Karşılaştırmalı hukuk
Bu konu başlığı altında 139 tez
Banka teminat mektupları ve milletlerarası banka teminat mektuplarına uygulanacak hukukun tespiti
Bu tezde, banka teminat mektupları ve ödeme taleplerinin hukuki ve pratik yönleri incelenmiştir. Araştırma, banka teminat mektuplarının işlevi, ödeme talepleri süreçleri ve milletlerarası unsur içeren banka teminat mektuplarına uygulanacak hukukun tespiti ile ilgili uluslararası düzenlemeler üzerindeki etkilerini analiz etmek amacıyla literatür taraması ve hukuki belge incelemesi yöntemleriyle gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, uluslararası ticarette banka teminat mektuplarının güvence sağlama ve ödeme taleplerinin nasıl işlediği açıklığa kavuşturulmuş, ilgili yasal düzenlemelerin uygulamadaki etkileri tartışılmıştır. Tez, banka teminat mektuplarının hukuki yapısı, ödeme talepleri süreçlerinin düzenlenmesi ve milletlerarası unsur içermesi halinde taraflar arası anlaşmazlıkların çözümü konularında literatüre katkı sunmayı hedeflemektedir. Birinci bölümde, banka teminat mektubunun tanımı, türleri ve genel işleyişi ve teminat mektubunda ödeme taleplerinin hukuki boyutları ve son olarak ikinci bölümde milletlerarası unsur içeren banka teminat mektuplarına uygulanacak hukuk ve uluslararası düzenlemeler incelenmiştir.
Uluslararası hukuk ve İslam hukuku perspektifinden mahremiyet hakkı: Karşılaştırmalı bir çalışma
Mahremiyet hakkı genel anlamıyla: Bireylerin, başkalarıyla kendi hayatıyla ilgili paylaşımlarının ne ölçüde olacağını belirleme hakkına sahip olmasını ifade eder. Günümüzde en sık ihlal edilen haklardan biri, kuşkusuz mahremiyet hakkıdır. Bireyin fiziksel, dijital ve sosyal sınırlarını korumasının güvencesi olan bu hak, teknolojik gelişmelerin hız kazandığı, gözetimin sıradanlaştığı ve bilginin ekonomik değere dönüştüğü bir çağda giderek daha fazla ihlal edilmektedir. Mahremiyet, devletlerin, şirketlerin, medyanın ve diğer bireylerin meraklı bakışları altında giderek daralan bir alana sıkışmış durumdadır. Mahremiyet bir hak olmanın yanında, bireylerin toplumsal yaşam içinde ihtiyaç duydukları bir kavramsal alanı da kapsamaktadır. Bu nedenle mahremiyetin ihlali, bireysel hakların kısıtlanmasının yanında toplumsal bir soruna da yol açmaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde, mahremiyet kavramının kelime kökeni ve bir hak olarak dönüşümüne değinilmiş, tarihsel süreç içinde mahremiyet hakkının gelişimi irdelenmiştir. İkinci bölümde, uluslararası evrensel ve bölgesel düzenlemeler ile İslam hukuku kaynaklarında mahremiyet hakkının yeri incelenmiştir. Son bölümde ise, mahremiyet hakkının beden, konut ve bilgi gibi alt kategorilerde nasıl ihlal edildiği, yargı ve denetim mekanizmalarının kararlarından örneklerle ele alınmıştır. Çalışmada, her bölüm kendi içinde karşılaştırılarak analiz edilmiştir. Böylece uluslararası hukuk ve İslam hukukunda güncel bir mesele olarak mahremiyet hakkının değeri ve yeri bütüncül bir bakış açısıyla ele alınmıştır.
Türk Ceza Kanunu ile mukayeseli olarak İslam Ceza Hukukunda hırsızlık suçu
Bu çalışmanın konusu, hırsızlık suçunun İslam ve Mer'i Ceza Hukuku kaynaklarındaki yeri ve muhtevasıdır. İslam Ceza Hukukunda örnekleme yönteminin, mer'i ceza hukukunda ise ilkesel yöntemin kullanılması sebebiyle her iki hukuk sistemi karşılaştırılmak suretiyle hırsızlık suçunun yer ve muhtevası tespit edilmeye çalışılmıştır. Tezin amacı ise kısmen ilkesel olmakla birlikte daha çok örneksel bir yöntemle zenginleştirilmiş/geliştirilmiş İslam ceza hukukunda hadd suçları kategorisinde yer alan ve kural olarak hadd cezasına tabi olan hırsızlık suçunun mer'i hukuk sistematiği ile ifade edilmeye çalışılmasıdır. Bu çalışma sırasında İslam hukukunun klasik dönem eserleri ile birlikte son dönem eserleri de, mer'i hukuk eserleri ile birlikte taranmış ve karşılaştırma mer'i hukuk sistematiği içerisinde değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Hırsızlık, Hadd, Örnekleme Yöntemi, İlkesellik, Mer'i Hukuk Sistematiği
Türk Ceza Kanunuyla mukayeseli olarak İslam hukukunda suç ve suçun unsurları
İnsanların yaşamını devam ettirebilmesi için temel gereksinimleri bulunmaktadır. Güvenlik ihtiyacı da bu gereksinimlerin içerisinde yer almaktadır. Tarih boyunca insanlar güvenliklerini korumak için çeşitli önlemler almıştır. Zamanın ilerlemesi ve teknolojinin gelişmesi ile suçlara karşı alınan güvenlik önlemleri de farklılıklar göstermiştir. Ayrıca coğrafya ve kültürlere göre suç sayılabilecek ögelerde farklılık göstermektedir. Bu yüzden suça karşı alınan önlemlerde farklı olabilmektedir. İslam hukukunun temelini Kur'an-ı Kerim ve Sünnet oluşturmaktadır. İslam hukukunda Müslümanlar, Kur'an-ı Kerim'i bildiği için işledikleri suçların farkındadır. Hemen her Müslüman birey suç ve suç unsurları hakkında temel seviyede bir bilgiye sahiptir. Bir suç işlenirken, bunun sorumluluğunu ve sonuçlarına katlanmayı göze almaktadır. İslam Hukuku'na göre suç ve suç unsurları İslamiyet'e göre belirlenmiştir. Suç faktörleri Allah'ın günah kıldığı, dünyevi hareket ve eylemlere denilmektedir. Türk Ceza Kanunu ile mukayese edildiğinde İslam Hukuku'nda suç ve suçun unsurları konusunda birçok noktada benzerliklerin bulunduğu, bazı noktalarda ise farklılıkların olduğu görülmektedir Bu çalışmada kavramsal ögelerle birlikte İslam hukuku ve Türk Ceza Kanunu mukayeseli olarak, araştırmalar doğrultusunda açıklanmaya çalışılmıştır.
İslâm Hukukunda dâva vekâleti
İslâm borçlar hukukunda önemli ve geniş bir yere sahip olan vekâlet akdinin türlerinden birisi olan dâva vekâleti, dâvanın taraflarından biri olan müvekkilin mahkeme huzurunda temsil edilmek için verdiği vekâlettir. Günümüzde avukatlık adı altında önemli bir yeri olan bu hukuki işlem, çalışmamızda özellikle vekil ve müvekkil arasındaki iç ilişki vurgulanarak incelenmiştir. Dâva vekâleti hakkında literatürde yer alan bilgiler ışığında hem borçlar hem de usul (yargılama) hukuku konusu olan dava vekâletine dair fıkıh âlimlerinin benimsedikleri prensipler anlaşılmaya çalışılmıştır. Tezde, toplumdaki hukuki ve iktisadi ilişkilerin gelişmesine paralel olarak günümüzde ücretli olarak gerçekleştirilen vekâletin bu türüne dair, İslâm hukukunda da benzer imkanların olduğu ortaya konmuştur. Ayrıca, fıkhın erken dönem kaynaklarından başlayıp, Osmanlı'da Tanzimat'ın ilanı ile başlayan hukuki reformlara kadar dâva vekâletinin hukuki gelişimi tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda Osmanlı hukukunda dâva vekâletine ilişkin günümüzdeki avukatlığa geçiş mahiyetinde önemli adımlar atıldığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler : temsil, husûmet, dâva vekâleti, müvekkil, vekili.
The contested grounds of human rights in Islam and the West: A comparative study
In this thesis we explore the problem of the contested grounds of human rights in Islam and the West. While we live in an era in which human rights are at the center of our global moral discussions, human rights have been challenged for their bias in Eurocentric ethics and anthropologies. At the same time human rights were secularized in the twentieth century and divorced from their historical theological underpinnings, without being supplanted by any viable philosophical alternative. This has left modern human rights philosophically ungrounded and in need of a theory of justification. The current "crisis of human rights" has instigated new scholarship on the philosophical grounds of human rights, especially in Christian and Jewish ethics. The Islamic legal tradition is notably absent from this debate. Research on Islam and human rights almost exclusively focuses on a "narrative of conflict" and lacks a sustained engagement with classical Islamic law (fiqh) and legal philosophy (uṣūl al-fiqh). Both Orientalists and human rights lawyers have claimed Islam has no conception of human rights and is merely a "duty-based system". This thesis moves beyond the reductionism of legal Orientalism and approaches Islamic law discursively as a legal-philosophical tradition that can make worthwhile contributions to contemporary philosophical debates. Through the frameworks of comparative legal studies and conceptual history (Begriffsgeschichte), this thesis traces premodern human rights discourses in medieval and early modern Islam and the West. In doing so, we explore how human rights were conceptualized, justified and grounded, and how they may speak to our current moral concerns today.
Medeni hukuk çerçevesinde Bezm-i Alem Vakıfları özelinde mazbut vakıflar
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte Osmanlı Devleti'nden itibaren devam edegelen pek çok mesele gibi vakıflar da çözüm bekleyen ve iktibas üzerine kurulu yeni hukuk sistemine uyarlanması gereken bir kurum olmuştur. Kanun Koyucu, 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi ile yeni vakıf - eski vakıf şeklinde bir ayrım benimsemiştir. Buna göre 743 sayılı Kanun'dan sonra kurulacak yeni vakıflara ilişkin ayrı bir rejim belirlenmiş; Osmanlı döneminde kurulup varlığı devam eden eski vakıflar için ise farklı düzenlemelere yer verilmiştir. Eski vakıflar içerisindeki en büyük grup olan ve Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından idare ve temsil edilen mazbut vakıflar, Türk hukukunda yaşanan geçiş sürecinden en çok etkilenen kurumlardan biri olmuştur. Zaman içerisinde devletin müdahalesiyle pek çok mazbut vakıf tasfiye edilmiş; vakıflara ait mallar, vakıf hukuku prensiplerine aykırı şekilde devletleştirilmiş ve elden çıkarılmıştır. Bütün bunlara rağmen mazbut vakıfların hala mevcudiyetini sürdürmesi ve mahkeme kararlarına konu olması, mazbut vakıflar konusunda bütüncül, kapsamlı ve mukayeseli bir çalışmayı gerektirmektedir. Nitekim bir mazbut vakıf olan Bezm-i Âlem Vakfı'nın, Bezm-i Âlem Vakıf Üniversitesi ve Bezm-i Âlem Vakıf Hastanesi gibi iki büyük müessesenin kurucusu olduğu düşünüldüğünde; mazbut vakıfların idaresinin ve mal rejiminin önemi anlaşılabilmektedir. Bu çerçevede tezimizde, mazbut vakıflara ilişkin tarihi süreç ve mevcut hukuki düzenlemeler, Bezm-i Âlem Vakfı özelinde değerlendirilmiştir.
Mecelle'deki külli kâidelerin Türk hukukuyla mukayeseli incelemesi
Bu çalışmada, Mecelle'nin ilk 100 maddesi, mer'i Türk hukuku ile mukayeseli olarak ele alınmaktadır. Bu maddeler ışığında İslam hukuku ile mer'i Türk hukukunun benzer ve farklı yönlerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Bu tezde Mecelle'nin ilk 100 maddesinde, Ebû Saîd el-Hâdimî'nin (v. 1176/1762) Mecâmiu'l-hakâik adlı eserinden yararlandığı, Hâdimî'nin ise İbn Nüceym'in (v. 970/1563) el-Eşbâh ve'n-nezâir eserinden faydalandığı ve bazı eklemeler yaptığı belirlenmiştir. Bu kâidelerden bazıları Mecelle'ye aktarılırken kanun kitabına uygun olması açısından ya değiştirilmiş ya da kısaltılmıştır. Mecelle, Hanefî hukukuna dayanılarak hazırlanmış olsa da bu kâidelerin farklı hukuk sistemleri tarafından uygulanabilir oldukları görülmüştür. Tezde, 100 kâidenin %90 oranında mer'i Türk hukukunda uygulama alanı bulduğu belirlendi. Geriye kalan %10 kısmında ise farklılıklar tespit edildi. Zarûret ve ihtiyacın dikkate alınması, örfün hukukun kaynağı olması, şüpheden sanığın yararlanması ilkesi gibi bazı durumların hem İslam hukuku hem de mer'i Türk hukukunda benimsendiğine dikkat çekildi. Muhakeme hukukunda ise iki hukuk sisteminin farklı yaklaşımları benimsediği görüldü. Yargılamada İslam hukuku şahitlik sistemini temel olarak benimserken mer'i Türk hukuku ceza yargılamasında buna takdiri deliller arasında yer vermiştir. Bu çalışma, hukuk sistemlerinin farklı bakış tarzları olsa da temelde birbirine benzer yanlarının da olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: İslam Hukuku, Mecelle, Türk hukuku, Kâide
Günümüz hukuku ile İslâm hukukunun karşılaştırılması (Kaynaklar, ceza hukuk ve kazaî deliller açısından)
AraĢtırmamızda, Ġslâm hukuku ile günümüz hukuku kaynaklar, ceza hukuk ve kazaî deliller açısından karĢılaĢtırılması yapılmıĢtır. Birinci bölümde geçmiĢ milletlerin inanç ve hukuklarına değinilmiĢtir.Tarih ve Kur‟ân-ı Kerîm perspektifinde Sümerler, Babiller, Asurlular, Yunanlılar, Romalılar, Eski Mısırlılar ve Câhiliye döneminde yaĢamıĢ olanların hukuklarının ele alındığı bu bölüm Ġslâm hukukunun ortaya çıkma sürecinin anlatılmasıyla sonlandırılmıĢtır. Ġkinci bölümde de Ġslâm hukuku ve günümüz hukukunun kaynakları incelenmiĢtir. Ġslâm hukukunun kaynaklarına öncelik verilerek bu kaynakların aslî (birincil) ve fer„î (ikincil) Ģeklinde ikili ayırımı üzerinde durulmuĢtur. Aslî kaynakların sırasıyla Kur‟ân, sünnet, icmâ ve kıyastan ibaret olduğu vurgulandıktan sonra Kur‟ân lafzının delâlet açısından kat„î ve zannî olarak ikiye ayrıldığı konusu ele alınmıĢtır. Bu bölümde sünnetin Ġslâm hukukunun ikinci dayanağı olduğu özellikle de Kur‟ân‟ın sünnetle nesh edilebileceği meselesine etraflıca iĢlenmiĢtir. Ġcmâ ve kıyas dayanaklarının da ele alındığı bu bölümdeyasama, örf, geleneksel ilkeler ve adalet kurallarından ibaret olan vaz„î/beĢeri hukuk (ilgili ve yetkililer tarafından oluĢturulmuĢ hukuk kurallarına) da yer verilerek bir karĢılaĢtırmaya gidilmiĢtir. Üç ayrı baĢlık altında ele alınan üçüncü bölümde ise genel bir Ģekilde suç kavramının Ġslâm hukuku ve beĢerî hukuk boyutu incelenmiĢtir. Hadd cezalarının anlatıldığı birinci baĢlığın altında gerek Ġslâm hukuku gerekse beĢeri hukuk bazında haddin tanımı, çeĢitleri ve boyutları ele alınmıĢtır. Sonrasında ilgili alandaki söylemlerin bir arada toplanılabilmesi hasebiyle Malikilerin görüĢüne öncelik verilerek yedi tane suç unsuru sırasıyla incelenmiĢtir. Zina suçu, zina suçunun tespitine yönelik deliller, Ġslâm ve beĢeri hukuka göre cezası karĢılaĢtırmalı bir Ģekilde aktarıldıktan sonra fıkhî mezheplerin yaklaĢımları ile günümüz hukukunun öngörüleri bağlamında kazif, içki içme, hırsızlık,yol kesme, irtidâd (Ġslâm dininden çıkma), zülüm ve haksızlık suçları mukayeseli bir Ģekilde incelenip değerlendirmeye tabî tutulmuĢtur. Üçüncü bölümün ikinci baĢlığı altında kısas ve diyet gerektiren suçlara değinilerek "katl" yani öldürme fiili ve fıkıh kitaplarında yer alan tüm benzeri eylemler tanıtılmıĢtır. Katl fiilinin üç çeĢidinin irdelendiği bu baĢlıkta her bir çeĢidi iki hukuk açısından mukayeseli olarak değerlendirilmiĢtir. Ayrıca varis olma ve vasiyet etme durumlarına da değinilmiĢtir. Üçüncü bölümün üçüncü baĢlığında ise ta„zîr gerektiren suçlar incelenmiĢ ta„zîrin ne olduğu, meĢruiyeti, çeĢitleri ve yargıdan sorumlu en üst kimlikli hâkimin, hakkında herhangi bir nassın olmadığı suçlarda yetkisini kullanarak uygun bir ceza verebileceği konusu üzerinde durulmuĢtur. Dördüncü bölümde ispat konusu Ġslâm hukuk ve beĢeri hukuk açısından incelenmiĢtir. Ġspat yollarından biri olan ikrar (itiraf) dan baĢlanarak tanımı, meĢruiyeti, Ģartları, rükünleri ve ilgili hükümler mukayeseli bir Ģekilde ele alınmıĢtır. Daha sonra Ģahitlik, tanıklığın reddi, yeminin reddi, yazı, parmak vs. izi, ip uçlar, yemin, hâkimin bilgisi, tanık ve bilir kiĢi raporları gibi diğer ispat delilleri detaylı bir Ģekilde ele alınmıĢtır. Bu bağlamda modern yöntemler olarak anestezi, hipnotize, yalan makinesi, eğitimli köpekler ve DNA‟nın ispattaki rolü üzerinde de ayrıca durulmuĢtur. Gâib (kaybolmuĢ-kendisinden haber alınamayan) kiĢinin Ġslâm ve beĢeri hukuka göre konumunun irdelendiği beĢinci bölümde gâibin tanımı, gâib sayılma süresi, gâible ilgili ilahi ve beĢerî hükümler mukayese edilmiĢtir. ÇalıĢmamızın sonunda araĢtırmamızdan elde ettiğimiz sonuçlar özetlenerek araĢtırma sonlandırılmıĢtır.
ؤػٜحٟ جٝ٠ٚٗ٧ؿ د١٬ جٝنف٬ِر جٱلٴ٬٠ر ٧جٝٚح١٧٢ جِٝفجٙفلحٝر ٠حظلس٬ف٫ (İslam Hukuna göre mefkûdun hükmü )(Irak Kanunu ile mukayese)
Şüphesiz hukuk nezdinde insanın hayatıyla ilgili durum; yaşadığı kesin olan, öldüğü kesin olan ve mefkûd/ gâip/yitik olan yani hayatta olup olmadığı tam bilinmeyen şeklinde üç kısma ayrılır. Araştırmamız, üçüncü durumdaki yani herhangi bir nedenle kendisinden haber alınamayan dolayısıyla hayatı veya ölümü hakkında kesin bir bilgi bulunmayan insanın hukuktaki durumunu ele almaktadır. Hukuk literatüründe bu kimseye mefkûd denir. Mefkûdun durumu, Irak anayasası dâhil olmak üzere pozitif hukuklarda büyük önem taşımaktadır. Ancak tüm bunlardan önce İslam hukuku bu meselenin üzerinde durmuş ve önemine vurgu yapmıştır. Mefkûdu; izine rastlanmayan, kendisinden haber alınamayan ve hayatta olup olmadığı bilinmeyen kişi şeklinde tarif etmeleri mezhep imamlarının konuya verdikleri önemi göstermektedir. Irak anayasası bu tanımdan esinlenerek mefkûdu "sağ olup olmadığı bilinmeyen kayıp kişi" şeklinde tarif etmiştir. Zaten Irak anayasası bu meseleyle ilgili birçok hükmünü İslam hukukundan almıştır. Araştırmamız, söz konusu meseleyi İslam hukuku ve Irak anayasası açısından ele almıştır. İslam hukuku ve Irak anayasasında kayıp kişiyle ilgili hükümler belirtilerek dört Sünnî mezhep ile Şiʻanın imâmiyye mezhebinin görüşleri arasında tercih yapılmıştır. Ayrıca hem kayıp kişi hem de ailesi ve malı ile ilgili hükümler belirlenmiştir. Çalışmada, mezhep imamlarının mefkûd/kayıp kimseyle ilgili hükümlerinde düştükleri ihtilaflar incelenmiştir. Çünkü bu konu özellikle günümüzde kayıp olaylarının sıklıkla yaşanması sebebiyle daha çok önem arz etmektedir. Çalışmamız; önsöz, giriş ve iki ana bölümden oluşmaktadır. Önsözde; araştırmanın konusu, önemi, hedefleri, önceki çalışmalar ve metoduna değinilmiştir. Giriş bölümünde; mefkûd kavramının sözlük ve terim anlamları ele alınmış ve bu kavram ile "esir" ve "gâip" kavramları arasındaki farka değinilmiştir. Ayrıca kaybın iki kısma ayrıldığını, bunlardan birinde kaybolanın zahiren selamet olduğu diğerinde ise zahiren helak olduğu kabul edildiği fakat her iki durumun da mefkûdun ortaya çıkmasıyla ya da ölümüyle sonuçlandığı belirtilmiştir. Birinci bölümde: İslam hukuku ile Irak anayasasında mefkûd kişinin hükümleri ele alınmıştır. İslam hukukuna göre, kayıp haberi mahkemeye sunulduğu andan itibaren kişi "mefkûd" kabul edilir ve bu durum kişinin ehliyetini etkileyip onun "kısıtlı kişi" sayılmasına sebep olur. Bu konuda Irak anayasası da İslam hukukuna uymuştur. Mefkûd kişinin ölmüş kabul edilebilmesi için hâkim bir zaman belirler ve bu süre zarfında bulunmadığı takdirde ölümüne hükmeder. Bu sürenin ne kadar olması gerektiği hususunda ise mezhep imamları arasında ihtilaf vardır. Bazıları ortalama yaşam süresini esas almış, bazıları bu süreyi birkaç sene ile sınırlandırmış diğer bazıları ise bununla ilgili kararı hâkimin inisiyatifine bırakmıştır. Araştırmamızda; konuyla ilgili kararı hâkimin inisiyatifine veren görüş tercih edilmiştir. Irak anayasasında ise; mefkûdun normal şartlarda kaybolması durumunda dört yıl, ancak ölüm tehlikesinin bulunduğu şartlarda kaybolması durumunda ise iki yıl bekleme süresi belirlenmiştir. Ayrıca mefkûd kişin eşiyle ilgili hükümler de bu bölümde ele alınmıştır. Çünkü nikâh konusunda da, mefkûdun yaşamına veya ölümüne kesin hüküm verilinceye kadar eşinin bir süre beklemesi gerekir. Ancak bu süre konusunda da mezhepler arasında ihtilaf bulunmaktadır ve her mezhep kaybın durumuna göre bekleme süresi belirlemiştir. Irak anayasası bu konuda Hanbelî mezhebine uymuştur. Bütün mezhepler, bekleme sürecinde eşinin nafaka hakkına sahip olduğu konusunda görüş birliği içerisindedirler. Irak anayasası da bu konuda mezheplerin görüşünü benimsemiştir. Fakat nafakanın olmaması durumunda kadının kayıp kocadan boşanma yetkisine sahip olup olmaması hususunda imamlar ihtilaf etmiştir. Hanefî ve İmamiyye mezhepleri bu durumda kadına boşanma hakkını vermezken, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri kadına bu hakkı vermişlerdir. Irak anayasası da bu hususta kadına bu hakkı tanımıştır. Evlilik ilişkisine olan ihtiyacı nedeniyle kadının kayıp olan kocasından boşanma hakkının olup olmaması konusunda mezhepler arasında ihtilaf bulunmaktadır. Şafiî, Hanefî ve İmamiyye mezhepleri kadına bu hakkı vermezken, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleri ona bu hakkı vermişlerdir. Irak anayasası ise bu hususta net bir görüş belirtmemiştir. Mefkûd kimsenin nerede olduğu bilinmediği için, eşinin boşanma hakkına sahip olup olmadığı konusunda da mezhepler arasında farklı görüşler vardır. Hanefî, Şafiî ve İmamiyye mezheplerine göre kadın bu hakka sahip değildir. Fakat Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre onun bu hakkı vardır. Irak anayasası ise, bu konuda Şafiî, Mâlikî ve İmamiyye mezheplerine uyarak sırf nerde olduğu bilinmediği için kadının Mefkûd kocasından boşanma hakkına sahip olmadığına karar vermiştir. Mefkûd koca hakkında ölüm hükmü verildikten sonra eşinin, tıpkı kocası ölmüş kadın gibi iddet beklemesi gerekir. Bu konuda İslam hukuku ile Irak anayasası arasında görüş birliği vardır. Mefkûd kişinin diğer akrabaları ile ilgili hükümler de bu bölümde ele alınmıştır. Bakmakla yükümlü olduğu kişilerin nafakalarının mefkûdun malından ödenmesi gerektiği hususunda İslam hukuku ile Irak anayasası arasında ihtilaf yoktur. Ayrıca mefkûd kişi ehliyeti kısıtlı olduğu için kayıp olduğu sürece, sahip olduğu bütün yetkilerini kaybeder. Yine bu bölümde mefkûdun malıyla ilgili hükümlere de değinilmiştir. Kaybolmadan önce tayin ettiği vekilinin veya kaybolduktan sonra hâkimin tayin ettiği vekilin mefkûd kişinin malında nasıl tasarruf etmesi gerektiği, mefkûdun vasiyeti ve mirası gibi konular da ele alınmıştır. İkinci bölümde: ölümüne yönelik hüküm verildikten sonra mefkûdun ortaya çıkması durumuyla ilgili hükümler üzerinde durulmuştur. Çünkü bu durumda, ölmüş kabul edildiği için kendisiyle ilgili verilen bütün hükümler düşer ve bütün hukuki hakları kendisine iade edilir. Zira kesin bilgi, şüphe üzerine verilen hükümleri ortadan kaldırır. Bu durumda hâlâ başkasıyla evlenmemesi veya evlenmiş ancak cinsel münasebet olmaması şartıyla kendisinden ayrılan eşinin geri dönmesini talep etme hakkına sahip olur. Fakat yeni kocanın, mefkûdun yaşadığından habersiz olması şartıyla kadınla cinsel ilişki yaşaması durumunda eski kocanın eşinin dönmesini talep etme hakkı düşer. Bu hususta mezhep âlimleri arasında ihtilaf bulunmamaktadır. Ancak Irak anayasası kaybolup sonra dönen kocaya değil yeni kocaya hak tanımıştır. Mefkûd kişi geri döndüğünde mallarını geri isteme hakkına sahiptir. Varislere verildikten sonra harcanan veya telef olan mallar hariç bütün malları kendisine iade edilir. Harcanan malların durumu ise mezhepler arasında ihtilafa neden olmuştur. Ancak Irak anayasası, nafaka için tüketilen mallar hariç diğer bütün malların geri verilmesine hükmetmiştir. Irak mahkemelerinde yaşananları bilmek için; mefkûd kişi, ailesi, malları ve geri dönüşü ile ilgili bazı örnekler ve adli kararlar bölümün sonunda zikredilmiştir. Sonuç bölümünde ise, araştırmada konuyla ilgili varılan en önemli noktalar aktarılmıştır.
İslâm hukukuna göre elektronik ortamda yapılan akitlerde rıza unsuru (Medenî kanunla mukayeseli)
İnternet, ülkeler arasındaki coğrafi sınırları kaldırması ve dünyayı küçük bir köye çevirmeye yardımcı olması hasebiyle geçen yüzyılın sonlarından itibaren enformasyon alanında insan aklının ulaştığı en önemli buluşlardan biri sayılmaktadır. İnternet tıpkı diğer buluşlar ve iletişim araçları gibi tek seferde geliştirilmemiş, aksine soğuk savaş döneminde askerî amaçlar doğrultusunda peyderpey geliştirilerek uygar gayeler ve daha sonraları ticaret ve elektronik kontratların onaylanmasında kullanılmaya başlanmıştır. Modern dönem öncesi İslâm hukukunda elektronik akit bahsi geçmediği gibi bilinmiyordu da. Çünkü daha öncede değinildiği gibi 20. yüzyılın sonlarından itibaren bu kavram gündeme getirilmiş ve üzerinde konuşulmaya başlanmıştır. Bu kavram için ekonomi uzmanları tarafından birçok tanım öne sürülmüştür. "modern iletişim araçları yoluyla ve meşru bir şekilde bir malın başka bir malla değiştirilmesi" şeklindeki tanım bizim tercih ettiğimiz tanımdır. İslâm hukukunda elektronik ticaret akdinin meşruluğu ve keyfiyeti, ticaret akitlerindeki rıza ile beraber ispat kuralları, teslim etme ve teslim alma olanaklarının bu önemli alanda bir sözleşme özgörlüğü ve alışveriş kolaylığını ön görüyor. Öte yandan İslâm hukuku, yapılan akitleri yazılı bir şekilde kayıt altına almayı rıza nedenlerinden saymakta ve rızayı her akitte olduğu gibi özellikle ticaret akdinde insanlar arasındaki muamele ve ilişkilerin en önemli özelliği olarak addetmektedir. Bu açıdan çağdaş ve meşru fıkhî araştırmalar, ticaret alanına kolaylık getirmesi ve insanlara fayda sağlamasından hareketle, icâb ve kabul ilkelerinin de benimsenmesiyle Kur'ân-ı Kerîm ve sünnetten çıkarsama yaparak modern teknolojinin kullanılması yoluyla alışveriş akitlerinin gerçekleştirilmesine cevaz tanımaktadır. Elektronik akit, iki tarafın rızasıyla gerçekleşmektedir. Rızanın gerçekleşmesi de irade beyanının yanı sıra herhangi bir ifade yoluyla karşılıklı olarak yapılan akdin icâbı ve bu icâbın kabulüne dayanmaktadır. Konuşma, yazışma ve yaygın olarak kullanılan emoji ve göstergeler ile birlikte akit esnasında inkâr edilmesi mümkün olmayan bir uygulama ifade yolları arasında sayılmaktadır. İrâde beyanının da kişisel e posta ve özel bir web sitesi aracılığıyla gerçekleştirilmesinde bir mahszr görülmemiştir. Aynı zamanda irâde beyanı toplumda kabul gören genel yöntemlerle gerçekleştirilebildiği gibi görüntülü konuşma esnasında elektronik mesajlarla da gerçekleştirilebilmektedir. Aslında ifade ediliş tarzı dışında elektronik icâbın geleneksel icabtan bir farkı yoktur. Bununla birlikte icâb ve yüzyüze görüşmeye davet arasında icâbtan dönme olasılığının olup olmaması hususunda bir farktan söz edilebilir. Çünkü elektronik icâbta akdin onayıyla birlikte bir geri dönüş ve cayma söz konusu olamazken yüzyüze görüşmede onay sonrası olsa bile kişinin bir geri dönüş hakkı bulunmaktadır. Elektronik icâbın açık ve net olması, doğrudan belirli şahıs veya şahıslara yöneltilmesi ve istenilen düzeyde kesin olması gibi şartları da bulunmaktadır. Elektronik icâb için ön görülen genel şart ve kurallar aynı şekilde elektronik kabul için de geçerlidir. Elektronik kabulün, kabul ikonu ve butonuna basılması ve yapılan yükleme işlemleri esnasında ekranda yatay ve içi boş bir şekilde bulunan çizginin dolması gibi kendisine özgü yöntemleri de bulunmaktadır. Ayrıca bazen elektronik kabul, açık ve zımnî bir şekilde yapılmaktadır ama sukut, bazı istisnâi durumlar dışında bir elektronik kabul sayılmamıştır. Elektronik akit gibi alışverişin yapıldığı akit meclisleri de oldukça önemlidir. Genelde bu meclisler, hakikî ve hükmî olacak şekilde ikiye ayrılmaktadır. Hakiki meclis, alıcı ve satıcının bir ortamda birbirleriyle doğrudan iletişime geçerek ve birbirlerini duyacak şekilde icâb ile başlayıp kabul ile son bulan ya da tamamıyla reddedilen veya reddedilmeden feshedilen meclislerdir. Hükmî meclis ise genelde elektronik akitlerin gerçekleştirildiği alıcı ve satıcının satış esnasında hazır bulunmayıp birbirleriyle doğrudan temasa geçmediği meclislerdir. Elektronik akitlerin gerçekleşmesi sonrası yapılan ödemeler de elektronik ödemeler olarak bilinmektedir. Bu da satın alınan ürünün, hizmetin veya verinin yine internet üzerinden ücretinin verilmesi şeklinde gerçekleştirilmektedir. Bu anlamda "Elekrtonik ödeme, elektronik ticaretin özellikleriyle bir uyumluluk içindedir" denilebilir. Elektronik ödeme yöntemleri maddelendirilmek istense aşağıdaki gibi bir maddelendirmeye gidilebilir: Kredi Kartı: Bu kart, bankalar tarafından müşterilerine belirli bir dönemde istifade edilmek üzere belli bir miktarda limitle verilen ve anlaşmalı üye iş yerlerinde POS cihazı üzerinden belirlenen limit ve dönem dahilinde alışverişlerde kullanılabilen manyetik ve plastik yapılı bir çeşit ödeme veya borçlanma kartı şeklinde tanımlanabilir. Elektronik Havale: Bu yöntem, borçlunun bankalar veya bu işe tahsis edilmiş özel kurumlar aracılığıyla ürün bedelini alacaklının hesabına belli bir para cinsiyle havale etmesi şeklinde gerçekleştirilir. Elektronik Bankacılık: Cep telefonuna indirilen uygulama yazılımı veya internet bankacılığı üzerinden yapılan ödemeler için kullanılan bir tabirdir. Diğer Modern Elektronik Cihazlar: Bu cihazlarla internet üzerinden etkileşim gerçekleştirilmekte ve internet şebekeleri yoluyla karşılıklı iletişime geçilebilmektedir. Anahtar Kelimeler: İslam Hukuk, Kanun, Hüküm, Görüşler. Sayfa Sayısı: 141. Tez Danışmanı: Doç. Dr. Mehmet Selim ASLAN.
İslâm ceza hukuku ile Türk Ceza Hukuku arasında bir mukayese (Had cezaları özelinde)
Cezalar bazı toplumlarda ilahî kanunlarla, bazı toplumlarda ise beşerî kanunlarla düzenlenmiştir. Tezimizde ilahî kökenli İslâm ceza hukuku ile beşerî kökenli Türk ceza hukuku mukayese edilmiştir. Çalışmamız, üç tür mukayeseyi konu edinmiştir. Çalışmamızda her iki hukukun aslî-tali kaynakları mukayese edilmiştir. Çalışmamızda her iki hukuktaki suç-ceza kavramları incelenmiş, inceleme sonucunda ittifak edilen ve ihtilaf edilen noktalar belirlenmiştir. Son olarak tezimizde had cezaları İslâm ceza hukuku ile Türk ceza hukuku açısından incelenmiştir. Çalışmamızda izlenen yöntem şu şekildedir: Çalışmamızın tüm bölümlerinde öncelikle kavramların sözlük ve terim anlamları verilmiştir. Birinci ve ikinci bölümde konuların ve kavramların tanımları verilmiş, İslâm ceza ile Türk ceza hukukundaki yeri belirlenmek sureti ile mukayese yoluna gidilmiştir. Üçüncü bölümde ise her bir had ile ilişkili kavramların tanımları verilmiştir, her bir had cezasının dayandığı deliller açıklanmıştır. Haddin unsurları ve haddin cezaları mezheplerin görüşleri ışığında incelenmiştir. Hadler ile alakalı kavramların Türk ceza hukukundaki karşılıkları tespit edilmiştir. İki hukuk kıyaslanmak sureti ile ittifak ve ihtilaf edilen noktalar tespit edilmiş ve değerlendirmelerde bulunulmuştur. Çalışma yapılırken İslâm hukuku ile ilgili klasik eserlerden istifade edilmiş, kimi zaman tez ve makalelere müracaat edilmiş, kimi zaman günümüz araştırmacılarının kaynaklarına başvurmak sureti ile İslâm hukukunun meselelere bakış açısı ortaya konulmaya çalışılmıştır. Türk ceza hukuku ile ilgili olarak Anayasa, Türk Ceza Kanunu, Medeni Kanun gibi konu ile alakalı kanunlardan ve ceza hukukçularının kitaplarından, konuyla ilgili tezlerden, bilimsel makalelerden istifade etmek sureti ile Türk ceza hukukunun konu ile alakalı görüşü aktarılmıştır. Daha sonra her iki hukuk birbiri ile kıyaslanmıştır. Bu kıyaslama sonucunda; İslâm ceza hukukundaki hükümlerin Türk ceza hukukundaki hükümlere nazaran daha âdil, geniş görüşlü ve daha caydırıcı olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelime: İslâm Ceza Hukuku, Türk Ceza Hukuku, Had, Suç, Ceza.
Kripto varlıkların Mukayeseli Hukuk açısından incelenmesi ve incelemelerin Türk hukukuna uygulanabilirliği
Kripto varlıklar, yüksek volatiliteye sahip olması, merkezi denetime tabi olmaması, likidite garantisinin bulunmaması ve siber saldırılara açık olması özellikleri nedeniyle riskli varlıklar olarak değerlendirilmektedir. Son yıllarda kullanımı git gide artan Bitcoin kripto varlığı, farklı kripto varlıkların geliştirilmesinde başlangıç noktası olmuştur. Kripto varlık çeşitliliği arttıkça, sermaye piyasası hukukunda düzenlenen kitle fonlamasına öğretide sıkça benzetilen ICO faaliyeti de yükselişe geçmiştir. Kripto varlık çeşitliliğinin artmasına ve bu varlıkların dünyadaki yaygın kullanımlarına rağmen hukuki mahiyetlerinin ne olduğu noktasında ise görüş birliği bulunmamaktadır. Dolayısıyla kripto varlıkların hukuki mahiyetlerinin belirlenmesi, kripto varlıklara ve ICO'lara ilişkin dünyadaki regülasyon düzenlemelerinin tespit edilmesi çalışmamızın odak noktasını oluşturmaktadır.
Karşılaştırmalı hukuk düzenlemeleri ışığında internet üzerinden gerçekleştirilen dezenformasyon fiillerinin ceza hukuku açısından değerlendirilmesi
Aslında uzun bir geçmişi olan dezenformasyon, yeni medya teknolojilerinin etkisiyle günümüzün bilgi toplumları açısında asli tehlikelerden birisi haline gelmiştir. Bu tehlike, en çok internet üzerinden yayılan sahte haberler olarak tezahür etmektedir. Hal böyle olunca dünyada çevrimiçi dezenformasyona karşı ceza hükümleri ihdas etme eğilimi belirmiştir. Bu konuda Almanya, dezenformasyonun siyasi hayattaki kişiler üzerinden demokratik topluma zarar vermesini ve sosyal ağları düzenlenmesi yönünden örnek teşkil etmektedir. Singapur ise idarenin dezenformasyona doğrudan müdahalesine örnek oluşturmaktadır. Rusya ise kabahat düzeyinde düzenlemeler yaparken özel konularda suç tanımlaması yönünden bir başka örnek sunmaktadır. Türk hukukunda ise halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma, savaşta yalan haber yayma, fiyatları etkileme, bilgi esaslı piyasa dolandırıcılığı, banka itibarını zedeleme ve haksız rekabet suçlarının çevrimiçi dezenformasyona karşı uygulanmaları mümkünse de bunların tadil edilmeleri isabetli olacaktır.
Roma Usul Hukuku'nda lıtıs contestatıo ve Türk Medeni Usul Hukuku'ndaki ön inceleme aşamasına etkileri
Litis contestatio, temel niteliği gereği iki aşamalı bir usulden oluşan Özel Yargılama Sistemi'ndeki yargılamayı kendi içinde in iure ve apud iudicem aşaması olmak üzere iki farklı aşamaya bölen, bu itibarla yargılamanın ağırlık merkezini oluşturan ve modern anlamda davanın ve tahkikatın başlaması için yapılması zorunlu olan hukuki bir işlemdir. Legis actiones yargılamasındaki niteliği, apud iudicem aşamasında kanıt olarak kullanılması için in iure aşamasında söylenen sözlerin ve yapılan eylemlerin tanıklar önünde tespiti olan litis contestatio, formula yargılaması döneminde ise taraflar arasında yapılan yargısal bir anlaşma niteliği kazanarak hüküm ve sonuçları uyarınca, davanın hakem tarafından görülmesine dair taraflar arasında praetor huzurunda yapılan yargısal bir anlaşma olarak hüküm sürmüştür. Formula yargılamasının sona ermesi ile iki aşamalı yargılama usulü yerine tek aşamadan oluşan Sistem Dışı Yargılama usulünün genel yargılama usulü olarak kabul edilmesi üzerine, hüküm ve özelliklerini kaybeden litis contestatio işlemi, sadece bir an niteliği halini almıştır. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK'nın beş aşamalı ilk derece yargılama sistemi ile hukuk sistemimize kazandırılan en önemli hukuki kurumlardan birisi kabul edilen ön inceleme aşaması veya kurumu yargılamanın bağımsız aşaması olarak HMK m. 137-142 ila m. 320 hükümlerinde düzenlenmektedir. Ön inceleme aşaması, tahkikat aşamasına geçmeden önce hazırlık yapmak suretiyle tahkikat aşamasının planlı ve düzenli olarak yürütülmesi, yargılamanın olabildiğince hızlı ve kısa sürede tamamlanması ve tarafların serbestçe bir şekilde tasarruf edilebildikleri davalarda sulhe veya arabuluculuğa teşvik edilmesi suretiyle uyuşmazlığın yargı kararı olmadan taraflar arasında dostane bir şekilde çözümlenmesini amaçlanmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde, Roma Usul Hukuku hakkında genel ve öz bilgiler verilerek usul hukukunun tarihi gelişimine değinilmiştir. Bu bölümde Roma Usul Hukuku'nun temeli olarak kabul edilebilecek actio-ius kavramları arasındaki ilişki ile praetor'luk makamının yargısal nitelikleri üzerinde durulmuştur. Ardından usul hukukunun Yargılama Sistemi'ne uzanan gelişim süreci incelenmiştir. İkinci bölümde, litis contestatio işlemi terminoloji, kavram ve görüşler bakımından incelendikten sonra litis contestatio işleminin yargılamadaki konumu, yargılama usullerinin temel özellikleri ile birlikte ayrıntılı olarak incelenmiştir. Üçüncü bölümde, litis contestatio'nun formula yargılaması özelindeki hüküm ve sonuçlarının incelenmesi ile birtakım benzer kurumlarla karşılaştırması yapılmıştır. Dördüncü bölümde, ön inceleme aşamasını HMK sistematiği doğrultusunda ayrıntılı olarak incelenmiştir. Beşinci ve son bölümde ise litis contestatio ile ön inceleme aşaması karşılıklı olarak değerlendirilmiştir.
İslam hukuk çevresinde vasiyetnamenin Türk hukukuyla karşılaştırılması
4721 sayılı Türk Medeni Kanun. m. 539-541 arasında düzenlenen ve şekli anlamda bir ölüme bağlı tasarruf türü olan sözlü vasiyetname; el yazılı ve sözlü vasiyetname düzenlenmesine engel, olağanüstü durumlar içinde olan miras bırakanın başvurabileceği bir yoldur. Ölüme bağlı tasarruf, kişinin ölümünden sonra malvarlığına ne olacağını belirlemesine olanak veren bir hukuki işlem türüdür. Sözlü vasiyetnameyi el yazılı ve resmi vasiyetname şekillerinden ayıran en önemli özellik, bu türe sadece her iki türde de vasiyetname yapma imkanından mahrum olan kişilerin başvurabilecek olmasıdır. Sözlü vasiyetnamenin bu özelliği bile tek başına onun önemini açıklar mahiyettedir. Çünkü Kanun koyucu bu yolla son anlarını yaşayan kişiye, olağanüstü şartlar altında da olsa terekesinin kaderini belirleme imkanı vermekte ve onun arzularına verdiği değeri göstermektedir. Çalışmada, vasiyetin anlamı, çeşitleri ve geçerli bir vasiyet olması için, vasiyetin tarafları şekli üzerinde durulmuş Türk medeni hukuk ve İslam hukuku çerçevesinde karşılaştırılmıştır. çalışma sonucunda medeni kanun ile İslam hukukunda vasiyet konusunun da yer yer paralellik gösteren durumların olduğu sonucuna varılmıştır.
İslam boşanma hükümlerinin yahudilik, Hristiyanlık ve Hinduizm ile mukayesesi
Boşanma, evliliğin yasal sorumluluklarının iptali veya yeniden düzenlenmesi, ülke veya dinin hukuk sistemi çerçevesinde karı koca arasındaki evlilik bağlarının kesilmesidir. Kısaca boşanma, evlilik ilişkisini sona erdirme sürecidir. Dünyanın çoğu dininde boşanmayla ilgili yasalar vardır. İslam'da boşanmaya izin verilir ve çeşitli biçimler alabilmektedir; bazıları koca (Talak), bazıları karısı (Hul') ve bazıları da mahkeme (Tefrik) tarafından başlatılmaktadır. Yahudilikte, Tevrat'a göre, sadece kadının zina etmesi nedeniyle boşama caizdir. Ancak Halahah (modern Yahudi hukuku), zinanın yanı sıra zülm etmek, terk etmek gibi belirli koşullar altında boşanmaya izin vermektedir. Yahudilikte, kocanın karısına mahkeme tarafından hazırlanan bir boşanma belgesi (Get) vermesiyle boşanma gerçekleşmektedir. Hıristiyanlıkta boşanmaya farklı bir şekilde bakılmaktadır. Katolik kilisesi boşanma yerine evliliğin feshi (iptal) ve fiziksel ayrılığa izin verirken, Ortodoks ve Protestan kiliseleri zina, irtidat, yasadışı evlilik gibi belirli koşullar altında boşanmaya izin vermektedir. Hinduizm bu dinlerden farklıdır. Dini metinlere göre evlilik, Hinduizm'de kutsal bir ayin olduğundan, bu bağ bir kez kabul edildikten sonra her iki tarafça da hayatları boyunca sürdürülmelidir. Bu nedenle, Hindu kutsal metinlerinde diğer dinler gibi boşanma için özel bir hüküm bulunmamaktadır. Bununla birlikte, 1955'ten önce kastlar arasında bazı boşanma biçimleri bulunabilmektedir. Nitekim, 1955 yılında Hindu Evlilik Yasası'nın (Hindu Marriage Act, 1955) onaylanmasından sonra, Hinduizm'de belirli sebep ve koşullar altında boşanmaya izin verilmektedir. Bu araştırma, İslam'daki boşanma hukuku ile Yahudilik, Hristiyanlık ve Hinduizm'deki boşanma hukuklarını karşılaştırmalı bir çalışma ile ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda, çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde İslam'da boşamaya ilişkin hükümler ele alınmıştır. İkinci bölüm, Yahudilik, Hristiyanlık ve Hinduizmdeki boşanma hukuklarını incelemektedir. Üçüncü ve son bölüm, bu dört dinin boşanmayla ilgili hukuklarının karşılaştırmalı bir tartışmasını sunmaktadır.
Avrupa ürün sorumluluğu direktifi ile karşılaştırmalı olarak 7223 sayılı ürün güvenliği teknik düzenlemeler kanunu uyarınca ürün sorumluluğu
Ürün sorumluluğu, piyasaya sürülmüş olan ayıplı bir ürünün sebep olduğu kişilere ve eşyalara gelen zararlardan, ürünün üreticisinin veya üretici gibi sorumlu olan kişilerin tazminat sorumluluğunu ifade etmektedir. Günümüz sorumluluk hukukundaki hâkim anlayışa göre ürün sorumluluğu, kusurdan bağımsız akit dışı bir sorumluluktur. Ürün sorumluluğu, ilk olarak Amerika Birleşik Devletleri hukukunda ortaya çıkmıştır. Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri hukukundan etkilenen Avrupa Topluluğu tarafından 85/374 sayılı Direktif ile Avrupa hukukunda da pozitif düzenleme altına alınmıştır. Türk hukuku açısından ürün sorumluluğu geçmişten günümüze problemli hukuki düzenlemelere konu olmuştur. Kanunkoyucu Avrupa'daki gelişmeleri takiben ve Avrupa Birliği'ne üyelik başvuru süreci ile birlikte hukukun uyumlaştırılması ve tüketicilerin etkin şekilde korunması için 4077 sayılı mülga Tüketicinin Korunması Hakkında Kanuna yaptığı bir ekleme ile hukukumuzda ilk kez ürün sorumluluğunu düzenlemiştir. İlgili düzenlemeler hukukumuz açısından amaçlarına ulaşamamış ve 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun ile yürürlükten kaldırılmış, böylece Türk hukukunda ürün sorumluluğu açısından bir boşluk meydana gelmiştir. 7223 sayılı Ürün Güvenliği Teknik Düzenlemeler Kanunu 6. maddesi ile üreticinin, uygunsuz ürünler nedeniyle kusursuz sorumluluğunu düzenleyerek bu boşluğu ortadan kaldırmıştır. Ne var ki ilgili düzenleme kamu hukukuna ilişkin ürün güvenliği ile özel hukuka ilişkin ürün sorumluluğunu bir arada düzenleyerek bir takım sorunlara neden olmuştur. Çalışmamız kapsamında ilgili kanun ile düzenlenen ürün sorumluluğu tazminatı Avrupa hukuku ile karşılaştırmalı bir perspektif ile incelenmiştir.
Türk hukukuyla karşılaştırmalı olarak KKTC hukuku'nda destekten yoksun kalma tazminatı
Kişinin ölümünün ardından hayattayken fiilen destek olduğu ya da ölmeseydi ileride kuvvetle muhtemel destek olacağı kişilerin zarar verenden tazminat talepleri gündeme gelir. Destekten yoksun kalma tazminatı adı verilen bu maddi tazminatın şartları ve kimler tarafından talep edilebileceği her ülkenin hukuk sistemine göre değişir. Uzun yıllar boyunca İngilizlerin egemenliğinde kalan Kıbrıs adasının hukuk sistemi, yasal mevzuatı ve yargı örgütü İngiliz Hukuku'nun etkisinde kalmıştır. Bu sebeple, adada hala Anglo-sakson hukuk sisteminin etkileri sürmektedir. Destekten yoksun kalma tazminatı İngiliz döneminde yürürlüğe giren Haksız Fiiller Yasası'nda (HFY) düzenlenmiş, İngiliz Hukuku'nda kabul edilen esas aynen benimsenmiştir. Bu sebeple, destekten yoksun kalan kişiler kanun koyucu tarafından sınırlı olarak sayılmıştır. Türk Hukuku'nda ise 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu İsviçre'den iktibas edilmiştir. Bu sebeple, İsviçre Hukuku'nda olduğu gibi destekten yoksun kalma tazminatı destek ile destek gören arasındaki fiili ilişkiye dayandırılmıştır. KKTC ve Türk Hukuku'nda kural doğrudan zararların tazmin edilmesidir. Ancak her iki hukuk düzeninde de kanun koyucu HFY m. 58 ve TBK m. 53/b.3 hükümleriyle bir istisna getirmiş, üçüncü kişilerin zararlarının destekten yoksun kalma tazminatı kapsamında tazmin edilmesine imkân tanımıştır. Anahtar Kelimeler: Destek, Destekten Yoksun Kalma, Yansıma Zarar, Tazminat, Maddi Zarar
Blokzincir üzerinden kurulan akıllı sözleşmelere uygulanacak hukuk
Blokzincir teknolojisi ve blokzincir üzerinden kurulan akıllı sözleşmeler, aracıları ortadan kaldırarak şeffaf, güvenilir, hızlı ve daha düşük masraflı şekilde işlem yapılmasını sağladığından milletlerarası ticaretin farklı birçok sektöründe sıkça kullanılmaya başlanmıştır. Milletlerarası ticaret açısından daha çok kimlik tespitini kolaylaştıran özel izinli blokzincir platformları tercih edilse de kullanıcıların anonim işlem yapabildikleri ve kimlik tespitlerinin neredeyse mümkün olmayabileceği açık izinsiz blokzincirlerde de milletlerarası nitelikli ticari veya ticari olmayan sözleşme kurulması mümkündür. Dolayısıyla, olası bir uyuşmazlıkta blokzincir üzerinden kurulan milletlerarası nitelikli akıllı sözleşmelere uygulanacak hukukun tespiti, özellikle açık izinsiz blokzincir platformları üzerinden kurulan akıllı sözleşmeler bakımından oldukça önem arz etmektedir. Bu tezde, 5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun'da düzenlenen bağlama noktalarının açık izinsiz blokzincir platformlarında kurulan akıllı sözleşmelere uygulanıp uygulanamayacağı sorusuna cevap aranmıştır. Konu ele alınırken özellikle milletlerarası ticari sözleşmeler bakımından değerlendirme yapılmış; kanunda özel olarak düzenlenen sözleşmelere ilişkin bağlama noktaları ise farklılaştıkları noktalarda ele alınmıştır. Bunu yaparken, karşılaştırmalı hukuktan da faydalanarak çözüm ve önermelerde bulunulmuştur. Anahtar kelimeler: Blokzincir, akıllı sözleşmeler, milletlerarası özel hukuk, kanunlar ihtilafı kuralları, bağlama noktası, uygulanacak hukuk
Türk Hukukunda ve Karşılaştırmalı Hukukta kadının soyadı
1923 yılında Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasının ardından, 1926'da İsviçre Medeni Kanunu temel alınarak yeni bir Medeni Kanun hazırlanmıştır. Bu kanun, o günün koşullarında kadın erkek eşitliğini sağlama konusunda büyük bir reform olmuştur. Ancak zaman ilerledikçe bu kanundaki düzenlemelerin yetersiz hale gelmesi sonucunda, eşitlik ilkesi doğrultusunda yeni düzenlemeler içeren 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu kanunla genel olarak kadın-erkek eşitliği sağlanmıştır. Ancak kadının evlilik soyadı konusunda eşitsizlik devam etmektedir. Mevcut düzenlemelere göre, kadın evlenmekle kocasının soyadını alır. Ancak isteği halinde kendi soyadını kocasının soyadı önünde kullanabilir. Bu durumun eşler arasında eşitsizlik oluşturduğu çeşitli ulusal ve uluslararası mahkeme kararlarıyla da tespit edilmiştir. Evlilik soyadı konusunda dünya genelinde farklı sistemler benimsenmiştir. Kimi ülkelerde evlilikte soyadı değiştirmek zorunluyken, kimi ülkeler bu konuda eşleri serbest bırakmış, bazı ülkelerde ise evlilik soyadı değiştirmek için geçerli bir neden kabul edilmemiştir. Bu çalışma, Türkiye'deki mevcut durum incelenmekte ve eşitlik ilkesi bağlamında değerlendirilmektedir. Çeşitli ülkelerde evlilik soyadı konusundaki düzenlemelere değinilmekte ve olması gereken hukuk bakımından bir sonuca ulaşılmaktadır.
Türk İş Hukuku ve Mukayeseli Hukukta sendika yöneticiliği
DOKTORA TEZ OZU TÜRK İŞ HUKUKU VE MUKAYESELİ HUKUKTA SENDİKA YÖNETİCİLİĞİ Dilek BAYBORA Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Anabilim Dalı Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kasım 1999 Danışman: Prof. Dr. Nüvit GEREK Birden çok kişinin var olmasıyla ortaya çıkan yönetim faaliyeti kâr amaçlı olsun ya da olmasın bütün organizasyonlarda söz konusudur. Yöneticiler organizasyonları hedeflerine ulaştırmak için faaliyette bulunurlar. Çalışan ve çalıştıranların, çalışma ilişkilerinde ortak ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için meydana getirdikleri özel hukuk tüzel kişiliğine sahip kuruluşlara sendika denir. Sendika yöneticileri de, çalışma yaşamında sendikaları hedeflerine ulaştırmak için çaba harcayan kişidir. Türkiye'de kanunlarda sendika yöneticilerinin kim olduğu açık olarak düzenlenmiştir. Bunun yanı sıra, sendika yöneticiliğine ilişkin birçok hüküm de kanunlarda yer almıştır. Zaman içinde kanun hükümlerinin uygulanmasında yorum farklılıkları ortaya çıkmış ve düzenlemelerde boşluklar olduğu görülmüştür. Doktrinde ileri sürülen görüşler ve yargı kararları ile bunlar giderilmeye çalışılmaktadır. Amerika, İngiltere ve Almanya'da sendikaların örgütlenmeleri Türkiye'den farklıdır. İngiltere ve Almanya'da özel bir Sendikalar Kanunu yoktur. Sendikalara ilişkin konular içtihat kararlarıyla çözümlenmektedir. Bu ülkelerde sendika yöneticisinin kim olduğu konusunda kanunlarda açık bir düzenleme yapılmamıştır. Sendika yöneticiliğine ilişkin birçok konu düzenlenmek üzere sendika tüzüklerine bırakılmıştır.
ABD ve Türk Hukuklarında gayrimenkul yatırım ortaklıkları
DOKTORA TEZ OZU ABD VE TÜRK HUKUKLARINDA GAYRİMENKUL YATIRIM ORTAKLIKLARI Hülya GÖKTEPE İşletme Anabilim Dalı Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ocak 2003 Danışman: Doç. Dr. Ayşe Tülin YÜRÜK Gayrimenkul yatırım ortaklıkları; gayrimenkullere, gayrimenkule dayalı sermaye piyasası araçlarına, gayrimenkul projelerine, gayrimenkule dayalı haklara ve sermaye piyasası araçlarına yatırım yapabilen, belirli projeleri gerçekleştirmek üzere adi ortaklık kurabilen sermaye piyasası kurumlandır. Hem gayrimenkul hem de finans sektöründe yer alırlar. Gayrimenkul yatırım ortaklıkları ilk kez 1960'h yıllarda ABD'de Ulusal Gelir Kanunundaki değişiklik ile ortaya çıkmışlardır. Türkiye'de ise, ilk olarak 1995 yılında Sermaye Piyasası Kanununda yapılan değişiklik ve buna bağlı olarak çıkarılan Sermaye Piyasası Kurulu Tebliği ile düzenlenmişlerdir. Bu ortaklıkların faaliyete geçmesiyle birlikte uygulamadan gelen sorunlar ve ihtiyaçlar göz önünde bulundurularak, 1998 yılında, 23517 sayılı resmi gazetede yayınlanan Sermaye Piyasası Kurulu'nun Seri: VI, No: 11 sayılı tebliği ile ilk yayınlanan tebliğ yürürlükten kaldırılmıştır. Bu çalışmada, gayrimenkul yatırım ortaklıklarının hukuki yapısı, kuruluş esasları, faaliyet esasları, yönetimleri ve sona ermeleri ile ilgili hukuki düzenlemelerm ABD Hukuku ve Türk Hukuku açısından mukayeseli olarak incelenmiştir. Ayrıca, Türkiye'de uygulamada karşılaşılan hukuki sorunları belirlemek ve gayrimenkul yatırım ortaklıklarına ilişkin hukuki düzenlemelerin bu sorunlara ne ölçüde cevap verdiğini tespit edebilmek amacıyla, hisse senetleri İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında işlem gören gayrimenkul yatırım ortaklıkları üzerinde bir araştırma yapılmıştır. Böylece Gayrimenkul Yatırım Ortaklıklarına İlişkin Esaslar Tebliğinde ve gayrimenkul yatırım ortaklıkları ile ilgili düzenleme getiren kanunlarda değişiklik yapılması istenen konular belirlenerek, öneriler sunulmuştur. Yapılan araştırma ile gayrimenkul yatırım ortaklıklarının hukuki düzenleme dışında karşılaştıkları sorunlar da tespit edilmiştir.
Türk ve Afganistan hukuklarında ticari işlerde faiz
Bu çalışmada, ticari işlerde çok yaygın olan bir konu olarak faiz, Afganistan ve Türk mevzuatında karşılıklı olarak incelenmektedir. Bu amaçla, öncelikle faizin ne olduğunun anlaşılması için, faiz hakkında genel bilgi verilmektedir. Faizin tarihsel gelişimi de çalışmanın bu kısmında ele alınmaktadır. Sonraki bölümlerde ise Türk ve Afganistan mevzuatında ticari işlerde faiz konusunun, ayrıntılı bir şekilde incelenebilmesi için, her iki ülkenin hukukunda faizle ilgili düzenlemeler açıklanmaktadır. Özellikle ticari işlerde faizin özellikleri, faizin oranı, faizin türleri ve benzer konular, iki ülkenin mevzuatında incelenmektedir. Böylece, çalışmamızda, Türk ve Afganistan mevzuatında, ticari işlerde faizin nasıl olduğu ve bu iki ülkenin konuyla ilgili düzenlemelerinde ne kadar benzerlikler ve farklılıklar bulunduğu kısaca anlatılmaktadır.