İntestinal hastalıklar
65 theses under this subject heading
Bağırsak biyopsi örneklerinde CMV DNA pozitifliğinin tanısal değerinin retrospektif araştırılması
Sitomegalovirüs (Cytomegalovirus: CMV) primer enfeksiyon sonrasında latent kalarak kök hücre ve solid organ alıcıları, Human immunodeficiency virus (HIV)'le enfekte kişiler, hematolojik malignitesi olanlar ve inflamatuvar bağırsak hastalığı olanlarda sekonder enfeksiyonlara sebep olmaktadır. Hastalık pnömoni, retinit, kolit şeklinde görülebilir. CMV koliti tanısında dokuda CMV'nin gösterilmesi önerilmektedir. Çalışmamızın amacı, CMV koliti şüpheli hastaların bağırsak biyopsilerinde CMV DNA tespitinin tanısal değerini incelemektir. Bursa Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarına Ocak 2019 – Mart 2022 tarihleri arasında CMV koliti şüphesiyle gönderilmiş biyopsi örnekleri retrospektif olarak incelendi. Eş zamanlı olarak polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemiyle bağırsak dokusunda CMV DNA araştırılan ve Tıbbi Patoloji Laboratuvarı'nda immünohistokimya (İHK) yöntemiyle CMV aranan 96 örnek çalışmaya dahil edildi. İHK incelemesi altın standart kabul edilerek dokuda ve kanda tespit edilen CMV DNA'nın tanıdaki yeri araştırıldı. Örneklerin 81'i ülseratif kolit (ÜK), altısı kök hücre ve solid organ nakli, dördü hematolojik malignite, ikisi Crohn, biri kronik böbrek yetmezliği, biri Behçet, biri diyabetes mellitus tanılı hastalara ait idi. İHK yöntemiyle 10, PZR yöntemiyle ise 61 dokuda, ayrıca CMV DNA araştırılan 43 plazmanın 25'inde pozitiflik saptandı. En büyük grubu oluşturan ÜK hastalarına istatistiksel analizler uygulandı. İHK incelemesine göre plazma CMV DNA'nın duyarlılığı %100, özgüllüğü %48,64, pozitif prediktif değeri (PPD) %24, negatif prediktif değeri (NPD) %100 olarak bulunurken; doku CMV DNA'nın duyarlılığı %100, özgüllüğü %41,9, PPD'si %15,68, NPD'si %90,12 olarak saptandı. ROC analiziyle dokuda 392 kopya/mg, plazmada 578 kopya/ml üzeri değerlerin tanı için yol gösterici olduğu belirlendi. Doku ve kan örneklerinde CMV DNA PZR testinin yüksek duyarlılık ve düşük özgüllükte olduğu görülmüştür. Dokuda CMV DNA kantitasyonu için standardize yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır.
Fonksiyonel kabızlık ve irritable bağırsak sendromlu hastalarda klinik ve anorektal manometri bulgularının karşılaştırılması
Giriş ve amaç: Kabızlık erişkin hayatta karşılaşılan en yaygın sindirim problemidir. Hastaların bağırsak işlevinde meydana gelen organik veya organik sebebe bağlı olmayan (fonksiyonel) bozukluklar bütünüdür. Literatüre göre anorektal manometri fonksiyonel dışkılama bozukluğu için birinci basamak bir tanı aracı olarak kabul edilmiştir. Tüm literatürde fonksiyonel konspitasyon ve İBS-K hastalarını içeren anorektal manometri çalışmaları yetersizdir. Bu nedenle kliniğimize başvuran fonksiyonel konspitasyon ve İBS-K hastalarında anorektal manometri verilerinin karşılaştırmalı analizlerini yaparak bu çalışma ile literatüre katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. Materyal-Metod: Çalışmamıza, organik bir hastalığı bulunmayan fonksiyonel kabızlık olan 28 hasta ve IBS-K olan 28 hasta dahil edilmiştir. Fonksiyonel kabızlık ve İBS-K tespit edilmiş hastalarda ise proktolojik muayene tamamlandıktan sonra, kalibre edilmiş anorektal manometri kateteri kayganlaştırıcı uygulandı. Manometri anal kanaldan yerleştirildi ve ölçümler yapıldı. Anorektal manometri ile; dinlenme anal kanal basıncı, sıkma anal kanal basıncı, tahammül (endurance) sıkma süresi, rektal hiposensitivite için ilk duyum, ilk sıkışma, çok sıkışma defekasyon hissi ve maksimum tolere edilen hacim, öksürük refleksi, rektoanal inhibitor refleks, balon ekspülsiyon testi, ıkınma sonrası gevşeme basıncı parametreleri, fonksiyonel dışkılama olup olmadığı, dışkılama bozukluğu tipi tek tek değerlendirildi. Bulgular: Roma IV kriterlerine göre fonksiyonel kabızlık ve İBS-K olarak çalışmaya alınan 56 hastanın 22 si erkek, 34 ise kadındı. Haftalık dışkılama sıklığı İBS-K kolunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla saptandı. İBS-K kolundaki hastalar haftalık ortalama 6,04 dışkılama sıklığına sahipken, fonksiyonel kabızlık kolundaki hastalar 2,14 ortalama dışkılama sıklığına sahipti (p=0,001). Çalışmamızda fonksiyonel kabızlık hastalarının %75'i kadın hasta iken, İBS-K grubunda erkek hastalar çoğunluktadır (%53,6). Hasta grupları arasında cinsiyet yönünden anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,029). Yetersiz boşalma çalışmamızda da fonksiyonel kabızlık kolunda anlamlı ölçüde daha sık saptanmıştır (p=0,016). Aşırı ıkınma veya zorlanma fonksiyonel kabızlık kolunda, İBS-K koluna göre istatistiksel anlamlı olarak daha sıktır (p=0,001). Verilerimize göre İBS-K ve fonksiyonel kabızlık kolları arasında sıkma anal kanal basıncında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. İBS-K kolunda sıkma anal kanal basıncı ortalama 124,93 medyan 112 iken, fonksiyonel kabızlık kolunda ortalama 95,75 medyan 96 olmak üzere daha düşük saptanmıştır (p=0,011). Çalışmamızda fonksiyonel kabızlık kolunda, çok sıkışma hacmi ve maksimum tolere edilebilen hacmi anormal olan hastalar %35,7 iken İBS-K kolunda %10,7 olarak saptanmıştır. Çok sıkışma hacmi ve maksimum tolere edilebilen hacimde her iki kol arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,027). Sonuç ve Öneriler: Fonksiyonel kabızlık ve İBS-K hastalarında kolonoskopik incelemelerin %90 ve üzerinde benzer ve normal olarak raporlanması hastalıkların ayrımlarını yapmak açısından yeni yöntem arayışına sebep olmuştur. Anorektal manometri yöntemi kısa tetkik süresi ve fonksiyonel kabızlık ve İBS-K ayrımı açısından değerli veriler içermesi sebebiyle sık kullanım alanına sahip olacaktır. Çalışmamızda da kısıtlı hasta sayısına rağmen anorektal manometri ile fonksiyonel kabızlık, İBS-K ayrımında önemli veriler elde edilmiştir. Literatürde yapılan çalışmalar bölgesel olarak ciddi farklılıklar göstermektedir. Fonksiyonel kabızlık ve İBS-K hastalarının ayrımında ve fonksiyonel dışkılama bozukluğunun tespitinde anorektal manometrideki hacim ve basınç değerlerinin standartizasyonu bulunmamaktadır. Bölgesel çalışmalarca ortaya konulan ortalama hacim ve basınç değerleri tanıda önemli rol oynayacaktır. Bölgemizde anorektal manometri ile fonksiyonel kabızlık ve İBS-K hastalarını değerlendiren kısıtlı çalışma bulunması nedeniyle çalışmamızdaki veriler önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: fonksiyonel kabızlık, irritabıl bağırsak sendromu, anorektal manometri
İnflamatuar barsak hastalıklarında biyolojik ajanların tedavideki etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmanın amacı; biyolojik tedavilerin inflamatuar barsak hastalıklarında remisyonun sağlanmasındaki etkinliklerini, yanıt farklılıklarını, birbirlerine üstünlüklerini ve yanıtsızlığa etki edebilecek faktörleri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi inflamatuar barsak hastalıkları polikliniğinde 2012-2022 yılları arasında ÜK yada CH tanısı ile takip edilen, 1130 hastanın dosyası retrospektif olarak tarandı. En az bir biyolojik ajan alıp, dahil edilme kriterlerini sağlayan 105 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, tutulum tipleri,hastalık şiddeti, ekstraintestinal komplikasyonları,fistül durumları, immunmodulatör ilaç kullanımı varlığı incelendi. Tedavi sonrası 3,12,24,36,48 ve 60. aydaki klinik ve laboratuvar yanıtları kaydedilerek biyolojik tedavilerin yanıtları birbiriyle karşılaştırıldı. Bulgular:Hastaların %42,8'i ilk Anti-TNF ile remisyonda takip edilmekte olup ortalama takip süresi 38,4 aydır. Primer ve sekonder kilinik yanıt oranları sırasıyla Adalimumab'da %87,8'e %73,2,İnfliksimab'da %90,3'e %73,1 Sertolizumab'da %83,3'e %58,3olarak tespit edilmiştir. Birden çok biyolojik ajan kullanımında en yüksek primer yanıt oranı Adalimumab'da (%92,3), sonra sırasıyla İnfliksimab (%78,3),Vedolizumab (%75) ve Sertolizumab'da(%57,14) izlenmiştir. Anti-TNF naif fistülizan Crohn hastalarında fistül kapanma ve klinik yanıt oranı en yüksek İnfliksimab'da, Adalimumab ve Sertolizumab'a göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek tespit edilmiştir (p:0,0431). İlk Anti-TNF'e 52. haftada yanıtlı hastalar içinde azatioprinli kombinasyon tedavisi alan hastaların oranı Anti-TNF monoterapisi alanlara göre yüksek tespit edilse de bu oran istatistiksel olarak anlamlı tespit edilemedi (p: 0,763, p:0,786). İlk Anti-TNF'e yanıtsızlık kadın cinsiyette istatistiksel olarak daha yüksek saptandı (p:0,041). İlk Anti-TNF 52.hafta yanıtsızlığı ile başlangıç CRP, PLT ve N/L oranı yüksekliği arasında anlamlı ilişki tespit edildi (sırasıyla p:0,044, p:0,013, p:0,036). Birden çok biyolojik ajan kullanımı ile başlangıç CRP yüksekliği arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptandı (p:0,025). Sonuç: Orta-şiddetli ÜK ve CH hastalarında biyolojik ajanlar hastalıkların kalıcı remisyonu ve histolojik iyileşmesini sağlamada etkili ajanlardır. Hastaların demografik verilerinin, fistül varlığının ve laboratuvar parametrelerinin bilinmesi doğru Anti-TNF seçiminde, yanıtsızlığı öngörmede etkili olabilir. Anahtar kelimeler: İnflamatuar barsak hastalıkları, TNF-alfa inhibitörleri, biyolojik ajan
Ülseratif kolit ve crohn hastalarında strain ekokardiyografi ile sol ventrikül kontraktil fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve hastalık aktivasyonuyla ilişkisinin araştırılması
Amaç: İnflamatuar barsak hastalıkları (İBH), remisyon ve relaps dönemleri ile karakterize yaşam boyu süren kronik immün aracılı bir hastalıktır. İBH'nin kardiyak tutulumu nadiren görülebilir. Bu çalışmanın amacı; İBH hastalarında inflamasyonla ilişkili kardiyak risklerin erken dönemde ön görülebilmesini tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya prospektif olarak Ağustos 2021- Şubat 2022 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji polikliniğine başvuran, endoskopik, klinik ve histopatolojik olarak Ülseratif Kolit ve Crohn Hastalığı tanısı almış, aktif hastalığı bulunan hastalar dahil edildi. Aktif hastalığı bulunan hastalara tedavi öncesi Longitudinal Strain Ekokardiyografi yapıldı. Tedavi sonrası klinik aktivasyon indekslerine göre remisyon sağlanan hastalara kontrol Longitudinal Strain Ekokardiyografi tekrarlanarak her iki ölçümdeki GLSAvg verileri istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Tüm hastaları içeren karşılaştırma grubunda aktif dönem ve remisyon dönemi longitudinal strain ölçümleri arasında anlamlı korelasyon saptanmadı (p=0,196). Ülseratif Kolit grubunda yapılan değerlendirmede aktif dönem ve remisyon dönemi longitudinal strain ölçümleri arasında anlamlı korelasyon bulunmadı (p=0,906). Crohn Hastalığı grubunda yapılan değerlendirmede de ölçümler arasında anlamlı fark oluşmadı (p=0,067). Klinik aktivasyon skorları ve strain ölçümleri arasında yapılan analizde Mayo skoru, CDAI ve Harvey-Bradshaw indekslerine göre anlamlı korelasyon görülmedi. Ayrıca aktif dönem strain ölçümlerinde erkekler ve kadınlar arasında anlamlı fark saptanmazken (p=0,077), kadınlarda remisyon ölçümleri erkeklere göre anlamlı düşük bulunmuştur (P=0,006). Sonuç: İBH hastalarının kardiyak fonksiyonlarında etkilenme olsa bile, hastalık aktivite durumu ile kardiyak kontraktil fonksiyonlar arasında bir ilişki olmadığını düşündürmüştür. Çalışma sonucuna göre kadınlarda remisyonda ölçülen strain değerlerinde erkeklere göre anlamlı düşüş görülmesi, remisyon sağlanan İBH tanılı kadınlarda miyokard doku deformasyonunda düzelme eğilimi olduğunu düşündürmüştür. Elde edilen bulgulara göre sigara kullanan İBH hastalarında kardiyak risklerin arttığı saptanmıştır. Anahtar kelimeler: İnflamatuar Barsak Hastalıkları, Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, Strain Ekokardiyografi
Bacterial dysbiosis in inflammatory bowel disease diagnosis of PCR inflammation and fecal analysis in Najaf, Iraq
Inflammatory bowel diseases (IBDs) are a group of chronic gastrointestinal inflammatorydiseases with unknown etiology. There is a combination of well documented factors in their pathogenesis, including intestinal microbiota dysbiosisHe present work aimed to Samples Collection During the period from 1st January 2022 to 1st April 2022, 40 sample are collected from Inflammatory bowel disease (IBD) patients, Who attended to Al- Najaf Center for diseases and surgery of the digestive system for, a careful case history was taken from each patient using formula sheet (Appendix 1). Their ages range between 25-60 years old, 30 patients diagnosed clinically with inflammatory bowel disease, the number of them were 13 men and 17 women. It also included 10 healthy people who were not infected, the number of men was 3 and women were7.The mean ages of suspected patients was 35.0 years (SD± 6.5) for males, and 38.94 years (SD ±± 6.6) for females. The diagnosis of each case was established using clinical diagnosis by colonoscopy According to the attending physician's report The stool sample was collected from patients in a container prepared for this purpose and was transferred to the laboratory for the purpose of examination. Keywords: Inflammatory bowel diseases, PCR, Digestive system, Stool sample
İnce barsak atrezi ve stenozu olgularında yaşamda kalımı etkileyen faktörler ve sağlıkla ilişkili hayat kalitesi
İnce Barsak Atrezi ve Stenozu Olgularında Yaşamda Kalımı Etkileyen Faktörler ve Sağlıkla İlişkili Hayat Kalitesi Amaç: İnce barsak atrezi/stenozu nedeniyle takip edilen hastalarda morbidite ve mortalite nedenlerini ve yaşamda kalımı etkileyen faktörleri araştırmak, büyüme gelişmelerini incelemektir. Hastalar ve Yöntem: İnce barsak atrezisi/stenozu nedeniyle 2002-2012 yılları arasında kliniğimize başvuran duodenal, proksimal jejunoileal, distal jejunoileal atrezi/stenoz nedeniyle takip edilen 85 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar cinsiyeti, prenatal tanısı olup olmadığı, tanı konulma zamanı, doğum haftası, kilosu, anne yaşı, anne-baba akrabalık düzeyi, klinik özellikleri, eşlik eden anomaliler, ameliyattaki bulgular, ameliyat sonrası kalış süresi, total parenteral nütrisyon süresi, beslenmeye geçiş süresi, tam doz beslenme süresi ile ilgili veriler kaydedilerek morbidite ve mortaliteyi etkileyen faktörler ve büyüme gelişme parametreleri incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 85 hastanın 44?ü kız, 41?i erkekti. Bu hastaların 35?inde duodenal, 29?unda proksimal jeunoileal, 21?inde ise distal jejunoileal atrezi/stenoz mevcuttu. %58 oranında prematürite mevcut olup bu oran duodenal atrezi/stenoz hastalarında daha fazla idi. Ebeveynler arasında akrabalık durumunda distal jejunoileal/stenoz görülme olasılığı daha yüksekti. Hastaların % 54?ü prenatal ultrasonografi ile tespit edildi. Duodenal atrezi/stenozu olan hastalarda eşlik eden konjenital anomali oranı %64, jejunoileal atrezi/stenozu olan hastalarda % 58 idi. Duodenal atrezi/stenozu olan hastalara en sık eşlik eden anomali konjenital kalp hastalığı ve Down Sendromu idi. Duodenal atrezilerde en sık kullanılan ameliyat yöntemi duodenoduodenostomi, jejunoileal atrezilerde ise rezeksiyon+primer anastomoz idi. Mortalite oranı %18 olarak hesaplandı. Tüm gruplarda genel komplikasyon oranı %20 olup en sık görülen komplikasyon sepsisti. Kaybedilen hastalarda en sık karşılaşılan ölüm nedeni sepsis olup bu hastalarda, prematürite, düşük doğum ağırlığı ve ek konjenital anomali görülme sıklığı artmıştı. Hastalar büyüme gelişme açısından incelendiğinde duodenal atrezi/stenoz grubunda vücut ağırlığı ve kilo persentillerinin normal değerlerde olduğu, jejunoileal atrezilerde ise boy persentillerinin düşük olduğu tespit edildi. Sonuç: İnce barsak atrezisi/stenozu nedeniyle takip ve tedavisi yapılan hastaların mortalite sıklığı literatürdeki oranlara göre yüksek olduğu tespit edildi. Kaybedilen hastalarda prematürite, düşük doğum ağırlığı ve eşlik eden konjenital anomalilerin sıklık oranının artmış olduğu bulunmuş, mortalitenin primer olarak cerrahi komplikasyona bağlı olmadığı düşünülmüştür. Geç dönem komplikasyonlarının oldukça düşük oranda görülmesinin mortalite oranının yüksek olmasından kaynaklanabileceği düşünülmüştür. Jejunoileal atrezi/stenozu olan hastalarda vücut ağırlığı persentilleri düşük olup bu hastaların ameliyat sonrası dönemde beslenme ve malabsorbsiyon açısından yakın takip edilmesini öneriyoruz. Anahtar kelimeler: Duodenal atrezi, stenoz, jeunoileal atrezi, mortalite, yaşam kalitesi
İntestinal motilitenin değerlendirilmesinde yeni metod: Akustik gastrointestinal gözetim
Amaç: Postoperatif dönemde gelişebilecek ileus tanısını koymada günlük cerrahi pratiğini değiştirmeye aday ve objektif bir değerlendirme yöntemi olabilecek, intestinal motilitenin akustik incelemesini yapmak ve klinikle ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma progresif deneysel bir araştırma metodunu içermektedir. Çukurova Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği ile iş birlikteliği doğrultusunda geliştirilen 'Gastrointestinal Aktivite İzlem Cihazı' ile 18 yaş üstü kolorektal cerrahi geçirmiş hastalarda günlük 10 dakika boyunca (5-7 gün süreyle) bağırsak aktivite kaydı yapılmıştır. Elde edilen ses kayıtlarının bilgisayar ortamında analizi gerçekleştirilerek; POI-(n:20), POI+(n:12) ve kontrol(n:20) gruplarına ait aktivite oranları, orali tolore etme, gaz ve gaita çıkarma zamanları ile ilişkisi incelenmiştir. Bulgular: Grupların ortalama bağırsak aktivitesi kontrol, POI- ve POI+ gruplarında sırasıyla 0,20akt/s; 0,14akt/s ve 0,08akt/s olarak belirlenmiştir. Gruplar arasında aktivite de anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,01). Kontrol ve postoperatif hastaların aktivite sayıları doğrultusunda eşik değer (0,12akt/sn) tespit edilmiştir. Eşik değerin üstünde aktiviteye sahip hastaların oral alımlarına müsaade edilmiştir. POI+ grupta postoperatif günler ilerledikçe hastaların ortalama aktivite sayılarının artığı ve oral alımı da tolore ettiği tespit edilmiştir (p<0,05). POI- grupta ise ortalama aktivite sayısının postoperatif 2. günden itibaren 0,14 ±0,04 akt/s üstünde olduğu ve ortalama rejim başlanma gününün 3±0,9 gün, gaita çıkışının ise 2±1,3 gün olduğu tespit edilmiştir. Dinleme sonuçlarına göre skalada eşik değerin üstünde kalan hastaların rejimi tolore ettiği saptanmıştır. Çalışmada bağırsak aktivitesinin varlığı ile ilk gaz ve ilk gaita çıkışı arasında ise ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Bağırsak motilitesinin postoperatif izlenmesine yönelik standart bir yaklaşım mevcut olmadığından, gastrointestinal akustik aktivite izlem cihazı, invaziv olmayan şekilde bağırsak fonksiyonunun iyileşmesini izlemek için klinik olarak erişilebilir bir yaklaşımı temsil edebilir. Gastrointestinal aktivite izlem cihazının, postoperatif bir hastanın beslenip beslenemeyeceği veya nasıl besleneceğini hakkında tek başına yeterli olamayacağı, fakat klinik kararların verilmesinde elde edilen kayıtların objektif bir parametre olarak kullanılmasının büyük fayda sağlayabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Sıçanlarda Ganoderma lucidumun mezenter iskemi- reperfüzyon hasarı üzerindeki iyileştirici etkileri
Giriş: İntestinal iskemi reperfüzyon hasarı ciddi bir klinik problem olup, yüksek morbidite ve mortalite riski taşır. Barsak tıkanıklığı, şiddetli travma ve aort by-pass işlemleri gibi çeşitli klinik olaylar, barsak iskemi reperfüzyon hasarına neden olabilir. Erken tanı için güvenilir bir parametre ve etkin tedavi için güvenilir bir ajan yoktur. Ganoderma lucidum immun modülatör, antioksidan ve anti inflamatuar etkileriyle bilinen bir mantar türüdür. Bu deneysel çalışmamızın amacı ganoderma lucidum'un ratlarda barsak iskemi reperfüzyon hasarı üzerine iyileştirici etkilerini araştırmaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamızda 24 erkek Wistar-Albino rat (250-300g ağırlığında) kullanıldı. Bu ratlar randomize olarak üç gruba ayrıldı: Grup I, kontrol grup; Grup II, I/R grubu; Grup III, I/R öncesi 7 gün oral ganoderma lucidum alan tedavi grubudur. Laparotomi sonrası, kontrol grubu dışındaki tüm ratlarda sırasıyla 30 dk ve 90 dk iskemi ve reperfüzyon uygulandı. Barsak ve karaciğer dokusu örnekleri rutin histolojik yöntemlerle boyandı ve ışık mikroskopu altında incelendi. Serum, barsak ve karaciğer dokuları Malondialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) düzeyleri ölçüldü. Sonuç SPSS Windows 18 programı kullanılarak istatistiksel olarak karşılaştırıldı. P <0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: I/R grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında, lökosit, trombosit, serum MDA, intestinal doku MDA ve hepatik doku MDA düzeylerinde anlamlı artış vardı. I/R grubunun, serum SOD, Serum GSH-Px, intestinal doku SOD, hepatik doku SOD ve hepatik doku GSH-Px düzeylerinin kontrol grubuna kıyasla önemli ölçüde azaldığı görüldü. İskemi reperfüzyon yaralanması, barsak dokusundaki villus yapısında bozulmayı ve hepatik doku hasarını tetiklemektedir. Daha önce ganoderma lucidum'un uygulanması bu olumsuz değişiklikleri etkili bir şekilde azaltmaktadır. Sonuç: Deneysel çalışmamız intestinal iskemi reperfüzyon hasarının barsak ve karaciğer dokularında serbest oksijen radikallerini indükleyerek belirgin oksidatif strese neden olduğunu göstermiştir. Serum ve doku MDA, SOD ve GSH-Px seviyeleri, oksidatif stresin belirlenmesinde önemli ölçüde yardımcı laboratuvar parametreleridir. Ganoderma lucidum'un intestinal iskemi reperfüzyon hasarı üzerindeki iyileştirici etkileri, bu parametreler ışığında umut vericidir.
Stomalı hastalarda hemşire navigasyon programının uyum, yaşam kalitesi ve komplikasyonların önlenmesine etkisinin incelenmesi
Bu araştırma, intestinal stomalı hastalarda hemşire navigasyon programının uyum, yaşam kalitesi ve komplikasyonların önlenmesine etkisinin incelenmesi amacıyla, ön test-son test düzende tekrarlayan ölçümlü randomize kontrollü müdahale çalışması olarak uygulandı. Araştırma; Gaziantep il merkezinde bulunan ikisi eğitim ve araştırma hastanesi olmak üzere altı hastanede, 1 Ocak-31 Aralık 2021 tarihleri arasında, intestinal stoma açılmış 30 deney ve 28 kontrol grubu hasta ile tamamlandı. Deney grubundaki hastalara hemşire navigasyon programı kapsamında danışmanlık, uzaktan destek, yazılı ve görsel eğitimler, bilgilendirme mesajları, telefon görüşmeleri, randevu planlamaları uygulanırken, kontrol grubu hastalar standart bakım aldı. Hastalar ilk görüşmede, üçüncü ve altıncı aylarda Hasta Bilgi Formu, Stoma Komplikasyonları Değerlendirme Formu, Stomaya İlişkin Deneyimlenen Sorunlar Formu, Ostomi Uyum Ölçeği, Stoma Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılarak değerlendirildi. Veriler SPSS 24.0 programı kullanılarak, ölçek puanları için zaman, grup, zaman ve grup interaksiyonu genelleştirilmiş tahmin denklemi (GEE) ve en küçük önemli fark (LSD) testleri kullanılarak değerlendirildi. Tekrarlanan ölçümler arasındaki kovaryansın değerlendirilmesinde Unstructured korelasyon yapısı kullanıldı. Araştırmada hemşire navigasyon programının hastaların stomaya uyum ve yaşam kalitelerinde anlamlı bir artış sağladığı, stomaya bağlı komplikasyonların görülme sıklığında anlamlı bir fark olmamakla birlikte azalma sağladığı görüldü. Deney grubu hastaların stomaya uyum ve yaşam kalitelerinde, her değerlendirmede grup içi ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Araştırmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda; sağlık kuruluşlarının ihtiyaç duyulan birimlerinde hemşire navigasyon programlarının uygulamaya geçirilmesi, hastaların uyum ve yaşam kalitelerini etkileyen farklı kronik durumlarda uygulanması önerilmektedir.
Hemodiyaliz tedavisi alan son dönem böbrek yetmezlikli hastalarda fonksiyonel barsak hastalığı prevalansı
Çalışmamızda son dönem kronik böbrek yetmezliği olup hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda FBH ve alt gruplarının prevalansını, cinsiyete göre dağılımını, hasta ve kontrol grupları arasındaki farklılıkları, biyokimyasal parametreler, diyaliz etkinliği ve diyaliz süresi açısından FBH olan ve olmayan gruplar arasındaki olası farklılıkları araştırdık. Çalışmamıza Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Nefroloji Polikliniğinde takipli hemodiyaliz tedavisi alan son dönem böbrek yetmezliği tanılı 80 hasta ve Genel Dahiliye Polikliniğine başvuran ve sağlıklı gönüllü kriterlerine uyan 80 olgu alındı. Hasta ve sağlıklı gönüllülerden oluşan kontrol grubunda fonksiyonel barsak hastalığını saptamak amacıyla Roma II kriterleri kullanıldı. Hasta grubunun 46 (%57,5)?sını erkek, 34 (%42,5)?ünü kadın oluşturmaktaydı. Hasta grubunun yaş ortalaması 62,13 (±12,92) (min: 23, max: 90) idi. Kontrol grubunun 43 (%53,8)?ünü erkek, 37 (%46,3)?sini kadın oluşturmaktaydı. Grubun yaş ortalaması 60,45 (±9,85) (min: 29, max:85)?di. Hasta grubunun 22 (%27,5)?sinde, kontrol grubunun ise 10 (%12,5)?unda FBH saptandı. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,01). IBS, hasta grubunun %7,5?inde, kontrol grubunun %2,5?inde saptandı (p=0,14). Fonksiyonel şişkinlik hastaların %3,8?inde, kontrol grubunun %8,8?inde saptandı (p=0,19). Fonksiyonel konstipasyon hasta grubunun %16,3?ünde, kontrol grubunun %1,3?ünde saptandı (p=0,001). Hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda daha çok fonksiyonel konstipasyon saptanmıştır. FBH istatistiksel olarak anlamlı oranda kadınlarda daha sık izlenmekte idi (p=0,004). Hasta grupta FBH görülmesi ile medeni hal, yaşadığı yer ve eğitim durumu, sigara-alkol, diyabet veya hipertansiyon varlığı arasında ilişki saptanmazken, ev hanımlarında anlamlı olarak daha sık FBH saptandı. Fosfor değeri FBH saptanan olgularda anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p=0,03). PTH, albümin, kalsiyum, hemoglobin düzeyleri ile FBH arasında ilişki saptanmadı. FBH görülmesinde Kt/V oranının etkisi incelendiğinde; FBH saptanan grubun ortalama Kt/V değeri 1,61 ± 0,30 iken saptanmayan olgularda 1,50 ± 0,31 (p=0,18)?di. Çalışmamızda kontrol grubuna göre kronik böbrek yetmezlikli olgularda daha sık oranda fonksiyonal barsak hastalığı saptanmıştır. Kronik böbrek yetmezlikli olgularda en sık saptanan fonksiyonel barsak hastalığı fonksiyonel konstipasyon olmuştur. Fonksiyonel barsak hastalığı gelişmesinde etkili olabilecek faktörler incelendiğinde, FBH saptanan olguların anlamlı oranda daha sık kadın ve ev hanımı oldukları saptanmıştır. FBH saptananlarda fosfor düzeyi daha yüksek saptanmıştır.
Mide adenokanseri ile hp (+), hp (-) intestinal metaplazi arasındaki moleküler patoloji
Giriş ve Amaç: İntestinal metaplazi (IM), mide kanseri gelişmesi için önemli bir risk faktörüdür.WNT sinyal yolağı karsinogenezisde önemli görevler üstlenmektedir. Çalışmamızda IM ve mide kanseri hastalarında WNT sinyal yoluna ait genlerin tanısal ve prognostik marker olarak değerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 34 mide kanserli, 45intestinal metaplazili ve 25 kontrol olgu olmak üzere toplam 104 kişi çalışmaya dahil edildi. Mide kanseri, IM ve kontrol gruplarının RT-PCR array yöntemi ile WNT sinyal yolu anahtar gen ekspresyonları değerlendirildi ve karşılaştırıldı. Tümör yükünü yansıtan , prognostik önemi olan metastaz varlığı ve mide de lokalizasyonuna göre mide kanseri hastaları alt gruplara ayrılarak gen ekspresyonu yapıldı. IM hastaları mide kanseri için risk faktörü olarak Kabul edilen Helikobakter Pilori (HP) varlığına göre alt gruplara ayrılarak gen ekspresyonu yapıldı. Bulgular: Mide kanserli ve IM'li hastalardaRHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin kontrol grunbuna göre anlamlı şekilde overeksprese olduğu saptandı. Metastatik mide kanseri hastalarında metastaz göstermeyen hastalara oranla RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin anlamlı olarak overeksprese olduğu görüldü. Diffüz tip mide kanseri hastlarında diffüz olmayan mide kanseri hastalarına göre RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin anlamlı olarak overeksprese olduğu görüldü. Mide kanseri hastları ile IM hastaları karşılaştırıldığında gen ekspresyonlarında anlamlı bir fark bulunmadı. HP pozitif IM hastlarında HP negatif IM hastalarına oranla RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin anlamlı olarak overeksprese olduğu saptandı. Sonuç: RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin mide kanseri hastalarında tümör yükünü yansıtabileceğini düşünmekteyiz. Mide kanserinden önce RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin IM hastalarında ekspresyon oranının artmaya başladığını ve bu ekspresyonu HP varlığının artırdığını düşünmekteyiz. Bu konularda daha ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler:Mide kanseri, İntestinal metaplazi, RHOA, CXADR, CSNK1A1, CCND2, DVL2, FZD8, NFACT1
Çukurova Bölgesi Üniversite Hastanesinde inflamatuar bağırsak hastalığı ile takipli hastalarda malignite sıklığı ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: İnflamatuar bağırsak hastalıkları sadece bağırsağa sınırlı olmayan kronik inflamatuar bir hastalıktır. İBH'da bağırsakla ilişkili ve bağırsak dışı malignite riskinde artış görülmektedir. Malignite riskinde bu artış kronik inflamasyon sonucu olabileceği gibi, inflamasyonu baskılamak amacıyla kullanılan immunsupresan tedavilerle ilişkilidir. Biz bu çalışmada bölgemizde inflamatuar bağırsak hastalıklı bireylerde hangi malignitelerin sık görüldüğünü ve bu malignitelerin hangi faktörlerle ilişkili olduğunu bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2011-2021 yılları arasın Çukurova Üniversitesi Dahiliye Gastroenteroloji Bilim Dalı'na başvuran klinik, endoskopik ve histopatolojik olarak İBH tanısı doğrulanmış 376 hastanın verileri retrospektif olarak çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet), ek hastalıkları, İBH hastalık karakterleri (tutulum bölgeleri, endoskopik ve rektal tutulum varlığı, fistülizan, stenozan hastalık varlığı, tanı zamanları), alınan biyopsi materyallerinin sonuçları, geçirdiği operasyonlar, kullandıkları ilaçların geçmişi, klinik ve endoskopik aktivasyon sıklıkları, steroid tedavisi gereksinimleri, aktif olarak kullandıkları tedaviler ve bunların kanserlerle ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 212'si erkek 164'ü kadın, çalışmanın gerçekleştirildiği tarihte medyan yaş 38,5'tu (17-80 yaş arası). Yedisi ülseratif kolit, 8'i Crohn hastası ve 1'i indetermine kolit tanılı 16 hastada toplam 18 malignite vakası gözlemlendi. Malignite rastlanan hastaların 13'ü erkek, 3'ü kadındı. En sık görülen maligniteler kolorektal kanser ve cilt kanserleriydi. Bu ikisi dışında Kaposi sarkomu, papiller üretelyal karsinom, mide adenokanseri, primeri belirsiz adenokanser, Hodgkin lenfoma, tiroid papiller kanser, hepatoselüler kanser, multipl miyelom, prostat kanseri vakası görüldü. Malignite hastalarında tanı anından kanser oluşumuna kadar geçen medyan süre 8 yıldı. Kolorektal kanser gelimine kadar geçen medyan süre ülseratif kolit hastalarında 13,5 yıl, yaygın koliti olan hastalarda 8 yıldı. Daha önceki çalişmalarda tiyopurinle malignite riskinde artış gösterilen papiller üretelyal kanser, melanom dışı cilt kanseri, Kaposi sarkomu 4 olgumuzda rastlandı. TNF-α inhibitörü kullanım öyküsü olan (medyan 3 yıl süreyle) hastalarda hiç TNF-α inhibitörü kullanmayanlara göre malignite riski daha az bulundu. Yılda bir defa veya daha fazla klinik/endoskopik aktivasyon görülen hastalarda remisyondaki ya da nadir aktivasyon izlenen hastalara göre kanser riski 5,8 kat fazla bulundu. Sonuç: Verilerimiz İBH'da tiyopurin kullanımının malignite riskini artırabileceğini desteklemektedir, TNF-α inhibitörü kullanımı olan hastalarda malignite riski azalmaktadır. Yılda bir defa veya daha fazla hastalık aktivasyonu yaşayan İBH'lı bireylerde malignite riski daha fazladır. Sonuçlarımızı doğrulamak için bu konuda büyük hasta gruplarıyla popülasyon temelli prospektif çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Ratlarda, karadut meyve (morus nigra) extresinin, metotreksat ilişkili intestinal hasar üzerine koruyucu etkisi
Bu çalışmada bir çok çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde kullanılan yüksek doz metotreksatın oluşturduğu oral ve gastrointestinal sistem mukozitlerinin önlenmesinde, antioksidan özelliği olan karadutun (morus nigra) koruyucu etkisinin olup olmadığını, gerek histolojik gerekse biyokimyasal parametreleri kullanarak göstermeyi amaçladık. Çalışma prospektif, randomize olarak yapıldı ve her bir grupta 14 denek olacak şekilde ağırlıkları 200-250 gr arasında olan erkek Wistar albinosıçanlar dört gruba ayrıldı. Intestinal hasar modeli oluşturmak için çalışmamızın birinci gününde 1. Grup 30mg/kg metotreksatın intraperitoneal verilmesiyle oluşturuldu. İkinci gruba ise ilk gün 30mg/kg MTX intraperitoneal olarak verildi aynı zamanda birinci gün MTX verildikten sonra başlamak üzere oral yoldan gavaj yardımıyla 500mg/kg Morus nigra ekstresi hayvanlara verildi. Üçüncü gruba ise yalnızca 0.001ml/kg-2.5ml/kg intragastrik salin solüsyonu verildi. Dördüncü gruba ise oral yoldan gavaj yardımıyla 500mg/kg olacak şekilde Morus nigra ekstresi verildi. Çalışma gruplarında ratlar 4. ve 6. günlerde sakrifiye edildi. Deneklerde antienflamatuar ve antioksidan etkinliği ortaya koymak için biyokimyasal ve histolojik analizler gerçekleştirildi. Biyokimyasal olarak alınan kan örneğinde TOS ve TAS düzeyleri analiz edildi. Histolojik analizler için ince barsak segmentlerinden (duodenum, jejnum, ileum) alınan kesitlerde Ki-67, MPO, MDA, TNF-alfa, TOS ,TAS, IL-1beta dağılımları değerlendirildi. Literatürde morus nigranın metotereksatın gastrointestinal toksisitesinden koruyucu etkisini doku düzeyinde gösteren çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışma alanında ilk olması açısından özgündür. Çalışmamızdaki morfometrik ve histopatolojik bulgular, MTX'in neden olduğu mukoza harabiyeti üzerine Morus nigra'nın koruyucu etkisinin olduğu ve bağırsak epitelinde rejenerasyonu desteklediği görülmüştür. Morus nigra MTX'in oluşturduğu hasarları çalışmamızda gözlemlendiği gibi azaltmaktadır. Bizim çalışmamız, MTX‟in istenmeyen etkilerinden korunmada Morus nigra'nın kullanımı için bir ümit vermektedir. Ancak daha geniş kapsamlı klinik uygulamaları da içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.
5-15 yaş grubu kronik karın ağrısı olan çocuklarda helicobacter pylori enfeksiyonu; bağırsak parazitozları ile birlikteliği ve risk etkenleri
Giriş ve Amaç:Bu çalışmada amaç 5-15 yaş gurubunda kronik karın ağrısı yakınması ile başvuran çocuklarda Hp enfeksiyonu ve bağırsak parazitozları sıklığını saptamak ve her iki enfeksiyonun oluşmasındaki ortak risk etkenlerinin incelenmesi amaçlanmaktadır.Gereç ve Yöntemler: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Pediatri polikliniğine Ağustos 2010-Ağustos 2011 tarihleri arasında en az üç ay süreyle günlük aktiviteyi engelleyen şiddette üç veya daha fazla karın ağrısı şikayeti ile başvuran 5-15 yaş arasındaki 90 hasta çalışmaya alınmıştır. Çalışma grubunun tümünde kanda HpIgG antikoru, gaitada HpSAg ve parazit taraması yapıldı. Kanda HpIgG ve/veya gaitada HpSAg pozitif olan çocuklar Hp pozitif olarak kabul edildi. Hp pozitifliği ve parazitoz varlığı açısından risk etkenleri anket çalışması ile karşılaştırılmıştır.Bulgular: Çalışmaya alınan hastalarda Hp sıklığı %30, gaitada parazitoz sıklığı %12.2 olarak saptanmıştır. En sık parazitoz etkeninin ise G.intestinalis (%5.5) olduğu bulunmuştur. Bağırsak parazitozu varlığı Hp(+) grupta %22.2 ve Hp(-) olan grupta %7.9 olarak saptanmıştır (p=0.06). G.intestinalis sıklığı ayrıca incelendiğinde Hp(+) olan grupta %14.8, Hp(-) grupta %1.6 olarak saptanmıştır (p=0.01). Çalışmamızda Hp enfeksiyonu olan ve olmayan çocuklar arasında okula gitme, ailede ülser/gastrit öyküsü, içme suyu kaynağı olarak şebeke suyu kullanılmasının istatiksel olarak anlamlı farklı olduğu gözlenmiştir. Bağırsak parazitozu olan ve olmayan çocuklar arasında ise anne eğitim düzeyi, ailede parazit tedavisi alım öyküsü olması ve tuvalet sonrası el temizliği istatistiksel olarak anlamlı bulunduTartışma ve Sonuç: Çocuklarda KKA etyolojisinde Hp enfeksiyonu ve bağırsak parazitozları sık gözlenen nedenlerdendir.Her iki enfeksiyon oluşumunda benzer bulaş yollarını kullanması ile ilgili olabileceği düşünülmüştür.Bu bağlamda hijyenik koşulların iyileştirilmesinin önemli olduğu sonucuna varılmıştır.Anahtar Sözcükler:Helicobakter pylori, kronik karın ağrısı, giardia intestinalis, çocuk
Helikobakter pilori (+) ve (-) intestinal metaplazi hastalarındaki GSTP1 geninin metilasyon profilinin mide tümörlü hastalarla karşılaştırılması
Mide adenokarsinomu dünyadaki en yaygın malignitelerden biridir. Mide kanser gelişiminde çok sayıda epigenetik ve genetik değişiklikler tespit edilmiştir. GSTP`ler detoksifikasyondan sorumlu enzim ailesidir. GSTP1 geni metilasyon profilini ile pek çok kanser arasında bağlantı olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Ancak epigenetik mekanizmaları net değildir. Çalışmamızda mide kanserli, H.pilori (+) ve (-) intestinal metaplazili hasta grupları arasındaki GSTP1 geni promotor metilasyon profilinin araştırılması amaçlanmıştır.Araştırmamızda histopatolojik olarak intestinal metaplazi ve mide kanseri tanısı almış hastalar dahil edildi. Hastalara üst gastrointestinal sistem endoskopisi uygulanarak taze biyopsi örnekleri toplandı. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İzmir Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Bilim Dalları'ndan 25 HP(+), 25 HP(-) intestinal metaplazili ve 25 mide tümörlü hastaların midelerinden biyopsi örneği alındı. Kontrol grubu olarak gastroenteroloji polikliniğimize başvuran üst gastrointestinal yakınması olup, toplanan biyopsilerinde intestinal metaplazi ve mide kanseri saptanmayan 15 sağlıklı bireyden oluşturuldu. GSTP1 gen metilasyonu saptanması açısından sodyum bisulfit modifikasyonu sonrasında metilasyona spesifik PCR yapıldı ve değerlendirildi. İstatistiksel analizde hasta grupları ve metilasyon durumları arasındaki korelasyonu bulmak için ki-kare testi kullanıldı.GSTP1 promotor bölge hipermetilasyonu analizinde, mide kanseri grubunda metilasyon %28, unmetilasyon %24 ve heterojen metilasyon %48 oranında; Hp(-) intestinal metaplazi grubunda metilasyon %28, unmetilasyon %52, heterojen metilasyon %20 oranında; Hp(+) intestinal metaplazi grubunda metilasyon %32 , unmetilasyon %24, heterojen metilasyon %44 oranında ve kontrol grubunda metilasyon %26,6, unmetilasyon %40 , heterojen metilasyon %33,34 saptandı. Gruplar arasında yapılan istatiksel karşılaştırmalar sonucunda; hipermetilasyon açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Kontrol grubunda da metilasyon oranı %26,6 olduğundan GSTP1 geni hipermetilasyonunun mide kanseri erken tanısında kullanımının uygun olmayacağı düşünüldü.
İnflamatuar barsak hastalığı olan hastalarda IBD-disk skoru ile yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Giriş: İnflamatuar barsak hastalıkları (İBH), genetik yatkınlığı olan bireylerde çevresel ve immünolojik faktörlerin etkisi ile ortaya çıktığı düşünülen, idiopatik, alevlenme ve iyileşme dönemleriyle karakterize kronik inflamatuar seyirli hastalıktır. Ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığı (CH) inflamatuar barsak hastalıklarının iki yaygın formu olup İBH'nin yaklaşık %5-15'lik bir kısmını da klinik ve patolojik olarak tam ayırt edilemeyen Sınıflandırılamayan İBH vakaları oluşturmaktadır. Avrupa 'da yaklaşık olarak CH için insidans her 100.000 kişide 0,7-9,8, ÜK için insidans her 100.000 kişide 1.5-20.3 arasında değişmektedir. Hem ÜK hem de CH fiziksel, psikolojik, ailevi ve sosyal yaşamda bozulmaya sebep olabilen, hastaların yaşam kalitesini azaltan engelliğe neden olduğundan, hastanın tedavisinin yönetiminde hasta tarafından bildirilen sonuçlar (PRO) önem arz etmektedir. İBH'li hastalarda engelliği ölçmek için kendi kendine uygulanabilen bir görsel araç olan IBD-Disk (Inflammatory Bowel Disease) anketi geliştirilmiştir. Çalışmamızda ÜK ve CH grubunda tedavi öncesinde ve sonrasında IBD-Disk skorları ile tedavi öncesi ve sonrasındaki endoskopik ve patolojik skorları arasındaki korelasyonu değerlendirip, İBH'lerde IBD-Disk skore ile yaşam kalitesini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Temmuz 2021-Temmuz 2022 arasında kliniğimize peşi sıra başvuran, 18-80 yaş arası, İBH tanısı ile takip edilen veya yeni tanı almış hastalar dahil edildi. Aydınlatılmış onam formunu imzalayan hastaların klinik ve demografik özellikleri kaydedildi. Takip altında olanlarda aktivasyon durumunda tedavi değişikliği yapılmadan önce, yeni tanı alanlarda ise tedavi başlangıcı öncesi laboratuvar tetkikleri, endoskopik ve patolojik bulguları kaydedildi. Hastalara tedavi başlangıcı veya tedavi değişikliği öncesi bazal IBD-Disk anketi uygulandı. Ardından tedavinin ilk haftası, ilk ayı ve üçüncü ayında aynı şekilde anket soruları yöneltildi. Anket soruları ile aynı sıklıkta klinik aktivite skorları ve laboratuvar ölçümleri yinelendi. Tedavi başlangıcı veya değişikliği sonrası 3.ayda hastaların endoskopik ve patolojik değerlendirmeleri yapıldı. Elde edilen anket sonuçları birbirleri ile ayrıca hastalığın klinik, endoskopik ve histopatolojik değişiklikleri ile karşılaştırıldı. iii Bulgular: Yaş ve cinsiyet açısından değerlendirildiğinde gruplar homojendir. ÜK grubunda 3.ay hemoglobin değerlerinin anlamlı olarak bazal hemoglobin değerlerinden yüksek olduğu saptanmıştır. ÜK grubunda bazalde ölçülen Nancy Histolojik İndeks (NHI) skoru ve Mayo Endoskopik Skoru (MES) 3.ayda ölçülen skorundan anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. CH grubunda 3.ay hemoglobin değerlerinin anlamlı olarak bazal hemoglobin değerlerinden yüksek olduğu, 3.ay ölçülen lökosit ve Internationel Normalized Ratio (INR) değerlerinin bazalde ölçülen lökosit değerlerine göre anlamlı düşük olduğu saptanmıştır. CH grubunda bazalde ölçülen Simple Endoscopic Score for Crohn's Disease (SES-CD) skoru, 3.ayda ölçülen SES-CD skorundan anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. ÜK grubunda NHI'nın 0 ila 3.ay arasındaki değişimleri ile ÜK-MES skorlarının 0 ila 3.ay arasındaki değişimleri arasında pozitif anlamlı korelasyon saptanmıştır. CH grubunda NHI'nın 0 ila 3.ay arasındaki değişimleri ile SES-CD skorlarının 0 ila 3.aydaki değişimleri arasında pozitif anlamlı korelasyon saptanmıştır. Sonuç: ÜK ve CH grubunda tedavi sonrasında bazal IBD-Disk genel ve tüm alt skorlarının, 3.ay ölçümlerine göre anlamlı derece daha yüksek olduğu saptanmıştır. ÜK ve CH grubunda endoskopik bulgular ile patolojik skorlar arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır ancak IBD-Disk skorları ile endoskopik ve patolojik skorlar arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmamıştır. Çalışmamızın, bu konuda yapılacak çalışmalara ışık tutacağını umuyoruz. Anahtar Kelimeler: Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, IBD-Disk, Nancy histolojik indeksi
Ülseratif kolitte NADPH oksidaz alt ünitesi P22phox gen ekspresyonu
Ülseratif kolit (ÜK) kolonun kronik inflamatuvar bir hastalığıdır. Kolon mukozasında oksidatif stres lehine ortaya çıkan dengesizlik inflamasyona ve mukoza hasarına neden olmaktadır. NADPH oksidaz sistemi, fagositlerde serbest oksijen radikallerini üretiminden sorumlu yolakların başında gelmektedir. P22phox ise bu sistemin önemli bir alt ünitesi olup, serbest oksijen radikallerinin üretiminden sorumludur. Hipotezimize göre; ÜK' de artmış oksidatif stres ve kronik inflamasyon, p22phox ile ilişkili olup, ekspresyonundaki artış patogenetik bir mekanizma olabilir. Amacımız ÜK hastalarının, kolonoskopide inflamasyonlu kolon mukozasından alınan biyopsilerde p22phox ekspresyonunun kantitatif olarak belirlenmesi ve hastaların normal görünümlü kolon mukozası ile sağlıklı kontrol grubu ile kıyaslanmasıdır.Çalışmaya girmeyi kabul eden 16-65 yaş grubundaki, ÜK tanısıyla takip edilen ve kolonoskopi yapılacak olan hastalar alındı. Kolon biyopsilerinde P22phox gen ekspresyonu, Real Time PCR yöntemiyle çalışıldı.P22phox ekspresyonu; hasta grubunun inflamasyonlu ve normal görünümlü mukozadan alınan biyopsi örneklerinde benzerdi (p>0.05). Hasta grubuyla kontrol grubu kıyaslandığında; ne inflamasyonlu ne de normal görünümlü kolon mukozasından alınan biyopsi örneklerindeki p22phox ekspresyonu istatistiksel olarak farklı değildi. Tedavi alan ve tedavi almayan hastaların p22phox ekspresyonu arasında fark yoktu (p:0.32, p:0.25). Hasta grubunda ÜK şiddeti ile p22phox ekspresyonu arasında ilişki saptanmadı.ÜK hastalarında kronik mukozal inflamasyon ile p22phox ekspresyonu arasında ilişki saptanmamıştır. Oksidatif stresin p22phox ekspresyonu yanında başka mekanizmalarla da ilişkili olduğu veya bu ekspresyonun bilmediğimiz etkenlerce düzenlendiği düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: Ülseratif Kolit, NADPH oksidaz, p22phox ekspresyonu
Yığılca'da ilk ve ortaöğretim öğrencilerinde intestinal parazitozların sıklığının araştırılması
Bu çalışmada Yığılca İlçesindeki ilk ve orta öğretim öğrencilerinde bağırsakparazitlerinin prevelansı ve bunun sosyodemografik özellikler ve çocukların bazıalışkanlıkları ile ilişkisi araştırıldı. Ayrıca eşlik edebilecek olası semptomların daparazitozla ilişkisi değerlendirildi. Çalışmada öğrencilere ait 543 dışkı örneği ve510 selofan bant örneği incelendi. Dışkı örneklerine direk bakı, formol-eterkonsantrasyon işlemi sonrasında lugol, kinyon asit-fast ve trikrom boyamayöntemleri uygulandı. İncelenen örneklerde 87(%16.1) Enterobius vermicularis, 79(%15.1) Giardia intestinalis, 73(%13.9) nonpatojen çeşitli parazitler, 1(%0.19)Ascaris lumbricoides, 1(%0.19) Hymenolepis nana saptandı. Bulunan sonuçlarçocukların aileleri ile birlikte doldurdukları anket cevapları ile birlikte analiz edildi.Bağırsak parazitleri ile bazı risk faktörleri arasındaki ilişkiye bakıldığında;anne-baba eğitim durumu, ailenin gelir düzeyi ve baba mesleği ile bağırsakparazitleri varlığı arasında anlamlı ilişki bulundu. Cinsiyet, okulda tuvaletalışkanlıkları, evde sabun ve tuvalet kağıdı bulunması, el yıkama şekli ve süresi vediğer bazı hijyen davranışları parazitoz varlığında etkili bulunmazken, büyük abdestsonrası ellerini yıkamayan çocuklarda G.intestinalis daha yüksek oranda görüldü.Parazitozlarda görülebilen karın ağrısı, burun kaşınması, anal kaşıntı ishal ve kakadakurt görme gibi semptomlarla ve hemoglobin düşüklüğü, büyüme geriliği gibibulgularla ile çocukların parazit taşımaları arasında ilişki saptanmadı.Sonuç olarak G.intestinalis ve E.vermicularis gibi direk olarak kişisel hijyenile ilişkili parazitlerin sık görülmesi ilçedeki çocuklarda hijyen bilgilerinin eksikolduğunu göstermiştir. Ayrıca anne-baba eğitim düzeyi düşük çocuklarda da bu ikiparazitin de daha yaygın olarak bulunması bu ebeveynlerin çocuklarına yeterli hijyeneğitimi verememelerine bağlanabilir. Bu sonuçlar bölgede hem ebeveynleri hem deçocukları kapsayacak şekilde paraziter hastalıklar ve temizlik alışkanlıkları hakkındaeğitim programlarının yapılması ile paraziter hastalıkların kontrol altınaalınabileceğini göstermektedir. Buna ek olarak G.intestinalis suyla da bulaşabilen birpatojen olduğu için bölgedeki su kaynaklarının mikrobiyolojik açıdan incelenmesininfaydalı olacağını düşünmekteyiz.ANAHTAR SÖZCÜKLER, Bağırsak parazitleri, öğrenciler, Yığılca, G.intestinalis,E.vermicularis
Lenfosit alt grupları ile bağırsak parazitleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Bağırsak parazit enfeksiyonları, başta gelişmekte olan ülkeler olmak üzere, ülkemiz ve tüm dünyada ciddi bir sağlık problemi olarak düşünülmektedir. Parazit enfeksiyonları genellikle asemptomatik seyirlidir. Paraziter enfeksiyonun kendisi genellikle ölümcül olmamakla birlikte, bağışıklık sisteminin baskılandığı durumlarda morbidite ve mortaliteye neden olabilir. Kanser özellikle hücresel immünite olmak üzere tüm bağışıklık sistemini zaafa uğratabilir. Her ne kadar ülkemizde ve dünyada immün düşkün bireylerde bağırsak parazitlerinin prevelansı gösterilmişse de, bunun altında yatan faktörler belirsizdir. Bu çalışmanın amacı, kanser ve/veya kemoterapi nedeniyle immünitesi baskılanan hastalarda bağırsak parazitozlarının görülme sıklığı ile bu enfeksiyonların T hücre (CD3+), yardımcı T (Th) (CD3+ CD4+) ve sitotoksik T (Tc) (CD4+ CD8+) hücre, B hücre (CD19+) ve doğal öldürücü (NK) hücre (CD16+ 56+) düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır.Çalışmada 27 ve üzeri yaştaki 201 kanser hastası yer aldı. Hastaların dışkı örnekleri Nativ-Lugol, Giemsa, Modifiye Trikrom, Asit Fast Trikrom ve Kalkoflor Beyazı boyama yöntemleri ile incelendi. Ayrıca dışkı örneklerinde PCR yöntemi ile genus ve tür düzeyinde Microsporidia ve Cryptosporidium parvum araştırıldı. Kan örneklerinde akım sitometri ile lenfosit alt grupları belirlendi.Hastaların 115'inde (%56,7) bir veya birden fazla parazit türü saptandı. En sık görülen parazit türleri Microsporidia % 25.37, Blastocystis %23.38 ve Entamoeba coli %13.93 idi. Akım sitometri yöntemi ile çalışılan kan örneklerinde, lenfosit yüzdesi, T hücre ve Th hücre düzeyi düşük olan hastalarda parazit görülme sıklığı yüksekti. Microsporidia enfeksiyonu lenfosit yüzdesi ve Th hücre düzeyi düşük hastalarda, Blastocystis enfeksiyonu lenfosit yüzdesi düşük ve CD4/CD8 oranı 1'den büyük olan hastalarda ve C. parvum enfeksiyonu T lenfosit yüzdesi ve Th hücre düzeyi düşük olan hastalarda anlamlı olarak yüksekti.Kanser hastalarında lenfosit yüzdesi, T ve Th hücre sayısında azalma ve CD4/CD8 oranının yüksek olması, bağırsak parazit enfeksiyonlarının sıklığını artırmaktadır. Fırsatçı bağırsak parazitleri hastalığın klinik seyrini etkileyebilir, hekimlerin özellikle kanser hastalarının takip ve tedavi sürecinde bu durumu göz ardı etmemelerini önermekteyiz.
Çölyak hastalarında kardiyak patolojiler
Çölyak hastalığı (ÇH), genetik olarak yatkın bireylerde buğday, arpa, çavdar gibi tahıl ürünlerinde bulunan glütene karşı duyarlılık sonucu gelişen, bağırsak mukozasında inflamatuar değişikliklere neden olan, glütensiz diyetle klinik düzelme gösteren otoimmün ve ailesel özellikli bir hastalıktır. Çölyak hastalığında kardiyovasküler komplikasyonlar morbidite ve mortalitenin nedenlerinden biri olarak bilinmektedir. Çölyak hastalığı olan bireylerde kardiyomiyopati, miyokardit, aritmiler ve erken ateroskleroz gibi belirli kardiyovasküler hastalıkların, hastalığı olmayan bireylere göre daha yaygın görüldüğü ve subklinik kardiyovasküler sistem tutulumunun miyokardit ve dilate kardiyomyopatiden daha sık izlendiği görülmüştür. Çalışmamızda çocuklarda ÇH'nin kardiyovasküler sistem üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza hasta grubu olarak Fırat Üniversitesi Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji Polikliniğinde takipli ek kronik hastalığı olmayan çölyak hastaları, kontrol grubu olarak da Çocuk Kardiyoloji Polikliniğine masum üfürüm veya spor raporu için başvurmuş, ÇH ve ek kronik hastalığı olmayan yapılan fizik muayene ve ekokardiyografide (EKO) kardiyak patoloji saptanmayan hastalar dahil edildi. Tüm çocukların demografik, laboratuvar, elektrokardiyografi (EKG) ve EKO verileri kaydedildi. Çölyak hastaları ve kontrol grubunun demografik, laboratuvar, EKG ve EKO verileri karşılaştırıldı. Çalışmaya 55 çölyak hastası ve 52 kontrol grubu olmak üzere toplam 107 olgu dahil edildi. Hasta grubun yaşları 11(2-18) yıl, kontrol grubun yaşları 15(2-17) yıl idi. Hastaların tamamı endoskopi sonrası yapılan patolojik inceleme ile tanı almış olup ortalama takip süresi 3,7±2,9 yıldı. Çalışmamızda ÇH olan çocuklarda kontrol grubuna göre PR aralığı daha kısa, kalp hızı, diyastolik kan basıncı (DKB), PR dispersiyonu, QT dispersiyonu, QTc dispersiyonu ve P aks daha yüksek bulundu. Yine hasta grupta B12 vitamininin daha yüksek, D vitamininin ise daha düşük olduğu tespit edildi. Kontrol grubu EKO sonuçları normalken hasta grupta bir hastada mitral yetmezlik, bir hastada triküspit yetmezliği, bir hastada ince patent ductus arteriozus ve dört hastada mitral valve prolapsusu tespit edildi. Ayrıca hasta grupta diyastol sonu sol ventrikül çapı (LVIDd), sistol sonu sol ventrikül çapı (LVIDs), endsistolik volüm (ESV), enddiyastolik volüm (EDV) ve stroke volüm (SV) kontrol grubuna göre daha düşük bulundu. Diyete uyumlu grupta ise uyumsuz gruba göre DKB, düşük dansiteli lipoprotein (LDL) ve P aks'ın daha düşük olduğu tespit edildi. Çölyak hastalığı olan çocuklarda sağlıklı çocuklara göre kardiyovasküler patolojiler ve subklinik bulgular daha fazla görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Aritmi, çölyak hastalığı, EKG, kardiyovasküler tutulum
İnflamatuvar barsak hastalığı tanılı hastalarda adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtın retrospektif olarak değerlendirilmesi
Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı inflamatuvar barsak hastalığının majör iki formudur. Crohn hastalığının klinik şiddetini belirlemek için Crohn hastalığı aktivite indeksi kullanılır. Ülseratif kolitin klinik şiddetini belirlemek için Truelove-wittz aktivite indeksi kullanılır. Adalimumab ve infliksimab inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda tedavide kullanılan biyolojik ajanlardır. Bu çalışmanın amacı inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtın retrospektif değerlendirilmesidir. Fırat Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji polikliniklerinde ve kliniklerinde, Ocak 2008-Nisan 2019 tarihleri arasında takip edilmiş inflamatuvar barsak hastalığı tanısı olan, 18 yaş üzerindeki hastaların verileri incelemeye alındı. İncelenen hastalardan adalimumab ve infliksimab tedavisini en az 4 hafta düzenli olarak almış 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Adalimumab ve infliksimab tedavisine yanıtı değerlendirme amacıyla hastalığın aktivitesiyle ilişkili parametreler olan lökosit, eritrosit sedimantasyon hızı, C-reaktif protein ve nötrofil/lenfosit oranı değerlerinin tedaviden önceki ile tedaviden sonraki değerleri kıyaslandı. Ayrıca bu hastaların tedaviden önceki ve sonraki hemoglobin düzeyleri karşılaştırıldı. Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı aktivitesinin değerlendirilmesinde kullanılan eritrosit sedimantasyon hızı, C-reaktif protein, lökosit ve nötrofil/lenfosit oranı seviyeleri adalimumab ve infliksimab tedavisi sonrası tedavi öncesi seviyelere göre hastalarda anlamlı derecede düşüktü (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış ülseratif kolit ve Crohn hastalarının tedaviden sonra hemoglobin düzeylerinin tedavi öncesine göre anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış Crohn hastalarının Crohn hastalığı aktivite indeksleri kıyaslandı ve tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı derecede düşük izlendi (p<0,05). Adalimumab ve infliksimab tedavisi almış Ülseratif kolit hastalarının Truelove-wittz Aktivite indeksleri kıyaslandı ve tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı derecede düşük izlendi (p<0,05). Crohn hastalarının %83,3'ü, ülseratif kolit hastalarının %84,6'sı iyileşti. Adalimumab ve infliksimab tedavisi inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda tedavide aktif hastalığın iyileşmesi üzerine etkili oldu. Adalimumab ve infliksimabın güvenilirliğinin yüksek olduğu fakat düşük oranda allerji, lenfadenopati ve lökopeni yan etkileri olduğu görüldü. Anahtar kelimeler: İnflamatuvar barsak hastalığı, crohn hastalığı aktivite indeksi, Truelove-wittz aktivite indeksi, adalimumab, infliksimab.
Çölyak hastalığı olan çocukların klinik ve laboratuvar bulgularının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Çölyak Hastalığı (ÇH) genetik duyarlılığı olan bireylerde farklı klinik görünümlerde ortaya çıkan, çocukluktan erişkin döneme uzanan geniş bir yaş aralığında tipik ve atipik bulgular ile seyreden, özellikle ince barsaklar başta olmak üzere bütün sistemlerde glutene karşı anormal immün yanıt sonucu gelişen bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı, çölyak hastalığı tanısı almış olguların klinik ve laboratuvar özelliklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesidir. Çalışmaya Ocak 2005- Haziran 2014 yıllları arasında, Çocuk Gastroenteroloji polikliniğine çeşitli yakınmalarla gelmiş ve biyopsiyle kanıtlanmış 372 çölyak hastası (217 kız ve 155 erkek) alındı. Olguların ortalama tanı yaşı 101,6±50,4 ay (6 - 212 ay) idi. Ortalama ağırlık Z skoru -1.70±1.35 SD iken, ortalama boy Z skoru -1.78 ±1.59 SDSD idi. En sık geliş yakınması %30, 4 oranında gelişme geriliği idi. En sık fizik muayene bulgusu olarak %30,9 oranında boy kısalığı tespit edildi. Olguların %2,4'ünde eş zamanlı Tip 1 DM vardı. Olguların %7'si birinci derece akrabalarına yapılan tarama sonucu ÇH tanısı almıştır. Laboratuvar bulgusu olarak en sık %41,4oranında demir eksikliği tespit edildi. Ayrıca %14,8 oranında vitamin B12 eksikliği, %16 oranında folik asit eksikliği ve %36,9oranında ise hipertransaminazemi olduğu görüldü. Doku Tg IgA için cut- off değeri 20 IU/ml olarak kabul edildi.330 (%94,8) olgudadoku Tg IgA düzeyi pozitif, 18(%5,2)olguda ise negatif olarak tespit edildi. Doku Tg IgA düzeyi negatif olan 18 olgunun 14'ünde EMA IgA, 4'ünde AGA IgA pozitif tespit edildi. Ayrıca olguların Anti-endomisyum IgA düzeylerine bakıldı ve %83,5 olguda pozitifolarak tespit edildi. Olguların ilk KMY Z skoru değeri -5.9 ile 3.00 (ort: -1.16 ± 1.51)idi. Olguların % 26'sının Z skoru, pediatrik yaş grubuna göre düşük kemik mineral yoğunluğu kabul edilen -2 standart sapmadan daha düşük idi. Olgularda endoskopik olarak en sık görülen bulgu, %62,3 oranında duodenumda düzensizlik idi. Histolojik olarak olguların 26'sı (%7,0) Marsh 1, 66'sı (%17,7) Marsh 2,246'sı (%66,1) Marsh 3 ve 34'ü (%9,2) Marsh 4 olarak değerlendirildi. Sonuç olarak; çölyaklı olgularda klinik ve laboratuvar bulguları çok geniş bir dağılım göstermektedir. Klasik gastrointestinal yakınmalar dışında gelişme geriliği, boy kısalığı, anemi, düşük kemik mineral yoğunluğu gibi ekstraintestinal yakınmalar ile başvuran olgularda ÇH mutlaka ayırıcı tanıda düşünülmelidir. Anahtar kelimeler: Çölyak hastalığı, klinik ve laboratuvar bulgular, çocuk
Peritonitli ortamda klorhexidin glukonat emdirilmiş kompres ve metronidazol emdirilmiş kompres kullanımının barsak anastomozu üzerine etkileri
Kalın barsakta hem patojen mikroorganizmaların fazlalığı, hem de kollojenaz enzim aktivitesinin yüksekliği nedeniyle anastomoz kaçağı riski gastrointestinal traktın diğer yerlerine göre daha yüksektir. Genel cerrahi kliniklerinde gerek elektif gerekse acil kolon ameliyatlarında kirli batın olması durumunda özellikle sol kolona yapılacak girişimlerde primer anastomozdan kaçınılmakta ve çok basamaklı prosedürler tercih edilmektedir. Bu deneysel çalışmada peritonitli ortamda sol kolon anastomozlarında klorhekzidin glukonat ve metronidazol emdirilmiş batın kompresleri kullanılmasının anastomoz güvenliği açısından değerlendirilmesi amaçlandı.Bu çalışma, Fırat Üniversitesi Deneysel Araştırma Merkezi'nde Wistar ?Albino cinsi 21 adet rat üzerinde 3 eşit gruba ayrılarak yapıldı. Orta hat laparatomi sonrası pelvik peritonun 2 cm üzerinden sol kolon tam kat kesildi. Fekal kontaminasyon için lümen içindeki gayta yaralanmanın çevresine bulaştırıldı. Daha sonra karın iki kat üzerinden (fasia ve cilt ) 3/0 ipeklerle devamlı olarak kapatıldı. 1 gün sonra genel anestezi altında batın tekrar açıldı. Kolon anastomozuna başlamadan önce batın 1. gruptaki ratlara izotonik sodyum klorür emdirilmiş materyal kullanarak temizlendi ve çift kat kolon anastomozu uygulandı. 2. grupta batın metronidazol emdirilmiş materyalle temizlenerek çift kat kolon anastomozu uygulandı. 3. grupta ise klorhekzidin glukonat emdirilmiş materyalle batın temizlenerek anastomoz uygulandı. Postoperatif 10. günde relaparatomi yapılarak anastomoz hattında doku hidroksiprolin seviyesi, anastomoz patlama basınçları ölçüldü ve histopatolojik değerlendirme yapıldı. Anastomoz patlama basıncı ortalama değer verileri en yüksek Grup III'te tespit edildi (p<0.05 Grup I-III, Grup II-III). Doku hidroksiprolin düzeyi ortalama değer verileri en yüksek Grup III'te izlendi (p<0.005 Grup I-III, Grup II-III). Histopatolojik bulgular üç grup içinde değerlendirildiğinde barsak dokusunda iyileşme skoru açısından Grup II ve Grup III arasında anlamlı farklılık yokken her iki gruptaki iyileşme skoru Grup I'den istatistiksel olarak anlamlı derecede farklılık göstermekteydi (p<0.005). Sonuç olarak antibakteriyal solüsyon emdirilmiş materyal kullanımının peritonitli ortamda rezeksiyon primer anastomozda anastomoz güvenliğini arttırdığı görülmüştür.Anahtar kelimeler: Peritonit, Kolon Anastomozu, Klorhekzidin Glukonat, Anastomoz Kaçağı
İrritabl barsak sendromu tanılı hastalarda konvansiyonel ve konvansiyonel+lactobacillus reuteri tedavisinin visfatin, bazı sitokin düzeyleri ve fonksiyonel barsak hastalığı şiddet indeksi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
İrritabl Barsak Sendromu (İBS) patofizyolojisinde, son yıllarda intestinal duvarda immun bir aktivasyon ve minimal inflamasyon olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada güçlü anti-inflamatuvar etkileri olan Lactobacillus reuteri tedavisinin İBS hastalarında serum visfatin, bazı sitokin düzeyleri ve fonksiyonel barsak hastalıkları şiddet indeksi (FBHŞİ) üzerine etkilerini araştırmak amaçlanmıştır.Çalışmaya, İBS tanısı konulmuş 18 yaşından büyük 36 hasta alındı. Hastaların onayı alındıktan sonra uygun şekilde kan örnekleri alındı ve FBHŞİ hesaplandı. 22 sağlıklı gönüllü kontrol grubu olarak alındı. Hastaların bazal kan değerleri kontrol grubu ile karşılaştırıldı hasta grubunda visfatin düzeyi yüksekti, NF-?B, TNF-?, düzeyleri yüksekti ancak anlamlı değildi. 36 İBS hastası birebir randomize edildi ve 4 hafta boyunca bir gruba konvansiyonel (K) (Alverin Sitrat + Simethicone cap 3x1), diğer gruba konvansiyonel+L. Reuteri (K+LBR) tedavisi verildi. Tedavi sonu değerlendirmede visfatin, NF-?B, TNF-?, FBHŞİ değerlerinde K+LBR grubunda daha belirgin olmakla birlikte her iki grupta da düşüş saptandı. Visfatin ve NF-?B değerlerindeki düşüş istatistiksel olarak anlamlıydı. FBHŞİ değerlerindeki düşüşler K+LBR grubunda daha belirgindi. K+LBR grubunda vücut kitle indeksi (BMİ) anlamlı oranda düştü. Her iki grubun birbirleri ile yapılan karşılaştırmasında parametrelerdeki düzelmeler K+LBR grubunda daha belirgin olmakla birlikte gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark oluşmamıştır.Sonuç olarak İBS hastalarının sanılanın aksine, serumlarında normalden anlamlı yüksek inflamatuvar etkili sitokin ve adipokin düzeyleri vardır. Bu yüksek sitokin ve adipokin düzeyleri hastaların semptomlarının patofizyolojisinde rol oynayabilir. Konvansiyonel tedavilere yan etki profilleri oldukça iyi olan probiyotiklerin eklenmesi sitokin ve adipokin düzeylerini azaltarak hastaların semptomlarında önemli iyileşme sağlayabilirler.Anahtar kelimeler: İrritabl Barsak Sendromu, Visfatin, NF-?B, TNF-?, Lactobacillus reuteri.