
76
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Kültür mantar (agaricus bisporus) yetiştiriciliğinde PGPR ilehasat sonrası melatonin uygulamalarının hasat sonufizyolojisi üzerine etkileri
Bu çalışmada, modifiye atmosferik koşullar ile hasat öncesi püskürtme yoluyla PGPR (Azospillum lipoferum (AL) ve Bacillus megaterium (BM)) uygulamaları ile hasat sonrası daldırma şekliyle melatonin (0.05 ve 1 mM) uygulamalarının tek başına veya kombinasyon halinde Agaricus bisporus mantar türünün olgunlaşma parametreleri ve bunların olgunlaşma parametreleri üzerindeki etkisini araştırmayı amaçlanmıştır. Misel gelişim döneminin 12. gününde Azospillum lipoferum (AL) ve Bacillus megaterium (BM) bakterilerinden 0.5 l su ile m2 başına 3 ml olacak şekilde kompost içerisine aşılandı. Kontrol ortamı olarak kompost üzerine bakteri aşılamadan sadece 0.5 ml su uygulanmıştır. Daha sonra aynı olgunlukta hasat edilen mantarlar (Agaricus bisporus) melatonin solüsyonlarına daldırılarak 0°C ve %90-95 nemdeki soğuk hava deposunda 16 gün süreyle muhafaza edildi. Hasat döneminde ve soğuk hava deposuna alınan numunelerde 4 gün aralıklarla; ağırlık kaybı, renk (L*, C˚ ve H˚), toplam fenolik (TF) miktarı, antioksidan aktivite, solunum hızı ve ambalaj içi gaz bileşenleri belirlendi. mantarlarda hasat sonrası depolama sırasında melatonin uygulamalarının uygulanması, ağırlık kaybı ve renk değerlerinin korunmasında (özellikle L*), solunum hızını ve ambalaj içi CO2 azaltılmasında ve toplam fenolik ve toplam antioksidan artırılmasında olumlu etkiler göstermiştir. Bu etkiler, şapka kalitesini 16 gün koruyabildiğini göstermektedir. Bu bulgular, PGPR'ların ve melatonin uygulamalarının kombine uygulamaları ile mantarların hasat sonrası kalitesini iyileştirmek için umut verici bir yöntem olduğunu söylenebilir.
Negative emotions in siblings of individual with a developmental disorder: The roles of early maladaptive schemas and system justification
Research has demonstrated that siblings of individuals with a developmental disorder generally experience negative emotions in their daily life. However, very little is known about psychological predictors behind these negative emotional experiences of siblings of individuals with a developmental disorder. The goal of the current thesis was to examine predictors of emotions among these siblings. By combining knowledge from the domains of siblings of individuals with a developmental disorder, emotions, early maladaptive schemas, and system justification, it was argued that negative emotions of siblings of individuals with developmental disorders would be predicted by higher levels of early maladaptive schemas and lower levels of mental health care system justification. Additionally, it was hypothesized that, siblings of individuals with a developmental disorder would have more negative emotions, maladaptive schemas and a higher tendency for mental health care system justification than siblings of individuals without a developmental disorder. To do this, in one correlational study, data collected from 72 siblings of individuals with a developmental disorder and 109 siblings of individuals without a developmental disorder. Results demonstrated that, as expected, both mental health care system justification tendency and schema domains such as Disconnection and Impaired Autonomy emerged as significant predictors of negative emotions. Morever, individual with a developmental disorder reported more stronger Other Directedness schema domain than siblings of individual without a developmental disorder. In addition, individuals with a developmental disorder reported more siblings-related negative emotions and higher levels of mental health care system justification than siblings of individual without a developmental disorder. The implications and future directions of the study were discussed. Keywords: Sibling, Developmental Disorder, Emotions, Early Maladaptive Schemas, System Justification
Business model innovation implementation: The efficiency of key elements and barriers to consider
In today's world, everything varies expeditiously. Technology is growing at an unpredictable rate, and internet usage is spreading. Therefore, staying up to date and being sufficient has become more inconvenient than ever, especially in business life. Business Model Innovation (BMI), a relatively new kind of innovation with a growing community of supporters, has been dubbed "the fundamental to successful firms nowadays." Firms in the market are having difficulty replicating the success of companies like Apple, Netflix, and Uber. This is due to the fact that when it comes to the concept of Business Model (BM) and BMI, experts in businesses face a lot of ambiguity. The following is the problem statement being investigated in this study: Professionals lack knowledge of critical barriers and key elements that aid in the process of successful BMI, which is necessary for transforming businesses. The core research topic is formulated based on the problem description. The followings are the central research questions: What are the key elements used for BMI and what are the barriers to BMI? A literature review was conducted to answer this question adequately, essential elements that could facilitate the BMI implementation process were identified, and frequently encountered barriers were found. Interviews were held with companies in different sectors that carry out BMIs. During the interviews, the key elements that companies use while innovating their BM and the barriers they encounter were analysed and these analyses are included in the article as result of semi-structured interviews. Afterward, a dataset containing 66 BMIs was obtained, and this dataset was examined in detail over critical elements. With the data analysis and semi-structured interviews, a s was obtained that can be used to make the BMI implementation process effective. Key elements that can be used in BMI have been identified and exemplified. In addition, the barriers frequently encountered in BMI have been identified with sample applications. According to the sampled cluster, the most used BMI key element was the customer interface, while the most frequently encountered barrier was financial barriers.
Erkek tipi kelliğe ait SNP markırlarının adli fenotiplemede kullanımı
Adli bilimlerde tek nükleotit polimorfizmi (Single Nucleotide Polymorphism, SNP) markırları (belirteçleri) kullanılarak kimliklendirme, fenotipleme, nesep ve soy tayini yapılabilmektedir. Günümüzde göz, saç ve ten rengi, erkek tipi kellik durumu, yüz morfolojisi, boy uzunluğu gibi fiziksel özelliklerin DNA analizleri ile belirlenmesine yönelik ilgi giderek artmaktadır. DNA'dan elde edilen fenotipe ait bilgilerin bilinmeyen şüphelileri, felaket kurbanlarını veya kayıp kişileri kimliklendirmede ya da eleme kriteri olarak kullanılmasında oldukça yararlı olacağı düşünülmektedir. Bu çalışmada erkek tipi kellik (Male Patern Baldness, MPB) ile yüksek anlamlılık gösterdiği literatürde belirlenen 23-SNP markırından oluşan multipleks panel oluşturulmuş ve optimize edilmiştir. MPB tahmin analizi, Hamilton-Norwood kriterlerine göre kelliği Tip 5-7 (Şiddetli kel) olarak sınıflandırılabilen 50 yaş ve üstü 114 gönüllü erkekten ve kel olmayan (Tip 1) 50 yaş ve üstü 30 gönüllü erkekten oluşan toplam 144 kişiden (86 model, 58 test) alınan ağız içi sürüntü örneklerinde gerçekleştirilmiştir. SNP kellik markırları SNaPshot yöntemiyle çalışılmış ve kellik tahmini IBM SPSS Statistics V21 programı ile çok binary lojistik regresyon (Binary Logistic Regression, BLR) analizi kullanılarak test edilmiştir. Yapılan istatistiksel değerlendirme sonucu, 23 SNP markırının tek değişkenli BLR sonuçları doğrultusunda kellik fenotipiyle ilişkilendirilen TARDBP, WNT10, HDAC4, HDAC9, SSPN-ITPR2, SETBP1, AR/EDA2R lokuslarından 9-SNP markırı belirlenmiştir. rs12565727, rs7349332, rs9287638, rs2073963, rs9668810, rs10502861, rs1041668, rs1511061, rs16990427 markırları ile çok değişkenli BLR analizi ile 9-SNP tahmin modeli oluşturulmuştur. 9-SNP tahmin modelinin doğruluğu, AUC (Area under the ROC Curve- ROC eğrisinin altında kalan alan), duyarlılık, özgüllük, pozitif tahmin değeri (PPV) ve negatif tahmin değeri (NPV) hesaplanarak değerlendirilmiştir. 9-SNP tahmin modeli ile hiç kelliği olmayanları şiddetli kel (Tip 5-7) olanlardan ayıran 0,897 AUC değeri ile %98,5 duyarlılık ve %44 özgüllükte MPB tahmini yapılmıştır.
Kokain kullanım bozukluğu olan erkek bireylerde periferik kandaki miRNA ekspresyon düzeylerinin araştırılması
Birçok hayvan ve hücre çalışması mikroRNA'ların kokain, alkol, eroin ve metamfetamin bağımlılığı dahil olmak üzere psikotrop madde bağımlılıklarının gelişmesinde ve ilerlemesinde önemli roller oynadığını göstermiştir. Uluslararası literatürde kokain kullanım bozukluğunun, insan periferik kanında mikroRNA düzeyindeki etkisini araştıran bilimsel çalışmaların sınırlı sayıda olduğu gözlenmektedir. Bununla birlikte, ülkemizde mikroRNA'ların kokain bağımlılığı üzerine periferik kanda potansiyel biyobelirteçler olarak rolü henüz keşfedilmemiştir. Bu bağlamda, bu çalışma kokain bağımlılarının periferik tam kanında yer alan bazı mikroRNA'ların (miR-9-5p, miR-26b-5p, miR-132-3p ve miR-134-5p) ifadelerindeki değişimi saptayarak, kokain bağımlılığı düzenlenmesinde rol oynayabilecek aday mikroRNA'ları tanımlamayı hedeflemiştir. Bu çalışma, uluslararası literatüre göre kokain bağımlısı insan periferik kanında ilgili mikroRNA'ların analizinin yapıldığı ilk çalışmadır. Bu çalışmada, kokain bağımlısı olan 12 erkek birey bağımlı grubunu, kokain bağımlılığı tedavisi gören 11 birey tedavi grubunu ve herhangi bir madde bağımlılığı olmayan 16 sağlıklı birey kontrol grubunu oluşturmaktadır. Bağımlı ve tedavi grubu bireylerine ait kan örnekleri Balıklı Rum Hastanesi Anatolia Kliniği'ne tedavi edilmek üzere başvuran ve çalışmaya katılmayı kabul eden gönüllü bireylerden toplanmıştır. Bireylerden alınan periferik kan örneklerinden total RNA izolasyonu gerçekleştirildikten sonra ters transkriptaz ile cDNA sentezi gerçekleştirilmiştir. MikroRNA'ların ifadelerindeki değişim kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu yöntemi ile belirlenmiştir. 2-ΔΔCT formülüne göre mikroRNA ekspresyon düzeylerindeki ''fold change'' (kat değişimi) değeri belirlenmiştir. İstatiktiksel analizlerde mikroRNA'ların ekspresyonu için ΔCt değerleri üzerinden analizler yapılmıştır. Bağımlı, tedavi ve kontrol grupları arasında aday mikroRNA'ların ΔCt değerleri açısından fark olup olmadığı One-way ANOVA testi ile analiz edilmiştir. Post-hoc test olarak LSD testi ya da Tamhane's T2 testi kullanılmıştır. Tüm analizlerde p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Periferik kan mikroRNA'larının tanısal yeterliliğini değerlendirmek için ROC analizi yöntemi kullanılmıştır. Çalışmanın sonucunda, bağımlı grubu ile tedavi grubu arasında yalnızca miR-132-3p (p=0,003) ve miR-134-5p'nin (p=0,020) ΔCt değerleri açısından anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir. Bağımlı grubu ile tedavi grubu arasında sırasıyla miR-9-5p (p=0,012), miR-26b-5p (0,009), miR-132-3p (p=0,026) ve miR-134-5p'nin (p=0,023) ΔCt değerleri açısından anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir. Tedavi grubu ile kontrol grubu arasında, yalnızca miR-9-5p (p=0,019) ve miR-26b-5p'nin (0,024) ΔCt değerleri açısından anlamlı bir fark olduğu belirlenmiştir. Yapılan ROC eğrisi analizleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında bağımlı grubunda miR-132-3p için AUC değeri 0,778; miR-134-5p için AUC değeri 0,744 ile anlamlı bulunmuştur. Bu sonuçlar miR-132-3p ve miR-134-5p'nin kokain bağımlısı olan bireylerde tanıda etkili yardımcı parametreler olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlarla birlikte gelecekte benzer bulguların başka çalışmalarla ortaya konması durumunda, özellikle kokain bağımlılığı patolojisinde rol oynayabilecek mikroRNA'ların tespit edilmesi ve bu mikroRNA'ların kokain bağımlılığının tedavisinde potansiyel bir hedef olabileceği düşünülmektedir.
Yaş tayininde kullanılan DNA metilasyon belirteçlerinin yapay oluşturulmuş olay yeri kan örneklerinde uygulanabilirliği
Son zamanlarda birçok alanda kullanılan epigenetik mekanizmalardan biri DNA metilasyonudur. Adli araştırmalarda, DNA metilasyonu doku/hücre tipi tanımlaması, cinsiyet tayini, yaş tahmini ve monozigotik ikizlerin ayırt edilmesinde kullanılabilmektedir. Son yıllarda yaş tahminiyle ilgili çeşitli araştırmacılar tarafından farklı vücut dokularına özgü yaş tahmin panelleri geliştirilmiştir. Bu çalışmalarda geliştirilen panellerin genellikle farklı çevresel koşullarda çalışılarak olay yerinden gelen örneklerin profilleme başarısı test edilmektedir. Çünkü adli vakalarda toplanan biyolojik deliller genellikle eser miktarda, uzun süre beklemiş ve çeşitli çevresel faktörler nedeniyle bozunmuş DNA içerebilmektedir. Bu tez çalışmasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa-Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü AR-GE laboratuvarında geliştirilen 8 CpG bölgesini içeren yaş tahmin panelinin yaşı farklı 3 kişiden alınan kan örnekleri ile 3 farklı yüzeyde farklı sürelerde bekletilen örneklerdeki başarısı ve UV, ısı gibi çeşitli çevresel faktörlerin sınır aralıklarının bulunmasının yanında PCR inhibitörlerinin önemli konsantrasyon miktarları tespit edilmiştir. Tasarlanan tüm bu örnekler, geliştirilmiş olan 8 CpG bölgeli (ELOVL2, ASPA, TOM1L1, C1orf132, RASSF5, FHL2, CCDC102B ve cg07082267) yaş tayin modeli ile SNaPshot yöntemi kullanılarak metilasyon profilleri belirlenerek yaş tahmini yapılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre 6 aya kadar farklı yüzeylerde beklemiş örneklerden yaş tahmin analizi yapılabildiği, 30 dakika UV'ye maruziyette bir örnek için lokus kayıpları görülmesinden kaynaklı yaş tahmini yapılamamasına rağmen diğer iki örnekte kayıp olmadığı için yaş tahmini yapıldığı, 60 dakika UV'ye maruziyette bir örnek hariç yaş tahmini yapılamadığı, 95 °C'ye 15 dakikalık maruziyette de lokus kayıpları nedeniyle yaş tahmini yapılamadığı görülmüştür. 4mM'dan 100mM'lık indigo konsantrasyonuna kadar çalışılan her konsantrasyonda yaş tahmini yapılırken, hümik asidin 125 ng/μL konsantrasyonu ve üstünde kosantrasyonlarda yaş tahmini yapılamamıştır. 100ng/µl hümik asit konsantrasyonunda ise sonuç alınmasına rağmen yaş tahminindeki sapma oranı yüksek olduğu için güvenilir bir sonuç alınamamıştır. Sonuç olarak elde edilen veriler göz önüne alındığında 6 ay boyunca bekleyen örneklerden sonuç alınabilmektedir. İnhibitörlerin etkisine baktığımızda ise hümik asidin az miktardaki kosantrasyonları bile büyük etki gösterirken indigoda yüksek konsantrasyonlarda dahi sonuç alınabilmiştir. 95 °C'lik ısıya maruziyet ise yaş tahmin analizini UV'ye oranla daha fazla etkilemektedir. Farklı çevresel faktörler açısından daha kapsamlı bir çalışma yapılması gerektiği düşünülmektedir.
Dijital olarak alınan imzaların belge inceleme açısından değerlendirilmesi
Adli bilimler alanında oldukça geniş bir alan olan belge incelemede en çok karşılaşılan vaka türleri arasında hukuki ihtilafa neden olmuş, genellikle kağıt üzerine hazırlanan belgelerin incelenmesi ve üzerindeki imzanın aidiyetinin belirlenmesi yer alır. Gelişen teknoloji ile birlikte kağıt kullanımının azaltılması, işlem süreçlerinin güvenirliğinin arttırılarak hızlandırılması amacıyla birçok sektörde işlemler artık dijital ortamlarda gerçekleştirilmektedir. Özellikle asimetrik şifrelemelerle dokümanları güvence altına alan açık anahtar alt yapılarının gelişmesi ile birlikte elektronik imzaların kullanımı yaygınlaşmaya başlamış bu vesile ile elektronik imzayla benzer şekilde işleyen dijital olarak alınan imzalar hayatın akışında aktif olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu duruma paralel olarak belge üzerinde işlenen suçlar değişime uğramış, elektronik ortamda hazırlanarak dijital olarak imzalanmış belgeler de hukuki ihtilafa neden olmaya başlamıştır. Adli makamların belgede sahtecilik kapsamında yeni karşılaştıkları bu durumda dijital olarak alınan belgeleri veya imzaları inceleyecek uygun alt yapıya sahip laboratuvarların ve belge inceleme uzmanlarının olmayışı problem oluşturmaktadır. Bunun temel nedeni tüm dünyada yeni olan bu süreçte imza alımında ve incelenmesinde farklı donanımların ve yazılımların kullanılıyor olması, incelemede kullanılacak olan uluslararası standartların henüz oluşturulmaya başlanmış olması gibi nedenler sayılabilir. Bu doktora tezi ile dijital olarak alınan imzalar incelenerek hem literatüre katkı sağlamak hem de belge inceleme uzmanlarını bu konuda bilgilendirmek amaçlanmıştır. Çalışmanın ilkkısmında kişilerin dijital olarak alınan imzalarının zaman içerisinde varyasyon gösterip göstermediğinin incelenmesi ikinci kısmında ise dijital olarak alınan imzaların taklit edilmesi durumunda taklitçilerin imza verileri ile original imzaların verileri kıyaslanarak aralarında fark olan verilerin tespit edilmesi hedeflenmiştir. Böylece kişilerin dijital olarak alınan imza verilerinin bir yıllık bir zaman içinde ne gibi değişime uğradığı bilgisi literatür için bir ilk olması ve yine literatürde henüz çalışılmadığı görülen farklı tür tersim kompleksliğine sahip imzalar bir arada incelenerek bulunacak verilerin sahtecilik çalışmalarına katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Çalışmanın son kısmında kapasitif ekran özellikli tabletin basınç ve kuvveti arasındaki korelasyonun belirlenerek kuvvetin normalizasyonunun sağlanması gerçekleştirilmiştir. Literatürde bu çalışmada kullanılan marka ve model kapasitif özellikli tablet ve ona uyumlu pasif kapasitif kalemle henüz çalışma yapılmamış olup basınç ile kuvvet korelasyonuna dair bir bilgi bulunmamaktadır. Bu çalışma ile literatürdeki eksikliğin giderilmesi hedeflenmektedir.
Kurumuş kan lekesindeki madde konsantrasyonuna bakterilerin etkisinin araştırılması
Kurumuş kan lekesi yöntemi, minimal düzeyde olması, toplanması, saklanması ve analiz edilmesi yönünden daha pratik olması sebebiyle geleneksel toksikolojik analiz yöntemlerine bir alternatiftir. Kurumuş kan lekesi yöntemi ile yeni doğan taraması, ağır metal tespiti, terapötik ilaçların izlemesi, psikoaktif madde ve metabolitlerinin tespiti, toksikoloji, mikrobiyoloji ve epidemiyolojik çalışmaların yapılabilmesi mümkündür. Kokain keyif verici madde olarak kullanılan, yasa dışı, bağımlılık yapıcı ve uyarıcı bir maddedir. Kokainin tespiti, kan, idrar, ter gibi çeşitli vücut sıvılarından yapılabilmesinin yanı sıra saç, tırnak gibi çeşitli biyolojik materyallerle ve kurumuş kan lekesinden de yapılabilmektedir. Ancak yapılan literatür taramasında ortam koşullarının ve mikroorganizmaların etkisinin kurumuş kan numunesinde tespit edilen madde konsantrasyonları üzerindeki etkisinin henüz araştırılmadığı görülmüştür. Bu tez çalışmasında kokain ve metabolitlerinin kurumuş kan lekesinden tayinine bakterilerin etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, içerisinde kokain, benzoilekgonin ve kokaetilenin bulunduğu sertifikalı referans kan numunesi satın alınmış, kurumuş kan lekesi haline getirilerek farklı bakteri karışımları ile kontamine edilmiş üç farklı ortamda (iç ve dış ortam, poşet), 5 farklı zaman aralığında (1, 7, 14, 21, 28 gün) bekletilerek ardından toksikolojik analizler gerçekleştirilmiştir. Çalışmada sıvı-sıvı çekitleme yöntemi kullanılarak kokain, benzoilekgonin ve kokaetilenin miktar tayini için sıvı kromatografisi-ardışık kütle spektrometresi (LC-MS/MS) sisteminden faydalanılmıştır. Mikroorganizmaların madde konsantrasyonu üzerindeki etkisini anlamak için numuneler, bakterisiz, bakteri karışımlı, E. coli ve Enterococcus spp. bakterileri ile ayrı ayrı olacak şekilde çalışılmıştır. Yapılan çalışmalarda kokain, benzoilekgonin ve kokaetilen için metanol çözücüsünde 9 noktalı 0,5-50 ng/mL aralığında kalibrasyon grafiği elde edilmiştir (r>0,99). Kokain, benzoilekgonin ve kokaetilen için metanol içerisinde elde edilen tayin limit (LOQ) değerleri 0,1 ng/mL bulunmuştur. Tekrarlanabilirlik çalışmalarında yüzde bağıl standart sapma (%RSD) tüm iç ve dış ortam numunelerinde <20 olarak elde edilmiştir. Poşet ortamında saklanan bakteri karışımlı numunelerde 14. gündeki kokaetilenin %RSD değeri 23,20 ve poşet ortamında bekletilen E. coli'nin bulunduğu numunelerde 7. gündeki kokain ve kokaetilen %RSD değerleri sırasıyla 58,16 ve 35,45 olarak elde edilmiş olsa da diğer günlerde elde edilen %RSD değerleri <20'dir. Kokain, benzoilekgonin ve kokaetilene ait yüzde geri kazanım çalışmaları sonuçları iç ortam numunelerinde %66,33-158,32 aralığında, poşette saklanan numunelerde %88,99-249,26 aralığında ve dış ortam numunelerinde %30,27-275,76 aralığında değerler elde edilmiştir. Kurumuş kan lekesinden yasadışı madde analizinde farklı ortam, farklı zaman ve bakteri maruziyeti gibi etkenlerin madde konsantrasyonu üzerindeki etkisi değerlendirildiğinde, her üç maddenin de zaman içerisinde stabilitelerini kaybettiği gözlemlenmiştir. Bu üç madde içerisinde en yüksek stabiliteye sahip olan madde kokain iken, en hızlı bozunan madde kokaetilendir. İç ortam, poşet ve dış ortam numuneleri karşılaştırıldığında maddelerin en stabil olduğu ortam iç ortam iken, en hızlı bozunduğu ortamın dış ortam olduğu gözlemlenmiştir. Her üç ortamda da içerisinde bakteri karışımının bulunduğu numunelerdeki madde konsantrasyonlarının ve % geri kazanım değerlerinin bakteri içermeyen numunelerden daha düşük olduğu gözlemlenmiştir. Her üç ortamda da içerisinde yalnızca E. coli bakterisinin bulunduğu numunelerdeki madde konsantrasyonlarının ve % geri kazanım değerlerinin yalnızca enterokok bakterisini içeren numunelerden daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Bu çalışmanın, kurumuş kan lekelerindeki madde konsantrasyonlarının, bakteri türüne, bekleme ortamına ve zamanına bağlı olarak değişebileceğini gösteren ilk çalışma olması bakımından özgün değere sahip olduğu ve ileriki araştırmalara yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: kurumuş kan lekesi, bakteri, kokain, benzoilekgonin, kokaetilen, adli toksikoloji, adli mikrobiyoloji
Sigara dumanına aktif ve pasif maruz kalan kişilerde tırnak örneğinde nikotin ve kotinin seviyelerinin karşılaştırılması
Dünya'da ve kısmen ülkemizde de yasa dışı maddeleri kan ve idrar gibi biyolojik örnekte tayin edebilen ve uluslararası literatüre kazandırılmış sayısız çalışma bulunmaktadır. Yasa dışı madde kullanımının giderek artması toplumda endişe yaratarak analitik gelişmeleri de peşinden sürüklemektedir. Kan ve idrar gibi örneklerin toplama saklama koşulları göz önüne alındığında, son dönemde keratinize örneklerin avantaj olarak görüldüğü̈ dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu çalışmada tırnak örneğinde sigara kullanımının ana etken maddesi nikotin ve metaboliti kotininin aynı anda belirlenmesi için Katı Faz Ekstraksiyon yöntemini takiben bir GC-MS'de bir yöntem geliştirilmiştir. Geliştirilen yöntem nikotin ve ana metaboliti kotininin tırnaktan eşzamanlı tayini için hızlı, güvenilir, doğru, yüksek geri kazanımlı, kolay bir ekstraksiyon ile yöntem geliştirilmiş, iç standart olarak n-Docasan kullanılmıştır. Yöntemimiz özgüllük, seçicilik, doğrusal çalışma aralığı, tespit ve tayin limiti (LOD ve LOQ), doğruluk (geri kazanım ve kesinlik) parametreleri ile test edilerek valide edilmiştir. LOD ve LOQ değerleri sırasıyla Nikotin için 0,15 ng/mL ve 0,5 ng/mL, Kotinin için 88,60 ng/mL ve 300 ng/mL olarak bulunmuştur. Ekstraksiyon yüzde geri kazanımı Nikotin için %102,44±0.18; Kotinin için %99.85±14,05 olarak hesaplanmıştır. Kesinlik parametresinin sonuçları tekrar edilebilirlik ve tekrar üretebilirdik çalışmalarından elde edilmiştir. Elde edilen sonuçlar neticesinde yöntemimizin adli toksikoloji analizleri için uygun değerler aralığında olduğu görülmüştür. Geliştirilen bu yöntem ile 26 gönüllüden elde edilen el ve ayak tırnakları örnekleri incelenmiştir. Etik kurul onamı ve katılımcılardan alınan gönüllü katılım formları ile aktif, pasif ve hiç kullanmayan şeklinde gruplandırılmıştır. Yapılan incelemelerde diğer etken maddelere kıyasla nikotinin, el tırnak birikiminin, ayak tırnak birikiminin yaklaşık iki katı oranda olduğu, sağ el ve sol el kullanım alışkanlığına bağlı olarak da çoğunlukla kullanılan elin oldukça belirgin farkla daha fazla birikime sahip olduğu bulunmuştur. Çalışmamız ile ülkemizde ilk defa GC-MS ile tırnak örneğinde ana etken madde olarak nikotin ve metabolitini bir arada belirleyebilen ve miktar tayini yapabilen bir yöntem geliştirilmiş ve yöntemin analitik parametreleri üç farklı grup şeklinde 26 gönüllüden temin edilen tırnak örneklerinde başarılı bir şekilde gerçekleştirilerek değerlendirilmiştir.
Biyosidal bir ürün olarak ıslak mendilin toksikolojik açıdan değerlendirilmesi
Islak mendiller, son yıllarda popüler hale gelen ve çeşitli alanlarda kullanılan bir biyosidal üründür. Pratik bir şekilde kullanılabilen bu mendiller, çeşitli mikroorganizmaları etkin bir biçimde öldürme veya kontrol altında tutma özelliğine sahiptir. Bu nedenle, hijyen ve temizlik açısından önemli bir ürün olarak değerlendirilmektedir. Çalışmamızda, toksikolojik yönden farklı ülkelerde daha önce gerçekleştirilen benzer çalışmalarda da dikkat çekilen alkoksialkoller türevlerinden biri olan 2-phenoxyethanol bileşiğinin miktarının belirlenmesine özel bir kısmi validasyon çalışması, basit bir ön işlem sonrası klasik GC-MS yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bu bileşiğe ek olarak bizim çalışmamızda 4-tert-buthylcyclohexylacetate bileşiği ıslak mendillerde ilk defa belirlenebilmiştir. Türkiye pazarında 2022-2023 yılları arasında ticari olarak temin edilmiş, düşük kaliteden yüksek kaliteye kadar 6 kategoride, 30 çeşit marka GC-MS ile analiz edilmiştir. Örneklem grubunda yer alan ürün kategorileri, genel kullanıma uygun olanlar (1), bebekler için hassas içeriğe sahip olanlar (2), üst sınıf (3) ve sokak arası (4) olmak üzere restoranlarda ve farklı ulaşım sektörlerinde (5) olmak üzere, mal veya hizmet tanıtımında sunulanlar ve kadın hijyeni için özel olanlardır (6). Seçilen örneklerdeki, lifli yapılar, lifli yapının gramı başına yaklaşık 1,9 g ila yaklaşık 6,5 g sıvı bileşim ile doygunlukla yüklendiği görülmüştür. Örnekler homojen hale geldikten sonra gerçekleştirilen pH ölçümleri 3,5 ile 7,3 arasında değişmektedir (Tablo II). Tüm örneklerin 21'inde (%70) 5,5 ila 7,0 arasında değerler bulundu; bu aralık ideal olarak kabul edildi ve cildin pH'ına yakın olduğu gözlendi. Örneklerin %13'u bu seviyenin altında değerler gösterdi ve beş örneğin pH'sı 7,0 üzerinde olduğu görülmüştür. Mendil içeriğindeki hedef analitlerin belirlenmesinde en kritik alanlardan biri her bir elyaf içerikli bu ürünlerin ne kadar sıvı hapsettiği diğeri elde edilen sıvı içeriğin içindeki toksik bileşenlere uygulanan ekstraksiyonun verimliliğidir. GC-MS ile iki farklı sıcaklık programı optimize edilerek yapılan analizlerde, en uygun olanın 31.50 dk analiz süresine sahip yöntem olduğu belirlenmiştir. Tanımlanan koşullar altında, 2-phenoxyethanol'ün alıkonma zamanı (rt) 9.86 + 0,1 olarak belirlenirken, 4-tert-Butylcyclohexyl acetate için rt, 11.91 + 0,1 dakika olarak belirlenmiştir. Tüm örnekler içinde 2-phenoxyethanol bileşiği bulunan ürün sayısı 17 (%56) olup, belirlenen konsantrasyon en düşük 5.0 ug/mL ve en yüksek 23.80 ug/mL olarak belirlenmiştir. En yüksek yoğunluklu 2-phenoxyethanol içeriği kadın hijyen ürünlerinde ikinci yoğun ürün de bebek ürünlerine özel olduğu görülmüştür. Ayrıca dünyada ilk defa 4-tert-buthylcyclohexylacetate bileşiği ıslak mendil ürünlerinde belirlenmiştir. Toplam 30 üründe sadece 3 üründe 4-tert-buthylcyclohexylacetate bileşiği belirlenirken, ikisinin genel hijyen kullanımını temsil eden üründe birinin ise ulaşım sektörünü temsil eden üründe belirlenmiştir. Bu çalışma ülkemizde, ilk defa bir biyosidal ürün olan ıslak mendillerde insan sağlığı için önemli olan iki önemli bileşenin, 2-phenoxyethanol (kantitatif) ve 4-tert-Butylcyclohexyl acetate (kalitatif) analizi için bir GC-MS yöntemi optimize edilmiştir. Yöntemin geçerliliği kısmi çalışmalarla doğrulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Islak mendil, kimyasal içerik analizi, GC-MS, markalı ve markasız ürünler, biyosidal mevzuatı
Belgedeki mürekkep boyalarında yıllara göre farklılıkların raman spektrometri ile belirlenmesi
Belge kimyası, belgelerin, mürekkeplerin, kağıtların ve diğer ilgili malzemelerin fiziksel ve kimyasal özelliklerini inceleyen bir bilim dalıdır. Bu alanda yapılan araştırmalar, belgelerin tarihsel analizini, sahtecilik tespitini, yaşlanma süreçlerini ve bileşimlerini anlamayı amaçlar. Belge kimyası, adli bilimler, tarih, sanat tarihi ve kütüphanecilik gibi çeşitli alanlarda uygulama alanları bulur. Çalışmamızda Resmi kurum arşiv belgeleri'nden alınan 15 farklı yıla ait 2' şer örnek İspanya'da bulunan Alcala Üniversitesi bünyesinde bulunan raman spektrometresi cihazı ile analiz edilmiştir. Sonuçlar, Alcala Üniversitesi'nde lisanslı kullanılan Simca® programında çok değişkenli veri analizi ile üç boyutlu düzlemde yıllara göre gruplandırılmıştır. Sonuçlarda, yıllara göre raman spektrumlarının farklılaştığı bölgeler belirlenmiştir. Bu çalışma, mavi tükenmez kalemle atılmış imza ve yazı örneklerinde raman spektrometresi kullanarak belge incelemesinde mürekkep eskimesinin yıllara göre farklılıkların tespitini amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda, öncelikle raman spektrometresi ile elde edilen analiz sonuçları SIMCA programına veri seti olarak girilmiş, sonuçlar değişik düzeltme konfigürasyonları denenerek yıllara göre en iyi gruplandırmanın yapıldığı düzeltme konfigürasyonu belirlenmiştir. Çalışmanın sonucunda, raman spektrometresi ve SIMCA analizi kullanılarak belgeden alınan mavi tükenmez kalem mürekkeplerin yıllara göre üç boyutlu düzlemde sınıflandırılması sağlanmıştır. Bu çalışma, tükenmez kalemle atılmış imza ve yazı örneklerinde Raman spektroskopisi ve SIMCA analizi gibi analitik tekniklerin belge analizi alanında kullanılabilirliğini ve önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Raman Spektroskopisi, Mürekkep Yaşı, Çok Değişkenli Veri Analizi, Adli Belge İnceleme, Belge Kimyası
Farklı renklerdeki (mavi, siyah, yeşil ve kırmızı) jel kalem mürekkeplerinin yapısında bulunan glikol-bazlı çözücülerin gaz kromatografisi-kütle spektrometresi (GC-MS) ile analizi
Adli bilimler, suç soruşturmalarında ve yargılamalarında bilimsel metotlar kullanılarak delil toplama, analiz etme ve yorumlama süreçlerini içeren multidisipliner bir alandır. Adli belge inceleme, adli bilimlerin önemli bir dalıdır; çünkü belge sahteciliği en yaygın suç türlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kapsamda belgede sahtecilik; hukuki prosedürleri ve adli süreçleri etkileyen önemli bir konudur. Belge sahteciliği, belge üzerindeki harf, rakam veya imzanın kasıtlı olarak değiştirilmesi veya taklit edilmesidir. Belge sahteciliğinin dava konusu olduğu durumlarda savcılar ve hakimler bilirkişilerden şüpheli belge üzerinde bulunan yazı veya imzanın kime ait olduğu ve belgenin ne zaman oluşturulduğu sorularının cevabını talep etmektedir. Yazı ve imza aidiyeti optik incelemeler ile tespit edilirken, belgenin oluşturulma zamanı şüpheli belgedeki mürekkebin zamana bağlı değişiminin analitik yöntemler kullanılarak tespit edilmesine dayanmaktadır. Bu değişimler mürekkebin yapısında bulunan boyar maddelerin bozunması, çözücülerin buharlaşması ve reçinelerin polimerleşmesidir. Bu değişimlerin tespiti için çok sayıda metot geliştirilmiştir. Bu metotların çoğu mürekkebin yapısında bulunan çözücülerin buharlaşmasının tespitine yöneliktir. Bu tez çalışmasında farklı renklerdeki (mavi, siyah, yeşil, kırmızı) jel kalem mürekkeplerinin yapısında bulunan glikol-bazlı çözücülerin GC-MS ile analizine imkan sağlayan metot geliştirilmesi ve geliştirilen metot ile analizlenen arşiv sonuçlarından elde edilen veriler değerlendirilerek yaş eğrisinin çizilmesi amaçlanmıştır. Bu tez çalışmasının sonucunda geliştirilen metodun adalete hizmet etmesi hedeflenmiştir.
Alkollü içeceklerde benzodiazepin türevi kalıntılarının HPTLC ile hızlı belirlenmesi
Dünya genelindeki araştırmalar göstermektedir ki; uyuşturucu madde kullanımıyla ilgili suçların sayısı her geçen gün artmaktadır. Bu suçların tanımlanmasında "Uyuşturucuyla Kolaylaştırılmış Cinsel Saldırı" (DFSA) ve uyuşturucu maddelerin diğer suçlarla birleşmesi durumu ise "Uyuşturucuyla Kolaylaştırılmış Suç" (DFC) olarak adlandırılır. DFSA ve DFC'lerde uyuşturucu katkılı içecekler, istismar suçlarının işlenmesi amacıyla kullanıldığı bilinen ve sıvı içerisinde çözünürlüğünü kolaylaştıran tatsız, renksiz ve kokusuz özelliklere sahip maddeler içermektedir. Bu tür içeceklerin içine sıklıkla benzodiazepinler ve ketamin gibi sedatif-hipnotik maddeler eklenmektedir. DFSA ve DFC'lerde özellikle tıbbi amaçlar için anksiyete, uykusuzluk ve nöbetlerin tedavisinde reçete edilen benzodiazepinlerin (BZD), diazepam ve flunitrazepam türevleri kullanılmaktadır. BZD'lerin adli bilimlerde kullanılması, suçların araştırılmasına ve suçluların yakalanmasına önemli bir katkı sağlamaktadır. Suç mahalli incelemelerinde, tanık ifadelerinin değerlendirilmesinde ve trafik güvenliği olaylarının incelenmesinde bu ilaçların varlığı veya yokluğu kritik öneme sahiptir. Bu çalışma birer benzodiazepin türevi olan ve adli vakalarda sıklıkla karşılaşılan diazepam ve flunitrazepam maddelerinin belirlenmesini kolaylaştıracak bir yöntem sunmak amacıyla yapılmıştır. Bu yöntemin hızlı, etkili ve güvenilir olabilmesi amacıyla literatürde sıklıkla kullanılan MS sistemlerinin aksine HPTLC sistemi tercih edilmiştir. Çalışmanın ana planı piyasada bulunan diazepam ve flunitrazepam içerikli ilaçların ticari formlarının en düşük miligramlarının kullanıldığı varsayılarak, yaklaşık 250-330 mL'lik viski, bira ve şarap çözeltilerine eklenebileceği düşüncesiyle belirlenmiştir. Bunun sebebi en kolay ulaşılabilir formlarının en düşük konsantrasyonlarda tayin edilip edilemeyeceğini anlamaktır. Diazepam piyasada Diaksi markasıyla 5 mg/2.5 mL ve 10 mg/2.5 mL, Diapam markasıyla da 10 mg/ 2mL olarak bulunur. Flunitrazepam ise Rahypnol adıyla 5 mg/2.5 mL şeklinde bulunmaktadır. HPTLC analizi için, 20 x 10 cm boyutlarındaki silika jel 60 F254 HPTLC cam plakası (Merck Kat. No: 1.05649) tercih edilmiştir. Bu plakalar, benzodiazepinlerin tespitinde oldukça hassas sonuçlar sağlar. Söz konusu iki etken maddenin metanolde çözülerek hazırlanan çözeltilerinin eş zamanlı analizi için uygun bir hareketli faz belirleme çalışmaları 8 farklı çözelti veya çözelti karışımı ile klasik TLC tekniği ile denenmiştir. Yöntem validasyonu, analitik prosedürlerin amaçlanan kullanıma uygun olduğunu ve ilaç maddelerinin ve ilaç ürünlerinin kimliğini, kalitesini, saflığını ve gücünü desteklediğini gösterme sürecidir. Çalışmamız validasyon prosedürlerine uygun olarak test edilmiş ve yöntem, test edilen tüm yöntem doğrulama parametreleri için tatmin edici veriler göstererek tamamen doğrulanmıştır. Bu basit HPTLC yöntemi, DFSA ve DFC'lerde sıvı içeceğe eklendiği şüphesi olan iki sedatif-hipnotik ilacı (diazepam ve flunitrazepam) tespit etmek için başarıyla geliştirilmiştir. İyi düzeyde geri kazanımlar elde edilmesi yöntemin, şüpheli suç mahallinden ele geçirilen delillerin incelenmesi için uygun olduğunu göstermiştir.
Çevresel koşullara maruz bırakılan semen lekelerinde DNA metilasyonu ile yaş tahmini
Yaş tahmini, adli bilimler alanında kimliklendirmeye katkı sağlayan bir bulgudur. Failin, şüphelinin veya afet mağdurlarının tespitinde, yaşa bağlı değişecek cezai kararların alınmasında yararlanılır. Epigenetik üzerine yapılan araştırmalar ve özellikle DNA metilasyonu ile analizlerin kronolojik yaşa daha yakın sonuçlar vermesi sayesinde tahmini yaş panelleri geliştirilmeye açık hale gelmiştir. DNA metilasyonu ile yaş tahmin modeli kan, tükürük, semen gibi birçok vücut sıvısına uygulanabilirliği ile umut verici bir yöntemdir. Semen lekeleri, özellikle cinsel saldırılarda rastlanılan çeşitli kumaş yüzeylerine bulaşabilen, kendini temizleme veya delil yok etme isteğine bağlı olarak yıkanabilen biyolojik numunelerdir. Bu lekeler uzun süre bir ortamda beklemiş veya kan lekeleriyle karışmış halde bulunabilir. Bu çalışmada, İstanbul Üniversitesi- Cerrahpaşa, Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü Ar-Ge laboratuvarında geliştirilen 12 CpG bölgesinin analizi ile oluşturulmuş semenden yaş tahmin modellerinin, semen lekelerinin çevresel koşullara maruz bırakılmasıyla test edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 22, 32 ve 44 yaşındaki 3 erkek bireyden semen örnekleri alınmıştır. Taze örnek analizi, DNA'nın UV'de bekletilmesi, PCR aşamasında hematin inhibitörü eklenmesi, farklı kumaşlarda semen lekelerinin 1 yıl bekletilmesi ve farklı sıcaklıklarda yıkanması gibi koşullar uygulandıktan sonra SNaPshot tabanlı yaş tahmini analizi gerçekleştirilmiştir. Sonuç olarak uygulanan koşullardan yaş tahminleri elde edilebilmiş ve bir örnek haricinde yaş tahminleri paneldeki sapma ile uyum göstermiştir. Bu sonuçlar semen örneklerinin dayanıklılığını ve panelin zarar görmüş biyolojik materyallere uygulanabilirliğini ortaya koymuştur.
Atık suda pregabalin analizi için sıvı kromatografisi-ardışık kütle spektrometresi ile yöntem geliştirilmesi
Yasa dışı maddeler vücuda alındıktan sonra diğer bütün maddeler gibi ana bileşik ve varsa metabolitleri olarak doğal atılım yolları olan idrar ve dışkı ile atılır ve kanalizasyona yani atık sulara karışır. Atık su epidemiyolojisi (WBE), atık sudan yasa dışı madde, ilaç etken maddeleri ve çeşitli kimyasalların analizine dayanan bir disiplindir. Yapılan analizlerin sonucunda aranan maddeye göre ana etken madde ya da varsa metabolitinin konsantrasyonu bulunur ve bu sayede tüketilen yasa dışı madde türü ve miktarı tespit edilebilmektedir. Yasa dışı maddelerin, ya da Pregabalin gibi kullanımı kontrole tabi olan ve psikotrop etkileri sebebiyle kötüye kullanım riski bulunan ilaç etken maddelerinin kullanımının izlenmesi adına atık sularda yapılan analizler oldukça önem arz etmektedir. Atık su çalışmaları sayesinde bir bölgedeki pregabalin kullanımı izlenebilmekte, toplumun sağlığı ve bilinçlendirilmesi ile ilgili çalışmalar yapılabilmesi mümkün olmaktadır. Bu tez çalışmasında, kötüye kullanım riski gün geçtikçe artan pregabalinin analizine yönelik sıvı kromatografisi – ardışık kütle spektrometresi LC-MS/MS sistemiyle hızlı, pratik, özgün, düşük tayin limitli, tekrarlanabilirliği ve geri kazanımı yüksek bir yöntem geliştirilmesi ve geçerlilik çalışmalarının yapılması amaçlanmıştır. Yöntemin validasyonunun sağlanması amacıyla seçicilik, tespit limiti (LOD) ve tayin limiti (LOQ), doğrusallık, doğruluk, kesinlik, stabilite parametreleri çalışılmıştır. Çalışmada pregabalinin doğrusal aralığı 0.5-20 ng/mL olarak belirlenmiş ve bu aralıktaki korelasyon katsayısı r2=0,9983 olarak bulunmuştur. LOD değeri 0.05 ng/mL LOQ değeri ise 0.1 ng/mL olarak hesaplanmıştır. Kesinlik için yapılan gün içi tekraredilebilirlik çalışmasında seçilen 0.5, 1, 5 ng/mL konsantrasyonlar için %RSD değerleri sırasıyla 8.959, 5.732 ve 13.663, günler arası tekraredilebilirlik çalışmasında 12.025, 4.625 ve 10.724, ara kesinlik çalışmasında ise 8.834, 5.288 ve 3.323 olarak bulunmuştur. Gerçeklik çalışması için çeşme suyuna pregabalin katılarak hazırlanan çözeltilerden çeşme suyu için 0.5, 1, 5 ng/mL'lik numunelerin geri kazanım değerleri sırasıyla %97.03, %112.54 ve %100.29 bulunmuştur. Stabilite çalışması ise atık suya pregabalin katımı yapılarak gerçekleştirilmiştir. Stabilite çalışmasında 0. saat taze numuneler ile 48 saat +4ºC sıcaklıkta bekletilen numunelerin sonuçları karşılatırılmış ve %bozunma %27.05 olarak hesaplanmıştır. Validasyonu tamamlanan yöntem ile 2 farklı atık su arıtma tesisinden (AAT) 7 gün boyunca toplanan kompozit numuneler (n=14) analiz edilmiş ve pregabalin konsantrasyonları AAT 1 için ortalama 1.519 ng/mL, AAT 2 için ise ortalama 2.203 ng/mL olarak bulunmuştur. Günlük madde tüketim hesaplama sonuçları ise AAT 1 için ortalama 535.231 mg/gün/1000 kişi , AAT 2 için ise ortalama 488.416 mg/gün/1000 kişi olarak bulunmuştur. Bu tez çalışmasında geliştirilen yöntemin, literatüre, adli bilimlere ve adli toksikoloji laboratuvarına da katkı sağladığı düşünülmektedir. Daha önce ülkemizde atık suda yasal ve yasadışı uyuşturucu madde analizine yönelik çalışmalar olmasına rağmen, pregabalinin atık suda analizi için bir çalışma olmadığından, kötüye kullanımı gittikçe artan pregabalin maddesinin atık suda tespiti için analitik bir yöntem geliştirilmiştir. Bu çalışma, pregabalinin tüketim miktarının izlenmesine olanak tanımış, dönemsel ve bölgesel farklılıkların izlenerek gerekli önlemlerin alınabilmesi için sorumluların bilgilendirilmesini mümkün hale getirmiştir.
Bir sentetik kannabinoid olan RCS-4 bileşiğinin ve metabolitinin LC-MS/MS ile serum örneğinden tayini
Sentetik kannabinoidler 2004 yılından beri üretimi ve tüketimi artış gösteren; 'Spice','K2', 'Bonzai', 'Jamaika' gibi isimlerle bilinen psikoaktif maddelerdir. Sentetik kannabinoidlerin asıl üretim amacı endokannabinoid sistemi araştırmak iken esrar ile neredeyse aynı etkileri göstermesi onu uyuşturucu pazarı için güncel ve kazançlı bir kaynak haline getirmektedir. Sentetik kannabinoidler, kannabinoid reseptörlerine tam agonist etki gösterdiği için esrara kıyasla daha hızlı etki göstermektedir; bu da daha hızlı bağımlılığa ve daha çok hasar görmeye sebep olmaktadır. Bu nedenle sentetik kannabinoid kullanımıyla ilişkilendirilen ani ölüm vakaları artmaktadır. Genellikle esrarın etkilerini taklit etmesi amacıyla doğal bitkilerin veya bitki karışımlarının üzerine püskürtülerek "bitkisel sigara karışımları" veya "bitkisel tütsü" olarak satılan sentetik kannabinoidler günümüzde ulaşımı çok kolay maddelerdir ve halk sağlığı için ciddi şekilde tehlike oluşturmaktadır. Fakat kimyasal yapısının çok kolay değişebilir olması hem fazlaca madde çeşitliliğine hem de mevcut analizlerle tespit edilebilirliğinin güçleşmesine sebep olmaktadır. Bu nedenle bu maddelerle ilgili yapılan tanımlama, tespit, validasyon çalışmaları önem arz etmektedir. Bu çalışma bir sentetik kannabinoid olan RCS-4 ve başlıca metaboliti olan RCS-4-N(5-karboksipentil) için serumdan enzimatik hidroliz yöntemi ile LC-MS/MS ORBITRAP sistemi kullanılarak tespiti ve yöntemin validasyonu amaçlanarak gerçekleştirilmiştir. Seçicilik çalışmalarında RCS-4 ve metaboliti olan RCS-4-N(5-karboksipentil)'in serumda seçiciliği araştırılmış ve kör serum numunelerinde herhangi bir pike rastlanmamıştır. Doğrusal aralık 0-100 ng/mL arasında olup, RCS-4 ve RCS-4-N(5-Karboksipentil) için korelasyon katsayısı 0.990'dan yüksektir. RCS-4 ve RCS-4-N(5-Karboksipentil) için serum numunesinde tespit limiti (LOD) sırasıyla 5.679 – 6.623 ng/mL; tayin limiti (LOQ) ise sırasıyla 18,930 - 22,076'dır. Doğruluk çalışması için tekrar edilebilirlik ve tekrar üretilebilirlik çalışmaları yapılmış, kesinlik ve geri kazanım bu sonuçlar üzerinden değerlendirilmiştir. Buna göre %RSD değerleri RCS-4'ün 10, 50 ve 100 ppb konsantrasyonları için sırasıyla 0,09 – 0,07 – 0,1; RCS-4-N(5-Karboksipentil) için 0,15 – 0,11 – 0,1 olarak bulunmuştur. RCS-4 için geri kazanım değerleri %97.54 - %104.21 aralığında olup, RCS-4-N(5-Karboksipentil) için ise %88.87 - %118.93 aralığındadır. Çalışılan validasyon parametrelerinin tümü, toksikolojik analizlerin validasyonuna yönelik uluslararası rehberlerin kabul aralıkları içerisindedir. Böylece, metodun RCS-4 ve RCS-4-N(5-Karboksipentil) için serum numunelerinden tespiti ve tayinine yönelik geçerliliği kanıtlanmıştır. Bu yöntem, adli vakaların aydınlatılmasına önemli bir katkı sağlayacaktır.
SNP markırlarının burun morfolojisi ile ilgili özelliklerinin modellenmesi
Adli bilimlerde tek nükleotit polimorfizmi ((Tek Nokta Polimorfizmi, Single Nucleotide Polymorphism), SNP) markırları kullanılarak kimlik tanımlaması, fenotipleme, soy bağı belirleme ve genetik soy tayini yapılabilmektedir. Adli fenotipleme, moleküler biyoloji ve genetik bilimdeki ilerlemeler sayesinde önemli bir araç haline gelmiştir. Bu yöntem, suç çözme, kimlik tespiti ve tarih öncesi insan araştırmalarında değerli bilgiler sağlamaktadır. Son yıllarda, göz, saç ve ten rengi, erkek tipi kellik durumu, yüz yapısı, kulak şekli ve boy uzunluğu gibi çeşitli fiziksel özelliklerle yapılan çalışmalar önemli ölçüde artış göstermiştir. Yüz yapısını belirleyen genetik faktörler, çok sayıda genin etkileşimi sonucu belirlenir. Bu genler, yüzün genişliği, uzunluğu, burun şekli, elmacık kemiklerinin belirginliği gibi özellikleri etkiler. Son yıllarda yapılan geniş ölçekli genom çalışmaları, yüz yapısını etkileyen önemli genetik varyasyonların tanımlamasını sağlamıştır. Bu çalışmada, burun morfolojisinin tahmininde yüksek derecede anlamlılık gösterdiği belirlenen 24-SNP markırından oluşan iki multipleks panel geliştirilerek optimize edildi. Optimizasyon sürecinde 2800M kontrol DNA kullanıldı. Panellerin optimizasyonu tamamlanarak analiz eşiği, hassasiyet, dinamik aralık ve tekrarlanabilirlik validasyon parametreleri uygulandı. Çalışma için yüz bölgesinde herhangi kronofasial anomalisi olmayan, yüzünde ameliyat geçirmemiş 18-45 yaş aralığında 103 kişiden oluşan gönüllülerden ağız içi sürüntü veya kan örnekleri alındı. Burunla ilişkilendirilen SNP markırları, SNaPshot yöntemiyle analiz edildi ve burun özelliklerinin tahmini için Python programlama dili (ML, Machine Learning) kullanılarak Çoklu Nominal Lojistik Regresyon (Multinominal Lojistik Regresyon, Multinominal Logistic Regression, MLR) analizi ile bir tahmin modeli gerçekleştirildi. Model, 24 SNP genotip verilerinden ve burunla ilgili özelliklerden 5 hedef değişkenden (uzun burun, geniş burun deligi, uzun burun deligi, kemerli burun ve geniş burundan) oluşturuldu. Her hedef değişken için veriler, eğitim ve test setlerine (%70 eğitim, %30 test) bölündü. Eğitim setini kullanarak MLR modeli eğitildikten sonra test seti üzerinde burun morfolojisi tahmini yapıldı. Son olarak model için doğruluk, kesinlik, duyarlılık, F1 skoru, ROC eğrisi ve AUC değerleri elde edildi. 5 burun özelliği için oluşturulan modellerin performansını gösteren AUC değerlerine dayanarak yapılan tahmin değerlendirmesine göre; Uzun burun için en yüksek tahmin (AUC = 0,58) rs11665450 (TT) genotipi olmuştur. Geniş burun tahmininde en yüksek (AUC=0,42) rs2045323 (GA) SNP genotipi olmuştur. Burun köprüsü açısı (kemerli, kemersiz) için en yüksek tahmin (AUC = 0,69) ile rs921120 (GA) genotipine sahip SNP lokusu göstermiştir. Geniş burun deliği içinen yüksek tahmin (AUC = 0,73) değerine sahip olan rs2206437 (TT) genotipi olmuştur. Uzun burun deliği için en yüksek tahmin gösteren (AUC = 0,70) rs11653132 (AC) genotipine sahip SNP lokusu olmuştur. Çalışmamızın sonucunda, geniş burun deliği (rs921120), kemerli burun (rs11653132), uzun burun deliği (rs2206437), uzun burun (rs11665450), geniş burun (rs2045323) modelleri dengeli gerçek pozitif ve gerçek negatif değerler ve daha yüksek AUC değerleriyle diğer SNP lokuslarına göre daha iyi performans gösterdiği görülmüştür. Ancak bu SNP markırlarına ek olarak burun morfolojisiyle ilgili daha fazla SNP lokusu araştırılarak daha yüksek doğrulukta modelleme yapılabilir.
Semen örneklerinde miR-891a ve miR-10a belirteçlerinin çeşitli koşullarda dayanıklılığının değerlendirilmesi
Adli soruşturmalarda biyolojik deliller, faillerin tespiti ve suç faaliyetlerinin ardındaki gerçeğin ortaya çıkarılması açısından büyük önem taşımaktadır. Sağlık alanındaki teknolojik gelişmeler ile birlikte biyolojik örneklerden DNA analizinin yapılması mümkün olmuş ve hukuki açıdan daha kesin ve güvenilir sonuçlar elde edilmesini sağlamıştır. Günümüzde olay yerinden toplanan örneklerden DNA analizi yapılmadan önce insan kaynaklı bir biyolojik örnek olduğunun kesinleşmesi gerekmektedir. Bunun için geliştirilmiş çeşitli fiziksel, immünolojik, histo-kimyasal, mikroskobik testler bulunmaktadır. Ancak bu testler, eser miktardaki örneklerle çalışıldığında, örnek içerisindeki DNA yapısının bozulmasına ve örnek miktarında azalmaya sebep olabilmektedir. Ayrıca yeterince spesifik olmayan testlerde yanlış pozitif veya yanlış negatif sonuçlar elde etmek mümkündür. Tüm bu dezavantajlar göz önüne alındığında adli bilimlerde yeni nesil moleküler uygulamalara başvurulmuştur. Doku spesifik ekspresyon özellikleri nedeniyle RNA molekülleri, bu testlere alternatif olarak öne sürülmüştür. Tıpkı mRNA gibi miRNA'lar da doku spesifik ekspresyon özellikleri nedeniyle vücut sıvısı tayininde kullanılmaya uygun moleküllerdir. miRNA'lar daha küçük boyutları ve enzim kompleksiyle korunmasından dolayı mRNA'lara göre daha dayanıklı ve stabil moleküllerdir. Bu nedenle degrade koşullarda daha iyi sonuç vermektedir. Olay yerindeki degrade edici koşulların özellikleri göz önüne alındığında, bu tür belirteçlerin bu ortamlarda stabilitelerinin değerlendirilmesi adli bilimler için oldukça önemlidir. Bu sebeple çalışmamızda en sık karşılaşılan olay yeri senaryoları belirlenerek, bu koşullar üzerinde denemeler yapılmıştır. Çalışmamızda, özellikle cinsel suçlarda önemli bir yer tutan bir biyolojik sıvı olan semen üzerinde, diğer vücut sıvılardan ayırt edici bir şekilde yüksek konsantrasyonlarda bulunan miR-10a ve miR-891a belirteçlerinin, degrade edici koşullarda stabiliteleri değerlendirilmiştir. Semen örnekleri gönüllülük esası ile çalışmaya katılan beş sağlıklı (normospermi) bireyden toplanmıştır. Her bir bireyden alınan semen örneği, %100 pamuklu beyaz kumaşlara damlatılmış ve bu kumaşlar olay yerleri taklit edilerek oluşturulan koşullarda bekletilmiştir. Kontrol grubu olarak kullanılan O grubu örnekleri oda sıcaklığında, S grubu örnekleri Büyükçekmece gölünden alınan su içerisinde, T grubu örnekleri standart bahçe toprağında gömülü olacak şekilde 20 gün bekletilmiştir. Y grubu örnekleri, ev tipi çamaşır makinesi içerisinde 90 °C yıkama programında 1 saat toz deterjanla birlikte yıkanmıştır. Kumaş örneklerinden, hedeflenen süre sonunda total RNA izolasyonu yapılmıştır. RNA izolasyonunun ardından cDNA sentezi gerçekleştirilmiştir. Kantitatif analiz için RT-PCR cihazında miR-10a ve miR-891a bölgelerinin amplifikasyonu gerçek zamanlı olarak görüntülenmiş ve Ct değeri elde edilmiştir. Karşılaştırma için referans olarak RNU6b kullanılmıştır. miRNA konstantrasyon karşılaştırmaları için ΔCt [Ct(miRNA) – Ct (RNU6b)] ve ΔΔCt değerleri hesaplanmış ve miR-10a ile miR-891a stabiliteleri, 2-ΔΔCt formülüyle hesaplanan kat değişimi (fold change) prensibiyle yorumlanmıştır. Ct değeri 35 ve üstü çıkan örnekler için kat değişimi ve istatistiksel analizler uygulanmamıştır. Kat değişimi verilerine göre miR-891a ekspresyonunun, miR-10a'ya göre daha fazla olduğu ve daha stabil bir belirteç olduğu yorumlanmıştır. Çamaşır makinesinde yıkanan örneklerde ise ortam sıcaklığının fazla olması ve çamaşır deterjanı gibi nükleik asit yapısına zarar veren kimyasalların bulunmasından dolayı miRNA degradasyonu daha fazla gerçekleşmiştir ve bu grupta miRNA eldesi yapılamadığı için karşılaştırmalı analizlere dahil edilmemiştir. İstatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 programı ile farklı çevresel koşulların, miRNA konsantrasyonunda anlamlı bir fark yaratıp yaratmadığının belirlenmesi için normallik testi (Shapiro–Wilk) ve One-way ANOVA ve Post-hoc Tukey ile test edilmiştir. One-way ANOVA testi sonuçlarına göre test edilen çevresel koşullar, miRNA stabilitesi üzerinde anlamlı bir etkiye sahip değildir (p>0,05).
LA-ICP/MS ile adli cam analizinin XRF ve sem-EDS ile karşılaştırılması
Olay yerinden elde edilen tüm bilgiler adli soruşturmanın ve ardından gelecek olan mahkeme sürecinin sağlıklı yürütülmesi için kritik önem taşır. Toplanılan tüm delillerin doğru analiz yöntemi ile incelenmesi, elde edilen verilerin istatistiksel olarak anlamlılığının belirlenmesi ve eğer mevcut ise, uygun veri tabanları ile karşılaştırılması olayın çözümlendirilmesinde kritik bir yer tutar. Maddi delil sınıfında yer alan cam birçok açıdan önemli bir delildir. Kırıldığı ya da parçalandığı zaman çok sayıda küçük parçacığa ayrılan cam, maktulün ya da failin kıyafetinde, saçında, eşyaların üzerinde ikincil olay yerlerine transfer olabilme özelliğine sahiptir. Vur-kaç ya da hırsızlık gibi vakalarda da elde edilebilen bu ufak cam parçacıkları birincil olay yeri ile bağlantıyı sağlamak yönünden de önem arz eder. Olay yerinden elde edilen cam parçacıkları üzerinde yapılan fiziksel ve kimyasal incelemeler ne tür bir cam olduğuna dair bilgi edinilmesinde de yardımcı olur. Bu çalışmada 3 farklı gruptan (şişe, düz cam ve far) 57 cam numunesinin kimyasal analizleri LA-ICP-MS, XRF, SEM-EDS olmak üzere 3 farklı teknikle yapılmıştır. Cam numunelerinin istatistiksel sınıflandırılmasında kemometrik çalışmalarda yaygın biçimde kullanılan Hiyerarşik Kümeleme (HCA) ve Temel Bileşenler (PCA) analizleri yöntemleri kullanılmıştır. Deneysel analizler sonucunda, tek bir elemente dayalı farklılaştırmadan ziyade birden fazla elementin birlikte değerlendirilmesiyle cam örneklerinde güvenilir bir tanımlama ve farklılaştırmada yapılabileceği görülmüştür. Ayrıca yapılan istatistiksel yöntem değerlendirmesi sonucunda 3-boyutlu temel bileşen analizi uygulandığında cam örnekleri arasındaki sınıf ayrımının daha yüksek skorla yapılabildiği görülmüştür.
Şeker hastalığının kandan DNA metilasyonu ile yaş tahminine etkisi
Son yıllarda birçok alanda kullanılan epigenetik mekanizmalardan biri DNA metilasyonudur. Adli araştırmalarda DNA metilasyonu doku ve hücre tipi tanımlaması, cinsiyet tayini, yaş tahmini ve monozigotik ikizlerin ayırt edilmesi gibi çeşitli amaçlarla kullanılabilmektedir. Geleneksel olarak yaş tahmini, kemik ve/veya dişlerden yapılmaktadır. Son yıllardaki epigenetik çalışmalarda DNA metilasyonu ile yaşlanma arasındaki ilişki keşfedilmiştir. Bu sayede yaş tahmini için yüksek doğruluk gösteren, farklı vücut dokularına özgü yaş tahmin panelleri geliştirilmiştir. Bu tez çalışmasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Adli Tıp ve Adli Bilimler Enstitüsü AR-GE laboratuvarında Filoğlu ve ark. (2024) tarafından geliştirilen kandan yaş tahmin panelinin diyabet hastaları açısından değerlendirilmiştir. Geliştirilmiş olan 8 CpG bölgesini içeren (ELOVL2, ASPA, TOM1L1, C1orf132, RASSF5, FHL2, CCDC102B ve cg07082267) panel, SNaPshot yöntemi ile 51 diyabet hastasına ait kan örneklerinde metilasyon profilleri belirlenerek yaş tahmini yapılmıştır. Yaş tahmin sonuçlarına göre diyabet hastalarında MAE değeri ±5,68 yıl ve RMSE değeri ±6,80 yıl olarak elde edildi. Model grubu ile diyabet çalışma grubunu karşılaştırıldığında yaş tahmininde belirlenen sapmalar diyabet hastalarında öngörüldüğü şekilde yükseklik göstermektedir. Sonuç olarak elde edilen veriler göz önüne alındığında, adli olgularda DNA metilasyonu ile yaş tahmini yapıldığında şüphelilerin hastalık geçmişleri göz önünde bulundurulmalıdır. Metilasyonun rol oynadığı bilinen farklı hastalıklar açısından daha kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiği düşünülmektedir.
Haşhaşlı çörek tüketen kişilerin idrar ve iç çamaşır örneklerindeki morfin ve kodein varlığının belirlenmesi
Haşhaş bitkisinin yüzyıllardır gerek gıda gerekse tıbbi amaçlarla kullanıldığı bilinmektedir. Ancak günümüzde haşhaş içeren gıda ürünlerinin tüketimi sonrasında vücut sıvılarında tespit edilebilen opiat türevleri, özellikle adli toksikoloji alanında önemli tartışmalara neden olmaktadır. Haşhaşlı çörek gibi ürünlerin tüketimi sonrası idrar örneklerinde morfin ve kodein gibi maddelerin pozitif olarak saptanabilmesi, madde kötüye kullanımı ile ilgili değerlendirmelerde yanlış yorumlara yol açabilmektedir. Bu durum, özellikle adli ve tıbbi karar süreçlerinde büyük önem arz eden biyolojik analizlerin yorumlanmasında dikkatli olunması gerektiğini ortaya koymaktadır. Benzer şekilde, son yıllarda alternatif biyolojik matriksler arasında yer alan terin, özellikle iç çamaşırlarından elde edilen örneklerle değerlendirilmesi, hem kolay ulaşılabilirliği hem de dışsal kontaminasyon açısından sunduğu avantajlarla öne çıkmaktadır. Ancak haşhaşlı ürünlerin tüketimi sonrası terde opiat varlığına ilişkin bilgiler halen sınırlıdır. Bu çalışmada, yüksek çözünürlüklü kütle spektrometrisi (HRMS) teknolojisine sahip orbitrap tabanlı bir LC-MS/MS cihazı kullanılarak, morfin ve kodein analizi için yeni bir yöntem geliştirilmiştir. Geliştirilen bu yöntem ile, kontrollü koşullarda haşhaşlı çörek tükettirilen 15 gönüllüden alınan idrar ve terli iç çamaşırı örnekleri analiz edilmiş; morfin ve kodeinin kalitatif ve kantitatif dağılımı değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, idrar örneklerinin tamamında morfin ve kodeinin belirlenebildiğini; terli iç çamaşırlarında ise yalnızca altı örnekte kodein saptanabildiğini, morfinin ise tespit edilemediğini göstermiştir. Bu sonuçlar, opiat analizlerinde yalnızca tek bir biyolojik matrikse dayanmanın yetersiz kalabileceğini ve özellikle gıda kaynaklı pozitifliklerin ayırt edilmesinde birden fazla matriksin birlikte değerlendirilmesinin gerekliliğini ortaya koymaktadır.Anahtar Kelimeler: İdrar, Ter, Opiat, Haşhaşlı gıda tüketimi, İç çamaşırı örnekleme, HRMS-LC-MS/MS, kontrollü uygulama
Türkiye popülasyonunda fenotipik karakter tayini: Ten rengi tahmini
DNA analizi ile olay yerindeki biyolojik delillerden fenotipik özelliklerin tahmini yapılabilmektedir. Bu sayede olay yerinde moleküler genetiğin kullanımıyla şüpheli ve mağdurlar tanımlanarak, suç mahali ile ilişkilendirilmektedir. Bu bağlamda Adli DNA Fenotiplemesi (FDP); olay yerindeki biyolojik delillerden fenotipik özelliklerin tahmini ile kimliği belirlenemeyen faillerin bulunması ve şüpheli havuzunun daraltılarak adli soruşturmaların çözümüne katkı sağlamaktadır. Pigmentasyondan yararlanan FDP; göz, saç, ten rengi gibi fenotipik özelliklerin tahminini gösterir. Vaka çalışmalarında FDP'yi kullanmadan önce popülasyonun test edilerek tahmin sisteminin başarısının değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Günümüzde Walsh ve ark. tarafından geliştirilen IrisPlex sistemi ile göz rengi tahmini, HIrisPlex sistemi ile göz ve saç rengi tahmini yapılmaktadır. Chaitanya ve ark. tarafından geliştirilen HIrisPlex-S sistemiyle ise saç, göz ve ten rengi tahmini aynı anda gerçekleştirilebilmektedir. Yapılan bu tahmin sisteminde tek nükleotid polimorfizmlerinden (SNP) yararlanılmaktadır. HIrisPlex-S tahmin sisteminde 17'si ten rengi ile ilişkili olmak üzere, toplam 41 SNP bölgesi bulunmakta olup, 5 ten rengi üzerinden fenotip olasılıklarının tahmini yapılmaktadır. Bu çalışmada HIrisPlex-S sistemi ile Türkiye popülasyonundan 100 bireyin ten rengi tahmin başarısı değerlendirilmiştir. Ten rengi tahmini için HIrisPlex-S çevrimiçi web aracı kullanılmıştır. HIrisPlex-S sisteminin hassasiyeti, özgüllüğü, negatif tahmin değeri (NPV) ve pozitif tahmin değeri (PPV) hesaplanmıştır. Çalışma sonucunda tahmin başarısı; çok açık ten rengi için %20, açık ten rengi için %60, orta ten rengi için %100 ve koyu ten rengi için %82,4 olarak bulunmuştur. Orta ten rengindeki tüm bireylerin ten rengi tahmini doğru yapılmıştır. Gönüllüler arasında koyu-siyah ten rengi bulunmadığından bu fenotipte tahmin yapılamamıştır. Çalışmamız ten renginde HIrisPlex-S sisteminin Türkiye'deki adli vaka çalışmalarında uygulanabileceğini göstermektedir.
Alkol etkisi altındaki bireyin yazısındaki biyometrik verilerin değişimi
Alkolün merkezi sinir sistemine etki ederek harf boyutlarında artışa, şekil bozulmalarına, kelime ve harf aralıklarında dengesizliğe ve okunaklılıkta azalma gibi değişikliklere yol açtığı yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur. Bu araştırmanın temel amacı, dijital ortamda alınan el yazısı örneklerinin biyometrik verileri ve statik görünümüne alkol kullanımının etkilerini incelemektir. Bu bağlamda tüm örneklem grubunda, kan alkol düzeyine göre ve cinsiyete göre ayrılmış alt gruplarda da alkol alımı öncesi ve sonrası verilerinin ortalama ve standart sapma değerleri hesaplanmıştır. Wilcoxon Signed-Rank testi ile alkol alımı öncesi ve alkol alımı sonrasına ait biyometrik verilerin istatistiksel analizi yapılmıştır. Ayrıca kadın ve erkek gönüllülerin alkol alımı öncesi ve sonrası alınan yazılarına ait verilerin farkı alınarak Mann Whitney U testi ile aralarında anlamlı bir farklılık olup olmadığının analizi yapılmıştır. Biyometrik veriler ile yapılan tüm bu analizlere ek olarak statik incelemeler çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm örneklem grubunun biyometrik verileri 80 mg/100 dl'nin altında ve üstünde kan alkol düzeyine sahip bireylerin el yazılarını içerecek şekilde ve ayrıca cinsiyete göre gruplara ayrılarak incelendiğinde biyometrik verilerden alkol alımı hakkında en bilgi verici olanların "Temas Halindeki Toplam Yazma Süresi" ve "Temas Halindeki Yazma Uzunluğu" verileri olduğu belirlenmiştir. Bunun alkolün etkisiyle motor koordinasyondan sorumlu beyincik üzerindeki oluşan sorunların serebellar bozukluklulara yol açarak yazıda yassılaşma, harf yüksekliklerinin artışı, yazı kalitesinde bozulma ve yazı aralıklarındaki artışa bağlı olarak gerçekleştiği düşünülmektedir. Genel olarak literatürde alkolün motor performans üzerindeki olumsuz etkilerinin 50 mg/100 ml üzerindeki kan alkol seviyelerinde başladığı ve 80 mg/100 dl'de belirgin şekilde bozulduğu bilinse de bu çalışmanın sonucunda özellikle 80 mg/100 dl alkol seviyesi baz alındığında yazıdaki bozulmaların sadece kan alkol düzeyine bağlı olmadığı aynı zamanda tolerans düzeyi, cinsiyet gibi bireysel faktörlere bağlı olarak da değişebildiğini destekleyen veriler de elde edilmiştir.
Pekmez örneğinde 5-hidroksimetilfurfural'ın (5-HMF) GC-MS ile tayini: farklı türevlendirme stratejilerinin uygulanması
Gıda kaynaklı kirleticilerin, özellikle ısıl işlem sırasında oluşan 5-hidroksimetilfurfural (5-HMF) gibi bileşiklerin varlığı, gıda güvenliği açısından önemli bir risk faktörüdür. 5-HMF'nin genotoksik, mutajenik ve potansiyel kanserojen etkileri olduğu bildirildiğinden, bu bileşiğin gıda ve biyolojik örneklerde doğru ve güvenilir şekilde belirlenmesi kritik önem taşımaktadır. Bu çalışmada, 5-HMF'nin analizi için Gaz Kromatografisi-Kütle Spektrometrisi (GC-MS) yöntemi uygulanmış ve farklı türevlendirme stratejileri değerlendirilmiştir. Çalışmanın amacı, mevcut analitik yöntemlerin sınırlamalarını aşarak daha hassas ve seçici bir yaklaşım geliştirmektir. Analizlerde kullanılan türevlendirme ajanları arasında MSTFA ile yapılan uygulamalarda düşük sinyal elde edilmiş, bu nedenle kantitatif analiz gerçekleştirilememiştir. Buna karşılık PFPA reaktifi, kısa retansiyon süresi, stabil iyon üretimi ve güçlü sinyal yanıtı sayesinde yöntemin geliştirilmesinde en uygun reaktif olarak belirlenmiştir. PFPA türevli standart çözeltiler üzerinden oluşturulan kalibrasyon eğrisi 6,25–125 ppm aralığında hazırlanmış ve yüksek doğrusal korelasyon (R² = 0,9975) sağlanmıştır. Gerçek gıda matrisi olarak analiz edilen üzüm pekmezi örneğinde 5-HMF düzeyi 7028,7 ppm olarak saptanmıştır. Bu değer, literatürde rapor edilen konsantrasyonlardan oldukça yüksek bulunmuştur. Ortaya çıkan farklılığın, kullanılan türevlendirme yönteminin yüksek hassasiyetinden ve numunenin üretim ile depolama koşullarından kaynaklandığı düşünülmektedir.
Sigara kullanımının semen örneklerinde DNA metilasyonu ile yapılan yaş tahmini üzerine etkisi
Biyolojik yaşın belirlenmesi, adli kimliklendirme ve diğer adli süreçlerde giderek önem kazanmaktadır. DNA metilasyonu, özellikle CpG dinükleotid bölgelerindeki değişimler, biyolojik yaş tahmin modellerinin temelini oluşturmaktadır. Bu çalışmada, Er ve ark. (2024) (1) tarafından geliştirilen semen örneklerinde DNA metilasyonuna dayalı yaş tahmin paneli kullanılarak, kronik sigara kullanımının biyolojik yaş tahminine etkisi incelenmiştir. Çalışmaya 19–58 yaş aralığında, günde en az 20 sigara tüketen 70 erkek ile yaşam boyu sigara kullanmamış 70 kontrol katılmıştır. Semen örneklerinden elde edilen DNA izolatları, bisülfit dönüşümü ve SNaPshot® minidizileme yöntemi ile analiz edilmiştir. Analiz sonucunda, cg23488376 lokusu ile yaş arasında negatif (β=–0,353; p<0,01), NOX4 lokusu ile yaş arasında ise zayıf pozitif bir ilişki (β=0,336; p<0,01) saptanmıştır. Sigara kullanan bireylerde bu ilişkiler daha belirgin hale gelmiş (cg23488376 için β=–0,550; NOX4 için β=0,469; p<0,01) ve sigara kullanımının DNA metilasyon profilleri üzerinde anlamlı etkiler yarattığı görülmüştür. Model performansına ilişkin hata değerleri sigara kullanan grupta MAE=6,94 yıl, RMSE=10,40 yıl; sigara kullanmayan grupta ise MAE=8,02 yıl, RMSE=10,37 yıl olarak hesaplanmıştır. Bu değerler, Er ve ark. (2024)'nın bildirdiği hata oranlarından daha yüksek bulunmuştur (MAE=4,1 yıl, RMSE=5,0 yıl). Bu farkın, yalnızca sigara değişkeninin incelenmesinden ve yaşam tarzı farklılıklarının dışlanmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Sigara kullanan bireylerde modelin genel olarak kronolojik yaştan daha yüksek yaş tahmin ettiği belirlenmiştir (p=0,014). Sonuçlar DNA metilasyonuna dayalı yaş tahmin modelinin sigara kullanımının yaşlanmayı hızlandırarak tahmini yaş ile kronolojik yaş arasındaki farkları artırdığını ortaya koymuştur. Bu bulgular, biyolojik yaş tahmin çalışmalarında sigara kullanımının dikkate alınmasının önemini ve ileri çalışmalarda geniş örneklem ile çok boyutlu yaşam tarzı verilerinin gerekliliğini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: DNA Metilasyonu, yaş tahmini, epigenetik, semen, sigara kullanımı.
Bebek ıslak mendillerinin sıvı, fiber ve ambalaj içeriğinin ağır metal kontaminasyonu açısından değerlendirilmesi
Bebek ıslak mendilleri, son yıllarda bebek hijyeninde pratiklik sağlamaları nedeniyle yaygın olarak kullanılmaktadır. Alt temizliği, el-yüz silme ve seyahat koşullarında hijyen sağlamada tercih edilen bu ürünler, hassas bebek cildi ile doğrudan temas etmeleri nedeniyle içerik güvenliği açısından dikkatle değerlendirilmelidir. Özellikle mendil solüsyonu, fiber yapısı ve ambalaj materyallerinde yer alabilecek toksik elementler, sağlık açısından risk oluşturabilecek potansiyel kirleticilerdir. Bu yüksek lisans çalışmasında, Türkiye'de satışta olan 10 farklı markaya ait bebek ıslak mendilleri ağır metal kontaminasyonu açısından değerlendirilmiştir. Numuneler solüsyon, fiber ve ambalaj fazlarına ayrılmış ve ICP-MS (Inductively Coupled Plasma Mass Spectrometry) yöntemi ile nikel (Ni), arsenik (As), kadmiyum (Cd), antimon (Sb), cıva (Hg), talyum (Tl) ve kurşun (Pb) elementleri yönünden analiz edilmiştir. Analiz sonuçları, özellikle nikel, antimon ve kurşun elementlerinin bazı örneklerde dikkat çeken düzeylerde bulunduğunu ortaya koymuştur. Solüsyon fazında antimon 695,4 ppb seviyesinde tespit edilirken, bazı fiber örneklerinde 565,46 ppb seviyesine ulaşmıştır. Ambalaj materyallerinde kurşun tespit edilmesi (örneğin 3,16 ppb) bu materyallerin potansiyel kontaminasyon kaynağı olabileceğini göstermektedir. Elde edilen bulgular, toksik elementlerin özellikle bebek ürünlerinde yer almasının halk sağlığı açısından dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu çalışma, bebek ıslak mendillerinin üretim süreçlerinde daha sıkı kontrol mekanizmaları geliştirilmesi gereğine işaret etmekte olup, hem regülasyon otoriteleri hem de tüketiciler için farkındalık oluşturmayı hedefleyen bilimsel bir katkı sunmaktadır.
Sokaktan ve internetten temin edilen datura ve brugmansia bitkilerinde skopolamin ve atropin tayini ve adli toksikolojik değerlendirmesi
Datura ve Brugmansia cinslerine ait türlerin her bir kısmı son derece zehirli ve halüsinojendir. İçeriklerinde bulunan skopolamin, hiyosiyamin ve atropin, kişide şiddetli antikolinerjik toksidrom, deliryum, bayılma ve amnezi oluşturur. Yüksek dozlarda kalp yetmezliği ve ölüme sebep olmaktadır. Bu özellikleri sebebiyle yıllardır zehirleme, rekreasyon, satanist ve paganist ayinler, soygun, tecavüz, intihar, cinayet girişimlerinde kullanımıyla bilinmektedir. Literatürde bu bitkilerdeki tropan alkaloid miktarına dair yayınlar olsa da tamamı botanik bahçesi gibi yerlerden temin edilmiş olup, herkesin erişimine açık olan yerlerden örnek toplanılmamış, bu psikoaktif bitkilerin herkesin erişimine açık yerlerde bulunmasının oluşturduğu sorunlar ele alınmamıştır. Bilimsel literatürde Datura ve Brugmansia bitkilerin kullanıldığı yüzlerce suç vakasına rağmen, bu bitkiler Türkiye'de yasal olarak denetlenmemektedir. Bu çalışma; literatürde sunulanlardan farklı olarak ilk defa sokakta herkesin erişime açık olan Datura ve Brugmansia bitkilerinin içeriğindeki suç oluşturabilecek maddelerin LC-MS/MS cihazında analizi yapılarak söz konusu tehdide dikkat çekmeyi amaçlamıştır. Bu maddeler için önce LC-MS/MS ile analiz için yüksek geri kazanımlı (%77-%108), skopolamin için 24,2 ng/mL ve atropin için ise 8,8 ng/mL'den den 2000,0 ng/mL ye kadar geniş bir doğrusal aralığa sahip, hızlı (6,5-11,5 dakika), kolay, bir yöntem geliştirilmiş, validasyonu gerçekleştirilmiş ve bu yöntemle halka açık alanlarda ve özel mülk bahçelerinde, 4 il ve 9 ilçeden örneklem aldığımız Datura stramonium, Datura wrightii, Datura metel, Brugmansia suaveolens bitkilerinin içerisindeki psikoaktif maddelerin miktarları hesaplanmıştır. Elde edilen çarpıcı veriler ile sokaktan temin edilebilen bu psikoaktif maddelerin oluşturabileceği tehlikeler incelenmiştir.
Physics of bioluminescent light transport in tissue
The main objectives of this thesis are to investigate and describe the physics of bioluminescent light transport in biological tissues, analyze the bioluminescence tomography (BLT) source reconstruction, and formulate the light intensity from tumor bioluminescence as a function of time. Chapter 1 gives some introductory information on history of medical imaging, bioluminescence phenomenon, bioluminescence imaging (BLI), and tissue optical properties in the sense of absorption and scattering. Chapter 2 introduces the Radiative Transfer Theory which is the most widely applied method for photon transport in biological tissues. In this chapter, you can ¯nd the derivation of theradiative transfer equation (RTE) in detail. We also derive the diffusion equation (DE) by making a diffusion approximation (DA) to the RTE. Chapter 3 analyzes the general mathematical framework for BLT: Forward and inverse problem, finite element method (FEM), the BLT source reconstruction method, least-squares minimization, Tikhonovregularization, and Newton-Raphson iteration method. In this chapter, we assume conventionally that the bioluminescent light intensity does not vary with respect to time, but varies with respect to position. However, in real measurements, the lightintensity from luciferase activity naturally depends on luciferin concentration. For this aim, Chapter 4 includes a 2-Compartment pharmacokinetic model to formulatethe light intensity from tumor bioluminescence with respect to time. We derive a formulation which relates luciferin concentration injected via intraperitoneally to a transgenic mouse and the light intensity produced from tumor bioluminescence within the mouse, which can be used on the tomographic source reconstruction.
Silindirik ısing nanotüp sisteminin dinamik manyetik histeresis davranışları ve dinamik faz diyagramları
Zamana bağlı periyodik olarak değişen dış manyetik alanın (h(wt)) etkisinde kinetik silindirik Ising nanotüp sisteminin mıknatıslanmasının (m(wt)) doğası (zamanla değişimi) korelasyonlu etkin alan teorisi ve Glauber-tipi stokhastik dinamiği kullanılarak çalışıldı. Farklı sıcaklık değerlerinde m(wt) ve h(wt) nin zamanla değişimi incelendi ve dinamik manyetik histeresis davranışları araştırıldı. Dinamik mıknatıslanma, histeresis ilmek alanları ve korelasyonların sıcaklığa bağlılığı yani dinamik geçişlerin doğası (kesikli veya sürekli yani birinci- veya ikinci- derece faz geçişleri) karekterize etmek için ve de dinamik faz geçiş sıcaklıklarını elde etmek için araştırıldı. Üç farklı düzlemde dinamik faz diyagramları sunuldu ve denge ve denge dışı durumların sonuçları karşılaştırıldı. Faz diyagramları dinamik üçlü kritik, yalıtılmış kritik ve çoklu kritik ve üçlü kritik nokta sergiler. Sonuçların, deneysel ve teorik sonuçlar ile uyum içerisinde olduğu tespit edildi.
EAFT: Evolutionary algorithms for GCC flag tuning
The runtime of written codes is a matter of great importance, especially for code that is compiled once and executed multiple times. It is very important for developers to ensure that the resources required by a code are used as efficiently as possible, and that the runtime is as low as possible. Developers who use compilers such as GCC or LLVM to compile and run code written in C or C++ can optimize their code manually and, with certain optimization pointers, are able to make it run faster. This will provide the shorter runtime, but completıng this manual optimization is within the abilities of every developer since determining the right combination from more than 200 flags requires significant expertise. Many studies have tackled this issue. In this study, Evolutionary Algorithms for GCC Flag Tuning (EAFT) have been developed as a solution to this problem. This Autotuner, which is completely open-source, runs the code provided by the end user according to the specifications also selected by the end user, and searches for the most suitable optimization markers. For the code to be given In line with this study, which specifically addresses the end user, the user can input the code path directly from the Terminal, as well as specify the selection method and the crossover to be used. These choices can be made without the need to alter the code. The genetic algorithm and particle swarm optimization to be used is also presented to the user in EAFT, and unlike in other studies, genetic algorithm contain not one but several models.
A circular economy framework in solar PV supply chain
The global energy paradigm shift, driven by the imperatives of climate change and energy security, necessitates the adoption of circular economy principles within solar energy supply chains. This unique study transcends the conventional discourse on the circular economy - often limited to technical solutions - to demonstrate how a supply chain designed on cradle-to-cradle principles can achieve poverty alleviation without exacerbating resource dependency. To analyze this complex structure, a novel hybrid methodology was developed, integrating Stakeholder Theory, Natural Resource Dependence Theory, and the Co-benefit Theory into a single operational model. In the initial phase, a field study employing Stakeholder Theory and Multi-Criteria Decision-Making (MCDM) methods concretely mapped the power-interest dynamics and strategic priorities of key stakeholders within the solar panel supply chain concerning circular economy strategies. In the second stage, a conceptual framework developed using Causal Loop Diagrams (CLDs) formed the foundation of a Stock-and-Flow model. The empirical data obtained from the first phase were then utilized as inputs for this quantitative model. Findings from the scenario analyses demonstrate that a circular solar panel supply chain quantitatively outperforms its linear counterpart in terms of increasing raw material recovery, enhancing energy access, and significantly reducing the Multidimensional Poverty Index (MPI). This dissertation, by operationalizing a novel theoretical synthesis, provides a strategic guide for policymakers and industry leaders. It demonstrates a synergistic pathway toward achieving measurable progress on several Sustainable Development Goals: SDG 1, SDG 7, SDG 9, SDG 12, and SDG 13.
V2O5 geçiş metal oksit yarı iletkenlerinin ultrasonik püskürtme tekniği ile üretilmesi ve yapısal, optiksel, elektriksel özelliklerinin incelenmesi
Bu çalışmada, Vanadyum pentaoksit (V2O5) filmler, deneysel parametreler ayarlanarak 300 °C - 350 °C - 400 °C - 450 °C alttaş sıcaklıklarında, cam altlıklar üzerinde ultrasonik püskürtme tekniği ile üretilmiştir. Elde edilen yarı iletken ince filmlerin, X-ışını kırınım (XRD) analizleri ve kristal yapıları araştırılmıştır. Taramalı elektron mikroskobu (SEM) kullanarak ince filmlerin yüzey incelemeleri yapılmıştır. Üretilen filmlerin; yapısal, optik ve elektrik özellikleri alttaş sıcaklığına bağlı olarak nasıl değiştiği incelenmiştir. UV-VIS spektrofotometresi kullanılarak filmlerin, temel optik soğurma ile optik özellikleri araştırılmıştır. Filmlerin özdirençleri, dört nokta uç metodu ile ölçüldüğünde, öz direncin sıcaklığın artışıyla azaldığı gözlendi. Bu analizler sonucunda; film üretmek için kullanılan alttaş sıcaklığının filmlerin elektriksel, optiksel ve yapısal özelliklerini etkilediği sonucuna varılmıştır. Deneysel olarak yaptığımız bu çalışma sonucunda elde ettiğimiz bulgular ile literatürdeki çalışmalar karşılaştırılarak benzerlik ve farklılıklar yorumlanmıştır.
Transit time sensitive liner ship scheduling and container routing problem
Due to globalization, commercial cargo transportation volumes have increased significantly in recent years. Sea transportation has longer transit times than land, rail and air transport. However, due to the possibility of shipping heavy and large cargoes and low transportation costs, most of the commercial transportation needs are met via seaways. Therefore, there is a great competition between companies operating in maritime transportation in terms of both cost and quality of service at an international level. The use of decision support systems which will ensure that the right decisions are made at operational, tactical and strategic levels will play an important role in the development of the sector. Employment of operations research methods is often required in the development of such systems. In this thesis, two main problems in liner transportation, the Liner Ship Scheduling Problem (LSSP) and the Container Routing Problem (CRP), are solved. Since transit times are generally long in maritime transportation, this aspect is regarded as one of the most important criteria for carrier choice of customers. Therefore, in the design of liner schedules offered by maritime transportation companies, it is important to consider the transit times resulting from these schedules. In this thesis, the iterative approach that solves the LSSP and CRP sequentially which allows us to consider the effect of the transit times generated by the schedule on customer demand in addition to the operational cost of the ship schedules is handled. This iterative approach is name as the Liner Ship Scheduling and Container Routing Problem (LSSCRP). Considering the effect of the transit times on customer demand is seen as one of the most important components in increasing the service quality offered to customers. It is believed that taking this factor into account at the tactical level -that is, in the scheduling stage- will reflect positively on the quality of service offered to the customer as well as the profitability of the shipping company. In this thesis, we employ an approach in which the two problems are sequentially solved using an iterative procedure. This iterative approach has potential to improve both the quality of the service provided to customers and the profitability of the liner shipping companies.
Bursa ili iç ve dış ortam havasında organoklorlu pestisit (OCP) seviyelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, iç ve dış ortam hava örnekleri Aralık 2019 ve Şubat 2020 ayları arasında, Bursa ili'nin 15 farklı noktasındaki mekanlardan pasif hava örnekleyici (PHÖ) kullanılarak Organoklorlu Pestisitlerin (OCP'lerin) seviyeleri değerlendirilmeye çalışılmıştır. 15 farklı noktadan iç ortam hava örnekleri alınırken bu noktalardan 6 tanesinden de aynı örnekleme zamanında dış ortam hava örnekleri alınmıştır. Örneklemenin yapıldığı bölgeler Bursa'nın Yıldırım, Kestel, Mudanya, Nilüfer ve Osmangazi ilçelerindedir. İç ortam havasında ölçülen toplam 10 OCP (∑10OCP) konsantrasyonları için minimum değer 93,39 pg/m3 ile Yıldırım ilçesinde Bursa Modern evinde (8.), maksimum değer 887,10 pg/m3 ile Yıldırım ilçesinde Vişne caddesindeki tekstil atölyesinde (5.) tespit edilmiştir. Değerinin yüksek olmasının sebebi bölgenin sanayi olması olduğu belirlenmiştir. Dış ortam havasında ölçülen Σ10OCP konsantrasyonları için minimum değer 130,6 pg/m3 ile Nilüfer ilçesinde Yüzüncüyıl Mahallesinde yer alan referans noktalardan biri olan ev (13.) iken; maksimum değer 888,8 pg/m3 ile Yıldırım ilçesinde Esenevler Mahallesindeki eve (6.) aittir. Bu durum, bölgelerde daha önce pestisitlerin kullanıldığı ve hava ortamında hala etkilerinin gözlenebileceğini ortaya koymaktadır. Yüksek konsantrasyonun alanda kirleticinin varlığına ek nedenlerinden biri de örnekleme döneminde binanın dış bölümünde yapılan boyama çalışmasıdır. İç ve dış ortam OCP konsantrasyonlarının oranları (İ/D) hesaplanmış ve kirleticilerin çoğunlukla iç ortamdan kaynaklandığı sonucuna varılmıştır. Tanı oranları kullanılarak da Bursa'da lindan kullanımının hala devam ettiği belirlenmiştir. PHÖ kullanarak elde edilen OCP'lerin konsantrasyon değerleri kullanarak yetişkin insanlarda ve çocuklarda oluşabilecek kanser riski değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre hem iç hem de dış ortam için yetişkin insanlarda ve çocuklarda solunum yoluyla oluşan OCP'ye ait kanser riskinin yüksek seviyelerde olduğu tespit edilmiştir.
Sürekli elyaf takviyeli termoplastik kompozitlerin sonlu elemanlar analizi
In recent years, polymer matrix composites have been preferred much more than traditional materials, such as metal, especially in the aerospace industry. The interest in thermoplastic composites is increasing day-by-day due to certain advantages, such as a very short process time when compared to thermoset composites, and the production of more durable integral part due to its weldability and recyclability. One of the most important thermoplastic composite part production methods is thermoforming. Although it has several advantages, such as a low cycle time and the easier production of complex parts, it is not yet widely used in the aerospace industry, where part accuracy is at the highest level. The aim of the study was to develop a method for manufacturing defect-free thermoplastic composite parts by means of the thermoforming. First, optimum process parameters were determined by finite element analysis performed via Ls-Dyna. Some of the mechanical properties of the fabric material were obtained through characterization tests in order to obtain more realistic results. At the same time, the first trial composite part with thermocouples was formed with the intent of standardizing the processing times for the experimental studies. Despite the determination that there were no shape distortions, it was observed that the surface quality was quite bad. In order to eliminate these defects, different spring configurations were developed and blank composite plate structures were designed. Thermoform analysis was then performed using the optimum parameters for all of the different configurations. The part with the U-beam structure was thermoformed in accordance with the analysis. It was seen that the experiments made for the validation were in very good agreement with the analysis. Comparisons were made of the fiber orientations and deformations. The effect of the homogeneous tool temperature, blank plate geometry, and gripper configurations on the manufacturing defects was evaluated. Experimental results showed that the homogeneous tool temperature is of great importance in thermoforming. Finally, it was concluded that none of the material models were sufficient to take into account all of the deformation mechanisms and deformations that occurred during and after the process.
Üst yapı projelerinde imalat iş planı temelli risk ile maliyet odaklı iş güvenliği planı hazırlanması yaklaşımı
Türkiye'de inşaat sektörü ortalama 2 milyon çalışan istihdam etmektedir ve artan nüfus ve büyüyen ekonomi ile gelişmesini sürdürmektedir. Sosyal Güvenlik Kurumu'nun (SGK) iş kazaları istatistiklerinde inşaat sektörü maalesef yüksek oranlara sahiptir. Verilerin çoğunda basit ve öngörülebilir kaza sebeplerinin farklı projelerde tekrarlanmasından kaynaklandığı görülmektedir. Dikkatsizlik ve ilgisizlik kaynaklı iş kazası vakalarının sayılarındaki fazlalık asıl problemin planlama sürecinden kaynaklandığını göstermektedir. İnşaat projeleri genellikle kazı çalışmaları başlar, betonarme imalatlar ile devam eder, cephe imalatları yapılır ve daha sonra ince iş imalatları ile tamamlanır. Bu sebeple üstyapı projelerinde genellikle önce kazı işleri ile ilgili tehlikeler; daha sonrasında ise betonarme, cephe ve ince işler ile ilgili tehlikeler oluşur. Mevcut İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) yöntemleri arasında ileriye dönük eylemlerden birisi olan risk değerlendirmesi ile çalışma ortamında oluşabilecek tehlikelerin belirlenmesi ve bunların gerçekleşmemesi için önlemler alınması sağlanır. Üstyapı projelerinin yapım aşamalarının birbirine çok benzer olması ve iş güvenliği risklerinin büyük bir kısmının neredeyse hepsinde ortak olması sebebiyle; iş aktivitelerini dikkate alan proje yönetimi ile önlemleri dikkate alan risk değerlendirme yönteminin beraber kullanılması çeşitli faydaları beraberinde getirecektir. Projeye henüz başlamadan, üstyapı işleri ile alakalı tehlike ve risklerin belirlenmesi ve akabinde en doğru önlemlerin alınması için işverenin önlem üzerinde fiyat/performans değerlendirmesi yapabilmesi için yeterli zaman imkânı mevcuttur. Buna ek olarak, alınacak önlemin hangi zamanda alınacağının belirlenmesi işveren firma bütçesinin de daha öngörülebilir olmasını sağlayacaktır. Bu tez çalışmasında risk değerlendirme yöntemi ve proje yönetimi birleştirilerek, öngörülen tehlike ve risklerin belirlenmesi ve ilgili önlemlerin hangilerinin ne zaman alınmasının söz konusu proje başlamadan önce eniyileme yöntemleri kullanılarak planlanması hedeflenmiştir. Anahtar Kelimeler: İş Güvenliği, Üst Yapı Projeleri, Eniyileme, Risk Değerlendirmesi, Proje Yönetimi
Investigation of thermodynamic properties of favipiravir and ribavirin molecular structures used in the treatment of Covid-19 and their interaction with dna bases by DFT
Different properties of the molecular structures of favipiravir and ribavirin, which are used in the treatment of SARS-CoV-2 and also needed in the treatment of coronavirus disease (COVID-19) in recent years, have been investigated using Density Functional Theory (DFT) B3LYP/6-311G(d, p) and 6-311+G(d, p) methods. The geometrical optimization of the molecular structures of favipiravir and ribavirin was made in the ground state, gas, and water solvent environments, the bond parameters were obtained and the theoretical results were compared with the values in the literature. By obtaining molecular orbital energy values from energy calculations, global reactivity parameters such as electron affinity, electronegativity, chemical potential, chemical hardness, softness, and electrophilicity index were obtained for both environments. The interactions between adenine, guanine, cytosine, and thymine DNA bases and the molecular structures of favipiravir and ribavirin were investigated in water with the help of two parameters such as ΔN (charge transfer) and ECT (electrophilicity-based charge transfer) using global reactivity values. By using the optimized molecular structures of favipiravir and ribavirin, ground state frequency calculations were made for both environments, and thermodynamic properties of molecular structures such as entropy, enthalpy, heat capacity, zero point vibration energy, and Gibbs free energy were investigated.
The effect of some parasitic worms on physiological and histological changes in a species of economic fish in the city of Misurata, Libya, using statistical analysis
The significance of helminthology and haematology features as critical instruments in fish health evaluations has been acknowledged. Blood parameter measurement has a long history of application in fish health monitoring. Liver and kidney function tests, lipase and amylase levels, creatine phosphokinase (CPK) and lactate dehydrogenase (LDH) were among the blood indicators examined in this study to determine the impact of an invading parasite. The present investigation set out to examine the parasitic infection in a hundred fish specimens. The sample included fifty individuals of Euthynnus alletteratus and fifty individuals of Scombrus Scombrus. The seas around the Libyan city of Misrata are the source of this fish. Both Euthynnus alletteratus and Scomber scombrus showed statistically significant variances across multiple parameters. All of Scomber scombrus's internal organs, with the exception of the outside body, showed a very positive connection with urea levels. Except for the exterior body and nose, urea levels were positively associated with many organs in Euthynnus alletteratus. Excluding tissues on the outside of the organism, the results of the research indicate a positive relationship between creatinine levels and several internal organs in Euthynnus alletteratus. With the exception of the stomach and internal organs, Scomber scombrus showed a positive correlation between sodium levels and a number of organs. Several organs of both Scomber scombrus and Euthynnus alletteratus showed a direct association between total protein levels, CPK, aspartate aminotransferase (AST), alanine aminotransferase (ALT), alkaline phosphatase (ALP), lipase, amylase, and potassium. With the exception of Scomber scombrus's ii exterior body, a robust correlation between LDH levels and many organs was seen in both Euthynnus alletteratus and Scomber scombrus. Nostril, internal organ, and anterior intestine LDH levels were positively correlated in Euthynnus alletteratus. Examining the razam and kawali parasites' distribution throughout several organs is the primary objective of the current investigation. Parasite infection rates varied throughout fish organs, as seen in the research. Among the histological findings in the stomachs of Kawali species were fibroblasts, lymphocytes, macrophages, and eosinophilic granulocytes. Histopathological analysis of razam species mostly showed autolysis and hyperplasia in the stomach's submucosa and mucous membranes. Hypertrophy, systemic inflammation, and multifocal myocyte necrosis characterise this cardiac condition. Multifocal necrosis and congestion of interlobular veins are hallmarks of liver tissue deterioration, which occurs with substantial vacuole degradation and fatty hepatocytes. Alterations to the gut wall happen autolytically. Autolytic changes occur in the pancreas and liver. 2024, 76 pages
Evaluation of insulin resistance in patients with cholethiasis
Gallstone (GS) diseases highly prevalent with a complex and multifactorial pathogenesis that cholesterol gallstones is the most common disease associated with biliary lipid abnormalities. Fasting blood sample and gallstone were collected from 140 patients with gallstone submitted to cholcystoctomy in Azady Teaching Hospital in Kirkuk City from 1st April 2022 to the end of September 2022. They were divided into two study groups: GS patients with control (100 subjects with GS, 40 subjects control). Insulin, Lipid Profile(Cholesterol, Triglyceride, LDL-C, HDL- C, VLDL), Glucose, as well as measurement of HOMA-IR, BMI and stone analysis. The results of this study showed that the cholesterol gallstone was more common type than pigment or mixed stone, females have a greater risk of gallstone disease than males at all ages and the ratio of females to males was 3.1:1. The obesity is associated with gallstone formation showed that, BMI has high significant (p=0.001) difference between patients with gallstonecompared to control in both gender (males and females). Profound effects of lipid profile of serum lipids metabolism and lipoproteins on the gallbladder formation, showed : significant difference in TC, TG, LDL and VLDL for patients with gallstones compared with control. There was a high level of insulin in the serum of patients with gallstone compared with control, the mean level was,(10.2 ± 5.24μIU/mL).
Problems encountered within the strategic planning in public administration and solution proposals
Strategic Planning approach in public administration in Turkey gained legal status aftermath the promulgation of Public Finance Management and Control Law no.5018 in 2003. The study's aim is to identify the differences and the problems encountered between the first and second strategic planning preparation process and develop solution proposals while analyzing the current situation of the strategic planning system in central public administrations in Turkey. In this study, first of all, the conceptual framework is presented with the literature search. Survey method is used in order to gather datas related to thesis subject. This research primarily hypothesize that ' there is no difference among the institutions related with the preparation, monitoring and evaluation processes of Expired Stratejic Plans (DSESPs) and Current Strategic Plans (YSPs) and the datas gathered from the institutions are evaluated. The results indicate that there is no such a difference among the institutions related with the preparation, monitoring and evaluation processes of Expired Strategic Plan (DSESP) and Current Strategic Plan (YSP). Institutions generally form their strategy documents according to the available minimum conditions inside the strategic planning guide. At the end of the study, proposals such as ensuring effective participation and ownership by senior management have been developed.
Investigation of MDM2 and RYBP gene expression levels in colorectal cancer
Colorectal cancer (CRC) is known as a major cause of morbidity and mortality throughout the world including Turkey. Murine double minute 2 (MDM2) an oncogene is a critical negative regulator of the tumor suppressor p53. Ring1 and YY1 binding protein (RYBP) is a member of the Polycomb group (PcG) and regulates cell growth through PcG-dependent and -independent mechanisms. The objectives of this study were to investigate the expression of MDM2 and RYBP genes in normal and tumor colon / rectum tissues of the Turkish patients diagnosed with CRC. Also, to test the relation of MDM2 and RYBP expression with clinico pathological features such age, gender and to elucidate the correlation between MDM2 and RYBP expression in CRC tissues. Paired tissues tumor-normal (T-N) from 43 patients with CRC included in this study were examined by using qRT-PCR technique. Statistically there was no significant difference between normal tissues (3.60 ± 2.56) and tumor tissue (3.84 ± 2.70) in the terms of RYBP gene expression (p> 0.05). The same result for MDM2 expression was found in which no significant difference between normal tissues (3.20 ±1.79) and tumor tissues (3.36±2.16), (p> 0.05). None of the pathological features measured with the alteration (high and low) of gene expression for both RYBP and MDM2 were had a relation. Also, there was no correlation between the RYBP and MDM2 gene expression (r = 0.158, p = 0.308). Taken together, these data suggest that despite the fact that MDM2 plays as an oncogene and RYBP plays as tumor suppressor gene or maybe as oncogene depending on the tumor type, but both genes have no role in our patient's outcome.
Dört coğrafi yön ve açı için güneş ışınımı tahmin modeli geliştirilmesi
Son yıllarda, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde hızlı ekonomik gelişme ve istikrarlı yaşam standartlarının iyileştirilmesi enerjiye olan ihtiyacı artırmaktadır. Enerjinin temiz ve yenilenebilir enerjiden dönüştürülmesi gün geçtikçe artan bir öneme sahiptir. Yenilenebilir enerji kaynakları içerisinde önemli bir yer tutan güneş santrallerinin tesis edilmesi tasarımı ve uygulanması için potansiyel güneş ışınım verileri önemli bir araçtır. Özellikle doğrudan ölçüm verileri kullanmak bazı meteorolojik verileri kullanan sayısal hesaplamalarla tahmine dayalı verilere göre önem arz etmektedir. Bu çalışmada fotovoltaiklerin (PV) elektrik üretiminde etkili olan temel parametrelerin tamamını kapsayacak şekilde farklı coğrafi doğrultularda ve farklı açısal yüzeylere gelen güneş ışınımı miktarı ölçülmüş, elde edilen veriler depolanarak, analiz edilmiştir. Bu değerler elde edilirken dört coğrafi yön olan doğu, batı, kuzey ve güney doğrultusunda ve 0°, 30°, 60° ve 90° olacak şekilde dört adet ışınım sensörü yerleştirilerek bu ışınımölçer cihazlardan gelen veriler dakikalık olarak kaydedilmiştir. Kaydedilen bu veriler ile yapılan analiz ve çıkarımların sonucunda güneş enerjisi ölçüm sistemlerinin tasarlanması ve yeni modellerin gerçekleştirilebilmesine olanak sağlanması amaçlanmıştır. Ayrıca geliştirilen modelin benzer iklim ve şartlara sahip bölgelerde kullanılabilmesi ve bu konuda araştırma yapacak olan kişilere yol gösterebilmesi çalışmamızın önemli bir değeridir.
Transformasyon graflarda ortalama düşük bağlantılılık ve komşu izole saçılım sayısı
Bir ağın (iletişim, taşıma, internet,vb.) merkezleri ya da bağlantı hatları bazı durumlarda zarara uğrayabilir. Bu durumlar, ağda bazı sorunlar ortaya çıkmasına sebep olabilir. Burada en çok merak edilen soru ise; bir ağda iletişim durana kadarağın ne kadar sürede nasıl dayanacağıdır. Zedelenebilirlik, iletişim ağında belli merkezlerin ya da bağlantıların zarar görmesinden sonra, iletişim kesilene kadar geçen süredeki ağın dayanma gücünün hesaplanmasına zedelenebilirlik değeri denir. Bu ağın dayanıklılığını tanımlamak için graf teoride ilk olarak bağlantılılık değeri (connectivity) tanımlanmıştır. Bu çalışmada bazı grafların transformasyon hallerinin ortalama düşük bağlantılılık değerleri ile komşu izole saçılım sayıları hesaplanmıştır. Son bölümde bu parametreler arasındaki ilişkiler gösterilmiştir. Bir ağın (iletişim, taşıma, internet,vb.) merkezleri ya da bağlantı hatları bazı durumlarda zarara uğrayabilir. Bu durumlar, ağda bazı sorunlar ortaya çıkmasına sebep olabilir. Burada en çok merak edilen soru ise; bir ağda iletişim durana kadarağın ne kadar sürede nasıl dayanacağıdır. Zedelenebilirlik, iletişim ağında belli merkezlerin ya da bağlantıların zarar görmesinden sonra, iletişim kesilene kadar geçen süredeki ağın dayanma gücünün hesaplanmasına zedelenebilirlik değeri denir. Bu ağın dayanıklılığını tanımlamak için graf teoride ilk olarak bağlantılılık değeri (connectivity) tanımlanmıştır. Bu çalışmada bazı grafların transformasyon hallerinin ortalama düşük bağlantılılık değerleri ile komşu izole saçılım sayıları hesaplanmıştır. Son bölümde bu parametreler arasındaki ilişkiler gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Zedelenebilirlik, Bağlantılılık değeri, Ortalama Düşük Bağlantılılık Değeri, Transformasyon Graflar, Komşu İzole Saçılım Sayısı 2017, 25 sayfa
Prolin uygulamalarının In Vitro'da tuz stresi koşullarında yetişen SO4 asma anacının sürgün ve kök gelişimine etkileri
Tuzluluk, tarım alanlarının daralmasına ve toprakların kullanılamaz hale gelmesine yol açan önemli bir sorundur. Bu çalışma, in vitro da farklı sodyum klorür (NaCl) dozları ile oluşturulan tuz stresi koşullarında yetiştirilen SO4 asma anacı bitkiciklerinin sürgün ve kök gelişmesi üzerine farklı prolin dozlarının etkini belirlemek amacıyla planlanmıştır. Çalışmada, SO4 asma anacından alınan mikro çelikler, in vitro koşullarda 1 mg L⁻¹ BAP içeren MS ortamında dört hafta süreyle kültüre alınarak sürgün oluşumu sağlanmıştır. Oluşan bu sürgünler, 1 mg L⁻¹ IBA içeren MS ortamında yeniden kültüre alınarak köklendirilmiştir. Köklenmiş bitkilerden elde edilen, 2 cm uzunluğunda ve üç yaprak taşıyan eksplantlar, 1 mg L⁻¹ IBA içeren MS besi ortamında, 0, 1.0, 1.2 ve 1.4 g L⁻¹ NaCl ile birlikte 0, 1, 2 ve 4 mM prolin içeren kombinasyonlarda kültüre alınmıştır. Sonuçta, 1.2 g L⁻¹ NaCl × 1 mM prolin uygulamasının diğer uygulamalara göre daha etkili olduğu tespit edilmiştir. Tuz uygulamalarında dozlar arasındaki farklar çok belirgin olmamakla birlikte, artan tuz dozlarının bitkilerde toksik etki yaparak gelişmede gerilemelere neden olduğu saptanmıştır. Farklı prolin dozlarının, düşük tuz dozlarında iyileştirici etkiler gösterdiği, ancak yüksek dozların toksik etkiler yaratabileceği anlaşılmıştır. Prolinin 1 mM dozunun, tuz stresinin olumsuz etkilerini azalttığı ve besin elementi alımında artış sağladığı belirlenmiştir. Elde edilen sonuçlar, in vitro koşullarda besi ortamına belirli miktarda dışsal prolin ilavesinin, tuz stresine karşı bitkilerde koruyucu ve toleransı artırıcı bir etki oluşturduğunu ortaya koymuştur. Prolinin tuz stresine karşı iyileştirici etkilerinin genellenebilmesi için SO4 asma anacı dışındaki farklı asma anaçları ve üzüm çeşitleri üzerinde uzun vadeli benzer araştırmaların hem in vitro hem de in vivo koşullarda yürütülmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Asma, doku kültürü, mikro çelik, mineral elementler, sürgün ve kök toleransı
Potasyum sülfat (K2SO4) tabanlı fosforların yapısal ve termolüminesans özelliklerinin araştırılması
İyonlaştırıcı radyasyonun tespiti ve doz ölçümü, fizik ve yaşam bilimlerinde uzun süredir önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle medikal uygulamalarda hassas doz ölçümleri çok önemlidir. Bu nedenle, termolüminesans dozimetreleri (TLD), geleneksel yaklaşımların yetersiz kaldığı alanlarda etkili bir alternatif olarak öne çıkmaktadır. Katkılanmış potasyum sülfat (K2SO4), dozimetri uygulamalarında, iyonlaştırıcı radyasyona karşı yüksek duyarlılığı ve üstün termolüminesans (TL) özellikleriyle dikkat çekmektedir. Bu tez çalışmasında, Dy ve Na ile katkılanmış K2SO4 malzemesi katı hal sentezi yöntemi kullanılarak hazırlanmış ve iyonlaştırıcı radyasyona maruz bırakıldıktan sonra TL özelliklerini incelemiştir. Sentezlenen katkılı ve katkısız K2SO4 malzemelerinin yapısal ve morfolojik özellikleri, X-ışını kırınımı (XRD) ve Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM) analizleri kullanılarak detaylı olarak incelenmiştir. Sonuçlar, homojen parçacık boyutu dağılımı ile orthorhombic saf K2SO4 yapısının katı hal sentez yöntemi ile başarılı bir şekilde elde edildiğini göstermiştir. Bu çalışmada katkısız ve katkılı K2SO4 numunelerinin TL ışıma eğrileri ve modellemeleri, termal stabiliteleri, soğrulan doza bağlı tepe davranışları, solma özellikleri ve tekrar kullanılabilirliği ve tuzak parametreleri detaylı olarak incelenmiştir. TL ölçümleri 90Y-90Sr beta kaynağına sahip DA-20 model Risø TL/OSL okuyucu cihazı gerçekleştirilmiştir. Elde edilen ışıma eğrileri üzerinden en uygun doz yanıt eğrileri ve bunlara karşılık gelen dozimetrik tepe noktalarının TL mekanizmaları incelenmiştir. Sonuçlar, uygun katkı oranları ve sentez koşulları sağlandığında, katkılanmış K2SO4 malzemesinin ticari TLD'lere alternatif bir dozimetrik malzeme olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Spirulina platensis ilavesi ile fonksiyonel bisküvi ve kraker geliştirilmesi
Spirulina platensis İLAVESİ İLE FONKSİYONEL BİSKÜVİ VE KRAKER GELİŞTİRİLMESİ Bu çalışma Spirulina platensis ilavesi ile bisküvi ve krakerlerin fonksiyonelliğini artırarak, renk, sertlik, genel beğeni, koku parametreleri ve protein, amino asit (aa), ve mineral içerikleri üzerine etkilerinin araştırılması üzerinedir. Bisküvide %0, %2,5, %4,0 ve krakerde ise %0, %2,5, %5,0 oranlarda S. platensis ilavesinin etkileri çalışılmıştır. Bisküvide 30, krakerde ise 17 adet deneme desenleri Design Expert programı ile belirlenmiştir. Deneme desenlerinin renk, koku, lezzet, kıtırlık ve genel beğenileri alanında uzman kişiler tarafından panel testi yapılarak değerlendirilmiştir. Bisküvi duyusal analiz sonuçlarını kullanarak Design Expert analiz ile optimum deneme deseni içeriği belirlenmiştir. Seçilen optimum deneme desenlerinde bisküvi 4,6 ve kraker 4,8 genel beğeni puanı almıştır. En yüksek bisküvi sertlik değerine 2875 ile 27 nolu desende ulaşılmıştır. Krakerde en yüksek sertlik 516 ile 7 nolu desende ölçülmüştür. Hem bisküvi hem de krakerde en iyi skorlara sahip olan optimum bisküvi ve kraker denemeleri üretim hattında denenmiştir. Spirulina platensis ilaveli bisküvide protein %56,92 ve amino asit %78,76 ve krakerde, protein %43,47, amino asit %53,83 oranlarında artış göstermiştir. Mineral değerlerinde ise, optimum bisküvide Ca 87 mg, Na 870 mg, optimum krakerde ise, 89 mg Ca, 857 mg Na minerali tespit edilmiştir. Sonuç olarak, bisküvi ve krakere S. platensis eklenmesi sonucu, gerek beğeni, tat ve renk bakımından, gerekse protein amino asit bakımından zengin ve tercih edilebilir fonksiyonel ürünler geliştirilebileceği ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: Spirulina platensis, Bisküvi, Kraker, Duyusal Analiz, Fonksiyonel Gıda
Hastelloy X süper alaşımının frezelenmesinde farklı soğutma/yağlama rejimlerinin işlenebilirlik özelliklerine etkisi
Uzay ve havacılık sektörünün son yıllarda gösterdiği ciddi gelişmeler malzeme teknolojisinin de gelişmesine katkıda bulunmuştur. Malzeme teknolojisinin gelişmesine paralel olarak üstün özelliklere sahip süper alaşım malzemeler geliştirilmiştir. Süper alaşım adı verilen bu malzemelerin üstün özelliklerinin yanında, şekillendirilmesinde zorluklar yaşanabilmektedir. Yaşanan bu zorlukların üstesinden gelebilme adına araştırmacılar sürdürülebilir yöntemlerin geliştirilmesi için çalışmalarına hız vermiştir. Bu çalışmada uzay ve havacılık alanında kullanılan, Hastelloy X süper alaşım malzemesi sürdürülebilir soğutma/yağlama koşulları altında frezelenmiştir. Frezeleme deneyleri iki aşamada gerçekleştirilmiştir. Birinci aşamada nano akışkanların partikül boyutlarının işleme performansı üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, kuru, minimum miktarda yağlama (MMY), 4 nm boyutlu Al2O3, 48 nm boyutlu Al2O3 ve 136 nm boyutlu Al2O3 nano akışkan soğutma/yağlama koşulları tercih edilmiştir. İkinci aşamada ise kuru, MMY, Al2O3 ilaveli nano akışkan, vorteks, CO2, MMY+vorteks, nano akışkan+vorteks, CO2+MMY, CO2+nano akışkan soğutma/yağlama koşullarının işleme performansı üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Soğutma/yağlama koşullarının etkilerini inceleme adına kesme hızı, ilerleme ve kesme derinliği parametreleri, sırasıyla 50 m/dak, 0,10 mm/dev ve 0,5 mm sabit alınmıştır. Performans kriteri olarak olarak yüzey pürüzlülüğü Ra, kesme sıcaklığı ve güç tüketimi değeri belirlenmiştir. Birinci aşama deneylerden elde edilen sonuçlara göre, diğer koşullara kıyasla 4 nm boyutlu Al2O3 nano akışkanı daha üstün performans sergilemiştir. 4 nm boyutlu Al2O3 nano akışkan koşulu kuru koşula göre, yüzey pürüzlülüğü, kesme sıcaklığı ve güç tüketim sonuçlarında sırasıyla %37,43, %36,02 ve %8,33 oranında düşüş göstermiştir. İkinci aşama deneylerden elde edilen sonuçlara göre Al2O3+CO2 hibrit koşulunda diğer koşullara göre daha iyi performans elde edilmiştir. Al2O3+CO2 hibrit koşulunda kuru koşula göre yüzey pürüzlülüğü, kesme sıcaklığı güç tüketim sonuçlarında sırasıyla %50,98, %51,84 ve %9,37 oranında düşüş göstermiştir.
Investigation of optical, structural, and electrical properties of semiconducting films produced by different chemical techniques
In this study, the semiconducting CdS and ZnS thin films were obtained by the two methods: chemical bath deposition and spray pyrolysis under different deposition conditions. The influence of the preparation technique on the structural, electrical and optical properties of the polycrystalline CdS and ZnS films were investigated by using X-ray diffraction (XRD), Van der Pauw method and optical transmission. The optical properties of the films were investigated from optical absorption coefficient and transmittance spectra data using double beam visible spectrophotometer. By using these data the band gap energies of all films were determined. In addition, the crystal structures of all films were studied by x-ray diffraction peaks.CdxZn1-xS films were obtained with incorporation of Cd element into ZnS at different concentrations (0?x?1) by spray pyrolysis technique using aqueous solutions of CdCl2, ZnCl2 and (CS(NH)2)2, which were atomized with compressed air as carrier gas. The CdxZn1-xS films were obtained on glass substrates at different substrate temperatures. The influence of x composition on structural, optical, thermoluminescence and electrical properties of sprayed and chemical bath deposited cadmium zinc sulfide (CdZnS) films were investigated. The structural properties were determined by XRD and a hexagonal wurtzide phase was present in all as-grown samples. The films have a direct band gap which varies from 3.50 eV for zinc sulphide to 2.40 for cadmium sulphide. It was seen that the crystallinity level of the films increased with increasing x composition and grain size.Keywords: Spray Pyrolysis, Chemical Bath Deposition, Structural Properties, Optical Properties, Electrical Properties, CdS films, ZnS films, CdZnS films
Sesin görsel algıya etkisi: Sanal gerçeklik alanları üzerinden deneyimsel bir inceleme
Mekân, zamanla iç içe geçmiş bir varoluş alanıdır ve bireyin dünyada varlık bulma biçimi ile doğrudan ilişkilidir. Sadece fiziksel bir ortam yaratmaktan çok, insanın varoluşsal deneyimini şekillendiren bir kurgu planlaması olarak mimarlık ise mekânın ontolojik inşasında önemli bir rol oynar. Mekânın nasıl algılandığı ve bu algının nasıl ifade edildiği, mimarlık disiplini için önemli bir araştırma konusudur. Her ne kadar, görsel duyum algısal süreçte birincil öğe olarak düşünülse de birden fazla duyunun ortaklaştığı bir deneyimde bilişsel sonuçlar farklılaşabilir. Bu bağlamda araştırma, ışık ve sesin ortaklaştığı hacimsel niteliklerin optik ve harmonik bir deneyimle kalıcı hafıza izleri oluşturabileceği öngörüsü ile yola çıkmaktadır. Çalışmanın amacı; görsel ve işitsel uyaranların etkileşimini kullanarak, bireylerin mekânsal algı ve bellek etkileşimlerini anlamaya çalışmaktır. Bu amaçla araştırma, literatürdeki mekân tasvirlerine temellenen bir sanal gerçeklik ortamında interaktif bir deneyimin sonuçlarını tartışmaktadır. Tasarlanan sınırlı, duyusal ve hafızaya dayalı üç temel mekân tipine ait varyasyonlar, kullanıcıların görsel ve işitsel uyaranlara verdikleri tepkileri değerlendirmek amacıyla sanal bir deney düzeneğinde test edilmiştir. 3ds Max ve Rhino Grasshopper ortamlarında modellenen ve Unreal Engine 5.3 yazılımı ile geliştirilen 36 farklı oda, biçimsel çeşitlilik, malzeme farklılıkları ve hacimsel değişkenler esas alınarak tasarlanmış; kullanıcıların mekânsal deneyimleri, alfa, beta ve delta frekanslarında üretilen eşzamanlı tonlarla birlikte kurgulanmıştır. Hesaplanan akustik sönümlenme süreleri doğrultusunda ışıkla eşzamanlı olarak kurgulanan seslerin bir ışık kaynağı gibi davrandığı aydınlatma süreleri, mekân algısının çok duyulu olarak tetiklenmesine imkân tanımıştır. Farklı frekanstaki seslerin, biçim, renk ve konum üzerindeki etkilerini araştıran, toplamda farklı deneyim ve eğitim sürelerine sahip 28 mimar ve mimarlık öğrencisi ile yapılan 25 dakikalık deneyimlerin sonuçları, katılımcıların mekânı ne ölçüde algıladıkları, belleklerinde yer eden öğeler ve bunların ses frekansları ile ilişkisi üzerinden değerlendirilmiştir. Deneyim sonrası yapılan anket sonuçları ile elde edilen bulgular, dinamik seslerin karmaşık geometrilerle ilişkili bilişsel süreçleri güçlendirdiğini, yavaş ritimli seslerin ise daha sade hacimlerde duyusal sakinlik ve algısal netlik sağladığını göstermektedir. Böylece ses, mimarlıkta yönlendirici, bilişsel ve duygusal düzeyde bütüncül bir tasarım bileşeni olarak değerlendirilmiştir. Mekânın tekrarlı seslerle birlikte görsel olarak da deneyimlenmesinin kısa süreli görsel-uzaysal çalışma belleğini ve kortikal bağlantıyı artırdığını gösteren bu çalışma, farklı parametrelerle zenginleştirilerek, daha geniş sanal mekânda algı çalışmalarına veri sağlayabilecek niteliktedir.
Nano katkılı kompozitlerde düşük hızlı darbe davranışlarının araştırılması
Son yıllarda ileri mühendislik uygulamalarında kullanılan kompozit malzemelerin darbe dayanımını artırmak amacıyla nano takviyeler sıklıkla tercih edilmektedir. Bu çalışmada, nanokil ve bor karbür (B₄C) katkılı hibrit kompozitlerin düşük hızlı darbe davranışları deneysel olarak incelenmiştir. Kullanılan kompozitler; cam ve karbon fiber takviyeli olup, 4 Cam+2 Karbon+4 Cam diziliminde yerleştirilmiş, toplamda 10 tabakalı olarak hazırlanmıştır. Farklı oranlarda (ağırlıkça %0,75, %1,25 ve %1,75) nanokil ve bor karbür içeren kompozit levhalar ile katkısız hibrit levhalar olmak üzere üç farklı hibrit kompozit levhalar ayrı ayrı üretilmiştir. Üretilen levhalar daha sonra 100 mm x 100 mm ölçülerinde kesilerek, düşük hızlı darbe testleri gerçekleştirilmiş. Düşük hızlı darbe testleri 30 J, 50 J ve 70 J enerji aralıklarında gerçekleştirilmiştir. Deney sonucunda elde edilen verilerle, Kuvvet-çökme, kuvvet-zaman, enerji -zaman grafikleri elde edilmiştir. Elde edilen veriler kendi aralarında ve katkısız numuneler ile karşılaştırılmıştır. Aynı zamanda hibrid numunelerin hasar tipleri de elde edilmiştir. Bu deneysel çalışmada; nanokil katkılı, bor karbür katkılı ve katkısız hibrit numunelerde, 30 J, 50 J ve 70 J enerji aralıklarından elde edilen kuvvet değerleri incelendiğinde, en iyi sonuç nanokil katkılı hibrit numunelerden elde edilmiştir. Nanokil oranlarının artmasıyla, her üç darbe aralığında, elde edilen darbe kuvvetlerindeki artış hem katkısız hem de bor karbür katkılı numunelerden elde edilen değerlerden daha yüksek elde edilmiştir. En iyi sonuç 50 J aralığında %1,75 oranına sahip nanokil katkılı hibrit numuneden elde edilmiş olup, aynı enerji aralığında katkısız numuneden elde edilen değere göre %49,93 oranında daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Ancak bor karbür katkılı hibrit kompozitlerden elde edilen kuvvet değerlerinin, katkısız numunelerden elde edilen değerlere göre daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmanın sonunda, düşük hızlı darbe yüklemelerine karşı dirençli, daha hafif ve mekanik olarak daha dayanıklı kompozit malzemelerin geliştirilmesinde, uygulama alanlarına göre nanokil ve bor karbür gibi nano katkı maddelerinin kullanılmasında elde edilen değerler benzer alanda yapılacak araştırmalar için bilimsel bir referans niteliği taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Nanokil, Bor karbür, Hibrit nanokompozit, Düşük hızlı darbe