Antineoplastic agents

283 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessEN

Development of anticancer drug loaded nanoparticle and in-vitro evaluation

Colorectal cancer is the third most commonly occurring cancer which remains asymptomatic in its early stages, leading to 1.8 million diagnoses per year. If detected at an early stage, it can be treated through chemotherapy, with 5-Fluorouracil being a promising treatment option. However, this medication is accompanied by a significant number of side effects, making the treatment process unpleasant for patients. In this study, 5- FU was loaded into chitosan nanoparticles using an ionic gelation method, with the aim of reducing the drug's side effects and evaluating the cytotoxicity of the prepared nanoparticles. The prepared nanoparticles were characterized in terms of particle size, particle size distribution, zeta potential, morphology, encapsulation efficacy, in-vitro release, and in-vitro cytotoxicity. The nanoparticles were prepared in a pH of 4.5 using a 5:1 chitosan to tripolyphosphate ratio, resulting in a particle size of 217.03 ± 10.41, a PdI of 0.37 ± 0.11, and a zeta potential of 0.02 ± 0.02. The encapsulation efficacy was calculated as 15.69%, with a sustained release profile of approximately 40% over 24 hours. The cytotoxicity analysis showed that 5-FU-loaded chitosan nanoparticles effectively stopped the proliferation of CT-26 colorectal cancer cells with a lower concentration of 5-FU compared to free 5-FU. In conclusion, the prepared nanoparticles exhibit stable, uniform distribution, appropriate particle size, and efficient encapsulation capability. Furthermore, they demonstrate an initial burst release followed by sustained release after 24 hours, making them a promising candidate for the treatment of colorectal cancer with further in-vivo investigations and clinical trials.

Antineoplastic agentsFluorouracilChitosan+6
Keıshıd Abtahı
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Akciğer kanseri tedavisinde kullanılmak üzere nanopartikül içeren kuru toz inhaler formülasyonu hazırlanması, karakterizasyonu ve in vitro değerlendirilmesi

Bu tezde küçük hücreli dışı akciğer kanseri tedavisinde kullanılmak üzere gefitinib nanopartikülleri içeren kuru toz inhaler formülasyonu geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 130 nm'nin altında albümine bağlı gefitinib nanopartikülleri yüksek basınçlı homojenizasyon yöntemi ile hazırlanmış ve tümöre aktif hedefleme amacıyla hyaluronik asit (HA) kaplaması yapılmıştır. Formülasyonlarda hedeflenen boyutlarda tekdüze nanopartiküllerin eldesi için akciğerin yüzeyinde doğal yüzey aktif madde olarak bulunan Dipalmitoil fosfatidilkolin (DPPC) kullanılmıştır. Nanopartiküllerin inhale edilebilir boyutlara ve toz özelliklerine sahip olabilmesi için formülasyonlara taşıyıcılar eklenmiş ve liyofilize edilmiştir. Kuru toz inhaler (KTİ) formülasyonlarının aerosolize olarak akciğerin derinliklerine ulaşabilmesi için partiküllerin 1-5 μm aerodinamik çapa sahip olması amaçlanmıştır. Farklı taşıyıcılar içeren kuru toz inhaler formülasyonlarının aerodinamik özellikleri Andersen Kademeli Ayrıştırıcı (ACI) ile analiz edilmiştir. Taşıyıcı olarak fenilalanin-mannitol kombinasyonu ile en iyi aerodinamik özellikler ve in-vitro salım davranışı sağlanmıştır. Suda çözünmeyen kristal yapılı gefitinibin nanopartikülleri oluşturularak yüzey alanı geniş, inhale edilebilir amorf yapılı liyofilize toz hale getirilmesi ile sudaki çözünürlüğü artırılmıştır. Simüle akciğer sıvısı ortamında yapılan in vitro salım deneylerinde geliştirilen KTİ formülasyonunun 72 saat boyunca etkin madde salımına devam ettiği görülmüştür. Lewis Lung Carcinoma-1(LLC1) hücre hattında yapılan 3(4,5-dimetiltiazol-2-il)-2,5-difeniltetrazolyumbromür (MTT) testleri ile KTİ formülasyonun 72 saatte gefitinib etkin maddesine göre çok daha düşük dozlarda kanser hücrelerinin canlılığını azalttığı görülmüştür. Nil kırmızısı yüklenen KTİ formülasyonlarının LLC1 hücrelerine alımı floresans mikroskobu ile görüntülenmiştir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıAntineoplastik ajanlar+7
Zeynep Merve Geyik
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Melanomanın topikal yolla tedavisine yönelik metformin yüklü polikaprolakton nanopartikül içeren jel formülasyonu hazırlanması ve In Vitro değerlendirilmesi

Melanoma metastaz yeteneği yüksek olan, tedavisi en zor kanser türlerindendir. Melanoma tedavisinde kullanılan kemoterapötik ilaçlara direnç gelişmesi nedeniyle tedavi etkinliği düşüktür. Bunun yanı sıra kemoterapötik ilaçlar ile sistemik yan etkiler de görülebilmekte, bu da sağlıklı dokularda hasar meydana getirebilmektedir. Melanoma tedavisinde kemoterapiye ek olarak, radyoterapi, fotodinamik terapi ve gen terapisi de uygulanmaktadır. Ancak bu yöntemlerin de üstünlükleri ve sakıncaları bulunmaktadır. Kötü prognoz ve tedavideki yetersizlikler göz önüne alındığında, melanomada yenilikçi tedavilere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada terapötik madde olarak melanomada antikanser etkinliği olduğu literatür çalışmalarında gösterilmiş biguanidin türevi bir antidiyabetik olan metformin HCl (Met) seçilmiştir. Etkin maddenin patolojik bölgeye lokal olarak uygulanabilmesi ve metforminin nanopartiküllere yüklenmesiyle topikal uygulama sonrası deride tutulumunun arttırılması amaçlanmıştır. Topikal uygulamalarda derinin en üst tabakası olan stratum korneumun aşılması zor olmakta ve tedaviyi sınırlamaktadır. Tez çalışmamızda etkin madde Polikaprolakton (PCL) nanopartikül içine hapsedilerek partikül boyutu küçültülmüş ve etkin maddenin deriye penetrasyonu arttırılmıştır. Hücre kültürü çalışmaları ile metformin HCL yüklü PCL Nanopartikül (NP) içeren Kitosan (CS) jel formülasyonunun serbest metformin içeren jele kıyasla daha etkili olduğu görülmüştür. Yapılan in vitro karakterizasyon ve ex-vivo çalışmalar sonucunda melanomanın topikal yolla tedavisinde Met yüklü PCL nanopartikül içeren kitosan jel formülasyonunun umut vaad eden sistemler olduğu sonucuna varılmıştır.

Antineoplastik ajanlarMelanomMetformin+6
Ziyneti Eke
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessEN

In-vitro investigation of anticancer activity of 2-bromo-n-(4-sulfamoyl phenyl) propane amide in combination with different chemotherapeutic drugs

Breast cancer is a prevalent and potentially life-threatening disease that affects women globally. The diversity of breast cancer subtypes contributes to variations in disease progression, treatment response, and metastasis risk factors. Carbonic anhydrase IX (CA IX) is an enzyme that plays a significant role in regulating pH levels in cancer cells, including breast cancer. It is known to be highly expressed in various tumor types, including breast cancer, and is believed to play a role in cancer cell survival, invasion, and metastasis promotion. Targeting CA IX has emerged as a promising therapeutic strategy to disrupt vital functions of cancer cells and potentially hinder tumor progression. The aim of this study was to evaluate the therapeutic potential of the newly synthesized sulfonamide derivative MMH-1 in breast cancer cells and its combination with chemotherapy drugs. The study focused on understanding the cytotoxic and apoptotic effects of MMH-1 on cancer cells, investigating its binding ability to carbonic anhydrase IX (CA IX), and exploring its synergistic effects with other chemotherapy drugs. Breast cancer cells (4T1) were cultured and treated with MMH-1, Epirubicin, and their combinations. Cell viability analyses, morphological staining, flow cytometry analysis, cell cycle analysis, measurement of reactive oxygen species (ROS) levels, and mitochondrial membrane potential analysis were performed to assess the effects of the treatments. Statistical analyses demonstrated that MMH-1 exhibited significant cytotoxic effects, leading to decreased cell viability and morphological changes in breast cancer cells. Furthermore, when used in combination with other chemotherapy drugs, MMH-1 showed significant cytotoxic effects on breast cancer cells. The conducted study revealed the potential binding ability of MMH-1 to CA IX, as evidenced by molecular docking analysis, indicating its potential to disrupt the enzyme's function. Additionally, the combination treatment of MMH-1 with Epirubicin resulted in enhanced cytotoxicity, with further decrease in cell viability and increased apoptotic cell population. Moreover, the combination treatment led to cell cycle arrest, mitochondrial dysfunction, and increased oxidative stress in breast cancer cells. These findings underscore the therapeutic potential of MMH-1 in breast cancer treatment. The combination therapy of MMH-1 with Epirubicin exhibited improved efficacy and synergistic effects. These findings support the development of MMH-1 and combination therapies to enhance breast cancer treatment outcomes.

Antineoplastic agentsApoptosisEpirubicin+5
Yazan Samir Awad
Harran University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Havacıva otu (Alcanna tinctoria L.) etanol ve su özütlerinin akciğer kanseri üzerine etkisinin in vıtro araştırılması

Polifenoller açısından zengin gıdalar ve bu gıdalardan elde edilen ürünler, sağlık açısından pek çok faydası bulunması sebebiyle tüketiciler tarafından ilgi görmektedir. Bu ilgi her geçen gün artmakta, bilimsel çalışmalar ile elde edilen veriler bu artışı desteklemektedir. Günlük diyette polifenollere yer vermenin organizmaya pek çok faydası bulunmaktadır. Nörodejeneratif hastalıklara, kansere ve kardiyovasküler hastalıklara karşı koruyucu rol oynaması, bağışıklık sistemini güçlendirmesi ve sindirim sistemini düzenlemesi gibi özellikler bu faydalardan birkaçıdır. Hücrelerin normal davranışlarını düzenleme fonksiyonuna sahip olan mekanizmalar bulunmaktadır. Kanser bu mekanizmaların bozulması sonucunda meydana gelmektedir. Hücreler kanser sebebiyle kontrolsüz bir şekilde çoğalmaktadır. Bu çalışmada halk arasında yara iyileşme, anti inflamatuvar ve anti mikrobiyal amaçlarla kullanılan havacıva otu köklerinin etanol ve su özütlerinin akciğer kanseri üzerindeki koruyucu ve tedavi edici özelliklerinin araştırılması amaçlanmaktadır. Bunun için in-vitro hücre kültürü çalışma tipi kullanılmıştır. Analiz yöntemi standardize olup moleküler çalışmalardaki temel yöntemlerdir. Çalışmamızda PPARgamma gen ifade değişim analizinde Beas2B (CRL-9609) sağlıklı akciğer kültürü ve A549 (CCL-185) akciğer kanser hücre hatları sırasıyla kontrol ve deney grubu olarak planlanmıştır. Hava cıva otunun akciğer kanseri hücre hattı üzerindeki etkisi ise özüt uygulanan dozlar deney grubu, herhangi bir madde uygulanmayan hücre kontrol grubu olacak şekilde düzenlenmiştir. Çalışmanın tüm aşamaları Haliç Üniversitesi Moleküler Araştırma Laboratuvarı'nda, Kasım 2021-Aralık 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışma örneklemi kanser hücre hattı olarak planlanmış ve hücre hattı olarak akciğer seçilmiştir. Hava cıva otu etanol ve su özütlerinin akciğer kanseri hücrelerinin canlılığı üzerindeki etkisi MTT testi ile analiz edilmiştir. (4,5-Dimetiltiyazol-2-yl)-2,5-difeniltetrazolium bromid, sarı tetrazol olarak bilinen MTT analizi, formazon boyalarının ya da MTT azalmasına bağlı olarak enzimatik aktivitenin kolorimetrik ölçümüne dayanan hücre çoğalma miktarının tespit edildiği yöntemdir. Ayrıca PPARgama gen ifade düzeyine bakılmıştır. Havacıva özütlerinin akciğer kanseri hücrelerinin metastatik davranışına etkisine yara iyileşme deneyi ile bakılmıştır. Veri toplama aracı olarak deneysel parametreler kullanılmıştır ve elde edilen sayısal veriler istatistiki olarak değerlendirilmiştir. Hücre canlılığı analizi sonucunda hem etanol hem de su özütlerinin 50, 100 ve 200 µg/ml konsantrasyonlarda hücre canlılığını azaltan etki gösterdiği bulunmuştur. PPARgama gen ifadesi ise kontrolle kıyaslandığında bu konsantrasyonlarda anlamlı bir değişim göstermemiştir. Yine bu konsantrasyonlarda yara iyileşme deneyinin sonucu olarak etanol özütlerinin etkisiz, su özütünün ise metastazı tetiklediği tespit edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda havacıva bitkisinin akciğer kanser hücrelerinde daha ayrıntılı çalışmaların yapılması gerekliliğine ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, Havacıva otu, Metastaz

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıAlcanna tinctoria L.+5
Derya Fidan
Haliç University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik miyeloid lösemi tanılı hastaların klinik ve prognostik özellikleri ile tedavi yanıtlarının değerlendirilmesi

KRONİK MİYELOİD LÖSEMİ TANILI HASTALARIN KLİNİK VE PROGNOSTİK ÖZELLİKLERİ İLE TEDAVİ YANITLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ Dr. İsmet Kızılkaya Uzmanlık Tezi Van, 2018 AMAÇ: Kronik miyeloid lösemi (KML) pluripotent kök hücrenin anormal klonal çoğalması ile karakterize olup erişkin lösemilerinin %15'ini oluşturur. İnsidansı 1-2/100.000'dir. Tirozin kinaz inhibitörlerinden imatinibin KML tedavisinde kullanılmaya başlanmasından sonra kronik bir hastalık şeklinde uzun dönem takibinin yapılması sağlanmıştır. Çalışmamızda kronik miyeloid lösemi tanılı hastaların klinik ve prognostik özellikleri ile tedavi yanıtlarının değerlendirilmesi ve literatür verileri ile karşılaştırılması hedeflenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemizde 2006 ve 2018 yılları arasında takipli 69 KML tanılı hasta retrospektif olarak incelenmiş olup bunların klinik ve prognostik özellikleri ile tedavi yanıtları değerlendirilmiştir. Çalışmada hastaların klinik ve laboratuvar özellikleri, tedavi seçenekleri, tedavi sırasında gözlenen yan etkiler, tedavi yanıt oranları, sağ kalım analizleri değerlendirildi. Hastaların tanı anındaki demografik verileri, hastalığın evresi, dalak boyutları (kot kavsinden cm olarak palpe edildiği uzaklık), laboratuvar bulguları kaydedilmiştir. Hematolojik, sitogenetik ve moleküler yanıtlar ELN-2013 kriterlerine göre değerlendirilmiştir. Hastaların TKİ tedavisi altında 3.ay, 6.ay, 12.ay ve 18.ayda bakılan hematolojik, sitogenetik ve moleküler yanıtları değerlendirilmiştir. Hastaların risk durumları Sokal ve Hasford risk skoruna göre belirlenmiştir. Çalışmamızda üzerinde durulan özelliklerden sürekli değişkenler için tanımlayıcı istatistikler; ortalama, standart sapma, minimum ve maksimum değerler olarak ifade edilirken, kategorik değişkenler için sayı ve yüzde olarak ifade edilmiştir. Hesaplamalarda istatistik anlamlılık düzeyi p değeri 0,05 olarak alınmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda yer alan hastalarımızın ortalama yaşı 49.3 yıl, ortalama izlem süresi 40.4 ay olup, genel sağ kalımları %97.1 dir. Hastalarda tanı sırasında en sık görülen hematolojik parametre lökosit yüksekliği idi. Hastaların laboratuvar tetkiklerinin korelasyon analizinde; LDH ile lökosit sayısı arasında pozitif anlamlı ilişki görülürken, LDH ile hemoglobin arasında negatif anlamlı ilişki tespit edildi. İmatinib ve dasatinib tedavi yanıtlarının literatür verileri ile benzer olduğu ancak nilotinib tedavi yanıtının yüksek olduğu tespit edildi. Hasford risk skoru oranı ile imatinib tedavi yanıtı arasında anlamlı ilişki olduğu görüldü. SONUÇ: KML tanı, takip ve tedavisinde güncel çalışmalar ışığında izlem yapılmalıdır. Hastalarda tedavi yanıt değerlendirilmesinde laboratuvar, sitogenetik ve moleküler incelemeler bir bütün olarak ele alınmalıdır. Hastaların tanı sırasında risk skorları hesaplanmalı ve buna göre tedavileri boyunca olası olumsuz durumlar önceden öngörülmeye çalışılmalıdır. Hastalarda tedaviye direnç durumunda uygun zamanda, hastaların komorbid durumları, olası ilaç yan etkileri gözetilerek tedavi değişikliği yapılmalıdır. Günümüzde KML'de mevcut tedavi algoritmaları ile uzun dönem sağkalım mümkün olabilmektedir. Anahtar kelimeler: kronik miyeloid lösemi, tirozin kinaz inhibitörleri, imatinib, dasatinib, nilotinib

Antineoplastik ajanlarDasatinibErbB reseptörleri+7
İsmet Kızılkaya
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Sodyum deoksikolat maddesinin meme kanser hücre hattinda apoptotik, sitotoksik ve DNA hasari üzerine etkisi

Sodyum Deoksikolat Maddesinin Meme Kanser Hücre Hattında Apoptotik, Sitotoksik ve DNA Hasarı Üzerine Etkisi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Van, 2019. Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir ve dünya çapında kanser ölümlerinin önde gelen nedenidir. Kemoterapi genellikle metastaz azaltmak ve tümörün küçülmesi için uygulanan antineoplastik ilaçlar ile yapılan bir tedavidir. Bu çalışmanın amacı Sodyum deoksikolat maddesinin meme kanser hücre hattında (MCF-7) sitotoksik, apoptotik ve DNA hasarının moleküler mekanizmaları üzerine etkisini araştırmaktır. Bu çalışmada kanser hücrelerini etkileme potansiyeline sahip olduğu hipotezine dayanarak Sodyum deoksikolatın meme kanser hücre hattında farklı dozları kullanılmıştır. Antikanser özellik tespiti için Sodyum deoksikolat maddesinin MCF-7 meme kanser hücreleri ile kontrol grubu olarak sağlıklı normal meme hücreleri (CRL- 4010) üzerindeki sitotoksik etkisi MTT yöntemiyle incelendi. Sitotoksik etkinin belirlenmesinden sonra, Sodyum deoksikolatın aktif dozunun apoptoz ve DNA hasarı üzerindeki etkinliği apoptotik DNA ladder ve Western Blot metodu ile incelenmiştir. Bunu yanı sıra oksidetif stres indeksi ve hücre göçü testleri yapıldı. Sonuç olarak Sodyum deoksikolat maddesinin MCF-7 ve CRL-4010 hücreleri üzerinde sitotoksik etkisi gösterdiği ama hücrelerin DNA'larına zarar vermediği tespit edildi ve apoptozise yol açan birkaç proApoptotik proteinlerin varlığı tespit edildi. Sodyum deoksikolatın MCF-7 kanser hücrelerinde, kanser için bir prediktif risk faktörü olarak değerlendirebileceğimiz paraoksonaz ve arilesteraz enzim aktivitesini önemli ölçüde azalttığı tespit edildi. Ayrıca Sodyum deoksikolatın hücre göçünü zamana bağlı olarak geciktirdiği belirlendi. Sonuçlar, Sodyum deoksikolatın meme kanseri hücrelerinde antimetastatik bir etkiye sahip olduğunu ve daha ileri kanser çalışmaları için potansiyel bir ajan olduğunu göstermiştir.

Antineoplastik ajanlarApoptozisArilesteraz+7
Huda Alhammud
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda deneysel olarak diethylnitrosamine ile indüklenen hepatosellüler karsinogenezis sürecinde urtica dioica'nin antitümör etkinliğinin araştırılması

Kanser, kardiyovasküler sistem hastalıklarından sonra en çok ölüme sebep olan bir hastalıktır. Karaciğerin primer malign tümörlerinin çok büyük bir kısmını hepatosellüler karsinom oluşturmaktadır. Dietilnitrozamin (DEN), genetik etkili kimyasal kansorejenlerin büyük bir kısmını teşkil etmektedir. DEN; sigara dumanında, kürlenmiş ve kızartılmış yemeklerde, kozmetik ürünlerde, alkollü içkilerde, işlenmiş et ürünlerinde, tarımda kullanılan kimyasallarda, çeşitli endüstriyel ürünlerde bulunmaktadır. Karaciğerde metabolize edilen DEN; karsinojenik, teratojenik, toksik ve mutajenik etkilere sahiptir. DEN, bilim dünyasında deney hayvanlarında karaciğer tümöründe indükleyici olarak yaygın şekilde kullanılmaktadır. Günümüzde alternatif tıpta yaygın bir şekilde kullanılan ısırgan otunun birçok medikal (antikanserojen, antiinflamatuar, antimikrobiyal, antitoksik, antioksidan, hepatoprotektif, antidiyabetik ve hipoglisemik) özelliklere sahip olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, ratlarda deneysel olarak DEN ile indüklenen hepatosellüler karsinogenezis sürecinde Urtica dioica tohumu ekstraktının (UDTE) antitümör etkinliği araştırılmıştır. Bu amaçla; toplam 40 rat, her biri 8'erli 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubu, UDTE grubu; her bir rat günlük olarak orogastrik 1 ml UDTE (0,5 ml eter yağ ekstresi ve 0,5 ml etanol ekstresi), DEN grubu; 200 mg DEN/kg/rat, DEN+UDTE-1 grubu; 200 mg DEN/kg/rat + her bir rat günlük olarak orogastrik 1 ml UDTE (etanol ekstresi), DEN+UDTE-2 grubu; 200 mg DEN/kg/rat DEN+her bir rat günlük olarak orogastrik 1 ml UDTE (eter yağ ekstresi) aldı. 16 haftalık deneme sonunda nekropsileri yapılan ratlardan biyokimyasal ve histopatolojik analizler için örnekler alındı. Biyokimyasal olarak DEN uygulaması; AST, ALT ve LDH aktiviteleri ile TOS ve MDA düzeylerini artırırken, TAS, GSH, CAT, SOD ve GSH-Px düzeylerini ise azaltmıştır. Ancak DEN ile birlikte UDTE kullanımının antioksidan kapasiteyi artırdığı ve oksidatif stresi baskıladığı, karaciğer harabiyetini önlediği gözlenmiştir. Diğer taraftan DEN uygulamasının, tümör belirteçlerinden özellikle CA 15-3, CA 19-9 ve CA 125-II aktivitelerini ve apoptotik faktörlerden özellikle kaspaz-3 seviyelerini önemli ölçüde artırdığı, DEN ile birlikte UDTE kullanımının ise bu artışları azalttığı saptanmıştır. Patolojik olarak DEN grubunda karaciğerde ince granüler bir görünüm; histopatolojik olarak ise hepatositlerde yaygın olarak büyük ve küçük hücre değişimleri ile karakterize displaziler ile dejenerasyon, safra kanalı hiperplazisi, yangısal hücre infiltrasyonları, fibrozis ve kolestazis gözlendi. DEN+UDTE gruplarında bu morfolojik değişikliklerden büyük hücre değişimlerinin, kistik dejenere hepatositlerin ve fibrozisin oluşmadığı, diğerlerinin ise hafif düzeylerde kaldığı gözlendi. İmmunohistokimyasal olarak, DEN grubunda Hep par-1, AFP, kaspaz-3 ve iNOS boyamalarında belirgin reaksiyon gözlenirken DEN ile birlikte UDTE verilen gruplarda bu antikorların ekspresyonlarında anlamlı azalma olduğu saptandı. Bu bulgulara göre; DEN ile indüklenen hepatosellüler karsinogenezis sürecinde UDT ekstraktının güçlü antioksidan kapasitesi sayesinde doku hasarını engelleyerek çok belirgin düzeyde antitümör etkinliğe sahip olduğu sonucuna varılmıştır.

Antineoplastik ajanlarDietilnitrozaminHayvan deneyleri+6
Ömer Faruk Keleş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Kolon kanserinin tedavisinde fenotiyazin yapılı bileşiklerin kullanımlarının değerlendirilmesi ve etki mekanizmalarının araştırılması

Kansere bağlı ölümlerin en etkili nedenlerinden biri olan kolon kanseri, evrensel bir sorun olarak nitelendirilmektir. Epidomiyolojik çalışmalar, kanser ve nörodejeneratif hastalıkları birbirleri ile ilişkilendirmektedir. Transmembran bir protein olan amiloid prekürsör protein (APP), kanser ile ilgili araştırmalarda son zamanlarda oldukça dikkat çekmektedir. Üç APP aile üyesinden biri olan APP, en fazla çalışılan protein olup, kırılması sonucu β-amiloid peptid oluşumunun neden olduğu Alzheimer hastalığın'da (AH) temel rol oynamaktadır. AH'nda, APP'nin proteolitik olarak işlenmesi, 2 yol ile gerçekleşmektedir: (i) α-sekretaza bağlı amiloidojenik olmayan yol (ii) β-sekretaza bağlı amiloidojenik yol. Bu yolaklarda, sekretazlar adı verilen bir grup enzim tarafından proteolitik kırılma sonucu farklı fonksiyonları olan fragmentler üretilmektedir. APP'nin yanı sıra, diğer üyeler de (APLP1 ve APLP2), sekretazlar tarafından parçalanarak C-terminal fragmentlerin (CTF) salınmasına neden olmaktadır. Son araştırmalar, kanser hücrelerinde aşırı eksprese edilen APP ve/veya APLP2'nin inhibe edilmesinin ya da bu proteinlerin proteolitik kesim enzimlerine (α- ve β-sekretazlar gibi) karşı geliştirilen inhibitörlerin kanser hücre çoğalmasını azalttığını göstermektedir. Çünkü, APP ve amiloid prekürsör-benzeri protein-2 (APLP2) ekspresyonlarının ve bunların kesim ürünüleri CTF'lerin birçok kanser türünde, kanser hücre proliferasyonuna korelasyon göstererek arttığı bulunmuştur. Kolon kanseri ile ilgili in-vitro ve in-vivo çalışmalarda, APP'nin büyüme için gerekli olduğu bildirilmiştir. APP'nin, α-sekretaz (ADAM10) tarafından kesilmesi ile oluşan çözünür, sekrete formu sAPPα'nin sadece nöronal sağlığı destekleme işlevi olmayıp, aynı zamanda hücre büyümesi, çoğalması ve migrasyonu ile de yakından ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Yakın zamanda, pankreas kanseri hücre hatları ile yapılan bir çalışmada, α-sekretaz (ADAM10) aracılı sAPPα oluşumu inhibe edildiğinde, hücre büyümesinin ve proliferasyonun etkili bir şekilde azaldığı gösterilmiştir. Aynı zamanda total APP ve sAPPα üzerinden de antikanser etkiye sağladığı katkı araştırılmak istenmektedir. Yakın zamanda laboravuvarımızda gerçekleştirilen çalışmalarda, fenotiyazin yapısına sahip azur B bileşiğinin total APP ve sAPPα üzerinde göstermiş olduğu etkili azalma, ayrıca TBO ve TH'nin PS70 hücrelerinde total APP ve sAPPα düzeylerinde yine, azaltıcı etki göstermesi, fenotiyazin yapısına sahip bileşiklerin, antikanser etkiye katkı sağlayabileceği öngörülmektedir. Sonuç olarak, fenotiyazin yapılı bileşiklerin , total APP, APLP2, sAPPalfa, sAPLP2alfa ve sAPPalfa ile yakından ilişkili alfa-sekretaz üzerine ilişkisi incelenecektir. Ayrıca, sAPPalfa'nın fosfotidil inozitol-3-kinaz-Akt kinaz sinyalizasyon yolağında anahtar bir rol oynaması nedeniyle bu yolak açısından antiproliferatif etkileri değerlendirilecektir.

Alfa sekretazlarAmiloid beta proteinAntineoplastik ajanlar+4
Felis Can
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

To examine the role of hypoxia on anti-tumour immunity

Inhibition of tumor angiogenesis has been extensively utilized in the treatment of metastatic colorectal cancer and renal cell carcinoma. Complete disruption of tumor angiogenesis results in hypoxia which promotes tumor metastasis and treatment resistance. Although angiogenesis inhibitors are successful to some extent, majority of patients experience the recurrence and acquired resistance. Spatial and temporal changes in tumor microenvironment sculpt the anti-tumor immune response. However, little is known how tumor oxygenation and vessel normalization in vivo influence immune infiltration in YUMMER melanoma tumors. We hypothesized that tumor vessel structure implicates in immune cell composition in melanoma. Therefore, we utilized a previously well-defined mouse model which targets one copy of Phd2 gene. Haplodeficiency of Phd2 normalizes the endothelial alignment and improves pericyte coverage of blood vessels, thereby increasing tumor perfusion and oxygenation. We demonstrated that mitigation of "true" hypoxia through blood vessel normalization improves anti-tumor immunity, thereby delaying tumor growth. In addition, our study highlighted that disruption of hypoxia using Phd2 haplodeficient mouse model re-shaped tumor microenvironment through improved CD4+ and CD8+ T cell infiltration, recruitment of pro-inflammatory macrophages, and diminished infiltration of PD-L1hi anti-inflammatory macrophages. Subsequently, tumor growth is delayed in a T cell dependent manner. In conclusion, Phd2 haplodeficiency restores tumor oxygenation and enhances anti-tumor immune cell infiltration in melanoma tumors.

AngiogenesisAntineoplastic agentsHypoxia+6
Rüveyda Ayasun
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Antioksidan kullanımının meme kanseri tedavisi üzerindeki etkilerinin araştırılması

Kemoterapiye karşı gelişen ilaç direnci kanser tedavisinin başarısını engelleyen temel etmenlerden biridir. Birçok kanser hücre dizisinde, Glutatyon S-transferaz enzim ailesinden, glutatyon S-tranferaz P1 (GSTP1) izoziminin ekspresyon seviyesinin artığını gösteren çalışmalar mevcuttur. GSTP1'in kemoterapötik ajanları glutatyon (GSH) konjugasyonu ile inaktive ederek ilaç direncini indüklediği ve ayrıca, apoptozda rol alan mitojenle aktifleşen protein kinaz (MAPK) kaskadının bir üyesi olan JNK1 (c-Jun N-terminal kinaz1)'in endojen inhibitörü olarak davrandığı bilinmektedir. Bu çalışma için seçilen klorofilin grubumuz tarafından GSTP1 üzerinde inhibisyon etkisi olduğu gösterilmiş ve aynı zamanda antioksidan özelliğe sahip bir moleküldür. N-asetil sisteinin (NAC), GSTP1'in kosubstratı GSH'nun öncül molekülü olup antioksidan özelliğe sahip bir moleküldür. Bu çalışmada, klorofilin ve NAC'in meme kanseri tedavisindeki etkilerinin araştırılması hedeflenmiştir. Bu amaçla, tedaviye dirençli, üçlü (ER, PR, HER2) negatif olan 4T1 meme kanseri hücre hattı kullanılarak oluşturulan meme kanseri modelinde klorofilin, NAC ve kanser ilacı olan dosetakselin etkinlikleri in vivo/in vitro ve transkriptomik (in silico) olarak araştırıldı. Bu çalışmada, 4T1 hücre lizatları ve tümör dokularında GST aktivitesi, GSH düzeyi, JNK sinyal yolağı bileşeni olan c-Jun ile apoptotik bir protein olan p38 ve kaspaz 8-9'un düzeyleri araştırıldı. Kanser hücrelerinin apoptoz ve/veya proliferasyona yönelimlerini detaylı araştırmak için tümör dokularından elde eldilen RNA dizileme verilerinin üzerinde transkriptomik analizler yapıldı. Sonuç olarak, klorofilin kanser tedavisinde kullanılan dosetakselin etkinliğini hem in vivo hem de in vitro olarak önemli ölçüde artırdığı tespit edildi (p<0,05). Transkriptomik çalışmanın sonucunda ise GSTP1 inhibitörü olan klorofilin ile dosetakselin birlikte uygulanmasının başta MAPK sinyal yolağı olmak üzere kanserle ilişkili baskılanmış birçok mekanizmanın (MAPK, Wnt, oksitosin sinyal yolakları ve otofaji) aktivasyonunu sağladığı tespit edildi. Ayrıca, ilaç direncinin baskılanmasıyla apoptotik sinyal yolaklarının aktivasyonuna karşın anti-apoptotik fosfolipaz D (FLD) sinyal yolağının da aktive olduğu saptandı. Bu nedenle, kanser tedavisinde ilaç direncinin yanında FLD sinyal yolağının yeni bir terapötik hedef olabileceği belirlendi. Bu çalışmada antioksidan özelliğe sahip GSTP1 inhibitörü olan klorofilinin meme kanseri tedavisinde ilaç direncini önleyici ve apoptozu indükleyici etkilerine karşın, NAC gibi antioksidanların apoptotik sinyal yolaklarını baskılayarak kanser tedavisinin prognozunu olumsuz yönde etkileyebileceği sonucuna varılmıştır.

Antineoplastik ajanlarAntioksidanlarApoptozis+7
Mehmet Özcan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Hedeflendirilmiş antikanser ilaç yüklü polimerik nanotaşıyıcıların formülasyonları ve karakterizasyonları

Kanser kemoterapisinde kullanılan ilaçların hastalıklı bölge ile sağlıklı bölge arasında bir ayrım gözetmeden dağılımı, sağlıklı dokunun da zarar görmesine neden olmaktadır. Hedeflendirilmiş ilaç taşıyıcı sistemler ile kanser tedavisinde kullanılan ilaçların seçici bir şekilde hastalıklı bölgede biriktirilmesi ve bu şekilde sağlıklı dokuların zarar görmemesi amaçlanmaktadır. Doksorubisin kardiyotoksisite gibi ciddi yan etkileri olan antikanser bir ilaçtır. Bu çalışmada meme kanseri hücrelerini hedefleyen peptit-18 ligandı konjuge edilmiş pH duyarlı polimerik misellere doksorubisinin enkapsüle edilmesi ile pasif ve aktif hedeflendirilmiş yeni bir ilaç taşıyıcı sistemin formülasyonu ve karakterizasyonunun yapılması amaçlanmıştır. "Görünmezlik etkisi" ve biyouyumluluk özellikleri nedeniyle, polimerik misellerin formülasyonunda poli (2-etil-2-oksazolin), poli (etilen glikol) 'e alternatif olarak kullanılmıştır. pH duyarlı gruplar olan poli(2-etil-2-oksazolin) ve katyonik poli(etilenimin) polimerlerini yapısında barındıran poli(2-etil-2-oksazolin)-b-poli(ε-kaprolakton) ile poli(2-etil-2-oksazolin)-ko-poli(etilenimin)-b-poli(ε-kaprolakton) polimerleri kullanılarak hazırlanan doksorubisin enkapsüle edilmiş miseller, kritik misel konsantrasyonu, misel büyüklüğü, zeta potansiyel, enkapsülasyon etkinliği, in vitro salım, kolloidal stabilite çalışmaları ile karakterize edilmişlerdir. Hazırlanan formülasyonlar hücre kültüründe L929 fibroblast hücreleri ile biyouyumluluk açısından değerlendirilmiş, MCF-7 ve SKBR-3 meme kanseri hücreleri ile antikanser etkinlikleri açısından değerlendirilmişlerdir. Bu çalışmada hazırlanan polimerik miseller yüksek miktarda doksorubisini enkapsüle edebilen, nötral koşullarda (pH 7,4, kan dolaşımı) kararlı iken, asidik koşullarda (tümör dokusu ve hücreleri) daha yüksek doksorubisin salımı sağlayan, MCF-7 ve SKBR-3 meme kanseri hücreleri üzerinde antikanser etkisi gösterilmiş, pasif ve aktif hedeflendirilmiş formülasyonlardır. Elde edilen sonuçlar, daha etkin bir kanser tedavisinde kullanılma potansiyeli olan, yeni bir ilaç taşıyıcı sistemin geliştirildiğini ortaya koymuştur. Anahtar kelimeler: Polimerik miseller, doksorubisin, hedeflendirilmiş sistemler, poli(2-etil-2-oksazolin), hücre kültürü

Antineoplastik ajanlarDoksorubisinMisel+7
Naile Öztürk
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Kanser kök hücre lizatı ile yüklenmiş dendritik hücrelerin antitümör immün yanıtlarının incelenmesi

Kanserin kökü olarak ifade edilen "kanser kök hücre"lerini ortadan kaldırmaya yönelik vücudun kendi savunma hücrelerinin kullanılması, kanser immünterapisinin en önemli devrimlerin birisidir. Kanser kök hücreleri (KKH), kendini yenileme ve tümörü başlatma kapasitelerine sahip eşsiz bir küçük alt popülasyonu temsil etmektedir. Kanser immünoterapisinin temel amacı, KKH'lere karşı güçlü bir bağışıklık tepkisinin uyarılmasıdır. Güçlü ve aynı zamanda karmaşık olan bağışıklık sistemi hücre, doku ve organların birlikteliğini yansıtan bir ordudan oluşmaktadır. Ordunun en önemli üyelerinden biri olan dendritik hücreler (DH), doğal ve adaptif bağışıklık arasında önemli bir köprü gören profesyonel hücrelerdir. Matürasyon sürecini takiben, DH'ler anti-tümör yanıtlarının indüksiyonu ve sürdürülmesinde merkezi rol oynamaktadır. Bununla birlikte, kanser hastalarında DH-bazlı tedavinin terapötik etkinliği yeterince tatmin edici değildir ve yeni stratejilerin geliştirilmesine ihtiyaç vardır. DH'lerin yüzeyinde bulunan sialik asitler antijenlerin alınması, işlenmesi, T-hücrelerine sunulması ve immünolojik sinapsların oluşturulmasında oldukça kritik öneme sahiptir. Bu çalışmada, i)sialik asitleri uzaklaştırıldıktan sonra KKH antijenleri ile muamele edilerek matüre edilen DH'lerdeki değişikliklerin çeşitli yönlerle incelenmesi, ii) KKH'lerine karşı immün yanıtın değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Meme kanser kök hücreleri (CD44+/ CD24-/low) floresanla aktive hücre ayırma (FACS) cihazı ile izole edildikten sonra KKH antijenleri içeren lizat elde edilmiştir. Kemik-iliğinden izole edilen DH'ler CD11c kullanılarak karakterize edilmiştir. DH'lerin yüzeyindeki sialik asitler nöraminidaz yardımıyla uzaklaştırıldıktan sonra KKH lizatı ile muamele edilmiştir. KKH lizatının dendritik hücreler üzerine olan etkileri canlılık, apoptoz ve hücre döngüsü analizleri yapılarak değerlendirilmiştir. İmmatür (imDH) ve matür (mDH) hücrelerdeki CD40, CD80 ve CD86 gibi kostimülatör moleküllerdeki değişimler akım sitometrisi kullanılarak analiz edilmiştir. Çeşitli sinyal yolakları ile ilişkili genler PCR ile incelenmiştir. Dendritik hücrelerde meydana gelen biyokimyasal değişimler (glikojen, lipid, protein, nükleik asit) ATR-FTIR yardımıyla analiz edilmiştir. Hücrelerde meydana gelen morfolojik değişimler SPM ve histokimyasal boyamalar ile incelenmiştir. Hücrelerdeki IL-12 üretimindeki değişimler ELISA yöntemi ile analiz edilmiştir. In vivo çalışmalarında, meme kanser modeli oluşturularak imDH ve mDH'lerin immün yanıt etkileri çeşitli parametreler ile değerlendirilmiştir. Çalışmadan elde edilen veriler, imDH'lere ile kıyaslandığında mDH'lerin daha etkili immün yanıt oluşturduğunu göstermiştir. KKH antijenleri ile muamele edilen DH'lerin podozom yapılar oluşturduğu ve aktin, gelsolin, talin, Arp/2, WASp gibi hücre iskelet elemanlarının antijen alınımında etkin rollerinin olduğu gösterilmiştir. Matürasyon aşamasından sonra, CD86, CD80 ve CD40 kostimülatör moleküllerde artış tespit edilmiştir. DH'lerin farklılaşma ve fonksiyonu ile ilişkili Notch, MAPK ve interlökin sinyalizasyonunda önemli değişimler meydana gelmiştir. Nükleik asit, lipid, karbonhidrat ve protein yapılarında önemli farklılıkların olduğu ve matürasyonda lipit dropletlerinde azalış glikojen miktarında artışın olduğu tespit edilmiştir. Morfolojik analizler hücre büyüklüğü, yüzey alanı, pürüzlülük özelliklerin değiştiğini göstermiştir. Matürasyondan sonra, IL-12 üretiminde artış meydana gelmiştir. Anti-tümör immün yanıtlarının incelenmesi için yapılan kanser modelinde, mDH ile aşılanan farelerde tümör hacmi ve ağırlığında önemli bir azalmanın olduğu tespit edilmiştir. Bununla birlikte, proliferasyon ile ilişkili belirteçlerde azalma, apoptotik indekste ise artış belirlenmiştir. imDH ile kıyaslandığında, mDH'lerde CD4 ve CD8 oranlarında önemli artışların olduğu belirlenmiştir. mDH ile aşılamanın metastazı engellediği gösterilmiştir. Epitelial mezenkimal geçişle ilişkili Snail, Slug ve Twist gibi belirteçlerin ifadelerinde azalma tespit edilmiştir. Çalışmadan elde edilen veriler, sialik asit uzaklaştırma ve KKH antijenleri ile etkileşimin DH'lerde önemli moleküler, biyokimyasal, morfolojik ve fonksiyonel değişimler yarattığını göstermiştir. Bu değişimler, DH'lerin anti-kanser immün yanıtlarının artırılmasına katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler; kanser kök hücre; dendritik hücre aşısı; immünterapi; sialik asit; matürasyon; immün yanıt

Antineoplastik ajanlarAşılamaAşılar+6
Eda Açıkgöz
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

GW8510 farmakolojik inhibitörünün ın vitro pankreas kanseri modeli üzerine etkilerinin araştırılması

Pankreas kanseri yüksek insidans ve kötü prognoz ile karakterize bir hastalıktır. Pankreas kanseri hastalarının birçoğu, hastalığın ileri evrelerine kadar asemptomik olarak kalabilmektedirler. Güncel koşullarda hastalığın etkin bir tedavisi bulunmamakta ve tedavi edilebilen hastalarda bile hayatta kalma süresinin çok kısa olduğu bilinmektedir. Yaşam süresinin bu denli kısa olduğu bilinen pankreas kanseri hastalığını tedavi etmeye yönelik yeni stratejilerin geliştirilmesinin önemli ve gerekli olduğu görülmektedir. Bu tez kapsamında yapılan ön çalışmada TCGA (The Cancer Genome Atlas- Kanser Genom Atlası) veri bankasında bulunan 176 pankreas kanseri hastasından alınan doku örneklerinden elde edilen tüm genom gen ekspresyon mikroarray verileri ve hastaların klinik bulguları değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme sonucunda Ribonükleotid Redüktaz Alt ünite M2 proteinini kodlayan RRM2 geninin pankreas kanseri hastalarında yüksek oranda eksprese olduğunu ve bu yüksek ekspresyonun hastalarda düşük yaşam oranı ve kötü prognoz ile ilişkisinin istatistiksel olarak anlamlı olduğunu tespit edilmiştir (p= 1.62e-4). Kötü prognoz ve yüksek mortalite ile ilişkili bulunan RRM2'ye yönelik literatürde yapılan inhibitör araştırması GW8510'un RRM2 üzerinde inhibitör etkili olduğu fakat bu etkiye yönelik pankreas kanserinde hiçbir araştırma bulunmaması sebebiyle GW8510'un pankreas kanserindeki terapötik etkinliğini araştırmaya yönelik olarak bu tez projesi tasarlanmıştır. Bu amaçla, pankreas kanseri tedavisinde sıklıkla kullanılan Gemsitabin ile GW8510'in sinerjik etkinliği araştırılmıştır. Hücre canlılığı analizi WST-8 metodu ile gerçekleştirilmiş, ardından kullanılan iki kimyasal ajanın sinerjitik etki gösterdiği dozlar CompuSyn kombinasyon analiz programı ile belirlenmiştir. Apoptoz ve hücre döngüsü deneyleri akış sitometri yöntemi kullanılarak, laboratuvar ortamında oluşturulan yara iyileşme modelinin analizi ise Image-J programı ile gerçekleştirilmiştir. GW8510 ajanının RRM2 protein seviyeleri üzerine olan etkisi ise ELISA yöntemi ile belirlenmiştir. Elde ettiğimiz sonuçlar, 10 µM dozda GW8510 uygulanan PANC-1 hücrelerinde % 34 oranında hücre canlılığının inhibe olduğu göstermiştir. Kombinasyon analizi ile 10 µM GW8510 : 10 µM Gemcitabin kombinasyonunun sinerjistik etkileşim gösterdiği belirlenmiştir. Bu kombinasyon dozunun % 89.9 oranında hücrelerin migrasyonunu inhibe ettiği tespit edilmiştir. Bu tez ile GW8510 ajanının PANC-1 pankreatik karsinom hücrelerinde RRM2 protein seviyeleri üzerindeki inhibitör etkisi ilk kez gösterilmiştir. GW8510 'un RRM2 geninin inhibisyonu aracılığıyla pankreas kanseri tedavisindeki kullanım potansiyeli umut vericidir. GW8510'un pankreatik karsinom hücreleri üzerine olan sitotoksik etkinliğinde farklı metabolik yolakların olası rolünün aydınlatılması için ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.

Antineoplastik ajanlarGemsitabinGen ifadesi+5
Duygu Gençalp
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Ponatinib ve VS-5584 terapötik ajanlarının kronik miyeloid lösemi lökomogenezine etkileri

Kronik miyeloid lösemi (KML), sürekli tirozin kinaz aktivitesi sergileyen BCR-ABL1 füzyon proteinine sahip hücrelerle karakterize miyeloproliferatif bir hastalıktır. Bu nedenle hastalığın tedavisinde tirozin kinaz inhibitörleri kullanılmaktadır. Ponatinib, T315I dahil olmak üzere birçok BCR-ABL1 otofosforilasyonunu inhibe edebilen ATP-yarışmalı tirozin kinaz inhibitörüdür. Lösemi kök hücreleri, normal hematopoietik kök hücrelerle benzer özelliklere sahip malignant hücrelerdir. Tirozin kinaz inhibitörleri, primitif lösemi kök hücreleri üzerinde etkili olmadıkları için tedavinin etkinliği düşük olabilmektedir. Ayrıca, ciddi yan etkilerin önlenmesi için kullanılan düşük tirozin kinaz inhibitörü dozları, KML hücrelerinde aktif halde bulunan alternatif sağkalım yolaklarının baskılanmasını sağlayamamaktadır. Tirozin kinaz inhibitörü tedavisinin başarısının düşük olduğu KML olgularında ponatinibin tek ilaç olarak kullanımından ziyade çoklu hedefli tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine ihtiyaç olduğu açıktır. KML'de aktif olduğu bilinen PI3K/Akt/mTOR yolağının inhibitörlerinden VS-5584, tercihen kanser kök hücrelerini öldüren, potent, seçici bir dual inhibitördür. Bu tez çalışmasında KML tedavisindeki eksikliklerin üstesinden gelebilecek in vitro kombinasyon terapisinin belirlenebilmesi hedeflenmiştir. Bu amaçla VS-5584 ile ponatinibin kombinasyonlarıyla BCR-ABL1 ve PI3K/Akt/mTOR yolaklarının eş zamanlı inhibe edilmesinin KML ve lösemi kök hücrelerinin eliminasyonundaki etkisi ve rolü moleküler düzeyde araştırılmıştır. KML hücre modeli K562, lösemi kök hücre modeli LSC ve normal hematopoietik kök hücre modeli HSC hücre hatlarında, VS-5584'ün, ponatinibin ve kombinasyonlarının sitotoksik etkileri WST-8 testi ile belirlendi. Kombinasyon indeksleri CalcuSyn izobologram analiziyle değerlendirildi. Belirlenen IC50, IC75, ED50 ve ED75 dozlarının apoptotik etkileri Anneksin V ve aktif kaspaz-3 analizleri ile hücre döngüsüne etkileri PI analizi ile akım sitometride ve siklin D1, p27 antikorlarıyla western blotma ile değerlendirildi. PI3K/Akt/mTOR yolağındaki proteinlerin aktivitelerindeki değişimler, antikor array ile fosforile protein seviyelerinin kantitasyonu yapılarak, ölçüldü. Transkripsiyon faktörlerinin aktivelerindeki değişimler uygun vektörlerin transfeksiyonu sonrasında dual lusiferaz aktivitesi ile kantite edildi. Aktivitesi değişen transkripsiyon faktörlerinin hedef genlerinin mRNA seviyelerindeki değişimleri saptamak için qRT-PCR gerçekleştirildi. Ponatinib ve VS-5584'ün K562 ve LSC hücrelerinde doza ve zamana bağlı artan sitotoksik etkiye sahip olduğu saptandı. Ponatinibden farklı olarak, VS-5584'ün sağlıklı HSC hücre hattında belirgin şekilde daha az sitotoksik olduğu gösterildi. Kombinasyon dozlarından ED50 additif, ED75 ve ED90 sinerjistik etkili olarak belirlendi. Ponatinibin indüklediği apoptoza ek olarak, VS-5584'ün hücre döngüsünde belirgin G0/G1 duraklamasına neden olduğu gösterildi. Özellikle LSC hücre hattında, ponatinib Akt yolağını baskılamada yetersiz kalırken, ponatinibin VS-5584 ile kombinasyonunun başta S6, S6K, BAD olmak üzere birçok proteinin fosforilasyonu inhibe ederek PI3K/Akt/mTOR yolağını baskıladığı belirlendi. Elk-1/SRF, AP-1 ve NFkB transkripsiyon faktörlerinin lösemi hücre ve lösemi kök hücre modellerinde belirgin şekilde yüksek aktivite sergiledikleri saptandı. Kombinasyon uygulaması sonrasında K562 ve LSC hücrelerinde, seçici bir müdahale noktası olabilecek bu transkripsiyon faktörlerine ek olarak Myc/Max, CREB, STAT3 ve E2F/DP1 transkripsiyon faktörlerinin aktivitelerinde de baskılanma gözlendi. K562 hücrelerinde C/EBP ve FOXO1 transkripsiyon faktörlerinin, LSC hücrelerinde ise C/EBP ve p53 transkripsiyon faktörlerinin aktivitelerinde kombinasyon uygulamasını takiben artış olduğu gösterildi. Ekspresyonları bu transkripsiyon faktörleri tarafından kontrol edilen birçok genin mRNA seviyelerinde değişiklik meydana geldiği belirlendi. Sonuçlar, ponatinib ve VS-5584 ile sağkalım yolaklarında görevli transkripsiyon faktörlerinin regülasyonlarının anti-proliferatif ve apoptotik süreçlere katkı sağladığını gösterdi. Ponatinib ile VS-5584'ün kombinasyonunun, KML blastlarının ve kök hücrelerinin kontrolsüz proliferasyonunu selektif olarak önleyebilecek ve ponatinibin bilinen ciddi yan etkilerini azaltabilecek umut verici bir tedavi stratejisi olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kronik Miyeloid Lösemi; PI3K/Akt/mTOR yolağı; Ponatinib

Antineoplastik ajanlarErbB reseptörleriFosfoinositid 3-kinaz+4
Çağla Kayabaşı
Ege University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Prostat kanseri hücrelerinde resveratrol analoğunun anti-kanser etkinliğinin in vitro değerlendirilmesi

Prostat kanseri (PCa), gelişmiş ülkelerde erkeklerde en sık görülen ikinci kanser türüdür. PCa klinik olarak, yavaş başlayarak hızla ilerleyebilen ve ölümcül olabilen heterojen bir seyir izlemektedir. Karsinom ilerlemesi, epitelyal-mezenkimal geçiş (EMT) olarak bilinen, mezenkimal fenotip kazanımı ve epitelyal özelliklerin kaybıyla ilişkilidir. Böylece, kanser hücrelerinin metastatik özellikleri, EMT ile hücre migrasyonu ve invazyonu için gelişmiş bir yetenek kazanarak artmaktadır. Resveratrol, kırmızı üzümde bulunan, potansiyel bir kemopreventif ve kemoterapötik ajandır. Resveratrol çeşitli kanserlerde anti-tümörijenik etkiye sahiptir ve EMT inhibisyonuna neden olabileceği öne sürülmektedir. Sentezlenen resveratrol analogları arasında yer alan DMU-212, çeşitli kanser türlerine karşı yüksek seçicilik ve aktivite göstermektedir ve resveratrole göre daha güçlü bir antitümör aktiviteye sahiptir. Prostat kanserindeki ölüm oranlarının erken tanı ve tedavideki gelişmelere rağmen, hala yüksek olmasından dolayı, kansere karşı terapötik stratejiler geliştirilebilmek adına, bitkilerden elde edilen moleküler inhibitörler ile ilgili çalışmalara olan ilgi son yıllarda oldukça artmıştır. Bu tez çalışmasında, EMT terapötik bir hedef olarak alınarak, yeni bir stilben türevi olan DMU-212'nin PCa hücrelerinde daha önce çalışılmamış olan EMT üzerine olan etkileri araştırılmış, PCa hücrelerinde invazyon ve metastazı engelleyebilecek mekanizmaların belirlenebilmesi hedeflenmiştir. LNCaP, PC-3 ve DU-145 hücrelerinde, DMU-212 etken maddesinin sitotoksik etkileri WST-8 testi ve koloni oluşumu deneyleriyle belirlendi. DMU-212'nin belirlenen IC50 değerlerinin apoptotik etkileri Anneksin V yöntemiyle, hücre döngüsüne etkileri propidyum iyodür (PI) analizi ile değerlendirildi. Etken maddenin belirlenen IC50 dozlarının hücre migrasyonu üzerine etkileri yara iyileşmesi deneyiyle, tümör invazyonu üzerine etkileri hücre invazyon analizleriyle, EMT-ilişkili genlerin ekspresyon seviyelerindeki değişimler ise qRT-PCR ile değerlendirildi. EMT belirteçlerinden E-kaderin ve vimentin değişimleri immunofloresan işaretleme yöntemiyle belirlendi. Siklin B1, siklin D1, E-kaderin ve β-katenin proteinlerinin ekspresyon değişimleri western blot ile değerlendirildi. NFkB transkripsiyon faktörünün aktivitesindeki değişimler, dual lusiferaz aktivitesi ile incelendi. DMU-212'nin LNCaP, PC-3 ve DU-145 hücre hatlarında düşük dozlarda yüksek sitotoksik etkiye sahip olduğu ve bu hücre hatlarında apoptozu indükleyerek, belirgin bir şekilde G2/M arrestine neden olduğu belirlendi. DMU-212'nin, prostat kanseri hücrelerinde, migrasyonu ve invazyonu inhibe ettiği, bu mekanizmanın TFPI-2 geninin artan ekspresyonu üzerinden olabileceği, PC-3 hücrelerinde ise aynı zamanda, β-kateninin transkripsiyonel aktivitesini azaltarak, Wnt-β katenin sinyal yolağının baskılanması ile gerçekleşebileceği saptandı. DU-145 hücrelerinde ise, EMT ile ilişkili olan TGF-β sinyalizasyonunun, DMU-212 tarafından baskılandığı gen ekspresyon sonuçlarıyla belirlendi. DMU-212'nin prostat kanseri hücrelerinde E-kaderin artışı ve vimentin azalışını sağladığı gösterildi. NFkB transkripsiyon faktörünün, LNCaP ve PC-3 hücrelerinde yüksek aktivite gösterdiği gözlendi. DMU-212'nin güçlü antikanser aktivitesi ile metastatik prostat kanserini önlemeye yönelik yeni fırsatlar sağlayabilmek adına umut verici bir ajan olabileceğini düşünmekteyiz.

Antineoplastik ajanlarEpitel hücreleriNeoplazmlar+5
Besra Özmen Yelken
Ege University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Antitümörojenik fenolik bileşiklerin pankreas kanser hücre hattında etkinliğinin incelenmesi

Pankreas kanseri tedavisinde 5-florourasil, paklitaksel, cisplatin gibi kemoterapötikler sıklıkla kullanılmasına rağmen, pankreas kanseri teşhisi alan hastaların 5 yıllık sağ kalım oranı %3-5 civarındadır. Düşük bir sağ kalım oranı olmasının sebepleri, pankreas kanserinin aşırı agresifliği, erken tanı konulamaması ve tedavide kullanılan kemoterapötiklere karşı gelişen dirençtir. Güncel çalışmalarda quercetin ve resveratrol gibi doğal fenolik bileşikler, yan etkilerin azaltılmasında etkili olmaları ve/veya kemoterapötikleri potansiyalize etmeleri nedeniyle bazı kanserlerde adjuvan terapi olarak önerilmektedir. Bu çalışmada fenolik bileşikler olan quercetin ve resveratrolün etkisi, pankreas kanserinde in vitro olarak PANC-1 hücre hattı kullanılarak değerlendirilmiştir. Quercetin ve Resveratrol'ün pankreatik kanser hücrelerinde IC50 değerlerinin belirlenmesinde sitotoksisite testi kullanılmıştır ve 72. saatteki IC50 değeri sırasıyla 7,75 μM ve 48,75 μM olarak bulunmuştur (p ˂ 0,001). Wound-Healing testi ile etkin dozlarda resveratrol (50 μM) ve quercetin (10 μM) uygulanan pankreas kanseri hücrelerinin migrasyon yeteneklerinin azaldığı belirlenmiştir. Colony Forming Assay testi ile değişik dozlarda quercetin ve resveratrolün pankreas kanseri hücrelerinin koloni oluşturma özelliğine etkisi incelenmiş ve IC50 dozlarında koloni oluşumunun azaldığı, hatta yüksek dozlarda yok olduğu görülmüştür. Ayrıca, IC50 dozlarında quercetin uygulamasının invazyon, metastazlar ve ilaç direnci ile ilişkili olduğu bilinen ve kanserde arttığı belirlenen Ökaryotik Elongasyon Faktör 2 Kinaz (eEF-2K) ekspresyonunu azalttığı (p ˂ 0,05) belirlenmiştir. Buna karşın, IC50 dozlarında resveratrol uygulamasının ise eEF-2K ekspresyonunu arttırdığı (p ˂ 0,05) saptanmıştır. Bu nedenle gelecekte yapılması planlanan çalışmalarda quercetinin kullanımı daha uygun görülmektedir. Bundan sonra kanser alanında planlanacak çalışmalarda, özellikle düşük IC50 dozlarında güçlü bir etki gösteren quercetin, tek başına ya da diğer doğal bileşikler ve/veya kemoterapötik ajanlar ile kombine edilerek potansiyel sinerjistik etkisinin olup olmadığı ve kemoterapötiklerin yan etkilerini azaltma potansiyeli araştırılabilir ve mortalite ve morbiditesi en yüksek kanserlerden olan PaCa için yeni tedavi protokolü geliştirilmesine katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: Pankreas Kanseri; Fenolik Bileşikler; Quercetin; Resveratrol; Antitümörojenik Etki

Antineoplastik ajanlarFenolik bileşiklerHücre dizisi+4
Berzan Ekmen
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Kimyasallarla indüklenen meme kanseri oluşum mekanizmalarında olası antikanser ilaç hedeflerinin araştırılması

Meme kanseri, dünyada görülme sıklığı hızla artan ve kadınlarda kanserden ölüm nedenleri arasında ikinci sırada yer alan bir kanser türüdür. Endojen östrojenlerin ve eksojen östrojenik bileşiklerin bazılarının hem reseptör aracılığıyla hücre proliferasyonunu arttırarak, hem de metabolizmaları sonucu oluşan reaktif kinon metabolitlerinin DNA'ya bağlanmasıyla kanserin oluşum ve gelişimine katkıda bulunduğu bildirilmektedir. Endojen bir hormon olan melatoninin hormon-ilişkili meme kanserinde östrojen reseptörü aracılıklı etkileri değiştirdiği ve dokularda lokal östrojen sentezini inhibe ettiği bilinmektedir. Meme kanserinin önlenmesi ve tedavisinde destekleyici ajan olarak kullanımının diğer ilaçların etkinliğini artırdığı ve yan etkilerini azalttığı gösterilmiştir. Ancak melatoninin yarılanma ömrünün kısa oluşu ve oral biyoyararlanımının düşük oluşu ilaç olarak kullanımını kısıtladığı için bu tez çalışmasında bazı indol türevi melatonin analoglarının benzer etkinliklerinin test edilmesi düşünülmüştür. Tez çalışması kapsamında 1-etilindol, 5-metoksiindol-3-aldehit hidrazon ve 2-metilindol yapısındaki melatonin analoğu bileşiklerin kimyasallarla indüklenen meme kanserinin oluşumunda rol oynayan hedefler üzerine etkileri araştırılmıştır. Bu hedefler, östrojenik bileşiklerin bağlanması ile hücre proliferasyonunu artıran östrojen reseptörü, lokal östrojen sentezini katalize eden aromataz enzimi ve östrojen ya da kimyasalları genotoksik metabolitlere dönüştüren CYP1B1 enzimidir. Türevlerin sırasıyla potansiyel östrojen reseptör antagonisti, aromataz inhibitörü ve CYP1B1 inhibitörü etkileri araştırılmıştır. Ayrıca hem insan sağlıklı meme epiteli hücre hattı (MCF-10A), hem de ER+ (MCF-7 BUS) ve üçlü negatif (MDA-MB-231) insan meme kanseri hücre hatları üzerindeki kısa ve uzun süreli sitotoksik etkileri de değerlendirilmiştir. Maddelerden bazılarının ER antagonizması, aromataz inhibisyonu veya CYP1B1 inhibisyonu yönünde etkileri olduğu, bazılarının ise birden fazla hedefte etkileri olduğu görülmüştür. Etkili bazı türevlerin sağlıklı meme hücrelerinde sitotoksisite göstermezken meme kanseri hücrelerinde sitotoksisite göstermeleri ve özellikle uzun süreli maruziyet ile hücrelerin koloni oluşumunu tamamen engellemiş olmaları ilaç adayı olabilecekleri yönünde umut vericidir. Bazılarının MCF-7 BUS hücrelerindeki sitotoksik etkilerinin MDA-MB-231 hücre hattına kıyasla daha güçlü bulunması sitotoksik etkilerinin hormon-ilişkili olabileceğini, bazılarında hücreler arasında etki farkı gözlenmemesi ise sitotoksik etkilerinin temelinde test edilen hedeflerin dışında mekanizmaların da rol oynadığını düşündürmektedir. Sonuç olarak indol türevi melatonin analoglarından bazılarının belirlenen üç farklı hedef üzerinde melatoninden daha etkili oldukları bulunmuştur. Bununla birlikte araştırılan hedefler üzerinde etkili olduğu bulunan bileşikler, etki güçleri bakımından mevcut tedavi ajanlarına alternatif olabilecek üstünlükte bulunmamıştır. Bu nedenlerle sözkonusu bileşiklerin meme kanserinin önlenmesinde kemopreventif ve/veya tedavi etkinliğini güçlendirerek yan etkileri azaltmaya aday adjuvan ajan olabilecekleri düşünülmektedir. Tez çalışmasında ortaya konan yapı-aktivite ilişkileri, var olan ilaçlardan daha güçlü yeni ilaç adaylarının geliştirilmesine olanak sağlayabilecektir. Bu tezde klinik öncesi ilaç keşif çalışmaları kapsamında yer alan hedef belirleme, etki belirleme/ölçme yöntemi seçimi ve validasyonu, orta/hızlı çıktılı tarama, moleküler modelleme ile öngörüsel veri elde etme ile in vitro etkinlik ve toksisite testlerini kapsayan bütüncül bir yaklaşım kullanılarak hit/öncü-molekül belirlenmesi amaçlanmış ve gerçekleştirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri; ER antagonizması; Aromataz inhibisyonu; CYP1B1 inhibisyonu, sentetik melatonin analogları.

Antineoplastik ajanlarAromatazGenler-CYP 1B1+7
Elif İnce
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Meme kanserinde kemoterapi alan hastalarda bilgilendirmenin stres düzeyine etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Meme kanseri dünyada kadınlar arasında en sık görülen malign tümör olup, kadınlarda görülen kanserlerin yaklaşık %30.0' unu oluşturmaktadır. Ülkemizde ise tüm kanserlerin %24.1' ini, meme kanserinin oluşturduğu bildirilmektedir. Teşhis sonrası 5 yıllık sağ kalım oranının %75 olması itibariyle en iyi yaşam süresine sahip kanser türlerinden biri olması, beraberinde hastaların bu süreçteki yaşam kalitesini ve emosyonel stres gibi psikososyal faktörleri göreceli olarak daha ön plana çıkarmaktadır. Bu faktörlerin, kişinin aile ve sosyal yaşamını önemli ölçüde değiştirebilmesi nedeniyle meme koruyucu cerrahi gibi tedavi modaliteleri gündeme gelmiştir. Literatürde, meme kanseri tanısı konulan hastalarda beden imajında, kendilik kavramında, emosyonel, davranışsal durumunda, aile dinamiğinde, hasta ve ailesinin rollerinde değişimlerin olabileceği vurgulanmakta ve kemoterapi gibi sıklıkla uygulanan zorlu tedavi süreçlerinde hastaların psikolojik desteğe ve içinde bulundukları durumla ilgili olarak bilgilendirilmeye daha çok ihtiyaç duydukları belirtilmektedir. Bu verilerden yola çıkarak bu çalışmada, tıbbi onkoloji kliniğine başvuran ve meme kanseri tanısıyla kemoterapi alan hastalarda bilgilendirmenin stres düzeyine etkisi incelenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma, 2012 yılında 4 aylık sürede İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Kliniği' ne başvuran ve meme kanseri nedeniyle kemoterapi alan hastalarda, bilgilendirmenin stres düzeyine etkisini incelemek amacıyla tanımlayıcı ve yarı-deneysel olarak planlanmıştır. Verilerin toplanmasında, Tanıtıcı Bilgi Formu, Stresle Baş Etme Tarzları Ölçeği ve araştırmacı tarafından hazırlanmış eğitim kitapçığı kullanılmıştır. Düzenlenen anket formundaki soruların ilk 5 tanesi hastayı tanıtıcı nitelikte olup yaş, medeni durum, eğitim durumu, çalışma durumu ve sosyal güvence gibi kişisel bilgilerini içermektedir. Son 6 soru ise tanı ve tedavi süreci ile ilgili bilgileri içermektedir. Tanıtıcı bilgi formu toplamda 11 sorudan oluşmaktadır. V BULGULAR: Hastaların 155 tanesi deney ve 155 tanesi kontrol grubu olmak üzere çalışmaya toplam 310 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların %78.7' si (n=244) evli olup, %21.3 ' si (n=66) bekardır. Hastaların %70.0' ının (n=217) bildiği bir tanısı olduğu, %30.0' ının (n=93) ise tanısıyla ilgili bilgisi olmadığı görülmüştür. Hastaların %65.8' ine (n=204) tanısıyla ilgili önbilgilendirme yapıldığı, %34.2' sine (n=106) ise önbilgilendirme yapılmadığı saptanmıştır. Bilgilendirilenlerin %74.8' inin (n=232) hekim, %25.2' sinin (n=78) hemşire tarafından bilgilendirildiği tespit edilmiştir. Hastaların %1.0' ının (n=3) opere edildiği, %99.0' ının (n=307) ise opere edilmediği görülmüştür. Eğitim alan ve almayan bireyler arasında sosyal destek arama puanları medyan değerleri arasında anlamlı bir fark bulunmazken (p=0.299), gruplar arasında kendine güvenli yaklaşım, iyimser yaklaşım, kendine güvensiz yaklaşım ve boyun eğici yaklaşım puanları medyan değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunmuştur (sırasıyla p=0.02, p=0.001, p=0.000, p=0.035 ). Eğitim alan bireylerin kendine güvenli yaklaşım ve iyimser yaklaşım puanları medyan değerleri eğitim almayan bireylerden daha yüksek bulunurken kendine güvensiz yaklaşım ve boyun eğici yaklaşım puanları medyan değerleri ise daha düşük bulunmuştur. Kemoterapi sürecinde bilgilendirilen hastaların kendine daha çok güvendiği ve daha iyimser bir yaklaşıma sahip olduğu görüldü. SONUÇ: Meme kanserli bireylerin tedavi yaklaşımında biyo-psiko-sosyal modelin benimsenmesi ve hastanın bütüncül ele alınması oldukça önem arz etmektedir. Çalışmamızda, kemoterapi sürecinde yapılan bilgilendirmenin hastaların kendine olan güvenlerini artırdığı ve daha iyimser bir yaklaşım geliştirmelerine yardımcı olduğu tespit edildi. Çalışma sonuçlarıyla zorlu tedavi sürecinde hastaların ihtiyaç duyduğu bu desteğin özellikle hemşireler olmak üzere tüm sağlık ekibi tarafından sunulmasının önemi ortaya koyulmuştur.

Antineoplastik ajanlarHasta eğitimiHemşireler+4
Emine Ergün Şeren
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Folat reseptör hedefli doksorubisin yüklü manyetik nanopartikül içeren eritrosit veziküllerinin over kanserinde kullanılabilirliğinin in vitro koşullarda araştırılması

Over kanseri tanısı geç konabilen bir kanser türüdür dolayısıyla vakaların çoğunda tedavi için geç kalınmaktadır. Bu sebeple over kanserinde etkili bir tedavi izlenmesi oldukça önemlidir. Günümüzde kanser tedavilerinde karşılaşılan en büyük problem ise kanserli dokunun dışında sağlıklı dokuların da hasar görmesidir. Bunun yanında kişinin bağışıklık sistemi tarafından ilacın etkisiz hale getirilmesi de verilecek dozun artmasına ve buna bağlı olarak kişinin sağlıklı dokularının daha fazla tahrip edilmesine yol açmaktadır. Bu tez kapsamında bahsedilen problemlerin aşılması amaçlanmıştır. Bağışıklık sisteminin önüne geçebilmek adına hastanın kendisinden alınan eritrositlerin içeriği boşaltılarak yerine doksorubisin yüklü manyetik nanopartiküller enkapsüle edildi ve eritrosit veziküllerine over kanser hücrelerinde arttığı bilinen folat reseptörünün hedeflenmesi için folat çapası takıldı. Yapılan optimizasyon çalışmaları sonucunda 1 mL ghost hücresi başına bağlanan folat-PEG-DSPE miktarı 38,70 μg olarak bulundu. Yaklaşık %98 verimle doksorubisin yüklü manyetik nanopartiküller eritrosit veziküllerine yüklendi. Biyouyumluluk çalışmaları için yapılan protein bağlama, hemoliz ve makrofajlarca alım denemeleri sonucunda hazırlanan ilaç taşıyıcı nanopartiküler sistemin biyoyumlu olduğu ve makrofajlarca yalnız %1 oranında tutulduğu saptandı. Sitotoksisite testlerinde A2780, OVCAR3 ve SKOV3 hücreleri için IC50 değerlerinin literatür ile uyumlu olduğu ve folat çapası bağlı yapının folat çapasız yapıya göre daha fazla hücre içine girerek daha çok hücre ölümüne sebep olduğu belirlendi. Sonuç olarak geliştirilen folat bağlı doksorubisin yüklü manyetik nanopartikül içeren eritrosit veziküllerinin biyouyumlu, yüksek hedefleme kapasitesine sahip bir ilaç taşıyıcı sistem olduğu görülmüştür. Over kanseri tedavisinde kullanılabileceği düşünülmektedir.

Antineoplastik ajanlarNano yapıİlaç maddeleri
Aybike Güneş
Ege University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı onkoloji servis ve polikliniğinde takip edilen ve sisplatin bazlı kemoterapi rejimi uygulanan hastalarda, tanı ve tedavi sırasındaki biyokimya ve hemogram parametrelerinin değerlendirilmesi ve nefropati görülme sıklığının retrospektif taranması

Sisplatin birçok solid tümörün tedavisinde yaygın biçimde kullanılan güçlü bir antineoplastik ajandır. En sık görülen yan etkileri nefrotoksisite, nörotoksisite, ototoksisite ve kemik iliği süpresyonudur. En iyi bilinen doz sınırlayıcı yan etkisi yoğun intravenöz salin infüzyonuna rağmen görülebilen nefrotoksisitedir. Daha önceki çalışmalarda, ilk defa sisplatin kullanan hastaların bir kısmında geri dönüşümlü böbrek hasarı geliştiği, tekrarlayan dozların böbrek yetmezliği sıklık ve şiddetini arttırarak geri dönüşümsüz hasara ilerlediği, sisplatinin oluşturduğu toksisitenin sıklıkla kümülatif ve doza bağımlı olduğu belirtilmiştir. Bizim bu çalışmamızdaki amacımız, sisplatin bazlı kemaoterapi rejimi uygulanan malignite hastalarının tanı ve tedavi sırasındaki hemogram ve biyokimya parametreleri ile nefropati görülmesi üzerinde etkili olabilecek olası öngördürücü faktörlerin ve nefropati görülme sıklığının saptanmasıdır. Sisplatin bazlı kemoterapi rejimi uygulanan malignite hastalarının tanı ve tedavi sırasındaki hemogram ve biyokimya parametreleri ile nefropati görülmesi üzerinde etkili olabilecek olası öngördürücü faktörler ve nefropati görülme sıklığını retrospektif olarak araştırmak için Ocak 2014-Aralık 2014 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Onkoloji Bilim Dalı polikliniğine ve/veya servisine başvuran, başvuru anında yaşı 18 ve üzerinde olan 997 hastanın, sisplatin bazlı kemoterapi rejimi verilmesi planlanan 158'i çalışmaya dahil edildi. İstatistiksel olarak p<0.05 anlamlı kabul edildi. Sisplatin bazlı kemoterapi rejimi uygulanan hastalarda en sık görülen tanı mide kanseri, en sık kullanılan tedavi protokolü sisplatin-gemsitabin kombinasyonu idi. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da ABH ve KBH gelişenlerde, gelişmeyenlere göre sisplatin kümülatif dozu daha yüksek saptandı. 158 hastanın 99'unun bazal hemogram ve biyokimya parametrelerine ulaşılabildi. Bu hastaların 55'inde ABH gelişmezken, 44'ünde ABH, ABH gelişenlerin 15'inde KBH geliştiği saptandı. ABH gelişen hastaların tanı ve ölüm yaşları gelişmeyenlere göre daha yüksek saptandı (p<0.05). Yine ABH gelişen hastaların 2. kür sonrası bakılan PO4 değerleri gelişmeyenlere göre daha düşük saptandı (p<0.05). KBH gelişen hastaların bazal NLR değerleri gelişmeyenlere göre daha yüksek saptandı (p<0.05). Yine KBH gelişen hastaların ilk kemoterapi sonrasında bakılan serum total proteini, ürik asit ve NLR değerleri gelişmeyenlere göre daha yüksek saptandı (p<0.05). KBH gelişen hastaların ABH meydana geldiği sırada bakılan Mg değerleri gelişmeyenlere göre daha düşük saptandı (p<0.05). Takipte ABH ve KBH gelişen hastalarda anemi saptandı (p<0.05). Sisplatine bağlı nefrotoksisitenin önlenmesi oldukça önemlidir. Bu sayede böbrek yetmezliği ilişkili morbidite ve mortalite azalacak, hastaların hastanede yatış süreleri kısalacak ve tedavi maliyeti düşecektir. Ayrıca sisplatine karşı böbrekleri koruyan bir ajanın rutin kullanıma girmesi, etkili bir antineoplastik ajan olan sisplatinin, tekrarlayan kürlerde doz azaltılmadan ve daha yüksek dozda kullanılabilmesine olanak sağlayabilecektir. Anahtar Sözcükler: Kanser, Sisplatin, Nefrotoksisite

Antineoplastik ajanlarKan testleriKanser hastaları+7
Ejder Kamil Öztürk
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

BRAF ve CDKN2A mutant insan A375 melanom hücre hattında Vemurafenib ve Palbosiklib kombinasyonunun sitotoksisite ve apoptozis üzerine etkisi

Son yıllarda hedefe yönelik tedavi stratejilerinin gelişmesi sağkalımda önemli iyileşme sağlamış olsa da melanom küratif olmayan ve fatal seyreden bir kanserdir. BRAF mutant melanom hastalarında tedavide kullanılan BRAF inhibitörleri anlamlı klinik fayda sağlamakta ancak ilaçlara erken dönemde direnç gelişimi ilaçların etkilerini sınırlandırmaktadır. Etkin tedavi sağlamak amacıyla oluşturulan kombinasyon rejimlerinin progresyonsuz ve genel sağkalıma etkisi yeterli değildir. Melanomda CDK 4/6-siklin D-Rb yolağı hücre siklusunu kontrol eder. Bu yolakta mutasyon varlığının gösterilmesi yolağı tedavideki hedeflerden biri haline getirmiştir. Biz bu çalışmamızda, CDK 4/6 inhibitörü Palbosiklib ve BRAF inhibitörü Vemurafenib'in tek ajan ve kombine tedavide sitotoksisite ve apoptozis üzerine etkilerini inceledik. Homozigot BRAF ve CDKN2A mutant A375 hücre hattına 48 saat Palbosiklib uygulamasıyla ilacın sitotoksik etkisi sırasıyla 5 ϻM konsantrasyonda %7, 10 ϻM'da %15, 25 ϻM'da %40, 50 ϻM'da %77, 75 ϻM'da %88, 100 ϻM'da %93 saptanırken, Vemurafenib ile; 5 ϻM konsantrasyonda %34.5, 10 ϻM'da %50, 25 ϻM'da %63.8, 50 ϻM'da %67, 75 ϻM'da %73, 100 ϻM'da %82.5 oranında saptandı. İlaçların çeşitli konsantrasyonlarındaki kombinasyonlarında sitotoksisitenin sinerjistik etkiyle arttığı gözlendi. Palbosiklib'in IC50 değeri 25.2 ϻM, Vemurafenib'in IC50 değeri 12.23 ϻM'dı. IC50 değerine yaklaşan konstantrasyonlarda sitotoksik etkinin apoptozis yoluyla olduğu ve kombinasyon ile apoptozisin arttığı gösterildi. Düşük konsantrasyonlarda apoptozis gözlenmedi. Bu çalışma ile Palbosiklib'in tek başına BRAF mutant melanom hücre hattında sitotoksik etkili olduğu, Vemurafenib ile kombinasyonunda ise sinerjizma ile sitotoksisitenin arttığı ve sitotoksisitede apoptozis'in rol oynayabileceği ilk kez gösterilmiştir. Sonuç olarak, bu çalışma Palbosiklib'in gelecekte melanom tedavisinde tek başına ve kombine olarak etkin bir terapötik ajan olabileceğini desteklemektedir.

Antineoplastik ajanlarApoptozisHücre dizisi+5
Ayşenur Arslan
Ege University
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Achillea biebersteinii afan.'nın ependimal tümör kültür hücrelerinde antikanser etkisinin araştırılması

Kanser tedavisinde umut vadeden gelişmeler olsa da beyin kanserlerinden gliomaların oldukça kötü prognozlu bir türü olan ependimomaların tedavisi konusunda bilinenler sınırlıdır. Bu çalışmada Achillea biebersteinii su ekstresinin ependimomaların alt formu olan DKFZ-EPN1 hücre hattı üzerine anti-kanser etkileri araştırılmıştır. Bu amaçla Achillea biebersteinii'nin ultrasonik yöntemlerle su ekstresi elde edilmiş, 3-(4,5-dimetiltiazol-2-il)-2,5-difenil-2H-tetrazolyum bromür (MTT) analiziyle sitotoksik etkileri saptanmış ve kontrol (ekstre eklenmeyen), düşük (0,115 mg/mL), orta (IC50=0,241 mg/mL) ve yüksek doz (0,482 mg/mL) olmak üzere gruplar oluşturulmuştur. Tüm gruplarda, akım sitometri yöntemiyle apoptotik aktivite ve hücre döngüsü analizleri yapılmıştır. Ekstrenin Nükleer Faktör Kappa B (NF-κB) ve Geçici Reseptör Potansiyel Katyon (TRPC)6 kanalları gen ekspresyona etkisi gerçek zamanlı PCR analiziyle belirlenmiştir. Geçici Reseptör Potansiyel (TRP) kanal akımları üzerine etkisi yama kenetleme yöntemiyle analiz edilmiş, alınan kayıtlarda maksimum akım ve iletkenlik değerleri ölçülerek değerlendirme yapılmıştır. Ayrıca malondialdehit (MDA) seviyeleri ile oksidatif stres belirteci olan katalaz (CAT), süperoksitdismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GPx) aktiviteleri incelenmiştir. Sitotoksisite analizlerinde hücre canlılığında tüm gruplarda kontrole göre azalma tespit edilmiştir (p<0,05). Hem TRPC6 hem de NF-κB için gen ekspresyon değerlerinde tüm gruplarda kontrole göre azalma görülmüştür (p<0,01). Yama kenetleme analizlerinde tüm gruplarda maksimum akım ve iletkenlik değerlerinde kontrole göre azalma belirlenmiştir (p<0,05). Akım sitometri deneylerinde ekstrenin doza bağımlı olarak hücre proliferasyonunda inhibisyon etkisi olduğu, apoptozu indüklediği ve G1-fazında hücre siklusu tutuklanmasına yol açtığı belirlenmiştir. Katalaz, glutatyon peroksidaz, süperoksitdismutaz ve malondialdehit düzeylerinde ise anlamlı değişiklik gözlemlenmemiştir. Sonuç olarak Achillea biebersteinii su ekstresinin doza bağlı olarak DKFZ-EP1NS hücreleri için sitotoksik olduğu, TRPC6 ve NF-κB gen ekspresyonlarını azalttığı, TRP kanal akımlarını bloke ettiği, bunlara bağlı olarak da hücre proliferasyonunu inhibe ettiği ve apoptozu indüklediği gözlemlenmiştir. Bu sonuçlar Achillea biebersteinii su ekstresinin ependimoma için küratif bir fitoterapötik ajan olarak kullanılabileceğini düşündürmekle birlikte bu konuda in vivo ve klinik çalışmaları da içeren daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.

Achillea biebersteiniiAntineoplastik ajanlarEpendimom+6
Erkan Özbay
Mersin University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessEN

Smart polymeric prodrugs for targeted drug delivery and functionalizable hydrogels for biosensing applications

Biosensing applications have an enormous place for diagnosis of numerous diseases. New platforms and materials have been developed to detect markers for several diseases. However, well defined materials are required for specific and sensitive detection of biological compounds. Dendrons and dendrimers with multifunctional properties possess several advantages for designing such materials. The first part of this dissertation focuses on designing well-defined hydrogel systems by introducing functionalizable dendrons into the network as 3-D platforms for biosensing applications. Two different approaches were described for the formation of functionalizable hydrogels and control over the degree of hydrogel functionalization was successfully demonstrated. The discovery of enhanced permeability and retention (EPR) effect, anti-angiogenic therapy and new targeting strategies have prompted researchers for designing prodrugs for cancer therapy. Although investigations have focused on various drawbacks and obtained promising developments in macromolecular prodrug design, better pharmacokinetic and biodistribution parameters and more effective strategies are required to achieve better therapeutic results. Stealth and inactivity of anti-cancer drugs in blood and healthy tissues is desired to decrease systemic side effects. Effective transport and release of the active agent at the target tissue is an attractive approach to improve therapeutic effect. The second part of this dissertation includes design and in vitro and in vivo evaluations of smart polymeric prodrugs for drug delivery applications. Polymer drug conjugates and polymeric micellar type prodrugs were designed to increase solubility and improve pharmacokinetic and therapeutic properties of the anti-mitotic and anti-angiogenic drugs. Targeting and controlled drug release properties were introduced by covalent attachment of a targeting ligand and using enzymatically cleavable or pH sensitive linkers. Stealth of the active agents was enhanced by branching strategy obtained by oligo ethylene glycol side chains on the polymer backbone and/or by encapsulation into the hydrophobic core of the micelles.

Antineoplastic agentsBlock copolymersHydrogels+1
Sadık Kağa
Boğaziçi University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2016
00

Related subjects