Blood parameters
56 theses under this subject heading
Tandem (Yamaç paraşütü) sporcularının biyomotorik özellikleri, irtifaya bağlı bazı hormonal düzeyleri ve kan parametrelerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı tandem-yamaç paraşütü pilotlarının biyomotorik özellikleri, irtifaya bağlı kan parametreleri ve bazı hormon düzeylerinin akut ve kronik olarak incelenmesidir. Çalışmaya yaşları 20 ve üzeri olan, 18 profesyonel sporcu katılmıştır. İstatiksel hesaplamalar SPSS (version 22.0) programında yapılmıştır. Verilerin normal dağılım gösterip göstermediğini anlamak için Shapiro-Wilk testi kullanılmıştır. Akut olarak uçuş öncesi ve uçuş sonrası, kronik olarak ise sezon başlangıcı ve sezon sonu (4 ay) test verileri incelendiğinde bu süre içerisinde meydana gelen değişimleri belirlemek için tekrarlayan ölçümlerde normallik dağılımlarına göre Paired Sample T Testi ve Wilcoxon test yöntemleri kullanılmıştır. Dönem farklılıklarının etki derecesini karşılaştırmak için normal dağılan değişkenler bağımlı örneklemler için (paired) t-testi, normal olmayanlar için ise Wilcoxon rank testi kullanılmıştır. Yaş, tandem deneyimi (yamaç paraşütü) ve sezon boyunca gerçekleştirilen uçuş sayısı değişkenleri ile kan ve hormon değerleri arasında bir ilişki olup olmadığını belirlemek için Pearson Korelasyon anaizi yapılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Sırt kuvveti, sol el kavrama kuvveti ve bacak kuvveti değerlerinde 4 ay süren çalışmalar sonunda anlamlı düzeyde artışlar saptanmıştır. Hematolojik parametrelerin akut ve kronik incelemesinde, eritrosit, trombosit, lökosit ve bazı alt gruplara ait parametrelerde anlamlı değişimler tespit edilmiştir. İnsülin, kortizol ve TSH hormon düzeylerinde akut olarak anlamlı bir fark görülmezken, kronik etkilerin değerlendirilmesinde sezon sonu uçuş sonrası insülin düzeylerinde ve sezon sonu uçuş öncesi kortizol hormon düzeylerinde anlamlı azalmaların olduğu belirlenmiştir. Kalp atım hızı (KAH) verilerinin akut etkisi incelendiğinde sezon sonu uçuş sonrası değerler uçuş öncesi değerlere göre anlamlı düzeyde artış gösterirken, kronik süreçte sezon sonu uçuş öncesi değerlerde sezon başlangıcı uçuş öncesi değerlere göre anlamlı düzeyde azalmalar görülmüştür. Sistolik ve diastolik kan basıncı verilerinin akut değerlendirmesine göre sezon sonu uçuş sonrası değerlerinde uçuş öncesi değerlere göre anlamlı artış gözlemlenmiştir. Kronik süreçte ise, sezon sonu uçuş öncesi diastolik kan basıncı değerlerinde sezon başlangıcı uçuş öncesi değerlere göre anlamlı azalmalar bulunmuştur. Hangi dönemin etki derecesinin daha büyük olduğunu belirlemek için yapılan karşılaştırmada, kronik egzersiz sürecinde uçuş öncesi ve uçuş sonrası ölçülen değişkenlere ait değerler arasındaki farkların, akut egzersiz sürecinde ölçülen uçuş öncesi ve uçuş sonrası değişkenlere ait değerler arasındaki farklara göre daha yüksek skorlara sahip olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar ile kronik egzersiz sürecinin akut egzersiz sürecine göre etki derecesinin daha büyük olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, kronik etkiye bağlı uçuş egzersizinde biyomotorik özellikler, kortizol ve insülin düzeylerinde olumlu yönde anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir. Kan parametreleri ve kardiyovasküler parametrelerde ise hem akut hem de kronik egzersiz sürecinde anlamlı farkılıklar bulunmuştur. İncelenen parametrelerde elde edilen sonuçların gelecekte yapılacak diğer bilimsel çalışmalara kaynak teşkil edebileceği düşünülmektedir.
Farklı seviyelerde yapılan tek ve çift defa horoz değişiminin broiler damızlık sürüsünde üreme performansı, bazı vücut konfor ve kan parametreleri üzerine etkisi
Bu çalışmada, aynı kümeste bulunan aynı yaştaki horozlarla farklı seviyelerde yapılan tek ve çift defa horoz değişiminin broiler damızlık sürüsünde üreme performansı, bazı vücut konfor ve kan parametreleri üzerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma özel bir ticari tavukçuluk firmasının broiler damızlık kümesinde toplam 4224 adet (3840 dişi ve 384 erkek) Ross 308 etlik damızlık üzerinde 28 ila 59 haftalık yaş dönemi takip edilerek yürütülmüştür. 28 haftalık yaş döneminde her bir bölmede 480 dişi ve 48 erkek olacak şekilde eşit bölmelere rastgele yerleştirilmiştir. Çalışmada 45 haftalık yaş döneminde tek defa horoz değişimi, 53 haftalık yaş döneminde ise çift defa horoz değişimi deneme bölmelerindeki horozlar %75, %50 ve %25 oranında değiştirilerek uygulanmıştır. Çalışmada tek ve çift defa horoz değişimi yapılan grupta yaşın döllülük oranı, kuluçka randımanı, çıkış gücü, embriyonik ölümler üzerine etkisi önemli bulunmuştur (P<0.0001). Horoz değişim oranı tek defa horoz değişimi yapılan grupta çıkış gücü ve erken embriyonik ölümleri etkilerken (P<0.0001), çift defa horoz değişimi uygulanan grupta döllülük oranı, çıkış gücü (P<0.05) ve erken embriyonik ölümleri etkilemiştir (P<0.01). Horoz değişim tipinin döllülük oranı (P<0.01), kuluçka randımanı (P<0.001) ve orta embryionik ölümler üzerine etkisi önemli bulunmuştur (P<0.05). Yaş ve horoz değişim oranı interaksiyonunun döllülük oranı, kuluçka randımanı, çıkış gücü üzerine etkisi tek ve çift defa horoz değişimi yapılan gruplarda önemli bulunmuştur (P<0.0001; P<0.05 ve P<0.01). Tek ve çift defa horoz değişimi yapılan grupta yaş ve horoz değişim oranı, horoz değişim tipi interaksiyonunun vücut tüy skoru ve vent skoru üzerine etkisi önemsiz bulunmuştur (P>0.05). Çalışmada tek defa horoz değişimi yapılan grupta horoz değişim oranının kan eozinofil ve bazofil düzeyine etkisi bulunurken (P<0.05), çift defa grubunda değişim oranı ve tipinin etkisi önemsiz bulunmuştur (P>0.05).
Kütahya ili hava kirliliğinin koyunların bazı kan parametreleri üzerine etkisi
IV KÜTAHYA'DA HAVA KİRLİLİĞİNİN KOYUNLARIN BAZI KAN PARAMETRELERİ ÜZERİNE ETKİLERİ İlker Özcan Ertürk Biyoloji Bölümü, Yüksek Lisans Tezi, 2002 Tez Danışmanı : Doç. Dr. Hayri DAYIOĞLU ÖZET Bu çalışmada iki farklı bölgede bulunan yaş, ırk ve yetiştirme Özellikleri benzer olan dağlıç ırkı koyunların kan özellikleri karşılaştırılmıştır. Yoğun kirlilik bölgesinde yetiştirilen koyunların lökosit, lenfosit değerleri çok önemli ölçüde yüksek bulunurken (P < 0.01) eritrosit ve hemoglobin miktar ve indekslerinde istatistik önem sınırına ulaşmayan fakat % 8 ile % 79' lara varan düşük değerler tespit edilmiştir. Çevre kirliliğinin koyunların kan kimyasında önemli ve olumsuz değişimlere sebep olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Eritrosit İndeksleri, Hava Kirliliği, Hemoglobin, Koyunlar, Lenfosit Lökosit.
Prematüre retinopatisi ile hematolojik değerler arasındaki ilişkinin retrospektif değerlendirilmesi
Prematüre retinopatisi (ROP) dünya çapında çocukluk çağı görme kaybının önde gelen sebeplerinden biridir. Çalışmamızın amacı ROP ile hematolojik risk faktörleri arasında klinik ilişkiyi ortaya koymaktır. Çalışmamızda 1 Ocak 2014 ile 1 Haziran 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde gebelik yaşı ≤35 hafta veya doğum kilosu ≤1500 gr olan 50 ROP tanısı alan hasta ile 50 ROP tanısı almayan hastaların dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Bebeklerin doğum ağırlıkları, gebelik haftaları, ne kadar süreyle oksijen aldıkları, mekanik ventilasyon desteği alma durumları postnatal ilk gün ve 28. gün hemogram sonuçları ve demografik özelikleri kaydedildi. Çalışmamızda ROP tespit edilen 50 bebeğin %30'unun evre 1 zone 2, %14'ünün evre 1 zone 3, %8'inin evre 2 zone 1, %20'sinin evre 2 zone 2, %8'inin evre 2 zone 3 ve %20'sinin ise evre 3 zone 2 olup, 7 bebekte preplus hastalık, 3 bebekte plus hastalık, 1 bebekte ise agresif posterior prematüre retinopatisi geliştiği saptandı. ROP saptanan bebeklerin 22'sinde (%44) lazer fototerapi gereksinimi oldu. Tedavi edilen bebeklerin doğum ağırlıkları ve gestasyonel yaşları edilmeyenlere göre anlamlı olarak daha düşük bulundu. Çalışmamızda ilk gün hemoglobin (Hg) (p= 0,002) ve kırmızı kan hücre sayısı (RBC) (p= 0,011) düzeyi ortalamaları ile 28. gün Hb (p= 0,001), ortalama eritrosit volümü (MCV) (p= 0,027), mean corpusculer hemoglobin (MCH) (p= 0,004) ve mean corpuscular hemoglobin konsantrasyonu (MCHC) (p= 0,047) düzeyi ortalamalarının ROP olan bebeklerde ROP olmayanlara göre anlamlı derecede düşük olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak ROP'un risk faktörlerinin bilinmesi ve bu risk faktörlerini önleyecek koruyucu ve tedavi edici önlemlerin alınması gerekmektedir. Bu şekilde ROP'un sıklığının azaltılabileceği kanaatindeyiz.
Çocukluk çağı idrar yolu enfeksiyonlarının klinik ve laboratuvar özelliklerinin hematolojik parametreler ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş: İdrar yolu enfeksiyonları (İYE) çocukluk çağında sık görülen enfeksiyonlardandır. Zamanında ve düzgün şekilde tedavi edilmediğinde renal skar, renal parenkimal hastalık, hipertansiyon ve son dönem böbrek yetmezliği gibi ciddi komplikasyonlara sebep olabilen İYE'de tanının hızlı bir şekilde konulması ve tedavinin uygun şekilde başlanması morbiditenin azaltılmasında çok önemlidir. Biz de çalışmamızda; ucuz, kolay ulaşılabilen ve sık kullanılan tetkikler olan tam kan sayımı parametreleri, albumin ve CRP gibi biyokimyasal ve serolojik tetkikler üzerinden elde edilen bazı oranlar ve inflamasyon belirteçleri ile İYE tanısı ve alt/üst üriner sistem enfeksiyonu ayrımında kullanımlarını incelemeyi hedefledik. Materyal ve Metot: Çalışmamız Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tek merkezli ve retrospektif olarak planlandı. Ocak 2021 – Aralık 2022 tarihleri arasında hastanemiz Çocuk Acil Polikliniği, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri'ne ayaktan başvuran ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'nde yatarak tedavi gören hastalardan İYE tanısı alan hastalar saptanarak çalışmamıza dahil edildi. Kontrol grubu ise hastanemiz Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Poliklinikleri'ne sağlam çocuk izlemi için başvuran, herhangi bir şikayeti olmayan sağlıklı çocuklardan oluşturuldu. Hasta grubunun; yaşı, cinsiyeti, idrar kültüründe üreyen mikroorganizma, idrar kültürünün alındığı tarih; başvuru esnasında ateş, bulantı, kusma, huzursuzluk, idrarda kötü koku, dizüri, karın ağrısı, yan ağrısı, iştahsızlık, enürezis, hematüri, pollaküri şikayetleri olup olmadığı; takipte görüntüleme olarak üriner sistem ultrasonografisi, voiding sistoüretrogram, dimerkaptosüksinik asit sintigrafisi yapılıp yapılmadığı ve eğer yapıldıysa sonucunda saptanan bulgular; Tam İdrar Tetkiki (TİT) sonucunda direkt bakıda görülen lökosit sayısı, lökosit esteraz (LE) ve nitrit testlerinin sonuçları kaydedildi. Hem hasta grubundaki hem de kontrol grubundaki olguların tam kan sayımı sonuçlarından WBC, nötrofil, lenfosit, monosit ve trombosit sayıları, MPV, PDW, PCT, hemoglobin, RDW değerleri; seroloji ve biyokimya tetkiklerinden serum C-reaktif protein (CRP) ve albumin düzeyleri ve bu değerlerden elde edilen NLR, LMR, PLR, MPVLR, MPV/PC, Hb/RDW, CAR oranları ve SII değeri hesaplanarak kaydedildi. Ayrıca hasta grubu, başvuru esnasında ateş semptomu olup olmamasına göre kendi içinde sistit ve akut piyelonefrit grupları olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hasta-kontrol ve sistit-piyelonefrit grupları arasında tüm parametreler karşılaştırıldı. Veriler IBM SPSS 22.0 paket programıyla analiz edildi. Sürekli değişkenlerin ortalama farklarının hasta ve kontrol grupları arasında kıyaslanmasında normal dağılan değişkenler için Student's T Testi; normal dağılmayanlar için Mann Whitney U Testi, kategorik değişkenlerin gruplar arasındaki dağılımları için Ki-Kare Testi kullanıldı. Sürekli değişkenlerin birbiriyle ilişkisine Spearman korelasyon katsayısı ile bakıldı. Tanımlayıcı istatistik olarak ortalama, standart sapma, medyan, Q1 (1.Çeyreklik), Q3 (3.çeyreklik), korelasyon katsayısı (rs), frekans ve yüzde değerleri verildi, p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamıza 1 ay – 16 yaş arasındaki 341 çocuk dahil edildi. Bunlardan 207'si hasta grubunda, 134'ü kontrol grubundaydı. Hasta grubunda kız erkek oranı 4:1'di. Hasta grubunun yaş ortalaması 67.4 ay, kontrol grubununki ise 64.9 ay idi. Hasta grubunda en sık başvuru semptomu 146 hastada görülen ateşti. Ateş sonrasında en sık görülen şikayetler dizüri ve karın ağrısıydı. Hastaların TİT bulgularına bakıldığında %87.8'inde LE pozitif, %51.5'inde nitrit pozitif saptandı. İdrar kültüründe en sık üreyen mikroorganizma E. coli'ydi. Hastaların 123'üne USG yapılmış, bunların 81'inin USG sonucu normal, 42'sinde ise patolojik bulgu mevcuttu. VCUG yapılan hasta sayısı 26 iken, 14 hastada VUR saptanmıştı. 25 hastaya DMSA görüntülemesi yapılmış ve 14'ünde renal skar gelişimi saptanmıştı. Hasta ve kontrol grubunun laboratuvar parametreleri karşılaştırıldığında hasta grubunda WBC (p<0.001), nötrofil (p<0.001), monosit (p<0.001), PDW (p<0.001), NLR (p<0.001), PLR (p=0.002), CRP (p<0.001), CAR (p<0.001), SII'nın (p<0.001) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu; lenfosit (p<0.001), RDW (p<0.001), MPV (p<0.001), PCT (p<0.001), LMR (p<0.001), albumin (p<0.001) ve MPV/PC'nin (p=0.045) ise kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu saptandı. Sistit ve piyelonefritli olguların laboratuvar parametreleri açısından kıyaslama yapıldığında ise sistit grubunda nötrofil (p=0.021), NLR (p=0.034) ve albuminin (p<0.001); piyelonefrit grubunda ise CRP (p<0.001) ve CAR'nin (p<0.001) anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda hasta ve kontrol grupları arasında karşılaştırılan laboratuvar parametrelerinin inflamasyonu ve İYE'yi öngörmede katkısı olabileceği düşünüldü. Çalıştığımız parametrelerden CRP, albumin, CAR, nötrofil ve NLR dışındakilerle sistit ve piyelonefrit ayrımında net sonuçlara varılamadığı, sistit/piyelonefrit ayrımına yönelik olarak daha büyük hasta gruplarıyla prospektif nitelikte yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna ulaşıldı. Anahtar Sözcükler: İdrar yolu enfeksiyonu, sistit, akut piyelonefrit, hematolojik parametreler, nötrofil lenfosit oranı, platelet lenfosit oranı, sistemik immün-inflamasyon indeksi, CRP albumin oranı
Tilapia (Oreochromis niloticus)'larda deneysel Streptococcus iniae enfeksiyonunda oluşan histopatolojik bulguların ve bazı kan parametrelerinin incelenmesi
oz DOKTORA TEZİ TILAPIA (OREOCHROMIS MLOTICUS )'LARDA DENEYSEL STREPTOCOCCUS İNME ENFEKSİYONUNDA OLUŞAN HİSTOPATOLOJİK BULGULARIN VE BAZI KAN PARAMETRELERİNİN İNCELENMESİ A.Erdem DÖNMEZ ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ SU ÜRÜNLERİ ANABİLİM DALI Danışman : Prof. Dr. İbrahim CENGİZLER Yıl 2002, Sayfa 71 Jüri: Prof. Dr. İbrahim CENGİZLER ProfDr. Gürkan EKİNGEN Prof.Dr. İhsan AKYURT Yrd.Doç.Dr. Mahmut Ali GÖKÇE Yrd.Doç.Dr. Aysel SAHAN Bu çalışmada Streptococcus iniae etkeninin intraperitoneal (karın içi) enjeksiyonu yoluyla Oreochromis niloticus'ta oluşturulan enfeksiyona bağlı gelişen makroskobik ve mikroskobik patolojik görünüm ve bazı kan parametrelerinde değişimler belirlenmiştir. Bakteri 103, 104, 105 ve 106 cfu dozlarında hazırlanarak balıklara intraperitoneal (karın içi) enjeksiyon yoluyla verilmiştir. Histopatolojik muayenede solungaç dokuda sekonder lamellerde, yoğun lenfosit infiltrasyonu ve makrofaj infiltrasyonu belirlenmiş, aynı görünüm solungaç arkına ait bölgelerde de tespit edilmiştir. Karaciğer sinuzoidlerinde genişlemelerle birlikte konjesyonlar ve hepatosit dejenerasyonu ile yine sinuzoidler içerisinde lenfosit ve makrofaj infiltrasyonu belirlenmiştir. Böbrek interstisyumunda tüp epitellerinde şişme, fokal alanlarda dejenerasyon, parenkim içerisinde yoğun lenfosit infiltrasyonu ve makrofaj infiltrasyonu belirlenmiştir. Ön barsak ve arka barsağın mukozasında dökülmeler, mukoza ve submukoza katmanlarında da lenfosit ve makrofaj infiltrasyonu belirlenmiştir. Myokard'ta kas fibrilleri arasında yine yoğun bir şekilde lenfosit infiltrasyonu ve makrofaj infiltrasyonu ile karakterize miyokarditis belirlenmiştir. Dalak dokusunda ise, sinuzoidler içerisinde yoğun bir şekilde bakteri kolonilerine rastlanmıştır. Hematokrit değerleri ve serum elektrolit değerlerinde de bakteri derişimleri arasındaki farklılıklara bağlı olarak değişimler saptanmıştır. Anahtar kelimeler : Tilapia (O. niloticus), S. Mae, Histopatoloji, Hematokrit, Kan Elektrolitleri.
Subkutan ve oral yolla enjekte edilen bakırın mus musculus var. albinus'un dokularındaki birikimi ve bu dokuların nicel protein ve glikojen düzeyleri ile bazı kan parametreleri üzerine etkileri
VII OZ Mus musculus var. albinus 'un çeşitli bakır derşimlerinin etkisinde karaciğer, dalak, böbrek, kas, testis ve beyin dokularındaki metal birikiminin nicel protein derişimine, kas ve karaciğer glikojen düzeyleri ile kandaki bazı biyokimyasal parametreler üzerine etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.. Deneylerde oral ve subkutan şekilde enjekte edilen bakır derişimi arttıkça dokulardaki metal birikimide artma göstermiştir. Ancak birikimdeki artışın subkutan enjeksiyonda daha fazla olduğu saptanmıştır. İncelenen dokular arasında en fazla metal birikimi karaciğerde gözlenirken en az birikimin kas dokusunda olduğu belirlenmiştir. İncelenen dokulardan karaciğer, dalak, böbrek, beyin ve testis de metal birikimine paralel olarak doku protein düzeyleri artarken, kas dokusu protein düzeyi azalmıştır. Her iki enjeksiyon şeklinde de enjekte edilen bakır derişiminin artması karaciğer ve kas dokularındaki glikojen düzeylerini düşürürken, serum glikoz, total protein ve kolesterol düzeylerini arttırmıştır.
Çocuklarda besin takviye kullanım sıklığı, etki eden faktörlerin değerlendirilmesi ve hematolojik-biyokimyasal değerler ile ilişkisi
Amaç: Günümüzde besin takviyesi tüketimi her yaş grubu arasında giderek artmaktadır. Besin takviyelerinin gittikçe yaygınlaşan kullanımı bebek ve çocuk yaş grubunu da etkilemektedir. Literatürde pediatrik yaş gruplarına yönelik çalışmalar sınırlı ve sayıca azdır. Bu çalışma çocuklarda beslenme durumu, büyümenin değerlendirilmesi, besin takviyesi kullanım sıklığı, kullanım nedenlerinin aydınlatılması ve hematolojik -biyokimyasal parametreler ile ilişkisinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Gereç ve yöntem: Bu kesitsel anket çalışması etik kurul onayı alındıktan sonra Aralık 2021 ve Eylül 2022 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi çocuk polikliniklerine herhangi bir nedenle başvuran 0-18 yaş çocuğu olan 565 gönüllü katılımcı ile yapıldı. Ankette ebeveynlerin sosyodemografik özellikleri, çocukları için besin takviyesi kullanım durumları, bu ürünleri kullanım amaçları, ürünlerin kullanımı sonrası görülen etkiler ve yan etkiler, ebeveynlerin besin takviyeleri hakkındaki bilgi düzeyleri değerlendirildi. Çocuğun büyüme ve gelişmesini gösteren boy, kilo gibi parametreler ve varsa son 1 ay içinde verilmiş laboratuvar tetkikleri kaydedildi. Anketler daha sonra kayıt altına alınarak istatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza 565 ebeveyn katıldı. Ebeveynlerin %62.7'si (n:354) anne , %37.3 'ü (n:211) ise baba olup çalışmaya dahil edilen çocuklar arasında besin takviyesi kullanım sıklığı %39,1 (n:221) olarak bulundu. En sık kullanılan besin takviyesi ürünleri %18.1 (n:40) L-arginin ve multivitamin, %17.6 (n:39) omega-3 ve multivitamin, %12.2 (n:27) propolis, %10.4 (n:23) hindiba ve multivitamin, %7.2 (n:16) multivitamin içeren ürün olarak bulundu. Ebeveynlere takviye kullanım nedenleri sorgulandığında %21.7'sinin (n:48) iştah arttırmak, %19.9'unun (n:44) büyüme ve gelişmeyi hızlandırmak, %12.7'sinin (n:28) kilo aldırmak, %11.8'inin (n:26) okul başarısını arttırmak, %11.3'ünün (n:25) boy uzatmak, %9.5'inin (n:21) herhangi bir nedenle gördüğü tedaviye ek fayda sağlamak, %5'inin (n:11) bağışıklığı arttırmak amacıyla kullandığı saptandı. Çocukları için takviye kullanan ebeveynlerin %61,5'inin (n:136) takviyeyi hekim önerisi ile kullanmakta olduğu bulundu. Tüm preparatlar arasında en çok hekim önerisi ile tercih edilen preparat beta glukan içerikli besin takviyesiydi. Katılımcıların besin takviyesi hakkında bilgiyi hangi kaynaktan öğrenerek kullanmaya başladıkları sorgulandığında %76,9'unun (n:170) diğer sağlık çalışanı, %73,3'ünün (n:162) sosyal medya, %67,9'unun (n:150) doktor aracılığıyla bilgi edindiği öğrenildi. Sosyal medyanın bilgi konusunda en sık rol aldığı besin takviyesi ürünleri pelargonium sidoides içerikli takviye ürünü (%90) ve ginkgo biloba ,omega 3 ve E vitamini içeren kombine preparatdı. Araştırmaya katılanların %70,1'i (n:155) besin takviyesi kullanımından sonra fayda gördüğünü belirtirken, aralarında en çok omega 3, ginkgo biloba ve E vitamini içerikli kombine preparat kullananlar fayda gördüğünü belirtti. Besin takviyesi kullananların %24'ü (n:53) yan etki gördüğünü belirtirken, en sık görülen yan etki %71 (n:38) döküntü ve %28,3 (n:15) bulantı-kusma olarak saptandı. Ebeveynlerin sosyodemografik özelliklerinden anne ve babanın eğitim düzeyi, baba yaşı, sahip olunan çocuk sayısı, aile tipi, ikamet yeri ve gelir-gider durumunun besin takviyesi kullanımı konusunda etkili olduğu saptandı. Düşük kilo persantil ve SDS'sine sahip olan çocukların daha sık takviye kullanmakta olduğu saptandı. İlk 1 yaşta profilaktik demir ve D vitamini kullanımı olan ebeveynlerin daha sık olarak besin takviyesi kullandığı bulundu. Rutin takipleri için pediatrist veya özel muayenehanede çalışan pediatri hekimine başvuran çocukların daha sık besin takviyesi kullandığı saptandı. Araştırmaya katılan 565 çocuktan 135'inin son 1 ay içerisinde alınmış olan laboratuvar testine ulaşıldı. 135 çocuğun 72'si besin takviyesi kullanmaktaydı. Çocuklardan besin takviyesi kullanmayan grupta olanların MCV ortalama değeri 77,42±8,80 fL, MCH ortalama değeri 25,59±3,58 pg, hemoglobin (Hb) ortalama değeri 11,95±2,01 g/dl ile istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı (p<0,05). Besin takviyesi kullanan grupta trombosit ortalama değeri 312,31±84,75 103/µL ve mutlak lenfosit sayısı ortalama değeri 3,22±1,22 103/µL ile istatistiksel olarak anlamlı düşük saptandı. Besin takviyesi kullanımı ile nutrisyonel parametreler arasında anlamlı istatistiksel farklılık saptanmadı. Sonuç: Beslenme alışkanlıkları çocuk yaşta oluşmakta olup bu dönemde doğru beslenme alışkanlığını yerleştirmiş olmak çocuğun tüm yaşamında etkili olacaktır. Besin takviyesi kullanımı tüm Dünya'da giderek artmakta olduğu gibi ülkemizde de artmaktadır. Çalışmamızda da bölgemizde yüksek sayılabilecek oranda takviye kullanımı olduğu saptanmıştır. Fayda görüldüğü kadar azımsanmayacak yan etkilerin de görüldüğü çocuklar olduğu saptanmıştır. Klinik pratikte çocuklar için takviye kullanımına alışmak yerine dengeli ve yeterli beslenme konusunda ailelerin eğitilmesi, takviye kullanılacaksa kullanım şekli, süresi ve nedeninin irdelenerek kullanılması, bilinçsiz takviye kullanımından kaçınılması çok önemlidir. Anahtar kelimeler: Besin takviyeleri, vitamin, mineral, beslenme
Akne vulgaris tanısı ile oral izotretinoin tedavisi alan hastalarda sistemik inflamasyon göstergesi olarak monosit/ yüksek dansiteli lipoprotein oranının ve diğer biyokimyasal parametrelerin retrospektif incelenmesi
AMAÇ: Akne vulgaris tanısı ile oral izotretinoin tedavisi alan hastalarda yeni bir inflamatuvar biyobelirteç olan monosit HDL oranı ile, immuno-inflamatuvar cevabın tedavi sürecindeki değişiminin, karaciğer fonksiyon testleri, lipitler ve diğer biyokimyasal parametrelerdeki değişim ile beraber incelenmesi GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya Ocak 2010- Ekim 2022 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran, akne vulgaris tanısı konularak sistemik izotretinoin tedavisi (0,5-1 mg/kg) başlanmış,18 yaş üzeri, 40 erkek 110 kadın, toplam 150 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya 18 yaş altı, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, hipertansiyon, yakın zamanda geçirilmiş cerrahi öyküsü olanlar, antiplatelet ilaç kullananlar, hematolojik malignitesi ve hastalığı olanlar, kortikosteroid tedavisi alanlar dahil edilmemiştir. İzotretinoin tedavisinin başlangıcında ve tedavinin 3. ve 6. aylarında kontrol amaçlı alınmış venöz kanlardaki HDL, monosit, kolesterol, LDL, AST, ALT, platelet, lenfosit mutlak değerlerinin sonuçları hasta kayıt sistemi üzerinden retrospektif olarak incelenip kaydedilmiştir. İstatistiksel değerlendirmede SPSS 23.0 versiyonu kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan toplam 150 hasta alındı. Akne vulgaris tanısı ile oral izotretinoin tedavisi alan hastalardan 110'u (%73,3) kadın, 40'ı (%26,7) erkekti. Hastaların en büyüğü 39 en küçüğü 19 yaşında olup ortalama hasta yaşı 21,8 ± 2,96 'dır. Tedavi süresince ortalama monosit düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,919). Ortalama HDL düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,162). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama kolesterol düzeylerinde artış gözlendi. Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki artış ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,851). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında tedavinin başlangıcına göre ortalama LDL düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki minimal düşüş istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,978). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama AST düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,204). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama ALT düzeylerinde artış gözlendi. Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,248). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama PLT düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,879). Ortalama Lenfosit düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,15). Ortalama monosit /HDL oranındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,958). Ortalama platelet/ lenfosit oranındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,256). SONUÇ ÖNERİLER Ortalama lenfosit ve monosit düzeylerinde 0- 3, 0- 6 ve 3-6 aylar arasında istatistiksel olarak anlamlı değişiklik olmamış olup, ortalama platelet düzeyinde yalnızca 0. ve 3. aylar arasındaki istatistiksel anlamlı artış olmuştur. Bu verilere baktığımızda, izotretinoin tedavisinde hemogram düzeyinin tedavinin 3. ayından sonra sıkı kan takibi ile izlenmesinin gerekli olmadığı sonucuna vardık. Ortalama total kolesterol, LDL, AST ve ALT düzeylerinin tedavi sonunda tedavi başlangıcına göre istatistiksel olarak anlamlı artışı yalnızca 0- 3 aydaki artışla sağlanmıştır. 3- 6 ay arasındaki değişime bakacak olursak, bu değerlerin ortalaması istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir şekilde düşmüştür. Buradan şunu çıkarıyoruz ki, oral izotretinoin tedavisi alan bireylerde bu parametreler açısından kan tetkiki yapılacaksa daha çok ilk 3 ay içinde yapılması ve tetkik sonuçlarında anormallik saptanmadığında, tetkik sıklığının azaltılması uygun olabilir. Oral izotretinoin kullanımında hastalarda 6 aylık dönemde başlangıca göre MHR ve PLR'de istatistiksel anlamlı değişim saptanmamasıyla oral izotretinoinin sistemik inflamasyonu tetiklemediği sonucuna varılmıştır. AMAÇ: Akne vulgaris tanısı ile oral izotretinoin tedavisi alan hastalarda yeni bir inflamatuvar biyobelirteç olan monosit HDL oranı ile, immuno-inflamatuvar cevabın tedavi sürecindeki değişiminin, karaciğer fonksiyon testleri, lipitler ve diğer biyokimyasal parametrelerdeki değişim ile beraber incelenmesi GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya Ocak 2010- Ekim 2022 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran, akne vulgaris tanısı konularak sistemik izotretinoin tedavisi (0,5-1 mg/kg) başlanmış,18 yaş üzeri, 40 erkek 110 kadın, toplam 150 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya 18 yaş altı, diyabetes mellitus, hiperlipidemi, hipertansiyon, yakın zamanda geçirilmiş cerrahi öyküsü olanlar, antiplatelet ilaç kullananlar, hematolojik malignitesi ve hastalığı olanlar, kortikosteroid tedavisi alanlar dahil edilmemiştir. İzotretinoin tedavisinin başlangıcında ve tedavinin 3. ve 6. aylarında kontrol amaçlı alınmış venöz kanlardaki HDL, monosit, kolesterol, LDL, AST, ALT, platelet, lenfosit mutlak değerlerinin sonuçları hasta kayıt sistemi üzerinden retrospektif olarak incelenip kaydedilmiştir. İstatistiksel değerlendirmede SPSS 23.0 versiyonu kullanılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan toplam 150 hasta alındı. Akne vulgaris tanısı ile oral izotretinoin tedavisi alan hastalardan 110'u (%73,3) kadın, 40'ı (%26,7) erkekti. Hastaların en büyüğü 39 en küçüğü 19 yaşında olup ortalama hasta yaşı 21,8 ± 2,96 'dır. Tedavi süresince ortalama monosit düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,919). Ortalama HDL düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,162). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama kolesterol düzeylerinde artış gözlendi. Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki artış ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,851). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında tedavinin başlangıcına göre ortalama LDL düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki minimal düşüş istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,978). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama AST düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,204). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama ALT düzeylerinde artış gözlendi. Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,248). Tedavinin 3. ayında ve 6. ayında başlangıca göre ortalama PLT düzeylerinde artış gözlendi.Bu artış istatiksel açıdan anlamlıydı (p<0,001). 3. ay ve 6.ay arasındaki düşüş ise istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,879). Ortalama Lenfosit düzeyindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,15). Ortalama monosit /HDL oranındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,958). Ortalama platelet/ lenfosit oranındaki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,256). SONUÇ ÖNERİLER Ortalama lenfosit ve monosit düzeylerinde 0- 3, 0- 6 ve 3-6 aylar arasında istatistiksel olarak anlamlı değişiklik olmamış olup, ortalama platelet düzeyinde yalnızca 0. ve 3. aylar arasındaki istatistiksel anlamlı artış olmuştur. Bu verilere baktığımızda, izotretinoin tedavisinde hemogram düzeyinin tedavinin 3. ayından sonra sıkı kan takibi ile izlenmesinin gerekli olmadığı sonucuna vardık. Ortalama total kolesterol, LDL, AST ve ALT düzeylerinin tedavi sonunda tedavi başlangıcına göre istatistiksel olarak anlamlı artışı yalnızca 0- 3 aydaki artışla sağlanmıştır. 3- 6 ay arasındaki değişime bakacak olursak, bu değerlerin ortalaması istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir şekilde düşmüştür. Buradan şunu çıkarıyoruz ki, oral izotretinoin tedavisi alan bireylerde bu parametreler açısından kan tetkiki yapılacaksa daha çok ilk 3 ay içinde yapılması ve tetkik sonuçlarında anormallik saptanmadığında, tetkik sıklığının azaltılması uygun olabilir. Oral izotretinoin kullanımında hastalarda 6 aylık dönemde başlangıca göre MHR ve PLR'de istatistiksel anlamlı değişim saptanmamasıyla oral izotretinoinin sistemik inflamasyonu tetiklemediği sonucuna varılmıştır.
Pandemi döneminde maske takan insanlarda pandemi öncesi ve sonrası kan parametreleri
COVID-19, Çin'in Hubei eyaletinin Wuhan kentinde ilk olarak görülmüş olup, Aralık 2019'dan bu zamana dek tüm dünyayı etkiliyor. Hastalığın damlacık, temas ve solunum yoluyla kişiden kişiye bulaştığı düşünülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Covid-19 virüsünün etkilerini pandemi olarak kabul etti. Virüsün solunum yoluyla bulaştığı düşüncesine dayanarak maskenin koruyucu olabileceği varsayımıyla maske takma zorunluluğu getirilmiştir. Bu nedenle uzun süre maske takılmasında kan parametrelerindeki değişimi araştırmayı amaçladık. Araştırmamızda bu parametrelerin nasıl değiştiğini ve değişen parametrelerde virüsün bağlanmasını kolaylaştırıcak bir etken olup olmadığını araştırdık. Buna bağlı olarak doğru maske kullanımının nasıl olması gerektiği yönünde bir kriter belirlemeye çalıştık. Çalışmamız doğru maske takma süreleri özellikle sağlık çalışanlarında hem kan değerleri hem de virüsün etkilerini değerlendirmek açısından katkı sağlayacaktır. Çalışmamızda 18 yaş üzeri Genel Cerrahi Polikliniği'ne gelen bilinci açık, iletişim kurabilen, kadın ve erkek hastalarda retrospektif olarak pandemi öncesi kan parametreleri ve pandemi sonrası günde ortalama 8 saat maske taktığı kabul edilen hastalarda kan parametrelerine baktık. Hasta verilerini G power güven aralığı 0,95 olan covid olmayan sağlıklı hastada bakıldı. Yaptığımız çalışmada maske takılmayan döneme göre maske takılan dönemde kreatin, sodyum, TSH, amilaz değerlerinde artış, magnezyum, pH, T3, PaO2, SaO2 değerlerinde azalış görülmüştür. Bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Albümin, eritrosit, hemoglobin, lenfosit, potasyum, protein değerlerinde artış; ALT, AST bazofil, bun, eozinofil, klorür, lökosit, monosit, nötrofil, T4, trombosit, üre değerlerinde azalma görülmüştür, bu sonuç kişi yetersizliğinden dolayı istatistiksek olarak anlamlı değildir (p>0.05). D-dimer ve PCO2 değerleri anlamlı olarak farklı değildir (p>0.05). Sonuç olarak Covid-19'dan bağımsız maske kullanımı kan parametrelerinde anlamlı değişiklikler meydana getirdiği görülmüştür. Anahtar kelimeler: Maske, pandemi, kan parametreleri, insan
Obezite polikliniğine başvuran hastalarda hematolojik parametreler ile kardiyovasküler risk skorlamasının karşılaştırmalı değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, obezite polikliniğine başvuran hastalarda; hematolojik ve biyokimyasal parametreler ile kardiyovasküler risk skorlamasının karşılaştırmalı değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Tanımlayıcı-kesitsel olarak planlanan bu araştırmada, Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesinin Obezite Polikliniğine 2017-2018 yılları arasında başvuran hastaların, dosya verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yaş, cinsiyet, sigara kullanımları, DM tanılarının varlığı, BKİ değerleri kaydedildi; kardiyovasküler risk faktörleri Avrupa ve Türkiye Kardiyoloji Dernekleri risk skorlamasına göre değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya %75,1'i kadın, %24,9'u erkek, 631 katılımcı dahil edilmiştir. Yaş ortalaması 38,9±12,1 (min=21-maks=65) olarak bulunmuştur. Hastaların %19,2'sinin sigara kullandığı, %4,6'sında DM ve %36,9'unda insülin direnci olduğu görülmüştür. Katılımcıların %3,3'ü zayıf, %7,3'ü normal kilolu, %22,5'i fazla kilolu ve %66,9'u obezdir. Türkiye Kardiyoloji Derneği risk skorlamasına göre hastaların %51,4'i düşük , %20,5'i orta ve %28,1'i yüksek risklidir. Avrupa Kardiyoloji Derneği risk skorlamasına göre ise hastaların %83,5'i düşük, %10,9'u orta ve %5,5'i yüksek risklidir. Her iki risk skorlamasına göre risk grupları arasında yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi ve DM varlığı açısından anlamlı farklılık görüldü (p<0,001). Türkiye Kardiyoloji Derneği risk skorlamasına göre; düşük risk grubunda olanların daha yüksek trombosit/lenfosit oranına ve daha düşük total kolesterol/HDL oranına sahip olduğu görüldü. Her iki skorda da kardiyovasküler risk ile RDW, MPV, lökosit sayısı, nötrofil/lenfosit oranı değerlerinde ilişki saptanmadı. Sonuç: Birinci basamak sağlık hizmetlerine obezite danışmanlığı için başvuran hastalara risk değerlendirmesi yapılması önemlidir. Yapılan kardiyovasküler risk değerlendirmesi ile bazı önlemlerin erkenden alınması sağlanabilir. Riskin erken saptanması amacıyla klinisyenlerin kolay ulaşabilecekleri parametreleri ortaya çıkaracak daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Obezite, BKİ, trombosit/lenfosit oranı, kardiyovasküler risk skoru, hematolojik parametreler
Dişi ve erkek sıçanlarda yaşlanma ve fruktozun oluşturduğu metabolik sendromda resveratrolün vasküler ve kan parametreleri üzerine etkilerinin incelenmesi
Son yıllarda hızla artan obezite ve metabolik sendrom hastalıklarındaki artışın temel sebepleri arasında fruktoz içeren hazır gıda ve içeceklerle beslenme de yer almaktadır. Resveratrol bazı meyvelerin yapısında bulunan antioksidan ve kardiyovasküler sistem üzerinde etkileri birçok çalışmada gösterilmiş polifenolik yapıda bir fitoaleksindir. Resveratrolün uzun süre fruktoz diyeti ve metabolik sendrom üzerindeki etkinliği tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada dişi ve erkek Wistar sıçanları 24 hafta boyunca içme suyu içerisinde %10 oranında fruktoz tüketimi ile beraber (%0.05) oranında resveratrol içeren yem ile beslenmiştir. Fruktoz ile oluşturulan metabolik sendromun vasküler, metabolik ve histolojik değişiklikleri üzerine resveratrol tedavisinin etkileri incelenmiştir. Sıçanların kan örneklerinde ve karaciğer dokusunda biyokimyasal parametreler ölçülmüştür. Torasik aorta dokusunda fenilefrin (10-9-10-4M) kasılma, asetilkolin (10-9-10-4M) ve insülin (10-9-3×10-6M) gevşeme yanıtları ile L-NOARG (10-4M) varlığında asetilkolin gevşemeleri incelenmiştir. Ayrıca karaciğer ve aorta dokusunda Western Blot ve Real Time-PCR yöntemleriyle IRS-1, eNOS ve iNOS protein ve mRNA düzeyleri ölçülmüş, karaciğer histolojisi incelenmiştir. Fruktoz içeren diyet ile dişi ve erkek sıçanlarda plazma glukoz, insülin, VLDL ve trigliserit düzeylerinde ayrıca karaciğer trigliserit düzeyinde artış meydana geldiği ve resveratrol tedavisinin bu parametreleri anlamlı bir şekilde düşürdüğü saptanmıştır. Fruktoz diyeti ile beslenen dişi ve erkek sıçanlarda HDL düzeylerindeki azalmanın ise resveratrol tedavisi ile anlamlı bir şekilde arttığı saptanmıştır. Fruktoz içeren diyet ile ortaya çıkan vasküler endotel-bağımlı asetilkolin ve insülin gevşemelerindeki azalma resveratrol tedavisi ile iyileştirilmiştir. Fenilefrin kasılma cevapları ise fruktoz içeren diyet ile artmış, resveratrol diyeti ile baskılanmıştır. L-NOARG (10-4M) varlığında asetilkolin gevşemelerinde ise herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Ayrıca sıçanlarda abdominal yağlanma, karaciğer dokusunda hiperemi ve dejenerasyon gözlemlenmiş, resveratrol tedavisi bu durumu kısmen iyileştirmiştir. Aorta ve karaciğer dokularında fruktoz tüketimiyle oluşan eNOS protein ve mRNA düzeylerinde azalmanın resveratrol tedavisi ile iyileştirildiği saptanmıştır. Ayrıca aorta iNOS protein ve mRNA düzeylerinde fruktoz tüketimi ile oluşan artış, resveratrol tedavisiyle anlamlı düzeyde azalmıştır. Aorta dokusunda IRS-1 protein ve mRNA düzeylerinde fruktoz diyetinin herhangi bir farklılığa yol açmadığı, resveratrol tedavisinin ise kısmen yükselttiği gösterilmiştir. Cinsiyet farklılıkları açısından fruktozla beslenen dişi sıçanlarda plazma trigliserit, VLDL ve HDL düzeylerinin erkek sıçanlara göre daha yüksek düzeyde olduğu gösterilmiştir. Venöz kan glukoz düzeylerinde dişi ve erkek sıçanlar arasında herhangi bir farklılık gözlenmezken, arteriyal kan glukoz düzeylerinin erkek sıçanlarda daha yüksek düzeyde olduğu saptanmıştır. Doku ağırlıkları ve plazma insülin düzeyleri açısından dişi ve erkek sıçanlar arasında herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Fruktozla beslenen dişi sıçanlarda fenilefrinin etkinliğinin erkek sıçanlara göre azaldığı, fakat asetilkolinin ve insülinin gevşeme yanıtlarında belirgin bir farklılık oluşmadığı gösterilmiştir. Fruktoz ile beslenen dişi sıçan aortasında iNOS protein ekspresyonunun erkek sıçanlara göre daha yüksek düzeyde olduğu gösterilmiştir. eNOS ve IRS-1 düzeylerinde ise cinsiyete bağlı herhangi bir farklılık gözlenmemiştir. Çalışma sonucu elde ettiğimiz bulgular resveratrolün, yüksek fruktoz diyeti ile ortaya çıkan vasküler fonksiyon bozukluğunu ve birçok metabolik parametreleri düzeltebileceğini göstermektedir. Böylece, fruktoz içeren diyet ile beslenmenin olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla, aynı zamanda resveratrol tüketilmesinin faydalı olabileceğini söyleyebiliriz. Anahtar sözcükler: Fruktoz, resveratrol, metabolik sendrom, vasküler fonksiyon bozukluğu, insülin vazoreaktivitesi
Yeni doğan kriptorşidili çocuklarda bazı endokrin bozucuların kan düzeylerinin belirlenmesi
Yeni Doğan Kriptorşidili Çocuklarda Bazı Endokrin Bozucuların Kan Düzeylerinin Belirlenmesi Organik klorlu pestisitler (OKPler) ve Poliklorlu bifenillerin (PCBler) dünya genelinde yaygın kullanımlarının hem günlük yaşamımızda insan sağlığı hem de yabanıl hayat ve çevre sağlığı üzerinde önemli etkileri olduğu tartışılmaktadır. Kalıcı organik kirleticiler olarak bilinen bu kimyasalların hormon benzeri etkileri göstermeleri nedeniyle organizmaların gelişim, büyüme ve üreme sağlığı üzerine toksik etkileri konusunda giderek artan sayıda veri bulunmaktadır. Erkek üreme sağlığının son 50 yıldır olumsuz etkilendiği ve özellikle sperm kalitesi ve sayısında azalma, erkek üreme sistemi organlarında malformasyon (kriptorşidizm ve hipospadia gibi) görülme sıklığında ve testiküler kanser vakalarının insidansındaki artışlar epidemiyolojik çalışmalarla ortaya konmaktadır. Kriptorşidizm yani bir veya her iki testisin gerekli inme hareketi yapamaması hastalığının gelişmiş ülkelerde görülme sıklığının giderek arttığı yönünde endişeler bulunmaktadır. Bu çalışmada ülkemizde kriptorşidik tanısı konmuş yeni doğanlar (n=20) ve anneleri (n=20), sağlıklı yeni doğanlar (n=38) ve annelerin (n=38) kan örneklerindeki 29 organik klorlu pestisit ve 18 PCB bileşiğinin konsantrasyonları karşılaştırılmıştır. Bulgularımız, kriptorşidik yeni doğan annelerinin kanındaki pentaklorobenzen, 4,4'-DDD ve 2,4'-DDD miktarlarının sağlıklı yeni doğan annelerin kanındaki miktarlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğunu ortaya koymaktadır (sırasıyla p=0.0032; p=0.0496; p=0.0284). Öte yandan kriptorşidik yeni doğanların kanındaki PCB 180, ß-HCH, ?HCH, HCB, ?DDT, 4,4'-DDT, 4,4'-DDE, cis-heptakloroepoksit ve dieldrin konsantrasyonlarının, sağlıklı yeni doğanların kandaki miktarlarından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edilmiştir (sırasıyla p=0.0199; p=0.0077; p=0.0079; p=0.0020; p=0.0019; p=0.0092; p=0.0025; p=0.0025; p=0.0113). Anahtar Kelimeler: Kan, yeni doğan, Kriptorşidizm, OKP, PCB
90 yaş ve üstü geriatrik hastalarda hematolojik parametrelerin değerlendirilmesi ve anemi etyolojisi
Geriatrik hastalarda hemogram parametrelerinin ve anemi etyolojisinin incelenerek daha erken alınması gereken önlemler hakkında fikir edinmeyi ve 90 yaş üstü kişiler için hemogram parametrelerinde referans aralığı belirleyebilmeyi amaçladık. Fırat Üniversitesi Hastanesine Ekim 2017 ile Ekim 2019 tarihleri arasında başvuran 1000 tane 90 yaş ve üstü geriatrik hastanın başvuru anındaki yaşları, cinsiyetleri ve tam kan sayımı parametreleri (lökosit, neutrofil, lenfosit, monosit, eozinofil, platelet, hemoglobin, ortalama eritrosit hacmi, ortalama trombosit hacmi değerleri) Fırat Üniversitesi Hastanesi laboratuvarının belirttiği referans aralıkları kullanılarak retrospektif olarak incelenmiştir. Anemisi olan kişilerde saptanan etyolojik nedenler kaydedilmiştir. Çalışmadaki 1000 hastanın 685'i kadın, 315'i erkekti. Anemisi olan kişi sayısı 417 olarak görüldü. Anemi kadınlarda Hgb sınırının daha düşük olmasına rağmen (%61,2) erkeklerden (%38,8) daha yüksek bulundu. Anemisi olan hastaların 371'inde kronik hastalık, 115'inde demir eksikliği, 63'ünde B12 eksikliği, 18'inde folik asit eksikliği ve 40'ında nedeni belirlenemeyen anemi görüldü. Anemi etyolojisinde en fazla kronik hastalık olduğu görüldü. Kronik hastalıklar içerisinde en fazla kardiyak ve vasküler sistem hastalıkları (KVSH) görüldü. Solunum sistemi hastalıkları bulunan hastaların eozinofil düzeyi yüksek görüldü. Serebrovasküler olay(SVO) olan hastalarda lenfopeni daha az izlendi (p=0,028). Anemisi olan hastalarda lenfosit, MCV, neutrofil değerleri anemisi olmayan hastaların değerlerinden daha düşük görüldü. Anemisi olan hastaların trombosit değerleri anemisi olmayanların trombosit değerlerinden daha yüksek görüldü. Trombosit sayısı ve MPV düzeyi arasında negatif yönde bir ilişki olduğu görülmüştür. Bu çalışma ile 90 yaş ve üstü geriatrik kişilerde kronik hastalıkların sık görüldüğü ve bunların büyük ölçüde anemiye sebep oldukları tespit edilmiştir. Nüfusun şimdilik küçük bir kısmını oluşturan fakat insan ömrünün uzaması ile ileride daha büyük bir kısmını oluşturacak olan bu yaş grubunda hematolojik anormalliklerle ilgili çok az veri bulunmaktadır. Bu çalışma bu yaş grubu için bazı hematolojik patolojilere ışık tutmuştur. Bu yaş grubunda yapılacak başka çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Geriatri, hemogram, anemi
Elit kadın futbolcularda yüksek yoğunluklu aralıklı antrenmanın kardiyak fonksiyonları ve kan parametreleri üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı elit kadın futbolcularda yüksek yoğunluklu aralıklı antrenmanın kardiyak fonksiyonları ve kan parametreleri üzerine etkisini araştırmaktır. Araştırma grubunu Diyarbakır ilinde Türkiye Futbol Federasyonu Kadınlar 1. Liginde aktif spor yaşantısını devam ettiren ve yaşları 18 ile 25 arasında değişen toplam 30 gönüllü kadın futbolcu oluşturmuştur. Çalışmaya 10 kadın futbolcu kontrol grubu, 10 kadın futbolcu birinci deney grubu, 10 kadın futbolcu ise ikinci deney grubu olmak üzere toplam 30 gönüllü katılmıştır. Gönüllü kadın futbolculara 8 hafta ve haftada 3 gün olmak üzere ortalama 20 dakikalık bir egzersiz programı uygulanmış olup, deney gruplarında yer alan futbolculara rutin futbol antrenmanlarına ek olarak 8 hafta boyunca HIIT antrenman modeli uygulanmıştır. Sporcuların çalışmaya başlamadan önce (ön test), 4 hafta ve 8 hafta sonra (son test) ölçümleri alınmıştır. Verilerin analizinde SPSS 22.0 istatistiksel paket programı kullanılmıştır. Gruplar arası farklılıkların belirlenmesi için shapiro-wilk normallik sınaması yapılmış olup normal dağılım göstermediklerinden non parametrik testler uygulanmıştır. Grupların karşılaştırmaları için kruskal wallis h testi, ikili karşılaştırmalar için bonferoni düzeltmeli mann whitney u testi kullanılmıştır. Anlamlılık p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Analiz neticesinde, kan parametleri için FT4, Glukoz; eko (ekokardiyografi) testleri için Aort kökü ve RVD; EKG (elektrokardiyografi) için ise Hr, Pr, Qrs, Qt, Qtc, Qtr değerlerinde anlamlı farklılık olduğu bulunmuştur. Gruplar arası karşılaştırmalarda ise; deney gruplarının grup içi anlamlılık değerlerinin kontrol gruplarına göre daha çok etkilendiği görülmektedir. Sonuç olarak, HIIT antrenmanının kadın futbolcuların kardiyak ve kan parametreleri üzerine olumlu yönde etkisinin olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Elit kadın futbolcu, Kan parametreleri, Kardiyak fonksiyonlar, Yüksek yoğunluklu aralıklı antrenman
Yetişkinlerde tayin edilen bazı kan parametrelerinin,beslenme alışkanlıkları ve bilgi düzeyleri ile olan ilişkisi
Bireylerin,doğru beslenme alışkanlıkları kazanması, yeterli, dengeli ve sağlıklı beslenmesi toplumda obezite, kalp-damar hastalıkları, diyabet, vb. hastalıkların görülme riskinin azalmasında rol oynayan koruyucu etmenlerden biridir. Hatalı beslenme bilgi ve alışkanlıkları bireyin yaşam kalitesini bozan en önemli nedenlerdendir.Bu çalışmada diyabet, hiperlipidemi veya hipertansiyon tanısı konmuş hastaların rutin biyokimyasal tetkikleri sonuçları ile bu kişilere uygulanan beslenme alışkanlıkları ve beslenme bilgileri konusundaki anketinin verileri değerlendirilerek, kişilerin beslenme bilincinin ve alışkanlıklarının sağlık üzerindeki önemi vurgulandı.Çalışma grubunda 52 erkek, 81 kadın toplam 133 kişi yer almıştır Ankete katılanların lise ve yüksek okul mezun ağırlıklı olması nedeniyle genel olarak bilgi düzeylerinin yeterli olduğu düşünüldü. Ancak temel beslenme öğeleri konusunda noksanlıkların olduğu da belirlendi.Bulgularımıza göre kişilerin kötü veya hatalı beslenme alışkanlıkları kan lipit değerlerini etkilemiş normal değerlerin üzerine çıkarmıştır. Vücut kitle indeksleri hesap edilerek yaş gruplarına ve hastalık durumlarına göre değerlendirildi. Kırk yaşın üzerindeki kişilerde vücut kitle indeksi normalin üst sınırını geçtiği için bu durum şişmanlık olarak değerlendirildi.Metabolik sendromlu olarak belirlenen kişilerin bel çevresi, büyük ve küçük tansiyon, açlık kan şekeri değeri, trigliserit değeri, kontrol grubu değerlerinden anlamlı derecede yüksek HDL-kolesterol değeri de düşük bulundu. Sadece şeker hastası olan grubun açlık kan şekeri değeri (143 mg/dL) kontrole göre anlamlı derecede yüksektir. Keza şeker hastası ve hiperlipidemisi olan grubun da açlık kan şekeri değeri (182 mg/dL) kontrole göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Sadece hiperlipidemi grubunda trigliserit düzeyi (268 mg/dL) ve kolesterol değeri (247 mg/dL) kontrole göre anlamlı derecede yüksek bulundu.
Farklı konsantrasyonlardaki benzokainin sazan balığının (Cyprinus carpio L., 1758) bazı kan parametreleri üzerine etkisi
Gerek üretim ve yetiştirme kültür şartlarında, gerekse laboratuvar çalışmalarında, pek çok işlem için anestezi canlı balıklara elle müdahale ve balık nakilleri balıkçılık uygulamalarının oldukça önemli bir bölümünü teşkil etmektedir. Bu amaçla sazan balığına uygulanan Benzokain (ethyl aminobenzoate)'in letal olmayan (25, 50, 75, 100 mg/L) dozları seçilerek örneklerin kan ve serumunda meydana gelebilecek biyokimyasal değişimleri araştırıldı. Bu çalışmada ortalama 30 gr ağırlığında ve 4,9 cm boyunda Pullu sazan (Cyprinus carpio) kullanıldı. Araştırma 3 tekrarlı olarak uygulandı. Çalışma boyunca toplam 150 adet balık üzerinde çalışıldı. Benzokain'in 25 ve 50 mg/L dozlarda uygulandığı gruplarda kan Hematokrit ve Lökokrit, Eritrosit ve Lökosit, Hemoglobin, Fagositik oran, Adherent düzeyi, MCV gibi kan parametrelerinde kontrol grubu ile fark gözlenmezken, 75 ve 100 mg/L dozlarda artış görülmüştür. Kontrol grubuna göre 25, 50, 75 ve 100 mg/L dozlardaki benzokain'in serum total protein değerinde herhangi bir değişim saptanmamıştır.
Futbol antrenörlerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ve fiziksel uygunluk düzeyleri ile bazı kan değerlerinin karşılaştırılması
Bu araştırmada; Futbol Antrenörlerinin sağlıklı yaşam davranışlarının ne düzeyde olduğunu belirleyerek, sağlıklı yaşam biçimi davranış düzeyleri ve fiziksel uygunluk değerleri ile bazı kan parametreleri arasındaki ilişkinin ortaya konulması amaçlanmıştır.Çalışmaya Türkiye Futbol Antrenörleri Derneği Malatya Şubesine kayıtlı olan 65 gönüllü futbol antrenörü katılmıştır. Antrenörlerin bazı demografik bilgilerini belirlemeye yönelik olarak kişisel bilgi formu hazırlanmış ve antrenörlerin kişisel bilgileri bu forma kaydedilmiştir. Antrenörlerin fiziksel uygunluklarını belirlemeye yönelik boy, kilo, beden kitle endeksi, vücut yağ yüzdesi ölçümleri yapılmıştır. Ayrıca Kan Trigliserid düzeyleri, HDL, LDL Kolestrol seviyeleri gibi bazı kan değerleri analiz edilmiştir. Sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını belirlemek için sağlıklı yaşam biçimi ile ilişkili olarak sağlığın geliştirilmesine yönelik olarak hazırlanmış "Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları" ölçeği kullanılmıştır.Araştırma verilerinin değerlendirilmesinde SPSS istatistik paket programı kullanılmış olup anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak alınmıştır. İstatistikî yöntem olarak; frekans, yüzde dağılımları, ortalama ve standart sapmalarla beraber, bağımsız gruplar t testi, tek yönlü varyans analizi (One-Way Anova) kullanılmıştır.Çalışma sonucunda Futbol Antrenörlerinin sağlıklı yaşam biçimi davranışları toplam puanı 142,0±15,91 olarak tespit edilmiştir. Antrenörlerin eğitim düzeyleri ile fiziksel uygunluk parametreleri açısından karşılaştırılmasında BKİ, Yağ yüzdesi, Bel çevresi ve Kalça çevresi değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmuştur (p<0.05).Sağlıklı yaşam biçimi davranışları alt başlıklarından sağlık sorumluluğu bakımından antrenörlerin çalıştıkları yıl lehine istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05).Antrenörlerin aktif spor yaşantılarından sonra fazla kilolu vücut tipi içinde yer aldıkları, sigara içen antrenörlerin kolesterol seviyelerinin yüksek olduğu ve yeterli düzeyde egzersiz yapmadıkları, dengeli ve düzenli beslenmedikleri yapılan istatistiki değerlendirmeler sonucunda tespit edilmiştir. Ayrıca eğitim düzeyinin çalışmamızda önemli sonuçlar verdiği egzersiz alışkanlığının, BKİ'nin, vücut yağının, bel ve kalça oranlarını kontrol altına almada önemli bir faktör olduğu belirlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Futbol, Antrenör, Sağlıklı Yaşam Biçim Davranışı, Fiziksel Uygunluk, Kan Değerleri
Bıldırcın karma yemlerine zeytin yaprağı özütü katılmasının verim performansı ve bazı kan parametreleri üzerine etkileri
Bu araştırma bıldırcın karma yemlerine zeytin yaprağı özütü (ZYÖ) katılmasının verim performansı ve bazı kan parametreleri üzerine etkilerini belirlemek üzere planlandı. Bu amaçla 60 günlük yaşta toplam 192 adet dişi bıldırcın (Coturnix Coturnix Japanica), her tekerrürde 12 bıldırcın olacak şekilde 4 tekerrürlü 4 deneme grubuna ayrıldı. Bıldırcınlar tüm deneme süresince yumurtacı bıldırcın kafeslerinde barındırıldı, yem ve su serbest olarak verildi. Aydınlatma 16 saat aydınlık 8 saat karanlık olacak şekilde sağlandı. Deneme 42 gün sürdürüldü ve deneme sonunda her gruptan grup canlı ağırlık ortalamalarına yakın 6'şar hayvan kesilerek kan örnekleri alındı.Bıldırcınlara verilen temel yem; mısır ve soya küspesine dayalı % 19.1 HP, 2940 kcal/kg ME, % 3.0 Ca ve % 0.39 kullanılabilir fosfor, vitamin ve mineral şeklinde hazırlandı. Hazırlanan bu temel yemi tüketen grup Kontrol, temel yeme 200 ppm E vitamini (? tokoferol asetat/kg) katılan grup (Grup E), temel karma yeme 80 ve 120 ppm Oleuropein (OLE) olacak şekilde ZYÖ katılan gruplar OLE-80 ve OLE-120 gruplarını oluşturdu.Deneme sonu canlı ağırlıklar, günlük canlı ağırlık artışı, ortalama günlük yem tüketimi ve yemden yararlanma oranı (YYO) bakımından gruplar arasında farklılık tespit edilmedi (P>0.05). Kontrol, Grup E, OLE-80 ve OLE-120 gruplarında ortalama yumurta ağırlığı sırasıyla 11.36, 11.62, 11.44 ve 11.28 g olarak ve yumurta randımanı ise % 53.83, 55.95, 54.61 ve 45.25 olarak tespit edildi. OLE-120 grubunun yumurta ağırlığı (P<0.01) ve yumurta randımanı diğer gruplardan istatistiksel olarak daha düşük bulundu (P<0.001). Ölüm oranları yapılan uygulamalardan etkilenmedi (P>0.05). Deneme gruplarında kan glukoz, kolesterol, trigliserit, HDL kolesterol, VLDL kolesterol, LDL kolesterol değerleri birbirine benzer bulundu (P>0.05).Deneme sonu yumurta sarısı örneklerinde bazı besin madde değerleri incelendiğinde; Kontrol, Grup E, OLE-80 ve OLE-120 gruplarında sırasıyla; kolesterol 10.43, 12.07, 13.10 ve 12.28 mg/g bulundu (P<0.01). A vitamini 0.11, 0.06, 0.13 ve 0.10 mg/g (P<0.05), E vitamini değerleri ise 0.95, 3.32, 1.13 ve 1.32 mg/g olarak tespit edildi (P<0.001). D2 ve D3 vitamini bakımından gruplar arası bir farklılık görülmezken, en yüksek stigmasterol değeri OLE-120 grubunda tespit edildi (P<0.05). Karma yemlere ZYÖ katılması yumurta sarısı yağ asitleri düzeyini etkilemedi. OLE-80 grubunda oleik (7.28 ? g/g) ve linoleik (3.76 ? g/g) asit değerleri diğer gruplardan istatistiksel olarak daha yüksek tespit edildi (P<0.05). OLE-80 grubunda çoklu doymamış yağ asitleri (ÇDYA) (6.19 ? g/g), n-6 (4.36 ? g/g) yağ asidi miktarı ile n-6/n-3 yağ asidi oranı (2.48) en yüksek bulundu.Sonuç olarak; yumurtacı bıldırcın karma yemlerine 80 ppm düzeyinde OLE katılmasının performans üzerine herhangi bir olumsuz etki yapmaksızın, yumurta sarısı oleik (C18:1n9), linoleik (C18:2n6c), n-6 yağ asitleri ile n-6/n-3 yağ asidi oranını artırdığı tespit edildi.
Sıcaklık stresine maruz bırakılan bıldırcınlarda rasyona ilave edilen tarçın yağının performans ve bazı kan parametreleri üzerine etkileri
Bu araştırma, sıcaklık stresine maruz bırakılan bıldırcınların (Coturnix coturnix Japonica) karma yemlerine farklı dozlarda ilave edilen tarçın yağının performans, karkas özellikleri, antioksidan aktivite, serum glikoz, trigliserit, HDL, LDL ve toplam kolesterol düzeyleri üzerine etkilerini belirlemek üzere yürütülmüştür. Bıldırcınlar (n=180; 15 günlük yaş), iki farklı çevre sıcaklığı [termonötral (TN) ve sıcaklık stresi (SS)] ve üç farklı tarçın yağı dozu (0, 250 ve 500 mg/kg) olmak üzere 2x3 faktöriyel deneme düzenine göre rastgele 6 gruba ayrıldı.Canlı ağırlık (P<0.01), canlı ağırlık artışı (P<0.05) ve yem tüketimi (P<0.05) üzerine sıcaklık stresinin etkisi önemli bulunurken, tarçın yağının etkisi önemsiz olarak tespit edilmiştir (P>0.05). Yemden yararlanma oranı üzerine hem sıcaklık stresinin hem de tarçın yağının etkileri önemsiz olarak tespit edilmiştir (P>0.05). Sıcaklık stresinin karaciğer oranı hariç diğer karkas parametreleri [sıcak karkas oranı (P<0.05), soğuk karkas oranı (P<0.05), dalak oranı (P<0.001) ve kalp oranı (P<0.01)] üzerine olan etkisi istatistiksel olarak önemli bulunurken, tarçın yağının bu parametreler üzerine herhangi bir etkisi olmamıştır (P>0.05).Sıcaklık stresinin etkisi ile serum glikoz (P<0.001), trigliserit (P<0.01) ve LDL kolesterol (P<0.001) düzeyleri artarken, sıcaklık stresine maruz bırakılan gruplarda kullanılan tarçın yağının her iki düzeyi de serum glikoz, trigliserit ve LDL kolesterol düzeylerini azaltmıştır (P<0.01). Sıcaklık stresinin etkisi ile toplam kolesterol düzeyi yükselmiş (P<0.01), HDL kolesterol düzeyi ise düşmüştür (P<0.01). Ancak bu iki parametre üzerine tarçın yağının bir etkisi olmamıştır (P>0.05).Serum MDA düzeyi sıcaklık stresinin etkisi ile yükselmiştir (P<0.05). Serum GSH-Px düzeyi sıcaklık stresinin etkisiyle azalırken (P<0.001), kullanılan tarçın yağının konsantrasyonuna bağlı olarak artmıştır (P<0.001). Serum GSH ve SOD düzeyleri sıcaklık stresinin etkisi ile azalırken (P<0.01), her iki parametre TN500 grubunda artmıştır (P<0.01).Sonuç olarak; temel yeme ilave edilen tarçın yağının performans ve karkas özellikleri üzerine olan etkileri önemsiz bulunmuştur. Diğer taraftan kullanılan tarçın yağı serum glikoz, trigliserit ve LDL kolesterol düzeylerini azaltarak, serum GSH-Px, GSH ve SOD düzeylerini arttırmıştır. Bu nedenle temel yeme ilave edilen tarçın yağının, bıldırcınlarda önemli bir stres faktörü olan yüksek çevre sıcaklığının olumsuz etkilerini azaltılabileceği ortaya konmuştur.
Kitosanın farelerde bakır emilimi üzerine etkisi
Bu araştırma, deney farelerinin içme suyuna katılan kitosanın karaciğerdeki bakır düzeyine etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Araştırmada hayvan materyali olarak ortalama 6 haftalık, 25-30 g ağırlıkta, 60 adet erkek CD-1 ırkı fare kullanılmıştır. Fareler, kontrol ve 4 deneme grubuna on ikişer tane olacak şekilde rastgele yerleştirilmiştir. Tüm gruplar deneme boyunca ad libitum olarak bazal yem tüketmiştir. Kitosan ve/veya inorganik bakır (CuSO4.5H2O formunda) çözeltileri farelere içme suyuyla ad libitum olarak verilmiştir. Kontrol grubuna (K) herhangi bir ilave yapılmamış, 1. deneme grubuna (D1) içme suyuna 60 mg/l kitosan, 2. deneme grubuna (D2) 2 ppm bakır; 3. deneme grubuna (D3) 60 mg/l kitosan + 2 ppm bakır ve 4. deneme grubuna (D4) 60 mg/l kitosan + 4 ppm bakır ilavesi yapılmıştır. Araştırmada gruplara ait yem, su tüketimi, canlı ağırlıkları haftalık olarak ölçülmüş ve canlı ağırlık artışları belirlenmiştir. Deneme sonunda (56. gün) alınan kanlarda bazı hematolojik [RBC(x106il), WBC(x103il), MPV(fl), Hgb(g/l), Hct(%), RDWc(%)] parametreler, bazı biyokimyasal (serum kolesterol ve glukoz) değerler ve alınan karaciğerlerde Cu, Fe, Zn, Mn ve Co ölçümleri yapılmıştır. Gruplar arasında RBC, WBC, MPV, Hgb ve Hct değerleri arasında önemli bir fark bulunmamıştır. Sadece RDWc değerinde [kontrol ve deneme gruplarında sırasıyla 18,76; 20,03; 18,85; 18,35; 19,06 (%)] gruplar arasında fark bulunmuştur. Serum biyokimyasal analizlerden kolesterol (kontrol ve deneme gruplarında sırasıyla 110,20; 105,46; 167,91; 113,82; 117,81 mg/dl ) ve glukoz (kontrol ve deneme gruplarında sırasıyla 255,65; 283,88; 136,73; 227,17; 245,08 mg/dl) değerlerinde gruplar arasında fark görülmüştür. Farelerin karaciğerlerinde İndüktif olarak eşleşmiş plazma optik emisyon spektrometresi(ICP OES) metoduyla Cu, Fe, Zn, Mn ve Co elementlerin ölçümü yapılmıştır. Cu karaciğer değeri kontrol ve deneme gruplarında sırasıyla 0,0051; 0,0045; 0,0071; 0,0048; 0,0046 ppm, Zn karaciğer değeri kontrol ve deneme gruplarında sırasıyla 0,0130; 0,0165; 0,0215; 0,0165; 0,0161 ppm, Fe karaciğer değeri kontrol ve deneme gruplarında sırasıyla 0,1636; 0,1221; 0,1918; 0,1628 ve 0,1565 ppm değerleri elde edilmiştir. Cu ve Zn değerleri gruplar arasında istatistik olarak önemsiz çıkmıştır. Mn ve Co değeri ölçüm hassasiyetinin altında kalmıştır. Fe değerleri ise D2 grubunda, D1 grubuna kıyasla yüksek, diğer gruplarla benzer bulunmuştur. D1 grubunda farelerin suyuna kitosan ilave edilmesi karaciğer Fe düzeyini azaltmıştır. Farelerin suyuna 60 mg/l kitosan katılmasının karaciğerdeki Cu ve Zn düzeyleri üzerine etkisi görülmezken, Fe düzeyinde azalmaya sebep olmuştur. Ancak bu etkinin suya kitosanla beraber 2 ppm ve 4 ppm Cu katıldığında ortadan kalktığı tespit edilmiştir. Farelerin sularına kitosan ve bakır katılmasıyla ilgili, özellikle kitosanın solusyon halinde içme suyuna katılması şeklinde kullanımının etkileri ile ilgili daha çok çalışma yapılmasının faydalı olacağı düşünülmektedir.
Kadın bilek güreşçilerinde düzenli ve planlı antrenman programının vücut kompozisyonu, endojen amino asitler ve bazı kan parametreleri üzerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada, bilek güreşi yapan üniversite öğrencilerinde antrenman sürecinin vücut kompozisyonu, glikoz-insülin düzeyleri ve endojen amino asitler üzerine olan etkileri araştırılmıştır. Araştırmaya katılan ve bilek güreşi yapan 24 kadın tesadüfî yöntemle (random) iki gruba ayrılmış ve yine tesadüfî yöntemle gruplar antrenman yapan (n=12, 21.0 ±1.77) ve antrenman yapmayan (n=12, 22.3 ±1.69) gruplar olarak belirlenmiştir. Çalışmada, kadın bilek güreşi sporcuları arasında zamana bağlı olarak kilo, beden kitle indeksi (BKI) vücut yağ ağırlığı ve yağsız vücut ağırlığı parametreleri bakımından istatistiksel olarak bir fark bulunmazken (P<0.05), gruplar arasında beden kitle indeksi farklılık göstermiştir (P<0.005). Vücut parametreleri grup-zaman arasındaki interaksiyon ile etkilenmemiştir. Gruplar arası serum insülin ve insülin/glikoz oranı seviyelerinde bir fark tespit edilmemiştir (P>0.05). Serum glikoz düzeyi grup (P<0,02) ve grup-zaman interaksiyonu (P<0,01) ile etkilenmiştir. Endojen amino asit miktarları genellikle egzersiz programı sonrası artmış, ancak glisin ve prolin düzeyleri ise azalmıştır (P<0.05). Kadın bilek güreşi sporcularında BKI, insülin ve glikoz değerleri ve endojen amino asitler arasındaki korelasyonlar tespit edilmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada elde edilen veriler kadın bilek güreşi sporunda düzenli ve planlı antrenman sürecinin vücut kompozisyonu ve endojen amino asitler üzerine etkili olduğu tespit edilmiş ve bu verilerin literatüre bir katkı sağlayacağı kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: kadın bilek güreşi, egzersiz, amino asitler, insülin
Basketbol turnuvasının kas hasarı ve toparlanma süresine etkileri
Bu çalışmada, bir turnuva esnasında, yoğun ve yüksek yüklenmeli protokoller kadar yüksek değerler görülmese de, arka arkaya maçlar yapan oyuncular, takım sporlarıyla ilişkili kas hasarına maruz kalabilecekleri hipoteziyle yola çıkılmıştır. Bu araştırmaya Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Basketbol takımında yer alan halen üniversitede okuyan ve basketbol liginde çeşitli takımlarda basketbol oynamaya devam eden sporcular katılmıştır.Yaş ortalamaları A Grubu: 23,70± 2,79,B Grubu: 22,80±2,93, boy ortalamaları A 181,30±8,19, B 178,95± 4,68 vücut ağırlıkları A 76,18± 11,31, B 69,96±7,68 antrenman yaşları A 11,00±3,97, B 8,20±3,55 dır .Sonuç olarak MYB ölçümlerinde turnuva içerisinde maçlar arasında müsabaka öncesi ve sonrası ölçümlerde, müsabakalarla gruplar arasında istatistiksel anlamlılık bulunmuştur (p<0.01). Toparlanma süresinde 24?48?72 saat sonraki ölçümlerde anlamlı farklılık yoktur. CK ölçümlerinde müsabaka öncesi ve sonrası ölçümlerde istatistiksel anlamlılık vardır (p<0.01).Toparlanma süresinde turnuva sonrası 24?48?72 saat sonraki ölçümlerde gruplar arasında anlamlı farklılık yoktur. LDH ölçümlerinde müsabakalar arasında, müsabaka öncesi ve sonrası ölçümlerde istatistiksel anlamlılık bulunmuştur (p<0.01). Toparlanma süresinde LDH ölçümleri 24?48?72 saat sonraki ölçümlerde gruplar arasında anlamlı fark vardır (p<0.01). Müsabaka sonrası 10 dakikalık aktif dinlenme yapan grupla, pasif dinlenme yapan grup arasında toparlanma süresinde istatistiksel anlamlılık bulunmuştur (p<0.01).Bu çalışmamızda 4 günlük basketbol turnuvasının sonucunda basketbolcuların iskelet kaslarında kas hasarı yanıtları bulunduğu ve bu yanıtların 24?48?72 saat sonra normal değerlere yaklaştığı söylenebilir.Anahtar Kelimeler; Basketbol, Kas Hasarı, CK, LDH, MYB, Toparlanma
Yüzücülerde antrenman sonucunda oluşan dehidrasyonun kan parametreleri üzerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı, yüzücülerdeki antrenman sonrası sıvı kaybına bağılı ağırlık değişiminin kandaki, Na, K ve Cl düzeylerine etkisini saptamaktır.Çalışmaya Ankara İli'nde hala yüzme antrenmanların sürdürmekte olan gönüllü 31(9 kız, 22 erkek)yüzücü katılmıştır. Katılımcıların yaşları 13-16 (yaş ortalamaları 14,38±1,08 yıl erkek=14,40±1,44 yıl ve kız=14,33±1 yıl), boy uzunlukları 166,00±6,61 cm (erkek=166,66±6,61 cm ve kız=160,95±4,82 cm), spor yaşları 6,41±1,31 yıl (erkek=6,36±1,43 yıl ve kız=6,55±1,01 yıl) olarak ölçülmüştür. Havuz ısısı 230C, nemlilik %97 olarak ayarlanmıştır. Katılımcıların antrenman öncesi ve sonrası vücut ağırlıkları (VA) (Kız=A.Ö:48,96±5,79 kg, A.S:47,33±5,51 kg, Erkek=A.Ö:59,30±5,89 kg,A.S:57,43±5,79 kg), kan sodyum (Na) (Kız=A.Ö:142,77±1,64 mmol/L, A.S:140,88±2,14 kg, Erkek=A.Ö:143,40±1,91 mmol/L, A.S:141,66±2,10 mmol/L), kan potasyum (K) (Kız=A.Ö:4,77±0,21 mmol/L, A.S:4,87±0,21 mmol/L, Erkek=A.Ö:4,71±0,2 mmol/L, A.S:4,80±0,17 mmol/L), kan klor (Cl) (Kız=A.Ö:108±1,22 mmol/L, A.S:106,22±1,09 mmol/L, Erkek=A.Ö:105,72±2,31 mmol/L, A.S:103,90±2,61 mmol/L) ölçülmüştür. Daha sonra elde edilen veriler SPSS Firması tarafından üretilen SPSS v15.0 programına yüklenmiş ve ilişkileri incelenmiştirSonuç olarak yüzücülerde uzun süreli ve yoğun interval antrenman programı ile kandaki Na ve Cl iyonlarında azalma ve K iyonlarında ise artışın anlamlı seviyede olduğu gözlemlenmiştir(p<0,05Anahtar Kelimeler: Dehidrasyon, Sodyum, Potasyum, Klor, egzersiz, terleme.