Abdomen
64 theses under this subject heading
Abdominal cerrahi girişim geçirecek hastaların sağlık okuryazarlığı düzeylerinin sağlık algısı ve kaygı üzerine etkisi
Araştırma abdominal cerrahi girişim geçirecek hastaların sağlık okuryazarlığı düzeylerinin sağlık algısı ve ameliyata özgü kaygı üzerine etkisini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak gerçekleştirildi. Araştırmanın evrenini İstanbul ilinde bir şehir hastanesinin genel cerrahi servisinde 27 Kasım 2023-22 Şubat 2024 tarihleri arasında abdominal cerrahi girişim geçirecek hastalar oluşturdu. Araştırmanın örneklemi G-power (versiyon 3.1.) paket programı ile 143 olarak hesaplandı ve araştırma örnekleme dahil edilme kriterlerine uyan 145 hasta ile tamamlandı. Veriler, araştırma için etik kurul, kurum izni ve hastalardan sözlü ve yazılı izin alındıktan sonra "Veri Toplama Formu", "Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği (SOYÖ)", "Sağlık Algısı Ölçeği (SAÖ)" ve "Ameliyata Özgü Kaygı Ölçeği (AÖKÖ)'' kullanılarak ameliyattan bir gün önce yüz yüze görüşme tekniğiyle toplandı. Araştırmanın istatistiksel hesaplamaları SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) yazılımı (versiyon 26) kullanılarak yapıldı. Araştırma verileri incelendiğinde; hastaların yaş ortalamasının 51,48±12,97 yıl, %61,4'ünün kadın, %86,2'sinin çocuk sahibi, %60,7'sinin eğitim düzeyinin ilköğretim ve altında olduğu, %53,1'inin sağlığını iyi olarak değerlendirdiği belirlendi. Erkek cinsiyetin, artan eğitim düzeyinin ve sağlığını iyi olarak değerlendirmenin hastaların sağlık okuryazarlığı düzeyini artıran bağımsız değişkenler olduğu saptandı. Hastaların SOYÖ toplam puan ortalaması 102,48±15,21, SAÖ toplam puan ortalaması 50,08±7,40 ve AÖKÖ toplam puan ortalaması 25,77±7,48 olarak hesaplandı. Hastaların sağlık okuryazarlığı düzeyi ile sağlık algısı düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki olduğu saptandı. Hastaların ameliyata özgü kaygı düzeyi ile sağlık okuryazarlığı düzeyi ve sağlık algısı arasında istatistiksel olarak anlamlı ve negatif yönlü bir ilişki olduğu saptandı. Araştırma sonucunda sağlık okuryazarlığı düzeyi artarken sağlık algısının da arttığı, ameliyata özgü kaygı düzeyinin ise azaldığı belirlendi. Buna göre sağlık algısını artırmak ve ameliyata özgü kaygı düzeyini azaltmak için sağlık okuryazarlığının geliştirilmesi gereklidir. Bu konuda hemşirelerin danışman ve eğitici rolüne özgü hemşirelik girişimlerinin planlanması ve uygulanması, ayrıca araştırmanın sonuçlarının genellenebilmesi için örneklem sayısının artırılarak konu ile ilgili daha fazla araştırma yapılması önerilebilir.
Kronik konstipasyonda abdominal masajın etkinliği
Bu çalışmanın amacı kronik konstipasyonu (KK) olan bireylerde abdominal masajın etkinliğini randomize plasebo-kontrollü dizaynda araştırmaktı. Çalışmamıza Roma IV tanı kriterlerine göre KK tanısı alan toplam 74 birey dâhil edildi. Bireyler randomize olarak müdahale grubu (abdominal masaj+öneri) veya kontrol grubuna (plasebo terapatik ultrason (US)+öneri) atandı. Abdominal masaj, 4 hafta boyunca haftada 3 gün uygulanırken plasebo terapatik US, 4 hafta boyunca, haftada 2 gün olacak şekilde uygulandı. Her iki gruptaki bireylere ilave olarak yaşam stili değişikliklerine yönelik öneriler verildi. Primer sonuç ölçümü olan konstipasyon (kabızlık) şiddeti Konstipasyon Ciddiyet Ölçeği ile değerlendirildi. Sekonder sonuç ölçümleri olan, bağırsak fonksiyonel belirteçleri (defekasyon frekansı, defekasyon süresi ve gaita yoğunluğu) ve kabızlıkla ilişkili yaşam kalitesi sırasıyla 7 günlük bağırsak günlüğü ve Konstipasyon Yaşam Kalitesi Ölçeği ile değerlendirildi. Bireylerin ayrıca çalışma başlangıcına kıyasla 4. hafta sonunda kabızlık ve ilişkili diğer şikâyetlerine yönelik değişim algıları Hasta Global Değişim Algısı Skalası ile değerlendirildi. Çalışma sonunda her iki grupta tüm sonuç ölçümlerinin zaman içerisindeki grup içi değişimlerinin istatistiksel açıdan anlamlı olduğu tespit edildi (p<0,001). Bu değişimlere grup etkisi araştırıldığında, zaman ile grup etkileşiminin de istatistiksel açıdan anlamlı olduğu tespit edildi (p<0,001). Müdahale grubunda kontrol grubuna kıyasla tüm sonuç ölçümlerinde daha yüksek düzeyde iyileşme görüldü (p<0,05). Ek olarak, kabızlık semptomlarında algılanan iyileşmenin müdahale grubunda kontrol grubuna kıyasla daha fazla olduğu tespit edildi (p<0,001). Bu çalışmanın sonucunda, KK'nin tedavisinde abdominal masajın plasebo tedaviden kısa dönemde daha etkin olduğu bulundu. Abdominal masajın etkinliğini farklı uygulama parametreleri ile ve/veya farklı uygulama protokolleri ile ortaya koyan uzun dönem takipli ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Sekonder kabızlığı olan bireylerde de abdominal masajın etkinliğine yönelik ileri çalışmalar planlanabilir.
Gebelik döneminde egzersiz eğitiminin gövde stabilizatör kas kalınlığı, fonksiyonellik ve yaşam kalitesi üzerine etkileri
Bu çalışmanın amacı, gebelik dönemindeki ihtiyaçlar doğrultusunda planlanmış gövde stabilizasyon temelli uzun egzersiz programı (UEP) ile kısa bir programın (KEP) gövde stabilizasyonunda önemli olan transversus abdominis, rektus abdominis, eksternal ve internal oblik kaslar ve diyafram kas kalınlığı ile fonksiyonellik ve yaşam kalitesi üzerine olan etkilerinin araştırılmasıydı. Çalışmayı 32 gebe (UEP=16, KEP=16) tamamladı. Çalışmada transversus abdominis, rectus abdominis, eksternal ve internal oblik kaslar ve diyafram kas kalınlığı; ultrason görüntüleme yöntemi, fonksiyonel kapasite; 6 dakika yürüme testi, fiziksel aktivite seviyesi; Gebelik Fiziksel Aktivite Anketi, bel ağrısı şiddeti ve fonksiyonellik; Vizüel Analog Skalası ve Oswestry Disabilite Anketi, yaşam kalitesi ise; Kısa Form-36 Yaşam Kalitesi Anketi ile belirlendi. Tüm değerlendirmeler, başlangıçta gebeliğin 16. , 24. ve 32. haftasında yapıldı. Gebeliğin 16. haftasından başlayarak 32. haftaya kadar 16 hafta boyunca, haftada 2 gün fizyoterapist gözetiminde, gebelere; postür eğitimi, üst ekstremite, alt ekstremite, abdominal ve pelvik taban kuvvetlendirme, solunum egzersizlerinden oluşan stabilizasyon temelli egzersiz programı modifiye olarak ilerletilerek uygulandı. UEP; ısınma, yükleme ve soğuma periyodunda toplam 20 farklı egzersizden oluşurken; KEP; 9 farklı egzersizden oluşmaktaydı. Her iki gruba da haftanın 3 günü, 30 dakika aerobik egzersiz olarak orta şiddette yürüyüş önerisinde bulunuldu. Yapılan gruplararası karşılaştırmada; abdominal ve diyafram kas kalınlığı açısından 24. ve 32. haftada fark olmadığı bulundu(p>0,05). Gebeliğin 24. haftasında elde edilen sonuçlara göre, UEP'te 6 dakika yürüme testi mesafesi, mesleki fiziksel aktivite seviyesi ve sağlıkla ilgili yaşam kalitesinin emosyonel rol kısıtlılığı ve ağrı alt boyutu skorları KEP'e göre anlamlı bir şekilde daha fazla bulundu (p<0,05). Gebeliğin 32. haftasında ise UEP'te 6 dakika yürüme testi mesafesi ve mesleki fiziksel aktivite düzeyi anlamlı bir şekilde daha fazla bulundu (p<0,05). Grup içi değişimler incelendiğinde; UEP'te rektus abdominis ve bilateral diyafram kas kalınlığında, orta şiddetli ve spor/egzersiz açısından fiziksel aktivite seviyesi ile enerji/canlılık ve emosyonel iyilik haliyle ilişkili yaşam kalitesinde; KEP'e katılan gebelerde ise unilateral olarak diyafram kas kalınlığında ve spor/egzersiz açısından fiziksel aktivite seviyesi ile enerji/canlılık ile ilişkili yaşam kalitesinde anlamlı iyileşme elde edildi (p<0,05). Sonuç olarak; abdominal kaslar ve diyafram kas kalınlığı açısından egzersiz grupları arasında birbirine göre üstünlük bulunmazken; UEP'te rektus abdominis ve bilateral diyafram kas kalınlığında, KEP'te ise unilateral diyafram kas kalınlığında zaman içerisinde ilerleyen gebeliğe rağmen artış görülmüştür. UEP, kısa dönemde fonksiyonel kapasitenin, mesleki fiziksel aktivite seviyesinin, emosyonel rol kısıtlılığı ve ağrı ile ilişkili yaşam kalitesinin artırılmasında; uzun dönemde ise fonksiyonel kapasitenin ve mesleki fiziksel aktivite seviyesinin artırılmasında KEP'e göre daha etkilidir.
Abdominal rekonstrüktif aort cerrahisi sonrası gelişeninsizyonel hernilerde risk faktörlerinin retrospektifolarak belirlenmesi
İnsizyonel herniler abdominal cerrahi sonrası gelişen ve çok iyi bilinen %7 -%26 arasında değişen oranlarda görülen komplikasyonlardan biridir. Yapılan az sayıda çalışmada abdominal aort anevrizması operasyonu sonrası gelişen insizyonel herni riskinin diğer aortaoklüziv vaskuler cerrahilerden anlamlı olarak daha yüksek risk içerdiği ortaya konmuştur. Hipotezlerden biri hem aort anevrizma gelişiminin hem de insizyonel herni gelişiminin patogenezinin bağ dokusu metabolizma bozukluğu ile ilişkili olabileceğidir. Bu patogenez henüz aydınlatılmış değildir. Herni gelişiminde vücut kitle indeksi, ASA skoru, sigara kullanımı gibi diğer risk faktörlerinin de rol oynayabileceği unutulmamalıdır. Çalışmamızda risk faktörlerini ortaya koymak ve bahsettiğimiz anevrizma ve herni arasındaki olası ortak yatkınlık durumunu bulmak amaçlanmıştır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp-Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda OCAK 2005- ARALIK 2016 tarihleri arasında aortaokluziv hastalık yada abdominal aort anevrizması sebebiyle açık batın cerrahisi geçiren 18 yaş üzeri (18-89) 110 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Hastaların perioperatif ve postoperatif kaydedilmiş olan verileri öncelikle aortookluziv hastalıklar nedeniyle opere olanlar ve abdominal aort anevrizması sebebiyle opere olanlar şeklinde 2 farklı gruba ayrıldı. 2 grupta uygulanan cerrahi prosedürler, cinsiyet, yaş, ASA skoru (ASA 1 , ASA 2, ASA 3) , VKİ (VKİ <25, VKİ>25) , sigara içiciliği (Hiç içmeyen, <1pk/gün içen, >1 pk/gün içen.) , insizyonel herni gelişim süresi karşılaştırıldı. Veriler istatistiksel analizlerle değerlendirilerek bağımlı ve bağımsız risk faktörleri araştırıldı. Toplamda 110 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların 42 (%38.16) ' si aortaokluziv hastalık tanısıyla opere edilenler ; 68 (61.82)'i ise abdominal aort anevrizması tanısıyla opere edilenlerdi. Cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksleri, sigara içicilik durumları, uygulanan cerrahi prosedürler her 2 grup için de benzer özellikteydi. (sırasıyla p:0.928, p:0.643, p:0.713, p:0.091, p:0.061 ) Yani gruplar homojen dağılmıştı. İnsizyonel herni gelişim oranlarına bakıldığında aortaokluziv diğer hastalıklar tanısıyla opere edilen hastaların % 14.3 ünde insizyonel herni görülürken, abdominal aort anevrizması tanısıyla opere edilen hastaların %17.6 sında insizyonel herni gözlendi. Anevrizma nedenli operasyon geçirenlerde herni oranı daha yüksek gözlenmekle birlikte rakamlara bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Yaş, cinsiyet, sigara iv içiciliği, cerrahi prosedürler, aort cerrahisiyle herni gelişimi arasında geçen süre, ASA skoru gibi bağımsız değişkenlerde istatistiksel anlamlı fark bulunmadı BMI <25 olan 53 hastanın 3 ünde(%5.7) insizyonel herni görülürken BMI >25 olan 57 hastanın 15 inde (%26.3) insizyonel herni geliştiği görüldü. BMI ın yüksek olması insizyonel herni için istatistiksel anlamlı önemli bir risk faktörü olduğu görüldü. Sonuç olarak çalışmamızda vücut kitle indeksinin yüksek olması insizyonel herni gelişimi açısından istatistiksel olarak anlamlı ve çok önemli risk faktörü olarak görüldü. Abdominal aort anevrizması tanısıyla opere edilmesi ise aortaokluziv diğer hastalıklarla karşılaştırıldığında yine yüksek görüldü fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuçlar yorumlanırken son yıllarda girişimsel endovaskuler tedavi yöntemlerinin çok sık uygulanıyor olduğu gözönünde bulundurulmalıdır. Bu açıdan bakıldığında anevrizma tanısının hala insizyonel herni gelişimi için çok önemli bir risk faktörü olduğu düşünülmektedir.
Pediatrik apandisitte klinik skorlamanın radyolojik bulgularla kombine edilmesinin tanıya etkisi
Amaç: Projenin amacı çocuk acil servise akut apandisit kuşkusu ile başvuran olguların Pediatrik Apandisit Skoru ve ultrasonografi ile kombine olarak değerlendirilmesi ve bu sayede modern radyografik görüntüleme ve laboratuar yöntemlerine karşın özellikle çocuklarda semptom ve bulguların daha silik olması nedeniyle tanı koyma güçlüğü devam eden akut apandisit için bir yaklaşım algoritması oluşturulmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Acil Servis tarafından Haziran 2014-Ocak 2016 tarihleri arasında acil servise karın ağrısı yakınması ile başvuran ve akut apandisitten şüphelenilen 4-17 yaş arası 288 hasta üzerinde prospektif olarak gerçekleştirildi. Pediatrik apandisit skoruna göre hastalar 3 risk grubuna ayrıldı. Düşük risk grubundaki hastalar (skor ≤4) acil servisten taburcu edildi ve 10 gün içinde telefon görüşmesi ile yeniden değerlendirildi. Orta risk grubunda yer alan hastalara (skor 5-7) görüntüleme yöntemleri uygulandı ve klinik karar buna göre verildi. Yüksek risk grubundaki olgular ise (skor ≥8) direk çocuk cerrahisi anabilim dalı ile konsülte edildi. Bu yaklaşım sonucu histopatolojik olarak tanı konan olgular akut apandisit, diğer olgular tıbbi nedenler olarak gruplandı. İki grup arasında skorlama sistemi, USG ve ADBG sonuçları karşılaştırıldı. Araştırma verileri IBM SPSS Statistics 20 programında analiz edildi. Analizlerde tanımlayıcı istatistikler, ki kare, Fisher'in tam olasılık testi, Mann Whitney U testi, t-test ve ROC analizi kullanıldı. p<0,05 olduğu durumlar istatistik olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 11,1±3,63 yıl olup, % 56.5 'i erkekti. 288 olgunun %46.5'ine (134 hasta) cerrahi uygulandı. Cerrahi uygulanan olguların 128'inin (%95.5) histopatolojik tanısı akut apandisit olarak doğrulandı. Apandisit tanısı alan olguların PAS ortalaması 7.09±1,42, diğer grubun ortalaması 4.97±2,29 olarak bulundu (p:0.00).Kaçırılan apandisit oranı %2 (n:6), negatif apendektomi oranı %4.4 (n:6) olarak belirlendi. "Cut off" değeri 5 olarak alındığında pediatrik apandisit skorunun tek başına duyarlılığı %99.2, özgüllüğü %40.6 saptandı. Mesai içinde çekilen ultrasonografinin duyarlılığı %91.1, özgüllüğü %71.1 idi. PAS USG ile kombine edildiğinde apandisit tanısı için duyarlılık %95.8, özgüllük %43.0 olarak hesaplandı. ADBG' nin sensitivitesi %57.5, spesifitesi %90.4 iken, PAS ADBG bulguları ile birlikte değerlendirildiğinde duyarlılık %99.2, özgüllük %29.4 bulundu. Sonuç: Akut apandisit tanısı konan çocuklarda PAS diğer gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Klinik skorlamanın düşük risk grubunda tanıyı güvenle dışladığı, ancak orta ve yüksek risk grubunda tanıyı desteklemek için yeterli olmadığı belirlendi. Pediatrik apandisit skorunun ultrasonografi ile kombine edilmesinin akut apandisit için tanı değerini yükseltmediği görüldü. Ancak mesai içi yapılan görüntülemenin duyarlılık ve özgüllüğünün daha yüksek olması, skor ve ultrasonografinin deneyimli kişiler tarafından uygulanması halinde oluşturduğumuz modalitenin tanıyı kuvvetle predikte edebileceğini düşündürmektedir.
Farklı basınçlarda histeroskopi sırasında abdominal kaviteye endometrial hücre geçişinin değerlendirilmesi
Daha sonra girilecektir.
Görüntü işleme yöntemleri kullanılarak medikal abdominal görüntülerde böbrek yeri ve böbrek taşlarının tespiti ve analizi
Yapılan çalışmada Toplu Kanal Özellikleri (ACF; Aggregate Channel Features), eşikleme ve morfoloji yöntemleri birleştirilerek kullanıcı müdahalesi gerekmeksizin abdominal BT (Bilgisayarlı Tomografi) görüntülerinde otomatik böbrek ve böbrek taşı tespiti gerçekleştiren bir yöntem önerilmiştir. ACF yöntemi daha az etiketli veri ile eğitim yaparak otomatik böbrek tespiti gerçekleştirir. Buna ek olarak, ACF herhangi bir ön işlemeye, görüntü iyileştirmeye ihtiyaç duymaz. ACF ile tespit edilen böbrek bölgelerine eşikleme ve morfolojik işlemler uygulanarak sadece böbrek bölgelerinde taş tespiti gerçekleştirilir. Bu sayede abdominal BT görüntülerinde, böbrek sınırı dışında kalan taşa benzer nesneler değerlendirmeye alınmamıştır. ACF yöntemi 150 adet abdominal BT görüntüsünden oluşan veri setine uygulanmıştır. Yöntemin performansı karışıklık matrisi ile değerlendirilmiştir. Deneysel sonuçlar ACF, eşikleme ve morfoloji yöntemlerinin abdominal BT görüntülerinde böbrekleri ve böbrek taşlarını başarılı bir şekilde tespit ettiğini göstermiştir.
Parsiyel kalça protezi uygulanan hastalarda abdominal masajın boşaltım aktivitesi ve solunum fonksiyon testleri üzerine etkisi
Bu araştırma, parsiyel kalça protezi (PKP) uygulanan hastalarda abdominal masajın boşaltım aktivitesi ve solunum fonksiyon testleri (SFT) üzerine etsini belirlemek amacıyla yapıldı. Tek merkezli, prospektif, iki kollu (1:1), randomize kontrollü deneysel klinik araştırmanın örneklemini Eylül 2021-Nisan 2022 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinin ortopedi ve travmatoloji kliniğine yatan, PKP uygulanan 78 hasta oluşturdu. Randomizasyonla çalışma ve kontrol grubuna atanan hastalardan çalışma grubuna (n=39) PKP sonrası sabah ve akşam öğünlerinden en az 30 dakika sonra, 15 dakika abdominal masaj uygulandı. Kontrol grubuna (n=39) ise rutin hemşirelik bakımı uygulandı. Araştırmada veriler, PKP öncesi, sonrası ilk akşam, 1., 2. ve 3. günlerde abdominal masaj uygulama öncesi ve sonrası, Boşaltım Aktivitesi Formu ve Solunum Fonksiyon Testi Formu (FVC, FEV1, FEV1/FVC) kullanılarak değerlendirildi. Verilerin analizinde, tanımlayıcı istatistikler, Pearson-χ2 testi, bağımsız gruplarda t-testi ve Man Whitney U testi kullanıldı. Araştırmada, çalışma ve kontrol grubundaki hastalar karşılaştırıldığında; çalışma grubundaki hastaların PKP sonrası 1. gün akşam, 2. gün sabah abdominal masaj uygulamasından önce ve sonra intraabdominal basınç (İAB) değeri ortalamalarının kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşük olduğu belirlendi (p<0,05). Çalışma grubundaki hastaların PKP sonrası ilk akşam ve 1. gün sabah-akşam uygulamadan önce ve sonra, 2. gün sabah-akşam ve 3. gün sabah uygulamadan sonra bağırsak sesleri ortalamalarının kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Çalışma grubundaki hastaların bağırsak seslerinin geri dönüş zamanının ve ilk defekasyona çıkma zamanının kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşük olduğu belirlendi (p<0,05). Çalışma grubundaki hastalara PKP sonrası 1., 2. ve 3. günlerde kontrol grubundan anlamlı olarak daha az laksatif uygulandığı tespit edildi (p<0,05). Çalışma ve kontrol grubundaki hastalar karşılaştırıldığında; çalışma grubundaki hastaların PKP sonrası 1. ve 2. gün sabah-akşam, 3. gün sabah FVC değeri ortalamalarının; PKP sonrası 2. gün sabah-akşam FEV1 değeri ortalamalarının kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). Araştırma; PKP uygulanan hastalara hemşireler tarafından uygulanan abdominal masajın İAB'ı, laksatif kullanım sayısını azaltırken; bağırsak seslerini, STF değerlerini arttırdığını ve bağırsak seslerinin geri dönüş zamanı ile ilk defekasyon zamanını kısalttığını ortaya koydu.
Retroinguinal ve retropubik bölgedeki vasküler yapıların belirlenmesi
Amaç: Abdominopelvik boşluktaki cerrahi girişimler laparoskopik yani kapalı veya açık olarak farklı prosedürler ile yapılabilmektedir. Bu bağlamda regio inguinalis'in anatomisinde karın ön duvarının posteriordan görünümünde, belirli anatomik yapılara göre vasküler yapıların pozisyonunun bilinmesi gerekmektedir. Çünkü bölgenin kapalı cerrahisinde ana amaç genel anatomik yapıyı koruyarak hastanın daha az komplikasyonlu bir ameliyat süreci ve daha konforlu bir ameliyat sonra dönem geçirmesini sağlamaktır. Distal abdominal boşluğa içerden bakan bir gözün abdominal duvarda ilk gözüne çarpan ana oluşumlar, canalis inguinalis'in anulus inguinalis profundus'u, bu bölgeden geçen yapılar olan ductus deferens ve testiküler (veya ovariyan) damarların kabartıları, özellikle a. iliaca externa'nın duvara verdiği dal olan a. epigastrica inferior, net gözükmese de bu bölgeyi sınırlandıran yapılardan olan tractus iliopubicus sayılabilir. Tezimizin amacı bölgedeki vasküler yapıların endoskopik olarak görülen yapılara ve palpabl kemik belirteçlere göre yerleşiminin ortaya konulmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı ve Ankara Adli Tıp Kurumu bünyesinde bulunan kadavralar üzerinde gerçekleştirildi. Bu kadavralardan bir tanesi adli tıp kurumunda diseke edildi. Diseksiyon sonrası ölçümlerdeki kısıtlılıktan dolayı ölçümlerde değerlendirilmedi, sadece morfolojik verileri kullanıldı. Diğer 4 kadavradan ölçümler alındı. Bu kadavralar Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi A.B.D. kadavra havuzunda bulunan %10 formalin fikse kadavralardı. Bölgedeki ölçümler temel olarak birkaç kategoride sayılabilir. Bunlar pelvik çap, uzaklık ve açı ölçümleri, Hesselbach üçgeni ve falx inguinalis ölçümleri, m. rectus abdominis, m. pyramidalis ve canalis inguinalis uzaklık ölçümleri, corona mortis'e katılmak için lig. pectineum üzerinden geçen damarlar ile ilgili ölçümler, a. ve v. iliaca externa ölçümleri a. ve v. epiastrica inferior ölçümleri, a.ve v. epigastrica inferior damar aksının tractus iliopubicus'u kestiği noktaya göre a. ve v. obturatoria ve aksesuar a. obturatoria ölçümleri, retropubik bölge ölçümleridir. Bulgular: Çalışmamızda ortalama yaşı 66,75 (55-75) olan 5 kadavra kullanıldı. Ölçümlerin alındığı dört kadavranın ise hepsi erkek cinsiyetindeydi. Adli Tıp Kurumundaki kadavra ise kadın cinsiyetindeydi. Boy ve kilo ort. ise sırasıyla 167,50 ± 5,98 cm (160,00-175,00) ve 68,75 ± 17,88 kg (50,00-90,00) 'idi. Genel morfolojik ölçümlere baktığımızda a. epigastrica inferior'un açılanması önemliydi ve ort. 84,96° ± 1,49° (82,00-86,58) arasında bulundu. Corona mortis oluşumuna baktığımızda bir kadavra hariç tümünde görüldü. Görülen varyasyonların tamamı venöz yapı içermekteydi sadece tek tarafta ise hem ven hem de arter görüldü. Yani %80 oranında corona mortis görüldü ve hepsinde venöz yapı mevcuttu. Tüm örneklerde a. epigastrica inferior'un dalı olan r. pubicus saptandı ve tek kadavra hariç karşı taraftaki eşleniği ile symphysis pubica hizasında suprapubik olarak anastomoz yaptı. Sonuç: Çalışmamızda retropubik ve retroinguinal dalların tanımlanması ve konumlarının inferior epigastrik damar aksına göre belirledik. Bu çalışmamızı farklı kılan en kuvvetli yönlerdendi. Corona mortis oluşumunda tanımlananın aksine venöz anastomozun daha sık olduğunu ve bunun da daha çok aberran a. obturatoria değil de aksesuar a. obturatoria ile ilişkili olduğunu belirledik. Çalışmamızın asıl amacı olan bölgedeki vasküler yapıların endoskopik olarak görülen yapılara ve palpabl kemik belirteçlere göre yerleşiminin ortaya konulmasını, orta hat yani symphysis pubica, spina iliaca anterior superior, tuberculum pubicum, tractus iliopubicus ve anulus inguinalis profundus'a göre bölge damarlarının varyasyonlarını da ele alarak ölçtük ve girişimlerde iyi bir yol gösterici olarak ortaya koyduk.
Miadında komplike olmayan gebelerde D vitamini düzeyinin ultrasonda fetusun femur uzunluğu/abdominal çevre oranına (FL/AC) etkisi
D vitamini eksikliği tüm dünyayı etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunudur. D vitamini yetersizliği Türkiye'de % 47 gibi yüksek bir seviyede saptanmıştır(1). Düşük D vitamini seviyelerine sahip anneler ve bu annelerin bebekleri ile birçok hastalığın ilişkisi mevcuttur(2, 3). D vitamini insan vücudunda sentezlenebilen tek vitamindir. Hedef doku reseptörlerine D vitamininin etki edebilmesi için karaciğerde sitokrom p450-25 hidroksilaz (CYP27A1) ile 25-hidroksivitamin D (25(OH)D)'ye daha sonrasında böbrekte 1-alfa hidroksilaz (CYP27B1) ile 1,25 dihidroksivitamin D (1,25(OH)2D )'ye dönüşmesi gerekmektedir. 1,25(OH)2D, D vitamininin hedef organları olan barsak, kemik, böbrek ve paratiroid bezlerinde etkisini gösterir. Aktif D vitaminin temel görevi barsaklardan kalsiyum (Ca) ve fosfor (P) emilimini artırmak ve parathormon (PTH) ile birlikte organizmanın Ca ve P homeostazisini sağlayarak kemik mineral dansitesini en optimal düzeyde tutmaktır. Gebelik döneminde D vitamini ve kalsiyum metabolizması açısından optimal maternal durum korunurken, fetüste mineralize yapıların artmış gereksinimi karşılanmaya çalışılır. Maternal D vitamini durumu yenidoğan dönemindeki fetal depolar için çok önemlidir. Bu özellikle fetal kemik büyümesinin zirveye ulaştığı 3. trimesterde daha önemli hale gelmektedir. Biz çalışmamıza 23/06/2021-03/03/2022 tarihleri arasında Muğla Eğitim Araştırma Hastanesinde 37 hafta ve üzeri haftalarda doğum yapan gestasyonel diabetes mellitus (GDM), preeklempsi, fetal gelişim kısıtlılığı, kronik hipertansiyon, tip 2 diabet, kollajen doku hastalığı, sigara kullanımı, kolestaz, kronik böbrek yetmezliği, kronik hastalık öyküsü olmayan gebeleri dahil ettik. Gebelerin özgeçmişi, soygeçmişi, D vitamini takviyesi alıp almadıkları sorgulandı ve doğum öncesi ultrasonografik ölçümleri yapıldı. Çalışma için gebelere kullanmakta olduklarının haricinde bir D vitamini takviyesi yapılmadı ve bu çalışma amaçlı doğum şekli ve zamanı değişmedi. Maternal serum 25(OH)D seviyelerine göre hastalar 20 ng/ml cut-off değer kabul edilerek 2 gruba ayrıldı ve serum değeri > 20 ng/ml olanlar normovitamin grubu, < 20 ng/ml olanlar hipovitamin grubu olarak kabul edildi. Biz çalışmamızda komplike olmayan term gebelerdeki maternal serum 25(OH)D düzeyinin fetal femur uzunluğu/abdominal çevre (FL/AC) oranına etkisini araştırdık. Literatürdeki maternal serum 25(OH)D düzeyi ile fetal biyometri sonuçlarını karşılaştıran çalışmalar çelişkilidir. Biz çalışmamızda komplike olmayan term gebelerdeki maternal serum 25(OH)D düzeyi ile fetal biyometri ve doğum sonuçları ile bir ilişki saptamadık fakat maternal ve paternal boy ile femur uzunluğu (FL) ve FL/AC oranı arasında zayıf pozitif korelasyon saptadık. Anahtar Kelimeler: 25-hidroksivitamin-D, Femur uzunluğu, Kalsiyum, FL/AC
Palyatif bakım hastalarına uygulanan abdominal masajın konstipasyon ve yaşam kalitesine etkisinin incelenmesi
Başlık: Palyatif bakım hastalarına uygulanan abdominal masajın konstipasyon ve yaşam kalitesine etkisinin incelenmesi Amaç: Araştırma palyatif bakım hastalarına uygulanan abdominal masajın konstipasyon ve yaşam kalitesine etkisini belirlemek amacı ile ön test-son test kontrol grup tasarımlı randomize deneysel bir çalışma olarak planlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırma Ekim 2022-Mayıs 2023 tarihleri arasında Eskişehir Şehir Hastanesi Palyatif Bakım Kliniğinde yatarak tedavi ve bakım alan hastalar ile örneklem seçim kriterlerine uyan 26 deney 26 kontrol olmak üzere toplam 52 gönüllü hasta ile gerçekleştirildi. Araştırma verilerinin toplanmasında Bireysel Tanıtıcı Özellikler Formu, Roma IV Konstipasyon Tanılama Kriterleri, Konstipasyon Ciddiyet Ölçeği, Konstipasyon Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanıldı. Araştırmadan elde edilen veriler tanımlayıcı istatistiksel metotlar, Ki Kare, Friedman, Mann Whitney U, Bonferroni Testi ile analiz edildi. Bulgular: Deney grubuna uygulanan abdominal masaj sonrası konstipasyon şiddetinde 5. gün ve 7. gün deney grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı farklılaşma olduğu bulgulandı. Deney grubuna uygulanan abdominal masaj sonrası yaşam kalitesinde 3. gün ve 7. gün deney grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu da bulgulandı. Sonuç: Bu araştırmada deney grubuna yedi gün boyunca uygulanan abdominal masaj sonucunda, abdominal masajın konstipasyonu azaltmada ve yaşam kalitesini arttırmada etkili olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Palyatif bakım, abdominal masaj, konstipasyon, yaşam kalitesi, hemşirelik bakımı
Miyokard perfüzyon sintigrafisi'nde maden suyu ve ekstraabdominal basıncın atenüasyon artefaktlarına etkilerinin araştırılması
Miyokart perfüzyon sintigrafisi (MPS) koroner arter hastalığı, miyokart canlılığı, koroner arter hastalığının risk ve prognoz değerlendirilmesinde kullanılan non-invaziv bir görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmanın amacı maden suyu içirilerek ve ekstraabdominal basınç uygulayarak yapılan MPS SPECT çekimlerinin atenüasyon artefaktları üzerinde etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya toplam 27 hasta (20 erkek, 7 kadın) dahil edildi. Bu hastalar stres görüntülemelerinde miyokardda şüpheli perfüzyon azalımı izlenen, maden suyu içirilerek ve basınç uygulayarak veya alınan rest çekimlerinde normal olarak raporlanan hastalardı. Stres SPECT görüntülemeleri sırasıyla bazal çalışma, ekstraabdominal basınç uygulaması ve maden suyu içirilmesi ile üç kez tekrarlandı. Ekstraabdominal basınç uygulanması ve maden suyu içirilmesi ile yapılan görüntülemelerde hastalara ilave radyofarmasötik doz uygulaması yapılmamıştır. Polar haritada summed stres skoru 3 ve üzerindeki alanlar baz alınarak 5 grup oluşturuldu. Yapılan üç SPECT görüntülemeden de summed stres skorları hesaplandı. İki nükleer tıp uzmanı çift kör olarak elde edilen görüntüleri görsel olarak ?en iyi görüntü?, ?orta derecede iyi görüntü?, kötü görüntü? şeklinde değerlendirdi. İstatistiksel sonuçlar neticesinde, maden suyu içirilmesi ve ekstraabdominal basınç uygulaması ile alınan görüntülerde miyokardın anteroseptal ve inferoseptal duvarlarının orta ve bazal kesimlerinin, bazal stres çekim protokolüne kıyasla daha iyi olduğu gözlendi. Nükleer tıp kliniklerinde yapılan MPS çekimlerinde, anteroseptal ve inferoseptal duvarlarda görülen şüpheli artefakt görüntülerini daha iyi değerlendirmek için maden suyu içirilerek ya da ekstraabdominal basınç uygulayarak çekim yapılmasının yarar sağlayacağını düşünüyoruz.
Üniversite öğrencilerinin ekmek tüketim, tutum davranışları ve obezite ile ilişkilendirilmesi
Bu çalışmada obezitenin yükselen epidemisi ve toplumda ekmek şişmanlatır algısı nedeni ile üniversite öğrencilerinin ekmek tüketim, tutum, davranışlarının saptanıp obezite ile ilişkilendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, ekmek tüketimi ile ponderal statü durumları irdelenmiş, üniversite öğrencilerinde obezite taraması yapılmıştır. Araştırmanın evrenini 18-31 yaş aralığındaki Zirve Üniversitesi öğrencileri oluşturmaktadır. Örneklem seçilmeyip, tüm Beslenme ve Diyetetik Bölüm öğrencileri ve araştırmaya katılmayı kabul eden diğer bölüm öğrencileri olmak üzere her iki gruptada eşit sayıda toplam 250 kişi araştırma grubunu oluşturmuştur. Katılımcıların yazılı aydınlatılmış onamları alınmış; veriler güvenilirlik ve geçerlilik analizi yapılmış anket formu aracığıyla araştırmacının katılımcılarla yüz yüze görüşmesi ile elde edilmiştir. Toplanan anket verilerinin istatistiksel analizi yapılmıştır. Antropometrik ölçümlerden; boy, kilo, bel çevresi, kalça çevresi ölçümleri araştırmacı tarafından literature uygun şekilde yapılarak obezite durumları saptanmıştır. Ekmek tüketim miktarları katılımcılarla birebir konuşularak araştırmacı tarafından kaydedilmiştir. Çalışma sonucunda; düşük doğum ağırlığı yüksek BKİ ile ilişkilendirilirken, yüksek doğum ağırlığı ise kadınlarda bel çevresi ile ilişkilendirilmiş olup obezite ile doğru ilişkilidir (p=0,0001). Erkeklerde fazla kilo ve obezite prevelansı kadınlara oranla daha yüksektir. Alkol kullanımları ile BKİ grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki söz konusudur (p=0,027). Aşırı ekmek tüketimi, yüksek BKİ ve obezite ile ilişkilidir (p=0,0001). Düşük ekmek tüketimi ise yüksek bel çevresi ile ilişkilendirilmiş olup normal kiloya sahip katılımcıların artmış risk ve obez gruplarındaki kadınların ekmek tüketimlerinden istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksektir (p=0,003;0,024). Ekmek yerine tüketilen makarna ile erkek bel çevresi grupları ilişkili bulunmuş, bu ilişki; obez bireylerin diğer iki gruba nazaran çok daha fazla tercih etmiş olduğu makarna besininden ileri geldiği düşünülmüştür (p=0,028). Yine aynı şekilde pizza ve pirinç pilavının ekmek yerine tüketilmesi obezite ile ilişkili görünmektedir (p=0,033). Kadınlarda ise ekmek yerine tercih edilen kahvaltılık gevrek, yüksek bel çevresi ile ilişkili bulunmuş (p=0,025), ankette yer verilmeyen diğer besinlerinde söz konusu ilişkiye neden olduğu düşünülmüştür (p=0,004). Sonuç olarak; yapılan bu çalışmada ekmek tüketimi obezite ile ilişkli bulunmuştur. Az ekmek tüketimi, ekmek yerine tüketilen besinler ve aşırı ekmek tüketimi artmış obezite riski ve obezite ile ilişkilendirilirken, yeterli miktarda ekmek tüketimi normal sağlıklı bireyler ile ilişkilendirilmiştir. Beslenme ve Diyetetik Bölümü öğrencilerinin aldıkları eğitim nedeni ile diğer bölüm öğrencilerine kıyasla ekmeğe karşı tutum ve davranışlarında daha bilinçli yaklaşımlar sergilediği söylenebilir. Obezite algısında da daha bilinçli yaklaşımlara sahip oldukları gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Obezite, ekmek tüketimi, BKİ, bel çevresi, ekmek tutum davranışı
Ratlarda trombositten zengin plazma'nın intrabdominal adezyonların üzerine etkisi
Cerrahi alanındaki teknolojik gelişmelere rağmen intraabdominal adezyonlar; kısırlık, abdominaopelvik ağrı ve bağırsak tıkanıklıklarının en önemli nedenlerinden biridir. Bu çalışmada; trombositten zengin plazma (PRP)'nin intraabdominal adezyonların önlenmesi üzerine etkinliğinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada 4 aylık 25 adet erkek spraque dawley ırkı rat kullanıldı. Ratlar her grupta 10 rat olmak üzere iki eşit gruba ayrıldı. Beş rat ise donör olarak kullanıldı. Bu ratlardan elde edilen kanlardan RRP hazırlandı. Genel anestezi altında operasyonlar klasik cerrahi kurallar altında iliosekal bölge açığa çıkarıldı ve 1 cm2'lik bir bölge travmatize edildi. Birinci grup kontrol olarak değerlendirildi ve herhangi bir kimyasal uygulanmadı. İkinci gruptaki ratlara lokal olarak PRP 0.4 ml. dozunda uygulandı. Postoperatif 14. günde relaparatomi yapıldı. Sonuçlar makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. PRP grubunun adezyon derecesi ve fibrozis dereceleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (P<0.005). PRP ve kontrol grupları arasında inflamasyon derecesi bakımından anlamlı bir farkın olmadığı gözlendi (P>0.005). Sonuç olarak, PRP'nin intraabdominal adezyonları önlemede daha etkili olduğu saptandı.
Acil servise başvuran hastalara çekilen abdomen bilgisayarlı tomografilerin değerlendirilmesinde acil tıp uzmanlık öğrencilerinin tomografileri yorumlamadaki doğruluk ve güvenilirlik derecelerinin araştırılması
Çalışmamız, acil serviste abdomen bilgisayar tomografi (BT) çekilen travma hastalarının, görüntülerinin yorumlanmasında acil tıp asistanlarının doğruluk ve güvenilirliğini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu çalışmaya travma ile acil servise başvuran ve abdomen patolojisi düşünülerek abdomen bilgisayar tomografi çekilen 200 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 200 hastanın %33‟ü kadın ve %67‟si erkekti. Travmalı olguların medyan yaşı 40 (min:19 max:92) idi. Araştırmada hastayı muayene eden acil tıp asistanlarının BT görüntülerini değerlendirmesi istendi. Acil tıp asistanları ile radyoloji uzman hekim raporu karşılaştırıldı. Araştırmada 200 hastanın BT'si incelendi. Çalışmada travma sonucu oluşan BT görüntülerinde karaciğer laserasyonu, karaciğerde hematom, dalak laserasyonu, dalakta hematom, böbrek yaralanması, vasküler yaralanma, kemik fragmanlarında fraktür, batın içi serbest sıvı ve batın içi serbest hava değerlendirildi. Çalışma sonucunda, acil tıp asistanlarının travma ile gelen hastaların abdomen BT'sini yorumlamalarında %90.5 uyum oranı ile, iyi bir performans gösterdiği görüldü (p=0.648). Uyumluluk oranının yüksekliği acil tıp asistanlarının genellikle travma hastalarını karşılayan ve tedavi eden ilk doktor olması ile açıklanabilir.
Abdominal BT anjiyografi yapılan hastalarda abdominal aorta ana dallarının anatomik varyasyonları
Amaç: Abdominal aortanın (AA) ana dallarının bilgisayarlı tomografi anjiografi (BTA) ile varyasyonlarının saptanması amaçlandı. Materyal ve Metod: Ocak 2012 ile Ocak 2015 tarihleri arasında çeşitli nedenlerle abdomen BTA ile değerlendirilen 145'i erkek 136'sı bayan, toplam 281 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgular 64 kesitli bilgisayarlı tomografi cihazıyla 0,625 mm kesit kalınlığı ve tek faz kontrastlı inceleme ile tarandı. Aksiyel görüntülerden 2 boyutlu multiplanar reformatlar, MIP ve volume rendering yöntemleri ile 3 boyutlu görüntüler oluşturuldu. AA ana dallarının anatomik varyasyonları belirlendi. Bulgular: AA'dan çıkan visseral dalların orjin düzeyleri en sık olarak, çöliak trunk (ÇT) için T12-L1 intervertebral disk mesafesi düzeyi (%26,4), superior mezenterik arter (SMA) için L1 vertebra üst 1/3 düzeyi (%27,1), sağ ve sol renal arterler için L1 vertebra alt 1/3 düzeyi (%26,3 ve %28,1) ve inferior mezenterik arter (İMA) için L3 vertebra üst 1/3 düzeyi (%25,3) olarak saptandı. Visseral dallardan ÇT'ta ve SMA'da %11 sıklığında varyasyon mevcut olup en sık saptanan varyasyon, AA'dan direkt çıkan sol gastrik arter (%3,9) idi. ÇT dallarından olan hepatik arterde (HA) %40,9 sıklığında varyasyon saptandı. En sık HA varyasyonları Michels tip III (%13,2) ve Michels tip V (%12,4) idi. Renal arterde en sık görülen varyasyon sağda aksesuar renal arter (%9,9) iken solda erken dallanma (%12,4) ve aberan renal arter (%12,4) idi. İMA'da varyasyon saptanmadı. AA'nın incelenen visseral dallarında saptanan tüm varyasyonlar için istatistiksel olarak cinsiyetler arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: HA ve RA başta olmak üzere ÇT, SMA, HA ve RA'de sık varyasyon görülmektedir. Bu varyasyonların bilinmesi gerek girişimsel radyololik işlemlerin, gerekse transplat, kardiyovasküler, hepatobiliyer, gastrointestinal, pankreatik ve renal cerrahi işlemlerin başarısını arttıracak, komplikasyonları azaltacaktır. Anahtar Kelimeler: Abdominal aorta, varyasyon, BT anjiografi.
`Open abdomen' Yönetiminde erken dönem cerrahi alternatiflerin karşılaştırılması: Randomize prospektif çalışma
Amaç: Abdominal Kompartman Sendromu (AKS); sınırlı bir anatomik alana sahip abdomende basıncın akut ve patolojik artışı ile karakterize olup, tedavi edilmediği takdirde yüksek oranda mortaliteyle sonuçlananan klinik bir durumdur. İntraabdominal basıncın progresif yükselmesi sonucu ortaya çıkan bu sendromun etkileri sistemik olarak ortaya çıkar. AKS'nin tedavisi, artmış karın içi basıncın düşürülmesidir. Dekompresif laparotomi kararını vermede en önemli kriter hastanın klinik tablosudur. Grade 3 ve 4 hastalarda dekompresif laparatomiyi takiben postoperatif karın içi basıncın tekrar yükselmesini engellemek için karın kapatılmaz, açık abdomen uygulanır. Bu çalışmada dekompresif laparotomi uygulanmış evre 3 ve 4 AKS'li hastalara geçici karın kapatılmasında kullanılan Vacuum-assisted closure (VAC) ve Bogota bag yöntemlerinin randomize prospektif değerlendirilmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya şubat 2007 ile eylül 2010 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Yoğun Bakımı'na travma, geçirilmiş cerrahi sonrası ya da medikal takiplerinin izlemi sırasında AKS gelişmiş ve tedavilerinin bir parçası olarak dekompresif laparotomi uygulanmış 40 hasta dahil edildi. Hastalar ardışık randomizasyon yöntemi ile VAC ve Bag olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Geçici karın kapama yöntemleri olan bu yöntemlerin sonuçları gruplar arasında randomize prospektif olarak klinik, laboratuvar, morbidite ve mortalite yönünden karşılaştırılarak değerlendirildi.Bulgular: Her iki gruptaki hastaların yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, yandaş hastalıkları gibi demografik özellikleri arasında anlamlı fark yoktu. AKS gelişen hastalarda etiyolojik faktörler arasında en sık neden 12 hastada (% 30) görülen gastrointestinal sistem perforasyonu idi. İnsizyon eninin ölçümlerinde VAC grubunda daha anlamlı bir azalma vardı. Hastanın primer fasya kapatılması için uygun hale gelmesi için geçen zaman VAC grubunda 16,9 gün iken, Bogota bag'li grupta 20,5 gün idi. Postoperatif dönemde alınan kan gazlarına ait parametrelerde; VAC grubunda elde edilen SPO2, PO2, PCO2, pH değerlerinde Bogota bag grubuna göre olumlu yönde anlamlı iyileşme mevcut idi. BUN ve Cre değerlerinin VAC grubunda anlamlı olarak daha fazla düşerek normale yaklaştığı ve renal fonksiyonların düzeldiği saptandı. İntraabdominal basıncı düşürme değerlendirildiğinde; her iki grupta 1, 4 ve 7. günlerde benzer oranlarda düşme saptanırken, postoperatif 14. günde VAC grubunda anlamlı olarak daha fazla düşme saptandı. Mortalite gelişen hasta sayısı 12 (% 30) iken, 5 (% 12,5) hasta VAC grubuna, 7 (% 17,5) hasta Bogota bag grubuna aitti.Sonuç: Bulgulara dayanarak geçici karın kapama yöntemi olarak VAC uygulamasının daha uygun olduğu kanaatindeyiz.Anahtar kelimeler: AKS, intraabdominal hipertansiyon, Vacuum assisted closure, Bogota bag, randomize klinik çalışma
Dahili Yoğun Bakım hastalarında intraabdominal hipertansiyon sıklığı ve klinik önemi
Giris: intraabdominal basınç ?karın bosluğu içindeki nispeten dengeli basınç?olarak tanımlanmaktadır. intraabdominal basınç artısı; vücutta kardiyovasküler,respiratuar ve renal sistem basta olmak üzere birçok sistemi olumsuz etkilemektedir.intraabdominal hipertansiyonla birlikte organ fonksiyon bozukluğu olmasına abdominalkompartman sendromu adı verilmektedir. Bu çalısmada; Dahiliye Yoğun bakımÜnitesine yatan hastalarda, intraabdominal Hipertansiyon ve Abdominal KompartmanSendromu sıklığı ve intraabdominal Hipertansiyonun mortalite üzerine bağımsız bir riskfaktörü olup olmadığını saptamak amaçlandı.Materyal ve Metod: Çukurova Üniversitesi iç Hastalıkları Yoğun BakımÜnitesinde 24 saatin üzerinde yatan ve iki yada daha fazla abdominal hipertansiyonrisk faktörü tasıyan hastalar çalısmaya dahil edildi. Çalısmaya alınan hastaların yaşı,cinsiyeti, komorbid hastalıkları, Apache II skoru, Glasgow koma skalası, mekanikventilatör ihtiyacı, cerrahi öyküsü, sağkalım durumu kaydedilmistir. Karın içi basıncının12 mmhg'nin üzerindeki değerler patolojik olarak kabul edilmistir. Her hastanın karıniçi basıncı, idrar çıkısı, serum laktat , creatinin, günlük aldığı toplam sıvı, sanral venözbasıncı takip edilip kaydedilmistir.Bulgular: Apache II skoru, santral venöz basınç, sıvı balansı intraabdominalhipertansiyonu olanlarda anlamlı olarak daha yüksek, Glasgow koma skalası ve idrarçıkısı daha düsüktü. ?ntraabdominal hipertansiyonu olan hastalarda ortalama sağ kalım10 gün iken intraabdominal hipertansiyonu olmayan hastalarda 13,1 gündü. (p<0,05)Apache II skoru, intraabdominal hipertansiyon, sok ve laktat değerinin mortaliteyibağımsız olarak etkilediği görüldü. ?ntraabdominal hipertansiyon varlığında ölüm riski2 kat artmıs olarak bulundu.Sonuç: intraabominal basınç artısının sağkalımı etkilediği, mortalite üzerinebağımsız bir risk faktörü olduğu saptandı.Anahtar Kelimeler: intraabdominal hipertansiyon, Abdominal kompartman sendromu,mortalite, sağkalım
Ultrasonografi ile inferior vena cava çapı ölçümü ile santral venöz basınç ölçümü arasındaki ilişkinin saptanması
Amaç: Acil servise başvuran hastalar için intravasküler volüm durumunun tespiti çok önemlidir. Biz çalışmamızda USG (ultrasonografi) cihazı yardımıyla noninvaziv olarak ölçülen vena kava inferior çapı (VCI) çapı ile santral venöz basınç (CVP) arasındaki ilişkinin saptanması ve hastanın volüm durumunun değerlendirilmesinde vena kava inferior çapını yol gösterici bir metod olarak sunmayı amaçladık.Materyal ve Metod: Çalışmamız Ocak 2011-Eylül 2011 tarihleri arasında Acil Tıp Anabilim dalında subclavian vene veya internal juguler vene santral venöz katater takılmış olan 18 yaş üzeri 45 hasta üzerinde yapıldı. Vena kava inferior çapı ultrasonografi cihazı hem inspirasyon hem de ekspirasyon fazında ölçülerek milimetre cinsinde kaydedildi. Santral venöz basınç ölçümü monitorda izlendi ve mmHg olarak kaydedildi.Bulgular: Hastaların 24'ü erkek (% 53,3), 21'i kadındı (% 46,7). Yaş ortalaması 58,3±17,43 yıl olarak hesaplandı. Spontan solunuma sahip hastalarda ekspiriumda ultrasonografi ile ölçülen vena kava inferior çapı ve ekspiriumda ölçülen santral venöz basınç arasında anlamlı bir ilişki olduğu tespit edildi. Mekanik ventilatör ile solunum yapan hastalarda ekspiriumda ultrasonografi ile ölçülen vena kava inferior çapı ile ekspiriumda ölçülen santral venöz basınç arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı tespit edildi.Sonuç: Spontan solunuma sahip hastalarda ekspiriumda ultrasonografi ile ölçülen vena kava inferior çapı çapının volüm durumunun tespiti için kullanılabileceği tespit edildi.
Acil serviste karın ağrılı hastalarda ultrasonografi ile aort çapı değerlendirilmesi
Amaç: Acil Servise başvuran karın ağrılı hastaların abdominal aort anevrizması yönünden taranması, erken tanı ve ölüm oranının azaltılmasında önemlidir. Çalışmamızda, acil servise karın ağrısı şikayeti ile başvuran 50 yaş üstü hipertansiyon, arteroskleroz ve sigara içme öyküsü gibi risk faktörleri olan hastaların ultrasonografi ile abdominal aort çapları ölçülerek, bu hastalarda abdominal aort anevrizması sıklığı değerlendirildi. Böylece, acil serviste ultrasonografi ile aort çaplarının ölçümünün acil tanı ve tedavisindeki yeri ile acil pratiğine katkısının belirlenmesi amaçlandı.Gereç Yöntem: İleriye dönük olarak yapılan çalışmamızda, Haziran 2010 ve Ekim 2011 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne karın ağrısı şikayeti ile başvuran 50 yaş üstü ve hipertansiyon, arteroskleroz, sigara içme gibi abdominal aort anevrizması risk faktörlerinden en az birine sahip olan 115 hastanın ultrasonografi ile abdominal aort çapları değerlendirildi. Ultrasonografi ile çöliak-süperior mezenterik arter seviyesi, orta hat ve bifurkasyon seviyesi olmak üzere abdominal aort çapı üç seviyeden değerlendirilerek kayıt altına alındı. Hastaların demografik verileri, abdominal aort anevrizması risk faktörleri ve ek hastalıkları kayıt edilerek analizleri yapıldı.Bulgular: Çalışmaya 60'ı (% 52,2) erkek, 55'i (% 47,8) kadın ve yaşları 50 ile 84 arasında değişen (ortalama yaş 66,9±9,1) 115 hasta alındı. Olguların 8 (% 7)'sinde abdominal aort anevrizması olduğu belirlendi. Anevrizma olan hastaların yaş ortalaması 74,4±7,8 iken; anevrizması olmayan hastaların yaş ortalaması 66,3±9,0 idi. Buna göre hasta yaşının artmasının anevrizma gelişimi için bir risk faktörü olduğu belirlendi (p=0,015). Sigara içenlerin anevrizma olma olasılığının, içmeyen hastalara göre 11,3 kat daha fazla olduğu saptandı. Anevrizma tespit edilen hastaların 8'i (% 100,0) erkek idi. Erkek cinsiyetin anevrizma için bir risk faktörü olduğu saptandı.Sonuç: Acil servis şartlarında yapılan ultrasonografinin abdominal aort anevrizması tanısında hızlı ve doğru bir tanı aracı olduğu, özellikle ileri yaş (60 yaş üstü) sigara içen, erkek cinsiyeti olan ve acil servise karın ağrısı ile başvuran hastalarda abdominal aort anevrizmasının dışlanması unutulmamalıdır. Yatak başı ultrasonografi ile acilde abdominal aort anevrizması tanısının konulup tedavisinin erken dönemde başlatılması abdominal aort anevrizmasına bağlı ölümleri azaltabilir.Anahtar Sözcükler: Abdominal aort anevrizması, acil ultrasonografi, karın ağrısı, risk faktörleri
Yoğun bakımda yatan ve nazogastrik tüp ile beslenen geriatrik hastalara uygulanan abdominal masajın bazı parametrelere etkisi
YOĞUN BAKIMDA YATAN ve NAZOGASTRİK TÜP İLE BESLENEN GERİATRİK HASTALARA UYGULANAN ABDOMİNAL MASAJIN BAZI PARAMETRELERE ETKİSİ Onur ÇETİNKAYA Yüksek Lisans Tezi, Hemşirelik Anabilim Dalı İç Hastalıkları Hemşireliği Yüksek Lisans Programı Tez danışmanı Doç. Dr. Özlem OVAYOLU Mayıs 2018, 57 sayfa Çalışma yoğun bakımda yatan ve nazogastrik tüp ile beslenen geriatrik hastalara uygulanan abdominal masajın bazı parametrelere etkisini değerlendirmek amacıyla yapıldı. Araştırmaya başlamadan önce gerekli tüm izinler alındı. Çalışma kriterlerine uygun olan hastalar müdahale (30) ve kontrol (30) grubuna ayrıldı ve nütrisyon ekibinin belirlediği miktar ile beslenmeye başlandı. Besin toleransı; Gastrik Rezidüel Volüm (GRV) ölçümü sonucunda aspire edilen mide içeriğinin, hastaya bir önceki öğünde verilen besin miktarının yarısından az olması ve diyetisyenin belirlediği hedef kaloriye ulaşması şeklinde belirlendi. Her beslenme öğünü öncesinde her iki gruptaki hastaların; GRV, karın çevresi ölçümü ve karın muayenesi yapıldı ve hastalar distansiyon, kusma, defekasyon varlığı açısından değerlendirildi. Müdahale grubundaki hastalara beslenme öğününden önce günde iki defa (saat 11:00 ve 19:00) 15–20 dakika süre ile abdominal masaj uygulandı. Hastalar, besin toleransı geliştikten sonraki üç günü de kapsayacak şekilde toplamda altı gün boyunca izlendi. Araştırmanın verileri soru formu ve GRV izlem formu ile toplandı. Verilerin istatistiksel değerlendirilmesinde; Shaphiro Wilk, Student t, Mann whitney U, Willcoxen, Ki-kare, Mc Nemar, Kappa testleri kullanıldı. Hastalar birinci ve altıncı gün takipleri açısından kıyaslandığında; müdahale grubundaki hastaların %81.5'inde izlem sonunda defekasyon gerçekleştiği, hastaların hiç birinde distansiyon, kusma ve GRV artışı olmadığı belirlendi (p<0.05). Kontrol grubunda ise; altıncı günde GRV'de anlamlı artış olduğu, hastaların %29.6'sında distansiyon gözlendiği ve hastaların sadece %33.3'ünde defekasyon gerçekleştiği saptandı. Abdominal masajın GRV fazlalığını ve distansiyon görülme sıklığını azalttığı, defekasyon sıklığını ise arttırdığı görüldü. Anahtar kelimeler: Abdominal masaj, geriatri, nazogastrik tüp, yoğun bakım, hemşirelik
Deneysel intraabdominal sepsisin geç döneminde düşük ve yüksek doz ganoderma lucidumun iyileştirici etkileri
Giriş: Sepsis; konakçının inflamatuar yanıtının abartılı bir formu olup organ yetmezliğine kadar gidebilen ciddi bir klinik tablodur. Aynı anda koagülasyon ve inflamasyon kaskatlarının aktive olması olaya fibrinolizisin de eklenmesi tedavisini güçleştirmekte ve aynı anda birden fazla noktaya etki edebilecek tedavi edici bir ajana gereksinim göstermektedir. Literatürde Ganoderma Lucidum(GL)'un içerdiği biyoaktif maddeler sayesinde antioksidan, antiinflamatuar ve immünmodulatuar etkiler gösterdiği gösterilmiştir. Çalışmamızda deneysel polimikrobial sepsis modelinde düşük doz ve yüksek doz Ganoderma lucidum tedavilerinin etkinliğini araştırdık. Materyal Metod: Çalışmamızda ağırlıkları 250-300 gr arasında değişen 32 adet wistar albino erkek ratlar Kontrol, ÇLD (septik), Düşük doz GL, Yüksek doz GL grupları olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna sadece laparatomi yapılırken septik grup ratlara ÇLD işlemi uygulandı. Düşük doz GL grubuna deneyden önce 1 hafta süreyle kg başına 5mg/kg günlük dozda, yüksek doz tedavi grubuna ise gene ÇLD işleminden önce 1 hafta süreyle 250 mg/kg dozda GL ağız yoluyla verildi. Bir haftalık tedavi sonrasında her iki gruba da ÇLD işlemi uygulandı. ÇLD işleminden 24 saat sonrasında intrakardiyak kan örnekleri alınarak trombosit, lökosit ve hemoglobin düzeyleri yanında IL-1, IL-6 ve TNF-α düzeylerine bakıldı. Ayrıca barsak, karaciğer ve akciğer doku örnekleri alınarak histopatolojik incelemeye gönderildi. Sonuçlar SPSS 20.0 windows istatistik paket programında ANOVA Tukey post Hoc, Kruskal Wallis ve Man Whitney U testleri kullanılarak istatistiksel olarak karşılaştırıldı. P<0.05 değerler anlamlı kabul edildi. Bulgular: Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında Septik rat grubunda trombosit düzeyleri anlamlı düşük, lökosit, IL-1,IL-6 ve TNF-α düzeyleri anlamlı yüksek bulunmuştu. Düşük doz GL lökosit düzeyleri septik grupla anlamlı farklılık göstermezken, yüksek doz GL tedavisi alan grupta lökosit düzeyleri anlamlı düşük bulundu. Trombosit düzeyleri septik grupla karşılaştırıldığında yüksek doz ve düşük doz tedavi gruplarında anlamlı yüksek bulundu. IL-1 düzeyleri açısından septik grupla karşılaştırıldığında düşük doz tedavi grubunda anlamlı fark gözlenmezken yüksek doz tedavi grubunda anlamlı düşme gözlendi. IL l-6, TNF-α düzeyleri septik grupla karşılaştırıldığında düşük doz ve yüksek doz tedavi gruplarında anlamlı düşüktü. Septik grup ratların intestinal doku örneklerinde anlamlı villöz atrofi, uçlarda nekroz ve lökosit infitrasyonu gözlenirken düşük doz ve yüksek doz GL tedavisi alan ratların intestinal doku örneklerinde villus paterni belirgin ölçüde korunmuş olduğu uç nekrozuna rastlanmadığı ve iltihabi hücre infitrasyonunun sınırlanmış olduğu saptandı. Septik rat grubu karaciğer doku örneklerinde sinüzoidlerde dilatasyon, portal alanda iltihabi hücre infitrasyonu ve sinüzoidlerde vakuolar değişiklikler gözlenirken yüksek doz ve düşük doz tedavi alan grup karaciğer doku örneklerinde bu değişikliklerin doz bağımlı olarak anlamlı ölçüde gerilemiş ve sınırlı olduğu gözlendi. Akciğer doku örneklerinde ise septik rat grubunda sepsise bağlı akut akciğer hasarını düşündüren, amfizamatöz değişiklikler, alveollerde duvar kalınlaşması ve lökosit infiltrasyonu gözlenirken, düşük doz ve yüksek doz GL tedavisi alanlarda bu etkilerin gene doz bağımlı olarak gerilemiş ve sınırlanmış olduğu kaydedildi. Sonuçlar: ÇLD işlemi septik saldırının etkilerini belirlemede uygun bir deneysel modeldir. GL trombositopeni ve lökositoz gibi septik parametreler üzerinde anlamlı iyileştirici etkilere sahiptir. Bunun yanında sepsisin geç döneminde sepsise bağlı doku hasarları üzerinde de anlamlı iyileştirici etkilere sahiptir. GL'un bu iyileştirici etkileri onun antioksidatif, antikoagülan, anti inflamatuar ve immünmodulatuar etkileriyle açıklanabildi.
Çocuklarda, thoracoabdominal bölgenin major anatomik yapılarının, yüzey anatomisi ile karşılaştırılması
Yüzey anatomi bilgisi, klinikte hasta değerlendirmesinde, invaziv girişimlerde ve cerrahi insizyonların yapılmasında önemlidir. Çalışmamızda çocuklarda thorax ve abdomendeki major oluşumların yüzey anatomisiyle ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Çalışmamızda 0-18 yaşları arasındaki sağlıklı çocuklara ait 129'u abdominal, 127'si thoracal bölgeye ait toplam 256 bilgisayarlı tomografi görüntüsü incelendi. Olgular yaşa göre 0-3,4-7,8-11,12-14 ve 15-18 olarak 5 gruba ayrıldı. Thorax ve abdomen'deki major vasküler yapıların, böbreklerin, dalağın, kalbin, akciğerlerin, m.diaphragmanın ve anatomik düzlemlerin yüzey anatomisi belirlendi. En büyük yaş grubunda truncus coeliacus, a.mesenterica superior(AMS), bifurcatio aortae ve a.renalis sinistra daha alt düzeyde, v.cava inferior oluşumu ise en küçük yaş grubunda planum medianum'a (PM) daha yakın bulundu. Böbreğin pozisyonu sağda T12-L3, solda ise T11-L3 seviyesinde bulundu. Hilum renalis(HR) sağ'da L2, solda L1 ve L2 seviyelerinde bulundu. Her iki böbreğin en sık costa XII ile komşu olduğu bulundu. Dalak costa VIII-XI düzeyinde ve linea axillaris mediana'nın anterior'unda bulundu. Hilum renalis'ler ve fundus vesicae fellae, planum transpyloricum'un altında, bifurcatio aortae ise planum supracristale'nin yukarısında bulundu. Vv. brachiocephalicae küçük yaşlarda art.sternoclavicularisin(Art.SC) lateralinde, büyük yaşlarda posteriorunda oluşmaktadır. VCS, Art.SC ile cartilago costalis(CC) I düzeylerinde oluşmakta ve spatium intercostale(Sİ) II - CC III düzeylerinde atrium dextrum ile birleşmektedir. Apex cordis, Sİ IV-Sİ V seviyelerinde ve PM'nin 4,7-7,6 cm uzağındadır. Tüm yaş gruplarında foramen venae cavae T8 den alt seviyede, hiatus aorticus T12 seviyesinde bulunmuştur. Hiatus oesophageus 0-7 yaşlarında T10 düzeyinden yukarıda bulunmuştur. Bulgularımızın klinikte çocuklarda dalağın ve kalbin değerlendirmesine, diyafram eventrasyonların tanımlanmasına, santral venöz kateterizasyon, göğüs tüpü yerleştirilmesi gibi uygulamalar ile pediyatrik ürolojideki prosedürlere katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Pediyatrik anatomi, Yüzey anatomisi, Thorax, Abdomen, Radyolojik anatomi
Kolonoskopi sonrası pozisyon değişimi ve abdominal masajın anksiyete, ağrı ve distansiyona etkisi
Amaç: Araştırma; kolonoskopi sonrası pozisyon değişimi ve abdominal masajın anksiyete, ağrı ve distansiyona etkisinin saptanması amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Haziran 2021 – Aralık 2021 tarihleri arasında Türkiye'nin batı bölgesindeki bir üniversite hastanesinin ve özel hastanenin endoskopi ünitesine kolonoskopi için başvuran 123 hasta alındı. Araştırma üç farklı gruptan oluştu. Kolonoskopi sonrasında 1. gruba 15 dk. masaj uygulandı, 2. gruba önce sol sonra sağ yan olmak üzere 15 dk.lık pozisyon verildi, 3. grubun ise supine pozisyonda dinlenmesi sağlandı. Kolonoskopi işlemi öncesi ve sonrasında hastaların VAS ağrı ve konfor düzeyleri, karın çevresi ölçümleri, bağırsak sesleri, gaz çıkarma durumu ve vital bulguları sorgulandı. Hastaların işlem öncesi ve taburcu edilmeden önce STAI I – II ile anksiyete durumu değerlendirildi. Bulgular: Araştırmada masaj uygulanan grupta ayılma ünitesine alındıktan 15 dk. sonra VAS ağrı puanlarının ve karın çevresi ölçümlerinin diğer gruplardan daha fazla düştüğü ancak; VAS konfor puanlarının ise diğer gruplardan daha fazla arttığı bulundu (p<0,05). Gaz çıkarma durumu ile ayılma ünitesine alındıktan 15 dk. sonraki zaman dilimi arasında anlamlı fark saptandı (p<0,05). STAI-II puanları tüm gruplarda kolonoskopi öncesi ve sonrası birbirine benzer bulunurken, STAI-I puanlarının kolonoskopi öncesinde, kolonoskopi sonrasına göre daha yüksek olduğu belirlendi. Sonuçlar: Araştırma sonucunda; masaj uygulanan grupta VAS ağrı puanlarında ve karın çevresi ölçümlerinde en fazla düşüşün ayılma ünitesine alındıktan 15 dk. sonra olduğu, VAS konfor puanlarının ise bu zaman diliminde en fazla oranda yükseldiği saptandı. Masaj ve pozisyon verilen grupta ayılma ünitesine alındıktan 15 dk. sonra hastaların tümünde bağırsak sesleri ve gaz çıkarma durumunun olduğu bulundu.