Anxiety disorders
98 theses under this subject heading
Diabetes mellituslu hastaların depresyon ve anksiyete düzeylerinin belirlenmesi
Amaç: Çalışmamızda diabetes mellitus'lu (DM) hastalarda depresyon ve anksiyete varlığının tespiti, sosyodemografik bulgular ve hastalığın kendisiyle ilişkilerinin incelenmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: Çalışmamız Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi 01/10/2016-20/11/2016 tarihleri arasında Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 150 diyabetli hastada kesitsel olarak yapıldı. Diyabetli hastaların sosyodemografik verilerinin, tedavi alma süresi ve şeklinin, ek hastalık varlığının, diyabete bağlı komplikasyon varlığının ve diyabet nedeniyle hastaneye yatışın depresyon ve anksiyete düzeyleri ile olan ilişkisi değerlendirildi. Depresyon düzeyi beck depresyon ölçeği, anksiyete düzeyi beck anksiyete ölçeği ile değerlendirildi. Çalışmaya 18 yaş üstü, diyabet tanısı almış ve en az 6 aydır medikal tedavi almakta olan, eğitim düzeyi en az ilkokul, aktif psikiyatrik tedavi görmeyen ve katılmaya gönüllü hastalar dahil edilirken; 18 yaş altı ve yeterli eğitim düzeyinde olmayan, 6 aydan az süredir medikal tedavi almakta olan, aktif psikiyatrik rahatsızlığı olan ve çalışmaya katılmayı reddeden hastalar alınmadı. Verilerin analizinde; Kolmogorov Smirnov, Mann Whitney-U, Kruskal Wallis, Spearman Korelasyon ve Ki-kare testi kullanıldı. Sonuçlar % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 150 hastanın yaş ortalaması 56,3±12,5 yıldı. Çalışmamızda hastaların 82'si (%54,7) kadın ve 68'i (%45,3) erkekti. Hastaların 80'inde (%53,3) hafif/minimal depresyon saptanırken; 70'inde (%46) orta ve ağır depresyon saptandı. Hastaların 93'ünde (%62) anksiyete yok ve hafif iken; 57'sinde (%38) orta-ağır anksiyete saptandı. Anksiyete ve depresyon skorlarının yaş, vücut kitle indeksi, medeni hal, yaşanılan yer, DM tipi ve nefropati ile ilişkisine rastlanmadı. Anksiyete ve depresyon skorları kadın hastalarda eğitim düzeyi düşük, gelir düzeyi düşük, komorbiditesi olan, uzun süre tedavi alan, insülin kullanan, nöropati, retinopati gelişen hastalarda ve herhangi bir zaman diliminde DM'ye bağlı hastaneye yatırılan hastalarda yüksekti. Ev hanımları ve serbest meslek çalışanlarının anksiyete ve depresyon skorlarının yüksek olduğu; çalışan hastaların anksiyete ve depresyon skorlarının düşük olduğu saptandı. Depresyon gelişimine yaş, VKİ, eğitim, nöropati ve anksiyete varlığının etki ettiği saptandı. Anksiyete varlığına meslek, yaşanılan yer, ek hastalık varlığı ve depresyon varlığının etki ettiği saptandı. Sonuç: DM'li hastalarda birçok faktörün (cinsiyet, eğitim düzeyi, meslek, çalışma durumu, gelir düzeyi, tedavi şekli ve süresi,komplikasyon gelişimi, DM'te bağlı hastanede yatış ve komorbit hastalıklar) anksiyete ve depresyon skorları üzerinde etkili olduğu saptandı. Anahtar Kelimeler: Depresyon, anksiyete, diabetes mellitus
Çocukluk ve yetişkinlik döneminde ayrılık anksiyetesinin yetişkinlik döneminde görülen anksiyete bozukluklarıyla ilişkisi
ÖZET Giriş ve Amaç: Anksiyete içeriden veya dışarıdan gelebilecek bir tehlike beklentisinin neden olduğu kaygı ve endişe durumudur. Fizyolojik olan ve stresle baş etmeye yarayan anksiyete, şiddetli ve uzun yaşanması veya kişinin yaşamını olumsuz etkilemesi durumunda anksiyete bozukluğu olarak değerlendirilir. Ayrılma anksiyetesi bozukluğu, kişinin temel bağlanma figüründen ayrılmaya veya ayrılma riskine karşı aşırı ve yaygın bir korkuyla karakterize bir durumdur. Geçmişte çocukluk çağına özgü bir bozukluk olarak kabul edilirken DSM-5 ile tüm yaşlarda görülebilen bir bozukluk olarak tanımlanmıştır. Literatürde çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinin; yetişkin dönemde görülebilecek anksiyete (örn; yetişkin ayrılık anksiyetesi, panik bozukluğu gibi) ve anksiyete dışı (major depresif bozukluk, bipolar bozukluk gibi) psikiyatrik bozukluklar için risk faktörü olabileceği yönünde çalışmalar mevcuttur. Biz de çalışmamızda çocukluk çağında sık gördüğümüz ayrılık anksiyetesinin yetişkin dönem anksiyete bozukluklarıyla ilişkisi olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18-35 yaş arası herhangi bir ruhsal hastalığı olmayan 311 katılımcı alındı. Tarafımızca hazırlanmış sosyodemografik verilerden oluşan bir anket formunu, Ayrılma Anksiyetesi Belirti Envanterini, Yetişkin Ayrılma Anksiyetesi Anketini, Durumluk Kaygı Ölçeği (STAI FORM-1) ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI FORM-2) anketlerini uygun biçimde yanıtlayan 311 katılımcıyla çalışma tamamlanarak istatistiksel analizler yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere göre çocukluk ayrılık anksiyetesi belirtilerini karşılayan 166 kişinin 123'ünde (%74,09) ayrılık anksiyetesi belirtilerinin yetişkinlikte de devam ettiği görüldü. Katılımcıların 43'ünde (%13,03) sadece çocukluk dönemi, 42'sinde (%12,7) sadece yetişkinlik dönemi ayrılık anksiyetesi puanı yüksek saptandı. Çocukluk dönemi ayrılma anksiyetesi puanı yüksek bireylerin süreğen anksiyete puanlarını istatistiksel olarak yüksek bulundu (F= 46,21, p<0,001 Adjusted R2= 0,13). Yetişkin ayrılık anksiyete puanları yüksek olan bireylerin hem durumsal hem de süreğen anksiyete puanlarını istatistiksel olarak yüksek bulundu (F=46,50, p<0,001, Adjusted R2= 0,23). Sonuç ve Öneriler: Çalışmamızda; çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinin yetişkin dönem ayrılık anksiyetesiyle yüksek oranda ilişkili olduğunu aynı zamanda yetişkinlik dönemi ayrılık anksiyetesinin çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinden bağımsız olarak da ortaya çıkabileceğini saptadık. Çalışmamızda elde ettiğimiz bir diğer önemli sonuç; çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinin süreğen anksiyete ile ilişkili olmasıdır. Bu durum çocukluk çağı ayrılık anksiyetesinin kronik anksiyete için önemli bir risk faktörü olabileceğini gösterir. Sınıflama sistemlerine yeni girmiş olan yetişkinlik dönemi ayrılık anksiyetesi durumsal ve süreğen anksiyeteyle ilişkili olması sebebiyle bu kategorinin anksiyeteye yatkınlığın bir görünümü olabileceğini düşündürmektedir. Bu konuda yapılan çalışmaların ülkemizde az olması ve farklı sonuçlar elde edilmiş olması nedeniyle daha büyük örneklemlerle yapılacak ileriye dönük izlem çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Ayrılık anksiyetesi, süreğen anksiyete, durumsal anksiyete
Halk oyuncularının yarışma öncesi durumluk kaygı düzeyleri ve stresle başa çıkma yöntemleri arasındaki ilişki
Bu araştırmada halk oyuncularının yarışma öncesi durumluk kaygı düzeyleri ve stresle başa çıkma yöntemleri ile çeşitli değişkenler arasındaki ilişkilerin ortaya konması amaçlanmıştır. Halk oyuncularına çalışma ile ilgili gerekli bilgilendirmeler yapıldıktan sonra 157 kadın ve 157 erkek olmak üzere toplam 314 gönüllü ve sağlıklı halk oyuncusu araştırmaya dahil olmuştur. Araştırmanın niceliksel araştırma metotlarından olan anket yöntemi uygulanmış olup ilişkisel tarama metodu kullanılmıştır. Araştırma verileri 12 sorudan oluşan kişisel bilgi formu, 20 ifadeden oluşan durumluk kaygı envanteri ve 43 ifadeden oluşan stresle başa çıkma ölçeği ile toplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS 16.0 paket programı ile gerçekleştirilmiştir. Bağımsız iki grubun karşılaştırılması independent samples t testi, ikiden fazla grubun karşılaştırılması ise tek yönlü ANOVA kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Halk oyuncularının yarışma öncesi durumluk kaygı düzeyleri üzerine ekonomik durum, halk oyunları branşı ile ilgilenme süresi ve yarışma deneyimi değişkenlerinin etkileri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Genel olarak ekonomik seviyesi yüksek, yarışma deneyimi olan ve uzun süre bu branşla ilgilenen halk oyuncularının yarışma öncesi durumluk kaygı puanları düşük bulunmuştur. Halk oyuncularının stresle başa çıkma yöntemleri noktasında da alt boyutlar bazında çeşitli değişkenler bakımından gruplar arası anlamlı farklılıklar mevcuttur. Halk oyuncularının yarışma öncesi durumluk kaygı puanları ile stresle başa çıkma yöntemleri arasında da kaçma soyutlama (duygusal-eylemsel) alt boyutu hariç diğerlerinde istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar söz konusudur. Anahtar Kelimeler: Durumluk Kaygı, Stresle Başa Çıkma, Halk Oyuncuları
Bipolar bozukluk ile anksiyete bozuklukları arasındaki ilişkinin saptanması
Amaç: Bu çalışmanın amacı bipolar bozukluk tanılı hastalarda anksiyete bozukluğu ek tanı oranlarını belirlemek, eşlik eden anksiyete bozukluğunun sosyodemografik değişkenlerle ilişkisini ve klinik özelliklere etkisini araştırmaktır. Yöntem: Araştırmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne ayaktan başvuran ya da psikiyatri servisinde yatarak tedavi gören, 18-65 yaş arasında, DSM-IV tanı ölçütlerine göre bipolar bozukluk tip I veya tip II tanısı alan 200 hasta dahil edilmiştir. Hastalara DSM-IV eksen tanıları için yapılandırılmış klinik görüşme ölçeği (SCID-I), Beck Depresyon Ölçeği ve Young Mani Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan hastalarda en az bir anksiyete bozukluğu ek tanı oranı şu anda %32.5, yaşam boyu %43.5; birden çok anksiyete bozukluğu ek tanı oranı şu anda %6.5, yaşam boyu %11.5 olarak saptanmıştır. Anksiyete bozuklukları ayrı ayrı değerlendirildiğinde ek tanı oranları sırasıyla şu anda sosyal anksiyete bozukluğu %14, obsesif kompulsif bozukluk %8.5, yaygın anksiyete bozukluğu %7, özgül fobi %5, travma sonrası stres bozukluğu %2.5, panik bozukluk %2.5; yaşam boyu sosyal anksiyete bozukluğu %16, obsesif kompulsif bozukluk %14, yaygın anksiyete bozukluğu %13.5, özgül fobi %5, panik bozukluk %4.5, travma sonrası stres bozukluğu %3 olarak saptanmıştır. Şu anda anksiyete bozukluğu ek tanısı olan bipolar bozukluk tanılı hastalarda intihar girişimi öyküsü (p= 0.039), ortalama intihar girişimi sayısı (p=0.022), depresyon dönemi ortalama intihar girişimi sayısı (p=0.005), ilaç (p=0.043) ve kesi (p=0.015) ile intihar girişimi, Beck Depresyon Ölçeği puan ortalamaları (p<0.0001) daha fazla saptanmıştır. Yaşam boyu anksiyete bozukluğu ek tanısı olan bipolar bozukluk tanılı hastalarda ortalama intihar girişimi sayısı (p=0.031), depresyon dönemi ortalama intihar girişimi sayısı (p=0.006), kesi ile intihar girişimi (p=0.046), Beck Depresyon Ölçeği puan ortalamaları (p<0.0001) daha fazladır. Yaşam boyu sosyal anksiyete bozukluğu ek tanısında intihar girişimi öyküsü (p=0.035), ortalama intihar girişimi sayısı (p=0.033), depresyon dönemi intihar sayısı (p=0.001), ilaç ile intihar girişimi (p=0.029), Beck Depresyon Ölçeği puan ortalamaları (p=0.026) daha fazla bulunmuştur. Sonuç: Bipolar bozukluk tanılı hastalarda anksiyete bozukluğu ek tanıları sıklıkla görülmekte ve özelikle intihar girişimini artırmakla birlikte özellikle sosyal anksiyete bozukluğunun çeşitli sosyodemografik ve klinik değişkenlerle ilişkili olduğu görülmektedir. Anahtar Kelime: Bipolar, Anksiyete, Ek Tanı
Türkiye'de görev yapan taekwondo hakemlerinin kaygı durumlarının incelenmesi
Bu araştırmanın amacı; Türkiye'de görev yapan Taekwondo hakemlerinin müsabaka öncesi ve müsabaka esnasındaki yaşadıkları kaygı durumlarına bağlı yaptıkları hataları azaltmak için yapılması gerekenlerin tespit etmektir. Araştırma nicel desende hazırlanmış ve tarama modelinden yararlanılmıştır. Araştırmanın evrenini Türkiye Taekwando Federasyonuna kayıtlı erkek taekwondo hakemleri, örneklemini ise 161 hakem oluşturmuştur. Demografik verilerin saptanması için sekiz sorudan oluşan kişisel bilgi formu kullanılmıştır. Araştırmaya katılan bireylerin sürekli kaygı düzeylerini belirlemek amacıyla Spielberger ve arkadaşları (1970) tarafından geliştirilen Sürekli Kaygı ölçeği kullanılmıştır. Bulguların istatistiksel analizi SPSS 23 programında yapılmıştır. Araştırma grubunun demografik özellikleri için frekans ve yüzde hesaplamaları yapılmıştır. Katılımcıların yaş, eğitim seviyesi, ve medeni durumlarına göre sürekli kaygı düzeylerinin incelenmesi bağımsız tek örneklem testi (t-test) ile karşılaştırılırken algılanan gelir seviyesi, hakemlik klasmanları ve hakemlik yılı değişkenlerine göre sürekli kaygı düzeyleri karşılaştırılması tek yönlü varyans analizi (OneWay ANOVA) kullanılarak test edilmiştir. Elde edilen verilere göre, hakemlerin sürekli kaygı düzeylerinin orta seviyede olduğu tespit edilmiştir. Uluslararası hakem kategorisinde olanların en düşük, Aday hakem kategorisinde olanların ise en yüksek kaygı düzeyine sahip olduğu tespit edilmiştir Ancak bu ortalamalar istatistiksel olarak önemli çıkmamıştır. Yaş değişkenine göre, 21-34 yaş aralığındaki hakemlerin sürekli kaygı düzeylerinin, 35-64 yaş aralığındaki hakemlerin kaygı düzeylerinden daha yüksek olduğu, ancak belirlenen değerlerin, anlamlılık düzeyinde bir farklılık yaratmadığı tespit edilmiştir. Eğitim seviyesi lise ve altı olan hakemlerin eğitim seviyesi lisans ve üstü olan hakemlerin sürekli kaygı puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler: Taekwondo, hakem, kaygı
COVID-19 pandemisi sürecinde Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde görev yapan doktor ve hemşirelerin öz yeterlilik ve anksiyete bozukluğunun değerlendirilmesi
Bu çalışmada; COVID-19 pandemi döneminde Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde görev yapan, bulaş açısından riskli alanlarda çalışarak hastaların tetkik ve tedavilerini sürdüren doktor ve hemşirelerin anksiyete ve öz yeterlilik düzeyleri araştırılmış, çalışanların COVID-19 pandemi nedenli anksiyete ve öz yeterlilik düzeyleri arasındaki ilişkiye bakılmıştır. Tanımlayıcı ve kesitsel araştırmamız T.C. Sağlık Bakanlığı Sakarya İl Sağlık Müdürlüğü ve Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimliği'nden yazılı izin alınarak Ağustos 2021-Ocak 2022 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan 252 kişiye uzman görüşleri ve literatür bilgisi çerçevesinde; sosyo-demografik bilgi formu, Genel Özyeterlilik Ölçeği ve Koronavirüs Anksiyete Ölçeği (KAÖ) kullanılarak araştırmacı tarafından anket formları oluşturulup veriler toplanmıştır. İstatistiksel analizler ve hesaplamalar için IBM SPSS Statistics 21.0 programı kullanılarak, istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Çalışmada yer alan bireylerin demografik bilgiler anketinde olan sorulara ait sayı ve yüzde değerleri hesaplandı. Araştırmada; 252 katılımcının %25,8'i 18-25 yaş aralığında, %55,6'sı 26-35 yaş aralığında, %15,5'i 36-45 yaş aralığında ve %3,2'si 46-55 yaş aralığında olduğu, %39,3 ünün erkek, %60,7'sinin kadın, medeni durumu evli olan çalışanlar %42,1, bekar çalışanlar %57,9 'unu, çocuk sahibi olan %37,3 iken çocuğu olmayan personel %62,7'idir. Katılımcıların %38,1'i doktor, %55,6'sı hemşire olarak görev yapmaktadır. Çalışanların %17,9'u 0-3, %32,9'u 4-7, %35,7 'si 8-10, %13,5 'i 11 ve üzeri nöbet tutmaktadır. Bireylerin %25,4 'ü istifa etmeyi düşünmüş, %74,6'sı düşünmemiştir. Araştırmada çalışanların %79,8 'i psikolojik destek almamış, %8,3 'ü destek almış %11,9 'u destek almak istemektedir. Katılımcıların %79,8 'i aile bireyleriyle beraber, %20,2 'si yalnız yaşamaktadır. %45,2'si COVID-19 hastalığına yakalanmış, %54,8'i hastalığa yakalanmamıştır. Çalışanların %80,6'sı mesleğini uygularken kendine güvenmektedir. Koronavirüs anksiyete düzeyi 3,26 ortalaması ile kadınlarda, erkelerde 2,01; evli bireylerde 3,47, bekarlarda 2,26; hemşirelerde 3,24, doktorlarda 1,98; çocuğu olmayan kişilerde 3,31, çocuğu olanlarda 1,87; 11 ve üzeri nöbet tutan çalışanlarda 4,44 oranı ile en yüksek oranda anksiyete düzeyi hesaplanmış ve bu değişkenlerde istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç elde edilmiştir. Koronavirüs Anksiyete Ölçeği; pandemi servisi veya yoğun bakımında çalışanlarda, pandemi nedeniyle görevinden istifa etmeyi düşünenlerde, pandemi sürecinde psikolojik destek alan ve almayı isteyen kişilerde istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar görülmüştür. Öz yeterlilik düzeylerine bakıldığında; evli kişilerde 61,75; bekar kişilerde 65,02; mesleği uygularken kendisini güvenen kişilerde 65,01; güvenmeyenlerde 58,3; kısmen güvenenlerde 57,87 hesaplanmış ve bu sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildiğinde anlamlı farklılıklar bulunmuştur. COVID-19 ile ilgili sorularda öz yeterlilik düzeyi pandemi nedeniyle istifa etmeyi düşünmeyen kişilerde 64,43; istifa etmeyi düşünenlerde ise 57,00 hesaplanmış ve bu sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı sonuçlar bulunmuştur. Sonuç olarak tüm dünyayı etkisi altına alan, hastalığın mortalitesinin ve morbiditesinin yüksek olduğu COVID-19 pandemisinin sağlık çalışanlarını ruhsal açıdan olumsuz etkilediği görülmüştür. Pandemi sırasında aktif olarak görev yapan sağlık çalışanlarının durumu, sağlık yöneticileri tarafından göz önünde bulundurulmalıdır.
Irak kerkük'te COVID-19 izolasyon koşullarında çalışan hemşirelerin merhamet yorgunlukları ve kaygı düzeyleri arasındaki ilişki
The COVID-19 pandemic has triggered many psychological concerns and effects on nurses, such as anxiety and compassion fatigue. Working with the pandemic has created a lot of anxiety, stress, and fear for nurses about getting infected and transmitting the infection to their families. This study aimed to examine the relationship between compassion fatigue and anxiety levels of nurses working in COVID-19 isolation wards in Kirkuk, Iraq. Descriptive correlational design was used in this study. In this study, the nurses working in the COVID-19 isolation wards were selected by purposive sampling (n=170) between 10-17 September 2022. Sociodemographic Information Form, Compassion Fatigue Scale and State Anxiety Inventory were used in data collection through face-to-face interviews with nurses. Descriptive statistics, Levene test, Kruskal-Wallis test, Independent sample t-test, One-way ANOVA, and Pearson correlation analyses were used to analyze data. The mean score of the Compassion Fatigue Scale for nurses working in the COVID-19 isolation wards was 39.53±8.76. The mean score of the State Anxiety Inventory for nurses working in the COVID-19 isolation wards was 50.97±7.45. This study determined that nurses working in the COVID-19 isolation wards had moderate compassion fatigue and state anxiety levels. The results also showed a statistical significance between compassion fatigue and gender, age, and nursing experience, while state anxiety levels showed a statistically significant relationship with educational level (p<0.05). There was no statistically significant relationship between compassion fatigue and state anxiety of nurses working in the COVID-19 isolation wards (p>0.05). Consultation liaison psychiatric nurses have important roles in reducing compassion fatigue and anxiety levels of nurses working in COVID-19 isolation wards. For this reason, consultation liaison psychiatric nurses need to take an active role in developing strategies that will reduce the compassion fatigue and anxiety of nurses working in COVID-19 isolation wards and support their strengthening, and in conducting studies with a high level of evidence.
Yaşlı bireylerde ölüm kaygısı
Amaç: Bu çalışmanın amacı bir üniversite hastanesinde çeşitli polikliniklerden konsültasyonla psikiyatri polikliniğine yönlendirilen yaşlı bireylerde ölüm kaygısı düzeyinin belirlenerek bazı sosyodemografik ve klinik değişkenlerle ilişkisinin değerlendirilmesidir.Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine çeşitli kliniklerden konsültasyon ile başvuran 60 yaş üstü 200 hasta (117 erkek, 83 kadın) alındı. Çalışmaya alınan hastalarla psikiyatrik görüşme yapılıp, sosyodemografik verileri kaydedildi. Yaşlılık Depresyon Ölçeği (YDÖ), Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI-I,STAI-II), Ölüme ilişkin Depresyon Ölçeği (ÖDÖ), Templer Ölüm Kaygısı Ölçeği (ÖKÖ), Kısa Form-36 (SF-36) Yaşam Kalitesi Ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların %58,5'u erkekti, ortalama yaşları 67,16(5,0) idi. Hastalara ortalama ÖKÖ puanı 7,7 bulundur. SF-36 ölçeği ile ÖKÖ ve ÖDÖ arasında hafif pozitif korelasyon saptandı. Sosyodemografik değişkenlerle ölçekler arasındaki korelasyonlar değerlendirildiğinde ÖKÖ ve ÖDÖ ile eğitim süresi arasında negatif, çocuk sayısı açısından pozitif korelasyon saptandı. Fiziksel hastalık türü ile ÖKÖ ve ÖDÖ puanları arasında istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı. Son 1 yılda yaşanmış yas reaksiyonu ile ÖKÖ arasında anlamlı bir fark saptanmazken, son 1 aydır ölüm düşüncesinin sıklığının artması ile ÖKÖ puanlarının arttığı saptanmıştır.Sonuç: Bu çalışmada yaşlı bireylerde ölüm kaygısının eğitim süresi, çocuk sayısı ve ölüm düşüncesi sıklığı ile ilişkili olduğu; ancak fiziksel hastalık varlığının ölüm kaygısını etkilemediği saptandı. Yaşlı bireylerde farklı değişkenlere gözertek yapılacak uzunlamasına çalışmalar ölüm anksiyetesinin önemini ve fiziksel ve ruhsal hastalıkların süreci üzerindeki etkisini saptayıp daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.Anahtar sözcükler: Ölüm kaygısı, yaşlılar, kaygı bozukluğu
Anksiyete bozukluklarında cinsiyete göre semptom farklılıkları
Amaç: Bu çalışmada anksiyete bozukluğu tanısı almış hastalarda cinsiyete göre semptomların dağılımı ve farklılıkların değerlendirilmesi amaçlanmıştırGereç ve Yöntem: Polikliniğimize altı aylık süre boyunca ayaktan başvuran toplam 201 (141 kadın, 60 erkek) anksiyete bozukluğu hastası çalışmaya alınmıştır. Bu çalışmada Sosyodemografik Veri Formu, Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırması El Kitabı-4'e göre Eksen 1 bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği, Yaygın Anksiyete Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği, Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği, Panik Agorafobi Ölçeği, Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği kullanılmıştır.Bulgular: Çalışmaya alınan anksiyete bozukluğu hastalarının kadın/erkek oranı 2,35'di. Çalışmamızda Beck Depresyon Ölçeği, Panik Agorafobi Ölçeği, Durumluk Kaygı Ölçeği ve Sürekli Kaygı Ölçeği puanlarının şiddeti kadınlarda erkeklerden anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeğinde somatik belirtiler ve depresif mizaç alt ölçek puanları, kadınlarda erkeklerden anlamlı düzeyde yüksek çıkmıştır (p<0,05). Panik bozukluk hastalarında, kalp sistemi belirtileri erkeklerde kadınlardan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında en sık gözlenen obsesyonlar kirlenme obsesyonları; en sık gözlenen kompulsiyonlar ise temizleme-yıkama kompulsiyonlarıydı. Her iki cinsiyette de en sık eştanı ortalaması obsesif kompulsif bozukluk hastalarında görülmüştür.Sonuç: Bu çalışmadaki bulgular, genel olarak anksiyete bozukluklarının kadınlarda daha ciddi belirtilerle seyrettiğini düşündürmektedir. Anksiyete bozukluklarında cinsiyet farklılıklarını araştıran kapsamlı çalışmaların gerekliliği halen devam etmektedir. Anksiyete bozukluklarında cinsiyete göre farklılıkların iyi tanınması, klinisyeni eştanı, belirtilerin ciddiyeti ve bozukluğun değişik görünümleri konusunda uyanık tutacaktır. Ayrıca tedaviye yönelik girişimlerde daha uygun kararlar alınabilecektir.Anahtar Sözcükler: anksiyete bozuklukları, cinsiyet, semptomlar, dağılım, farklılıklar.
Meme kanserli hastalarda cerrahi tedavi öncesi ve sonrası anksiyete ve depresyon düzeyi
Amaç: Meme kanserli hastaların cerrahi tedavi öncesi, cerrahi tedavi sonrası erken ve geç dönem anksiyete, depresyon düzeyini değerlendirmektir.Yöntem: Yeni tanı almış meme kanserli 34 kadında gerçekleştirilen ileriye dönük bir çalışmadır. Hastaların anksiyete ve depresyon düzeyleri cerrahi tedavi öncesi, cerrahi tedavi sonrası erken (1-3 ay) ve geç dönem (9-12 ay) olmak üzere üç kez değerlendirildi. Verilerin toplanmasında, Sosyodemografik veri formu, Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırılması El kitabı-IV'e göre eksen I bozuklukları için yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği, Durumluk/Sürekli Kaygı Envanteri, Ruhsal Belirti Tarama Listesi, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği kullanıldı.Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 47,76±11,72 yıldır. Hastaların %82,4'ü kemoterapi, %41,2' si radyoterapi aldı. Cerrahi tedavi olarak hastaların %91,2'sine mastektomi, %8,8' ine lumpektomi yapıldı. Cerrahi tedavi öncesi anksiyete ve depresyon düzeylerinin, tedavi sonrası erken ve geç dönemden daha yüksek, tedavi sonrası erken dönemdeki anksiyete ve depresyon düzeylerinin de, tedavi sonrası geç dönemden daha yüksek olduğu saptandı. Kemoterapi alan grupta, almayan gruba göre; Hamilton depresyon (2. ve 3. vizitte), Hamilton anksiyete (3. vizit), durumluk kaygı (3. vizit), süreklilik kaygı (2. vizitte)ölçeklerinde istatistiksel olarak anlamlı yükseklik vardı(p<0,05). Mensturasyonu olanlarla olmayan grup karşılaştırıldığında; menstruasyonu olanlarda, 1. vizitte durumluk kaygı ölçeğinde istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik saptandı (p<0,05). Hastaların%17,6'sında ailede ruhsal hastalık ve meme kanseri öyküsü vardı. Ailesinde meme kanseri öyküsü olan grupta (%17,6) durumluk ve süreklilik kaygı ölçeklerinde 1. ve 2. vizitte istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik saptandı. Radyoterapi alan grupla almayan, 40yaş? ve 40yaş> grup, lumpektomi ve mastektomi yapılan gruplar karşılaştırıldığında anksiyete ve depresyon düzeyleri arasında anlamlı bir fark yoktu.Sonuç: Hastaların anksiyete ve depresyon düzeyleri zaman içerisinde azalsa da tanıdan itibaren ve tedavi sürecinde saptanan oranlar, hastaların psikiyatrik yardıma ihtiyacı olduğunu göstermektedir.
Yetişkin bireylerin anksiyete bozukluğuna sahip olup olmaması ile kullandıkları mizah tarzları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmanın temel amacı yetişkin bireylerin anksiyete bozukluğuna sahip olup olmaması ile kullandıkları mizah tarzları arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Bu amaçla, Mizah Tarzları Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Yaygın Anksiyete Bozukluğu Ölçeği, Yale-Brown Obsesif-Kompulsif Bozukluk Ölçeği ve Beck Depresyon Envanteri 78'i kadın, 51'i erkek toplam 129 yetişkine uygulanmıştır. Verilerin analizinde, bireylerin aldıkları tanıya göre kullandıkları mizah tarzlarını belirlemek amaçlı tek yönlü varyans analizi, kullanılan mizah tarzlarının tanı ve cinsiyet etkileşimine göre farklılaşıp farklılaşmadığını incelemek için iki faktörlü varyans analizi ve tanı alan ve almayan bireylerin kullandıkları mizah tarzı fark testi için ise bağımsız gruplar t-testi analizleri uygulanmıştır. Bireylerin kullandıkları mizah tarzları ile anksiyete ölçeklerinden alınan puanlar arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla ise ölçekler arasındaki korelasyon değerlerine bakılmıştır. Sonuçlar, anksiyete bozukluğu tanısı alan ve almayan bireyler arasında katılımcı, saldırgan ve kendini yıkıcı mizah tarzları bakımından anlamlı bir fark olmadığını, kendini geliştirici mizah tarzının ise, tanı almayan bireylerde, yaygın anksiyete bozukluğu, obsesif-kompulsif bozukluk ve panik bozukluk tanısı alanlardan anlamlı bir şekilde farklılaştığını göstermektedir. Bireylerin kullandıkları uyumlu mizah tarzları olan katılımcı ve kendini geliştirici mizah tarzı ile anksiyete düzeyleri arasında negatif yönde ilişkiler; uyumsuz mizah tarzı olan kendini yıkıcı mizah ile anksiyete düzeyi arasında pozitif yönde ilişkiler olduğu ve saldırgan mizah tarzı ile anksiyete düzeyleri arasında bir ilişki olmadığı bulunmuştur. Bireylerin anksiyete bozukluğu tanısı alması ve herhangi bir psikiyatrik bozukluk tanısı almaması ile kullandıkları mizah tarzları arasındaki ilişkiler incelendiğinde ise, anksiyete bozukluğu tanısı alan bireylerin katılımcı, saldırgan ve kendini yıkıcı mizah tarzı kullanımının herhangi bir psikiyatrik bozukluk tanısı almayan bireylerden anlamlı bir şekilde farklılaşmadığı bulunmuştur. Herhangi bir psikiyatrik bozukluk tanısı almayan bireyler ile anksiyete bozukluğu tanısı alan bireylerin kendini geliştirici mizah tarzının kullanımı bakımından anlamlı bir şekilde farklılaştığı ve bu farklılığın herhangi bir psikiyatrik bozukluk tanısı almayan bireylerin lehine olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Sonuçlar, uyumlu mizah tarzlarının daha sağlıklı baş etme tarzları olduğunu, sağlıklı bireylerde kendini geliştirici mizah tarzının anlamlı bir şekilde farklılaştığı sonuçlarını kısmen desteklerken, uyumsuz mizah tarzlarından kendini yıkıcı mizah tarzı ile anksiyete düzeyi arasında pozitif yönde ilişkilerin olması literatürle uyumlu sonuçlar vermiş fakat kaygılı bireylerde kendini yıkıcı mizahın daha fazla kullanılabileceği görüşünü desteklememiştir.Anahtar Kelimeler: Mizah tarzları, Obsesif-kompulsif bozukluk, Yaygın anksiyete bozukluğu, Panik bozukluk, Kaygı bozuklukları.
Bipolar bozukluk tanılı hastalarda yetişkin ayrılık anksiyetesi komorbiditesinin değerlendirilmesi
Amaç: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği Bipolar Bozukluk Birimi tarafından takip edilen bipolar bozukluğu olan hastalardaki eriĢkin ayrılık anksiyetesi komorbiditesinin tespiti ile iĢlevsellik ve hastalığa etkisini değerlendirmektir. Yöntem: GörüĢmeler iki aĢamada gerçekleĢtirildi; yaklaĢık 45-60 dk süren ilk aĢamada klinisyen tarafından Sosyodemografik Veri Formu, DSM-IV Eksen I bozuklukları için YapılandırılmıĢ Klinik GörüĢme Ölçeği (SCID-I), bipolar bozukluk veri formu, Hamilton Anksiyete Ölçeği, Ayrılma Anksiyetesi Belirtileri için YapılandırılmıĢ Klinik GörüĢme yapıldı. Ġkinci aĢamada hastalardan DSM-IV EksenII bozuklukları için YapılandırılmıĢ Klinik GörüĢme Ölçeğini (SCID-II), Bipolar Bozukluk iĢlevsellik ölçeğini, Ayrılma Anksiyetesi Belirti Envanterini, YetiĢkin Ayrılık Anksiyetesi Anketini doldurmaları istendi. Bulgular: 70 BPB hastasının 38'i (%54) YAAB tanısı almıĢtır. YAAB tanısı alanların, 14' ü (%36) yetiĢkin baĢlangıçlı, 24' ü (%64) çocukluk çağından eriĢkinliğe uzanan ayrılık anksiyetesi bozukluğu olduğu bulunmuĢtur. YAAB olan ve olmayan bipolar hastalarda sosyodemografik değiĢkenler, özgeçmiĢ ve soygeçmiĢ özellikleri arasında anlamlı fark bulunmamıĢtır. KiĢilik bozukluğu ek tanısına bakıldığında çocukluk baĢlangıçlı ayrılık anksiyetesinde yüksek oran saptanmıĢtır. YAAB olan BPB hastalarda yaĢam boyu ÖF ek tanısı, YAAB tanısı olmayanlara göre daha yüksek oranda saptanmıĢtır. YAAB olan bipolar hastalarda olmayanlara göre özkıyım oranı yüksek bulunmuĢtur. Ortalama atak sayısı, baĢlangıç yaĢı, hastalık süresi, hastane yatıĢ sayısı, EKT tedavisi, mevsimsellik özelliği ve ilaç tedavisi açısından YAAB olan ve olmayan bipolar bozukluklu hastalar arasında fark olmadığı gözlenmiĢtir. HAÖ puanları YAAB eĢlik eden BPB grubunda daha yüksek saptanmıĢtır. Damgalanma hissi ve toplam iĢlevsellik puanları karĢılaĢtırıldığında YAAB olan BPB hastalarında istatiksel olarak anlamlı denebilecek düzeyde düĢük saptanmıĢtır. Sonuç: Bu çalıĢma bipolar bozukluk hastalarında %54 gibi yüksek oranlarda YAAB ek tanısı aldığı ve tanı alan YAAB' lerin 1/3 eriĢkin baĢlangıçlı olduğunu göstermektedir. YAAB'nin özkıyım giriĢimi oranı, iĢlevsellik düzeyi üzerinde olumsuz etkileri olduğu görülmüĢtür. Psikiyatrik görüĢmelerde BPB hastalarında ayrılık anksiyetesi bozukluğu mutlaka sorgulanması gerektiği düĢünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Ayrılık anksiyetesi, bipolar bozukluk, komorbidite
Kaygı bozukluğu tanısı alan ve almayan yetişkinlerin benlik saygısı ve sosyal becerilerinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı 18- 40 yaş arası bireylerin kaygı bozukluğuna sahip olup olmamasına ve cinsiyet değişkenlerine göre sosyal beceri ve benlik saygısı düzeylerinin belirlenmesidir. Araştırmanın örneklemini kaygı bozukluğu tanısı (Obsesif- kompulsif bozukluk, yaygın kaygı bozukluğu, panik bozukluk ve sosyal kaygı bozukluğu) almış yaşları 18-40 yaş arasında değişen 60 ve herhangi bir psikiyatrik bozukluk tanısı almamış 30'u öğretmen ve 25'i üniversitede okuyan öğretmen adayı olan yaşları 18-40 yaş arasında değişen toplam 55 bireyden oluşmaktadır. Araştırmada "kişisel bilgi formu", bireylerin sosyal becerilerini ölçmek amacıyla "Sosyal Beceri Envanteri" (Riggio, 1986) ve benlik saygısı düzeylerini ölçmek amacıyla "Benlik Saygısı Ölçeği" (Rosenberg, 1963) kullanılmıştır. Ayrıca bireylerin kaygı düzeylerini ölçmek amacıyla "Hamilton Anksiyete Derecelendirme Skalası" (Hamilton, 1959), "Beck Anksiyete Ölçeği" (Beck, Epstein, Brown ve Steer, 1988) "Yaygın Anksiyete Bozukluğu Değerlendirme Ölçeği" (Argyropoulous, Ploubidis, Wright, Palm, Hood, Nash ve Potokar, 2007), "Yale- Brown Obsesif- Kompulsif Bozukluk Ölçeği" (Goodman, Price ve Rasmussen, 1989) kullanılmıştır. Bunun yanında bireylerin depresyon düzeylerini ölçmek için "Beck Depresyon Envanteri" (Beck, Word ve Mendelson, 1961) kullanılmıştır. Araştırma kapsamında bireylerin kişisel bilgileri alınarak araştırmaya katılan katılımcıların sosyal beceri ve benlik saygısı düzeylerinin tanı alıp almama ve cinsiyete göre anlamlı bir farklılık gösterip göstermediğini belirlemek amacıyla Çift Yönlü MANOVA kullanılmıştır. Araştırma sonucunda sosyal becerinin yalnızca "duyuşsal kontrol" ve "sosyal duyarlık" düzeyi puanlarının cinsiyete göre değiştiği belirlenmiştir. Kaygı bozukluğu tanısı alan ve almayan bireylerin sosyal beceri alt ölçeklerinden olan sosyal anlatımcılık, sosyal kontrol ve sosyal duyarlık alt ölçekleri kaygı bozukluğu tanısı alıp almamaya göre farklılık göstermiş; duyuşsal duyarlık, duyuşsal kontrol ve duyuşsal anlatımcılık alt ölçekleri kaygı bozukluğu tanısı alıp almamaya göre farklılık göstermemiştir. Kaygı bozukluğu tanı almış kadınların benlik saygısı düzeyi kaygı bozukluğu tanısı almış erkeklere, tanı almamış kadınlara ve tanı almayan erkeklere göre daha düşüktür. Anahtar Kelimeler: Kaygı bozukluğu, sosyal beceri, benlik saygısı
Özel ve devlet okullarında çalışan branş öğretmenlerinin demografik değişkenlere bağlı olarak mesleki doyum ve anksiyete düzeylerinin karşılaştırılması
Çalışmanın amacı, özel ve devlet okullarında çalışan branş öğretmenlerin mesleki doyum ve anksiyete düzeylerini öncelikle kendi aralarındaki ilişkisini, ikinci aşamada da okul türüne göre değişimini incelemek ve karşılaştırma yapmaktır. Bu araştırmaya Şanlıurfa Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı 5 özel 5 devlet okulu olmak üzere toplam 10 okuldan 100 branş öğretmeni katıldı. Katılımcılara sosyodemografik veri, Mesleki Doyum Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı. Araştırmada bağımsız değişkenler özel ve devlet okulunda çalışan branş öğretmenlerinin demografik değişkenleri (yaş, cinsiyet, iş tecrübesi, medeni durum), bağımlı değişkenler ise mesleki doyum ve anksiyete düzeyleridir. Araştırmada elde edilen verilerin analizinde Bağımsız İki Örneklem t Testi, Tek Yönlü Varyans Analizi kullanılmıştır. Tek Yönlü Varyans Analizi testinde anlamlı farklılık görüldüğünde farkın hangi iki değişken arasında olduğunu belirlemek amacıyla LSD Post Hoc testi uygulanmıştır. Ölçekler arasındaki ilişki için Pearson Korelasyonu kullanılmıştır. Analizlerde güven aralığı %95 (anlamlılık düzeyi 0,05 p<0,05) olarak belirlenmiştir.Yapılan istatiksel analizlerin sonucunda mesleki doyum ile anksiyete arasında anlamlı bir ilişki saptanmış, özel ve devlet okullarında çalışan öğretmenlerin anksiyete düzeyleri incelendiğinde anlamlı farklar ortaya çıkmıştır. Bulguların diğer değişkenlere göre detaylı analizi tablolarla yorumlanmıştır.
Futbolcuların sosyal fobi düzeyleri
Bu çalışma futbol oynayan gençlerin sosyal fobi düzeylerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaç ile Elazığ Belediyesi (Elaziz Belediye) Spor Kulübü tarafından açılan spor okullarında futbol oynayanlar çalışmanın evrenini oluşturmuştur. Çalışmaya gönüllü olarak toplam 412 sporcu katılmıştır. Araştırmanın amaçları doğrultusunda sporcuların sosyal fobi düzeylerini belirlemek için kişilerin korku veya kaçınma davranışı gösterdikleri iki boyutlu "Liebowits Sosyal Fobi'' ölçeği kullanılmıştır. Liebowits Sosyal Fobi ölçeğinin Türkiye'ye uyarlanması, geçerlilik ve güvenirlilik çalışması yapılmış, şeklinden yararlanılmıştır (1). Verilerin çözümlenmesi ve yorumlanmasında demografik dağılımlarını belirlemek için frekans ve yüzde; Kolmogorov-Simirnov testi yapılmış normal dağılım gösteren boyutlarda T-testi ve Anova testi normal dağılım göstermeyen boyutlarda Man-Whitney U ve Kruskal-Wallis H testi boyutlar arası ilişki düzeyini belirlemek için spearman-korelasyon katsayısı kullanılmıştır. Araştırma sonucuna göre sporcuların sosyal fobi, korku ve sosyal kaçınma boyutlarında cinsiyet, anne baba eğitim durumu, içe dönüklük ve dışa dönüklük değişkenlerine göre anlamlı fark olduğu görülmektedir (p<0.05). Aynı zamanda sosyal fobi korku ve kaçınma arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Analiz sonuçlarına göre sosyal fobi korku düzeyi arttıkça kaçınma düzeyi de artmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kaçınma, Kaygı, Sosyal Fobi, Spor, Futbo
Fetal dönemde düşük frekanslı (50 HZ) elektromanyetik alan maruziyetinin yetişkin dönemdeki anksiyete davranışı ve anksiyete ilişkili genler üzerine olan etkisinin incelenmesi
Çalışmada amacımız gebelik döneminde maruz kalınan pulslu elektromanyetik alanın, yavruların adolesan dönemlerindeki davranışlarına ve hipokampüs dokusunda anksiyete ilişkili genlere olan etkilerini moleküler açıdan değerlendirmektir. Deneyimiz gebe sıçanlardan ve gebe sıçanlardan doğan yavru gruplardan oluşturulmuştur. Gebe gruplar; birinci, ikinci ve üçüncü gebelik haftası boyunca pulslu elektromanyetik alana maruz kalan gruplar ve her üç grup için kontrol gebe gruplarından oluşturulmuştur. Gebe sıçanlardan doğan yavrulardan oluşturulan gruplar ise gebelik süresi boyunca pulslu elektromanyetik alana maruz kalan gebelerden doğan yavru dişi ve erkek gruplar ve aynı grupların hiçbir maruziyeti olmayan kontrol gruplarını içermektedir. Yavruların anksiyete benzeri davranılarının değerlendirilmesi için yükseltilmiş artı labirent testi uygulanmıştır. Sonrasında tüm grupların hipokampüs dokularından RNA izolasyonları gerçekleştirilip, gen ekspresyonları değerlendirilmiştir. Gen ifadesinde anlamlı bir artış saptanan BDNF geninin ise western blot yöntemi ile protein ifadesi de değerlendirilmiştir. BDNF gen ifadesi için her iki grupta da gen ekspresyonuna paralel şekilde protein ifadesinde de artış gözlenmiştir. Pulslu elektromanyetik alana maruz bırakılan gebelerden doğan erkek grupta, yükseltilmiş artı labirent testinde anksiyete benzeri davranışlar gözlemlenmiştir. Moleküler düzeyde ise aynı grupta; 5-HT1A, fos, Dopamin D1 reseptörü, Grin1, Grin2a, Grin2d, Adora1 ve Adora2a genlerinin ifadelerinde baskılanma, yalnızca BDNF gen ifadesinde artış gözlenmiştir. Çalışmamızın sonuçları; elektromanyetik alan maruziyetinin gebelikte dikkat edilmesi gereken bir unsur olduğunu, elektromanyetik alana maruz kalan annelerin çocuklarının anksiyeteye daha duyarlı olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: BDNF, pulslu elektromanyetik alan, western blot, yükseltilmiş artı labirent
Obez bireylerde sosyal kaygı düzeyi ve sosyal kaygıyı etkileyen etmenler
Amaç: Obez bireylerde sosyal kaygı düzeyinin saptanması ve sosyal kaygıyı etkileyen etmenlerin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma grubunu Akhisar Mustafa Kirazoğlu Devlet Hastanesi Diyet polikliniğine başvuran, obezite tanısı konulan, 18 yaşından büyük ardışık 100 hasta oluşturmuştur. Veri toplama aracı olarak Sosyodemografik Bilgi Formu, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği ve Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan obez bireylerde çok şiddetli sosyal kaygı görülme oranı %47 olarak bulunmuştur. Sosyal kaygı ile anlamlı ilişkileri saptanan depresyon ve anksiyete bozukluğunun görülme oranları sırasıyla %28 ve % 22 olarak bulunmuştur. Ayrıca BKİ düzeyi ve eğitim düzeyi ile sosyal kaygı arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Sonuçlar: Obez bireylerde sosyal kaygının sık görüldüğü, depresyon, anksiyete bozukluğu ve BKİ düzeyinin artmasının sosyal kaygıyı arttırıcı etkisi olduğu belirlenmiştir. İlköğretim ve lise mezunları obezlerde, üniversite mezunları obezlere kıyasla sosyal kaygı şiddetinin daha yüksek olduğu bulunmuştur.
Kanser hastalarında algılanan sosyal desteğin travma sonrası stres bozukluğu depresyon anksiyete ve stres ile olan ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, kanser hastalarında sosyal desteğin varlığının, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), depresyon anksiyete ve stres gelişiminde bir etkisi olup olmadığının incelenmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmaya, İstanbul Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi onkoloji servisinde kanser tedavisi görmekte olan ve gönüllü katılan 50 yetişkin hasta (36 kadın, 14 erkek) dâhil edilmiştir. Veriler Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MPSS), yarı yapılandırılmış bir klinik ölçeği olan Travma Sonrası Stres Bozukluğu Soru Formu (SCID I), depresyon, anksiyete ve stres ölçeği (DASO) kullanılarak elde edilmiştir. Bulgular: Algılanan sosyal destek puanı yüksek olan kişilerde, depresyon, anksiyete ve stres (DASO) puanı anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur (r=-0,592; r=-0,419). TSSB yaşayan kişilerde algılanan sosyal destek puanı, TSSB yaşamayan kişilere göre anlamlı derecede düşük bulunurken, depresyon", "anksiyete" ve "stres" (DASO) puan ortalamaları ise anlamlı derecede yüksek olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır (p<0,05). Tartışma: Kanser tanısı alan kişilerin sosyal destek sistemlerinin harekete geçirilmesi, doktorlara, hemşirelere ve kanser hasta yakınlarına kanser süreci, kayıplar, sosyal desteğin önemi, depresyon, stres ve kaygı konularında psikoeğitim verilmesi, hastalara psikolojik destek verilmesi amacıyla hastanelerin onkoloji servislerinde uzman psikolog ve psikiyatrların görevlendirilmesi ve onkoloji servisinde çalışan hekimlerin ve hemşirelerin hastaların içinde bulunduğu duruma uygun davranması hastalık sürecinin daha sağlıklı atlatılabilmesi adına büyük önem taşımaktadır.
Evli kadınların eşleriyle ilişkilerindeki doyum düzeyleri ile depresyon ve anksiyete arasındaki ilişki
Bu çalışmanın amacı, evli kadınların eşleriyle ilişkilerindeki doyum düzeylerinin depresyon ve anksiyete düzeyleriyle olan ilişkisini saptamaktır. Bunun yanı sıra sosyo-demografik değişkenlere göre (yaş, eğitim düzeyi, eş eğitim düzeyi, çalışma durumu, evlilik süresi, çocuk sayısı, gelir düzeyi, evlilik öncesi tanışıklık süresi, evlilik biçimi) ilişki değerlendirme ölçeğinde saptanan ilişki doyum düzeylerinin farklılık gösterip göstermediği ve eş destek düzeyi, evlilik hayatına ilişkin gelecek öngörüsü ölçekleri puanlarının ilişki değerlendirme ölçeği puanlarıyla bağıntısına bakılmıştır. Araştırmanın örneklemi, yaşları 18 ile 60 arasında değişen 234 evli kadından oluşmaktadır. Çalışmada Demografik Bilgi Formu, İlişki Değerlendirme Ölçeği (RAS), Beck Depresyon Ölçeği ve Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI-I-II) kullanılmış, elde edilen veriler Kruskal Wallis-H testi, Mann Whitney-U testi, Bağımsız Grup t testi, Tek yönlü varyans analizi (ANOVA), Post –hoc LSD testi, Pearson çarpım moment korelasyon analizi tekniği ile incelenmiştir. Elde edilen verilerin istatistiksel analizleri sonucunda İlişki Değerlendirme Ölçeği puanları düştükçe depresyon, durumluk anksiyete ve sürekli anksiyete puanlarının anlamlı şekilde yükseldiği görülmüştür. 45 yaş ve üzeri, 21 yıl ve üstü evli olan kadınların İlişki Değerlendirme Ölçeği puanlarının anlamlı şekilde düşük olduğu görülmüştür. Eğitim düzeyi, eş eğitim düzeyi, çalışıyor olma durumu, çocuk sayısı, gelir durumu, evlilik öncesi tanışıklık süresi, evlilik biçimi İlişki Değerlendirme Ölçeği puanları ile karşılaştırıldığında farklılık bulunmamıştır. Eş destek düzeyi ve evlilik hayatına ilişkin öngörü ile İlişki Değerlendirme Ölçeği puanları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Araştırmadan elde edilen sonuçlar literatür çerçevesinde tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Evlilik, İlişki Doyumu, Depresyon, Anksiyete
Psikopatolojiler ve sıkıntıya dayanamama ile ilgili inançlar arasındaki ilişki: Yaygın anksiyete bozukluğu ile obsesif kompülsif bozukluk karşılaştırması
Sıkıntıya dayanıksızlık, son dönemde yapılan araştırmalarda, başta anksiyete bozuklukları olmak üzere birçok ruhsal rahatsızlıkta rol oynadığı kabul edilen tanıya özgü olmayan genel bir etken olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada, literatürde sıkıntıya dayanıksızlığın önemli bir psikolojik bileşen olduğu varsayılan iki anksiyete bozukluğu, yaygın anksiyete bozukluk ile obsesif kompülsif bozukluk, sıkıntıya dayanma düzeyi ve duygusal şemalar açısından karşılaştırılmıştır. Çalışmamızın amacı sıkıntıya dayanıksızlığın yaygın anksiyete bozukluk ile obsesif kompülsif bozukluk tanıları arasında farklılık gösterip göstermediği, eğer farklılık varsa hangi bileşenlerde olduğu ayrıca, sıkıntıya ilişkin şemalar açısından yaygın anksiyete bozukluğu ile obsesif kompülsif bozukluğun farklılık gösterip göstermediğinin saptanmasıdır. Bu amaçla, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'nde ayaktan tedavi gören sosyodemografik özellikler açısından birbirine benzer, obsesif-kompülsif bozukluk-kirlenme obsesyonu alt tipi (n: 30) ve yaygın anksiyete bozukluğu (n: 30) olan toplam 60 hasta çalışmaya alınmıştır. Her iki tanı grubunu sıkıntıya dayanma düzeyleri açısından karşılaştırmak için, Türkçe standardizasyonu Sargın ve ark. (2012) tarafından yapılmış olan Sıkıntıya Dayanma Ölçeği (Simons ve Gaher, 2005); duygusal şemaları karşılaştırmak amacıyla Türkçe uyarlaması Yavuz ve ark. (2011) tarafından yapılmış olan Leahy Duygusl Şema Ölçeği (Leahy, 2002) kullanılmıştır. Elde edilen bulgulara göre, Sıkıntıya Dayanma Ölçeğinin, sıkıntıyla ilişkili Tolerans alt ölçeğindeki iki madde ile Leahy Duygusal Şema Ölçeğinin Dışavurum alt ölçeğindeki, duyguların ifade edilmesi ile ilgili bir maddede, OKB grubunun ortalaması YAB grubunun ortalamasından anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: sıkıntıya dayanma, yaygın anksiyete bozukluğu, obsesif kompülsif bozukluk, duygusal şema
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan 8-15 yaş arası bir grup çocukta dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu alt tipleri ile anksiyete bozuklukları alt tipleri belirtilerinin birlikteliği
Amaç: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ve anksiyete bozuklukları çocukluk döneminin en sık görülen psikiyatrik bozukluklarındandır. DEHB' ye Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu (KOKGB) ve Davranım Bozukluğunun (DB) eşlik etmesi bilinmektedir. DEHB'ye anksiyete bozuklukları da sıklıkla eşlik etmektedir. DEHB'ye anksiyete bozuklukluklarının eşlik etmesi %20 ile %50 arasında değişmektedir. Fakat bu alanda az sayıda çalışma vardır. Aynı zamanda DEHB Alt Tipleri (DE Önde Tip, DEHB Bileşik Tip ) anksiyete bozuklukları belirtilerinin görülmesinde önemli bulunmuştur. Çalışmamızda yeni tanı alan ve öncesinde tedavi edilmemiş DEHB'li çocuk ve ergenlerde anksiyete bozuklukları alt tiplerinin birlikteliği ve ilişkilerini saptamak amaçlanmıştır. Cinsiyet, yaş, DEHB alt tipinin anksiyete bozuklukları belirtileri ile ilişkisi değerlendirilmiş ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır. Yöntem: Çalışmamız 01 Ocak 2015 – 01Haziran 2015 tarihleri arasında İstanbul ilindePEDAM Psikiyatri Kliniği ve MEVA Psikiyatri Kliniği'ne başvuran çocuk ergen psikiyatri uzmanı tarafından DSM-IV kriterlerine göre ilk kez DEHB tanısı alan ve ilaç tedavisi olmayan 8-15 yaş aralığında, zeka bölümü 90 ve üstü olan 60 (36 Erkek, 24 Kız) araştırma olgusundan oluşmuştur. Tüm DEHB'li olguların yaş ortalaması (11,18 ± 2,28)'dir. DEHB ve DEHB Alt Tipi (DE Önde Tip, DEHB Bileşik Tip) tanıları DSM-IV tanı ölçülerine göre uzman hekimlerin klinik değerlendirilmesi ile konuldu. 36 olgu (%60) DEHB Bileşik Tip, 24 olgu (% 40) DE Önde Tip tanısı aldı. DEHB Hiperaktivite- Impulsivite'nin Önde Geldiği Tip tanısı alanolgular çalışmaya dahil edilmedi. DEHB Bileşik Tip olgularının %69,44'ünde (n:25) KOKGB; DE Önde Tip olguların %41,6'sında (n:10) KOKGB tanısı vardı. DEHB Bileşik Tip olguların %5,5 (n:2) Davranım Bozukluğu (DB), DE Önde Tip tanısı alan olgularda DB tanısı alan olgu yoktu.Tüm DEHB'li olgularda %58,3 KOKGB, %3,3 DB tanısı bulunmaktaydı. Olguların değerlendirilmesinde Sosyodemografik Bilgi Formu, Turgay Yıkıcı Davranım Bozuklukları İçin DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği, Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği (ÇATÖ) kullanıldı. DEHB tanısı almayan Kontrol Grubu (n:66); 29 Erkek, 37 Kızdan oluşturuldu ve bu grubun yaş ortalaması (11,88±2,11) idi. Kontrol Grubu İstanbul ilindeki özel bir ilköğretim okulunun 3. Sınıf - 9. Sınıf dahil 239 öğrencisinin içinden seçilmiştir. Aile ve öğretmenlerin Turgay Yıkıcı Davranım Bozuklukları için DSM-IV'e dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeğini her öğrenci için doldurulması istenmiştir. Seçilen Kontrol Grubuna araştırmacı tarafından Çocuklarda Anksiyete Bozukluklarını Tarama Ölçeği (ÇATÖ) uygulanmıştır. Bulgular: DEHB'li tüm olguların %56,7'sinde, DEHB Bileşik Tipinin %69,4'ünde, DE Önde Tipin %37,5'inde anksiyete bozukluğu belirtileri saptanmıştır. DEHB Alt Tipleri anksiyete bozuklukları belirtilerinin görülmesinde önemli bulunmuştur (DE Önde Tipe nazaran DEHB Bileşik Tip). DEHB alt tipleri arasında DEHB Bileşik Tipte DE Önde Tipe nazaran anksiyete bozuklukları belirtileri görülmesi istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Tüm DEHB olgularının cinsiyetlerine göre anksiyete durumlarında anlamlı farklılık ortaya çıkmamıştır. (p>0,05). Tüm DEHB'li olgularda yaş grubu anksiyete bozuklukları görülme sıklıkları farklı bulunmuştur (p<0,05). Tüm DEHB'li olguların anksiyete belirtileri 7-11 yaş grubunda 12-15 yaş grubundan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Tüm DEHB olgularına (DE Önde Tip + DEHB Bileşik Tip) Sosyal Fobi Belirtileri %53,5, Ayrılık Anksiyete Belirtileri %52,33, Yaygın Anksiyete Bozukluğu Belirtileri %43,9, Panik Somatik Belirtileri %28,1, Okul Korkusu Belirtileri %25,3 oranında eşlik etmektedir. Tüm DEHB olgularında birkaç anksiyete bozukluğu belirtileri görülme sıklığı bir anksiyete bozukluğu belirtileri görülme sıklığından daha fazla çıkmıştır. Tartışma: Çalışmamız daha önceki çalışmalara benzer şekilde DEHB'li olgularda sıklıkla anksiyete bozukluğu eş tanısının bulunduğunu destekler niteliktedir. DEHB alt tipleri anksiyete bozuklukları belirtilerinin görülmesinde önemli bulunmuştur. DEHB Bileşik Tipte DE Önde Tipe nazaran anksiyete bozuklukları belirtileri görülmesi istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Klinisyenlerin DEHB'li olgularda ebeveynleri tarafından genellikle fark edilmeyen anksiyete belirtileri eş tanısını sorgulamaları ve tespit edip tedavi yaklaşımını buna göre belirlemeleri gerekmektedir. DEHB'li olgulara eşlik eden anksiyete bozukluklarının birden fazla olabileceğini de göz önünde bulundurarak değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimler: DEHB, Alt Tip, Anksiyete Bozuklukları, Çocuklar, Eş tanı.
Anjiyografi öncesi planlı hasta eğitiminin durumluk, sürekli ve ölüm kaygısı üzerine etkisi
ÖZET Anjiyografi Öncesi Planlı Hasta Eğitiminin Durumluk, Sürekli ve Ölüm Kaygısı Üzerine Etkisi Şevket CENGİZHAN, Hasan Kalyoncu Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Hemşirelik Anabilim Dalı, Tezli Yüksek Lisans, Gaziantep 2018 Bu araştırma Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde 05.10.2017-10.05.2018 tarihleri arasında koroner anjiyografi öncesi planlı hasta eğitiminin durumluk, sürekli ve ölüm kaygısı üzerine etkisinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma, dahil olma kriterlerine uyan 50 eğitim grubunda, 50 kontrol grubunda olmak üzere toplam 100 hasta üzerinde yapıldı. Veriler "Kişisel Özellikler Soru Formu", 'Ölüm Kaygısı Ölçeği'' ve "Spielberger Durumluk - Sürekli Kaygı Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Elde edilen veriler araştırmacı tarafından bilgisayar ortamında SPSS 24.0 (The Statistical Package for the Social Sciences- PC Version 21.0) paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Katılımcıların sosyo-demografik özellikleri incelendiğinde; %97'sinin 31-61 yaş aralığında olduğu, %68'inin erkek, %86'sının evli ve çoğunluğunun lise mezunu olduğu belirlenmiştir. Katılımcıların %55'inin il merkezinde yaşadığı, çoğunluğunun eş ve çocuklarıyla yaşadığı, serbest çalıştığı ve gelirinin giderinden az olduğu belirlenmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin sosyo- demografik özellikleri incelendiğinde; yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim durumu, yaşanılan yer, yaşanılan kişiler, iş ve meslek durumu, gelir durumu açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark belirlenmemiştir. Gruplarımız benzer özellikte olup, homojen dağılım göstermiştir. Katılımcıların sürekli kaygı ölçeği incelendiğinde deney grubunda eğitim öncesi sürekli kaygı düzeylerinin, kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük çıktığı, Durumluk kaygı ölçeğine ilişkin bulgular incelendiğinde deney grubunda eğitim öncesi durumluk kaygı düzeyleri, kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük çıktığı görülmüştür. Koroner anjiyografi uygulanacak hastaların ölüm, durumluk ve süreklilik kaygı düzeylerinin eğitimle giderilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Anjiyografi, Ölüm Kaygısı, Durumluk kaygısı, Süreklik Kaygısı.
Depresyon ve kaygı bozukluğu tanısı almış olan hasta grupları arasında bilişsel çarpıtma düzeylerinin karşılaştırılması
Bu araştırmada, depresyon ve kaygı bozukluğu tanısı almış olan hasta grupları arasında bilişsel çarpıtma düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Adıyaman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yürütülen araştırmanın örneklemini 30 depresyon ve 30 kaygı bozukluğu hastası ile 30 sağlıklı kontrol oluşturmuştur. Araştırmada demografik bilgi formu, DSM-IV Eksen-I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Envanteri (SCID-I), SCID-I Kısa Form ve Düşünce Özellikleri Ölçeği (DÖÖ) kullanılmıştır. Kaygı bozukluğu hastalarının DÖÖ'den aldıkları toplam bilişsel çarpıtma puanları sağlıklı kontrollere göre daha yüksek ve istatistiksel olarak anlamlıdır. Depresyon hastalarında Felaketleştirme, Duygudan Sonuç Çıkarma, Meli-Malı Düşünceleri, Hep ya da Hiç Tarzı Düşünce sağlıklı kontrollere göre daha yüksek bulunurken, kaygı bozukluğu hastalarında ise Zihin okuma, Felaketleştirme, Duygudan Sonuç Çıkarma türündeki bilişsel çarpıtmalar sağlıklı kontrollere göre daha fazla olduğu saptanmıştır. Depresyon ve kaygı bozukluğu olan hastaların bilişsel çarpıtma düzey ve türleri kendi aralarında karşılaştırıldığında ise iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır.
Anksiyete bozukluğu olan çocuk ve ergenlerde travmanın kuşaklar arası etkisi
Amaç: Son zamanlar anksiyete bozukluklarının etiyolojisinde çocukluk travmaları, stresli yaşam olayları ve genetik yatkınlığa odaklanılmaktadır. Bu çalışmada çocuklardaki Anksiyete Bozukluğu ile annenin anksiyete belirtileri ve travmatik deneyiminin ilişkisini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya çocuk psikiyatri polikliniğine 2019 aralık -2020 nisan tarihleri arasında başvuran DSM-V tanı ölçütlerine göre Anksiyete Bozukluğu olan 6-18 yaş aralığında 30 kız ve 13 erkek toplam 43 olgu alındı. Psikiyatrik tanıları belirlemek amacı ile katılımcılara Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması (K-SADS), Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri (STAI), Çocukluk Çağı Kaygı Bozuklukları Ölçeği (KAY-BÖ)-çocuk formu, olguların annelerine ise Hamilton Anksiyete Ölçeği, Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri (STAI), Travma Sonrası Stres Tanı Ölçeği (TSSTÖ), Beck Anksiyete Ölçeği, Çocukluk Çağı Kaygı Bozuklukları Ölçeği (KAY-BÖ)-ebeveyn formu uygulandı. Hastaların sosyodemografik verileri, ailesel travma öyküleri kaydedildi. Çalışma verilerinin istatiksel analizi SPSS 21.00 ile yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza katılan olguların anneleri arasında Anksiyete Bozukluğu %20,7, çocukluk dönemi travma maruziyeti %37,7, yaşam boyu travma maruziyeti ise %72,1 oranında idi. Annenin Anksiyete Bozukluğu tanısı ile anne ve çocuktaki kaygı düzeyi arasında ilişki saptandı. Annedeki hem anksiyete bozukluğu varlığı, hem de yaşam boyu travma maruziyeti annenin TSSB bulguları ve anne tarafından bildirilen çocuktaki kaygı düzeyi ile ilişkili bulundu. İlginç bir şekilde, annenin travmatik bulguları babanın psikiyatrik tanısıyla anlamlı derecede ilişkili bulundu. Sonuç: Annenin çocukluk ve genç erişkinlik dönemindeki travma maruziyeti, yaşam boyu travma maruziyetine oranla çocuğun kaygı düzeyini daha çok etkilemektedir. Çalışmamız önemlidir, çünkü çocuklarda anksiyete bozukluğu gelişiminde travmanın kuşaklar arası etki hipotezini destekleyen Türkiyede'ki ilk çalışmadır Anahtar Kelimeler: kuşaklararası travma, anksiyete bozukluğu, çocukluk travması, yaşam boyu travma.