Breast diseases
352 theses under this subject heading
Mastektominin benlik saygısı ve cinsel yaşam kalitesi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Aygün Topuz, E. Mastektominin Benlik Saygısı ve Cinsel Yaşam Kalitesi Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi. Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Cerrahi Hastalıkları Hemşireliği Yüksek Lisans Tezi, Tekirdağ, 2019. Araştırma, mastektominin benlik saygısı ve cinsel yaşam kalitesi üzerine etkilerini belirlemek amacı ile tanımlayıcı olarak planlandı.Çalışmada, mastektomi ameliyatı geçirmiş meme kanserli kadınlar ile meme kanseri tanısı almayan sağlıklı kadınlar değerlendirildi. Araştırmanın örneklemini, Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Onkoloji Birimine başvuran 50 hasta kadın ve sağlıklı 50 kadın oluşturdu. Veriler Sosyodemografik Bilgi Formu, Vücut Algısı Ölçeği (VAÖ), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBS), Cinsel Yaşam Kalitesi Ölçeği (CYKÖ) kullanılarak toplandı.Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, SPSS 21.0 İstatistik paket programı kullanıldı. Kategorik parametrelerin karşılaştırılmasında Pearson Ki-Kare testi ve Fisher Exact test, parametrelerin gruplar arası karşılaştırmalarında t testi, ikiden fazla grup durumunda tek yönlü (one way) Anova testi ve farklılığa neden olan grubun tespitinde Bonferroni testi kullanıldı. Ölçekler arası karşılaştırmalarda Pearson Korelasyon Analizi, bağımsız değişkenlerin bağımlı değişkene etkisini incelemek için ise Lineer Regresyon Analizi kullanıldı. Sonuçlar % 95 güven aralığında, p<0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirildi.Çalışmamızda ki meme kanserli kadınların yaş ortalaması 38,00 ± 9,718 olup, tanı anında bulundukları yaş ortalaması 39,600 ± 8,864 tür. Meme kanserli olguların çoğunluğunun ilkokul mezunu (%34) ve aylık geliri orta olan (%74) bireylerden oluştuğu görüldü. Kadınların "benlik saygısı" ortalaması 1,180 ± 1,997, "vücut algısı" ortalaması 85,700 ± 15,332, "cinsel yaşam kalite ölçeği" ortalaması 63,380 ± 21,432 olarak saptandı. Vücut algısı ile benlik saygısı arasında pozitif yönde (r=0,509; p=0,000<0,05), cinsel yaşam kalitesi ile benlik saygısı arasında negatif yönde (r=-0,499; p=0,000<0,05), cinsel yaşam kalitesi ile vücut algısı arasında negatif yönde (r=-0,516; p=0,000<0,05) anlamlı ilişki bulunduğu belirlendi.Çalışma bulgularına göre; meme kanserli bireyler psikososyal yönden bütüncül değerlendirilerek, mastektomi sonrası bireylerin beden algısı ve cinsel yaşamı izlenmeli, sağlık çalışanları tarafından gerekli psikolojik destek sağlanmalıdır. Mastektomi sonrası yapılan meme onarımı işlemlerinin sosyal güvence kapsamında ele alınması için çalışmalar yapılması önerilmektedir.
Mesane kanserinde nardilisin-1 düzeyinin araştırılması
Mesane kanseri (MK), mortalite ve morbidite ile ilişkili bir genitoüriner sistem hastalığıdır. MK taramasında sistoskopi sıklığını azaltmak için ideal bir tümör belirteci henüz bulunamamıştır. Son yıllarda nardilisin meme, mide ve özofagus gibi kanser hücrelerinde yüksek oranda eksprese edildiği ve hücre büyümesini desteklediği gösterilmiştir. Bu çalışmada amacımız mesane kanseri tanı ve takibinde serum nardilisin düzeylerinin rolünü araştırmaktır. Çalışma 49 mesane kanserli hasta ve 34 sağlıklı kontrolden oluşturuldu. MK'li hastalarda serum nardilisin-1 düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0.000). Aynı zamanda serum nardilisin-1 düzeyleri risk değerlendirmesi ve patolojik evresi yüksek olan hastalarda anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.032 p=0.044 sırasıyla). Çoklu tümör varlığında ve tümör büyüklüğü >3 cm olan hastalarda da anlamlı olarak artış gösterdi (p=0.040 p=0.013 sırasıyla). ROC analizinde eğri altında kalan alan nardilisin-1 için 0,748 (p=0,000) bulundu. MK'de sistematik inflamasyon belirteçleri (CRP, NLO ve SII) anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,000, p=0.000, p=0.000 sırasıyla). Aynı zamanda nardilisin-1 düzeyleri ile CRP ve CAO oranı arasında pozitif korelasyon saptandı (r=0,315 p<0.05 r=0,291 p<0.05). Sonuç olarak serum nardilisin-1 düzeyi mesane kanseri tanısında ve progresyonun izlenmesinde kullanılabilecek potansiyel bir biyobelirteç olabileceğini göstermektedir.
Meme kanseri hastalarda maresin-1 düzeyi ile kaşeksi ilişkisinin araştırılması
Kanser, vücuttaki hücrelerin kontrolsüz bölünüp çoğalmasıyla meydana gelen, çevresel ve genetik faktörlerden etkilenen karmaşık bir rahatsızlıktır. Meme kanseri kadınlarda en çok görülen kanser türü olup, kanser türlerindeki akciğer kanserinden sonra en sık ölüm sebebi olarak belirtilmiştir. Maresin-1, inflamasyon geriletilmesindeki makrofaj mediatörü ( macrophage mediator in resolving inflammation) kelimelerinin baş harflerinden türetilen ve inflamasyonun çözülmesinde makrofaj-derive bir mediatör olarak tanımlanmaktadır. Maresinler çoklu doymamış yağ asidi (PUFA) metabolitlerinin özelleştirilmiş ön-çözücü aracıları (SPM) sınıfının çeşitli diğer üyelerine benzeyen güçlü anti-enflamatuar, koruyucu, ön çözücü ve iyileştirici özelliklere sahiptir. Çalışmamızda amacımız meme kanseri hastalarda Maresin-1 düzeylerini inceleyerek, kanser kaşeksisi arasında ilişki olup olmadığını saptamak böylece kaşeksi için yeni bir biyobelirteç olabilirliğini değerlendirmektir. Çalışmaya 13 kaşektik (BMI<18) meme kanseri, 30 kaşektik olmayan (BMI >18) meme kanseri ve 29 sağlıklı normal kilolu kontrol grubu olarak alındı. Kaşektik meme kanseri hastalarda Maresin-1'in düzeyi, kaşektik olmayan meme kanseri ve sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,003). Kaşektik meme kanseri hastalarda BMI, kaşektik olmayan ve sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük saptandı (p=0,000). Sonuç olarak, maresin-1 ve kaşeksi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Kaşektik meme kanseri hastalarda maresin-1 düzeyinin yükseltilerek hastada inflamasyon ve ağrının azaltılabileceği düşünülmektedir. Kaşekside maresin-1 rolünün takibi ve kesin rolünü bulmak için ayrıntılı araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kanser tedavisi, meme kanseri, maresin-1.
Wwox aracılı miR-182 regülasyonunun meme kanseri hücrelerinde cisplatin direnci ile ilişkisinin CRISPR/CAS9 knockout yöntemi ile araştırılması
Tez projesinin amacı Wwox ifade etmeyen TNBC hücre hattında (MDA-MB-231) gelişen cisplatin direncinin miR-182 regülasyonuna bağlı olup olmadığını açıklığa kavuşturmaktır. Bu amaçla bir onkomiR olduğu bilinen miR-182'nin CRISPR yöntemi ile knockout ya da alternatif bir yöntem olarak düşündüğümüz miRNA inhibitörleri ile knockdown edilmesiyle cisplatinin etkisinin araştırılması hedeflenmiştir. miRNA knockout deneylerinde sıklıkla kullanılmayan fakat günümüzde gen tedavisi çalışmalarında sıklıkla kullanılan CRISPR knockout için miR-182 gen bölgesine spesifik rehberRNA'lar (gRNA) tasarlandı. Agoroz jelde knockout oluşumunu doğrulayacak bir indel (insersiyon/delesyon) gözlemlenmedi. Amacımızı gerçekleştirmek için alternatif bir yöntem olarak belirlediğimiz anti-miR (mikroRNA inhibitörü) kullanılarak knockdown yapılması kararlaştırıldı. Anti-miR182 inhbitörü MDA-MB-231 hücrelerine lipofektamin RNAimax ile transfekte edildi. cDNA sentezi ile Gerçek Zamanlı PZR yapılarak miR-182 geninin knockdown edildiği gösterildi. Anneksin V ile apoptoz testi gerçekleştirildi. Anti-miR182 ve cisplatin uygulanan hücrelerin hücrelerin %20,02'sinin apoptozda olduğunu %20,10'unun ise geç apoptozda olduğunu saptadık. Anti-miR182 ve cisplatin uygulanmayan hücrelerin %11,71'i apoptozda, %18,37'sinin geç apoptozda olduğunu saptadık. Ardından flow sitometri ile hücre döngüsü analizi çalışmaları yapıldı. miR-182 inhibitörü ve cisplatin uygulanan hücrelerde cisplatin ve anti-miR182 uygulanmayan MDA-MB-231 hücrelerine göre G2 fazında %12,23 oranında daha fazla artış saptandı. Sonuçlar, Wwox ifade etmeyen TNBC hücrelerindeki cisplatin direnci ve miR-182 arasındaki bu olası ilişkinin meme kanseri tedavisinde cisplatin direnci için yeni bir gen tedavisi stratejisinin geliştirilmesinde kullanabileceğini önermektedir.
Meme kanseri nedeniyle opere edilen hastalarda postoperatif analjezi amacıyla yapılan erektör spina plan bloğunun nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı üzerine etkisinin karşılaştırılması
Kadın meme kanseri tüm dünyada en sık tanı konulan kanserdir. Meme kanseri cerrahisi sonrası görülen nüks ve metastazın, konağın immün yanıtıyla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Anestezik ajanlar, cerrahi stres yanıtı modüle ederek veya doğrudan immün sistem hücrelerinin fonksiyonlarını bozar. Çalışmamızda Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı 'nda meme kanseri cerrahisi geçiren hastalarda postoperatif analjezi için kullandığımız yöntemlerden nonsteroid antiinflamatuar ilaçlar ve erektör spina plan bloğunun, stres yanıt biyobelirteçleri olan nötrofil/lenfosit oranı ile platelet/lenfosit oranı üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmamıza 18-75 yaş arası, tek taraflı meme kanseri cerrahisi planlanan, kadın cinsiyette ve çalışmaya katılmayı kabul eden 100 olgu dahil edildi. Bu olgular analjezi yöntemine göre, erektör spina plan bloğu yapılanlar (Grup E) ve nonsteroid antiinflamatuar ilaç uygulananlar (Grup N) şeklinde 50 'şer kişilik 2 gruba ayrıldı. Hastaların operasyon öncesi ve postoperatif 2. saatte alınan hemogram örneklerinde beyaz küre, lökosit, lenfosit, trombosit, hemoglobin, hematokrit, ortalama gövde hacmi ve ortalama trombosit hacmi değerleri kaydedildi. Çıkan sonuçlara göre preoperatif ve postoperatif nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı değerleri hesaplanarak kaydedildi. Hastaların postoperatif 0., 2., 4. ve 6. saat vizüel analog skala puanları kaydedildi. Her iki grupta beyaz küre, lökosit, nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı postoperatif dönemde istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunurken, lenfosit, trombosit, hemoglobin ve hematokrit değerleri anlamlı düşük bulundu. Gruplar arası laboratuvar parametrelerinin preoperatif ve postoperatif ölçüm değişimleri kıyaslandığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Postoperatif 0., 2., 4. ve 6. saat VAS skorları Grup E 'de istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu. Postoperatif 0. saate göre 4. ve 6. saat VAS skoru değişimi, Grup N 'de istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Sonuçta meme kanseri cerrahisinde postoperatif analjezi yönetiminde erektör spina plan bloğu ve nonsteroid antiinflamatuar ilaç kullanımı kıyaslandığında, nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı üzerine etkilerinin birbirlerine üstünlük sağlamadığı, ancak etkin ağrı kontrolü için erektör spina plan bloğunun üstün olduğu kanısına vardık.
Üçlü negatif meme kanseri hastalarında neoadjuvan kemoterapiye yanıt ve prognoz ile FHIT ifadesi arasındaki ilişkinin araştırılması
Meme kanseri dünya genelinde kadınlarda en sık görülen ve ölüm oranı en fazla olan kanser türüdür. Üçlü negatif meme kanseri (TNBC), en agresif ve prognozu kötü meme kanseri alt tipidir. Östrojen, progesteron ve HER2 reseptörü ifadesi olmadığından hedefli bir tedavi tanımlanmamıştır. Bu nedenle bugün sadece kemoterapiyle tedavi edilebilmektedir. Neoadjuvan tedavi ile nüks riskinin azaltılması, cerrahi müdahale şansının artırılması, cerrahi sonrası komplikasyon riskinin azaltılması ve hayat kalitesinin artırılması sağlanmaktadır. TNBC neoadjuvan kemoterapiye en iyi tümöral, nodal ve patolojik tam yanıt pCR veren alt gruplardan biridir. Bu çalışmanın amacı TNBC hastalarında Fhit ifadesinin hem neoadjuvan kemoterapiye yanıt hem de klinik patolojik verilerle ilişkisini araştırmaktır. FHIT, FRA3B frajil bölgede olup tümör baskılayıcı gendir. Meme kanserinde sıklıkla Fhit ifade kaybı görülmektedir. Çalışmaya TNBC'li 50 hasta dahil edildi. Parafin bloklu preparatlarda Fhit ifadesi immünohistokimyasal (IHC) olarak değerlendirildi. İfade yüzdeleri ve skorları, klinik patolojik ve sağkalım verileri ile karşılaştırıldı. Fhit ifade kaybının görüldüğü hastalarda, T evresinin arttığı belirlendi ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,003). Çalışmamızda Fhit ifadesinin TNBC'de, T evresi dışındaki klinik patolojik ve prognostik faktörlerle anlamlı ilişkisi bulunmadı (p>0,05). Ancak Fhit ifade kaybının genel sağkalım üzerine negatif korelasyonda prognostik belirteç olabileceği gösterildi. Fhit ifade kaybıyla TNBC ilişkisinin daha net ortaya konulabilmesi için ileri çalışmalar gerekmektedir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar literatürle uyumlu olup yeni verilerle alana katkı sağlayacak ve bu konudaki gelecekteki araştırmalara ışık tutacak niteliktedir.
Meme kanserli hastalarda çevresel kanda T lenfosit fonksiyonel değişimleri
Meme kanseri dünyada olduğu gibi ülkemizde de tüm kadın kanserleri içinde en sık olarak gözlenen kanserdir. Bağışıklı sisteminin hastalık sürecindeki prognostik rolü son yıllarda giderek önem kazanmaktadır. Kanser hastalarında tümör ve bağışıklık sistemi arasındaki etkileşimi değerlendirme için periferik kandaki T lenfositlerin alt gruplarından faydalanılabilir. Bizde erken evre meme kanserinde periferik kanda T lenfosit alt gruplarının durumunu değerlendirmeyi amaçladık. Bu nedenle, neoadjuvan kemoterapi alan 47 meme kanserli olgunun başlangıç periferik T lenfosit alt grupları ile tedavi yanıtı (en iyi objektif yanıt-EIOY) arasındaki ilişkiyiaraştırtık. Çalışmamızdaolguların başlangıç CD3, CD4 ve CD8 mutlak sayısı ile EİOY arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki saptandı. Ayrıca EİOY'ı etkileyen diğer faktörler incelediğimizde CD4/PD1 ekspresyonu yüksek olan hastalarda, tedavi yanıtı kötü olarak bulundu (OR:0.212 %95 CI: 0,061-0,735, p=0.015). Benzer şekilde CD8/PD1 expresyonu yüksek olanlarda objektif yanıt oranı anlamlı olarak düşük saptandı. (OR: 0,250 %95 CI: 0,073-0,858, p=0,028). Sonuç olarak, meme kanserinde periferik kandaki T lenfositlerin alt grup dağılımları hem tedavi yanıtına hem de hastalıkla ile ilişkili sağkalıma etkisi olabileceği gösterilmiştir.
Opere edilecek meme kanseri hastalarında postoperatif analjezi amacıyla yapılan erektör spina plan bloğu ve buna eklenmiş pektoralis sinir bloğunun etkinliğinin karşılaştırılması
Meme kanseri, kadın cinsiyette çok sık tespit edilen bir kanser çeşidi olup cerrahi sonrası akut ağrı ve özellikle de akut ağrının kalıcı ağrıya dönüşmesi postoperatif dönemin en ciddi sorunudur. Bu çalışmada, meme kanseri cerrahisinin yapılacağı hastalarda postoperatif analjeziyi etkin kılmak, ağrının kronikleşmesini engellemek, ağrı skorlarında düşüşü sağlamak, opioid tüketimini ve opioidlere bağlı gelişen yan etkileri azaltmak amaçlanmıştır. Meme kanseri cerrahisi uygulanan 50 hasta (Kadın cinsiyet, 18-75 yaş, hematolojik hastalığı olmayan) çalışmaya dahil edildi. Hastalar erektör spina plan bloğu uygulananlar ve erektör spina plan bloğuna eklenmiş pektoralis sinir bloğu uygulananlar olarak ikiye ayrıldı. Her iki grupta da bloklar preoperatif dönemde 20 ml %0,25 bupivakain kullanılarak uygulandı. Hastaların hepsine ameliyat için genel anestezi verildi ve postoperatif dönemde de tramadol ile hasta kontrollü analjezi (HKA) (tramadol 300 mg, 100 cc serum izotonik içine 3mg/cc olacak şekilde konuldu, 3 cc/saat infüzyon, bolus doz 5 cc, kilitli kalma süresi 4 saat olacak ve 24 saat takılı kalacak şekilde) uygulandı. Tüm hastalara ekstübasyon öncesi tenoksikam yapıldı. HKA'dan tramadol talebine rağmen istirahat vizüel analog skala (VAS) skoru >4 olduğunda ek analjezik olarak iv parasetamol uygulandı. Ölçüm olarak, hastaların ameliyat sonrası postoperatif bakım ünitesi (PABÜ) 30. dakika, 1, 2, 4, 8, 12 ve 24. saatlerdeki VAS skorları, HKA ile opioid kullanımına bağlı bulantı, kusma, antiemetik ihtiyacı, kabızlık, kaşıntı, idrar retansiyonu, ağız kuruluğu gibi yan etkilerin olup olmadığı, 0-4 saat, 4-8 saat, 8-24 saat aralıklarında ve totalde; kullanılan tramadol bolus dozu miktarı, bolus ve infüzyon toplam doz miktarı ve ek analjezik olarak yapılan parasetamol miktarı kullanıldı. Erektör spina plan bloğuna eklenmiş pektoralis bloğu grubunda VAS skorları, postoperatif 24 saatlik tramadol tüketimi, opioid kullanımına bağlı gelişen yan etkiler ve ek analjezi gereksinimi erektör spina plan bloğu grubuna göre istatiksel olarak da anlamlı şekilde daha düşük bulundu. Çalışmamızda multimodal analjezinin bir parçası olarak ultrasonografi eşliğinde uygulanan erektör spina plan bloğuna eklenmiş pektoralis sinir bloğunun meme kanseri cerrahisi yapılan hastalarda postoperatif akut ağrı üzerine etkili bir analjezi sağladığı gösterilmiştir.
Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş üstü kadın hastaların meme kanseri ve tarama yöntemleri hakkındaki bilgi düzeyi ve davranışlarının değerlendirilmesi
Polikliniğine başvuran 18 yaş üstü kadın hastaların meme kanseri ve taramaları hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarını değerlendirmek, kadınlarda farkındalık oluşturmak, bilgi seviyelerini yükseltmek ve meme kanseri taramalarına olan katılımın artmasını sağlamaktır. Çalışmamız, tanımlayıcı ve kesitsel analitik tipte olup 01.01.2023 ile 01.06.2023 tarihleri arasında aile hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş üzeri 252 kadın hasta ile görüşülmüş ve katılımcılara 47 soruluk bir anket uygulanmıştır. Veri analizleri, SPSS 25.0 kullanılarak yapılmıştır. Tüm analizlerde p<0.05 istatistiki açıdan anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmamıza katılan kişilerin yaş otaması 34,43±12,15'tir. Katılımcıların %59,1'inin evli, %77,4'ünün üniversite mezunu, %58,3'ünün çalışan kişiler olduğu görülmüştür. Katılımcılardan %60,3'Ü KKMM yaptığını, %32,5'İ KMM yaptırdığını ve 40 yaş üstü olanların %60,5'i MMG çektirdiğini belirtmiştir. Katılımcıların büyük çoğunluğu MK'nın kadınlarda en sık görülen kanser olduğunu, erken tanınabildiğini ve tedavi edilebildiğini bilmiştir. Katılımcıların MK belirtilerine dair bilgileri MK risk faktörlerine yönelik bilgilerine oranla daha yüksek bulunmuştur. Meme kanseri hakkında bilgi almış olmanın, MK ve tarama yöntemlerinin bilinme ve uygulanma durumunu anlamlı şekilde artırdığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak meme kanseri hakkında kadınları bilinçlendirmek ve taramalara katılım oranlarını artırmak için; hekimler tarafından her muayenede bilgi verilip hatırlatılması, tüm ülkede düzenli eğitim programları planlanması ve bu konuda daha etkili bir takip sistemi oluşturulması gerektiğini düşünmekteyiz.
Meme cerrahisi ile axiller lenf nodu diseksiyonu geçirecek olan hastalara verilen hasta eğitiminin lenf ödemi önlemeye etkisi
Meme Cerrahisi İle Axiller Lenf Nodu Diseksiyonu Geçirecek Olan Hastalara Verilen Hasta Eğitiminin Lenf Ödemi Önlemeye Etkisi SANKO Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Hemşirelik Anabilim Dalı, Cerrahi Hastalıklar Hemşireliği, Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep, 2018 Bu araştırma, mastektomi ameliyatı ve lenf diseksiyonu olan hastalara verilen planlı tasarlanmış eğitimin deney ve kontrol grubunda lenfödem, lenfanjit gibi bulguları değerlendirmek, bunlara karşı koruyu önlemler alınmasını değerlendirmek amacıyla SANKO Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Cerrahi Kliniğinde yapıldı. Toplam 61 hastaya ulaşıldı. Deney grubunu 31, kontrol grubunu 30 hasta oluşturdu. Gruplar benzer dağılım gösterdi (p>0.05). Deney grubuna ameliyat öncesi eğitim, bir eğitim kitapçığı ile yaklaşık 40 dakika anlatılarak, göstererek verildi, kontrol grubuna ise bu eğitim kitapçığı taburculuktan 10 gün sonra verildi. Tüm hastaların lenfödeme yönelik bilgi ve tutumları, lenfödem ve lenfannjite yönelik bulguları ameliyattan 3 gün sonra ve 10 gün sonra değerlendirildi. Elde edilen veriler sayı yüzde ve ki kare tesi ile değerlendirildi. Deney ve kontrol grubu arasında lenf bezlerinin alınmasına bağlı lenfödem- lenfanjit bilgisi ve bunlardan korunma davranışı arasında anlamlı istatistiksel fark vardı (p>0.05). Deney grubu bu konuda daha bilgili idi ve tutum geliştirmişti. Ameliyattan 10 gün sonra taburculuk sonrası kontrolü yapılan hastaların lenfödeme yönelik bulgularına bakıldığında, hastaların ellerinde hafif düzeyde ödem, hasassiyet, ağrı, sertlik hissi, gerginlik hissi, yanma hissi, kızarıklık kontrol grubunda daha fazla görülürken, ameliyat öncesi meme hemşiresinden eğitim alan deney grubunda yer alan hastalarda, bu bulgular daha az görülmekteydi. Sonuç olarak; planlı, tasarlanmış, görsel-işitsel ve demostrasyon ile yaparak öğrenmeyi sağlayan hasta eğitimleri, lenfödem-lenfanjiti önlemede etkili olabilir.
Neoadjuvan kemoterapi sonrası rezidü meme kanserinde tümör mikroçevresi ve nükssüz sağ kalımındaki ırksal farklılılar
Neoadjuvan kemoterapiden (NAK) sonra rezidü östrojen reseptörü pozitif (Estrogen Receptor,ER+) meme kanseri olan Siyahi kadınlar, Beyaz kadınlara kıyasla daha düşük sağkalıma sahiptir ve meme kanseri sonuçlarında ırksal eşitsizlik görülmektedir. Irksal sağ kalım eşitsizliğini açıklayabilecek faktörlerden biri tümör mikroçevresindeki değişiklikler olabilmektedir. Bu tez çalışmasının hipotezi, "Rezidü ER+/ İnsan Epidermal Büyüme Faktörü Reseptör 2 negatif (Human Epidermal Growth Factor Receptor 2 negative, HER2-) meme kanseri olan hastalarda nükssüz sağ kalımdaki (Distant Recurrence-Free Survival, DRFS) ırksal eşitsizlik, neoadjuvan kemoterapi sonrası tümör mikroçevresindeki artmış pro-metastatik bileşenlerden (makrofaj, mikrovaskülerite, kanser kök hücresi ve tümör mikroçevresi metastaz (Tumor Microenvironment of Metastasis, TMEM) kapısından yoğunluğu) kaynaklanmaktadır". TMEM kapıları (Pan-Mena eksprese eden tümör hücresi, CD68 makrofajlar ve CD31 endotel hücreleri) ve SOX9 eksprese eden kanser kök hücreleri (KKH'ler) için 183 invaziv duktal karsinom örneğini (96 Siyahi kadın, 87 Beyaz kadın) boyadık. Tüm kohortta ve ER+/HER2- alt tipinde Siyahi hastalarda TMEM kapı skoru ve makrofaj yoğunluğu daha yüksekti. TMEM kapı skoru genel olarak bağımsız bir prognostik faktördü. Mikrovasküler yoğunluk ve KKH'lerde ırksal bir farklılık yoktu. Sonuç olarak, NAK sonrası rezidüel kanserli hastalarda yüksek TMEM kapı skoru düşük sağkalım için bağımsız bir prognostik risk faktörüdür. Irksal farklılık, rezidü ER+/HER2- meme kanseri olan Beyaz hastalara kıyasla Siyahi hastalarda kemoterapiye daha belirgin bir pro-metastatik yanıttan kaynaklanıyor olabilir.
Doksorubisin uygulanan üçlü negatif meme kanserinde taurin in tümör büyüklüğü ve metastaz üzerine etkisi
Üçlü Negatif Meme Kanseri (TNBC) östrojen, progesteron reseptörü ve insan epidermal büyüme faktörü reseptörü-2 eksikliğiyle karakterizedir. Yüksek metastatik potansiyele ve kötü prognoza sahiptir ve bundan dolayı tedavisi diğer meme kanseri türlerine göre daha zordur. Kemoterapi temel tedavi yöntemi olarak uygulanmaktadır. Doksorubisin (Dox) meme kanseri tedavisinde yaygın olarak kullanılan kemoterapi ajanlarından biridir. Ancak çeşitli dokularda toksik etkilere neden olmaktadır. Bundan dolayı oluşacak toksik etkileri minimuma indirebilecek ve tedaviye yanıtı artırabilecek ajanların kullanımı büyük önem taşımaktadır. Taurin (Tau) birçok memeli dokusunda bulunan anti-oksidan, anti-kanser işlevlere sahip hücre içi serbest β aminoasitidir. Kanser hücrelerinde apoptoza neden olduğu, tümör büyümesini inhibe ettiği gösterilmiştir. Çalışmamızda TNBC'de taurinin doksorubisinin apoptotik ve anti-metastatik rolü üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Bu araştırmada 6-8 haftalık 34 adet BALB/c dişi fareler kullanıldı. TNBC hücreleri (4T1) subkutan sol meme içerisine enjekte edilerek solid tümörler oluşturuldu. 21 gün boyunca, Taurin (100 mg/kg i.p.) günlük uygulanırken, Dox (4 mg/kg i.p.) 5 günde bir uygulandı ve 22. gün hayvanlar sakrifiye edildi. Hayvan ağırlıkları her gün, tümör çapı ve hacmi 3 günde bir ölçüldü. Deney sonunda akciğer ve tümör dokuları tartıldı. ELISA ile tümör dokularında apoptotik ve metastatik protein düzeyleri belirlendi ve histopatolojik inceleme yapıldı. Protein düzeylerinde değişiklik olmamakla birlikte Dox'un akciğer dokusunda tümör hücre yayılımını, mikrovaskülarizasyonu ve nodül oluşumunu azalttığı, tümör dokularında ise apoptozu indüklediği gözlendi. Sonuç olarak taurinin Dox'un anti-kanser rolüne etkisi sınırlı olmakla birlikte Dox'un normal dokular üzerindeki toksik etkilerini azaltması açısından taurin faydalı olabilir. Anahtar kelimeler: Taurin, Doksorubisin, Üçlü Negatif Meme Kanseri, Apoptoz, Metastaz Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Koordinasyon Birimi tarafından desteklenmiştir (Proje no: THD-2021-19181).
Stattic ve/veya Paclitaxel'in üçlü negatif meme kanseri üzerine etkileri
Üçlü negatif meme kanseri (TNBC), agresif seyirli, metastaz yapan kötü prognozlu bir meme kanseri türüdür. Bu çalışmada, TNBC tedavisinde kullanılan Paclitaxel'in tek başına ve/veya Sinyal Transdüser ve Transkripsiyon Aktivatörü 3 (STAT3) inhibitörü Stattic ile birlikte uygulanmasının in vitro ve in vivo antiproliferatif ve in vivo antimetastatik etkisi araştırıldı. 4T1 TNBC hücre hattı üzerine Stattic ve/veya Paclitaxel'in farklı konsantrasyonlarının hücre canlılığı üzerine etkileri 3-(4,5-dimetiltiazol-2-il)-2,5-difeniltetrazolium bromid (MTT) testiyle, fosfo-STAT1/STAT1 ve fosfo-STAT3/STAT3 seviyeleri ELISA yöntemiyle belirlendi. In vivo deney modeli dişi BALB/c fareye 4T1 hücrelerinin meme dokusuna subkutan uygulanmasıyla oluşturuldu. Deney gruplarına SF, DMSO ve Stattic gün aşırı, Paclitaxel üç günde bir intraperitonal uygulandı. Vücut ağırlıkları ve tümör çapları üç günde bir ölçüldü. 21 gün sonra sakrifiye edilen farelerin akciğer ve tümör dokusundaki fosfo-STAT1/STAT1, fosfo-STAT3/STAT3, TAS, TOS, iNOS ve VEGF seviyeleri ELISA ile belirlendi ve histopatolojik inceleme yapıldı. Gruplar arasındaki fark Kruskal-Wallis testiyle P<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Stattic uygulaması her hücre canlılığını doz bağımlı olarak (zamandan bağımsız) azalttı (P<0,05). Stattic ve Paclitaxel uygulaması canlı hücre miktarını doza ve zamana bağlı olarak additif etki ile azalttı. Uygulama süresinin artması ile STAT3 yolağından bağımsız, STAT1 yolağındaki değişimlere bağlı olarak canlı hücre miktarı etkilendi. İn vivo çalışmalarda gruplar arasında vücut ağırlıkları, tümör çapı, tümör ağırlığı ve vücut sıcaklığı arasında anlamlı fark yoktu. Paclitaxel ve/veya Stattic uygulamaları tümör dokusunda STAT3, STAT1, iNOS, OSI ve VEGF seviyelerinde fark oluşturmazken, akciğer dokusunda STAT3 seviyesindeki artış trendine paralel olarak iNOS, OSI ve VEGF seviyeleri de arttı. Birlikte uygulama STAT1 yolağını etkileyerek akciğere metastazı artırdı.
Meme kanserli hastalarda diyetle alınan ileri glikasyon son ürünlerinin inflamasyon ve oksidatif stres belirteçleriyle ilişkisinin değerlendirilmesi
Araştırma Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi'nde Mart 2020-Ocak 2022 tarihleri arasında vaka-kontrol çalışması olarak planlanıp yürütülmüştür. Vaka grubunu ilk kez meme kanser tanısı almış 19-64 yaş arası meme kanserli kadınlar (n:32) ve kontrol grubunu (n:32) vaka grubunu ile benzer yaşlarda olan yetişkin kadınlar oluşturmuştur. Bu çalışmanın amacı; yeni tanı almış meme kanserli kadınların diyetle aldığı ileri glikasyon son ürünlerinin (dCML) cerrahi öncesi (T1), kemoterapi öncesi (T2), kemoterapinin altıncı ay (T3) ve on ikinci ayında (T4) serum toplam antioksidan kapasite, inflamatuvar durum, oksidatif stres ve DNA hasarı belirteçleriyle olası ilişkisinin incelenmesidir. Meme kanserli bireylerin T1 dönemine ait bulguları kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır Bireylerin genel özellikleri, antropometrik ölçümleri, vücut bileşim analizleri ve rutin biyokimyasal bulguları anket formuna kaydedilmiştir. Serum örneklerinde karboksi metil lizin, ileri glikasyon son ürünleri reseptörü, ileri glikasyon son ürünlerinin çözünür reseptörü, tümör nekrozis alfa, interlökin-1 beta, interlökin-6, malondialdehit (MDA), protein karbonil, 8-hidroksi-2′-deoksiguanozin, total antioksidan kapasite, total oksidan durum ve oksidatif stres indeksi (TOS) düzeyleri belirlenmiştir. Bireylerden birbirini takip eden 3 günlük besin tüketim kaydı alınmıştır. Günlük enerji, makro ve mikro besin ögeleri ile dCML miktarı hesaplanmıştır. Ayrıca meme kanserli kadınların bulguları moleküler alt tip olan insan epidermal büyüme faktörü reseptörü 2 (HER2) durumuna göre karşılaştırılmıştır (HER2+ n:14 ve HER2- n:18). Meme kanserli kadınların T1, T2, T3 ve T4 dönemlerinde dCML miktarı sırasıyla 10002,6±4212,6, 9110,5±3913,9 ve 9325,4±530,3 KU'dur. Kontrol grubunun dCML alımı (11052,6±726,8 KU) meme kanserli kadınlara (8974,7±601,2 KU) göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,031). Diyetle CML alım miktarı enerji alımına göre tekrar değerlendirildiğinde ise meme kanserli kadınlar (5900,2±2661,6 KU/1000 kkal) ile kontrol grubunun (6452,3±1723,5 KU/1000 kkal) dCML alımı benzer bulunmuştur (p=0,328). T1 döneminde HER2- grubun dCML alımı (7689,4±2527,6 KU/gün) HER2+ gruba göre (9974,4±3713,1 KU/gün) anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p=0,048). Meme kanserli kadınlarda T1, T2 ve T4'te dCML ile serum CML, inflamatuvar veya oksidatif stres biyobelirteçleri arasında anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır. T3'te dCML ile serum MDA düzeyleri arasında pozitif yönde zayıf korelasyon gösterilmiştir (rho=0,355, p=0,046). HER2 moleküler alt tipinde ise yalnızca T3 döneminde dCML ile serum biyobelirteçleri (HER2+: TOS ve OSİ, HER2-: MDA) arasında pozitif yönde orta düzeyde ilişki belirlenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada meme kanserli kadınlarda dCML ile serum inflamasyonu ve oksidatif stres biyobelirteçleri arasında sınırlı bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Meme kanserli kadınlarda diyetle alınan ileri glikasyon son ürünlerinin miktarının azaltılmasına yönelik beslenme önerileri geliştirilmelidir.
Kolda lenfödem semptom şiddeti ve distres ölçeği'nin kültürel adaptasyonu, güvenirlik geçerliği, lenfödem semptomları ve ödem değerlendirmeleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışma, meme kanseri cerrahisi geçiren kadınlarda, Kolda Lenfödem Semptom Şiddeti ve Distres Ölçeği'nin (Lymphedema Symptom Intensity and Distress Survey- Arm, LSIDS-A) Türkçeye adapte edilmesi, güvenirliğinin ve geçerliğinin araştırılması ve hastaların bildirdiği semptomların varlığı ve şiddeti ile ödem değerlendirmeleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla planlandı. Çalışmaya, meme kanseri tedavilerini tamamlayan 120 kadın (yaş ortalaması= 52.610.7 yıl) dahil edildi. LSIDS-A'nın Türkçe versiyonunun güvenirliği, iç tutarlılık ve test-tekrar test analizleri ile incelendi. Yapı geçerliğinin belirlenmesi için doğrulayıcı faktör analizi yapıldı. Ölçeğin kriter geçerliği, Lenfödem Fonksiyon, Özürlülük ve Sağlık Ölçeği–Üst Ekstremite (Lymph–ICF–UL), Üst Ekstremite Lenfödemi Yaşam Kalitesi Ölçeği (ULL–27) ve Kol, Omuz ve El Sorunları Hızlı Anketi (Quick–DASH) ile değerlendirildi. Eş zamanlı geçerlik, Türkçe LSIDS-A'nın toplam/alt boyut puanları ve biyoempedans spektroskopi puanı (L-Dex) arasındaki korelasyonlar ile belirlendi. LSIDS-A-Tr'nin iç tutarlılığının güçlü/çok güçlü düzeyde olduğu (Cronbach alfa= 0.87 – 0.91) bulundu. Ölçeğin toplam puan ve alt boyut puanlarının test-tekrar test güvenirliği çok güçlü (Sınıf içi korelasyon katsayısı (ICC)=0.91–0.95; p=0.001) düzeydeydi. Türkçe LSIDS-A'nın verilerinden elde edilen faktör yapısının orijinal ölçeğin faktör yapısı ile uyumlu olduğu bulundu. LSIDS-A-Tr'nin toplam puanı ile Lymph-ICF-UL (r=0.84), ULL-27 (r=0.83) ve quick-DASH (r=0.74) ölçeklerinin toplam puanları arasında orta veya güçlü düzeyde ilişki olduğu bulundu (p=0.001). Sadece LSIDS-A-Tr yumuşak doku alt boyut puanı ile L-Dex puanı arasında anlamlı bir ilişki vardı (r=0.46; p<0.01). Şişlik, ağırlık, gerginlik ve ağrı semptomları ile objektif ödem değerlendirmeleri arasında pozitif yönde anlamlı korelasyonlar olduğu tespit edildi (r= 0.24–0.52, p<0.05). Evre 0 ve Evre 1 olan hastalar ile karşılaştırıldığında, subjektif lenfödem semptomların varlığının ve/veya şiddetinin Evre 2 olan hastalarda daha yüksek olduğu bulundu. Sonuç olarak, LSIDS-A-Tr, lenfödem semptomlarının değerlendirilmesinde geçerli ve güvenilir bir ölçektir. Bu ölçek, klinikte ve araştırmalarda meme kanseri ile ilişkili lenfödem semptomlarının kapsamlı olarak değerlendirilmesinde kullanılabilir. Subjektif lenfödem semptomları ile objektif ödem değerlendirmeleri arasında anlamlı ilişkinin bulunması, klinikte bu hastalarda subjektif semptomların da kapsamlı olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Meme kanserinde IL-1β ile tetiklenen epitelyal-mezenkimal dönüşümde hücre iskeleti dinamiklerinin incelenmesi
Meme kanseri mikroçevresinde, proinflamatuvar bir sitokin olan interlökin (IL) -1β'nın varlığı gösterilmiştir. IL-1β hücre sağ kalımını, proliferasyonunu, adezyonu, invazyonu ve migrasyon mekanizmalarını destekler. İnflamasyonun kronikleşmesine ve devamlılığına katkıda bulunur. Bu durum kanser progresyonunu ve epitelyal-mezenkimal dönüşümü (Epitelial-Mezenkimal Transition, EMT) destekler. EMT'nin ve metastazın gerçekleşebilmesi için hücrelerin hareket kabiliyeti kazanması önemlidir. Hareket yeteneği hücre iskeleti elemanlarının ifadesi ve fonksiyonel etkileşimi ile gerçekleştirilir. Aktin, vinkülin, vimentin gibi konvansiyonel hücre iskeleti elemanlarının yanı sıra Capping protein regulatory, ARp2/3, MyosinILinker (CARMIL) proteinleri de hücrenin aktin iskeletin düzenlenmesinde görev alır. CARMIL proteinlerinin hücre hareket yeteneği dolayısıyla da EMT ve metastaz için elzem olduğu söylenebilir. Bu bilgiler ışığında meme kanseri hücrelerinde IL-1β ile uyarılmış EMT'nin CARMIL protein düzeyi ve hücresel dağılımı ile ilişkili olabileceğine dair bir hipotez oluşturulmuştur. İnsan meme kanseri MCF-7 hücre hattı epitelyal morfolojide, MDA-MB-231 ise mezenkimal morfolojide bulunur. Bu hücreler tümör mikroçevresini taklit edebilmek amacıyla önceden MatrigelTM veya fibronektin ile kaplanmış yüzeylerde yetiştirilmiş ve IL-1β ile muamele edilerek EMT uyarılmıştır. Elde edilen sonuçlar immünfloresan boyamalar ve qRT-PCR yöntemleri ile analiz edilmiştir. Hücrelerin CARMIL3 ve vinkülin ifade düzeylerinin mezenkimal hücre karakterine bağlı olarak değiştiği ve odak sayılarının arttığı görülmüştür. CARMIL3 mRNA düzeylerindeki artışın meme kanserinde erken metastaz ya da kısmi EMT durumunun bir belirteci olabileceğine dair bulgular elde edilmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada CARMIL proteinlerinin IL-1β ile uyarılan EMT'de, hücre mezenkimal karakteri ile ilişkisi ve IL-1β aracılı inflamatuvar yanıtların kanserin ilerlemesi üzerine etkisine dair gözlemler yapılmıştır.
Mastektomi sonrası radyoterapi uygulanan sol meme kanserli hastalarda alan içinde alan (FIF), volümetrik ayarlı ark terapi (VMAT) ve yoğunluk ayarlı radyoterapi (IMRT) yöntemlerinin değerlendirilmesi
Mastektomi uygulanmış sol meme maling tümörlü 20 hastada; Alan içinde Alan (FİF), Yoğunluk ayarlı radyoterapi (IMRT) ve volümetrik ayarlı ark terapi (VMAT) tekniği kullanılmıştır. Meme dokusu ve risk altındaki organların almış olduğu dozlar, doz hacim histogramı (DVH) yardımı ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 20 hastaya ait bilgisayarlı tomografi görüntüleri tek bir radyasyon onkoloğu tarafından konturlandı. Her hasta için 3 farklı teknik ile yapılan tedavi planında 6 MV enerji kullanıldı. Doz dağılımı olarak 50Gy/25 Fr tercih edildi. Mastektomi sonrası görüntülenen mevcut doku, CTV, kalp, ipslateral akciğer, kontrolateral akciğer ve kontrolateral meme konturlanmıştır. Planlamalar Kütahya Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Kiniğinde Varian cihazına bağlı radyoterapi network sistemi olan Eclipse 13.7 kullanılarak hazırlanmıştır. Alan içinde alan (FİF) yönteminde eş merkez ve demet açıları kullanılarak yüksek doz alan bölgeleri düşürmek amacı ile ek alt alanlar eklendi. Yoğunluk ayarlı radyoterapi planlama tekniğinde (IMRT) ise aynı eş merkez noktası ilk-son açılar alan içinde alan (FIF) yöntemindeki plana sadık kalınarak hazırlandı. Volümetrik ayarlı ark terapide (VMAT) yarım ark tekniği uygulandı. Hedef hacim PTV için Dort, Dmax, Dmean, CI değerleri ve kritik organlar için (kalp, ip-akciğer, karşı akciğer ve karşı meme Dort, Dmax, (%) (V5, V10, V20, V25 ve V30) dozları incelendi. Araştırma bulgularına göre PTV Dmax değeri en yüksek IMRT'de (56,65) bulunmuştur (p=0,042). Kalp için Dmax en düşük IMRT'de tespit edilmiştir (p=0,001). Akciğer Dmax en düşük IMRT'de (45,48) bulunmuştur (p<0,001). Sol akciğer için Dmax en düşük IMRT 'de (45,529 tespit edilmiştir (p<0,001). Supra, aksilla, sağ akciğer ve karşı memede dozlar arasında istatistiksel anlamlı fark görülmemiştir. Akciğerde V5 en düşük VMAT 'de, V20, V25, V30 ise IMRT 'de anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0,01). Kalp dozları V20, V25 ve V30 değerleri IMRT'de tekniğikullanıldığında anlamlı olarak değişiklilik göstermiştir (p<0,001). Bu araştırma sonucunda 20 hasta planında elde edilen istatistiksel anlamlı bulgular ışığında, hedef dokudaki istenilen doz dağılımı ve akciğer, kalp kritik organlarını yüksek doz radyoterapiden korumak açısından IMRT tekniğinin daha olumlu etkileri olduğu önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, FIF, IMRT, VMAT
Meme kanseri hastalarında travma sonrası büyüme ve hastaların büyüme sonrası gelişimini etkileyen faktörlerin incelenmesi
Meme kanseri, kadınlar arasında en yaygın görülen kanser türüdür. Bireylerin yaşamını tehdit eden ve uzun süreli bir mücadele gerektiren travmatik bir hastalıktır. Son zamanlarda yapılan araştırmalar, meme kanserinin olumsuz sonuçlarına odaklanmak yerine olası olumlu sonuçlarını da vurgulamaya başlamışlardır. Bu noktada 'Travma Sonrası Büyüme' kavramı ortaya çıkmaktadır. Bireyin meme kanseri gibi son derece zorlu yaşam koşullarıyla mücadelesinin bir sonucu olarak yaşadığı pozitif psikolojik değişim travma sonrası büyüme olarak tanımlanmaktadır. Bu araştırmanın amacı, meme kanseri hastaları örnekleminde bazı sosyodemografik ve hastalıkla ilgili değişkenler ile birlikte travma sonrası stres bozukluğu belirti düzeyi, temel inançlarda sarsılma ve şükür değişkenlerinin travma sonrası büyüme ile ilişkisini incelemektir. Araştırma kapsamında, amaçlı örnekleme yöntemi kullanılarak tedavisi devam eden 81 hastaya ulaşılmıştır. Katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Travma Sonrası Stres Bozukluğu Kontrol Listesi (PCL-5), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADS), Temel İnançlar Envanteri (TİE), Taktir Etme Ölçeği (TEÖ) ve Travma Sonrası Büyüme Envanteri (TSBE) uygulanmıştır. Korelasyon analizleri sonucunda, temel inançların sarsılma ve travma sonrası stres belirti düzeyleri arttıkça travma sonrası büyüme düzeyinin arttığı bulunmuştur. Ayrıca, 18-35 yaş arasındaki kişilerin, 46-55 yaş arasındaki kişilere göre travma sonrası büyüme seviyelerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Yapılan hiyerarşik regresyon analizinin son aşamasında, temel inançların sarsılma ve takdir etme düzeylerinin travma sonrası büyüme düzeyini arttırıcı bir yordayıcı etkisinin olduğu bulunmuştur. Mevcut araştırmanın travma sonrası büyümenin, kanser tedavisinde ve koruyucu çalışmalarda daha etkin şekilde kullanılması için önemli bir adım olduğu düşünülmektedir.
Meme kanserli hastalarda FABP4 ve asprosin düzeylerinin incelenmesi
Meme kanseri, dünyada ve Türkiye'de kadınlarda en sık görülen ve en sık ölüm nedeni olan kanserdir. Meme kanserinin birçok çevresel ve genetik faktörlerin etkileşimi sonucu geliştiği düşünülmektedir. Meme kanserinin tanı ve tedavisindeki gelişmelere rağmen meme kanseri hastalarının yaklaşık %20'sinde metastaz gelişmektedir. Bu durum, genellikle tedaviye karşı direncin gelişmesi veya ileri evrelerde tanı nedeniyle ortaya çıkan tedavi edilemez bir hastalık oluşmasına neden olmaktadır. Bu nedenle tanı ve tedavide yeni markırların araştırılması büyük önem taşımaktadır. Bu amaçla yaptığımız çalışmada meme kanseri hastalarında asprosin ve FABP4'ün plazma konsantrasyonlarını ve meme kanseri ile aralarında bir ilişki olup olmadığını belirlemek için yapıldı. Çalışmada meme kanseri teşhisi konulmuş 40 hasta ile 40 sağlıklı kadından alınan kan örnekleri kullanıldı. Toplanan kan örneklerindeki asprosin ve FABP4 düzeyleri ELİSA yöntemiyle ölçüldü. Dataların analizi SPSS ile yapıldı. Çalışmada kontrol grubuna göre plazma asprosin ve FABP4 düzeyleri meme kanseri kadınlarda anlamlı bir şekilde yüksek olduğu tespit edildi. Çalışma sonucunda elde edilen veriler hastalığa özgü bulgular çıkartıp, meme kanseri tanı ve tedavisinde yenilikler sağlayacağını ümit ediyoruz.
In-vitro investigation of anticancer activity of 2-bromo-n-(4-sulfamoyl phenyl) propane amide in combination with different chemotherapeutic drugs
Breast cancer is a prevalent and potentially life-threatening disease that affects women globally. The diversity of breast cancer subtypes contributes to variations in disease progression, treatment response, and metastasis risk factors. Carbonic anhydrase IX (CA IX) is an enzyme that plays a significant role in regulating pH levels in cancer cells, including breast cancer. It is known to be highly expressed in various tumor types, including breast cancer, and is believed to play a role in cancer cell survival, invasion, and metastasis promotion. Targeting CA IX has emerged as a promising therapeutic strategy to disrupt vital functions of cancer cells and potentially hinder tumor progression. The aim of this study was to evaluate the therapeutic potential of the newly synthesized sulfonamide derivative MMH-1 in breast cancer cells and its combination with chemotherapy drugs. The study focused on understanding the cytotoxic and apoptotic effects of MMH-1 on cancer cells, investigating its binding ability to carbonic anhydrase IX (CA IX), and exploring its synergistic effects with other chemotherapy drugs. Breast cancer cells (4T1) were cultured and treated with MMH-1, Epirubicin, and their combinations. Cell viability analyses, morphological staining, flow cytometry analysis, cell cycle analysis, measurement of reactive oxygen species (ROS) levels, and mitochondrial membrane potential analysis were performed to assess the effects of the treatments. Statistical analyses demonstrated that MMH-1 exhibited significant cytotoxic effects, leading to decreased cell viability and morphological changes in breast cancer cells. Furthermore, when used in combination with other chemotherapy drugs, MMH-1 showed significant cytotoxic effects on breast cancer cells. The conducted study revealed the potential binding ability of MMH-1 to CA IX, as evidenced by molecular docking analysis, indicating its potential to disrupt the enzyme's function. Additionally, the combination treatment of MMH-1 with Epirubicin resulted in enhanced cytotoxicity, with further decrease in cell viability and increased apoptotic cell population. Moreover, the combination treatment led to cell cycle arrest, mitochondrial dysfunction, and increased oxidative stress in breast cancer cells. These findings underscore the therapeutic potential of MMH-1 in breast cancer treatment. The combination therapy of MMH-1 with Epirubicin exhibited improved efficacy and synergistic effects. These findings support the development of MMH-1 and combination therapies to enhance breast cancer treatment outcomes.
Radyoterapi alan meme kanseri hastalarında yaşamdan anlam bulma ve yaşam kalitesinin, öz-yeterlik için semptom yönetimine etkisi
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türü olup, radyoterapi temel tedavi yöntemlerinden biridir. Radyoterapiye bağlı en sık görülen yan etkiler cilt reaksiyonları, yorgunluk, bulantı-kusma, yutma güçlüğü, iştahsızlık ve dispnedir. Araştırma radyoterapi alan meme kanseri hastalarında yaşamdan anlam bulma ve yaşam kalitesinin öz-yeterlik için semptom yönetimine etkisini incelemek amacıyla tarama modelinde, tanımlayıcı tasarımlı, kesitsel ve ilişki arayıcı araştırma tipinde gerçekleştirildi. Araştırmanın evrenini bir üniversite hastanesinin radyasyon onkolojisi kliniğinde tedavi gören hastalar, örneklemini tedavi gören 50 hasta oluşturdu. Araştırmada veri toplama aracı olarak hastaların özelliklerini içeren Kişisel Bilgi Formu, Yaşamda Anlam Ölçeği, EORTC QLQ-C30 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Öz-yeterlik İçin Semptom Yönetimi Ölçeği kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesi, tanımlayıcı istatistiksel testler, Shapiro-Wilk testi, Mann-Whitney U testi, Kruskal-Wallis testi, Dunn-Bonferroni testi, Wilcoxon Signed-Ranks testi Marginal Homogeneity testi, Spearman korelasyon analizi, Bootstraping metodu, Genelleştirilmiş Lineer Modelleme analizi ile gerçekleştirildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Yaş ortalaması 51,5±10,79 olan hastaların %70'i evli, %40'i ilkokul mezunu, %80'i çocuk sahibi, %60'ının çalışmadığı belirlendi. Hastaların hastalık ve tedaviye ilişkin özellikleri incelendiğinde; %82'sinin 1 ay – 1 yıl tanı süresi olduğu, %42'sinin evre 3 meme kanseri olduğu, %90'ının daha önceden radyoterapi almadığı belirlendi. Hastaların yorgunluk, ciltte kaşıntı, ciltte kuruluk, ciltte ağrı ve ciltte yara semptomlarında ikinci haftasına göre altıncı haftada gözlenen değişimin anlamlı olduğu bulundu (p<0,05). Tedavinin ikinci haftasında ÖSYÖ ile YAÖ'nin yaşamda anlam arayışı alt boyut puanları arasında pozitif, ölçeğin toplam puanları arasında negatif yönde anlamlı ilişki olduğu, ÖSYÖ ile yaşam kalitesi genel iyilik hali puan ortalamaları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu belirlendi (p<0,05). Tedavinin altıncı haftasında ÖSYÖ ile yaşam kalitesi genel iyilik hali ve emosyonel fonksiyon alt boyut puanları arasında pozitif, yorgunluk, ağrı, dispne, konstipasyon alt boyut puanlarında ise negatif yönde anlamlı ilişki olduğu saptandı (p<0,05).
Meme kanserinde sisplatin hücresel yanıtının DDB2 ve DNA polimeraz ETA üzerinden incelenmesi
Bu çalışmada, MCF-7 meme kanser hücrelerine sisplatin ile birlikte PNR-7-02 verilmesinin hücre canlılıkları ve DNA hasar yanıtlarında görev alan DDB2 ve DNA polimeraz η proteinlerini kodlayan genlerin ekspresyonları üzerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Sisplatin, platin grubu içeren antineoplastik bir ilaçtır. Etkisini DNA'ya bağlanıp replikasyonu engelleyerek ve hücreyi apoptoza götürerek gerçekleştirir. PNR-7-02 ise DNA hasar toleransında görevli insan DNA polimerazı η'nın inhibitörü olarak geliştirilmiş, indol tiyobarbitürik asitten türevlendirilmiş bir kimyasal moleküldür. MCF-7 hücrelerine sisplatin, PNR-7-02 ve kombinasyonları 24 ve 48 saat süre ile uygulanmış, hücre canlılıklarına etkisi MTT deneyi ile belirlenmiştir. Kombine uygulamanın hücre canlılıkları üzerine etkileri Chou-Talalay yöntemiyle değerlendirilmiştir. DDB2 ve DNA polimeraz η gen ekspresyon analizleri kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile gerçekleştirilmiştir. IC50 değerlerinde verilen ilaç kombinasyonlarının hücre canlılığını anlamlı bir şekilde azalttığı (24 saat için p≤0,01, 48 saat için p≤0,005) gözlenmiştir. Chou-Talalay yöntemi ile düşük sisplatin dozlarında (24 saat için <36µM, 48 saat için <16 µM) kombine ilaç uygulamasının sinerjistik bir etkisinin (CI <1) olduğu hesaplanmıştır. 24 ve 48 saatlik inkübasyon süresi için IC50'ye uygun dozlarda ilaç uygulandığında, DDB2 ve Pol η gen ekspresyonlarının kontrol gruplarına göre sisplatin, PNR-7-02 ve kombine ilaç verilmiş hücrelerde arttığı bulunmuştur.
Remisyon dönemindeki meme kanseri olan kadınlarda beden imajı algısı, temel inançlar ve öz anlayışın psikolojik sağlamlık ile ilişkisinin belirlenmesi
Bu araştırma remisyon dönemindeki meme kanseri olan kadınlarda beden imajı algısı, temel inançlar ve öz-anlayışın psikolojik sağlamlık ile ilişkisinin incelenmesi amacıyla ilişki arayıcı araştırma deseni kullanılarak yapılmıştır. Araştırma Kanser Savaşçıları ve Kanserle Dans Derneği'nin Facebook hesaplarında çevrimiçi anket yoluyla gerçekleşmiştir. Çalışmaya remisyon dönemindeki 113 meme kanseri olan kadın katılmıştır. Veriler; tanıtıcı veri formu, Vücut Algısı Ölçeği, Temel İnançlar Ölçeği, Öz-Anlayış Ölçeği ve Psikolojik Sağlamlık Ölçeği kullanılarak 24 Kasım 2020 ile 31 Aralık 2021 tarihleri arasında toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; sıklık analizleri ile birlikte Pearson Korelasyon Katsayısı ve Çoklu Doğrusal Regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre; remisyon dönemindeki meme kanseri olan kadınlarda beden imajı algısı ve temel inançlardaki değişimin psikolojik sağlamlık ile pozitif yönde anlamlı bir ilişkisi olduğu saptanmıştır. Remisyon dönemindeki meme kanseri olan kadınlarda beden imajı algısı ve temel inançların psikolojik sağlamlıktaki değişimin %99,8'ini açıkladığı saptanmıştır (F=3062,290; p<0,0001). Araştırma sonucunda remisyon dönemindeki meme kanseri olan kadınlarda öz-anlayış ile psikolojik sağlamlık düzeyleri arasında güçlü bir ilişki olduğu; ancak öz-anlayışın psikolojik sağlamlığı istatistiksel olarak anlamlı yordayıcı bir etkisinin olmadığı saptanmıştır. Bu doğrultuda, remisyon dönemindeki meme kanseri olan kadınlarda temel inançlar ve beden imajı algısı psikolojik sağlamlığı önemli ölçüde yordadığı için psikolojik sağlamlığı arttırmaya yönelik programların içeriğinde bu kavramlara yer verilmesi büyük önem taşımaktadır. Böylece, remisyon dönemi de dahil olmak üzere kadınların psikolojik sağlamlıklarının desteklenebileceği söylenebilir.
İnsan makrofajlarında nitrik oksit sentaz 2 (NOS2) ifade ve aktivitesinin bazal benzeri meme kanseri hücrelerinden üretilen faktörler varlığında incelenmesi
Makrofajlar patojenlere karşı immün cevapta doğal immünitenin önde gelen hücreleridir ve kazanılmış bağışıklık cevaplarının düzenlenmesinde rol alırlar. Mikrobisidal özelliğe sahip makrofajlar LPS gibi bakteriyel ürünler, IFN-γ veya TNF-α gibi sitokinlerle uyarılarak proinflamatuvar cevabı ilerletirler. Nitrik oksit (NO) ve reaktif oksijen türleri (ROT) üretimi anti-mikrobiyal yanıtların biyokimyasal mekanizmasında elzemdir. NO üretimi nitrik oksit sentaz (NOS) enzimleri tarafından sağlanır. Uyarılabilir NOS izoformu (NOS2)'nin fare makrofajlarındaki varlığı pek çok çalışma ile kanıtlanmışken, insanlarda NOS2 ifadesine ve NO üretim düzeyine dair pek çok çelişkili yayın bulunmaktadır. Bu tez çalışması, monosit-makrofaj dönüşümü sırasında bazal-benzeri meme kanseri hücrelerinden üretilen faktörlerin miyeloid hücrelerin geçirdiği aktivasyon ve farklılaşma süreçleri sırasında NOS2 ifadesini ve NO değiştirebilmesi hipotezine dayanmaktadır. Bu amaçla, THP-1 monositik hücre hattı, bazal-benzeri meme kanseri hücre hattı süpernatanları varlığında makrofaj yönünde farklılaştırıldı ve lipopolisakarit (LPS) ve interferon (IFN)-γ ile uyarıldı. Hücrelerde fenotipik (CD14, TLR4, MD2, CD40, CD11c ve IFNγR), fonksiyonel (ROT ve NO üretimi) ve morfolojik (May-Grünwald Giemsa, aktin hücre iskeleti boyaması) farklılaşma parametreleri incelendi. Ayrıca, THP-1 hücrelerinin bu koşullarda farklılaştırılması sırasında fibronektin ve Matrijel kaplı yüzeyler ile de deneyler gerçekleştirildi. Bu koşullar altında NOS2 ifade düzeyi mRNA ve protein düzeyinde araştırıldı. Fare kökenli makrofaj ve meme kanseri hücreleri varlığında ve ek olarak kullanılan insan hücre hatları süparnatanları varlığında doğrulama deneyleri gerçekleştirildi. İnsan bazal-benzeri meme kanseri hücre hattı prototipi olarak kullanılan MDA-MB-231 hücrelerinden salgılanan faktörler varlığında farklılaştırılan THP-1 hücrelerinde ROS ve NO üretiminin moldüle olduğu belirlendi. Kanser süpernatanları varlığında LPS'nin etkisinin sınırlanabildiği ancak IFN-γ'nın daha belirgin etkisi olduğu izlendi. İnsan NOS2 düzeylerinin meme kanseri süpernatanları varlığında olumsuz etkilendiği ve bunun NO üretimine de yansıdığı belirlendi. Elde edilen bulgular, özellikle kanser hücresinden salgılanan faktörler varlığında insan NOS2 ifadesinin ve dolayısı ile NO üretiminin monosit-makrofaj faklılaşma derecesine bağlı olarak transkripsiyon-translasyonel düzeylerde düzenlenebileceğine işaret etmektedir.