Tazminat
Bu konu başlığı altında 110 tez
Kişisel verilerin korunması yükümlülüğünün ihlalinden doğan hukuki sorumluluk
Bu çalışma kapsamında kişisel verilerin korunması yükümlülüğü, bu yükümlülüğünün hangi yollarla ihlal edilebileceği ve bu ihlallerden doğan hukuki sorumluluk incelenmiştir. Çalışmamız üç bölümden oluşmakta olup ilk bölümde kişisel verilerin korunması ihtiyacının doğuşundan başlayarak, kişisel veri tanımı, kapsamı ve mevzuatın gelişim süreci incelenmiştir. Yine aynı bölümde 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu ile bu Kanunun hazırlanmasında temel alınan mevzuat olan 95/46/AT sayılı Direktif ve bu düzenlemeyi ilga eden Avrupa Veri Koruma Tüzüğü karşılaştırılmıştır. İkinci bölümde kişisel verilerin korunmasına ilişkin temel kavramlar incelenmiş akabinde veri ihlallerinin neler olduğu konusu açıklanmıştır. Üçüncü bölümde ise kişisel verilerin korunması yükümlülüğünün ihlalinden doğan hukuki sorumluluk incelenmiştir. Çalışmamızın üçüncü bölümü özellikle KVKK'da yer alan düzenlemelerin, genel hükümler çerçevesinde hukuki sorumluluğun şartlarının ve bu sorumluğun kapsamının değerlendirilmesi açısından önemlidir. Bu kapsamda mevcut yargı kararlarına, literatürdeki farklı görüşlere yer verilerek hukuki sorumluluk dayanakları ve başvurulabilecek hukuki yollar incelenmiştir.
Rekabet Hukukunun ihlalinden doğan tazminat sorumluluğunun hukuki niteliği
Rekabet ihlalinden zarar görenlere tanınan tazminat hakkı, Türk rekabet hukukunun temel dayanağı olan 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'da düzenlenen özel hukuk yaptırımlarından birisidir. Rekabet hukukunun ihlalinden kaynaklanan tazminat sorumluluğunun genel olarak, haksız fiil sorumluluğu olduğu kabul edilmektedir. Bununla birlikte, bazı rekabet ihlallerinde, taraflar arasında daha önceden kurulmuş bir sözleşme ilişkisi bulunmaktadır. Bazı hallerde ise, taraflar sözleşme kurma amacıyla bir araya gelmişlerse de rekabet ihlalini gerçekleştiren tarafın hukuka aykırı davranışları nedeniyle sözleşme kurulamamıştır. Rekabet ihlali ile taraflar arasındaki sözleşme arasında bir bağ kurulması halinde, haksız fiil sorumluluğunun yanı sıra, ihlali gerçekleştiren tarafın sözleşme sorumluluğu gündeme gelebilecektir. Bunun yanında, taraflar sözleşme kurma amacıyla bir araya gelmelerine rağmen, rekabet ihlalini gerçekleştiren tarafın hukuka aykırı davranışları nedeniyle sözleşme kurulamamışsa, ihlali gerçekleştiren tarafın sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluğu (culpa in contrahendo sorumluluğu) söz konusu olabilecektir. Kabul edilecek sorumluluk türüne göre sorumluluğun kapsamı, koşulları ve tazminat talebinin ileri sürülmesi bakımından birtakım farklılıklar oluşacağından, sorumluluk sebeplerinin dikkatle incelenmesi ve sorumluluk sebeplerinin çokluğu halinde ise, sebeplerin yarışmasını düzenleyen 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 60. maddesine başvurmak gerekmektedir. Bu noktada, hangi rekabet ihlallerinde hangi sorumluluk türlerinin vücut bulacağı sorusu karşımıza çıkmaktadır. Sorumluluk türlerinin genel esaslarının belirlenmesi ve rekabet hukukuna uyarlanması hususu ise, soruya doğru cevap verme açısından büyük bir önem teşkil etmektedir. Anahtar Sözcükler: Rekabet ihlali, tazminat sorumluluğu, sorumluluk türleri, sorumluluğun hukuki niteliği, sözleşme sorumluluğu, haksız fiil sorumluluğu, sözleşme görüşmelerinden doğan sorumluluk (culpa in contrahendo sorumluluğu), sebeplerin yarışması ilkesi.
Nişancızâde'nin Nûru'l-'Ayn adlı eserinin tahkik ve tahlili (32. fasıl)
Bedreddin Simâvî'nin (ö. 823/1420), Üsrûşenî'nin (ö. 632/1235) el-Fusûl fi'l-Muʿâmelât'ı ile Zeynüddin el-Merginânî'nin (ö. 670/1271) Fusûlü'l-ihkâm fî usûli'l-ahkâm'ını birleştirerek kaleme aldığı Câmiʿu'l-Fusûleyn isimli eseri, karşılaştıkları meselelerde kendilerinden önceki hükümlere bakma gereksinimi duyan kadıların el kitabı haline gelmiştir. Nişancızâde Muhyiddin Mehmed (ö.1031/1621), Câmiʿu'l-Fusûleyn isimli eserden daha iyi faydalanılabilmesi için, eserin tamamını düzenleyerek Nûru'l-ʿayn fî Islâhi Câmiʿi'l-Fusûleyn'î telif etmiştir. Bu çalışmada, Nûru'l-ʿayn fî Islâhi Câmiʿi'l-Fusûleyn'in 32. faslının tahkik ve tahlili yapılarak bu fasıl özelinde, Nişancızâde'nin iyileştirme çabası incelenmektedir. Bu çalışma, üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, Nûru'l-ʿayn'ın 32. faslında tazminat konularına yer verildiği için "damân" terimi incelenmiş ve faslın içerdiği başlıkların her biri kısaca tanıtılmıştır. İkinci bölümde, incelenen fasıl açısından Nişancızâde'nin, ne gibi iyileştirmeler ve düzenlemeler gerçekleştirmiş olduğuna dair tespitler sistematik biçimde sunulmaya çalışılmıştır. Son olarak üçüncü bölümde ise Nûru'l-ʿayn'ın 32. faslı iki farklı müellif nüshası esas alınarak tahkik edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Nişancızâde, Nûru'l-'ayn, Şeyh Bedreddin, Câmiʿu'l-Fusûleyn, Tazminat, Damân
Uluslararası mali sözleşmelerin hükmü
İslam devletleriyle Müslüman olmayan devletler arasındaki mali sözleşmlerin hükülerinin bilinmesi hem genelde tüm Müslümanlar özelde Müslüman tücarlar açısından önem arz etmketedi. "Uluslararası Mali Sözleşmeler Hükmü" başlıklı tezimizde bir giriş üç bölümden oluşmaktadır. Tezimizde konular mukayeseli bir şekilde ele alınmıştır. Giriş bölümünde üç konu incilenmiş. İlk kısımda sözleşmenin ve sevrvetin tanımı ele alınmış. İkinci kısımda, İslam devleti, İslami olmayan devlet ve devlet mefhumu kavramları incelenmiş. Üçüncü olarak uluslararası ekonomik ilişkilerin ahlaki boyutu, İslam hukuku kurallarına uyma, mütekabiliyet ve en son uluslararası koşullar ilkesi dikkate alınarak, İslam'da uluslararası ekonomik ilişkileri düzenleyen hususlar tartışılmıştır. İkinci bölümde, faizli sözleşmenin tanımı, hükmü ve İslam devleti ile yabancı devlet arasındaki yapılana faizli sözleşmlerin hükmü ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, borsanın tanımı, yönetişimi, bankalar arası para transferleri ile ilgili kurallar ve uluslararası döviz sözleşmeklerindeki tarihleme kuralı ele anmıştır. Uluslararası Hizmet Sözleşmelerinin ikinci bölümünde üç başlığa yer verilmiştir. Birinci başlık altında Uluslararası Hizmet Sözleşmelerde yönetilen krediye karşı banka faizi alma kararı ve IMF'den borçlanma kararı ele alınmştır. Ticaret Sigortaları Kanunu'nun ikinci bölümünde ise, sigorta sözleşmesinin tanımı, menşei, türleri ve kararı işlenmiştir. Elektronik sözleşmelerin üçüncü bölümünde, sözleşmelerin türleri, hükümleri, yazım yöntemi ve benzer araçlar için sözleşme kuralı, ve modern iletişim yöntemi üzerinde sözleşme kuralı ve internet sitelerinde yapılan sözleşmenin sona ermesi üzerinde yapılan sözleşmler incelenmiştir. Bu bölümde ayrıca uluslararası mali tazminat sözleşmelerinin hükümleri ele alınmıştır. İkinci bölümde kiraya sözleşmesi tartışılmıştır. Burada Kira sözleşmesinin yasallığı açıklanmış, akabinde genel olarak uluslararası kiralama sözleşmesinin kuralları ve kiraya veren ile yabancı kiracı arasındaki kira sözleşmesi ve yabancı kiralayan ile kiralayan arasındaki ilişki incelenmiştir. Ayrıca bir yabancıyı, kendi dinleriyle ilgili bir çalışma yapmaya ve yabancı için özel bir ücret de olsa Müslüman bir yabancının işe alınma kuralı ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, Uluslararası Finans II Ajansı'nın (IFA) sözleşmesi hakkında Ajans sözleşmesini bilerek, meşruiyetini ve Uluslararası Finans Ajansı (IFA) sözleşmesinin yönetimini göstererek bunun nasıl olacağı hakkında incemeler yaptım. Dördüncü bölümde ise, uluslararası tedarik sözleşmesini inceledim. Burada tedarik sözleşmesinini esasları ve uluslararası tedarik sözleşmesinin nasıl sağlanacağı hakkında izahatlarda bulundum.
Patent hakkına tecavüz halinde tazminat davaları
Patent hakkına etkin koruma sağlanması amacıyla, tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelerde ve uluslararası sözleşmelerle uyumlu olarak 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu'nda, patent hakkına tecavüz teşkil eden fiillerin men'i ve durdurulmasına yönelik hukuksal koruma yollarının yanı sıra, tecavüz nedeniyle uğranılan zararların tazmini öngörülmüştür. Zira, patent hakkına tecavüz halinde tecavüzün ortadan kaldırılmasıyla karşılanamayan zararların doğması muhtemeldir. Bu doğrultuda, 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu'nun "Ortak Hükümler"i düzenleyen birinci kısmında yer alan m. 149 hükmünde, patent hakkının ihlali halinde hak sahibinin maddi ve manevi zararının tazmini talebine; m. 150 hükmünde, mütecavizin tazminat yükümlülüğüne ve 150'inci maddenin ikinci fıkrasında, ihlal edici fiil nedeniyle sınai hakkın, patent hakkı özelinde patentli buluşun itibarının uğradığı zararın giderilmesine yönelik, Sınai Mülkiyet Hukuku'na özgü bir tazminat türü olan "itibar tazminatı"na yer verilmiştir. Doktrinde, patent hakkına tecavüz halinde doğan tazminat sorumluluğun haksız fiil sorumluluğu olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle, patent hakkının ihlali halinde tazminat talebi 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 49'da haksız fiiller için öngörülen; hukuka aykırı fiil, kusur, zarar ve illiyet bağı koşullarının varlığına bağlıdır. Çalışmada, patent hakkının ihlali halinde Sınai Mülkiyet Kanunu m. 149 ve m. 150'ye göre açılabilecek maddi ve manevi tazminat davaları ile itibar tazminatı davasının maddi hukuka ilişkin koşulları 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 49 ışığında incelenmeye gayret edilmiş ve davaların usul hukukunu ilgilendiren koşulları ilgili yasal düzenlemeler ve güncel yargı kararları çerçevesinde ele alınmıştır. Anahtar Sözcükler Patent hakkı, patent hakkına tecavüz, patent hakkına tecavüz nedeniyle tazminat, itibar tazminatı, sınai mülkiyet kanunu
Denial of justice: The case study of victims of gross human rights violations in Bosnia and Herzegovina
The dissertation attempts to examine issues of whether the entity governments of Republika Srpska are responsible for gross human rights violations and denial of justice to non-Serb persons. It finds that Republika Srpska governments are importantly ethically and legally responsible for the massive crimes and denial of justice conducted against non-Serbs in Bosnia and Herzegovina. The International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia established beyond a reasonable doubt that Republika Srpska government is responsible for the ethnic cleansing campaign in Prijedor and Srebrenica genocide carried out against non-Serbs. However, the entity governments officially deny both the ethnic cleansing in Prijedor and Srebrenica genocide through interpretative denials of non-Serbs' human sufferings as "Serbian defensive-liberation war" and "mass crime". Consequently, many survivors' human rights to full reparations, such as public and factual acknowledgement of serious mass crimes and recovering of human dignity are violated systematically. Denial of moral responsibility for the mass crimes by the governmental officials and supporters, such as regular humiliation of victims, nationalistic moral relativism or righteousness of ethnic purity negate the victims' rights to remembrance and equal human treatment. Nationalistic and racial ideological remnants of "Great Serbia" and "Islamophobia" are still present within public pillars and affairs of the entity which hinder adequate redress. Except for the restitution, rehabilitation, satisfaction, compensation and non-repetition are worryingly unaddressed based on empirical research. Denial of justice in a strictly legal sense witness about discriminatory reparation laws, sham judicial proceedings, inadequate material compensations, rehabilitation programs, memorialisation and commemoration events. Historically, denial of justice to victims of mass crimes leads to further resentments and conflicts. Recommendations about adequate respect and protection of the victims' human rights are to be found in human rights education and mainly within an application of normative standards provided by Basic Principles and Guidelines on the Right to a Remedy and Reparation for Victims of Gross Violations of International Human Rights Law and Serious Violations of International Humanitarian Law instrument which sets a victim-centred approach and international legal principles for creation of good redress politics by governments. Keywords: Denial, Human Rights, Universality, Victims, War Crimes, Reparations, Srebrenica
Rekabet hukukunda kartel zararı tahmini ve tahmin yöntemleri: Türkiye bankacılık sektöründe tüketici kredilerine ilişkin kartel zararı analizi
Bu çalışmanın iki temel amacı bulunmaktadır. Bunlardan ilki, rekabet hukukunda kartel zararı tahmininde dikkate alınması gereken unsurların ve yürütülmesi gereken metodolojik aşamaların ortaya konarak, Türkiye'de bugüne kadar çeşitli nedenlerle kısıtlı kalmış, ancak rekabet ihlallerinden kaynaklanan bireysel tazminat davaları ile birlikte artacağı beklenen zarar tahmin çalışmalarına özellikle zarar tahminine ilişkin yöntem seçimi konusunda katkı sağlamaktır. Bu amaçla literatürdeki tartışma ve değerlendirmelerin ışığında, kartel zararı kavramı ile kartel zararının tahminine yönelik kullanım alanı bulan yöntemlerin üstünlük ve kısıtlarını dikkate alan mukayeseli analizlere yer verilmiştir. Çalışmanın ikinci amacı, ilk bölümde ortaya konan teorik çerçeveyi ve metodolojik aşamaları takip ederek, Türkiye'de Rekabet Kurulu'nun 2013 yılında bankacılık sektöründe tespit ettiği rekabet ihlalinin tüketici kredileri (konut, taşıt ve ihtiyaç kredileri) üzerindeki etkisini ölçmek, bir başka deyişle tüketici kredilerine ilişkin kartel zararını tahmin etmektir. Bu amaçla ekonometrik bir model oluşturulmuş ve tahmin yöntemlerinden biri olan "öncesi ve sonrası yöntemi" kullanılarak zarar tahmin çalışması yürütülmüştür. Bu yöntemin tercih edilmesinde, kartelin başlangıç ve bitiş tarihlerinin tespitine imkan veren verilerin varlığı, pazarda kartel dönemi ile rekabetçi dönemler bakımından yapısal bir kırılmanın bulunmaması ve zaman serilerine dayalı veri setinin yöntemin kullanımına elverişli olması hususları belirleyici olmuştur. Çalışmanın sonuçları, kartel döneminde ortaya çıkan fiyatların rekabetçi döneme kıyasla, taşıt kredi faiz oranlarında %5.07 ile %5.85, konut kredi faiz oranlarında %11.03 ile %12, ihtiyaç kredi faiz oranlarında %9.16 ile %11.78 aralıklarında daha yüksek çıktığını ortaya koymaktadır.
Cezalandırıcı tazminat
Cezalandırıcı tazminat, cezalandırma ve önleme işlevlerine yönelik bir Common Law yaptırımıdır. Cezalandırıcı tazminat, bir haksız fiilin var olduğu durumlarda söz konusu olmaktadır. Uğranılan maddi veya manevi zarardan bağımsız olarak, jüri tarafından, geniş bir takdir yetkisi çerçevesinde belirlenmektedir. Jüri, kusurun ağırlığını, olayın gerçekleşme biçimini, zarar verenin malvarlığını dikkate alarak uygun bir rakama hükmedecektir. Kıta Avrupası Hukuku açısından ise ana kural, haksız fiilde söz konusu olan tazminatların telafi işlevine göre belirlenmesidir. Genel ve özel önleme, dava açma inisiyatifini teşvik gibi işlevler, tazminatın belirlenmesinde bir unsur olmayıp ancak birer yan etki olarak kabul edilmektedir. Ana kural telafi işlevine yönelik tazminatlar olmakla birlikte, RKHK md. 58/II, TBK md. 355 gibi düzenlemelerde cezalandırma ve genel önleme işlevine yönelen farklı yaptırımlara yer verildiği görülmektedir. Bir hukuk sisteminin, ihlale verdiği yanıt bir bütün olarak ele alınmalıdır. Kıta Avrupası açısından bir değerlendirme yapıldığında, bağımsız idari otoritelerin idari para cezası ile sağladığı cezalandırma ve önleme işlevi, gerçek olmayan vekaletsiz iş görme ile zarar verenin elde ettiği kazancın iadesinin sağlanması ve manevi tazminat miktarlarının belirli dava gruplarında artırılması sayesinde etkili bir önleme ve cezalandırmanın sağlanabileceği görülmektedir. Bu sebeple, başka bir hukuk sisteminin kendisine özgü koşulları içerisinde oluşmuş bir yaptırımın iktibas edilmesine gerek bulunmamaktadır. Türk Hukuku'nda cezalandırıcı tazminata yönelik bir ihtiyaç bulunmamaktadır.
Irak hukukunda terör eylemi mağdurlarının hakları ve ceza hukuku kapsamında korunmaları
İnsanın hayatı, sahip olduğu en değerli şeydir ve bedeninin güvenliği, yaşamının temelini oluşturur. İnsan, topluma karşı görevini yerine getirebilmesi için güçlü bir bedene ve sağlam organlara sahip olmalıdır. Ancak terör eylemleri, her patlamada onlarca insanın hayatını kaybetmesine neden olurken, yaralananlar ise tam veya kısmi sakatlık yaşamaktadır. Bunun yanı sıra, terör eylemleri kamuya ve özel mülklere de zarar vermektedir. Bu nedenle, terör eylemlerinden zarar görenlerin tazminat alma konusundaki önemi, İslam hukuku ve mevzuatında hem iç hukukta hem de uluslararası düzeyde önemli bir yer tutması şaşırtıcı değildir. Bir terör suçu (terör eylemi) meydana geldiğinde bilinen bir gerçektir ki iki hak ortaya çıkar. İlk hak, devletin suçu işleyen kişiye yüklediği kamu hakkıdır, yani ceza hakkıdır. İkinci hak ise özel haktır ve zarar görenin veya suçun mağduru olanın tazminat talep etme hakkını içerir. Bu hak, terör eylemlerinden zarar görenlerin bu tür davalar için tazminat taleplerini mahkemelerde iddia etme yasağıyla sınırlıdır. Bu, çoğu ülkenin ve Irak'ın da dahil olduğu çoğunluğun yasalarının bir duruşudur. Bu durumda terör eylemlerinin mağdurlarının dava açan ve davada taraf olarak konumlandırılmaları engellenmektedir. Daha önce tazminatın ne olduğunu ve terör eylemlerinde uygulanan yöntemlerini açıkladık ve bunlar "maddi ve manevi tazminat" olarak adlandırdık ve fark ettik ki çoğu yasa, terör eylemlerinin kurbanlarına tazminat ödenmesini öngörmektedir. Ayrıca, bu çalışma analitik yönteme dayanarak sunulan fikrin analiz edilmesi ve uygun görüşlerin ışığında tartışılması üzerine yapılmıştır. Bu analizler, konuyla ilgili yasal metinlere dayandırılarak değerlendirilmiştir. Bu bağlamda, 2009 yılında değiştirilen 20 sayılı yasaya dikkat çekilmiş ve bu yasaların devlet tarafından terör mağdurlarının tazminatını ele alıp almadığı ve bu tazminatın tam veya kısmi olup olmadığı incelenmiştir. Araştırmacı, terörün zarar gören tarafının, maruz kaldığı zararın telafisi için sadece hukuki sorumluluk kuralları tarafından belirlenen sorumlu şahsın önünde başka bir seçeneği olmadığı sonucuna vardı. Zarar gören, zararları tek başına taşımalıdır ve toplum, zararların telafisiyle ilgili bir rol oynamamaktadır. Aynı şekilde, zarar görenin hata veya kusuru kanıtlayamaması durumunda veya sorumlu kişi maddi olarak yetersiz durumdaysa, zararların telafisi yalnızca zarar gören ve sorumlu arasındaki ilişkiye sınırlıdır. Anahtar Kelimeler: Sorumluluk, Terör Eylemleri, Tazminat, Zarar, Irak Yasası
İnşaat sözleşmelerinde cezai şart ve götürü tazminat
Bu çalışmanın konusu inşaat sözleşmelerinde yer alan cezai şart kayıtları ile götürü tazminat kayıtları arasındaki farkların ortaya konmasıdır. Cezai şart, Kıta Avrupası Hukuk sisteminde yaygın olarak kullanılmakta iken, cezai şart uygulamaları, Anglo-Amerikan hukuk sistemlerinde kabul edilmemektedir. Cezai şart, "ceza koşulu" adı altında 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 179. – 182. Maddeleri arasında düzenleme alanı bulmuştur. Cezai şartın tanımı kanunda yer almamakla birlikte inşaat sözleşmelerinde yer alan cezai şart, en genel olarak, yüklenici tarafından sözleşmenin hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi halinde yüklenicinin iş sahibine ödemeyi taahhüt ettiği ekonomik değeri olan bir edim olarak tanımlanabilir. Götürü tazminat ise, yasal mevzuatımızda herhangi bir düzenleme alanı bulmamıştır. Bu kurum, Anglo-Amerikan hukuk sisteminde yaygın kullanımı sonucu, Kıta Avrupası hukuk sisteminde uygulama alanı bulan bir kurumdur. Götürü tazminat ise, yüklenici tarafından sözleşmenin hiç veya gereği gibi ifa edilmemesi halinde iş sahibinin uğradığı zararı gidermek için ödenecek tazminat miktarının önceden belirlenmesi olarak tanımlanabilir. Cezai şart ve götürü tazminat, amaç, talep edilebilirlik unsurları, ispat yükü, uygulanacak hükümler ve sınırları açısından farklılık göstermekte olup, bu çalışmada farklılıklar incelenmiş ve mahkeme kararları ortaya konmuştur.
Türk hukukuyla karşılaştırmalı olarak KKTC hukuku'nda destekten yoksun kalma tazminatı
Kişinin ölümünün ardından hayattayken fiilen destek olduğu ya da ölmeseydi ileride kuvvetle muhtemel destek olacağı kişilerin zarar verenden tazminat talepleri gündeme gelir. Destekten yoksun kalma tazminatı adı verilen bu maddi tazminatın şartları ve kimler tarafından talep edilebileceği her ülkenin hukuk sistemine göre değişir. Uzun yıllar boyunca İngilizlerin egemenliğinde kalan Kıbrıs adasının hukuk sistemi, yasal mevzuatı ve yargı örgütü İngiliz Hukuku'nun etkisinde kalmıştır. Bu sebeple, adada hala Anglo-sakson hukuk sisteminin etkileri sürmektedir. Destekten yoksun kalma tazminatı İngiliz döneminde yürürlüğe giren Haksız Fiiller Yasası'nda (HFY) düzenlenmiş, İngiliz Hukuku'nda kabul edilen esas aynen benimsenmiştir. Bu sebeple, destekten yoksun kalan kişiler kanun koyucu tarafından sınırlı olarak sayılmıştır. Türk Hukuku'nda ise 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu İsviçre'den iktibas edilmiştir. Bu sebeple, İsviçre Hukuku'nda olduğu gibi destekten yoksun kalma tazminatı destek ile destek gören arasındaki fiili ilişkiye dayandırılmıştır. KKTC ve Türk Hukuku'nda kural doğrudan zararların tazmin edilmesidir. Ancak her iki hukuk düzeninde de kanun koyucu HFY m. 58 ve TBK m. 53/b.3 hükümleriyle bir istisna getirmiş, üçüncü kişilerin zararlarının destekten yoksun kalma tazminatı kapsamında tazmin edilmesine imkân tanımıştır. Anahtar Kelimeler: Destek, Destekten Yoksun Kalma, Yansıma Zarar, Tazminat, Maddi Zarar
Türk Borçlar Kanunu ile karşılaştırmalı olarak CISG m. 79 kapsamında sorumluluktan kurtulma
Öngörülemez, kaçınılamaz ve borçlunun hakimiyeti dışında gerçekleşen bir engel sebebiyle borcun ifa edilemediği durumlarda borçlunun sorumluluktan kurtulmasını düzeneleyen CISG m. 79 hükmü Konvansiyon'un en tartışmalı düzenlemelerinden biridir. Sorumluluktan kurtulmaya ilişkin sorunlar yerel hukuk kurallarında imkansızlık, mücbir sebep, frustration, impracticability ve aşırı ifa güçlüğü gibi çeşitli teorilere konu olmuştur. CISG m. 79 hükmü, bu teorilerden bağımsız olarak, sorumluluktan kurtulma konusunda otonom bir çözüm ortaya koymayı amaçlamaktadır. Uluslararası mal satım sözleşmeleri bakımından CISG m. 79 hükmünün ortaya koymaya çalıştığı çözüm oldukça önemlidir ve bu sebeple de incelenmeye değerdir. Uluslararası mal satım hukukunda sözleşmesel sorumluluk ve sorumluluktan kurtulmayla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar oldukça ilgi çekici konulardır. Sorumluluk ve sorumluluktan kurtulma kavramları birbirlerine sıkı şekilde bağlıdır. Bu sebeple, tezin ilk bölümünde, CISG'nin şekillenme aşamasında önemli etkileri olan münferit hukuk düzenlerinin sözleşmesel sorumluluk konusunda benimsemiş oldukları sistem değerlendirilmiştir. Bu hukuk düzenlerindeki sorumluluktan kurtulma mekanizmalarının neler olduğu ve nasıl işledikleri de özetle ortaya konmaya çalışılmıştır. Böylece CISG m. 79 ile münferit yerel hukuk kurallarının sorumluluktan kurtulma konusundaki yaklaşımlarını karşılatırma imkanımız olmuştur. Çalışmanın ikinci bölümünde, sorumluluktan kurtulmanın şartları ayrıntılı olarak değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bu sayede CISG m. 79 hükmünün uygulama alanı ortaya konmuştur. Borçlunun sorumluluktan kurtulabilmesi için, temelde, borçlunun bir engel sebebiyle herhangi bir borcunu ifa edememiş olması gerekir. Dolayısıyla borçlunun sorumluluktan kurtulabilmesi için aranan şartlar, ilk olarak, bir engelin varlığı ve engel ile borcun ifa edilmemesi arasındaki nedensellik bağıdır. Bunun yanında, engelin taşıması gereken bazı zorunlu unsurlar da bulunmaktadır. Engelin borçlunun hakimiyeti dışında ortaya çıkmış olması, öngörülmez ve karşı konulamaz nitekte olması gerekmektedir. CISG m. 79'da yer alan şartlar gerçekleştiğinde borçlu sorumluluktan kurtulur. Ancak sorumluluktan kurtulmanın kapsamı önem taşır. Bu önemi ortaya koyabilmek adına çalışmamızın üçüncü bölümünde CISG m. 79 hükmünün hüküm ve sonuçları ele alınmıştır. CISG m. 79 uyarınca sorumluluktan kurtulan borçlu yalnızca alacaklının ifa etmeme dolayısıyla uğradığı zararları tazmin etme yükümlülüğünden kurtulur. Alacaklının tazminat talep etme hakkı dışındaki diğer seçimlik hakları varlığını korur. Tazminat talep etme hakkını kaybeden alacaklının diğer haklarını kullanmasının sözleşme üzerindeki etkileri ve bu durumun ortaya çıkardığı sonuçlar aktarılmaya çalışılmıştır.
Türk borçlar hukuku kapsamında sürekli iş göremezlik zararı ve tazmini
Sürekli iş göremezlik zararı şahsa ilişkin malvarlığı zararı olarak maddi zararlar kapsamında değerlendirilmektedir. Türk Borçlar Kanunu m. 54 hükmünde Bedensel Zararlar kenar başlığı altında Çalışma Gücünün Sürekli Olarak Azalmasından Kayıplar olarak yasal düzenleme altına alınan işgücü kaybı zararının kapsam ve niteliğinin tespiti öğreti ve uygulamaya bırakılmıştır. Zarar gören ile zarar veren arasında adil bir dengenin sağlanması için zarara ilişkin tazminatın kapsamının net bir şekilde tespit edilmesi gerekmektedir. Zarar görenin gelir durumunun, zarar verici olay tarihi itibariyle bakiye çalışma ve hayat süresinin ve meydana gelen işgücü kaybı oranının güncel mevzuat ve yargı kararları doğrultusunda belirlenmesi önem arz etmektedir. Zarara ilişkin unsurların belirlenmesinin ardından yargı kararları ile belirlenen hesap yöntemleri uygulanacak ve somut olay bağlamında var olan indirim sebepleri ve denkleştirilecek yararlar tespit edilerek sonuç tazminat belirlenecektir.
Borçlar hukukunda zararın varlığı şartından bağımsız ödeme yaptırımları
Türk sorumluluk hukukunda kural olarak tazminat talebinin kabul edilebilmesi için davacının zararının varlığını ispat etmesi gerekir. Ayrıca zararın miktarı, hükmolunacak tazminatın da üst sınırını oluşturur. Bununla birlikte mevzuatımızda zararın varlığı şartından bağımsız veya miktarı ile sınırlı olmadan talep edilebilecek birçok ödeme yaptırımı düzenlenmiştir. Bu doktora tezinde yalnızca borçlar hukuku alanındaki zararın varlığı şartından bağımsız ödeme yaptırımları incelenecek ve bunlarla ilgili olduğu tespit edilen, borçlar hukukunun ayrılmaz parçası olması itibariyle ticaret hukuku kapsamında öngörülen zararın varlığı şartından bağımsız ödeme yaptırımlarına temas edilecektir. Bu bağlamda temerrüt faizi ve zararın kanunen varsayıldığı diğer yaptırımlar, vâde farkı, götürü tazminat, sözleşme cezası, gerçek olmayan vekâletsiz iş görmede kazancın devri talebi, yeniden kiralama yasağına aykırı davranışın yaptırımı ve hizmet sözleşmesi hükümleri arasında yer verilen cezaî yaptırımlar, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu ile getirilen değişiklikler ve yeniliklerle birlikte ele alınacaktır. Ayrıca tezde, Alman hukukunda benimsenen normatif zarar teorisi ve Anglo-Amerikan hukuk sisteminde uygulanan cezalandırıcı tazminat (punitive damages) kavramlarının Türk hukukunda kabul görebilirliği araştırılacaktır.
(Nato/Sofa) Kuzey Atlantik Andlaşması Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi`ne göre ceza yargılaması yetkisi ve Tazminat Hukuku
ÖZET Kuzey Atlantik Andlaşmasına taraf devletler birbirlerinin ülkesinde, bu andlaşma gereğince veya diğer nedenlerle silahlı kuvvet bulundurmaktadır. Bu kuvvetlerin diğer NATO ülkesinin topraklarında bulundukları sürede, kendisine özgü bazı hukuk kurallarına tabi olmalarına gerek görülmüş ve 19 Haziran 1951 tarihinde NATO / Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi ( NATO / SOFA : North Atlantic Treaty Organization / Status Of Forces Agrement ) üye devletlerce imzalanmıştır. Bu sözleşme Türkiye tarafından 10 Mart 1954 tarihli ve 6375 Sayılı Kanunla kabul edilerek yürürlüğe konulmuştur. Değişik nedenlerle ülkemizde bulunan NATO' ya taraf devletlerin askeri personeli hakkında, adli ve askeri yargı organlarının işlem yapması söz konusu olmaktadır. Bu durumda, ülkemizde bulunan yabancı askeri personel ile ilgili, bu sözleşmede yer alan ceza yargılaması yetkisi ve tazminat hukukuna ilişkin hükümlerin uygulama esaslarının incelenmesi gerekliliği ortaya çıkmıştır. Sözleşmenin VII. nci Maddesinde ceza yargılaması yetkisi, Vffl.nci Maddesinde ise tazminat hukukuna ilişkin düzenlemeler yer almıştır. Çalışmamızda birinci bölümde ceza yargılaması yetkisi değişik yönleriyle ele alınmış, ikinci bölümde ise sözleşmenin tazminat hukukuna ilişkin hükümleri incelenmiş ve uygulamadan örnekler verilmiştir.
İdari yargıda manevi tazminat
İdari yargıda manevi tazminat başlıklı bu çalışmada, hukuk devleti ilkesini benimseyen bir idarenin sorumluluğu ve sorumluluğun bir sonucu olarak tazmin borcu kapsamında bulunan manevi tazminat konularında öğretide yer alan görüşler ile yüksek mahkeme içtihatları incelenmiştir. Öğretide kabul edilen görüşler ile içtihatlardaki farklılıklar yeri geldikçe yüksek yargı kararları ile ortaya konulmaya çalışılmıştır. Manevi tazminat miktarının belirlenmesine etki eden faktörler ve tazmine ilişkin ilkelere de yer verilmiştir. Son zamanlarda yargı kararlarında yer verilen rücu meselesini de yer verilmiştir.
Türk hukukuna göre boşanmada manevi tazminat
Günümüzde nüfus artışı ile birlikte çeşitli faktörler ailelerin kopmasına ve buna bağlı olarak dağılmasına sebep olmaktadır. Aile kavramının önemli olması ülkelerin bu hususta farklı düzenlemeler getirmesini zorunlu kılmıştır. Bu düzenlemelerin amacı aile kurumunun korunması olup hâkime de önemli yetkiler verilmiştir. Türk hukukunda 4721 sayılı TMK'nun 118 ve 494'ncü maddeleri arasında aile hukuku düzenlenmiştir. Böylece son derece öneme sahip olan aile kurumu koruma altına alınmıştır. İnsanoğlunun tarihin başından beri birlikte yaşama, birlikte olma içgüdüsü taşıması yardımlaşma, dayanışma ve güvenlik gibi ihtiyaçlarının bir sonucu olmuştur. Sağlam bir toplumun oluşması için sağlıklı ailelerin varlığı gerekmektedir. Aile kurumuna önem verilmemesi halinde de o toplumlarda çöküntü kaçınılmaz olacaktır. Dar anlamda aile karı kocadan oluşmakta olup geniş anlamda ise karı kocanın yanında onların çocukları da dahil olmaktadır. Elbette aile kavramını daha da genişlettiğimizde karı, koca, çocuklar ve onların hısım olarak bağlı olduğu kişileri de dahil edebiliriz. Çağdaş toplumlar aileye her zaman önem verip bu hususta gerekli düzenlemeleri yapmışlardır. 1982 Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 41. maddesinde; "Aile Türk toplumunun temelidir. Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır; teşkilatı kurar" diyerek devletin güçlü olması ve toplumun oluşumunda ailenin önemini ve bunun için Devletin aile ile ilgili sorumluluğu belirtilmiştir. Yine İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 16. maddesinde, ailenin, toplumun doğal ve temel birimi olduğu, toplum ve devlet tarafından korunacağı belirtilmiştir. Nişanlılık veya evliliğin sona ermesinin hukuki sonucu olarak taraflar birbirinden maddi ve manevi tazminat talep edebilmektedir. Bu çalışmamızda boşanma hukukunda manevi tazminat konusuna değineceğiz. Manevi tazminat davalarında, zararın miktarı tam olarak belirlenemeyeceği için elbette bu durumda hâkime takdir yetkisini tanınmıştır. Zira mevcut manevi zararı net bir şekilde belirlemek imkansız olduğundan hakim kendi takdirine göre bir değer belirleyecektir. Elbette manevi tazminat talebinin kabulü için ortada kişilik hakkının ihlali ve bir zarar olmalıdır. Boşanmanın hukuki sonuçlarının bazısı hakim tarafından resen karar verilirken bazıları ancak talep söz konusu ise karar verilmektedir. Çalışma konusu olan boşanma sonucu istenen manevi tazminat, ancak davacının talebi halinde verilecektir. Manevi tazminat dendiğinde akla manevi zarar gelmektedir. Çalışmamızda manevi zararın ne olduğunu ve hangi durumlarda zarar tazminat istemine sebep olmakta açıklamaya çalışacağız. Manevi zararın tanımı bakımından da ortak bir payda bulunmamakta farklı görüşler baş göstermektedir. Bu konuda mevcut görüşlere değinecek olursak, tatmin, ceza, telafi, önleme ve caydırma, denkleştirme görüşü olarak belirtilebiliriz. Maddi ve manevi tazminatın veriliş amacı bakımından farklılıklar mevcuttur. Manevi tazminat kişinin ruh sağlığına yönelik saldırının karşılığı olarak verilmelidir. Manevi tazminatın veriliş amacı, kişilik haklarının haksız saldırıya uğramasıyla oluşan ruhsal sarsıntının iyileştirilmesidir. Bu kapsamda, boşanma sebebine bağlı meydana gelen manevi zararın hukuki niteliği, özellikleri, hangi şartlar sağlanırsa talep edilebileceği, miktarının tespitinin nasıl yapıldığı ve usule ilişkin bilgiler çalışmamızda yer almış, kişilik hakkının ne olduğuna değinilmiş, Yargıtay kararlarına da değinilerek konu ayrıntılı olarak incelenmiştir.
İcra-iflas hukukunda borç inkar tazminatı
Türk Hukukuna özgü "inkar tazminatı" uygulamaya konulduğu 1928 yılından itibaren pek çok kanuni değişikliğe maruz kalmıştır. Bu değişikliklerin asli amacı "inkar tazminatı" kurumunun, işlevselliğinin ve caydırıcılığının arttırılması, yargıdaki etkinliğinin çoğaltılmasına yöneliktir. Bilindiği gibi Anayasa'nın 36. maddesindeki hak arama özgürlüğü sınırsız değildir. Zira 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 29. maddesi taraflara yargı mercileri önünde doğru söyleme ve dürüst davranma yükümlülüğü getirmiştir. İcra ve İflas Kanunu açısından, bu yükümlülük çerçevesinde, alacaklı mevcut olmayan bir alacak için takip başlatmamalı ve borçlu da var olan bir alacak için takibe karşı koymamalıdır. Bunun aksine bir davranış ile doğru ve dürüst davranma kuralının ihlali, hukuk sisteminde gerçeğe ulaşmayı zorlaştıran, yargılama sürecini uzatan ve iş yükünü arttıran ciddi olumsuz etkilere sahiptir. Bu olumsuzlukların giderilmesi veya en aza indirilmesi için İcra ve İflas kanununda caydırıcı bir yaptırım olarak "inkar tazminatı" müessesesi düzenlenmiştir. Yüksek Lisans tez çalışmasında, hukuk sistemimizde, İslam Hukukundan günümüze kadar gelen ve genel esas olarak kabul edilen doğruyu söyleme ve dürüst davranma yükümlülüğünün ihlalinin İİK'daki yansıması olan borç "inkar tazminatı"nın, kanunda ne şekilde yorumlandığı, şartları ve uygulama alanı incelenip, değerlendirilmiştir. Anahtar kelimeler: İnkar tazminatı, para borcu takibi, takibe itiraz, itirazın bertarafı davaları.
Ceza Muhakemesi Hukukunda arama
Toplumdaki düzenin sağlanması, suç işlenmesinin önlenmesi ve suç işlendikten sonra toplum düzeninin yeniden düzenlenebilmesi için gerek duyulan en önemli koruma tedbirlerinden biri ?arama? tedbiridir. Arama geçici bir tedbirdir. Arama tedbiri ile elde edilmek istenen amaçlara ulaşıldığında veya bunlara ulaşılamayacağı anlaşılınca sona ermesi gerekir.Arama koruma tedbiri konut dokunulmazlığı ve özel hayatın gizliliği haklarına müdahale etmektedir. Gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine gerekse Anayasamıza göre, herkes özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Ancak bu hak hiçbir şekilde dokunulmaz, sınırlandırılmaz bir nitelikte değildir. Arama saklanan bir kişinin veya gizlenen bir eşyanın bulunması için özel hayata müdahale etmeyi ifade eder. Devlete verilen arama yetkisi iki türlüdür. Önleme araması; genel emniyet ve asayişin korunması için, adli arama; suçun işlenmesinden sonra suç ve suçlunun ortaya çıkarılması için yapılır.Adli aramaya kural olarak hâkim karar vermekte, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde ise Cumhuriyet savcısı veya kolluk amirlerinin yazılı emriyle arama yapılabilmektedir. Önleme aramasına kural olarak hâkim karar vermekte, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde ise mahallin en büyük mülki amirinin yazılı emri ile arama yapılabilmektedir.Aranacak yerler yönünden adli arama ile idari arama arasında da bazı farklar bulunmaktadır. Adlî arama her yerde yapılabiliyor iken önleme aramaları konutta, yerleşim yerinde ve kamuya açık olmayan özel işyerlerinde ve eklentilerinde yapılamamaktadır.Yüksek Lisans Tezi olarak sunduğum çalışmanın birinci bölümünde, ?aramanın tanımı, amacı, konusu, hukuki niteliği ve aramaya hâkim olan ilkeler?, ikinci bölümünde, ?aramanın türleri ve şartları?, üçüncü bölümünde, ?arama kararının uygulanması?, dördüncü bölümünde, ?aramanın sona ermesi ve hukuka aykırı olarak yapılan aramanın sonuçları? konuları incelenmiştir.Anahtar Kelimeler: Arama, Önleme, Adli, Suç, Özel Hayat, Konut Dokunulmazlığı
Tam yargı davasının konusunu oluşturan zararın niteliği ve tazmini
Devlet ve diğer kamu tüzel kişileri faaliyetlerini kamu personel eli ile yürütür ve bu faaliyetleri yürütürken de başka kişilerin malvarlıklarına ya da kişilik değerlerine zarar verebilir. Bu da idarenin tazmin sorumluluğuna yol açar. İdarenin zararı tazmin yükümü doğması için bir zararın vuku bulması, zararı doğuran işlem ve eylemin idareye yüklenebilmesi, zarar ile idari davranış arasında nedensellik (illiyet) bağının bulunması gerekmektedir. Kişinin iradesi dışında malvarlığında ya da şahıs varlığında meydana gelen zararı tazmin edilmesini isteme hakkı vardır. Her türlü hukuki sorumluluk açısından birinci ve en önemli koşul olan zarar kavramı, idarenin sorumluluğu için de önemlidir. Çalışmamızın odak noktası olan ve idarenin tazminat yükümlülüğüne neden olan zararın niteliklerini ve vasıflarını belirlemek ve netleştirmek de tam yargı davalarının adil ve kakkaniyete uygun karara bağlanması bakımından büyük önem taşımaktadır. Maddi ve manevi zararda gerek olan nitelikler, ilk olarak ortada bir zararın bulunması, zararın gerçekleşmiş olması, zararın direkt yani kesin ve mutlak olması, zararın hukuken korunan bir menfaate yönelik olması, zararın parayla ölçülebilir nitelikte olması, keza bazı durumlarda zararın kamu yükümlülüğü şeklini almayan özel ve anormal ağırlıkta olmasıdır. İdari davranıştan kaynaklanan zararın bu nitelikleri taşıması durumda zarara uğrayan kişi dava süreci içinde idareye karşı, kanunda öngörülen usul ve koşullara uygun olarak yetkili idari yargı mercinin önünde tazminat davası açabilir ve bu zararların giderilmesini ister. Ancak idare hukukunda kural olarak aynen tazmina yer olmadığından sadece nakden tazmin ilkesi geçerlidir. Belirlenen nakdi tazminat ödenmesi, sermaye şeklinde olabileceği gibi irat "gelir "şeklinde de olabilir. Eğer zarar belirtilen nitelikleri taşımıyorsa, idareyi tazminat borcundan sorumlu tutamayız. Anahtar kelimeler: İdarenin Sorumluluğu, Zarar kavramı, Zararın nitelikleri, Tazminat
İdare hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesi
İdarenin kusursuz sorumluluğu sanayi devriminin ve bunun birlikte gelişen makineleşme, kentleşme ve sosyal devlet anlayışının bir ürünüdür. Kusura dayanmayan bu sorumluluk türü fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesi üzerine kuruludur. Ancak Türk idare hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesi, literatürde ve yargı kararlarında genellikle risk ilkesinin yanında tamamlayıcı bir ilke olarak ele alınmakta ve ayrıntılı bir şekilde açıklanan risk ilkesinin ardından fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinden kısaca bahsedilmektedir. Bu çalışma, idari sorumluluk hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin anlamı, kapsamı, uygulama alanı ve işlevine yönelik ayrıntılı bir çalışmaya duyulan ihtiyaçtan doğmuştur. Çalışmanın asıl amacı, fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin, idarenin kusura dayanmayan sorumluluğu içindeki konumunun, anlamının ve işlevinin belirlenmesidir. Bununla bağlantılı bir diğer hedef ise, fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin teorik ve pratik temellerini, kapsamını ve yargı mercilerinin bu ilkeye bakışını ortaya koymaktır. Söz konusu amaçlar doğrultusunda öncelikle, çeşitli hukuk sistemlerinde ve idari sorumluluk hukukundan çok daha eski bir geçmişe sahip olan medeni sorumluluk hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin varlığı araştırılmıştır. Ardından, idare hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin anlamı, kapsamı, unsurları belirlenmiş, kendine özgü nitelikleri ortaya konulmuştur. Risk ilkesi ile arasındaki ilişki üzerinde özellikle durulmuştur. Risk ilkesi karşısında fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin konumu, risk ilkesine atfedilen belirleyicilik ve fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesine atfedilen tamamlayıcılık nitelikleri değerlendirilmiştir. Literatürde fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinden daha fazla ilgi gösterilen risk ilkesinin, ayrı bir ilke olarak gerekliliği sorgulanmıştır. Son olarak fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin uygulama alanı, idarenin faaliyetleri ve idarenin müdahalesinin birey üzerindeki etkisi üzerinden kategorilere ayrılmıştır. Çalışma konusu ilkenin ihlali sebebiyle idarece ödenen tazminatın anlamı ve kapsamından söz edilmiştir.
Rizikonun gerçekleşmesinde kusurun sigorta tazminatı ve sigorta bedelinin ödenmesine etkisi
Sigorta, aynı veya benzer nitelikteki riskle karşı karşıya bulunan çok sayıda insanın tek başlarına karşılayamayacakları riskleri birlikte karşılamak amacıyla oluşturdukları bir kurumdur. Sigorta tazminatının ya da sigorta bedelinin ödenmesinde sigorta ettiren, sigortalı yahut lehtarın ya da bunların hukuken fiillerinden sorumlu oldukları kişilerin kusurlu bulunması durumunda ne yapılacağı hususunda Türk Ticaret Kanunu'nda 1429, 1477 ile 1503 ve 1504. madde düzenlemeleri mevcuttur. Bu açıdan 1429. madde hükmü sigorta sözleşmelerine uygulanacak genel hükümler arasında düzenlendiği için tüm sigorta türlerine uygulanması mümkündür. Sorumluluk sigortaları açısından ise kusurun sigorta tazminatının ödenmesine etkisi ayrıca 1477. madde hükmüyle düzenlenmiştir. Can sigortalarında kusurun sigorta bedelinin ödenmesine etkisi ise sigortalının intiharını düzenleyen 1503 ile lehtarın sigortalı öldürmesini düzenleyen 1504. maddeler ile ayrıca düzenlenmektedir. Söz konusu edilen hükümlere göre rizikonun gerçekleşmesinde kusurun, kusur derecesi ve kim tarafından işlendiğine göre sigorta tazminatı veya sigorta bedelinin ödenmesi borcunun tamamen ortadan kalkmasına veya tazminat veya bedelde indirime olanak sağlamaktadır.
Destekten yoksun kalma tazminatı
Bu çalışmada destekten yoksun kalma tazminatı incelenmiştir. Tezde destekten yoksun kalma tazminatının tanımı, destekten yoksun kalma tazminatının genel özellikleri, destekten yoksun kalma tazminatının oluşma koşulları, destekten yoksun kalma tazminatı isteyebilecek kişiler, istenecek tazminatın somutlaştırılması, söz konusu tazminattan yapılacak indirimler ve bu tazminat davasında usul hükümleri ele alınmış ve araştırılmıştır. Bu çalışma yapılırken doktrindeki tartışmalar ile yargı uygulaması paralel bir şekilde ele alınmış ve yargı uygulamasında hak kayıplarına sebebiyet veren hususlara dikkat çekilmeye çalışılmıştır. Bu anlamda farklı çözüm önerileri getirilmeye çalışılmıştır. Anahtar kelimeler: Destekten yoksun kalma tazminat, sorumluluk hukuku, usul kuralları.
Destekten yoksun kalma tazminatı
Yüksek Lisans tezi olarak hazırladığımız bu çalışmada, destekten yoksun kalma tazminatı incelenmiştir. Destek yoksun kalma tazminatı, uygulamada sıklıkla karşılaşılan bir tazminat türüdür. Destekten yoksun kalma tazminatı, ölüm olayı sonucunda ölen kişinin yaşarken yardımda bulunduğu veya ilerde bulunması muhtemel kişilerin mal varlıklarında oluşan zararların giderilmesinden ibarettir. Bu tazminatı talep edebilmek için öncelikle ölenin, tazminatı talep eden kişiye mevcut veya ileride olması muhtemel desteğinin ispatı gerekmektedir. Bunun yanı sıra destek görenin de ölen desteğin bakımına ihtiyacı olduğu ispatlanmalıdır. Destekten yoksun kalma tazminatı bağımsız karakter ve istisnai nitelik taşıdığı gibi temelini maddi bir zararın oluşturduğu yansıma yoluyla uğranılan bir tazminat türüdür. Destekten yoksun kalma tazminatının kaynağını haksız fiiller, sözleşmeler veya vekalet iş görme oluşturabilir. Destekten yoksun kalma tazminatı hesaplanırken desteğin gelirinin ve elde ettiği ekonomik değerlerin belirlenmesi gerekmektedir. Desteğin ölümüyle, destek görenin elde ettiği menfaatler ile hayatta kalan eşin yeniden evlenme ihtimali destekten yoksun kalma tazminatında indirime sebep olmaktadır. Çalışmamızda destekten yoksun kalma tazminatı ile ilgili doktrindeki tartışmalar ile Yargıtay uygulamalarına yer verilmiştir.