müdahalelerinin geliştirilmesi için önemli olduğunu göstermektedir.
Perceived parenting attitudes and obsessive compulsive symptoms: Investigating the mediating role of difficulties in emotion regulation
The current study investigated the mediating role of the difficulties in emotion regulation (DER) in the relationship between perceived parenting attitudes and obsessive compulsive symptoms (OCS). Specifically, the predictor roles of paternal and maternal emotional warmth, overprotection, rejection, and emotion regulation difficulties were examined. The mediating role of the DER was also examined. The sample consisted of 344 individuals living in Türkiye, aged 18 years and older. Convenience sampling method was used to reach the participants through social media posts and e-mails. Data collection instruments were the Demographic Information Form, the short form of EMBU ("My Memories of Upbringing") (s-EMBU), Difficulties in Emotion Regulation Scale (DERS), and Maudsley Obsessional-Compulsive Inventory (MOCI). The collected data was analyzed by conducting hierarchical regression analyses and mediation analyses. The findings demonstrated that paternal overprotection, maternal overprotection, and difficulties in emotion regulation significantly predicted obsessive compulsive symptoms. Moreover, DER partially mediated the relationship between maternal overprotection and obsessive compulsive symptoms. The findings were discussed in light of the existing literature.
Çocukluk çağı akran zorbalığının fiziksel görünüme dayalı sosyal karşılaştırmayla ilişkisinde öz-şefkatin aracı rolü
İnsanlar hayatlarının önemli bir bölümünde başkalarıyla etkileşim halindedir. İnsanların kendilerine ilişkin algıları bu etkileşimler tarafından şekillenmekte ve bu etkileşimler aynı zamanda kendilerini nasıl gösterdiklerini de etkilemektedir. Çocukluk çağında bireylerin akranları ile kurduğu iletişim yetişkinlikte de çevreleri ile olan iletişimlerini ve kendilerine karşı tutumlarını farklı şekillerde etkilemektedir. Yapılan araştırmalar çocukluk çağı akran zorbalığına uğramış bireylerin öz-şefkat seviyelerinin daha düşük olduğunu ve kendilerini akranlarına kıyasla daha değersiz, güçsüz, itici vb. hissettiklerini söylemektedir. Bu araştırmalarda sosyal karşılaştırmanın fiziksel boyutuna bakılmamış ve sosyal medya üzerinde konunun çalışılmamış olması araştırmanın amacını oluşturmuştur. Yapılan korelasyon ve aracı değişken analizleri sonrası, öz-şefkatin çocukluk çağı akran zorbalığı ve fiziksel görünüme dayalı sosyal karşılaştırma arasında tam aracılık rolü olduğu görülmüştür. Bulgular çocuklukta akran zorbalığına uğramış bireylerin yetişkinlikte öz-şefkat seviyelerinin düşük olduğunu ve öz-şefkat seviyeleri düşük olan bireylerin daha olumsuz fiziksel görünüme dayalı sosyal karşılaştırma yapmaya meyilli olduğunu göstermektedir. Cinsiyetin ise bu ilişkide düzenleyici bir rolünün olmadığı görülmüştür. Sonuçlar alanyazından elde edilen bilgiler çerçevesinde değerlendirilmiş olup, araştırmanın alanyazına katkısı, sınırlılıkları ve gelecekteki araştırmalar için öneriler sunulmuştur.
Büyüklenmeci ve kırılgan narsizm ile cinsel tutumlar arasındaki ilişkide cinsel benlik şemalarının rolü
Narsistik kişilik özelliklerine sahip kişilerin görece daha olumsuz cinsel tutumları olduğunu gösteren literatür bulguları söz konusudur. Ancak, büyüklenmeci ve kırılgan narsistik kişilik özelliklerine sahip kişilerde bu tutumların farklılaşıp farklılaşmadığı ya da ne ölçüde farklılaştığına dair sınırlı sayıda bilgi mevcuttur. Ayrıca bu olumsuz tutumların nasıl şekillendiğine dair birçok farklı görüş söz konusudur. Bu çalışmanın amacı büyüklenmeci ve kırılgan narsistik kişilik özelliklerine sahip kişilerin cinsel tutumlarını cinsel benlik şemalarını yani kişilerin kendi cinselliklerine yönelik algılarını da dikkate alarak açıklamaya çalışmaktır. Bunun için Narsistik Kişilik Envanteri-16, Kırılgan Narsizm Ölçeği, Cinsel Benlik Şema Ölçeği ve Hendrick Kısa Cinsel Tutumlar Ölçekleri kullanılmış ve çevrimiçi ortamlarda 342 kişiden veri toplanmıştır. Analize hazırlık aşamasında 26 katılımcı veri setinden çıkarılmış ve analize 316 katılımcı ile devam edilmiştir. Yapılan korelasyon ve aracı değişken analizleri neticesinde, ilgili değişkenlerin cinsel tutumlar ile ilişkili olduğu, büyüklenmeci narsistik kişilik özellikleri ve cinsel tutumlar arasındaki ilişkide şehvetli/tahrik edici cinsel benlik şemasının aracı rolü olduğu, kırılgan narsistik kişilik özellikleri ve cinsel tutumlar arasındaki ilişkide hem şehvetli/tahrik edici hem de sevgi dolu/şefkatli cinsel benlik şemasının aracı rolü olduğu görülmüştür. Bu bulgulara göre, büyüklenmeci narsistik kişilik özelliklerine sahip bireylerin ve kırılgan narsistik kişilik özelliklerine sahip bireylerin kendi cinselliklerini şehvetli/tahrik edici cinsel benlik şemasıyla tanımlaması cinsel tutumlarını olumsuz olarak etkilemektedir. Ayrıca, kırılgan narsistik kişilik özelliklerine sahip kişilerin kendi cinselliklerini sevgi dolu/şefkatli cinsel benlik şemasıyla tanımlamıyor olmasını da bu kişilerin cinsel tutumlarını olumsuz olarak etkilemektedir. Elde edilen bulgular literatürden edinilen bilgiler ışığında değerlendirilerek tartışılmış, çalışmanın literatüre katkıları, sınırlılıkları ve gelecek çalışmalar için öneriler sunulmuştur.
2023 Kahramanmaraş depremleri sonrasında psikososyal destek sağlayan psikologlarda dolaylı travma, dolaylı travma sonrası büyüme ve dolaylı travma sonrası yıpranma arasındaki ilişkide başa çıkma stratejileri ve mesleki faktörlerin incelenmesi
This study examined the vicarious trauma (VT) experienced by psychologists providing psychosocial support after the 2023 Kahramanmaraş earthquakes. It explored the mediator roles of coping strategies and the moderator roles of professional factors (supervision and training on psychological trauma) in the relationships between VT and both vicarious posttraumatic growth (VPTG) and vicarious posttraumatic depreciation (VPTD). The sample included 122 psychologists who provided post- earthquake psychosocial support and worked in clinical settings, recruited via purposive and snowball sampling on social media. Data were collected using the Demographic Information Form, Vicarious Trauma Scale, Ways of Coping Questionnaire, and Posttraumatic Growth and Depreciation Inventory—Expanded Version. Results of analyses showed that both seeking refuge in fate and seeking refuge in supernatural forces mediated the relationship between VT and VPTG. No coping strategy predicted VPTD or mediated the VT-VPTD relationship. Of the professional factors, only supervision predicted VPTG, while neither supervision nor training on psychological trauma predicted VPTD or moderated the VT-VPTG/VPTD relationships. These findings emphasize the need to include spiritual coping strategies and effective supervision into support programs for psychologists in post-disaster settings. Strengths, limitations, and future research directions are discussed.
Terapistlerin cinsellik ile ilgili konuları ele alma biçimlerinin vinyet tekniği kullanılarak incelenmesi
Mevcut tez çalışmasının amacı, terapistlerin cinsellik ile ilgili konulardaki rahatlık düzeylerini ve bu konuları ele alma biçimlerini cinsel işlev bozukluğu ve cinsel doyum ile ilişkili vinyetler üzerinden incelemektir. Ek olarak bu çalışma cinsellik ile ilgili konuları çalışmada algılanan yetkinlik ve aileden gelen seks pozitif ve seks negatif tutumları anlamayı hedeflemiştir. Bu amaç doğrultusunda nitel bir araştırma yürütülmüştür. Çalışmaya psikoloji lisans ve klinik psikoloji yüksek lisans programlarından mezun, en az bir en fazla on senedir aktif olarak psikoterapi uygulayan on dört terapist katılmıştır. Katılımcılar ile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler şablon analizi (template analysis) yöntemiyle analiz edilmiştir. Analizler sonucunda terapistlerin yorumları iki üst tema altında toplanmıştır. Bunlar (1) rahatlık ve (2) ele alma biçimleri olarak isimlendirilmiştir. İlk üst tema olan rahatlık; danışan özellikleri, danışan ve terapist arasındaki ilişkiye dair özellikler ve terapist özellikleri olarak belirlenmiştir. İkinci üst tema olan ele alma biçimleri ise ekol filtresinde ve patolojize etme/etmeme eğiliminden oluşmaktadır. Bu boyutlar ilgili alan yazın çerçevesinde tartışılmış; çalışmanın katkıları, sınırlılıkları ve gelecek araştırmalar için önerilere yer verilmiştir.
Öz-eleştirel ruminasyon ve reaktif satın alma arasındaki ilişkide öz-farkındalığın rolünün incelenmesi
Bireyler, yaşamları boyunca çeşitli olumsuz durumları ve duyguları deneyimlemektedir. Olumsuz durum ve duygular doğaları gereği acı veridir. Bu acı ile başa çıkabilmek için bireyler bazen kompulsif satın alma gibi işlevsel olmayan baş etme yollarını kullanmaktadır. Tez çalışmasının amacı yetişkin bireylerde öz-eleştirel ruminasyon ve kompulsif satın almanın alt boyutu olan reaktif satın alma arasındaki ilişkiyi incelemek ve bu ilişkide öz-farkındalığın aracı rolünü test etmektir. Çalışmanın örneklemi 167 katılımcıdan oluşmaktadır. Tez çalışmasında sırasıyla Demografik Bilgi Formu, Öz-eleştirel Ruminasyon Ölçeği, Kompulsif Satın Alma Ölçeği'nin reaktif satın alma alt boyutu ve Öz-Bilinç Ölçeği'nin içsel öz-farkındalık alt boyutu kullanılmıştır. Yapılan aracılık analizinin bulguları incelendiğinde öz-eleştirel ruminasyon ile reaktif satın alma davranışı arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki varken öz-eleştirel ruminasyon ile öz-farkındalık ve öz-farkındalık ile reaktif satın alma davranışı arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki vardır. Ancak beklenenin aksine öz-eleştirel ruminasyon ile reaktif satın alma davranışı arasındaki ilişkiye öz farkındalık aracılık etmemektedir. Bulgular, mevcut alanyazın bağlamında tartışılmıştır.
Cinsel şiddete maruz kalan kadınların psikoterapi deneyimi: Kadınlar bize ne anlatmak istiyor?
Bu tez çalışmasının temel amacı; yetişkinlik yaşamında cinsel şiddete maruz bırakılmış kadınların psikoterapi deneyimini derinlemesine anlamaktır. Bu hedefe ulaşmak için nitel bir çalışma yürütülmüştür. Çalışma örneklemini 18 yaş ve sonrası cinsel şiddete maruz bırakılmış ve en beş seans psikoterapi almış beş kadın katılımcı oluşturmaktadır. Kadınlar ile yarı-yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler yorumlayıcı fenomenolojik analiz ile incelenmiştir. Analizler sonucunda beş tema ortaya çıkmıştır. Bunlar sırasıyla; (1) Psikoterapiye Giden Yol Engellerle Dolu, (2) Bir Yara Mağarasında Yaşıyoruz, (3) İyileşmeye Açılan Alan: Terapiden Beklentiler, (4) Kimseye Anlatamadım: Cinsel Şiddeti Anlatmak Cesaret İstiyor, (5) Psikoterapiden Kazanımlar. Söz konusu temalar ilgili literatür ışığında tartışılmıştır.
Terapistlerin seanslar arası deneyimlerinin zorlayıcı ve tatmin edici anlar bağlamında incelenmesi
Bu tez çalışmasının temel amacı, terapistlerin seanslar arası yaşadıkları zorlayıcı ve tatmin edici deneyimleri derinlemesine anlamaktır. Nitel bir yöntem benimsenmiş ve Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz (YFA) yaklaşımı kullanılmıştır. Çalışmanın katılımcılarını yedi yeni başlayan ve yedi deneyimli terapist oluşturmaktadır. Terapistlerle yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve elde edilen veriler yorumlayıcı fenomenolojik yaklaşımı doğrultusunda analiz edilmiştir. Analizler sonucunda, yeni başlayan ve deneyimli terapistlerin deneyimleri "zorlayıcı" ve "tatmin edici" anlar çerçevesinde sunulmuştur. Zorlayıcı anlara ilişkin iki üst tema belirlenmiştir: (1) Zorlanmak da terapistliğimin bir parçası ve (2) Seanslar bitti ama o anlar beni bırakmadı. Tatmin edici anlara ilişkin ise yine iki üst tema ortaya çıkmıştır: (1) Tatmin olmak da terapistliğimin bir parçası ve (2) Seanslar bitti ama o anlar hep benimleydi. Elde edilen temalar, ilgili alan yazın çerçevesinde tartışılmıştır.
Psikoterapi seanslarında terapistlerin kopma anlarındaki otantisite deneyiminin ve otantisitenin profesyonel kimlikteki yerinin incelenmesi
Bu tez çalışmasında deneyimli terapistlerin ve yüksek lisans eğitiminin süpervizyon döneminde olan terapistlerin psikoterapi seanslarındaki kopma anlarında otantisiteyi nasıl deneyimlediklerinin ve otantisitenin profesyonel kimliklerinde nasıl bir yeri olduğunun incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz ile yürütülmüş olup amaçlı örneklem ile ulaşılan toplam on iki katılımcı çalışmaya dahil edilmiştir. Analiz sonucunda elde edilen temel bulgulardan biri deneyimli terapistlerin kopma anını merak duygusu ile anlamaya çalıştıklarını ve otantisiteyi bu anlarda yarar sağlayacak bir araç gibi kullandıklarını gösterirken süpervizyon sürecindeki terapistlerin kopma anlarında hissettikleri kaygı ile bu anlarda profesyonel kimlikleri ile hareket ederek kopma anıyla baş etme eğiliminde olduklarını göstermiştir. Diğer bir bulgu deneyimli terapistlerin profesyonel kimlik ile otantisiteyi bütünleşmiş ve esnek bir şekilde deneyimlediklerini ve otantisiteyi profesyonel sınırlar içinde terapötik bir araç olarak kullanabildiklerini gösterirken süpervizyon sürecindeki terapistlerin profesyonel kimlik ile hareket ettiklerinde kendilerini daha güvende hissettiklerini ve hata yapma kaygısı ile otantisiteden uzaklaşabildiklerini göstermiştir. Bulgular alan yazında yer alan çalışmalar ışığında tartışılmıştır.
Sosyal medyada psikoloji: İzlenimler ve psikoterapi beklentileri
Bu tez çalışmasının amacı; sosyal medyadaki psikoloji temalı içeriklerin psikoterapiye ilişkin beklentileri nasıl şekillendirdiğini ve içeriklere yönelik izlenimleri hem daha önce psikoterapi deneyimi olmayan bireyler hem de psikoterapistlerin perspektifinden incelemektir. Bu amaç doğrultusunda psikoterapi deneyimi olmayan on iki birey ve sosyal medyadaki psikoterapi içerikleri hakkında bilgisi olan on iki psikoterapistle yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler refleksif tematik analiz yöntemiyle analiz edilmiştir. Bireyler sosyal medyada psikoterapiye dair edinilen bilgilerin kimi zaman kendilerine ve psikoterapi sürecine katkısını vurgularken kimi zaman kafa karışıklığı yaratabileceğini belirtmişlerdir. Psikoterapistler ise, bu içeriklerin bireyin psikoterapi beklentilerini çeşitli yönlerde şekillendirirken kişilere zarar verici etkileri olabileceğini de vurgulamışlardır. Her iki grup da içeriklerin psikoterapiye yönlendirici etkisi olduğunu ifade etmiştir. Bulgular, sosyal medyadaki psikoloji temalı içeriklerin kişiler üzerindeki ve psikoterapi beklentilerine yönelik etkisinin çift yönlü olabileceğini göstermektedir. Bu nedenle psikoterapistlerin bu beklentileri dikkate alarak süreci yapılandırmalarının önemi ortaya konmaktadır.
Belirsizliğe tahammülsüzlük ve ekolojik kaygı arasındaki ilişkide stresi değerlendirme ve başa çıkma tarzlarının aracı rolünün incelenmesi
Son yıllarda yapılan araştırmalar, giderek artan sayıda kişinin ekolojik kaygı deneyimlediğini göstermektedir. Bununla birlikte, ekolojik kaygının ortaya çıkış sürecine etki eden ortak mekanizmalar net değildir. Mevcut tez çalışmasında, belirsizliğe tahammülsüzlük ve ekolojik kaygı arasındaki ilişkide stresi değerlendirme ve stresle başa çıkma tarzlarının aracılık rolü incelenmiştir. Çalışmanın örneklemini 362 kadın (%70.42) ve 152 erkek (%29.58) olmak üzere toplam 514 kişi oluşturmaktadır. Çalışmada veri toplama amacıyla Sosyodemografik Bilgi Formu, Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği, Stres Değerlendirme Ölçeği, Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği, Hogg Eko-Kaygı Ölçeği ve İki Boyutlu Sosyal İstenirlik Ölçeği kullanılmıştır. Önerilen model yapısal eşitlik modellemesi yoluyla test edilmiştir. Çalışmanın bulguları, ekolojik kaygı ile belirsizliğe tahammülsüzlük, tehdit ve kontrol dışı değerlendirmesi ile duygu odaklı başa çıkma tarzı arasındaki ilişkiye işaret etmektedir. Ekolojik kaygı konusunda yapılan çalışmalardaki kuramsal temel eksikliği göz önüne alındığında mevcut tez çalışmasının alanyazına katkıda bulunacağı düşünülmektedir. Buna ek olarak, ekolojik kaygıyı oluşturan ortak mekanizmaların belirlenmesi, psikolojik müdahale programlarının geliştirilmesine temel oluşturma potansiyeli açısından da klinik uygulamaya bilgi sunmaktadır. Bulgular, alanyazındaki çalışmalar çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Uyum bozucu hayal kurma ile kişilik inançları arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünün incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, uyum bozucu hayal kurma ile kişilik inançları arasındaki ilişkiyi incelemek ve bu ilişki üzerinde duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünü araştırmaktır. Ek olarak, bu ilişkiye duygu düzenleme güçlüğünün "açıklık, amaçlar, dürtü, stratejiler ve kabul etmeme" alt boyutlarından hangisinin en güçlü aracılık etkisi gösterdiğini incelemek amaçlanmıştır. Bu kapsamda, 287 katılımcıdan oluşan örnekleme Demografik Bilgi Formu, Uyumsuz Hayal Kurma Ölçeği, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form ve Kişilik İnanç Ölçeği-Kısa Form sunulmuştur. Hipotezlerin test edilmesi için korelasyon analizi, basit aracılık analizi ve çoklu paralel aracılık analizi uygulanmıştır. Sonuçlara göre; tüm kişilik inançları ile uyum bozucu hayal kurma arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur. Bunun yanında; duygu düzenleme güçlüğünün şizoid kişilik inancı ile uyum bozucu hayal kurma arasındaki ilişkide tam aracı; çekingen, bağımlı, pasif-agresif, obsesif-kompulsif, antisosyal, narsistik, histrionik, paranoid ve sınırda kişilik inancı ile uyum bozucu hayal kurma arasındaki ilişkide ise kısmi aracı olduğu ortaya konmuştur. Ek olarak, bu aracılık ilişkilerinde duygu düzenleme güçlüğünün alt boyutlarından yalnızca dürtü kontrol güçlüğünün anlamlı şekilde aracılık gösterdiği ortaya konmuştur. Bu sonuçlar, uyum bozucu hayal kurmanın kişiliğe özgü inanç ve deneyimler ile bağlantılı olduğunu ve duygu düzenleme güçlüğünün, özellikle dürtü kontrolündeki zayıflığın uyum bozucu hayal kurmanın gelişiminde rol oynadığını ortaya koymuştur. Elde edilen bulgular literatür ışığında tartışılmıştır.
Suçluluk ve utanç duyguları ile öz-eleştirel ruminasyon arasındaki ilişkide bilişsel ayrışmanın rolünün incelenmesi
Kabul ve Kararlılık Terapisi kuramındaki bilişsel ayrışmanın zorlayıcı duyguların ve negatif düşüncelerin psikolojik sağlık üzerindeki negatif etkilerini hafifletici bir işlevinin olduğu bilinmektedir. Mevcut çalışmanın amacı suçluluk ve utanç duyguları ile öz-eleştirel ruminasyon arasındaki ilişkinin bilişsel ayrışma düzeyi tarafından düzenlenip düzenlenmediğini ve belirtilen değişkenler arasındaki ilişkileri incelemektir. Bu ilişkiler araştırılırken psikopatoloji düzeyi kontrol edilmiştir. Çalışmanın örneklemi kolaylıkla ulaşılabilen örnekleme yoluyla oluşturulan 18-72 yaş aralığındaki 293 katılımcıdan oluşmaktadır. Veri toplama aracı olarak, suçluluk ve utanç duygularını ölçmek amacıyla Suçluluk ve Utanç Ölçeği, öz-eleştirel ruminasyonu ölçmek amacıyla Öz-Eleştirel Ruminasyon Ölçeği, bilişsel ayrışma düzeyini ölçmek amacıyla Drexel Ayrışma Ölçeği, psikopatoloji düzeyini kontrol etmek amacıyla Kısa Semptom Envanteri ve demografik bilgi formu kullanılmıştır. Toplanan verilerin analizinde kategorik değişkenlere ilişkin grup karşılaştırmaları, korelasyon analizleri ve suçluluk ve utanç duyguları için iki ayrı düzenleyicilik analizi gerçekleştirilmiştir. Analiz bulguları utanç ve suçluluk duygularının öz eleştirel ruminasyon ile pozitif yönde anlamlı bir ilişkisinin olduğunu ve bu ilişkilerin bilişsel ayrışma düzeyi tarafından düzenlenmediği göstermiştir. Elde edilen sonuçlar alanyazın çerçevesinde değerlendirilmiştir.
Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği'nin Türçeye uyarlanması geçerlik ve güvenirlik çalışması
Bu çalışmanın amacı Covin ve Dozois (2011) tarafından geliştirilen Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği'ni Türkçeye uyarlamak ve geçerlik-güvenirlik analizlerini yapmaktır. Çalışma, ölçeğin Türkçeye uyarlanması, kültür ile uyumu ve bunun sonucunda da daha güvenilir sonuçların elde edilmesini amaçlamaktadır. Bu çalışma kapsamında 10 bilişsel çarpıtma türü ve 5 ruh sağlığı değişkeni değerlendirilmiştir. Değerlendirilen depresyon, anksiyete, ruminasyon gibi ruh sağlığı değişkenleri ile bilişsel çarpıtmalar arasında anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Bunun yanı sıra bilişsel çarpıtmaların kendi aralarında yapılan analizler de anlamlı ilişkiler olduğunu ortaya çıkarmıştır, yani bilişsel çarpıtmalar birbirlerini tetiklemekte ve bir düşünce tarzı olarak tüm hayatı etkilemektedirler. Uyarlaması yapılan ölçek ile bilişsel hataları tespit etmek mümkün olmaktadır. Böylece bilişsel çarpıtmaların neden olabileceği hastalıklar da önlenip tedbir alınabilecektir. Bu açıdan önemli olan bu çalışmada kullanılan ölçek ile hastanın bilişsel çarpıtmaları saptanıp bu yönde bir terapinin uygulanması da mümkün olabilecektir. Anahtar Sözcükler: Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği, Bilişsel Çarpıtmalar, Geçerlik-Güvenirlik
İrrasyonel inanışların kişisel biriciklik algısına olan etkisi ve birbirleriyle olan etkileşimleri
Bu çalışmada, kişisel biriciklik algısının, irrasyonel inançlarla ilişkisi ve birbiriyle olan etkileşimleri incelenmiştir. Literatürde kişisel biriciklik algısı ile ilgili çok az sayıda çalışma vardır. Bunun yanında rasyonel duygucu davranışçı terapide yer alan irrasyonel inançlar, ruh sağlığı alanında birçok araştırmaya konu olmuştur. Araştırmada Tutumlar ve İnanışlar Ölçeği 2; aşırı talepkarlık, rahatsız olmaya katlanamama, felaketleştirme ve kendi kendine derecelendirme irrasyonel inancına ek olarak başarı, rahatlık ve onaylanma irrasyonel talepleri ortaya çıkarmak için kullanılmıştır. Kişisel Biriciklik Algısı Ölçeği ise, kişinin kendisini ne ölçüde biricik – eşsiz hissettiğini ölçmek için değerlendirilmiştir. Demografik yapı ile ilgili analizlerin yanında çoklu doğrusal regresyon modelleri ve korelasyon analizleri gerçekleştirilmiştir. Sonuçlara göre tüm irrasyonel inanışların, kişisel biriciklik algısı ile aralarında negatif yönde ilişkisi ortaya konmuştur. Ayrıca, aşırı talepkarlık, kendini derecelendirme, rahatsız olmaya katlanamama irrasyonel inanışlarına, onaylanma talebi eşlik ettiğinde kişisel biriciklik algısı değişkenini yordadığı görülmüştür. Başarı talebinin eşlik ettiği durumlarda ise tüm irrasyonel inanışların kişisel biriciklik algısı değişkenini yordamadığı görülmüştür. Rahatlık talebinin ise sadece aşırı talepkarlık irrasyonel inancı ile birlikteyken kişisel biriciklik algısı değişkenini yordadığına dair bulgulara ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kişisel Biriciklik Algısı, İrrasyonel İnançlar, Rasyonel İnançlar
Şizofreni hastalarının kardeşlerinde çocukluk çağı travmalarıyla zihin kuramı bozuklukları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmada şizofreni hastalarının kardeşlerinde zihin kuramı bozuklukları ve zihin kuramı bozukluklarıyla çocukluk çağı travmatik deneyimleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu çalışmanın amacı şizofreni spektrum hastalarının kardeşleri ve hasta yakını olmayan katılımcıların zihin kuramı performansları açısından karşılaştırmaktır. Çalışmanın bir diğer amacı da her iki grupta çocukluk çağı travmatik yaşantılarının zihin kuramı performansı üzerindeki etkisinin incelenmesidir. Bu amaçlar doğrultusunda hasta yakınları ve hasta yakını olmayanların zihin kuramı performansları ve çocukluk çağı travmatik deneyimleri arasındaki ilişkiler istatsistiksel anlamlılık düzeyinde araştırılmıştır. Çalışma hasta yakını grubu için şizofreni spektrum hastalarının kardeşlerinden ve kontrol grubu için genel normal popülasyondan ölçme araçlarıyla elde edilen verilerle yürütülmüştür. Araştırmanın örneklemi 51 şizofreni spektrum hastalarının kardeşleri ve yaş, cinsiyet ve eğitim seviyesi bakımından kardeşlerle eşleşen 55 hasta yakını olmayan toplam 106 katılımcıdan oluşmaktadır. Şizofreni spektrum hastalarının kardeşlerini oluşturan 51 katılımcının 35'i erkek 16'sı ise kadındır. Hasta yakını olmayan katılımcıların ise 40'ı erkek 15'i kadındır. Araştırma verileri Gözlerden Zihin Okuma Testi, Dokuz Eylül Zihin Teorisi Testi ve Çocukluk Çağı Travmatik Yaşantılar Ölçeklerinden elde edilmiştir. Araştırmanın amacı doğrultusunda, Pearson Korelasyon katsayıları hesaplanarak ölçme araçlarından elde edilen puanlar arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Gruplararası farkın anlamlılık düzeyini analiz etmek için bağımsız örneklem t testi uygulanmıştır. Medeni durum ve eğitim durumu değişkenlerine göre ölçme araçlarından elde edilen puanları karşılaştırmak için ise tek yönlü varyans analizi (ANOVA) uygulanmıştır. Varyansların homojen olup olmadığı Levene F testi ile belirlenmiştir. Welch Testi homojenlik varsayımınn karşılanamadığı durumlarda kullanılmıştır. Varyans analizlerinde LSD testi uygulanarak farkın kaynağı belirlenmiştir. Veriler SPSS 25.0 istatistik paket programı ile analiz edilmiştir. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre şizofreni hastalarının kardeşleri ile hasta yakını olmayan katılımcıların zihin kuramı performansları arasında anlamlı bir fark vardır (p<0,05). Gruplar, Gözlerden Zihin Okuma ve empatik anlayış becerileri açısından farklılaşmaktadır. Şizofreni hastalarının kardeşlerinin Gözlerden Zihin Okuma testi toplam puanları (P=0,01) ve Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği-Empati alt ölçeği puanları (P=0,01) hasta yakını olmayan katılımcıların puanlarından anlamlı düzeyde daha düşüktür. Çocukluk çağı travmatik yaşantıları ve zihin kuramı puanları arasındaki ilişki incelendiğinde her iki grupta da istatsitiksel olarak anlamı poztif ve negatif yönde ilişkiler bulunmuştur. Şizofreni hastalarının kardeşlerinde ikinci derece zihin kuramı testi puanları ile fiziksel ihmal puanları arasında orta düzeyde negatif yönlü ve anlamlı bir ilişkinin bulunduğu gözlenmiştir (r=-0,344; p<0,05). Şizofreni hastalarının kardeşlerinin fiziksel ihmal puanları arttıkça ikinci derece zihin kuramı becerilerinin azaldığı görülmektedir. Hasta yakını olmayan grupta da Gözlerden Zihin Okuma testi toplam puanları ve Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği puanları ile çocukluk çağı travmatik yaşantılar ölçeği puanları arasında pozitif ve negatif yönde anlamı ilişkiler bulunmuştur. Gözlerden Zihin Okuma testi puanları ile duygusal istismar (r=-0,280; p<0,05), fiziksel ihmal (r=-0,275; p<0,05), cinsel istismar (r=-0,274; p<0,05) ve çocukluk çağı travmatik yaşantıları ölçeği toplam puanları (r=-0,331; p<0,05) puanları arasında düşük ve orta düzeyde negatif yönlü ve anlamlı ilişkilerin bulunduğu anlaşılmaktadır. Genel olarak her iki grupta bulunan katılımcıların çocukluk çağı travmatik deneyimleri ile zihin kuramı becerileri arasında anlamlı ilişkiler tespit edilmiştir. Çocukluk çağı travmatik yaşantıları arttıkça zihin kuramı becerilerinin azaldığı görülmektedir. Sonuç olarak zihin kuramının duygusal bileşeninin şizofreni için endofenotip olabileceği düşünülmektedir. Travmatik yaşantıların zihin kuramı becerileri üzerinde etkisi olduğu anlaşılmaktadır.
Akılcı Duygucu Davranışçı Kuram ve öz-belirlenim kuramı çerçevesinde yeni bir ölçek: Akılcı-Duygucu Öz-Belirlenim (ADÖB) Ölçeğinin geliştirilmesi
Bu çalışmada, Öz-Belirlenim Kuramı (ÖBK) ile Akılcı Duygucu Davranışçı Kuram (ADDK) biraraya getirilerek, Akılcı Duygucu Öz-Belirlenim Ölçeği (ADÖB) olarak isimlendirilen bir ölçek ortaya konuldu. Araştırma sadece bir ölçek geliştirmesi olarak değil ancak iki kuramın ilerde birlikte değerlendirebileceği yeni bir psikoterapötik yaklaşıma öncülük etmesi beklentisi ile gerçekleştirildi. ADÖB'ün amacı temel psikolojik ihtiyaçlar olarak ÖBK'da belirtilen özerklik, yeterlilik ve ilişkili olma ihtiyaçlarının ışığında, ergenlik çağındaki çocuklarda akılcı olmayan inanışları ölçmektir. Maddelerin yazım aşamasında kuramsal temeller dikkate alınarak ölçeğin üç alt boyutu, özerklik ihtiyacı akılcı olmayan inanışları, yeterlilik ihtiyacı akılcı olmayan inanışları ve ilişkili olma ihtiyacı akılcı olmayan inanışları olarak adlandırıldı. ADÖB'ün 51 maddesinin psikometrik nitelikleri test edildi. Bu çalışma, klinik (N=220) ve klinik olmayan (N=383) örneklem üzerinde gerçekleştirildi. ADÖB'ün faktör yapısını, güvenilirliğini ve yapısal geçerliliğini değerlendirmek için dört çalışma gerçekleştirildi. Bu çalışmada, geçerlilik ve güvenilirlik analizleri araştırmanın hipotezini desteklemiş ve olumlu sonuçlar vermiştir. Açımlayıcı ve doğrulayıcı faktör analizleri üç faktörlü yapıyı işaret etmektedir. Eklerde rapor edildiği gibi, hem klinik olmayan hem de klinik örneklemde madde düzeyinde gerçekleştirilen açımlayıcı faktör analizleri, özellikle klinik örneklem veri setinde çok açık bir şekilde üç faktörlü yapıyı ortaya koymuştur. Güvenlirlik analizleri iç tutarlılık değerlerinin ölçeğin alt grupları arasında .76 ve .88 arasında değiştiğini göstermektedir. Test-tekrar test yöntemine dayalı güvenilirlik katsayıları ise özerklik ihtiyacı akılcı olmayan inanışları boyutu için .88, ilişkili olma ihtiyacı akılcı olmayan inanışları boyutu için .77, yeterlilik ihtiyacı akılcı olmayan inanışları boyutu için .91 olarak tespit edilmiştir. Bu sonuçlar ADÖB'ün test-tekrar test güvenilirliklerinin yüksek olduğunu ve ölçeğin kararlı ölçümler yapabildiğini göstermiştir. Dış kriter geçerliliği çalışmasında ADÖB'ün şu ölçeklerle ilişkisine bakılmıştır: Reynolds'un Ergenler İçin Uyum Süreçleri Taraması Ölçeği (REİDTÖ), Duygu Durum Rahatsızlıkları Profili Ölçeği (DDRP), anne ve babadan algılanan Temel Psikolojik İhtiyaçlar Ölçeği (TPİÖ). Sonuçlar ADÖB'ün bu üç ölçek ile orta ve yüksek derececede ilişkisi olduğunu ortaya koymuştur. Araştırma sonuçlarına göre, ölçek, psikoterapi alanına ADDT ve ÖBK'nın kuramsal çerçevelerinin bir araya getirildiği farklı bir yaklaşımı önerebilir.
Yetişkinlerde kendine yansıtma ve içgörü, duyguları ifade etme, duygusal şemalar ve psikolojik iyi oluş arasındaki ilişki ve çeşitli demografik değişkenler açısından incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, içgörü ve kendine yansıtma, duygusal şemalar, duyguları ifade etme ve psikolojik iyi oluş arasındaki ilişkinin yetişkin popülasyonunda incelenmesidir. Araştırmanın örneklemini yaşları 18 ve üzeri değişen toplam 391 kişi (166 erkek ve 225 kadın) oluşturmaktadır. Katılımcılara içgörü ve kendine yansıtma, duygusal şemalar, duyguları ifade etme ve psikolojik iyi oluş düzeyini değerlendiren özbildirim ölçekleri uygulanmıştır. Yapılan parametrik analizler sonucunda içgörü ve duyguları ifade etmenin psikolojik iyi oluş ile pozitif yönde anlamlı bir ilişkisi olduğu, duygusal şemaların ise negatif bir ilişkisi olduğu tespit edilmiştir. Kendine yansıtma ve psikolojik iyi oluş arasında ise anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Evli bireyler ile bekâr bireyler arasında psikolojik iyi oluş düzeylerine göre anlamlı bir farklılık olduğu ortaya çıkmıştır. Gelir düzeylerine göre psikolojik iyi oluş düzeyi arasında anlamlı bir farklılık olduğu görülmüştür. Bu farklılığın 4000 tl ve üzeri maaş alanların lehine olduğu tespit edilmiştir. Yapılan çoklu regresyon sonuçlarına göre, içgörü, duyguları ifade ve duygusal şemaların psikolojik iyi oluşu anlamlı düzeyde yordadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Sözcükler: İçgörü, kendine yansıtma, duygusal şemalar, duyguları ifade etme, psikolojik iyi oluş
Sentetik kannabinoid semptom şiddeti ile bağımlılık profili arasındaki ilişkinin incelenmesi
Özellikle son yıllarda ülkemizde sentetik kannabinoid (SK) kullanımı giderek yaygınlaşmakta ve bu madde bağımlılığına bağlı olarak çeşitli psikolojik problemlerin ortaya çıktığı görülmektedir. Bağımlıların madde kullanımına ilişkin zararları göz ardı etmesi gerekçesi göz önünde bulundurularak bu araştırmada SK bağımlılarında, bağımlılığa ilişkin profil özellikleri ve psikolojik faktörler arasındaki ilişkinin ortaya koyulması amaçlanmıştır. Araştırmanın evrenini İstanbul ili Küçükçekmece ilçesinde BAYAMER'e (Bağımlılıkta Mücadele Danışmanlık ve Rehabilitasyon Merkezi) Ekim 2017 tarihine kadar olan süreçte başvuran ve SK aldıkları tespit edilen ve yönlendirilen 18 yaş üstü hastalar oluşturmaktadır. Araştırma örneklemi olarak SK kullananlarda BAYAMER'de kaydı bulunan 71 kişinin tümü seçilmiş ve örneklem seçimine gidilmemiştir. BAYAMER'den alınan datalardan kullanılabilir olan 66 tanesi araştırma örneklemini oluşturmuştur. BAYAMER veri tabanındaki hastanın yaşı, cinsiyeti, medeni durumu, bağımlılık süresi, psikiyatrik tedavi sayısı ve madde bırakma girişim sayısı ile birlikte BAPİ Klinik Formu (BAPİ-k) formuna ilişkin bilgileri kaydedilmiştir. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre bağımlılık şiddeti faktörleri heyecan arama davranışı başlığına ait varyansın %23'ünü açıklamaktadır. Bununla birlikte madde kullanım özellikleri, heyecan arama davranışını belirleyen tek ve en etkili faktör olarak heyecan arama davranışını azaltmaktadır. Diğer bir bulguya göre bağımlılık şiddeti faktörleri dürtüsellik başlığına ait varyansın %28'ini açıklamaktadır. Buna göre tanı dürtüselliği azaltmakta, şiddetli istek ise dürtüselliği artırmaktadır. Araştırmanın son bulgusuna göre bağımlılık şiddeti faktörleri anksiyete başlığına ait varyansın %19'unu açıklamaktadır. Ancak, bağımsız değişkenlerin hiçbiri tek başına anksiyeteye etki etmemektedir. Anahtar kelimeler: Bağımlılık, sentetik kannabinoid, BAPİ.
Estetik cerrahi deneyime sahip bireylerde olumsuz çocukluk çağı yaşantıları, mükemmeliyetçilik ile beden imajı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmada temel olarak estetik cerrahi deneyime sahip bireylerde olumsuz çocukluk çağı yaşantıları, mükemmeliyetçilik ile beden imajı arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda estetik cerrahi deneyimine sahip bireylerin olumsuz çocukluk çağı yaşantıları ve mükemmeliyetçilik algılarının beden imajı üzerindeki yordayıcılığı incelenmiştir. Çalışmanın örneklemi 20-60 yaş arasında Türkiye'de yaşayan 173'ü kadın 62'si erkek olmak üzere toplamda 235 estetik cerrahi deneyime sahip bireyden oluşmaktadır. Veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmalar Ölçeği, Beden İmajı Ölçeği, Frost Çok Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği kullanılmıştır. Bulgularda nicel ölçme araçlarından elde edilen verilerin analizi sonucunda estetik cerrahi deneyime sahip bireylerin olumsuz çocukluk çağı yaşantıları ile beden imajı arasında negatif yönlü ilişkinin var olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu çalışmada belirtilen örneklemde beden imajı ile mükemmeliyetçilik alt boyutlarından hata yapma endişesi, ailesel beklenti, ailesel eleştiri, yaptığından emin olamama ile negatif yönde; düzen alt boyutu ile pozitif yönde ilişki olduğu belirlenmiştir. Bu araştırmada ayrıca, estetik cerrahi deneyimine sahip bireylerin olumsuz çocukluk çağı yaşantılarından fiziksel ihmal ve aşırı kontrol, mükemmeliyetçiliğin hata yapma endişesi, kişisel standartlar ve düzen alt boyutlarının beden imajını yordadığı sonucu ortaya çıkmıştır. Gelecek araştırmalar için estetik cerrahi operasyon planlayan ve/veya geçirmiş bireylerde çocukluk çağı travmalarının ve mükemmeliyetçiliklerinin ele alındığı nitel ve nicel yöntemlerin kullanıldığı klinik araştırmalar yapılması önerilebilir.
Orta yaş dönemindeki kadınlarda beden algısı, sosyal görünüş kaygısı ve öz şefkat
Psikolojik iyilik hali ve psikolojik iyilik halinin insanlara olan etkilerini anlamaya yönelik çalışmalar her geçen gün artmakta ve alınan veriler günümüzde büyük önem taşımaktadır. Bireylerin bedenlerinden duydukları memnuniyet, bedenlerini olumlu algılamaları ve öz şefkat düzeylerindeki artışın psikolojik iyilik haline etki ettiği bilinmektedir. Sosyal görünüş kaygısının ise olumsuz beden algısının bir sonucu olduğu ve olumsuz beden algısının sosyal görünüş kaygısını arttırdığı bilinmektedir. Öz şefkat, olumsuz beden algısı ve utanç duygularına karşı tampon görevi yaparak kadınların bedenlerini ve yeteneklerini takdir etmelerini, kabul etmelerini ve kendilerine daha sevecen bir tutumla yaklaşmaları için yardımcı olmaktadır. Kadınların yaşamları boyunca geçirdiği fiziksel ve ruhsal değişikliklerden biri olan menopoz da orta yetişkinlik dönemindeki kadınların beden algılarına da etki etmektedir. Bu araştırmada, kadınların orta yetişkinlik döneminde geçirdikleri değişimlerin beden algılarına, sosyal görünüş kaygısı ve öz şefkat düzeylerine etki edebileceği öngörülmüş; bu amaçla değişkenler arası ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmada ilişkisel tarama modeli kullanılmış ve veriler Araştırma Soru Formu, Vücut Algısı Ölçeği (VAÖ), Sosyal Görünüş Kaygısı Ölçeği (SGKÖ), Öz Şefkat Ölçeği ile toplanmıştır. Yapılan çalışmanın katılımcı grubunu, 20-65 yaş arası, araştırmaya katılmaya gönüllü olan 462 kadın oluşturmaktadır. Araştırmada kadınların beden algılarının, sosyal görünüş kaygıları ve öz şefkat düzeylerinin ilişkisi incelenmesi sonucunda kadınların öz-şefkat düzeyleri arttıkça beden algılarının düzeyde arttığı tespit edilmiştir. Araştırmada kadınların sosyal görünüş kaygıları arttıkça beden algılarının azaldığı belirlenmiştir. Elde edilen bir diğer bulguya göre ise; kadınların öz şefkat düzeyleri arttıkça sosyal görünüş kaygıları azalmaktadır. Araştırma bulguları yerli ve yabancı literatür ile desteklenerek tartışılmıştır. Elde edilen bulgular kadınların bedenlerine daha şefkatle, daha sevecen ve daha kabullenici yaklaşabilmeleri için önleyici programlar geliştirmek adına ışık tutacaktır. Kadınların beden algıları ile ilgili değişkenlerin belirlenmesi ve bunlar üzerine çalışmalar yapılması ruh sağlığı alanında çalışan araştırmalar çalışanları açısından oldukça önemlidir. Anahtar Kelimeler: Beden Algısı, Sosyal Görünüş Kaygısı, Öz Şefkat
Ortoreksiya nervoza ile mükemmeliyetçilik algısı, beden imajı ve algılanan ebeveyn tutumları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmada ortoreksiya nervoza ile mükemmeliyetçilik algısı, beden imajı ve algılanan ebeveyn tutumları arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Araştırma örneklemini, 18-65 yaş arasında araştırmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 344 kişi oluşturmaktadır. Araştırmada; Bilgilendirilmiş Onam Formu, Sosyo-demografik Bilgi Formu, Ortoreksiya Nervoza Değerlendirme Ölçeği (ORTO-11), Çok Boyutlu Mükemmeliyetçilik Ölçeği (ÇBMÖ), Vücut Algısı Ölçeği (VAÖ), Kısaltılmış Algılanan Ebeveyn Tutumları-Çocuk Formu (KAET-Ç) kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki ilişki Pearson Korelasyon Analizi ve Çoklu Doğrusal Regresyon Analizi ile değerlendirilmiştir. Ortoreksiya nervozanın araştırmanın ana değişkenleri ile olan ilişkisine bakıldığında; mükemmeliyetçilik ve mükemmeliyetçilik alt boyutları ile ortoreksiya nervoza puanı arasında negatif yönde anlamlı ilişki bulunmuştur. Beden imajı ve algılanan ebeveyn tutumları alt boyutları ile ortoreksiya nervoza puanı arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Kendine yönelik mükemmeliyetçilik alt boyutunun ortoreksiya nervozayı yordadığı; beden imajı ve algılanan ebeveyn tutumları alt boyutlarının ortoreksiya nervozayı yordamadığı bulunmuştur. Sonuç olarak; mükemmeliyetçilik algısı ve alt boyutları ile ortoreksiya nervoza arasında pozitif yönde ilişki vardır. Aynı zamanda kendine odaklı mükemmeliyetçilik eğilimleri ortoreksiya nervozayı yordamaktadır. Bu açıdan bakıldığında ortoreksiya nervoza ile ilgili yapılacak çalışmalarda kişilerin mükemmeliyetçilik algısının dikkate alınmasının faydalı olacağı düşünülmektedir.
Lise öğrencilerinde yeme tutumu üzerinde beden algısı, kontrol odağı ve ebeveyn tutumu etkisi
Yeme tutumu davranışı son yıllarda fiziksel ve psikolojik sorunlar doğurması nedeniyle araştırılan önemli konulardan birisi olmuştur. Özellikle yeme tutum davranışında değişikliklerin meydana gelmesi açısından ergenlik dönemi önem taşımaktadır. Yeme tutum davranışında bozulmaların meydana gelmesi tek bir değişkene bağlanmamaktadır. Bu nedenle bu araştırmanın amacı yeme tutumunu etkileyen yordayıcıları incelemektir. Araştırmanın örnekleminin yaşı 15-18 yaş aralığında değişen lise öğrencilerinden oluşmaktadır. Toplamda 318 kişiye ulaşılmış ve ölçekler uygulanmıştır. Katılımcılara yeme tutumu üzerinde etkisini araştırmak amacıyla; Yeme Tutum Testi (YTT), Beden Algısı Ölçeği (BAÖ), Kontrol Odağı Ölçeği (KOÖ), Kısaltılmış Algılanan Ebeveyn Tutum Testi (KAETT) uygulanmıştır. Araştırmada, cinsiyet ve Beden Kitle İndeksi (BKİ) değişkenleri açısından yeme tutumu, kontrol odağı, beden algısı ve algılanan ebeveyn tutumları karşılaştırılmıştır. Ayrıca, yeme tutumu, beden algısı, iç-dış kontrol odağı ve algılanan ebeveyn tutumları incelenmiştir. Bulgular doğrultusunda, cinsiyet ve Beden Kitle İndeksi (BKİ) değişkenleri bakımından beden algısı ve algılanan ebeveyn tutumlarının anlamlı farklılık gösterdiği saptanmıştır. Yeme tutumunun beden algısı, iç ve dış kontrol odağı ve algılanan ebeveyn tutumlarıyla ilişkisi incelendiğinde, iç kontrol odağı, anne ve babadan algılanan reddedici tutumlar ile babadan algılanan aşırı koruyucu tutum pozitif yönlü ve anlamlı ilişki bulunmuştur. Babadan algılanan sıcaklık tutumu ile yeme tutumu negatif yönlü ve anlamlı ilişkili bulunmuştur. Yeme tutumunun yordayıcıları incelendiğinde, babadan algılanan reddedici tutumların yüksek düzeyde oluşu yeme tutumunun normal olmayan seyirde olduğunu açıklamaktadır. Elde edilen bulguların, ergenlik dönemindeki lise öğrencilerinin psikososyal açıdan sağlıklı bir gelişim süreci geçirmelerine katkı sağlayabilecek koruyucu ve önleyici programların ya da ebeveynleri bilinçlendirmeye yönelik yapılacak çalışmalara katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Beden Algısı, Ebeveyn Tutumu, Kontrol Odağı, Yeme Tutumu
Dezavantajlı gruplarla çalışan psikologlarda psikolojik dayanıklılık ve ikincil travmatik stres ile psikolojik iyi oluş arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı dezavantajlı gruplarla çalışan psikologların psikolojik iyi oluş düzeylerinin psikolojik dayanıklılık ve ikincil travmatik stres düzeyleri tarafından yordanıp yordanmadığının saptanmasıdır. Bir diğer amacı ise sosyo-demografik değişkenler ile psikolojik iyi oluş düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Araştırmanın evreni Türkiye'de yaşayan 116 psikologdan oluşmaktadır. Katılımcılar araştırmaya internet üzerinden anket yoluyla katılmış olup her biri; Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeğini (YPDÖ), Warwick-Edinburgh Mental İyi Oluş Ölçeğini (WEMİOÖ), İkincil Travmatik Stres Ölçeği (İTSÖ) ve sosyo-demografik bilgilerinin alınması amacıyla Demografik Bilgi Formunu doldurmuşlardır. Elde edilen veriler SPSS Paket Programı'nda analiz edilmiştir. Verilere yönelik analizlerde ise çoklu regresyon analizi, korelasyon, varyans analizi, t testi ve TUKEY testi yapılmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre psikolojik dayanıklılık ile ikincil travmatik stresin psikolojik iyi oluş düzeyini istatistiksel açıdan anlamlı derecede açıkladığı bulunmuştur. Psikolojik dayanıklılık ile psikolojik iyi oluş düzeyi arasında pozitif yönlü, psikolojik dayanıklılık düzeyi ile ikincil travmatik stres düzeyi arasında negatif yönlü, psikolojik iyi oluş düzeyi ile ikincil travmatik stres düzeyi arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır. Kadınların psikolojik iyi oluş düzeyinin erkeklere göre, önceden süpervizyon almış olan katılımcıların almamış olan katılımcılara göre psikolojik iyi oluş düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Dezavantajlı gruplarla çalışan psikologların ikincil travmatik stres düzeyleri, psikolojik dayanıklılık düzeyleri ve psikolojik iyi oluş düzeyleri ile ilgili olarak bu değişkenler üzerinde süpervizyon ve ek eğitim almanın önemine dair daha fazla çalışma yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: İkincil Travmatik Stres, Psikolojik Dayanıklılık, Psikolojik İyi Oluş, Psikolog
Lacanyen psikanalitik klinikte obsesyonel öznenin kaygısının imkanı
Bu çalışmada, Lacanyen Psikanalitik Özne Kuramı çerçevesinde bir vaka analizi üzerinden semptomun ele alınışı nitel bir çalışma ile ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu çalışmanın amacı, Obsesyonel Yapı ve OKB tanısının; semptomun farklı ele alınışı üzerinden, vaka analizi ile öznenin tarihselliği ve dilinde ortaya koymaya çalışmaktır. Bu bağlamda birinci bölümde araştırmanın konusu, içeriği, problematiği; ikinci bölümde psikiyatri ve klinik psikolojide semptom ve tanı ile Lacanyen psikanalitik kuramda semptom ve yapı incelenmiştir. Çalışma, Lacanyen psikanalitik kuramı esas alınarak OKB tanısı almış ve geçmiş tedavi deneyimlerine sahip bir kadın ile yürütülmüştür. Çalışma boyunca süpervizyon desteği alınmıştır. Sekiz aylık süreç boyunca kişinin izni doğrultusunda, veri analizi için ses kaydı alınmıştır. Dördüncü bölümde çalışmanın amacı doğrultusunda psikanalitik söylem analizi perspektifinde klinik vaka çalışması; sonrasında kuramsal tartışma yürütülmüştür. Bu bağlamda çalışmanın sonucu olarak; DSM merkezci semptomun ele alınışında görülen davranış ve düşüncelere yönelinmesinden ziyade, Lacanyen psikanalitik özne kuramı çerçevesinde öznenin tarihselliği ve dilinde, semptomun anlamı ve işlevinin önem taşıdığı düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Obsesyonel Özne, Obsesyonel Nevroz, OKB, Semptom, Lacanyen Psikanalitik Özne Kuramı
Bireylerin nesne ilişkileri ve kullandıkları savunma biçimleriyle, tecavüz olgusunda tecavüz yaşantısı olana ve saldırgana yönelik duyulan empati düzeyleri arasındaki ilişki
Bu araştırmanın amacı bireylerin nesne ilişkileri ve kullandıkları savunma biçimleriyle, tecavüz olgusunda tecavüz yaşantısı olana ve saldırgana duyulan empati düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Bu araştırmada ilişkisel tarama modeli ve verilerin toplanması aşamasında kolayda örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Katılımcılar, yaşları 18-65 yaş arası değişen 201 kadın, 106 erkek olmak üzere toplam 307 kişiden oluşmaktadır. Araştırmaya katılım gönüllülük esasına dayalıdır. Araştırmaya katılan bireylere Bilgilendirilmiş Onam Formu, Demografik Bilgi Formu, Bell Nesne İlişkileri ve Gerçeği Değerlendirme Ölçeği, Savunma Biçimleri Testi ve Tecavüz Empati Ölçeği uygulanmıştır. Verilerin analizinde, IBM SPSS 24 programı kullanılmış olup Bağımsız Örneklem t Testi, Tek Yönlü Anova ve Pearson Korelasyon Analizi ve Çoklu Doğrusal Regresyon Analizi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda Bell Nesne İlişkileri ve Gerçeği Değerlendirme Ölçeği'nin alt boyutları ile Savunma Biçimleri Testi'nin immatür, nevrotik ve olgun savunma biçimleri alt boyutlarıyla anlamlı ilişkisi olduğu saptanmıştır. Nesne ilişkilerinin yabancılaşma alt boyutu ile tecavüz yaşantısı olan formu arasında ve gerçeği değerlendirmenin algıların bozulması alt boyutu ve tecavüz yaşantısı olan formu arasında pozitif yönlü ve zayıf düzey ilişki bulunmuştur. Saldırgan formu incelendiğinde ise nesne ilişkilerini ölçen yabancılaşma, güvensiz bağlanma, egosentrizm alt boyutları ile gerçeği değerlendirmedeki bozulmaları içeren gerçekliğin bozulması, algıların belirsizliği ve halüsinasyonlar alt boyutlarında zayıf düzey pozitif yönlü ve anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Demografik özelliklerin etkilerine bakıldığında cinsiyete göre ii nesne ilişkileri- gerçeği değerlendirme ve savunma biçimlerinde farklılaşmadığı görülmektedir. Tecavüz ile kurulan empatide ise kadın katılımcıların erkek katılımcılara göre tecavüz yaşantısı olanla empati düzeylerinin daha yüksek olduğu bulgulanmıştır. Erkek katılımcıların ise saldırganla kurulan empati düzeyinde yüksek puanlar aldığı görülmektedir. Yaş değişkenine göre nesne ilişkileri- gerçeği değerlendirme alt boyutlarında farklılaştığı görülmektedir. Yaşa göre yalnızca olgun savunmaların farklılaştığı bulgulanmakla birlikte tecavüz empati düzeyinde de farklılaşma bulgulanmıştır. Eğitim durumuna göre nesne ilişkileri-gerçeği değerlendirme ile savunma biçimlerinde farklılaşmalar olduğu görülmektedir. Medeni duruma göre boşanmış kişilerin nevrotik savunmaları daha fazla kullandığı ve tecavüz empati düzeyinde farklılaştığı gözlenmiştir. Regresyon analizi sonuçlarına göre olgun savunmaların kullanımı arttıkça tecavüz yaşantısı olan ile empati düzeyinin arttığı bulgulanmıştır. İmmatür savunmaların kullanımı arttıkça ise saldırganla kurulan empati düzeyinin arttığı bulgulanmıştır. Elde edilen bulgular literatür desteği ile tartışma bölümünde detaylı olarak tartışılmış ve araştırmanın son kısmında önerilere yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Nesne İlişkileri, Gerçeği Değerlendirme, Savunma Mekanizmaları, Tecavüz ve Empati
Opiyat Kullanım Bozukluğu olan erkek hastalarda bağımlılık şiddeti ile dürtüsellik, bilişsel esneklik ve tepki ketleme arasındaki ilişkinin incelenmesi
Opiyat kullanım bozukluğu gittikçe yaygınlığı artan bir sağlık sorunudur. Bu sorun ele alınırken beraberinde getirdiği problemlerin de incelenmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı, opiyat kullanım bozukluğu tanısına sahip erkek hastaların bağımlılık şiddetinin dürtüsellik, bilişsel esneklik ve tepki ketleme işlevleri açısından değerlendirilmesidir. Çalışma, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi AMATEM biriminde yatarak tedavi gören ve DSM-5 kriterlerine uygun olarak opiyat kullanım bozukluğu tanısı olan 60 erkek hasta ile yapılmıştır. Çalışmada ölçüm aracı olarak; Sosyodemografik Veri Formu, Bağımlılık Profil İndeksi (BAPİ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BDÖ-11), Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Wisconsin Kart Eşleme Testi, Stroop Testi TBAG Formu kullanılmıştır. Araştırma sonucunda bağımlılık şiddeti ile dürtüsellik arasında pozitif yönlü ilişki bulunurken bağımlılık şiddeti ile bilişsel esneklik ve tepki ketleme arasında ilişki bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Bağımlılık Şiddeti, Yürütücü İşlevler, Bilişsel Esneklik, Tepki Ketleme, Dürtüsellik
Covid-19 pandemisine dair tutumların kaygı ve duygusal yeme ile ilişkisi
Bu araştırmanın amacı Covid-19 pandemisine dair tutumların kaygı ve duygusal yeme üzerindeki yordayıcı etkilerini araştırmaktır. Araştırmanın örneklemi 18- 66 yaş arasındaki 401 kişiden oluşmaktadır. Araştırmada Demografik Bilgi Formu, Covid-19 Pandemisi Toplum Ölçeği (Covid-19 pandemisine karşı duyarlılık, Covid-19 pandemisinden korunma, Covid-19 pandemisiyle savaşta sosyal güven), Beck Anksiyete Ölçeği ve Duygusal Yeme Ölçeği kullanılmıştır. Çoklu Hiyerarşik Regresyon Analizi kaygı ve duygusal yemeyi belirleyen yordayıcıları belirlemek için kullanılmıştır. Araştırma bulguları; Covid-19 pandemisi tutumlarından duyarlılık ve korunma ile demografik değişkenlerden kadın olma, düşük gelir ve kronik rahatsızlığı olmanın kaygı üzerinde anlamlı yordayıcı etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Duygusal yeme, duyarlılık ve korunma tutumları ile demografik değişkenlerden kadın olma ve kilo alma değişkenleri tarafından anlamlı olarak yordanmaktadır. Elde edilen bulgular alan yazın bağlamında tartışılmış, gelecek çalışmalar için önerilerde bulunulmuş ve klinik uygulamalara nasıl katkı sunabileceği son bölümde ele alınmıştır.
Şükür temelli müdahale programının depresif belirtiler ve şükran düzeyi üzerindeki etkisi
Depresyon dünya genelinde yaygınlığı yüksek bir ruhsal rahatsızlıktır. Şükür müdahale programlarının depresyonu azalttığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, araştırmacı tarafından geliştirilen Şükür Temelli Müdahale Programı'nın (ŞTMP) depresif belirtileri olan 18-40 yaş arası yetişkinlerin depresif belirtiler ve şükran düzeyine etkisini incelemektir. Araştırmaya başvuranlar arasından kriterleri karşılayan 132 katılımcı deney (N=66) ve kontrol (N=66) gruplarına seçkisiz olarak atanmıştır. Deney grubuna 4 haftalık ŞTMP uygulanmış, kontrol grubuna ise herhangi bir müdahale uygulanmamıştır. Katılımcıların depresif belirti düzeyleri Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ile, şükran düzeyleri Şükran Ölçeği (ŞÖ) ile müdahale öncesi (ön test), müdahale bitimi (son test) ve müdahale bitiminden 4 hafta sonra (izleme testi) olmak üzere üç zaman noktasında ölçülmüştür. Katılımcılara ait veriler varyans analizi ve t test ile analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular ŞTMP'nin deney grubunda depresif belirtileri anlamlı düzeyde azalttığını ve şükranı anlamlı düzeyde yükselttiğini göstermiştir. Ayrıca bu gelişmeler 4 hafta sonraki izleme ölçümünde de korunmuştur. Kontrol grubunun depresif belirti ve şükran düzeyleri hiçbir ölçüm noktasında anlamlı bir farklılık göstermemiştir. Elde edilen sonuçlar araştırma hipotezleri ve literatür ile tutarlıdır. Bu araştırma depresyonun tedavisinde kullanılabilecek yöntemler açısından ilgili literatüre katkı sağlamaktadır.
Bilişsel çarpıtmalar ile kadınların benlik saygısı ve evlilik kaygısı arasındaki ilişki
Evlilik kaygısı literatüre son yıllarda yapılan araştırmalarla girmiş olup bu konuda henüz yeterince çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmanıın amacı, evlilik kaygısını bilişsel çarpıtmalar ve benlik saygısı açısından incelemektir. Araştırmanın amacı ve hipotezleri doğrultusunda bilişsel çarpıtmalar ile evlilik kaygısı arasındaki ilişki, bilişsel çarpıtmalar ile benlik saygısı arasındaki ilişki ve benlik saygısının aracı rolü ele alınmıştır. Evlilik kaygısında en çok rol oynayan bilişsel çarpıtma türleri belirlenmiştir. Örneklem, 531 kadın 78 erkek, toplam 609 katılımcıdan oluşmaktadır. Araştırmada katılımcılara Bilişsel Çarpıtmalar Ölçeği (BÇÖ), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), Evlilik Kaygısı Ölçeği (EKÖ) ve Sosyodemografik Form uygulanmıştır. Değişkenler arasındaki ilişkilerin tespiti için bağımsız örneklem t-test ve tek yönlü varyans analizi, bazı değişkenlerde de parametrik olmayan Kruskal Wallis-H analizi uygulanmıştır. Ölçekler arasındaki ilişkinin tespiti için Pearson ve Spearman korelasyon analizi uygulanmıştır. Aracılık analizi için bootstrap tekniğini temel alan regresyon analizi yapılmıştır. Bu çalışmanın bulguları, kişilerin bilişsel çarpıtmaları arttıkça evlilik kaygısının arttığını, buna karşılık benlik saygısının azaldığını göstermektedir. Aynı zamanda benlik saygısı arttıkça evlilik kaygısının azaldığı sonucuna ulaşılmıştır. Bilişsel çarpıtmalar ile evlilik kaygısı arasındaki ilişkide benlik saygısının kısmi aracılık rolünün olduğu saptanmıştır. Beklenenin aksine, evlilik kaygısının cinsiyet, yaş, gelir düzeyi ve eğitim durumuna göre farklılaşmadığı, beklendiği gibi, romantik ilişki durumunun evlilik kaygısını yordadığı sonucuna ulaşılmıştır. Elde edilen araştırma sonuçları, literatür ışığında tartışılmış ve öneriler sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Bekâr Kadınlar, Benlik Saygısı, Bilişsel Çarpıtmalar, Evlilik Kaygısı.
Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanılı çocukların ebeveynlerine yönelik kabul ve kararlılık terapisi temelli bir müdahalenin geliştirilmesi ve etkinliğinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanılı çocukların ebeveynlerindeki psikolojik esnekliği arttırmaya yönelik Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) temelli bir müdahalenin geliştirilerek etkinliğinin incelenmesi ve kontrol grubu ile karşılaştırılmasıdır. Bu çalışma randomize kontrol gruplu yarı deneysel bir desende tasarlanmıştır. Ön test, son test ve bir aylık takip ölçümleri yapılmıştır. Veri toplama araçları olarak Demografik Bilgi Formu, Anne Baba Stres Ölçeği, Ebeveyn Psikolojik Esneklik Ölçeği, Öz Şefkat Ölçeği, Depresyon Anksiyete Stres Ölçeği ve Yaşam Doyum Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizi SPSS 22.0 paket programı kullanılarak yapılmıştır. Çalışmaya dahil etme ve dışlama kriterleri dikkate alınarak basit rastgele örnekleme yoluyla ACT (deney grubu) ve kontrol grubu homojen olarak belirlenmiştir. Çalışma, 16'sı deney grubunda bulunan toplam 34 ebeveynle tamamlanmıştır. ACT grubunda yer alan ebeveynlere iki gün 90 dakikalık altı oturumdan oluşan müdahale programı uygulanmıştır. Kontrol grubu deney grubuyla eş zamanlı olarak takip ölçümleri tamamladıktan sonra bir günlük ACT atölyesine katılmışlardır. Araştırma bulguları deney grubunda son test ve takip ölçümleri lehine anlamlı farklılıklar göstermiştir. Deney grubu ve kontrol grubu karşılaştırıldığında, deney grubunda uygulanan müdahalenin anne-babaların stresini azalttığını, psikolojik esnekliği arttırdığını, öz-anlayışlarını geliştirdiğini, anksiyete ve stres semptomlarını azalttığını ve yaşam doyumlarını arttırdığını göstermektedir. Ancak depresyon semptomlarında bir farklılık oluşturmadığı görülmüştür. Araştırmanın sonuçları literatürdeki diğer çalışmalar ile karşılaştırılarak tartışılmış ve gelecekte yapılacak araştırmalar için öneriler sunulmuştur. Bu çalışmanın hem DEHB tanılı çocukların ebeveynlerinin yaşamış olduğu zorluklarda yardımcı olacağı hem de ACT müdahale çalışmaları literatürüne katkıda bulunacağı düşünülmektedir.
An investigation of mental health professionals' abilities to recognize emotions and complex mental states from facial expressions
The main purpose of this study is to examine the ability of mental health workers to recognize emotions and complex states from facial expressions. For this purpose, 36 mental health professionals consisting of psychologists and psychological counselors and 24 people who are not mental health professionals were reached. The participants' ability to recognize emotions and complex states from facial expressions was assessed using the McGill Face Database. Since the original language of the data set was English, translation into Turkish and pilot study were done. The first hypothesis of this study was that mental health professionals recognize emotions and complex states from facial expressions better than other people. In the second hypothesis, it was expected that there is a significant difference between male and female participants in terms of facial expression recognition performance. The facial expression recognition performance of mental health professionals and the other group was analyzed by Independent Sample t-test, and it was found that mental health professionals recognized facial expressions significantly better. The face recognition performances of female and male participants were analyzed by Independent Sample t-test and no significant difference was found between the two groups. The findings of the research, contributions to the literature, limitations of the study and suggestions for future studies are discussed.
Çalışan annelerde eş desteği ile ebeveyn tükenmişliği arasındaki ilişkide iş-aile çatışmasının aracı rolü
Günümüzde iş ve aile yaşamları sorumlulukları arasında denge kurmak, özellikle çalışan anneler için önemli bir zorluktur. Çalışan anneler, üstlendikleri çalışan ve anne rolleri arasında ebeveynliğin getirdiği zorluklara maruz kalmaktadır. Eşten gelen destek, çalışan anneler için deneyimledikleri iş-aile çatışmasını ve ebeveyn tükenmişliği ile baş etmede etkin rol oynamaktadır. Bu araştırmanın amacı, çalışan annelerde iş-aile çatışmasının eş desteği ile ebeveyn tükenmişliği arasındaki aracı rolünü incelemektir. Araştırmanın örneklemini, 18 yaş altı en az 1 çocuğu olan 24 ile 49 yaşları arasında 663 çalışan kadın oluşturmaktadır. Nicel metodoloji kullanılan çalışmada, İş-Aile Çatışması Ölçeği (İAÇÖ), Ebeveyn Tükenmişliği Değerlendirmesi (EBT) ve Eş Destek Ölçeği (EDÖ) kullanılmıştır. Araştırmanın değişkenleri arasındaki ilişkileri belirlemek için Pearson korelasyon analizi, iş-aile çatışmasının aracı rolünü incelemek için Process modeliyle regresyon analizleri yapılmıştır. Araştırmanın bulgularına göre, eş desteği ile ebeveyn tükenmişliği arasında negatif yönlü bir ilişki; eş desteği ile iş-aile çatışması arasında negatif yönlü bir ilişki ve iş-aile çatışması ile ebeveyn tükenmişliği arasında pozitif yönlü bir ilişki vardır. Eş destek türleri arasında ebeveyn tükenmişliği ile ilişkide bir farklılık bulunmamakla birlikte, iş-aile çatışmasının alt boyutlarından aile-iş çatışması (AİÇ), iş-aile çatışmasına (İAÇ) göre ebeveyn tükenmişliğine etkisi daha yüksek çıkmıştır. Aynı şekilde eş desteği ile AİÇ arasında İAÇ'ye göre daha güçlü bir ilişki bulunmuştur. İş-aile çatışması, eş desteği ile ebeveyn tükenmişliği arasındaki ilişkide kısmi aracı rol oynamaktadır. AİÇ'nin ise İAÇ'ye göre aracı ilişkisi daha güçlü çıkmıştır. Mevcut araştırmanın, çalışan annelerin deneyimlediği zorluklarla başa çıkmasında daha etkili destek kaynaklarını anlamada ve yeni stratejiler geliştirmede yol gösterici olacağı düşünülmektedir.
Erken dönem uyum bozucu şemaların uygulanan ebeveynlik stiliyle ilişkisinde bağlanma stilinin aracı rolü
Kişilerin çocuklarına uyguladıkları ebeveynlik stilleri, kişisel ve çevresel birçok faktörden etkilenmektedir. Türkiye'de, kişilerin uyguladıkları ebeveynlik stillerini etkileyen faktörleri inceleyen çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Bu araştırmanın amacı, kişilerin erken dönem uyum bozucu şemalarının (EDUŞ) ve bağlanma stillerinin uyguladıkları ebeveynlik stiline etkilerini incelemektir. Araştırma kapsamında, amaçlı örnekleme yöntemi ile internet üzerinden 194 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcılara Young Şema Ölçeği – Kısa Form 3 (YŞÖ-KF3), Yakın İlişkilerde Yaşantılar Ölçeği (YİYÖ) ve Anne Babalık Stilleri ve Boyutları Ölçeği (ABSBÖ) uygulanmıştır. Korelasyon analizleri sonucunda, EDUŞ puanı arttıkça, otoriter ve izin verici ebeveynlik düzeylerinin arttığı, demokratik ebeveynlik düzeyinin ise anlamlı bir biçimde değişmediği görülmüştür. Kaçıngan bağlanma düzeyi arttıkça demokratik ebeveynlik düzeyinin azaldığı, otoriter ve izin verici ebeveynlik düzeyinin ise arttığı sonucuna ulaşılmıştır. Kaygılı bağlanma düzeyi arttıkça ise demokratik ebeveynlik düzeyinin anlamlı bir biçimde değişmediği, otoriter ve izin verici ebeveynlik düzeylerinin arttığı bulunmuştur. Aracılık analizleri sonucunda, kaçıngan bağlanmanın EDUŞ'un hem demokratik ebeveynlikle hem de otoriter ebeveynlik ilişkisine aracılık ettiği, kaygılı bağlanmanın ise EDUŞ'un yalnızca otoriter ebeveynlik ilişkisine aracılık ettiği görülmüştür. Hem kaçıngan hem kaygılı bağlanmanın, EDUŞ ile izin verici ebeveynlik ilişkisinde aracılık rolü olmadığı bulunmuştur. Mevcut araştırmanın, ebeveynlerin şemalarını, bağlanma stillerini ve ebeveynlik stillerini anlamalarına ve çocuk yetiştirme sürecinde daha bilinçli bir şekilde hareket etmelerine katkıda bulunmasını sağlayacağı düşünülmektedir.
Travmatik yasta fenomenolojik rüya çalışması: Psikoterapötik süreç analizi
Bu çalışmanın amacı, fenomenolojik rüya benliği yaklaşımını temel alarak geliştirilen travmatik yas odaklı fenomenolojik rüya çalışmasını içeren psikoterapi sürecini derinlemesine incelemektir. Rüya çalışmasının aşamaları geliştirilirken, kültürel bağlamları dikkate alma amacıyla, Türk toplumunda rüya yaşantısına verilen anlamın detaylı bir incelemesinin yapıldığı nitel bir araştırma, bir ön çalışma tasarlanmıştır. Ruh sağlığı çalışanı olmayan, 16 yetişkin katılımcıyla yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılmış, veriler refleksif tematik analiz yöntemiyle analiz edilmiştir. Katılımcıların anlatılarında, uyanıklık ve rüya yaşantılarının birbiriyle çoğu zaman doğrudan ilişkili ve birbirini etkileyen bir "hayat tecrübesi" olduğu yönünde kapsayıcı bir örüntü mevcuttu. Ayrıca, rüyaların ve dolayısıyla yorumunun kişisel bağlamlarla ilişkili olduğu, uyanıklıktaki duygu, düşünce ve davranışları etkileyebildiği, nihayetindeyse benliği dönüştürebildiği yönünde ortak bir anlayış hakimdi. Ön çalışmada geliştirilen temalar doğrultusunda travmatik yas odaklı fenomenolojik rüya çalışmasının kapsamları ve aşamaları belirlenmiş, travmatik kaybın ardından yoğun yas deneyimi olan bir danışanla yürütülen psikoterapide müdahale yöntemi olarak kullanılmıştır. Psikoterapi dökümlerinden oluşan veriler refleksif tematik analiz yöntemiyle analiz edilmiş, uyanıklık ve rüya yaşantıları bağlamında değişen örüntü derinlemesine incelenmiştir. Tüm psikoterapi sürecine eşlik eden, kendi içinde ve birbiri arasında kısır bir döngüye yol açan deneyimlerin yanında, öznel travmatik yas yaşantısının dikkat çeken bir özelliği dalgalı bir seyre sahip, iç içe girmiş karmaşık bir süreç olmasıydı. Diğer taraftan, psikoterapi sürecinde yaşama dair anlamsızlığın, isteksizliğin, kaybı kabullenmede zorlanmanın, kayıpla ilişkili yeniden yaşantılamanın baskın olduğu bir örüntüden, kaybı içselleştirmede ve yaşam motivasyonunda artış, bireysel ihtiyaçlarını fark etmeyle kaçınma davranışlarında azalma yönünde değişen bir örüntü izleniyordu. Mevcut öyküye ek olarak gelişen tetikleyici durum/olaylar yas sürecinin seyrini etkilese de danışanın yas öyküsünün anlatımında, içsel yaşantılarında ve tutumlarında olumlu bir değişim vardı. Sonuç olarak, fenomenolojik rüya çalışmalarıyla, her ikisi de benliğin deneyimleri olan uyanıklık ve rüya yaşantılarını psikoterapiye dahil etmek travmatik yası bütünlüklü bir biçimde ele almayı sağlayabilir. Nitekim sonuçlar, rüya yaşantıları travmatik yasın psikoterapisine dahil edilmeği takdirde, benliğin deneyimlerinin bir kısmının göz ardı edilmesi anlamına gelebileceğini ortaya koymaktadır.
Pozitif psikoloji müdahale yöntemlerinin Tip 1 Diyabetli çocukların ve ebeveynlerinin psikolojik iyi oluşu üzerindeki etkisi
Çocukluklarda görülen kronik hastalıklardan biri olan tip 1 diyabet, çocukları ve ebeynlerini psikolojik sorunlara yatkın kılan bir stresör olabilmektedir. Pozitif psikoloji müdahale yöntemlerinin, psikolojik iyi oluşu arttırdığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, yaşı 7-13 arasında olan tip 1 diyabetli çocuklar ve ebeveynleri tarafından uygulanan pozitif psikoloji müdahale yöntemlerinin, çocukların depresyon, anksiyete ve sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi düzeyleri üzerindeki etkisi ile; ebeveynlerin mutluluk, depresyon, anksiyete, stres ve pozitif duygulanım düzeyleri üzerindeki etkisini incelemektir. Altı haftalık pozitif psikoloji müdahelelerinin etkisini ölçmek için çocuk katılımcılara (n = 24) Çocuk Anksiyete ve Depresyon Ölçeği-Yenilenmiş (ÇADÖ-Y) ve Çocuklar için Sağlıkla İlişkili Yaşam Kalitesi Ölçeği (Kid-KINDL); ebeveynlerine (n = 24) ise PERMA Ölçeği, Depresyon Anksiyete Stres Ölçeği (DASÖ) ve Pozitif ve Negatif Duygu Ölçeği (PNDÖ) uygulanmıştır. Müdahale programı sonucunda, ebeveynlerin mutluluk ve pozitif duygulanım düzeylerinde artma; depresyon, anksiyete, stres ve negatif duygulanım düzeylerinde azalma görülmüştür. Çocukların ise anksiyete düzeylerinde azalma görülürken, depresyon ve sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi düzeylerinde anlamlı bir fark görülmemiştir. Müdahale programının çocukların HbA1c düzeyleri ile ölçülen diyabet kontrolü üzerinde bir etkisinin olmadığı görülmüştür. Araştırma bulguları, pozitif psikoloji müdahale yöntemlerinin tip 1 diyabetli çocukların ve ebeveynlerinin psikolojik iyi oluşu üzerinde olumlu etkilere sahip olduğunu desteklemektedir. Bulgular, literatürdeki pozitif psikoloji müdahale çalışmaları ile büyük ölçüde tutarlıdır. Bu araştırma, tip 1 diyabetli çocuklarla birlikte ebeveynlerini de pozitif psikoloji müdahaleleri kapsamına alarak literatüre katkı sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Pozitif psikoloji müdahale yöntemleri, tip 1 diyabet, psikolojik iyi oluş, çocuklar, ebeveynler
COVID-19 pandemi sürecinin yüksek lisans öğrencilerinden oluşan bir örneklem üzerindeki psikolojik etkilerinin incelenmesi
Bu çalışma, COVID-19 pandemi sürecinin Türkiye'de yaşayan yüksek lisans öğrencilerinden oluşan bir örneklem üzerindeki psikolojik etkilerinin incelenmesini ve diğer sosyodemografik faktörlerin bu sürece etkilerinin anlaşılmasını amaçlamaktadır. 29 Mayıs-29 Haziran 2020 tarihleri arasında çevrimiçi olarak ulaşılan 176 yüksek lisans öğrencisi çalışmanın örneklemini oluşturmuştur. Katılımcılara kişisel bilgi formu, Hasta Sağlık Anketi-9 ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu-7 ölçekleri Google Formlar aracılığıyla iletilmiştir. Katılımcılardan elde edilen veriler SPSS-27 paket programı ile analiz edilmiştir. Araştırmada elde edilen bulgular incelendiğinde, araştırmaya katılan yüksek lisans öğrencilerinin % 44.3'ünde kaygı bozukluğu, % 70.5'inde depresif bozukluk ve % 42.0'ının ise hem kaygı bozukluğu hem de depresif bozukluk yaşadığı anlaşılmıştır. COVID-19 pandemi sürecinde, kadın olmak, düşük aile geliri, devlet üniversitesinde okumak ve sosyal destek alamamak yüksek lisans öğrencilerinin hem kaygı hem de depresyon düzeyleri açısından risk faktörleridir. Ayrıca, tez döneminde olmak yüksek lisans öğrencilerinin kaygı düzeyleri için risk faktörü iken, risk grubunda aile üyesine sahip olmak ve danışman hoca desteği alamamak yüksek lisans öğrencilerin depresyon düzeyleri için risk faktörleri olduğu da anlaşılmaktadır. Öte yandan, erkek olmak, yüksek aile geliri, vakıf üniversitesinde okumak, danışman hoca desteği almak ve sosyal destek almak, COVID-19 pandemi sürecinde yüksek lisans öğrencilerinin ruh sağlığı için koruyucu faktörler olduğu görülmüştür.
Exploring the contributions of islamic thought to psychotherapy: A thematic analysis of Islamically integrated psychotherapy practitioners
The religion of Islam has never been seen as only a set of certain practices and beliefs in any period of time since its beginning. On the contrary, Islam has built a civilization that encompasses all of life and draws perspectives on human belief in every aspect. While this civilization built an ontological basis on human existence, it also focuses on the processes of obtaining information epistemologically. The relationship between religion and life has been severed in the modern period and this rift has expanded in every field of the social sciences. Psychology, which is one of these fields, is on the verge of abandoning religion or spirituality. Although the foundations of this break are deeper and more philosophical, it is a much more practical way to start from its reflections. Islamic thought, which can make a significant contribution especially in terms of psychotherapy, is currently ignored and not given enough attention. In this study, thematic analysis of interviews with 8 therapists who incorporate Islamic principles into their psychotherapy was conducted. A total of 22 themes were found in 5 categories. These five categories (integration of specific methods of Islamic thought into psychotherapy, integration of specific methods of other therapy methods with the Islamic psychology approach, difficulties in transferring Islamic thought to therapy, the importance of applying Islamic thought to the therapy setting and the contributions of transferring Islamic thought to the therapy environment in clinical psychology) are analyzed and discussed within this dissertation. Finally, the contributions of these themes to the current situation and future were discussed.
Oyun bağımlılığı, bağlanma stilleri, oyun motivasyonu ve duygu düzenleme arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı oyun bağımlılığı, bağlanma stilleri, duygu düzenleme stratejileri ve oyun motivasyonları arasındaki ilişkiyi incelemektir. Erzurum'da çeşitli liselerde okuyan 12-19 yaş aralığındaki 351 öğrenci araştırmanın örneklem grubunu oluşturmaktadır. Katılımcıların %49.6'sı (174) kız öğrencilerden ve % 50.4'ü (177) erkek öğrencilerden oluşmaktadır. Araştırmaya gönüllü olarak katılan katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, Ergenler için Oyun Bağımlılığı Ölçeği Kısa Formu, İlişki Ölçekleri Anketi, Oyun Motivasyonu Ölçeği, Duygu Düzenleme Anketi verilmiştir. Veriler analiz edilirken erkek ve kız öğrencilerin oyun bağımlılığı açısından karşılaştırmak için Bağımsız Gruplar t-testi kullanılmıştır. Farklı oyun tiplerini oyun bağımlılığı açısından kıyaslamak için Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA) yapılmıştır. Bağlanma stilellerinin oyun bağımlılığını yordayıcı özelliklerini incelemek için Çoklu Doğrusal Regresyon kullanılmıştır. Duygu düzenleme stratejisinin oyun bağımlılığını yordayıcı özelliğini incelemek için Basit Doğrusal Regresyon uygulanmıştır. Oyun motivasyonları ile oyun bağımlılığı arasındaki ilişkiyi incelemek için Pearson Korelasyon Katsayısı kullanılmıştır. Analiz sonuçlarına göre kaçıngan bağlanma stili ve saplantılı bağlanma stilinin oyun bağımlılığını yordadığı anlaşılmıştır. Bununla birlikte bastırma duygu düzenleme stratejisi oyun bağımlılığını yordamaktadır. Ayrıca, bilişsel duygu düzenleme stratejisi ile oyun bağımlılığı arasında negatif ilişki bulunmuştur. Oyun motivasyonları ile oyun bağımlılığı arasında pozitif ilişki bulunmuştur. Ayrıca, erkek olmak, uzun süre oyun oynamak ve çok oyunculu oyunlar oynamanın oyun bağımlılığı için risk faktörleri oldukları bulunmuştur. Bu çalışmanın sonuçları çoğunlukla literatürle uyumlu bulunmuştur. Çalışma, oyun bağımlılığını anlama konusunda bağlanma stilleri, duygu düzenleme ve oyun motivasyonları ile bilişsel, davranışsal bakış açıdan açıklayarak literatüre katkı sağlamaktadır.
Online versions of single session virtual reality therapy and emdr flash therapy on the treatment of flying fear
Aviation has become an essential component of the worldwide environment; nonetheless, several individuals continue to experience aviophobia. Despite the availability of several therapies for aviophobia, research on single-session interventions yielding accelerated results is limited. The objective of this research was to evaluate the effectiveness of the single-session Online Virtual Reality Therapy (OVRET) and the single-session online flash technique at a four-week follow-up. The research design disregarded relaxation or breathing methods to concentrate only on the effects of exposure and therapy. In the present study, individuals obtained by convenience sampling were randomly allocated to the OVRET group, the online flash technique group, or the psychoeducation-only group. This experiment was registered on December 27, 2024, at ClinicalTrials.gov (Registration number: NCT06758635) and it was funded by the Ibn Haldun University Research Fund (Number: 2238). The findings indicated substantial differences between groups, before and after treatment. The OVRET group exhibited reduced levels of flight-related fear and anxiety in the FAS, FAM, and VAFAS assessments; however, the flash technique group demonstrated statistically significant differences just in the VAFAS tests as compared to the psychoeducation group. The research emphasises the efficacy of online single-session therapies designed to immediately alleviate anxiety and fear to flying. The OVRET and partially the EMDR flash technique, were found to be effective in treating aviophobia, as evidenced by the findings of the study.
The application of Islamically integrated chair-work techniques for unfinished business in patients with prolonged grief
This study aims to develop the Traditional Islamically Integrated Psychotherapy (TIIP) Grief Protocol, designed to reduce unfinished business tensions emerging in the bereavement process, and to evaluate its effectiveness among Muslim adults experiencing prolonged grief. The protocol's theoretical foundations and clinical applicability were examined experimentally. The study was structured as a process–outcome, using a nonconcurrent multiple-baseline experimental design across participants, comprising five phases: (1) baseline, (2) Empathic attunement (1st & 2nd sessions), (3) Chair-work intervention (3rd – 5th sessions), and (4) Cognitive consolidation and spiritual behavioral plan (6th & 7th sessions), and (5) follow-up phase (one-month post-intervention). The study was completed with nine participants (n = 9). Participants were randomly assigned to 2-, 4-, or 6-week baseline phases, followed by 50-minute face-to-face individual psychotherapy totaling seven sessions. TIIP Grief Protocol integrating insights from early Islamic scholars Al-Kindi, Al-Razi, and Ibn Sina with emotion-focused techniques to facilitate holistic and healthier bereavement. Analyses included visual inspection, Tau-U effect size estimation, Wilcoxon signed-rank tests, and the Jacobson–Truax Reliable Change Index. Visual analyses revealed stable baseline patterns across all participants and clear, consistent reductions in unfinished business tension beginning in Session 3. Tau-U analyses revealed significant effects, with 7 of 9 participants showing clinically meaningful improvement. Wilcoxon tests indicated significant and robust reductions in unfinished business from pre- to post-treatment and from pre-treatment to follow-up. Regarding unfinished business tension, RCI analysis showed reliable improvement for two participants. Follow-up assessments indicated significant reductions in grief cognitions, suggesting beneficial cognitive restructuring processes. Although decreases in prolonged grief symptoms did not reach statistical significance, they reflected moderate improvement. Taken together, the findings indicate that the TIIP Grief Protocol is a practical, sustainable, and clinically meaningful intervention for reducing unfinished business tension among bereaved Muslims.
Investigating the effectiveness of an online religiously-integrated cognitive behavioral therapy-based intervention on death anxiety
Death anxiety (DA) is a constant and illogical state of anxiety accompanied by thoughts, anxieties, and feelings related to death. DA was described as a mechanism underlying the development of various anxiety disorders. Although Cognitive Behavioral Therapy (CBT) is successful in reducing anxiety, and religious beliefs correlated with lower levels of DA, no previous research has examined the impact of religiously integrated CBT (RCBT) on DA. RCBT recognizes the significance of the client's religiosity and aims to integrate these beliefs within the framework of evidence-based CBT. Therefore, the current study aimed to develop a novel RCBT-based intervention for DA in individuals who received a diagnosis of an anxiety disorder and to compare its effectiveness with CBT. This study is an experimental, randomized controlled trial with pre-test, post-test, and three-month follow-up measurements. 42 participants were randomly allocated to the RCBT group (n = 21) or the CBT group (n = 21). Both CBT and RCBT effectively reduced DA, general anxiety, and depression in a clinical sample with comorbid diagnoses; these gains were maintained at the three-month follow-up. The findings show that RCBT is as effective as classical CBT in reducing DA and related clinical symptoms, supporting its use as a viable alternative treatment approach for individuals with religious or spiritual needs. This is the first study to create and evaluate both an RCBT-based and a CBT-based intervention for DA using a randomized controlled trial in a clinical sample, and the first to examine their effects on co-occurring clinical symptoms, including anxiety disorders. Future research is recommended to include measures specific to sub-dimensions of positive psychological outcomes, such as well-being, hope, and functioning, and to identify which religious content is most effective through qualitative methods and intersession follow-up. This can increase participation, treatment adherence, and treatment success in RCBT.