18. century
395 theses under this subject heading
II. Abdülhamid dönemindeki mesleki okulların modernleşmeye etkileri
Eğitim bireylerin ve toplumların gelişmesi için vazgeçilmez bir unsurdur. Toplumların karakterlerinin belirlenmesi ve dünyadaki gelişmelere eklemlenmesi eğitim yoluyla gerçekleşir. Osmanlı Devleti de kuruluşundan itibaren zengin bir eğitim sistemine sahip olmuştur. 18. Yüzyılda Avrupa'da yaşanan teknik ve bilimsel ilerleme ile yaşanan ekonomik dengelerdeki değişime uyum sağlamak için Osmanlı Devleti eğitimi araç olarak kullanarak yapısal modernleşmeyi gerçekleştirmek istemiştir. Batılı tarzda modernleşmek için birçok eğitim kurumu açılmıştır. Bu eğitim kurumlarından olan sivil mesleki ve teknik eğitim kurumları Avrupa'daki teknolojik ilerlemenin Osmanlı Devleti'ne transfer edilerek kullanılması için önemli görevler üstlenmiştir. II. Abdülhamid döneminde kapsamlı şekilde değerlendirilerek ülke geneline yayılan mesleki ve teknik eğitim kurumları Osmanlı'nın iktisadi ve sosyal alanda kalkınarak modernleşmesine olumlu katkılar yapmıştır. Bu çalışmada genel olarak Osmanlı Devleti'nin sanayi devrimini gerçekleştiren devletler karşısında geri kalmışlığını nasıl engellemeye çalıştığına değinilecek ve bu ülkelerin ilerleyişinin nedeni olan bilimsel ve teknolojik gelişmelere uyum sağlamak için eğitim alanında yapılan çalışmalar incelenecektir. II. Abdülhamid döneminde modernleşme anlayışı üzerinde durularak bu anlayışla açılan mesleki ve teknik okulların Osmanlı Devleti'nin modernleşmesine ve ekonomik kalkınmasına yaptığı etkiler değerlendirilecektir.
Rumeli'de âyânlar ve dağlı eşkıyası. Deli Kadri İsyanı
XVIII. yüzyılın ilk çeyreğinde imzalanan Pasarofça Anlaşması ile beraber Osmanlı merkez teşkilatında başlayan batılılaşma; devleti geleneksel anlayış ve yenilikçi anlayış arasında bir çatışmaya sürüklemiştir. Bu çatışma devletin bünyesinde rahatsızlık meydana getirmiş ve bu rahatsızlığın semptomları zaman içinde taşra teşkilatlarında belirmiştir. Bu semptomlardan biri de Rumeli'deki "Dağlı Eşkıyaları" meselesidir. Bu mesele ile ilgilenmek iki hususu aydınlatmada faydalı olacaktır. Birincisi yukarıda sözünü ettiğimiz bozulmanın Dağlı Eşkıyalığı meselesinden yola çıkarak mahiyetinin anlaşılması ve teşhisini mümkün kılmasıdır. İkinci olarak ise Dağlı Eşkıyalığı meselesinin münhasıran Rumeli'de yaşanmış olması sebebiyle bu meseleyi irdelemek; Rumeli bölgesinin etnik, topografik, siyasi ve askeri özellikleri arasındaki etkileşimi görmemizi sağlayacaktır. Dağlı Eşkıyalığı meselesi yaklaşık yirmi yıl boyunca Osmanlı Devleti'ni meşgul etmiştir. Konu hakkında yapılmış akademik çalışmalar mevcuttur fakat henüz mütekâmil bir resim ortaya konulmuş değildir. Çünkü Osmanlı arşivlerinde ya da muhtelif kaynaklarda adı geçen Dağlı Eşkıyaları hakkında aynı derecede bilgilenmiş değiliz. Bu çalışmanın konusu olan "Dağlı Eşkıyası Deli Kadri" tarafımızca; bahsedilen resmin tamamlayıcı parçalarından biri olarak görülmüştür. Böylece Dağlı Eşkıyalığı meselesi üzerine eğilen akademik çalışmalara bir katkı sunmak amaçlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Bergos, Dağlı Eşkıyası, Deli Kadri, Rumeli
1647 Nr. Şer'iyye Sicilinin ışığında Lale Devri'nin ilk yıllarında Tekirdağ (1721-1724)
Osmanlı Devleti arşiv kaynaklarının başında yer alan şerʻiyye sicilleri, bir mahkeme defteri işlevi görüyor olsa da, aynı zamanda Osmanlı halkının sosyal, ekonomik, idari ve etnik yapısı hakkında önemli bilgiler ihtiva etmektedir. İdari yazışmalar olan ferman, mektup ve berât gibi önemli belgelerin kopyalarının da kaydedildiği şerʻiyye sicilleri; özellikle sosyal tarih, şehir tarihi ve dönem tarihi çalışmaları için vazgeçilmez kaynaklardandır. XVIII. yüzyılın başları Osmanlı Devleti'nde "Lale Devri" olarak adlandırılan dönemdir. Bu dönem özellikle merkez yani İstanbul'da; zevk, sefa, eğlence ve lüks tüketiminin arttığı bir dönem olmuştur. Aynı zamanda da Batı Dünyası'nın teknolojik ve askeri başarıları merak edilmeye başlanmış, Avrupa ülkelerine elçiler gönderilmiş ve böylece Osmanlı Devleti'nde yenileşme ya da yenilenme hareketlerine öncülük edilmiştir. Yüksek Lisans tezi olarak yaptığımız bu çalışmada, 1647 numaralı Rodoscuk Şerʻîyye Sicilini ana kaynak olarak kullanarak, Rodoscuk yani Tekirdağ'ın 1721-1724 yılları arasındaki dönemin tarihçesine ışk tutmaya çalıştık. Osmanlı Devleti'nde yaşanan Lale Devri'nin Tekirdağ'ın sosyal, kültürel ve iktisadî hayatına etkisini incelemeyi amaçladık. ANAHTAR KELİMELER: Osmanlı, Lale Devri, Mahkeme, XVIII. Yüzyıl, Tekirdağ
17. ve 18. yüzyıl tasavvuf edebiyatında na'tlar
Na'tlar, tevhid ve münacaatlardan sonra şairlerin şiirlerinde en çok kullandıkları türler arasında yer almıştır. Gerek tasavvufî edebiyatta gerekse divan edebiyatında kullanılan bu türde şairlerin amacı, Hz. Muhammed (a.s.)'i övmek ve O'na olan sevgilerini dile getirmektir. Özellikle 17. ve 18. yüzyıl tasavvuf edebiyatında şairlerin artışıyla sıkça kullanılan bu tür, divanlarda sayıca farklılıklar göstermektedir. Çalışmamızda 17. ve 18. yüzyıl tasavvuf edebiyatı birlikte ele alınmıştır. Bu iki yüzyıl hakkında genel bilgiler verildikten sonra şekil ve muhteva bakımından incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Tasavvuf, Na't, 17. ve 18. Yüzyıl, Şairler…
Şehrengiz-i İstanbul ve Vize (Giriş- inceleme- metin- sözlük)
Şehrengizler bir şehrin güzelliklerini ve güzellerini anlatan, genellikle mesnevi tarzında yazılmış eserlerdir. Türk edebiyatında ilk örneklerine XVI. yüzyılda rastlanan şehrengizler, XVIII. yüzyılda son örneklerini vererek görevini tamamlar. Şehrengizler bahsettikleri şehirler hakkında önemli kültürel ve sosyal bilgiler içerir. Yazıldıkları dönemin dil özelliklerini yansıtır. Davud Kâtib' in Şehrengiz- i İstanbul Ve Vize adlı eseri baştan yirmi altı sayfa eksik olmakla birlikte eldeki varak sayısı 27b ile 58a arasındadır ve 683 beyitten oluşmaktadır. Oldukça hacimli olan eser, Arapça ve Farsça kelimelerle dolu olsa da ağır sayılmayacak akıcı ve anlaşılır bir Türkçe ile yazılmıştır. Şair gayet samimi, içten bir dil kullanmış, yaşadıklarını ve hissettiklerini içtenlikle dile getirmiştir. Şehrengiz- i İstanbul Ve Vize adlı eser bu bakımdan sergüzeştnâme özelliği göstermektedir. Şair sevdiği bazı isimleri anmış, onlara övgüler düzmekten de geri kalmamıştır. Davud Kâtib eserinde öncelikle İstanbul ve İstanbul'un güzelliklerinden bahsetmiş, Ayasofya, Yeni Camii, Galata gibi yerlere özellikle yer vermiş, oradan Vize şehrine ve Çorlu' ya geçerek gezip gördüklerini anlatmış, Ergene ırmağı kenarlarını tasvir etmiş tekrar İstanbul' a dönerek İstanbul'un güzellerini ve güzelliklerini anlatmaya devam etmiştir. Eserin dil özellikleri devrini çok iyi yansıtmakta olup kullandığı çoğu deyim ve sözler günümüzde geçerliliğini korumaktadır. Eser hakkında genel bilgi verdikten sonra tezimizin asıl konusu olan metin- inceleme- sözlük bölümüne geçilmiştir. Bu bölüm kelime grupları, sözcük türleri, söz varlığı, asıl metin ve değerlendirme bölümlerinden oluşmaktadır. Anahtar Kelimeler: Davud Kâtib, Şehrengiz, İstanbul, metin, inceleme, sözlük.
Süleymaniye kütüphanesi Ali Nihad Tarlan koleksiyonu 68 numarada kayıtlı Cemʿüˈn-nezâir isimli şiir mecmuası (1b-47b) (İnceleme, transkripsiyon, dil içi çeviri, sözlük)
Bu çalışmada Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi Ali Nihad Tarlan Koleksiyonu 68 numarada kayıtlı şiir mecmuasının 1b-47b sayfaları incelenmiştir. Mecmuanın sonunda yer alan "Tarihü'l-Kitâb" başlığı altındaki kayda göre mecmuanın müstensihi Dağıstanlı Seyyid Mehmed Said oğlu Seyyid Mehmed'dir. Mecmua Cemʿüˈn-nezâir adıyla 7 Ramazan 1151/1738 yılında yazılmıştır. Bu mecmuanın çalıştığımız kısmında, çoğunluğu XVI. yüzyılda yaşamış 55 şaire ait 209 şiir bulunmaktadır. Bu çalışma, 1b-47b sayfalarının transkripsiyonlu metni, dil içi çevirileri, fiziksel incelemelerinden oluşmaktadır. Mecmuanın ilgili kısmının transkripsiyonu ve dil içi çevirisi yapıldıktan sonra, ortaya çıkan metin içerik açısından da incelenmiştir. Çalışmanın sonuna çalışmamızda geçen kelimelerden oluşan seçme bir sözlük eklenmiştir. Anahtar Kelimeler: Mecmua, şiir, divan, şair
XVIII. yüzyıl Osmanlı siyasi ve sosyal örgüsünde bir devlet adamı biyografisi: Hekimoğlu Ali Paşa (1689-1758)
Bu tez XVIII. yüzyıl Osmanlı tarihinin önemli simalarından, iki padişaha toplamda üç defa sadrazamlık yapmış Hekimoğlu Ali Paşa'nın siyasî kariyerine, çevresine ve kurduğu paşa kapısına odaklanan bir tarihsel biyografi çalışmasıdır. Devlet, toplum, siyaset ve iktisat ve kültürün şekillendirici unsuru haline gelen, geniş kapı sahibi, bürokratik ve askerî kurumların içinden çıkıp bağımsız olarak kariyerini oluşturmuş, geniş maddi kaynaklara sahip, XVIII. yüzyıla has sadrazamların kapsamlı biyografilerinin yazılması bu yüzyılın Osmanlı tarihinin çerçevesini çizmek için gereklidir. Bu temelde, Hekimoğlu Ali Paşa'nın hayat hikayesiyle, onun toplumsal rolü, saray, bürokrasi, ulema ve askerîye ile olan ilişkisi ve uyguladığı siyasetler konu edilmiş, devrin bu önde gelen simasının gözünden birçok tarihsel mesele teşrih edilmiştir. Aynı zamanda kaynakların mahiyeti itibarıyla erişilmesi güç olan, Paşa'nın şahsiyetine dair bilgi ve çıkarımlar da çalışma boyunca sunulmuştur. Muteber bir aile kökenine sahip olmanın bu yüzyılda siyasî başarı için önemli olduğu vurgulanmış, bu bağlamda Ali Paşa'nın babası, Hekimbaşı Nuh Efendi'nin sıra dışı kariyeri, kimliği ve oğullarına bıraktığı itibar serveti konu edilmiştir. Enderun'da silahşor olarak başlayan bu yetmiş yıllık hayat, konar-göçerlerin tahriri bağlamında Anadolu coğrafyasını, 1722-1746 İran Savaşları bağlamında ise imparatorluğun Şark cephesinde yürütülen siyaseti ve cephenin gidişatı hakkında kıymetli veriler sunar. Ali Paşa'nın sadaret, seraskerlik ve valilik dönemlerinde idarî, siyasî ve askerî tasarrufları, muarız ve rakipleri ile mücadelesi, bir kere kaybettiği sadaret mührünü iki kere daha geri alabilmesi, adem-i merkeziyetçiliğin öne çıktığı bir dönemde, merkeziyetçi bir idare tavrını tatbik edebilmesi bu biyografik anlatının ana hatlarını teşkil eder. Hem sadaret dönemlerinde hem de bilhassa Bosna, Mısır ve Trabzon valiliklerinde Paşa'nın icraatları XVIII. yüzyılın tamamına sirayet eden etkiler bırakmıştır. Hayattayken Şeyhülvüzerâ, Nizamülmülk gibi sıfatlarla anılan Ali Paşa siyasî iktidarını destekleyen geniş bir maddî varlığa, bizzat içinde bulunarak genişlettiği bir kültürel çevreye sahip, Osmanlı XVIII. yüzyılını anlamak ve anlamlandırmak için en önemli şahsiyetlerden biri olarak kabul edilmelidir. Ali Paşa'nın biyografisi, mizacına halel geldiği düşünülen devlete şifa getirecek sadrazamların arandığı, Osmanlı siyasetini muktedir paşaların şekillendirdiği, muktedir paşalar çağının tarihsel bir tanımıdır.
Bir aile işletmesi olarak Gelibolu Peksimethanesi Bulgaroğulları ailesi (1710-1861)
18. yüzyılın ilk yarısı Osmanlı coğrafyasında iktisadi refahın yaşandığı bir dönem olmuştur. Bulgaroğulları da Gelibolu'da böyle bir zaman diliminde 1710 yılına ilk izlerine rastlanılan bir Rum ailesidir. Diğer gayrı müslim esnaf gibi devlet donanması için peksimet üretimi yaparken zamanla diğer esnaftan ayrılarak belli bir itibar kazanmış ve Gelibolu peksimethanesini kendi tekellerine almışlardır. 19. yüzyıla gelindiğinde ise ailenin elinde yüksek miktarda bir sermaye birikiminin olduğu görülmektedir. En azından 1861 yılında işi kaybedişlerine kadar ellerindeki kapital hacmini genişlettikleri anlaşılan aile bu yıldan sonra farklı alanlara yatırım yapmıştır. Bu tez kapsamında iktisat tarihi ve mikro tarihin kesiştiği bir alanda, Bulgaroğulları örneğinden hareketle Osmanlılarda sermaye birikimi meselesi ele alınmıştır. Sermaye-devlet ilişkisinin karakterine dair bazı çıkarımlar yapılmış ve nihayetinde bunun niteliğini tanımlamak için ileri sürülen "Osmanlı tipi sermaye birimi" kavramı desteklenmiştir. Ailenin üretimleri incelenirken kaynakların el verdiği ölçüde bir aile tarihi çalışması da yapılmıştır. Bunun haricinde Osmanlılardaki peksimetçilik mesleğine dair bazı çıkarımlarda bulunulmuştur.
Abdürrezzak Bâhir Paşa'nın hayatı ve siyasi faaliyetleri (1730?-1781)
Bu tez, XVIII. yüzyılın sonlarında ilki 1772-1774, ikincisi 1779'da olmak üzere iki kez Reisülküttaplık yapmış olan Abdürrezzak Bâhir Efendi/Paşa'nın (1730?-1781) siyasî kariyeri üzerine bina edilmiştir. Dönemindeki olaylara müdahil olmuş önemli bir şahsiyet olmasına karşın birincil kaynaklar ve arşiv vesikalarında kaybolmuş olan Bâhir Paşa'nın üzerindeki gölgeyi kaldırma teşebbüsü olan bu çalışma, aynı zamanda XVIII. yüzyılı sona erdiren çalkantılı yılları, bu döneme bizzat şahitlik etmiş bir tarihsel şahsiyetin merceğinden okuma girişimidir. Muhtemelen 1730 yılında kalemiye sınıfına mensup bir bürokratın oğlu olarak İstanbul'da dünyaya gelen Abdürrezzak, babasının kariyer yolunu takip ederek kalemiye sınıfına dahil olacak ve yine babası gibi iki kez reisülküttaplık görevine yükselecektir. Yarım asırlık hayatının önemli bir kısmında (1739-1768) savaşı tecrübe etmemiş olduğu için 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı hayatının bir dönüm noktasını teşkil edecektir. Savaşla tanışacak, cepheye giderek savaş alanında farklı zamanlarda düşman ile hem savaşacak hem de müzakere masasına oturacaktır. Padişahın huzurunda padişahın kararını sorgulayacak kadar pervasız, ancak padişaha yakın isimlerden çekinen ve bazen korkan, cephede müzakere masasında ve savaş sonrası İstanbul'unda üçlü ittifak teşebbüsü ile padişahtan habersiz iş çevirecek kadar aktif bir şahsiyet portresi çizecektir. Bâhir Paşa, bir yönüyle tipik diğer yönüyle ise alışılagelmişin dışındaki kariyeri ile Osmanlı diplomasisinde yaşanan dönüşümü de simgeleyen bir isim olarak karşımıza çıkacaktır.
18. yüzyılda İstanbul Unkapanı tüccarları
İstanbul'un iaşesi birçok açıdan ele alınmıştır. Ancak, iaşe işinin ticari tarafı çok işlenmemiştir. Bu tez İstanbul'a getirmek amacıyla hububat ticareti yapan grupların en önemlisi olan Unkapanı tüccarlarını konu edinip Unkapanı tüccarlarının bir nevi tüccar loncası olduğunu iddia etmektedir. Bu iddia üç ayrı bölümde ele alınmıştır. Avrupa İktisat Tarihi'ndeki tüccar loncalarının hepsinin siyasî yapılardan piyasadaki pozisyonlarını kuvvetlendirmek için tekelciliğe varan imtiyaz taleplerinden hareketle tezin ilk bölüm Unkapanı tüccarlarının faaliyet gösterdikleri hububat piyasasında devletten imtiyaz elde edip etmediğini inceliyor. Tüccarların imtiyazları, kullandıkları ticaret güzergâhları, ticaret üzerinden ödedikleri vergiler ve fiyat belirleme hususları açısından ele alınıyor. İkinci bölüm ise Unkapanı tüccarlarının iç yapısını, hiyerarşilerini irdeliyor. Reisler kethüdasının Unkapanı tüccarlarının başı, gemiciler yiğitbaşısının ise onun yardımcısı olduğunu ileri sürülüyor. Lonca üyeliği konusunun ise Osmanlı esnaf loncalarında olduğu gibi Unkapanı tüccarları için de belli bir esnekliğe sahip olduğu ifade ediliyor. Üçüncü ve son bölüm ise Unkapanı tüccarlarının imtiyaz sahibi bir tüccar örgütü olarak hububat ticaretinde kullandıkları araçları, nakliye işlerini ve toplu yatırımlarını işliyor. Bu ticaretin kârlılığı ve tüccarların kullandıkları iş ortaklıkları kapan tezkiresi belgeleri ışığında ele alınıyor. Tez, bu iddialarla Tanzimat dönemi öncesi Osmanlı iç ticareti ve Osmanlı tüccar örgütlerine konularına katkı yapmayı amaçlıyor.
Bedâyiü's-Sukûk: Bir Osmanlı kadısının hukuk pratiği
Bu tezde Mehmed Sâdık b. Mustafa Şânîzâde'nin (ö. 1791) Bedâyiü's-Sukûk adlı sakk mecmuası tarihî bir metin olarak incelenmiştir. 18. yüzyılda kaleme alınan mecmuanın mukaddimesinde, nadir olan davalara da yer verildiğinin belirtilmesi bu mecmuayı diğer sakk mecmualarından ayırmaktadır. Şânîzâde'nin olağan davaların dışında, benzerine çok da rastlanamayacak davalara yer vermesi, kadılara yol gösterme konusundaki gayretinin bir sonucudur. Hem içerik hem de şekil bakımında oldukça özenli derlenmiş bu mecmuada ilâmlar çoğunlukta olmak üzere, hüccet ve vakfiye örnekleri ile elkâb suretleri, davet tezkireleri ve vakfiye imza suretlerine yer verildiği görülmektedir. Mecmuanın Beyazıt Devlet Kütüphanesi, Beyazıt nr. 2675'te bulunan yazma nüshası üzerinde yapılan bu çalışmada tamamı incelenmiştir. Mecmuada bulunan nadir davalar, devlet adamlarıyla ilgili davalar ile elkâb suretleri, davet tezkireleri ve vakfiye imza suretleri bu çalışmanın ana bölümleridir. Her bir kayıt kadı için neden önemli olabileceği sorusu üzerine değerlendirilerek, Osmanlı kadısının çalışma şekli hakkında çıkarımlarda bulunulmuştur. Yapılan bu çalışma sonucunda sakk mecmualarının kadı için meslekî bir kılavuz olmasının yanı sıra, içinde bulunan dava konularının çeşitliliği dolayısıyla pek çok alanda tarihi tamamlayıcı bir kaynak niteliğinde olduğu ve tarih çalışmalarında önem arz eden birincil kaynaklar olduğu görülmüştür.
The road to Küçük Kaynarca: Diplomatic negotiations between the Ottoman Empire and Russia in 1772
This study offers a contextual examination of Ottoman political and diplomatic history through an analysis of the diplomatic negotiations between Ottoman-Russian boards in Focşani (Turkish: Fokşan) in 1772, prior to the Treaty of Küçük Kaynarca (1774). The protocols of the negotiations in this city, which is located in eastern Romania today, were recorded by Mehmed Emin Nahîfî Efendi, the ser-halife (chief scribe) of the Grand Vizier Muhsinzâde Mehmet Pasha (d. 1774, Grand Vizier 1765-68 and 1771-74). This study will attempt to reveal the course of diplomatic negotiations through these records, which are known as the "Fokşan Mükâlemeleri" (Focşani Parley). The importance of the records lies in the fact that they show us the political and diplomatic situation of the Ottoman Empire at that time and its changing perception among the European public. They also have particular value in terms of reflecting the demands and expectations of negotiating parties and showing the diplomatic knowledge and skills of the delegations before the Treaty of Küçük Kaynarca.
Mehmed Haşim Efendi'nin Manzûm Ferâizi (İnceleme-çeviri yazılı metin)
Bu çalışma, Mehmed Hâşim Efendi'nin Manzûm Ferâizi adlı eserin metin ve içerik yönünden incelenmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Eser, İslam fıkhının alt dallarından biri olan ve İslam'ın miras paylaşımında koyduğu kuralları ele alan ferâiz ilmine dair yazılmış bir manzumedir. Mehmed Hâşim Efendi'nin Manzûm Ferâizi (İnceleme – Çeviri Yazılı Metin) adını verdiğimiz bu çalışmayla, klasik Türk edebiyatında öğretici maksatla kaleme alınmış türlerin az bilinenlerinden biri olan ferâiz manzumeleri grubuna eklenecek yeni bir eserin edebiyat dünyasına tanıtılması amaçlanmıştır. Mehmed Hâşim Efendi'nin Manzûm Ferâizi adlı eser, Diyanet İşleri Başkanlığı Kütüphanesinin Yazma Eserler bölümünde 5344-II demirbaş numarasıyla kayıtlıdır. 41 varaktan oluşan eserde 1214 beyit yer almaktadır. Eser, XVII. yüzyılın sonu ile XVIII. yüzyılın başlarında yaşadığı tespit edilen ancak biyografik kaynaklarda hakkında çok fazla bilgi bulunmayan Seyyid Mehmed Haşim Efendi tarafından yazılmıştır. Yazılış yılı 1708'dir. Didaktik tarzda ve mesnevi nazım şekliyle kaleme alınmış bu eserde ferâiz ilmi ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Eser, Hanefî mezhebi fıkıh âlimlerinden Muhammed es-Secâvendî'ye ait olan ve İslam hukuku alanında en çok tanınan, en çok kabul gören el-Ferâizü's-Sirâciyye adlı eser esas alınarak yazılmıştır. Çalışmamız giriş bölümü ve onu takip eden iki ana bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde konuya hazırlık bağlamında klasik Türk edebiyatı hakkında genel bilgiler verilmiştir. Ayrıca ferâiz ilmi ve kaynakları hakkında bilgiler verilmiş, ferâiz manzûmelerinin ortaya çıkış süreçlerinin yanında şimdiye kadar tespit edilen Türkçe ferâiz manzûmelerine değinilmiştir. Birinci bölümde Seyyid Mehmed Haşim Efendi'nin hayatı ve edebî kişiliği, başvurulan kaynaklar ışığında ele alınmıştır. İkinci bölümde eser şekil özellikleri ve ele aldığı içerik yönünden incelenmiştir. Devamında eserin çeviri yazılı metni verilmiştir. Son bölümde ise ek başlığı altında eserin orijinal metnine yer verilmiştir.
Barok çalgı sine keman -viola d'amore- ile osmanlı barok dönemi ve avrupa barok müziğinin etkileşiminin araştırılması
Barok Çağ olarak bilinen dönem, 17. ve 18. yy'ları kapsamaktadır. Avrupa barok müzik ortamında viola d'amore (aşk violası) adıyla bilinen ve popüler olan çalgının, 18. yy. ortaları itibariyle Osmanlı saray musikisi ortamında görülmeye başladığı biliniyor. Bu çalışmanın amacı; Avrupa menşeili violler ailesine mensup bir enstrüman olan sine kemanın kökenleri, icracıları, bestecileri ve organolojik açılardan araştırılmasıdır. Köklerinin Hindistan, Orta Doğu, Orta Asya ve Türkiye'de olduğu bilinen yaylı sazların, asırlar içerisinde birçok gelişim gösterdikleri bilinmektedir. Bu sazlar Ravanastron, ıklığ, rebap, rebec, ayaklı keman, lira de braccio ve fidel olarak incelenmiştir. Sine keman, violler ailesine mensup bir enstrüman olarak bilinmektedir. Viollerin özellikleri ve çalınış biçimleri dolayısıyla farklılık gösterirler. Bu tez içerisinde farklılıklar incelenmiş ve violler grubu enstrümanları sırasıyla; treble viola da gamba, tenor viola da gamba, viola da gamba, bas viola da gamba, viola da bastarde, baryton (viola di bordone) ve viola da braccio olarak verilmiştir. Gerek saraydaki görevleri ve gerekse seyahatleri sebebiyle Osmanlı İmparatorluğu'na gelerek, araştırma imkanı bulan yabancı müzikologların gözlemleri, tespitleri, hatıraları ve kaleme aldıkları belge ve seyahatname gibi kitapların ışığı altında Osmanlı ve şark müziği, kullanılan enstrümanlar ve sine keman hakkında önemli bilgiler elde ediyor; aynı şekilde bu sazlardan pek çoğunun ve tezimizin konusu olan sine kemanın yapımı, ölçüleri, telleri ve akordu hakkında fikir sahibi oluyoruz. Avrupa'da viola d'amore olarak bilinen sine kemanın hiçbir kopukluk olmaksızın orada kullanılmaya devam edildiğini ve Barok orkestralarının vazgeçilmez enstrümanı olduğunu görüyoruz. Ancak ilk defa kemani Corci (1680?-1765?) tarafından sarayda çalındığı bilinen bu saz üç asır boyunca çok popüler olmasına ve bu popülerliğini devam ettirmesine rağmen bu yıllardan sonra cazibesini kaybetmeye ve unutulmaya başlamıştır. Bu tez konusunun seçilmesindeki en önemli etkenlerden birisi, unutulmaya yüz tutan sine kemanın ihyası, genç kuşaklara tanıtılması ve sevdirilmesi amacını taşımaktadır.
Karasi livasının Edremit kazasına ait tereke kayıtlarının transkripsiyon ve değerlendirmesi
Tereke (miras) kayıtları, son yarım asırdır sosyal tarih çalışmalarının önemli ögelerinden biri konumundadır. Bu kayıtlar küçük yerleşim yerlerinde şer'iyye sicilleri içine kaydedilmektedir. Nüfusun daha fazla olduğu şehirde ise sadece bu kayıtlardan oluşan defterler mevcuttur. Edremit Tereke kayıtları da kendilerine, Edremid Şer'iyye Sicilleri içinde yer bulmuştur. Bu çalışmada 1220, 1221, 1222, 1223 ve 1224 numaralı defterler incelenmiş 1645 ila 1732 yılları arasında tutulmuş olan tereke kayıtlarının transkripsiyon ve değerlendirmesi yapılmıştır. Bu çalışma 40'ı kadın, 99'u erkek, toplamda 139 kişinin tereke kaydını içermektedir. Kayıtlarda yer alan kişilerin; servet miktarına bakıldığı zaman çoğunluğunun orta düzeyde olduğunu söylemek mümkündür. 139 tereke sahibinin, 527 mirasçısı olduğu görülmüştür. XVII. ve XVIII. yüzyılda Edremit'in ekonomik hayatının genelde tarıma dayalı olduğu tarımın da, zeytincilik ve bağcılık temelli olduğu anlaşılmaktadır. Hayvancılık ve ticaretin daha geri planda olduğu elde edilen verilerden anlaşılmaktadır. Bu çalışmada XVII. ve XVIII. yüzyıldaki Edremid Kazasının sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik yapısı hakkında arşiv belgelerine dayanan doğru ve geçerli bilgiler ortaya konulmaya çalışılmıştır
Pend-nāme-i Kebîrî-zāde Yüsrî (İnceleme- metin- sözlük)
Çalışma, 18. yy. müelliflerinden Kebirizâde Abdurrahman Yüsrî'nin Pend-nâme (Pend-nāme-i Kebirì-zāde Yüsrì) adlı eserinin çeviriyazıyla tenkitli metninin ortaya konulması ve içerik tahliline tabi tutulması amacıyla yapılmıştır. Süleymaniye müderrislerinden olan Abdurrahman Yüsrî, eserini 18 Kasım 1703'te tamamlayıp III. Ahmed'e sunmuştur. 1721'de İstanbul'da vefat etmiştir. Kitabın kütüphanelerde dört yazma nüshası mevcuttur. Nüshalardan birinde müellif hattından nakledildiğine dair kayıt ve o kayda göre 1819/1820'de istinsah edildiğine dair bilgi vardır. Nüshaların dördü de talik yazıyla yazılmıştır. Bu nüshalar karşılaştırılarak tenkitli bir metin ortaya konulmuştur. Çalışma dört bölüm olarak düzenlenmiştir. Birinci bölümde, ilk defa bir kitabı akademik çalışmaya konu olan Kebirîzâde Abdurrahman Yüsrî'nin hayatı ve eserleri hakkında bilgiler verilmiş, bilgi kaynakları çıkarılmış, eserinin siyasetname türü içindeki yeri ve siyasetnamelerin genel özellikleriyle uyumluluğu irdelenmiştir. İkinci bölümde Pendnâme'sinin birkaç yönden tahlili yapılmıştır. Şekil, içerik, iktibaslar, dil ve üslup özellikleri bakımından Pendnâme ayrı ayrı tahlil edilmiştir, Üçüncü bölümde nüshalar tanıtılmış, Pendnâme'nin nasıl kurulduğuyla ilgili bilgilere ve Pendnâme metnine yer verilmiştir. Dördüncü bölümde de eserin bir sözlüğü hazırlanarak çalışmanın sonuna eklenmiştir. Pendnâme, mensur yazılmış klasik bir siyasetnamedir. İçinde büyük çoğunluğu Farsça olan 54 adet manzum parça da vardır. Besmele, iki mukaddime, on üç makale ve bir hatimeden oluşmaktadır. Giriş (ilk) mukaddimesi sanatlı, diğer bölümleri daha anlaşılır bir sadelikte yazılmıştır. Kadılık ve müderrislik görevlerinde bulunmuş olan Yüsrî, referanslarını daha çok dinden almıştır. Bu bağlamda eserde 35 ayet, 41 hadis, din büyüklerinden 4 söz ve 29 adet de Arapça atasözü/hikmetli söze yer verilmiştir. Yazarı devletin yönetim kademelerinde bulunmadığı için dönemiyle ilgili tarihi olaylara veya yönetim tecrübesine yer vermemiştir. Müderris olan müellifin din eksenli öğütleri bu siyasetnamede daha belirgin olarak hissedilir. Hatta bunların önemli bir kısmını kendi tasavvufi düşüncesi bağlamında dini öğütler olarak sunar. Anahtar Kelimeler: siyasetnâme, pendnâme, Kebirizade Abdurrahman Yüsrî, nasihatü'l-mülûk, nasihat, nasihatname, tahlil, inceleme, sözlük
III. Selim hayatı, edebi kişiliği, şarkıları ve 18. yüzyıl musikisine etkileri
Medeniyetlerin ortaya çıkmasında ve tarih sahnesinde yer almasındaki en büyük etken bilindiği üzere kültürdür. Varoluştan, günümüze kadar insanın içinde olduğu her şey kültürlenmenin bir parçası olmuştur. Anadolu'dan Avrupa'ya; Ortadoğu'dan Afrika'ya kadar büyük bir alanda hüküm süren Osmanlı İmparatorluğu farklı kültürlerin harmanlandığı toplumları bünyesinde bulundurmuştur. Farklı ırklardan, topraklardan bir kültür oluşturma gayesi güdülmüştür. Birlik, beraberlik içerisinde her millet kendi kültür ve geleneklerini olabildiğince yaşamaya özen göstermiştir. Osmanlı İmparatorluğu her ne kadar siyasi yapısı ile bilinse de şair padişahlarında olduğu bir yapıya da sahiptir. II. Murat ile başlayan şairlik geleneği Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman ve daha nice padişahta görülmüştür. Hem şiir yazan hem de şairlere gerekli desteği veren Osmanlı padişahları tarih içinde unutulmaz bir yere sahip olmuşlardır. Tez çalışmasına konu olan III. Selim Osmanlı padişahlarının yirmi sekizincisidir. Şairligi, mûsıkîşinaslıgı ve hâmîliği ile 18. Yüzyıla damga vurmuştur. Devlet işlerindeki başarısının yanında kültürel hayatın gelişmesine de ön ayak olmuştur. Özellikle dîvânında bulunan şarkıları ile tanınmıştır. Şarkı yazmanın yanında kendi yaptığı besteler de mûsıkî geleneginin gelişmesinde önemli bir yere sahiptir. Döneminde yetişen mûsıkîşinasları koruyan ve destekleyen III. Selim, 18. Yüzyıl Dîvân Edebiyatının parlak geçmesinde önemli bir paya sahiptir. Bu tez çalışmasında hâmîlik yaptığı mûsıkîşinaslar, şarkılarında içerik ve biçim incelenmesi ile 18. Yüzyıl mûsıkîsine etkileri geniş bir çerçevede ele alınacaktır.
Neylî Dîvânı'nın tahlîli
Bilindiği gibi, Türk Edebiyatı birçok döneme ayrılır. Bu dönemlerin içinde en geniş ve en kapsamlı yere sahip olan dönem, dîvân edebiyatıdır demek mümkün. Dîvân edebiyatı da kendi içerisinde farklı zamanlara ayrılarak belli dönemlere bölünmüştür. Bu dönemler içerisinde XVIII. yy. dîvân edebiyatı'nın son merhalesini oluşturmaktadır diyebiliriz. XVIII. yüzyılda birçok şair yetişmiştir. Bunlardan biri de Mirzâ-zâde Ahmed Neylî 'dir. Çalışmamızda; Mirzâ-zâde Ahmed Neylî 'nin hayatı, edebi şahsiyeti ve eserleri hakkında bilgiler sunulmuştur. Ayrıca Neylî'nin dili, edebî yönü, şiirlerine yansıyan duygu ve düşüncelerini belirten nazımlardan örnekler sunulmuştur. Bunun yanı sıra Neylî'nin Dîvânı; Dîn-Tasavvuf, Cemiyet, İnsan ve Tabiat şeklinde incelenmiş ve tahlîl edilmiştir. Her bölüm de kendi içerisinde farklı bazı bölümlere ayrılmış, dîvân şiirine uygun gereken bilgi ve yorumlar verilmiştir.
XVIII. yüzyılda (1735-1800) Uşak'ta dokumacılık
Dokuma sanatının Osmanlı Devleti döneminde en iyi icra edildiği merkezlerden birisi Uşak'tır. Osmanlı Devletinden günümüze kadar dokumacılık Uşak'ın ekonomisinde önemli bir yer işgal etmiştir. Özellikle halı, kilim ve çuval dokumacılığı Uşak'ın ekonomisi için önemli bir kaynak olmuş, aynı zamanda şehrin dışarıya açılmasını sağlamıştır. Uşak'ın coğrafi konumu, doğal koşulları ve beşeri yapısı burada dokumacılık faaliyetlerinin bir yandan alt yapısını oluştururken, diğer yandan da gelişimine katkı sağlayan etkenler olmuştur.İlk bakışta Uşak'taki dokumacılık bilinen bir ekonomik faaliyet olarak düşünülebilir. Ancak bu çalışma sırasında incelenen döneme ait belgelerden, Uşak'ta yapılan halı, kilim ve çuval dokumacılığının Osmanlı Devleti için vazgeçilmez olduğu anlaşılmaktadır. Uşak'ta dokunan halılar Osmanlı Devleti'nin kutsal mekânlarının tercih edilen döşeme ürünlerini oluştururken, kilim ve çuvallar da Osmanlı ordusunun sefer mühimmatının önemli bir bölümünü teşkil etmektedir.
İstanbul Süleymaniye Kütüphanesindeki sülüs levhaların tezhib özellikleri
Bu araştırmada Süleymaniye Kütüphanesinde bulunan sülüs levhaların tezhib özellikleri incelenmiştir. İncelenen levhalar XVIII. ve XIX. Yüzyıllara ait olup Türk levha tezyinatı bakımından araştırılmaya değer bulunmuştur. Üç bölümden oluşan tezin; 1. bölümde; Hat sanatının tanımı ve tarihçesi , Aklam-ı Sitte ve diğer yazı çeşitleri,sülüs ve celi sülüs yazının tarihi gelişimi, celi sülüs bir hat levhasının hazırlanış safhaları,tezhip sanatının tanımı ve tarihçesi,barok-rokoko sanatı,tezhip sanatında barok-rokoko üslubu,tezhip sanatında kullanılan motifler,tezhip sanatında kullanılan malzemeler,ebru sanatı. 2. bölümde; levha nedir? , levha tekniğinin gelişimi, levha çeşitleri, kıt'alar, celi levhalar, hilyeler, tuğra, tekke levhaları, levhalarda kullanılan teknikler, ahşap levhalar, camaltı laevhaları, zer-endud levhalar. 3.bölümde; İstanbul Süleymaniye Kütüphanesindeki Sülüs levhaların tezhip özellikleri. Yapılan tezin ana kaynağı İstanbul Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesinde bulunan sülüs hatlı levhalardır.
Hurûfât Defterlerine göre Afyonkarahisar şehri (XVIII. yüzyıl)
Şehir tarihi araştırmaları her geçen gün biraz daha artmakta, yeni tespitler ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada XIII. yüzyılda Afyonkarahisar şehrinin, mahalleleri ve sosyal yapıları inceleme konusu olmuştur. Çalışma önsöz ve beş bölümden oluşmaktadır. Bu çalışmada Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivinde bulunan Karahisar-ı Sahip Kazasına ait Hurufat Defterleri kaynak olarak kullanılmıştır. Hurufat Defterleri baz alınarak yapılan bu çalışmada, XVIII. yüzyıl Afyonkarahisar'ının; vakıfları, vakıf görevlileri, mahalleleri, cami, mescit, medrese, mektep, tekke, zâviye, hamam, çeşme, çarşı ve pazarları tespit edilmiştir. Ayrıca tespit edilen bu yapıların görevlileri, nasıl, ne zaman ve ne kadar ücretle atandıkları tespit edilmiştir. Karahisar-ı Sahip Kazasını ihtiva eden 21 adet Hurufat Defteri incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Hurûfat Defteri, Afyonkarahisar, Vakıf, Cami, Mescit, Medrese, Zâviye.
Edirneli Fâiz Divanı bağlamlı dizin ve işlevsel sözlük
XVIII. yüzyılda sosyal, toplumsal ve ekonomik hayatta yaşanan gerilemeden bilim, kültür ve edebiyat hayatı fazla etkilenmemiş ve bir önceki yüzyılın devamı olarak olgunluk dönemini yaşamaya devam etmiştir. Bu dönemde şairler mahallî unsurları, gündelik hayatı ve konuşma dilini şiirin malzemesi yapmaya çalışmışlardır. "Şiir" ve "şair asrı" olarak kabul edilen XVIII. yy. şair kadrosu bakımından klasik edebiyatın en geniş ve zengin dönemidir. Fakat "nazire edebiyatı" görünümündeki bu dönemde, diğer yüzyıllara oranla üstâd sayılabilecek şairlerin sayısı çok azdır. Bu çalışma ile amacımız, XVIII. yy. divan şairlerinden Edirneli Fâiz'in divanındaki söz varlığından hareketle, anlamın bağlama göre kazandığı değişiklik ve çağrışımı ortaya koymaya çalışmaktır. Bir dilin sözcükleri, deyimleri, atasözleri, terimleri o dilin maddî ve manevî kültürünü yansıtır. Metni oluşturan sözcükler metinden ve şairden bağımsız değillerdir. Metin, şairin anlam dünyasını, üslûbunu ve şiirin söz varlığını ortaya koyar. Biz bu çalışmanın klasik edebiyatın ve devrin üslûbunu yansıtması açısından önemli bir yer kaplayacağı kanaatindeyiz.
XVIII. yüzyıl nasihatnâmelerinden Levh-nâme ve Lutfiyye'nin karşılaştırılması
Klasik Türk edebiyatında mesnevî nazım şekli ile yazılmış birçok edebî eser bulunmaktadır. Bu çalışma, XVIII. yüzyılda yazılmış Müftî-zâde'ye ait Levh-nâme ile Sünbül-zâde Vehbî'ye ait Lutfiyye'nin karşılaştırılması üzerinedir. Levh-nâme ve Lutfiyye mesnevî nazım şekliyle yazılmış manzum nasihatnâmelerdir. Levh-nâme 779 beyit, Lutfiyye 1181 beyitten oluşur. İki eserin de amacı, anlaşılır bir dille muhataba doğruyu, iyiyi, güzeli, faydalı olanı göstermektir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır: Birinci bölümünde; Müftî-zâde ve Sünbül-zâde Vehbî'nin hayatı hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümünde eserlerin yazılış tarihi, yazılış sebebi, nüshası, vezin ve kafiyesi belirtilmiştir. Dil ve Üslûp Özelliklerinde, eserlerde kullanılan atasözleri ve deyimler, edebi sanatlar, ayet ve hadislere yer verilmiştir. Eserlerin Muhtevasında ise, dinî, tasavvufî, ahlâkî ve toplumsal konular olarak ayrıntılı incelenmiştir. Son aşamada da çalışmada yararlanılan kaynaklar sıralanmıştır.
1787-1792 Osmanlı-Rus Harbi'nde şikayet mekanizması
1787-92 Osmanlı-Rus Harbi yıllarında Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkan eyaletlerinden merkeze aktarılan şikâyetleri temel alan bu çalışma; savaş yıllarında merkez bürokrasisini meşgul eden şikâyetlerin hangi bölgelerde yoğunlaştığı ve çözümünde muhatap alınan görevlilerin kimler olduğunun ortaya çıkarılmasını amaçlar. Şikâyet bürokrasisinin sefer yıllarında ordu ve rikâb olarak ayrılması, bu sayede savaş şartlarında daha fazla başvuru merciinin ortaya çıkması sefer şartlarında şikâyet meselesini ilgi çekici kılar. Ayrıca şikâyet hükümlerinin bulunduğu defterlerin sefer yıllarındaki serencamı da bu bağlamda değerlendirilmiştir. Bu çalışmada şikâyet sonucunda divanlardan çıkan hükümlerin muhatap alındığı görevlilerin ve özellikle 18. yüzyılın en önemli aktörlerinden biri olan âyanların şikâyetlerin çözümünde aldıkları rol incelenmiştir. 1787-92 harbinden kısa süre önce kaldırılan âyanların yerine getirilen şehir kethüdaları ile savaş şartlarında tekrar kucak açılan âyanların şikâyetlerin çözümünde aldıkları rol karşılaştırılmıştır. Çalışma, temelinde bir arşiv çalışmasıdır. İlgili yıllarda şikâyet hükümlerinin yer aldığı atik şikâyet, rikâb, ordu defterleri ve eyalet ahkâm ve rikâb ahkâm defterleri çalışmanın ana kaynak grubunu oluşturur. Buradan elde edilerek tasnif edilen bilgiler harita, grafik ve tablolarla anlamlandırılmıştır. Şikâyet defterlerinin yanı sıra Osmanlı arşivindeki diğer tasnifler ile konuyla ilgili literatür çalışmada kullanılmıştır. İncelenen defterlerdeki 8.800'e yakın hükmün yaklaşık 5.500'ünün Balkan eyaletleri ve Cezayir-i Bahr-ı Sefid eyaletine bağlı kaza ve nahiyelere gönderildiği tesit edilmiştir. Bu eyaletlerden Rumeli'ye 1.911, Özi'ye 1.412, Cezayir-i Bahr-i Sefid'e 1.225 hüküm gönderilmiştir. Bu hükümlerin %66'sı ehl-i şer' olan kadı ve nâibe, %4'ü ehl-i örf olan idarecilere, %30'u ise iki gruba birlikte gönderilmiştir. Ehl-i örfün dahil olduğu %34'lük hüküm grubunun içerisinde âyanlara 94, şehir kethüdalarına ise 54 hüküm gönderilmiştir. Fakat Tepedelenli Ali Paşa, Yenipazar Âyanı Haseki Osman Ağa gibi daha sonra dergâh-ı mualla kapıcıbaşılığı, hasekilik, derbendat nazırlığı, mîr-i mîrânlık elde eden âyanlarda bu tasnife alındığında şikâyetlerin çözümünde bu kişilere 300'e yakın hüküm gönderildiği ortaya çıkmaktadır.