Orta Doğu politikası

99 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

I. Körfez Savaşı'nın Türk dış politikasına etkisi

Irak'ın Kuveyt'i 2 Ağustos 1990 tarihinde işgali ile başlayan Körfez Krizi'nin 17 Ocak 1991'de Körfez Savaşı'na dönüşmesiyle birlikte Orta Doğu dengeleri önemli bir kırılma yaşamıştır. Bu savaşla birlikte bölge dengeleri yeniden dizayn edilmiştir. Soğuk Savaş sonrası dönemde ilk ciddi kriz olan I. Körfez Savaşı yalnızca bölge ülkelerini değil başta ABD olmak üzere Batılı birçok devleti ve uluslararası örgütleri de harekete geçirmiştir. Körfez Krizi süresince Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluşundan itibaren Orta Doğu bölgesinde dış politikada izlemiş olduğu Araplar arası sorunlara müdahil olmama kısacası bölgede izlenen statüko ve denge politikası terk edilmiş ve Türk dış politikasının bölge içi dinamiklere etkisi giderek artmaya başlamıştır. Böylece Türkiye bölgede aktör olma konumuna evrilmeye başlamıştır. Körfez Savaşı'nın hemen ardından Kuzey Irak'ta Saddam Hüseyin'e karşı Kürt grupların gerçekleştirdiği ayaklanmanın başarısız olması sonucunda mülteci krizi ortaya çıkmış ve bu kriz Türkiye'ye sıçramıştır. Savaş sonunda mülteci krizini yaşayan Türkiye, sorunun çözümü için dış politikada yapmış olduğu manevralarla Kuzey Irak'ta güvenli bölgelerin oluşmasına öncülük etmiştir. Bölgede yer alan Kuzey Iraklı Kürtlerin olası özerk bir Kürt devleti kurmalarına karşı Türk dış politikası yapıcıları önlemler almış ve bu oluşuma izin verilmemiştir. Sonuç olarak Körfez Savaşı'nın ardından Türk dış politikası, Orta Doğu açısından büyük bir değişime uğramış ve dış politikada eksen kayması yaşanmıştır. Bölgede Türkiye'nin de içinde bulunduğu siyasi sorunlarda aktör olarak yer aldığı yıllar başlamıştır. Anahtar Kelimeler: Körfez Savaşı, Türk Dış Politikası, Turgut Özal, Orta Doğu, Kuzey Irak.

KuveytKörfez SavaşıKörfez politikası+7
Anıl Acar
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Menderes Dönemi Türkiye'nin Arap Ortadoğu politikası

Bu çalışmamda Menderes'in iktidara gelmesinden sonra Türkiye'nin Arap Ortadoğusuyla olan ilişkilerini incelemeye çalıştım. Menderes Hükümeti, Türkiye'nin kuruluşunun ilk yıllarından beri uzak kaldığı Ortadoğu bölgesine 1950'lerin başından itibaren aktif bir politika izlemeye çalışmıştır. Türkiye NATO'ya girmesinden sonra bölgede İngiltere ve ABD ile aynı çizgide siyaset izlemiştir. Menderes'in amacı bölgede Sovyetler Birliğine ve Komünizme karşı güvenlik elde etmek amacıyla ABD'nin askeri, siyasi ve ekonomik desteğini garanti altına alabilmekti. Bu amaçları taşıyan Menderes Hükümeti önce İngiltere'nin dış politika ürünü olan Ortadoğu Kalkınma Projesine hizmet etmeye çalışmıştır. ODK projesinde aktif bir rol üstlense de Arap devletleri tarafından desteklenmemiştir. Daha sonra İngiltere bu projede isim değişikliğine giderek Ortadoğu Savunma Organizasyonunu kurmuş ancak bu projede Türkiye'nin desteklemesine rağmen Arap Ortadoğusunda ilgi görmemiştir. İngiltere'nin hazırladığı projeler başarısızlıkla sonuçlanınca Türkiye Ortadoğu'da ABD'nin ürettiği stratejilere yönelmeye başladı. ABD'nin planladığı Bağdat Paktı projesinde etkin bir siyaset izlemesi bunun bir örneğidir. Türkiye bu dönemde bölgede aktif bir politika izlemişse de Arap devletleriyle olan ilişkilerinde bir iyileşme yaşanmamıştır. Bunun birinci sebebi Arapların gözünde emperyalist olan batıyla Türkiye'nin beraber politika izlemeleri ikinci sebep de Türkiye'nin İsrail'i tanımasıdır. Menderes Hükümeti 1956 Süveyş Kanalı krizi, 1957 Suriye Krizi, 1957-58 Lübnan ve Ürdün olayları, 1958 Irak Devrimi gibi tüm krizlerde batı ülkeleriyle birlikte hareket etmiş onların görüşlerini ve operasyonlarını desteklemiştir.Anahtar Kelimeler: Arap Ortadoğusu, Bağdat Paktı, CENTO, Kuzey Kuşağı, Menderes Hükümeti, Ortadoğu Savunması.

AraplarDemokrat PartiMenderes, Adnan+4
Kürşat Nusret Erden
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Türkiye'nin Ortadoğu Projesinin doğuşu (1945-1956)

Bu araştırma, Osmanlı devletinin zayıflamaya başlamasıyla birlikte uygulamaya çalıştığı ve yerine kurulan cumhuriyetin de sürdürdüğü batılılaşma veya modernleşme hareketlerinin Türk-Arap ilişkileri üzerindeki etkisini tarihsel bir arka plan ile ele alarak, 1945-1956 yılları arasında Türkiye'nin Ortadoğu devletlerine karşı izlemiş olduğu politikaların oluşumundaki iç-dış etkenlerin nasıl etkilediğini analiz etmektedir. II. Dünya Savaşı sonrasında yeniden canlanma sürecine giren Türk-Arap ilişkileri çerçevesinde Osmanlı döneminde ilişkilerin kopmasına neden olan Batı, bu toplumların ilişkilerinin oluşmasında ve gelişmesinde önemli roller üstlenmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren batılılaşma veya modernleşmenin temel hedef olarak alınması, Türk siyasetçilerinin veya politik aktörlerin Ortadoğu'ya yönelik istikrarlı bir politika oluşturmalarını engellemiştir. Hem tek parti döneminde hem de çok partili hayatın ilk dönemlerinde Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik politikaların belirlenmesinde, Batılı odaklı bakış açısı ve ikinci olarak da güvenlik algısı etkili olmuştur. Atatürk döneminde ilişkilerin iyi olduğu Sovyet Rusya'nın II. Dünya Savaşı öncesi ve esnasında Türkiye'ye yönelik tutumu değişerek, savaş sonrasında Türkiye için bir tehdit unsuru olmuştur. Bu durum Türkiye'nin Batı Blok'una yakınlaşmasına yol açmıştır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Türkiye, Batı Blok'unun kurduğu güvenlik şemsiyesi olan NATO başta olmak üzere Batı devletlerinin kurdukları veya oluşturmak istedikleri bütün oluşumlar içerisinde yer almaya yönelmiştir. Bunun için de kendi iç politik yapısında revizyona giderek çok partili hayata geçişi gerçekleştirmiştir. Bu çok partili hayata geçiş süreci ile birlikte Türkiye, her ne kadar Batı'nın safında yer alıyor görünse de bu dönemde kendine özgü bir dış politika projesi geliştirmeye yönelik bir takım diplomatik faaliyetlere girişerek kendi inisiyatifi ile Batı merkezli oluşumların içerisinde yer almıştır. Bu dönemdeki Türkiye'nin Ortadoğu'ya yönelik izlediği politikalar da bu eksende şekillenmiş ve Bağdat Paktı'nın kurulması da bunun bir sonucu olmuştur.Anahtar Kelimeler: Dış politika, Ortadoğu, Bağdat Paktı, Batılılaşma, Ortadoğu Projesi.

BatılılaşmaModernleşmeOrta Doğu+2
Ökkaş Arı
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Ortadoğu'nun sınırlarının jeopolitik arka planı ve geleceği

Bu çalışmada, Ortadoğu'nun tarihsel sürecinde yaşanan savaş ve iç çatışmalarının arka planında bulunan küresel güçlerin, kendi çıkarları ve birbirleriyle olan siyasi-askeri mücadelelerinin Ortadoğu coğrafyasında günümüze kadar sürecek krizlerine ve Ortadoğu ülkelerinin yapay sınırlarının oluşmasındaki kırılma noktalarına değinilmiştir. Ortadoğu'nun iç dinamikleri, dini ve jeopolitik konumu bakımından iştah kabartan bir bölgeyi temsil etmesi birçok savaşın ve krizin çıkış noktası olarak tarihi süreçte önemli bir yere sahiptir. Dinlerin ve bu dinlerin peygamberlerinin bu bölgede ortaya çıkması, siyasi gücün kaynağının din referanslı tayin edilmesi ve güçlü olmanın yolu bölgeye hâkim olmaktan geçer algısı Ortadoğu'yu daima ilgi odağı haline getirmiştir. Batıda ortaya çıkan Sanayi devrimiyle beraber Ortadoğu'nun açık pazar alanına dönüşmesi ayrıca Hindistan gibi zengin bir bölgeye geçiş sağlayacak güzergâhları içinde barındırması siyasal ve askeri krizlerin ortak noktası olmasına da yol açmıştır. Dünyadaki petrol sanayisinin gelişmesi ve Ortadoğu'nun petrol bakımından zengin rezervlerinin keşfedilmesiyle vazgeçilmez bir bölge haline gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrası savaş sanayisinde ve ulaşımda yaşanan yaşanan gelişmeler bölgede yaşanan askeri müdahalelerin şiddetini artırmış ve bölgede askeri üslerin kurulmasını hızlandırmıştır. Ortadoğu tarihinde yaşanan askeri işgal ve müdahaleler bölgede yeni sorunların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Ortaya çıkan sorunların çözümü ise yeni müdahaleleri ve savaşları beraberinde getirmiştir. Ortadoğu'nun kaderi bu kısır döngü içinde günümüze kadar devam etmektedir. Batı tarafından desteklenen oligarşi temelli yönetimler ve diktatörler bölgede istikrasız ve patlamaya hazır radikal grupları ortaya çıkarmaktadır. Ortadoğu, Batının Ortadoğu'ya demokrasi pazarlama siyasetinin perde arkasında yatan gerçekliğin farkında olmasına rağmen bölgenin ekonomik, siyasi ve askeri bakımından yetersizliği bölge halkının kaderini batının vicdanına bırakmıştır.

JeopolitikJeopolitik konumOrta Doğu+4
Mehmet Yaprak
Gaziantep University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Ortadoğu'da otoriter rejimler

Ortadoğu siyasal coğrafyasının en belirgin özelliklerinden biri, uzun yıllardır bölgede hüküm süren dirençli otoriter rejimlerdir. Otoriter rejimler yalnızca güncel siyaset üzerinde değil, yürüttükleri politikalarla, bölgenin ekonomik, toplumsal ve kültürel yapısı üzerinde de uzun erimli ve belirleyici etkilere sahiptir. Bu nedenle, Ortadoğu siyasetini ve toplumlarını anlayabilmek için, otoriter rejimlerin kaynaklarını ve işleyiş mekanizmalarını kavramak büyük öneme sahiptir. Bu tez, Ortadoğu'da otoriter rejimler üzerine akademik literatürün bir bilançosunu sunmayı hedeflemektedir. Otoriter rejimleri incelerken hangi kuramsal yaklaşımların benimsendiği, bu yaklaşımların literatüre olan katkıları ve sorunlu yönleri eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutulacaktır. Böylece, Ortadoğu'da otoriter rejimleri uzun yıllar ayakta tutan kültürel, ekonomik, siyasal ve toplumsal dinamikleri ana hatlarıyla ortaya koyabileceğime inanıyorum. Bu amaç doğrultusunda, ilk olarak, mevcut literatür otoriter rejimlerin kaynakları ve rejimlerin kendilerini sürdürme stratejileri bakımından iki ana başlık halinde sınıflandırılacaktır. Literatürün sınıflandırılması ve alt başlıklar halinde incelenmesinin ardından, son bölüm, otoriter rejimler nasıl incelenmeli sorusuna cevap arayan bir tartışmaya ayrılmıştır. Bu bölümde ilk olarak, son yılların yeni otoriteryanizm tartışmaları ele alınacaktır. Yeni otoriteryanizm çalışmalarının vaatleri ve sınırlılıkları ortaya konulduktan sonra, otoriter rejimleri siyasal iktidar perspektifinden okumanın, ana akım rejim çalışmalarının sıkıştığı dar formalist bakış açısını zenginleştireceği, siyasal rejimleri ortaya çıkaran toplumsal faktörleri ve rejimlerin maddi ve sembolik yaşam stratejilerini bütün veçheleriyle kavramamıza yardımcı olabileceği ileri sürülecektir. Burada, siyasal iktidar perspektifi olarak önerilen yaklaşıma, Pierre Bourdieu'nun alan teorisi ve Michael Mann'ın siyasal iktidar üzerine geliştirdiği kavramsallaştırmalardan hareketle varılmıştır.

DemokrasiDevlet egemenliğiDevlet politikaları+4
Abdullah Erdem Demirtaş
Yıldız Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

İran ve nükleer silahlanma politikası

Nükleer silahlar ilk kez 1945 yılında İkinci Dünya Savaşı'nın bitirilmesi için kullanılmış, Soğuk Savaş dönemine damgasını vurmuş ve halen devletlerin güvenlik politikalarında önemini korumaktadır. Öte yandan, bu silahlara sahip olmanın meşruiyeti de dünyada başlı başına bir tartışma konusudur. Nükleer yayılmanın gerek dikey ve gerekse yatay boyutlarıyla devam etmesi ve devlet-dışı aktörlerin de bu silahlara sahip olmaya çalışması, uluslararası barış ve istikrarın korunmasında bu tür silahların kontrolünü ve nükleer yayılmanın önlenmesi çabalarını önemli kılmaktadır.Bu bağlamda İran gibi stratejik öneme sahip orta ölçekli bölgesel güçlerin nükleer silahlanma çabasında olması kuşkusuz Ortadoğu'daki güç dengesini ve güvenlik denklemlerini alt üst edici bir etki yaratma potansiyeline sahiptir. İran, nükleer güç olduğu takdirde Ortadoğu'daki gücünü ve nüfuzunu dramatik olarak arttırırken bölgede var olan nükleer silahlanma yarışına ivme kazandıracaktır. Diğer yandan bölgedeki [bu arada İran'ın] nükleerleşme çabaları askeri müdahaleyle önlendiği takdirde bölgede uzun yıllar sürecek istikrarsızlıklar ve insani trajediler ortaya çıkacak ve dünyadaki Müslüman [Doğu]-Hıristiyan [Batı] gerginliği tırmanacaktır.Türkiye ise İran'ın bu çabalarından en ciddi olarak etkilenecek ülkelerin başında gelmektedir. İran'ın nükleer güç olması Türkiye'yi askeri güvenlik bakımından yeni önlemler almaya yönelteceği gibi siyasal, ekonomik ve çevresel sorunlarla da yüzleştirecektir. Öte yandan ABD'nin [veya bir bölge ülkesinin] İran'ın nükleerleşme çabalarına yönelik olası bir müdahalesi de Türkiye için farklı düzlemlerde sorunlar doğurabilecek bir seçenek olacaktır.Anahtar Kelimeler: İran, Ortadoğu, Nükleer Silahlanma, Nükleer Yayılma, Nükleer Yayılmanın Önlenmesi, Nükleer Güçler, Soğuk Savaş, Nükleer Terörizm, Türkiye

Nükleer silahlarOrta DoğuOrta Doğu politikası+4
Evren İşbilen
Yıldız Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Arap Birliği'nin, Orta Doğu ve bölge dengeleri üzerindeki etkisi (1945-2006)

Arap Birliği'nin kurulmasının etkileri, on dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan milliyetçi harekete dek geri götürülebilir. 19. ve 20. yüzyıl arasındaki dönem, Batı ülkelerinde milliyetçi hareketlerle yayılan millileştirme eğilimleri, milletlerin etnolinguistik bir temelde tanımlanmasına yol açmıştır. Bu durum Osmanlı Devleti'ni de oldukça etkilemiş ve millileşmemiş toplumların millet olma talepleri ve eğilimleri artarak Osmanlı Devleti'nin ortadan kaldırılmasına neden olmuştur. Daha sonra Arap Milliyetçileri, I. Dünya Savaşı'nın sonunda İngiltere ve Fransa'nın sömürge yönetimlerine dâhil olmuşlardır. I. Dünya Savaşı sonrasında İngiltere ve Fransa'nın mandası altında kalan Araplar, milliyetçi hareketlerinin amacını değiştirmiş ve bu kez manda yönetimlerine karşı tavır almıştır. Yedi ülke ve Filistinlilerin temsilcilerinin katıldığı İskenderiye Protokolü'yle Arap Birliği'nin temeli teşkil edilmiştir. Arap Birliği, 22 Mart 1945 tarihinde kurulmuş olup, o tarihten bu yana 22 üye ile faaliyetlerine devam eden siyasi bir örgüttür. Arap Birliği, kuruluşundan sonra birçok zorlukla ve birbirini takip eden olaylarla karşı karşıya kalmıştır. Bu bağlamda Orta Doğu'nun ve Bölge dengelerinin, Arap Birliği'nin kuruluşundan 2006'ya dek incelendiği bu Tez içerisinde; Arap-İsrail Savaşları, Arap devletleri arasındaki çatışmaları, Amerika'nın Irak'a müdahalesi ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ)'nün kurulması gibi gelişmelerde Arap Birliği'nin işlevi incelenmiştir. Arap Birliği'nin Orta Doğu ve Bölge dengesi üzerindeki etkisi dikkat alındığında; Birlik'e üye devletlerin özel çıkarlarının ortak çalışma, birlikte hareket etme ve Birlik'in savunulması fikrini çürütecek neticeler verdiği görülmektedir. Ayrıca bu Tez Arap Birliği'nin yapısından kaynaklanan bu sorunlarının yapısal analizine de eğilmektedir. Anahtar Kelimeler: Arap Milliyetçiliği, Ortadoğu, Arap Birliği, İskenderiye Protokolü, Diğer Hareketler.

Arap BirliğiOrta DoğuOrta Doğu politikası+5
Hamze Guırreh Den
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Arap Baharı sonrası Ortadoğu'nun uluslararası ilişkileri ve Türk dış politikası

Ortadoğu bölgesi; siyasal, ekonomik ve kültürel yapısı sebebiyle uluslararası ilişkilerde çok önemli bir yere sahiptir. Enerji kaynakları açısından dünyanın en zengin bölgelerinden biridir. Bölge, Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte ciddi bir değişime sahne olmuştur. Soğuk Savaş sonrası Türkiye'nin bölge devletleriyle olan ilişkileri de değişime uğramıştır. 2010 yılı sonlarında Tunus'ta başlayan Arap Baharı, Ortadoğu'da yeni bir değişim dalgası yaratmıştır. Bölgede yaşanan gelişmeler ve akabinde Suriye'de ortaya çıkan iç savaş, Türkiye'nin ulusal güvenliğini tehdit eder hale gelmiştir. Ulusal çıkarlarını korumak isteyen Türkiye'nin Ortadoğu politikasına yeni boyutlar eklenmiştir. Bu çalışmada; Arap Baharı sonrası Ortadoğu'da yaşanan uluslararası gelişmeler bağlamında Türkiye'nin izlediği bölgesel politikalar analiz edilmektedir. Ortadoğu coğrafyasında Arap Baharı sürecinden etkilenen devletler incelenmiş, bölgede yaşanan gelişmelerin Türk Dış Politikası'na yansımaları değerlendirilmiştir.

Arap BaharıOrta Doğu politikasıOrta Doğu ülkeleri+4
Kübra Kadem
Bursa Technical University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Suriye iç savaşının Türkiye'nin Orta Doğu politikaları üzerine etkileri (2011-2016)

Arap Baharı ile Suriye'de olayların baş göstermesi üzerine Türkiye, başlangıçta Esad rejimi ile farklı düzeylerde birçok defa temasa geçmiş ve reform çağrılarında bulunmuştur. Ancak Türkiye Cumhuriyeti, Esad rejiminin reformlar konusunda yavaş davranması ve halkına karşı uyguladığı şiddeti artırması sonucunda, iyi ilişkiler kurduğu Esad rejimini karşısına alarak, Suriye halkının yanında olmayı tercih etmiştir. Bu aşamadan sonra iki ülke arasındaki ilişkiler kopmuştur. Türkiye'nin, Suriye'de yaşanan olaylar karşısında politikalarını muhaliflerden yana değiştirmesinin en büyük nedeni Arap Baharı'ndan etkilenen diğer ülkelerde olduğu gibi Suriye'de de rejimin kısa süre içerisinde değişeceği beklentisi olmuştur. Türkiye ve Amerika Birleşik Devletlerinin (ABD) Suriye politikalarının başlangıçta benzer çizgide olmasına rağmen, Suriye iç savaşının ilerleyen dönemlerinde iki ülke arasında farklı bakış açıları geliştiği görülmektedir. ABD'nin askeri ve diplomatik olarak, Türkiye'nin güvenlik kaygılarına cevap verecek şekilde Suriye krizine müdahil olmaması hatta tam tersine"Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) ile mücadele" adı altında terör örgütü PKK'nın Suriye uzantısı Halkçı Koruma Birliklerine (YPG) silah ve mühimmat yardımı yapıp binlerce militanını eğitmesi gibi konular Türkiye'nin radikal kararlar almasına neden olmuştur. Suriye iç savaşın başlangıcında Türkiye ve Rusya farklı noktalarda bulunmuşlardır. Türk hava sahasını ihlal eden Rus savaş uçağının Türk jetleri tarafından düşürülmesi, iki ülke arasındaki ilişkilerin tamamen kopmasına neden olmuştur. Ancak ABD'nin değişen Suriye politikaları ve YPG'yi desteklemesi, bozulan Türkiye-Rusya ilişkilerinin de hızlı bir şekilde düzelmesine zemin hazırlamıştır. Bu süreçte Türkiye'nin ve İran ile ilişkileri, her ne kadar karşı kutuplarda yer alsalar da, hiçbir zaman kopma noktasına gelmemiştir. İki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin yanı sıra barındırdıkları Kürt nüfus nedeniyle bölgedeki Kürt devleti oluşumuna karşı tavırları da benzerlik göstermektedir. Sonuç olarak, Suriye'de devam eden krizden ekonomik, siyasi ve güvenlik açısından en çok etkilenen ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Suriye iç düzenindeki istikrarsızlığa paralel olarak, Türkiye de Suriye ile ilişkilerinde inişli ve çıkışlı, farklılıklar gösteren bir politika takip etmek durumunda kalmıştır. Türkiye'nin Suriye konusundaki bu faklı tutumları, Suriye krizine müdahil olan devletlerle ilişkilerine de etki etmiştir.

Arap BaharıOrta DoğuOrta Doğu politikası+7
Şule Kılıç
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Siyasi yönleriyle İsrail tarihi ve Türkiye ile olan ilişkileri (1948-1967)

Orta Doğu, tarihin her döneminde sahip olduğu jeopolitik ve jeostratejik önemi nedeniyle dünyanın çekim merkezi konumunda olmuştur. Bu durum, tarih boyunca bölgede savaşların ve egemenlik mücadelelerinin yaşanmasına yol açmıştır. Yahudiler için, bu durumun nedenleri dini temellere dayanmakla birlikte, daha sonraları Siyonizm'in etkisiyle siyasi bir şekle de bürünmeye başlamıştır. Milliyetçilik akımıyla birlikte, milletleşme sürecini tamamlayan azınlıklar, Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanarak bağımsızlıklarını elde etmeye başlarlarken, Osmanlı Yahudileri, Ermeni ve Rum toplumları gibi devlet aleyhine ayaklanma faaliyetleri içinde olmamışlardır. Ancak, antisemitizmin ve milliyetçiliğin bir sonucu olarak ortaya çıkan Siyonizm, daha sonraları Batılı ülkelerin de desteğini arkasına alarak, İsrail'in kuruluşuna giden süreci başlatmıştır. Yahudiler, Türkiye Cumhuriyeti döneminde milli devletin bir parçasını oluşturmuşlar ve yurttaşlık temelinde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Türkiye-İsrail ilişkileri, Türk dış politikasında önemli bir yer tutmuş ve İsrail'in dünya siyasetine dahil olduğu 1948 yılından beri inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Türk Hükümeti'nin İsrail'i devlet olarak tanıma sürecinde, Türklerle Yahudilerin köklü tarihsel geçmişleri, Türk toplumunun yapısı, Filistin'in ve Arap ülkelerinin de geleceği göz önünde bulundurularak dikkatli bir siyaset izlenmesine neden olmuştur. Türkiye, 1967 Arap-İsrail Savaşının başlamasıyla birlikte Orta Doğu'da yaşanan gelişmeler karşısında Arap ülkelerinden yana bir tutum içinde olmuştur. Bu savaş, Türkiye-İsrail ilişkilerinde bir dönüm noktasını teşkil ederken, gerek savaş sırasında, gerek savaş sonrasında Türkiye, Arap devletleriyle yakınlaşma çabası içinde olduğunu, bu ülkelere verdiği destek ile somut bir şekilde göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Dış Politika, İsrail, Orta Doğu, Siyonizm, Türkiye-İsrail İlişkileri

Orta DoğuOrta Doğu politikasıSiyasi tarih+6
Kaan Doğanoğlu
Kırşehir Ahi Evran University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Ortadoğu'da su sorunu ve su güvenliği: IŞİD faktörü

Hayatın ana kaynağı olan su, doğadaki tüm canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri için mutlak ihtiyaç duyulan bir maddedir. Bununla birlikte yeryüzünde farklı sebeplerle su toplumlar için bir sorun haline dönüşebilmektedir. Geçmişten günümüze dek gelen su sorunu nedenlerine baktığımızda en temelde; dünya nüfusundaki hızlı artış, kuraklık, küresel ısınma ve kirlilik yer almaktadır. Ortadoğu bölgesindeki su sorunu ise, bölgedeki siyasi istikrarsızlıklar, su kaynaklarının su ihtiyacını karşılayacak miktarda olmaması gibi temellere dayanmaktadır. Türkiye ve Irak arasında yer alan Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde sınıraşan su sorununa bağlı anlaşmazlıklar mevcuttur. Fırat ve Dicle nehirlerinin paylaşımlarında Türkiye ve Irak ihtilaf olup farklı görüşler ortaya atmaktadırlar. Bunun sonucunda bir uzlaşma yoluna varılamamış, Irak ve Türkiye arasındaki su sorunu bölgede yeni bir aktörün, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD),varlığıyla daha da karmaşık bir hale gelmiştir. Örneğin, IŞİD'in 2014 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında Musul Barajı'nı ele geçirmesiyle baraj çevresinde yoğun çatışmalar yaşanmıştır. Bu çalışma, Türkiye ve Irak ilişkilerinde su sorununun tarihsel arka planına yer vererek, her iki ülkenin su paylaşımı konusunda kabul ettikleri tezleri inceleyip, bölgede 2013 ve sonrasında varlığını gösteren IŞİD'in bölgedeki su sorununa etkisini ele almaktadır. IŞİD'in ortaya çıkması yıllardır su sorunu yaşayan Irak için probleme farklı bir boyut katarken, diğer bir kıyıdaş ülke olan Türkiye'de Irak'taki bu çatışmalardan olumsuz olarak etkilenmektedir.

GüvenlikGüvenlik politikalarıIŞİD+7
Bilgenur Kızılkoca
Çukurova University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

2003-2011 yılları arasında Türkiye'nin Ortadoğuda yumuşak güç uygulaması ve sonuçları

Yumuşak güç uluslararası ilişkiler disiplini içinde son yıllarda oldukça popüler ve bir o kadar da tartışmalı bir kavramdır. Gücün farklı bir boyutuna dikkat çeken bu kavram özellikle Soğuk Savaş Dönemi sonrasında önem kazanmış ve akademik tartışmalarda önemli bir gündeme sahip olmuştur. Bir devletin kendine has özellikleri sayesinde başka devletlerce dikkate alınması ve onlarında nazarında bir cazibe merkezi olmasını ifade eden bu kavram bir bakıma pahalı ve sonuç alması daha zor olan sert güce göre oldukça avantajlı bir güç çeşididir. Başta ABD, AB, Japonya ve İngiltere olmak üzere dünyada birçok devletin kullandığı bu güç türü Türkiye tarafından da özellikle 2002 sonrası dönemde başta Ortadoğu olmak üzere Türkiye'nin yakın çevresinde yer alan Balkanlar ve Kafkasya coğrafyasında kullanmaya başlanılmıştır. Bu durumun oluşmasında elbette Türkiye'nin 2002 sonrası dönemde yakaladığı ekonomik ve siyasi başarıların büyük rolü olmuştur. Ortadoğu coğrafyasında yer alan devletlerin içinde bulundukları olumsuz koşullar düşünüldüğünde Türkiye bu bölgedeki başta Arap devletleri olmak üzere diğer devletler nazarında 2011 yılında başlayan Suriye İç Savaşı'na kadar adeta bir çekim ve cazibe merkezi olmuştur.Türkiye bu dönemde Ortadoğu coğrafyasında özellikle halklar üzerinde demokratik yönetimi Müslüman bir devlet oluşu vb. gibi sebeplerle örnek alınan ve takip edilen bir bölgesel güç haline gelmiştir. Türkiye'nin Ortadoğu bölgesinde yumuşak güç unsurlarını kullanabilmesine imkan veren unsurlara bakıldığında sahip olduğu kültür ve tarih, jeopolitik konum ve coğrafya ve diğer siyasal faktörlerin büyük önemi olduğu bilinen bir gerçektir. Bu durum zaten yumuşak gücün temel bileşenlerini kapsamaktadır. Bu çalışmada çoğunlukla Türkiye'nin dış politika uygulamalarında Ortadoğu bölgesindeki yumuşak güç uygulamaları 2003-2011 yılları arası dönem analiz edilerek anlatılmaktadır.

Orta Doğu politikasıOrta Doğu ülkeleriTürk dış politikası+4
Mehmet Can Işık
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

1948-1983 dönemi Türkiye-İsrail siyasi ilişkileri

Türkiye, Sevr Anlaşmasını tanımayarak, Kurtuluş Savaşı mücadelesi sonrası, Lozan Anlaşması ile meşruiyetini elde etmiştir. Türkiye, jeopolitik konumunun kendisine verdiği avantajların farkındadır. Soğuk savaş esnasında bu avantajını kullanma yeteneği fazla yoktu. Bu jeopolitik konum, uluslararası arenada Türkiye'ye çok yönlü politikalar üretme olanağı sunmaktadır. Güçlü Türkiye'nin, Ortadoğu ve Avrasya ekseninde Jeopolitik oyuncu olma ihtimali rakiplerini tedirgin etmektedir. Türkiye büyük jeopolitik oyuncu olabilmek için, gayretlerini ve ittifak arayışlarını iç barışının üzerine bina etmek istemektedir. Türkiye kendine özgü ve yalnız politikasını tüm Sevr komplolarına rağmen sürdürmektedir. İsrail ise siyasetinin kaynağını Tevrat'tan besleyen Siyonizm ile Batı'nın tam desteğini arkasına alarak, Ortadoğu coğrafyasına eklemlendiği günden beri sorunların temel kaynağı olarak dünyayı tedirgin bırakmaya devam etmektedir. Herkese ve her şeye rağmen bildiğini okumak isteyen İsrail kendisine dur denilmesine alışık değildir. Avrasya pazarları Ortadoğu enerji kaynaklarının cazibesinin ötesine geçmeye başladığından beri, İsrail bölgede jeopolitik yalnızlık hissetmekte ve Batı'nın kendisine olan desteğinin devam edip etmediği kuşkusuna kapılmaktan geri duramamaktadır. Bu sorgulamanın Batı'ya dönük bir tepkiye yol açmasından endişe duyulmaktadır. 1948-1983 yılları arası dönemde Türkiye-İsrail arasında kurulan siyasi ilişkilerinin, arabulucularının ve sebeplerinin aranmasına yukarıdaki temel jeopolitik fikirlerden hareketle yola çıkılmıştır.Bu çalışma sonucunda; Türkiye ve İsrail siyasi ilişkilerinin kesintiye uğradığı dönemlerde, istihbarat ve ekonomik ilişkilerin ters ilişkili olarak yoğunluk kazandığı nesnel yargısına varılmıştır.

DiasporaOrta Doğu politikasıSiyasi ilişkiler+6
Ceyhun Demirkollu
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

ABD dış politika kararlarının oluşumunda enerji kaynaklarının rolü: Orta Doğu örneği

Dünyanın yaşam kaynağının temel taşlarından biri enerji kaynaklarıdır. İnsanoğlu varoluşundan günümüze kadar enerji kaynaklarından yararlanmıştır. Bu nedenle geçmişten günümüze kadar geçen süreçte insanların bitmek bilmeyen ve sürekli daha da artan ilgisini üzerinde toplamıştır. Hatta tarihte yaşanan birçok savaşın ve katliamların asıl nedeni olmuştur. Çünkü enerjiye sadece tarım ve sanayide değil, kültürel ve sosyal ihtiyaçların karşılanabilmesi için de gereksinim duyulmuştur. Bu nedenle de her daim bağımlılığın yanı sıra elde edilmesinin zorunluluğunu da beraberinde getirmiştir. Sanayi devrimiyle birlikte enerji öncelikle askeri ve sanayi alanında olmak üzere birçok alanda önemini arttırarak hissettirmiştir. Günümüzde ise ülkeler toplumsal refahını, ekonomisini ve sürdürülebilir kalkınmalarını olumlu yönde gerçekleştirebilme hedeflerini enerji ihtiyaçlarını karşılama yoluyla ulaşabilmekte ve dış politikalarını bu yönde şekillendirip, uygulamaktadırlar. Bundan dolayı dünya siyaseti enerji üzerine şekillenmekte ve yaşadığımız yüzyılda ülkeler arasında enerji kaynaklarına sahip olabilmek için büyük bir rekabet yaşanmaktadır. Bu çalışmada enerjinin ve enerji kaynaklarının ülke çıkarları açısından önemi vurgulanmış, enerji politikaları kavramı tanımlanarak uluslararası ilişkilerde enerjinin rolü ortaya konulmuş, ABD'nin dış politika stratejilerinin oluşumu ve bu dış politika stratejilerini belirleyen temel unsurlar ele alınarak bu politikaları şekillendiren enerji kaynaklarından petrol ve doğal gaz incelenmiştir. Bu bağlamda Orta Doğu bölgesinin zengin petrol yataklarının ABD çıkarları açısından önemine değinilmiştir. Çalışmada enerji kaynaklarının uluslararası arenada gerek gelişmiş gerekse de gelişmekte olan ülkeler açısından sosyal ve ekonomik refah düzeyinin yükseltilmesinde ve bu arenada söz sahibi olabilmek adına bu kaynağı vazgeçilemez bir nimet olarak gören ülkelerin başında ABD'nin geldiği savunulmaktadır. Orta Doğu'daki mücadelelere katılmak ve bu mücadeleleri kendi lehine çevirmek için çeşitli bahaneler üreterek binlerce kilometre uzakta bile olsa yine de bölge üzerinde söz sahibi olmaya çalıştığı, bölgenin yer altı zenginliklerinde hakimiyet kurmak, bölge üzerindeki sözde müttefiklerine yardım etmek ya da insan haklarının çiğnendiği, soykırımın yapıldığı gibi bahanelerin arkasına sığınarak kendi çıkarları doğrulusunda bölge üzerinde faaliyetlerini sürdürmekte olduğu ve bölgedeki tek büyük gücün sadece kendisi olması için adımlar attığı savunulmuştur. ABD'nin bölgedeki asıl amacının, koltuğa hangi başkan geçerse geçsin hiç fark etmeksizin hedeflerine ulaşmak ve enerji mücadelesinde rakip devletler karşısında kazanacağı kâr paylarını ve menfaatlerini en üst seviyeye taşımak olduğu ve bunu da Amerikan ulusunun çıkarları doğrultusunda yaptığı ve ilerisi içinde yapacağı değerlendirilmiştir. Anahtar Sözcükler: Enerji, Enerji Kaynakları, Dış Politika, ABD, Orta Doğu, Petrol.

Amerika Birleşik DevletleriEnerjiEnerji kaynakları+5
Hayri Sinan Uzun
Düzce University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

ABD-İsrail ilişkilerinin Ortadoğu'ya etkileri

Amerika Birleşik Devletleri-İsrail ilişkileri, ilk bakışta diğer devletlerarası münasebetlerden farklı gözükmektedir. Bu aykırı izlenimin sebebi ikili ilişkilerin temelinin, karşılıklı çıkarların yanında, din, lobi, iç politik olaylar ve ekonomi gibi değişkenlerin oluşturmasından kaynaklanmaktadır. Söz konusu değişkenlerin, ABD- İsrail ilişkilerini karmaşık göstermesine karşın, iki devlet için de neorealist perspektifte karşılıklı çıkarlara dayalı ilişkiler tesis edilmiştir. İsrail Ortadoğu'daki varlığını sürdürebilmek ve güvenliğini sağlayabilmek için ABD'nin ekonomik, siyasal ve askeri yardımına ihtiyaç duymaktadır. ABD de Ortadoğu'daki hegemonyasını sürdürülebilir kılmak için bölgede stratejik ortağı olarak İsrail'i öncelemektedir. Ortadoğu ise istikrarsız bir görünüm vermeye devam etmektedir. İsrail'in kuruluşuyla birlikte istikrarsızlık genel anlamda Arap-İsrail ilişkileri ile doğru orantılı olmuştur. Ayrıca çözümsüz kalan Filistin Sorunu da istikrarsızlığın önemli sebeplerindendir. Bu çalışmadaki amaç, ABD'nin İsrail'e olan bakış açısında din, lobi faaliyetleri gibi kavramlar önemli bir yer tutmakla birlikte, neorealist yaklaşımın bu kavramlara nazaran ön planda olduğunu sınamaktır. ABD'nin İsrail ile olan ilişkilerindeki neorealist bakış açısının Ortadoğu'ya olan önemli etkilerini araştırmak da çalışmanın bir diğer amacıdır. Çalışmada, kuramsal çerçeveye dayanılarak, ABD'nin Ortadoğu'daki çıkar algılamaları ve ABD-İsrail ilişkileri kronolojik olarak analiz edilmiştir. Ayrıca ikili ilişkilerdeki önemli faktörler olan dini inanışlar, lobi faaliyetleri gibi konular da ele alınmıştır. ABD- İsrail ilişkilerinin Ortadoğu'ya etkileri ise Filistin Sorunu, çatışma, aktörler arası ilişkiler çerçevesinde analiz kapsamına dahil edilmiştir.

Amerika Birleşik DevletleriHegemonyaOrta Doğu politikası+4
Ozan Çelik
Düzce University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

İsrail'in bölgesel varlığının politik ve stratejik önemi: Bölgesel ve küresel aktörlerin çıkarları ve politikaları üzerinden bir inceleme

Filistin Bölgesi tarihten beri etnik ve dini olarak farklı birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Kudüs merkezli Filistin, M.Ö. 2000´de Arap, M.Ö. 1800´de Hitit, M.Ö. 1286´da Mısır hakimiyetine girmiştir. Bu dönemde Hz. Musa öncülüğündeki İsrailoğulları buraya yerleştiler. Hz. Davud ve Hz. Süleyman´ın yönetimlerine sahne olan bölgede M.Ö. 64´te Roma egemenliği başladı. Bu dönemde Hz. İsa'nın gelmesiyle 637 yılına kadar Hristiyan hâkimiyetinde kalmış sonrasında tümüyle İslam devletlerinin egemenliğine girmiş sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Fatımiler, Selçuklu ve Osmanlı tarafından yönetilen bu bölge 20.yy a kadar barış içinde gelmiştir. Yahudilerin Filistin hayali tarihin hiçbir döneminde bitmedi. Kendilerine vaat edildiğine inandıkları topraklara kavuşma hayali kuran Yahudiler Osmanlı Devleti'nin dolayısıyla Müslümanların güç kaybetmesiyle bölgede tekrar şiddeti tırmandırmışlardır. Günümüzde bölge Müslüman Araplar, Hristiyan Araplar ve Yahudiler' in egemenlik mücadelesine şahit olmaktadır. Bölgede aktif politika izleyen Küresel ve Bölgesel Aktörler de bundan yararlanmak istemektedirler. Yahudiliğin temelini oluşturan Muharref Tevrat ve Yahudilerin kendilerine vaat edildiğine inandıkları Fırat nehrinin doğusundan Nil nehrine kadar bölgeye hâkim olma düşünceleri ve gayretleri nedeniyle Ortadoğu bölgesinde yıllardır akan kan hiç durmamıştır. Çalışma, İsrail tehdidi altında olan Ortadoğu'nun her alanda dengeye oturması ve barışın bölgeye hakim olması için gerekli adımların seyrine ilişkin bir araştırma niteliği taşımaktadır.

Bölgesel stratejiFilistinOrta Doğu politikası+4
Serkan Özkan
Düzce University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Sınıraşan su sorunu ve güvenlik olgusu: Orta Doğu örneği

Su canlıların yaşaması için en önemli doğal kaynaktır. Su, aynı zamanda medeniyet demektir. Çünkü ilk uygarlıklar su kaynaklarının olduğu yerlerde gelişmiştir. Su sanılanın aksine aslında kıt bir kaynaktır. Tarım ve sanayi alanında artan kullanımı, iklim değişikliği, artan nüfus ve ülkelerin su konusundaki politikaları su sorununa neden olmaktadır. Ortadoğu coğrafi açıdan kurak bir iklime sahiptir ve suya en çok ihtiyacı olan bölgelerden biridir. Küresel aktörlerin bölgede ki etkisi ve siyasi istikrarsızlık su sorununu karmaşık hale getirmiştir. Dünya üzerinde birden fazla ülke sınırından geçen akarsular yani sınıraşan sular aktörler arasında su paylaşım ve kullanım sorunlarına neden olabilir. Orta Doğu Bölgesi özellikle sınıraşan suların paylaşımı ve kullanımından kaynaklanan uyuşmazlıkların yaşandığı bölgelerdendir. Bu durum bölge ülkelerinin geleceği için endişe uyandırmaktadır. Su, ekonomik, stratejik ve güç unsuru olarak ülkelerin güvenliği açısından günümüzde daha da önemli hale gelmiştir. Sınıraşan Su Sorunu Ve Güvenlik Olgusu: Orta Doğu Örneği isimli bu tez çalışması su sorununun dünyada en çok yaşandığı bölgelerden biri olan Orta Doğu Bölgesi ve bölgede olabileceği öngörülen özellikle sınıraşan sulardan kaynaklı çatışmaların neden sonuç ilişkisini incelemek amacıyla yapılmıştır ve araştırmada nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Ortadoğu bölgesi stratejik, ekonomik açıdan olduğu kadar siyasi açıdan da geçmişten günümüze hep gündemde olmuştur. Dünyada suya en çok ihtiyaç duyan bölgelerdendir. Karmaşanın bitmediği bölgede su artık petrolden daha önemlidir. Sonuç olarak Orta Doğu'da sınıraşan sulardan kaynaklanan uyuşmazlıklar devam ederse gelecek yıllarda bölgede su savaşlarına neden olabileceği değerlendirilmektedir. Anahtar Sözcükler: Su, Sınıraşan Su, Orta Doğu, Nehir, Güvenlik

GüvenlikOrta DoğuOrta Doğu politikası+5
Şerife Filiz Cumbul
Düzce University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessEN

Selective media coverages of Trump's Middle East plan

In this study, the 45th President of the U.S., Donald Trump's "Middle East" plan, which is claimed to aim to find a solution to the Israeli-Palestinian conflict and is named the "Deal of the Century", is discussed. The study aims to reveal the differences in the handling of the news by two different broadcasters, the websites of TRT World and Al Arabiya English news channels. While determining the working range, the news on 28 January 2020, when the plan was announced, and the news on the next day were examined. In the research, analysis was tried to be made based on van Dijk's Critical Discourse Analysis method. By examining the Critical Discourse Analysis, a general framework was drawn regarding the broadcasters' approach to the plan in line with the foreign policies of their own countries. It was determined that TRT used a discourse against Trump's "Middle East" plan in line with the views of the Turkish public and the foreign policy of the government, but Al Arabiya defended the plan with a very clear discourse, which the Saudi Arabian government supported, albeit with contradictory, vague and open-to-interpretation sentences. It has been determined that media organizations produce discourse in line with the policies, interests and ideologies of the structures that control and finance them.

United States of AmericaCritical discourse analysisPalestine-Israeli conflict+7
Cuma Yavuz
Ankara Social Science University
2021
00
Master'sOpen AccessEN

The role of the British and American actors in the Middle East peace process (1967-2020)

Palestine as a geopolitically important location in the world has been focus of the Western countries since the 19th century. The rise of colonial struggles between the Great Powers in the 20th century has led them to latch onto Palestine, and develop their ambitious strategies for regional governance. The Jewish immigrations accelerated after the Balfour Declaration by Britain in 1917 and the establishment of Israel 1948 have caused endless conflict in the region. The initial focus of the study is first to gather evidence regarding the historical background of the Israeli-Palestinian conflict and analyze the peace plans on Palestine-Israel conflict after the World War II. The study later evaluates the role of the British and American actors, in the Middle East peace process between 1967-2020. Third, the discussion focuses on some of the critical junctures in the peace process: UN Security Council Resolution 242 in 1967, Camp David Accords in 1978, Oslo Agreement in 1993, Camp David Summit Meeting in 2000, Taba in 2001, Geneva Accord in 2003, and lastly the Trump Peace Plan in 2020. The study focuses on the explanation and interpretation of past events based on available materials. Therefore, the analysis applies "Historical Research Method" in order to comprehend complex nuances, communities, concepts, events, and even thoughts and ideas of the past that have an impact on the present. The results of the research reveals that the development of the problem has been largely based on the way the regional and global powers have been involved in the issue. Compared to regional states, global powers, especially Britain and the USA, have been more decisive in the course of events since they had a greater impact on the past, present and future of the problem. Despite the involvement of various actors in the peace process, the solution of the Palestinian issue still remains uncertain. Britain as the root cause of the Palestinian issue due to the Balfour Declaration has been actually concerned about the protection of its regional interests rather than a sustainable peace since the beginning of the process. Similar to Britain, other Western powers such as the United States and France have failed to produce stable and consistent policies towards the peace process since they have primarily given weight to their own interests. The course of event in the Israeli-Palestinian conflict demonstrates that peace and cooperation plans have not solved the conflicts in the past, nor do they offer hope today.

United States of AmericaPeace processPalestine+7
Yumna Bakırtaş
Ankara Social Science University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Körfez krizi bağlamında Türkiye'nin dış politikası

Basra Körfezi'nin coğrafi ve jeopolitik konumunun değerlendirilmesiyle başlanan çalışmamda genel olarak Körfez kıyısında yer alan ülkelerin coğrafi ve tarihi yapıları üzerinde durmaya çalıştıktan sonra Körfez Krizi'nin çıkmasında etkin rol oynayan Irak lideri Saddam Hüseyin döneminde ABD'nin ve İngiltere'nin Basra Körfezi ile Irak üzerindeki sosyal ve tarihi politikalarına değinilmiştir. Bunun yanı sıra Körfez Krizi'nin başlama nedenleri ve bu kriz sırasında ABD, İngiltere ve Türkiye'nin nasıl bir tavır sergilendiğini ve son bölümde de Körfez Krizi sonrası bölgede yaşanan gelişmelerle birlikte krizin Türkiye'ye etkisi ele alınmaya çalışılmıştır. Basra Körfezi tarihin önemli olaylarına şahitlik etmiş bir coğrafyadır. Bu önemli olaylardan biri de hiç şüphesiz ki Körfez Krizi olmuştur. Bu kriz Türkiye'nin dış politikasında bir değişime gitmesine ve Ortadoğu coğrafyasındaki dengeleri değiştirmesi açısından bölgedeki ülkelerin birbirleriyle olan ilişkilerine de yeni bir boyut kazandırmıştır. Körfez Krizi özellikle Türkiye'de ve Ortadoğu'da yeni bir dönemin başlangıcını teşkil etmiştir.

IrakKörfez kriziOrta Doğu+5
İncilay Yatmaz
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Rusya'nın Ortadoğu'ya yönelik dini politikalarında misyoner kurumları (1840-1917)

Sanayi İnkılabı Batılı devletlerin hammadde ve pazar ihtiyacını da beraberinde getirmiştir. Bu durum sanayileşmeye başlayan devletlerin sömürge arayışı içerisine girmesine neden olmuştur. 1699 Karlofça Antlaşması'nın imzalanmasının ardından Avrupa kıtasından yavaş yavaş çekilmeye başlayan Osmanlı Devleti batıdaki teknolojik ve bilimsel yenilikleri takip edememesi, kapitülasyonların Avrupalı devletlerce sömürü aracı olarak kullanılması nedeniyle 19.yüzyılda çöküş sürecine girmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun üç kıtaya hakim stratejik coğrafi konumu, teknolojik yetersizlik nedeni ile işletilmemiş yer altı ve yer üstü zenginlikleri sömürgeci devletler için bulunmaz fırsatlar sunmaktaydı. Kapitülasyonlarla sağladıkları imtiyazların yanı sıra merkezi otoritenin zayıfladığı Osmanlı ülkesinde arzularını daha kolay gerçekleştirecekleri ve nüfuzlarını daha fazla arttırabilecekleri başka bir vasıtaya ihtiyaçları vardı. Sonuçta kapitülasyonlar Osmanlı Devletinin iradesine bağlı hukuki bir işlemdi. Bu noktada, dinin devlet çıkarlarını gerçekleştirmenin bir vasıtası olarak dış politikaya girmesi ve Fransız Devrimi'nin ürünü olan milliyetçilik fikriyle birleşmesi Osmanlı içerisindeki azınlıkların kaderini değiştirmişti. Avrupalı Devletler İmparatorluk içerisinde kendi nüfuz alanlarını oluşturmak için Hıristiyan azınlıklar üzerinde dinsel politikalarını alabildiğine uygulamışlardır. Bunu kimi zaman 19.yüzyılda Osmanlı ülkesini istila eden dini misyonları aracılığıyla, misyonların yetersiz kaldığı durumlarda ise diplomatik temsilcilikleri ile Hıristiyanların azınlıkların uhrevi ve dünyevi reislikleri olan Patrikhaneler vasıtasıyla gerçekleştirmeye çalışmışlardır. Batılı devletlerin her biri kendi mezhebini etkin kılmak ve yaymak için başta "Kutsal Topraklar" olarak tabir edilen Suriye ve Filistin olmak üzere İmparatorluk genelinde kıyasıya bir mücadeleye girmişlerdir. Bu dinsel mücadele siyasi, diplomatik, ideolojik ve askeri yönlerden de desteklenmiş Osmanlı Devletinin yıkılmasının en büyük sebeplerinden biri olmuştur. Bu bağlamda Batılı Devletlerin yayılmacı ve sömürgeci siyasetleri karşısında Osmanlı İmparatorluğunun kuzeyinde gittikçe güçlenen, ticaret yolu ile ekonomisini güçlendirmek isteyen bu nedenle de sıcak denizlere açılmayı milli politikası haline getiren Rusya'nın din, etnik köken ve kültür olgularını dış politika aracı olarak kullanmaması düşünülemezdi. Üstelik Osmanlı'ya olan coğrafi yakınlığı, nüfuz edebileceği Ortodoks nüfusun fazlalığı, Doğu Kiliselerinin Rusya'ya olan sempatisi nedeni ile diğer ülkelere göre daha avantajlı durumdaydı. Rusya için önemli olan bu avantajı çıkarlarını en yüksek düzeyde maksimize edecek şekilde diğer devletlere karşı kullanmaktı. Bu nedenle Rusya başta aynı mezhebe mensup oldukları Ortodokslar olmak üzere Ermeniler, Süryaniler ve diğer azınlık Hıristiyanları kullanarak Osmanlı İmparatorluğu içerisinde nüfuz alanları oluşturmaya çalışmıştır. Bu Hıristiyan azınlıklar da Rusya'ya kurtarıcı gözüyle bakmışlar, ileride kendi bağımsız devletlerini kurmak ümidiyle himayesini talep etmekten çekinmemişlerdir. Rusya'nın misyoner faaliyetleri Suriye, Filistin ve Urmiye'de yoğunlaşmış din, eğitim, iletişim ve bilimsel alanda çalışmalar yapmışlardır. Ancak 1905 Rus-Japon Savaşı ve I.Dünya Savaşı Rusya'nın kaderini de etkilemiştir. Savaşın başlamasıyla birlikte İtilaf Devletleri tarafında yer alması nedeniyle bütün diplomatik ve dini temsilcilikleri kapanmış 1917 Bolşevik İhtilali ile de bir daha açılmamıştır. Diplomatik temsilcilikler ancak Rus Çarlığı yerine kurulan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği adına yeni kurulacak Türkiye Cumhuriyeti'nde açılmıştır. Savaş sonrası ayakta kalabilen dini temsilcilikler ise Sovyet rejimi tarafından değil Amerika'da Kurulan Rus Ortodoks Kilisesi tarafından desteklenmiştir.

Din politikasıMisyonerlikMisyonerlik faaliyetleri+6
Arzu Çetinkaya
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

İran ve ABD/İsrail güç mücadelesi: İran'ın nükleer silah elde etme çabaları ve muhtemel senaryolar

Son dönemde İran'ın nükleer çalışmaları dünya gündemini meşgul eden konuların başında gelmektedir ve açık kaynakta taraflar arasında devam eden gerginliğe ilişkin olarak sayısız savaş senaryoları üretilmektedir.Taraflar arasında devam eden gerginlikte, ABD ve İsrailli üst düzey yetkililer İran nükleer faaliyetlerinin nükleer silah üretimine yönelik olduğunu ve İran Nükleer Programının durdurulamaması halinde askeri harekat dahil her türlü seçeneğin masada olduğunu ifade ederken; nükleer çalışmalarını kesintiye uğratmadan sürdüren İran, bundan geri adım atmayacağını, nükleer çalışmalarının barışçıl olduğunu ileri sürmektedir.BM çatısı altında devam eden müzakerelerden bir sonuç alınamaması halinde; tarafların küresel güç mücadelesi kapsamında çatışan menfaatleri neticesinde bir savaşa girebileceğine dair kuvvetli belirtiler görülmektedir. Söz konusu olası savaşın sonuçları sadece Orta Doğu'yu değil, tüm dünyayı etkileyecektir.Anahtar Sözcükler:1.İran Nükleer Programı2.Orta Doğu Güç Mücadelesi3.İran-ABD Gerginliği4.İran Savaş Senaryoları5.Hedef İran6.Orta Doğu

Amerika Birleşik DevletleriGüçGüç dengesi+7
Mehtap Pınar Işık Ergül
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Mısır ekseninde Ortadoğu'da Amerika ? Sovyet Rusya mücadelesi (1945 ? 1973)

İngiltere ve Fransa'nın II. Dünya Savaşı'nın ardından Ortadoğu'da nüfuzlarının azalmasıyla oluşan boşluğu doldurmaya çalışan ABD ve Sovyetlerin, Ortadoğu mücadelesinin ana eksenini, İsrail Devleti'nin kurulması ile başlayan Arap ? İsrail savaşları ve buna karşı Arap Milliyetçiliği ile Arapları bir arada tutmaya çalışan Mısır oluşturmuştur. ABD ve Sovyetlerin Ortadoğu Politikalarının ana eksenini Mısır'ın oluşturmasının en önemli sebebi, Mısır ihtilali ve Süveyş Kanalı'nın millileştirilmesi olmuştur. Bu olaylar büyük güçlerin politikalarında önemli değişiklikler oluşturmuş, Sovyetler ?Barış İçinde Bir Arada Yaşama? tezini kullanırken ABD ise hem İsrail'in varlığının korunmasının hem de Araplardan kopmamanın hesaplarını yapmıştır. Ancak incelediğimiz bu dönem içerisinde ABD, Arap Ortadoğusu'nda pek de inandırıcı olamamıştır. Nitekim İsrail'e desteği Ortadoğu Devletlerini Sovyetlere yönlendirmiştir. İki güç arasındaki bu kuvvet paylaşımı Sovyet nüfuzunun artmasını sağlamış, ancak Arap ? İsrail Savaşlarında galip taraf İsrail ve dolayısıyla da ABD olmuştur. Bu durum 1970'lere gelindiğinde özellikle de Mısır'ın Sovyetlerden uzaklaşıp ABD'ye yakınlaşmasına yol açmıştır. Yani Sovyetlerin Ortadoğu'da izlediği politika başarısızlıkla sonuçlanmıştır.Anahtar Kelimeler: Ortadoğu, ABD, Sovyetler, Mısır, İsrail

Amerika Birleşik DevletleriMısırOrta Doğu+4
Turgay Murat
Fırat University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Oslo Anlaşması'ndan günümüze İsrail-Filistin anlaşmazlığı ve Türkiye'nin konuya ilişkin politikası

İsrail-Filistin anlaşmazlığı, 20. yüzyıldan bugünlere miras kalan en önemli bölgesel ihtilaflar arasında yer almaktadır. Bu anlaşmazlığın temelinde, İsrail ve Filistin halklarının aynı toprak parçası ile tarihsel, kültürel ve dinsel bağlar taşımaları yatmaktadır. Kudüs'ün statüsü, Filistinli mülteciler, Yahudi yerleşimciler, sınırlar, güvenlik düzenlemeleri ve ekonomik kaynakların kullanım esasları, anlaşmazlığın başlıca unsurlarını oluşturmaktadır.1991 yılında Madrid Barış Konferansı ile başlayan ve Oslo Anlaşmaları ile ivme kazanan Orta Doğu Barış Süreci, İsrail-Filistin anlaşmazlığının çözülmesi yönündeki umutları artırmış olsa da, 2000 yılında gerçekleştirilen Camp David Zirvesi'nin başarısızlıkla sonuçlanması, barış çabalarını sekteye uğratmıştır. 2007 yılı sonunda başlatılan Annapolis süreci de, sözkonusu ihtilafın çözüme kavuşturulmasında somut bir ilerleme sağlayamamıştır.2010 Mayıs ayından itibaren, İsrail ve Filistin arasında, ABD'nin Orta Doğu Özel Temsilcisi George Mitchell'in aracılığında dolaylı görüşmeler gerçekleştirilmektedir. Ancak, bu görüşmelerde henüz kaydadeğer bir mesafe kat edilebilmiş değildir. Filistin'de Hamas ile Fetih grupları arasında yaşanan bölünmüşlük ve İsrail'in Gazze'ye yönelik ablukası da, görüşmelerin seyrini olumsuz etkilemektedir. Dolayısıyla, görüşmelerden olumlu bir netice alınabilmesi için öncelikle Filistin'deki iç bölünmenin giderilmesi, İsrail'in Gazze ablukasına son vermesi, yerleşim faaliyetlerini durdurması ve Hamas'ın barış sürecine dahil edilmesi önem taşımaktadır. Zira İsrail ile Filistin arasındaki mevcut durum sürdürülebilir değildir. Bu anlaşmazlığın devamının bölgedeki istikrarsızlığı artıracağı muhakkaktır. Bu nedenle,tarafların sorumluluk duygusuyla hareket ederek, karşılıklı güven tesis edici adımlara ağırlık vermeleri, kapsamlı bir çözüm zemininin oluşturulmasında kilit rol oynayacaktır.Türkiye, İsrail-Filistin anlaşmazlığının, güvenli ve tanınmış sınırlar içinde yan yana yaşayan iki devlet vizyonu temelinde, karşılıklı müzakereler yoluyla barışçı, adil ve kalıcı bir çözüme kavuşturulmasını arzu etmektedir. Türkiye, Orta Doğu'ya yönelik etkin dış politika anlayışı doğrultusunda, sözkonusu anlaşmazlığın nihai bir barış anlaşmasıyla sonlandırılması yönündeki çabalara katkı sağlamayı sürdürmelidir.Anahtar Sözcükler1. İsrail-Filistin Anlaşmazlığı2. Madrid Barış Konferansı3. Oslo Anlaşmaları4. Camp David Zirvesi5. Yol Haritası

Camp DavidFilistinFilistin-İsrail sorunu+7
Burak Karartı
Gazi University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2010
00

Related subjects