Aorta

Bu konu başlığı altında 57 tez

DoktoraAçık ErişimTR

İnsan aortasında transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları ile hipertansiyon arasındaki ilişkinin araştırılması

Yüksek prevalansa sahip olan arteriyel hipertansiyon (HT), kardiyovasküler hastalıkların gelişimi için önemli bir risk faktörüdür. HT hastalarının büyük çoğunluğunu oluşturan primer HT patogenezi halen büyük ölçüde aydınlatılamadığından tedavi hedefleri de araştırmalara açık bir alandır. Transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları, membran potansiyelini veya hücre içi kalsiyum konsantrasyonunu değiştirerek sinyal transdüksiyonunda önemli rol oynayan bir katyonik kanal sınıfıdır. Hücre kültürü ve deneysel hayvan modellerinde yapılan çalışmalarda TRP kanallarının HT'da rolü olabileceği ileri sürülmüştür. Bu çalışma, TRP kanallarının HT patogenezindeki rolünü ve tedavideki potansiyel yerini araştırmayı hedefleyen, insan vasküler dokusunda yapılan ilk çalışmadır. Çalışmamızda, koroner arter hastalığı nedeniyle koroner arter bypass greft cerrahisi yapılan kronik HT hastaları (n=59) ile HT öyküsü olmayan normotansif (n=22) hastalardan, santral kan basıncını en iyi yansıtan vasküler yapı olan asendan aorta doku örnekleri toplanarak TRP kanallarının mRNA seviyeleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile analiz edilmiştir. Grupların demografik özellikleri, biyokimyasal parametreleri ve kullandıkları antihipertansif ilaç sayıları ve sınıfları ile eş zamanlı kardiyometabolik hastalıkları açısından alt grup analizleri yapılarak gen ekspresyon seviyeleri bu faktörlere göre değerlendirilmiştir. Çalışmada, TRPC1 ve TRPV3 mRNA ekspresyon seviyeleri açısından HT grubu ile kontrol grubu arasında farklılık bulunmazken, HT hastalarının TRPC6, TRPV1, TRPV2, TRPV4, TRPM8 mRNA ekspresyon seviyelerinin normotansif kontrol grubuna göre daha düşük olduğu tespit edilmiştir (sırasıyla; 0.2'ye karşı 1.05, 0.17'ye karşı 1.05, 0.31'e karşı 0.97, 0.29'a karşı 1.05, 0.35'e karşı 1.19). Sonuç olarak; TRP kanalları, HT patogenezinin aydınlatılması ve potansiyel bir tedavi hedefi olarak değerlendirilmesi daha etkili tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine olanak sağlayabilir.

AortGen ifadesiHipertansiyon+3
Algül Dilara Dokumacı
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Heterozigot orak hücre anemisi taşıyıcılarında arteriyel sertlik ve nabız dalga yansıması

Amaç: Arteriyel sertliğin belirleyicileri olan nabız dalga hızı ve artırma göstergesi, vasküler hasarın şiddetini ortaya koymada kullanılan invaziv olmayan yöntemlerdir. Ancak bu değişkenlerin heterozigot orak hücre anemisi taşıyıcılarında nasıl seyrettiği bilinmemektedir. Bu çalışmada amaçımız heterozigot orak hücre anemili genç erişkinlerde nabız dalga hızı ve artırma göstergesindeki değişiklikleri ortaya koymaktır.Yöntem: Çalışmaya her iki cinsiyetten 18 - 40 yaşlarında 40 gönüllü katılımcı (20 taşıyıcı, 20 sağlıklı) alındı. Öyküleri alınan, fizik müayeneleri ve ekokardiyografik incelemeleri yapılan katılımcıların kan basıncı ölçüldü. Arteriyel sertliğin belirleyicileri olarak nabız dalga hızı ve artırma göstergesi ölçümleri arteriyografla degerlendirildi.Bulgular: Orak hücre anemisi taşıyıcılarında eritrosit ortalama hacmi ve eritrositlerde ortalama hemoglobin miktarı düşük (p=0,000), eritrositlerin büyüklüklerinin dağılımı (p=0,035), aortun sistolik çapı, aort basıncı, aortik artırma göstergesi, brakiyel artırma göstergesi ve sistolik-diyastolik nabız dalga hızı farkının değerleri kontrol grubuna göre sırasıyla yüksek bulundu. (p=0,000, 0,033, 0,011, 0,011, 0,040). İki grubun bütününde aortik nabız dalga hızı ile ortalama arteriyel basınç, yaş, aortik artırma göstergesi, brakiyel artırma göstergesi, ağırlık, düşük özgül ağırlıklı lipoprotein arasında ve aortik artırma göstergesi ile yaş arasında sırasıyla istatistiksel anlamlı pozitif ilişki bulundu (p=0,000, 0,017, 0,000, 0,000, 0,034, 0,05, 0,026). Aortik artırma göstergesi ile kalp hızı arasında ise ilişki negatifti (p=0,04). Taşıyıcı grubunda aortik nabız dalga hızı ve sistolik arteriyel kan basıncı, ağırlık, yaş arasında sırasıyla pozitif (p=0,027, 0,027, 0,016), aortik artırma göstergesi ve potasyum miktarı arasında negatif ilişki bulundu (p=0,007). Kontrol grubunda aortik nabız dalga hızı ile potasyum arasında istatistiksel anlamlı (p=0,028) pozitif ilişki gözlendi.Çalışmamızda ortalama arteriyel basınç ve kalp hızının aortik artırma göstergesi için, ortalama arteriyel basınç ve yaşın aortik nabız dalga hızı için bağımsız belirleyiciler olduğu bulundu.Sonuç: Heterozigot orak hücre anemisi taşıyıcısı genç erişkinlerde aortun sistolik çapı, santral kan basıncı, aortik artırma göstergesi, brakiyel artırma göstergesi, sistolik-diyastolik nabız dalga hızları farkı HbAS grubunda anlamlı derecede yüksekti. Arteryel sertlik ölçümü, heterozigot orak hücre anemisi taşıyıcılarında kardiyovasküler hastalığın erken belirlenmesinde başvurulabilecek kolay, ucuz ve güvenilir bir yöntemdir.Anahtar Kelimeler: Orak hücre anemi taşıyıcısı, artırma göstergesi, nabız dalga hızı

Anemi-orak hücreliAortArterioskleroz+4
Tünzale Bayramoğlu
Çukurova University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 1 diyabetli çocuklarda sistolik ve diyastolik fonksiyonlar ile aort elastikiyetinin değerlendirilmesi

Tip 1 diyabetes mellitus (DM), çocuklarda sık görülen kronik hastalıklardan biridir. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji kliniğinde tip 1 DM tanısı ile en az 4 yıldır takipli olan çocuklarda kardiyak fonksiyonları ve aort elastikiyetini değerlendirmeyi amaçladık. Çocuk kardiyoloji ekokardiyografi laboratuvarında,Vivid E9 XD Clear ekokardiyografi cihazıile ölçümleri yaptık. Çalışmamıza 17'si kız (%54,8), 14'ü erkek (%45,2) olmak üzere toplam 31 hasta katıldı. Yaş ortalamaları 11,25 yıl olarak saptandı. Kontrol grubunu ise 8'i kız (%42,1), 11'i erkek (%57,9) olmak üzere toplam 19sağlıklı gönüllü oluşturdu. Yaş ortalamaları ise 10.9 yıl olarak saptadık. Hastalar ile kontrol grubu arasında antropometrik ölçümler açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark saptamadık (p>0.05). Hasta ve kontrol grubu arasında aort elastikiyeti, Tei indeksi, diyastolik disfonksiyon açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark saptamadık (p>0.05). Aort gerilimi değerini hasta grupta anlamlı olarak düşük saptadık (p<0.05). Diyabet süresi ve glisemik kontrolün etkisini araştırmak için hastaları diyabet süresine ve HbA1c düzeylerine göre iki gruba ayırdık. Bu gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptamadık (p>0.05). Cinsiyetin kardiyak fonksiyonlar üzerine olan etkisini araştırmak için çalışma grubunu kız ve erkek olarak ayırdık. Hasta kız ve erkekler arasında istatiksel olarak bir fark saptamadık (p>0.05). Hasta erkekler ile sağlıklı erkekleri karşılaştırdığımızda aort elastikiyeti ve aort gerilimi değerlerini hasta erkeklerde anlamlı olarak düşük saptadık (p<0.05). Sonuç olarak biz çalışmamızda aort elastikiyeti ve kardiyak fonksiyonlar açısından istatiksel olarak anlamlı bir farklılık saptamadık ama aort gerilimini anlamlı olarak daha düşük saptadık. Hasta erkeklerde bunun sağlıklı erkeklere göre daha belirgin olduğunu gördük.Çocuk ve adölesan hastalarda uzun süre HbA1c'nin takibinin yapıldığı, ventrikül fonksiyonlarının belli zaman aralıklarında değerlendirildiği ve hasta sayısının fazla olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Diyabetes mellitus, aort gerilimi, aort elastikiyeti, diyastolik fonksiyon, Tei indeksi

AortDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1+3
Mehmet Fatih Deveci
Gaziantep University
2015
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sigara dumanı maruziyetine bağlı damar hasarının moleküler temeli ve yeni tedavi yaklaşımı: Alfa-linolenik asit

Sigara dumanı maruziyeti damar hasarına neden olmaktadır. Ve bu hasarın mekanizması moleküler düzeyde yeterince aydınlatılmamıştır. Bundan dolayı şimdiki çalışmada farelerde antiinflamatuar etkisi olduğu bilinen ve doğal olarak gıdalarda bulunan alfa-linolenik asid'in sigara dumanı maruziyeti ile oluşan damar hasarını önleyip önleyemeyeceğini araştırmayı planladık. Bu amaçla fareler çeşitli gruplara ayrıldı: Kontrol (duman varlığında ve yokluğunda), alfa-linolenik asit (duman varlığında ve yokluğunda) grupları oluşturuldu. Bu gruplara ayrı ayrı 2 ay boyunca (haftada 5 gün) sigara dumanı ve ilgili ajanlar uygulandı. 2 ay sonunda uygulama yapılan fareler servikal dislokasyon ile öldürülerek torasik aortları izole edildi. İzole edilen torasik aortların bir bölümü endotel fonksiyonlarını değerlendirmek için organ banyosuna asıldı. Daha sonra dokular fenilefrin ile kastırılıp asetilkolin ile gevşetildi. Alfa-linolenik asit uygulaması asetilkolin gevşemelerini artırdı. Duman uygulaması gevşeme yanıtlarını azaltırken duman ile birlikte Alfa-linolenik asit uygulaması bu azalmayı geri çevirdi. Düz kas fonksiyonlarını değerlerlendirmek için ise KCl ile kastırıldıktan sonra papaverine verdiği gevşeme yanıtları ölçüldü. Sigara dumanı, alfa-linolenik asit ve indometazin uygulaması papaverin ile oluşturulan gevşeme yanıtlarını değiştirmedi. Torasik aortların bir bölümü de nitrik oksid sentaz, fosfolipaz A2 ve siklooksijenaz enzimlerinin düzeyleri belirlemek için kullanıldı. Sigara dumanı siklooksijenaz-2 ve fosfolipaz A2 enziminin miktarında artışa neden oldu. Alfa-linolenik asit bu artışı azalttı. Sigara dumanı endotelyal nitrik oksit sentaz enziminin miktarında azalmaya neden oldu ancak bu azalma anlamlı bulunmadı. Çalışmamız, sigara kullanımı ve duman maruziyeti kardiyovasküler hastalıklar için risk faktörü olduğu ve alfa-linolenik asit içerikli besin kullanımının bu hastalıkların riskini azaltabileceğini göstermiştir.

AortFarelerFosfolipazlar A+7
Halil Mahir Kaplan
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Torasik aorta uygulanan pulslu manyetik alanın apoptotik etkilerinin kasılma parametreleri üzerinden incelenmesi

Programlı hücre ölümü (apoptozis) canlının kendisi tarafından programlı bir şekilde yaşlanmış, zararlı ve istenmeyen hücrelerinin enerji kullanılarak yok edilmesidir. Hücre ölümü düzenli ve kontrollü bir şekilde olmalıdır çünkü hücre ölüm bozukluğu, otoimmün hastalıkları, nörodejeneratif hastalıklar, iskemiye bağlı hastalıklar, insüline bağımlı tip diyabet, hepatit C infeksiyonu ve AIDS gibi bir takım hastalıklara neden olur. Biyolojik sistemleri etkileyen farklı şiddet ve frekanslardaki manyetik alan kuvvetlerinin etkilerini anlamak için yapılan çalışmalarda pulslu manyetik alanın (PMA) hücrenin proliferasyonuna, büyüme faktörlerinin sentez ve salınımına, apoptoza etkisi gösterilmiştir. Bu tez çalışmasında, deney hayvanlarına (rat) uygulanan PMA'nın vasküler sistemdeki olası apoptotik etkilerinin hücre içi Ca+2 konsantrasyon değişimi ve düz kas kasılma yanıtları üzerinden incelenmesi amaçlanmıştır. İki gruba ayrılan deney hayvanlarının birinci grubu günde bir defa ve her gün aynı saatte, 1 saat boyunca PMA'ya (1,5 mT ve 40 Hz) maruz bırakıldı. İkinci grup ise kontrol grubu olarak ayrıldı. İki gruptan alınan dokular endotelli ve endotelsiz olarak organ banyosu sistemine asıldı. Dokulara elektriksel uyaran KCl, kimyasal uyaran fenilefrin ve H2O2 akut ve kısa dönem (40 dakika inkübasyon) şeklinde uygulanıp, kasılma yanıtlarını ölçerek hücrede moleküler düzeyde gerçekleşebilecek apoptotik değişikliklerin kasılma üzerine etkisi kontrol edildi. Ayrıca sıçanlardan alınan torasik aorta dokularından elde edilen hücre kültürü hücreleri Fura-2am floresans boya ile yüklenerek floresans mikroskopunda Ca+2 konsantrasyonu gözlendi. PMA'nın etkileri bir apoptoz indükleyici H2O2 ile test edilerek Ca+2 düzeyinin PMA grubunda daha yüksek olduğu bulundu. Hem KCl hem de Fenilefrin için % kasılma değerlerinin endotelsizler de daha büyük olduğu bulundu. H2O2'nin 40 dakikalık inkübasyonu sonucu erken apoptoz yapılan dokularda elde edilen fenilefrin kasılma yanıtlarında da PMA grubunda artış gözlendi. Yine H2O2 ile 40 dakikalık erken apoptoz oluşturulan dokularda KCl uyarısında kontrol grupları için endotel varlığında kasılabilirliğin daha fazla olduğu görüldü. Fenilefrin yanıtının bir parçasını oluşturan Inositol 1,4,5-trifosfat reseptörlerinin apoptozun kritik düzenleyicisi olabileceğini ve ilaç araştırmalarında önemli bir hedef olabileceği düşünülmektedir.

AortAort-torasikApoptozis+5
İlknur Baldan
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kardiyak sendrom X'li hastalarda aort elastikiyeti ve epikardiyal yağ doku kalınlığının değerlendirilmesi

Koroner arter hastalığı dünyadaki ölümlerin büyük kısmını oluşturur ve sıklıkla anjina pektoris tablosu ile karşımıza çıkmaktadır. Yapılan çeşitli çalışmalarda anjina pektoris sebebi ile koroner anjiografi yapılan hastaların %10 ile 30'unda normal koroner arterler tespit edilmiştir. Kardiyak Sendrom X, anjinal semptomları olan ve non-invaziv tetkiklerde iskemi saptanıp (Efor testinde ya da miyokard perfüzyon sintigrafisinde iskemi saptanması) koroner arterleri normal tespit edilen hastaları tanımlamaktadır. Daha önceleri bu hastalığın prognozunu çok iyi olarak bilinse de son zamanlarda yapılan çalışmalarla anlaşıldığı üzere özellikle endotel disfonksiyonu gösteren kardiyak sendrom X hastalarında prognozun iyi olmadığı ve tanı alan hastaların %10-20'sinin 2 ile 3 yıl içinde akut koroner sendrom tanısı aldığı bilinmektedir. Çalışmamızda kardiyak sendrom X hastalarında aortun elastik özellikleri, epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ile ekokardiyografik bulguların kontrol grubuyla karşılaştırılarak bu parametlerin önemi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmamız prospektif olarak hazırlanmış olup 15 Kasım 2015 ile 15 Kasım 2016 tarihleri arasında Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı poliklinikiliğine göğüs ağrısı ile başvurup noninvaziv tetkiklerde iskemi saptanıp koroner anjiyografi planlanan 18 ila 55 yaş arasındaki hastalar çalışmaya dahil edilmek üzere değerlendirildi. Koroner anjiyografide normal koroner anotomiye sahip iskemik kanıtı mevcut olan hastalar dışlanma kriterlerini takiben çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların biyokimya değerleri, fiziksel ölçüleri kaydedildi. Çalışmaya katılanlan tüm hastaların klinik ve ekokardiyografik değerlendirilmesi yapıldı. Ekokardiyografik incelemede sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu, transmitral akım E ve A dalgaları, pulsed wave doku doppler ile lateral duvar E', A', Sm ölçümleri, kalp boşluklarının çapları, duvar kalınlıkları, M mode ile sistolik ve diyastolik aort çapları ile epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ölçülerek kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Her iki grup arasında yaş, cinsiyet ve diğer demografik özellikler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Hasta grubundaki aort sistolik ve diyastolik çapı anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,001). Yine hasta grubunda aortik stiffness'ı gösteren aortik sertlik indeksi kontrol grubuna göre yüksek çıkarken (p=0,001) aortik kompliyansı gösteren aortik distensibilite ise hasta grubunda düşük saptanmıştır (p=0,001). Kardiyak sendrom X grubunda epikardiyal yağ dokusu anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p<0,001). Hasta grubunda sol ventikül diyastolik fonksiyonları hakkında fikir veren transmitral akım ölçümleride E/A oranı anlamlı olarak düşük saptanmıştır (p<0,001). Yine diyastolik fonksiyonları gösteren pulsed wave doku doppler incelemesinde lateral duvar E' ve Sm dalgalarında istatistiksel olarak fark izlenmez iken A' dalgası anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p<0,001). E'/A' oranı ise hasta grubunda anlamlı olarak düşük saptanmıştır (p<0,001). Laboratuvar tetkiklerinde ise inflamasyon parametreleri olan beyaz küre sayısı ve C reaktif protein değerleri anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p<0,001). Sonuç olarak kardiyak sendrom X'li hasta grubunda aortik stiffness'ı gösteren aortik sertlik indeksi yüksek çıkmıştır, aortik kompliyansı gösteren aortik distensibilite düşüktür. Epikardiyal yağ dokusu kalınlığı fazladır. Sol ventrikül diyastolik fonksiyonlarının bozukluğnu gösteren transmitral akım E/A oranı ile lateral duvar doku doppler E'/A' oranı düşük saptanmış olup diastolik disfonksiyon lehine bozulmuştur. Ayrıca inflamasyon belirteçleri olan beyaz küre ve C reaktif protein yüksekliği mevcuttur. Anahtar kelimeler: Kardiyak sendrom X, Aortik stiffness, Epikardiyal yağ dokusu, Ekokardyografi

Anjina pektorisAortAteroskleroz+5
Onur Akgün
Yozgat Bozok University
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

1,25-dihidroksikolekalsiferol verilen tip 1 diyabetli sıçanlarda vasküler yanıtın değerlendirilmesi

Bu çalışmada, kardiyovasküler sağlığın sürdürülmesinde, ayrıca diyabete bağlı gelişen çeşitli komplikasyonların önlenmesinde ve iyileştirilmesinde önemli rolleri olan 1,25-dihidroksikolekalsiferolün, kan glikoz değerleri ve vasküler yanıta etkilerini değerlendirmek amaçlandı. Bu amaçla, 28 adet Sprague Dawley erkek sıçan; kontrol (K), vitamin D (VitD), diyabet (D) ve Diyabet+Vitamin D (DVD) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Diyabet oluşturmak için D ve DVD gruplarına streptozotosin tek doz 50 mg/kg dozunda, K ve D grubuna ise eş hacimde sitrat tampon solüsyonu intraperitoneal olarak verildi. Diyabet tanımlaması yapıldıktan sonra VitD ve DVD grubundaki sıçanlara 1,25-dihidroksikolekalsiferol 120 ng/100 g haftada bir kez subkutan yolla 6 hafta boyunca uygulandı. Kan glikoz düzeyleri, vücut ağırlığı ve kan basıncı ölçümleri haftalık olarak kaydedildi. Deney sonunda torasik aort halkalarında kasılma ve gevşeme yanıtları in vitro organ banyosunda değerlendirildi. Diyabet, 1. haftadan itibaren vücut ağırlığında azalmaya neden oldu (P<0,001). DVD grubu ortalama kan glikoz düzeyleri D grubuyla karşılaştırıldığında 5. ve 6. haftalarda azaldı (sırasıyla P<0,05 ve P=0,069). Diyabet gruplarında 2. haftadan itibaren ortalama kan basıncı değerleri düştü (P<0,01). KCl kasılma yanıtı VitD grubunda diğer gruplardan daha yüksek iken (P<0,01), fenilefrin kasılma yanıtının VitD ve DVD gruplarında daha düşük olduğu belirlendi (P=0,076). Ayrıca diyabet gruplarının asetilkolin gevşeme yanıtlarının diyabet olmayan gruplara göre daha yüksek olduğu (P=0,082) dikkati çekti. Araştırma sonuçları; 1,25-dihidroksikolekalsiferolün tip 1 diyabetik sıçanlarda kan glikoz düzeylerini düşürebileceğini, buna karşın kan basıncı ile aort kasılma ve gevşeme yanıtlarına önemli bir etkisinin olmadığını ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: 1,25 dihidroksikolekalsiferol, aort, asetilkolin, kan basıncı, tip 1 diyabet.

AortAsetilkolinDiabetes mellitus+4
Mehmet Ali Zorlu
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tip I diyabetli sıçanlarda egzersizin vasküler cevaba etkileri

Diabetes mellitus, insulin sekresyonunda ya da insulinin etkisinde veya her ikisindeki defektler sonucu karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasında bozukluklar ile karakterize çoklu etiyolojiye sahip bir metabolizma bozukluğudur. Uzun dönemde diyabet değişik dokularda fonksiyon bozuklukları ve hasarlara neden olur. Egzersizin diyabetle ile ilişkili patolojiler üzerinde faydalı etkilere sahip olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada ılımlı yüzme egzersizinin tip-1 diyabetik sıçanlarda vasküler cevaplara olan etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada 36 adet erişkin Wistar Albino ırkı erkek sıçan kullanıldı. Deneydeki gruplar; diyabet, diyabet+egzersiz, egzersiz ve kontrol olarak oluşturuldu. Tip 1 diyabeti indüklemek için streptozotosin (50 mg/kg, periton içi) verildi. Diyabet+egzersiz ve egzersiz grubu sıçanlar streptozotosin enjeksiyonundan sonra 4 hafta boyunca 1 saatlik yüzme egzersizine tabi tutuldu. Kan glikoz düzeyleri başlangıçta ve sonda ve vücut ağırlığı haftalık olarak ölçüldü. Deney sonunda in vitro torasik aort yanıtları kaydedildi. Tip-1 diyabetik sıçanların vücut ağırlığında 1. haftadan 4. haftaya kadar azalma belirlendi (p<0,001). Kan glikoz düzeyleri, her iki diyabetik grupta kontrol ve egzersiz grubuna göre anlamlı derecede (p<0,001) yüksekti, ancak yüzme egzersizi diyabetik sıçanların kan glikoz seviyelerini etkilemedi. Torasik aortun norepinefrin ve sodyum nitroprussid cevabında gruplar arasında fark bulunmadı. Asetilkolin için en yüksek gevşeme yanıtı kontrol grubundaydı ve bu yanıtı diyabet+egzersiz, egzersiz ve diyabet grupları izledi. Asetilkolin yanıtları 10-⁷, 10-⁶ ve 10-⁵ mmol konsantrasyonlarda anlamlıydı (sırasıyla, p<0,05, p<0,05, p<0,01). Sonuç olarak, 4 haftalık orta dereceli yüzme egzersizinin tip 1 diyabetik sıçanlarda endotel bağımlı gevşeme yanıtlarını düzelttiği gözlendi.

AortDiabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1+3
Zihni Can
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aort stenozu etiyolojisinde kalsifik ve infflamatuar mekanizmaların farklı aort kapakçıklarındaki etkisinin araştırılması

Aort kapağı kalsifik stenozuna neden olan patofizyolojik süreçler halen tam olarak belirlenememiştir ve henüz hastalığın sürecini etkileyecek efektif medikal tedavi bulunmamaktadır. Çalışmamızda, Celal Bayar Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği'nde Aort Stenozu nedeniyle uygulanan aort kapak replasmanı olgularından çıkarılan kapak materyalleri kullanılarak, Dejeneratif Aort Stenozu'nun değişik kapakçıklar üzerindeki etkisinin patolojik olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Çıkarılan kapak Sol-koroner, Sağ-koroner ve Non-koroner kapakçık olarak ayrıldı. Sonrasında %10 tamponlu formalin solusyonu içerisinde sabitlendi. Toplam kapak sayısı 20, kapakçık sayısı 60'ı bulduğunda kapakçıklar karışık olarak 1'den 60'a dek numaralandırılarak patoloji laboratuvarına gönderildi. Cerrahi klinik hangi numaranın hangi kapağı tanımladığını bilirken, patoloji kliniği kör kaldı. Preparatlardan rotary mikrotom aracılığı ile 5 mikrometre kalınlığında kesitler alındı ve bu kesitler deparafinizasyon ve rehidratasyon çalışmalarından sonra hematoksilen& eosin (H&E) ve Van Gieson boyalarıyla boyandı. H&E ile boyanan kesitler konusunda uzman bir patolog tarafından kör olarak standart ışık mikroskopunda incelenerek kalsifikasyon, fibrozis ve yangısal infiltrasyon açısından değerlendirildi. Kapakçıklar Sağ-Sol, Sağ-Non ve Sol-Non-koroner eşlemeleri şeklinde birbirleriyle karşılaştırıldı. Yapılan değerlendirme sonucunda yangısal açıdan Sağ-Sol, Sağ-Non ve Sol-Non-koroner kapakçıklar arasında farklılık olmadığı gözlendi (p değerleri sırasıyla 0,199, 0,789, 0,379). Fibrozis açısından yapılan incelemede; Sağ-Sol ve Sağ-Non-koroner kapakçıklar arasında fark saptanmazken (p değerleri sırasıyla 0,079, 0,880), Sol-Non-koroner kapakçıklar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p=0,046). Kalsifikasyon açısından yapılan incelemede ise; Sağ-Sol ve Sağ-Non-koroner kapakçıklar arasında fark saptanmazken (p değerleri sırasıyla 0,285, 0,180), Sol-Non-koroner kapakçıklar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p=0,011). Kalsifik aort stenozunda kapakçıklar arası patolojik farklılıklar literatürde nadir yer alan bir konu olmakla beraber, gelişen cerrahi ve medikal tedavi yaklaşımlarına ileride ışık tutacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Aort Stenozu, Kalsifikasyon, Fibrozis, Yangı

AortAort hastalıklarıAort kapak stenozu+4
Alper Özbakkaloğlu
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Aort kapak sklerozlu hastalarda oksidan/antioksidan status ve oksidatif DNA hasarının araştırılması

Aort kapak sklerozu (AKS), aort kapak hareketlerinde kısıtlanma olmamasına karşın aort kapağının kalınlaşması ve kalsifikasyonu olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada, AKS'lı hastaların serum tiyol/disülfit homeostazı, total antioksidan durumu (TAS), total oksidan durumu (TOS) ve 8-OH deoksiguanozin (8-OHdG) seviyelerini ölçmek ve hastalık şiddeti ile ilişkili olup olmadığı araştırmayı amaçladık. AKS'li 40 hasta ve 40 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. AKS grubunda, TAS, TOS, OSI, Ntiyol, Ttiyol, disülfit, disülfit/Ntiyol, disülfit/Ttiyol ve 8-OHdG düzeyleri kontrol grubunun değerlerine göre anlamlı derecede düşük olduğu tespit edildi. Bununla birlikte, Ntitol/ Ttiyol düzeyleri kontrol grubundan istatistiksel olarak daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, elde ettiğimiz sonuçlar, artmış oksidan stresin aort kapak sklerozunun başlangıcında ve ilerlemesinde önemli bir nokta olabileceğini düşündürmektedir. Bu nedenle, tedaviye antioksidanların eklenmesi, tiyol/disülfid dengesinin geri kazanılması, aort kapak stenozunun yavaşlatılması veya hatta durdurulması için yeni terapötik hedeflere ışık tutabilir.

AntioksidanlarAortDNA hasarı+6
Arzu Yücel
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Arkus aorta dallanma paterni varyasyonlarının ve vertebral arter dominansi-hipoplazi sıklığının çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Aortik arkın anatomik varyantları ve dallanma paternleri genellikle rutin bilgisayarlı tomografi (BT) taraması sırasında rastlantısal bir bulgu olarak görülür. Bu varyasyonlar endovasküler girişimler yaparken veya baş boyun cerrahisi söz konusu olduğunda önem arzedebilir veya disfaji gibi semptomlara neden olabilir. Bu çalışma çok kesitli bilgisayarlı tomografi görüntüleme tekniği ile hastalarda aortik arktan köken alan arterlerde bulunan yaygın anatomik varyasyonları analiz etmek, aortik ark dallanmalarındaki varyasyonların Türk popülasyonundaki yaygınlığını belirlemek ve cinsiyet, dallanma varyantları ve asimetrik vertebral arterler arasındaki ilişkileri değerlendirmeyi amaçlamıştır. Ek olarak Türk toplumundaki relatif vertebral arter dominansi-hipoplazi sıklığının belirlenmesini amaçladık Materyal ve Metod: Ağustos 2009 ile 2019 tarihleri arasında çeşitli endikasyonlarla toraks bilgisayarlı tomografi anjiografi (BTA) ile değerlendirilen 1003 erkek, 1034 kadın, toplamda 2037 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgular 64 kesit BT cihazıyla 0,625-2 mm kesit kalınlığı ve tek faz kontrastlı inceleme ile tarandı. Aksiyel görüntülerden 2 boyutlu multiplanar reformatlar, MIP ve volume rendering yöntemleri ile 3 boyutlu görüntüler oluşturuldu. Aortik ark dallanma varyasyonlarına Wang ve ark.'nın sınıflamasına göre A'dan E ye kadar harfler ve rakamlar atandı. Aortik ark dallanma varyasyonlarının prevalansı, cinsiyet ile ilişkisi, vertebral arterlerin V1 segmentleri üzerinden hipoplazi ve dominansi prevalansı ve bunların birbiriyle ilişkisinin araştırılması hedeflendi. Bulgular: Çalışmamız 2037 olgu ile bugüne kadar ülkemizde oluşturulmuş en geniş seriyi oluşturması bakımından önemlidir. Çalışmamızda normal olarak bilinen ve tip A olarak sınıflandırdığımız klasik dallanma paterni 1562 olguda (%76,7) izlenmiştir. Geriye kalan 475 hastada (%24,3) aortik ark dallanmasında çeşitli varyasyonlar gözlenmiştir. En sık görülen varyasyon 315 olguda (%15,5) görülen sol ana karotis arter'in truncus brachiocephalicus' dan orijin aldığı bovine aortik ark olarak isimlendirilen tip B1 olarak sınıflandırdığımız varyasyondu. İkinci sırada 97 olguda (%4,7) tespit ettiğimiz sol vertebral arterin sol ana karotis arter ve sol subklavyen arterin arasından direkt aortik arktan köken aldığı ve tip C1 olarak sınıflandırdığımız varyasyon yer almaktadır. 29 olguda (%1,4) aberran sağ subklavyen arter, 7 olguda (%0,35) sağ aortik ark, 4 olguda (%0,2) çift aortik ark, 1 olguda situs inversus totalis tespit edilmiştir. Ayrıca 5 olguda aort koarktasyonu izlenmiştir. Çalışmamızda vertebral arter dominansi (VAD) 512 vakada (% 25,3) saptanmış olup bu vakaların 204 tanesinde (% 10,1) sağ VAD, 308 tanesinde (% 15,2) sol VAD izlenmiştir. Vertebral arter hipoplazisi (VAH) çalışmamızda 405 olguda (%19,9) izlenmiş olup bu olguların 246 tanesinde (%12) sağ VAH, 159 tanesinde (%7,9) sol VAH saptanmıştır. Sonuç: Aortik ark dallanma varyasyonlarının prevalansı coğrafik olarak değişkenlik göstermekle birlikte genel olarak yüksektir. Çoğunluğu klinik olarak önemsiz olan bu varyasyonlar özellikle baş ve boyun cerrahisi veya girişimsel radyolojik işlem planlanan hastalarda önem arz ettiği için vasküler cerrahlar, girişimsel radyologlar ve baş-boyun cerrahlarının bu anomalilerden planlanan cerrahi veya girişimsel radyolojik işlem öncesinde haberdar olması bir gerekliliktir. Rutin BT taramaları sırasında tesadüfen saptanan vasküler varyasyonlar daima rapor edilmelidir. Bulgularımız aortik ark varyantlarının ve dallarının değerlendirilmesinde hızlı ve güvenli bir tanı yöntemi olan ÇKBT'nin, multiplanar reformat rekonstrüksiyon görüntülerinin katkısı nedeniyle güvenilir sonuçlar ürettiğini göstermiştir. Bulgularımıza göre kadınlarda aortik ark dallanma varyasyonları insidansı erkeklere oranla anlamlı şekilde artmış görünmektedir. Sol vertebral arterin aortik arktan direkt olarak çıktığı varyatif durumlar sağ VAD ve sol VAH ile kuvvetli bir şekilde ilişkili bulunmuştur. Çalışmamız vertebral arterlerin dominansi ve hipoplazisinin relatif sıklığı hakkında da basit bilgi sunmuştur.

AortAort-torasikArcus aorta+4
Emrah Terzioğlu
Gaziantep University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aort sklerozu olan hastalarda serum YKL/40 düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç:Aort kapak sklerozu, hastalarda semptom geliştirmeyen ve aort kapaklarında oluşan kalsifikasyon ile karakterize bir hastalıktır. Biz çalışmamızda, serum YKL-40 düzeyleri ile aort kapak sklerozu arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve YKL-40'ın aort kapak sklerozu tanı ve takibinde kullanılabilecek potansiyel bir biyobelirteç olarak klinik önemini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem:Çalışma kapsamında, ekokardiyografik olarak aort kapak sklerozu tanısı konmuş ve ek kardiyovasküler hastalığı olmayan 40 hastayı değerlendirdik. Kontrol grubuna ise benzer sosyodemografik özelliklerde 40 hasta dahil edildi. Tüm hastaların; yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, sistemik kan basınç değerleri kaydedildi ve serum YKL-40 düzeyleri ölçüldü. Bulgular:Çalışma sonucunda, aort kapak sklerozu tanısı koyulan hastaların ve kontrol grubunun ortalama serum YKL-40 düzeyleri sırasıyla 3,522±0,536 ng/ml ve 3,132±0,642 ng/ml olarak ölçülmüştür. Aort kapak sklerozu tanısı koyulan hastaların serum YKL-40 düzeyleri anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.01). Aort kapak sklerozu olan hastaların sistolik ve diyastolik kan basınçları anlamlı olarak daha yüksek tespit edildi (p<0.01). YKL-40 düzeyleri ile yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi arasında anlamlı bir korelasyon bulunmadı (p>0.05). Sonuç:Aort kapak sklerozu hastalarında daha yüksek serum YKL-40 düzeylerini tespit etmiş bulunmaktayız. Bu nedenle, YKL-40'ın aort kapak sklerozunun tanı ve takibinde kullanılabilecek bir biyobelirteç olduğunu düşünmekteyiz

AortAort hastalıklarıAort kapağı+2
Süleyman Sarıgil
Gaziantep University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ankilozan spondilit hastalarında kardiyovasküler değişiklikler

Ankilozan spondilit (AS) hastalarında kardiyovasküler hastalıklara bağlı morbidite ve mortalite artışı sık görülmektedir. Bu artıştaki en önemli sebep ankilozan spondilitin inflamatuar bir hastalık olmasından kaynaklanmaktadır. Bu çalışmada kardiyovasküler açıdan asemptomatik AS hastalarında ekokardiyografik inceleme ve serum B tipi natriüretik peptit (BNP) düzeyi ölçümüyle diyastolik fonksiyon ve aterosklerozun değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp fakültesi romatoloji kliniğinde takipli 66 AS hastası ve bilinen hastalıkları olmayan 21 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Hastaların ve kontrol grubunun yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, AS aktivite indeksi (BASDAI), AS fonksiyonel indeksi (BASFI) kaydedildi. Lipid parametreleri, eritrosit sedimentasyon hızı, C-reaktif protein serum düzeyleri ve serum BNP düzeyleri değerlendirildi. Spektral ve doku doppler ekokardiyografi ile karotis intima media kalınlığı (CIMT), aortik strain ve distensibilite değerlendirildi.Hasta ve kontrol grubunun yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksleri arasında anlamlı bir fark yoktu. 19 AS hastası hastalık aktivite indeksine (BASDAI) göre aktif 47 hasta inaktifti. Hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla sedimentasyon ve C-reaktif protein seviyeleri AS grubunda anlamlı olarak yüksekti. Her iki grubun lipid değerleri (HDL, total kolesterol, LDL ve trigliserid düzeyleri) ve serum BNP seviyeleri arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Hastaların EKO değerlendirmesinde erken (E) ve geç (A) diyastolik akım hızlarının her ikiside de kontrol grubuna göre anlamlı düşüşler gözlendi (sırasıyla p=0.015, p=0.035). Diyastolik fazın erken hızlı doluş fazında da (Em değeri) AS hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı düşüş izlendi (p=0.044). BASDAI skoru>4 olanların, skoru<4 olanlara göre A ve E/A oranında anlamlı fark bulundu(sırasıyla; p=0.026, p=0.021). Aort elastisitesinde kontrol grubuna göre anlamlı fark izlenmezken, anti TNF tedavi alanlarda aortik strain ve distensibilitede anlamlı fark izlendi (p=0.005 ve p=0.012). Ancak CIMT'nın AS hastalarında kontrol grubuna göre farklı olmadığı görüldü (0.69±0.2 mm ve 0.63 mm ±0.2; p= 0.40).Sonuç olarak çalışmamızda miyokardiyal diyastolik fonksiyonların sağlıklı kontrollere göre AS'li hastalarda bozulduğu ve bunun değerlendirilmesinde doku doppler yönteminin daha güvenilir olduğu, anti TNF-? tedavisinin AS hastalarında aort kompliyansını olumlu etkilediği ve AS ile ateroskleroz arasında ilişkinin olmadığı gösterilmiştir. Mevcut sonuçları daha geniş hasta sayısıyla değerlendirmek uygun olacaktır.

AortNatriüretik ajanlarSpondilit+1
Mehmet Fatih Göktepe
Gaziantep University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aortada plak saptanan olgularda karotis sisteminin plak varlığı ve morfolojisi açısından değerlendirilmesi

Amaç: Torasik veya abdominal aortada kalsifiye aterom plakları bulunan olgularda strok için önemli bir risk faktörü olan karotis sisteminde plak sıklığını ve plak özelliklerini araştırmak.Yöntem: Çalışma ve kontrol grubu, Haziran 2009-Aralık 2009 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Kliniği Tomografi Ünitesine değişik endikasyonlar sonucu toraks ve abdomen BT tetkiki yaptırmak üzere başvuran olgulardan oluşturuldu. Torasik veya abdominal aortada kalsifiye aterom plakları bulunan 89 hasta ile toraks ve abdomen BT'lerinde kalsifiye aterom plağı tesbit edilmeyen 79 hastanın bilateral karotis arterleri aterom plak varlığı ve morfolojisi açısından değerlendirildi.Bulgular: Torasik veya abdominal aortadaki plak uzunluğu arttıkça karotisdeki plak sayısı, plak uzunluğu ve plak kalınlığının da arttığı görüldü. Torasik aortada plak yerleşim biçimi konsantrik olanların ekzantrik yerleşim gösterenlere göre karotisdeki plak sayısı, plak uzunluğu ve plak kalınlığı ve abdominal aortada konsantrik yerleşimli plağı olanlarda karotiste plak sayısı yüksek bulunmuştur. Abdominal aortada kısa plağı olanlarda uniform ekojen plağın diğer plak tiplerine göre daha sık olduğu bulunmuştur. Torasik veya abdominal aortada kısa plağı olanlarda karotiste düzgün yüzeyli plakların daha sık görüldüğü saptanmıştır. Torasik veya abdominal aortada kısa plağı olanlarda karotiste ekzantrik yerleşimli plakların daha sık olduğu bulunmuştur. Torasik aortada plak yerleşim biçimi konsantrik olanların çoğunluğunda karotis plak ekojenite özelliği ya baskın ekolusen ya da uniform ekolusendir yine bu gurupta karotis plak yerleşim biçimi de konsantrik özelliktedir. Çalışma ve kontrol gurubunda yaş arttıkça karotis sistemindeki plak sayısının, plak uzunluğunun, plak kalınlığının, konsantrik ve ülsere plak görülme oranının arttığıgörülmüştür. Torasik veya abdominal aortada plağı olan hastalarda karotis sisteminde uniform ekolusen, ülsere ve düzensiz yüzeyli, konsantrik yerleşimli plak bulunma oranı kontrol gurubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Çalışma gurubundaki karotis plak sayısı, uzunluğu ve kalınlığının kontrol gurubundan anlamlı düzeyde fazla olduğu görülmüştür. Hipertansiyon olan hastalarda plak sayısı, ülsere yüzeyli ve konsantrik yerleşimli plak görülme oranı yüksek bulunmuştur. Diabetes mellitus hastalarında karotis plak sayısı, sigara içenlerde de plak sayısı ve plak kalınlığı yüksek bulunmuştur. Plak kalınlığı erkeklerde anlamlı düzeyde fazla bulunmuştur.Sonuç: Çalışmamızda abdominal veya torasik aortada kalsifiye aterom plağı bulunan olgularda bulunmayan olgulara kıyasla inme gelişimi açısından daha riskli olan karotis plak morfolojisi olduğu sonucuna vardık.Her nekadar yaş artışı ile birlikte karotis arterlerde plak oluşumu da artış gösterse de, torasik veya abdominal aortasında kalsifiye aterom plağı olan hastaların karotis sisteminde daha fazla plak gelişebileceğinden bu hastaların ileride gelişebilecek inme riskine karşı erken tanı ve tedavilerinin planlanması açısından RDUS ile taranmasının önemli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: aorta, karotis arter, aterom plağı, RDUS

AortAterosklerozKarotis arteri hastalıkları+4
Fatma Sibel Gürsoy
Düzce University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut dehidratasyonda değerlendirme kriteri olarak vena kava inferior çapı ve inen aort çapı ölçümlerinin incelenmesi

Amaç: Akut dehidratasyon günümüzde tedavi edilebilen en önemli çocukluk çağı mortalite sebeplerindendir. Dünyanın her yerinde basit yöntemler kullanılarak çok hızlı şekilde tedavi edilebilir. Tanısı klinik izlem ile konulmaktadır. İkinci değerlendirmede hastalardan tetkikler alınabilmektedir. Dehidratasyonlu hastaların tanı ve tedavisi öznel değerlendirme ile yapılmaktadır. Bu çalışmada dehidratasyonla gelen hastaların dehidratasyon derecesi non-invaziv bir yöntem olan yatak başı ultrasonografi (USG) ile değerlendirildi. Yatak başı ultrasonografi, temel bir eğitim ile uygulanabilirliği yüksek bir yöntemdir ve akut dehidratasyonun tanı ve tedavisinde nesnel bir yöntem olarak kullanılması amaçlandı. Akut dehidratasyonlu hastalarda fizik muayene bulguları nesnel olarak dehidratasyon değerlendirmesinde çok anlamlı olmadığından dolayı yeni bir değerlendirme kriteri olarak Vena Kava İnferior ve İnen Aort çapları ölçüldü. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Çocuk Acil servisinde Ocak-Aralık 2016 tarihleri arasında başvuran 68 çocuk hastada yapıldı. Bunların 34'ü akut gastroenterit sonucu ortaya çıkan ve intravenöz sıvı desteği ihtiyacı olan akut dehidratasyonlu hastalardır, diğer 34 vaka sağlıklı, dehidrate olmayan Kontrol Grubudur. Kontrol Grubu basit sebeplerle polikliniğe başvuran yaş ve cinsiyeti hasta grubuna yakın olgulardan oluşturuldu. Görüntüleme yöntemi olarak ksifoid çıkıntının altından transvers düzlemde yatakbaşı USG ile vena Kava inferior ve inen aorta çapları anteroposterior olarak ölçüldü. Çalışma için belirlediğimiz standardize edilmiş sıvı tedavisi alan hastalar çalışmaya alındı. Hasta Grubunun tedavisi öncesinde ve sonrasında İnen Aort Çapı (İAÇ) ve Vena Kava İnferior Çapları (VKİÇ) ölçüldü. Kontrol Grubunda İAÇ ve VKİÇ bir kez ölçüldü. Tedavi öncesi rutin alınan tetkikler çalışmaya alındı. Bulgular: Toplamda 68 hasta değerlendirildi. Hasta ve Kontrol Grubu arasında yaş, cins ve ağırlık olarak anlamlı fark yoktu. Klinik değerlendirmede Hasta Grubunda idrar çıkışı, mukoza hidrasyonu ve susama hissinde artma Kontrol Grubuna göre yüksek anlamlıydı (p<0,001). Gözyaşı varlığı ise yine anlamlı p (0,011) değeri bulundu. Hasta Grubunun tedavi öncesi ve sonrası klinik değerlendirmesinde ise susama hissi (p:0,039) mukoza hidrasyonu(p<0,001), gözyaşının olması (p:0,031), idrar miktarının olması (p:0,007) anlamlıydı. VKİÇ ölçümleri ve VKİÇ/İAÇ oranında Hasta ve Kontrol Grubun karşılaştırıldığında yüksek anlamlı p (<0,001) değeri elde edildi. Hasta Grubunda da tedavi öncesi ve sonrası ölçümleri karşılaştırıldığında yine yüksek anlamlı p (<0,001) değeri tespit edildi. Sonuç: VKİÇ ve VKİÇ/İAÇ ölçümlerin de dehidratasyon derecelendirilmesinde, tanı ve tedavi yönünde umut verici sonuçlar elde edildi. Akut dehidratasyonun değerlendirmesinde VKİÇ ve VKİÇ/İAÇ oranı kullanılabilirliği mümkün yeni bir yöntem olarak önerildi. Anahtar Kelimeler: Akut dehidratasyon, akut gastroenterit, yatak başı ultrasonografi, Vena Kava İnferior Çapı, İnen Aort çapı.

AortDamar çapıDehidratasyon+3
Oğuzhan Ay
Düzce University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalsifik aort darlığının ilerlemesinde serum HDL düzeyinin ve fonksiyonlarının rolü

Kalsifik aort kapak darlığı kan akımına engel oluşturmayan hafif kapak kalınlaşmasından; aort sklerozu, ciddi kapak kalsifikasyonu ve eşlik eden yaprakçık hareket kısıtlılığına kadar devamlılık gösteren ilerleyici bir süreçtir. Klinik ve epidemiyolojik çalışmalar ateroskleroz risk faktörlerinin aort darlığı gelişimi ve ilerlemesinde rolü olduğunu göstermiştir. Özellikle lipoprotein metabolizması bozukluklarının, yüksek total kolesterol ve yüksek LDL düzeylerinin, patogenezdeki rolüne ait güçlü histopatolojik kanıtlar bulunmaktadır. Ancak HDL partikülünün bu mekanizmadaki yeri henüz net değildir. Çalışmalar aort darlığı progresyonu ile düşük HDL seviyeleri arasındaki ilişkiyi göstermiş olmakla birlikte mevcut literatür tarandığında bu grupta HDL fonksiyonlarını inceleyen bir araştırmaya rastlanmamıştır. Bu grupta HDL-kalsifik aort darlığı ilişkisini detaylandırabilmek için hafif ?orta kalsifik aort darlığı ile takip edilen toplam 42 hastada (26 kadın, 16 erkek) serum HDL düzeyleri, HDL alt grupları, apolipoprotein AI düzeyi ve HDL ilişkili enzimler olan plazma PON1 ve PAF-AH aktiviteleri belirlendi ve bunların hastalık ilerlemesiyle olan ilişkisi değerlendirildi. Darlık ilerleme hızının serum LDL düzeyi ile pozitif korelasyon gösterirken HDL düzeyi ile negatif korelasyon sergilediği tespit edildi. HDL altgruplarından HDL2 ile progresyon arasında anlamlı pozitif ilişki saptandı. Serum apolipoprotein A1 düzeyinin hastalık ilerlemesinden bağımsız görünmekle birlikte HDL2 ile negatif korelasyon sergilediği görüldü. HDL3'ün progresyonla olan pozitif ilişkisi istatistiki anlamlılığa ulaşmadı. HDL ilişkili enzimlerden olan PON1 aktivitesi progresyon ile anlamlı negatif ili

AortAort kapak stenozuAort kapak yetmezliği+2
Hilal Olgun Küçük
Gazi University
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sıçan Aort'unda kasılma-gevşeme mekanizması üzerine nesfatin-1'in etkileri

Nesfatin-1, son dönemlerde keşfedilen önemli endokrin ve metabolik işlevleri olduğu düşünülen muhtemel yeni bir metabolik hormondur. Bu bilgiler ışığında yapılan çalışmada 4-6 aylık 200-250 gram ağırlığındaki erkek Wistar cinsi sıçanlarda nesfatin-1'in sıçan aort kontraksiyonları üzerindeki olası etkisi araştırılmıştır. Çalışmada sıçan aortuna, 0.1, 1 ve 10 nM dozlarda kümülatif olmayan uygulamalarla nesfatin-1'in izometrik kontraksiyonlar üzerindeki doz bağımlı etkisi izole organ banyosu kullanılarak test edildi. Ayrıca bu uygulamanın sıçan aort dokusundaki değişimde immüno-histokimyasal boyama yöntemiyle histolojik olarak gösterildi. Çalışmanın sonucundanesfatin-1'in farklı dozlarda doz bağımlı olarak sıçan aort kontraksiyonlarını inhibe ettiği ve uygulamanın sıçan aortunda immüno-histokimyasal değişimlere neden olduğu gözlendi. Kasılma ve gevşeme gerilim yüzdeleri açısından 0.1 nM nesfatin uygulanan gurupta istatistiksel olarak herhangi bir farklılık oluşturmaz iken,1 nM ve 10 nM dozlarda ise istatiksel olarak anlamlı faklılıklar ortaya çıktı(p<0.05). 1 ve 10 nM doz uygulamasında aort kontraksiyon ve relaksasyonlarını kasılma ve gevşeme peryodunda istatistiksel olarak anlamlı derecede azalttığı tespit edildi (p<0.05 ). Çalışma sonucunda elde edilen bulgular nesfatin-1' in doz bağımlı olarak sıçan aort kontraksiyon ve gevşeme protokollerinin her ikisine de inhibisyon yaptığı gözlenmiştir ayrıca nesfatin uygulamasının doz bağımlı bu etkileri histolojik olarak doku düzeyinde de tespit edilmiştir.

AortKas gevşemesiKas kontraksiyonu+2
Ali Barutçu
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçan aortunda kasılma – gevşeme mekanizması üzerine klopidogrelin etkileri

Bir tienopiridin türevi olan klopidogrel, adenozin difosfat ile indüklenmiş trombosit agregasyonunu inhibe eden inaktif bir ön ilaçtır. Klopidogrelin aterotrombotik olayları azalttığı, inme, miyokard enfarktüsü ve kardiyovasküler hastalıkların tedavisinde kullanıldığı, ayrıca perkutan koroner müdahale sonrası stent trombozu oluşma sıklığını da azalttığı görülmüştür. Bu çalışmada 12-14 haftalık 300-350 gr ağırlığındaki erkek winstar cinsi sıçanlarda klopidogrelin sıçan aort kontraksiyonları üzerindeki olası etkisi araştırılmıştır. Çalışmada 10 nM ve 100 nM kümülatif olmayan dozlarda klopidogrel uygulamasının sıçan aort kasılma-gevşeme mekanizması üzerindeki olası etkisi izole organ banyosu kullanılarak test edildi. Çalışmanın sonucunda klopidogrelin sıçan aortunda fenilefrin ile indüklenen kontraksiyonları 10 nM'de daha anlamlı olmak üzere 10 nM ve 100 nM dozda doz bağımsız istatistiki olarak anlamlı şekilde inhibe ettiği gözlenirken (p<0.05) ; endotel bağımsız sıçan aortunda gevşeme yapan sodyum nitroprusid uygulamasında ise klopidogrelin doz bağımlı olarak 10 nM'de etki göstermediği, 100 nM dozda istatistiki olarak anlamlı şekilde gevşemeyi kolaylaştırdığı gözlenmiştir (p<0.05). Sıçan aortunda endotel bağımlı gevşeme yapan asetilkolin uygulandığında ise klopidogrelin doz bağımsız olarak 10 nM de istatistiki olarak anlamlı bir şekilde gevşemeyi kolaylaştırdığı (p<0.05) ; 100 nM dozda ise herhangi bir etkisinin olmadığı gözlenmiştir. Çalışma sonucunda elde edilen bulgular klopidogrelin doz bağımlı olarak sıçan aort kontraksiyonlarını inhibe ettiğini, gevşeme protokolü incelendiğinde de gevşemeyi hem endotel bağımlı hem de endotel bağımsız olarak kolaylaştırdığı yönündedir. Klopidogrelin sıçan aortu üzerindeki bu etkileri nedeniyle klinik tedavide bir antiagregan olarak kullanım dışında daha ileri çalışmalar yapılarak antihipertansif etkisinin olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Klopidogrel, aort, kasılma, gevşeme, sıçan

AntitrombinlerAortGevşeme+3
Orhan Tarhan
Fırat University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Merkezimizde transkateter aort kapak implantasyonu yapılan hastalarda erken ve geç dönem sonuçlar

Amaç: Bu çalışmada merkezimizde transkateter aortik kapak implantasyonu (TAVİ) uygulanan hastaların erken ve geç dönem klinik ve ekokardiyografik takip sonuçları değerlendirildi. Yöntem: 2012-2013 yılları arasında kliniğimizde ciddi aort darlığı (AD) nedeni ile TAVİ uygulanan 16 hastanın erken ve geç dönem sonuçları değerlendirildi. Tüm hastalara transfemoral yaklaşım ile CoreValve biyoprotez kapak yerleştirildi ve hastalar 16,2±14,7 ay takip edildi. Bulgular: Hastaların (8'i kadın, ortalama yaş 77.1±7.7) işlem öncesi ortalama aortik kapak alanı (AVA) 0.7±0.2 cm2, ortalama aortik kapak gradiyenti (MnG) 55.6±19.7 mmHg, fonksiyonel sınıfı New York Kalp Cemiyeti (NYHA)'ne göre 2.9±0.2 iken, TAVİ işlemini takiben AVA, MnG ve fonksiyonel sınıflamalarında anlamlı düzelme görüldü. İşlem başarısı %87.5 olup, hastalara ortalama 1.3±0.6 kapak implante edildi. 1 hastada kapak implantasyonu sonrası hemodinamiyi bozan ileri paravalvüler AY geliştiği için cerrahi aort kapak replasmanı yapıldı. İşlemde 1 hastada AV tam blok, 1 hastada koroner obstrüksiyona bağlı ventriküler taşikardi; işlem sonrası erken dönemde ise 1 hastada geçici iskemik atak, 2 hastada minör kanama gelişti. 1 hasta işlemde gelişen kalp tamponadı nedeniyle, 1 hasta işlem sonrası 33. gün enfeksiyon ve disssemine intravasküler koagülopati nedeniyle, 2 hasta da 7. ve 15. aylarda kalp dışı nedenlerden hayatını kaybetti. İşlemin 3 yıllık yaşam süresi %75 bulundu. Sonuç: Cerrahi riski yüksek veya opere edilemeyecek olan semptomatik AD hastalarında, cerrahiye alternatif bir tedavi yöntemi olarak klinik pratiğe girmiş olan TAVİ işlemi, erken ve geç dönem sonuçları itibariyle başarılı ve güvenilir bir yöntemdir.

AortAort kapak yetmezliğiAort kapağı+3
Ayşe Hoşoğlu
Karadeniz Technical University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aorta anevrizmalarının endovasküler tedavisi sonrası çok kesitli bt anjiografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, aorta hastalıkları nedeniyle (anevrizma-disseksiyon) endovasküler yolla aortik stent-greft tedavisi uygulanan hastaların takibinde, açık kalımın, stent-greft'in bütünlüğünün, aorta ve visseral dallarıyla ilişkisinin, pozisyonu ve migrasyonunun değerlendirilmesinde, anevrizma kesesindeki değişikliklerin ve olası endoleak'in saptanmasında, ÇKBT anjiografinin etkinliğini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2005- Aralık 2008 tarihleri arasında, endovasküler stent-greft tedavisi uygulanan 28 hastadan, post-operatif dönemde düzenli takibi yapılabilen, yaşları 51-78 arasında değişen (ortalama: 66 yıl), 14 erkek hasta dahil edildi. 11 hastaya aorta anevrizmasına yönelik, 3 hastaya ise torakal aorta disseksiyonuna yönelik aortik stent-greft yerleştirildi.Tüm hastalarda ÇKBT incelemesi sonrasında elde edilen aksiyel görüntülere ek olarak elde edilen veriler işlenenrek MPR, CPR, MIP ve VR görüntüler oluşturuldu. Bu gösterim teknikleri kullanılarak stent-greft'lerin açık kalımı, bütünlüğü, aorta ve visseral dallarıyla ilişkisi, anevrizmaların çapı ve olası komplikasyonlar değerlendirildi.Bulgular: Abdominal aorta anevrizmasına yönelik aortik stent-greft yerleştirilen 11 olgunun anevrizma kesesi maksimum çapı değerlendirmesinde, iki olguda belirgin azalma ve dört olguda minimal artış izlenirken, beş olguda belirgin değişiklik saptanmadı. Stent-greft tedavisi uygulanan tüm olguların üçünde Tip II, ikisinde Tip I endoleak izlendi. Üç olguda stent-greft'te migrasyon, iki olguda trombus, dört olguda bükülme ve bir olguda çökme saptandı.Stent-greft'lerin bütünlüğü, migrasyonu ve bükülmeler gibi yapısal bozuklukları ve stent-greft'in visseral dallarla ilişkisi, en iyi düzlem kalınlığı arttırılmış MIP ve üç boyutlu MIP görüntülerde; endoleak ve stent içi trombus ise en iyi aksiyel ve MPR görüntülerde değerlendirildi. VR gösterim, migrasyon ve bükülme gibi yapısal bozuklukların ve stent-greft'in aorta ve visseral dallarla ilişkisinin gösterilmesinde ve CPR gösterim, stent içi trombusun ve stent-greft'te çökmenin değerlendirilmesinde faydalı oldu.Sonuç: ÇKBT anjiografi, endovasküler aortik stent-greft tedavisi uygulanan hastaların takibinde, açık kalımın, stent-greft'in bütünlüğünün, aorta ve visseral dallarıyla ilişkisinin, pozisyonu ve migrasyonunun değerlendirilmesinde, anevrizma kesesindeki değişikliklerin ve olası endoleak'in saptanmasında, etkin, invasiv olmayan bir görüntüleme yöntemidir.

AnevrizmaAnjiyografiAnjiyografi-dijital subtraksiyon+4
Mehmet Mustafa Özlü
Gazi University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

KOAH hastalarında, pulmoner arter genişliğinin ve pulmoner arter çapının/aort çapına oranının demografik özellikler, alevlenme, solunum fonksiyon testleri ve survey ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: KOAH; öksürük, balgam, dispne gibi solunumsal semptomların ağırlıklı olduğu, alevlenmelerle seyreden önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olan heterojen, kompleks bir hastalıktır. KOAH'da hipoksi, periferik vasküler yapılarda budanma ve enflamatuvar süreçler pulmoner vasküler yatakta yeniden yapılanmaya neden olmaktadır. Çalışmamızda pulmoner arter çapının genişliği ve pulmoner arter çapının çıkan aortaya oranının (PA/A); SFT değerleri, alevlenme sıklıkları, hastane yatışları, yoğun bakım ünitesine yatış öyküleri, 6 DYM, BODE indeksi, EKO sonuçları ve demografik özellikler gibi parametreler ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Metod: 01.01.2021-01.05.2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğine başvurmuş 40 yaş üstü, SFT ile KOAH tanısı doğrulanmış ve daha önceden toraks BT'si mevcut olan 151 hasta retrospektif olarak Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS) üzerinden tarandı. Mediasten penceresinde aksiyal planda pulmoner arterin bifurkasyon yaptığı kesitte, pulmoner arter çapı ve yine aynı kesitte aort çapı elektronik cetvel ile ölçüldü. Bulgular: 151 hastanın yaş ortalaması 64.61±8.99 olup, 129'u (%85.4) erkek cinsiyet idi. Ana pulmoner arter çapı ortanca değeri 27.4 (17.9-49.9), 29 mm ve üzeri çap genişliğine sahip 58 (%38.4) hasta, PA/A 1 ve üzerinde olan 18 (%11.9) hasta var idi. Pulmoner arter çapının daha geniş olduğu veya PA/A 1 ve üzerinde olduğu gruplarda kadın cinsiyet, yatış gerektirmeyen alevlenme öyküsü, hastane yatış öyküsü, yoğun bakım ünitesine yatış öyküsü, 02 konsantratörü ve BPAP cihazı kullanımı daha sık saptandı. (p<0.05) Pulmoner arter çapı 29 mm ve üzeri olan hastalarda SFT'de daha düşük FEV1 (%), FEV1 (Lt), MEF 25-75 (Lt), PEF (Lt), PEF (%) değerleri saptandı. (p<0.05) Ayrıca yine bu grupta daha yüksek VKİ değerleri, daha düşük 6DYM, daha yüksek BODE indeksi, daha sık triküspit yetmezlik ve sağ kalp boşluklarında genişleme izlendi. (p<0.05) SONUÇ: Toraks BT kesitlerinde kolaylıkla ölçülebilen, pulmoner arter çapı ve pulmoner arter çapının çıkan aortaya oranı KOAH hastalarında alevlenme, survey, solunum fonksiyon testleri ve demografik özelliklerle ilişkili olduğunu saptadık. Gerektiğinde ölçümün rahatlıkla tekrarlanabilir olması ve ölçüm tekniğinin öğrenim süresinin kısa olması günlük pratikte kullanılmasını kolaylaştırmakta ve hekimlere yol gösterici bir parametre olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı, KOAH, Pulmoner arter çapı, Pulmoner arter çapının aorta oranı

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifAort+4
Arzu Yelboğa
Dicle University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Subklinik hipotiroidili hastalarda aortik elastik özellikler ve ekokardiyografik parametrelerin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Hipotiroidi, doku düzeyinde tiroid hormonu eksikliği veya nadiren de olsa etkisizliği sonucu meydana gelen, metabolik yavaşlama ile giden bir hastalıktır. Hipotiroidi kardiyovasküler morbidite ve mortaliteyi etkilemektedir. Subklinik hipotiroidi ise serumda serbest tiroid hormon seviyeleri normal iken yüksek TSH düzeylerinin saptandığı biyokimyasal bir tanımlamadır. Amacımız yaşadığımız populasyonda en sık rastlanılan endokrin sistem hastalıklarından biri olan ancak çoğunluğunun semptom oluşturmadığı için tanı konulamadığı ve atlandığı subklinik hipotiroidinin, arteriyel sertlik gibi yapılan birçok çalışmada kardiyovasküler morbidite ve mortalite için risk faktörü olduğu kabul edilen bir süreçle ilişkisinin olup olmadığını iki farklı yöntemle non-invaziv olarak incelemektir. Materyal ve Metod: Çalışmaya yeni tanı almış 33 subklinik hipotiroidili hasta ile cinsiyet ve yaş bakımından birbirine yakın olacak şekilde rastgele seçilen 34 kişilik sağlıklı kontrol grubu eklendi. 2D Transtorasik Ekokardiyografi ile aortun sistolik ve diyastolik çapları ve elastik parametreleri hesaplandı. Epikardiyal yağ dokusu (EFT) kalınlığı ve diğer basic ekokardiyografi parametreleri ölçüldü. Hasta gruplarının santral kan basınçları ve aortik sertlik (stiffness) değerleri brakiyal arterden Mobil-O-Graph arteriyograf cihazı ile non-invazif olarak ölçüldü. Arteriyel sertlik göstergeleri olarak nabız dalga hızı (PWV) ve Augmentasyon indexi (Aix) kullanıldı. Bulgular: Kontrol grubu ile subklinik hipotiroidi arasında cinsiyet, yaş ve vücut kütle indeksi açısından fark yoktu. Aortun elastik parametrelerinden olan aortik strain ve aortik distensibilite, subklinik hipotiroidi grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0,001). 2D Transtorasik Ekokardiyografi ile ölçülen Interventriküler septum (IVS) kalınlığı, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF), sol ventrikül sistol sonu çap (LVESD), sol ventrikül diyastol sonu çap (LVEDD), parasternal uzun eksen (PSLAX) sol atriyum çapı (LA), Mitral E/A, sol ventrikül septal E'/A', sol ventrikül lateral E'/A', deselerasyon zamanı (DT), aortun sistolik çapları, AP4 boşlukta bakılan sağ atriyum (RA) ve sağ ventrikül (RV) çapları ve triküspid annular plane systolic excursion (TAPSE) değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark gözlenmedi (p>0,05). 2D Transtorasik Ekokardiyografi ile ölçülen epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ise subklinik hipotiroidi grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde artmış bulundu (p<0,05). Osilometrik yöntem olan Mobil-O-Graph arteriyograf cihazı ile ölçülen ve arteriyel sertlik göstergesi olarak kabul edilen PWV ve Aix subklinik hipotiroidi grubunda kontrol grubuna kıyasla istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,05). Sonuç: Diğer kardiyovasküler risk faktörleri ekarte edilecek şekilde subklinik hipotiroidili hastalarda aortun elastik parametrelerinde bozulma ve epikardiyal yağ dokusunda artış mevcuttur. Anahtar Kelimeler: Arteriyel sertlik; Nabız dalga hızı; Augmentasyon indeksi; Aortik strain; Aortik distensibilite; Epikardiyal yağ dokusu.

AortAterosklerozDalga hızı+6
Ali Evsen
Dicle University
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kan bağışında bulunan sağlıklı erişkinlerde kardiyovasküler hemodinamiklerin ve aortik sertlik özelliklerinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada kan bağışı sonrası erken dönemde kardiyovasküler hemodinamikler ve aortik sertlik parametrelerinin değişimini göstermeyi amaçladık. Bilinen herhangi bir hastalığı olmayan 20-42 yaş aralığında olan (%93'ü erkek) 30 sağlıklı kan bağışı gönüllüsü ve benzer özelliklerde 30 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alındı. Kan basıncı ve aortik sertlik ölçümleri için ossilometrik metot ile ölçüm yapan arteriografi cihazı (Mobil-O-Graph 24 h PWA Monitor) kullanıldı. Kan bağışı grubunda 450 ml kan bağışı sonrası ölçümler tekrar edilirken kontrol grubunda 5 dakika istirahat sonrası ölçümler tekrarlandı. Kontrol grubundaki tekrar edilen ölçümlerde kardiyovasküler hemodinamiklerin ve aortik sertlik özelliklerinin karşılaştırılmasında hiçbir parametrede istatistiksel fark izlenmemiştir. Çalışmaya alınan kan bağışı gönüllülerinin kan bağışı sonrasında sistolik ve ortalama kan basınçları ve nabız basıncı düşerken, diyastolik kan basıncı ve nabız değerleri değişmemiştir. Sistolik kan basıncında ortalama 4,5 mmHg düşme izlenmiştir. Periferik kan basınçlarına benzer olarak, merkezi sistolik ve merkezi nabız basınçları düşmüştür. Kardiyak output ve kardiyak indekste değişiklik izlenmemiştir. Arteryel sertlik parametrelerinden augmentasyon basıncı ve augmentasyon indeksinde istatistiksel olarak önemli olmayan bir azalma izlenirken kan bağışı sonrası nabız dalga hızı anlamlı olarak azalmıştır. Kan bağışının nabız dalga hızında meydana getirdiği değişim ile sistolik kan basıncında meydana getirdiği değişim arasında güçlü pozitif korelasyon izlenirken (r=0,882, p<0,001), augmentasyon indeksinde meydana getirdiği değişim ile nabızdaki değişim arasında orta dereceli pozitif korelasyon izlendi (r=0,474, p=0,008). Çalışmamızda kan bağışı sonrası aortik sertlik parametrelerindeki düzelmenin sistolik kan basıncındaki düşmeye bağlı olduğu gösterilmiştir.

AortAortAteroskleroz+5
Hasan Kaya
Dicle University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Asendan aort anevrizması olan hastalarda santral kan basıncı ve augmentasyon indexi

Amaç: Hipertansiyon ateroskleroz için bir risk faktörü olup aynı zamanda kalp, göz, beyin, böbrek ve vasküler yapılar üzerinde hedef organ hasarı yaparak önemli morbidite ve mortaliteye yol açmaktadır. Yapılmış olan çalışmalarda santral kan basıncı ve aortik sertlik artışının hipertansiyona bağlı uç organ hasarı ve artmış mortaliteyle yakın ilişkisi olduğu gösterilmiş. Aort anevrizma gelişimi hipertansiyonun neden olduğu hedef organ hasarlarınıdan birisidir. Fakat hipertansiyonu olan hastaların az bir kısmında anevrizma gelişimi gözlenmekte ve bir kısmında da daha belirgin aortik sertlik artışı izlenmektedir. Çalışmamızda hipertansiyonu olan hastalarda, eşlik eden asendan aort anevrizması olan ve olmayanlar arasında osilometrik bir yöntem olan arteriograf cihazı ile santral kan basıncı, santral nabız basıncı ve arteriyel sertlik değerlendirilmesinde kullanılan nabız dalga hızı (NDH) ve augmentasyon indeksi (Aix) parametrelerini karşılaştırmayı amaçladık. Metod: Çalışmaya tamamı hipertansiyon tanılı 83 hasta dahil edildi. Hastalar asendan aorta anevrizması olup olmamasına göre iki gruba ayrıldı. Asendan aort anevrizması olan grupta 44 (27 erkek, ortalama yaş 59 ± 11 yıl) hasta ve asendan aort anevrizması olmayan grupta 39 (20 erkek, ortalama yaş 58 ± 10 yıl) hasta çalışmada yer aldı. Hastaların demografik verileri elde edildikten sonra standart ekokardiyografi incelemesi yapılarak sol ventrikül diyastol sonu (SVDSÇ) ve sistol sonu (SVSSÇ) çapları, interventriküler septum (IVSd) kalınlığı, sol atriyum (LA) ve asendan aorta çapı, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF), standart diyastolik parametrelerden mitral E, A dalga hızları, E/A oranı, izovolumetrik relaksasyon zamanı (IVRT) ölçüldü. Hasta gruplarının santral kan basınçları ve aortik sertlik (stiffness) değerleri brakiyal arterden Mobil-O-Graph arteriyograf cihazı ile non-invazif olarak ölçüldü. Arteriyel sertlik göstergeleri olarak Aix ve NDH kullanıldı. Bulgular: Gruplarda yaş, sigara içme oranı, vücut kitle indeksi, hiperlipidemi ve hipertansiyon süresi arasında fark yoktu. Anevrizması olan grupta SVDSÇ, SVSSÇ, LA çapları, diyastolik disfonksiyon göstergesi olan E/e' oranı anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Arteriyel sertlik parametreleri anevrizma grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu, ancak Aix (p=0,038) dışında istatistiksel farklılık saptanmadı. Santral nabız basıncı iki grupta benzer bulundu. Periferik ve merkezi sistolik basınçların farkı anevrizma grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük bulundu. Anevrizma grubunda NDH ile yaş, sol atriyum çapı ve santral nabız basıncı arasında anlamlı pozitif yönde, E/A oranı ile anlamlı güçlü negatif yönde korelasyon vardı. Anevrizması olmayan grupta ise NDH ile yaş ve santral nabız basıncı arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi. Aix anevrizma grubunda yaş ile pozitif yönde, E/A oranı ile negatif yönde korelasyon gösterirken anevrizması olmayan grupta sadece E/A oranı ile anlamlı negatif yönde korelasyon gösterdiği saptandı. Sonuç: Hipertansiyonu olup asendan aort anevrizması olan hastalarda arteriyel sertlik artmıştır ve bu durum SV diyastolik fonksiyon bozukluğu ile ilişkilidir. Bu hasta grubunda aort anevrizması gelişimi aortik sertlikle ilişkili olabilir. Bu konuda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca bu hasta grubunda artmış aortik sertliği belirlemede osilometrik ölçüm yapan arteriograf cihazı basit, ucuz, güvenilir ve yararlı bir yöntem olarak kullanılabilir.

AnevrizmaAortAort anevrizmaları+6
Abdulkadir Arpa
Dicle University
2017
00

İlgili konular