Aort
Bu konu başlığı altında 64 tez
Yenidoğanlarda aortik nabız dalga hızının maternal faktörler, demografik ve klinik özelliklerine göre değerlendirilmesi
Arter sertliğinin bir ölçüsü olarak, nabız dalga hızı (PWV) erişkinlerde koroner kalp hastalığı, inme ve kardiyovasküler mortalitenin güvenilir bir belirleyicisidir ve artmış PWV arterlerin daha sert olduğunu gösterir. Çocuklar arasında, obezite, diyabetes mellitus ve kalp nakli alıcılarında artmış PWV tanımlanmıştır. Veriler çelişkili olsa da bazı perinatal faktörler ileri yaşlarda arteriyel sertliği etkiler. Erken doğum öyküsü olan adolesanlarda brakiyal-radyal PWV'de bir artış bildirmiştir. Gebelik yaşına göre küçük doğan veya anneleri gebelik sırasında alkol almış olan çocuklarda da artan PWV bildirilmiştir. Yenidoğanlarda PWV hakkında az sayıda çalışma mevcuttur ve bu konu hala aydınlatılması gereken bir alandır. Çalışmamıza 15'i hipertansif anne bebeği, 26'sı diyabetik anne bebeği ve 26'sı kontrol grubu olmak üzere toplam 67 12-29 gün aralığındaki yenidoğan dahil edildi. Diyabetik anne bebeği grubundaki 5 bebeğin annesinde hem diyabet hem hipertansiyon tanısı mevcuttu. Çalışmamızda arteriyal sertlik belirteci olarak karotis-femoral nabız dalga hızı (cfPWV) kullanıldı ve ölçümler günün benzer saatlerinde aynı cihaz kullanılarak ekokardiyografi aracılığı ile yapıldı. Sonuç olarak çalışmamız dahilindeki bebeklerin cfPWV değeri 3,16 m/s ile 8,41 m/s arasında değişmekte olup cfPWV ortalaması 5,27±1,33 m/s olarak saptandı. Diyabetik anne bebeklerinin cfPWV değeri hem hipertansif anne bebeklerine hem de kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı. Hipertansif anne bebekleri ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Gestasyonel diyabetes mellitus tanılı annelerde diyet ile kan şekeri regülasyonu sağlananların bebekleri ile insülin ile kan şekeri regülasyonu sağlananların bebekleri arasında cfPWV değeri açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı. Çok değişkenli lineer regresyon analizi sonucuna göre, cfPWV değerini öngören etkenler anne yaşının artması ve annede diyabet olması olarak bulundu. Anne vücut kitle endeksi (BMI), gebelik sayısı, doğum şekli, doğum ağırlığı, anne hemoglobin miktarı, in vitro fertilizasyon (IVF) ile gebelik olma durumu cfPWV'yi etkilememektedir. Yenidoğanlarda arteriyal sertlik alanında az sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda diyabetik anne bebeklerinde daha yüksek cfPWV değerleri saptanmış olup, bu durum erişkin çalışmaları verilerine dayanarak artmış kardiyovasküler morbidite ile ilişkilendirilebilse de mevcut bulguların ileri yaşlardaki etkileri konusunda uzun takip süreli daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Marfan sendromu olan çocuklarda kardiyovasküler sistemin değerlendirilmesi
Marfan Sendromu (MFS), kardiyovasküler komplikasyonlarla erken yaşta morbidite ve mortaliteye neden olan bir kalıtsal bağ dokusu hastalığıdır. Aortopatiler ve atrioventriküler kapak patolojileri en sık görülen kardiyovasküler komplikasyonlardır. Son yıllarda miyokardiyal tutuluma da neden olduğu bildirilmiştir ancak çalışmalar çoğunlukla erişkin hastalarla yapılmıştır, sadece çocuklarla yapılan doku Doppler görüntüleme (DDG) ve/veya strain ekokardiyografi çalışması bildirilmemiştir. Bu çalışmada MFS'li çocuklarda konvansiyonel ekokardiyografiye ek olarak DDG ve strain ekokardiyografiyle miyokardiyal işlevler; elektrokardiyografi (EKG) ve Holter monitorizasyonuyla ileti sistemi değerlendirildi. Çalışmaya alınan 22 hastanın %86'sında aort kökü genişlemesi, %95'inde mitral kapak prolapsusu, %45'inde triküspid kapak prolapsusu görüldü. Sol ventrikül (LV) değerlendirmelerinde m-modla ölçülen sistolik işlevler tüm hastalarda normaldi, DDG ile hastaların %42'sinde sistolik işlevlerde azalma ve %37'sinde miyokardiyal relaksasyonda bozulma saptandı. Hastaların %48'inde LV tepe longitudinal strain yüzdesi düşük saptandı. Sağ ventrikülde DDG ile hastaların %55'inde sistolik işlevlerde azalma saptandı. EKG ve Holter monitorizasyonunda 2 hastada inkomplet sağ dal bloğu, 1 hastada sol aks deviyasyonu, asemptomatik ve bazal EKG normal olan 1 hastada non-sustained ventriküler taşikardi saptandı. Çalışmamızın sonucu olarak, MFS'li hastalarda konvansiyonel ekokardiyografinin yanı sıra, DDG ve strain ekokardiyografiyle miyokardiyal işlevlerin değerlendirilmesini; subklinik aritmilerin saptanabilmesi için, asemptomatik ve EKG normal olan hastalarda da belli aralıklarla Holter monitorizasyonu önermekteyiz.
MCA/AO doppler parametresinin İUGR tanılı gebelerde perinatal sonuçları öngörmede prediktif değeri
Bu çalışmada 34 hafta ve üzeri IUGG tanılı gebelerde orta serebral arter (MCA) ve inen aorta (AO) doppler parametresinin perinatal sonuçları öngörmede prediktif değerlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Prospektif kohort araştırması olarak yürütülen bu çalışmada, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın ve Doğum Anabilim Dalı'nda Kasım 2018- Mart 2019 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, 34. gebelik haftası ve sonrasında doğum yapmış doğumsal anomali ve gebelik komplikasyonu olmayan gebelerden doğan IUGG tanılı 20 hasta vaka grubu ve 41 hasta kontrol grubu olmak üzere toplam 61 yenidoğan çalışmaya dahil edilmiştir. Tek bir deneyimli uzman doktor tarafından fetal hareketler göz önünde bulundurarak 3.5 MHz dışbükey dizi transdüktörü ile donatılmış olan Samsung Medison H60 ultrason cihazı kullanarak ultrason muayenesi yapılmıştır. Fetal ultrason muayenesi sonrası; fetal MCA/AO Doppler akım dalga formları elde edilmiştir. Tüm doppler ölçümleri fetal hareket yokluğunda ve apne peryodunda, insonasyon açısı mümkün olduğu kadar 0'a yakın olacak ve örnek hacim damarı kapsayacak şekilde gerçekleştirilmiştir. Görüntünün insonasyon açısı <20'de tutulmuştur. MCA, UmB arter, İnen aort arterin (renal bifurkasiyonun hemen altından ) pulsatilite indeksi (PI), rezistans indeksi (Rİ ) oranı iki ölçümde ölçülmüştür. Bu iki ölçümün değeri hesaplanan Doppler indeksi olarak kaydedilmiştir. Ayrıca, birinci ve beşinci dakika Apgar skorları, yenidoğan yoğun bakım ünitesi (NICU) ve yenidoğan ağırlığı, cinsiyyeti gibi yenidoğan özellikleri de kaydedilmiştir. İstatatistiksel analizlerde SPSS 23.0 (Statistical Packages for Socia Sciences; SPSS Inc., Chicago, Illinois, USA) programı kullanılmıştır. Tüm istatistiksel değerlendirmelerde %95 güven aralığında, p≤0.05 anlamlı kabul edilmiştir. Çalışma sonucunda, IUGG grubu hastaların yaş ortalaması 28,15±5,19 yıl olurken kontrol grubu hastaların yaş ortalaması 28,91±5,31 yıldı. IUGG grubundaki bebeklerin %55'i kız olurken %45'i erkekdi. Kontrol grubundaki bebeklerin %56,10'u kız olurken, %43,9'u erkek bebek olduğu tespit edildi. IUGG grubu hastaların 37,25±1,25hft ve kontrol grubu hastaların 38,11±1,26 hft doğum haftası ortalaması bulunuyordu. Ayrıca her iki grup arasında gravida ve parite açısından ilişki anlamlıydı. IUGG Grubunda MCA Rİ/AO Rİ değeri ortalaması 0,93±0,17, MCA Pİ/AO Pİ değeri ortalaması 0,89±0,34, MCA Rİ/Umb Rİ değeri ortalaması 1,25±0,19 ve MCA Pİ/UmB Pİ değeri ortalaması 1,61±0,49 olarak tespit edildi. MCA/AO'da Rİ oranının 1'in altında bulunan hasta sayısı 10 olurken MCA/Umb Rİ oranının 1'in altında bulunan hasta sayısı 3 olarak saptanmıştır. kontrol grubundaki hastaların MCA Rİ/AO Rİ değeri ortalaması 1,06±0,13, MCA Pİ/AO Pİ değeri ortalaması 1,10±0,36, MCA Rİ/Umb Rİ değeri ortalaması 1,32±0,22 ve MCA Pİ/UmB Pİ değeri ortalaması 1,84±0,54 olarak tespit edildi. MCA, AO ve Umblikal arterin Rİ değerlerinin oranının 1'in altında olmasının IUGG tanısı açısından Sensitivite %85, Spesifisite % 98,3, Pozitif Prediktif Değer %84, Negatif Prediktif Değer %80 ve Kesinlik %98,3 olarak tespit edildi. IUGG grubundaki bebeklerin %25'inin, kontrol grubundaki bebeklerin %7,32'sinin yenidogan yoğun bakım ihtiyacı olduğu tespit edildi. MCA Pİ/AO Pİ değeri ile kordon kanı pH değeri ve yenidogan yoğun bakım ihtiyacı arasında istatistiki yönden anlamlı ilişkiler tespit edildi. yaş ile gravida ,parite, MCA Rİ /Umb Rİ ve MCA Pİ /UmB Pİ arasında anlamlı bir ilişki bulunurken, gravida ile yaş, parite arasında, parite ile yaş, gravida, kilo, MCA Rİ/AO Rİ ve MCA Pİ/AO Pİ arasında, kilo ile BMİ arasında istatistiksel yönden anlamlı ilşikiler tespit edildi. Bu çalışmanın sonuçları 34 hafta ve üzeri IUGG tanılı gebelerde orta serebral arter (MCA) ve inen aorta (AO) doppler parametresinin perinatal sonuçları öngörmede güvenle kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: MCA, AO, Doppler Ultrason, IUGR, Perinatal Sonuç, Prediktif Değer
Endovasküler aort replasmanında renal chımney uygulamalarının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Anatomik olarak renal dolaşımın rutin endovasküler yöntemler ile bozulacağı vakalarda tercih edilen chimney yönteminin güvenle kullanılabilecek bir yöntem olup olmadığının, istenilen düzeyde greft açıklığı sağlanıp sağlanamadığının gösterilmesi ve varsa greft açıklığı üzerine etki eden faktörlerin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda haziran 2009 ve mart 2016 tarihleri arasında opere edilen ve renal chimney uygulanan hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya toplam 29 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastaların demografik verileri, ek hastalıkları, preoperatif ve postoperatif anevrizma çapları, anevrizma tipi, operasyona ait detayları, hastanede ve yoğun bakımda kalış süreleri, preoperatif ve postoperatif böbrek fonsiyonlarına ait veriler, post operatif dönemde uygulanan tedavi ve takip BT anjiyografiler retrospektif olarak taranmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların ortanca yaşı 72 yıl (65 - 73) olarak bulunmuştur. 21 hasta juksta renal abdominal aort anevrizması (%72,4), 4 hasta Crawford tip IV (%13,8), 1'er hasta (%3,4) ise Crawford tip I ve tip III torakoabdominal aort anevrizması, 1 hasta (%3,4) akut tip III diseksiyon, 1 hasta da anastomoz kaçağı nedeniyle opere edilmiştir. Bu hastalara 22 sağ (%53,7), 19 sol (%46,3) toplam 41 renal chimney greft uygulanmıştır. Hastalar ortamala 430 gün takip edilmişlerdir. Çalışma sonunda 6. aylık stent açıklığı %97, 3 yıllık stent açıklığı ise %70,6 olarak saptanmıştır. Sonuç: Renal chimney yöntemi acil şartlarda kullanılabilen, hastaya özel malzeme üretimi gerektirmeyen fenestreli greftlere göre daha düşük maliyeti olan bir yöntemdir. Kompleks morfolojiye sahip anevrizmalarda düşük tip 1 kaçak oranın sahip güvenli bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır.
Sertralin endotel hasarlı aortta kontraksiyonu etkiler mi?
Selektif Serotonin Geri Alım İnhibitorü (SSRI) grubu antidepresan ilaçlar kardiyovasküler rahatsızlığı olan hastalarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak özellikle damar üzerindeki etkileri deneysel bir çalışmada araştırılmamıştır. Bu çalışmada sertralinin (SE) aort kontraksiyonu üzerine etkilerini hem sağlıklı hem de hasarlı sıçan aortu üzerinde araştırmayı amaçladık. Bu çalışmada 2 grup (n=24) halinde 24 Wistar albino rat kullanıldı. Grup 1; aort- sağlam endotel (n=12), grup 2 aorta- hasarlı endotel (n=12). İnen torasik aort, yetişkin Wistar albino sıçanın servikal dislokasyonundan sonra hızla izole edildi. Aort dokuları temizlendi ve 3-4 mm uzunluğunda halkalar halinde kesildi. Daha sonra halkalar, 37°C'de termoregüle edilmiş ve havalandırılmış (%95 O2 ve %5 CO2) Krebs-Henseleit solüsyonu içeren organ banyolarına yerleştirildi. Aort halkalarının izometrik gerilimindeki değişiklikler, dört kanallı bir kuvvet yer değiştirme transdüseri kullanılarak kaydedildi. Çalışmanın ilk bölümünde sağlam endotel halkaları, ikinci bölümünde ise mekanik olarak hasar görmüş endotel halkaları kullanıldı. Fenilefrin (FE 10-6M) uygulandı ve her iki grupta da kasılmalar kaydedildi. Daha sonra grup 1'e kümülatif (10-9-10-4 M) Sertralin (50 mg) verildi. Grup 2'de endoteli iğne ile yırtarak aort endotel hasarı oluşturuldu. Asetilkolin (Ach 10-6M) uygulanarak endotel hasarı kontrol edildikten sonra hasarlı stripler bir saat süreyle organ banyolarında yıkandı ve ikinci doz FE 10-6M verildi, ardından kümülatif olarak Sertralin (50 mg) verildi (10 -9-10-4 M) 2. gruba ve kasılmaları kaydedildi. Grup 1'e kümülatif (10-9-10-4 M) sertralin (50 mg) verildikten sonra ilk üç sertralin dozunda (10-9, 10-8, 10-7) spontan kasılmalarda belirgin inhibisyon saptandı. (p<0.05), geri kalan sertralin dozlarında kasılma inhibisyonu devam etti. Sertralin 10-6-5-4 de 10-9-8-7 doza göre kasılmalarda belirgin inhibisyon yaptı. Grup 2'de ikinci FE kasılmalarının inhibisyonu sertralin dozlarından sonra da devam etti ancak grup 1'e göre daha az anlamlıydı. Sertralin, sıçan izole aortunda FE kaynaklı düz kas kontraksiyonunu inhibe ettiği tespit edilmiştir. Endotel hasarlı aort dokusunda FE kaynaklı düz kas kontraksiyonları daha yavaş inhibe olmuştur. Endotel hasarı sonucunda aortta NO salınımı azalmış ve NO' ya bağlı vazodilatasyon etkinin de azaldığı düşünülmektedir. Sertralinin kardiyovasküler sistem üzerine olan etkilerinin daha iyi anlaşılması için ileri düzeyde araştırmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Bilinen koroner kalp hastalığı olmayan hipertansif hastalarda; "Dipper" ve "Nondipper" hipertansiyon tipi ile, aortik gerilim, esneklik ve sertlik, karotis intima mediya kalınlığı ve diyastolik fonksiyon bozukluğu parametrelerinin ilişkinin değerlendirilmesi
Giriş: Hipertansiyonun diürnal ritmi ile kardiyovasküler hastalıklar arasındaki ilişki, birçok çalışmada araştırılmıştır. Bu çalışmalarda, noktürnal kan basıncı düşüklüğü olmayan "nondipper" hipertansiyonlu hastalarda; gece kardiyak indeks ve atım indeksi ile, sempatik aktivitede yetersiz derecede azalma saptanmıştır. Bu nedenle kardiyovasküler sistem, gece daha fazla basınca maruz kalmakta ve vücutta bu basınca uyum amaçlı yapılan yapısal ve fonksiyonel değişiklikler, tüm vasküler sistemlerde geri dönüşümsüz hasar yaratmaktadır.Amaç: Bilinen koroner kalp hastalığı olmayan hipertansif hastalarda, "dipper" ve "nondipper" hipertansiyon tipi ile; aortik gerilim, esneklik ve sertlik, karotis intima mediya kalınlığı ve diyastolik fonksiyon bozukluğu parametreleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza bilinen koroner kalp hastalığı olmayan ve hipertansiyon tanısı olan, 30 ve 70 yaş arası 35'i (% 68.6) erkek, 19'u (% 31.4) kadın 54 adet hasta dahil edildi. Tüm hastalar ambulatuvar kan basıncı takibi sonrası "dipper" ve "nondipper" hipertansiyon olarak ayrıldı. Hastalara transtorasik ekokardiyografi yapılarak sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları değerlendirildi. Asendan aorta çapları ölçülerek ilgili formüllerden aortun elastisite parametreleri hesaplandı ve karotis intima mediya kalınlıkları ultrason altında ölçüldü.Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların demografik ve ekokardiyografik verileri arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Çalışmamızda, "nondipper" hipertansiyon grubunda "dipper" hipertansiyon grubuna göre anlamlı olarak aortik sertlik artmış , aortik gerilim ve aortik elastikiyetse azalmış saptandı. Karotis intima mediya kalınlığı; "nondipper" hipertansiyon grubunda "dipper" hipertansiyon grubuna göre anlamlı olarak artmış bulundu. Ayrıca hastaların karotis intima mediya kalınlığı ile ortalama kan basıncı arasında anlamlı derecede korelasyon bulundu. Her iki grup arasında sol ventrikül hipertrofisi ve diyastolik fonksiyon bozukluğu açısından anlamlı fark saptanmadı.Sonuç: Çalışmamızda; "nondipper" hipertansiyonlu hastalarda, aortun elastisite parametrelerinde bozulmanın ve hedef organ hasarının bir göstergesi olan karotis intima mediya kalınlığındaki artışın daha fazla olduğunu gösterdik.
Romatoid artritli hastalarda serum tweak, CD163 ve FN14 düzeyleri ile subklinik ateroskleroz ilişkisi
Romatoid artrit (RA) etiyolojisi tam olarak bilinmeyen kronik, sistemik, inflamatuvar bir hastalıktır. RA'da koroner arter hastalığı riskinin genel popülasyona göre arttığı ve klinik bulgu vermeden yıllar önce başladığı bilinmektedir. Ateroskleroz riskindeki bu artışın her iki hastalığın patogenezinde ortak rol oynayan inflamasyon ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. TWEAK, doku yapım-yıkımının düzenlenmesi, anjiogenez ve proinflamatuvar sitokinlerin salınımının uyarılması gibi çeşitli işlevleri bulunan TNF ailesinden, tip 2 transmembran glikoprotein yapısında bir sitokindir. Ateroskleroz patogenezinde TWEAK'in Fn14 reseptörü ile etkileşiminin rol aldığı gösterilmiştir. Bu çalışmada; RA hastalarında serumda TWEAK ve reseptörlerinin (Fn14 ile CD163) düzeylerini değerlendirmek ve vasküler hasar ile ilişkisini saptamak amaçlanmıştır. Çalışmaya; 100 RA hastası ile kontrol grubu olarak yaş ve cins uyumlu 50 spondiloartrit (SpA) hastası ve 50 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Hasta ve kontrollerin serum örneklerinde çözünebilir TWEAK, CD163 ve Fn14 düzeyleri ELISA yöntemi ile tespit edilmiştir. Ateroskleroz değerlendirmesi için ekokardiyografi ile karotis intima-media kalınlığı (KİMK), aortik gerilim, sertlik ve elastikiyet parametreleri ölçümlenmiştir. RA hastalarında, SpA ve sağlıklı kontrollere göre serum TWEAK düzeyleri belirgin derecede düşük (p=0.05), Fn14 düzeyleri ise belirgin derecede yüksek (p<0.01) bulunmuştur. Aynı zamanda biyolojik tedavi alan ve seropozitif olan RA hastalarında Fn14 düzeyleri daha yüksek bulunmuş ve hastalık süresi ile pozitif yönde korele olduğu görülmüştür (r=0.38, p<0.01). CD163 düzeyleri açısından fark saptanmamıştır. Kardiyovasküler ölçümlerde, KİMK'na göre gruplar arasında fark görülmezken, RA hastalarında sağlıklı kontrollere göre aortik sertliğin daha yüksek (p=0.03), aortik gerilimin ve elastikiyetin ise daha düşük olduğu (sırasıyla p=0.03 ve p=0.02) görülmüştür. Çok değişkenli analizlerde kardiyovasküler parametreler ile sadece yaş arasında bağıntı olduğu görülmüştür. Sonuç olarak; RA hastalarında subklinik aterosklerozun arttığı gösterilmiş ve serumda vasküler hasarın varlığını destekleyen bulgu olarak TWEAK düzeylerinin düştüğü, Fn14 düzeylerinin ise azaldığı ortaya koyulmuştur. Bu biyobelirteçlerin RA hastalarında ateroskleroz ile ilişkisini ortaya koymaya yönelik daha geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Tastromin'in farmakolojik etkileri
ÖZET Doktora Tezi TASTROMIN'IN FARMAKOLOJİK ETKİLERİ RANA BEİS Anadolu Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Farmakoloji Anabilim Dalı Danışman: Prof. Dr. Yusuf OZTÜRK 2000 Geçmişte tastrominin, sempatik (adrenerjik) sistem üzerine etkileri nedeniyle incelendiği bilinmektedir. Ancak adrenerjik sistemdeki spesifitesi belirli değildir. Son yıllarda değişen adrenerjik reseptör bilgileri ışığında tastrominin farmakolojik etkilerinin araştırılması bu tez kapsamında amaçlanmıştır. Bu tez kapsamında tastrominin çeşitli izole organlardaki etkileri ile bazı in vivo deney sistemlerindeki aktiviteleri ele alınmıştır. Bu çalışmada kullanılan izole organlar aı-adrenerjik reseptör baskınlığına göre aiA-adrenerjik reseptör için sıçan vas deferens, ociB-alttipi için sıçan dalak ve aıo-adrenerjik reseptör alttipi için ise sıçan aortası olarak seçildi. Bu organların dışında ileumla da çalışıldı. Tastromin'in adrenerjik reseptörler üzerindeki spesifitesini belirlemek için; KCl'de tıpkı NA gibi bu dokularda agonist olarak kullanıldı. Bulgularımıza göre; tastromin spesifik bir adrenerjik reseptör blokeri gibi gözükmemektedir. Çünkü yukarıda belirtilen izole organların hiç birinde NA ile kompetitif bir etkileşim göstermemiştir. Tastromin'in NA cevaplarını olduğu gibi tüm çalışılan dokularda KC1 ve ileumda Ach yanıtlarını da düşürmesi etkisinin non-spesifik olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca tastromin'in sıçan dalağında kontraktil yanıtlara neden olduğu görülmektedir. Yapılan analjezi deneylerinde tastrominin ağrı ve analjezi mekanizmalarından daha farklı noktalan etkilediği görüldü. Akut toksisitesi ise nispeten yüksek bulundu. Sonuç olarak, tastrominin deneysel farmakoloji açısından ilginç etkilerinin bulunmasına karşın, akut letal toksisitesinin de düşük olmaması nedeniyle terapötik açıdan yeni bir indikasyon alanının olamıyacağı söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Tastromin, otı-adrenoseptör, aorta, vas deferens, dalak
Canine visceral leishmaniasis ile doğal enfekte köpeklerde abdominal aort elastikiyeti değişimlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Kanin Visceral Leishmaniasis'li (KVL) köpeklerde gelişen hipertansiyonun erken evrede belirlenebilmesi ve değerlendirilmesinde osilometrik ölçümlerin yanında abdominal aorta üzerinde meydana gelen elastikiyet değişimlerinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: KVL ile enfekte olduğu tespit edilen 32 hayvan ve 12 sağlıklı köpek olmak üzere toplamda 44 hayvan değerlendirildi. Hasta hayvanlar KVL yönü ile evrelendirilerek 4 farklı gruba ayrıldı. Evrelerine göre gruplandırılan KVL'li ve sağlıklı köpekler doppler ultrasonografi ile değerlendirmeye alınarak abdominal aorta elastikiyetindeki değişimler belirlendi. Bulgular: KVL enfekte hayvanların gruplara dağılımda Evre I, II ve III düzeyinde olgular tespit edildi. Hastaların osilometrik yöntemle ölçülen tansiyon değerlerinin abdominal aorta elastikiyeti sonuçlarına göre anlamlı düzeyde değişimlerin oluşmadığı belirlendi. Hastalığın klinik evrelendirmesine bağlı olarak sağlıklı hayvanlar ile Evre III grubu arasında ve Evre II ile III grupları arasında abdominal aorta elastikiyetinin anlamlı derecede azaldığı (p<0,05) belirlendi. Sonuç: KVL ile enfekte hayvanların abdominal aorta elastikiyetlerinin hastalığın evresi ilerledikçe azalma eğilimde olduğu ve sistemik dolaşımı doğrudan etkileyebilecek değişimler meydana getirdiği kanaatine varıldı.
Esansiyel hipertansiyon hastalarının eşlik eden metabolik sendromu olan ve olmayanlarda ekokardiyografik asendan aorta çapının kıyaslanması
Giriş ve AmaçBu çalışmada amaç hipertansif hastalarda eşlik eden metabolik sendrom olması ve olmaması ile ekokardiyografik asendan aorta çapı ve sol atriyum çapının nasıl etkilendiğini değerlendirmektir.Gereç ve YöntemÇalışmaya tamamı hipertansif olan, eşlik eden metabolik sendromu olan 92 (23 erkek, 69 kadın, ortalama yaş 58.7 ± 9.4) hasta ve eşlik eden metabolik sendromu olmayan 47 (26 erkek, 21 kadın, ortalama yaş 60.3 ± 9.1) hastadan oluşan toplam 139 hasta dahil edildi. Tüm hastalarda ekokardiyografik asendan aorta ve sol atriyum çapı ölçüldü.BulgularHer iki grupta yaş ve hipertansiyonun bulunma süresi açısından istatiksel anlamlı fark saptanmadı. Her iki grupta asendan aorta çapı arasında fark bulunamadı ancak sol atriyum çapı metabolik sendrom grubunda daha fazlaydı ancak bu fark istatiksel açısından anlamlı değildi. Ayrıca kadın hastalar kendi arasında değerlendirildiğinde sol atriyum çapı MS olanlarda MS olmayanlara kıyasla anlamlı olarak daha fazlaydı.SonuçBu çalışmada hipertansif hastalarda eşlik eden MS olması ve olmaması ile ekokardiyografik asendan aorta çapı ve sol atriyum çapı arasında istastiki anlamlı bir bulunamadı.. Ancak metabolik sendromu olan kadın hastalarda sol atrium çapındaki artış anlamlı olarak bulundu. Bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.Anahtar KelimelerMetabolik Sendrom, Hipertansiyon, Asendan Aorta, Sol Atriyum
Abdominal aort basısının pelvik ve alt ekstremite kanamalarının kontrolündeki etkinlik ve güvenilirliğinin araştırılması
Giriş: Penetran gövde-ekstremite bileşke travmaları savaş alanlarında önlenebilir ölümlerin en başında gelen nedenlerdendir. Benzer şekilde günlük hayatta da hayatı tehdit eden abdominal, pelvik ve inguinal bölge kanamaları görülebilir. Kanama yönetiminde olay yerinde veya sağlık birimine ulaşana kadar abdominal aort basısının hayat kurtarıcı olduğu yapılan çalışmalarda vurgulanmıştır. Amaç: Eksternal abdominal aort basısının abdominal kan akımını azaltmadaki etkinliği ve güvenilirliğinin değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntemler: Çalışma için 245-300 gr ağırlığında, ikisi pilot çalışmada olmak üzere toplam 18 adet Sprague-Dawley tipi erişkin dişi sıçan kullanıldı. Randomize olarak dörder sıçandan oluşan dört çalışma grubu oluşturuldu. Kontrol grubuna (0.dakika grubu) hiç bası işlemi uygulanmadan, femoral bölgeden lazer doppler kan akımı ölçüldü. 15.dakika grubuna abdominal aortanın umbilikus seviyesinde 15 dakika bası uygulaması esnasında lazer doppler ile kan akımı ölçümü yapıldı. 30. dakika ve 45. dakika gruplarında da 30'ar dakika ve 45'er dakika bası süresince kan akımı ölçümü yapıldı. Abdominal aort basısının neden olabileceği iskemik değişiklikleri saptamak amacıyla bası bölgesinin altında kalan damarlarla beslenen böbrek, ince bağırsak ve mezenterden doku örnekleri alındı. Bu dokularda iskemi ve nekroz açısından histopatolojik inceleme yapıldı ve skorlandı. Ayrıca oluşan biyokimyasal değişiklikleri saptamak için, alınan kan örneklerinde sodyum, potasyum, ALT, AST, BUN, kreatinin ve laktik asit düzeyleri karşılaştırılmalı olarak bakıldı. Bulgular: Çalışmadaki tüm sıçanlarda kompresyon sonrası abdominal aort akımında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptandı. Serum potasyum ve laktat seviyelerinde ise istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir artış izlenmiştir. Bununla beraber alınan ince bağırsak, mezenter ve böbrek örneklerinin patolojik incelemesinde bası süresi ile doğru orantılı olarak iskemi belirtilerinin arttığı gözlenmiştir. Sonuç: Bu çalışma sonucunda, abdominal aorta piston uygulamasının, kan akışını durdurma açısından etkin olduğu saptanmıştır. Yapılan basıya bağlı serum Na, K, ALT, AST, BUN, kreatinin ve laktik asit seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişim izlenmemiştir. Yapılan basının doku düzeyinde iskemik değişikliklere neden olduğu ve bası süresi uzadıkça bu değişikliklerin seviyesinin arttığı görülmüştür. Geri dönüşsüz iskemik değişiklikler açısından abdominal aort basısı için güvenli süre limitinin ileri çalışmalar ile belirlenmesi gerekmektedir. Abdominal aort basısı özellikle pelvik ve inguinal bölge gibi gövde-bileşke alanlarının hemorajisinde etkili bir yöntem olmakla beraber güvenilirliği açısından gerçek hasta gruplarının dahil edildiği ileri çalışmalar gerekmektedir.
Acil servise üst gastrointestinal sistem kanamaları ile başvuran hastalarda vena kava inferior ve aort çapının ultrasonografi ile görüntülenmesinin yatış, taburculuk ve morbidite üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Gastrointestinal sistem (GİS) kanamaları yüksek mortalite, morbidite ve yatış maliyeti nedeniyle acil servis başvurularında kritik öneme sahip olmakla birlikte en sık üst GİS kanamaları görülür. Acil servise üst GİS kanama ile başvuran hastaların transfüzyon ihtiyacı, yatış ve taburculuk sürelerini saptamak için kullanılan altın standart bir skala ve/veya tetkik bulunmadığından ultrasonografi (USG) uygulaması, hızlı ve invaziv olmayan bir yöntem olarak kullanılabilir. Bu sebeple çalışmamızda üst GİS kanama ile başvuran hastalarda, vena kava inferior (VKİ) ve aort çapının USG ile görüntülenmesinin yatış, taburculuk, morbidite ve mortalite üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Yöntem: Çalışmaya 01/02/2019 ile 01/10/2019 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi acil servisine başvuran 18 yaş üstü üst GİS kanamaya sahip 45 hasta ve kontrol grubu olarak hipovolemi görülmeyen 45 gönüllü dahil edildi. Hastaların VKİ ve aort çapları USG kullanılarak prospektif olarak kayıt edildi. Bulgular: Hasta grubunun yaş ortalaması 67±19 iken, kontrol grubunun 74±9 olarak hesaplanmıştır. Kontrol grubu ve hasta grubu VKİ ekspiryum çapı, inspiryum çapı ve VKİ kollaps indeksi ortalama değerleri sırası ile 18,47±2,5 mm 15,2±2,4 mm ve 0,18±0,06; 15,56±3,6 mm, 13,2±3 mm ve 0,15±0,12 olarak bulunmuştur. Kontrol grubu ve hasta grubu aort suprarenal çapı ve infrarenal çapı ortalama değerleri sırası ile 24,3±2,2 mm ve 21,7±2,3 mm; 19,0±3,6 mm, 17,0±3,4 mm bulunmuştur. Tüm bu parametreler kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük değerler kaydedilmiştir (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızda VKİ çapı, aort çapı ve VKİ kollapsibilite indeksi değerleri üst GİS kanamalı hastalarda daha düşük bulunmuştur ve acil serviste hastalığın tanısında yardımcı olarak kullanılabilmekle birlikte, değerlerdeki bu düşüşün hastaların taburculuk ya da yatış kararının verilmesinde bir etkisi belirlenememiştir. Ancak bu konuyla ilgili daha çok hastanın değerlendirildiği, çok merkezli ileri klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Üst gastrointestinal kanama, vena kava infeior çapı, aort çapı, vena kava kollapsibilite indeksi
Acil serviste akut pankreatit tanısı alan hastalarda USG aracılığı ile vena cava inferior ve aort çapı ölçülerek değerlendirilen vücut sıvı hacminin hastanede kalış süresi ve mortalite ile ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Akut pankreatit, gelişmiş ülkelerde hastaneye akut başvuru gerektiren en yaygın gastrointestinal hastalıktır. Üçüncü boşlukta sıvı ekstravazasyonuna neden olabilen ve hipovolemi, hipoperfüzyon, organ yetmezliği ve nihayetinde ölümle sonuçlanabilen bir hastalıktır. Acil servise akut pankreatit ile başvuran hastaların yatış, taburculuk süreleri ve mortalite riskini saptamak için kullanılan altın standart bir skala ve/veya tetkik bulunmamaktadır. Son yıllarda, intravasküler hacim durumunu değerlendirmek ve sıvı resüsitasyonuna rehberlik etmek için inferior vena cava (IVC) çapının sonografik değerlendirmesi acil servislerde popülerlik kazanmaktadır. Çalışmamızda acil servise akut pankreatit ile başvuran hastalarda, IVC ve aort çapının ultrasonografi (USG) ile görüntülenmesinin yatış, taburculuk ve mortalite üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Yöntem: Çalışmaya 01/01/2021 ile 01/03/2021 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi acil servisine başvuran 18 yaş üstü akut pankreatit tanısı alan 83 hasta dahil edilmiştir. Hastaların inferior vena cava (IVC) ve aort çapları ultrason (USG) kullanılarak prospektif olarak kaydedilmiştir. Hastalara ait demografik ve klinik özellikler, laboratuvar ve görüntüleme raporları da kaydedilmiştir. Hastaların yatış durumu, yatış süresi ve 30 gün içerisindeki sağ kalım durumları sistem üzerinden takip edilmiştir. Elde edilen veriler 30 günlük mortalite, kollapsibilite indeksi (KI) ve yatış durumuna göre farklı gruplara ayrılarak istatistiksel olarak incelenmiştir. Bulgular: 30 gün içerisinde ölen hastaların yaş ortalaması sağ kalanlara göre yüksek bulunmuştur (p= 0.004), ancak iki grup arasında KI ve aort çapları karşılaştırıldığı zaman istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Akut pankreatitte kullanılan BISAP (The Bed Side Index for Severity in Acute Pancreatitis) ve Glasgow- IMRIE skorlarının mortalite ile ilişkili olduğu tespit edilmiştir (p=0.001 ve p=0.04). Sağ kalan hastalarda KI ve hastanede kalış süresi arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (r2=0,37 ve p=0.001). Aynı zamanda hastalar KI' ne göre iki gruba ayrıldığı zaman indeksi yüksek olan grupta hastanede kalış süresinin arttığı gözlenmiştir (p<0.05) Yoğun bakıma yatırılan hastaların servise yatırılan hastalara göre IVC (ins) çap ölçümleri daha düşük bulunmuştur (p=0,04). Sonuç: Bu çalışmadaki verilere göre hastaların intravasküler sıvı durumunu yansıtan ve USG ile belirlenebilen IVC çapı (ins-exp), KI ve aort çapının mortaliteyi öngörmek üzerine etkisi olmadığı gözlenmiştir. Ancak KI'nin hastanede kalış süresini, IVC (ins) çapının da yoğun bakım yatışını öngörmede faydalı olabileceği anlaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Akut pankreatit, vena kava inferior çapı, aort çapı, vena kava kollapsibilite indeksi, mortalite
İnsan aortasında transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları ile hipertansiyon arasındaki ilişkinin araştırılması
Yüksek prevalansa sahip olan arteriyel hipertansiyon (HT), kardiyovasküler hastalıkların gelişimi için önemli bir risk faktörüdür. HT hastalarının büyük çoğunluğunu oluşturan primer HT patogenezi halen büyük ölçüde aydınlatılamadığından tedavi hedefleri de araştırmalara açık bir alandır. Transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları, membran potansiyelini veya hücre içi kalsiyum konsantrasyonunu değiştirerek sinyal transdüksiyonunda önemli rol oynayan bir katyonik kanal sınıfıdır. Hücre kültürü ve deneysel hayvan modellerinde yapılan çalışmalarda TRP kanallarının HT'da rolü olabileceği ileri sürülmüştür. Bu çalışma, TRP kanallarının HT patogenezindeki rolünü ve tedavideki potansiyel yerini araştırmayı hedefleyen, insan vasküler dokusunda yapılan ilk çalışmadır. Çalışmamızda, koroner arter hastalığı nedeniyle koroner arter bypass greft cerrahisi yapılan kronik HT hastaları (n=59) ile HT öyküsü olmayan normotansif (n=22) hastalardan, santral kan basıncını en iyi yansıtan vasküler yapı olan asendan aorta doku örnekleri toplanarak TRP kanallarının mRNA seviyeleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile analiz edilmiştir. Grupların demografik özellikleri, biyokimyasal parametreleri ve kullandıkları antihipertansif ilaç sayıları ve sınıfları ile eş zamanlı kardiyometabolik hastalıkları açısından alt grup analizleri yapılarak gen ekspresyon seviyeleri bu faktörlere göre değerlendirilmiştir. Çalışmada, TRPC1 ve TRPV3 mRNA ekspresyon seviyeleri açısından HT grubu ile kontrol grubu arasında farklılık bulunmazken, HT hastalarının TRPC6, TRPV1, TRPV2, TRPV4, TRPM8 mRNA ekspresyon seviyelerinin normotansif kontrol grubuna göre daha düşük olduğu tespit edilmiştir (sırasıyla; 0.2'ye karşı 1.05, 0.17'ye karşı 1.05, 0.31'e karşı 0.97, 0.29'a karşı 1.05, 0.35'e karşı 1.19). Sonuç olarak; TRP kanalları, HT patogenezinin aydınlatılması ve potansiyel bir tedavi hedefi olarak değerlendirilmesi daha etkili tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine olanak sağlayabilir.
Heterozigot orak hücre anemisi taşıyıcılarında arteriyel sertlik ve nabız dalga yansıması
Amaç: Arteriyel sertliğin belirleyicileri olan nabız dalga hızı ve artırma göstergesi, vasküler hasarın şiddetini ortaya koymada kullanılan invaziv olmayan yöntemlerdir. Ancak bu değişkenlerin heterozigot orak hücre anemisi taşıyıcılarında nasıl seyrettiği bilinmemektedir. Bu çalışmada amaçımız heterozigot orak hücre anemili genç erişkinlerde nabız dalga hızı ve artırma göstergesindeki değişiklikleri ortaya koymaktır.Yöntem: Çalışmaya her iki cinsiyetten 18 - 40 yaşlarında 40 gönüllü katılımcı (20 taşıyıcı, 20 sağlıklı) alındı. Öyküleri alınan, fizik müayeneleri ve ekokardiyografik incelemeleri yapılan katılımcıların kan basıncı ölçüldü. Arteriyel sertliğin belirleyicileri olarak nabız dalga hızı ve artırma göstergesi ölçümleri arteriyografla degerlendirildi.Bulgular: Orak hücre anemisi taşıyıcılarında eritrosit ortalama hacmi ve eritrositlerde ortalama hemoglobin miktarı düşük (p=0,000), eritrositlerin büyüklüklerinin dağılımı (p=0,035), aortun sistolik çapı, aort basıncı, aortik artırma göstergesi, brakiyel artırma göstergesi ve sistolik-diyastolik nabız dalga hızı farkının değerleri kontrol grubuna göre sırasıyla yüksek bulundu. (p=0,000, 0,033, 0,011, 0,011, 0,040). İki grubun bütününde aortik nabız dalga hızı ile ortalama arteriyel basınç, yaş, aortik artırma göstergesi, brakiyel artırma göstergesi, ağırlık, düşük özgül ağırlıklı lipoprotein arasında ve aortik artırma göstergesi ile yaş arasında sırasıyla istatistiksel anlamlı pozitif ilişki bulundu (p=0,000, 0,017, 0,000, 0,000, 0,034, 0,05, 0,026). Aortik artırma göstergesi ile kalp hızı arasında ise ilişki negatifti (p=0,04). Taşıyıcı grubunda aortik nabız dalga hızı ve sistolik arteriyel kan basıncı, ağırlık, yaş arasında sırasıyla pozitif (p=0,027, 0,027, 0,016), aortik artırma göstergesi ve potasyum miktarı arasında negatif ilişki bulundu (p=0,007). Kontrol grubunda aortik nabız dalga hızı ile potasyum arasında istatistiksel anlamlı (p=0,028) pozitif ilişki gözlendi.Çalışmamızda ortalama arteriyel basınç ve kalp hızının aortik artırma göstergesi için, ortalama arteriyel basınç ve yaşın aortik nabız dalga hızı için bağımsız belirleyiciler olduğu bulundu.Sonuç: Heterozigot orak hücre anemisi taşıyıcısı genç erişkinlerde aortun sistolik çapı, santral kan basıncı, aortik artırma göstergesi, brakiyel artırma göstergesi, sistolik-diyastolik nabız dalga hızları farkı HbAS grubunda anlamlı derecede yüksekti. Arteryel sertlik ölçümü, heterozigot orak hücre anemisi taşıyıcılarında kardiyovasküler hastalığın erken belirlenmesinde başvurulabilecek kolay, ucuz ve güvenilir bir yöntemdir.Anahtar Kelimeler: Orak hücre anemi taşıyıcısı, artırma göstergesi, nabız dalga hızı
Tip 1 diyabetli çocuklarda sistolik ve diyastolik fonksiyonlar ile aort elastikiyetinin değerlendirilmesi
Tip 1 diyabetes mellitus (DM), çocuklarda sık görülen kronik hastalıklardan biridir. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji kliniğinde tip 1 DM tanısı ile en az 4 yıldır takipli olan çocuklarda kardiyak fonksiyonları ve aort elastikiyetini değerlendirmeyi amaçladık. Çocuk kardiyoloji ekokardiyografi laboratuvarında,Vivid E9 XD Clear ekokardiyografi cihazıile ölçümleri yaptık. Çalışmamıza 17'si kız (%54,8), 14'ü erkek (%45,2) olmak üzere toplam 31 hasta katıldı. Yaş ortalamaları 11,25 yıl olarak saptandı. Kontrol grubunu ise 8'i kız (%42,1), 11'i erkek (%57,9) olmak üzere toplam 19sağlıklı gönüllü oluşturdu. Yaş ortalamaları ise 10.9 yıl olarak saptadık. Hastalar ile kontrol grubu arasında antropometrik ölçümler açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark saptamadık (p>0.05). Hasta ve kontrol grubu arasında aort elastikiyeti, Tei indeksi, diyastolik disfonksiyon açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark saptamadık (p>0.05). Aort gerilimi değerini hasta grupta anlamlı olarak düşük saptadık (p<0.05). Diyabet süresi ve glisemik kontrolün etkisini araştırmak için hastaları diyabet süresine ve HbA1c düzeylerine göre iki gruba ayırdık. Bu gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptamadık (p>0.05). Cinsiyetin kardiyak fonksiyonlar üzerine olan etkisini araştırmak için çalışma grubunu kız ve erkek olarak ayırdık. Hasta kız ve erkekler arasında istatiksel olarak bir fark saptamadık (p>0.05). Hasta erkekler ile sağlıklı erkekleri karşılaştırdığımızda aort elastikiyeti ve aort gerilimi değerlerini hasta erkeklerde anlamlı olarak düşük saptadık (p<0.05). Sonuç olarak biz çalışmamızda aort elastikiyeti ve kardiyak fonksiyonlar açısından istatiksel olarak anlamlı bir farklılık saptamadık ama aort gerilimini anlamlı olarak daha düşük saptadık. Hasta erkeklerde bunun sağlıklı erkeklere göre daha belirgin olduğunu gördük.Çocuk ve adölesan hastalarda uzun süre HbA1c'nin takibinin yapıldığı, ventrikül fonksiyonlarının belli zaman aralıklarında değerlendirildiği ve hasta sayısının fazla olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Diyabetes mellitus, aort gerilimi, aort elastikiyeti, diyastolik fonksiyon, Tei indeksi
Sigara dumanı maruziyetine bağlı damar hasarının moleküler temeli ve yeni tedavi yaklaşımı: Alfa-linolenik asit
Sigara dumanı maruziyeti damar hasarına neden olmaktadır. Ve bu hasarın mekanizması moleküler düzeyde yeterince aydınlatılmamıştır. Bundan dolayı şimdiki çalışmada farelerde antiinflamatuar etkisi olduğu bilinen ve doğal olarak gıdalarda bulunan alfa-linolenik asid'in sigara dumanı maruziyeti ile oluşan damar hasarını önleyip önleyemeyeceğini araştırmayı planladık. Bu amaçla fareler çeşitli gruplara ayrıldı: Kontrol (duman varlığında ve yokluğunda), alfa-linolenik asit (duman varlığında ve yokluğunda) grupları oluşturuldu. Bu gruplara ayrı ayrı 2 ay boyunca (haftada 5 gün) sigara dumanı ve ilgili ajanlar uygulandı. 2 ay sonunda uygulama yapılan fareler servikal dislokasyon ile öldürülerek torasik aortları izole edildi. İzole edilen torasik aortların bir bölümü endotel fonksiyonlarını değerlendirmek için organ banyosuna asıldı. Daha sonra dokular fenilefrin ile kastırılıp asetilkolin ile gevşetildi. Alfa-linolenik asit uygulaması asetilkolin gevşemelerini artırdı. Duman uygulaması gevşeme yanıtlarını azaltırken duman ile birlikte Alfa-linolenik asit uygulaması bu azalmayı geri çevirdi. Düz kas fonksiyonlarını değerlerlendirmek için ise KCl ile kastırıldıktan sonra papaverine verdiği gevşeme yanıtları ölçüldü. Sigara dumanı, alfa-linolenik asit ve indometazin uygulaması papaverin ile oluşturulan gevşeme yanıtlarını değiştirmedi. Torasik aortların bir bölümü de nitrik oksid sentaz, fosfolipaz A2 ve siklooksijenaz enzimlerinin düzeyleri belirlemek için kullanıldı. Sigara dumanı siklooksijenaz-2 ve fosfolipaz A2 enziminin miktarında artışa neden oldu. Alfa-linolenik asit bu artışı azalttı. Sigara dumanı endotelyal nitrik oksit sentaz enziminin miktarında azalmaya neden oldu ancak bu azalma anlamlı bulunmadı. Çalışmamız, sigara kullanımı ve duman maruziyeti kardiyovasküler hastalıklar için risk faktörü olduğu ve alfa-linolenik asit içerikli besin kullanımının bu hastalıkların riskini azaltabileceğini göstermiştir.
Torasik aorta uygulanan pulslu manyetik alanın apoptotik etkilerinin kasılma parametreleri üzerinden incelenmesi
Programlı hücre ölümü (apoptozis) canlının kendisi tarafından programlı bir şekilde yaşlanmış, zararlı ve istenmeyen hücrelerinin enerji kullanılarak yok edilmesidir. Hücre ölümü düzenli ve kontrollü bir şekilde olmalıdır çünkü hücre ölüm bozukluğu, otoimmün hastalıkları, nörodejeneratif hastalıklar, iskemiye bağlı hastalıklar, insüline bağımlı tip diyabet, hepatit C infeksiyonu ve AIDS gibi bir takım hastalıklara neden olur. Biyolojik sistemleri etkileyen farklı şiddet ve frekanslardaki manyetik alan kuvvetlerinin etkilerini anlamak için yapılan çalışmalarda pulslu manyetik alanın (PMA) hücrenin proliferasyonuna, büyüme faktörlerinin sentez ve salınımına, apoptoza etkisi gösterilmiştir. Bu tez çalışmasında, deney hayvanlarına (rat) uygulanan PMA'nın vasküler sistemdeki olası apoptotik etkilerinin hücre içi Ca+2 konsantrasyon değişimi ve düz kas kasılma yanıtları üzerinden incelenmesi amaçlanmıştır. İki gruba ayrılan deney hayvanlarının birinci grubu günde bir defa ve her gün aynı saatte, 1 saat boyunca PMA'ya (1,5 mT ve 40 Hz) maruz bırakıldı. İkinci grup ise kontrol grubu olarak ayrıldı. İki gruptan alınan dokular endotelli ve endotelsiz olarak organ banyosu sistemine asıldı. Dokulara elektriksel uyaran KCl, kimyasal uyaran fenilefrin ve H2O2 akut ve kısa dönem (40 dakika inkübasyon) şeklinde uygulanıp, kasılma yanıtlarını ölçerek hücrede moleküler düzeyde gerçekleşebilecek apoptotik değişikliklerin kasılma üzerine etkisi kontrol edildi. Ayrıca sıçanlardan alınan torasik aorta dokularından elde edilen hücre kültürü hücreleri Fura-2am floresans boya ile yüklenerek floresans mikroskopunda Ca+2 konsantrasyonu gözlendi. PMA'nın etkileri bir apoptoz indükleyici H2O2 ile test edilerek Ca+2 düzeyinin PMA grubunda daha yüksek olduğu bulundu. Hem KCl hem de Fenilefrin için % kasılma değerlerinin endotelsizler de daha büyük olduğu bulundu. H2O2'nin 40 dakikalık inkübasyonu sonucu erken apoptoz yapılan dokularda elde edilen fenilefrin kasılma yanıtlarında da PMA grubunda artış gözlendi. Yine H2O2 ile 40 dakikalık erken apoptoz oluşturulan dokularda KCl uyarısında kontrol grupları için endotel varlığında kasılabilirliğin daha fazla olduğu görüldü. Fenilefrin yanıtının bir parçasını oluşturan Inositol 1,4,5-trifosfat reseptörlerinin apoptozun kritik düzenleyicisi olabileceğini ve ilaç araştırmalarında önemli bir hedef olabileceği düşünülmektedir.
Kardiyak sendrom X'li hastalarda aort elastikiyeti ve epikardiyal yağ doku kalınlığının değerlendirilmesi
Koroner arter hastalığı dünyadaki ölümlerin büyük kısmını oluşturur ve sıklıkla anjina pektoris tablosu ile karşımıza çıkmaktadır. Yapılan çeşitli çalışmalarda anjina pektoris sebebi ile koroner anjiografi yapılan hastaların %10 ile 30'unda normal koroner arterler tespit edilmiştir. Kardiyak Sendrom X, anjinal semptomları olan ve non-invaziv tetkiklerde iskemi saptanıp (Efor testinde ya da miyokard perfüzyon sintigrafisinde iskemi saptanması) koroner arterleri normal tespit edilen hastaları tanımlamaktadır. Daha önceleri bu hastalığın prognozunu çok iyi olarak bilinse de son zamanlarda yapılan çalışmalarla anlaşıldığı üzere özellikle endotel disfonksiyonu gösteren kardiyak sendrom X hastalarında prognozun iyi olmadığı ve tanı alan hastaların %10-20'sinin 2 ile 3 yıl içinde akut koroner sendrom tanısı aldığı bilinmektedir. Çalışmamızda kardiyak sendrom X hastalarında aortun elastik özellikleri, epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ile ekokardiyografik bulguların kontrol grubuyla karşılaştırılarak bu parametlerin önemi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmamız prospektif olarak hazırlanmış olup 15 Kasım 2015 ile 15 Kasım 2016 tarihleri arasında Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı poliklinikiliğine göğüs ağrısı ile başvurup noninvaziv tetkiklerde iskemi saptanıp koroner anjiyografi planlanan 18 ila 55 yaş arasındaki hastalar çalışmaya dahil edilmek üzere değerlendirildi. Koroner anjiyografide normal koroner anotomiye sahip iskemik kanıtı mevcut olan hastalar dışlanma kriterlerini takiben çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların biyokimya değerleri, fiziksel ölçüleri kaydedildi. Çalışmaya katılanlan tüm hastaların klinik ve ekokardiyografik değerlendirilmesi yapıldı. Ekokardiyografik incelemede sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, transmitral akım E ve A dalgaları, pulsed wave doku doppler ile lateral duvar E', A', Sm ölçümleri, kalp boşluklarının çapları, duvar kalınlıkları, M mode ile sistolik ve diyastolik aort çapları ile epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ölçülerek kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Her iki grup arasında yaş, cinsiyet ve diğer demografik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Hasta grubundaki aort sistolik ve diyastolik çapı anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,001). Yine hasta grubunda aortik stiffness'ı gösteren aortik sertlik indeksi kontrol grubuna göre yüksek çıkarken (p=0,001) aortik kompliyansı gösteren aortik distensibilite ise hasta grubunda düşük saptanmıştır (p=0,001). Kardiyak sendrom X grubunda epikardiyal yağ dokusu anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p<0,001). Hasta grubunda sol ventikül diyastolik fonksiyonları hakkında fikir veren transmitral akım ölçümleride E/A oranı anlamlı olarak düşük saptanmıştır (p<0,001). Yine diyastolik fonksiyonları gösteren pulsed wave doku doppler incelemesinde lateral duvar E' ve Sm dalgalarında istatistiksel olarak fark izlenmez iken A' dalgası anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p<0,001). E'/A' oranı ise hasta grubunda anlamlı olarak düşük saptanmıştır (p<0,001). Laboratuvar tetkiklerinde ise inflamasyon parametreleri olan beyaz küre sayısı ve C reaktif protein değerleri anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p<0,001). Sonuç olarak kardiyak sendrom X'li hasta grubunda aortik stiffness'ı gösteren aortik sertlik indeksi yüksek çıkmıştır, aortik kompliyansı gösteren aortik distensibilite düşüktür. Epikardiyal yağ dokusu kalınlığı fazladır. Sol ventrikül diyastolik fonksiyonlarının bozukluğnu gösteren transmitral akım E/A oranı ile lateral duvar doku doppler E'/A' oranı düşük saptanmış olup diastolik disfonksiyon lehine bozulmuştur. Ayrıca inflamasyon belirteçleri olan beyaz küre ve C reaktif protein yüksekliği mevcuttur. Anahtar kelimeler: Kardiyak sendrom X, Aortik stiffness, Epikardiyal yağ dokusu, Ekokardyografi
1,25-dihidroksikolekalsiferol verilen tip 1 diyabetli sıçanlarda vasküler yanıtın değerlendirilmesi
Bu çalışmada, kardiyovasküler sağlığın sürdürülmesinde, ayrıca diyabete bağlı gelişen çeşitli komplikasyonların önlenmesinde ve iyileştirilmesinde önemli rolleri olan 1,25-dihidroksikolekalsiferolün, kan glikoz değerleri ve vasküler yanıta etkilerini değerlendirmek amaçlandı. Bu amaçla, 28 adet Sprague Dawley erkek sıçan; kontrol (K), vitamin D (VitD), diyabet (D) ve Diyabet+Vitamin D (DVD) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Diyabet oluşturmak için D ve DVD gruplarına streptozotosin tek doz 50 mg/kg dozunda, K ve D grubuna ise eş hacimde sitrat tampon solüsyonu intraperitoneal olarak verildi. Diyabet tanımlaması yapıldıktan sonra VitD ve DVD grubundaki sıçanlara 1,25-dihidroksikolekalsiferol 120 ng/100 g haftada bir kez subkutan yolla 6 hafta boyunca uygulandı. Kan glikoz düzeyleri, vücut ağırlığı ve kan basıncı ölçümleri haftalık olarak kaydedildi. Deney sonunda torasik aort halkalarında kasılma ve gevşeme yanıtları in vitro organ banyosunda değerlendirildi. Diyabet, 1. haftadan itibaren vücut ağırlığında azalmaya neden oldu (P<0,001). DVD grubu ortalama kan glikoz düzeyleri D grubuyla karşılaştırıldığında 5. ve 6. haftalarda azaldı (sırasıyla P<0,05 ve P=0,069). Diyabet gruplarında 2. haftadan itibaren ortalama kan basıncı değerleri düştü (P<0,01). KCl kasılma yanıtı VitD grubunda diğer gruplardan daha yüksek iken (P<0,01), fenilefrin kasılma yanıtının VitD ve DVD gruplarında daha düşük olduğu belirlendi (P=0,076). Ayrıca diyabet gruplarının asetilkolin gevşeme yanıtlarının diyabet olmayan gruplara göre daha yüksek olduğu (P=0,082) dikkati çekti. Araştırma sonuçları; 1,25-dihidroksikolekalsiferolün tip 1 diyabetik sıçanlarda kan glikoz düzeylerini düşürebileceğini, buna karşın kan basıncı ile aort kasılma ve gevşeme yanıtlarına önemli bir etkisinin olmadığını ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: 1,25 dihidroksikolekalsiferol, aort, asetilkolin, kan basıncı, tip 1 diyabet.
Tip I diyabetli sıçanlarda egzersizin vasküler cevaba etkileri
Diabetes mellitus, insulin sekresyonunda ya da insulinin etkisinde veya her ikisindeki defektler sonucu karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasında bozukluklar ile karakterize çoklu etiyolojiye sahip bir metabolizma bozukluğudur. Uzun dönemde diyabet değişik dokularda fonksiyon bozuklukları ve hasarlara neden olur. Egzersizin diyabetle ile ilişkili patolojiler üzerinde faydalı etkilere sahip olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada ılımlı yüzme egzersizinin tip-1 diyabetik sıçanlarda vasküler cevaplara olan etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada 36 adet erişkin Wistar Albino ırkı erkek sıçan kullanıldı. Deneydeki gruplar; diyabet, diyabet+egzersiz, egzersiz ve kontrol olarak oluşturuldu. Tip 1 diyabeti indüklemek için streptozotosin (50 mg/kg, periton içi) verildi. Diyabet+egzersiz ve egzersiz grubu sıçanlar streptozotosin enjeksiyonundan sonra 4 hafta boyunca 1 saatlik yüzme egzersizine tabi tutuldu. Kan glikoz düzeyleri başlangıçta ve sonda ve vücut ağırlığı haftalık olarak ölçüldü. Deney sonunda in vitro torasik aort yanıtları kaydedildi. Tip-1 diyabetik sıçanların vücut ağırlığında 1. haftadan 4. haftaya kadar azalma belirlendi (p<0,001). Kan glikoz düzeyleri, her iki diyabetik grupta kontrol ve egzersiz grubuna göre anlamlı derecede (p<0,001) yüksekti, ancak yüzme egzersizi diyabetik sıçanların kan glikoz seviyelerini etkilemedi. Torasik aortun norepinefrin ve sodyum nitroprussid cevabında gruplar arasında fark bulunmadı. Asetilkolin için en yüksek gevşeme yanıtı kontrol grubundaydı ve bu yanıtı diyabet+egzersiz, egzersiz ve diyabet grupları izledi. Asetilkolin yanıtları 10-⁷, 10-⁶ ve 10-⁵ mmol konsantrasyonlarda anlamlıydı (sırasıyla, p<0,05, p<0,05, p<0,01). Sonuç olarak, 4 haftalık orta dereceli yüzme egzersizinin tip 1 diyabetik sıçanlarda endotel bağımlı gevşeme yanıtlarını düzelttiği gözlendi.
Aort stenozu etiyolojisinde kalsifik ve infflamatuar mekanizmaların farklı aort kapakçıklarındaki etkisinin araştırılması
Aort kapağı kalsifik stenozuna neden olan patofizyolojik süreçler halen tam olarak belirlenememiştir ve henüz hastalığın sürecini etkileyecek efektif medikal tedavi bulunmamaktadır. Çalışmamızda, Celal Bayar Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği'nde Aort Stenozu nedeniyle uygulanan aort kapak replasmanı olgularından çıkarılan kapak materyalleri kullanılarak, Dejeneratif Aort Stenozu'nun değişik kapakçıklar üzerindeki etkisinin patolojik olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Çıkarılan kapak Sol-koroner, Sağ-koroner ve Non-koroner kapakçık olarak ayrıldı. Sonrasında %10 tamponlu formalin solusyonu içerisinde sabitlendi. Toplam kapak sayısı 20, kapakçık sayısı 60'ı bulduğunda kapakçıklar karışık olarak 1'den 60'a dek numaralandırılarak patoloji laboratuvarına gönderildi. Cerrahi klinik hangi numaranın hangi kapağı tanımladığını bilirken, patoloji kliniği kör kaldı. Preparatlardan rotary mikrotom aracılığı ile 5 mikrometre kalınlığında kesitler alındı ve bu kesitler deparafinizasyon ve rehidratasyon çalışmalarından sonra hematoksilen& eosin (H&E) ve Van Gieson boyalarıyla boyandı. H&E ile boyanan kesitler konusunda uzman bir patolog tarafından kör olarak standart ışık mikroskopunda incelenerek kalsifikasyon, fibrozis ve yangısal infiltrasyon açısından değerlendirildi. Kapakçıklar Sağ-Sol, Sağ-Non ve Sol-Non-koroner eşlemeleri şeklinde birbirleriyle karşılaştırıldı. Yapılan değerlendirme sonucunda yangısal açıdan Sağ-Sol, Sağ-Non ve Sol-Non-koroner kapakçıklar arasında farklılık olmadığı gözlendi (p değerleri sırasıyla 0,199, 0,789, 0,379). Fibrozis açısından yapılan incelemede; Sağ-Sol ve Sağ-Non-koroner kapakçıklar arasında fark saptanmazken (p değerleri sırasıyla 0,079, 0,880), Sol-Non-koroner kapakçıklar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p=0,046). Kalsifikasyon açısından yapılan incelemede ise; Sağ-Sol ve Sağ-Non-koroner kapakçıklar arasında fark saptanmazken (p değerleri sırasıyla 0,285, 0,180), Sol-Non-koroner kapakçıklar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p=0,011). Kalsifik aort stenozunda kapakçıklar arası patolojik farklılıklar literatürde nadir yer alan bir konu olmakla beraber, gelişen cerrahi ve medikal tedavi yaklaşımlarına ileride ışık tutacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Aort Stenozu, Kalsifikasyon, Fibrozis, Yangı
Aort kapak sklerozlu hastalarda oksidan/antioksidan status ve oksidatif DNA hasarının araştırılması
Aort kapak sklerozu (AKS), aort kapak hareketlerinde kısıtlanma olmamasına karşın aort kapağının kalınlaşması ve kalsifikasyonu olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada, AKS'lı hastaların serum tiyol/disülfit homeostazı, total antioksidan durumu (TAS), total oksidan durumu (TOS) ve 8-OH deoksiguanozin (8-OHdG) seviyelerini ölçmek ve hastalık şiddeti ile ilişkili olup olmadığı araştırmayı amaçladık. AKS'li 40 hasta ve 40 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. AKS grubunda, TAS, TOS, OSI, Ntiyol, Ttiyol, disülfit, disülfit/Ntiyol, disülfit/Ttiyol ve 8-OHdG düzeyleri kontrol grubunun değerlerine göre anlamlı derecede düşük olduğu tespit edildi. Bununla birlikte, Ntitol/ Ttiyol düzeyleri kontrol grubundan istatistiksel olarak daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, elde ettiğimiz sonuçlar, artmış oksidan stresin aort kapak sklerozunun başlangıcında ve ilerlemesinde önemli bir nokta olabileceğini düşündürmektedir. Bu nedenle, tedaviye antioksidanların eklenmesi, tiyol/disülfid dengesinin geri kazanılması, aort kapak stenozunun yavaşlatılması veya hatta durdurulması için yeni terapötik hedeflere ışık tutabilir.
Arkus aorta dallanma paterni varyasyonlarının ve vertebral arter dominansi-hipoplazi sıklığının çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Aortik arkın anatomik varyantları ve dallanma paternleri genellikle rutin bilgisayarlı tomografi (BT) taraması sırasında rastlantısal bir bulgu olarak görülür. Bu varyasyonlar endovasküler girişimler yaparken veya baş boyun cerrahisi söz konusu olduğunda önem arzedebilir veya disfaji gibi semptomlara neden olabilir. Bu çalışma çok kesitli bilgisayarlı tomografi görüntüleme tekniği ile hastalarda aortik arktan köken alan arterlerde bulunan yaygın anatomik varyasyonları analiz etmek, aortik ark dallanmalarındaki varyasyonların Türk popülasyonundaki yaygınlığını belirlemek ve cinsiyet, dallanma varyantları ve asimetrik vertebral arterler arasındaki ilişkileri değerlendirmeyi amaçlamıştır. Ek olarak Türk toplumundaki relatif vertebral arter dominansi-hipoplazi sıklığının belirlenmesini amaçladık Materyal ve Metod: Ağustos 2009 ile 2019 tarihleri arasında çeşitli endikasyonlarla toraks bilgisayarlı tomografi anjiografi (BTA) ile değerlendirilen 1003 erkek, 1034 kadın, toplamda 2037 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgular 64 kesit BT cihazıyla 0,625-2 mm kesit kalınlığı ve tek faz kontrastlı inceleme ile tarandı. Aksiyel görüntülerden 2 boyutlu multiplanar reformatlar, MIP ve volume rendering yöntemleri ile 3 boyutlu görüntüler oluşturuldu. Aortik ark dallanma varyasyonlarına Wang ve ark.'nın sınıflamasına göre A'dan E ye kadar harfler ve rakamlar atandı. Aortik ark dallanma varyasyonlarının prevalansı, cinsiyet ile ilişkisi, vertebral arterlerin V1 segmentleri üzerinden hipoplazi ve dominansi prevalansı ve bunların birbiriyle ilişkisinin araştırılması hedeflendi. Bulgular: Çalışmamız 2037 olgu ile bugüne kadar ülkemizde oluşturulmuş en geniş seriyi oluşturması bakımından önemlidir. Çalışmamızda normal olarak bilinen ve tip A olarak sınıflandırdığımız klasik dallanma paterni 1562 olguda (%76,7) izlenmiştir. Geriye kalan 475 hastada (%24,3) aortik ark dallanmasında çeşitli varyasyonlar gözlenmiştir. En sık görülen varyasyon 315 olguda (%15,5) görülen sol ana karotis arter'in truncus brachiocephalicus' dan orijin aldığı bovine aortik ark olarak isimlendirilen tip B1 olarak sınıflandırdığımız varyasyondu. İkinci sırada 97 olguda (%4,7) tespit ettiğimiz sol vertebral arterin sol ana karotis arter ve sol subklavyen arterin arasından direkt aortik arktan köken aldığı ve tip C1 olarak sınıflandırdığımız varyasyon yer almaktadır. 29 olguda (%1,4) aberran sağ subklavyen arter, 7 olguda (%0,35) sağ aortik ark, 4 olguda (%0,2) çift aortik ark, 1 olguda situs inversus totalis tespit edilmiştir. Ayrıca 5 olguda aort koarktasyonu izlenmiştir. Çalışmamızda vertebral arter dominansi (VAD) 512 vakada (% 25,3) saptanmış olup bu vakaların 204 tanesinde (% 10,1) sağ VAD, 308 tanesinde (% 15,2) sol VAD izlenmiştir. Vertebral arter hipoplazisi (VAH) çalışmamızda 405 olguda (%19,9) izlenmiş olup bu olguların 246 tanesinde (%12) sağ VAH, 159 tanesinde (%7,9) sol VAH saptanmıştır. Sonuç: Aortik ark dallanma varyasyonlarının prevalansı coğrafik olarak değişkenlik göstermekle birlikte genel olarak yüksektir. Çoğunluğu klinik olarak önemsiz olan bu varyasyonlar özellikle baş ve boyun cerrahisi veya girişimsel radyolojik işlem planlanan hastalarda önem arz ettiği için vasküler cerrahlar, girişimsel radyologlar ve baş-boyun cerrahlarının bu anomalilerden planlanan cerrahi veya girişimsel radyolojik işlem öncesinde haberdar olması bir gerekliliktir. Rutin BT taramaları sırasında tesadüfen saptanan vasküler varyasyonlar daima rapor edilmelidir. Bulgularımız aortik ark varyantlarının ve dallarının değerlendirilmesinde hızlı ve güvenli bir tanı yöntemi olan ÇKBT'nin, multiplanar reformat rekonstrüksiyon görüntülerinin katkısı nedeniyle güvenilir sonuçlar ürettiğini göstermiştir. Bulgularımıza göre kadınlarda aortik ark dallanma varyasyonları insidansı erkeklere oranla anlamlı şekilde artmış görünmektedir. Sol vertebral arterin aortik arktan direkt olarak çıktığı varyatif durumlar sağ VAD ve sol VAH ile kuvvetli bir şekilde ilişkili bulunmuştur. Çalışmamız vertebral arterlerin dominansi ve hipoplazisinin relatif sıklığı hakkında da basit bilgi sunmuştur.