Sleep apnea syndromes
113 theses under this subject heading
Obstrüktif uyku apne sendromu hastalarında sürekli pozitif havayolu basıncı tedavisinin inflamasyona (periostin, TGF-beta, TNF-alfa, IL-6, CRP düzeylerine) ve spot idrarda mikroalbumin düzeyine etkisi
Amaç: OUAS hastalarında serum periostin, IL-6, TGF – beta, TNF-alfa, CRP ve spot idrarda mikroalbümin düzeylerini ilk tanı anında ve 3 aylık CPAP tedavi sonrasında karşılaştırarak CPAP tedavisinin inflamasyon parametrelerine etkilerini incelemektir. Yöntem: Çalışmaya 24 kontrol, 38 CPAP tedavisi almayan hafif-orta OUAS tanılı hasta ve 29 CPAP tedavisi başlanan ağır OUAS tanılı hasta olmak üzere toplam 91 kişi dahil edilmiştir. Başlangıç ve CPAP tedavisinin 3.ayında sonuçlar kaydedilmiştir. Veriler için uygun analizler SPSS 21.0 programı ile yapılmış ve p<0,05 olması anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hafif-orta OUAS ve ağır OUAS olan hastalar ile karşılaştırıldığında, normal PSG sonucuna sahip hastalar daha fazla sıklıkta kadındır. PSG sonucu normal olan hastaların SFT sonucu daha fazla sıklıkta normal, daha az sıklıkta obstrüktif / restriktiftir. OUAS olmayan hastalar ile karşılaştırıldığında, ağır OUAS hastalarının yaşı daha fazladır. Hafif-orta / ağır OUAS hastaları ile karşılaştırıldığında, PSG sonucu normal olan hastaların BKİ'si ve TNF alfa değeri daha düşüktür. Ağır OUAS hastalarının CPAP tedavisi öncesinde kaydedilen mikroalbümin/kreatinin, hs CRP, TGF – Beta 1, TNF alfa, IL-6 ve periostin değerleri ile 3 aylık CPAP tedavisi sonrasında kaydedilen aynı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber bir azalma olduğu gözlenmiştir. Sonuç: OUAS hastaları daha fazla sıklıkta erkekler, yaşlı ve obezlerden oluşmaktadır. OUAS hastalarının TNF – alfa değeri daha yüksektir. Diğer inflamasyon parametreleri sağlıklı katılımcılar ile karşılaştırıldığında, OUAS hastalarında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber daha fazladır. CPAP tedavisi sonrasında da anlamlı olmamakla beraber bu parametrelerin azaldığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, Periostin, IL-6, TGF-Beta, TNF-Alfa, CRP, Spot İdrarda Mikroalbümin
Obstrüktif uyku apne sendromunda pozitif havayolu basınç tedavisinin enerji metabolizması üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmada pozitif havayolu basıncı (PAP) tedavisi uygulanan OSAS hastalarında tedavi öncesi ve tedavi sonrası enerji metabolizması değişikliklerini değerlendirmeyi amaçladık.Metod: Çalışmaya >18 yaş 39 hasta kabul edildi. PSG'de orta-ağır OSAS saptanan CPAP tedavisi planlanan hastalar dahil edildi. CPAP tedavisi öncesi ve sonrasında Metabolik Holter Cihazı (SenseWear Pro3 Armband, SWA) ile enerji metabolizması değerleri kaydedildi.Sonuçlar: Hastaların yaş ortalaması 51,53± 11,16 / yıl (K/E:17/22)'dı. Hastaların 15 (%38,46)'ine BPAP, 24 (%61,54)'üne CPAP tedavisi başlandı.3 gün Metabolik Holter Cihazı kullanımı sonrasında;1-Hastaların günlük toplam enerji tüketimi, tedavi öncesinde 482,44 ± 296 kCal/gün, tedavi sonrasında 524,51 ± 343,18 kCal/gün, istatiksel olarak anlamlı saptandı (p<0,000).2-Hastaların günlük fiziksel aktivitesi (günlük yürüyüş mesafesi, toplam adım sayısı) tedavi öncesinde 7867 ± 3319 adım/gün, tedavi sonrasında 12416 ± 1451 adım/gün, istatiksel olarak anlamlı saptandı (p<000).3-Hastaların günlük toplam istirahat süresi (immobilizasyon, uyku dahil toplam uzanma süresi) tedavi öncesinde 7,90 ± 1,36 saat/gün, tedavi sonrasında 7,44 ±1,42 saat/gün, istatiksel olarak anlamlı saptandı (p<000).4-Hastaların günlük toplam uyku süresi tedavi öncesinde 5,50 ± 1,88 saat/gün, tedavi sonrasında 5,87 ± 1,20 saat/gün, istatiksel olarak anlamlı saptandı (p<000).Tartışma: Bu çalışmada PAP tedavisi ile günlük enerji tüketimi artmaktadır. Böylece obezite, DM, HT gibi hastalıkların PAP tedavisi ile kontrol altına alınması sağlanabilir. Ayrıca PAP tedavisi ile uyku nörofizyolojisindeki düzelme ile efektif uyku sağlandığından uyku süresi azalmış ve dolayısı ile gün içi fiziksel aktivite süresi uzamıştır. Bu etkiler ile hastaların tedaviye uyumu artar.Sonuç olarak PAP tedavisi OSAS'da her hastanın kullanması gereken tedavidir. Hastalar PAP tedavisi konusunda teşvik edilmelidir.Anahtar Kelimeler: Obsrüktif Uyku Apne Sendromu, Metabolik Holter Cihazı, PAP Tedavisi
Akut hipoksinin işitme üzerine etkisi
Obstrüktif uyku apne sendromu toplumda giderek önem kazanan bir sağlık problemidir. Apneler ile birlikte gelişen tekrarlayan arteriyel oksijen desatürasyonları gece içinde birçok defa devam eder. Literatürde OUAS'lı hastalarda işitme üzerine çalışmalar mevcuttu. Bu çalışmada OUAS'taki apne atakları sonucunda oluşan hipoksinin işitme üzerine etkisi deneysel olarak araştırıldı.Bu çalışma İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanı Araştırmaları Etik Kurulunun 2011/A-102 numara ile izni alındıktan sonra, İnönü Üniversitesi Deney Hayvanları Laboratuvarında gerçekleştirildi. Çalışmada toplam 15 adet ağırlıkları 250-350 g arasında değişen Wistar albino cinsi, rat kullanıldı. Hayvanlara 40 mg/kg Ketamin ve 5 mg/kg Xylazine intramusküler yolla verilerek anestezi sağlandıktan sonra oluşturulan sessiz ortamda işlemler uygulandı.Çalışmaya işitmesi normal olan toplam 15 rat dahil edildi. Kontrol grubuna sadece trakeotomi yapıldı. İşlem öncesi ve sonrası DP gram ile işitme ölçümleri yapıldı. Hipoksi grubuna ise trakeotomi işlemi sonrasında en az 10 sn süren apne atağı oluşturularak hipoksi meydana getirildi. Hipoksi grubunda trakeotomi öncesinde ve hipoksi esnasında DP gram ile işitme ölçümleri yapıldı.İstatistiksel değerlendirmede SPSS for Windows Version 17.00 programı kullanıldı. Ölçülebilir değişkenler Ortalama +/- Standart Deviyasyon olarak sunuldu. Grupların kendi içindeki değişimlerin testinde Wilcoxon eşleştirilmiş iki örnek testi kullanıldı. P <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı değerler elde edilmedi. Hipoksi grubunda yüksek frekanslarda istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı.Sonuç olarak; Apne atakları ile oluşturulan hipoksi esnasında yüksek frekanslarda koklear cevap azalmaktadır.Anahtar kelimeler: OUAS, apne, hipoksi, otoakustik emisyon, rat.
Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda işitme ve denge sisteminin akustik ve psikosomatik testlerle değerlendirilmesi
Dünyada ve ülkemizde önemli bir halk sağlığı problemi olan OUAS basit bir uyku problemi olmayıp, vücuttaki bütün sistemleri etkileyebilen sistenik bir hastalıktır. OUAS tanı ve tedavisinde; KBB, Göğüs hastalıkları, nöroloji, kardiyoloji ve dahiliye uzmanları ve uyku fizyologlarının multidisipliner bir şekilde çalışması gerekmektedir. Bu çalışmada OUAS' da oluşan hipoksi ve hiperkapni ataklarının işitme ve denge sistemi üzerine olan etkilerini psikosomatik ve akustik testlerle araştırıldı.Bu çalışma İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi İnsan Araştırmaları Etik Kurulunun izni alındıktan sonra, İnönü Üniversitesi Odyoloji Laboratuvarında gerçekleştirildi. Çalışmada toplam 95 olgu dahil edildi. Bu olguların 71'i OUAS'lı hasta grubunu, 24 `ü ise kontrol grubunu oluşturmaktaydı. Çalışmaya katılan tüm bireylerin KBB muayeneleri yapıldı. Anamnezinde odyovestibüler patoloji geçirmeyeneler ve kulak patolojisi saptanmayan olgular çalışmaya dahil edildi. Çalışma için tüm olgulara odyoloji labaratuvarında timpanometri, saf ses odyometri, yüksek frekans odyometri, otoakustik emisyon testi, Kalorik test ve ENG testi yapıldı. Aynı zamanda tüm olgulara Tinnitus engellilik Anketi, Beck Depresyon Ölçeği, Vizüel Analog Skalası anketi uygulandı. Sonuçlar istatiksel olarak değerlendirildi.OUAS hastalarda yüksek frekans odyometri ile saptanan değerler hem kontrol grubuna hemde hafif OUAS'lu gruba göre anlamlı farklılıklar saptandı. Ağır OUAS' lı hastaların BDÖ ölçek puanlaması hem kontrol grubuna göre hemde hafif OUAS hastalarına göre anlamlı farklılıklar saptandı. Diğer parametrelerde istatiksel olarak analmalı fark tespit edilmedi.Sonuç olarak; OUAS' lı hastalarda yüksek frekanslarda işitme kaybı olduğu görüldü.Anahtar kelimeler: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, Odyolojik değerlendirme, Vestibüler sistem, Psikosomatik anket
Uyku apne sendromlu bireylerde CPAP tedavisinin EEG'de izlenen uyku iğcikleri üzerine etkisi
ÖZET: Amaç:Bu çalışmada polisomnografi ile OSAS tanısı konmuş hastalarda CPAP tedavisi öncesi ve CPAP tedavisi sonrası uyku iğcikleri karşılaştırılarak nasıl değişiklikler ortaya çıktığını bulmayı amaçladık. Gereç-Yöntem:Çalışmaya yaşları 18?den büyük PSG ile OSAS tanısı konan 73 hasta (E/K:61/12) çalışmaya alındı. Konjestif kalp yetmezliği, KOAH, bronşial astım, nörolojik hastalığı olan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastalara tüm gece polisomnografik test yapıldı. PAP titrasyonu otomatik- CPAP (APAP remstar, respironics, Germany) ile yapıldı. Hastaların uyku iğcikleri NREM-S2 evresinde sayıldı. Minimum 15 dakikalık S2 uykusundaki iğcikler sayılıp bir saate uyarlandı, saatlik uyku iğciği indeksi hesaplandı. Bulgular: Çalışmaya OSAS tanısı olan 73 hasta alındı. PAP tedavisi öncesi ortalama saatlik uyku iğciği sayısı PAP tedavisi sonrası tekrar sayıldığında anlamlı artış saptandı.(288+-55 392+-40) Ayrıca uyku iğciği sayısı ile hasta yaşı arasında anlamlı korelasyon bulundu.(r :0.74 p<000) Tartışma: Uyku ve bellek arasında çok yönlü bir ilişki tanımlanmıştır. Uyku iğciklerinin aynı zamanda uyku kalitesinin bir belirteci olduğu düşünülmektedir. Uyku iğciği ile eşleşmiş beyin aktivitesi öğrenme bağımlı olarak artar. Öğrenme sonrası uyku iğciği amplitüdünde artış ve hipokampal aktivasyonunda artış izlenir. Bu artış özellikle topografik öğrenme sırasında oluşur. OSAS tanılı CPAP kullanan hastalar üzerinde yaptığımız çalışmamızda tedavi öncesi ile kıyaslandığında uyku iğciklerinin sayısında CPAP tedavisi sonrasında anlamlı artış saptandı. Genç hastalarda yaşlı hastalara göre uyku iğcik sayısının daha fazla olduğu gösterildi. Anahtar Kelimeler:Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, PAP tedavisi, Uyku iğciği
SARS-COV-2 enfeksiyonu olan hastalarda obstrüktif uyku apnesi, uyku kalitesi ve depresyon varlığının COVID-19 kliniği üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Dünya Sağlık Örgütü 31 Aralık 2019'da Çin'in Wuhan şehrinde etiyolojisi bilinmeyen pnömoni vakaları bildirmiş olup etken daha önce insanlarda tespit edilmemiş yeni bir koronavirüs olarak tanımlanmıştır. Etken SARS-CoV-2 olarak isimlendirilmiş, hastalığın adı da COVID-19 olarak kabul edilmiştir. Başta kardiyovasküler hastalıklar, diyabet olmak üzere çeşitli kronik hastalıklar SARS-CoV-2 enfeksiyonu için risk faktörleri olarak tanımlanmıştır. Bu çalışmada da SARS-CoV-2 enfeksiyonu olan hastalarda obstrüktif uyku apnesi (OUA), uyku kalitesi ve depresyon varlığının COVID-19 kliniği ile ilişkilerinin değerlendirmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 1 Kasım 2020-31 Ocak 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi COVID-19 servisine yatan 103 hasta dâhil edilmiştir. Hastalara Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Berlin ve STOP-BANG anketleri, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulanmıştır. Sonrasında anket alt grupları COVID-19 ile ilişkili hastalık ağırlığı, radyolojik tutulum yüzdesi, hastaların saturasyon değerleri, hastanede yatış süresi, yüksek doz steroid ve/veya tocilizumab kullanımı, yoğun bakım ihtiyacı, laboratuvar parametreleri gibi verilerle istatistiksel analizler yapılarak karşılaştırılmıştır. 103 hastanın 40'ı (%38,8) kadın, 63'ü (%61,2) erkektir. Çalışma sonucunda depresyon ile COVID-19 ilişkili hiçbir parametre ile anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Uyku kalitesi kötü olan hastaların hastanede yatış süresi ve yoğun bakım ihtiyacının daha fazla olduğu saptanmıştır (p <0,05). OUA açısından yüksek riskli hastaların saturasyonlarının daha düşük olduğu, hastanede daha uzun süre yattıkları, daha fazla yoğun bakım ihtiyaçlarının olduğu, bu hastalarda daha fazla yüksek doz steroid ve/veya tocilizumab kullanıldığı saptanmıştır (p <0,05). Çalışma sonucunda OUA'nın ağır-kritik COVID-19 hastalığı için bir risk faktörü olabileceği düşünülmüştür. Pandemi başlangıcından beri bir yıldan uzun süre geçmesine rağmen hala etkili bir tedavi ve korunma yönteminin bulunamamış olması nedeniyle COVID-19 özellikle risk faktörü olan bireyler için günümüzde önemli bir mortalite nedenidir. Ağır hastalık için risk faktörlerinin bilinmesinin hastalık yönetimini kolaylaştırabileceği göz önünde bulundurulduğunda pandemi döneminde OUA tanı ve tedavisinin de önemsenmesi gerektiği ve ek risk faktörlerinin belirlenmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: COVID-19, Risk faktörü, Obstrüktif uyku apnesi
Obstrüktif uyku apne sendromu olan hastalara uygulanan solunum egzersizinin gündüz uykululuğa ve yorgunluğa etkisi
Bu araştırma obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) tanısı alan hastalara uygulanan solunum egzersizinin gündüz uykululuğa ve yorgunluğa etkisini incelemek amacıyla randomize, kontrollü ve deneysel olarak yapıldı. Araştırma 22 Ocak-26 Mayıs 2021 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinin göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran OUAS tanısı almış hastalarla yapıldı. Çalışmanın evrenini ilgili polikliniğe başvuran OUAS tanısı almış tüm hastalar, örneklemini ise dahil edilme kriterlerini taşıyan hastalar oluşturdu. Araştırma öncesi etik kuruldan, kurumdan ve hastalardan izin alındı. Çalışmaya alınan hastalar bir program yardımıyla müdahale (n=30) ve kontrol (n=30) grubuna ayrıldı. Müdahale grubundaki hastalara yüzyüze görüşme tekniği ile diyafragmatik ve büzük dudak solunumunu içeren solunum egzersizleri öğretilerek ilk uygulama yapıldı. Daha sonra bu gruptaki hastalara araştırmacı tarafından online görüşme yöntemi ile, her bir seans her sabah/akşam, 10-15 dakika ve toplamda 20-30 dakika olacak şekilde solunum egzersizleri sekiz hafta boyunca uygulandı. Veriler, Soru Formu, Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ) ve Piper Yorgunluk Ölçeği (PYÖ) ile toplandı. EUÖ, 0-3 şeklinde puanlanmakta ve yüksek puan gündüz uykululuğunu göstermektedir. Dört alt boyuttan oluşan PYÖ'de ise ölçekten alınan toplam puan 0-10 arasında değişmekte ve puan arttıkça yorgunluk düzeyi de artmaktadır. Soru formu, EUÖ ve PYÖ çalışmanın başında, EUÖ ve PYÖ ise dördüncü ve sekizinci haftanın sonunda her iki gruba tekrar uygulandı. Verilerin değerlendirilmesinde Ki-kare, Student t ve Mann Whitney U, Paired Sample t ve ANOVA testleri kullanıldı. Müdahale grubunda yer alan hastaların uygulama öncesi 6.15±1.65 olan PYÖ toplam puan ortalamasının, dördüncü haftada 5.66±1.92, sekizinci haftada 5.34±1.94'e düştüğü, kontrol grubunda ise uygulama öncesi 5.59±1.76 olan PYÖ toplam puan ortalamasının dördüncü haftada 5.72±1.81, sekizinci haftada 5.77±1.81'e yükseldiği belirlendi. Müdahale grubundakilerin EUÖ puan ortalamasının başlangıçta 12.13±4.34, dördüncü haftada 9.83±4.7 ve sekizinci haftada 9.13±4.71'e düştüğü, kontrol grubunda ise başlangıçta 10.37±2.77 olan EUÖ puan ortalamasının, dördüncü haftada 10.4±2.79, sekizinci haftada 10.5±2.85'e yükseldiği tespit edildi. Uygulanan solunum egzersizinin grup-zaman etkileşiminin de anlamlı olduğu ve bu durumun müdahale grubundan kaynaklandığı sonucuna varıldı. Bu doğrultuda OUAS hastalarına uygulanan solunum egzersizinin primer tedavi ile birlikte uygulanabileceği düşünülmektedir.
Obstrüktif uyku apne sendromu ve periodontal hastalık arasındaki ilişkinin oksidatif stres açısından değerlendirilmesi
Bu kesitsel çalışma, kronik periodontitis (KP) ve obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS) arasındaki olası ilişkiyi hem tükürük hem de serum oksidatif stres parametreleri olan TAS (total antioksidan seviye), TOS (total oksidan seviye) ve OSİ (oksidatif stres indeksi) açısından değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yaşları 22-67 arasında değişen ve polisomnografi kullanılarak OSAS açısından değerlendirilmiş 128 birey (90 erkek ve 38 bayan) çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda basit horlaması olan bireylerden oluşan 2 kontrol ve OSAS hastalarından oluşan 6 çalışma grubu olmak üzere toplam 8 grup vardır. Her bir grup 16 bireyden oluşmaktadır. Kontrol grupları periodontal sağlıklı ve KP'li sistemik sağlıklı bireylerden, çalışma grupları ise; periodontal sağlıklı ve KP'li hafif, orta, ağır OSAS'lı bireylerden oluşturuldu. Çalışmaya katılan tüm bireylerden serum ve tükürük örnekleri alındıktan sonra klinik periodontal parametreler kaydedildi. Biyokimyasal olarak tükürükte ve serumda TAS, TOS ve OSİ değerleri ölçüldü. OSAS şiddetini gösteren AHİ değerlerinin artmasıyla birlikte gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı şekilde serum TAS değerleri azalırken, serum TOS ve OSİ değerlerinin arttığı görüldü. Basit horlama periodontal sağlıklı ve KP'li gruplar arasında istatistiksel olarak serum TAS, TOS ve OSİ değerleri açısından anlamlı bir farklılık bulunamadı. Orta ve ağır OSAS gruplarında, periodontal sağlıklı hastalarla karşılaştırıldığında KP'li hastaların serum TAS değerleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşükken, serum TOS ve OSİ değerlerinin yüksek olduğu görüldü. Tükürük TAS, TOS ve OSİ açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamadı. Kronik periodontitis, ağır ve orta OSAS gruplarındaki oksidatif stres seviyelerine; total oksidan seviyedeki yükselme ve total antioksidan seviyedeki düşme ile ilave katkıda bulunmuştur. Sistemik sağlıklı bireylerde KP'in oksidatif stres parametrelerine katkısı olmadığı saptanmıştır. OSAS şiddeti arttıkça oksidatif stresin arttığı görülmüştür. Tükürük örneklerinin çalışma gruplarında sistemik oksidatif stres artışını yansıtmadığı saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne sendromu, oksidatif stres indeksi, periodontitis, total antioksidan seviye, total oksidan seviye
Obstrüktif uyku apne hastalarında ortalama apne süresinin koroner arter hastalığı üzerine etkisi
Uyku sırasında gelişen obstrüktif apne, hipopne ve/veya solunum çabası ile karakterize bir hastalık olan obstrüktif uyku apne (OUA); kardiyovasküler, serebrovasküler ve metabolik pek çok komorbidite ile ilişkilidir. Apne/hipopne atakları; hipoksi, hiperkapni ve solunumsal asidoza sebep olarak sistemik enflamasyona zemin hazırlamaktadır. Sistemik enflamasyon; oksidatif strese yol açmakta, endotel fonksiyon bozukluğu ve ateroskleroz üzerinde rol oynamaktadır. Hastalığa eşlik eden komorbiditelerin ortaya çıkmasında oksidatif stresin önemli bir yeri olduğu düşünülmektedir. Günümüzde hastalığın şiddetini sınıflamada kullanılan Apne-Hipopne İndeksi (AHİ) sayısal olarak OUA ağırlığını gösterse de hastanın maruz kaldığı hipoksi süresini ve şiddetini objektif olarak göstermemektedir. Bu çalışmada, polisomnografi kayıtlarında ölçülen ortalama apne süresinin koroner arter hastalığı (KAH) gelişimi ile ilişkisini tanımlamak amaçlanmıştır.
Obstrüktif uyku apnesi olan hastalarda pozitif hava yolu basınç tedavisinin oksidatif stres üzerine etkisi
Obstrüktif uyku apnesi (Obstructive Sleep Apnea: OSA), uyku sırasında meydana gelen tam veya kısmi üst solunum yolu obstrüksiyonları ile karakterize hipoksi, reoksijenizasyon ve arousallar ile sonuçlanan bir sendromdur. Bu yüksek lisans tezinin amacı OSA sendromu ile oksidatif stres arasındaki ilişkiyi oksidan-antioksidan dengenin en temel belirteçleri olan serum TOS ve TAS parametreleri üzerinden değerlendirmek, TOS ve TAS parametreleri ile hastalığın şiddetini belirten uyku parametreleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve OSA sendromlu hastalara uygulanan bir aylık pozitif hava yolu basıncı (Positive Airway pressure: PAP) tedavisi sonrasında TOS ve TAS parametrelerindeki değişiklikleri ortaya koymaktır. Araştırma Yozgat Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Merkezinde polisomnografi (PSG) kaydı yapılan toplam 70 kişi üzerinde gerçekleştirildi. Araştırmanın kontrol grubunu uykuda solunum bozukluğu şüphesi ile başvuran ve PSG kaydı yapılarak AHİ< 5 bulunan olgular teşkil etti. AHİ değeri 15'in üzerinde belirlenen OSA olguları ise tedavi grubunu oluşturdu. Tedavi grubundaki hastalara bir aylık PAP tedavisi uygulandı. Hem kontrol grubundan hem de bir aylık PAP tedavisi uygulanan gruptan açlık kan örnekleri alınarak serum TOS ve TAS değerleri ölçüldü. Araştırmadan elde edilen bulgular OSA tanısı konan tedavi grubunda hastalığın şiddetinin artmasıyla oksidatif stres belirteçleri olan TOS seviyesinin de istatistiksel olarak yükseldiğini (p<0,05), TAS seviyesinin ise azaldığını (p<0,05) göstermiştir. PAP uygulanan tedavi grubunda ise AHİ, ort. spO2 ve min. spO2 değerlerinde iyileşme, TOS değerlerinde azalma, TAS değerlerinde yükselme belirlendi. Kontrol ve tedavi grupları arasında istatiksel bir korelasyon gözlenmedi (p<0,05). Sonuç olarak, bu yüksek lisans tez çalışması OSA'lı hastalarda oksidatif stresin daha yüksek olduğunu, PAP tedavisi uygulanmasının oksidatif stresi azalttığını ve hastalığın şiddetini belirten uyku parametrelerinde düzelmelere yol açtığını göstermiştir.
Uykuda solunum durması olan kalp yetmezlikli hastalarda pozitif basınçlı ventilasyon tedavisinin apelin ve iskemi modifiye albumin düzeylerine etkisi
Uykuda solunum durması kardiyovasküler morbidite ve mortalite sebebi olup kalp yetmezliği ile birlikteliği sıktır. Bu nedenle kalp yetmezlikli hastalarda uykuda solunum bozukluğu birlikteliğini akla getirmek ve tedavisini vermek önemlidir. Apelinin kardiyovasküler etkileri başta olmak üzere, gıda alımının düzenlenmesi, sıvı metabolizması, deneysel ağrı modelleri, kemik metabolizması ve insan adipositlerinde oluşan oksidatif stresin önlenmesinde yer aldığı görülmüştür. İskemi modifiye albümin (İMA) ise iskemi, hipoksi durumunda artış gösteren, özellikle akut myokard enfarktüsünde biyomarker olarak yeri olan bir belirteçtir. Bu çalışmadaki amacımız kalp yetmezlikli hastalarımızda morbidite ve mortalite üzerine olumsuz etkileri olan uykuda solunum bozukluğu tespit etmek ve pozitif basınçlı ventilasyon (PAP) tedavisinin apelin 13 ve İMA üzerindeki akut ve kronik etkilerini değerlendirmektir. Çalışmamız Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs hastalıkları Anabilim Dalı Uyku Laboratuarında, Nisan 2016-Mayıs 2017 tarihleri arasında prospektif olarak yapıldı. Çalışmaya 18 yaş ve üzeri, aydınlatılmış onam formunu imzalayan, ekokardiyografik olarak ejeksiyon fraksiyonu (EF) ≤%50 tespit edilen ve PAP tedavisine uygun olan 50 olgu dahil edildi. Hastaların anamnezleri alınıp, fizik muayeneleri yapılıp polisomnografi (PSG) planlandı. Apelin 13 ve İMA düzeyleri için venöz kanları alındı. Hastaların %96'sında uykuda solunum bozukluğu tespit edildi. Bu hastalar Bilevel Positive Airway Pressure (BPAP) titrasyonuna yatırıldı. Bunlardan 21'i BPAP'ı tolere etti. 21 hastadan BPAP titrasyonunun sabahında tekrar venöz kan alınarak apelin 13 ve İMA bakıldı. Apelin 13 düzeyi bazal değeri 8.635±6.344 pg/ml iken BPAP 1. günde 16.353±11.999 pg/ml olarak bulundu (p=0.022). İMA düzeyi bazali 4.511±2.026 IU/ml iken BPAP 1.günde 3.977±1.985'e düşüş görüldü (p=0.302). 21 hastanın eve BPAP cihazı reçete edildi. Bu hastalardan BPAP kullanımı olan 11 hastaya 3 ay sonra ulaşılarak kontrol kan alındı. Bu hastalarda bakılan apelin 13 değerleri 6.021±3.529 pg/ml iken 3. ay sonunda 8.458±3.510 pg/ml olarak tespit edildi (p=0.117). İMA düzeylerinde bazale göre BPAP 3.ayda görülen azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.445). Sonuç olarak kalp yetmezlikli ve uykuda solunum durması tespit edilen hastalarda PAP tedavisi ile İMA düzeyinde anlamlı değişiklik görülmediği fakat kardiyoprotektif özelliği olduğu düşünülen apelin 13'ün PAP tedavisi ile sadece akut dönemde artış gösterdiği tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne sendromu, santral uyku apne sendromu, apelin, kalp yetmezliği, IMA
Uyku apne sendromlu hastalarda oküler bulgu ve parametreler
Amaç: Bu çalışmanın amacı obstrüktif uyku apne sendromlu (OUAS) hastalarda eşlik eden oküler bulguları tespit edip buna yönelik muayene ve tetkikler ile oftalmolojik hastalıklara yatkınlığını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma için Çukurova Üniversitesi Nöroloji Anabilim Dalı Uyku Laboratuarı'nda polisomnografi yapılmış ve apne/hipopne indeksi 30'un üzerinde olan hastalardan 31 kişi, 5'in altında olan 30 kişi randomize olarak seçildi. Hastaların sistemik problemleri, vücut kitle indeksleri, boyun kalınlıkları, minimum oksijen satürasyonları kaydedildi. Bilinen bir göz hastalığı olanlar çalışma dışı bırakıldı. Tüm hastalara genel oftalmolojik muayene, kapak laksite ölçümleri, kornea topografisi, görme alanı, optik koherens tomografi, kuru göz testleri yapıldı. Bulgular: Cinsiyet, yaş, hipertansiyon, diyabet mevcudiyeti, vücut kitle indeksi açısından iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmadı. Kapak laksite ölçümlerine göre gevşek göz kapağı görülme oranı OUAS hasta grubunda daha yüksek bulunmuştur. Santral kornea kalınlığı ve retina sinir lifi kalınlık analizlerinde istatistiksel anlamlı fark bulunmadı. Görme alanı tetkikinde; ortalama sapma ve patern standart sapma değerlerinde iki grup arasında anlamlı fark tespit edildi. Göz içi basıncı ortalaması kontrol grubunda çalışma grubuna göre anlamlı olarak düşük çıkmış olmakla birlikte her iki grupta da normal değerler içerisindeydi. Koroid kalınlığı çalışma grubunda kontrol grubuna göre daha ince bulunmuştur. Yapılan Schirmer, gözyaşı kırılma zamanı çalışma grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düşük, meibografide meibomian bez kayıp yüzdesi ve semptomlara yönelik yapılan oküler yüzey hastalık indeksi skoru anlamlı yüksek bulundu. Sonuç: OUAS'lı hastalarda oluşan hipoksi, buna bağlı ortaya çıkan proinflamatuar kaskadlar ve bazı bilinemeyen sebebler sonucunda göz kapağında gevşeklik, kuru göz, koroidde incelme, görme alanı defekti ve ilgili göz hastalıkları meydana gelebilmektedir. Yaşam kalitesini ve ileri yaşlardaki görsel prognozu etkileyen bu hastalıkların erken tanısı ve takibi önem taşıdığından, OUAS tanısı alan hastaların göz hastalıkları yönünden de değerlendirilmeleri uygun olacaktır.
Obstruktif uyku apnesinde inflamatuar belirteçlerin değerlendirilmesi
Amaç: Son yıllarda birçok sistemik hastalıkta olduğu gibi obstrüktif uyku apne sendromunda da inflamasyonun önemli rolü olduğunu gösteren çalışmalar yayınlanmıştır. Bu çalışmada tümör nekroz faktör alfa (TNF alfa), interlökin 6 (IL-6) ve serum serbest DNA (ccfDNA) konsantrasyonlarının hastalık şiddeti ve tedavi ile olan ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2017-2019 yılları arasında polisomnografisi yapılan ve apne hipopne indeksi (AHİ) 5'in üzerinde olan 52 katılımcı hasta, AHİ 5'in altında olan 10 katılımcı kontrol grubu olarak alınmıştır. Tüm katılımcıların ayrıntılı demografik ve klinik özellikleri ile PSG kayıt sonuçları kaydedildi. TNF alfa ve IL-6 düzeyleri ELISA bioassay yöntemi kullanılarak, ccfDNA ise DNA izolasyon kitleri kullanılarak ölçümleri kaydedildi. Hastalık şiddeti ve bazı klinik parametrelerle ile ilişkisi olup olmadığı araştırıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grupları arasında, baktığımız inflamatuar belirteçler açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Ancak, ccfDNA ortalamaları hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksekti fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi (p= 0,71). Bu belirteçlerin hastalık şiddeti ile ilişkisi değerlendirildiğinde de hafif-orta ve ağır gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. IL-6 ve ccfDNA ortalamaları ağır grupta fazlaydı fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,47; p=0,58). Bakılan klinik özelliklerden Epworth skalası ve VKİ ile IL-6 arasında aynı yönlü zayıf derecede korelasyon saptandı. Yine bu belirteçler açısından NIMV kullanan ve kullanmayan hastalarda anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Bu çalışmada, değerlendirilen inflamatuar belirteçler (TNF alfa, IL-6 ve ccfDNA) ile hastalık şiddeti arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ancak, bu belirteçlerin bazılarının, bir kaç klinik özellikle zayıf korelasyon gösterdiği saptandı. İnflamatuar belirteçlerin obstrüktif uyku apnesi sendromunda rolünü ortaya koymada daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne, İnflamasyon, TNF alfa, IL-6, ccfDNA
Obstrüktif uyku apne sendromu ile anatomik yapıların ilişkisi
Bu çalışmada apne-hipopne indeksine (AHİ) göre sınıflandırılmış obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) olan bireylerin anatomik yapılarındaki değişikliklerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya yaşları 20 ile 76 arasında değişen 100 birey katılmıştır. Bireyler; Grup 1 (AHİ=0, n20), Grup 2 (AHİ˂ 5, n20), Grup 3 (AHİ=5-15, n20), Grup 4 (AHİ=16-30, n20), Grup 5 (AHİ˃ 30, n20) olarak ayrılmıştır. Bireylerin sol lateral servikal vertebra radyografileri çekilmiştir. Elde edilen radyolojik görüntüler bilgisayar ortamına aktarıldıktan sonra 'Enlil PACS' programı kullanılarak belirlenen morfometrik noktalardan mm cinsinden ölçümler yapılmıştır. Bu ölçümler, yumuşak doku, hyoid kemik, hava yolu boyutu ve kraniyofasiyal değişkenleri kapsayan dört kategoriye ayrılmıştır. Bu çalışmada kontrol grubu ile karşlaştırıldığında, yaş, vücut ağırlığı, beden kitle indeksi, boyun çevresi ve Epworth uyku testinde tüm gruplarda artış olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, yumuşak doku değişkenlerinden; yumuşak damak ve dil uzunluğu, hyoid kemik değişkenlerinden; hyoid-mandibula, hyoid-posterior pharyngeal duvar ve hyoid-spina nasalis posterior arası uzaklıklarda da artış saptanmıştır. Bunun dışında, spina nasalis anterior ile spina nasalis posterior arası, condylion ile gnathion arası uzaklıklarda, total yüz uzunluğu ve alt yüz uzunluğunda artış olduğu saptanmıştır. Bu çalışmadan elde edilen bulguların OUAS'ın teşhisine, tedavisine ve ileride yapılacak çalışmalara yardımcı olabileceği düşünülmektedir.
Uyku bozukluğu olan bireylerde serebral lateralizasyon öngörüsüyle dikkat, muhakeme yeteneği ve reaksiyon zamaninin değerlendirilmesi
Amaç: Serebral lateralizasyon bazı sinirsel fonksiyonların uzmanlaşma eğilimidir. OSAS ise uyku sırasında üst solunum yolunun tam veya parsiyel tıkanması ile karakterize bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı Obstrüktif Uyku Sendromlu(OSAS) ve herhangi bir uyku bozukluğu olan hastalarda, serebral lateralizasyon kontrolünde, Sürekli Pozitif Hava Yolu Basıncı(CPAP) tedaviden önce ve sonra dikkat bozukluğu, seçici dikkat, sürekli dikkat, muhakeme yeteneği, reaksiyon zamanı gibi kognitif beceriler arasındaki ilişkileri incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız yaş sınırı olmaksızın sağlıklı ve gönüllü, 41 birey arasında yapılmıştır. CPAP kullanılmadan önce ve sonra olmak üzere psikoteknik laboratuvarında kognitif beceri testleri olan muhakeme yeteneği testi (SPMIQ), reaksiyon zamanı testi (RTms), stres altında tepki verme hızı-kalitesi testi (DT-DTsüre), sürekli dikkat ve problem çözme (COGevet-COGhayır), seçici dikkat(SİGNAL) testi uygulanmıştır. Ayrıca psikolojik anketlerden BECK depresyon ölçeği, STAI1 (durumluluk kaygı), STAI2 (sürekli kaygı), lateralizasyon anketi uygulanmıştır. Psikolojik anketler hem CPAP öncesi hem de sonrası uygulanıp testler ve anketler arasında karşılaştırma yapılmıştır. Bulgular: Beck Depresyon toplam hastalarda tedavi sonrasında anlamlı olarak azalmıştır. Tedavi sonrası STAİ 1 artmıştır. Tedavi sonrası STAİ 2 ortalaması azalmıştır. DT Doğru sayısı tedavi sonrasında anlamlı olarak artmıştır. Tedavi sonrası DT Süre saniye tedavi öncesine göre anlamlı olarak azalmıştır. Tedavi sonrası RTms azalmıştır. Tedavi sonrası SPM IQ tedavi öncesine göre, artmıştır. Tedavi sonrası COG Evet tedavi öncesine göre artmıştır. Tedavi sonrası SIGNAL Doğru sayısı artmıştır. Tedavi sonrası SIGNAL Süre saniye tedavi öncesine göre kısalmıştır. Sonuç:Uyku bozukluğunun beynin yüksek fonksiyonları üzerine etkisi olabileceği ve tedavisi sonrasında beyinkognitif fonksiyonlarında artış olabileceği saptanmıştır.
İnme hastaları ile obstruktif uyku apne sendromu-inme birlikteliği olan hastalarda inflamasyon parametrelerinin karşılaştırılması
Giriş: Serbest oksijen radikallerinde artış, proinflamatuar sitokinlerin salınımı, sempatik sinir sisteminin aktivasyonu, endotel disfonksiyonu ve kan basıncının Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OUAS)'u olan hastalarda inme gelişimine doğrudan katkı sağladığı düşünülmektedir. İnme mortalitesi ve morbiditesi yüksek bir hastalık olup; OUAS ile birlikteliği sık gözlenmektedir. İnflamasyon hem inme hem de OUAS patofizyolojisinde önemli rol oynamaktadır. Amaç: İskemik İnme ve İskemik inme- OUAS birlikteliği olan hastalarda inflamasyon belirteçlerinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması planlanmıştır. Her iki hastalık grubunda ayrı ayrı değerlendirilen bu parametrelerin etiyoloji, prognoz ve hastalığın şiddeti ile ilişkisinin değerlendirilmesi de ikincil amacımız olmuştur. Materyal ve Metod: Celal Bayar Üniversitesi Nöroloji Kliniğinde-servisinde veya inme ünitesinde 2019 Ocak- 2021 Ocak ayları arasında iskemik İnme nedeni ile yatan hastalar çalışmaya alınmıştır. Hastalar etik kurul onayı sonrası retrospektif olarak dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre yapılmıştır. Çalışmamıza iskemik inme tanısı ile izlenen hastaların yanısıra iskemik inme-OUAS birlikteliği olan hastalar alınmıştır. Kontrol grubu; herhangi bir nörolojik yakınması olmayan, yukarıda belirtilen hastalıkları dışlanmış, yaş ve cinsiyeti ile uyumlu sağlıklı gönüllülerden oluşturulmuştur. Bakılan parametreler lökosit, hemoglobin, hematokrit, MCH, MCV, MPV, trombosit, nötrofil, lenfosit, monosit, HDL, RDW, Ferritin, CRP, D-Dimer, fibrinojen, nötrofil/lenfosit, lenfosit/monosit, trombosit/lenfosit, monosit/HDL, RDW/lenfosit şeklinde planlanmıştır. Tüm hastalar ayrıntılı olarak muayene edilmiş NIHSS hesaplanmıştır. Damar görüntülemeleri eşliğinde ön sistem arka sistem olarak değerlendirilmiştir. TOAST sınıflamasına göre etiyolojileri belirlenmiştir. OUAS-inme grubu hastalar polisomnografi eşliğinde uyku ile ilişkili bozuklukları derecelendirilmiştir. Tüm bu alt gruplar arasında inflamasyon parametreleri karşılaştırılmıştır. Sonuçlar: Çalışmamıza iskemik inme tanısı alan 100 hasta, OUAS-iskemik inme tanısı alan 70 hasta kontrol grubu olarak 100 olgu katılmıştır. Genel hastalık grupları (OUAS, OUAS-inme) kontrol grubu karşılaştırılmasında istatistiksel düzeyde anlamlılık sağlayan parametreler; lökosit, hemoglobin, trombosit, nötrofil, monosit, HDL, RDW, ferritin, CRP, fibrinojen, nötrofil/lenfosit, lenfosit/monosit, trombosit/lenfosit, monosit/HDL'dir. TOAST sınıflamasına göre değerlendirmede (etiyoloji açısından) inme grubunda nötrofil/lenfosit oranı istatistiksel açıdan anlamlı olan tek parametredir. NIHSS karşılaştırmasına göre değerlendirme yapıldığında inme grubunda nötrofil, lenfosit, nötrofil/lenfosit, trombosit/lenfosit, RDW/lenfosit istatistiksel açıdan anlamlı bulunurken, OUAS inme grubunda ferritin düzeyi istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur. OUAS-İnme grubunda ise uyku ile ilişkili solunum bozuklukları derecelerine göre D-Dimer, fibrinojen, RDW değerleri istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur. Oranların değerlendirilmesinde ise; etiyolojide, infarkt alanın genişliğinde (NIHSS ile) ve özellikle OUAS inme hastalığında hastalığın derecesinin belirlenmesine yardımcı olan oranlar nötrofil/lenfositin yanısıra lenfosit/monosit olmuştur. Tartışma: Serebrovasküler hastalıklar risk faktörleri içinde bulunan OUAS'da inflamasyon mekanizmalarında rol oynamaktadır. Özellikle inme ve OUAS birlikteliği olan hastalarda inflamasyon belirteçleri, izole inme hastalarındaki belirteçler ile kıyaslanarak OUAS varlığı hakkında fikir sahibi olmamızı sağlamıştır. İnme ve OUAS arasında doğrudan ilişki olduğu, inme insidansı, iskemik inme risk faktörleri ve apne hipopne indeksinin güçlü korelasyonu ile gösterilmiştir. Rutin kan tetkikleri ile değerlendirilebilen belirteçler ucuz, objektif ve pratik bir yöntemdir; böylelikle erken tanı için imkan sağlayabilir. İkili gruplar halinde karşılaştırmada ise (inme-kontrol, OUAS inme-kontrol) OUAS varlığının inmedeki inflamasyon üzerine ek katkısı olmadığı görülmüştür. Sonuç olarak, incelediğimiz parametreler eşliğinde değerlendirmemiz hem etiyoloji hem de prognoz hakkında fikir sahibi olmamızı sağlamıştır.
Uyku ile ilişkili solunum bozuklukları (primer horlama-ağır obstruktif apne sendromu) ile epilepsinin ve tedavilerinin birbirlerine olan etkisinin değerlendirilmesi
GİRİŞ: Nörolojide en çok karşımıza çıkan klinikler arasında epilepsi ve uyku ile ilişkili solunum bozuklukları yer almaktadır. Uyku ile ilişkili solunum bozuklukları denilince primer horlamadan ağır obstrüktif uyku apne sendromuna (OUAS) kadar geniş yelpaze içermektedir. Bu hastalıklar izole olabileceği gibi birliktelikleri de söz konusu olabilmektedir. Uyku ile ilişkili solunum bozuklukları ile (primer horlama-ağır OUAS) ve epilepsi birlikteliğinde gruplar arası genel parametrelerin karşılaştırmaların yanısıra, uygulanan tedavilerin, her iki kliniğin birbirlerine olan etkisinin değerlendirilmesi planlandı. MATERYAL VE METOD: Ocak 2006-Haziran 2022 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı-uyku polikliniği-uyku laboratuvarı ve epilepsi polikliniği izlenen hastalar etik kurul onayı sonrası retrospektif olarak incelendi. Hem primer horlama-epilepsi birlikteliği olanlar hem de ağır Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OUAS)-epilepsi birlikteliği olan hastalar seçildi. Grup içi (primer horlama-epilepsi ve ağır OUAS- epilepsi) ve gruplararası (primer horlama-epilepsi/ ağır OUAS epilepsi iki grup arasında) karşılaştırma yapılan parametreler arasında; demografik veriler (başvuru yaşı, epilepsi hastalığının başlangıç yaşı, epilepsi hastalığının süresi, cinsiyet, vücut kitle indeksi), özgeçmiş (doğum şekli, epilepsi hastalığının süresi, horlamanın süresi, nöbetlerin uyku ile ilişkisi, eşlik eden diğer hastalıklar (aterosklerotik risk faktörleri- hipertansiyon, diabetes mellitus, kalp yetmezliği, koroner arter hastalığı, iskemik inme) ,epilepsiye ait özellikler (nöbet tipi, nöbet sıklığı, elektroensefalografi (EEG) özellikleri, kullanılan ilaçlar) yer almaktaydı. Ve de en önemlisi; hem gruplararası hem de grup içi horlamaya ve solunum bozukluklarına yönelik yapılan tedavinin öncesi ve sonrasında epileptik nöbetlere, EEG'ye ve antiepileptik ilaç tedavisine olan etkilerinin değerlendirilmesi planlandı. Aynı zamanda horlama tedavisi sonrasında da kullanılan, dozunda ve ilaç sayısında azalma gösteren antiepileptik ilaçların uyku yapısı ve solunum bozukluklarına olan etkisine de bakıldı. SONUÇLAR: Polisomnografi incelemeleri sonrası hastada primer horlama-epilepsi birlikteliği olan 28 hasta ve ağır OUAS- epilepsi birlikteliği olan 28 hasta çalışmaya alındı. Hastanın yaşı, epilepsi başlangıç yaşı, epilepsi süresi ağır OUAS grubunda belirgin olarak yüksekti. Doğum şekilleri arasında farklılık görülmeyen her iki grubun hastaları vücut kitle indeksi açısından değerlendirildiğinde ağır OUAS grubunda belirgin yükseklik olduğu görüldü. Ek hastalıklara bakıldığında ağır OUAS grubunda belirgin olmak üzere her iki grupta da mevcuttu. Uyku ile ilişkili solunum hastalıklarının yanısıra hipersomni de sık görülen yakınmalardandır. Epworth Uykululuk skorlarına bakıldığında ise ağır OUAS grubunda ve hipersomni yakınması olan hastalarda diğer hastalara ve gruba oranla belirgin yüksekti. OUAS ve uyku ile ilişkili solunum hastalıklarına sekonder olarak hastalardaki görülen epileptik nöbetlerin bir kısmı uyku evresinde gerçekleşme eğilimindeydi. Epileptik nöbetler jeneralize tonik klonik, myoklonik, absans ve kompleks parsiyel nönet olarak gruplandırılmış olup ağır OUAS grubunda jeneralize tonik klonik nöbetlerin, primer horlama grubunda ise göreceli az olmakla birlikte jeneralize tonik klonik nöbetlerin ve kompleks parsiyel nöbetlerin sık olduğu görüldü. EEG incelemesi açısından değerlendirildiğinde bulgular normal, paroksismal aktivite bozukluğu, epileptiform potansiyelite gösteren paroksismal aktivite bozukluğu, jeneralize epileptiform deşarjlar ve lokalize epileptik aktivite olarak gruplandırıldı. Primer horlama grubu daha çok normal ve paroksismal aktivite bozukluğu gösterirken, ağır OUAS grubunda sadece üç olguda normal olduğu patolojik olma eğiliminin belirgin fazla olduğu dikkati çekmekteydi. Nöbet şiddetinin yanısıra nöbet sıklığı da ağır OUAS grubunda primer horlama grubuna göre belirgin yüksekti. Uyku ile ilişkili solunum bozuklukları ve horlama tedavisi sonrası ağır OUAS grubunda istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde her iki grupta da nöbet şiddet ve sıklığının azaldığı, EEG patolojilerinin kaybolduğu ve hipersomni yakınmasının azaldığı bunlara sekonder olarak da antiepileptik ilaç sayı ve dozlarında belirgin azalma olduğu saptandı. Antiepileptik ilaç dozlarının ve sayısının azalması da sekonder olarak uyku yapısının düzelmesine, antiepileptik ilaçlardan kaynaklanan kilonun verilmesi sonucu horlama yakınmasında azalma olduğu görülmüştür. Buradaki tüm tedaviler sonucunda epilepsi ve solunum bozuklukları kliniklerinde karşılıklı düzelmeye neden oldu TARTIŞMA: Uyku ile ilişkili solunum bozukluklarının tedavisi ile epilepsiye yönelik olarak antiepileptik tedavide kullanılan ilaçların sayısı ve dozu azaltılmaktadır ki bu azaltılan ilaçlara karşılıklı olarak etkileşime geçerek uyku yapısını ve horlamanın azaltılmasına neden olmaktadır. Epilepsi hastalarında mutlaka uyku düzeni ve uykudaki solunum bozukluklarına ait yakınmalar sorgulanmalıdır. Epilepsi ile uyku bozuklukları arasındaki ilişkinin kavranması, eşlik eden uyku ile ilgili sorunların ortaya konularak tedavi edilmesi; gündüz uyku halinde azalma, yaşam kalitesinde artışa ve epileptik nöbetlerin kontrolüne katkı sağlayacaktır. Epileptik nöbetlerin kontrolu ve ilaçların düzenlenmesi; uyku kalitesinin artmasına, horlama, apne, gündüz aşırı uykululuk gibi yakınmalarda da belirgin azalmaya yol açmaktadır.
Obstrüktif uyku apne sendromlu hastaların orta kulak basıncının ve östaki tüp fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Giriş: Obstrüktif uyku apne sendromu toplumda rastlanma sıklığı, birlikte olduğu veya etiyolojisinde rol aldığı hastalıklar ve sonuçları nedeniyle her geçen gün üzerinde daha çok durulan ve araştırılan bir sendromdur. Hastalığın etiyopatogenezine yönelik yapılan çalışmalarda farengeal dilatatör kas grubundan özellikle genioglossus ve tensor veli palatini kaslarındaki aktivite kaybı elektrofizyolojik olarak ortaya konmuştur. Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda uyku esnasında farenksteki muskuler yapılarda tonus kaybının katkısı ile oluşan kollapsa bağlı hava yolunda obstrüksiyonun olması nazofarenkse açılmakta olan östaki tüp fonksiyonlarını da etkileyebileceği düşünülebilir. Ayrıca östaki tüpününün açılmasında aktif role sahip tek kas olan tensor veli palatini kasında OUAS?lı hastalarda gösterilmiş olan tonus kaybı bu hastalarda ÖTD ve orta kulak basınçlarında bozulmalara neden olabilir. Böyle bir mekanizma söz konusu ise OUAS?lı hastalarda ÖTD?ye OUAS?ı olmayanlara göre daha sık rastlanması beklenir. Bu bilgilerin ışığında bu tezde OUAS?lı hastalarda östaki tüp fonksiyonları, orta kulak havalanması ve orta kulak basınçları incelenmiştir. Obstrüktif uyku apne sendromu olan kişilerde ÖTD?nin sıklığının gösterilmesi ve hastalığın şiddeti ile ÖTD sıklığı ve orta kulak basınçlarındaki değişikliklerin ilişkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil edilme ve dışlama kriterleri de dikkate alındıktan sonra çalışma için gönüllü olan 107 hasta çalışmaya alınmıştır. Yapılan ayrıntılı KBB muayenesi ve Epilepsi Uyku Bozuklukları birimi değerlendirmesinden sonra hastalara hastanemizin Epilepsi ve Uyku Bozuklukları Merkezinde polisomnografi yapılmış, sonuçları manuel olarak uyku evrelerine bağlı kalınarak skorlanmıştır. Skorlamanın ardından hastalar polisomnografi sonuçlarına göre 4 gruba ayrılmıştır: 1. Grup: Normal (AHİ [apne hipopne indeksi]<5 OUAS?ı olmayan), 2. Grup: Hafif OUAS (AHİ 5-15), 3. Grup: Orta OUAS (AHİ 15-30), 4. Grup: Ağır OUAS (AHİ >30). Ardından çalışmaya dahil olan 107 hastanın tümüne timpanometrik ölçüm ve Otomatik Williams Testi (ETF1 testi) uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil olan 107 olgunun 73?ü (%68,2) erkek, 34?ü (%31,8) kadın olup tüm olguların ortalama yaşı 46,47±12,77?dir. Çalışmada normal, hafif OUAS, orta OUAS gruplarında orta kulak basınç ortalamaları birbirlerine yakın bulunmuştur. Ağır OUAS olan olgularda orta kulak basınç ortalamalarının diğer gruplar ile karşılaştırıldığında daha düşük olduğu saptanmıştır (p=0,002). Östaki tüp disfonksiyonunun varlığını saptamak için yapılan ETF1 sonuçları incelendiğinde; ağır OUAS hastalarının 15?inde (%36,6), orta OUAS olanların 5?inde (%23,8), hafif OUAS olanların 6?sında (%33,3), OUAS?ı olmayan grupta ise 5 olguda (%18,5) ÖTD izlenmiştir. Tüm OUAS olan olgular ile (hafif, orta, ağır OUAS?lı olgular) OUAS?ı olmayanlar (normal olgular) ÖTD sıklığı açısından karşılaştırıldığında fark istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (x2F=p=0,126ns p>0,05). Gruplar ayrı ayrı incelendiğinde ağır OUAS?ı olan olgular diğer gruplar ile karşılaştırıldığında ÖTD?ye daha sık rastlanmış ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (x2F=p=0,091ns p>0,05). Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen bulguların ışığında ağır OUAS olan olgularda orta kulak basınçlarının anlamlı olarak düşük saptanması bu hastalarda orta kulak basınç düzenlenmesinde en büyük role sahip olan östaki tüpünün fonksiyonlarında kusur olabileceğini düşündürmektedir. Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda yumuşak damak kaslarının tonuslarının değerlendirildiği çalışmalarda gösterilmiş olan tensör veli palatini kasındaki tonus kaybı östaki tüp fonksiyonlarını olumsuz etkiliyor olabilir. Bu mekanizmanın doğruluğunu kanıtlayacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
"Uzun süreli CPAP tedavisi alan Obstrüktif Uyku Apne Sendromlu hastalarda kalp hızı değişkenliğinin ve otonom sinir sistemi parametrelerinin değerlendirilmesi"
Bu çalışmada OUAS tanısı olan ve düzenli CPAP tedavisi almış bir hasta grubunda, kalp hızı değişkenliğine dair parametrelerin incelenerek kalp hızı değişikliğinde anlamlı bir farklılık olup olmadığı, bu yolla düzenli OUAS tedavisinin sempatik ve parasempatik otonomik sinir sistemi fonksiyonları üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Bu amaçla; hastanemiz uyku birimine başvurmuş, tanı için polisomnografi yapılmış ve OUAS tanısı almış, CPAP tedavisi planlanmış ve düzenli CPAP tedavisi uygulanmış 35-75 yaş(ortalama yaş: 56.8±8.8) arasındaki 21 hastanın(9 kadın, 12 erkek) verileri retrospektif olarak tarandı. CPAP tedavisi öncesi ve CPAP tedavisi sonrası ölçülen kalp hızı değişkenliği(HRV) parametreleri ayrı ayrı kayıt altına alınarak değerlendirme yapıldı. Tip 1 ve Tip 2 diyabetes mellitus, gebelik, atriyal fibrilasyon, ciddi sol ventrikül konsantrik hipertrofisi, obstrüktif koroner arter hastalığı, ciddi kapak hastalıkları, karaciğer , renal ve tiroid fonksiyon bozukluğu olanlar, kardiyomiyopatiler, sistolik disfonksiyon (LVEF: < %40), obstrüktif, restriktif ve infiltratif ciddi akciğer hastalıkları olanlar çalışma dışında bırakıldı. Çalışmamıza konu olan hastaların ritim kayıtları polisomnografi ile eş zamanlı olarak Medcare Flaga Reyjkavik İzlanda yapımı ?smart sleep system? uyku analizörü ile alınmıştır. Kalp hızı değişkenliği(HRV) parametreleri cihazdaki ?HRV report module? ile ölçülmüştür. OUAS?lı hastalarda tipik olan anormal torakoabdominal hareketler(solunum çabası) ve apnelerle ortaya çıkan HRV değişikliklerini dışlamak için HRV analizleri hastanın uyanık olduğu ve solunum hareketlerinin düzenli olarak saptandığı uyku analizinin başında kaydedilen 10 dakikalık sürelerde yapılmıştır. Kalp hızı değişkenliğinin değerlendirilmesi için zaman ve frekans temelli analizler kullanıldı. Çalışmamızın sonucunda; kalp hızı değişkenliğini değerlendirmek amaçlı kullanılan zaman temelli analiz ölçeklerinden RR, SDNN, SDANN, rMSSD ve pNN50 parametrelerinde ve frekans temelli analiz ölçeklerinden olan ve parasempatik(vagal) aktivitenin major belirleyicilerinden biri olarak kabul gören HF parametresinin CPAP tedavisi öncesi ve CPAP tedavisi sonrası değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı. Çalışmamızın sonucunda; RR mesafesiyle ölçülen ve artışı kardiyovasküler mortalite için bağımsız bir risk faktörü olarak kabul edilen kalp atım hızının anlamlı olarak düştüğü gözlendi. Ayrıca anlamlı olan zaman temelli analiz ölçeklerinin anlamlı frekans temelli analiz ölçekleriyle istatistiksel olarak korele olduğu; istatistiksel olarak anlamlı olan zaman temelli analiz ölçeklerinin kendi aralarında da istatistiksel olarak korele olduğu saptandı. bulgularımız daha önceki çalışmalara benzer şekilde OUAS tanılı hastalarda CPAP tedavisi ile gözlenen olumlu kardiyovasküler etkilerin temelinde CPAP?ın otonomik sisteme etkilerinin de rol alabileceğini düşündürmektedir. Biz bu etkiyi otonom aktivitenin bir göstergesi olarak kabul edilen; kolay uygulanabilen, acısız, hassas, ucuz ve tekrarlanabilir bir tetkik olan kalp hızı değişkenliğiyle saptanan değişik parametrelerle inceledik. Çalışmamızın sonuçları; uyku sırasında yapılması tavsiye edilmeyen HRV analizlerinin, solunumun düzenli olduğu ve hastanın uyanık olduğu zaman aralıklarında yapılmasıyla OUAS hastalarında otonomik aktivitenin tayininde kullanılmasının uygun olabileceğini düşündürmektedir. HRV analizi periferik sempatik sinir aktivite ve katekolamin ölçümünden çok daha ucuz, pratik ve noninvaziv bir yöntemdir.
Ağir OUAS (obstruktif uyku apne sendromu) 'nda sinir iletim hızlarının ve sempatik deri yanıtlarının değerlendirilmesi
Obstrüktif uyku apne sendromu; uyku sırasında üst solunum yolu (ÜSY)'nda tekrarlayan obstrüksiyonlarla karakterizedir. Bu obstrüksiyona bağlı olarak, inspirasyonda en az 10 saniye süre ile hava akımı azalırsa hipopne, durursa apne olarak adlandırılır. Genellikle alveoler ventilasyonun azalması ile oksijen desatürasyonu, obstrüksiyon uzun sürerse hiperkapni ortaya çıkmaktadır. Apne veya hipopnenin sonlanması çoğunlukla arousal ile olmaktadır. Tekrarlayan arousallar uyku bölünmelerine ve gündüz aşırı uykuya eğilime yol açmaktadır. OUAS'nun arteriyel hipertansiyon, hiperkoagülabilite, azalmış serebral perfüzyon, ateroskleroz, kardiyak aritmi, koroner arter hastalığı, konjestif kalp yetmezliği, iskemik inme, aksonal periferik nöropati ve diabetes mellitus ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Son dönemde yapılan çalışmalarda OUAS'nun disotonomiye neden olduğu gösterilmiştir. Otonom sinir sisteminin disfonksiyonunda ortaya çıkan klinik belirtiler ortostatik hipotansiyon, kalp atım intoleransı, terleme bozukluğu, konstipasyon, diare, inkontinans, seksüel disfonksiyon, göz kuruluğu ve akomodasyon kaybıdır. Bu çalışmada Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji-Uyku polikliniğince ASDA (American Sleep Disorders Association) kriterlerine göre ağır OUAS (horlama, tanıklı apne ve gündüz aşırı uykululuk hali ile birlikte AHİ > 30) tanısı alan, periferik nöropatiye neden olabilecek ek hastalık, ilaç ve madde kullanımı olmayan 50 olgu değerlendirildi. Bu çalışmada Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) hastalığının periferik sinirler üzerine olan etkisinin, sinir iletim hızları ve sempatik deri yanıtları ile aydınlatılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda posterior tibial sinir iletim amplitüd ve latans incelemeleri normal kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sural duysal sinir amplitüdlerinde de istatistiksel olarak anlamlı olmasada amplitüd düşüklüğünün olması dikkat çekicidir. Bu da bize alt ekstremitelerden başlayan dying back özelliğinde polinöropati gelişebileceğinin habercisidir. Bu çalışmada daha önceki çalışmaları destekler biçimde OUAS'ın periferik nöropati oluşumunu kolaylaştırabileceği düşünülmüştür. ENMG, OUAS'ta gözlenen otonomik disfonksiyonu saptamak için kolay uygulanabilir non-invaziv testlerdir. Bunların rutin kullanıma girmesiyle, OUAS'nda gözlenen otonomik disfonksiyonun erken tanısı, böylece de erken tedavisi mümkün olacaktır. Böylelikte otonomik disfonksiyona bağlı ortaya çıkan ani kardiak ölümlerin önüne geçmek mümkün olabilecektir. Bu nedenle yöntemlerin geliştirilmesi ve daha sağlıklı veriler elde edilmesi için daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır.
Fokal başlangıçlı epilepsi hastalarında uyku mikrostriktürünün nöbet sıklığı ve uyku kalitesi ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Uyku ve epilepsinin birbiri ile çift yönlü etkileşim içinde olduğu bilinmekte olup, epilepsi hastalarının uyku yapılarının ve içeriklerinin normal bireylerden farklılıklar gösterdiği vurgulanmaktadır. Epilepsi hastalarının uyku makro yapısında ortalama veriler bilinmekle birlikte, mikro yapısı hakkında farklı sonuçlar bildirilmektedir. Bu çalışmada amaç fokal epilepsili hastalar ile uyku polikliniğine başvuran, benzer şikayetleri olan bireyler arasında uyku makro ve mikro yapısı elemanlarının farklılıklarını ve uyku kalitelerini, nöbet sıklıklarının uyku mikro yapısı üzerindeki etkisini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma prospektif kesitsel olarak planlandı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Epilepsi Polikliniğinde "fokal epilepsi" tanısı ile takipli, horlama, gündüz aşırı uykululuk (GAU) ve tanıklı apne yakınmaları olan, 55 (%41,8, K) hasta ile, Uyku Polikliniğine benzer şikayetlerle, aynı dönemde başvuran polisomnografi (PSG) incelemesi yapılan, hasta grubu ile vücut kitle indeksi (VKİ), yaş, cinsiyet ve ortalama apne/hipopne indeksi (AHİ) ve periyodik bacak hareket indeksi (PBHİ) eşleştirilmiş 55 (%43,6, K) kontrol grubu hastası dahil edildi. Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ) ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ) testleri uygulandı. Tüm gece PSG kaydı sonrası, uyku skorlaması ve siklik alternan patern (SAP) skorlaması manuel olarak yapıldı. İstatistiksel değerlendirme ve eşleştirmede IBM SPSS 25.0 programı kullanıldı. Bulgular: Epilepsi ve kontrol grubu arasında; uyku makrostriktürü elemanları (kayıt süresi, uyku etkinliği, uyku sonrası uyanıklık süresi, N1, N2, N3, PLMİ, ve AHİ) arasında anlamlı bir farklılık yoktu. Ancak epilepsi hastalarında uyku latansı (p=0,023) ve REM yüzde oranı daha kısa (p=0,01) saptandı. Uyku mikro yapısı açısından ise; SAP oranı epilepsi hastalarında daha (% 38,91±17,9 vs. %26,05±13,4 sırası ile) (p<0,0001) yüksekti. Epilepsi hastalarında SAP dönemi içerisindeki toplam A1 fazı süresel yüzdesi daha yüksekken (p=0,006), A2 fazı sayısal yüzdesi ortalaması ve A2 fazı süresi yüzdesi ortalaması, kontrol grubunda daha yüksek (sırasıyla p=0,036 ve p=0,001) ve ortalama B fazı süresi (sn) epilepsi hastalarında daha uzun (23,19±4,97 vs. 21,39±3,84) (p=0,037) olarak belirlendi. EUÖ ortalamaları anlamlı (p>0,05) farklılık yokken, global PUKİ skoru, kontrol grubunda daha yüksek olarak (7,8±3,88 vs. 5,3±2,93) (p=0,0002) saptandı. Sonuç: Fokal epilepsili, obstrüktif uyku apne sendromu şüphesi olan hastalar ile demografik, AHİ ve PBHİ benzer özellikteki kontrol grubu karşılaştırıldığında; epilepsi hastalarında SAP oranının anlamlı orada yüksek bulunması, epileptik networkler ile SAP'leri modifiye eden devreler arasında önemli bir ilişki olduğunu desteklemektedir. Ayrıca epilepsi hastalarında A1 fazının, kontrol grubunda ise A2 fazının ön planda olması, SAP içerisinde otonomik ve uykuyu sürdürücü/uyanıklık sağlayıcı devrelerde farklılıklar olduğunu düşündürmektedir.
Obstrüktif uyku apne'li hastalarda inflamatuar belirteçlerle (nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı) apne-hipopne ındeksi (AHİ) arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Obstrüktif Uyku Apne sendromu (OUAS) uyku sırasında tekrarlayan tam (apne) veya parsiyel (hipopne) üst solunum yolu obstrüksiyonu epizodları ve sıklıkla kan oksijen satürasyonunda azalma ile karakterize bir hastalıktır. Yapılan bazı çalışmalarda, Nötrofil lenfosit oranı (NLO) ve platelet lenfosit oranı (PLO) değerleri ile hastalıkların şiddeti arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Çalışmamızın amacı hastalığının şiddetini öngörmede tam kan sayımı gibi basit bir kan testinden elde edilen nötrofil lenfosit oranı ve platelet lenfosit oranının hastalığın şiddetiyle ilişkisini belirlemektir. Yöntem: 16 Ocak 2021-31 Aralık 2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uyku Laboratuvarı'nda Obstrüktif Uyku Apne tanısı konan 191 hastanın yaşı, cinsiyeti, sigara öyküleri, boy, kilo, boyun çevresi ,hemogram, tiroid fonksiyon testi, solunum fonksiyon testi, kolesterol düzeyleri , posterior anterior akciğer filmleri, Apne-hipopne indeksleri, tanılı ek hastalıkları, aldıkları tedaviler retrospektif yöntemle hastane otomasyon sisteminden ve dosyalarından incelenerek kaydedilmiştir. Bulgular: Hastaların yaş ortalamaları 50,1±11,5 yıl iken; 142 (%74,3)'si erkekti. Sigara kullanımı hastalardan 95 (%49,7)'inde gözlenirken, ortalama sigara kullanımı 20,4±10,5 paket/yıl idi. Ek hastalık oranı kadın hastalarda, erkek hastalara göre daha yüksek bulundu (p=0,015). Hastaların BMI değerleri ile AHI grupları arasında da anlamlı bir farklılık olduğu gözlenirken (p=0,021), bu farklılığın AHI grubu Ağır olan hastaların, AHI grubunda orta olan hastalara göre daha yüksek BMI değerine sahip olmasından kaynaklandığı saptandı. Hastaların AHI değeri ile lenfosit değerinin negatif, TG değerleri ile AHI arasında pozitif yönlü zayıf bir ilişki olduğu gözlendi (sırasıyla r=0,248; r=0,153). Ayrıca NLO ve Platelet/Lenfosit değerleri arasında ise pozitif yönlü zayıf bir ilişki olduğu tespit edildi (sırasıyla r=0,162; r=0,175). Çalışmada AHI hafif+orta ve ağır grupları ile değerlendirilen NLO ve Platelet/Lenfosit değerlerinin tanısal test performansları göre; NLO değerinin duyarlılığının %47,4; Platelet/Lenfosit oranının duyarlılığının ise %62,26 olduğu gözlenirken; en iyi tanısal test performansının Platelet/Lenfosit oranı olduğu tespit edildi. Tartışma ve Sonuç: OSAS' da artan NLO, bu hastalarda apne ve hipopnenin yapmış olduğu inflamasyona sekonder, komorbid hastalıklara bağlı ve üst hava yollarındaki gelişen nötrofil hakimiyetine bağlı gelişiyor olabilir. Tam kan ölçümüyle kolayca elde edilebilen, ucuz ve pratik bir yaklaşımla OSAS hastalarında hastalığın şiddetini öngörmede ve göstermede NLO ve PLO' nun kullanışlı olabileceği düşünmekteyiz ancak OSAS' da AHI ile NLO ve PLO ilişkisini daha net anlayabilmek için hala daha kapsamlı ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Uyku apnesi, nötrofil/lenfosit oranı, platelet/lenfosit oranı, AHI
Horlama ve obstrüktif uyku apnesi sebebiyle uvulopalatofaringoplasti uygulanan hastalarda postoperatif geç dönem fonksiyonel (Polisomnografik) ve anatomik bulgular
AmaçBu araştırmanın amacı, kliniğimizde UPPP uygulanmış olan hastaların geç dönem bulgularını saptamak, bu bulguların anatomik değişikliklerle ilgisini ortaya koymak, OUAS etyolojisinde rol oynayabilecek değiştirilebilen veya değiştirilemeyen faktörlerin ve bunlarla ilgili olarak yapılabilen ölçümlerin klinik anlamda etkinliğini araştırmaktır.Gereç ? YöntemBu çalışmaya, başvurusu sırasında tanıklı apne yakınması olan ve vücut kitle indeksi < 35 olan; solunumsal uyku bozukluğu nedeniyle, Ocak 2005 ? Aralık 2008 arasında, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Kliniği'nde Modifiye Uvulopalatofaringoplasti (UPPP) ameliyatı uygulanan 21 olgu olgu alınmıştır. Olguların demografik verileri, boy ve ağırlık bilgileri, Epworth Uykululuk skalası skorları, kraniofasial anomali olup olmadığı; nazal kavite, orofarenks muayeneleri, fleksibl nazofaringoskopik incelemeleri (Müller manevrası dahil) kaydedildi. Muayene sırasında ayrıca boyun çevresi, maksimum ağız açıklığı, mandibula ? tiroid kıkırdak mesafesi, mandibula ? sternum mesafesi, uvulanın en ve boyu, üst alveolar ark genişliği, damak yüksekliği, sert damak posterior kenarının uvula köküne olan mesafe; fleksibl nazofaringoskopi ile uvula/yumuşak damak posteriorundan posterior faringeal duvara kadar olan mesafe ve dil kökünden posterior faringeal duvara kadar olan mesafe ölçümleri yapıldı. Hastaların tüm gece polisomnografik kayıtları kapsamlı portatif polisomnografi cihazı ile yapılmıştır. Dokuz hastanın boyun bölgesine yönelik bilgisayarlı tomografik inceleme yapıldı.BulgularOlgular, yaşları 35 ? 71 arasında değişen (ortalama yaş 49,5), 2 kadın (%9,5), 19 erkek (%90,5)'tir. PSG sonuçlarına göre AHI < 5 olay/saat olan 7 olgu, AHI < 10 olay/saat olan 11 olgu, AHI < 15 olay/saat olan 13 olgu, AHI < 20 olay/saat olan 15 olgu mevcuttur (sırasıyla % 33,3; % 52,3; % 61,9; % 71,4). Olgular AHI'ye göre gruplandırıldığında; yaş, vücut kitle indeksi, Epworth Uykululuk Skalası skoru, operasyon ile PSG arasında geçen süre ve boyun çevresi bulguları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır.Olgular ayrıca AHI'nin 15 olay/saat veya 20 olay/saat'ten daha düşük olmasına göre kategorize edilmiştir. Uvula boyu, beklenenin aksine AHI 0 - 15 olay/saat grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede (p = 0,013) uzun saptanmıştır. Aynı grupta mandibula ? tiroid mesafesi, AHI > 15 olay/saat grubuna göre anlamlı derecede uzundur (p = 0,014). Hem AHI 0 - 15 olay/saat grubunda, hem de AHI 0 ? 20 olay/saat grubunda üst alveolar ark genişliği (sırasıyla p = 0,001 ve p = 0,027) ve damak yüksekliği (sırasıyla p = 0,053 ve p = 0,072) karşılaştırıldıkları gruplara göre anlamlı derecede uzun bulunmuştur. Dikkati çeken başka bir bulgu, AHI 0 - 15 olay/saat grubunda ve AHI 0 ? 20 olay/saat grubunda, retrolingual mesafenin daha kısa saptanmış olmasıdır (sırasıyla p = 0,159 ve p = 0,044).Beklenenin aksine retrolingual mesafe ile ortalama oksijen satürasyonu ve minimum oksijen satürasyonu arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Boyun çevresi ile maksimum ağız açıklığı arasında ve mandibula ? tiroid mesafesi ile minimum oksijen satürasyonu arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Muayenede ölçülen üst alveolar ark genişliği ve retropalatal mesafe bulgularının, tomografik ölçümlerle korele olduğu görülmektedir. Ama retrolingual mesafe ölçümüyle tomografik ölçüm arasında korelasyon yoktur.SonuçUPPP ameliyatı ile değiştirilemeyen faktörlerin, UPPP sonucu üzerine etkili olduğu saptanmıştır. Yumuşak dokularla ilişkili faktörlerden ziyade iskelet yapı ile ilgili faktörler OUAS derecesi ile daha yakından ilişkili olabilir. Altın standart olan polisomnografik incelemeler, zaman ve maliyet nedeniyle yeterince kolay erişilebilir nitelikte olmadığından, iskelet yapı ile ilgili faktörleri yansıtan ve muayene ile belirlenebilen parametreler hasta seçimi için pratik yaklaşımda kullanışlı olabilir. UPPP'nin başarılı olabilmesi için çok önemli olan obstrüksiyon yerinin belirlenmesinde, pratik olarak uygulanabilecek muayene yöntemlerine iskelet yapısı ile ilgili ölçümlerin dahil edilmesi yarar sağlayabilir. Bunun için daha geniş gruplarla yapılacak eşik değer belirleme çalışmalarına ihtiyaç vardır.UPPP ile, ameliyat sonrasında belli bir standartta orofarinks elde etmek de amaçlanmaktadır. Olguların yumuşak damak özellikleri, Müller manevrası ile retropalatal kollaps oranları ve retropalatal mesafe bulguları değerlendirildiğinde bu amaca ulaşıldığı görülmüştür.Uvula boyunun kısa olması veya sert damak ? uvula kökü arası mesafenin kısa olması halinde AHI azalmamaktadır. UPPP sırasında yumuşak damağa ve uvulaya daha aşırı rezeksiyon yapmanın; velofaringeal yetmezlik, CPAP kullanırken ağız kaçağı meydana gelmesi gibi komplikasyonlarla sonuçlanabileceği gibi ek yarar sağlamadığı görülmüştür.
Adenotonsillektomi uygulanan çocuklarda sağ ventrikül fonksiyonlarının doku doppler ekokardiyografik yöntem ile değerlendirilmesi
Amaç: Tonsil ve/veya adenoid hipertrofisi olup, buna bağlı obstrüktif apne sendromu gelişen ve bu nedenle ameliyat kararı alınmış olan çocuk hastaların sağ ventrikül fonksiyonlarının ameliyat öncesi ve sonrası yeni ekokardiyografik parametreler kullanılarak karşılaştırılması, ayrıca adenotonsiller hipertrofinin RV fonksiyonlarına etkisi ve adenotonsillektominin tedavideki etkinliğinin değerlendirilmesidir.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, obstrüktif uyku apne sendromu bulguları ile başvurup, anamnez ve fizik muayenesinde obstrüktif uyku apne sendromu düşünülen adenoidektomi / adenotonsillektomi ameliyatı olan 2?12 yaş arası toplam 41 hasta grubu ile 40 sağlıklı çocuk alındı. Hasta grubu, operasyon öncesi ve operasyondan 6 ay sonra, konvansiyonel ekokardiyografinin yanında pulsed dalga doku doppler ekokardiyografik yöntem ile değerlendirildi.Bulgular: Çalışma (6.06 + 2.50 yıl) ve kontrol (6.04 + 2.46 yıl) grubu arasında yaş, cinsiyet, boy ve vücut ağırlığı açısından farklılık yoktu (p>0.05). 41 çalışma grubunun 26'sına adenotonsillektomi, 15'ine ise adenoidektomi uygulandı. IVS çapı preoperatif grupta, postoperatif ve kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (p:0.002). TAPSE preoperatif grupta kontrol grubuna göre anlamlı düşük saptandı (p:0.000). Postoperatif grup ile kontol grubu arasında ise anlamlı fark saptanmadı (p:0.552). Hem konvansiyonel doppler ekokardiyografi hem de doku doppler ekokardiyografi ile LV'ye ait değişkenler (E, A, E/A, DT, IVRT, IVCT, IVA, ET, MPI) açısından gruplar arasında fark yoktu (p>0.05). KDE ile triküspit kapaktan hesaplanan MPİ, preoperatif grupta kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (p:0.032). Postoperatif grup ile kontrol grubu arasında bu farkın kaybolduğu görüldü (p:0.454). KDE ile triküspit kapaktan hesaplanan E dalga DT'ı, preoperatif grupta kontrol grubuna göre anlamı yüksek saptandı (p:0.028). Postoperatif grup ile kontrol grubu arasında bu farkın kaybolduğu görüldü (p:0.757). KDE ile triküspit kapaktan hesaplanan E/A oranı bakımından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p:0.129). Triküspit kapak lateral anulustan DDE ile elde edilen E', A', E/A', S', ET', DT' ve AcT değerleri bakımından gruplar arasında anlamlı istatistiksel farklılık saptanmadı (p>0.05). IVRT', IVCT' değeri preoperatif grupta postoperatif ve kontrol grubuna göre daha yüksekti ancak bu fark istatistiksel anlamlı değildi (p>0.05). DDE ile triküspit anulustan hesaplanan MPİ', preoperatif grupta kontrol grubuna göre anlamı yüksek saptandı (p:0.004). DDE ile triküspit anulustan hesaplanan TIVA, preoperatif grupta kontrol grubuna göre anlamı düşük saptandı (p:0.020). Postoperatif grup ile kontrol grubu arasında farkın kaybolduğu görüldü (p:0.984). Preoperatif grupta PAcT, postoperatif ve kontrol grubuna göre anlamlı düşük saptandı (p:0.010). mPAP, preoperatif grupta kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (p:0.010). Postoperatif grupta bu farkın kontrol grubu değerlerine indiği saptandı (p:0.740). Hem preoperatif hem de postoperatif grupta mPAP ile MPI' arasında anlamlı korelasyon saptanmadı (sırasıyla p:0.682, r:-0.066 ve p:0.690, r:0.064). Hem preoperatif hem de postoperatif grupta KDE ile elde edilen RV MPI ile pulmoner ET arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı (preoperatif p:0.016, r:-0.376, postoperatif p:0.012, r:-0.389). Triküspit MPI' ile IVA arasındaki ilişki; her üç grupta da anlamlı negatif idi (preoperatif p:0.004 r:-0.444, postoperatif p:0.000, r:-0.430, kontrol p:0.000, r:-0.558)Sonuç: Adenotonsiller hipertrofisi olup, buna bağlı obstrüktif uyku apne sendromu gelişen hastaların operasyan öncesi ve operasyon sonrası dönemde ventrikül fonksiyonlarının değerlendirmesinde TAPSE, PAcT, MPI, MPI' ve TIVA oldukça yararlı ölçümlerdir. Bakılması pratik ve oldukça fazla bilgi veren bu parametreler OUAS'lu hastaların değerlendirilmesinde ve operasyon sonrası izleminde faydalı olduğunu düşünüyoruz. Ayrıca adenotonsillektomi ameliyatı OUAS'lu hastalarda faydalı bir tedavi seçeneğidir.Anahtar kelimeler: Doku Doppler ekokardiyografi, obstrüktif uyku apne sendromu, TAPSE, TIVA