Uyku apne sendromları
Bu konu başlığı altında 140 tez
Kalp yetmezliği bulunan obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda QT dispersiyonu gelişimine inflamasyonun etkisinin araştırılması
Kalp yetmezliği mortalitenin önemli bir sebebi olmakla birlikte etkilenen hastaların yaşam kalitelerinin de düşmesine yol açmaktadır. Ayrıca kalp yetmezliği ile iç içe geçmiş ve günümüzde aynı zamanda hastaların sosyal hayatlarının da etkilenmesine neden olan tablolardan biri de obstrüktif uyku apne sendromudur. Her iki antite de birbirlerini tamamlayıcı risk faktörlerini barındırmaktadır. Bu nedenle her iki hasta grubunda da prognoz üzerine etki eden ortak etmenlerin iyi belirlenmesi ve erken tespit edilebilmesi büyük önem taşımaktadır. Belirlenmiş olanlar arasında belki de en önemlilerinden biri ani kardiyak ölüme neden olabilecek ventriküler aritmileri önceden öngördürebilecek olan QT dispersiyonudur. Çalışma kalp yetmezliği öyküsü olan Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi uyku laboratuvarında polisomnografi ile obstrüktif uyku apne sendromu tanısı alan 160 hastanın dahil edilmesiyle yapıldı. Hastaların uyku apnesinin şiddetinin değerlendirildiği apne/hipopne indeksi değerleri de kayıt altına alındı ve hemogram parametreleri kullanılarak sistemik immün-inflamatuar indeksleri hesaplandı. Bu veriler ve diğer demografik, laboratuvar, transtorasik ekokardiyografi ve kardiyovasküler hastalık verileri QT dispersiyonu ile istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bu karşılaştırmalar sonucunda SII ve apne/hipopne indeksi farklı analizlerde QT dispersiyonunu arttırması açısından istatistiksel olarak anlamlı olmakla birlikte, SII apne/hipopne indeksi >15 olan grupta anlamlı olarak yüksek çıkmıştır (p: 0,029). SII, apne/hipopne indeksi ile ilişkisinin yanı sıra esas olarak QT dispersiyonu üzerine olan etkisinden dolayı ani kardiyak ölümün önüne geçmede ventriküler aritmileri öngördürebilecek, hemogram üzerinden kolay hesaplanabilen bir parametre olarak görülebilir ve kalp yetmezliği ve obstrüktif uyku apne sendromunda prognoza etki edebilir.
İdiyopatik pulmoner fibrozisli hastalarda antifibrotik tedavinin uyku kalitesine ve polisomnografik parametreler üzerine etkisi
Çalışmamızda İdiyopatik Pulmoner Fibrozisli hastalarda antifibrotik tedavinin uyku kalitesi, yorgunluk düzeyi ve polisomnografik parametreler üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. İdiyopatik Pulmoner Fibrozis hastalarında uyku bozukluklarının önemli bir komorbidite olduğu bilinmektedir. Literatürde antifibrotik tedavilerin uyku kalitesine ve polisomnografik parametreler üzerine etkisini araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmaya dahil edilen 52 İdiyopatik Pulmoner Fibrozis hastasının yaş ortalaması 69,13±8,48 yıl olup, hastaların %75'i erkekti. Özgeçmiş özelliklerinde 14 hastada (%27) ailede interstisyel akciğer hastalığı saptandı. Hastaların 43'ü (%82,7) usual interstisyel pnömoni, geri kalanları olası usual interstisyel pnömoni olarak yorumlanmıştır. Tedavi öncesi dönemde hastaların Pittsburgh Uyku Kalitesi Endeksi ortalama puanı 17 olarak bulunmuştur. Bu değer, hastaların subjektif uyku kalitesinin belirgin şekilde bozuk olduğunu göstermektedir. Yorgunluk Şiddeti Ölçeği medyan puanı 5 olarak bulunmuş olup, yorgunluğun günlük aktiviteleri negatif etkilediğini göstermektedir. Tedavi öncesi değerlendirilen 51 hastanın polisomnografi sonuçlarında; medyan uyku etkinliği %88,2; Evre 3 %22,5; Rapid Eye Movement (Hızlı Göz Hareketi) uykusu %17,67; Apne Hipopne İndeksi 7; ortalama oksijen satürasyonu %92,37 ve en düşük oksijen satürasyonu %82,33 olarak saptanmıştır. Hastalarımızın 23'ünde (%45) Apne Hipopne İndeksi ≥5/saat saptanırken, 11'inde (%21,6) Apne Hipopne İndeksi ≥15/saat bulunmuştur. Çalışmanın dikkat çekici bulgusu, altı aylık antifibrotik tedavinin ardından polisomnografi kontrolü yapılabilen 20 hastanın (dokuz hasta nintedanib, 11 hasta pirfenidon) değerlendirilmesiyle elde edilmiştir. Tedavi sonrası uyku etkinliği, ortalama satürasyon ve ortalama Rapid Eye Movement (Hızlı Göz Hareketi) uykusu satürasyon parametreleri kötüleşirken; Wake Time After Sleep Onset (Uyku Başlangıcından Sonra Uyanıklık) ve Evre 1 parametrelerinde artış saptanmıştır. Aynı zamanda Pittsburgh Uyku Kalitesi Endeksi kötüleşmiştir. Kontrol polisomnografisi yapılabilen hastalarda tedavi sonrası polisomnografi sonuçları ile anket testlerinin sonuçları arasındaki korelasyon incelendiğinde; Epworth Uykululuk Ölçeği ile Apne Hipopne İndeksi süresi, en uzun Apne Hipopne İndeksi süresi, ortalama desatürasyon parametreleri ile anlamlı korelasyon izlenmiştir. Yorgunluk Şiddeti Ölçeği ile oksijen satürasyonu<%90 geçen süre yüzdesi ve ortalama nabız parametreleri ile pozitif korelasyon saptanmıştır. Ayrıca ortalama satürasyon; ortalama Rapid Eye Movement (Hızlı Göz Hareketi) uykusu satürasyonu ve ortalama Non-Rapid Eye Movement (Hızlı Göz Hareketi Olmayan) uykusu satürasyon parametreleri ile negatif korelasyon izlenmiştir. Sonuç olarak, bu çalışma İdiyopatik Pulmoner Fibrozisli hastalarında subjektif uyku kalitesinin belirgin şekilde bozuk olduğunu, yorgunluğun önemli bir semptom olduğunu ve obstrüktif uyku apnesi prevalansının yüksek olduğunu göstermiştir. Antifibrotik tedavi sonrası bazı uyku parametrelerinde ve subjektif uyku kalitesinde olumsuz yönde değişiklikler saptanmıştır. İdiyopatik Pulmoner Fibrozis hastalarının kapsamlı yönetiminde uyku bozukluklarının taranması, tanısı ve uygun şekilde tedavi edilmesi önemlidir.
Obstrüktif uyku apnesinin derin öğrenme kullanılarak tahmin edilmesi
Nefes alışverişinin en az on saniye boyunca durması olarak tanımlanan uyku apnesi, günümüzde sık karşılaşılan bir uyku hastalığı olarak bilinmektedir. Obstrüktif uyku apnesi (OUA), solunum yolunda tıkanmaya bağlı gerçekleşen en yaygın uyku hastalıklarından biridir. Bu sendromun geliştirilen modeller yardımıyla otomatik olarak tespit edilebilmesinin yanında ön görülebilmesi de ciddi seviyelerde sağlık problemlerini ve hayati tehlikeyle karşı karşıya kalma durumunu önlemek açısından önemlidir. Yüksek doğrulukla çalışan tahmin modellerinin geliştirilmesi ile OUA rahatsızlığı yaşayan kişilerin sendrom anı gelmeden uyarılması ve uykudan uyandırılması ile olası risklerin yaşanmadan önlenmesi mümkün olabilecektir. Bu tez çalışmasında, derin öğrenme yöntemlerinden biri olan Evrişimsel Sinir Ağları (Convolutional Neural Networks, CNN) ile OUA tanısı konmuş hastalara ait elektrokardiyografi sinyalleri kullanılarak apne tahmini yapan modeller sunulmuştur. Bu modellerden birincisi, önceden eğitilmiş mimariler ile yapılan sıfırdan eğitim çalışmasıdır. İkinci model, önceden eğitilmiş mimariler ile transfer öğrenme yöntemi kullanılarak yapılan çalışmadır. Üçüncü model, ilk iki modelde gözlemlenen bulgulara bağlı olarak önerilmiş yeni bir modeldir. Son modelde ise üçüncü modelde önerilen derin öğrenme mimarisinden elde edilen özniteliklerin, mimarinin kendi sınıflandırıcısı yerine Destek Vektör Makineleri, Rastgele Alt Uzay k-En yakın Komşuluk ve Rastgele Alt Uzay Diskriminant Analizi yöntemleri ile sınıflandırıldığı durumda gözlemlenen sonuçlar sunulmuştur. Çalışmanın sonucunda gözlemlenen yüksek doğruluktaki bulgular, önerilen modellerin OUA tahmininde iyi bir belirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Serum angiotensin converting enzim (ACE) düzeyinin obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS) ağırlığı ile ilişkisi
Obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS), uyku sırasında solunum çabası olmasına rağmen ağız ve burunda hava akımının olmadığı, tekrarlayıcı üst solunum yolu obstrüksiyonları, hipoksi, reoksijenizasyon, arousallar ile karakterize bir uyku bozukluğudur. Bu tekrarlanan süreçte oluşan serbest oksijen radikalleri, vasküler endotelyal disfonksiyon nedeniyle kardiyovasküler ve metabolik morbiditede artışa yol açar. Anjiotensin converting enzim (ACE); çinko bağımlı bir dikarboksipeptidazdır. Bu enzim özellikle akciğerde üretilir ve pulmoner damarların endotel hücrelerin luminal kısmında bulunur. Anjiotensin 1' in Anjiotensin 2 'ye dönüşmesini kataliz ederken bronkokonstrüktör ve inflamatuar mediatörler olan bradikinin ve substans P'nin inaktive edilmesinde rol oynar. Vasküler endotelyal hasar eşlik eden pulmoner hastalıklarda ACE enzim aktivitesi değişebilmektedir. Obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS)'ın ciddiyeti, apne-hipopne indeksi(AHİ) ve apne zamanı ile serum anjiotensin converting enzim (ACE) ilişkisi gösteren Türk popülasyonuna ait veri çok az bulunmakta olup çalışmamızın amacı da uygun hasta grubundan bilimsel yöntemlerle elde ettiğimiz veriler ile obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS) ile serum anjiotensin converting enzim (ACE) arasındaki ilişkisini saptamaktır. Prospektif ve kesitsel bir çalışmadır. Gönüllü olarak toplam 90 kişi katılmıştır. Gönüllüler PSG sonucuna göre OUAS olan hasta grubu, OUAS olmayan kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Gönüllüler Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğine OUAS şüphesi ile başvuran veya dış merkezden OUAS şüphesi olup polisomnografi (PSG) tetkiki için gelen hastalardan oluşmaktadır. Uyku Bozukluğu Ünitesi'nde bir gece yatırılarak PSG testi yapılmıştır. Test öncesi cinsiyet, boy uzunluğu, kilo, VKİ, sigara alışkanlığı, kronik hastalık öyküsü, iletişim bilgileri, kimlik bilgileri not edilmiştir. PSG yapılan gecenin ertesi sabahı venöz kandan serum ACE, hemogram, biyokimya için hastalardan kan alınmıştır. OUAS olan grupta erkeklerin ortalama serum ACE değeri 33,56±16,62 IU/L , kadınların ortalama serum ACE değeri 32,27±17,61 IU/L , tüm grubun ortalama serum ACE değeri 32,92±16,98 IU/L hesaplanmıştır. Kontrol grubunda erkeklerin ortalama serum ACE değeri 35,69±20,33 IU/L, kadınların serum ACE değeri 29,14±10,37 IU/L, tüm grubun serum ACE değeri 32,42±16,21 IU/L hesaplanmıştır. OUAS olan grupta PSG sonucuna göre 34 kişide (%56,6) ağır, 23 kişide (%38,3) orta ve 3 kişide (%5,1) hafif OUAS mevcuttur. OUAS şiddetine göre serum ACE ortalama değerleri ağır OUAS olanlar 35,14±18,93 IU/L, orta OUAS 30,24±13,72 IU/L, hafif OUAS 28,3±18 IU/L olarak hesaplanmış olup OUAS şiddeti arttıkça serum ACE değerinde artış izlenmiş olup istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur. OUAS ve kontrol grubundaki serum ACE değerleri ve cinsiyetler arasındaki serum ACE değerleri karşılaştırıldı istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi. AHİ ile serum ACE değerleri arasındaki korelasyon yapıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Anahtar Kelimeler: Anjiotensin converting enzim, Hipoksi, Obstrüktif uyku apnesi sendromu, PSG testi
Obstruktif uyku apnesi olan diyabetik olgularda makülanın optik koherens tomografi ile retrospektif değerlendirilmesi
Diyabetik retinopati, diabetes mellitusun önemli bir mikrovasküler komplikasyonudur. Gelişmekte olan ülkelerde görme kaybının önemli nedenlerinden birisi olarak gösterilmektedir. Diyabetik retinopatinin patogenezinde önemli rol oynayan VEGF artışının hipoksi ile tetiklendiği belirtilmektedir ve bununla birlikte retinanın karanlıkta yani gece boyunca daha çok oksijen tükettiği ifade edilmektedir. Bu mekanizma obstruktif uyku apnesi sendromunun, tekrarlayan gece desatürasyon epizotları nedeniyle VEGF'in artışına yol açarak diyabetik makülopatinin kötüleşmesi başta olmak üzere oküler etkilere yol açabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmanın amacı obstruktif uyku apnesi sendromunun tanısı için yapılmış polisomnografi tetkiklerinde, apne-hipopne indeksine göre gruplandırılan diabetes mellitus tanılı hastaların optik koherens tomografi ile ön planda maküla olmak üzere, retinal yapılarda meydana gelen değişiklikler açısından karşılaştırılmasıdır. İkincil amacı ise diyabet maruziyet süresinin, maküla ve retinal yapılar üzerindeki etkilerinin, optik koherens tomografi tetkiki yardımı ile kıyaslanmasıdır. Ağır OSAS grubunda, hafif-orta OSAS grubuna göre daha fazla santral maküler ödem görülmüştür. Bunun yanı sıra RNFL inferior, temporal, nasal kadranların ağır OSAS grubunda istatiksel olarak anlamlı derece ince olduğu saptanmıştır. Bu sonuçlar bize OSAS şiddeti arttıkça diyabetik hastalarda retinal patolojiler gelişebileceğini düşündürmüştür. OSAS ve DM toplumsal ve bireysel olarak çok ciddi etkiler oluşturan birbirinden ayrı iki klinik durumdur. Bu iki ayrı klinik antitenin başta retina olmak üzere göze dair etkilerinin anlaşılması, oluşabilecek göz patolojilerine yönelik önleme tedbirleri ve bunların tedavisi açısından büyük önem arz etmektedir. Sonuç olarak bu çalışmanın gelecekte yapılacak çalışmalar için bir kaynak oluşturması hedeflenmiştir.
Mandibuler retrüzyon ile birlikte obstrüktif uyku apne sendromu olan çocuklarda mandibuler ilerletme tedavisinin retrospektif değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı, mandibuler retrüzyona sahip 9-14 yaş aralığındaki çocuklarda mandibuler ilerletme tedavisi öncesi (T0) ve sonrasında (T1) alınan sefalometrik radyograf, polisomnografik uyku testi ve pediatrik uyku anketi verilerinin değişimlerini incelemek ve dentofasiyal değişimlerle pediatrik obstrüktif uyku apne sendromu (POSAS) değişiminin ilişkisini değerlendirmektir.Çalışmaya ortalama yaşları 11,21±1,62 yıl olan 16 çocuk hasta (6 kadın, 10 erkek) dahil edildi. Bionatör apareyi uygulanan hastaların arşiv kayıtlarındaki fonksiyonel tedavi öncesi (T0) ve sonrasında (T1) alınan lateral sefalometrik film, polisomnografi ve Pediatrik Uyku Anketi verileri üzerinde dental, iskeletsel, havayolu ve uyku testi değerlendirmeleri yapıldı.T0 ve T1 karşılaştırmaları yapılırken normal dağılan değişkenler için, "İki Eş Arasındaki Farkın Anlamlılık Testi"; normal dağılmayan değişkenler için parametrik olmayan "Wilcoxon Testi" kullanıldı.Mandibuler ilerletme tedavisi sonrasında, SNB açısı ortalama 2,01° ± 0,81° arttı ve ANB açısı 2,08° ± 1,0° azaldı (p<0,001).Maksilla ve mandibulanın üst yüz ve alt yüz, total yüz ve arka yüz yüksekliklerinde ortalama 2 mm artış gözlendi.Dişsel değişkenlerde, protrüziv üst keserlerin eğimlerinin azalarak normal eğime geldikleri ve alt keser eğimlerinin attığı gözlendi.Havayolu ölçümlerinde, alt havayolu boyutunda 1,7 mm (min. 0,1 – maks. 5,7) (p<0,05) artış gözlendi, hyoid kemik ortalama 2 mm yukarıya ve 1 mm ileriye hareket etti. Polisomnografik değişimler incelendiğinde AHİ değerinde 1,2/sa (min. 3,6 - maks. 15,5) ve supin AHİ değerinde 1/sa (min. 4 - maks. 26,1) anlamlı azalma gözlendi (p<0,05). Pediatrik uyku anketi risk skoru ortalama 0,11 ± 0,11 değerinde anlamlı azaldı (p<0,05).Ortalama 4 mm mandibüler retrüzyonu olan ve fonksiyonel apareyle ortalama 4 mm mandibuler ilerletme tedavisi yapılan çocuklarda tedavi sonu 8 hastada AHİ skorunda %50'den fazla azalma, 7 hastada Supin AHİ skorunda %50'den fazla azalma gözlendi. Hastaların sübjektif OSA semptomları belirgin şekilde azaldı.
Velofaringeal disfonksiyon tedavisinde uygulanan superior bazlı posterior faringeal flep cerrahisi sonrası flep patensisinin, konuşma sonuçlarının ve obstrüktif uyku apne riskinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, velofaringeal disfonksiyonlu (VFD) bireylerde superior bazlı posterior faringeal flep sonrası konuşma sonuçlarının, obstrüktif uyku apne riskinin, faringeal flebin ve velofaringeal anatomide meydana gelen değişimlerin objektif yöntemler kullanılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda, damak yarığı onarımı sonrası konuşma bozukluğu ile kliniğimize başvuran hastalar değerlendirilmiş olup, algısal değerlendirmede VFD bulguları mevcut, nazalans skorları 30 üzerinde olan ve dinamik manyetik rezonans görüntülemede (MRG) velofaringeal inkompetans saptanan bireyler, çalışmaya dahil edilmiştir. Submuköz damak yarığı olan, 4 yaşından küçük, sendromik tanılı, obstrüktif uyku apne (OUA) için yüksek riskli ve ortognatik cerrahi sonrası VFD gelişen hastalar çalışmadan dışlanmışlardır. Bu kriterlere uyan 72 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastalara ameliyat öncesinde algısal konuşma değerlendirmesi, nazometre, dinamik ve volumetrik MRG ve uyku anketi uygulanmıştır. Aynı cerrahi ekip tarafından hastalara superior bazlı posterior faringeal flep uygulanmıştır. Ameliyat sonrası 5. günde volumetrik MRG ve ameliyat sonrası 6. aydan sonra algısal konuşma değerlendirmesi, nazometre, dinamik ve volumetrik MRG, uyku anketi ve polisomnografi (PSG) uygulanmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin %46'sı kadın, %54'ü erkektir. Veau sınıflamasına göre %9'u Veau I, %44'ü Veau II, %34'ü Veau III ve %13'ü Veau IV olarak saptanmıştır. Hastaların ortanca prmer palatoplast yaşı 12 ay, ayrıca onarımların %52's dış merkezde, %48' klnğmzde gerçekleştrlmştr. 60 hasta pedatrk yaş grubunda, 12 hasta yetişkin yaş grubundadır. Ortanca farngeal flep uygulanma yaşı se 7'dr. Amelyat önces ve amelyat sonrası yapılan hem algısal konuşma hem nazometrik değerlendirme sonuçlarına göre, konuşmada statksel olarak anlamlı br yleşme gözlenmştr (p<0.001). Hastaların dnamk MRG değerlendrmesyle ameliyat öncesi ölçülen ortalama 22 velofaringeal alanı 172.09 mm , ameliyat sonrası 17.39 mm olarak ölçülmüş̧ olup hastaların velofaringeal alanlarında 154.71 mm2 küçülme sağlanmıştır. Bu küçülme statksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Velum ucunun posteror farngeal duvara uzaklığı ameliyat öncesi ortalama 8.78 mm, ameliyat sonrası 1.71 mm olarak ölçülmüş̧ olup, ortaya çıkan 7.08 mm'lk fark statksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Hastaların ölçülen ortalama velar açıları ameliyat öncesi ortalama 43.84°, ameliyat sonrası 32.3° ölçülmüş̧ olup, aradak 11.55° fark statksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Volumetrk MRG değerlendrmesnde, hastaların ameliyat sonrası 5. gün ölçülen ortalama 33 flephacimleri3262.14mm,ameliyatsonrasıgeçdönemdeise697.67mm ölçülmüş̧olup flebin ortalama 2564.47 mm3'nün atrofiye gittiği gözlenmş,̧ bu sonuç statksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001). PSG değerlendirilmesi sonucu 60 pediatrik hastanın 5'inde OUA saptanırken, 12 yetişkin hastanın hçbrnde OUA saptanmamıştır. Bu çalışma, ameliyat öncesi ve sonrası MRG ile faringeal flep hacminde, velofarngeal alanda, velar açıda ve damağın posteror farngeal duvara olan mesafesnde meydana gelen değşmler objektf parametrelerle ortaya koyan lteratürdek lk çalışma özellğn taşımaktadır. Sonuç olarak faringeal flep, velofaringeal anatomide meydana gelen değişimler neticesinde, konuşma sonuçlarını anlamlı bir düzeyde iyileştirmekte, düşük OUA insidansı ile velofaringeal disfonksiyonu başarılı bir şekilde tedavi etmektedir.
Obstrüktif uyku apne sendromu olan hastalarda yoganın aerobik kapasite, solunum kas kuvveti ve kognitif performans üzerine etkisi
Obstrüktif uyku apne sendromunun (OUAS) aerobik kapasite, solunum kas kuvveti ve kognitif fonksiyonlarda azalmaya sebep olması, hastaların sağlıkla ilgili yaşam kalitesini olumsuz olarak etkilemektedir. Bu çalışmada OUAS olan hastalarda yoganın aerobik kapasite, solunum kas kuvveti ve kognitif performans üzerine olan etkisini incelemek amaçlandı. OUAS tanısı ile izlenen 44 hasta (40 erkek, 4 kadın) yoga (n=22, AHİ 31,7±21,2 olay/saat) ve kontrol (n=22, AHİ 24,9±17,8 olay/saat) grubuna randomize edildi. Yoga grubundaki OUAS hastaları, internet temelli telerehabilitasyon ortamında canlı seanslarda senkron olarak 4-5 katılımcıdan oluşan gruplar halinde 12 hafta boyunca haftada üç kez 60 dakikalık grup temelli yoga seanslarına dahil edildi. Kontrol grubundaki OUAS hastalarına torakal ekspansiyon egzersizleri ilk seansta ev programı olarak öğretildi 12 hafta boyunca günde dört kez torakal ekspansiyon egzersizi yapmaları istendi. Olgulara başlangıç, 6. hafta ve 12. haftada antropometrik ölçümler, çevre ölçümleri, inspiratuar ve ekspiratuar solunum kas kuvveti (MİP ve MEP), kardiyopulmoner egzersiz testi (KPET) ve altı dakika yürüme testi (6DYT) yapıldı. KPET sırasında: maksimum oksijen tüketimi (VO2maks), anaerobik eşikte zirve oksijen tüketimi (atVO₂), dakika ventilasyonu (VE), dakika ventilasyonunun karbondioksit üretimine oranı (VE/VCO2), maksimum kalp hızı (HRmaks), kalp atımı başına oksijen tüketimi (O2 nabzı), bir dakikada kalp atım hızı toparlanması, maksimum solunum değişim hızı (RQmaks), anaerobik eşikteki solunum değişim oranı (atRQ), maksimum metabolik eşdeğer (METmaks) ve anaerobik eşikteki metabolik eşdeğer (atMET) ölçüldü. Kognitif performansı değerlendirmek için Corsi Blok Testi ve Stroop TBAG Testi uygulandı. Uyku kalitesi için Pitssburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), gündüz uykululuk halini ölçmek için Epworth Uykululuk Skalası (EUS) ve sağlıkla ilgili yaşam kalitesi için SF-36 ölçekleri kullanıldı. Yoga, vücut yağ yüzdesini azalttı, epigastrik ve subkostal göğüs çevre ölçümü değerlerini artırdı (p<0,05). MİP ve egzersiz testi parametrelerini (VE, HRmax, %HR, birinci dakikadaki kalp atım hızı toparlanması ve RQmax), Corsi Blok Testi (ileri) ve Stroop TBAG Test puanlarını (3,4 ve 5. bölümleri) kontrollere kıyasla anlamlı olarak iyileştirdi (p<0,05). Kontrol grubu ile karşılaştırınca istatistiksel fark olmasa da, yoga grubunda zaman içerisinde maksimal oksijen tüketimi değerleri arttı (p>0.05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında yoga grubunda 6DYT mesafesinde anlamlı değişiklik yoktu (p>0.05). PUKİ'nin uyku etkinliği, uyku kalitesi puanları ve EUS skoru kontrol grubuna göre yoga grubunda anlamlı olarak iyileşti (p<0,05). SF-36 (emosyonel rol kısıtlaması, mental sağlık, genel vücut ağrısı parametrelerinin 12. hafta ölçümleri kontrol grubuna göre yoga grubunda daha fazlaydı (p<0,05). MEP, Corsi Blok Testi (Geri Bellek), Stroop (1,2), PUKİ uyku bozukluğu, uyku latansı, gündüz uyku işlev bozukluğu, ilaç kullanımı ve SF36'nın fiziksel fonksiyon, sosyal fonksiyon, fiziksel rol kısıtlaması, enerji/yorgunluk, genel sağlık algısı alt parametrelerinin altıncı ve 12. hafta ölçümlerinde gruplar arasında fark yoktu (p>0,05). Çalışmamızın sonucunda, OUAS hastalarında yoganın solunum kas kuvvetini, KPET'in kalp hızı parametrelerini, nörokognitif performansı ve uyku kalitesini artırdığı gösterilmiştir. Çalışmamız OUAS hastalarında yoganın egzersiz programlarına eklenmesinin hastaların sağlıkla ilgili parametrelerini iyileştirebileceğini desteklemektedir.
Obstrüktif uyku apne sendromu olan kadın ve erkeklerde elektromyografik respiratuvar kas fonksiyonu, postür ve egzersiz kapasitesinin incelenmesi
Uyku Apnesi Sendromu, uyku sırasında üst solunum yolunun "nefes alma" fazında değişen derecelerdeki kollapsı nedeni ile en az 10 saniye veya daha fazla süren ve kanda oksijen satürasyonlarındaki azalması ile birlikte seyreden, solunumun istemsiz olarak durması olarak tanımlanan apne'dir. Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS)'nun önemi, apne sırasında kan oksijen satürasyonundaki azalmanın uzun dönemde hipertansiyon, kardiyovasküler ve kardiyopulmoner morbiditeye yol açabilmesi veya daha fazla oranda risk oluşturmasıdır. Uykuda anormal solunum durumu kardiyovasküler hastalıklar yanında, metabolik hastalıklar ve gündüz aşırı uykululuğa yol açmaktadır. OUAS'da risk faktörleri arasında erkek cinsiyet, obezite ve ileri yaş sayılmaktadır. OUAS olan hastalarda morbidite ve mortalitenin arttığı bilinmektedir. OUAS erkeklerde kadınlardan daha yaygın görülmekte olup bunun nedeni tam olarak açık değildir. Literatürde uyku apnesi hastalarında yaşam kalitesini etkileyen faktörlerin incelendiği birçok çalışma olmakla birlikte, solunum kas kuvveti, egzersiz kapasitesi ve elektromyografik respiratuvar kas fonksiyonu bulgularının obstrüktif uyku apnesi üzerindeki etkisini erkek ve kadınlarda karşılaştıran çalışmalar sınırlıdır. Literatürdeki bu eksiklikten yola çıkılarak planlanan çalışmada, OUAS tanısı konulan kadın ve erkek hastalarda solunum kas fonksiyonu ile birlikte, egzersiz kapasitesi, postür, periferal kas kuvveti ve yaşam kalitesine etkisini değerlendirmeyi amaçladık.
Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda farklı şiddetlerde uygulanan ekspiratuar kas kuvvet eğitiminin sistemik inflamasyon ve oksidatif stres üzerine etkisinin incelenmesi
Obstrüktif uyku apne sendromu(OUAS) olan hastalarda gece boyu tekrarlanan hipoksi ve reoksijenasyon döngüleri oksidatif stresin ve sistemik inflamasyonun artmasına neden olmaktadır. Literatürde orta şiddetli OUAS hastalarında ekspiratuar kas kuvvet eğitiminin(EKKE) oksidatif stres ve sistemik inflamasyona etkisini inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma; orta şiddetli OUAS'lı erkek hastalarda yüksek ve düşük şiddetli EKKE'nin hastalık şiddeti,sistemik inflamasyon ve oksidatif stres, uyku evreleri, hastalıkla ilişkili semptomlar, solunum kas kuvveti, egzersiz kapasitesi, gündüz uykululuk hali, uyku kalitesi ve yorgunluk şiddetiüzerindeki etkilerini incelemek ve grupların etkisini karşılaştırmak amacı ile çift kör, prospektif randomize kontrollü olarak planlandı. Çalışmaya toplam 31 orta OUAS tanısı alan erkek hasta dahil edildi. Hastalar yüksek şiddetli eğitim (n=16) ve düşük şiddetli eğitim (n=15) grubu olmak üzere randomize olarak iki gruba ayrıldı. Yüksek şiddetli eğitim grubuna maksimum ekspiratuar basıncın (MEP) % 60'ında, düşük şiddetli eğitim grubuna MEP'in % 30'unda, 12 hafta boyunca 7 gün/hafta, günde bir defa 25 soluk, 5 soluk/set toplam 5 set şeklinde EKKE tedavisi verildi. Tedavi öncesi ve sonrası hastalık şiddeti (apne/hipopne indeksi-AHİ), polisomnografi ile solunumsal uyku olayları ve uyku evreleri, serum kan örnekleri alınarak sistemik inflamasyon [C-reaktif protein(CRP), Tümör Nekrozis Faktör-alfa (TNF-α), Interlökin-6 (IL-6), Interlökin-10 (IL-10)] ve oksidatif stres [Total Oksidan Seviye(TOS), Total Antioksidan Seviye (TAS), Oksidatif Stres İndeksi (OSİ)], ağız basınç ölçüm cihazı ile solunum kas kuvveti, 6 dakika yürüme testi (6DYT) ile fonksiyonel kapasite, Epworth Uykululuk Skalası (EUS) ile gündüz uykululuk hali, Yorgunluk Şiddet Anketi (YŞA) ile yorgunluk şiddeti ve Pitssburg Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) ile uyku kalitesi değerlendirildi. Hastalıkla ilişkili semptomlar var/yok şeklinde sorgulandı. Tedavi sonrası inspiratuar ve ekspiratuar kas kuvveti her iki grupta benzer oranda arttı (p>0,05).TOS,OSİ, TNF-α ve IL-6 seviyelerindeki azalma her iki grupta benzerdi(p>0,05).Tedavi sonrası AHİ % değişimleri yüksek şiddetli eğitim grubunda % 53,94 iken, düşük şiddetli eğitim grubunda % 27 idi. Yüksek şiddetli eğitim grubunun yüzde AHİ değişim değeri düşük şiddetli eğitim grubundan daha yüksekti (p<0,05).Yüksek şiddetli eğitim grubunda AHİ, sırtüstü AHİ, sırtüstü olmayan AHİ, Aİ, Hİ, REMAHİ ve NREMAHİ, desatüre kalma süresi ve uyku etkinliği düşük şiddetli eğitim grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı azaldı (p<0,05). Tedavi sonrası 6DYT yürüme mesafesi her iki grupta benzer şekilde arttı (p>0,05). Her iki grupta tedavi sonrası, 6DYT sonrası ve toparlanma dispne, genel yorgunluk ve bacak yorgunluğu algısındaki azalma benzerdi (p>0,05).Yüksek şiddetli eğitim grubunda hastalıkla ilişkili semptomlardaki azalma oranı, düşük şiddetli eğitim grubuna göre daha fazlaydı (p<0,05). Her iki grupta EUS, YŞA, PUKİ subjektif uyku kalitesi ve toplam skorları benzer olarak azaldı (p>0,05). Sonuç olarak; yüksek ve düşük şiddetli EKKE'nin solunum kas kuvveti, fonksiyonel kapasite, yorgunluk şiddeti, gündüz uykululuk hali, uyku kalitesi, sistemik inflamasyon ve oksidatif stres üzerine etkileri benzerdir. Yüksek şiddetli EKKE, AHİ düzeyi ve hastalıkla ilişkili semptomları azaltmada düşük şiddetli EKKE eğitiminden daha etkilidir. EKKE etkili bir tedavi seçeneğidir ve orta OUAS hastaların pulmoner rehabilitasyon programına eklenebilir. Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne sendromu, solunum kas kuvvet eğitimi, inflamasyon, oksidatif stres.
Obstruktif uyku apne sendromunda CPAP tedavisinin pulmoner fonksiyon, anksiyete/depresyon ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS), yaygın olarak gündüz aşırı uyku hali ve nörofizyolojik fonksiyon bozukluğu ile ilişkili bir durumdur ve kardiyovasküler ve serebrovasküler morbidite ve mortaliteyi arttırır. Sürekli hava yolu basınç (CPAP) tedavisi, OUAS'ın ana tedavisidir; uyku sırasında üst solunum yolu kollapsını durdurur ve uyku bölünmesi ile gündüz uykuya meyili azaltarak yaşam kalitesini iyileştirir. Egzersiz kısıtlılığı daha önce yapılmış çalışmalarda 6 dakika yürüme testi (6DYT), ile değerlendirilmiş ve apne hipopne indeksi (AHİ), vücut kitle indeksi (VKİ), kadın cinsiyet, hipertansiyon (HT), düşük FVC değerleri ile ilişkili bulunmuştur. CPAP tedavisinin bu parametrelere etkisi ile ilgili az sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda; OUAS tanısı alan ve CPAP kullanma endikasyonu olan hastalarda CPAP kullanımı ile solunum fonksiyon testi (SFT), 6DYT yaşam kalitesi (SF-36) vehastane anksiyete/depresyon ölçeği sonuçlarındaki değişimlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 18 hasta dahil edildi. Bu hastaların; %17'si kadın, %83'ü erkek, yaş ortalaması 46,9±9 idi. Bir aylık CPAP tedavisi sonrası yapılan değerlendirmelerinde anksiyete ve depresyon skorlarında anlamlı derecede azalma izlendi. CPAP tedavisi öncesinde 4 hastada anksiyete ve 8 hastada depresyon mevcut iken tedavi sonrası 2 hastada anksiyete mevcuttu, depresyon hiçbir hastada saptanmadı. Egzersiz kapasitelerine bakıldığında tedavi öncesine göre anlamlı derecede yürüme mesafelerinde artış saptandı (548,83±60,6, 579,33±54 ) (p:0,007). Yaşam kalitesinin alt ölçeklerinde genel sağlık, fiziksel fonksiyon, vitalite (enerji), sosyal fonksiyon ve mental sağlık alt parametrelerinde CPAP tedavisi ile anlamlı derecede düzelme gözlendi. Spirometrik ölçümlerde CPAP tedavisi ve titrasyon yatışı öncesi ve sonrasında anlamlı bir değişiklik saptanmadı. Korelasyon analizinde tedavi sonrası 6DYT'deki değişim ile fiziksel fonksiyondaki kısıtlılık, enerji, mental sağlık ve anksiyete skorundaki değişim arasında anlamlı bir ilişki saptandı. Aynı zamanda anksiyete ve depresyondaki iyileşme ile yaşam kalitesi alt ölçekleri arasında da anlamlı bir ilişki saptandı. Sonuç olarak; OUAS egzersiz kısıtlılığına, yaşam kalitesinde ve anksiyete/depresyon parametrelerinde bozulmaya neden olmaktadır. OUAS hastalarında uygulanan CPAP tedavisi ile egzersiz kapasitesi, anksiyete/depresyon duygudurumları ve yaşam kalitesi alt parametrelerinde iyileşme gözlenmektedir.
Obstrüktif uyku apne sendromunun kardiyak fonksiyonlar üzerine etkisi
Giriş-Amaç: OSAS başta kardiyovasküler sistem olmak üzere tüm organ ve sistemlerde ve metabolik olaylar üzerinde olumsuz etkileri olan, ciddi sağlık sorunlarına yol açabilen önemli bir klinik durumdur. Son yıllarda OSAS görülme sıklığında artış olduğu görülmüştür ve OSAS'lı hastalarda kardiyovasküler hastalıkların (KVH) yüksek mortalite ile ilişkisi üzerinde ağırlıklı olarak durulmaktadır. Bu çalışmada OSAS' ın kardiyak fonksiyonlar üzerine etkilerinin araştırılması ve ilişkili faktörlerin ortaya konulması amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Bu çalışma retrospektif, kesitsel ve tanımlayıcı nitelikte planlanmıştır. Son on yılda Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları ve Uyku Kliniği'nde OSAS tanısı ile takip edilen ve elektrokardiyogram, ekokardiyografi ve polisomnografi raporları kayıtlı olan toplam 64 olgu çalışmaya dâhil edilmiştir. Araştırmada hastalara ait kayıtlı sosyodemografik özellikler ve antropometrik ölçümler (vücut yağ oranı, beden kitle indexi (BMI), bel- boyun kalınlığı), kardiyak parametreler (sol ventrikül (LV) EF%, aortik velosite, pulmoner velosite, triküspit anüler düzlem sistolik hareketi (TAPSE)), uyku ile ilişkili parametreler (uyku latansı, REM - NREM süresi), solunumsal olaylar, yatış pozisyonu ve apne hipone indexi ile oksijen desaturasyon indeks değerleri gözden geçirilmiştir. Elde edilen sonuçların analizinde Statistical Package for Social Science (SPSS) 25.0 programı kullanılmış, normal dağılıma uygunluk Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk testleri ile değerlendirilmiştir. Niceliksel veriler ortalama, standart sapma ve kategorik değişkenler olgu sayısı (n) ve yüzde (%) olarak gösterilmiştir. Veriler arasındaki farklılıklarının istatistiksel önemliliği independet t testi, pearson korelasyon analizi, paired simples t testi kullanılarak araştırılmıştır. Hipotezler çift yönlü olarak tasarlanmış olup p değeri 0,05'den küçük olan değerler anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmada 35 (%54,7) erkek ve 29 (%45,3) kadın olmak üzere toplam 64 hasta yer almıştır. Hastaların yaşları 25-69 yıl aralığında olup yaş ortalaması 47,59±11,63 yıldır. Hastaların yağ oranı değerleri ile cinsiyetleri arasında istatistiksel boyutta ters yönlü anlamlı farklılık gözlemlenmiştir. BMI değerleri ile cinsiyet arasında istatistiksel açıdan ters yönlü anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Bel ölçüleri ile cinsiyet arasında istatistiksel yönden anlamlı fark yoktur. Çalışmamızdaki hastaların orta derecede apne hipopne indeksine sahip oldukları görülmüştür. Çalışma kapsamında değerlendirilmiş olan hastaların Rem AHİ ve Non Rem AHİ değerlerinin birbirine yakın ortalamalara sahip olduğu dikkat çekmiştir. Hastaların kardiyak parametreleri ile cinsiyetleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark gözlemlenmemiştir. Sonuç: Bulgularımız OSAS'ın kardiyak disfonksiyonla ilişkisini ve OSAS'lı hastalarda vücut yağ oranının, BMI ve bel çevresi kalınlığının anlamlı şekilde artmış olduğunu ortaya koymuştur. OSAS nedeniyle gelişen kardiyak disfonksiyonun artmış mortalite ile ilişkisi aşikârdır. Bu bakımdan birinci basamakta sağlık hizmet sunumundan sorumlu aile hekimlerinin OSAS'ın önemli risk faktörlerinden olan obezitenin önlenmesi noktasında kritik bir konumda olduğu görülmektedir. Hastalara aile hekimleri tarafından etkin danışmanlık verilmesi ve OSAS hastalarının göğüs hastalıkları uzmanları ve kardiyologlar ile koordineli şekilde takiplerinin, sağlığın korunması ve iyileştirilmesi noktasında akılcı bir yaklaşım olduğu söylenebilir. Çalışmamızda OSAS hastalarında boyun çevresi kalınlığının da anlamlı şekilde artmış olduğu bulunmuştur. Boyun çevresi ölçümü, kardiyovasküler hastalık riskinin tahmin edilmesinde fayda sağlayabilecek non-invaziv, basit bir yöntem olup, birinci basamak sağlık hizmetlerinde boyun çevresi ölçümü OSAS gelişme potansiyelini ve dolayısıyla kardiyovasküler hastalık riskini öngördürmeye yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif uyku apne sendromu, Uyku hipopnesi, Beden Kitle İndeksi, Uyku, REM
Obstrüktif uyku apnesi sendromu tromboembolizm ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada amacımız OSUS tanılı hastalarda Hemogram, Biyokimya, Kan gazı, Sedimantasyon, PT, APTT, C-reaktif protein(CRP), Fibrinojen, D-dimer, Trombofili paneli, Homosistein, bakmak olup; elde edilen verilerle OSAS'ın tromboza eğilimde etkisi olup olmadığının gösterilmesi ve bu hastaların tedavi ve takiplerine yönelik planlamalara olumlu yönde katkı sağlamaktır Yöntem: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Göğüs Hastalıkları Kliniği'nde Eylül 2022 haziran 2023 tarihleri arasında Obstruktif uyku apne ön tanısı ile başvuran hastalara Polisomnografi cihazıyla uyku laboratuar ortamında uyku testi yapıldı. Eş zamanlı olarak hastalardan kan alındı. Ouas tanılı hastalar kendi içinde polisomnografi cihazı verilerine göre normal, hafif, orta ve ağır olmak üzere 4 grupta incelendi. Bu gruplardan alınan kan sonuçlarına göre trombo-embolizm açısından laboratuvar parametrelerinde meydana gelen değişiklikler ve gruplar arası sonuç korelasyon düzeyleri incelendi. İstatistiksel analizler için SPSS 22,0 programı kullanıldı, uygun istatistiksel analizler kullanılarak ve anlamlılık düzeyi olarak p< 0.05 değeri kabul edildi. Bulgular: Araştırmaya 34 (%37,4) kadın, 57 (%62,6) erkek olmak üzere toplam 91 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcıların %35,2'sinde (n=32) hipertansiyon (HT), %22,0'sinde (n=20) koroner arter hastalığı (KAH), %26,4'ünde (n=24) diyabet (DM), %50,5'inde (n=46) hiperlipidemi ve %5,5'inde (n=5) serebrovasküler hastalık olduğu tespit edilmiştir. Katılımcıların %63,7'sinde (n= 58) yüksek düzeyde horlama, %6,6'sında (n=6) orta düzeyde horlama ve %28,6'sında (n= 26) ise hafif düzeyde horlama olduğu tespit edilmiştir. AHİ ve ODİ puanları ile kandaki CRP (rho= 0,27 ve p<0,05), Fibrinojen (rho=0,25 ve p<0,05) ve % (PT) (rho=0,22 ve p<0,05) değerleri arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkiler olduğu tespit edilmiştir. REM uyku süresi ile kandaki Fibrinojen (rho= -0,23 ve p<0,05) değerleri arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. MTHFR C677T geni mutant grubunun ODİ puanları ile kandaki CRP ve D-Dimer değerleri arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkiler olduğu (rho=0,37 ve p<0,05; rho=0,35 ve p<0,05) bulunmuştur. PAI-1 4G/5G geni mutant grubunun ODİ puanları ile kandaki CRP, Fibrinojen ve % (PT) değerleri arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkiler olduğu (rho=0,34 ve p<0,05; rho=0,32 ve p<0,05; rho=0,31 ve p<0,05) bulunmuştur. VII MTHFR C677T geni mutant grubunun toplam uyku süresi ile kandaki CRP değerleri arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu (rho=0,35 ve p<0,05) bulunmuştur. PAI-1 4G/5G geni mutant grubunun AHİ puanları ile kandaki INR değerleri arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu (rho=-0,31 ve p<0,05) bulunmuştur. Faktör XIII V35L geni mutant grubunun AHİ ve ODİ puanları ile kandaki Homosistein değerleri arasında pozitif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu (rho=0,62 ve p<0,05) bulunmuştur. PAI-1 4G/5G geni mutant grubunun ODİ puanları ile kandaki INR değerleri arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu (rho=-0,32 ve p<0,05) bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamıza katılan hastalar demografik ve polisomnografik özellikler açısından literatürle paralellik gösterdi. Çalışmamızda AHİ ve ODİ puanları ile kandaki CRP, Fibrinojen, D Dimer ve %(PT) değerleri arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkiler olduğu tespit edilmiştir. Bu durum OSAS ile tromboembolizm arasında anlamlı bir ilişki olduğunu düşündürmektedir. Analiz etmiş olduğumuz CRP ve D Dimer başta REM uyku süresi olmak üzere pek çok durumda proinflamatuvar mekanizmalarla etki etmektedir. MTHFR C677T ve PAI-1 4G/5G mutasyonlarının Faktör XIII V35L mutasyonuna oranla uyku parametreleri üzerinde daha etkili olduğu belirlendi. Uyku apnesi değişkenleri ile venöz tromboembolik olaylar arasındaki bağlantının anlaşılabilmesi açısından genom dizileme ve diğer genetik analizlerin yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Daha çok araştırma ile birlikte hastalığın patogenezinde rol alan temel mekanizmaların aydınlatılması, progresyon, ilişkili hastalıkların etki düzeyi ve semptomatik ayırıcı tanı açısından literatürde gelişme sağlanacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Obstruktif Uyku apnesi, Tromboemboli, REM uykusu, Horlama, Apne-Hipopne indeksi
Maksiller darlıkla birlikte obstruktif uyku apne sendromu olan çocuklarda hızlı maksiller genişletme tedavisinin retrospektif değerlendirilmesi
Giriş: Bu retrospektif çalışmanın amacı maksiller darlıkla birlikte obstrüktif uyku apne sendromu olan çocuk hastalarda, hızlı üst çene genişletme tedavisinin (RME) iskeletsel ve dental yapılarda oluşturduğu değişimler ile uyku apnesi üzerine olan etkilerini değerlendirmektir. Bireyler ve Yöntem: Çalışmaya ortalama yaşları 12,22±1,95 yıl olan 14 (5 kadın, 9 erkek) çocuk hasta dahil edildi. Konvansiyonel bonded maksiller ekspansiyon apareyi ile tedavi edilen hastaların arşiv kayıtlarındaki tedavi başı (T0) ve ekspansiyon sonrası retansiyon sonunda (T1) alınan dental alçı model, lateral sefalometrik, postero-anterior sefalometrik film analizleri, polisomnografi ve Pediatrik Uyku Anketi verileri üzerinde sırasıyla dental, iskeletsel, havayolu, uyku testi ve risk değerlendirmeleri yapıldı. T0 ve T1 karşılaştırmaları için iki eş arasındaki farkın anlamlılık testi, Wilcoxon ve Mann-Whitney U testleri kullanıldı. Bulgular: Ekspansiyon sonrası üst intermolar mesafe referans noktalarına göre ortalama 4,46- 5,61 mm arttı (p 0,001). SNA açısı ortalama 0,43 arttı (p 0,01), A noktası ortalama 1,34 mm öne (p 0,001), 1,64 mm (p 0,01) aşağı hareket etti. SNB açısı ortalama 0,46 arttı (p 0,01), B noktası 1,84 mm aşağı hareket etti (p 0,01). SN/MD açısı 0,5 arttı (p 0,05). ANS-Me ve S -Go mesafeleri sırasıyla ortalama 2,93 mm (p 0,01) ve 2,98 mm arttı (p 0,001). N-Me mesafesi 5,1 mm arttı (p 0,05). Üst ve alt hava yolu mesafeleri sırasıyla ortalama 2,48 mm ve 2,98 mm arttı (p 0,001). Vertikal hava yolu uzunluğu ortalama 2,67 mm arttı (p 0,001). Yumuşak damak uzunluğu ve dil uzunlukları sırasıyla ortalama 1,2 mm (p 0,05) ve 8,89 mm arttı (p 0,001). Maksiller tranvers genişlik 2,98 mm arttı (p 0,05). Nazal kavite genişlik ve yüksekliği sırasıyla ortalama 2,99 mm ve 0,85 mm arttı (p 0,001). AHI, Supin AHİ, hipopne süresi, horlama süresi ve sırasıyla ortalama 9,14/sa (p 0,001) ve 4,4/sa, 3,5/sa, 1,65/sa (p 0,01) azaldı. Uyku verimliliği ve oksijen saturasyonu (SpO2) sırasıyla %10,25 ve ortalama %1,16 arttı (p 0,001). Pediatrik Uyku Anketi risk skoru 0,34 azaldı (p 0,001). Sonuç: RME tedavisi sonrası maksiller iskeletsel ve dentoalveoler yapıların transvers yön boyutlarında artışlar görüldü. Nazal kavite transvers yön genişliği ve sagittal hava yolu genişlikleri arttı. Polisomnografik verilerden AHİ değerinde %64, Supin AHİ değerinde %78 oranında azalmalar ile birlikte uyku apnesinde iyileşme sağlandı. Anahtar kelimeler: Maksiller Darlık, Hızlı Üst Çene Genişletme Tedavisi, Uyku Apnesi
Obstrüktif uyku apneli çocukların tedavisi olan adenotonsillektominin başarısını etkileyen faktörler
Adenoidektomi ve tonsillektomi KBB hekimlerinin pratiğinde en sık yapılan ameliyatlardandır. Çocuklarda obstrüktif uyku apnesinde (OUA) en sık görülen patoloji adenotonsiller hipertrofidir. Çoğu hastada bu ameliyattan sonra semptom ve bulgular azalmaktadır. Ancak persistan hastalık da nadir değildir. Bunun sebepleri arasında obezite, kraniyofasiyal anomaliler, nörolojik hastalıklar gibi ek hastalıklar olabilmekle beraber sağlıklı çocuklarda da persistan OUA sık görülmektedir. Literatürde bununla bağlı birçok çalışma olsa da, hastalığın persistan OUA'nın sebepleri tam olarak bilinmemektedir. Amacımız ek hastalığı olmayan OUA çocuklarda adenotonsillektominin başarısını etkileyebilecek faktörleri araştırmak, adenoid ve tonsillerin boyutu, yaş, cinsiyet, çene yapısı gibi potansiyel etkenleri ortaya koymaktır. Çalışmamızda polisomnografik olarak orta ve ağır OUA tanısı almış çocukların verileri toplanarak preoperatif ve postoperatif apne-hipopne indeksine (AHİ) göre ameliyat başarısı ve başarısızlığın nedenleri incelenmiştir. Çalışmamızda <6 yaş grubunda tonsil grade 3,4 olanlarda tonsil grade 1,2 olanlara göre ameliyat başarısı anlamlı daha yüksektir. Adenotonsillektomi sonrasında rezidü OUA olan hastalarda (postoperatif AHİ ≥ 5) iyileşen hastalarla (postop AHİ <5) kıyasla sefalometrik değerlerin farklı olması, özellikle alt kesici dişlerin inklinasyon açısının (İMPA) daha dar olması ve mandibula ile hyoid arasındaki mesafenin (MPH) daha uzun olması çalışmamızın sonucunda ortaya konmuştur. Angle sınıf 3 oklüzyon grubunda sınıf 1 ve sınıf 2'ye göre ameliyat sonrası daha yüksek oranda persistan OUA saptanmıştır. Aynı zamanda preoperatif AHİ skorunun yüksek olması ile cerrahi başarısızlık arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Yaş, cinsiyet ile ameliyat başarısı arasında ilişki saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: adenoidektomi, tonsillektomi, adenotonsillektomi, persistan obstrüktif uyku apnesi, horlama, sefalometri, polisomnografi
Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OSAS) ile depresyon ve anksiyete belirtileri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS), hipopne veya apne ataklarına yol açan tekrarlayan üst solunum yolu tıkanıklıkları ile karakterize uyku ile ilişkili bir solunum hastalığıdır. OSAS'ın travma sonrası stres bozukluğu, anksiyete ve depresyon gibi bazı psikiyatrik bozukluklarla da ilişkili olduğu bulunmuştur. Araştırmanın amacı Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OSAS) tanısı konulmuş bireylerde depresyon ve anksiyete arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Çalışmaya 18-70 yaşları arasında Obstrüktif Uyku Apne Sendromu tanısı konulmuş 61 (kadın n=24 Erkek n=37) birey dâhil edilmiştir. Araştırmada verilerin elde edilmesi için sosyodemografik bilgi formu, Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 25.0 istatistik programı kullanılmıştır. Katılımcıların %19,7'sinde hafif, %41,0'inde orta ve %39,3'ünde ağır düzeyde OSAS Varlığı bulunmaktadır. Katılımcıların %59'u OSAS tanısı sonrası tedavi olmuştur. Katılımcıların %19,7'si depresyon ya da anksiyete tanısı almıştır. Anksiyete seviyelerinin cinsiyete göre farklılaştığı ve OSAS'lı kadınların daha yüksek anksiyete düzeylerine sahip olduğu bulunmuştur. Depresyon düzeylerinin ise sadece eğitim durumuna bağlı olarak farklılaştığı saptanmıştır. OSAS'lı bireylerde depresyon ve anksiyete arasında kuvvetli ve pozitif bir ilişki bulunmuştur. Buna göre OSAS'lı bireylerde depresyon düzeyleri arttıkça/azaldıkça anksiyete düzeyleri ise artmakta/azalmaktadır.
Obstrüktif uyku apnesi olan adenotonsiller hipertrofili çocuklarda sistemik ve pulmoner hipertansiyon, kardiyak fonksiyonlar ve bunlara etki eden faktörlerin pre ve post adenotonsillektomi dönemlerinde değerlendirilmesi
Obstrüktif uyku apne sendromunun (OUAS) çocuklarda %2- 3,5 sıklığında görüldüğü tahmin edilmektedir. Adenotonsiller hipertrofi (ATH) çocuklarda OUAS' ın en sık nedenidir. OUAS çocuklarda hipertansiyon, sağ kalp yetmezliği, sol kalp yetmezliği, pulmoner hipertansiyon, aritmi gibi kardiyovasküler komorbiditelere ve oksidatif stres artışına yol açmaktadır. ATH'ye ikincil OUAS gelişen hastalarda ilk tedavi seçeneği olarak adenotonsillektomi operasyonu uygulanmaktadır. Çalışmamızda ATH'ye ikincil OUAS gelişen ve ek dahili hastalığı olmayan hastalarda adenotonsillektomi operasyonu öncesi ve sonrasında kardiyovasküler değişiklikler, hipertansiyon ve oksidatif stres varlığının araştırılması planlanmıştır. Çalışmaya Kasım 2018- Ekim 2019 tarihleri arasında Kulak-Burun-Boğaz Polikliniği'ne adenotonsiller hipertrofisi olan ve horlama şikayeti ile başvuran 28 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalama± standart sapma değeri= 8,2± 2,06 (4,51-12,69) olarak bulunmuştur. Hastalara polisomnografi (PSG) uygulanarak OUAS tanısı konulmuştur. OUAS tanısı alan hastalara Ekokardiyografi (EKO) ve elektrokardiyografi (EKG) tetkikleri yapılmış, 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı ölçümü (ABPM) gerçekleştirilmiştir. Hastalardan kan serum örneği alınarak oksidan ve antioksidan parametreleri değerlendirilmiştir. Tüm hastalara adenotonsillektomi operasyonu uygulanmıştır. Postoperatif 6. ayda (3-9 ay) hastaların 22' si kontrol değerlendirme için başvurmuştur. Kontrol değerlendirmede PSG, EKO, EKG ve ABPM tekrar uygulanmıştır, oksidan ve antioksidan parametrelerin değerlendirilmesi için kontrol kan serum örneği alınmıştır. Hastaların PSG parametrelerinden postoperatif dönemde apne-hipopne indeksi (AHİ) (p<0,001), oksijen desaturasyon indeksi (p=0,042), oksijen desaturasyon yüzdesi (p=0,019), horlama zamanı (p=0,013) ve horlama yüzdesi (p=0,010) değerleri istatistiksel açıdan anlamlı ölçüde azalmıştır. Hastaların EKO verilerinde; sağ ventrikül fonksiyonunu değerlendiren triküspit anülüs düzleminin sistolik hareketi (TAPSE) (p=0,010) değeri postoperatif dönemde artmıştır. Sol ventrikül fonksiyonunu değerlendiren trans-mitral E dalga hızı (mitral E) değeri (p=0,014) postoperatif dönemde artmıştır. Sol ventrikül global ortalama gerginlik eğrisi (GLPS–AVG) (p=0,002) değeri postoperatif dönemde istatistiksel açıdan anlamlı ölçüde azalmıştır. TAPSE ve AHİ değerleri arasında anlamlı negatif korelasyon saptanmıştır (r=-0,553, p=0,009). GLPS-AVG ve oksijen desaturasyon yüzdesi değerleri arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır (r=0,518, p=0,016). Preoperatif ve postoperatif EKG verileri arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Hastalarda preoperatif ve postoperatif dönemlerde oksidatif stres belirteçlerinden Malondialdehid (MDA), Total Oksidan Seviye (TOS); antioksidan belirteçlerden Total Antioksidan Seviye (TAS), İndirgenmiş Glutatyon (GSH), Süperoksit Dismutaz (SOD), Katalaz (CAT) düzeylerine bakılmıştır. Postoperatif dönemde TOS (p<0,001) ve MDA (p<0,001) düzeyleri azalmıştır; TAS (p<0,001), SOD (p<0,001), CAT (p<0,001) ve GSH (p=0,001) düzeyleri artmıştır. Hastalarda ABPM ile sistolik kan basıncı (SKB), diyastolik kan basıncı (DKB), ortalama arteriyal basınç (OAB), kalp hızı (KH) parametreleri değerlendirilmiştir. Elde edilen ABPM kayıtları ile SKB, DKB, OAB, KH değerlerinin gündüz saat 08.00-20.00 arasındaki değerleri ile gündüz uyanıklık ortalaması; 24.00-06.00 saatleri arasında gece uyku ortalaması ve 24 saat boyunca günlük ortalamaları hesaplanmıştır. Bu değerler hastaların boylarına göre standart sapma deviasyon skoruna (SDS) çevrilmiştir. 24 saatlik dönemde ve uyanıklık döneminde KH değerinde postoperatif dönemde istatistiksel açıdan anlamlı bir düşme görülmüştür. Postoperatif dönemde hipertansiyon bulgusunda azalma görülmemiştir. Hipertansiyon ve AHİ arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Adenotonsillektomi operasyonu öncesinde normotansif izlenen ancak postoperatif dönemde hipertansiyon gelişen hastalar izlenmiştir. Sonuç olarak; ATH'ye sekonder OUAS'ı olan hastaların EKO ve ABPM uygulanarak hipertansiyon ve kardiyovasküler patolojiler açısından değerlendirilmesi önerilir. Preoperatif dönemde hasta normotansif izleniyor olsa bile postoperatif dönemde hipertansiyon açısından değerlendirilmesi önem taşır. Çünkü adenotonsillektomi operasyonundan sonra baroreseptör fonksiyonlarının ne kadar sürede iyileştiği bilinmemektedir. Kardiyovasküler sistemde geri dönüşümsüz hasar gelişmeden adenotonsillektomi operasyonunun uygulanması, postoperatif dönemde EKO ve ABPM değerlendirmelerinin tekrarlanması önerilir.
Obstrüktif uyku apnesi olan hastalarda koblatörle dil kökü rezeksiyonu cerrahisi sonuçlarının polisomnografi ve manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirilmesi
Oblatörle dil kökü rezeksiyonu, düşük maliyet, düşük komplikasyon ve morbidite sebebiyle, OUA tedavisinde son yıllarda oldukça sık uygulanmaktadır. Çalışmamızda cerrahi sonrasında elde edilen hacimsel değişiklikler ile polisomnografi (PSG) parametreleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza orta ve şiddetli OUA tanısı alan, Cormack-Lehane sınıflamasına göre dil kökü evre 2-3-4 olan; Müller manevrası ile %50'den fazla obstrüksiyon tespit edilen, 18-65 yaş aralığında 24 hasta dahil edilmiştir. Hastalara preoperatif dönemde ve postoperatif 3-6. aylar arasında MRG yapılmıştır. Preoperatif ve postoperatif dil kökü ve retroglossal havayolu hacimleri GE PACS iş istasyonu üzerindeki üç boyutlu uygulamalar programı ile ölçülmüştür. Preoperatif apne-hipopne indeksi (AHİ) ortalaması 42.2±22.5, postoperatif AHİ ortalaması 29.9±17.7 olarak bulunmuş ve istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.001). Dil kökü hacmi ortalaması preoperatif 49.2±7.4 cm3, postoperatif 37.5±8.3 cm3 ölçülürken (p<0.001); retroglossal havayolu hacmi ortalaması preoperatif 11±3.3 cm3, postoperatif 16.7±4.8 cm3 olarak tespit edilmiştir (p<0.001). Dil kökü ve retroglossal havayolu hacmindeki değişikliklerin, AHİ, supin AHİ, nonsupin AHİ ve oksijen desaturasyon indeksi(ODİ) başta olmak üzere değerlendirilen PSG parametreleri ile istatistiksel olarak anlamlı korelasyon göstermediği saptanmıştır. Retroglossal havayolu hacmi, cerrahi olarak başarılı grupta %96.5±97.9; başarısız grupta %46.9±30.8 artmıştır. Dil kökü hacmi, cerrahi olarak başarılı grupta %33±11.2, başarısız grupta %20.2±13.9 azalmıştır. Ancak başarılı ve başarısız hasta grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç olarak koblatörle dil kökü rezeksiyonu, dil kökünde objektif küçülme, retroglossal havayolu hacminde de artış sağlamaktadır. Ancak ortaya konulan bulgular, dil kökü ve retroglossal havayolu hacim değişikliklerinin AHİ'deki değişim ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkilide olmadığını göstermektedir. Bu sonuç OUA patofizyolojisinin multifaktöriyel oluşuna bağlanmıştır. Anahtar kelimeler: Obstruktif uyku apnesi, polisomnografi, manyetik rezonans görüntüleme
Damak yarığı onarımında vomer flebi kullanılmasının obstrüktif uyku apnesi insidansına etkisi
Dudak damak yarıkları, 1/700 canlı doğum insidansı ile baş boyun bölgesinin en sık görülen konjenital anomalileridir. Hastalarda sıklıkla; konuşma, işitme, beslenme ve orta yüz gelişimi ile ilgili sorunlarla karşılaşılmaktadır. Plastik cerrahinin en önemli ilgi alanlarından biri olan bu anomalinin tedavisinde pek çok bölüm birlikte multidisipliner olarak çalışmaktadır. Damak yarıklarının tedavisinde, üzerinde fikir birliği bulunan bir tedavi protokolü yoktur. Tek aşamalı veya iki aşamalı olarak gerçekleştirilebilen damak onarımlarında cerrahi olarak düz hat onarımları ile birlikte intravelar veloplasti veya z-plasti teknikleri tercih edilmektedir. Cerrahi zamanlaması için de farklı görüşler benimsenmiştir; konuşma sonuçlarının iyileştirilmesi için erken onarımı tercih eden merkezlerin yanısıra orta yüz gelişiminin daha az etkilenmesi düşüncesiyle geç damak onarımı yapan merkezler de mevcuttur. Farklı tedavi protokolleri bulunmakla birlikte nazal mukozanın onarımı için, özellikle geniş yarıklarda, sıklıkla vomer flebi kullanılmaktadır. Damak yarıklı hastalarda üst havayolunun hacmi anatomik bozukluklara bağlı olarak değişmiştir. Bu hasta grubunda daralmış havayolu, obstrüktif uyku apnesi sendromunun normal pediatrik popülasyona göre daha sık görülmesine neden olmaktadır. Birincil damak onarımlarından sonra erken dönemde, özellikle uyku ile ilişkili obstrüktif olaylar görülebilmektedir. Konuşma bozukluğu gelişen hastalarda velofaringeal yetmezliğin tedavisi için uygulanan faringeal flep cerrahisi sonrasında ise obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS) insidansı belirgin olarak artmaktadır. OUAS tanısı atlanan veya uygun şekilde tedavi edilmeyen hastalarda, gün içerisinde yorgunluk, okul başarısında düşme gibi sosyal sorunların yanısıra kardiyovasküler ve serebral hastalıkların riski de artmaktadır. Çalışmamızda damak onarımı sırasında kullanılan vomer flebinin hastalarda ameliyat sonrası dönemde havayolu obstrüksiyonu yaratabileceği ve obstrüktif uyku apnesi sendromu riskini artırabileceği hipotez edilmiştir. Kliniğimizde damak onarımı gerçekleştirilen ve uyku ünitesinde polisomnografi yapılarak OUAS araştırılan 17 hastada vomer flebi kullanılan hastalar ile kullanılmayan hastaların apne hipopne indeksleri karşılaştırılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre damak onarımında vomer flebinin kullanılması OUAS riskini artırmamaktadır. Damak onarımında vomer flebinin uyku ilişkili obstrüktif olaylar açısından güvenle uygulanabileceği görülse de damak yarıklı hastalarda normal popülasyona göre artmış OUAS riski göz önünde bulundurulmalı, semptomatik hastalar dikkatle değerlendirilmelidir.
Obstrüktif uyku apne sendromu (osas) hastalarında aralıklı hipokseminin orta ve iç kulak fonksiyonları üzerine etkisi
Amaç Çalışmamızda toplumda oldukça sık görülen ve hayat kalitesinde anlamlı olumsuz etkilere sahip OSAS'la indüklenen hipoksi seviyesinin polisomnografi ile tespit edilmesi ve aralıklı hipokseminin orta ve iç kulakta işitsel işlev bozukluğuna neden olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem Çalışmaya Temmuz 2016 - Ağustos 2017 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, en az 5 yıllık (yeni tanı) horlama ve/veya apne yakınması olan, çalışmaya alınma kriterlerini karşılayan ve çalışmayı katılmayı kabul eden hastalar alınmıştır. Çalışmaya katılan hastalara öncelikle tam bir kulak burun boğaz ve baş boyun muayenesi uygulanmıştır. Bütün hastalara ilk başvuruda saf ses odyometrisi, distorsiton ürünü otoakustik emisyon ve multi-frekans timpanometri test incelemeleri yapılmıştır. Daha sonra hastalar Ege Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Uyku Kliniği'ne yönlendirilerek hastalara PSG testi yapılmıştır. Çalışmaya toplam 80 hasta dahil edildi ve hastalar PSG sonuçlarına göre basit horlama, hafif düzeyde OSAS, orta düzeyde OSAS ve ağır düzeyde OSAS olmak üzere 4 gruba ayrılarak değerlendirildi. Bulgular Bu çalışmaya dahil edilen 80 hastanın 42'si erkek (%52,5), 38'i (%47,5) kadın olup ortalama yaş 46,94 yıl (SD=8.80, minimum 25 yıl, maksimum 60 yıl) olarak saptandı. Yapılan analiz sonucunda gruplar arasında kadın erkek dağılımı açısından anlamlı fark bulunmadığı saptanmıştır. Gruplar arasında her iki kulakta yapılan hava yolu işitme eşikleri ortalamalarının karşılaştırılmasında basit horlama ve hafif OSAS grupları ile ağır düzey OSAS hastaları arasında anlamlı fark olduğu saptanmıştır (p<0.05). SNR ölçümleri açısından gruplar arasında analiz sonuçlarına göre ağır OSAS'da her iki kulakta tüm frekanslarda düşük SNR ölçümleri saptandığı ancak bu ölçümlerin sadece sağ kulak 2 kHz frekansında istatiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (p=0.035). Multifrekans empedansmetri ile değerlendirilen kompliyans ve basınç ölçüm sonuçlarına bakıldığında, her iki kulakta gruplar arasında istatiksel açıdan anlamlı fark bulunmazken sadece sağ kulak 1000 Hz de yapılan kompliyans ölçüm sonuçlarında gruplar arasında istatiksel açıdan fark saptandı (p=0.043). Tüm hastalar dahil edildiğinde her iki kulakta da hava yolu ortalama işitme eşikleri ve minimum O2 satürasyonları arasında anlamlı korelasyon olduğu saptandı. Sonuç OSAS hastalarda ortaya çıkan hipoksinin işitsel yolakta etkilenmeye yol açtığı düşünülmektedir. Çalışmamızda ağır OSAS hastalarında aralıklı hipokseminin koklear fonksiyonlarda bozulmaya neden olduğu saptanmıştır. Bununla birlikte orta kulak akustik fonksiyonlarında OSAS hastalarında normal bireylere göre anlamlı farklılık olmadığı saptanmıştır. Daha geniş serilerle yapılacak olan çalışmalar, OSAS hastalığının işitsel mekanizmalar üzerindeki etkisini aydınlatmaya yardımcı olacaktır.
Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda sağ ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonlarının, sağ atriyum boyutunun ve pulmoner arter basınçlarının değerlendirilmesi
Giris ve Amaç: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) gün içinde uyuklama ve kronik yorgunluk ile iliskili, sebep oldugu kazalar ve/veya kardiyovasküler hastalıklar nedeniyle morbidite ve mortaliteye neden olabilen, sık görülen bir patolojidir. Çalısmamızın amacı, orta veya agır siddette OUAS bulunan hastalarda; RV sistolik ve diyastolik fonksiyonlarının, RA boyutlarının ve pulmoner arter basınçlarının TTE ile incelenmesi, ve OUAS bulunmayan hastalarla karsılastırılması idi. Yöntem: Çalısmamıza Uyku Merkezi' nde en az 1 gecelik polisomnografik inceleme yapılmıs ve orta ya da ileri OUAS tanısı konmus 40 hasta ve kardiyoloji poliklinigine basvuran hastalara yapılan sorgulamada, EUS 10 bulunanlar arasından seçilen 15 kontrol olmak üzere, toplam 55 hasta alındı. Tüm hastalara TTE uygulandı; M-mode, iki boyutlu inceleme, renkli akım Doppler ve DD yardımıyla RV boyutları ve ön duvar kalınlıgı, RA çap ve alanı, RV sistolik ve diyastolik fonksiyonları, sistolik ve ortalama PAB' ları incelendi. Bulgular: OUAS' lu hasta grubunda RV sistolik ve diyastolik fonksiyonlarının bozuldugunu, sistolik ve ortalama PAB' larının kontrol grubuna göre yüksek oldugunu ve RA sistol sonu çapı ve alanının arttıgını gösterdik. Sonuç: Çalısmamızda elde ettigimiz veriler sonucunda, radyonüklid ventrikülografi, sag kalp kateterizasyonu yada MR gibi maliyeti ve/veya komplikasyonları daha fazla olan yöntemlerin yanında; özellikle DD gibi rutin kullanıma yeni giren tekniklerle birlikte, TTE' nin RV fonksiyonlarını degerlendirmede önemli ve degerli bir yöntem oldugu sonucuna vardık.
Obstrüktif uyku apne'li hastaların tanısı ve evrelendirilmesinde solunumsal olayların süresinin önemi
Amaç: Apne-hipopne indeksi (AHİ), PSG'de hastalığın varlığını ve ciddiyetini belirlemek için kullanılır. AHİ, uyku sırasında saat başına düşen apne ve hipopne olaylarının toplamıyla hesaplanmaktadır. Ortalama apne-hipopne süresi (MAD), uyku sırasında yaşanan ortalama apne-hipopne süresidir. Aralıklı hipoksemi, OSA patofizyolojisinin birincil nedenidir. Bu nedenle, solunum olaylarının süresi, sayıları kadar önemlidir. Ancak MAD, bugün hala OSA tanı ve derecelendirmesinde kullanılmamaktadır, üstelik MAD'ın hastaların klinik parametrelerine nasıl yansıdığını ve diğer OSA risk faktörleri ile ilişkisini araştıran çalışma sayısı yetersizdir. OSA'lı hastalarda şiddetinin belirlenmesinde AHİ'ye ek olarak MAD parametrelerinin kullanılması, şiddetin daha iyi anlaşılmasında ve olası ek hastalıklara karşı önlem alınmasında kolaylık sağlayabilir. Bu çalışmanın amacı, PSG ile OSA tanısı almış hastalarda klinik ve demografik parametreler ile kan oksijenizasyonu, AHİ ile MAD kullanımını karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimize 2014 ile 2019 yılları arasında OSA semptomları ile başvuran ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Laboratuvarı'nda polisomnografi yapılmış 18 yaş üzeri OSA tanısı alan (AHİ≥ 5/sa) toplam 200 hasta dâhil edilmiştir. Hastaların AHİ değerine göre şiddeti hafif, orta ve ağır OSA'lı olarak sınıflandırıldı. MAD değerlerinin ağır OSA hastaları ayırmadaki gücü ROC Eğrisi altında kalan alan (AUC) ile değerlendirildi. En iyi kesim noktası Youden's İndeks kullanılarak hesaplandı. Çalışma retrospektif ve kesitsel özelliktedir. Bulgular: Çalışmaya alınan OSA tanılı hastalarda HT oranı %47, DM oranı %32, koroner arter hastalığı (CAD) oranı %17.5, hiperlipidemi (HL) oranı %17, Kalp Yetmezliği (KY) oranı %1.5, astım oranı %8, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) oranı %5.5, hipotroidi oranı %10.5, depresyon oranı %13, Gastroözefageal reflü hastalığı (GÖRH) oranı %11, aritmi oranı %6.5 olarak bulundu. Hastaların %34'ünün hafif OSA, %33'ünün orta OSA, %33'ünün ağır OSA olduğu saptandı. OSA'lı hasta grupları arasında hastaların kronik hastalıkları arasında fark bulunmadı. Ağır OSA'lıların VKİ değerleri hafif OSA olanlara göre daha yüksekti. Ağır OSA'lı hastalarda erkek oranının hafif OSA'lılara göre daha yüksek izlendiği görüldü. Ağır OSA'lılarda MAD değeri hafif OSA'lılara ve hafif+orta OSA'lılara göre daha yüksek saptandı. Ağır OSA'lılarda total ODI değeri hem hafif, hem de orta OSA'lılara göre daha yüksek bulundu. Ağır OSA'lıların Ort. SpO₂, Min. SpO₂ değerleri hem hafif hem de orta OSA'lılara göre daha düşük bulundu. Orta+ağır OSA'lılarda Ort. SpO₂ ve Min. SpO₂ hafif OSA'lılara göre daha düşük, T.ODI ise anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. Ağır OSA'lıları ayırmada MAD değerleri için AUC (Area Under the Curve) anlamlı bulundu ve en iyi kesim noktası >16.86 olarak saptandı. Orta+Ağır OSA olan hastaların MAD değerleri hafif OSA'lılara göre daha yüksek saptandı. Orta+Ağır OSA'lı hastaları ayırmada MAD değerleri için AUC anlamlı bulundu ve en iyi kesim noktası > 20.76 olarak saptandı. Hafif OSA + Uzun MAD ile orta+ ağır OSA ve Kısa MAD'lı hastalarda kronik hastalıklar, VKİ, cinsiyet, Ort. SpO₂, Min. SpO₂, T.ODI açısından benzer olduğu görüldü. Sonuç: OSA'nın şiddeti teşhis edilip değerlendirilirken ve olası yandaş hastalıklara karşı önlem alınması açısından AHİ'ye ek olarak solunum olaylarının süresinin ölçülmesi gerektiği açıktır.
Obstrüktif uyku apne sendromu hakkında Ankara ilinde birinci basamakta görev yapan pratisyen ve uzman aile hekimlerinin bilgi, tutum ve davranışları
Amaç: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, değişen yaşam ve yemek alışkanlıklarının ve artan obezitenin sonucu olarak dünyada giderek yaygınlaşmakta olan ve tüm toplumu etkileyen önemli bir sorundur. Bu çalışmanın amacı Ankara ilindeki aile sağlığı merkezlerinde görev yapan uzman ve pratisyen aile hekimlerinin Obstrüktif Uyku Apne Sendromu hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarını ölçmek ve aile hekimlerinde OSAS ile ilgili farkındalık ve merak oluşturmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız kesitsel bir çalışma olup Ankara'nın merkez ilçelerinde görev yapan uzman ve pratisyen aile hekimlerine 15.04.2023-30.07.2023 tarihleri arasında yüz yüze anket uygulaması yapılarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın yürütülebilmesi için önce Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu'ndan etik kurul onayı, daha sonra Ankara İl Sağlık Müdürlüğü Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü'nden araştırma izin onayı alınmıştır. Çalışmamızda %20 temsiliyet oranı göz önünde bulundurularak ulaşılan 296 aile hekimine Obstrüktif Uyku Apne Sendromu'na yönelik 17 soruluk "sosyodemografik veri ve obstrüktif uyku apne sendromu tutum ve davranış anketi" ile 20 soruluk "obstrüktif uyku apne sendromu bilgi düzeyi ölçme anketi" uygulanmıştır. İstatistiksel analizlerde SPSS 11.5 programı kullanılmıştır ve sonuçlar p<0,05 olduğunda istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza %78,4'ü (232) pratisyen, %21,6'sı (64) uzman olmak üzere toplam 296 aile hekimi katılmıştır. Katılımcıların %55,4'ü (164) kadın, %44,6'sı (132) erkek aile hekimlerinden oluşmakla birlikte yaş aralığı min. 24, max. 71'dir ve yaş ortalaması 48,84±9,89 olarak gerçekleşmiştir. Katılımcıların %63,5'i meslekte 21+ yıldır görev yapmaktadır. En fazla katılımcı olan ilçeler Keçiören (%17,6) ve Çankaya (%16,9) iken en az katılımcı Gölbaşı (%3) ve Pursaklar (%3) ilçelerinde olmuştur. Katılımcıların %55,4'ü çevrelerinde OSAS'lı bir birey olduğunu ifade ederken OSAS ile ilgili bir eğitim aldığını belirten katılımcıların oranı %23 düzeyinde gerçekleşmiştir. Katılımcılara OSAS hakkında tutum, davranış ve yeterliliklerini nasıl gördüklerine dair sorduğumuz beşli likert tipi anket sorularında, katılımcıların %47'si OSAS hakkındaki bilgi düzeyini "orta düzeyde" olarak cevaplamıştır. Katılımcılara OSAS'ı ne kadar önemli bir hastalık olarak gördükleri sorulduğunda ise katılımcıların %85,8'i "önemli" veya "çok önemli" bir hastalık olarak gördüklerini belirtmiştir. OSAS için risk altındaki bireyleri belirlemede kendilerine olan güvenlerinin sorulduğu soruya katılımcıların %42,9'u "orta düzeyde" yanıtını vermiştir. OSAS'lı hastaları doğru şekilde yönetebilmek ve yönlendirebilmek konusunda katılımcılar %36,1 ile en fazla "orta düzeyde" kendime güveniyorum yanıtını verirken bunu %32'8 ile "biraz güveniyorum" yanıtı takip etmiştir. Geceleri horlama ve gün içinde uyuklama tarif eden hastalarda hangi sıklıkla OSAS düşündüklerinin sorgulandığı soruya katılımcıların %60,1'i "çoğu zaman" veya "her zaman" yanıtını vermişlerdir. Bahsi geçen 5 soruda da uzman ve pratisyen aile hekimleri arasında anlamlı bir fark mevcuttur (p<0,05). Katılımcılar OSAS bilgi düzeyi ölçme anketimizdeki 20 soruya ortalama 11,64 (%58,2) doğru yanıt vermişlerdir. Cinsiyet, görev, meslekteki çalışma süresi, çalışılan ilçe, çevresinde OSAS'lı birey varlığı ve OSAS'la ilgili eğitim alma durumu ortalama doğru yanıt oranı açısından anlamlı bir fark oluşturmamıştır (p>0,05). Ancak katılımcıların OSAS'la ilgili kendi bilgi düzeylerini değerlendirme puanları ile bilgi düzeyi ölçme anketine verdikleri cevaplarda anlamlı farklılık mevcuttur (p<0,001). Kendi bilgi düzeylerini 1 puan olarak değerlendirenler bilgi düzeyi ölçme anketinde ortalama 8,65 (%43,25) soruya doğru yanıt verirken bu kendilerine 4 puan verenlerde 13,19 (%65,95), 5 puan verenlerde 12 (%60) olarak gerçekleşmiştir. Aynı şekilde katılımcıların OSAS için risk altındaki bireyleri belirlemek konusunda kendilerine olan güvenlerini puanlamaları ile bilgi düzeyi ölçme anketi sorularına verilen ortalama doğru yanıt sayıları karşılaştırıldığında da anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,001). OSAS için risk altındaki bireyleri belirlemede kendilerini 1 puan olarak değerlendirenler bilgi düzeyi ölçme anketinde ortalama 8,39 (%41,95) soruya doğru yanıt verirken bu kendilerine 4 puan verenlerde 13,06 (%65,33), 5 puan verenlerde 13,09 (%65,45) olarak gerçekleşmiştir. Sonuç: Araştırmamızda Ankara'da birinci basamakta görev yapan aile hekimleri tarafından OSAS'ın öneminin farkında olunduğu ancak bilgi düzeyinin benzer birçok çalışmaya göre daha düşük düzeyde olduğu saptanmıştır. Uzman aile hekimlerinin pratisyen aile hekimlerine göre OSAS'la ilgili kendi bilgi düzeylerini değerlendirmeleri ve risk altındaki bireyleri belirlemede kendilerine olan güvenleri anlamlı şekilde farklı olması aile hekimliğinde uzmanlık eğitimi almanın önemini göstermektedir. Özellikle dünyada artan obezitenin de etkisiyle prevalansı yükselen OSAS'a yönelik eğitimler tıp fakültelerinde ve Sağlık Bakanlığı hizmet içi eğitimlerinde artırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Apne, Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OSAS), Aile Hekimliği, Aile Hekimi, Birinci Basamak
Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) fenotiplerinin TNF-alfa (-308G/A), PGE2 reseptör polimorfizmi ile ilişkisi
Obstrüktif uyku apnesi (OUAS), uyku sırasında üst hava yollarının tekrarlayan obstrüksiyonu, obstrüksiyona karşı artan solunum eforu, oksijen satürasyonunda azalma ve uyku bölünmeleri ile karakterize bir hastalıktır. OUAS tanısı günümüzde PSG ile konmaktadır. OSAS tanısı için AHİ ≥ 5/sa saptanmalı; AHİ 5-15, 16-30 ve >30/sa olmasına göre hafif, orta ve ağır OUAS olarak sınıflandırılarak tedavi planlanmaktadır. Klinik olarak heterojen bir hastalık olan OUAS'ın tanı ve şiddetinin belirlenmesinde AHİ 'nin kullanılmasının hastalığın genetik ve biyolojik temellerini daha iyi anlaşılması için yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle OUAS'ın genetik biyolojik temellerini, patogenezini anlamak için fenotipler şeklinde hastaları sınıflandırmak gerekmektedir. OUAS'da tekrarlayan apne ve hipopne epizotları sırasında gelişen hipoksi-reoksijenasyon reaktif oksijen radikallerinin oluşumu ve oksidatif strese neden olarak lokal ve sistemik inflamasyona neden olur. İnflamasyonda önemli rolü olan Tümör nekroz faktörü alfa (TNF-alfa) uyku sırasında pro-enflamatuar sitokinlerin düzenlenmesinde rol oynar. OUAS'da TNF-alfa 308G / A polimorfizminin aralıklı hipoksemide yer alan artmış TNF-alfa seviyeleri ile ilişkilendirilmiştir. Ayrıca inflamasyonda görev alan PGE2 reseptöründeki (PTGER3) rs1409986 SNP polimorfizminin OUAS ile anlamlı derecede ilişkili olduğu görülmüştür. Bu çalışmada kliniğimizde 2020-2022 yıllarında yeni tanı alan OUAS hastaları klinik olarak fenotiplere sınıflamak, bu hastalarda TNF-alfa (-308G/A), PGE2 reseptör polimorfizmine bakarak OUAS fenotipleri ile ilişkilerini incelemek, OUAS etiyolojisine katkı sağlayacak bilgileri literature kazandırmak ve tedavi açısından yeni metodlara yol göstermek amaçlanmıştır. Bu amaçla PSG'de. AHİ ≥ 5 olup OUAS tanısı alan 100 çalışmaya dahil edilmiş olup semptomlar, demografik özellikler, komorbiditeler ve PSG bulgularına göre fenotiplere ayrıldı. AHİ<5 olan hastalar basit horlama olarak değerlendirildi ve kontrol gurubunu oluşturdu. Genetik değerlendirme için çalışma ve kontrol grubundan alınan kan örneğinden TNF-alfa (-308G/A), PGE2 rs1409986 SNP polimorfizmleri çalışıldı. Çalışmamızda oluşturulan fenotipik gruplar; Küme 1'de 72 (%72), Küme 2'de 12(%12), Küme 3'te 16 (%16) hastadan oluşmuştur. Küme 1'in %31.9'unu AHİ'si 5-15 arasında, %31.9'unu AHİ'si 16-30 arasında, %36.1'ini AHİ'si ≥30 olan bireyler oluşturmuştur. Küme 2'nin %16.7'sini AHİ'si 16-30 arasında ve %83.3'ünü AHİ'si ≥30 olan bireyler, küme 3'ün ise %100'ü AHİ ≥30 olan bireyler oluşturmuştur ve gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p=0.0001). AHİ sınıflandırılması ve ortalama AHİ değerleri göz önüne alındığında çalışmamızdaki en şiddetli hastalık kliniğine sahip fenotipik grup Küme 3 olarak değerlendirilmiş, sonrasında Küme 2 ve Küme 1 takip etmiştir (Küme 1; 24.56, Küme 2; 39.74, Küme 3; 80.48, p:0.0001). Benzer şekilde ortalama obstrüktif apne sayısı Küme 1 de (94.53/saat) en düşük saptanmışken Küme 2 (154.75 /saat) ve Küme 3'te (340.31/saat) daha yüksek değerdedir (p:0.001). Ortalama oksijen satürasyonunun Küme 1'de %92.45, Küme 2'de %86.17, Küme 3'te %87.94 saptanması diğer bulguları desteklemektedir (p:0.001). Her ne kadar AHİ değeri 5-15 arasında olan bireylerin tümü Küme 1'de yer almış olsa da AHİ değeri 16-30 arasında olanların %92'si Küme 1'de %8'i Küme 2'de; AHİ değeri ≥30 olanların %50'si Küme 1'de, %19.2'si Küme 2'de, %30.7'si Küme 3'te yer almıştır. Bu durum OUAS fenotipik kümeleri içerisinde AHİ değerlerinin farklılık gösterebileceğini ve hastalığı sınıflandırmada tek parametre olarak değerlendirilmemesi gerektiğini göstermektedir. Çalışmamızda sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubu ile OUAS tanılı hastaların TNF-α(-308G/A) polimorfizmi ve PGE2 reseptör polimorfizmi karşılaştırıldığında her iki polimorfizm OAUS grubunda daha sık izlenmiş ve literatürlerde belirtildiği gibi istatistiksel anlamlı farklılık saptanmıştır (sırasıyla; p=0,011, p=0,014). Kümelere göre TNF-α(-308G/A) polimorfizmi saptanma sıklığı değerlendirildiğinde Küme 3'te bulunan bireylerin %75'inde, Küme 1'de %55.6'sında, Küme 2'de %33.3'ünde saptanmıştır. Kümeler arasında istatiksel anlamlı farklılık saptanmamış olsa da (p=0.088) PSG verilerine göre en şiddetli hastalık grubu olan Küme 3'te TNF-α(-308G/A) polimorfizmi saptanma sıklığı diğer gruplardan daha yüksek bulunmuştur. PGE2 reseptör polimorfizm saptanma oranları değerlerinde bütün kümelerde benzer oranlar elde edilmiş istatistiksel anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0.962). Sonuç olarak, bulgularımız iki ana açıdan klinik olarak önemlidir. İlk olarak; klinik, patofizyolojik, hücresel, biyolojik ve moleküler özelliklere dayanarak AHİ değerlerini de kapsayacak şekilde 'Fenotipler' olarak adlandırılan daha homojen sınıflara ayırmak; hastalığı, tedaviye yanıtı ve prognozu anlamaya daha çok yardımcı olacaktır.İkinci olarak, OUAS'ın farklı klinik profillerini belirlemek, gelecekte daha kişiselleştirilmiş tedaviler sunmak için bir temel oluşturur. Farklı klinik sunumlarla ilişkili genotipik farklılıklar da dahil olmak üzere, farklı klinik fenotiplerin altında yatan mekanizmaları araştırmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.