İntestinal hastalıklar

Bu konu başlığı altında 65 tez

Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnflamatuar barsak hastalığında infliksimab direnci ve dirençte etkili faktörler

İnflamatuar Barsak Hastalığında İnfliksimab Direnci ve Dirençte Etkili Faktörler İnflamatuar Barsak Hastalığı (İBH) gastrointestinal sistemde inflamasyonla seyreden kronik bir hastalıktır. Bu grupta Ülseratif Kolit (ÜK) ve Crohn Hastalığı (CH) bulunmaktadır. Barsakta inflamasyonla seyreden bir hastalık olduğundan tedavisinde anti-tümör nekrozis faktör (TNF) ajanların yeri önemlidir. İnfliksimab İBH için onaylanan ilk anti-TNF ajandır. Hastalığın remisyonunu ve tedavi yanıtını etkilediğinden hastalarda direnç oranının belirlenmesi önemlidir. Bu çalışmada bölgemizdeki İBH tanılı hastaların İnfliksimab direnç oranının belirlenmesi amaçlandı. Bunun yanısıra, hastaların demografik özellikleri, hastalığın subtipi ve yaşı ile antikor pozitifliği arasındaki ilişki de belirlenmeye çalışıldı. Çalışmamıza Aydın Adnan Menderes Üniversite Hastanesi Gastroenteroloji polikliniğinde takipli ve Ekim 2020-Ekim 2021 tarihleri arasında başvurusu olan ÜK, CH tanılı olup İnfliksimab direnci bakılmış hastalar (40 hasta) alındı. Hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik özellikleri, hastalık tutulum tipleri, hastalık süreleri, ek hastalıkları ve kullandıkları ilaçları, tedavi başlangıcındaki laboratuvar parametreleri, infliksimab tedavisi ile beraber kullandığı diğer tedaviler kaydedildi. İstatiksel analiz SPSS programı ile yapıldı, P<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Hastaların 27'si ÜK, 13'ü CH tanılıydı. Yaş ortalaması ÜK tanılı hastalarda 39,3±11,7 yıl, CH'de 46,3±15,8 yıldı. İnfliksimab (IFX) antikoru tüm hastaların %25,0'ında, ÜK tanılı hastaların %29,6'sında, CH tanılı hastaların %15,4'ündepozitif tespit edildi. Anti-İFX antikoru pozitif hastaların yaş ortalaması 39,4±14,0, negatif olanların 42,3±13,3 yıl bulundu. Kadınların %20,0'ında, erkeklerin %28,0'ında antikor pozitif saptandı. Hastaların laboratuvar değerlerine bakıldığında sedimentasyon ortanca değeri infliksimab antikoru pozitif olanlarda 42,5, negatiflerde 29,5 bulundu. İnfliksimabdan önce başka bir Anti- TNF tedavisi alanların %33,3'ünde, almayanların %22,6'sında infliksimab antikoru pozitifti. Çalışmamızda Aydın ili ve çevresindeki İBH hastalarında infliksimab direnç oranı %25 olarak bulundu. İnfliksimab direnci ÜK tanılı hastalarda daha fazlaydı. Çalışmamızda daha genç yaşta daha fazla antikor pozitifliği saptandı. Ayrıca hastalarda infliksimab tedavisi ile beraber kortikosteroid ve azatiopürin kullanımındadaha az antikor pozitifliği görüldü. Çalışmamız Aydın ve çevresindeki infliksimab tedavisi alan İBH hastalarının direnç oranını, bununla ilişkili demografik ve klinik faktörleri yansıtması bakımından önemlidir. Çalışmamızın sonuçlarının diğer çalışmalara yol gösterici olacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: İnflamatuar barsak hastalığı, İnfliksimab direnci, Anti ilaç antikoru

AntikorlarBağırsaklarİlaçlara direnç+3
Alper Aktekin
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Mide ve bağırsak hastalıklarında bitkisel ve diğer doğal tedavi yöntemlerinin kullanımı "Retrospektif anket çalışması"

Mide ve bağırsak hastalıklarında kullanılan bitkisel ve diğer doğal tedavi yöntemlerinin yaygınlığının belirlenmesi, kullanılma nedenlerinin ve hastalar üzerindeki etkilerinin araştırılması amacıyla İstanbul, Anadolu Yakası'nda özel bir polikliniğin gastroenteroloji bölümüne ayaktan başvuran 115 gönüllü hasta (yaş ort: 46 ± 14,9 yıl, E/K= 39/76) ile bir anket çalışması yapılmıştır. Buna ek olarak mide ve/veya bağırsak hastalığı tanısı almış hastaların kullandığı bitkisel ve diğer doğal tedavi yöntemlerine ait bilgi kaynaklarının ve kullanımlarını sağlık personeliyle paylaşma oranlarının belirlenmesi ile paylaşmamalarındaki nedenlerin araştırılmıştır. İstatistiksel analiz SPSS 15.0 Windows programı kullanılarak yapılmıştır. Çalışmamızın sonucunda, erkek ve kadın hastaların bu yöntemleri kullanım oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). Yapılan analizlerde, bu yöntemlerin kullanımı ve uygulanan medikal tedaviler arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Bitkisel ve diğer doğal tedavi yöntemlerini kullanmayanların %76'sı farmakoterapi almaktadır. Bu yöntemlere yönelmedeki ana neden ile uygulanan medikal tedavi arasında istatiksel olarak anlamlı fark vardır (p<0,05). Bitkisel ve diğer doğal tedavi ürünlerinin satın alınma yerleri ve satın alınırken dikkat edilen unsurlar arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Bu yöntemlere inanma dereceleri ve kullanım oranları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p<0,05). Kullanmama nedenleri ve uygulanan medikal tedavi oranlarında istatiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p<0,05). Rezene çayı, zeytinyağlı kudret narı ve probiyotikler en çok kullanılan ürünler olarak bulunmuştur. Hastaların bu yöntemlerin doğru kullanımı, olası etkileri hakkında bilgilendirilmelerinin ve sağlık personeliyle paylaşmaları konusunda bilinçlendirilmelerinin gerekliliği bir kez daha ortaya konmuştur.

AnketlerFitoterapiGastrointestinal hastalıklar+7
Yasemin Beceren
Yeditepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnflamatuvar bağırsak hastalığı tanısı ile takip edilen olguların retrospektif değerlendirilmesi

İnflamatuvar bağırsak hastalığı (İBH); gastrointestinal sistemin etiyopatogenezi tam olarak bilinmeyen kronik inflamatuvar bozukluğudur. İBH'ın çocuklarda görülme sıklığı giderek artmaktadır. Bu çalışmamızda İBH tanılı hastaların başvuru yakınmalarının, başvurudaki fizik muayene ile laboratuvar bulgularının, tanı için kullanılan görüntüleme yöntemlerinin, endoskopi ve patoloji sonuçları ile planlanan tedavilerin değerlendirilmesi amaçlandı. Bu çalışmada Fırat Üniversitesi Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji Hepatoloji ve Beslenme Bölümü'nde 2005-2021 yılları arasında İBH tanısı alan çocuk ve adolesan olguların verileri retrospektif olarak incelendi. Olgulara ait veriler hasta dosyalarından ve hastane otomasyon sistemi kayıtlarından elde edildi. Çalışmaya hastanemizde tanı alan ve takibi yapılan 138 olgu dâhil edildi. Hastaların tanı, cinsiyet, yaş, başvuru yakınması, anne baba arasında akrabalık varlığı, ailede İBH öyküsü, başvuru anındaki antropometrik ölçümler dahil fizik muayene bulguları, laboratuvar bulguları, genetik analizleri, radyolojik görüntülemeleri, endoskopi ve histopatolojik bulguları ve aldıkları tedaviler incelendi. Analizler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 22 paket programında değerlendirildi ve istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Çalışmamızda 46'sı Crohn hastalığı (CH), 86'sı ülseratif kolit (ÜK) ve 6'sı indetermine kolit tanısı alan 138 olgu değerlendirildi. Olguların 68'i kız ve 70'i erkek olup yaş ortalaması 11,1±4,4 idi. Ülseratif kolit olgularında kanlı dışkılama yakınma oranı Crohn olgularından anlamlı şekilde yüksek bulundu (p<0,001). Crohn olgularında ise eklem ağrısı yakınma oranı ÜK olgularından azda olsa anlamlı şekilde yüksekdi (p=0,05). Ailevi akdeniz ateşi en sık eşlik eden ek hastalıktı ve ek hastalık varlığı Crohn olgularında anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü (p=0,01). Olguların %63,8'inde normal fizik muayene bulguları görülürken, Crohn olgularında anal fistül görülme oranı ÜK olgularından anlamlı şekilde yüksek bulundu (p=0,041). Crohn olgularının lökosit (p=0,044), ferritin (p=0,005) ve CRP (p<0,001) değeri ÜK olgularından daha yüksek olduğu görüldü. Ultrasonografi (USG), bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) de en sık saptanan patolojik bulgu kolon duvarında kalınlaşma idi. Kemik mineral yoğunluğu (KMY) değerlendirilmesi yapılabilen hastaların KMY SDS değeri ortalaması -0,6±1,3 idi. Değerlendirilen hastaların %13,6'sında osteoporoz, %20,5'unda osteopeni saptandı. Hem osteoporoz hem de osteopeni Crohn hastalarında daha fazla görüldü. CH'da en sık kolon tutulumu görüldü. ÜK'de en sık pankolit şeklinde tutulum görüldü ve pankolit olgularının PUCAI (Pediatrik Ülseratif Kolit Aktivite İndeksi) daha yüksek değerde olduğu görüldü. Tedavide en sık mesalazin ve streoid kullanımının olduğu görüldü. Sonuç olarak karın ağrısı, kanlı dışkılama ve ishal yakınması ile başvuran olgularda inflamatuvar bağırsak hastalığı düşünülmelidir. Dünyanın birçok yerinde çocuklarda Crohn hastalığının insidansının daha yüksek olduğu görülse de hem çalışmamızda hem de ülkemizdeki diğer çalışmalarda ülseratif kolitin daha fazla görüldüğü tespit edildi. Ülkemizde çocuklarda inflamatuvar bağırsak hastalığının gerçek insidans ve prevalansının belirlenmesi için daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İnflamatuvar bağırsak hastalığı, Çocuk, Crohn Hastalığı, Ülseratif kolit.

Crohn hastalığıKolit-ülseratifÇocuklar+2
Fatime Akyol
Fırat University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mide kanserlerinde ve intestinal metaplazilerde speksin etkinliğinin araştırılması

Mide kanserinin, gelişmiş ülkelerde son yıllarda görülme sıklığı ve insidansı azalmış olsa da maligniteler arasında dünya genelinde 4. sıklıkta görülmektedir . Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Kanser Daire Başkanlığının 2015 verilerine göre mide kanserleri erkeklerde ve kadınlarda 5. sıklıkta görülen kanserdir. Erkeklerde 17,1/100.000 ve kadınlarda 7,9/100.000 insidansında görülmektedir . Görüntüleme yöntemlerindeki ilerlemelere rağmen mide kanseri kansere bağlı ölümlerde en üst sırada yer almaktadır. İleri evrede tanı alması, agresif olması ve tedavi seçeneklerinin kısıtlılığı nedeniyle 5 yıllık sağkalım %20'in altındadır . Kanserde farklı yeni moleküler hedeflerin ve kanser etiyolojisinin ortaya çıkarılması; erken tanı, mortaliteyi azaltma, prognozun öngörülmesi hatta yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesine katkı sağlayabilir.Bilgimiz dahilinde speksin ile mide ca ilişkisini inceleyen bir çalışma henüz yapılmamıştır.Bu çalışma ile mide kanseri tanısı alan hastalar ile intestinal metaplazi tespit edilen hastalarda speksin etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Fırat Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde 2015-2022 yıllarına ait mide örnekleri (biyopsi ve radikal rezeksiyonları) retrospektif olarak taranacaktır. 20 kontrol 20 intestinal metaplazi ve 60 ''Mide Adenokarsinom '' tanısı alan hastalara(20 grade I, 20 grade II ve 20 gradeIII) ait blok ve lamlar seçilecektir. Tanıları doğrulandıktan sonra olgulara ait bloklardan 4 mikrometre kalınlığında kesitler alınıp speksin immünreaktivitesi için immünohistokimyasal boyama yapılacaktır. Değerlendirme ışık mikroskopu altında gerçekleştirilecektir. Boyamanın derecesi yaygınlık ve şiddet esas alınarak elde edilecek ve histoskor olarak derecelendirilecektir. (Histoskor= Yaygınlık x Şiddet)

BağırsaklarMetaplaziMide hastalıkları+5
Burak Yavşan
Fırat University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

TNBS ile oluşturulmuş deneysel kolit modelinde beta glukanın etkisi

İnflamatuar barsak hastalığı (İBH) patogenezinde, inflamasyon ile beraber oksidatif stres önemli risk faktörlerindendir. Beta-glukan immün sistem üzerine etkileri bilinen, toksik ve yan etkisi olmayan güçlü immünostimülatördür ve bu konu üzerine çok sayıda çalışma gerçekleştirilmiştir. Trinitrobenzen Sülfonik Asid (TNBS) kolit modeli üzerine beta glukanın etkilerinin araştırılması şeklinde gerçekleştirilmiş bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Bu bilgiler ışığında, çalışmamızda antioksidan ve anti-inflamatuar mekanizmalar aracılığıyla, beta glukanın (BG) TNBS koliti üzerindeki etkileri araştırıldı. Araştırmada, ağırlıkları 250-300g arasında değişen toplam 32 Wistar türü sıçan, sham kontrol (n=8), TNBS (n=8), TNBS-BG+3 (n=8), TNBS-BG+10 (n=8) olmak üzere 4 deney grubuna ayrıldı. Sham grubuna serum fizyolojik, TNBS grubuna da TNBS kanülle intrarektal olarak anestezi altında verildi. Sham kontrol grubuna kolit yapılmadı. TNBS-BG+3 grubuna kolit sonrası 3 gün boyunca 100 mg/kg dozunda, TNBS-BG+10 grubuna ise kolit öncesi 7 gün, kolit sonrası ise 3 gün boyunca 100 mg/kg dozunda oral gavaj yoluyla intragastrik olarak BG verildi. Kolit, 24 saat aç bırakılmış ve barsakları boşaltılmış sıçanlara, 8 cm uzunluğındaki bir kanülle anal orifisten % 37'lik etanol içinde çözünmüş olan 25 mg 2,4,6- trinitrobenzen sülfonik asid (TNBS) verilmesiyle gerçekleştirildi. Kolit oluşturulduktan sonraki 3. Günün tamamlanmasıyla hayvanlar sakrifiye edildi ve 10 cm'lik kolon segmenti çıkartıldı. Longitudinal olarak ikiye ayrılan kolon segmentleri biyokimyasal ve histopatolojik incelemeye tabi tutuldu. Sonuçların istatiksel analizi GraphPad programı kullanılarak yapıldı. Beta Glukan, biyokimyasal sonuçlar ve histolojik skorlama ile belirlendiği gibi kolon doku hasarında belirgin azalmaya neden oldu (p<0,05). Doku malondialdehid (MDA) seviyeleri TNBS grubunda, Sham Kontrol ve TNBS –BG+3 ve TNBS –BG+10 grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p<0,05). Bu değerler, BG ile tedavi edilen sıçanlarda anlamlı derecede azaldı (p<0,05). Glutatyon (GSH) enzim aktivitesi TNBS grubunda sham kontrol ve TNBS+BG gruplarına göre düşüktü. Myeloperoksidaz (MPO) enzim aktivitesi ise TNBS grubunda Sham kontrol ve TNBS-BG+3 ve TNBS-BG+10 gruplarına göre yüksekti. BG tedavisi ile antioksidan enzim aktivitesi de TNBS grubuna göre artış gösterdi. Bu artış GSH'de anlamlı iken (p<0,05), Katalaz (CAT) enzim aktivisinde gruplar arasında anlamlı bir değişiklik gözlenmedi. Ayrıca BG tedavisi, kolit sonrası kolon dokusunda meydana gelen myeloperoksidaz (MPO) aktivite artışını da azalttı. Profilaktik BG etkisi ile kolit oluşumunun ardından hem histolojik hem de biyokimyasal sonuçlarda olumlu yönde değişiklikler saptanmıştır. Beta Glukan antioksidan ve anti-inflamatuar özelliklere sahip gözükmektedir. BG ile tedavi, sıçanlarda TNBS ile oluşturulan kolitte kolon doku hasarını azaltma potansiyeli taşımaktadır.

Antiinflamatuar ajanlarAntioksidanlarGlukanlar+4
Deren Tokmak
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bağırsak biyopsi örneklerinde CMV DNA pozitifliğinin tanısal değerinin retrospektif araştırılması

Sitomegalovirüs (Cytomegalovirus: CMV) primer enfeksiyon sonrasında latent kalarak kök hücre ve solid organ alıcıları, Human immunodeficiency virus (HIV)'le enfekte kişiler, hematolojik malignitesi olanlar ve inflamatuvar bağırsak hastalığı olanlarda sekonder enfeksiyonlara sebep olmaktadır. Hastalık pnömoni, retinit, kolit şeklinde görülebilir. CMV koliti tanısında dokuda CMV'nin gösterilmesi önerilmektedir. Çalışmamızın amacı, CMV koliti şüpheli hastaların bağırsak biyopsilerinde CMV DNA tespitinin tanısal değerini incelemektir. Bursa Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarına Ocak 2019 – Mart 2022 tarihleri arasında CMV koliti şüphesiyle gönderilmiş biyopsi örnekleri retrospektif olarak incelendi. Eş zamanlı olarak polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemiyle bağırsak dokusunda CMV DNA araştırılan ve Tıbbi Patoloji Laboratuvarı'nda immünohistokimya (İHK) yöntemiyle CMV aranan 96 örnek çalışmaya dahil edildi. İHK incelemesi altın standart kabul edilerek dokuda ve kanda tespit edilen CMV DNA'nın tanıdaki yeri araştırıldı. Örneklerin 81'i ülseratif kolit (ÜK), altısı kök hücre ve solid organ nakli, dördü hematolojik malignite, ikisi Crohn, biri kronik böbrek yetmezliği, biri Behçet, biri diyabetes mellitus tanılı hastalara ait idi. İHK yöntemiyle 10, PZR yöntemiyle ise 61 dokuda, ayrıca CMV DNA araştırılan 43 plazmanın 25'inde pozitiflik saptandı. En büyük grubu oluşturan ÜK hastalarına istatistiksel analizler uygulandı. İHK incelemesine göre plazma CMV DNA'nın duyarlılığı %100, özgüllüğü %48,64, pozitif prediktif değeri (PPD) %24, negatif prediktif değeri (NPD) %100 olarak bulunurken; doku CMV DNA'nın duyarlılığı %100, özgüllüğü %41,9, PPD'si %15,68, NPD'si %90,12 olarak saptandı. ROC analiziyle dokuda 392 kopya/mg, plazmada 578 kopya/ml üzeri değerlerin tanı için yol gösterici olduğu belirlendi. Doku ve kan örneklerinde CMV DNA PZR testinin yüksek duyarlılık ve düşük özgüllükte olduğu görülmüştür. Dokuda CMV DNA kantitasyonu için standardize yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır.

BiyopsiHIVPolimeraz zincirleme reaksiyonu+5
Sema Esen Boyacı
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fonksiyonel kabızlık ve irritable bağırsak sendromlu hastalarda klinik ve anorektal manometri bulgularının karşılaştırılması

Giriş ve amaç: Kabızlık erişkin hayatta karşılaşılan en yaygın sindirim problemidir. Hastaların bağırsak işlevinde meydana gelen organik veya organik sebebe bağlı olmayan (fonksiyonel) bozukluklar bütünüdür. Literatüre göre anorektal manometri fonksiyonel dışkılama bozukluğu için birinci basamak bir tanı aracı olarak kabul edilmiştir. Tüm literatürde fonksiyonel konspitasyon ve İBS-K hastalarını içeren anorektal manometri çalışmaları yetersizdir. Bu nedenle kliniğimize başvuran fonksiyonel konspitasyon ve İBS-K hastalarında anorektal manometri verilerinin karşılaştırmalı analizlerini yaparak bu çalışma ile literatüre katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. Materyal-Metod: Çalışmamıza, organik bir hastalığı bulunmayan fonksiyonel kabızlık olan 28 hasta ve IBS-K olan 28 hasta dahil edilmiştir. Fonksiyonel kabızlık ve İBS-K tespit edilmiş hastalarda ise proktolojik muayene tamamlandıktan sonra, kalibre edilmiş anorektal manometri kateteri kayganlaştırıcı uygulandı. Manometri anal kanaldan yerleştirildi ve ölçümler yapıldı. Anorektal manometri ile; dinlenme anal kanal basıncı, sıkma anal kanal basıncı, tahammül (endurance) sıkma süresi, rektal hiposensitivite için ilk duyum, ilk sıkışma, çok sıkışma defekasyon hissi ve maksimum tolere edilen hacim, öksürük refleksi, rektoanal inhibitor refleks, balon ekspülsiyon testi, ıkınma sonrası gevşeme basıncı parametreleri, fonksiyonel dışkılama olup olmadığı, dışkılama bozukluğu tipi tek tek değerlendirildi. Bulgular: Roma IV kriterlerine göre fonksiyonel kabızlık ve İBS-K olarak çalışmaya alınan 56 hastanın 22 si erkek, 34 ise kadındı. Haftalık dışkılama sıklığı İBS-K kolunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla saptandı. İBS-K kolundaki hastalar haftalık ortalama 6,04 dışkılama sıklığına sahipken, fonksiyonel kabızlık kolundaki hastalar 2,14 ortalama dışkılama sıklığına sahipti (p=0,001). Çalışmamızda fonksiyonel kabızlık hastalarının %75'i kadın hasta iken, İBS-K grubunda erkek hastalar çoğunluktadır (%53,6). Hasta grupları arasında cinsiyet yönünden anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,029). Yetersiz boşalma çalışmamızda da fonksiyonel kabızlık kolunda anlamlı ölçüde daha sık saptanmıştır (p=0,016). Aşırı ıkınma veya zorlanma fonksiyonel kabızlık kolunda, İBS-K koluna göre istatistiksel anlamlı olarak daha sıktır (p=0,001). Verilerimize göre İBS-K ve fonksiyonel kabızlık kolları arasında sıkma anal kanal basıncında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. İBS-K kolunda sıkma anal kanal basıncı ortalama 124,93 medyan 112 iken, fonksiyonel kabızlık kolunda ortalama 95,75 medyan 96 olmak üzere daha düşük saptanmıştır (p=0,011). Çalışmamızda fonksiyonel kabızlık kolunda, çok sıkışma hacmi ve maksimum tolere edilebilen hacmi anormal olan hastalar %35,7 iken İBS-K kolunda %10,7 olarak saptanmıştır. Çok sıkışma hacmi ve maksimum tolere edilebilen hacimde her iki kol arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,027). Sonuç ve Öneriler: Fonksiyonel kabızlık ve İBS-K hastalarında kolonoskopik incelemelerin %90 ve üzerinde benzer ve normal olarak raporlanması hastalıkların ayrımlarını yapmak açısından yeni yöntem arayışına sebep olmuştur. Anorektal manometri yöntemi kısa tetkik süresi ve fonksiyonel kabızlık ve İBS-K ayrımı açısından değerli veriler içermesi sebebiyle sık kullanım alanına sahip olacaktır. Çalışmamızda da kısıtlı hasta sayısına rağmen anorektal manometri ile fonksiyonel kabızlık, İBS-K ayrımında önemli veriler elde edilmiştir. Literatürde yapılan çalışmalar bölgesel olarak ciddi farklılıklar göstermektedir. Fonksiyonel kabızlık ve İBS-K hastalarının ayrımında ve fonksiyonel dışkılama bozukluğunun tespitinde anorektal manometrideki hacim ve basınç değerlerinin standartizasyonu bulunmamaktadır. Bölgesel çalışmalarca ortaya konulan ortalama hacim ve basınç değerleri tanıda önemli rol oynayacaktır. Bölgemizde anorektal manometri ile fonksiyonel kabızlık ve İBS-K hastalarını değerlendiren kısıtlı çalışma bulunması nedeniyle çalışmamızdaki veriler önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: fonksiyonel kabızlık, irritabıl bağırsak sendromu, anorektal manometri

AnorektumKabızlıkManometri+2
Mehmet Şerif Aktaş
Gaziantep University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnflamatuar barsak hastalıklarında biyolojik ajanların tedavideki etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmanın amacı; biyolojik tedavilerin inflamatuar barsak hastalıklarında remisyonun sağlanmasındaki etkinliklerini, yanıt farklılıklarını, birbirlerine üstünlüklerini ve yanıtsızlığa etki edebilecek faktörleri değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi inflamatuar barsak hastalıkları polikliniğinde 2012-2022 yılları arasında ÜK yada CH tanısı ile takip edilen, 1130 hastanın dosyası retrospektif olarak tarandı. En az bir biyolojik ajan alıp, dahil edilme kriterlerini sağlayan 105 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, tutulum tipleri,hastalık şiddeti, ekstraintestinal komplikasyonları,fistül durumları, immunmodulatör ilaç kullanımı varlığı incelendi. Tedavi sonrası 3,12,24,36,48 ve 60. aydaki klinik ve laboratuvar yanıtları kaydedilerek biyolojik tedavilerin yanıtları birbiriyle karşılaştırıldı. Bulgular:Hastaların %42,8'i ilk Anti-TNF ile remisyonda takip edilmekte olup ortalama takip süresi 38,4 aydır. Primer ve sekonder kilinik yanıt oranları sırasıyla Adalimumab'da %87,8'e %73,2,İnfliksimab'da %90,3'e %73,1 Sertolizumab'da %83,3'e %58,3olarak tespit edilmiştir. Birden çok biyolojik ajan kullanımında en yüksek primer yanıt oranı Adalimumab'da (%92,3), sonra sırasıyla İnfliksimab (%78,3),Vedolizumab (%75) ve Sertolizumab'da(%57,14) izlenmiştir. Anti-TNF naif fistülizan Crohn hastalarında fistül kapanma ve klinik yanıt oranı en yüksek İnfliksimab'da, Adalimumab ve Sertolizumab'a göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek tespit edilmiştir (p:0,0431). İlk Anti-TNF'e 52. haftada yanıtlı hastalar içinde azatioprinli kombinasyon tedavisi alan hastaların oranı Anti-TNF monoterapisi alanlara göre yüksek tespit edilse de bu oran istatistiksel olarak anlamlı tespit edilemedi (p: 0,763, p:0,786). İlk Anti-TNF'e yanıtsızlık kadın cinsiyette istatistiksel olarak daha yüksek saptandı (p:0,041). İlk Anti-TNF 52.hafta yanıtsızlığı ile başlangıç CRP, PLT ve N/L oranı yüksekliği arasında anlamlı ilişki tespit edildi (sırasıyla p:0,044, p:0,013, p:0,036). Birden çok biyolojik ajan kullanımı ile başlangıç CRP yüksekliği arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptandı (p:0,025). Sonuç: Orta-şiddetli ÜK ve CH hastalarında biyolojik ajanlar hastalıkların kalıcı remisyonu ve histolojik iyileşmesini sağlamada etkili ajanlardır. Hastaların demografik verilerinin, fistül varlığının ve laboratuvar parametrelerinin bilinmesi doğru Anti-TNF seçiminde, yanıtsızlığı öngörmede etkili olabilir. Anahtar kelimeler: İnflamatuar barsak hastalıkları, TNF-alfa inhibitörleri, biyolojik ajan

Biyolojik tedaviTedaviİnflamatuar bağırsak hastalıkları+1
Şükran Bahar Dorukoğlu
Gaziantep University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ülseratif kolit ve crohn hastalarında strain ekokardiyografi ile sol ventrikül kontraktil fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve hastalık aktivasyonuyla ilişkisinin araştırılması

Amaç: İnflamatuar barsak hastalıkları (İBH), remisyon ve relaps dönemleri ile karakterize yaşam boyu süren kronik immün aracılı bir hastalıktır. İBH'nin kardiyak tutulumu nadiren görülebilir. Bu çalışmanın amacı; İBH hastalarında inflamasyonla ilişkili kardiyak risklerin erken dönemde ön görülebilmesini tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya prospektif olarak Ağustos 2021- Şubat 2022 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji polikliniğine başvuran, endoskopik, klinik ve histopatolojik olarak Ülseratif Kolit ve Crohn Hastalığı tanısı almış, aktif hastalığı bulunan hastalar dahil edildi. Aktif hastalığı bulunan hastalara tedavi öncesi Longitudinal Strain Ekokardiyografi yapıldı. Tedavi sonrası klinik aktivasyon indekslerine göre remisyon sağlanan hastalara kontrol Longitudinal Strain Ekokardiyografi tekrarlanarak her iki ölçümdeki GLSAvg verileri istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Tüm hastaları içeren karşılaştırma grubunda aktif dönem ve remisyon dönemi longitudinal strain ölçümleri arasında anlamlı korelasyon saptanmadı (p=0,196). Ülseratif Kolit grubunda yapılan değerlendirmede aktif dönem ve remisyon dönemi longitudinal strain ölçümleri arasında anlamlı korelasyon bulunmadı (p=0,906). Crohn Hastalığı grubunda yapılan değerlendirmede de ölçümler arasında anlamlı fark oluşmadı (p=0,067). Klinik aktivasyon skorları ve strain ölçümleri arasında yapılan analizde Mayo skoru, CDAI ve Harvey-Bradshaw indekslerine göre anlamlı korelasyon görülmedi. Ayrıca aktif dönem strain ölçümlerinde erkekler ve kadınlar arasında anlamlı fark saptanmazken (p=0,077), kadınlarda remisyon ölçümleri erkeklere göre anlamlı düşük bulunmuştur (P=0,006). Sonuç: İBH hastalarının kardiyak fonksiyonlarında etkilenme olsa bile, hastalık aktivite durumu ile kardiyak kontraktil fonksiyonlar arasında bir ilişki olmadığını düşündürmüştür. Çalışma sonucuna göre kadınlarda remisyonda ölçülen strain değerlerinde erkeklere göre anlamlı düşüş görülmesi, remisyon sağlanan İBH tanılı kadınlarda miyokard doku deformasyonunda düzelme eğilimi olduğunu düşündürmüştür. Elde edilen bulgulara göre sigara kullanan İBH hastalarında kardiyak risklerin arttığı saptanmıştır. Anahtar kelimeler: İnflamatuar Barsak Hastalıkları, Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, Strain Ekokardiyografi

Crohn hastalığıEkokardiyografiKolit-ülseratif+3
Ali Turunç
Gaziantep University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Omurilik yaralanmalı hastalarda nörojen bağırsak disfonksiyonunun değerlendirilmesi ve yaşam kalitesi ile ilişkisi

Bu çalışmanın amacı, travmatik omurilik yaralanması (OY) olan hastalarda uzun dönemde nörojen bağırsak disfonksiyon (NBD) şiddetini belirlemek ve klinik özellikler, fonksiyonel durum, depresyon ve yaşam kalitesi ile ilişkisini değerlendirmektir. Çalışmaya travmatik OY nedeniyle izlenen 94 hasta alındı. Klinik değerlendirme ile demografik ve klinik özellikler kaydedildi. NBD şiddeti NBD skoru ile, gaita formu Bristol gaita form skalası ile değerlendirildi. Hastaların bağırsak bakım ve düzeni özellikleri sorgulandı. Tüm hastalara Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçümü (FBÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ve Kısa Form-36 (KF-36) anketi uygulandı. Hastalardaki en sık gastrointestinal yakınmalar konstipasyon (%48,9), bağırsak boşaltımı esnasında zorlanma (%42,6) ve fekal inkontinans (%36,2) idi. Hastaların %50'sinde orta-ciddi düzeyde NBD saptandı. NBD skoru ile yaralanma şiddeti arasında anlamlı ilişki bulundu (rs=0,642; p<0,001). NBD skoru ambule olamayan hastalarda fonksiyonel ambule hastalara göre, üriner inkontinansı bulunan hastalarda olmayanlara göre anlamlı derecede daha yüksekti. Sürekli üretral kateterizasyon ya da temiz aralıklı kateterizasyon uygulayan hastalarda ve bağırsak bakımını yatakta gerçekleştiren hastalarda NBD skoru anlamlı derecede daha yüksekti. NBD skoru ile FBÖ ters yönlü (rs= -0,539; p<0,001), BDÖ skoru ile aynı yönde anlamlı ilişki saptandı (rs=0,252; p=0,014). Ayrıca KF-36 ile değerlendirilen yaşam kalitesi alt kategorilerinden fiziksel fonksiyon (rs= -0,413; p<0,001), enerji (rs= -0,304; p=0,003) ve mental sağlık (rs= -0,224; p=0,030) alt kategorileri ile NBD skorları arasında ters yönlü anlamlı ilişki saptandı. Sonuç olarak, OY'li hastalar uzun dönem takipleri sırasında depresyon ve yaşam kalitesinde bozulmaya yol açan NBD açısından değerlendirilmeli, gastrointestinal yakınmaları dikkate alınarak sorunlarına çözüm bulmaya çalışılmalıdır. Anahtar kelimeler: Omurilik yaralanması, nörojen bağırsak disfonksiyonu, depresyon, yaşam kalitesi.

BağırsaklarDepresyonSpinal hastalıklar+5
Sevda Demir Türe
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnce bağırsak hastalıklarında 3-tesla MR enterografi ile intramural yağ varlığının saptanması ve hastalığın evresi-kronik süreci ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada; MR enterografide kullanılan, DIXON tekniği ve CAIPIRINHA adlı paralel görüntüleme metoduyla elde olunan yağ ağırlıklı görüntülerin, intramural yağ birikimini saptamadaki ve inflamatuar bağırsak hastalığının tanısındaki etkinliğini ve hastaların takibindeki katkısını göstermeyi amaçladık. Çalışmamıza, MR enterografi çekimi yapılmış 85 hasta dâhil edilmiştir. Bu 85 hastanın klinik verileri ve 43'ünün ileokolonoskopi sonuçları ile 44'ünün patoloji sonuçları kullanıldı. İleokolonoskopi ve patoloji incelemeleri ile MR enterografi çekimi arasında 6 aydan kısa süre vardı. Etkilenen segmentler, segment uzunlukları, duvar kalınlıkları ile ödematöz sinyal artışı, ADC değerleri, kontrastlı serilerdeki bulgular, difüzyon ağırlıklı görüntüleme bulguları, intramural yağ içeren segment varlığı ve tutulan segment uzunlukları gibi MR enterografi verileri incelenmiş olup; bu bulgular ile hastalık yaşı, ileokolonoskopi sonuçları ve patoloji bulguları birbirleri ile istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. MR enterografi sonucuna göre kronik zeminde aktif inflamasyon ve kronik inflamasyon olanların yağ içeren segment uzunlukları, aktif inflamasyon olanlardan uzun olarak saptanmıştır. MR enterografi sonucu kronik zeminde aktif inflamasyon olanlarda, intramural yağ varlığı diğerlerinden daha fazla oranda görülmüştür. MR enterografide intramural yağ saptanan hastaların, yağ olmayan hastalara göre hastalıkla geçen yıl süresinin daha uzun olduğu saptanmıştır. Patoloji sonucu aktif inflamasyon olarak raporlanan hastaların, diğerlerine göre daha az oranda intramural yağ içerdiği saptanmıştır. İntramural yağ varlığı; inflamatuar bağırsak hastalığının varlığını, süresini ve kronik olup olmadığını gösteren kullanışlı bir parametre olup, DIXON tekniği ile CAIPIRINHA adlı paralel görüntüleme metodu bunu saptamada oldukça kolay, hızlı ve faydalıdır. Anahtar Kelimeler: İntramural yağ, CAIPIRINHA, DIXON, inflamatuar bağırsak hastalıkları, MR enterografi

Adipoz dokuBağırsak-inceManyetik rezonans görüntüleme+2
Meltem Yıldırım Erol
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Eğitimin primer konstipasyonlu hastalarda konstipasyon ciddiyeti ve yaşam kalitesi üzerine etkisi

Bu araştırma Roma III kriterlerine göre primer konstipasyon tanısı konan hastalara verilen hemşirelik eğitiminin hastaların konstipasyon şiddetine ve yaşam kalitesine etkisini incelemek ve elde edilen sonuçlar doğrultusunda öneri getirmek amacıyla yapılmıştır. Araştırma; Nisan-Ekim 2014 tarihleri arasında Gaziantep ilinde bulunan bir devlet hastanesinin gastroenteroloji polikliniğinde tedavi takibi yapılan ve rastlantısal yöntem ile seçilen 40 müdahale ve 40 kontrol olmak üzere toplam 80 konstipasyonlu bireyle yapılmıştır. Veri toplama araçları olarak; Kabızlık Anketi (KA), Konstipasyon Ciddiyet Ölçeği (KCÖ), Konstipasyon Yaşam Kalitesi Ölçeği (KYKÖ) ve Vizüel Analog Skalası (VAS) kullanılmıştır. Çalışma sonucunda; toplam KYKÖ puan ortalamasının müdahale grubunda eğitim öncesi 85,35±7,3'dan, eğitim sonrası 60,85±5,65'ya düştüğü (p<0,001), kontrol grubunda değişiklik olmadığı ve eğitim sonrası deney grubu ile kontrol grubu arasındaki istatistiksel farkın anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Toplam KCÖ puan ortalamasının da müdahale grubunda eğitim öncesi 43,42±5,46'dan, eğitim sonrası 20,17±4,05'ya düştüğü (p<0,001), kontrol grubunda değişiklik olmadığı ve eğitim sonrası müdahale grubu ile kontrol grubu arasındaki istatistiksel farkın anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Bu sonuçlar doğrultusunda, primer konstipasyon tanısı alan bireylerin sağlıklı yaşam tarzı davranışlarında olumlu değişiklikler sağlanabilmesi için; sağlıklı beslenme, düzenli fiziksel aktivite, tuvalet alışkanlıkları, karın masajı ve günlük sıvı alımı, düzenli sağlık kontrolü gibi ana başlıkları içeren sağlık eğitiminin verilmesi önerilebilir.

Hasta eğitimiKabızlıkYaşam kalitesi+1
Mehmet Hayrullah Öztürk
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Bacterial dysbiosis in inflammatory bowel disease diagnosis of PCR inflammation and fecal analysis in Najaf, Iraq

Inflammatory bowel diseases (IBDs) are a group of chronic gastrointestinal inflammatorydiseases with unknown etiology. There is a combination of well documented factors in their pathogenesis, including intestinal microbiota dysbiosisHe present work aimed to Samples Collection During the period from 1st January 2022 to 1st April 2022, 40 sample are collected from Inflammatory bowel disease (IBD) patients, Who attended to Al- Najaf Center for diseases and surgery of the digestive system for, a careful case history was taken from each patient using formula sheet (Appendix 1). Their ages range between 25-60 years old, 30 patients diagnosed clinically with inflammatory bowel disease, the number of them were 13 men and 17 women. It also included 10 healthy people who were not infected, the number of men was 3 and women were7.The mean ages of suspected patients was 35.0 years (SD± 6.5) for males, and 38.94 years (SD ±± 6.6) for females. The diagnosis of each case was established using clinical diagnosis by colonoscopy According to the attending physician's report The stool sample was collected from patients in a container prepared for this purpose and was transferred to the laboratory for the purpose of examination. Keywords: Inflammatory bowel diseases, PCR, Digestive system, Stool sample

FecesPolymerase chain reactionDigestive system+2
Rasha Madhloom Oleıwı Al-jobourı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Fen Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnce barsak atrezi ve stenozu olgularında yaşamda kalımı etkileyen faktörler ve sağlıkla ilişkili hayat kalitesi

İnce Barsak Atrezi ve Stenozu Olgularında Yaşamda Kalımı Etkileyen Faktörler ve Sağlıkla İlişkili Hayat Kalitesi Amaç: İnce barsak atrezi/stenozu nedeniyle takip edilen hastalarda morbidite ve mortalite nedenlerini ve yaşamda kalımı etkileyen faktörleri araştırmak, büyüme gelişmelerini incelemektir. Hastalar ve Yöntem: İnce barsak atrezisi/stenozu nedeniyle 2002-2012 yılları arasında kliniğimize başvuran duodenal, proksimal jejunoileal, distal jejunoileal atrezi/stenoz nedeniyle takip edilen 85 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar cinsiyeti, prenatal tanısı olup olmadığı, tanı konulma zamanı, doğum haftası, kilosu, anne yaşı, anne-baba akrabalık düzeyi, klinik özellikleri, eşlik eden anomaliler, ameliyattaki bulgular, ameliyat sonrası kalış süresi, total parenteral nütrisyon süresi, beslenmeye geçiş süresi, tam doz beslenme süresi ile ilgili veriler kaydedilerek morbidite ve mortaliteyi etkileyen faktörler ve büyüme gelişme parametreleri incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 85 hastanın 44?ü kız, 41?i erkekti. Bu hastaların 35?inde duodenal, 29?unda proksimal jeunoileal, 21?inde ise distal jejunoileal atrezi/stenoz mevcuttu. %58 oranında prematürite mevcut olup bu oran duodenal atrezi/stenoz hastalarında daha fazla idi. Ebeveynler arasında akrabalık durumunda distal jejunoileal/stenoz görülme olasılığı daha yüksekti. Hastaların % 54?ü prenatal ultrasonografi ile tespit edildi. Duodenal atrezi/stenozu olan hastalarda eşlik eden konjenital anomali oranı %64, jejunoileal atrezi/stenozu olan hastalarda % 58 idi. Duodenal atrezi/stenozu olan hastalara en sık eşlik eden anomali konjenital kalp hastalığı ve Down Sendromu idi. Duodenal atrezilerde en sık kullanılan ameliyat yöntemi duodenoduodenostomi, jejunoileal atrezilerde ise rezeksiyon+primer anastomoz idi. Mortalite oranı %18 olarak hesaplandı. Tüm gruplarda genel komplikasyon oranı %20 olup en sık görülen komplikasyon sepsisti. Kaybedilen hastalarda en sık karşılaşılan ölüm nedeni sepsis olup bu hastalarda, prematürite, düşük doğum ağırlığı ve ek konjenital anomali görülme sıklığı artmıştı. Hastalar büyüme gelişme açısından incelendiğinde duodenal atrezi/stenoz grubunda vücut ağırlığı ve kilo persentillerinin normal değerlerde olduğu, jejunoileal atrezilerde ise boy persentillerinin düşük olduğu tespit edildi. Sonuç: İnce barsak atrezisi/stenozu nedeniyle takip ve tedavisi yapılan hastaların mortalite sıklığı literatürdeki oranlara göre yüksek olduğu tespit edildi. Kaybedilen hastalarda prematürite, düşük doğum ağırlığı ve eşlik eden konjenital anomalilerin sıklık oranının artmış olduğu bulunmuş, mortalitenin primer olarak cerrahi komplikasyona bağlı olmadığı düşünülmüştür. Geç dönem komplikasyonlarının oldukça düşük oranda görülmesinin mortalite oranının yüksek olmasından kaynaklanabileceği düşünülmüştür. Jejunoileal atrezi/stenozu olan hastalarda vücut ağırlığı persentilleri düşük olup bu hastaların ameliyat sonrası dönemde beslenme ve malabsorbsiyon açısından yakın takip edilmesini öneriyoruz. Anahtar kelimeler: Duodenal atrezi, stenoz, jeunoileal atrezi, mortalite, yaşam kalitesi

Bağırsak-inceDuodenal hastalıklarMortalite+2
Selcan Türker Çolak
Çukurova University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İntestinal motilitenin değerlendirilmesinde yeni metod: Akustik gastrointestinal gözetim

Amaç: Postoperatif dönemde gelişebilecek ileus tanısını koymada günlük cerrahi pratiğini değiştirmeye aday ve objektif bir değerlendirme yöntemi olabilecek, intestinal motilitenin akustik incelemesini yapmak ve klinikle ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma progresif deneysel bir araştırma metodunu içermektedir. Çukurova Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği ile iş birlikteliği doğrultusunda geliştirilen 'Gastrointestinal Aktivite İzlem Cihazı' ile 18 yaş üstü kolorektal cerrahi geçirmiş hastalarda günlük 10 dakika boyunca (5-7 gün süreyle) bağırsak aktivite kaydı yapılmıştır. Elde edilen ses kayıtlarının bilgisayar ortamında analizi gerçekleştirilerek; POI-(n:20), POI+(n:12) ve kontrol(n:20) gruplarına ait aktivite oranları, orali tolore etme, gaz ve gaita çıkarma zamanları ile ilişkisi incelenmiştir. Bulgular: Grupların ortalama bağırsak aktivitesi kontrol, POI- ve POI+ gruplarında sırasıyla 0,20akt/s; 0,14akt/s ve 0,08akt/s olarak belirlenmiştir. Gruplar arasında aktivite de anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,01). Kontrol ve postoperatif hastaların aktivite sayıları doğrultusunda eşik değer (0,12akt/sn) tespit edilmiştir. Eşik değerin üstünde aktiviteye sahip hastaların oral alımlarına müsaade edilmiştir. POI+ grupta postoperatif günler ilerledikçe hastaların ortalama aktivite sayılarının artığı ve oral alımı da tolore ettiği tespit edilmiştir (p<0,05). POI- grupta ise ortalama aktivite sayısının postoperatif 2. günden itibaren 0,14 ±0,04 akt/s üstünde olduğu ve ortalama rejim başlanma gününün 3±0,9 gün, gaita çıkışının ise 2±1,3 gün olduğu tespit edilmiştir. Dinleme sonuçlarına göre skalada eşik değerin üstünde kalan hastaların rejimi tolore ettiği saptanmıştır. Çalışmada bağırsak aktivitesinin varlığı ile ilk gaz ve ilk gaita çıkışı arasında ise ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Bağırsak motilitesinin postoperatif izlenmesine yönelik standart bir yaklaşım mevcut olmadığından, gastrointestinal akustik aktivite izlem cihazı, invaziv olmayan şekilde bağırsak fonksiyonunun iyileşmesini izlemek için klinik olarak erişilebilir bir yaklaşımı temsil edebilir. Gastrointestinal aktivite izlem cihazının, postoperatif bir hastanın beslenip beslenemeyeceği veya nasıl besleneceğini hakkında tek başına yeterli olamayacağı, fakat klinik kararların verilmesinde elde edilen kayıtların objektif bir parametre olarak kullanılmasının büyük fayda sağlayabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

BağırsaklarGastrointestinal motilitePostoperatif dönem+4
Ayşe Gizem Ünal
Çukurova University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanlarda Ganoderma lucidumun mezenter iskemi- reperfüzyon hasarı üzerindeki iyileştirici etkileri

Giriş: İntestinal iskemi reperfüzyon hasarı ciddi bir klinik problem olup, yüksek morbidite ve mortalite riski taşır. Barsak tıkanıklığı, şiddetli travma ve aort by-pass işlemleri gibi çeşitli klinik olaylar, barsak iskemi reperfüzyon hasarına neden olabilir. Erken tanı için güvenilir bir parametre ve etkin tedavi için güvenilir bir ajan yoktur. Ganoderma lucidum immun modülatör, antioksidan ve anti inflamatuar etkileriyle bilinen bir mantar türüdür. Bu deneysel çalışmamızın amacı ganoderma lucidum'un ratlarda barsak iskemi reperfüzyon hasarı üzerine iyileştirici etkilerini araştırmaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamızda 24 erkek Wistar-Albino rat (250-300g ağırlığında) kullanıldı. Bu ratlar randomize olarak üç gruba ayrıldı: Grup I, kontrol grup; Grup II, I/R grubu; Grup III, I/R öncesi 7 gün oral ganoderma lucidum alan tedavi grubudur. Laparotomi sonrası, kontrol grubu dışındaki tüm ratlarda sırasıyla 30 dk ve 90 dk iskemi ve reperfüzyon uygulandı. Barsak ve karaciğer dokusu örnekleri rutin histolojik yöntemlerle boyandı ve ışık mikroskopu altında incelendi. Serum, barsak ve karaciğer dokuları Malondialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) düzeyleri ölçüldü. Sonuç SPSS Windows 18 programı kullanılarak istatistiksel olarak karşılaştırıldı. P <0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: I/R grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında, lökosit, trombosit, serum MDA, intestinal doku MDA ve hepatik doku MDA düzeylerinde anlamlı artış vardı. I/R grubunun, serum SOD, Serum GSH-Px, intestinal doku SOD, hepatik doku SOD ve hepatik doku GSH-Px düzeylerinin kontrol grubuna kıyasla önemli ölçüde azaldığı görüldü. İskemi reperfüzyon yaralanması, barsak dokusundaki villus yapısında bozulmayı ve hepatik doku hasarını tetiklemektedir. Daha önce ganoderma lucidum'un uygulanması bu olumsuz değişiklikleri etkili bir şekilde azaltmaktadır. Sonuç: Deneysel çalışmamız intestinal iskemi reperfüzyon hasarının barsak ve karaciğer dokularında serbest oksijen radikallerini indükleyerek belirgin oksidatif strese neden olduğunu göstermiştir. Serum ve doku MDA, SOD ve GSH-Px seviyeleri, oksidatif stresin belirlenmesinde önemli ölçüde yardımcı laboratuvar parametreleridir. Ganoderma lucidum'un intestinal iskemi reperfüzyon hasarı üzerindeki iyileştirici etkileri, bu parametreler ışığında umut vericidir.

Ganoderma lucidumMantarlarMezenter+6
Muhammed Gömeç
Yozgat Bozok University
2017
00
DoktoraAçık ErişimTR

Stomalı hastalarda hemşire navigasyon programının uyum, yaşam kalitesi ve komplikasyonların önlenmesine etkisinin incelenmesi

Bu araştırma, intestinal stomalı hastalarda hemşire navigasyon programının uyum, yaşam kalitesi ve komplikasyonların önlenmesine etkisinin incelenmesi amacıyla, ön test-son test düzende tekrarlayan ölçümlü randomize kontrollü müdahale çalışması olarak uygulandı. Araştırma; Gaziantep il merkezinde bulunan ikisi eğitim ve araştırma hastanesi olmak üzere altı hastanede, 1 Ocak-31 Aralık 2021 tarihleri arasında, intestinal stoma açılmış 30 deney ve 28 kontrol grubu hasta ile tamamlandı. Deney grubundaki hastalara hemşire navigasyon programı kapsamında danışmanlık, uzaktan destek, yazılı ve görsel eğitimler, bilgilendirme mesajları, telefon görüşmeleri, randevu planlamaları uygulanırken, kontrol grubu hastalar standart bakım aldı. Hastalar ilk görüşmede, üçüncü ve altıncı aylarda Hasta Bilgi Formu, Stoma Komplikasyonları Değerlendirme Formu, Stomaya İlişkin Deneyimlenen Sorunlar Formu, Ostomi Uyum Ölçeği, Stoma Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılarak değerlendirildi. Veriler SPSS 24.0 programı kullanılarak, ölçek puanları için zaman, grup, zaman ve grup interaksiyonu genelleştirilmiş tahmin denklemi (GEE) ve en küçük önemli fark (LSD) testleri kullanılarak değerlendirildi. Tekrarlanan ölçümler arasındaki kovaryansın değerlendirilmesinde Unstructured korelasyon yapısı kullanıldı. Araştırmada hemşire navigasyon programının hastaların stomaya uyum ve yaşam kalitelerinde anlamlı bir artış sağladığı, stomaya bağlı komplikasyonların görülme sıklığında anlamlı bir fark olmamakla birlikte azalma sağladığı görüldü. Deney grubu hastaların stomaya uyum ve yaşam kalitelerinde, her değerlendirmede grup içi ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Araştırmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda; sağlık kuruluşlarının ihtiyaç duyulan birimlerinde hemşire navigasyon programlarının uygulamaya geçirilmesi, hastaların uyum ve yaşam kalitelerini etkileyen farklı kronik durumlarda uygulanması önerilmektedir.

Cerrahi stomalarHasta uyumuHemşireler+7
Gülistan Yurdagül
Hasan Kalyoncu University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemodiyaliz tedavisi alan son dönem böbrek yetmezlikli hastalarda fonksiyonel barsak hastalığı prevalansı

Çalışmamızda son dönem kronik böbrek yetmezliği olup hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda FBH ve alt gruplarının prevalansını, cinsiyete göre dağılımını, hasta ve kontrol grupları arasındaki farklılıkları, biyokimyasal parametreler, diyaliz etkinliği ve diyaliz süresi açısından FBH olan ve olmayan gruplar arasındaki olası farklılıkları araştırdık. Çalışmamıza Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Nefroloji Polikliniğinde takipli hemodiyaliz tedavisi alan son dönem böbrek yetmezliği tanılı 80 hasta ve Genel Dahiliye Polikliniğine başvuran ve sağlıklı gönüllü kriterlerine uyan 80 olgu alındı. Hasta ve sağlıklı gönüllülerden oluşan kontrol grubunda fonksiyonel barsak hastalığını saptamak amacıyla Roma II kriterleri kullanıldı. Hasta grubunun 46 (%57,5)?sını erkek, 34 (%42,5)?ünü kadın oluşturmaktaydı. Hasta grubunun yaş ortalaması 62,13 (±12,92) (min: 23, max: 90) idi. Kontrol grubunun 43 (%53,8)?ünü erkek, 37 (%46,3)?sini kadın oluşturmaktaydı. Grubun yaş ortalaması 60,45 (±9,85) (min: 29, max:85)?di. Hasta grubunun 22 (%27,5)?sinde, kontrol grubunun ise 10 (%12,5)?unda FBH saptandı. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,01). IBS, hasta grubunun %7,5?inde, kontrol grubunun %2,5?inde saptandı (p=0,14). Fonksiyonel şişkinlik hastaların %3,8?inde, kontrol grubunun %8,8?inde saptandı (p=0,19). Fonksiyonel konstipasyon hasta grubunun %16,3?ünde, kontrol grubunun %1,3?ünde saptandı (p=0,001). Hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda daha çok fonksiyonel konstipasyon saptanmıştır. FBH istatistiksel olarak anlamlı oranda kadınlarda daha sık izlenmekte idi (p=0,004). Hasta grupta FBH görülmesi ile medeni hal, yaşadığı yer ve eğitim durumu, sigara-alkol, diyabet veya hipertansiyon varlığı arasında ilişki saptanmazken, ev hanımlarında anlamlı olarak daha sık FBH saptandı. Fosfor değeri FBH saptanan olgularda anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p=0,03). PTH, albümin, kalsiyum, hemoglobin düzeyleri ile FBH arasında ilişki saptanmadı. FBH görülmesinde Kt/V oranının etkisi incelendiğinde; FBH saptanan grubun ortalama Kt/V değeri 1,61 ± 0,30 iken saptanmayan olgularda 1,50 ± 0,31 (p=0,18)?di. Çalışmamızda kontrol grubuna göre kronik böbrek yetmezlikli olgularda daha sık oranda fonksiyonal barsak hastalığı saptanmıştır. Kronik böbrek yetmezlikli olgularda en sık saptanan fonksiyonel barsak hastalığı fonksiyonel konstipasyon olmuştur. Fonksiyonel barsak hastalığı gelişmesinde etkili olabilecek faktörler incelendiğinde, FBH saptanan olguların anlamlı oranda daha sık kadın ve ev hanımı oldukları saptanmıştır. FBH saptananlarda fosfor düzeyi daha yüksek saptanmıştır.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikPrevalans+2
Edip Gökalp Gök
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mide adenokanseri ile hp (+), hp (-) intestinal metaplazi arasındaki moleküler patoloji

Giriş ve Amaç: İntestinal metaplazi (IM), mide kanseri gelişmesi için önemli bir risk faktörüdür.WNT sinyal yolağı karsinogenezisde önemli görevler üstlenmektedir. Çalışmamızda IM ve mide kanseri hastalarında WNT sinyal yoluna ait genlerin tanısal ve prognostik marker olarak değerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 34 mide kanserli, 45intestinal metaplazili ve 25 kontrol olgu olmak üzere toplam 104 kişi çalışmaya dahil edildi. Mide kanseri, IM ve kontrol gruplarının RT-PCR array yöntemi ile WNT sinyal yolu anahtar gen ekspresyonları değerlendirildi ve karşılaştırıldı. Tümör yükünü yansıtan , prognostik önemi olan metastaz varlığı ve mide de lokalizasyonuna göre mide kanseri hastaları alt gruplara ayrılarak gen ekspresyonu yapıldı. IM hastaları mide kanseri için risk faktörü olarak Kabul edilen Helikobakter Pilori (HP) varlığına göre alt gruplara ayrılarak gen ekspresyonu yapıldı. Bulgular: Mide kanserli ve IM'li hastalardaRHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin kontrol grunbuna göre anlamlı şekilde overeksprese olduğu saptandı. Metastatik mide kanseri hastalarında metastaz göstermeyen hastalara oranla RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin anlamlı olarak overeksprese olduğu görüldü. Diffüz tip mide kanseri hastlarında diffüz olmayan mide kanseri hastalarına göre RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin anlamlı olarak overeksprese olduğu görüldü. Mide kanseri hastları ile IM hastaları karşılaştırıldığında gen ekspresyonlarında anlamlı bir fark bulunmadı. HP pozitif IM hastlarında HP negatif IM hastalarına oranla RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin anlamlı olarak overeksprese olduğu saptandı. Sonuç: RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin mide kanseri hastalarında tümör yükünü yansıtabileceğini düşünmekteyiz. Mide kanserinden önce RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin IM hastalarında ekspresyon oranının artmaya başladığını ve bu ekspresyonu HP varlığının artırdığını düşünmekteyiz. Bu konularda daha ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler:Mide kanseri, İntestinal metaplazi, RHOA, CXADR, CSNK1A1, CCND2, DVL2, FZD8, NFACT1

AdenokarsinomGen ifadesiGenler+7
Ufuk Demirci
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çukurova Bölgesi Üniversite Hastanesinde inflamatuar bağırsak hastalığı ile takipli hastalarda malignite sıklığı ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: İnflamatuar bağırsak hastalıkları sadece bağırsağa sınırlı olmayan kronik inflamatuar bir hastalıktır. İBH'da bağırsakla ilişkili ve bağırsak dışı malignite riskinde artış görülmektedir. Malignite riskinde bu artış kronik inflamasyon sonucu olabileceği gibi, inflamasyonu baskılamak amacıyla kullanılan immunsupresan tedavilerle ilişkilidir. Biz bu çalışmada bölgemizde inflamatuar bağırsak hastalıklı bireylerde hangi malignitelerin sık görüldüğünü ve bu malignitelerin hangi faktörlerle ilişkili olduğunu bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2011-2021 yılları arasın Çukurova Üniversitesi Dahiliye Gastroenteroloji Bilim Dalı'na başvuran klinik, endoskopik ve histopatolojik olarak İBH tanısı doğrulanmış 376 hastanın verileri retrospektif olarak çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet), ek hastalıkları, İBH hastalık karakterleri (tutulum bölgeleri, endoskopik ve rektal tutulum varlığı, fistülizan, stenozan hastalık varlığı, tanı zamanları), alınan biyopsi materyallerinin sonuçları, geçirdiği operasyonlar, kullandıkları ilaçların geçmişi, klinik ve endoskopik aktivasyon sıklıkları, steroid tedavisi gereksinimleri, aktif olarak kullandıkları tedaviler ve bunların kanserlerle ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 212'si erkek 164'ü kadın, çalışmanın gerçekleştirildiği tarihte medyan yaş 38,5'tu (17-80 yaş arası). Yedisi ülseratif kolit, 8'i Crohn hastası ve 1'i indetermine kolit tanılı 16 hastada toplam 18 malignite vakası gözlemlendi. Malignite rastlanan hastaların 13'ü erkek, 3'ü kadındı. En sık görülen maligniteler kolorektal kanser ve cilt kanserleriydi. Bu ikisi dışında Kaposi sarkomu, papiller üretelyal karsinom, mide adenokanseri, primeri belirsiz adenokanser, Hodgkin lenfoma, tiroid papiller kanser, hepatoselüler kanser, multipl miyelom, prostat kanseri vakası görüldü. Malignite hastalarında tanı anından kanser oluşumuna kadar geçen medyan süre 8 yıldı. Kolorektal kanser gelimine kadar geçen medyan süre ülseratif kolit hastalarında 13,5 yıl, yaygın koliti olan hastalarda 8 yıldı. Daha önceki çalişmalarda tiyopurinle malignite riskinde artış gösterilen papiller üretelyal kanser, melanom dışı cilt kanseri, Kaposi sarkomu 4 olgumuzda rastlandı. TNF-α inhibitörü kullanım öyküsü olan (medyan 3 yıl süreyle) hastalarda hiç TNF-α inhibitörü kullanmayanlara göre malignite riski daha az bulundu. Yılda bir defa veya daha fazla klinik/endoskopik aktivasyon görülen hastalarda remisyondaki ya da nadir aktivasyon izlenen hastalara göre kanser riski 5,8 kat fazla bulundu. Sonuç: Verilerimiz İBH'da tiyopurin kullanımının malignite riskini artırabileceğini desteklemektedir, TNF-α inhibitörü kullanımı olan hastalarda malignite riski azalmaktadır. Yılda bir defa veya daha fazla hastalık aktivasyonu yaşayan İBH'lı bireylerde malignite riski daha fazladır. Sonuçlarımızı doğrulamak için bu konuda büyük hasta gruplarıyla popülasyon temelli prospektif çalışmaların yapılması gerekmektedir.

AdanaNeoplazmlarİnflamatuar bağırsak hastalıkları+2
Ali Abbas Gezgin
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda, karadut meyve (morus nigra) extresinin, metotreksat ilişkili intestinal hasar üzerine koruyucu etkisi

Bu çalışmada bir çok çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde kullanılan yüksek doz metotreksatın oluşturduğu oral ve gastrointestinal sistem mukozitlerinin önlenmesinde, antioksidan özelliği olan karadutun (morus nigra) koruyucu etkisinin olup olmadığını, gerek histolojik gerekse biyokimyasal parametreleri kullanarak göstermeyi amaçladık. Çalışma prospektif, randomize olarak yapıldı ve her bir grupta 14 denek olacak şekilde ağırlıkları 200-250 gr arasında olan erkek Wistar albinosıçanlar dört gruba ayrıldı. Intestinal hasar modeli oluşturmak için çalışmamızın birinci gününde 1. Grup 30mg/kg metotreksatın intraperitoneal verilmesiyle oluşturuldu. İkinci gruba ise ilk gün 30mg/kg MTX intraperitoneal olarak verildi aynı zamanda birinci gün MTX verildikten sonra başlamak üzere oral yoldan gavaj yardımıyla 500mg/kg Morus nigra ekstresi hayvanlara verildi. Üçüncü gruba ise yalnızca 0.001ml/kg-2.5ml/kg intragastrik salin solüsyonu verildi. Dördüncü gruba ise oral yoldan gavaj yardımıyla 500mg/kg olacak şekilde Morus nigra ekstresi verildi. Çalışma gruplarında ratlar 4. ve 6. günlerde sakrifiye edildi. Deneklerde antienflamatuar ve antioksidan etkinliği ortaya koymak için biyokimyasal ve histolojik analizler gerçekleştirildi. Biyokimyasal olarak alınan kan örneğinde TOS ve TAS düzeyleri analiz edildi. Histolojik analizler için ince barsak segmentlerinden (duodenum, jejnum, ileum) alınan kesitlerde Ki-67, MPO, MDA, TNF-alfa, TOS ,TAS, IL-1beta dağılımları değerlendirildi. Literatürde morus nigranın metotereksatın gastrointestinal toksisitesinden koruyucu etkisini doku düzeyinde gösteren çalışmaya rastlanmamıştır. Bu çalışma alanında ilk olması açısından özgündür. Çalışmamızdaki morfometrik ve histopatolojik bulgular, MTX'in neden olduğu mukoza harabiyeti üzerine Morus nigra'nın koruyucu etkisinin olduğu ve bağırsak epitelinde rejenerasyonu desteklediği görülmüştür. Morus nigra MTX'in oluşturduğu hasarları çalışmamızda gözlemlendiği gibi azaltmaktadır. Bizim çalışmamız, MTX‟in istenmeyen etkilerinden korunmada Morus nigra'nın kullanımı için bir ümit vermektedir. Ancak daha geniş kapsamlı klinik uygulamaları da içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.

KaradutMetotreksatMorus nigra L.+3
Anna Carina Ergani
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

5-15 yaş grubu kronik karın ağrısı olan çocuklarda helicobacter pylori enfeksiyonu; bağırsak parazitozları ile birlikteliği ve risk etkenleri

Giriş ve Amaç:Bu çalışmada amaç 5-15 yaş gurubunda kronik karın ağrısı yakınması ile başvuran çocuklarda Hp enfeksiyonu ve bağırsak parazitozları sıklığını saptamak ve her iki enfeksiyonun oluşmasındaki ortak risk etkenlerinin incelenmesi amaçlanmaktadır.Gereç ve Yöntemler: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Pediatri polikliniğine Ağustos 2010-Ağustos 2011 tarihleri arasında en az üç ay süreyle günlük aktiviteyi engelleyen şiddette üç veya daha fazla karın ağrısı şikayeti ile başvuran 5-15 yaş arasındaki 90 hasta çalışmaya alınmıştır. Çalışma grubunun tümünde kanda HpIgG antikoru, gaitada HpSAg ve parazit taraması yapıldı. Kanda HpIgG ve/veya gaitada HpSAg pozitif olan çocuklar Hp pozitif olarak kabul edildi. Hp pozitifliği ve parazitoz varlığı açısından risk etkenleri anket çalışması ile karşılaştırılmıştır.Bulgular: Çalışmaya alınan hastalarda Hp sıklığı %30, gaitada parazitoz sıklığı %12.2 olarak saptanmıştır. En sık parazitoz etkeninin ise G.intestinalis (%5.5) olduğu bulunmuştur. Bağırsak parazitozu varlığı Hp(+) grupta %22.2 ve Hp(-) olan grupta %7.9 olarak saptanmıştır (p=0.06). G.intestinalis sıklığı ayrıca incelendiğinde Hp(+) olan grupta %14.8, Hp(-) grupta %1.6 olarak saptanmıştır (p=0.01). Çalışmamızda Hp enfeksiyonu olan ve olmayan çocuklar arasında okula gitme, ailede ülser/gastrit öyküsü, içme suyu kaynağı olarak şebeke suyu kullanılmasının istatiksel olarak anlamlı farklı olduğu gözlenmiştir. Bağırsak parazitozu olan ve olmayan çocuklar arasında ise anne eğitim düzeyi, ailede parazit tedavisi alım öyküsü olması ve tuvalet sonrası el temizliği istatistiksel olarak anlamlı bulunduTartışma ve Sonuç: Çocuklarda KKA etyolojisinde Hp enfeksiyonu ve bağırsak parazitozları sık gözlenen nedenlerdendir.Her iki enfeksiyon oluşumunda benzer bulaş yollarını kullanması ile ilgili olabileceği düşünülmüştür.Bu bağlamda hijyenik koşulların iyileştirilmesinin önemli olduğu sonucuna varılmıştır.Anahtar Sözcükler:Helicobakter pylori, kronik karın ağrısı, giardia intestinalis, çocuk

GiardiasisHelicobacterHelicobacter enfeksiyonları+5
Bülent Gökşen
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Helikobakter pilori (+) ve (-) intestinal metaplazi hastalarındaki GSTP1 geninin metilasyon profilinin mide tümörlü hastalarla karşılaştırılması

Mide adenokarsinomu dünyadaki en yaygın malignitelerden biridir. Mide kanser gelişiminde çok sayıda epigenetik ve genetik değişiklikler tespit edilmiştir. GSTP`ler detoksifikasyondan sorumlu enzim ailesidir. GSTP1 geni metilasyon profilini ile pek çok kanser arasında bağlantı olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Ancak epigenetik mekanizmaları net değildir. Çalışmamızda mide kanserli, H.pilori (+) ve (-) intestinal metaplazili hasta grupları arasındaki GSTP1 geni promotor metilasyon profilinin araştırılması amaçlanmıştır.Araştırmamızda histopatolojik olarak intestinal metaplazi ve mide kanseri tanısı almış hastalar dahil edildi. Hastalara üst gastrointestinal sistem endoskopisi uygulanarak taze biyopsi örnekleri toplandı. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İzmir Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Bilim Dalları'ndan 25 HP(+), 25 HP(-) intestinal metaplazili ve 25 mide tümörlü hastaların midelerinden biyopsi örneği alındı. Kontrol grubu olarak gastroenteroloji polikliniğimize başvuran üst gastrointestinal yakınması olup, toplanan biyopsilerinde intestinal metaplazi ve mide kanseri saptanmayan 15 sağlıklı bireyden oluşturuldu. GSTP1 gen metilasyonu saptanması açısından sodyum bisulfit modifikasyonu sonrasında metilasyona spesifik PCR yapıldı ve değerlendirildi. İstatistiksel analizde hasta grupları ve metilasyon durumları arasındaki korelasyonu bulmak için ki-kare testi kullanıldı.GSTP1 promotor bölge hipermetilasyonu analizinde, mide kanseri grubunda metilasyon %28, unmetilasyon %24 ve heterojen metilasyon %48 oranında; Hp(-) intestinal metaplazi grubunda metilasyon %28, unmetilasyon %52, heterojen metilasyon %20 oranında; Hp(+) intestinal metaplazi grubunda metilasyon %32 , unmetilasyon %24, heterojen metilasyon %44 oranında ve kontrol grubunda metilasyon %26,6, unmetilasyon %40 , heterojen metilasyon %33,34 saptandı. Gruplar arasında yapılan istatiksel karşılaştırmalar sonucunda; hipermetilasyon açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Kontrol grubunda da metilasyon oranı %26,6 olduğundan GSTP1 geni hipermetilasyonunun mide kanseri erken tanısında kullanımının uygun olmayacağı düşünüldü.

AdenokarsinomHelicobacterHelicobacter enfeksiyonları+6
Aşık Gülcan
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnflamatuar barsak hastalığı olan hastalarda IBD-disk skoru ile yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Giriş: İnflamatuar barsak hastalıkları (İBH), genetik yatkınlığı olan bireylerde çevresel ve immünolojik faktörlerin etkisi ile ortaya çıktığı düşünülen, idiopatik, alevlenme ve iyileşme dönemleriyle karakterize kronik inflamatuar seyirli hastalıktır. Ülseratif kolit (ÜK) ve Crohn hastalığı (CH) inflamatuar barsak hastalıklarının iki yaygın formu olup İBH'nin yaklaşık %5-15'lik bir kısmını da klinik ve patolojik olarak tam ayırt edilemeyen Sınıflandırılamayan İBH vakaları oluşturmaktadır. Avrupa 'da yaklaşık olarak CH için insidans her 100.000 kişide 0,7-9,8, ÜK için insidans her 100.000 kişide 1.5-20.3 arasında değişmektedir. Hem ÜK hem de CH fiziksel, psikolojik, ailevi ve sosyal yaşamda bozulmaya sebep olabilen, hastaların yaşam kalitesini azaltan engelliğe neden olduğundan, hastanın tedavisinin yönetiminde hasta tarafından bildirilen sonuçlar (PRO) önem arz etmektedir. İBH'li hastalarda engelliği ölçmek için kendi kendine uygulanabilen bir görsel araç olan IBD-Disk (Inflammatory Bowel Disease) anketi geliştirilmiştir. Çalışmamızda ÜK ve CH grubunda tedavi öncesinde ve sonrasında IBD-Disk skorları ile tedavi öncesi ve sonrasındaki endoskopik ve patolojik skorları arasındaki korelasyonu değerlendirip, İBH'lerde IBD-Disk skore ile yaşam kalitesini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Temmuz 2021-Temmuz 2022 arasında kliniğimize peşi sıra başvuran, 18-80 yaş arası, İBH tanısı ile takip edilen veya yeni tanı almış hastalar dahil edildi. Aydınlatılmış onam formunu imzalayan hastaların klinik ve demografik özellikleri kaydedildi. Takip altında olanlarda aktivasyon durumunda tedavi değişikliği yapılmadan önce, yeni tanı alanlarda ise tedavi başlangıcı öncesi laboratuvar tetkikleri, endoskopik ve patolojik bulguları kaydedildi. Hastalara tedavi başlangıcı veya tedavi değişikliği öncesi bazal IBD-Disk anketi uygulandı. Ardından tedavinin ilk haftası, ilk ayı ve üçüncü ayında aynı şekilde anket soruları yöneltildi. Anket soruları ile aynı sıklıkta klinik aktivite skorları ve laboratuvar ölçümleri yinelendi. Tedavi başlangıcı veya değişikliği sonrası 3.ayda hastaların endoskopik ve patolojik değerlendirmeleri yapıldı. Elde edilen anket sonuçları birbirleri ile ayrıca hastalığın klinik, endoskopik ve histopatolojik değişiklikleri ile karşılaştırıldı. iii Bulgular: Yaş ve cinsiyet açısından değerlendirildiğinde gruplar homojendir. ÜK grubunda 3.ay hemoglobin değerlerinin anlamlı olarak bazal hemoglobin değerlerinden yüksek olduğu saptanmıştır. ÜK grubunda bazalde ölçülen Nancy Histolojik İndeks (NHI) skoru ve Mayo Endoskopik Skoru (MES) 3.ayda ölçülen skorundan anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır. CH grubunda 3.ay hemoglobin değerlerinin anlamlı olarak bazal hemoglobin değerlerinden yüksek olduğu, 3.ay ölçülen lökosit ve Internationel Normalized Ratio (INR) değerlerinin bazalde ölçülen lökosit değerlerine göre anlamlı düşük olduğu saptanmıştır. CH grubunda bazalde ölçülen Simple Endoscopic Score for Crohn's Disease (SES-CD) skoru, 3.ayda ölçülen SES-CD skorundan anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. ÜK grubunda NHI'nın 0 ila 3.ay arasındaki değişimleri ile ÜK-MES skorlarının 0 ila 3.ay arasındaki değişimleri arasında pozitif anlamlı korelasyon saptanmıştır. CH grubunda NHI'nın 0 ila 3.ay arasındaki değişimleri ile SES-CD skorlarının 0 ila 3.aydaki değişimleri arasında pozitif anlamlı korelasyon saptanmıştır. Sonuç: ÜK ve CH grubunda tedavi sonrasında bazal IBD-Disk genel ve tüm alt skorlarının, 3.ay ölçümlerine göre anlamlı derece daha yüksek olduğu saptanmıştır. ÜK ve CH grubunda endoskopik bulgular ile patolojik skorlar arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır ancak IBD-Disk skorları ile endoskopik ve patolojik skorlar arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmamıştır. Çalışmamızın, bu konuda yapılacak çalışmalara ışık tutacağını umuyoruz. Anahtar Kelimeler: Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, IBD-Disk, Nancy histolojik indeksi

AnketlerCrohn hastalığıHistoloji+4
Enis Kesikbaş
Düzce University
2023
00

İlgili konular