Biopsy
120 theses under this subject heading
Hastanemizde takip edilen kronik hepatit B hastalarında yapılan karaciğer biyopsilerinde bakılmış olan fibrozis ve histolojik aktivite indeksi sonuçlarının, kan tetkiklerinde bakılmış olan non-invaziv inflamasyon belirteçleri ile retrospektif olarak karşılaştırılması
Hepatit B virüsü bir DNA virüsüdür ve Hepadnaviridae ailesinde yer almaktadır. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre 2019 yılında 296 milyon kişi kronik hepatit B tanılıdır ve kronik HBV enfeksiyonu 820000 insanın ölümünden sorumludur. Bu enfeksiyonda karaciğer hasarı düzeyinin tespiti için günümüzde altın standart yöntem halen karaciğer biyopsisidir. Karaciğer biyopsisi en başta invaziv bir süreç olması, öznel değerlendirme sürecine sahip olması, eğitimli personel ile hastane yatışı gerektirmesi ve mali yük barındırması sebepleriyle alternatif bir yöntem arayışını gerekli kılmaktadır. Ek olarak biyopsinin ciddi komplikasyonları da olabilmektedir. Bu nedenlerle karaciğer fibrozisi ve histolojik aktivitesi değerlendirmesi için pratik, hızlı ve görece ucuz yöntemler araştırılmaktadır. Çalışmamızda, invaziv olmayan hemogram tetkikinden elde edilen NLO, PLO ve MPV inflamasyon parametrelerinin, kronik inflamatuar bir süreç olduğu iyi bilinen kronik HBV enfeksiyonunda karaciğer biyopsisi sonuçlarını öngörmede etkinliği araştırılmıştır. Bu amaçla hastanemizde kronik hepatit B enfeksiyonu ile takip edilen ve karaciğer biyopsisi yapılan 119 hastanın verileri retrospektif olarak analiz edilmiştir. Çalışmamız sonuçlarına göre düşük ve yüksek histolojik aktivite gruplarında yaş, NLO ve MPV benzer saptanırken "yüksek HAİ" grubunda "düşük HAİ" grubuna göre viral yük daha yüksek, PLO ortalaması daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri = 0,219; 0,125; 0,135; <0,001; 0,009). Düşük ve yüksek fibrozis gruplarında ise viral yük, NLO ve MPV benzer saptanırken, yüksek fibrozis grubunda düşük fibrozis grubuna göre yaş daha yüksek, PLO ortalaması daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri =0,105; 0,153; 0,209; 0,015; 0,001). Sonuç olarak PLO değeri, karaciğer biyopsisinin histolojik aktivite ve daha güçlü olmak üzere fibrozis parametreleri ile ters yönlü ilişki göstermektedir ve biyopsinin bu sonuçlarını öngörmede umut vaat etmektedir.
Kliniğimizde endometrial biyopsi sonucu maling olan hastaların frozen ve ana patoloji sonuçlarının değerlendirilmesi
Endometrium kanserinin tedavisinde primer tedavi cerrahidir . endometrial biyosi sonucu EK olan hastaların frozen ve ana patoloji sonucuyla uyumunu beliriemek ve frozen yapılan hastalar da cerrahi sürede frozenda tümör histolojisi, grade , servikal tutulumu tümör capi ve myometrial uyumu yönlendirilmesinde oldukça önemlidir. Frozen inceleme ile düşük riskli hastalarda gerekli olmayan cerrahiyi yapmamak hastanın ameliyat süresini, morbiditesi ve maliyeti önemli boyutta azaltır. Yüksek riskli hastalarda ise uygun cerrahinin yapılması hastanın yaşam süresini belirgin olak etkiler . Bu çalışmanın amacı endometrial biyopsi sonucu endometrium karseri olan hastalada frozen inceleme ile ana patoloji arasında uyum oranını değerlendirmek ve ayrıca frozen incelemenin intraoperatif uygun cerrahi tedavi yönetimini değelirlemektir Bu çalışmaya 01 Ocak 2018 ve 30 Aralık 2022 tarihleri arasında, endometrial biyopsi sonucunda endometriun karsinom saptanması nedeniyle Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı bölümünde 81 hasta cerrahisi yapılan, frozen ve ana patolojisi mevcut olan 81 hasta tümör çapı,myometrial invazyon, tümör histolojisi, grade ve servikal tutulum açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların kliniko-patolojik verileri hasta dosyaları ve hastane bilgi sisteminden elde edildi. Çalışmada elde edilen bulgula istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 (IBM SPSS, Türkiye) programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların (Ortalama, Standart sapma, frekans) yanısıra niceliksel parametreler arasındaki uyumun belirlenmesinde Sınıf içi korelasyon katsayısı (ICC), niteliksel parametreler arasındaki uyumun belirlenmesinde Kappa uyum katsayısı hesaplandı. Sonuçlar %95 güven aralığında ve anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi Hastaların Yaş ortalamaları 62,84±8,024 yıldır.en genç hasta 36 yaşında en yaşlı hasta 83 yaşındadır.. Ameliyat süreleri 90 dk ile 150 dk arasında değişmektedir. endometrial biyopsi sonucu EK olan ana patolojide 2 hastanın sonucu beninğ saptanmiştır. %2,4(2/81) Bu hastaya biyopsi sonucu uyumsuzluğu nedeniyle gereksiz cerrahi yapılmiştır.Frozen incelemede ise 3 hasta beninğ( %3,6( 3/81) )saptanmiştır.frozen ile ana patoloji tanısı arasındakı uyum oranı grade, myometrial invazyon, , tümör çapı ve servikal tutulum için Kappa uyumu sırasıyla , %66,4, %77,1, %83,4 ve %97,6 saptandı. 81 hastanın myometrial invazyon ve grade uyumsuzlugu nedeniyle 25 fazladan lenfoktomi yapıldı.2 hastada grade ve myometerial uyumsuzluk nedenıyle gerekli olan cerrahi tedavi yapılmamıştır.Bu çalışmada sonuçlarına bakıldığında biyopsi, frozen ve ana patoloji karsılastırıldığında sonuçlar orta düzeyde uyumlu ve frozen incelemenin yüksek ve düşük riskli endometrium kanserinin ayırt etmede ve dolayısıyla cerrahi planlamada etkinliğinin ve güvenilirliğinin istatistik anlamlı olduğu görüldü. Frozen ve ana patolojide grade ve myometrial invazyon orta derecede uyumdur.tümör çapı ve servikal tutulum arasında neredeyse mükemmele yakın uyum saptanmıştır. Bu faktörler, endometrium kanseri olan hastalarda lenfadenektomi gerekliliği ile ilgili intraoperatif karar vermeyi yönlendirmek için kullanılabilir.
Gastrit tanısı alan hastaların endoskopik biyopsilerindeki histomorfolojik değişikliklerin kesitsel olarak retrospektif değerlendirilmesi
Akut ve kronik gastrit mide mukozasındaki inflamatuar değişiklikleri tanımlamaktadır. Başta Helicobacter pylori enfeksiyonu olmak üzere otoimmünite, beslenme biçimi, ilaç kullanımı ve alkol gibi birçok faktör akut ve kronik gastrit etiyolojisinde rol oynamaktadır. Gastrit tanısı mide endoskopik görüntülenmesi ve bu sırada alınan endoskopik biyopsilerin ışık mikroskobunda incelenmesi ile konulmaktadır. Aktif ve/veya kronik gastritin tanısının doğru şekilde konulması ve mümkünse etiyolojisinin aydınlatılması sadece hastanın tedavisi için değil, aynı zamanda bu etiyolojik faktörlerin (örn. H. pylori enfeksiyonu, otoimmün gastrit) neden olabileceği maligniteler açısından da önem taşımaktadır. Tüm dünyada en sık reçete edilen ilaç gruplarından biri olan proton pompa inhibitörlerinin (PPI) mide mukozası üzerinde ve tipik olarak antrum baskın kronik aktif gastrit tablosuna neden olan H. pylori gastritinin topografisinde değişiklikler yaptığı bilinmektedir. Ayrıca uzun dönem PPI kullanımı birçok yan etki ile ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle gastrit tanısı konulan hastalarda bu değişikliklerin tanınması önemlidir. Gastritlerin endoskopik ve patolojik olarak kapsamlı, evrensel ve tekrarlanabilir sınıflamasını amaçlayan güncellenmiş Sydney Sistemi, midenin en uygun şekilde değerlendirilebilmesi için antrum, korpus ve incisura angularis bölgelerinin örneklenmesini önermektedir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalında 1995 ve 2015 yıllarında gastrit tanısı alan 400 hastanın mide endoskopik biyopsileri retrospektif olarak ışık mikroskobunda tekrar değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme sonunda 1995 yılında sadece antrum bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 155 (%77,5); sadece korpus bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 18 (%9); hem antrum hem korpus bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 27'dir (%13,5). 2015 yılında sadece antrum bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 85 (%42,5); sadece korpus bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 23 (%11,5); hem antrum hem korpus bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 92'dir (%46). 2015 yılında hem antrum hem korpus bölgesinin örneklendiği vaka sayısı 1995 yılına göre artmıştır (p<0,05). 1995 yılına ait 200 vakadan 152 tanesi (%76) H. pylori gastriti (HP), 1 tanesi (%0,5) otoimmün gastrit (OİG), 5 tanesi (%2,5) H. pylori gastriti ve OİG (HP+OİG), 30 tanesi (%15) kronik gastrit (KG), 7 tanesi (%3,5) kimyasal gastrit/gastropati (KimG), 3 tanesi (%1,5) gastrik ülser (GÜ), 1 tanesi (%0,5) lenfositik gastrit (LG) ve 1 tanesi (%0,5) doğal görünümde mide mukozası (MM); 2015 yılında 200 vakadan 87 tanesi (%43,5) HP, 8 tanesi (%4) OİG, 10 tanesi (%5) HP+OİG, 79 tanesi (%39,5) KG, 12 tanesi (%6) KimG, 2 tanesi (%1) GÜ ve 2 tanesi (%1) MM konsensüs tanısı almıştır. 2015 yılında H. pylori gastriti konsensüs tanısı alan vaka sayısı 1995 yılına göre azalmıştır (p<0,05). OİG ve HP+OİG konsensüs tanılı vakalar karşılaştırıldığında 1995 ve 2015 yılları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,7). 2015 yılında parietal hücrelerde belirginleşme morfolojik bulgusunun görüldüğü vaka sayısı 1995 yılına göre artmıştır (p<0,05). Çalışmamızın sonucunda (i) mide endoskopik biyopsilerinde hem antrum hem korpus örneklemesinin zaman içerisinde arttığı ancak halen rutin bir uygulama haline gelmediği; (ii) H. pylori gastriti oranının 20 sene içerisinde anlamlı olarak azaldığı (%78,5'a karşı %48,5); (iii) otoimmün gastrit oranının uygun örnekleme yapılmadan verilemeyeceği; 1995-2015 yılları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadığı; (iv) PPI kullanımının 2015 yılında 1995 yılına göre anlamlı bir artış gösterdiği bulunmuştur. Tüm dünyada giderek azalan H. pylori gastriti prevalansı, otoimmün gastrit tanısını tekrar gündeme getirmiştir. Son yıllarda gittikçe artan PPI kullanımının kısa ve uzun dönem olası sonuçları hakkında birçok çalışma mevcuttur. Gastroenterolog ve patologların bu konularda farkındalık sahibi olması gereklidir.
IgA nefropatisi ve IgA Vasküliti (Henoch-Schönlein purpura) Nefriti biyopsi tanılı çocukların klinikopatolojik özelliklerinin ve prognoza etki eden faktörlerin incelenmesi
İmmunglobulin A (IgA) nefropatisi ve IgA vasküliti (IgAV) nefriti, pediatrik popülasyonda yaygın olarak görülen glomerülopatilerdir. İzole mikroskobik hematüriden hızlı ilerleyen glomerülonefrite uzanan değişken bir klinik ile prezente olabilirler. Her iki hastalık da tipik olarak çocuklarda yavaş ilerler ve bazı hastalarda erişkin yaşlarda son dönem böbrek hastalığı ile sonuçlanır. Bu hastaların prognozlarının öngörülmesi ve tedavi planının yapılması amacıyla, IgA nefropatisi (IgAN) hastalarında bilgisayar tabanlı prognoz tahmin algoritmalarını deneyen çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışma, Hacettepe Üniversitesi Çocuk Nefroloji Bilim Dalı'nda takipli IgA nefropatisi ve IgAV nefritli (IgAVN) hastaların klinikopatolojik özelliklerinin ve prognoza etki edebilecek faktörlerin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya biyopsi ile IgA nefropatisi ve IgAV nefriti tanısı almış, Ocak 2005 ile Aralık 2021 tarihleri arasında, en az 6 aylık izlem verisi bulunan hastalar dâhil edilmiştir. Hastane dosyalarından demografik özellikler; klinik, laboratuvar ve biyopsi bulguları kaydedilmiştir. Çalışmaya dâhil edilen 27 IgAN hastasının %52'si erkek ve ortanca tanı yaşı 12, 48 IgAVN hastasının ise %54'ü erkek ve ortanca tanı yaşı 8 olarak bulunmuştur. IgAN hastalarında ortanca 40 ay izlem sonunda 23 hastada (%85); IgAVN hastalarında ortanca 35,5 ay izlem sonunda 43 hastada (%90) tam remisyon görülmüştür. IgAN'li bir hastada (%3,7) son dönem böbrek yetmezliği gelişmiştir. Bilgisayar tabanlı prognoz tahmin algoritması (Qxmd); 5 yıl izlem sonunda 18 IgAVN'li hastanın 5'i için eGFR düşüş riskini yüksek bulmuştur ve bu hastaların ikisinde gerçek eGFR düşüşü gözlenmiştir; 5 yıllık izleme sahip 6 IgAN hastasında ise riski az bulmuştur ve bu hastalarda gerçek eGFR düşüşü gözlenmemiştir. IgAN'de; tanı anında düşük serum albumin düzeyi (p=0,011), ağır proteinüri (p=0,032) ve remisyona girme süresi uzunluğu (p=0,035); IgAVN'de ise; remisyona girme süresi uzunluğu (p=0,001), segmental glomerüloskleroz (p=0,009) ve kresent varlığı (p=0,034) kötü prognoz ile ilişkili bulunmuştur. IgAN ve IgAVN hastaları karşılaştırıldığında; IgAVN'de tanı yaşının daha küçük (p=0,002), tanı anında nefrotik proteinürinin daha sık (p=0,001), serum albumin düzeyinin daha düşük (p<0,001), biyopside kresentlerin daha fazla (p=0,017) ve immunsupresif tedavi kullanımının (p=0,014) daha sık olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak her iki hastalığın benzer patofizyolojik özellikleri yanında önemli klinik ve prognostik farklılıkları vardır. Hâlen çocukluk çağı IgA nefropatisi ve IgAV nefriti'nde prognozu öngörmek ve risk derecelendirmesine göre tedavi planlamak amaçlı prospektif, çok merkezli, tahmin algoritmalarının da kullanıldığı uzun takip süreli çalışmalara ihtiyaç vardır.
15 mm'den küçük akciğer nodüllerinde perkütan transtorasik biyopsi sonuçları
Amaç: Bu çalışmada, uzun aksı 15 mm'den küçük akciğer nodüllerinde, perkütan transtorasik akciğer biyopsi işleminin etkinliğinin ve güvenirliliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Giriş: Bilgisayarlı tomografi (BT) eşliğinde perkütan transtorasik akciğer biyopsi (PTB), akciğer lezyonlarının tanısında önemli yere sahiptir. İşlem sonrası düşük sıklıkla da olsa pnömotoraks, kanama veya nadiren hava embolisi gibi komplikasyonlar görülebilir. Akciğerdeki lezyonun küçük boyutlu oluşu, santral yerleşimli olması, ana bronş veya vasküler yapılara yakın olması ve altta yata parankim hastalıkları, komplikasyon riskini arttıran esas etkenlerdir. Literatürde küçük boyutlu akciğer lezyonlarında PTB sonuçlarını bildiren yeterli sayıda yazı bulunmamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2005 ve Haziran 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı Nonvasküler Girişimsel Radyoloji ünitesinde BT eşliğinde PTB yapılan erişkin hastalar dahil edilmiştir. Hastalara ait demografik veriler, altta yatan akciğer hastalığı, lezyon boyutu, yerleşimi, lezyondan plevraya kadar iğne mesafesi, işlem sonrası komplikasyonlar ve histopatolojik tanılar retrospektif olarak incelenmiştir. Komplikasyonlarla ilişkili olabilecek faktörler istatistiksel yöntemlerle araştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 97 hastanın (%56 erkek) yaş ortalaması 63±9,9 yıl idi. Biyopsi yapılan nodüllerin ortalama uzun aksı 12±2,3 mm idi. Nodüllerin %15'i (n=15) 1-9 mm, %41'i (n=40) 10-12 mm, ve %44'ü (n=42) ise 13-15 mm aralığında idi. Biyopsi yapılan hastalarda %94,8 oranında örnek tanısal değerlendirme için yeterli bulunmuştur. Toplam 5 (%5) hastada ise biyopsi ile tanı alınamamıştır. Lezyondan plevraya kadar iğne mesafesi 3 cm'den az olan hastalarda yetersiz örnekleme oranı, diğer gruplara (3-4,9 cm ve 5 cm üzeri) göre daha fazla görülmüştür (p=0,026). Komplikasyonların büyük çoğunluğu (%84) klinik önemi olmayan hemorajiler (51 hasta) ve tedavi gerektirmeyen pnömotorakslardı (14 hasta). 2 hastada pnömotoraks sonrası drenaj kateteri gerekmiştir. Grade 2 ve üzeri hemoraji 19 hastada (%19,6) görülmüştür. Hemoraji izlenen hastaların hiç birinde kan transfüzyonu veya kanama nedeni ile ek girişimsel müdahaleye gerek duyulmamıştır. Hemoptizi olan 2 hastada, ek müdahaleye gerek kalmadan spontan düzelme aynı gün içerisinde görülmüştür. Hastanede kalış süresinde uzamaya neden olan parankimal hemoraji ve hemoptizi olgusu izlenmemiştir. 61 hastaya (%63) işlem günübirlik yatış yapılarak yapılmış olup hastalar aynı gün taburcu edilmiştir. 36 hastaya ( %37) ise hastaneye yatışını takiben işlem yapılmıştır. Bu 36 hastanın 2'sinde drenaj gerektiren pnömotoraks olması nedeniyle yatışı takiben taburculuk 3. ve 5. günlerde olmuştur. Diğer 34 hastada ise taburculuk işlemi yatışı takiben ertesi gün olmuştur. Lezyon-plevra iğne mesafesi arttıkça parankimal hemoraji görülme sıklığının istatiksel olarak anlamlı derecede arttığı görülmüştür (p=0,008). Benzer şekilde, lezyon ile en yakın pulmoner fissür arası mesafe <1 cm olan hastalarda hemoraji gelişimi diğer grupa göre daha yüksek görülmüştür ( p=0,019). Sonuç: Çalışmamızda 15 mm altındaki akciğer nodüllerinde, PTB'nin etkin, güvenilir ve yüksek tanısal doğruluğa sahip bir yöntem olduğu gösterilmiştir. Küçük boyutlu nodüllerde, özellikle plevraya yakın yerleşimin veya geçilen akciğer parankim mesafesinin az olmasının, iğne manüplasyonunu kısıtlaması sonucu, yetersiz örnekleme ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Çalışmamızın bir sonucu olarak, hedeflenen nodüle ulaşmak için en kısa mesafenin değil, en uygun iğne manüplasyonu sağlayacak akciğer parankim trasesinin tercih edilmesini önermekteyiz. Anahtar kelimeler: Akciğer, nodül, BT, perkütan transtorasik biyopsi.
Bilgisayarlı tomografide ölçülen özofagus ve gastroözofagial bileşke cidar kalınlığı ile endoskopi ve/veya biyopsi sonuçlarının karşılaştırılması
ÖZET Amaç: Endoskopi ve/veya biyopsisi yapılan hastaların, özofagusun kesite girdiği abdomen ve toraks BT görüntülerinde ölçülen, özofagus cidar kalınlık artışlarının benign ve malign patolojiler açısından ayırımını yapabilecek bir eşik değer bulmayı amaçladık. Materyal-metot: Ocak 2015-Haziran 2018 tarihleri arasında Radyoloji kliniğinde herhangi bir nedenle toraks ve/veya abdomen bilgisayarlı tomografisi çekilen, özofagus yada gastroözofagial bileşkede kalınlık tespit edilen hastalar retrospektif olarak incelendi. Yaşları 24-86 yaş arasında değişen 61 erkek, 83 kadın toplam 144 hasta çalışmaya alındı. Çalışmamızda tüm hastaların endoskopi sonuçları mevcut iken bu hastaların 69'unda biyopsiye ihtiyaç duyulmuştur. Hastanın ön tanısına göre çeşitli protokollerde alınan tomografi görüntüleri iki radyolog tarafından, endoskopi sonuçlarına bakılmaksızın görüş birliğine varılarak duvar morfolojisi, kalınlığı, anatomik lokalizasyonu ve eşlik eden bulgular açısından incelendi. Sonrasında endoskopi ve/veya biyopsi sonuçlarına göre benign ve malign hastalar belirlendi. Lezyon duvar kalınlıkları ile benign-malign ayrımında cut-off değeri belirlemek için ROC analizi yapıldı. Aynı zamanda benign ve malign durumlarda asimetri görülmesi açısından da Ki-Kare testi yapılmıştır. Gerekli istatistiksel analizler SPSS 22 istatistik yazılım programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Özofagus kanserli olgular ile benign durumlar arasında cidar kalınlığında istatistik olarak anlamlı fark saptandı. Cidar kalınlığı için kesim değeri 13.5 alındığında senstivite %94.3 spesifite değeri ise %100 olarak belirlenmiştir. Lezyon düzeyindeki kalınlığın normal segment kalınlığına oranı malign-benign ayrımında istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Asimetrik kalınlaşma ile malignite arasında anlamlı ilişki bulundu. Özofagus kanserinin histolojik tipinin çoğunu SCC (%79.2) ve adenokanser (%13.3) oluşturmaktaydı. En sık yerleşim yeri özofagusun distal kesimiydi. SCC'lerin çoğunluğu orta ve distalde, adenokanserlerin tamamı distalde görüldü. Benign lezyonların çoğu distalde izlendi. En sık tanı özofajitti. Sonuç: Yöremizde sık görülmesi nedeniyle özofagus kanseri erken tanısında BT'nin katkı sunacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Özofagus Kanseri, Özofagus Cidar kalınlığı, Bilgisayarlı Tomografi
Çocukluk çağı kas biyopsilerinin retrospektif analizi ve tanıya katkısının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Kas biyopsisi nöromusküler hastalıkların tanısı için kullanılan önemli bir tanı aracıdır. Bu çalışmanın amacı büyük bir pediatrik seride kas biyopsisi yapılan hastaların klinik, laboratuvar ve kas biyopsisi bulgularını ortaya koymak, kas biyopsisinin kliniğe katkısını belirlemek, biyopsi bulgularını klinik ön tanı ve genetik inceleme sonuçlarıyla karşılaştırmaktır. Materyal ve Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı, Pediatrik ve Perinatal Patoloji Ünitesi'nde Ocak 2011 – Aralık 2020 tarihleri arasında rapor edilen kas biyopsileri retrospektif olarak incelenmiştir. Hastalara ait klinik, laboratuvar bulguları ve demografik bilgiler hastane otomasyon sistemi ve biyopsi raporlarından elde edilmiştir. Hastalar biyopsi tanılarına göre sınıflandırılmış, klinik ve laboratuvar bulgularına göre biyopsinin tanı değeri belirlenmiş, klinik ve genetik tanılarla histopatolojik tanıların uyumu değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmadaki toplam kas biyopsisi sayısı 2242, medyan biyopsi yaşı 4,0 yaştı. Hastaların %73,3'ünde şikayetler beş yaşın altında başlamıştı ve en sık başvuru şikayeti güçsüzlük/gevşeklik idi. Biyopsilerin %45,1'i tanı vermişti. Buna göre en sık saptanan tanı musküler distrofiler (%24,6) idi. Bunu miyopatik değişiklikler (%7), metabolik miyopatiler (%6,2), konjenital miyopatiler (%3,7), nörojenik değişiklikler (%2,3), inflamatuvar miyopatiler (%1,2) ve miyofibriler miyopati (%0,1) takip ediyordu. Biyopsilerin %25,8'inde spesifik olmayan değişiklikler görülmüş, %13,2'si patolojik bulgu göstermemişti. Ayrıca biyopsilerin %11,9'u kesin tanı vermemiş ancak bir tanıya yönlendirmiş, %4'ü tanı için temsili olmayan / yetersiz biyopsi olarak değerlendirilmişti. Hastaların %51,6'sında ön tanı ile biyopsi tanısı uyumluydu. Biyopsilerin %9,2'si ön tanıdan farklı bir tanı vermiş, %39,2'sinde ön tanıyı destekleyen biyopsi bulgusu görülmemişti. Sonuç: Kas biyopsisi nöromusküler hastalıklar için önemli bir tanı aracıdır. Biyopsi bulgularının hastanın klinik, laboratuvar ve genetik sonuçları ile birlikte yorumlanması tanı değerini artırır. Anahtar Kelimeler: nöromusküler hastalık, kas patolojisi, tanısal değer, pediatrik
2000-2020 yılları arasında biyopsi tanısı olan tüberküloz vakalarının incelenmesi
2000-2020 yılları arasında biyopsisi olan %47,8'i kız, %52,2'si erkek olmak üzere 46 çocukluk çağı akciğer dışı tüberküloz hastası incelendi. Hastaların yaşları 5 ay ile 18 yaş arasında değişiyordu. Tüberkülozlu (TB) bir hasta ile temas oranı %20 idi. Hastaların %15'inde eşlik eden bir diğer hastalık, %10'unda ise immün baskılanma mevcuttu. Bacillus Calmette-Guérin (BCG) aşısı oranı %89,7 olarak bulundu. En sık saptanan 3 semptom %43,5 ateş, %26,1 kilo kaybı ve %23,9 boyunda şişlikti. Lenfadenopati en sık gözlenen fizik muayene bulgusuydu (%27,9). Tüberkülin deri testi (TDT) hastaların %71,4'ünde pozitifti. BCG aşısı olan hastalar arasında TDT pozitifliği %69,7'ydi. İnterferon gama salınım testi negatif olan hastaların yarısında TDT pozitif olarak bulundu. Başvuruda çekilen akciğer grafilerinin %80,4'ünde patolojik bulguya rastlanmadı. Biyopsilerin en büyük kısmı %43 oranında lenf nodlarından oluşuyordu. Biyopsilerin tamamında granülomatöz iltihap vardı, %74'üne nekroz eşlik ediyordu. Ziehl-Neelsen boyananların %31,1'i ARB pozitifti. Pozitif örneklerin %64'ünde, negatif örneklerin %40'ında kültürde üreme vardı. Hastalardan alınan herhangi bir örnekte çalışılan polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) hastaların %50'sinde pozitif sonuçlandı. Kültüründe üreme olan hastalarda PCR pozitifliği %72,7 olarak bulundu. En sık tutulan organ %41,9 ile lenf nodlarıydı. Araştırmamızda en sık akciğer dışı tüberküloz tanısı %30,4 ile tüberküloz lenfadenitti. İkinci sırada %17,4 ile miliyer TB, üçüncü sırada ise %15,2 oranla TB osteomiyelit geliyordu. Semptom başlangıcı ile tanı konulması arasındaki süre ortalama 3,5 aydı. Ortalama tedavi süresi 9,8 ay olarak bulundu. En az bir ilaca dirençli hastaların oranı %23,5'ti. Başarılı tedavi oranı %80,4 olarak bulundu.
Nöroloji yoğun bakım ünitesindeki inme hastalarında yoğun bakım ünitesinde edinilmiş güçsüzlüğün (YBÜ-EG) multimodal incelemesi
Yoğun bakım ünitesinde edinilmiş güçsüzlük (YBÜ-EG) sık görülen, mekanik ventilatörden ayrılmayı güçleştiren, morbidite ve mortaliteyi artıran bir tablodur. Bu çalışmada yoğun bakım ünitesindeki inme hastalarında elektrofizyolojik incelemeler, biyoimpedans analizi (BİA), kas biyopsisi ve mitokondriyal kompleks aktiviteleri ile YBÜ-EG gelişimi değerlendirilmiş ve bu yöntemler arasındaki ilişki incelenmiştir. Çalışmaya 24 inme hastası dahil edilmiştir. Hastalar seri sinir iletim çalışmaları ve BİA ile takip edilmiştir. Elektrofizyolojik olarak kritik hastalık miyopatisi/nöromiyopatisi (KHNM) düşünülen hastalara kas biyopsisi yapılmıştır. Kas biyopsisi materyalleri histokimyasal olarak incelenmiş ve solunum zinciri kompleks aktiviteleri çeşitli nedenlerle ortopedik cerrahi geçiren hastaların kas dokuları kontrol olarak kullanılarak analiz edilmiştir. Yoğun bakım ünitesinde edinilmiş güçsüzlüğün sıklığı %33 olarak saptanmıştır. Önceki çalışmalardan farklı olarak femoral motor sinir iletimi de çalışılmış ve KHNM gelişimini kestirmede en iyi parametrelerden biri olduğu görülmüştür, BKAP sürelerinin erken dönemde görece sabit kaldığı sonrasında uzamaya başladığı gözlenmiştir. Kas biyopsilerinde tip 2 kas lifi atrofisi gözlenmiştir. Solunum zinciri kompleks aktiviteleri değerlendirildiğinde septik hastalardakine benzer şekilde özellikle kompleks I aktivitesinde azalma olduğu görülmüştür. Bu çalışma, inme hastaları özelinde YBÜ-EG gelişimini inceleyen elektrofizyolojik incelemeler, kas biyopsisi ve solunum zinciri kompleks aktivitelerinin bir arada değerlendirildiği ilk çalışmadır. Tüm bu parametrelerin daha geniş kohortlarla çalışılması kritik hastalık nöromiyopatisinin patogenezinin daha iyi anlaşılması ve tedavi stratejilerinin geliştirilmesi açısından önem arz etmektedir.
İnterval debulking cerrahisi yapılmış over kanser hastalarında ilk biyopsideki PD-L1 ekspresyonu ve TIL düzeylerinin neoadjuvan kemoterapiye yanıt ve sağkalım ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri'ne 2010-2018 yılları arasında başvuran ve neoadjuvan kemoterapi alan epitelyal over kanserli 45 hastayı retrospektif olarak inceledik. Olguların demografik ve klinik özellikleri, uygulanan tedavi ve cerrahi prosedürler ile ilgili bilgiler ve progresyonsuz sağkalım (PFS) verileri hastane otomasyon sisteminden temin edildi. Hastaların tanı konulduğu tümöre ait ilk biyopsideki PD-L1 ekspresyonu ve CD8+ tümör infiltre lenfosit (TİL) düzeyleri ölçüldü. Bu belirteçler ile neoadjuvan 3 kür kemoterapi sonrası yapılan interval debulking cerrahisindeki kemoterapi yanıt skoru (CRS) ve PFS ile olan korelasyon araştırıldı. Hastaların ortalama yaşı 61,60 ± 9,9 yıl idi. Ortanca takip süresi 19 ay idi. Ortanca progresyonsuz sağkalım 18 ay saptandı. 45 hastadan 32 (%71,1)'si evre III, 13 (%28,9) hasta ise evre IV idi. İzlemde 21 (%46,7) hastada nüks izlendi. Kemoterapi yanıt skor değerlendirilme sonucunda 5 (% 11,1) hastada CRS 1 (yanıt yok), 29 (% 64,4 ) hastada CRS 2 (parsiyel yanıt), 11 ( % 24,4) hastada CRS 3 (tam yanıt) saptandı. 25 (%55,6) hastada düşük ekspresyon intraepitelyal CD8+, 20 (% 44,4) hastada yüksek ekspresyon intraepitelyal CD8+ düzeyleri saptandı. Stromal CD8+ düzey değerlendirilmesinde 10 (% 22,2) hastada düşük ekspresyon, 35 (% 77,8) hastada yüksek ekspresyon görüldü. Yüksek ve düşük ekspresyon intraepitelyal ve stromal CD8+ düzeyleri ile PFS arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmadı. İntraepitelyal ve stromal CD8+ ekspresyonu ile kemoterapi yanıt skorlaması arasında ilişki olmadığı gösterildi. İntraepitelyal PD-L1 ekspresyonu 20 (% 44,4) hastada ≤ %1 (düşük ekpresyon) olarak saptandı. %1-10 arası olanlar (orta ekspresyon) 15 (% 33,3) hastada, 10 (% 22,2) hastada ≥ %10 (yüksek ekspresyon) izlendi. İntraepitelyal düşük ekspresyon PD-L1 grubunda 28 ay PFS saptanırken, orta ekspresyon düzeyinde 17 ay ve yüksek ekspresyon düzeyinde 15 ay saptandı (p=0,028). İntraepitelyal düşük ekspresyon PD-L1 grubundaki 20 hastadan 8 (% 72,7) 'inde CRS 3(tam yanıt) elde edilirken yüksek eksprese eden 10 hastadan 1 (% 9,1) 'inde CRS 3 bulundu (p=0,005). Düşük stromal PD-L1 düzeyi olan 18 hastanın 10 (% 34,5) 'unda CRS 2 ve 3 (% 27,3) 'ünde CRS 3 elde edilirken orta eksprese eden 17 hastanın 10 (% 34,5) 'unda CRS 2, 7 (% 63,6) 'sinde CRS 3, yüksek ekspresyon gösteren 10 hastanın 9 (% 31,0) 'unda CRS 2 ve 1(% 9,1) 'inde CRS 3 elde edildi (0,023). PD-L1 düzeyi yükseldiğinde kemoterapi yanıtının kötüleştiği saptandı. Sonuç olarak, over kanserinde tanı amaçlı alınan biyopsideki intraepitelyal ve stromal PD-L1 ekspresyon düzeyinin interval debulking cerrahisindeki kemoterapi yanıtını predikte edebileceğini saptadık.
Myelodisplastik sendrom hastalarında kemik iliği aspirasyon ve biyopsi korelasyonu
Giriş ve Amaç: Myelodisplastik sendrom (MDS), kök hücrelerin displastik ve inefektif üretimi ile karakterize hematopoetik klonal kazanılmış heterojen klinik seyri olan malign bir hastalıktır. Kemik iliği normoselüler veya hiperselüler olabilmekle beraber, eritroid, myeloid ve/veya megakaryositer seride displazi izlenmektedir. Yüksek oranda akut myeloid lösemiye dönüşüm riski bulunmaktadır. Hastalığın tanısı kemik iliği aspirasyonunun morfolojik değerlendirmesine dayanmaktadır. Kemik iliğinde izlenen serilerde >%10 üzerinde displazi izlenmesi ve displaziyi açıklayacak farklı bir neden bulunamaması tanıyı desteklemektedir. Yine kemik iliği aspirasyonunda blast izlenmesi hastalığın risk değerlendirmesi ve tedavi planlanmasında önemlidir. Kliniğimizde hastalara MDS tanısı ile yapılan kemik iliği aspirasyonu poliklinik şartlarında hematoloji uzmanları tarafından değerlendirilerek ön tanı verilmekte ve patolojik değerlendirme sonrası tedavi planlanmaktadır (ön değerlendirmede yüksek blast sayısı acil müdahile gerektirmezse). Ancak hastalığın kesin tanısı patolojik değerlendirmelerin sonuçlarına dayanmaktadır. Bu çalışmanın amacı MDS hastalarında kemik iliği aspirasyon değerlendirmesi ile elde edilen ön tanının, patoloji bölümü tarafından değerlendirilen biyopsi sonuçları ile korele olup olmadığını araştırmaktır. Hastalar ve Yöntem: Hasta verileri Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim dalında hasta dosya ve elektronik kayıtları taranarak kaydedildi. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı'nda MDS tanısı alan ve 18 yaşından büyük hastalar alındı. MDS tanı kodu ile sisteme girilen ancak kemik iliği patoloji sonuçları MDS tanısını desteklemeyen, klinik verileri analiz için yetersiz olan hastalar çalışmadan dışlandı. Çalışmada cinsiyet, yaş, altta yatan hastalık ve komorbiditeler, hastaların aldığı kemoterapi çeşitleri, kemik iliği transplantasyonu , tanı tarihi ve son vizit zamanı, son durumu, tanı anında hemoglobin, lökosit, nötrofil, trombosit, sitogenetik ve aspirasyon ve patolojide displazi, blast, ring sideroblast verilerinin toplama formu kullanılarak toplandı. Bu çalışma 01.01.2001 ile 01.01.2020 arasındaki dönemi kapsayan geriye dönük gözlemsel çalışma olup hastane nukleus sisteminde D46 tanısıyla girilen MDS hastalarının bilgileri etik kurul onayı alındıktan sonra toplandı. Çalışmaya özel herhangi bir istem olmaksızın hasta dosya ve elektronik kayıtlarından yararlanıldı. Alınan sonuçlar ile hastaların demografik özellikleri SPSS 25.0 kullanılarak analiz edildi. Hasta grubunun genel özellikleri ayrı-ayrı hesaplandı. Oranların karşılaştırılmasında Ki-Kare testi kullanıldı ve odds oranları ve %95 güven aralıkları hesaplandı. Sonuçlar: Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı'nda 2001-2020 tarihleri arasında tanı konulan 18 yaş üstü 130 hasta değerlendirildi. Çalışmada tahmini olarak bir hastanın 57. ay ve 106. ay aralığında exitus olması beklenmektedir, ayrıca hastalarda en sık komorbid durumlardan ilk sırada HT, ikinci sırada DM'e rastlanmaktadır. Hematologların eritroid displazi ve selülerite değerlendirmede patologlara benzer yüzde vermekte olup diğer displazi serilerini tanımakta güçlük çekmekte olduğu anlaşılmaktadır. Tartışma: Hematologlar eritroid displazi, selülerite değerlendirmede patologlarla benzer sonuç raporlamıştır, fakat myeloid, megakaryositik displazi tanımada patologlar referans alındığında bu serileri hematologlar yeterince tanıyamamıştır. Blast değerlendirmesinde patologlar ve hematologlar arasında istatistiksel anlamlı fark olduğu izlenmiştir.
Parkinson hastalığı ve atipik parkinsonizm sendromlarında periferik nöropatik ağrının multimodal incelenmesi
Parkinson hastalığı (PH) çoğunlukla idiopatik, %5 oranında monogenik mutasyonlara bağlı gelişen santral sinir sisteminin nörodejeneratif bir hastalığıdır. Multisistem atrofi (MSA) ise atipik parkinsonizm sendromlarından olup, motor semptomların yanında otonomik disfonksiyon, serebellar ve piramidal bulgularla ortaya çıkmaktadır. Bu hasta gruplarında non-motor semptom olarak periferik nöropatik ağrı değişken sıklıklarda görülmektedir. Bu çalışma; her üç hasta grubunda nöropatik ağrı sıklığını belirlemeyi, ince lif fonksiyonlarını ve morfolojisini değerlendirmeyi planlamıştır. Bu amaçla 20 idiopatik PH, 6 MSA ve beş farklı mutasyona sahip 14 herediter PH tanılı hasta çalışmaya alındı. Hastaların hastalık şiddeti Hoehn-Yahr evreleme sistemi, Birleşik Parkinson hastalığı değerlendirme ölçeği (BPHDÖ Ⅲ bölüm) ölçekleri ile; non-motor semptomları Non-motor semptom skalası (NMSS) ile ve ağrı yakınması King's PH ağrı skalası, DN4 ve painDETECT anketleri ile değerlendirildi. İnce lif fonksiyonları için sıcak ve soğuk duyusu eşik değerleri kantitatif duyu testi (QST) ile ölçüldü. Sonrasında lateral malleolün 10 cm proksimalinden ve torakal T8-10 dermatomuna uyan deri bölgesinden olacak şekilde iki adet cilt "punch" biyopsisi yapıldı. Örnekler panaksonal belirteç olan "protein gene product 9.5"e (PGP9.5) karşı geliştirilmiş antikorla boyandıktan sonra her iki grupta intraepidermal sinir lifi yoğunluğu (IENFD) değerlendirildi. Ağrı skalaları ile idiopatik PH hastalarında %15, herediter PH hastalarında ise %14,2 oranında periferik nöropatik ağrı saptanırken, MSA hastalarında nöropatik ağrı yakınması tespit edilmedi. Multisistem atrofili hastalarda idiopatik PH (p=0,04) ve herediter PH tanısı olan hastalara göre distal IENFD'nin yüksek olduğu saptandı. Ayrıca tüm hasta gruplarında distal IENFD'nin proksimale göre düşük olduğu gözlendi (p<0,001). Fakat ince lif sayısındaki azalma hastalık şiddeti ve süresi ile ilişkili bulunmadı. İdiopatik PH grubunda %13,3 ve herediter PH grubunda %30,8 hastada QST ile ısı duyusunda anormallik tespit edilirken, MSA hastalarında QST değerleri normal sınırlardaydı. Fakat üç hasta grubunda da hastaların QST'ye koopere olmakta güçlük çektiği gözlendi. Sonuç olarak, bu çalışmada, herediter ve idiopatik PH tanılı hastalarda nöropatik ağrı sıklığının, ince lif kaybının ve disfonksiyonun MSA tanılı hastalara göre daha fazla olduğu tespit edilmiştir. İnce lif kaybının patolojik α-sinüklein birikimine bağlı ortaya çıktığına dair son dönemde artan bilgiler ışığında, daha fazla sayıda herediter PH tanılı hastanın dahil edildiği, ince liflerde fosforile α-sinükleinin immunhistokimyasal yöntemlerle gösterildiği yeni çalışmalar, hem PH patogenezinin aydınlatılması, hem de yeni tanısal yöntemlerin geliştirilmesi için gereklidir.
Klinik olarak glomerülonefrit şüphesi ile böbrek biyopsi yapılan hastalarda "geçici reseptör potansiyel iyon kanal (TRPC) gen ailesinin" farklı ifade profillerinin incelenmesi
Glomerüler böbrek hastalıkları dünyada çok sayıda insanı etkilemeye devam etmekte olup son dönem böbrek hastalığına yol açan etyolojiler içerisinde yer almaktadır. Bu hastalıkların en erken bulgusu idrarda protein kaybıdır. Proteinüri mekanizmaları üzerine yapılan çalışmalarda glomerüler filtrasyon bariyeri komponenti olan podositler önemli rol oynamaktadırlar. Podositler, konjenital nefrotik sendromlar (slit diyagram proteinlerinden nefrin, podosin, CD-2 ilişkili protein, TRPC6 mutasyonları sonucu), minimal lezyon hastalığı (MLH), fokal segmental glomerüloskleroz (FSGS), membranöz glomerülonefrit (MGN), diyabet ve lupus nefriti gibi pekçok insan ve deneysel glomerüler hastalıklarında hasara uğramıştır. Hasarın şiddeti ve süresine bağlı olarak podositler farklı yanıt verebilmektedirler. Erken evrede podositlerde görülen otofaji ve hipertrofi (Evre I) adaptif ve koruyucudur. Fakat sonraki evrelerde hasarın şiddeti ve uzunluğu arttıkça (evre II ve III) maladaptif süreçe girilmekte olup klinik olarak proteinüri gözlenmekte olup patolojik olarak da epitelyal'den mezenkimal hücrelere transizyon sonrasında apoptitoz ve sonuçta glomerüloskleroza kadar olay ilerlemektedir. TRPC kanalları selektif olmayan Ca+2 geçirgen katyon kanalları olup omurgalıların dokularında geniş olarak ifade edilmektedirler. Fosfolipaz C uyarısı ile ilişkili sinyal iletim yollarına yanıtta aktif hale gelirler. Geçici reseptör potansiyel iyon kanalı C6 (TRPC6) podositlerde exprese edilmekte ve slit diyaframın bir komponentidir. TRPC6 podositlerdeki slit diyafram proteinleri (nefrin, podosin, α-aktinin-4 gibi) ve mekanosensitif Ca+2 ile aktive K+ kanalları ile ilişki içindedir. Genetik ve kazanılmış hastalıklarda TRPC6 overaktivasyonu patolojik Ca+2 girişi ile podosit hasarına neden olmaktadır. Dual etkilidir. Akut aktivasyonu podositleri kompleman aracılı hasardan korurken, kronik aktivasyonunda fokal segmental skleroza yol açmaktadır. Kültüre podositlerde TRPC6'nın kalsinörin aktivasyonu yaptığı gözlenmiştir. Kalsinörin aktivasyonu podositlerde defosforilasyon ve aktin ilişkili protein sinaptopodin proteolizi ile proteinüriye yol açar. TRPC1, TRPC2, TRPC4 ve TRPC5 stromal-interacting molekül 1 (STIM 1) adlı protein ile etkileşim içinde olup bu protein hücre içi kalsiyum depo içeriğine duyarlıdır. Bu protein ile bağlanma sonucunda TRPC kanalları endozomlardaki kalsiyum salıcı zona bağlanırlar. STIM1 TRPC3 veya TRPC6'ya bağlanmaz fakat indirekt olarak farklı hücre tiplerinde TRPC kanallarının kapı davranışlarını değiştirirler. STIM1'in podositlerde exprese olup olmadığı bilinmemektedir. TRPC6 gen mutasyonunun herediter fokal segmental skleroz (FSGS) nedeni olması dışında patofizyolojik olarak artmış TRPC6 expresyon düzeyleri kazanılmış glomerüler hastalıklarda da artmıştır. Yapılan bir çalışmada TRPC6 mRNA ekspresyonunun genetik kökenli olmayan minimal lezyon hastalığı (MLH) ve membranöz glomerülonefrit (MGN) hastalarının böbrek biyopsi örneklerinde kontrol grubu hasta örnekleri (tümör nefrektomili hastaların sağlıklı böbrek parçası) ile karşılaştırıldığında belirgin artmış bulunmuştur. Buna dayanarak da TRPC6'nın genetik olmayan glomerüler hastalıklarda önemli rol oynadığı ve TRPC6'ya yönelik olarak yapılabilecek blokajların etkili bir tedavi yöntemi olabileceği söylenmektedir. Çalışmanın amacı; Mikroskobik ve/veya makroskobik hematüri olsun ya da olmasın proteinüriye sahip olup klinik olarak glomerülonefrit düşünülen ve böbrek biyopsisi yapılan hastalarda TRPC ailesi üyelerinin farklı ifade profillerinin incelenmesiyle hastaların tanı ve prognozuna katkıda bulunmaktır. Materyal Metod: Bu çalışma Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji polikliniğine başvuran, glomerülonefrit ön tanısı ile böbrek biyopsisi yapılan 108 hasta ve kontrol olgusu olarak primer böbrek tümörü tanısı ile üroloji kliniğinde nefrektomi yapılan 37 hasta ile yapılmıştır. Alınan biyopsi örneklerinde PKD2, TRPC1, TRPC6, STIM-1 ve Orai-1 mRNA düzeyleri hasta ve kontrol grubu olarak çalışıldı.. Sonuçlar: Hasta ve kontrol grubunu karşılaştırdığımız zaman her iki grubun cinsiyet dağılımı benzerdi. Diyabet ve hipertansiyon sıklıkları da benzerdi. Hasta ve kontrol grubunun TRPC ekspresyon profillerini karşılaştırdığımızda nedenli böbrek biyopsisi yapılan grubun TRPC ekspresyon düzeyleri kontrol grubuna göre istatiksel açıdan anlamlı şekilde yüksek idi. Alt grup analizi yaptığımızda; nedenli böbrek biyopsisi yapılan hasta grubu diyabeti olan ve olmayan şeklinde karşılaştırıldığında diyabetik grubun TRPC1, TRPC6 ve STİM1 düzeyleri diyabeti olmayanlara göre istatiksel açıdan anlamlı yüksek bulundu. Hasta grubunun TRPC ekpresyon profillerinin demografik ve böbrek biyopsi patoloji sonuçları ile yapılan korelasyon analizinde TRPC1, TRPC6 ve STİM1 ile diyabet varlığı arasında pozitif bir korelasyon vardı. Biyopsideki arteriolar hyalinozis ile NPHS2 ve ORAI arasında pozitif korelasyon vardı. İlginç şekilde böbrek biyopsisinde glomerüllerin C4d boyanmasının pozitif olması ile TRPC6, NPHS2 ve PKD2 ve IG M pozitifliği ile TRPC6 ve STİM1 arasında negatif korelasyon var idi. ORAI ile glomerüler skleroz oranı arasında pozitif korelasyon bulundu. Sonuç olarak; proteinürik böbrek hastalarında TRPC gen ekspresyon profillerinin sağlıklı böbrek dokusuna göre istatiksel açıdan anlamlı artmış olduğunu bulduk ki bu da literatürdeki artmış TRPC6 ekspresyonu ve proteinüri arasındaki ilişkiyi desteklemekteydi. Biz proteinüri şiddeti ile TRPC ekspresyon profilleri arasında pozitif bir ilişki bulamadık. Yine sonuçlarımıza baktığımızda literatüre benzer şekilde diyabetik hastalarda TRPC6 ve STİM1 ekspresyon profillerinin artmış olduğunu gördük ki bu hastalarda gelişen podosit hasarında hücre içi kalsiyum yolaklarının aktive olmuş olduğu bilgisini desteklemektedir.
Renal biyopsi yapılan diyabetik hastalarda non diyabetik renal hastalık sıklığı
Amaç: Diyabet, ülkemizde ve dünyada kronik böbrek hastalığının en önemli sebebidir. Ancak diyabetik hastalarda non-diyabetik renal hastalığın yüksek oranlarda gösterildiği çalışmalar da vardır. Bu ayrım sadece renal biyopsi ile yapılabilir. Çalışmamızın amacı diyabetik hastalarda renal biyopsi ile non-diyabetik renal hastalık sıklığını ve bunun demografik, klinik ve laboratuvar bulgular ile ilişkisini tespit etmektir. Yöntem: Meram Tıp Fakültesi Nefroloji Kliniğinde Ocak 2010 ve Ağustos 2022 arasında renal biyopsi yapılan 131 tip 2 DM tanılı hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların sosyodemografik verileri, diyabet süresi, diyabetik retinopati, koroner arter hastalığı ve serebrovasküler olay öyküsü, hipertansiyon, hiperlipidemi ve düşük ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği gibi komorbiditeleri, vücut kitle indeksi, biyopsi öncesi renin anijotensin aldosteron sistemi(RAS) blokörü kullanma durumu, kan basıncı değerleri kaydedildi. Kreatinin, tahmini glomeruler filtrasyon hızı (tGFH), HbA1c, serum albümin ve lipit değerleri, proteinüri (g/gün) ve albüminüri (g/gün) düzeyleri kaydedildi. Patoloji sonuçlarına göre hastalar diyabetik nefropati (DN) ve non-diyabetik renal hastalık (NDRH) olarak iki gruba ayrıldı. Veriler SPSS 18.0 paket programı kullanılarak istatiksel analiz yapıldı. Bulgular: Renal biyopsi yapılan 131 diyabetik hasta incelendi; %45,8'i (n=60) kadındı, yaş ortalaması 55,32±11,62 yıl, ortanca diyabet süresi 4 (2-8) yıldı. En sık biyopsi nedeni nefrotik düzeyde proteinüriydi (n=71), bunu hematüri ve proteinüri birlikteliği (n=27), akut böbrek hasarı (n=25) ve izole hematüri (n=8) izliyordu. Hastaların %71,8'inde (n=94) patolojik olarak non-diyabetik renal hastalık tespit edildi. En sık görülen NDRH tanıları; membranöz nefropati (n=32, %24,4), FSGS (n=13, %9,9) ve Ig A nefropatisiydi (n=11, %8,4). Diyabetik nefropati tespit edilen grupta diyabet süresi ve diyabetik retinopati oranı anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p<0,001, p<0,001). Bu grupta biyopsi öncesi antilipidemik ilaç kullanma oranı da daha yüksekti (p=0,025). NDRH grubunda total kolesterol, trigliserit (TG), düşük dansiteli lipoptotein ve çok düşük dansiteli lipoprotein (VLDL) düzeyleri anlamlı olarak daha yüksek tespit edildi (p değerleri sırasıyla; p=0,005; p=0,007; p=0,011; p=0,001). Tek ve çok yönlü regresyon analizlerinde diyabetik retinopati ve uzun diyabet süresinin diyabetik nefropati riskini artırdığı görüldü (p<0,01). Sonuç: Çalışmamızda hastaların yarıdan fazlası (%71,8) non-diyabetik renal hastalık tanısı almış olup çoğunluğu glomerulonefrittir. Tip 2 diyabetik hastalarda retinopati yokluğunun ve kısa diyabet süresinin non-diyabetik renal hastalık ile ilişkili olduğu gözlenmiştir. Hastalarda bilinen hiperlipidemi ve anti-lipidemik ilaç kullanım öyküsü olmaması ve lipit değerlerinin yüksek olması nefrotik sendrom açısından uyarıcı olabilir. Renal biyopsinin; retinopatisi olmayan, diyabet süresi kısa ve nefrotik sendrom komponentlerinden hiperlipidemi görülen tip 2 diyabetik hastalarda non-diyabetik renal hastalık açısından akılda tutulması gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Diyabetik böbrek hastalığı, diyabetik nefropati, non-diyabetik renal hastalık, renal biyopsi
Pankreas lezyonlarının biyopsi uygulamalarında transabdominal ultrasonografi kılavuzluğunda perkütan çekirdek iğne biyopsi ve endoskopik ultrasonografi kılavuzluğunda aspirasyon biyopsi sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı, 22 gauge iğne kullanılarak endoskopik ultrason kılavuzluğunda ince iğne aspirasyonunun (EUS-İİA) ve 18 gauge iğne kullanılarak transabdominal ultrason kılavuzluğunda çekirdek iğne biyopsisinin (US-ÇİB) pankreas lezyonlarının teşhisi için tanısal performanısını karşılaştırmaktı. Buradan yola çıkarak pankreas lezyon biyopsilerinin gerçekleştirileceği yöntemin seçimine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: Kliniğimizde Ocak 2019 - aralık 2022 tarihleri arasında pankreas lezyonları nedeniyle US-ÇİB ve EUS-İİA yapılan hastaların verileri retrospektif olarak değerlendirildi. İşlem yöntemi, kullanılan iğne tipleri belirtildi. Arşivdeki patoloji ve sitoloji raporları değerlendirild. Biyopsi sonuçları benign, malign ve yetersiz olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Çalışmaya dahil edilen toplam 229 hastadan 89'una EUS kılavuzluğunda ince iğne aspirasyonu (EUS-İİA) ve 140'ına US kılavuzluğunda çekirdek iğne biyopsisi (US-ÇİB) uygulandı. Çalışmaya dahil edilen 229 hastadan 102'sinde cerrahi sonuçlarının patolojik değerlendirilmesi, metastatik lezyonlardan alınan biyopsi sonuçları ve takip bulguları vasıtasıyla tanısal doğruluğu kanıtlandı. Doğrulanan sonuçlar gerçek pozitifler ve gerçek negatifler olarak gruplara ayrıldı. Bulgular: 229 hastaya biyopsi işlemi yapıldı (US kılavuzluğunda ÇİB, n = 140; EUS kılavuzluğunda İİA, n = 89). Hastaların yaş ortalaması 66 (56-74) yıl iken %54,6'sı erkekti. Örneklerin elde edildiği lezyonların %16,6'sı 2 cm'den küçük iken %56,8'i 2-4 cm arasında ve geriye kalan %26,6'sı 4 cm'den büyüktü. Lezyonların %59,0'ı pankreasın baş-unsinat proçesinde, %24,5'i gövdesinde, %16,6'sı ise kuyruğunda idi. Lezyonların %76,9'u solid, %15,3'ü kistik ve %7,9'u kompleks idi. İncelenen örneklerin %55,5'inde biliyer dilatasyon, %44,5'inde damar invazyonu mevcuttu. Örneklerin %25,8'inde metastaz mevcut olup %22,3'ü karaciğere, %6,6'sı peritona ve %3,5'i akciğere idi. İncelenen örneklerin %86,5'i patolojik inceleme için yeterli düzeydi idi. Örneklerin patolojik sonucunun %62,0'ı malign, %24,5'i benign ve %13,5'i yetersiz numune olarak geldi. Örneklerin 198'inde biyopsi işlemi başarıyla elde edildi (US-ÇİB, n = 135; EUS- İİA, n = 63). İşlemlerin 31'inde yetersiz örnek alımı geldi (US-ÇİB, n = 5; EUS-İİA, n = 26). US-ÇİB'nin doğruluk yüzdesi, yeterlilik oranı, ve sensitivitesi (sırasıyla %92.7, %96.4 ve %90.7) EUS-İİA'nınkine göre (%83.0, %70.8 ve %74.2) yüksek iken spesifiteleri eşitti (%100). Her iki modalitenin tanı verimi (örnek alma başarısı) ve tanısal doğruluk oranları karşılatırıldı. Tanı verimi, yöntemler arasında US-ÇİB'de EUS-İİA'ya göre daha üstün bulundu (sırasıyla %96.4, EUS-İİA'da ise %70.8 P<0.001). Ayrıca lezyon boyutu, yeri ve natürüne göre gruplara ayrıldıktan sonra karşılaştırmalar yapıldı. Lezyon boyutu <2 cm ve 2-4 cm olanlarda, baş-unsinat, gövde yerleşimi olanlarda, solid ve kistik natürlü olanlarda US-ÇİB yönteminde EUS-İİA'dan daha yüksek tanı verimi alındı. Bu açıdan boyutu >4 cm olan, kuyruk yerleşimli ve kompleks natürlü lezyonlarda istatiksel fark yoktu. Tanısal doğruluk oranlarına geldikte ise US-ÇİB'nin doğru tanı koyma başarısı EUS-İİA'nundan daha başarılıydı (%92.7'e karşı %83). Sonuç: Pankreas lezyonları için US-ÇİB'nin tanısal verimi ve tanısal doğruluğu EUS-İİA'nunkinden daha üstün bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Pankreas; endoskopik ultrason eşliğinde ince iğne aspirasyonu; görüntü rehberliğinde biyopsi; çekirdek iğne biyopsisi; ultrasonografi; endoskopik ultrasonografi
IGA nefropatili hastaların prognozunda böbrek biyopsisinin rolü
Amaç: Bu çalışmada, IgA nefropatisi tanısı almış hastaların biyopsi materyallerinin patogenezle ilişkisi olduğu bilinen C4d, IL-10, PDGF ve TGF- beta immunhistokimyasal boyalarıyla boyanmasının demografik, histopatolojik ve klinik verilerle beraber değerlendirildiğinde son dönem böbrek yetmezliğine ilerleyişi ve erken dönemde tedavi modalitesini belirlemede katkısının olup olmayacağı hedeflenmiştir. Materyal ve Metot: Çalışmamıza 2015 Ocak ve 2022 Ocak tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Nefroloji Kliniğinde böbrek biyopisisi yapılıp primer IgA nefropatisi tanısı alan 18 yaş ve üzeri 59 hasta dahil edildi. Hastaların biyopsi esnasında bakılan yaş, cinsiyet, kan grubu gibi demografik verileri ile üre (mg/dL), kreatinin (mg/dL), eGFR (50 mL/dk/1,73 m²), 24 saatlik idrarda proteinüri (mg/dL) değerleri, biyopsiden 1 yıl sonra ve sistemde bulunan en son laboratuvar değerleri karşılaştırmaya alınmıştır. C4d, IL-10, PDGF ve TGF- β immunhistokimyasal boyanması pozitif ve negatif olanlar ve tanı anındaki GFR düzeyleri, MEST-C skoru, yıllık GFR ve proteinüri değişimleri, tedavi yanıtları, 1 ve 5 yıllık süreleri içeren IgA prediction tool oranları ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya primer IgA nefropatisi tanısı alan 59 hasta dahil edilmiştir. Hastaların 24'ü kadın, 35'i erkekti. Tüm hastaların yaş ortalaması 39.4814,81 ve ortalama tanı yaşı 37.6112,82 yıldı. Hipertansiyon %70 (n=41) hastada mevcut olup, başka ek hastalık yoktu. Takip edilme süreleri ortalama 42,9823,5 aydı. Tanı anında bakılan ortalama GFR 66,6129,7 ml/dk, kreatinin 1,430,8 mg/dL, proteinüri 26702110 mg/dL ve CRP 7,5111,5 mg/dL olarak bulundu. 59 hastanın tümü RAS blokörü kullanmaktaydı ve %69'una (n=40) immunsupresif tedavi eklendiği görüldü. 59 hastanın patoloji bloklarının hepsi TGF-beta ile boyandı. Blokların %56'sı (n=33) C4d, %96,6'sı (n=57) PDGF ve %62,7'si (n=37) IL-10 ile boyandı. TGF-beta, PDGF ve IL-10 ile boyananlar, boyanmamın şiddetine göre numaralandırıldı. Şiddetine göre boyanan TGF-betanın %30,5'i (n=18) hafif dereceli, %45,8'i (n=27) orta dereceli, %23,7'si (n=14) ciddi dereceliydi. . PDGF ile boyananların %50,8'i (n=30) hafif dereceli, %37,3'ü (n=22) orta dereceli ve %8,5'i(n=5) ciddi dereceliydi. IL-10 ile boyananların %39'u (n=23) hafif dereceli, %20,3'ü (n=12) orta dereceli ve %3,4'ü(n=2) ciddi dereceliydi. C4d antikoru ile boyanma, boyanın lokalizasyonu ve boyandığı lokalizasyonun boyanma yüzdesine göre değerlendirildi. Lokalizasyonlar glomerüllerde mesengial/perimesengial(m/pm) boyanma, periferal boyanma ve sklerotik glomerülerde non spesifik boyanma olarak üç bölümde gruplandı. Boyanan lokalizasyon eğer %50'nin altında boyama gösteriyorsa fokal, %50'nin üstünde boyama gösteriyorsa diffüz olarak değerlendirildi. M/pm boyaması olup glomerüllerin %50'sinden fazla boyananlar 10 blok, m/pm boyaması olup glomerüllerin %50'sinden azı boyananlar 7 bloktu. Glomerüllerin periferal %50'den fazla boyandığı blokların sayısı 7, glomerüllerin periferal %50'den az boyandığı blok sayısı ise 2 adetti. Sklerotik glomerüler segmentte non spesifik boyanması %50'den az olan 7 adet bloktu. GFR değeri 60 altında ve üstünde olan hastalar karşılaştırıldığında, GFR< 60 olan hastalarda TGF-beta ve PDGF ile boyanma şiddetinin daha yüksek olduğu bulundu (sırasıyla p=0,004, p=0,008). Ciddi boyanan TGF-beta ve PDGF boyalarının 1 yıl sonra son dönem böbrek yetmezliğine ilerleme hızı daha fazlaydı (sırasıyla p=0,002, p=0,001). GFR değeri 60 altında olan hastaların C4d ve IL-10 ile boyanma oranı, biyopsi esnasındaki GFR değeri 60 üzerinde olan gruba göre daha fazlaydı (sırasıyla p=0,002, p=0,033). C4d boyanan grupta, 1 yıllık ve 5 yıllık IgA Prediction Tool formülü ile hesaplanan SDBY'ne ilerleme oranı C4d boyanmayan gruba göre daha yüksekti (sırasıyla p=0,001, p=0,001). IL-10 boyanan grubun, 1 yıllık ve 5 yıllık IgA Prediction Tool formülü ile hesaplanan SDBY'ne ilerleme oranı IL-10 ile boyanmayan gruba göre daha yüksekti (sırasıyla p=0,001, p=0,001). Binary regresyon analizine geleneksel kriterlerden cinsiyet, tanı yaşı, tanı esnasındaki GFR ve proteinüri değerleriyle, immunhistokimyasal boyalar dahil edildi. Klinik progresyonun bağımsız ön gördürücüsü olarak IL-10 tespit edildi. IL-10 boyanan grubun, boyanmayan gruba göre 4,9 kat daha fazla tedaviye yanıtsız olduğu saptandı (p= 0,008). Sonuç: Çalışmamızda renal biyopsi preparatının IL-10 ile immunhistokimyasal boyanmasının olumsuz renal sağkalım ile ilişkili olduğu bulunmuştur. IL-10'nun IgA nefropatisinin erken dönemde prognozunu tahmin etme açısından yol göstermesi, umut vadedicidir. Ancak çalışmamızda hasta sayısı sınırlı olduğundan, daha geniş hasta popülasyonunun yer aldığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Renal biyopsi ile amiloidoz tanısı alan hastalarda renal ve hasta prognozunun değerlendirilmesi
Amaç: Böbrek, amiloidozdan en sık etkilenen organ olup, amiloidozda hasta sağkalımı açısından büyük öneme sahiptir. Çalışmamızda biyopsi ile renal amiloidoz tanısı almış hastaların renal ve hasta sağkalımlarına etkili olabilecek faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: 2012-2021 yılları arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde yapılmış böbrek biyopsilerinde amiloidoz tanısı almış hastaların klinik ve laboratuvar bulguları retrospektif olarak incelendi. Primer veya sekonder nedenler amiloidoz etiyolojileri incelenerek ortaya konuldu. Hastaların yaş, cinsiyet, biyopsi tarihi, ek hastalıkları, kolşisin kullanımı, hemodiyaliz tedavisi alma durumu, hemodiyaliz tedavisi alıyorsa hemodiyalize geçiş süreleri, takiplerinde sağ/exitus durumları, kreatinin, ürik asit, serum total protein, serum albümin, C reaktif protein, 24 saatlik idrarda proteinüri değerleri kaydedilerek R 4.2.2 ve SPSS 26.0 (Statistical Package for Social Sciences) paket programları kullanılarak istatistiksel değerlendirmeye alındı. Ki kare, bağımsız örneklem T, Mann Whitney U testleri, Pearson korelasyonları, karma etki modelleri kullanıldı. Sağ kalım analizi ve prognostik faktörlerin tayininde Cox regresyon analizleri kullanıldı. Bulgular: Hastaların ortalama takip süresi 44,90 ±32,24 ay olarak belirlendi. Primer amiloidoz ile takipli hastaların renal (p=0,004) ve genel sağkalımlarının (p=0,052) daha kötü olduğu görüldü. Primer amiloidoz ile takipli hastaların hemodiyalize ortalama geçiş süreleri sekonderlere göre anlamlı derecede kısaydı (p=0,009). Hastaların tanı anında yaşının fazla olması (p=0,017), kreatinin değerinin yüksek olması (p=0,002) ve albümin değerinin düşük olması (p=0,01) renal survival açısından kötü prognostik faktör olarak bulundu. Tanı anında yaşı fazla olan grubun mortalitesinin daha fazla olduğu görüldü (p=0,005). Sekonder amiloidoz ile takipli hastaların kolşisin kullanımlarının renal sağkalımı (p=0,96) ve mortaliteyi (p=0,13) anlamlı ölçüde etkilemediği görüldü. Takiplerinde hemodiyaliz programına alınan hastaların mortalite oranı anlamlı ölçüde yüksek bulundu (p=0,01). Sonuç: Çalışma sonunda primer amiloidozun renal sağkalım ve mortalite açısından daha kötü olduğunu, tanı anındaki yaşın daha düşük olmasının renal ve hasta sağkalımında olumlu prognostik faktör olduğunu bulduk. Tanı anındaki serum albümin yüksekliğinin böbrek sağkalımını göstermede olumlu prognostik faktör olduğunu belirledik. Sekonder amiloidoz hastalarında kolşisin kullanımının renal sağkalımı ve mortaliteyi anlamlı derecede etkilemediğini bulduk. Ayrıca amiloidozda böbrek sağkalımının mortaliteyi etkilediği sonucuna ulaştık. Anahtar kelimeler: Amiloidoz, Renal sağkalım, Renal amiloidoz prognozu
Meme koruyucu cerrahi ile beraber sentinel lenf nodülü biyopsisi yapılan hastaların uzun dönem takiplerinin değerlendirilmesi
Giriş: Meme kanseri tanısında artan tarama yöntemleri sayesinde meme kanserini artık erken evrede yakalamak mümkün olmaktadır. Bu nedenle eskiden rutin tedavi yöntemi olarak kullanılan modifiye radikal mastektominin yerine, meme koruyucu cerrahi ile birlikte sentinel lenf nodülü biyopsisi yapılarak, gerekirse aksiller disseksiyon yapılmaktadır. Koltuk altı lenf bezi disseksiyonu, hastalar için morbiditesi oldukça yüksek bir operasyon olmakla birlikte, lenf nodu tutulumu prognoz tayininde en önemli göstergedir. Sentinel lenf nodülü biyopsisi, düşük morbidite ve lenf nodu tutulumu tahmininde yüksek güvenilirlikle günümüzde gereksiz aksiller disseksiyon oranını oldukça azaltmıştır. Ancak yanlış negatiflik oranlarının halen %1 ile %14 arasında olması eksik tedavi olasılığına neden olmaktadır.Materyal Metod: 2002 Ocak-2010 Nisan tarihleri arasında Şişli Florence Nightingale Hastanesine başvuran ve meme koruyucu cerrahi ile birlikte sentinel lenf nodülü tayini yapılan ve İHK sonucu negatif gelen 172 hastada nüks oranları, genel sağkalım, hastalıksız sağkalım, prognoza etkili faktörler ve morbidite oranları tespit edilmiştir.Bulgular: Çalışmaya alınan 172 olgunun ortalama yaşı 53,57±12,45 yıldı. Ortalama tümör çapı 18,80 mm olan olguların %68'i T1, %31,4'ü T2, %0,6'sı T3'tü. Patolojik inceleme sonucunda 135 (%78,5) hastada İDK, 16 (%9,3) hastada İLK, 21 (%12,2) hastada ise diğer tipte meme karsinomları tespit edildi. 29 olgu (%17) grade I; 64 olgu (%37) grade II; 79 olgu (%46) grade III idi. Çıkarılan ortanca lenf nodülü sayısı 2 (1-5) olup, 169 (%98,3) olgunun parafin sonucu negatif, 3 (%1,7) olguda ise izole tümör hücresi olduğu saptandı. Olguların 135'inin (%78,5) östrojen reseptörü pozitif, 37'sinin (%21,5) ise negatifti; progesteron reseptörü ise, 123 olguda (%71,5) pozitif, 49'unda (%28,5) negatif bulundu. Ayrıca tüm seride Cerb-B2 skoru negatif olan 152 (%88,4); pozitif olan 20 (%11,6) olgu tespit edildi. Ortalama 4 yıllık (48 ay) takip süresinde tüm grupta 4 olguda (%2,3) lokal-bölgesel nüks, 7 olguda (%4,1) uzak organ metastazı oluştuğu saptandı. Lokal-bölgesel nüks gelişen 4 olgunun 3'ü lokal (meme), 1'i aksiller alanda görüldü. 172 olgunun 6'sı takip süresinde (%3,5) kaybedilmiş olup, ölüm nedeni 4'ünde (%2,3) meme kanserine, 2'si (%1,2) diğer nedenlere bağlı olarak bulundu. Olguların 3 yıllık ve 5 yıllık genel sağkalım oranları sırasıyla %99,2 ve %96,7, hastalıksız sağkalım oranları sırasıyla %95,7 ve %94 olarak hesaplandı. Çalışma sonucunda tümörün modifiye SBR gradı, memedeki tümör sayısı ve östrojen durumu, hastalıksız sağkalıma etki eden faktörler olarak tespit edildi.Sonuç: SLNB, tecrübeli ellerde, uzun dönem takipte, düşük morbidite ve nüks oranları ile birlikte yüksek hastalıksız ve genel sağkalım imkanları sunmaktadır. Uygun hastalarda aksiller disseksiyona alternatif olarak güvenle uygulanabilir.
Renal allograft biyopsilerde aktivite ve kronisite skorlarının klinik parametreler ile ilişkisi
Amaç: Böbrek allograft biyopsilerinin değerlendirilmesinde iki senede bir güncel literatür verilerine göre yenilenen Banff sınıflandırılması kullanılmaktadır. Banff sınıflaması graft böbrek biyopsisinde belli histolojik lezyonları yaygınlık ve şiddetine göre değerlendirmektedir. Güncel Banff 2019 konferansında sınıflandırmanın karmaşık ve yanlış yorumlamaya açık olduğu ile ilgili tartışmalar olmuştur. Graft sağ kalımını öngörmede Banff sınıflandırmasında yıllardır süregelen hücresel ve humoral rejeksiyon için ayrı ayrı oluşturulan aktif/akut, kronik aktif ve kronik kategorilerinin yerine ISN/RPS Lupus nefriti klasifikasyonundakine benzer şekilde rejeksiyon tipi + aktivite ve kronisite skorlarının bildirilmesi önerisi gelmiştir. Bu çalışmada canlı ya da kadavradan böbrek nakilli erişkin hastalarda allograft endikasyon biyopsisi sırasında kaydedilen histopatolojik ve klinik özellikler incelenecek, hastalık aktivitesi ve kronisitesini yansıtan histolojik lezyonların varlığı ve yaygınlığı ile elde edilecek aktivite ve kronisite skorlarının graft kaybını öngörmede etkili olup olmadığı araştırılacaktır. Gereç ve Yöntem: 2005-2021 yılları arasında AÜTF Tıbbi Patoloji Anabilim dalında incelenmiş yetişkin alıcılara ait 341 adet renal allograft endikasyon biyopsisi çalışmaya dahil edilmiştir. Biyopsilere ait renal allograft biyopsilerin rutin histopatolojik değerlendirmesinde kullanılan Hematoksilen&Eozin, PAS (Periodic acid schiff), PASM (Periodic acid methenamine silver), trikrom boyalı histolojik preparatlar ile C4d, CMV, SV40 özel immünhistokimya boyalı preparatlar arşivden çıkartılarak ışık mikroskobik olarak güncel Banff sınıflamasına göre tekrar değerlendirilmiştir. Banff elementer lezyonları yaygınlık ve şiddetine göre skorlanmıştır. M.Haas ve ark.larının önerdiği yöntem ile aktivite ve kronisite skorları belirlenmiştir. Alternatif olarak S. Sethi ve ark.larının native biyopsilerde kullanılmasını önerdikleri kronisite skoru da hesaplanmıştır. Hastalara ait demografik veriler, prognozla ilişkili klinik değişkenler hastane bilgi sisteminden ve hasta takip formlarından elde edilmiştir. Aktivite ve kronisite skorlarının graft prognozu ile korelasyonu, duyarlılık ve seçicilik değerleri hesaplanmıştır. Verilerin analizi "SPSS for Windows 11,5" paket programında yapılmış, p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda rejeksiyon tipinin graft kaybı ve graft sağkalım süresi ile ilişkisi saptanmamıştır. Graft kaybı olan ve olmayan gruplar arasında Kronisite skoru-Haas, total biyopsi skoru, kronisite skoru-Sethi anlamlı olarak farklı bulunmuştur. Aktivite skoru ise sınırda anlamlı düzeyde fark göstermiştir. Graft kaybı olan grupta, olmayan gruba göre biyopsi anındaki kreatinin (Cr) düzeyleri daha yüksek, eGFR düzeyleri daha düşük ve nakil-biyopsi arası süre daha uzun bulunmuştur. Graft sağkalım süresi kronisite skorları ve total biyopsi skoru ile ters yönlü ilişki göstermiştir. Biyopsi sonrası 1. yıl Cr değeri kronisite skorları ve total biyopsi skoru arttıkça istatistiksel anlamlı olarak artış göstermektedir. Aktivite skoru graft sağkalım süresi ve biyopsi sonrası 1.yıl Cr değeri ile ilişkisiz bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda rejeksiyon tipi ile graft prognozu açısından ilişki saptanmamıştır. M. Haas ve S. Sethi'nin önerdiği kronisite skoru ve total biyopsi skoru hesaplamasının graft sağkalım süresi ile ilişkisinin bulunması sebebi ile biyopsi raporunda tanı kategorisi yanında aktivite ve kronisite skorunun bildirilmesinin faydalı olacağı düşünülmüştür. Bu şekilde Banff sınıflandırmasının tanısal sınıflandırma sistemi olması ile birlikte bu sınıflandırmanın prognostik performansı da artabilir. Hastaların tekrar eden biyopsilerinde lezyon skorlarındaki değişim ile progresyon ya da regresyon daha kolay takip edilebilir. Bu haliyle raporlamanın klinisyenler için hasta izlemi ve tedavi yönetiminde standardizasyonu kolaylaştıracağı öngörülmüştür.
Yüksek riskli HPV pozitif olan hastalarda smear sonuçlarının kolposkopi eşliğinde alınan servikal biyopsi sonuçları ile karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada amacımız HPV DNA taraması sırasında yüksek riskli hpv tipi testpit edilen hastalarda, servikal sitolojisi sonuçlarının kolposkopi eşliğinde alınan servikal biyopsi sonuçları ile karşılaştırılması ve tek başına yüksek riskli HPV pozitifliğinin kolposkopiye refere edilmesinin gerekliliğini araştırmaktır. Yöntem: Prospektif olarak yaptığımız çalışmaya HR-HPV pozitif 60 hasta dahil edildi. Hastaların HPV tipi, smear sonuçları, gebelik sayısı, parite, doğum şekli, sigara kullanımı, eğitim durumu, kontraseptif yöntem, OKS kullanımı, postkoital kanama durumu, cinsel aktif süresi sorgulandı. Tüm hastalara kolposkopi işlemi uygulandı. Kolposkopik bulgular, ECC ve biyopsi sonuçları istatistiksel olarak incelendi. Bulgular: HPV 16 pozitif olan hastalarda HSIL oranı %47, HPV 18 pozitif olanlarda %0 olarak bulunurken diğer HR-HPV genotiplerinde %12.5 oranında tespit edilmiştir. Bulgularımız istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,012 ). Sigara içenlerin Pap smear sonuçlarının %60,0'ında CIN 1 ve üzeri lezyon saptanmış, içmeyenlerin %31,4'ünde CIN 1 ve üzeri lezyon görülmüş ve aradaki fark anlamlı bulunmuştur (p=0,028). Sigara içme durumu ile biyopsi sonuçlarını karşılaştırdığımızda sigara kullanan hastaların %40,0'ında HSIL ve üzeri biyopsi sonucu olduğu tespit edilmiş iken, sigara kullanmayanların %5,7'sinde HSIL ve üzeri görülmüş ve sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p=0,003). Sonuç: Çalışmamızda HPV 16 en sık izlenen genotiptir. HPV 16 pozitif vakalarda, biyopsi sonuçlarında HSIL oranı anlamlı bulunmuştur. Sigara kullanan hastaların smear ve kolposkopik biyopsi sonuçları anlamlı bulunmuştur. HR-HPV pozitif vakaların tümüne kolposkopi yapılması ile serviksin preinvaziv lezyonları erken tanı alabilir ve hastalar serviks kanserine ilerlemeden tedavi edilebilir. Anahtar kelimeler: HPV, Smear, Kolposkopi, Serviks Kanseri
Meme kanseri olgularında aksiller lenf nodu durumunun mamografi, usg ve mrg ile değerlendirilmesi, bu sonuçların, intraoperatif slnb ve postoperatif patoloji sonuçları ile karşılaştırılması
Kadınlarda sık görülen malignitelerden biri meme kanseridir. Bu hastalarda aksillanın değerlendirilmesi hastalığın prognozu, cerrahi tedavi planı ve adjuvan tedavi açısından önemli yer tutmaktadır. Aksillanın preoperatif radyolojik evrelendirilmesinde mamografi, USG ve MRG kullanılabilmektedir. Patolojik evrelendirme açısından SLNB ve ALND yapılır. SLNB yapılan hastalarda yanlış negatiflik oranı %0-29 arasında olabilmektedir bu nedenle SLNB'deki en önemli durum yanlış negatiflik oranlarıdır. Çalışmamızın amacı aksillanın değerlendirilmesinde SLNB yerine kullanılabilecek invaziv olmayan görüntüleme yöntemlerinin başarısını tartışmaktır. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğinde Ocak 2019 ve Haziran 2021 tarihleri arasında meme kanseri tanısı alan ve ameliyat edilecek olan hasta verileri prospektif olarak incelendi. Aksillanın mamografi, USG ve MRG ile değerlendirme sonuçları intraoperatif SLNB ve postoperatif patoloji sonuçları ile karşılaştırıldı. Bu inceleme sırasında hastaların yaş, taraf, memede lokalizasyon, multifokalite ve multisentrisite, lezyonların BIRADS sınıflaması (ACR), tümör boyutu, histolojik tipi, grade, ER,PR,HER2 ve Ki67 mitoz indeksi, biyolojik tip, aksiller lenf nodlarının radyolojik durumu, lenf nodu korteks kalınlığı ve MRG'de lenf nodu ve tümörün ADC değerleri, T ve N evrelendirmesi (AJCC-8), SLNB ve ALND sonuçları, lenfovasküler ve perinöral invazyon durumları değerlendirildi. Çalışmaya 101 hasta (Üç hasta bilateraldi, toplam 104 meme değerlendirildi) dahil edildi. Çalışmamızda ölçüm yapılan metastatik lenf nodlarının ortalama ADC değerleri 0.820 x 10-3 mm2/s olup benign olanların ise 0.850 x 10-3 mm2/s olarak bulundu. Lenf nodu ortalama ADC değeri için cut-off 0.820 x 10-3 mm2/s olarak seçildiğinde sensitivitesi %62 ve spesifisitesi %50 olarak bulundu. Tümör ADC değeri için cut-off değeri 0.935 olarak tespit edildiğinde sensitivite %75 , spesifite %73, AUC değeri 0.784 (p= 0.017), tümör ADC değeri / lenf nodu ADC değeri oranı için cut-off değeri 1.118 olarak belirlendiğinde ise sensitivite %75, spesifite %73, AUC değeri 0.736 (p=0.047) tespit ettik. Çalışmamızda lenf nodu metastazını saptamada korteks kalınlığı daha yüksek sensitivite ve spesifiteye sahipti. USG'de eşik (Cut-off) değeri, USG lenf nodu korteks kalınlığı için 4.75 mm belirlediğimizde sensitivite %82, spesifite %60 ve AUC değeri 0.855 (p=0.015), MRG'de eşik (Cutoff) değeri MRG korteks kalınlığı için 5.45 tespit edildiğinde sensitivite %90, spesifite %80 ve AUC değeri 0.827 (p=0.025) olarak bulundu. Aksiller lenf nodu metastazını tespit etmede tümör ADC değeri, tümör ADC değeri /lenf nodu ortalama ADC değeri oranı ve lenf nodu ADC değerini beraber kullanılması daha faydalıdır. Korteks kalınlığı lenf nodu metastazını tespit etmede ADC değerine göre daha başarılıdır. MRG'nin metastatik lenf nodunu tespit etmede diğer görüntüleme yöntemlerine göre sensitivite ve spesifitesi daha yüksektir. Aksiller metastazı tespit etmede SLNB'nin yerini alabilecek görüntüleme yöntemi günümüz şartlarında mevcut değildir.
Bağırsak biyopsi örneklerinde CMV DNA pozitifliğinin tanısal değerinin retrospektif araştırılması
Sitomegalovirüs (Cytomegalovirus: CMV) primer enfeksiyon sonrasında latent kalarak kök hücre ve solid organ alıcıları, Human immunodeficiency virus (HIV)'le enfekte kişiler, hematolojik malignitesi olanlar ve inflamatuvar bağırsak hastalığı olanlarda sekonder enfeksiyonlara sebep olmaktadır. Hastalık pnömoni, retinit, kolit şeklinde görülebilir. CMV koliti tanısında dokuda CMV'nin gösterilmesi önerilmektedir. Çalışmamızın amacı, CMV koliti şüpheli hastaların bağırsak biyopsilerinde CMV DNA tespitinin tanısal değerini incelemektir. Bursa Uludağ Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarına Ocak 2019 – Mart 2022 tarihleri arasında CMV koliti şüphesiyle gönderilmiş biyopsi örnekleri retrospektif olarak incelendi. Eş zamanlı olarak polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemiyle bağırsak dokusunda CMV DNA araştırılan ve Tıbbi Patoloji Laboratuvarı'nda immünohistokimya (İHK) yöntemiyle CMV aranan 96 örnek çalışmaya dahil edildi. İHK incelemesi altın standart kabul edilerek dokuda ve kanda tespit edilen CMV DNA'nın tanıdaki yeri araştırıldı. Örneklerin 81'i ülseratif kolit (ÜK), altısı kök hücre ve solid organ nakli, dördü hematolojik malignite, ikisi Crohn, biri kronik böbrek yetmezliği, biri Behçet, biri diyabetes mellitus tanılı hastalara ait idi. İHK yöntemiyle 10, PZR yöntemiyle ise 61 dokuda, ayrıca CMV DNA araştırılan 43 plazmanın 25'inde pozitiflik saptandı. En büyük grubu oluşturan ÜK hastalarına istatistiksel analizler uygulandı. İHK incelemesine göre plazma CMV DNA'nın duyarlılığı %100, özgüllüğü %48,64, pozitif prediktif değeri (PPD) %24, negatif prediktif değeri (NPD) %100 olarak bulunurken; doku CMV DNA'nın duyarlılığı %100, özgüllüğü %41,9, PPD'si %15,68, NPD'si %90,12 olarak saptandı. ROC analiziyle dokuda 392 kopya/mg, plazmada 578 kopya/ml üzeri değerlerin tanı için yol gösterici olduğu belirlendi. Doku ve kan örneklerinde CMV DNA PZR testinin yüksek duyarlılık ve düşük özgüllükte olduğu görülmüştür. Dokuda CMV DNA kantitasyonu için standardize yöntemlere ihtiyaç duyulmaktadır.
Tiroid kanserli hastaların tanısal analizinin retrospektif olarak incelenmesi
Tiroid nodülleri toplumda sık görülür. Tiroid nodüllerindeki malignite insidansı %8-13 arasında değişmektedir. Endokrin maligniteler içinde en çok görülen tiroid kanseridir. Toplumda görülme sıklığı %2-4 olup, diagnostik tanı testlerinin ve görüntülemelerinin yaygınlaşması, epidemiyolojik faktörlerin etkisiyle tiroid kanseri sıklığı her geçen yıl artış göstermektedir. Tiroid kanserlerinin mortalite oranı %10'un altında olup en sık görülen alt tipi %85-90 ile papiller karsinomdur. Tiroidin papiller karsinom dışında, foliküler karsinom, hurthle hücreli karsinom, medüller karsinom ve anaplastik karsinom alt tipleri vardır. Tiroid lenfomaları ve diğer kanserlerin metastazları da nadiren tiroid bezini tutabilir. Son yıllarda sıklığı artan tiroid nodül ve kanser olgularının preoperatif dönemde değerlendirilmesinde anamnez, fizik muayene, laboratuvar ve nodülün görüntüleme özellikleri önemlidir. Ultrasonografi (USG) en çok kullanılan görüntüleme yöntemidir. Tiroid kanserinin preoperatif tanısında altın standard yöntem ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB)'dir. USG'nin tanı koymada duyarlılığı %56,25, özgüllüğü %95,90; İİAB'nin ise duyarlılığı %81,25 ve özgüllüğü %93,70'tir. İİAB altın standart olmasına rağmen, her 10 tiroid kanserinden 2 sinin tanısını koyamamaktadır. Tiroid nodülünde preoperatif sitolojik ve postoperatif patolojik tanılar farklılık gösterebilmektedir. Çalışmamızın amacı farklı tiroid kanseri patolojisi olan hastalarda demografik, klinik, laboratuvar ve görüntüleme bulgularını karşılaştırmak ve sitolojik değerlendirmeyle patoloji uyumsuzluğu olan hastalarda bu bulguları analiz ederek uyumsuzluğu ortadan kaldırmak için kullanabileceğimiz olası parametreleri ortaya koymaktır. Çalışmamızda 2014-2020 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı polikliniğinde izlenen, tiroid kanseri tanısı almış 467 olgunun demografik bilgileri, başvuru şikayetleri, preoperatif laboratuvar, USG ve İİAB'si sitoloji sonuçları ve postoperatif patoloji ve izlem sonuçları dosya kayıtlarından retrospektif olarak incelendi. Hastaların %85,70'i (n=400, %80,5 kadın) papiller tiroid kanseri; %7,10'u (n=33, %72,20 kadın) medüller tiroid kanseri; %5,10'u foliküler tiroid kanseri (n=24, %62,50 kadın); %1,10'u (n=5, %100 kadın) hurthle Hücreli tiroid kanseri ve %1,10'u (n=5, %60 kadın) anaplastik tiroid kanseri tanısı almıştı. Hastaların medyan tanı yaşı 44 yıl ile en düşük medüller medüller tiroid kanserinde, 66 yıl ile en yüksek anaplastik kanserde görüldü. Nefes darlığı en sık anaplastik kanserde (%60), yutma güçlüğü en sık hurthle hücreli kanserde (%60) tanımlanmıştı. USG özelliklerinde malign nodüllerin %83,50'sinde hipoekoik halo yoktu, %46,10'unda mikrokalsifikasyon, %14,60'nda irregular kenar, %12,30'unda santral vaskülarizasyon, %15,50'sinde boyunda şüpheli lenf nodu saptanmıştı. Tanı sırasında boyunda şüpheli lenf nodu varlığı en fazla medüller (%45,5) ve anaplastik (%33,3) kanserde görülmüştü. Tüm hastalara preoperatif İİAB yapılmış ve cerrahi uygulanmıştı. İİAB sitolojisi ve cerrahi sonrası patoloji uyumu %64,80 bulundu. Çalışmamızın sonuçları demografik özelliklerin, başvuru semptomlarının, laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinin İİAB ile birlikte kullanılmasının, erken ve doğru tanı oranını artıracağını, preoperatif sitolojik ve postoperatif patolojik tanılar arasındaki uyumsuzlukları azaltacağını göstermiştir. Anahtar kelimeler: Tiroid kanseri, sınıflandırma, semptom, ultrasonografi, İİAB, sitoloji, patoloji
Kronik lenfositik lösemi tanılı hastaların retiküler lif derecesi ile laboratuar, prognostik faktörler ve evreleme sistemleri ile ilişkisi
Kronik lenfositik lösemi (KLL) kanda lenfosit sayısının artması ile karakterize yetişkinlerde en sık görülen lösemi türüdür. Hastalığın evreleme sistemlerinde lenfosit yüksekliği, hemoglobin ve trombosit düşüklüğü ile splenomegali varlığı kullanılan parametrelerdir. Çalışmamızda KLL tanılı hastaların kemik iliği biyopsilerinde bakılan retiküler lif (RL) derecesi ile laboratuvar, prognostik faktörler ve evreleme sistemleri arasındaki ilişkisi incelendi. RL derecesinin KLL hastaları için prognostik önemi araştırıldı. Ocak 2012-Aralık 2021 tarihleri arasında merkezimizdeki KLL tanılı 225 hasta retrospektif olarak tarandı. RL derecesi ile laboratuar parametreleri karşılaştırıldığında lökosit ve lenfosit sayısı arasında pozitif anlamlı korelasyon izlendi (p<0,05). RL derecesi arttıkça trombosit sayısı anlamlı şekilde düşük izlendi (p<0,05). RL0 ve RL 1 sınıflarında CD 79-B negatiflik oranı daha fazla saptandı (p<0,05). RL sınıfları ile splenomegali varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlenmiş olup RL 2 ve RL 3 sınıflarında splenomegali oranı daha fazla bulundu (p<0,05). Hastaların RL derecesinin artması ile genel sağkalım süreleri arasında anlamlı negatif korelasyon izlendi (p<0,05). Sonuç olarak KLL hastalarında tanıdan sonra RL derecesinin belirlenmesinin hastaların prognozunu değerlendirmede; evreleme, flow-sitometri, hemogram parametrelerine ek olarak kullanılabileceği gösterildi. Ayrıca, çalışma bulgularımıza göre KLL hastalarında tanı konulduğunda RL derecesinin belirlenmesi rutin olarak önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Kronik lenfositik lösemi, retiküler lif, kemik iliği biyopsisi, prognoz