Breast diseases
264 theses under this subject heading
Meme kanseri moleküler alt tiplerinin MR görüntüleme özellikleri
Amaç: Çalışmamızda meme kanserinin önemli bir prognostik belirleyicisi olan moleküler alt tiplerinin manyetik rezonans (MR) görüntüleme özelliklerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Patoloji sonucuna göre meme kanseri tanısı bulunan 104 hastanın preoperatif MR tetkikleri 5.Baskı Breast Imaging-Reporting and Data System (BI-RADS) atlasına retrospektif olarak incelendi. BI-RADS'a göre olgular kitle veya kitlesel olmayan kontrastlanma olarak ayrıldı. Olguların arka plan parankim kontrastlanmaları değerlendirildi. Kitlelerin şekil, kontur, kontrastlanma özellikleri; kitlesel olmayan kontrastlanmaların ise dağılım ve internal kontrastlanma paternleri ve tüm olguların kinetik özellikleri,ADC değerleri, multifokal/multisentrik (MFMS) olma durumları, lezyonlara eşlik eden bulgular incelendi. Moleküler alt tipler ile MR bulguları istatiksel olarak Kruskal Wallis testi ve ki-kare testleri kullanılarak araştırıldı. Bulgular: Moleküler alt tipler ile kitle/ kitlesel olmayan kontrastlanma olma arasındaki ilişki istatiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,017). En yüksek kitlesel olmayan kontrastlanma oranına (%70) sahip alt tip HER-2 (+)'ti. Kitlelerin şekil (p=0,001) ve kontur (p=0,002) özelliklerinin moleküler alt tiplere göre farklılık gösterdiği izlendi; Luminal tiplerin daha çok düzensiz şekilli ve düzensiz/spiküle konturlu; HER-2 ve Triple(-) alt tiplerin ise daha çok oval/yuvarlak şekilli ve düzgün konturlu olduğu dikkati çekti. Aksiller lenfadenopati en sık (%64.3) Triple (-) alt tipinde izlendi (p=0,033). Hızlı kontrastlanma oranı en yüksek olan (%71.4) alt tip Triple (-) olup erken faz kinetik eğrileri ile alt tipler arasında anlamlı ilişki bulundu (p=0,048). Sonuç: Bu çalışmada moleküler alt tipler ile birçok MR bulgusu arasında anlamlı ilişki bulunmuş olup daha geniş olgu serilerinde, prospektif olarak yapılacak ileriki çalışmalar bu konudaki bilgi birikimimizi arttıracaktır. Anahtar kelimeler: BI-RADS, meme kanseri, manyetik rezonans, moleküler alt tip, MRG
Meme kanseri hastalarında nüks korkusunun sağlık okuryazarlığı ile ilişkisi
Amaç: Nüks korkusu kanser hastalarında sık görülmektedir ve yüksek düzeydeki nüks korkusu, kanser hastalarında psikiyatrik problemlere yol açabilmektedir. Bu çalışma, kanser hastaları arasında sağlık okuryazarlığı düşük olanların nüks korkusuyla daha fazla ilişkilendirildiği hipotezini incelemekte olup nüks korkusunu azaltmak ve sağlık okuryazarlığını artırmak için öneriler ve müdahaleler sunmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında, 01.03.2023 ile 31.05.2023 tarihleri arasında, Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran meme kanseri tanısı alıp tedavilerini tamamlayan 50 kadın hastayla yüz yüze görüşme yapıldı. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Kanserden Sağ Kalanlarda Erişkin Yaşam Kalitesi Ölçeğinin Nüks Endişesi Alt Boyutu ve Türkiye Sağlık Okuryazarlığı-32 ölçeği uygulandı. Bulgular: Yapılan araştırma sonucunda nüks korkusu ile sağlık okuryazarlığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0,05). Tek veya çift memede kanser tanısı alan hastalar içinde, çift memede kanser tanısı alanlarda nüks korkusu anlamlı olarak daha yüksek seviyede bulundu (p<0,05). İncelenen diğer sosyodemografik ve hastalık özellikleri ile nüks korkusu arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0,05). Sonuçlar: Bu çalışmaya katılan meme kanseri hastalarında, nüks korkusu ve sağlık okuryazarlığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Bu çalışmanın hipotezi, sağlık okuryazarlığı arttıkça nüks korkusunun azalacağıydı. Ancak sağlık okuryazarlığı yüksek olan bazı hastalar, riskleri daha iyi görüp daha yüksek nüks korkusu yaşıyor olabilir. Bu durum analizleri etkilemiş ve nüks korkusu ile sağlık okuryazarlığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmasını engellemiş olabilir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, Nüks korkusu, Sağlık okuryazarlığı
Meme kanseri alt-gruplarında monosit/makrofaj/alveolar makrofaj arası etkileşimlerin metastaz ve immün modülasyon üzerine etkileri
Meme kanseri kadın kanserleri arasında birinci sırada yer almaktadır. İlk olarak akciğere olmakla beraber, kemik, karaciğer ve beyin metastazı görülür. Kanser kök hücresi/kanser başlatıcı hücrelerin metastazdan sorumlu olduğu ve primer meme tümöründe bulunan kanser kök hücresi popülasyon ve yüzdesinin bu yayılımda sorumlu olduğu ileri sürülmektedir. Kanser kök hücresi ve immün modülasyon/kaçış ile ilgili birçok çalışma litaratürde bulunmakla beraber, monosit/makrofaj/doku yerleşik makrofajları ve kanser kök hücresi arasındaki ilişki henüz bilinmemektedir. Ayrıca, akciğer doku yerleşik makrofajları ile ilgili yapılacak çalışmalarda bu hücreler için bir hücre hattı mevcut değildir. İlgili tez kapsamında, monositik bir hücre hattı olan THP-1'den, spontan seçilim ile alveolar makrofaj benzeri bir hücre hattı (Al-Maq/D6P30-DAİSY5) oluşturulmuştur. Bu hücre hattı CD206, CD163, CD169, CD11b, CD11c, CD14, HLA-DR, CD16 ve CD68 belirteçleri kapsamında karakterize edilmiştir. İlgili hücre hattı seçilirken farklı yüzey ve ekstrasellüler matris bileşenleri kullanılarak, farklılaşmayı en çok destekleyen koşul ile devam edilmiştir. Oluşturulan alveolar makrofaj benzeri hücre hattı meme kanseri hücre hatları ile ko-kültüre edilerek CD44/CD24 belirteç düzeylerindeki değişim araştırılmıştır. Kullanılan meme kanseri hücre hatlarından MDA-MB-468 ve T47D hücrelerinin ''karışık tip'' kanser kök hücresi alt-klonlarını bulundurduğu ve en çok bu hücrelerin alveolar makrofaj karakterini desteklediği görülmüştür. BT474 hücrelerinin CD14+ monositik alt-grupları arttırırken, CD169 belirtecini en az uyaran hücre hattı olduğu belirlendi. Tüm bu sonuçlar neticesinde, kanser kök hücresi alt-tiplerinin farklı monosit/makrofaj ve doku yerleşik makrofaj alt-grubunu destekleyebileceği belirlendi. Bu veriler ışığında ileri mekanistik çalışmalar planlanarak mekanizmanın aydınlarılması hedeflenmektedir.
Köpeklerde lokal ileri evre meme tümörlerinde neoadjuvant kemoterapide kullanılan iki farklı kemoterapi protokolünün etkinliğinin araştırılması
Köpek meme tümörleri dişi köpeklerde görülen en yaygın tümördür. Bu tümörlerde güncel tedavi seçeneği operasyondur. Bu çalışmada; lokal ileri evre meme tümörlü köpeklerde doksorubisin/siklofosfamid kombinasyonu ve paklitaksel'den oluşan iki farklı neoadjuvant kemoterapi protokolünün tedavide klinik etkinliği ve güvenilirliğinin gösterilmesi, neoadjuvant kemoterapi öncesi alınan biyopsi numunelerinde Ki67, HER-2, östrojen ve progesteron biyobelirteçlere dayanarak subtiplerinin belirlenip, bu subtiplerin neoadjuvant kemoterapiye klinik cevabı tahmin etmede prognostik değerinin belirlenmesi ve operasyon sonrası alınan meme dokularında da neaodjuvan kemoterapinin bu biyobelirteçler üzerinde yapmış olduğu değişikliklerin immunohistakimyasal olarak karşılaştırılmalı değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmada 30 adet lokal ileri evre meme tümörlü köpek rastgele iki gruba ayrılarak gruplardan birine neoadjuvant doksorubisin/siklofosfamid kombinasyonu doksorubisin 25-30 mg/m2ve siklofosfamid 100 mg/m2 hesabıyla i.v yavaş enjeksiyon şeklinde 3 hafta ara ile 4 kür şeklinde kullanılırken diğer gruba paklitaksel kemoterapisi 60mg/m2 i.v yavaş enjeksiyon şeklinde haftada 1 kez 12 hafta süre ile uygulandı. Kemoterapiden önce ve kemoterapinin bitiminden 4 hafta sonra alınan tümör dokularında immunohistokimyasal olarak Ki67, HER-2, östrojen ve progesteron biyobelirteçlerinde meydana gelen değişiklikler araştırıldı. Çalışmadaki köpeklerde antrasiklin/siklofosfamid(A/C) kemoterapisi uygulananların 3/15(%20)'si tam cevap, 10/15 (%66,66) 'ı parsiyel cevap, 1/15(%6,66)'si stabil hastalık ve ilerleyen hastalık gösterdiği belirlendi. Paklitaksel kemoterapisi uygulanan köpeklerin de 1/15(%86,66) 'sı parsiyel cevap verirken,1/15(%6,66) 'si tam cevap ve ilerleyen hastalık gözlendiği tespit edildi. Her iki grupta da tedaviye cevap verenlerin oranı tedaviye cevap vermeyenlerin oranına göre istatistiki olarak anlamlı bulundu. Neoadjuvant kemoterapi öncesi alınan biyopsi numunelerinde Ki67, HER-2, östrojen ve progesteron biyobelirteçlerine dayanarak KMT'lerin subtipleri belirlendi. Luminal A tipi meme tümörünün fazlalığı istatistiki olarak anlamlı bulundu. Antrasiklin/Siklofosfamid grubunda triple-negatif subtipinin tam cevap verme yüzdesi diğerlerinden yüksek olarak tespit edildi. Tedavi öncesi ve sonrası biyobelirteçlerdeki değişiklikler istatistiki olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak, bu kemoterapi protokollerinin neoadjuvant kullanımının uygulanan doz ve aralıkta etkili, güvenilir ve güncel tedavi yaklaşımına alternatif bir tedavi seçeneği olduğu tespit edildi.
Tamoksifen tedavisi alan meme kanserli hastalarda CYP2D6 gen polimorfizmlerinin araştırılması
Meme kanseri dünyada kadınlar arasında en sık görülen ve en sık ölüme neden olan kanserdir. Meme kanserlerinin yaklaşık %75-80'i hormon pozitiftir. Tamoksifen, hormon reseptörü pozitif meme kanseri hastalarında yüksek tedavi etkinliği olan bir seçici östrojen reseptör modülatörüdür. Bir ön ilaç olan Tamoksifen karaciğerde CYP2D6 enzimi ile en aktif metaboliti olan Endoksifen'e dönüştürülür. CYP2D6 genindeki polimorfizmler nedeniyle Tamoksifen'in farmakolojik aktivitesinde bireyler arası farklılıklar meydana gelir. CYP2D6 allelleri ve Tamoksifen tedavisinin etkinliğini değerlendiren çok sayıda çalışmalar yapılmışıtır. Yapılan çalışmalarda çelişkili sonuçlar elde edilmiştir. Bu çalışmada CYP2D6 genotiplemesi ve bunun Tamoksifen tedavisinde klinik etkisinin araştırılması planlanmıştır. Çalışmaya katılan 65 hastanın periferik venöz kan örneklerinden DNA izolasyonu yapıldı. CYP2D6 allellik varyantlarının (rs16947, rs35742686, rs3892097, rs5030655, rs5030656, rs1065852, rs28371706, rs28371725) belirlenmesi TaqMan® Universal PCR Master Mix ve TaqMan® Drug Metabolism Genotyping Assay Mix ile Gerçek Zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu (RT-PCR) uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Genotip sonuçlarına göre metabolize edici gruplar belirlenerek, hastaların klinik, patolojik özellikleri ve sağkalım analizleri gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Hastaların yaş ortalaması 40,71±7,68 yıl, ortalama takip süresi 84 ay±42,06 (6-243 ay) idi. Genotipleme sonucu 35(%53,8) hasta Normal Metabolizör ve 30(%46,2) hasta Orta Metabolizör olarak tespit edildi. Metabolizör gruplarla hastaların menopozal durumu, vücut kitle indeksleri, histopatolojik özellikleri arasında anlamlı fark saptanmadı. Gruplar arasında genel sağkalım, nüks ve ölüm açısından da anlamlı fark saptanmadı. Daha önce yapılan çalışmalarla uyumlu olarak, normal ve orta metabolizör gruplar arasında patolojik özellikler, nüks, ölüm ve genel sağkalım açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Tamoksifen tedavisinin bireyselleştirilmesi ve optimizasyonu için örneklem ve incelenen allel sayısının artırılarak yapılacak prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Birinci derece yakını meme kanseri olan kadınların meme kanseri korkusunun erken tanı davranışları üzerinde etkisi
Bu çalışmanın amacı birinci derece yakını meme kanseri olan kadınların meme kanseri korkusunun erken tanı davranışları üzerinde etkisinin incelenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapıldı. Araştırmanın örneklemini 03 Haziran -02 Aralık 2019 tarihleri arasında Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji-Onkoloji servisinde meme kanseri tanısıyla yatan kadınların birinci derece yakınları ile Hematoloji-Onkoloji günü birlik servisine başvuran meme kanserli kadınların birinci derece yakını 108 kadın oluşturdu. Verilerin toplanmasında Kişisel Tanımlayıcı Bilgi Formu ve Meme Kanseri Korku Ölçeği kullanıldı. Veriler IBM SPSS 22 programında sıklık, yüzde, ortalama, testi, Anova, Post Hoc Tukey, Pearson korelasyon ve Regresyon analizleriyle değerlendirildi. Araştırmanın sonucunda; kadınların %25,0'i düzenli olarak kendi kendine meme muayenesi yaparken, klinik meme muayenesi ve mamografi yaptıran kadınların oranı sırasıyla %23,1 ve %19,4'tür. Birinci derece yakını meme kanseri olan kadınların; yaşları arttıkça kadınların meme kanseri korku ölçeğinden aldığı puanlarda düşmekte olduğu saptandı. Ortaokul mezunu olan kadınların meme kanseri korkusu ölçeğinden aldıkları puanlar ilkokul mezunu olan ve okuryazar olmayan kadınların meme kanseri korkusu ölçeğinden aldıkları puanlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p=0,02; p<0,01). Annesi meme kanseri olan kadınların meme kanseri korkusu ölçeğinden aldıkları puanlar kardeşi veya ablası meme kanseri olan kadınların meme kanseri korkusu ölçeğinden aldıkları puanlara göre daha yüksek olduğu görüldü (p=0,013; p<0,05). Menopozda olan kadınların meme kanseri korkusu ölçeğinden aldığı puanlar menopozda olmayan kadınların meme kanseri korkusu ölçeğinden aldığı puanlara göre daha yüksek olduğu belirlendi (p=0,021; p<0,05). Kadınların %57,4'ü yüksek düzeyde meme kanseri korkusu yaşadığı ve meme kanseri korkusu ile kadınların erken tanı davranışları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı (p<0.05). Araştırmamızın sonucunda meme kanserinin genetik geçişi nedeniyle, yakını meme kanseri olan kadınlara erken tanı davranışlarını konusunda girişimler yapılarak farkındalığın artırılması önerilmektedir.
Meme kanserli hastalarda neoadjuvan kemoterapi etkinliğinin histopatolojik moleküler subtiplerle ilişkisi
Meme kanserli hastalarda neoadjuvan kemoterapi etkinliğinin histopatolojik moleküler subtiplerle ilişkisini, prognostik faktörleri ve patolojik tam yanıtı etkileyen faktörleri incelemeyi amaçladık. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi ve Dr. Ersin Arslan Eğitim ve Araştırma Hastanesinde 02.02.2012-30.07.2021 tarihleri arasında meme kanseri tanısı alan ve neoadjuvan kemoterapi alan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmamız retrospektif olarak hasta dosyalarından, hastane otomasyon sisteminden ve patoloji arşivinden yararlanılarak yapıldı. Hastaların demografik verilerine, meme kanseri subtiplerine göre karakteristik özelliklerine, patolojik tam yanıtı etkileyen faktörlere, nüksüz ve genel sağkalım analizleri yapıldı. Çift merkez çalışmamızda toplam 183 hasta mevcut idi. Moleküler subtiplere göre hastalar klasik olarak; hormon reseptörü pozitif ve HER2 (human epidermal faktör reseptörü 2) negatif tümörler luminal grup olarak, HER2 pozitif olanlar HER2 grup olarak ve hormon reseptörü ve HER2 negatif tümörler triple negatif grup meme kanseri olarak alındı. Sırasıyla gruplardaki sayılar luminalde 102, HER2'de 61 ve triple negatif meme kanserli 20 hasta vardı. Çalışmamızda, triple negatif ve HER2 grupta patolojik tam yanıtoranları luminal gruba göre daha yüksek oranda bulundu. Neoadjuvan kemoterapi alan meme kanserli hastaların hormon pozitif luminal subtip hastalarda patolojik tam yanıt hormon negatif tümörlere göre düşüktü. Anahtar kelimeler: Meme kanseri, neoadjuvan kemoterapi, moleküler subtip, patolojik tam yanıt
Meme kanseri koşullu besiyerinin endotel hücrelerdeki adezyon molekülleri ve immün kontrol noktaları genleri üzerindeki etkileri
Meme kanseri, yaygın olarak süt kanallarını oluşturan hücrelerden veya kanallara süt sağlayan lobüllerden kaynaklanan bir kanser türüdür. Kanser gelişimi esnasında tümör mikro-çevresinde bulunan birçok faktör önem kazanmaktadır. Bu faktörler arasında, endotel hücreler ve immün hücreler gibi hücresel faktörler ile integrinler ve ekstraselüler matriks elemanları gibi yapısal faktörler bulunmaktadır. Endotel hücrelerinden sentezlenen bazı faktörlerin immün hücre modülasyonlarında etkili olması ve tümör hücrelerinin metastazında rol oynaması bu faktörleri kanserde önemli kılmaktadır. Çalışmamızda, meme kanseri koşullu besiyerinde inkübe edilen endotel hücrelerdeki immün kontrol moleküllerinin ve adezyon moleküllerinin ekspresyon seviyelerinde değişiklik olup olmadığını inceledik. Bu amaç için normal meme hücre hattı olan CRL-4010, meme kanseri hücre hatları olan CRL-2329 ve MDA-MB-231 hücrelerinden elde edilen koşullu besiyerleri HUVEC'lere uygulandı. Endotel hücrelerinde, hücre proliferasyonu, hücre migrasyonu ve belirlenen adezyon ve immün kontrol noktaları genlerinin ekspresyon seviyelerindeki değişimlere nasıl etkiler yaptığı incelendi. Hücre proliferasyonu deneyinde, CRL-2329 deney grubunda 48 saatin sonunda kontrole göre artış gösterdiği bulunmuştur. Hücre migrasyonu deneyinde ise, meme kanseri koşullu besiyerlerinde bulunan HUVEC grubunun daha hızlı kapandığı gözlemlenmiş ve anlamlı bulunmuştur. Çalışmamızda adezyon moleküllerinden; ICAM-1, VCAM-1, PECAM-1, E-selektin, VE-kaderin, E-kaderin ve immün kontrol noktaları genlerinden; PD-L1, PD-L2, IDO-1, IDO-2, VISTA, LAG3, CTLA-4 genlerinin ekspresyon düzeyleri Real Time PCR yöntemi ile analiz edilmiştir. Gen ekspresyon seviyelerindeki değişimler incelendiğinde, adezyon moleküllerinden olan ICAM-1, VCAM-1, PECAM-1, E-selektin, VE-kaderin anlamlı olarak değişimler göstermiştir. İmmün kontrol noktaları genlerinde ise, PD-L1, PD-L2, IDO-1, VISTA, LAG3 kontrole göre anlamlı değişimler göstermiştir. Elde ettiğimiz verilerin kanser hücrelerinin çoğalmasına ve metastazına destek sağladığını belirtebiliriz. Bu nedenle, bulduğumuz sonuçlar literatüre katkı sağlayabilecektir.
Hipoksi koşulları altındaki meme kanseri hücrelerinde hipertermi ve kurkuminin kanser kök hücre benzeri özelliklere ve epitelyal-mezenkimal dönüşüme etkilerinin incelenmesi
Meme kanserinin heterojen bir hastalık olduğu, hipoksinin invazyon ve metastazda etkin rol oynadığı ve kötü prognoz ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı hipoksi koşulu altında Hipertermi, 17-AAG ve Kurkumin üçlü tedavisinin meme kanseri hücre dizilerinde CSC ve EMT belirteçlerinin gen ifadeleri ve hücresel fonksiyonlar üzerindeki etkilerini incelemek ve araştırmaktır. Bu çalışmada ilk olarak hipoksi koşulu oluşturmak için meme kanseri hücre dizilerinde CoCl2'ün doza ve zamana bağlı qRT-PCR yöntemi ile HIF1A ifade düzeyleri araştırılmıştır. Bunun sonucunda MDA-MB-231 hücre dizisinin 3. saatte 25 µM, CRL-2329 hücre dizisinin ise 3. saatte 100 µM CoCl2 ile inkübasyonunun, en yüksek HIF1A gen ifade düzeyi gösterdiği bulunmuştur. Çalışmamızda hipoksi oluşturulmuş meme kanseri hücre dizilerinde 17-AAG ve kurkumin etken maddelerinin MTT deneyi ile 24. ve 48. saat IC50 dozları belirlenmiştir. Belirlenen bu dozlara bağlı olarak hipertermi ile beraber kombine gruplar oluşturulmuştur. Çalışmamızda hipoksi oluşturulmuş hücre dizilerine uygulanan HT + 17-AAG + Kurkumin üçlü tedavinin; hipoksi grubuna, sadece HT ve HT + 17-AAG uygulanan gruplara kıyasla kanser kök hücre belirteci ve epitelyal mezenkimal geçiş ile ilişkili belirteç genlerin mRNA ekspresyon düzeylerini anlamlı bir şekilde azalttığı görülmüştür. Ayrıca hücre migrasyonu deneyi ile elde edilen bulgulara göre de bu kombinasyonun hücreler üzerinde antiproliferatif ve antianjiyogenik etkiye sahip olduğu tespit edilmiştir. Bu veriler, CSC ve EMT belirteçlerini aşırı ifade eden hipoksik meme tümörlerinde oldukça iyi bir kombinasyon ajanı olabileceğine işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: Meme Kanseri, Hipoksi, Hipertermi, 17-AAG, Kurkumin, CSC, EMT
Meme kanserinde foliküler yardımcı T lenfositlerin fonksiyonel ve moleküler analizi
T foliküler yardımcı (Tfh) hücreler, lenf nodu (LN)'nda antijene özgü antikor üreten B hücrelerinin olgunlaşmasında görev alır. Kanser hastalarının LN ve periferik kanlarında bulunan Tfh hücrelerinin moleküler ve fonksiyonel karakterizasyonu net bir şekilde tanımlanmamıştır. Bu çalışmada fenotipik karakterizasyon için meme kanseri hastaların LN ve periferik kanından izole edilen lenfositler kullanıldı ve CD4, CD8, PD-1, CXCR5, CCR7, CD45RO, CD127, CD25, TIM-3, LAG-3, CTLA-4 ve ICOS ifadeleri, akım sitometresi aracılı analiz edildi ve klinik veriler ışığında incelendi. LN kesitlerinden CD4, CD19 ve BCL-6 immünofloresan boyamalar yapıldı. Fonksiyonel analizlerde, CD4+ T hücreleri izole edildi ve anti-CD3/CD28 uyarımı sonrası zamana bağlı; PD-1 ve CXCR5 ilişkili, erken aktivasyon ve inhibitör belirteçlerinin ifadelerindeki değişimler ve proliferasyonları incelendi. Uyarım sonrası CD4+ T hücreler PD-1 ve CXCR5 bağımlı olarak izole edildi ve bu hücrelerdeki BCL-6, ICOS ve TIM-3 ifadeleri immünfloresan boyama ile ve bu popülasyonlardaki diğer T hücre alt grupları ile ilişkili moleküllerinin mRNA düzeyi RT-PZR tekniği ile araştırıldı. Sonuç olarak, LN'de dolaşıma kıyasla daha yüksek Tfh ilişkili CD4+PD-1+CXCR5+ hücreler tespit edildi, bu hücrelerin CCR7+CD45RO+ merkezi bellek fenotipik özelliği taşıdığı ve yüksek oranda CD127, TIM-3 ve ICOS ifadesine sahip olduğu saptandı. Ayrıca, CD4+PD-1+CXCR5+ hücrelerinin yüksek oranda çoğalma kapasitesine sahip olduğu ve uyarım ile erken aktivasyon ve inhibitör reseptör ifadelerini arttırdığı tespit edildi. Uyarım sonrası CD4+PD-1+CXCR5+ hücrelerinde yüksek oranda BCL-6 mRNA düzeyi, ICOS ve TIM-3 ifadesi de görüldü. Böylelikle çalışmamız, Tfh hücrelerinin esas olarak LN'de yüksek çoğalma kapasitesindeki CD4+PD-1+CXCR5+BCL-6+ICOS+TIM-3+ hücreler olarak karakterize edilebileceğine ışık tutmaktadır ve bu hücrelerinin aktivasyonunun hedeflenmesi ile anti-kanser hümoral bağışıklık yanıtını indüklenebileceğini düşünülmektedir.
Cyberknıfe radyocerrahi sisteminde beyin metastazlarının tedavi planlamasında ırıs, sabit kolimatör ve çok yapraklı kolimatörler ile elde edilen planların dozimetrik olarak karşılaştırılması
Bu çalışmada, CyberKnife radyocerrahi sisteminde meme kanseri tanılı 10 beyin metastazlı olgunun planlama sistemi kullanılarak sanal tedavi planları üç farklı kolimatör (Sabit Kolimatör, IRIS ve MLC) için dozimetrik karşılaştırma ve değerlendirme yapıldı. Çalışmanın amacı meme kanseri tanılı beyin metastazlı olguların tedavi planlama sisteminde farklı yöntemlerle yapılan sanal tedavi planlarını dozimetrik olarak değerlendirilmesidir. Bu amaçla Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nda tedaviye alınmış meme kanseri tanılı beyin metastazlı 10 olguya ait arşiv bilgileri retrospektif olarak elde edildi ve planlama sisteminde sanal tedavi planları yapıldı. Yapılan planlarda reçete edilen doz 3 fraksiyonda 18 Gy ve izodoz eğrisi % 80'de tanımlandı. Çalışmanın tamamlanmasıyla elde edilen tedavi planların hedef hacim dozları, kritik organ dozları, homojenite, konformalite, gradiyent indeksi, monitör unit (MU), NOD ve tedavi süre verileri karşılaştırıldı. Elde edilen planlar için izodozun hedef hacimin %95'ini sarmasına ve kritik organların korunmasına dikkat edildi. Oluşturulan planlardaki dose volüme histogram (DVH)'lar ile doz dağılımları elde edildi. Çalışmada elde edilen verilerle statistical package for the social sciences (SPSS) programında üçlü karşılaştırmada Repeated Mesure Anova ve Friedman testleri kullanılarak istatistiksel analiz yapıldı. PTV (Dmax, Dmin, D2), Beyin-PTV (V8, V10, V12), sol göz, sol-sağ hipokampüs, beyin sapı, optik kiazma, hipofiz bezi, sol lakrimal, sol ve sağ kohlea, HI ve GI değerleri birbirlerine yakın değerler elde edilmiş ve anlamlı fark saptanmamıştır. Sol-sağ lens, sağ göz, sol optik sinir ve CI için IRIS kolimatör, sağ optik sinir, sağ lakrimal ve nCI için FIXED kolimatör, MU, NOD ve tedavi süresi için ise MLC'de iyi olduğu görülmüş ve anlamlı fark saptanmıştır.
Erken evre meme kanserli olgularda kısmi meme ışınlamasının cyberknife- VMAT planlarının dozimetrik olarak karşılaştırılması
Bu çalışmada radyoterapi tedavisi görmüş erken evre meme kanseri tanılı 10 hasta için SBRT tekniği ile Volümetrik Modülasyonlu Ark Tedavi (VMAT) ve CyberKnife (CK) tedavi planlama sistemleri ile sanal tedavi planları yapılarak dozimetrik karşılaştırma yapılmıştır. Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nda tedaviye alınmış erken evre meme kanserli 10 hastaya ait arşiv materyali retrospektif olarak elde edilmiş ve sanal tedavi planları yapılmıştır. Yapılan planlarda 30 Gy doz 5 fraksiyonda verilecek şekilde belirlenmiştir. Sanal planlar için GTV, aynı taraf meme, karşı meme, aynı taraf akciğer, karşı akciğer, kalp, tiroid, humerus, özafagus, karaciğer, sol ön inen koroner arter, meme başı, cilt ve göğüs duvarının konturlamaları radyasyon onkoloğu tarafından yapıldı. Planlarda izodozun hedef hacmin %95'ini sarmasına ve kritik organların belirlenen limitlerde doz almasına dikkat edildi. Oluşturulan planlardaki DVH' lar ile doz dağılımları elde edildi. SPSS programıyla Mann Whitney U Testi ve Independent Simples-T Testi kullanılarak istatistiksel analiz yapıldı. Bunun sonucunda cilt, kalp, göğüs duvarı, özafagus, aynı taraf meme, aynı taraf akciğer, GTV, MU, HI ve CI dozimetrik karşılaştırmalarında anlamlı bir fark bulunurken, humerus, sol ön inen koroner arter, karşı meme, karaciğer, meme başı ve karşı akciğer için anlamlı bir fark bulunmamıştır. HI, CI, MU ve süre için en düşük değerler VMAT planlama sisteminden elde edilmiştir. Meme başı ve sol ön koroner arter dozları CyberKnife tekniğinde daha az bulunsada iki farklı tedavi tekniği arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır
Grade 3 jinekomastili hastaların postero-inferior pediküllü flep ile onarımı ve nipple areola kompleksinin korunması
Grade III jinekomastinin cerrahi tedavisinde genellikle mastektomi teknikleri ve meme başı-areola kompleksinin serbest transplantasyonu (free nipple) kullanılmaktadır. Ayrıca, artan obezite oranları ve bariatrik cerrahinin gelişmesiyle birlikte, cerrahi yönetimi açısından Grade III jinekomasti ile karıştırılabilir olan psödojinekomasti için cerrahiye olan talep artmaktadır. Postero-inferior pediküllü fasya kutanöz flep ile meme başının nörovasküler fonksiyonunu bozmadan daha az skar bırakarak başarılı sonuçlar alınabilmektedir. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda 2021-2022 yılları arasında jinekomasti veya psödojinekomasti şikayeti olan Grade 3 jinekomastili 12 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalara operasyon öncesi ve sonrasını düşünülerek yaşam kalitesi değerlendirme ölçeği olan 36 soruluk SF36v2 anketi yapıldı. Hastalara postero-inferior pediküllü fasya kutan flebi tekniği ile cerrahi uygulandı. Kısaca, üst kadranların derin dokularının pedikül alanı dışında kalan bölgeye liposuction yapıldı. Postero-inferior pediküllü flebin de-epitelyalizasyonunun ardından alt-iç ve alt-dış meme kadranları rezeke edildi. Daha sonra torasik flep İMF hizasına sütüre edilip areola yeni yerine transpoze edildi. Ocak 2021 ile Ocak 2022 arasında on iki hasta ameliyat edildi ve sonuçları toplandı. Ortalama hasta yaşı 25,5 yıl, ortalama ağırlık 65,42 kg ve ortalama vücut kitle indeksi 29,56 kg/m2 idi. Ayrıca ortalama ameliyat süresi 112,17 dakika, ortalama liposuction hacmi 543,75 mL, eksize edilen ağırlık 618,33 g, ortalama hastanede yatış ve drenaj süreleri 4 gün idi. Hastalara yapılan SF36v2 yaşam kalitesi anketinde operasyon sonrasında operasyon öncesine göre anlamı düzeyde fiziksel işlevlerde artış görüldü. Nörovasküler fonksiyonun korunması bu ameliyatın başlıca avantajı olup meme ucu hassasiyetini korumak isteyen hastalar için öncelikli bir teknik haline gelmektedir. Bu ameliyat güvenilir ve tekrarlanabilirdir. Düşük majör komplikasyon oranı, uygun fonksiyonel ve estetik sonuçları nedeniyle Grade III jinekomasti için ilk basamak tedavi olarak önerilmektedir.
Gaziantep ilinde meme ve/veya over kanseri tanısı almış olgularda BRCA1/BRCA2 gen mutasyonlarının retrospektif olarak klinik ve demografik özelliklerinin araştırılması
Patojenik BRCA1/BRCA2 gen mutasyonu taşıyan bir kadının hayatı boyunca meme ve/veya over kanserine yakalanma ihtimali yüksek olasılıklıdır. Meme kanseri ve/veya over kanseri olgularında BRCA1/BRCA2 gen mutasyonlarının türleri klinik ve demografik özelliklerini belirlemektir. Bu çalışmada Gaziantep ilinde iki merkezli meme ve/veya over kanseri tanısı almış olgularda BRCA1/BRCA2 gen analizi kriterlerini karşılayan 104 olgunun dosyaları seçilmiştir. Hastaların; yaş, cinsiyet, komorbidite, BRCA1/BRCA2 mutasyonu, saptanan mutasyonun lokasyonu, değişen proteinin ismi, cDNA change kısmı, tanı tarihi, menopoz durumu, ailede kanser öyküsü, histopatolojik alt tipi, immunhistokimya alt tipleri, hormon reseptör pozitif hastada östrojen reseptör progesteron reseptör düzeyi, Kİ67 indexi, tanı anında evresi, profilaktik mastektomi, profilaktik ooforektomi, exitus tarihi, genetik test sonuçları değerlendirilmiştir. BRCA1 ve BRCA2 mutasyonu tespit edilen hastaların gen lokasyonlarına bakıldığında en sık genetik mutasyonların ekzon 11'de; n=35 (%31.82) meydana geldiği, ikinci sıklıkla ise ekzon 10'da; n=25 (%22.73) meydana geldiği tespit edilmiştir. Hasta olan veya olmayan genetik mutasyon saptanan hastalarda en fazla tespit edilen protein değişimi c.3318C>G n=6 (%5.8) iken; ikinci sıklıkla görülen protein değişimi c.9317G>A n=4 (%3.8) olarak tespit edilmiştir. BRCA1 ve BRCA2 genetik mutasyon tespit edilen hastaların tanı anında menopoz durumu açısından postmenopozal grupta yükseklik açısından anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p=0.024*).Kanser tespit edilen 84 BRCA1 ve BRCA2 mutant hastaları histolojik grade açısından değerlendirdiğimizde yüksek grade açısından anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.040*). Yine kanser tespit edilen BRCA1 ve BRCA2 mutasyonu olan 84 hasta tümör bölgesine göre (bilateral, sağ, sol) sol lokalizasyonu daha fazla saptanmıştır (p=0.001*). Meme kanseri olan hastaların genel sağkalım süresi 153 ay, over kanseri olan hastanın genel sağkalım süresi 43 ay bulunmuştur. Mutasyon pozitif olguların hormon reseptörleriyle ilişkileri, yaşı, evresi, aldığı tedavileri, geçirdiği operasyonlar ve yakınlarındaki pozitiflik yakalandığı zaman mutasyon saptanan kişilerin ileriki yaşlarında hastalığa yakalanma insidansları, profilaktik tedaviler (mastaktomi,ooferektomi gibi), morbidite ve mortaliteyi azaltma, takip süreçleri açısından bizlere yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: BRCA1 geni, BRCA2 geni, meme kanseri, over kanseri
Erken evre endometrium kanseri tanısıyla opere edilen hastalarda lenfovasküler alan invazyonu ile diğer prognostik faktörlerin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada Erken Evre Endometrium kanserinde (Evre 1-2) lenfovasküler alan invazyonu ile ilişkili prognostik faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda, 2010-2020 yılları arasında kliniğimizde erken evre (Evre 1-2) endometrium kanseri tanısı ile birincil tedavide total histerektomi, bilateral salpingooferektomi ve/veya pelvik ve/veya paraaortik lenfadenektomi yapılan patoloji sonucu erken evre endometrium kanseri (Evre 1-2) olarak raporlanan 461 hastanın dosyaları taranmıştır. Hastaların klinikopatolojik ve demografik özellikleri değerlendirilmiştir. Hastaların yaş, kilogram, doğum sayısı, postmenopoz olup olmaması, histolojik tipine (Tip 1, Tip 2), histolojik grade'i(Grade 1-2-3), myometrial derinliği(1/2 myometriumu aşmış, aşmamış), alınan peritoneal sitolojisinin malign veya benign olması ile lenfovasküler invazyon olup olmaması karşılaştırılmıştır. Observed outcome ve predicted outcome arasındaki ilişki için Loess algoritması kullanılmıştır. Algoritmalar arasindaki ayırımını c-index(AUC) hesaplanarak değerlendirilmiştir. Bulgular: LVSI olan hastalar ile ileri yaş (p=0.006), menopozun varlığı (p=0.03), histolojik tip olarak Tip 2 olması (p=<0.0001), histolojik grade'in ileri olması (p=<0.0001), preoperatif CA 125 değerlerinin yüksek olması (p=0.001), peritoneal sitolojisin malign olması(p=<0.0001), servikal tutulum olması (p=<0.0001), tümörün myometrial derinliğinin 1/2'yi aşmış olması (p=<0.0001) ilişkili bulunmuştur. Yaptığımız modellemeye göre 3 açıklayıcı değişken ile LVSI güçlü bir şekilde ilişkili bulunmuş olup bu faktörler; myometrial invazyon (OR:3.72 0.18-7.6 %95 CI), histolojik grade (OR:1.82 0.11-2.94 %95 CI), peritoneal sitolojisi (OR:3.1 0.14-6.48 %95 CI). Bununla birlikte kilonun anlamlı olmadığı (p=0.9), doğum sayısının az veya çok olmasının anlamlı olmadığı (p=0.9), diyabetin olup olmamasının anlamlı olmadığı (p=0.9), hipertansiyon olup olmamasının anlamlı olmadığı (p=0.3), preoperatif smear ASCUS altı, CIN-3 üzeri olmasının anlamlı olmadığı (p=0.5)ve hpv değerlerine bakıldığında pozitif veya negatif olmasının anlamlı olmadığı (p=0.5) bulunmuştur. Sonuç: İleri yaş, post-menopoz dönemi, histolojik olarak tip 2, preoperatif CA 125 düzeyinin yüksek, serviks tutulumunun olması ile lenfovasküler alan invazyonu olan hastalar arasında ilişki olabileceği gözlemlenmiştir. Özellikle myometrial derinliğin ½ myometriumu aşmış, peritoneal sitolojisinin malign ve histolojik grade'in ileri olmasıyla lenfovasküler alan invazyonu olan hastalar arasında güçlü bir şekilde ilişki olduğu gözlemlenmiştir. Sistemik hastalıklar (diyabet, hipertansiyon), kilo, doğum sayısı, preoperatif bakılan smear ve HPV'nin ise lenfovasküler invazyonu olan ve olmayan hastalar arasında anlamlı fark olmadığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Erken evre endometrium kanseri, prognostik faktörler, lenfovasküler alan invazyonu
CDK4/6 reseptör inhibitör tedavisi alan hormon reseptör pozitif metastatik meme kanseri hastalarda tedavi yanıtını değerlendirmede 18F-FDG PET/BT suvmax değerlerinin rolü
Metastatik meme kanseri çok kötü prognozlu bir hastalıktır. Yıllardır hormonoterapi ile tedavi edilir ancak CDK 4/6 inhibitörlerinin verdiği umut sonuçlarından dolayı hormonoterapi ile kombine edilmesi son yıllarda metastatik meme kanserinin tedavisinde yerini almıştır. CDK 4/6 inhibitörlerinin yanıtını değerlendirmek için standart bir yaklaşım bulunmamakla birlikte PET BT ile değerlendirilmesi mümkün olabilir. Çalışmamızda CDK 4/6 inhibitörleri uygulanan hormon pozitif metastatik meme kanseri hastalarında PET BT SUVmax değeri ile tedavi yanıtını ölçmeye amaçladık. Çalışmamız 94 hasta (93 kadın, 1 erkek) üzerine tek merkezli retrospektif olarak tasarlandı. Hastaların tanı yaşı ortalamasını 55,03 olarak saptandı. Hastaların genel sağkalım süresi (GSS) 169 ay, 5 yıllık ortalama genel sağkalım %77,4, 10 yıllık genel sağkalım %60,9 olarak saptandı. Çalışmamızda en çok kullanılan kombinasyon Ribosiklib + Letrozol (%45,7) olarak saptandı. CDK 4/6 inhibitörlerine bağlı yan etki profiline bakıldığında nötropeni en yaygın yan etki olarak saptandı (hastaların %35,5'inde). İkinci ve üçüncü sırada halsizlik ve bulantı yer aldığı saptandı (sırayla %25,8 , %19,4). CDK 4/6 inhibitörleri başlanmadan önce en yüksek SUVmax değerinin ortalaması (primer kitle+ metastaz) 11,20 olarak saptandı. Tedavi başladıktan sonra en yüksek SUVmax değerinin ortalaması 7,32'ye düştüğü saptandı (p=0,001). SUVmax değerlerinde ciddi düşüşü olan (AUC: 0,769, p=0,001, cut off 3,35 olarak hesaplanmıştır) vakaların progresyonsuz sağkalım süresinin (28,92 ay), SUVmax değerlerinde düşüşü olmayanlara göre (14,47) daha fazla olduğu saptandı. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası en yüksek SUVmax değer farkının Clinical Benefit Rate (CBR), Objective Response Rate (ORR) ile anlamlı ilişkisi saptandı (p= 0,001). Metastatik meme kanseri tedavisinde hormonoterapi yanına CDK 4/6 inhibitörlerinin kullanımını hastalığın progresyonunu önleyebileceğinden önermekteyiz.
Klinik ve radyolojik olarak aksiller tutulumu olmayan meme kanserli hastalarda sentinel lenf nodu örneklemesi ve nihai patoloji sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi kliniğine meme kanseri tanısı ile başvuran ya da kliniğimizce meme kanseri tanısı konulan ve peroperatif sentinel lenf nodu biyopsi yapılan hastaların (Ağustos 2020-Aralık 2022) tanı, tedavi ve klinik sonuçlarını karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'na ait arşivdeki ve hastane veri tabanındaki hastaların kayıtlı verileri retrospektif olarak incelendi. Araştırma süresi 24.08.2020 ile 30.12.2022 tarihleri arasında hastanemizde meme kanseri tanısı ile opere olan hastaları kapsayacak şekilde belirlendi. Bu dönemdeki; yaş, ek hastalık varlığı, aile öyküsü, sigara kullanımı, histolojik grade, tümör boyutu, tümör tipi, tümör evresi, uzak metastaz varlığı, neoadjuvan tedavi alma durumu, USG bulguları, Ki-67 proliferasyon indeksi, östrojen reseptör durumu (ER), progestero reseptör durumu (PR), HER-2 pozitifliği, tümör marker pozitifliği, aksilladaki metastatik lenf bezi durumu gibi parametreler kıyaslandı. Bulgular: Çalışmamızda 175 hastadan yalnızca 41(% 23,4) hastada aksiller diseksiyon yapıldı, kalan 134 hasta aksiller diseksiyon ve buna bağlı komplikasyonlardan korunmuş olduğu görüldü. Lokal ileri evre olup aksilla tutulum olan hastalar, neoadjuvan tedavi alıp kötü prognaza sahip oldukları görüldü. Bu hasta grubunda aksiller diseksiyon yapılma oranı daha yüksek olup istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi. (p<0,001) Sonuç: Araştırmanın sonunda bu verilere göre sağlık sistemini fazla yükten kurtarmak, hastaların daha hızlı iyileşmesini sağlamak ve komplikasyonlardan uzak durmak için tüm meme kanseri hastalarına per-operatif SLNB yapmak önerilir. Anahtar Kelimeler: Aksiller diseksiyon, meme kanseri, neoadjuvan kemoterapi, sentinel lenf nodu biyopsi.
Endosulfanın Mus musculus kan, karaciğer ve meme dokusu üzerine etkisi
ÖZET Endosulfanın Mus musculus Kan, Karaciğer ve Meme Dokusu Üzerine Etkisi Son yıllarda Türkiye'de ve özellikle Çukurova bölgesinde meme kanseri insidansının artışı ile bölgemizde çok yaygın olarak kullanılan endosulfan arasında bir bağlantı olabileceği düşünüldüğünden, anaç Mus musculus'vm kan, karaciğer ve meme dokularında endosulfanın hematolojik, biyokimyasal ve histopatolojik etkileri araştırılmıştır. Araştırmamızda Çukurova Üniversitesi Tıbbi Deneysel Cerrahi Araştırma Merkezi'nden (TTJBDAM) alman 23-40 g ağırlığında 60 adet (30 kontrol, 30 deneysel) anaç M. musculus kullanılmıştır. Endosulfanın M. musculus 'un kan, karaciğer ve meme dokusu üzerindeki etkilerinin değerlendirilebilmesi için hematolojik verilerin, eritrosit, karaciğer ve meme antioksidan sistemlerin, laktik dehidrogenaz (LDH) ve malondialdehit (MDA) düzeylerin referans değerleri saptanmıştır. Deneysel gruba endosulfan (0.24 mg/l00g vücut ağırlığı/gün) 90 gün (kısa dönem) ve 180 gün (uzun donem) oral yolla uygulanmıştır. Endosulfanın hem kısa hem de uzun dönemde vücut ve meme ağırlıklarını etkilemediği, karaciğer ağırlığını ve hepato/somato indeksini arttırdığı, lökositoz ve anemiye neden olduğu saptanmıştır. Endosulfan eritrosit ve karaciğer dokusundaki antioksidan sistemlerini, LDH aktivitelerini ve MDA düzeylerinin belirgin şekilde etkilerken, meme dokusu verilerini etkilemediği görülmüştür. Karaciğer dokularının histopatolojik açıdan incelenmesinde, kısa dönemde ağır tahribat bulguları, uzun dönemde ise ağır tahribat bulgularının yanısıra hafif-orta derecede rejenerasyon bulguları saptanmıştır. Meme dokularının histopatolojik açıdan incelenmesinde ise hem kısa hem de uzun dönemde stroma'da infiltrasyon bulguları saptanmıştır. Sonuç olarak, çalışmamızda endosulfanın kan, karaciğer ve meme dokusu üzerinde non-karsinojenik etkileri görülmüş, kısa dönemde doku düzeyinde oluşan hasarın geri dönüşümlü olduğu ve organizmanın uzun dönem toksisitesine uyum sağladığı saptanmıştır. Anahtar sözcükler: Anaç Mus musculus, endosulfan, kan, karaciğer, meme dokusu XV11
İnsan amniyotik sıvısı kökenli hücre kültür medyumunun silikon protez çevresindeki kapsül oluşumuna etkisi
Giriş: Silikon meme implantları son elli yıldır meme büyütme ve mastektomi sonrası meme rekonstrüksiyonu için kullanılmaktadır. Kapsüler kontraktür, meme protezi etrafındaki reaktif kapsülün kalınlaşması, memenin sıkılığına yol açması ile ortaya çıkan olgudur. Bu durum, estetik ve rekonstrüktif meme cerrahisinin en yaygın komplikasyonlarından biridir. Bu nedenle literatürde pek çok ajan, allogreft veya doku mühendisliği (üçboyutlu meme kalıplarının kullanılması ve içerisine yağ transferinin gerçekleştirilmesi) gibi yöntemlerin protez çevresi kapsül oluşumuna etkisi çalışılmıştır. Biz ise çalışmamızda bu amaçla ACCM'nin (insan amniyotik sıvısı kökenli hücre kültür medyumu) ve YDKKH'nin (yağ dokusu kaynaklı kök hücre) hem tekbaşına hem de birlikte ugulanmasının protez çevresi kapsül oluşumu üzerindeki etkinliklerinin karşılaştırılmasını amaçladık. ACCM olarak amniyotik sıvı hücrelerinin ve koryon villus hücrelerinin in vitro kültür eldesinde kullanılan bir besin ortamı olan AmnioMax TM C-100 (AmnioMAX TM C-100 ve AmnioMAX TM II Complete Media,Life Technologies, 5791 Van Allen Way, Carlsbad, California 92008) kullanıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada ağırlıkları 250-300 gr arasında Sprague Dawley 26 adet dişi sıçan kullanıldı. 26 sıçan rastlantısal olarak, kontrol, 3 çalışma grubu (sadece ACCM, sadece YDKKH-yağ doku kaynaklı mezenşimal kök hücre, ACCM + YDKKH) ve YDKKH temin edilecek gruplar şeklinde (2 sıçan) kullanıldı. Sıçanlara paravertebral insizyon ile pannikulus karnozus altında, paravertebral kasların üzerinde 1x1 cm boyutunda cep hazırlandı. İmplant yerleştirmeden önce: Grup 1 (Kontrol) hazırlanan cebe 0,5 cc normal salin enjekte edildi. Grup 2 (ACCM) de cebe 0.5 cc ACCM enjekte edildi. Grup 3 (YDKKH): Cebe 0,5 cc YDKKH enjekte edildi. Grup 4 (ACCM+YDKKH): Cebe 0.5 cc ACCM ve 0.5 cc YDKKH enjekte edildi. Ardından implant cebe yerleştirildi. Sıçanların tümü 2. ayın sonunda sakrifiye edilerek cerrahi alandaki periprostetik kapsüller eksize edilerek çıkarıldı. Kapsül kalınlıkları ile morfolojik analiz yapıldı. Histopatolojik ve biyokimyasal incelemeler için doku örnekleri alındı. Elde edilen veriler Shaphiro wilk testi ile istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında TGFβ-1 ve 2, IL-2, TAS, TOS ve OSI parametre ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı oldukları tespit edildi (p<0,05). Kombine gruptaki deneklerin TGFβ-1ve 2 (31,18±13,11 ve 20,79±6,9), IL2 (14,4±2,34), TOS (0,24±0,06) ve OSI (0,53±0,12) ortalamasının diğer gruplara göre anlamlı düzeyde düşük olduğu izlendi. TAS ortalamasının (0,47±0,09) ise Kombine grupta diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi. Gruplar arası miyofibroblast belirteci olan α-SMA oranlarının değerlendirilmesi ile immünreaktivite şiddetleri karşılaştırıldı. İmmünreaktivite şiddetlerinin kıyaslanması sonucu Kontrol grubundaki deneklerin tümünde şiddetli düzeyde immünreaktivite (%100) gözlenmişken, ACCM grubundaki deneklerin çoğunluğunda (%66,7), Kombine gruptaki deneklerin ise tamamında zayıf düzey immünreaktivite gözlendi. Sonuç: Çalışmamızda bakılan mevcut parametrelerden yola çıkarak elde edilen sonuçlara göre, ACCM ve YDKKH'nin kombine uygulandığı grubun oksidatif strese daha dayanıklı, daha zayıf immünreaktivite düzeyine sahip olup periprostetik kapsül oluşumundan sorumlu fibroblastların davranış paternini değiştirerek kapsül oluşumunu daha fazla azalttığını düşünmekteyiz.
Meme biyopsilerinde histopatolojileri duktal karsinoma in situ olarak sonuçlanan lezyonların invazivliğini öngörmede mikro ribonükleik asitlerin rolü
Meme kanseri görülme sıklığı ve ölüm oranı yüksek olması nedeniyle önemli bir hastalıktır. Erken tanı aldığında yaşam süresi çok yüksektir. Duktal karsinoma in situ (DKİS) ise meme kanserinin öncül lezyonu kabul edilen, henüz metastaz yapma yeteneğinde olmayan neoplastik hücre çoğalmasıdır. Son dönemlerde meme kanseri üzerinde genetik çalışmalar yapılmış ve karsinogenez basamaklarındaki gen değişimleri ve mikroRNA'ların genler üzerindeki etkileri ortaya konmuştur. Ancak normal dokudan DKİS'e geçişte rolü olan mekanizmalar çalışılmış olsa da, bu noktada meme kanserini tespit edebilecek ve tedavi hedefi olarak da kullanılabilecek biyobelirteç tanımlanmamıştır. Çalışmamızda normal dokudan DKİS'a geçişte disregüle olan 11 miRNA'nın DKİS tanısı almış lezyonların invaziv meme kanserine dönüşümünü öngörmedeki etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamıza Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Genel Cerrahi Anabilim Dalı, Meme Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran meme biyopsisi yapılmış ve histopatolojik olarak DKİS tanısı almış, 40 kadın hasta ve kontrol grubu olarak fibroadenom tanısı alan 8 kadın hasta dahil edildi. Hasta grupları; cerrahi eksizyon sonrası patolojik tanılarına göre DKİS grubu (A grubu) ve invaziv karsinom grubu (B grubu) olarak planlandı. Patoloji Anabilim Dalı arşivinden taranarak hastaların FFPE (Formalin-Fixed Paraffin-Embedded) bloklarına ulaşıldı. Parafin bloklardan total RNA ve miRNA eldesi FFPE RNA Purification Kit ile yapıldı, sonrasında RT-PCR yöntemi kullanıldı. Tüm çalışma süresince referans gen olarak miR-let-7a kullanıldı. Elde edilecek Ct değerleri ile genlerin artış ve azalış oranları 2-ΔΔCt yöntemi kullanılarak hesaplandı ve istatistiksel olarak anlamlılık p<0,05 kabul edildi. Çalışmamızda miR-21-5p ve miR-210'un gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklı eksprese edildiği ve invazyon derecesinin artmasıyla ekspresyon değerlerinin arttığı görülmüş olup, klinikte erken tanıda ve biyopsisi DKİS olarak saptanan lezyonların invaziv komponentinin olup olmadığını öngörmek için kullanılabilirler. Anahtar kelimeler: DKİS, Duktal karsinoma in situ, miRNA, Meme kanseri
Examinng the relationship between quality of life and perceived socialsupport in breast cancer patients in Iraq
Introduction:. Social support is a crucial factor that could improve breast cancer patients' quality of life . Aim: The aim of our study is to examine the relationship between the quality of life and perceived social support of patients diagnosed with breast cancer in Iraq. Methoods: The study is relational and descriptive. study was used to guide this study which was conducted at the Al-Zahraa Teaching Hospital and Alkarama Teaching Hospital in Kut, Iraq. The study included a sample of 150 patients with breast cancer. The sample size was determined based on the criteria of a significance level of 0.05. The data were collected from December 10th, 2021 to March st, 2022. Three forms were used to collect the data; sociodemographic and clinical characteristics form, multidimensional perceived social support scale, and European Organization for the Research and Treatment of Cancer Quality of Life Questionnaire (EORTC QLQ-C30). Statistical Package for Social Sciences was used to analyze the data. Results: participants age means 39.27 ± 14.7. were married 79.3%. are high school graduates 26.7%. As per the work status, that they are officers 28.0%. family's monthly income is less than their expenses 64.7%. Most reported that they have children 70.7%. the majority reported that they live in urban areas 56.6%. That they have first-degree relatives who have breast cancer 44.7%. The mean score of social support from significant others was 16.71 ± 4.40, family 18.39 ± 3.29, friends 15.36 ± iv 5.72, and overall perceived social support 50.47 ± 8.12. Sub- dimension mean scores of the quality of life scale; general quality of life was 74.42 ± 8.69, role functioning was 25.46 ± 11.66, emotional functioning 10.58 ± 2.66, cognitive functioning 5.36 ± 1.36, social functioning 5.26 ± 1.39, global health status 6.42 ± 2.11, dyspnea 2.25 ± 0.91, insomnia 2.52 ± 1.00, appetite 2.44 ± 1.03, nausea and vomiting 4.58 ± 1.49, constipation 2.31 ± 1.02, diarrhea 2.43 ± 0.92, fatigue 7.29 ± 1.68, pain 4.90 ± 1.45, overall symptoms 28.73 ± 4.72. When the quality of life was compared with social support. that there is a moderate positive correlation between the global health status sub- dimension of the quality of life scale and Significant Other sub- dimension of the perceived social support scale (r = 0.638, p < 0.05). In addition to a moderate positive correlation between the global health status sub- dimension of the quality of life scale and perceived social support scale (r=0.451, p < 0.05), as well as a weak positive correlation between the overall quality of life scale and Significant Other subdimension of the perceived social support scale (r=0.269, p < 0.05). Conclusion: Breast cancer patients in Iraq have a moderate quality of life. It was determined that the majority of the patients had average social support and the most social support source came from the family. It scored higher on "symptoms" among other dimensions of patients' quality of life. Overall quality of life is significantly associated with social support in patients with breast cancer. 2022, 50 pages Keywords: Breast Cancer, Quality of Life, Social Support, Iraq.
Determination of the factors affecting the depression level of elderly women diagnosed with breast cancer at kirkuk oncology center
Aim: The objective of the current study is the determınation of the factors affecting the depression level of elderly women diagnosed with breast cancer at the Kirkuk Oncology Center Method: A descriptive, non-probability (purposive sample) study including 250 elderly women with breast cancer was conducted at Kirkuk Oncology Center, Iraq. Their treatment continued for the period February 10, 2022, and August 10, 2022. The data were collected by face to face interview using questionaires. These questionnaires consisted of questions on the sociodemographic data of the elderly women and factors which could affect their depression level. In addition, the Beck Depression Inventory was used to determine depression level. Frequency analysis, mean comparison tests, correlation analysis and ordinal logistic regression analysis were applied. Results: Depression level in the participants was significantly higher in those who lived in the city, had graduated from high school, worked, had given birth multiple times, walked regularly, had a family history of breast cancer, had a previous psychiatric diagnosis and used psychiatric drugs. There was no depression in 52.8% of the participants, but mild depression in 17.60%, moderate depression in 23.2%, severe depression in 5.6% and extreme severe depression in 0.8%. In the regression analysis, the variables of living in the city, working and walking increased the level of depression. In addition, there was a low negative correlation between the total depression scale score and the age at which breast cancer was first diagnosed. Conclusion: According to the results of the study, policies can be made to raise the level of education of women. Improving the social security system can prevent elderly and women with cancer from having to work. Early diagnosis with a family history with routine nursing screenings is useful in disease management. These policies will lower depression in older women with breast cancer.
Determination of cancer needs and quality of life of women with breast cancer in babylon
Introduction: Breast cancer is one of the most common cancer types in women all over the world. During the diagnosis and treatment stages, women with breast cancer face a wide variety of unmet needs that affect their quality of life. Aim: This study aimed to determine the cancer care needs and quality of life of women with breast cancer in Babil. Method: The study was conducted between 1 June 2022 and 1 September 2022 in the Oncology Unit of Imam Sadik Hospital and the Babylon Oncology Center. The sample of the study consisted of 160 women with breast cancer who met the sampling criteria. It is a cross-sectional and relational study. The data were collected with the sociodemographic and clinical characteristic form, the cancer need questions short form (CNQ-SF), and the World Health Organization Quality of Life Scale-Short Form (WHOQOL-BREF). Results: The mean age of women was 51±13.13; 34.4% are primary school graduates, 90.6% are married, 80.6% have children, 76.3% are housewives, 94.4% are non-smokers, 55% have income equal to expenditure, 39.4% is the second stage. 61.3% of the women had less than one year of disease duration, 63.1% had no family history, and 65% did not use birth control pills. 36.9% had high blood pressure and 73.1% had a mastectomy. 99.4% received chemotherapy, 37.5% received radiotherapy and 30.6% received hormone therapy. The mean scores of the sub-dimensions of cancer needs form are; Physical needs 19.31±5.27, psychological needs 30.78±10.02, interpersonal communication needs 6.91±2.37, patient care and support needs 16.84±3.98, and Health information needs 24.23 It is ±6.92. The mean score of the sub-dimension of the quality of life scale; general quality of life 6.34±1.54; physical health 19.76±4.41, psychological health 17.74±3.96, social relations 9.31±2.28, environmental health 23.21±5.02. There is a statistically significant difference between the total score of the cancer needs scale and the sub-dimensions of the quality of life scale (physical health, social relations, environment, psychological health, and general quality of life) at the weak-moderate level (r= -0.298, -0.323, -0.368, -0.433, -0.473), respectively.Conclusions: The needs of women diagnosed with breast cancer in Iraq are moderate. It was determined that the quality of life of women with breast cancer in Iraq is moderate. It was determined that there was a negative weak-moderate relationship between the cancer needs of women with breast cancer and there and the quality of life sub-dimensions. Most of the women's needs were the need for health information, followed by the need for patient care and support.
Irak'ta yaşayan 40 yaş üstü kadınların meme kanseri korkusu ve mammografi öz yeterlilikleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Introduction: The incidence of breast cancer is increasing worldwide every year. The best option for controlling breast cancer is early detection and the most effective method is mammography. Women's self-efficacy and fears may influence withdrawal from mammography used in the early detection of breast cancer. Aim: The aim of this study is to determine the relationship between the fear of breast cancer and mammography self-efficacy of women over the age of 40 living in Iraq. Method: The research was conducted with 386 women recruited in the main primary health care centers of Hilla I and II sectors from June 1, 2022, to September 1, 2022. The research is cross-sectional and relational. Data were collected using the Sociodemographic and clinical characteristic form, the Champion Mammography Self-Efficacy Scale-Arabic version, and the Champion Breast Cancer Fear Scale-Arabic version. Results: The mean age of women is 48.46±6.83, 38.6% are university graduates, 75.4% are married, 68.1% have children, 54.7% work, 61.7% income equal to the cost, 76.7% have good health, 91.5% have no family history of breast cancer, 88.3% have no breast problems, 61.1% have received information about breast cancer, 97.2% had no history of breast cancer. 66.6% of women do not do breast self-examination, 77.5% do not have a clinical breast examination, 90.2% have not had mammography before, and 6.2% of them have been recommended by nurses or doctors. A statistically significant correlation was found between self-efficacy and fear as weakly positive (r=0.147) (p=0.004). Conclusion: It was found that Iraqi women had a high level of mammography self-efficacy and fear of breast cancer. There is a significant relationship between mammography self-efficacy and fear of breast cancer.