Ergenler
Bu konu başlığı altında 1.358 tez
Obez adolesanlarda serum neudesin düzeyinin araştırılması
Vücut yağ oranının artmasına bağlı olarak tüm yaş gruplarında oluşan endokrin ve metabolik değişiklikler ile karakterize bir hastalık olarak tanımlanan obezite, günümüzde önlenebilir sağlık sorunları arasında yer almakta ve dünya genelinde, çocuk ve adolesanlarda artış göstermektedir. Çocukluk dönemi obezitesi yaşamın ileriki dönemlerini de etkilemekte ve prediyabet, Tip 2 Diyabet (T2DM), metabolik sendrom, hipertansiyon, dislipidemi, polikistik over sendromu (PCOS), kardiyovasküler hastalıklar, koroner arter hastalığı, depresyon gibi birçok sağlık sorunlarını da beraberinde getirmektedir. Çalışmamızda amacımız yakın zamanda keşfedilen nörotrofik faktör neudesinin obez adolesanlarda düzeylerini incelemek ve obezite için yeni bir biyobelirteç olabilirliğini değerlendirmektir. Çalışmaya 58 obez adolesan hasta ve 30 sağlıklı adolesan kontrol grubu olarak alındı. Obez adolesanlarda neudesin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,013). Obez adolesanlarda VA, VASDS, BOYSDS, VKİ, VKISDS, bel/kalça, glukoz, insülin, total kolesterol (TK), trigliserid (TG), HOMA-IR, tansiyon sistolik (SKB), tansiyon diyastolik (DKB) kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı ( sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,001, p=0,000, p=0,000, p=0,026, p=0,001, p=0,000, p=0,000, p=0,019, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Morbid obez hastalarda VASDS, VKİ, VKİSDS, insülin, HOMA-IR düzeyleri obez grubu hastalara göre anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla p=0,005, p=0,000, p=0,000, p=0,036, p=0,029). Tüm çalışma grubuna uygulanan korelasyon analizinde neudesin ile VKİSDS düzeyleri arasında negatif korelasyon tespit edildi (r= -0,40, p=0,000). Çalışmamızda ülkemizdeki diğer çalışmalarla uyumlu olarak Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) kriterleri ile metabolik sendrom sıklığı %31 ve serum neudesin düzeyleri metabolik sendrom, insülin direnci, dislipidemi, hipertansiyon olan adolesanlarda, olmayan adolesanlara göre yükselme eğiliminde bulunmuş fakat istatistiksel farklılık saptanmamıştır (sırasıyla p=0,259, p=0,246, p=0,259, p=0,523). Sonuç olarak obez adolesanlarda serum neudesin düzeyleri ile VKİSDS arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Serum neudesin düzeylerinin obez ve morbid obez adolesanlarda düşük olduğu, metabolik komplikasyonlar ile artış eğilimi gösterdiği ortaya konmuştur. Obezitenin tanı ve takibinde neudesinin kesin rolünü bulmak için ayrıntılı araştırmalara ihtiyaç vardır.
12-14 yaş fazla kilolu ve obez bireylerde uygulanan tabata egzersiz protokolünün fiziksel ve fizyolojik bazı özelliklere etkisi
Bu çalışma, fazla kilolu ve obez çocuklarda Tabata protokolüne göre uygulanan egzersizlerin fiziksel ve fizyolojik etkilerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaç doğrultusunda çalışmaya gönüllü katılım sağlayan 12-14 yaş aralığındaki toplam 24 (Erkek=12, Kadın=12) katılımcı deney grubu (n=12) ve kontrol grubu (n=12) olarak gruplarda erkek ve kadın sayıları eşit olacak şekilde yansız atama yöntemi kullanılarak iki gruba ayrılmıştır. Deney grubunda yer alan katılımcılara 8 hafta süre ile haftada 3 gün Tabata protokolüne göre hazırlanmış egzersiz programı uygulanmıştır. Kontrol grubunda yer alan katılımcılar ile herhangi bir antrenman yapılmamıştır. Deney ve kontrol gurubunda yer alan katılımcıların boy, vücut ağırlığı, VKİ, vücut yağ oranı, istirahat kalp atım sayısı ve VO2Max ölçümlerinin ön test ve son test uygulama verileri alınmıştır. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde SPSS 25.0 programı kullanılmıştır. Denek sayısının az olması sebebi ile verilerin istatistiksel analizlerinde Non-Parametrik testler kullanılmıştır. Grup içi farklılıkların tespit edilebilmesi için Wilcoxon İşaretlenmiş Mertebeler Testi, gruplar arası farklılıkların tespit edilebilmesi için Kruskal Wallis-H ve Mann Whitney-U testleri uygulanmıştır. İstatistiksel işlemlerde değişkenler arası farklılıkların tespitinde 0,05 anlamlılık düzeyi olarak kabul edilmiştir. Tabata protokolüne göre uygulanan 8 haftalık egzersizin deney grubunda vücut ağırlığı, VKİ, vücut yağ oranı ve istirahat kalp atım sayısını istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde düşürdüğü, VO2Max skorlarını istatistiksel olarak anlamlı derecede yükselttiği tespit edilmiştir (p<0,05). 8 haftalık sürede kontrol grubunun vücut ağırlığı ve vücut yağ oranlarında anlamlı derecede yükseliş tespit edilmiştir (p<0,05). Deney grubu ve kontrol grubu ön test – son test verileri arasında anlamlı farklılık tespit edilmemiştir (p>0,05). Sonuç olarak fazla kilolu ve obez çocuklarda 8 hafta süre ile uygulanan Tabata protokolüne göre hazırlanmış egzersizlerin vücut ağırlığı, VKİ, vücut yağ oranı ve istirahat kalp atım sayısını düşürerek bireylerin sağlık durumlarını olumlu olarak etkileyebileceği ve VO2Max skorlarını arttırarak aerobik dayanıklılığı da olumlu olarak etkileyebileceği söylenebilir.
COVID-19 eve kapanma sürecinde adolesanlarda beden kitle indeksi ve yaşam tarzı değişiklikleri izlemi
Adolesanlar arasında obezite prevalasnsı son 30 yılda gittikçe artmaktadır. Adolesan çağda görülen obezite yetişkinliğe geçildiğinde de devam etmesiyle mortalitesi ve morbiditesi yüksek pek çok hastalığa neden olmaktadır. Covid-19 pandemesi nedeniyle hayatımıza giren sosyal izolasyon nedeniyle pek çok bireyin fiziksel aktivite miktarı kısıtlanmıştır ve obezite riski artmıştır. Bu çalışmada adolesanların Covid-19 eve kapanma sürecinde beden kitle indeksi ve yaşam tarzı değişikliklerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne Haziran 2020'de başvuran adolesanlar dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik, antropometrik bilgilerini ve beslenme – egzersiz davranışlarını inceleyen ölçek ön test ve son test şeklinde uygulanmıştır. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri, yaşam tarzı ve beden kitle indeksi değişiklikleri değerlendirilmiştir. Katılımcılar %64,9'u kız (n: 50), %35,1'i (n:27) erkek olmak üzere 77 kişiden oluşmaktadır ve yaş ortalaması 16,64 ± 0,16 idi. Katılımcıların sokağa çıkma kısıtlamasının başındaki ve sonundaki beden kitle indeksi persantil ortalaması arasında istatiksel açıdan anlamlı fark mevcuttur (p:0,014) ancak serbest zamanın başındaki ve sonundaki beden kitle ortalamasında istatiksel açıdan anlamlı fark saptanmamıştır (p:0,372). Katılımcıların %57,1'i pandemiden sonra egzersiz davranışlarının azaldığını belirtmiştir. Sokağa çıkma kısıtlaması dönemindeki ekran başında geçirilen süre kısıtlamalar kalktıktan sonra azalmıştır (p:0,043). Araştırmamızda sokağa çıkma kısıtlamasında daha fazla kilo aldığı gösterilmiştir. Adolesanlar arasında her geçen gün artmakta olan obezite prevalansı, sokağa çıkma kısıtlamalarıyla daha da artma riski altındadır. Covid-19 pandemisiyle adolesanlarda obeziteyle mücadele farklı bir boyut kazanmış olup, özellikle risk altındaki gruplara daha fazla odaklanılmalıdır.
Hastanemizde çocuk yoğun bakım ünitesi'nde intihar girişimi nedeniyle yatan çocuk ve adölesanların retrospektif değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: İntihar, çocukluk döneminde yaygın olmamakla birlikte adölesan dönemde gittikçe sıklığı artan bir halk sağlığı problemidir. İntihar davranışının temelinde kişinin kendine zarar verme düşüncesi bulunmaktadır. İntihara yönelten çeşitli risk faktörleri predispozan ve tetikleyici faktörler olarak kategorize edilmiştir; predispozan faktörler arasında psikiyatrik hastalık varlığı, önceki intihar girişimi, ailede duygudurum bozukluğu veya intihar davranışı öyküsü, cinsel veya fiziksel istismar, şiddete maruz kalma ve biyolojik faktörler yer alırken, tetikleyici faktörler araçlara erişim, madde kullanımı, sosyal stres ve izolasyon, duygusal ve bilişsel faktörlerdir. Pediatristler bu risk faktörlerini araştırmak, tanımak, diğer uzmanlıklarla iletişim sağlayarak intihar davranışını önlemek ve tedavi etmek için birincil rol oynar. Amerikan Pediatri Akademisi (AAP), akut hastalıklar için yapılan ziyaretlerde ve rutin kontrollerde ergenlerde yılda bir intihar taraması yapılmasını önermektedir. Çalışmamızda Ocak 2019-Ocak 2022 yılları arasında çocuk ve adölesan yaş grubunda intihar girişiminde bulunmuş ve Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip edilmiş olan hastaların sosyodemografik özelliklerini, intihara yönelten etmenleri, intihar yöntemlerini tespit etmeyi ve koruyucu yaklaşımlarda bulunmayı amaçladık. Gereçler ve Yöntemler: Çalışmamıza Ocak 2019 ve Ocak 2022 tarihleri arasında intihar girişiminde bulunmuş ve Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatırılmış olan 10-18 yaşları arasındaki 45 hasta dahil edildi. Yanlışlıkla ilaç alımı nedeniyle Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi'ne yatırılmış olan çocuk hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmamızda hastalar retrospektif olarak sosyodemografik özellikler, intihar girişiminin özelliği, daha önceden kendilerinde ya da ailelerinde psikiyatrik hastalık öyküsü olup olmadığı, girişim sonrası Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları bölümü tarafından saptanan psikopatoloji durumları, kronik hastalık durumları, daha önce girişimde bulunup bulunmamaları, önceki girişim sayıları, intihar dışı kendine zarar verme davranışı olup olmaması, intihara yönlendiren stresör faktör varlığı, psikososyal risk faktörleri, girişim öncesinde ya da girişim sonrasında Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları bölümünden takipli olup olmamaları yönünden ve bu faktörlerin birbirleriyle ilişkileri açısından incelendi. Bulgular: Çalışmamıza yaşları 10 ile 18 arasında değişmekte olup ortalama 15,31±1,61 yıl olan toplam 45 olgu dahil edilmiştir. Olguların %13,3'ü (n=6) erkek, %86,7'si (n=39) kızdır. Eğitim durumu/devamlılığı, kronik hastalık öyküsü, girişimin gerçekleştiği mevsim, daha önce intihar girişiminde bulunma durumu, NSSI öyküsü, psikiyatrik hastalık öyküsü, psikopatoloji durumu, girişim sonrası psikiyatri kontrolüne gitme durumu, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü, daha önce psikiyatriye başvurma ve verilen tedaviye devam etme durumları ile yaş ve cinsiyet dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Daha önce intihar girişiminde bulunma durumu ile psikiyatrik hastalık öyküsü ve daha önce psikiyatriye başvurma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (sırasıyla p=0,002; p=0,001; p<0,01). Buna karşın psikopatoloji durumu ile daha önce intihar girişiminde bulunma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). İntihar dışı kendine zarar verme davranışı ile psikiyatrik hastalık öyküsü, psikopatoloji durumu, daha önce psikiyatriye başvurma durumu ve intihar girişimi sonrası psikiyatri kontrolüne gitme durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (sırasıyla p=0,03; p=0,032; p<0,05; p=0,001; p=0,009; p<0,01). Önceki tedaviye devam etme durumu, ailede psikiyatrik hastalık öyküsü ile intihar dışı kendine zarar verme davranışı arasında ise istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Sonuçlar: İntihar dünya çapında ciddi bir ölüm nedeni olmaya devam etmektedir. Tüm intiharlar önlenebilir değildir ancak intihar riski değerlendirmesine yönelik metodik bir yaklaşım, sağlık hizmeti sağlayıcılarının intihar etme riski taşıyan hastaları saptamasını ve yönetimini sağlayabilir. Özellikle adölesan dönemde artan intihar insidansı göz önüne alındığında kapsamlı intihar risk değerlendirmesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanının asli görevlerinden biridir. Anahtar kelimeler: İntihar, İntihar Girişimi, İntihar Dışı Kendine Zarar Verme Davranışı
Ergenlerde fiziksel aktivite, serbest zamanda sıkılma algısı ve internet bağımlılığı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma farklı lise türlerinde öğrenim gören öğrencilerin katılımı ile ergenlerde fiziksel aktivite, serbest zamanda sıkılma algısı ve internet bağımlılığı arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Öğrencilerin lise türlerine göre serbest zaman ve internet bağımlılığı farklılık göstermektedir. Bundan dolayı farklı lise türlerinde okuyan öğrencilerin serbest zamanda sıkılma algısı, fiziksel aktivite ve internet bağımlılığı arasında farklılık olacağı beklenmektedir. Yapılacak ölçümlerle lise türlerine göre öğrencilerin serbest zamanda fiziksel aktivite ile internet bağımlılığı arasındaki farklılıkları hakkında bilgi sahibi olabileceklerdir. Bu çalışmanın ülkemizde örnek bir çalışma olarak literatüre katkı sağlaması beklenmektedir.
Ergenlerde sosyal medya bağımlılığının sosyal görünüş kaygısı ve sosyal fobi ile ilişkisi
Bu araştırmada, ergenlerde sosyal medya bağımlılığının sosyal görünüş kaygısı ve sosyal fobi ile ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, Ankara ili merkez ilçelerinde yer alan Milli Eğitim Bakanlığına bağlı özel ve resmi eğitim kurumlarına devam eden 14-18 yaş aralığında 359 ergenle çalışılmıştır. İlişkisel tarama modeline dayanarak desenlenmiş araştırmada örneklem seçimi olarak ulaşılabilir örnekleme kullanılmıştır. Araştırma kapsamında, ergenlerin sosyal medya bağımlılığını değerlendirmek amacıyla Günüç (2009) tarafından geliştirilen ve Çömlekci ve Başol (2019) tarafından revize edilen Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği, ergenlerin sosyal görünüş kaygısını değerlendirmek amacıyla; Doğan (2010) tarafından Türkçe uyarlaması yapılan Sosyal Görünüş Kaygısı Ölçeği ve ergenlerin sosyal fobilerini değerlendirmek amacıyla; Demir ve ark (1999) tarafından geliştirilen Çapa Çocuk ve Ergenler için Sosyal Fobi Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma bulgularına ulaşabilmek amacıyla Sosyal Bilimler için Veri Analizi Paket Programı (SPSS) 22.0 kullanılarak, ilişkisiz gruplarda t testi, varyans analizi, Kruskal Wallis H testi, pearson korelasyon analizi testi ve basit doğrusal regresyon analizi işlemleri kullanılmıştır. Araştırma sonucunda; ergenlerin sosyal medya bağımlılığı, sosyal görünüş kaygısı ve sosyal fobi puanları ile sosyal medyada geçirilen süre arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu; ergenlerin sosyal görünüş kaygısı, sosyal medya bağımlılığı ve sosyal fobi puanları arasında pozitif ve anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca, yapılan basit doğrusal regresyon analizi sonucunda ergenlerin sosyal medya bağımlılığı puanlarının sosyal görünüş kaygısı puanlarını; sosyal medya bağımlılığı puanlarının sosyal fobi puanlarını ve sosyal görünüş kaygısı puanlarının sosyal fobi puanlarını istatistiksel olarak anlamlı düzeyde açıkladığı sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Sözcükler: Beden Algısı, Dijital Etkileşim, Sosyal Fobi, Sosyal Görünüş Kaygısı, Sosyal Medya Bağımlılığı.
Adölesan idiopatik skolyozlu bireylerde cobb açısının gövde kas aktivitesi, gövde kas enduransı, kozmetik deformite ve yaşam kalitesi ile ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, adölesan idiopatik skolyozlu bireylerde Cobb açısının, gövde kas aktivitesi, gövde kas enduransı, kozmetik deformite ve yaşam kalitesi ile ilişkisinin incelenmesidir. Yaş ortalaması 14,31±2,41 yıl olan, 10-18 yaş arasında, adölesan idiopatik skolyoz tanısı alan, Cobb açısı ölçülen, skolyoz sınıflaması yapılan ve Risser bulgusu belirlenen kişiler ile yapıldı. Derin gövde kas aktivitesini değerlendirmek için Basınç Biofeedback Ünitesi (Chattanooga Stabilizer Pressure Biofeedback) kullanıldı. Gövde kas enduransını değerlendirmek için Gövde Fleksörleri Endurans testi, Lateral Köprü Testi, Modifiye Biering-Sorensen Testi, Sit-ups Testi ve Modifiye Push-ups Testi uygulandı. Kozmetik deformitenin değerlendirilmesi için Walter Reed Görsel Değerlendirme Skalası kullanıldı. Bireylerin yaşam kalitesi SRS-22 (Scoliosis Research Society-22) anketi ile ölçüldü. İstatiksel yöntem olarak; Kolmogorov-Smirnov testi ile sürekli değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu değerlendirildi. Bağımsız grup karşılaştırmalarında; ölçümle belirtilen sürekli değişkenler için parametrik test koşullarının sağlanmadığı durumlarda Mann-Whitney U testi veya Kruskal-Wallis testi kullanıldı. İki sürekli değişken arasındaki ilişki Pearson ya da Spearman Sıra korelasyon katsayıları ile değerlendirildi. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmanın sonuçlarına göre, adölesan idiopatik skolyozlu bireylerde Cobb açısı ile gövde kas aktivitesi ve gövde kas enduransı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0.05). Cobb açısı ile Walter Reed Görsel Değerlendirme Skalası omuz seviyesi figürü ve yaşam kalitesi arasında anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p<0.05). Cobb açısı arttıkça algılanan deformite şiddetinin arttığı, yaşam kalitesinin azaldığı görüldü.
Kendine zarar verme davranışı gösteren ergenlerin 5 yıllık takip çalışması
Kendine zarar verme davranışı, bilinçli bir ölüm arzusu olmaksızın kişinin kendi vücudunda çeşitli derecelerde doku hasarına neden olan kasıtlı ve amaçlı eylemler olarak tanımlanmaktadır. Bu davranış genellikle ergenlik döneminde başlamakta ve yetişkinlik döneminde de devam edebilmektedir. Çalışmanın amacı, ergenlik döneminde başlayan kendine zarar verme davranışının seyrinin incelenmesine katkıda bulunmaktır. Bu amaçla erken ergenlik döneminde KZVD nedeniyle polikliniğe başvurmuş olan 51 genç ve onlarla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilen KZVD'si olmayan 57 genç 5 yıl sonra değerlendirilerek KZVD'nin devam etmesiyle ilişkili risk faktörleri saptanmaya çalışılmıştır. Çalışmaya alınan gençler klinik görüşmeye ek olarak Sosyodemografik Veri Formu, KZVD Tarama Anket Formu, Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği, Beden Tutum Ölçeği, Stresle Başa Çıkma Ölçeği, Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri, İlişki Ölçekleri Anketi Ergen Formu, Kısa Semptom Envanteri, Ergenlikte Kimlik Gelişimi Değerlendirme Ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği ile değerlendirilmiştir. KZVD gösteren gruba ek olarak Ottawa Kendine Zarar Verme Envanteri uygulanmıştır. Ergenlik döneminde KZVD bulunan grubun kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha fazla parçalanmış ailede yetiştiği, ruhsal/fiziksel hastalık öyküsüne sahip olduğu, duygudurum düzenleme ve stres yönetiminde güçlük yaşadığı, kendilerini daha az beden bütünlüğüne sahip ve daha az sağlıklı algıladığı, daha fazla kimlik sorunu yaşadığı ve daha yüksek psikiyatrik patolojiye sahip olduğu saptanmıştır. 5 yıl sonra KZVD'nin devam etmesini yordayan etken kimlik dağılması olarak saptanmıştır.
Adölesan koklear implant kullanıcılarında müzikal algının değerlendirilmesi
Koklear implant, ileri/çok ileri derecede sensörinöral işitme kaybı olan bireylere uygulanan elektronik bir sistemdir Koklear implantlı bireyler, konuşmanın zamansal ince yapılarının implant tarafından nasıl iletildiğiyle ilgili bazı sorunlar nedeniyle, özellikle müziği algılamada normal işiten akranlarının gerisinde kalırlar. Birçok araştırma, koklear implantlı bireylerde müziği algılama becerisinin her zaman aynı olmadığını ve her iki alanın daha da geliştirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu çalışmanın amacı, adölesan koklear implant kullanıcılarında müzik algısının araştırılmasıdır. Çalışmaya 12-18 yaş aralığında tek taraflı koklear implant kullanıcısı 24 adölesan ve bilateral normal işitmeye sahip 12 adölesan dahil edildi. Katılımcıların müzikal algısını değerlendirmek için Perde Yönü Ayırt Etme ve Melodik Kontur Tanıma testleri sırayla uygulandı. Ayrıca katılımcılara müzik ile ilgili subjektif değerlendirme de yapıldı. Çalışmanın bulguları doğrultusunda, Perde Yönü Ayırt Etme (p = 0.07) ve Melodik Kontur Tanıma Testlerinde (p = 0.001) normal işiten grup ile koklear implant grubunu arasında anlamlı fark elde edildi. İki grup arasında şarkı sözü anlama durumunda anlamlı fark elde edildi (p = 0.001). Perde Yönü Ayırt Etme ve Melodik Kontur Tanıma testleri arasında anlamlı ilişki elde edildi (p < 0.001, r=-0.52). Normal işiten bireyler ile koklear implant yaşı 6 yıldan fazla olan grup arasında Perde Yönü Ayırt Etme (p = 0.028) ve Melodik Kontur Tanıma Testlerinde (p < 0.001) anlamlı fark elde edildi. Koklear implant kullanıcılarının perde yönü ve melodi algısında zorluk yaşadıkları sonucuna varılıp, erken yaşta koklear implant kullanımının müzik algısına katkısı olduğu düşünüldü.
Adölesan idiyopatik skolyozlu hastalarda proprioseptif nöromusküler fasilitasyon tekniklerinin ve core stabilizasyon egzersizlerinin fiziksel ve fonksiyonel parametreler üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, adölesan idiyopatik skolyozda (AİS), iki farklı egzersiz yönteminin skolyoz şiddeti, yürüme, fonksiyonel ve fiziksel parametreler ve yaşam kalitesi üzerine etkisinin karşılaştırılmasıdır. Çalışmaya Lenke tip 1 eğriliğe sahip 28 AİS' li birey dahil edilmiştir ve bireyler rastgele iki gruba ayrılmıştır: Proprioseptif Nöromusküler Fasilitasyon grubu (n = 14) ve Core stabilizasyon grubu (n = 14). Her iki gruba fizyoterapist kontrolünde haftada 3 gün 10 haftalık bir egzersiz programı uygulandı. Tedavi öncesinde ve tedavi bittikten sonra; eğrilere ait Cobb açıları ön-arka radyografi, gövde rotasyonları öne eğilme testinde skolyometre, kozmetik deformite algısı Walter Reed Visual Assessment Scale (WRVAS), üst ve alt ekstremite kas kuvveti ve kinestezi Biodex System 4-Pro® (Biodex Medical Systems Shirley, New York, Amerika Birleşik Devletleri), spinal mobilite Spinal Mouse®, yürüyüşe ait parametreler 10 metre yürüme testi, depresyon seviyesi çocuk depresyon ölçeği, reaksiyon zamanları Nelson el ve ayak reaksiyon testi, Denge ve Postüral Stabilite Biodex Balance System® (Biodex Medical Systems Shirley, New York, Amerika Birleşik Devletleri) ile ve yaşam kalitesi Scoliosis Research Society-22 (SRS-22) anketi ile değerlendirilmiştir. Tedavi sonrası her iki grupta, Cobb açıları ve gövde rotasyon açılarında azalma, reaksiyon zamanlarında iyileşme kozmetik deformite algısı, spinal mobilite, kas kuvveti, yürüyüş parametreleri ve yaşam kalitesinde iyileşme görüldü (p<0,05). Sonuç olarak, Core egzersizleri AİS' de skolyoz şiddetini azaltmada, skolyoza bağlı problemlerin düzeltilmesinde ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesinde, üst ve alt ekstremite kas kuvvetinin geliştirilmesinde PNF egzersizlerinden daha etkili bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamızın sonuçları, tedavinin amacı göz önünde bulundurulduğunda her iki egzersiz yönteminin de AİS' in konservatif tedavisinde kullanılabileceğini ancak Core stabilizasyon egzersizlerinin AİS tedavi programı içerisinde yer almasının önemli olduğunu gösterdi. Çalışmamız sonuçlarının bu alanda çalışan profesyonellere AİS' in konservatif tedavisi için farklı bir bakış açısı getireceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Adölesan idiyopatik skolyoz, Egzersiz, Core stabilizasyon, Skolyoz, Proprioseptif nöromusküler fasilitasyon
Psikolojik kontrolün belirleyicilerinin ve gelişimsel sonuçlarının aile sistem yaklaşımıyla incelenmesi: Çok düzeyli bir modelleme
Araştırmanın başlıca hedefi psikolojik kontrol uygulamalarını derinlemesine incelemektir. Bu amaç kapsamında araştırmada odak noktası farklı olan iki çalışma mevcuttur. Birinci çalışmanın temel amacı, anne babalardan algılanan psikolojik kontrolün belirleyicilerini incelemektir. İkinci çalışmanın temel amacı ise psikolojik kontrolün ergenlerdeki gelişimsel sonuçlarını araştırmaktır. Birinci çalışmada anne babaların, ergenlerin ve aile bağlamının özellikleri bir modelleme kapsamında psikolojik kontrolün belirleyicileri olarak incelenmiştir. Araştırmanın örneklemi 17 farklı şehirde yaşayan 307 aileden oluşmaktadır. Her aileden anne (Ort. = 41.30, S = 4.24), baba (Ort. = 45.01, S = 4.58), büyük kardeş (Ort. = 16.17, S = 1.60) ve küçük kardeşin (Ort. = 12.54, S = 1.70) katılımıyla toplam 1228 kişiye ulaşılmıştır. Çok düzeyli modelleme analizi sonuçlarına göre, anneden algılanan psikolojik kontrolü yordayan değişkenler; ergenin doğum sırası, problem davranışları ve akademik işlevselliği ve annenin uyumsuz mükemmeliyetçiliğidir. Babadan algılanan psikolojik kontrolü yordayan değişkenler ise ergenin doğum sırası, problem davranışları ve ev ortamı kaosudur. İkinci çalışmada psikolojik kontrolün kardeşlerin problem davranışları üzerindeki yordayıcı rolü bir modelleme kapsamında incelenmiştir. Araştırma modelinde psikolojik kontrolün iki düzeyinin (genel psikolojik kontrol ve farklılaşan psikolojik kontrol) problem davranışlarla ilişkileri, ergen ve aile bağlamı özellikleriyle birlikte incelenmiştir. Araştırmanın örneklemi birinci çalışmayla aynıdır ancak farklı değişkenlerle veri temizliği işlemi yapılması nedeniyle 303 aileden oluşmuştur. Çok düzeyli modelleme analizi sonuçlarına göre ergenlerin dışa yönelim problemlerini yordayan özellikler; anne modelinde farklılaşan psikolojik kontrol, genel psikolojik kontrol ve ev ortamı kaosu iken baba modelinde farklılaşan psikolojik kontrol ve ev ortamı kaosudur. Ergenlerin içe yönelim problemlerini yordayan özellikler anne ve baba modellerinde ortak olarak ergenin cinsiyeti ve ailenin gelir düzeyidir. Birinci çalışma (i) psikolojik kontrol uygulamalarında ergenin uyum sorunlarının önemli bir belirleyici olduğunu, (ii) belirleyicileri her iki ebeveyn için de incelemek gerektiğini ortaya koymaktadır. İkinci çalışma ise psikolojik kontrolün sonuçlarını; (i) ebeveynliğin ailedeki genel düzeyi ile kardeşe özgü düzeyini ayrıştırarak, (ii) anne ve babalarda, (iii) aile sisteminin diğer özellikleriyle birlikte incelemenin önemini göstermektedir. Anahtar Sözcükler Psikolojik kontrol, ebeveynliğin belirleyiciler, problem davranışlar, çok düzeyli analiz, ergenlik dönemi
Otizm özellikleri gösteren ve göstermeyen dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı çocuk ve ergenlerin duygu düzenleme, yaşam kalitesi ve klinik özellikler bakımından karşılaştırılması
Bu çalışmada Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanısı konan çocuk ve ergenlerden otizm özellikleri gösterenlerin bu özelliği göstermeyenlere göre; duygu düzenleme becerileri, klinik özellikleri, yaşam kaliteleri ve işlevsellik düzeyi bakımından farklı bir grubu temsil edebileceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada nörolojik ve/veya işlevselliği bozabilecek seviyede ciddi bir kronik hastalığı olmayan, Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB), anlıksal yetersizlik, şizofreni açılımı kapsamında bozukluklar, iki uçlu duygudurum bozukluğu tanılarından herhangi birini karşılamayan, 8-16 yaş aralığındaki DEHB tanılı katılımcılardan otizm özellikleri gösteren grupta 50 katılımcı ve otizm özellikleri göstermeyen grupta ise 64 katılımcı bulunmaktadır. Psikopatolojileri saptamak amacıyla Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli (ÇDŞG-ŞY-T) kullanılarak yarı yapılandırılmış klinik görüşme yapılmıştır. Otizm özelliklerini belirlemek amacıyla ebeveynlerin doldurduğu Sosyal Cevaplılık Ölçeği (SCÖ) kullanılmıştır. Sosyoekonomik-sosyokültürel düzey, Hollingshead-Redlich ölçeği ile sınıflanmıştır. Katılımcılar duygu düzenleme becerisi, klinik özellikler, yaşam kalitesi ve işlevsellik düzeyi bakımından çocukların doldurduğu Çocuklar İçin Anksiyete Duyarlılık İndeksi (CADİ), Duygusal Reaktivite İndeksi (DRİ), Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ)- Çocuk / Ergen Formu ve ebeveynlerin doldurduğu Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA), Duygusal Reaktivite İndeksi- Aile Formu (DRİ-A), Weiss İşlevsellikte Bozulma Ölçeği (WİBÖ)-Ebeveyn Formu, Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ)-Ebeveyn Formu, Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) ile değerlendirilmiştir. Çalışmada DEHB tanılı çocuklardan otizm özellikleri gösterenlerin, göstermeyenlere göre anlamlı düzeyde daha yüksek irritabilite düzeyi ve daha fazla ayrılık anksiyetesi eş tanısı olduğu, psikososyal yaşam kalitesinin ve sosyal işlevselliğinin anlamlı düzeyde daha fazla bozulduğu, güncel olarak bildirilen dil-konuşma becerilerinin anlamlı düzeyde daha zayıf olduğu bulunmuştur.
Kendine zarar verme davranışı olan ergenlerde psikopatoloji, kimlik durumu ve zihinselleştirme becerilerinin ilişkisinin incelenmesi
Kendine zarar verme davranışı (KZVD), kişinin intihar niyeti olmaksızın vücut dokusuna kasıtlı hasar vermesi olarak tanımlanmıştır. Ergenlerde KZVD tedavisinde zihinselleştirme temelli yaklaşımlar etkili bulunmakla birlikte KZVD gösteren ergenlerde zihinselleştirme sorunlarını araştıran çok az sayıda ampirik çalışma mevcuttur. Bununla birlikte KZVD, kimlik dağılması, psikopatoloji ve zihinselleştirme ilişkisini beraber değerlendiren herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma ergenlerde KZVD'nin kimlik dağılması, psikopatoloji ve zihinselleştirme ile ilişkisini değerlendirmek amacıyla oluşturulan kesitsel desenli bir vaka kontrol çalışmasıdır. Araştırmanın örneklemini 12-18 yaş arasında, KZVD gösteren 56 ergen, KZVD göstermeyip en az bir psikiyatrik tanı alan 45 ergen ve KZVD göstermeyip herhangi bir psikiyatrik tanı da almayan 52 ergen oluşturmaktadır. Tüm katılımcılar KZVD Tarama Anket Formu, Sosyodemografik Bilgi Formu, Ergen Kimlik Değerlendirme Ölçeği (EKDÖ) ve Gençler için Kendini Değerlendirme Formunu (YSR) doldurmuş, KZVD gösterenler ise ek olarak Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanterini (KZVDDE) doldurmuştur. Çalışmaya katılan tüm ergenlerin zihinselleştirme becerileri "The Movie for the Assessment of Social Cognition'' (MASC) ile değerlendirilmiştir. KZVD gösteren ergenlerde kimlik dağılması daha sık, psikopatoloji düzeyi daha yüksek ve zihinselleştirme becerisi ise daha düşük bulunmuştur. Bu çalışmanın sonuçları KZVD gösteren ergenlerde kimlik, psikolojik sorunlar ve zihinselleştirmeyi de içeren çok boyutlu değerlendirmenin gerektiğine işaret etmektedir. Mevcut çalışmanın KZVD, kimlik dağılması, psikopatoloji ve zihinselleştirme ilişkisini beraber değerlendiren ilk çalışma olmasından dolayı ileride yapılacak benzer desenli uzunlamasına ve toplum temelli çalışmalarla bu verilerin çoğaltılması önemli olacaktır.
Ön ergenlerde bilinçli farkındalık temelli programın etkililiği
Bu çalışmanın amacı bilinçli farkındalık temelli programın ön ergenlerin bilinçli farkındalık ve psikolojik iyi oluş düzeylerine etkisini saptamaktır. Araştırmaya Ankara ilinin Çankaya ilçesinde ortaokula devam eden 10-14 yaş arası ergenler katılmıştır. Karma desen türlerinden açımlayıcı ardışık desene göre tasarlanan araştırma üç aşamadan oluşmuştur. Ortaokula devam eden 333 öğrencinin katılımıyla, birinci aşamada bilinçli farkındalık ve psikolojik iyi oluş düzeyleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Bilinçli farkındalık ve psikolojik iyi oluş düzeylerinin cinsiyete ve sınıfa göre farklı olup olmadığı ve bilinçli farkındalık düzeyinin, psikolojik iyi oluş düzeylerini yordayıp yordamadığı araştırılmıştır. İkinci aşamada Eline Snel Çocuk ve Ergenler için bilinçli farkındalık programının bilinçli farkındalık ve psikolojik iyi oluş düzeyine etkisinin sınanmasında ön-test son-test kontrol gruplu deneysel yöntem kullanılmıştır. Deney ve kontrol gruplarına toplam 28 beşinci sınıf öğrencisi katılmıştır. Program uygulandıktan üç ay sonra kalıcılık etkisine bakılmıştır. Üçüncü aşamada ise deney grubuna katılan 14 ergen ve aileleriyle görüşmeler yapılmıştır. İlk iki aşamada Çocuk ve Ergenler İçin Bilinçli Farkındalık Ölçeği, Stirling Çocuklar İçin Duygusal ve Psikolojik İyi Oluş Ölçeği, kişisel bilgi formu kullanılmıştır. Üçüncü aşamada yarı yapılandırılmış görüşme formuyla veri toplanmıştır. Araştırmada bilinçli farkındalık ve psikolojik iyi oluş arasında olumlu ilişki olduğu, bilinçli farkındalığın psikolojik iyi oluşu yordadığı, erkeklerin bilinçli farkındalık ve psikolojik iyi oluş puanlarının kadınlarınkinden yüksek olduğu, sınıf değişkeni açısından ise anlamlı fark olmadığı saptanmıştır. Deney grubunun son-test puanları ön-test puanlarına göre yükselmiştir. Deney grubunun son-test puanları kontrol grubunun son-test puanlarından yüksek bulunmuştur. Kalıcılık çalışması sonucunda deney grubunda kalıcılığın devam ettiği görülmüştür. Nitel analiz bulguları nicel sonuçları desteklemiştir. Sonuçlar alanyazın çerçevesinde tartışılmış ve önerilerde bulunulmuştur.
Çocuk ve ergenlerde süt ve daimi azı dişlerinde hipomineralizasyon ve taurodontizm prevalansının belirlenmesi
Bu çalışma, Büyük Azı-Keser Hipomineralizasyonuna (BAKH) sahip bireylerdeki taurodontizm varlığını değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. Dahil edilme kriterlerini karşılayan 6-14 yaş aralığındaki BAKH'li 182 birey çalışma grubuna dahil edilirken, sağlıklı mine yapısına sahip 289 birey ise kontrol grubuna dahil edilmiştir. İstatistiksel analizler için Ki-kare Testi ve Mann-Whitney U Testi kullanılmıştır. Bireylerin yaş ortalaması çalışma grubu için 10,5 yaş, kontrol grubu için ise 10,8 yaş olarak belirlenmiştir. Hasta düzeyinde değerlendirildiğinde, çalışma grubunda (%35,2) kontrol grubuna(%22,1) kıyasla anlamlı derecede daha yüksek taurodontizm görülmüştür (p=0,015). Çalışma grubunda yer alan BAKH'li ve matür daimi birinci büyük azı dişlerindeki taurodontizm yüzdesi (%22,5), kontrol grubundaki sağlıklı mine yapısına sahip dişlere (%11,5) göre daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). İmmatür daimi birinci ve ikinci büyük azı dişleri arasında taurodontizm yüzdeleri benzerlik göstermiştir.
Adölesanlarda sağlıklı beslenme ve uyku hijyeni eğitimlerinin vücut ağırlığı ve ilgili parametrelere etkisi
Çocukluk çağı obezitesi her geçen gün artmakta olan ve yetişkinlikte de çeşitli kronik hastalıklara zemin hazırlayan bir halk sağlığı sorunudur. Uyku yetersizliğinin obezite riskini arttırdığı bilinmekte olup adölesan dönemde beslenme ve uyku düzeni bozulmaktadır. Randomize kontrollü klinik çalışma olarak planlanan bu çalışmada, preobez ve obez adölesanlarda sağlıklı beslenme ve uyku hijyeni eğitimlerinin, besin tüketim durumuna, diyet kalitesine, antropometrik ölçümlere, vücut ağırlığı ile ilişkili biyokimyasal göstergelere ve uyku alışkanlıkları ile uyku kalitesine etkisi araştırılmıştır. Çalışmada polikliniğe başvuran 12-18 yaş aralığındaki 38'i kız 22'si erkek toplam 60 preobez ve obez katılımcı 12 hafta süresince sağlıklı beslenme programı ile takip edilmiş, 6. haftada katılımcılar randomizasyonla iki gruba ayrılarak müdahale grubuna (n=30) beslenme eğitimine ek olarak uyku hijyeni eğitimi verilmiştir. Katılımcılarla başlangıçta, 6. haftada ve 12. haftada yüz yüze, 2.,4.,8. ve 10. haftalarda çevrimiçi görüşmeler yapılmıştır. Yüz yüze görüşmelerde katılımcıların fizik muayeneleri yapılmış, kan örnekleri ve antropometrik ölçümleri alınmış, 3 günlük besin tüketim kayıtları ve besin tüketim sıklıkları alınmış, diyet kaliteleri Sağlıklı Yeme İndeksi-2010 ile değerlendirilmiştir. Serum örneklerinde leptin ve ghrelin parametreleri ELISA yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir. Ayrıca katılımcıların uyku kaliteleri Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, uyku hijyenleri Uyku Hijyen İndeksi, kronotipleri Çocukların Kronotip Ölçeği, gece yeme alışkanlıkları Gece Yeme Anketi, uyku alışkanlıkları ve sosyal jetlag durumları ise uyku günlükleri ile değerlendirilmiştir. Çevrimiçi görüşmelerde beslenme programına devamlılığın sağlanması amacıyla motivasyon görüşmesi yapılmış, katılımcıların beslenme durumları değerlendirilmiş ve müdahale grubunda 6. haftadan sonra uyku günlükleri ile uyku hijyeni eğitimine uyumun takibi sağlanmıştır. Çalışma sonucunda, her iki grup ve cinsiyette beslenme eğitimi sonrası diyetle enerji, karbonhidrat ve yağ alım miktarları, enerjinin yağdan ve doymuş yağ asitlerinden karşılanan yüzdeleri azalırken, proteinden karşılanan yüzdesi, toplam posa, çözünmez posa, B6 vitamini, potasyum, magnezyum ve fosfor alım miktarları artış göstermiştir (her biri için p<0,05). Katılımcıların toplam SYİ-2010 puanları çalışma süresince müdahale grubunda 45,8 (34,8-57,6)'dan 74,5 (63,4-86,7)'e, kontrol grubunda 44,1 (32,6-57,4)'den 69,6 (48,3-77,0)'ya artış göstermiş olup, bu artışın uyku hijyeni eğitimi sonrasında müdahale grubunda daha fazla olduğu saptanmıştır (her biri için p<0,001). Katılımcılarda her iki grup ve cinsiyette beslenme eğitimi sonrası vücut ağırlığı, beden kütle indeksi, bel çevresi, bel/boy oranı ve vücut yağ kütlesi değerleri azalmış, 6. ve 12. haftalar arasında müdahale grubunda kontrol grubuna göre daha büyük azalma saptanmıştır (her biri için p<0,05). Her iki grupta beslenme eğitimi sonrası açlık plazma insülin, serum trigliserit ve GGT, HOMA-IR, visseral adipozite indeksi ve kan basıncı düzeyleri azalırken, serum ghrelin düzeyleri artmıştır (her biri için p<0,05). Beslenme eğitimi sonrası sabahçıllık/akşamcılık puanlarının her iki grupta azaldığı, müdahale grubunda 6. ve 12. haftalar arasında daha fazla azalma olduğu saptanmıştır (her biri için p<0,001). Beslenme eğitimi sonrası her iki grupta ortalama uyku süresi puanı artarken toplam uyku kalitesi, gece yeme anketi ve uyku hijyeni puanları azalmış, bu değişimlerin 6. ve 12. haftalar arasında müdahale grubunda daha fazla olduğu saptanmıştır (her biri için p<0,001). Uyku hijyeni eğitimi sonrası müdahale grubunda kontrol grubuna göre yatağa gitme saatleri ve sosyal jetlag sürelerinde daha fazla azalma; hafta içi uyanma saatlerinde, hafta içi toplam uyku süreleri ve hafta içi yatakta kalma sürelerinde daha fazla artış tespit edilmiştir (her biri için p<0,001). Bu çalışmada preobez ve obez adölesanlarda sağlıklı beslenme eğitiminin beslenme durumu, diyet kalitesi, antropometrik ölçümler, biyokimyasal göstergeler, uyku hijyeni, uyku kalitesi ve gece yeme alışkanlıklarına olumlu etkisi saptanmıştır. Uyku hijyeni eğitiminin ise uyku alışkanlıkları, uyku hijyeni, uyku kalitesi, diyet kalitesi ve antropometrik ölçümleri olumlu etkilediği gösterilmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda, adölesan dönemde obezitenin ve olası komplikasyonlarının önlenmesi ve tedavisinde, beslenme eğitimi ile birlikte uyku hijyeni eğitiminin de planlanmasının önemli yarar sağlayacağı öngörülmektedir. Anahtar kelimeler: Obezite, adölesan, beslenme, uyku hijyeni, sosyal jetlag
Suriyeli göçmen adölesan kız öğrencilerin göç deneyimleri: Yorumlayıcı fenomenolojik analiz araştırması
Bu çalışma, Suriye'den Türkiye'ye zorunlu göçle gelen Suriyeli göçmen adölesan kız öğrencilerin göç deneyimlerini ortaya çıkarmak amacıyla yapılmıştır. Nitel araştırma yaklaşımıyla ele alınan bu çalışmanın yönteminde yorumlayıcı fenomenolojik analiz kullanılmıştır. Bu çalışmada Ankara'da lisede öğrenimine devam eden Suriyeli adölesan kız öğrenciler ele alınmıştır. Suriyeli adölesan kızların göçle ilgili deneyimlerini derinlemesine keşfedilmesi ve deneyime verilen anlamın derinlemesine incelenmesi amacıyla annelerle de görüşmeler yapılmıştır. Bu şekilde, Suriyeli adölesan kızların göç deneyimlerine ilişkin sahip oldukları algılamanın incelenen fenomen olarak daha kapsamlı bir biçimde keşfedilmesi sağlanmıştır. Bu amaçla, adölesan göçmen kızlar ve anneleri ile yarı- yapılandırılmış görüşmeler yapılmıştır. Görüşmeler Eylül 2020- Aralık 2020 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Görüşmeler hem adölesanlar hem de anneleri için aynı başlıkları ele alan sorulardan oluşmuştur. Görüşmelerde göç öncesi, göç sırası ve göç sonrası bağlamında göç sürecindeki deneyimler ele alınmıştır. Görüşme içeriklerinin analizi sonucunda çalışmada altı üst tema tanımlanmıştır. Bu temalar; 1) Tehdit altında yaşam, 2) Tehlikeden güvenliğe geçiş, 3) Geride bırakılan ülkeye yönelik karmaşık duygular, 4) Yeni ülkeye yerleşmenin sancıları 5) Değişim, 6) Geleceğe yönelik beklenti ve planlar olarak betimlenmiştir. Bu çalışma sonucunda göçmen adölesan kızların göçün tüm süreçlerinde pek çok zorlu deneyimler yaşadıkları belirlenmiştir. Bu çalışmada göçmen adölesan kızların göç sürecindeki deneyimleri göz önünde bulundurularak adölesanların topluma yerleşim sürecini kolaylaştırmak ve okul yaşamına entegrasyonu sağlamak amacıyla, gerilim, ayrımcılık, marjinalleşme ve sosyo-ekonomik yoksunlukla mücadele edebilecek programların hazırlanması önerilmektedir.
Ergenlik döneminde psikolojik sağlamlık ve algılanan anne baba tutumları arasındaki ilişkinin ekolojik sistem kuramı çerçevesinde incelenmesi
Çocukluktan yetişkinliğe geçiş dönemi olarak görülen ergenlik dönemi akran ilişkileri, kimlik ve özerklik kazanmaya yönelik sosyo-duygusal değişimlerin yaşandığı kritik öneme sahip gelişim dönemidir. Bu dönemde yaşanan stres olayları karşısında ergenin tepkisini belirlemesinde ergenin psikolojik sağlamlık düzeyi ve anne baba tutumları etkili olmaktadır. Psikolojik sağlamlık, çevresel ve bireysel faktörlerden etkilenmesi nedeni ile ekolojik sistem kuramı ile ilişkili kabul edilmektedir. Bu çerçevede, sosyo-duygusal gelişim açısından ergenlik döneminde anne baba tutumları ile psikolojik sağlamlık düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi planlanmıştır. Çalışma grubunu, İstanbul ili Beylikdüzü ilçesinde farklı lise türlerindeki okullarda öğrenime devam eden 9,10 ve 11. Sınıf 308 ergen oluşturmaktadır. Çalışmada araştırmacı tarafından oluşturulan Kişisel Bilgi Formu ve Çevre ile İlişkiler Formu, Psikolojik Sağlamlık Tutum ve Beceri Ölçeği Çocuk Formu ve Anne Baba Tutum Ölçeği ile veri toplama işlemi gerçekleştirilmiştir. Ergenlerden alınan bilgileri incelemek amacıyla bağımsız gruplar t-testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve Pearson Korelasyon analizi uygulanmıştır. Araştırmanın sonucunda: psikolojik sağlamlık ile ergenin algıladığı anne baba kabul (r = 0.13, p < .05) ve denetleme (r = 0.13, p < .05) tutumları arasında pozitif yönde, psikolojik özerklik (r=-0,15, p<.05) tutumu arasında negatif yönde istatistiksel açıdan anlamlı ilişkiler olduğu bulunmuştur. Ergenin algıladığı anne baba kabul arttıkça ergenin okul ile ilişkisinin arttığı (r=,335 , p<0,001), annenin okul ile ilişkisinin arttıkça çocuğun okul ile kurduğu ilişkinin arttığı (r=,307 , p<0,01) bulunmuştur.
Adölesan futbolculara uygulanan motor imgeleme ve hareketin gözlemlenmesi temelli pliometrik eğitimin vastus lateralis ve biseps femoris kas mimarisi üzerindeki etkileri
Alt ekstremite kas-tendon yaralanmaları adölesan futbolcularda en sık görülen yaralanmalardır. Pliometrik eğitim (PE) ile kas fonksiyonunun geliştiği bilinse de nörobilim temelli PE'nin kasın makroskobik yapısı üzerindeki etkileri belirsizdir. Bu araştırmanın primer amacı, motor imgeleme ve hareketin gözlemlenmesi (Mİ+HG) temelli PE'nin vastus lateralis (VL) ve biseps femoris uzun başı (BFub) kaslarının penasyon açısı (PA), kas kalınlığı (KK) ve lif uzunluğu (LU) üzerindeki etkilerini incelemekti. İkincil amaç, eğitimin tek adım sıçrama performansı üzerindeki etkilerini değerlendirmekti. Otuz altı sağlıklı adölesan futbolcu (yaş: 13,91±1,05 yıl; boy uzunluğu: 162,22±10,20 cm; vücut ağırlığı: 52,09±8,33 kg) rastgele PE (n=17) ya da kontrol (n=19) grubuna atandı. Her iki gruptaki sporcular rutin antrenman programlarına devam etti. PE grubundaki sporcular ayrıca 8 hafta süresince, haftada 3 seans eğitim aldı. Eğitim 10 farklı egzersizden ve toplamda 3480 sıçrama aktivitesinden oluştu. Sporcular hazırlanan videoları izledi ve sıçradıklarını düşündü. Kas görüntüleri Soundcam mobil ultrason probu kullanılarak alındı ve daha sonra MicroDicom (V 2022.2 Bulgaristan) yazılımıyla analiz edildi. Her iki taraf sıçrama performansını değerlendirmek için tek adım sıçrama testi kullanıldı. Çıktılar başlangıçta, 4, 8 ve 12. haftalarda değerlendirildi. Kontrol grubundaki sporcuların kas mimarisi parametrelerinde sekiz hafta boyunca anlamlı değişiklik yoktu (p>0.05). VL PA eğitim grubunda dominant (ortalama fark =2,40±3,45°; p=0,01) ve nondominant tarafta (ortalama fark=3,32±3,75°; p=0,01) dördüncü haftada daha yüksekti. Benzer olarak, dominant (ortalama fark=0,15±0,19 cm; p=0,03) ve nondominant taraf (ortalama fark=0,24±0,23; p=0.01) VL KK'de anlamlı artış vardı. Dominant taraf BFub KK dışında (ortalama fark=0,21±0,31 cm; p=0,03), VL LU ve diğer BFub kas mimari parametrelerinde her iki tarafta da değişiklik yoktu (p>0,05). Nondominant taraf VL KK ile dominant taraf BFub KK'deki artışlar 4. ve 8. haftanın sonunda kontrol grubuna kıyasla eğitim grubunda daha yüksekti (p<0,05). Her iki taraf sıçrama performansı PE grubunda başlangıca kıyasla 4. ve 8. haftalarda önemli ölçüde daha iyiydi (ortalama fark=16.71±11.76 - 22.88±12.19 aralığında; p<0,01). Kontrol grubundaki sporcuların nondominant taraf sıçrama performansı 8. haftanın sonunda önemli miktarda artış gösterdi (ortalama fark=10,12±12,82; p=0,03). Eğitim grubundaki sporcuların kas mimarisi ve sıçrama performası takip süresince anlamlı değişim göstermedi (p>0,05). Bu araştırma, Mİ+HG temelli PE'nin kas mimarisini geliştirdiğine yönelik ilk kanıtları sunar. Gelecek araştırmaların yaralanmaya sahip sporcularda ve nörogörüntüleme araçları kullanılarak yürütülmesi önerilmektedir.
14-18 yaş arasındaki ergenlerin COVID-19 pandemisi sürecinde sosyal etkileşim deneyimleri
Bu nitel çalışmanın amacı, COVID-19 Pandemisi ve pandeminin getirdiği sosyal izolasyonla beraber "yeni normal" sürecinin, 14-18 yaş arası ergenlerin sosyal etkileşim deneyimlerinde nasıl bir rol oynadığını anlamaktır. Aile bireyleri ile "normalde" olduğundan daha fazla vakit geçirme, akranlarından uzun süreli ayrı kalma ve çevrimiçi bir şekilde öğrenim görme deneyimi, ergenler için benzeri görülmemiş bir deneyim olmuştur. Araştırmada 25 kadın, 10 erkek olmak üzere 35 ergen katılımcı ile görüşülmüştür. Her ergenden aile bireyleri, akranları ve öğretmenleri bağlamındaki sosyal etkileşim ağları içinde pandeminin nasıl bir rol oynadığını ifade etmeleri istenmiştir. Bu verilerin değerlendirilmesi ile ergenlerin sosyal etkileşim deneyimleri ve kaygı deneyimleri olmak üzere iki ana tema belirlenmiştir: Sosyal etkileşim deneyimlerinin ergenlerin cinsiyetlerine, yaşlarına, kaygı düzeylerine, ebeveynlerinin tutumuna ve okullarının türüne göre farklılaştığı sonucuna ulaşılmıştır. Pandemi sürecinde ergenler özelinde sağlık kaygısı, eğitim kaygısı ve sosyal kaygı olmak üzere üç tür kaygının öne çıktığı bulgusuna ulaşılmıştır.
Ergenlik döneminde ebeveynin duygusal erişilebilirliği, başa çıkma stratejileri ve sosyal problem çözme becerileri arasındaki ilişki: Yılmazlığın aracı rolü
Bu araştırmada erken ve orta ergenlik dönemindeki bireylerde sosyal problem çözme becerisi, ebeveyn duygusal erişilebilirliği ve başa çıkma stratejileri arasındaki ilişkide yılmazlığın aracı rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemini Ankara il merkezinde bulunan İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bağlı ortaokullara (7. ve 8. Sınıflar, n = 147; 12-15 yaş) devam eden erken ergenler ve liselere (lise 3. ve 4. sınıflar, n = 244; 16-20 yaş) devam eden orta ergenler olmak üzere 391 ergen oluşturmuştur. Sonuçlara göre, anne ve baba duygusal erişilebilirliği yüksek olan ergenlerin algıladıkları akademik başarı da daha yüksektir. Sorunlarını anne ve babaları ile paylaşan ergenlerin anne duygusal erişilebilirliği daha yüksekken sorunlarını arkadaşları ile paylaşan ergenlerin baba duygusal erişilebilirliği daha düşüktür. Anne babası evli olan ergenlerin baba duygusal erişilebilirliğinin daha yüksek olduğu ortaya konmuştur. Sosyoekonomik düzeyini yüksek olarak algılayan ergenlerin baba duygusal erişilebilirliklerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Akademik başarısı yüksek olan ergenlerin sosyal problem çözme toplam puanlarının, probleme olumlu yönelmelerinin ve akılcı problem çözmelerinin de daha yüksek olduğu; akademik başarısı düşük olan ergenlerin probleme olumsuz yönelmelerinin, dikkatsiz ve kaçınmacı problem çözmelerinin ise daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Akademik başarısı düşük olan ergenlerin aktif başa çıkma tercihleri daha az; kaçınan başa çıkma tercihleri daha fazladır. Erken ergenlik dönemindeki ergenlerin yılmazlıklarının orta ergenlik dönemindeki ergenlere göre daha yüksek olduğu görülmüştür. Akademik başarısı yüksek olan ergenlerin yılmazlıkları daha yüksektir. Ergenlerin ebeveyn duygusal erişilebilirliği arttıkça yılmazlıkları, yılmazlıkları arttıkça da sosyal problem çözme becerilerinin arttığı gözlenmiştir. Aktif başa çıkma stratejileri kullanımı arttıkça sosyal problem çözme becerisi artarken, olumsuz ve kaçınan başa çıkma stratejilerinin kullanımı arttıkça sosyal problem çözme becerisinin azaldığı bulunmuştur. Yılmazlığın ebeveyn duygusal erişilebilirliği ve sosyal problem çözme becerisi arasındaki ilişkide tam aracı, aktif ve olumsuz başa çıkma ve sosyal problem çözme arasındaki ilişkide kısmi aracı rol oynadığı belirlenmiştir.
Adölesanlarda yeme bozukluğu sıklığının saptanması ve beslenme alışkanlıklarının değerlendirilmesi
Adölesan yaş grubunda çocuk ve adölesanlar için Akdeniz Diyet Kalitesi İndeksi (KIDMED) ile Akdeniz Tipi Diyete (AD) uyum ve Yeme Tutum Testi 40 (YTT-40) ile yeme bozukluğuna yatkınlık sıklığının saptanması amaçlanmıştır. Antakya bölgesindeki 46 lisede 27.000 öğrenci eğitim görmektedir. Evren büyüklüğü bilinen formüle göre p :0,50 seçilerek örneklem hesaplanmıştır. Basit rastgele örnekleme yöntemi ile çalışma yapılacak liseler ve sınıflar seçilmiştir. Kesitsel tipte epidemiyolojik bir çalışma yapılmıştır. Veriler çalışmanın amacına uygun yapılandırılmış anket formu ile gözlem altında Mart-Nisan 2022'de toplanmıştır. Veri formu; KIDMED ve YTT-40 ile toplanmıştır. Veri formunda kişilerin beden algısı sorgulanmış ve boy uzunluğu/vücut ağırlığı değerleri beyana dayalı toplanmıştır. KIDMED ölçeğinin değerlendirmesi ; ≥8 puan optimal AD, 4-7 puan AD uygunluğunun geliştirilmesi gerektiği , ≤3 puan ise çok düşük beslenme kalitesi ,YTT-40'soru formundan "≥30" puan alan kişiler "yeme davranışı bozukluğuna yatkın" olarak değerlendirilmiştir. Elde edilen verilerin analizi IBM SPSS 20® ile çalışmanın kesim noktası p:0,50 olarak alınarak yapılmıştır. Öğrencilerin belirttiği boy uzunluğu ve vücut ağırlığına göre beden kütle indeksi Z skorları (BAZ) hesaplanmış olup ; kiloluluk ve şişmanlık sıklığı erkeklerde %25,3, kadınlarda %12,9'dur. Öğrencilerin AD uyum sıklığı %53,7 orta düzeyde ve %9,5 optimal düzeydedir. Öğrencilerin yeme bozukluğuna yatkınlık sıklığı %13,7'dir. Erkek öğrencilerin AD uyumunun optimal olma sıklığı kadınlara göre anlamlı olarak daha yüksek iken (sırasıyla %13,5,%7,3) (p<0,05), kadın öğrencilerin yeme bozukluğuna yatkınlıklarının erkek öğrencilere göre daha yüksektir (sırasıyla %16,2, %9,5) (p<0,05). AD uyum düzeyi ve yeme bozukluğuna yatkınlık arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Öğrencilerin BAZ 'a göre AD uyum ve yeme bozukluğuna yatkınlık arasında istatistiksel olarak fark saptanmamıştır (p>0,05). Diyet yapan öğrencilerin diyet yapmayanlara göre daha yüksek YTT-40 puanı aldığı bulunmuştur (p<0,05). Öğrencilerin beden algısı ve yeme bozukluğuna yatkınlık sıklığı arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0,05).Bedeninin kilolu ve şişman olarak tanımlayan öğrencilerin yeme bozukluğuna yatkınlık sıklığı zayıf ve normal olanlarak tanımlayanlara göre daha yüksektir (p<0,05). Adölesan yaş grubundaki öğrencilere; sağlıklı beslenme, Akdeniz tipi beslenme, beslenmeye bağlı kronik hastalıklar, yeme bozuklukları konularında muldisipliner yaklaşımlı eğitimler verilerek sağlıklı beslenme, sağlıklı yaşam davranışları geliştirmeleri farkındalığı arttırılmaldır. Öğrencilerin vücut ağırlığı, boy uzunluğu, yeme bozukluğu ve şişmanlık konularında izlem çalışmalarının sürekliliği sağlanması son derece önemlidir. Anahtar Kelimeler : Adölesan, Akdeniz Tipi Diyet, Şişmanlık, KIDMED, YTT-40
Kilo fazlalığı ve obesitesi olan ergenlerde tıkınırcasına yemenin metabolik profile etkisi
Tıkınırcasına yemenin, kısa sürede basit şeker ve yağdan zengin yüksek kalorili gıdaların alımına yol açarak erişkinlerde inflamatuvar ve metabolik profili olumsuz yönde etkilediği düşünülmektedir. Ergenlerdeki veriler ise kısıtlı ve çelişkilidir. Bu amaçla, bu çalışmada tıkınırcasına yemesi (TY) ya da tıkınırcasına yeme bozukluğu (TYB) olan ve olmayan ergenlerin metabolik ve inflamatuvar parametrelerinin karşılaştırılması ile TYB ve metabolik sendrom arasındaki ilişkinin araştırılması planlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Ergen Sağlığı Bilim Dalına, Nisan 2022 ve Eylül 2023 arasında başvuran, 12-18 yaş arasında fazla kilolu veya obesitesi olan 82 ergen çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların bel çevresi, VKİ z-skoru, sistolik ve diyastolik kan basıncı ölçümleri değerlendirilmiştir. Açlık ve tokluk glukoz, açlık ve tokluk insülin, hemoglobin-A1C, trigliserit, HDL, LDL, total kolesterol, tam kan sayımı, ALT, AST, TSH, serbest tiroksin, ESR, CRP değerleri ölçülmüştür. TYB ve TY ataklarını değerlendirmek üzere Münih Yeme ve Beslenme Bozuklukları anketi kullanılmıştır. Çalışmamızda kadınlarda TY ataklarının daha fazla olduğu bulunmuştur. TY olan ergenlerde sistolik veya diyastolik kan basıncı yükseklikleri daha fazladır. Dört veya daha fazla metabolik sendrom kriterini karşılayan hastaların hepsi TY grubundadır. Metabolik ve inflamatuvar parametreler gruplar arasında benzerken, metabolik sendrom varlığı ile TYB arasında da bir ilişki saptanmamıştır. Çalışmamızın sonuçları erişkinlere ait verilerle birlikte değerlendirildiğinde, TY'nin ergenlik döneminde metabolik ve inflamatuvar parametreler üzerinde, kan basıncı yüksekliği dışında henüz belirgin bir bozulmaya yol açmadığı; ancak zamanla metabolik sendrom riskini artıracağı düşünülmüştür. Kan basıncı yüksekliği TY ilişkili metabolik bozulmanın erken bir belirteci olabileceğinden, kan basıncı yüksekliği saptanan ve kilo fazlalığı ya da obesitesi olan ergenlerin, TY atakları açısından da öncelikli olarak sorgulanması önemlidir. Ergenlik döneminde TYB'nin erken tanı ve tedavisi ileri dönem metabolik komplikasyonların önlenmesinde yararlı olabilir.
Anoreksiya Nervoza tanısı almış ergen hastaların şema terapi süreçlerindeki değişim örüntülerine yönelik nitel bir inceleme
Bu tez çalışmasında Anoreksiya Nervoza tanısı alan kız ergen hastalarla yürütülen Şema Terapi süreçleri incelenmiştir. Psikoterapi araştırmaları ile uygulamalar arasında kalan boşluğu doldurabilmek ve psikoterapinin yol açtığı değişim mekanizmalarını incelemek için süreci nitel ve nicel verilerle aktarmak temel bir öneri olarak vurgulanmaktadır (Elliot, 2002; Kazdin 2008; Iwakabe ve Gazzola, 2009). Bu doğrultuda, bu tez çalışmasında ölçekler, terapist puanlamaları, katılımcı görüşmeleri gibi çok sayıda kaynaktan veri toplanması ve ayrıntılı vaka özetleri oluşturulması yoluyla sistematik vaka çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Her seansın başında ve sonunda Duygudurum Değerlendirme Formu, Seans Değerlendirme Ölçeği-Sıfatlar Formu, Terapötik İttifak Ölçeği Gözden Geçirilmiş Kısa Formu ile nicel veriler toplanmıştır. Bunlarla birlikte psikoterapi süreçlerinin başında, ortasında ve sonunda katılımcılar Kısa Semptom Envanteri, Yeme Tutum Testi ve Young Şema Ölçeği Kısa Formu doldurmuştur. Çalışmada ayrıca katılımcıların psikoterapi deneyimlerine odaklanılmış, 10. ve 20. seansların ardından Değişim Görüşmeleri gerçekleştirilmiştir. İlk değişim görüşmelerinden çıkan temalar "Çekingenim Her Yerde, Hatta Burada" ve "Başkaları Söylesin" alt temalarıyla "Konuşmak Zor" teması; "Aklım Yemekte: Yemekle Kavga", "Gözüm Kilomda: Bedenimle Kavga" ve "Sosyalleşmek Sıkıntı Veriyor" alt temalarıyla "Hastalığa Dair" teması; "Hem Yakın Hem Uzağım", "Neden Böyleyim, Nasıl Değişiyorum?", "İçimdeki Sesler: Modlarla Temas" ve "Farklı Bir Ses Tanıyorum: Sınırlı Yeniden Ebeveynlik" alt temalarıyla "Gelgitli Terapi" teması olmuştur. İkinci değişim görüşmelerinden çıkan temalar "Daha İyi Bir Ben", "Davranışlarım Değişiyor: Başka Yollardan Gidiyorum" ve "Sağlıklı Yetişkin Modum Büyüyor" alt temalarıyla "Değişime Dair" teması; "Bana İyi Gelenler, Farklı Tarifler" ve "20 Seans Yetmez: Beklentiler" alt temalarıyla "Güçlenirken" teması olmuştur. Çalışmadan elde edilen tüm bulgular ilgili alanyazın ışığında tartışılmıştır.