Üriner sistem enfeksiyonları

Bu konu başlığı altında 110 tez

Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üriner sistem enfeksiyonu tanılı hastaların retrospektif değerlendirilmesi

Üriner sistem enfeksiyonları, asemptomatik bakteriüriden ürosepsise kadar geniş bir yelpazede görülebilmektedir. Bu çalışmada, Trakya Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi Enfeksiyon Hastalıkları kliniğinde üriner sistem enfeksiyonu tanısıyla yatan hastaların demografik özellikleri, risk faktörleri, tedavi ve antibiyotik direnç profilleri incelenmiştir. Çalışmaya, 1 Ocak 2016 – 31 Aralık 2017 tarihleri arasında takip edilen 119 hasta alındı. Vakalar komplike (%73,9) ve komplike olmayan (%26,1) olarak iki gruba ayrıldı. Vakaların %57,1'i kadın, %42,9'u erkekti. Komplike grupta medyan yaş 73,5, komplike olmayan grupta 45'ti (p<0,001). Hipertansiyon (p<0,001), nörolojik patolojiler (p=0,003), maligniteler (p=0,004) komplike grupta daha sık görüldü. Üriner kateterizasyon (%33,6) ve üriner taş öyküsü (%16,8) en sık komplike edici faktörlerdi. Emprik tedavide en sık kullanılan antibiyotikler komplike grupta piperasilin tazobaktam (%28,2), komplike olmayan grupta seftriaksondu (%62,5). İdrar kültürlerinde Escherichia coli, her iki grupta en sık görülen etkendi (p=0,043). Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz pozitifliği komplike grupta (%26,1) komplike olmayan gruba göre (%3,2) daha yüksekti (p=0,001). Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz riskini, son bir ayda antibiyotik kullanımının 9 kat artırdığı (p<0,005); son altı ayda ürolojik işlem öyküsünün 6 kat artırdığı (p=0,001) görüldü. Escherichia coli izolatlarında genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz pozitif grupta ampisilin, amoksisilin klavulanat, gentamisin ve sefalosporinlere direnç negatif gruba göre daha yüksekti (p<0,001). Yatış süresi komplike grupta (p<0,001), ayaktan tedavi süresi komplike olmayan grupta daha uzundu (p<0,001). Çalışmamızda mortalite izlenmedi.

Üriner sistem enfeksiyonları
Esra Kızılcan
Trakya University
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Böbrek nakli olan hastalarda idraryolu enfeksiyonu açısından laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi

Böbrek nakli, son dönem böbrek yetmezliği için en ideal tedavi yöntemi olan majör bircerrahi müdehaledir. Böbrek nakli sonrasında en önemli risklerden biri organ reddi diğeriiseenfeksiyonlardır.Böbreknaklisonrasıorganreddiniengellemekamacıylauygulanan immünsupresif tedavi ile nonpatojenorganizmalar dahi patojenhalegelebilmektedir.Ürinersistemenfeksiyon açısından riskliolduğundan nakil öncesi ve sonrasında değerlendirilmelidir. İdraryolu enfeksiyonu tanısı anamnez ve klinik semptomlar ile konulabilse de, kesintanı için tam idrar analizinin yapılması,idrarkültürününçalışılmasıgerekmektedir.Buçalışmaileböbreknakliolanhastalarınidraryolu enfeksiyonu açısından laboratuvar bulgularını değerlendirmek amacıyla GaziantepSANKOÜniversitesi SaniKonukoğluUygulamaveAraştırma Merkezi'nde tam idraranalizi veidrarkültürüçalışılmışolmakşartı ileböbreknakli olan erişkinhastalarınlaboratuvarsonuçlarıileenfeksiyonaetkenmikroorganizmalarincelenmiştir.Çalışmaya böbrek nakli olmuş 57 hasta dahil edilmiş, böbrek nakli sonrası TİT ve kültürsonuçları incelenmiştir. Çalışmamızda renal transplantasyon alıcılarında İYE için etkenmikroorganizmaları sırasıyla, E.coli (%58,33), Enterococcus spp. (%25), K.pneumoniae(%8,33), C. topicalis (%8,33) olarak saptanmıştır. Çalışmamızda kültür sonucuna göre İYEtanısı alma süresi (n=7) %57,1 (n=4) vakada transplantasyon sonrası ilk bir ay olarak tespitedilmiştir.TamotomatikidraranalizcihazlarıTİTiçinyeterlitanısaldoğruluğusağlayabildiğinden idrar yolu enfeksiyon varlığı takiplerinde kullanılabilecek ucuz ve hızlıyol gösterici cihazlardır. Nakilli hastalarda her ne kadar en sık asemptomatik bakteriürigörülse de,İYE takibinde TİTsonucunun etkin birşekilde değerlendirilmesi gereksizyapılankültüristemleriaçısındanönemlidir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+4
Leyla Pekel
Sanko University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pediatrik ürolojik cerrahi ve invaziv girişimlerin üriner sistem enfeksiyonlarina etkisi

Bu çalışmada, yeterli sayıda olgu ile idrar yolu enfeksiyonu saptanan pediatrik olgularda, üriner sisteme yönelik cerrahi işlem yapılan ve yapılmayan grup arasındaki etkenlerin farklılığı, üriner enfeksiyonlarının tedavi süreleri ve antibiyotik dirençleri araştırılmıştır. Çalışmaya Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi çocuk sağlığı ve hastalıkları servisinde Eylül 2019- Haziran 2022 tarihleri arasındaüriner sistem enfeksiyonu tanısı ile yatan yaklaşık 201 pediatrik hasta dâhil edilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre; Çalışma kapsamında değerlendirilen hastaların 106'sı (%52,7) erkek, 95'i (%47,3) kadın ve yaşları 3,63±4,67 yıl olarak saptandı. Cerrahi öyküsü olan hastalarda renal kolik 34 (%89,5) olgu ile en sık cerrahi girişim nedeni idi. Cerrahi öyküsü olmayan hastalarda ise ateş 56 (63,6%) olguda en sık başvuru sebebi olarak bulundu. Cerrahi öyküsü olan 42 (%42,9) hastada, cerrahi öyküsü olmayan 56 (%57,1) hastada Escherichia coli (E.coli) 'inin en yüksek orandaki etken olduğu görülmüş etkenler açısından gruplar arası istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Çalışmaya dahil edilen olguların yatış süresi 8,15±5,20 gün olarak saptandı. Tedavi süreleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Çalışma kapsamında incelenen hastalardan cerrahi öyküsü olanlar ve cerrahi öyküsü olmayanlar arasında almış oldukları tedaviler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır.Cerrahi öyküsü olan hastaların 42'sinde (%42,9), cerrahi öyküsü olmayan hastaların 56'sında (%57,1) E. coli, cerrahi öyküsü olan hastaların 20'sinde (%48,8), cerrahi öyküsü olmayan hastaların 21'inde (%51,2) Klebsiella pneumoniae(K.Pneumoniae), cerrahi öyküsü olan hastaların 20'sinde (%60,6), cerrahi öyküsü olmayan hastaların 13'ünde (%39,4) Proteus mirabilis (P.mirabilis) saptanmış, cerrahi öyküsü olanlar ve cerrahi öyküsü olmayanlar arasında antibiyogram sonuçları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Cerrahi öyküsü olanlar ve cerrahi öyküsü olmayanlar arasında antibiyotik direnci açısından; Tobramısın ve Trımetoprım Sülfometaksazol antibiyotiklerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Anahtar Kelimeler:Pediatrik ürolojik cerrahi, invaziv girişim, üriner sistem enfeksiyonu

Cerrahi işlemler-minimal girişimselCerrahi-ürolojikÇocuklar+1
Meral Aydın Unal
Harran University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İki-altı yaş grubu çocukların anne sütü alma düzeylerine göre enfeksiyon hastalıkları görülme sıklığının ve besin tüketim düzeylerinin değerlendirilmesi

Çalışma, iki-altı yaş grubu çocukların anne sütü alım düzeylerine göre enfeksiyon hastalıkları görülme sıklığının ve besin tüketim düzeylerinin değerlendirilmesi amacıyla yürütülmüştür. Kasım 2018-Şubat 2019 tarihleri arasında, İstanbul'un Şişli ilçesinde iki anaokulunda bulunan, iki-altı yaş grubu 131 çocuk çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırmanın verileri, altı bölümden oluşan anket formundan elde edilmiştir. Anketin birinci bölümünde çocuğa ait, ikinci bölümünde ise aileye ait genel bilgiler bulunmaktadır. Üçüncü bölümde çocuğun sağlık durumu ve kullandığı ilaçlar sorgulanmış, dördüncü bölümde beslenme alışkanlıkları incelenmiştir. Anketin beşinci bölümü çocuğun besin tüketim sıklığını belirlemeye yöneliktir. Anketin altıncı bölümünde ise, annelerin enfeksiyon hastalıkları ve hijyen konusundaki davranışlarını saptamaya yönelik ölçek kullanılmıştır. Ayrıca çalışmada, bir gün hafta içi, bir gün hafta sonu olmak üzere birbirini takip eden iki günlük besin tüketim kaydı da bulunmaktadır. Besin tüketimlerinin analizi için Beslenme Bilgi Sistemleri Paket Programı (BEBİS), elde edilen verilerin istatistiksel analizi için ise SPSS (Statistical Package for Social Sciences) programı kullanılmıştır. Analiz sonucunda, çocukların %46,6'sının erkek, %53,4'ünün kız olduğu görülmüş olup, antropometrik ölçüm değerlerinden beden kütle indeksinin, en yüksek %22,1 oranı ile 50-75. persentil arasında olduğu belirlenmiştir. Çocukların %11,5'i altı ay, %47,3'ü ise 7-24 ay anne sütü almıştır. Solunum yolu enfeksiyonları çocukların %79,4'ünde, kulak burun boğaz enfeksiyonları %81,7'sinde, üriner sistem enfeksiyonları %15,3'ünde, mide-bağırsak enfeksiyonları %29,8'inde görülmüştür. Günlük ortalama enerji ve besin öğesi tüketimlerinin çocukların yaşı, cinsiyeti ve geçirilen enfeksiyon sıklığı ile ilişkili olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Çocuklarda görülen enfeksiyon hastalıkları sıklığı ile anne sütü alım düzeyi arasındaki ilişki değerlendirildiğinde, sadece üriner sistem enfeksiyonları sıklığı ile anne sütü tüketimi arasında anlamlı ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır (p<0,05).

Anne sütüBeslenmeBeslenme durumu+7
Gökçen Özüpek
Haliç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal transplantasyon sonrası üriner sistem enfeksiyonları sıklığı risk faktörleri ve komplikasyonları: Tek merkez deneyimi

Amaç: Renal transplantasyon sonrası gelişen üriner sistem enfeksiyonları (ÜSE), greft sağkalımını ve hasta morbiditesini olumsuz etkileyen önemli komplikasyonlardandır. Bu çalışmanın amacı, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde takip edilen, böbrek nakli olmuş hastalarda ÜSE insidansını, risk faktörlerini, etken mikroorganizmaları ve greft sağkalımı üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Retrospektif olarak 1 Kasım 2023-31 Ekim 2024 tarihleri arasında hastanemize başvuran, böbrek nakli uygulanmış 285 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, primer böbrek hastalıkları, donör tipleri, eşlik eden komorbiditeler, immünsüpresif tedavi rejimleri ve ÜSE gelişimi analiz edildi. ÜSE varlığı, türleri ve etken mikroorganizmalar ile antibiyotik direnç profilleri değerlendirildi. Bulgular: 285 hastanın %8,4'ünde (n=24) ÜSE gelişti. ÜSE gelişimi açısından kadın cinsiyet anlamlı bir risk faktörüydü (p=0,001). Yaş, primer böbrek hastalığı, donör tipi, komorbid hastalık varlığı ve immünsüpresif rejimler ÜSE ile anlamlı ilişki göstermedi. ÜSE olgularının %83,3'ü alt üriner sistem enfeksiyonu olarak saptandı. En sık izole edilen patojenler Escherichia coli (%50), Klebsiella pneumoniae (%25) ve Enterococcus faecalis (%20,8) idi. Gram-negatif bakterilerde ESBL üretimi yaygındı. Takrolimus ve siklosporin düzeyleri ÜSE gelişen hastalarda anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001). ÜSE geçiren hastalarda serum kreatinin düzeylerinde erken dönemde anlamlı bozulma gözlenmedi. Rekürren ÜSE oranı %29,1 olarak tespit edilirken, rekürren ÜSE ile böbrek fonksiyonu arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Nakil öncesi ÜSE öyküsü olanlarda nakil sonrası ÜSE gelişme riski yaklaşık 2 kat artış gösterdi (OR: 2.16) ancak istatistiksel anlamlılık yoktu (p=0.108). Üriner lökosit sayısı ÜSE tanısında yüksek tanısal performansa sahipti (AUC=0.984, p<0.001). Sonuç: Renal transplant hastalarında ÜSE gelişimi, özellikle kadın cinsiyet ve immünsüpresif ilaç düzeyleri ile ilişkilidir. Gram-negatif bakteriler en sık etken olup, ESBL pozitif izolatlar tedavi yaklaşımını zorlaştırmaktadır. Nakil öncesi ÜSE öyküsü ÜSE riskini artırabilir. ÜSE sonrası erken dönemde böbrek fonksiyonlarında anlamlı bozulma görülmemekle birlikte, uzun dönem izlem önemlidir. Bu veriler transplant merkezlerinde enfeksiyon kontrol stratejilerinin geliştirilmesi ve bireyselleştirilmiş tedavi planlarının oluşturulmasına katkı sağlayacaktır.

TransplantasyonÜriner sistem enfeksiyonları
Abdullah Güneş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Alt üriner sistem semptomu olan ve olmayan multipl skleroz hastalarında fiziksel ve psikososyal fonksiyonelliğin incelenmesi

. Bu çalışmanın amacı alt üriner sistem (AÜS) semptomu olan ve olmayan Multipl Skleroz (MS) hastalarında fiziksel ve psikososyal fonksiyonelliğin incelenmesiydi. Hastalar semptom sorgulaması yapıldıktan sonra AÜS semptomu olan (n=36) ve olmayan (n=14) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Fiziksel fonksiyonlar, Zamanlı Kalk ve Yürü (TUG) testi, Multipl Skleroz Yürüyüş Ölçeği, Uluslararası Düşme Etkinlik Ölçeği, Yorgunluk Etki Ölçeği ve Yorgunluk Şiddet Ölçeği ile değerlendirildi. Fiziksel aktivite düzeyinin değerlendirilmesinde Global Fiziksel Aktivite Ölçeği kullanıldı. Buna ek olarak, psikolojik semptomlar Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği ile; yaşam kalitesi ise Multipl Skleroz Yaşam Kalitesi-54 Anketi ile değerlendirildi. AÜS semptomu olan MS hastalarında, TUG testi süresinin AÜS semptomu olmayan MS hastalarından daha yüksek olduğu bulundu (p=0.031). Alt grup analizinde, idrar kaçırma semptomu olan hastalarda, TUG testi süresinin (p=0.008) ve Düşme Etkinlik Ölçeği puanının (p=0.020) idrar kaçırma semptomu olmayan hastalardan anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulunurken, Global Fiziksel Aktivite Ölçeği'nin toplam puanının anlamlı düzeyde daha düşük olduğu (p=0.028) bulundu. Aşırı Aktif Mesane Sendromu (AAMS) olan hastalarda, TUG testinin süresinin AAMS olmayan hastalardan anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu bulundu (p=0.014). AÜS semptomu olan MS hastalarında, Nörojenik Mesane Semptom Skoru ile değerlendirilen semptom şiddeti ile TUG testi süresinin (r=0,356, p=0,033), MS Yürüyüş Ölçeği puanının (r=0,428, p=0,009) ve Düşme Etkinlik Ölçeği puanının (r=0,469, p=0,004) pozitif yönde orta düzeyde ilişkili olduğu bulundu. Ayrıca semptom şiddetinin artmasıyla MS Yaşam Kalitesi Anketi'nin fiziksel sağlık puanının (r=-0,557, p<0,01) anlamlı düzeyde azaldığı bulundu. İdrar kaçırma semptomu olan MS hastalarında semptom şiddeti ile MS Yürüyüş Ölçeği'nin (r=0,400 p=0,035) ve son bir yıldaki düşme sayısının (r=0,443, p=0,018) pozitif yönde orta düzeyde ilişkili olduğu bulundu. Semptom şiddetinin artmasıyla MS Yaşam Kalitesi Anketi'nin fiziksel sağlık puanının negatif yönde kuvvetli düzeyde ilişkili olduğu (r= -0,64, p<0,01) bulundu. AAMS olan MS hastalarında semptom şiddeti ile MS Yürüyüş Ölçeği puanının (r= 0,354, p=0,049), Düşme Etkinlik Ölçeği puanının (r=0,389, p=0,031), Yorgunluk Şiddet Ölçeği puanının (r= 0,353, p=0,049) pozitif yönde zayıf düzeyde ilişkili olduğu bulundu. Semptom şiddetinin artmasıyla Global Fiziksel Aktivite Anketi'nin iş aktiviteleri alt ölçek puanının (r=-0,353, p=0,049) ve MS Yaşam Kalitesi Anketi'nin fiziksel sağlık puanının (r=-0,676, p<0,01) anlamlı düzeyde azaldığı bulundu AÜS semptomu olan MS hastalarında yapılan lineer regresyon analizinde, daha yüksek TUG testi süresinin (β=0,410, p=0,001) ve daha düşük fiziksel sağlık puanının (β=-0,345, p=0,006) daha yüksek AÜS semptom şiddetine katkıda bulunan faktörler olduğu bulundu. Çalışmamız, MS'li hastalarda AÜS ile ilgili değerlendirmelerin hastalığın erken döneminde başlaması gerektiğinin, MS hastalarına fonksiyonelliğin artırılmasını hedefleyen fizyoterapi ve rehabilitasyon yaklaşımlara ek olarak pelvik taban rehabilitasyonunun da önerilmesinin önemli olduğunu vurgulamaktadır. Anahtar kelimeler: Multipl skleroz, Alt Üriner sistem işlev bozukluğu, fiziksel fonksiyon, psikolojik durum, yaşam kalitesi

Belirti ve semptomlarDüşme kazalarıFonksiyonel yetkinlik+7
Şeyma Dilek
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocukluk çağında nedeni bilinmeyen ateş ile izlenen hastaların klinik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi

Nedeni bilinmeyen ateş (NBA), etiyolojisinde kendi kendine düzelebilen viral hastalıklardan tedavi verilmediğinde ölümle sonuçlanabilen malignitelere kadar çok çeşitli ve fazla sayıda hastalığın yer aldığı bir klinik tablodur. Bu çalışmada NBA etiyolojisinde ülkemizde sık görülen nedenleri belirlemek, yeni vakalarda tanı ve tedavi adına faydalı olabilecek bir yaklaşım oluşturabilmek ve hekimlerin bu konudaki bilgi birikimini artırmak hedeflendi. Çalışmada 1 Ocak 2014-31 Aralık 2020 tarihleri arasında, Hacettepe İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi'nde, NBA tanısı ile ayaktan veya yatırılarak takip edilen 1 ay-18 yaş aralığındaki çocuk hastaların öyküleri ve fizik muayene bulguları, hastalara uygulanan testlerin sonuçları ve verilen tedaviler ile ilgili veriler, hasta dosyalarından ve hastane bilgi yönetim sisteminden retrospektif olarak incelendi. NBA kriterleri; detaylı öykü, fizik muayene bulguları ve temel laboratuvar tetkikleri ile ateşe yol açan nedenin saptanamadığı, en az 14 gündür devam eden ve her gün vücut sıcaklığının günde en az bir kez 3 38,3 °C ölçülmesi olarak ele alındı. Altmış dokuz hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 39'u (%56,5) erkek, 30'u (%43,5) kızdı. Hastaların yaş aralığı 5 ay ile 17 yıl 10 ay arasında değişmekteydi, ortalama yaş 4,7 yıl, ortanca yaş ise 2,3 yıl bulundu. Hastaların 49'una (%71) tanı konulabilirken 20'sinin (%29) tanısı konulamadı. Tüm hastalar içinde 22 (%31,9) hastada enfeksiyon hastalığı, 11 (%15,9) hastada romatolojik hastalık, 9 (%13) hastada malignite ve 7 (%10,1) hastada diğer hastalıklar saptandı. Tanı konulamayan hastaların yaşı; enfeksiyon hastalıkları, romatolojik hastalık ve malignite gruplarında olan hastalara göre daha küçüktü. En sık görülen enfeksiyon hastalığı atipik pnömoni iken (6 hasta), tüm enfeksiyöz hastalıklar içinde en sık saptanan viral etken influenza A virusu (2 hastada atipik pnömoni, 1 hastada mikst viral enfeksiyon, 1 hastada ise tek başına etken), en sık saptanan bakteriyel etken Salmonella türleri (3 hasta) oldu. Çalışmanın sonunda çocuklarda NBA etiyolojisinde enfeksiyonların halen daha ilk sırada olduğu ve tanısal test imkanlarında yıllar içinde artış olmasına rağmen hastaların %29'una tanı konulamadığı saptandı. Tekrarlayan öykü, fizik muayene ve ilk basamak invazif olmayan tanısal tetkiklerin ise tanı koyma sürecinde en çok yardımcı olan araçlar olduğu görüldü.

Adenovirüs enfeksiyonlarıAilevi akdeniz ateşiAteş+7
Şükran Bayrak
Hacettepe University
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yatan hastaların idrar kültürlerinden izole edilen klebsiella SPP., escherichia coli, acinetobacter baumannii, pseudomonas aeruginosa izolatlarının antibiyotik duyarlılıklarının in vitro yöntemlerle saptanması ve fosfomisine direnç mekanizmalarının araştırılması

İdrar yolu enfeksiyonlarında en sık izole edilen etkenler, Escherichia coli, Klebsiella pneumoniae, Pseudomonas aeruginosa, Acinetobacter baumannii'dir. Çoğunlukla ampirik tedavi gerektiren idrar yolu enfeksiyonlarında etkene yönelik uygun tedavinin seçimi için yerel antibiyotik direnç verileri göz önüne alınmaktadır. Bu nedenle her hastanede süreli olarak antibiyotik sürveyans araştırmalarının yapılması gereklidir. Kullanılmakta olan antibiyotiklere karşı direnç mekanizmaların bilinmesi, direncin yayılımını engelleyecek önlemler alınmasını sağlamaktadır. İdrar yolu enfeksiyonlarında yaygın kullanılan bir antibiyotik olan fosfomisin, 1969'da üretilmiş olan, geniş spektrumlu, bakterisidal bir antibiyotiktir, çoklu ilaca dirençli (MDR) Enterobacterales gibi birçok sorunlu patojene karşı etkili olduğu için yeniden gündeme gelmiştir. Bununla birlikte fosfomisine dirençli izolatlar tüm dünyada bildirilmeye başlanmıştır. Fosfomisin direnci, üç mekanizma ile oluşmaktadır; fosfomisine azalmış geçirgenlik, antibiyotiğin hedef bölgesi olan MurA'daki modifikasyon ve enzimatik inaktivasyon. Bunlardan ilk ikisi kromozom, üçüncü mekanizma ise plazmid kontrolündedir. Ülkemizde fosfomisin direnci bildirilmekle birlikte hangi direnç mekanizmasının yaygın olduğu bilinmemektedir. Çalışmamız kapsamında; Şubat 2018-Şubat 2019 tarihlerinde Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Bakteriyoloji Laboratuvarına yatan hastalardan gelen idrar örneklerinden ardışık olarak izole edilen E. coli (n=235), K. pneumoniae (n=56), A. baumannii (n=7) ve P. aeruginosa (n=2) 'da antibiyotik duyarlılık profilleri belirlenmiştir. Fosfomisine dirençli izolatlarda (MİK >32mg/L) enzimatik inaktivasyona yol açan plazmid kaynaklı fosA, fosA3 ve fosC2 direnç genlerinin varlığı araştırılmıştır. Çalışmamızda fosfomisin duyarlılığı için altın standart olan agar dilüsyon yöntemi, diğer antibiyotikler (amikasin, gentamisin, seftazidim, seftriakson, meropenem, siprofloksasin, tigesiklin, trimetoprim/sülfametoksazol, kolistin ve piperasilin/tazobaktam) için sıvı mikrodilüsyon yöntemi kullanılmıştır. Plazmid kaynaklı fosfomisin direnç genlerinin ve blaCTX-M'in belirlenmesi için PZR yöntemi kullanılmıştır. Amikasin, gentamisin, seftazidim, seftriakson, meropenem, piperasilin/tazobaktam, siprofiloksasin, tigesiklin, trimetoprim/sülfametoksazol ve kolistin için direnç oranları sırasıyla %3,3, %18,7, %26,0, %34,0, %4,3, %24,0, %45,3, %4,0, %44,7 ve %7,0 olarak bulunmuş, fosfomisine ise 20 izolatta (% 6,6) direnç saptanmıştır. Fosfomisine en yüksek oranda direnç K. pneumoniae (n=9)'da saptanmıştır. İki K. pneumoniae izolatında fosA direnç geni saptanmış, bunlardan bir izolatta fosA ve fosA3 genleri birlikte bulunmuş, bu izolatın ayrıca blaCTX-M geni taşıdığı da belirlenmiştir. İzolatların hiçbirinde fosC2 geni bulunmamıştır. Çalışmamızda fosfomisine dirence yol açabilecek sadece üç gen araştırılmıştır buna karşın fosfomisin direncinden sorumlu olabilecek diğer genlerin de araştırılması gereklidir. Fosfomisin direnç genlerinin plazmid kaynaklı olması, fosfomisinin yaygın kullanımıyla birlikte direncin artacağını düşündürmektedir. Bu nedenle fosfomisinin akılcı antibiyotik ilkeleri doğrultusunda kullanılmasına özen gösterilmeli ve direnç gelişimi yakından izlenmelidir.

Acinetobacter baumanniiAntibiyotiklerEscherichia coli+6
Şeyma Nigiz
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İdrar yolu enfeksiyonu görülen ve görülmeyen gebelerde yorgunluk ve sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının karşılaştırılması

İDRAR YOLU ENFEKSİYONU GÖRÜLEN VE GÖRÜLMEYEN GEBELERDE YORGUNLUK VE SAĞLIKLI YAŞAM BİÇİMİ DAVRANIŞLARININ KARŞILAŞTIRILMASI Amaç: Bu araştırma gebelerde görülen idrar yolu enfeksiyonlarının gebelerin yorgunluk ve sağlıklı yaşam biçimi davranışlarına etkisi incelenmek amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Araştırma kesitsel ve olgu-kontrol çalışmasıdır. Araştırmada gebelerin sosyo-demografik ve obstetrik özelliklerine yönelik Gebe Tanıtım Formu; Yorgunluk İçin Görsel Benzerlik Skalası ve Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği II kullanılmıştır. Araştırma verileri, yüz yüze görüşme yöntemi ile toplanmıştır. Araştırmanın evrenini İstanbul ili Aile Sağlığı Merkezi'ne kayıtlı 209 gebe oluşturmaktadır. Gebelerde idrar yolu enfeksiyonu varlığı Sağlık Bakanlığı'nın materyallerle, non steril idrar örneği ile yapılan strip taraması ile belirlenmiştir. Araştırmada örneklem seçimine gidilmeyip, araştırmaya katılmayı kabul eden, araştırmaya dâhil edilme kriterlerine uyan tüm gebeler araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Araştırma, idrar yolu enfeksiyonu olan ve olmayan şeklinde iki grup olarak yürütülmüştür. Araştırma örneklemini; enfeksiyonu olan (n=47) ve enfeksiyon bulgusu olmayan (n=77) toplam 124 gebe oluşturmuştur. Verilerin analizi SPSS paket programında yapılmıştır. Bulgular:. Gebelerin yaş ortalaması 27.52±5.46 (Min=18.0, Max=40.0), eğitimi düzeyi ise en yüksek oranda lise ve üzeri eğitime sahip oldukları saptanmıştır. Gebelerin Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları toplam puan ortalaması tüm gebelerde 130.0±18.8 (Min=74.0-189.0) olarak belirlenmiştir. Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları toplam puan ortalaması ve alt ölçekleri Manevi Gelişim, Sağlık Sorumluluğu, Fiziksel Aktivite, Beslenme, Kişilerarası İlişkiler ve Stres Yönetimi puan ortalamaları idrar yolu enfeksiyonu olma durumları karşılaştırıldığında istatistiksel farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Gebelerin Yorgunluk puan ortalaması 542.2±243.9 ve enerji alt ölçeği puan ortalaması ise 241.4±102.5 (Min=25.0-Max=458.0) olarak belirlenmiştir. Yorgunluk ve Enerji alt ölçeği ile idrar yolu enfeksiyonu olma durumu karşılaştırıldığında istatistiksel olarak farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Sonuç: Gebelerin Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışlarının tüm alt boyutları ve yorgunluk ve enerji düzeyi ile idrar yolu enfeksiyonuna sahip olma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Çalışmamızın sonucu, gebelerde var olan sorunlardan idrar yolu enfeksiyonu sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını etkilememekte ve yorgunluğa da neden olmadığını söylemek mümkündür. Anahtar Kelimeler: idrar yolu enfeksiyon; sağlıklı yaşam biçimi davranışları; yorgunluk; enerji.

DavranışGebelikSağlıklı yaşam+3
Neslihan Tekeli
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Alt üriner sistem hastalığı olan kedilerin serum amiloid a düzeylerinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada AÜSS gösteren ve alt üriner sistem hastalığı tanısı koyulan kedilerin SAA düzeylerinin değerlendirilmesi ve bu düzeylerin sağlıklı kedilerden elde edilen SAA düzeyleri ile karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca bu çalışmada FLUTD tanısı koyulan kedilerden elde edilen SAA değerleri ile WBC değerlerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesine de yer verilmiştir. Çalışma alt üriner sistem şikayeti ile gelen 'sahipli/doğal hasta' 10 kedinin oluşturduğu çalışma grubu ve sağlıklı olduğu bilinen 10 kedinin oluşturduğu kontrol grubu olmak üzere toplam 20 kedi ile gerçekleştirildi. Çalışma grubu kendi içerisinde obstrüksiyon gösterip göstermemesine bağlı olarak obstrüktif FLUTD (n=4) ve obstrüktif olmayan FLUTD (n=6) olmak üzere 2 grupta incelendi. Kontrol grubunu oluşturan sağlıklı kedilerin yalnızca tam kan sayımı ve SAA, TP, albumin değerleri analiz edildi, tam idrar analizi yapılmadı ve diagnostik görüntüleme yöntemleri kullanılmadı. Çalışma grubunu oluşturan kedilere ayrıca tam idrar analizi uygulandı ve kedilerde diagnostik görüntülemeye başvuruldu. Kontrol grubundan elde edilen değerler belirlendi, çalışma grubundan elde edilen değerler de kendi arasında obstrüksiyon gösteren ve göstermeyen 2 grup arasında kıyaslandı. Her iki grup içinde yaş, ırk, cinsiyet ayrımı gözetilmedi ve obstrüktif, obstrüktif olmayan ve kontrol grubundaki gözlemlerin cinsiyet, kısırlık, ırk, dağılımlarının ve yaş ve ağırlık değerlerinin istatistiksel olarak her üç grupta da benzer sıklıklarda olduğu gözlendi herhangi bir yatkınlık belirlenemedi. AÜSS gösteren ve çalışma grubuna dahil edilen kedilerin tam idrar analizi; idrarın fiziksel analizi, idrarın biyokimyasal analizi, idrarın mikroskobik analizi ve idrarın bakteriyolojik açıdan incelenmesi olarak sırasıyla uygulandı. İdrar örneklerinin steril olması amacıyla idrar örneği sistosentez yöntemi ile alındı. Fiziksel ve biyokimyasal değerlendirilmesi tamamlanan steril idrar örnekleri sıvı besi yerinde 24 saat 37C 'lik etüvde inkubasyona bırakıldı. İnkübasyonu takiben gram boyama yöntemi ile boyandı ve sonrasında yapılan mikroskobik incelemede 10 idrar örneğinin 3'ünde İYE ile uyumlu bakteri saptandı. Bunlardan 1'inde gram negatif rod tipi bakteriler ve diğer 2'sinde gram pozitif kok tipi bakteriler saptandı. AÜSS gösteren kedilerin (idrar keselerinin dolu olması şartıyla) idrar keseleri ultrasonografik olarak görüntülendi. USG sonucu 10 kediden 2'sine ürolitiyazis tanısı koyuldu. Tanı radyografi ile desteklendi. Ürolitiyazis tanısı koyulan kedilerde aynı zamanda İYE ile uyumlu bakteriüri saptanmıştı. İYE ile uyumlu bakteriüri ve/veya ürolitiyazis tespit edilmeyen 10 kediden 7'sinde ise tanı KİS olarak koyuldu. Kontrol grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerin hepsi normal referans değerleri arasında yer almaktaydı. Çalışma grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerinin her 3 grupta benzer değerlerde olduğu görüldü, anlamlı bir fark saptanmadı. Total protein değerlerinin her üç gruptaki hayvanlarda benzer olduğu gözlendi. Albumin değerinin 3 grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu belirlendi (p=0,003). Obstrüktif gruptaki kedilerde görülen albumin değerinin (2,65) obstrüktif olmayan gruptaki gözlemlerin albumin değeri (3,3) ile benzer, kontrol grubunda gözlenen albumin değerine (4,25) kıyasla anlamlı düzeyde düşük seviyede olduğu belirlendi. Yine SAA değeri normal çalışmada AÜSS gösteren ve alt üriner sistem hastalığı tanısı koyulan kedilerin SAA düzeylerinin değerlendirilmesi ve bu düzeylerin sağlıklı kedilerden elde edilen SAA düzeyleri ile karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca bu çalışmada FLUTD tanısı koyulan kedilerden elde edilen SAA değerleri ile WBC değerlerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesine de yer verilmiştir. Çalışma alt üriner sistem şikayeti ile gelen 'sahipli/doğal hasta' 10 kedinin oluşturduğu çalışma grubu ve sağlıklı olduğu bilinen 10 kedinin oluşturduğu kontrol grubu olmak üzere toplam 20 kedi ile gerçekleştirildi. Çalışma grubu kendi içerisinde obstrüksiyon gösterip göstermemesine bağlı olarak obstrüktif FLUTD (n=4) ve obstrüktif olmayan FLUTD (n=6) olmak üzere 2 grupta incelendi. Kontrol grubunu oluşturan sağlıklı kedilerin yalnızca tam kan sayımı ve SAA, TP, albumin değerleri analiz edildi, tam idrar analizi yapılmadı ve diagnostik görüntüleme yöntemleri kullanılmadı. Çalışma grubunu oluşturan kedilere ayrıca tam idrar analizi uygulandı ve kedilerde diagnostik görüntülemeye başvuruldu. Kontrol grubundan elde edilen değerler belirlendi, çalışma grubundan elde edilen değerler de kendi arasında obstrüksiyon gösteren ve göstermeyen 2 grup arasında kıyaslandı. Her iki grup içinde yaş, ırk, cinsiyet ayrımı gözetilmedi ve obstrüktif, obstrüktif olmayan ve kontrol grubundaki gözlemlerin cinsiyet, kısırlık, ırk, dağılımlarının ve yaş ve ağırlık değerlerinin istatistiksel olarak her üç grupta da benzer sıklıklarda olduğu gözlendi herhangi bir yatkınlık belirlenemedi. AÜSS gösteren ve çalışma grubuna dahil edilen kedilerin tam idrar analizi; idrarın fiziksel analizi, idrarın biyokimyasal analizi, idrarın mikroskobik analizi ve idrarın bakteriyolojik açıdan incelenmesi olarak sırasıyla uygulandı. İdrar örneklerinin steril olması amacıyla idrar örneği sistosentez yöntemi ile alındı. Fiziksel ve biyokimyasal değerlendirilmesi tamamlanan steril idrar örnekleri sıvı besi yerinde 24 saat 37C 'lik etüvde inkubasyona bırakıldı. İnkübasyonu takiben gram boyama yöntemi ile boyandı ve sonrasında yapılan mikroskobik incelemede 10 idrar örneğinin 3'ünde İYE ile uyumlu bakteri saptandı. Bunlardan 1'inde gram negatif rod tipi bakteriler ve diğer 2'sinde gram pozitif kok tipi bakteriler saptandı. AÜSS gösteren kedilerin (idrar keselerinin dolu olması şartıyla) idrar keseleri ultrasonografik olarak görüntülendi. USG sonucu 10 kediden 2'sine ürolitiyazis tanısı koyuldu. Tanı radyografi ile desteklendi. Ürolitiyazis tanısı koyulan kedilerde aynı zamanda İYE ile uyumlu bakteriüri saptanmıştı. İYE ile uyumlu bakteriüri ve/veya ürolitiyazis tespit edilmeyen 10 kediden 7'sinde ise tanı KİS olarak koyuldu. Kontrol grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerin hepsi normal referans değerleri arasında yer almaktaydı. Çalışma grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerinin her 3 grupta benzer değerlerde olduğu görüldü, anlamlı bir fark saptanmadı. Total protein değerlerinin her üç gruptaki hayvanlarda benzer olduğu gözlendi. Albumin değerinin 3 grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu belirlendi (p=0,003). Obstrüktif gruptaki kedilerde görülen albumin değerinin (2,65) obstrüktif olmayan gruptaki gözlemlerin albumin değeri (3,3) ile benzer, kontrol grubunda gözlenen albumin değerine (4,25) kıyasla anlamlı düzeyde düşük seviyede olduğu belirlendi. Yine SAA değeri normalçalışmada AÜSS gösteren ve alt üriner sistem hastalığı tanısı koyulan kedilerin SAA düzeylerinin değerlendirilmesi ve bu düzeylerin sağlıklı kedilerden elde edilen SAA düzeyleri ile karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca bu çalışmada FLUTD tanısı koyulan kedilerden elde edilen SAA değerleri ile WBC değerlerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesine de yer verilmiştir. Çalışma alt üriner sistem şikayeti ile gelen 'sahipli/doğal hasta' 10 kedinin oluşturduğu çalışma grubu ve sağlıklı olduğu bilinen 10 kedinin oluşturduğu kontrol grubu olmak üzere toplam 20 kedi ile gerçekleştirildi. Çalışma grubu kendi içerisinde obstrüksiyon gösterip göstermemesine bağlı olarak obstrüktif FLUTD (n=4) ve obstrüktif olmayan FLUTD (n=6) olmak üzere 2 grupta incelendi. Kontrol grubunu oluşturan sağlıklı kedilerin yalnızca tam kan sayımı ve SAA, TP, albumin değerleri analiz edildi, tam idrar analizi yapılmadı ve diagnostik görüntüleme yöntemleri kullanılmadı. Çalışma grubunu oluşturan kedilere ayrıca tam idrar analizi uygulandı ve kedilerde diagnostik görüntülemeye başvuruldu. Kontrol grubundan elde edilen değerler belirlendi, çalışma grubundan elde edilen değerler de kendi arasında obstrüksiyon gösteren ve göstermeyen 2 grup arasında kıyaslandı. Her iki grup içinde yaş, ırk, cinsiyet ayrımı gözetilmedi ve obstrüktif, obstrüktif olmayan ve kontrol grubundaki gözlemlerin cinsiyet, kısırlık, ırk, dağılımlarının ve yaş ve ağırlık değerlerinin istatistiksel olarak her üç grupta da benzer sıklıklarda olduğu gözlendi herhangi bir yatkınlık belirlenemedi. AÜSS gösteren ve çalışma grubuna dahil edilen kedilerin tam idrar analizi; idrarın fiziksel analizi, idrarın biyokimyasal analizi, idrarın mikroskobik analizi ve idrarın bakteriyolojik açıdan incelenmesi olarak sırasıyla uygulandı. İdrar örneklerinin steril olması amacıyla idrar örneği sistosentez yöntemi ile alındı. Fiziksel ve biyokimyasal değerlendirilmesi tamamlanan steril idrar örnekleri sıvı besi yerinde 24 saat 37C 'lik etüvde inkubasyona bırakıldı. İnkübasyonu takiben gram boyama yöntemi ile boyandı ve sonrasında yapılan mikroskobik incelemede 10 idrar örneğinin 3'ünde İYE ile uyumlu bakteri saptandı. Bunlardan 1'inde gram negatif rod tipi bakteriler ve diğer 2'sinde gram pozitif kok tipi bakteriler saptandı. AÜSS gösteren kedilerin (idrar keselerinin dolu olması şartıyla) idrar keseleri ultrasonografik olarak görüntülendi. USG sonucu 10 kediden 2'sine ürolitiyazis tanısı koyuldu. Tanı radyografi ile desteklendi. Ürolitiyazis tanısı koyulan kedilerde aynı zamanda İYE ile uyumlu bakteriüri saptanmıştı. İYE ile uyumlu bakteriüri ve/veya ürolitiyazis tespit edilmeyen 10 kediden 7'sinde ise tanı KİS olarak koyuldu. Kontrol grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerin hepsi normal referans değerleri arasında yer almaktaydı. Çalışma grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerinin her 3 grupta benzer değerlerde olduğu görüldü, anlamlı bir fark saptanmadı. Total protein değerlerinin her üç gruptaki hayvanlarda benzer olduğu gözlendi. Albumin değerinin 3 grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu belirlendi (p=0,003). Obstrüktif gruptaki kedilerde görülen albumin değerinin (2,65) obstrüktif olmayan gruptaki gözlemlerin albumin değeri (3,3) ile benzer, kontrol grubunda gözlenen albumin değerine (4,25) kıyasla anlamlı düzeyde düşük seviyede olduğu belirlendi. Yine SAA değeri normal düzeyde olan hayvanlarda, TP düzeyinin (8,65) ve albumin düzeyinin (3,25) anlamlı düzeyde daha yüksek değerlerde olduğu tespit edildi. Kontrol grubunda yer alan 10 kedinin SAA değerleri 5ug/ml olarak ölçülüp normal olarak saptandı. Obstrüksiyon gözlenen kedilerin (n=4) 3'ünde SAA değerleri 5ug/ml'nin üzerinde, obstrüksiyon gözlenmeyen gruptaki kedilerin (n=6) ise yalnızca 1'inde SAA değeri 5ug/ml'nin üzerinde anormal olarak saptandı. Ancak yapılan analizler doğrultusunda obstrüktif ve obstrüktif olmayan grubundaki kedilerin SAA verilerinin dağılımlarının istatistiksel olarak benzer sıklıklarda olduğu gözlendi ve SAA ile obstrüktif FLUTD arasında bir ilişki belirlenemedi. SAA normal olan kedilerdeki WBC değerleri ile SAA anormal olan kedilerdeki WBC değerleri kıyaslandı ve iki grupta bu değerlerde fark yoktu. Sonuç olarak; FLUTD kedilerde sıkça karşılaşılan bir sendromdur ve kedilerdeki yatkınlığı ile ilgili olarak cinsiyet, kısırlaştırılma durumu, ırk ve yaş ile ilgili anlamlı bir fark saptanmadı. Bu doğrultuda çalışmadaki kedi sayısının yetersiz kaldığı buna yönelik çalışmaların daha fazla sayıda kedi ile yapılması önerilmektedir. Çalışmada yer alan ve AÜSS gösteren kedilerde en fazla KİS teşhis edilmiştir. FLUTD ile ilişkili AÜSS'ye sahip kedilerde başvurulan tanısal yöntemler arasında tam idrar analizi ve diagnostik görüntüleme yöntemleri önemli bir yer tutmaktadır. Ancak organizmada meydana gelen patolojik süreçler doğrultusunda şekillenecek inflamasyon ile ilgili olarak artış ve/veya azalış gösteren belirteçlerin değerlendirilmesi ayırıcı tanıda ve/veya eş zamanlı hastalıkların varlığını değerlendirmede önemlidir. İnflamasyon ile ilgili olarak sıkça kullanılan belirteç olan WBC değerinin bazı hastalıklarda ve özellikle hastalığın akut döneminde yetersiz kaldığı ve bir AFP olan SAA değerinin daha erken tanı belirteci olabileceği öngörülmüştür. SAA düzeyinin kedilerde birçok inflamasyon ile ilişkili durumda değişkenlik gösterdiğini ifade eden çalışmalar olmasına rağmen özellikle ülkemizde alt üriner sistem hastalıklarına yönelik araştırmalar yetersiz kalmıştır. Buna yönelik daha kapsamlı çalışmaların yapılması önerilmektedir. Artan SAA düzeylerinin daha çok obstrüktif kedilerde görülmesi, obstrüksiyon doğrultusunda meydana gelen akut bir böbrek hasarı ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Buna yönelik çalışmalarda eş zamanlı böbrek değerlerinin de incelenmesi önerilmektedir.

Akut faz reaksiyonuAmiloidAmiloid protein SAA+3
Buket Vakvak
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda üriner sistem enfeksiyonu etkeni olan escherichia coli izolatlarında virülans faktörleri, filogenetik grup özellikleri ve ST131 klonu varlığının araştırılması

AMAÇ: Bu çalışmada; Ocak 2021 – Eylül 2021 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Cebeci Hastanesi Merkez Mikrobiyoloji Laboratuvarında 3-18 yaş arası çocuk hastaların üriner sistem enfeksiyonu (ÜSE) ön tanısıyla gönderilen idrar örneklerinden elde edilen 100 ilk, 100 tekrarlayan ÜSE etkeni toplam 200 adet Esherichia coli izolatının antimikrobiyal direnç oranları, filogenetik grup dağılımları, virülans faktörleri sıklığı ve O25b/ST131 klonuna ait olup olmadıkları değerlendirilmiştir. Elde edilen verilerin ilk ve tekrarlayan ÜSE etkenleri arasındaki ve O25b/ST131 klonuna ait olan ve olmayan izolatlar arasındaki dağılımları araştırılarak, ülkemizdeki sürveyans verilerine katkıda bulunmanın yanı sıra daha etkin bir ÜSE yönetimi için geliştirilebilecek tanı, tedavi ve profilaksi seçenekleri için yapılacak yeni çalışmalara ışık tutması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Konvansiyonel yöntemler ile tanımlanan izolatların antimikrobiyal duyarlılıkları Kirby-Bauer disk difüzyon yöntemiyle, genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) üretimleri çift disk sinerji testi ile değerlendirilmiş, biyofilm oluşumları mikroplak yöntemi, hemolizin üretimleri kanlı agara ekim tekniği ile araştırılmıştır. Filogenetik gruplandırma, O25b/ST131 klonu, virülans genlerinin araştırılması, izolatların moleküler düzeyde üropatojenik E. coli (UPEC) olarak sınıflandırılması ve virotiplendirilmelerinde polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) kullanılmıştır. Aynı hastadan farklı zamanlarda toplanan izolatların arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için değişken alanlı jel elektroforezi (PFGE) yapılmıştır. BULGULAR: En yüksek antimikrobiyal direnç oranı ampisilin (n=100, %50), amoksisilin-klavulanik asit (n=43, %21,5), sefazolin (n=99, %49,5), sefotaksim (n=43, %21,5) ve trimetoprim-sülfametoksazol'e (n=55, %27,5) karşı gözlenmiştir. Tekrarlayan ÜSE etkenlerinde (n=100) ilk ÜSE etkenlerine göre sefotaksim (n=29, %29), sefepim (n=25, %25) ve trimetoprim-sülfametoksazol (n=35, %35); O25b/ST131 izolatlarında (n=67) ise bu klonda olmayanlara (n=133) göre siprofloksasin (n=17, %25,4), amikasin (n=3, %4,5) ve gentamisin (n=10, %14,9) direnç oranları daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). İzolatların 58'inin (%29) çoklu ilaca dirençli (ÇİD) olduğu, 38'inin (%19) GSBL ürettiği bulunmuştur. Tekrarlayan ÜSE etkenlerinde ÇİD ve/veya GSBL üreten izolatların oranı ilk ÜSE etkenlerine göre daha fazla bulunmuştur (sırasıyla n=36 (%36) / n=22 (%22); n=27 (%27) / n=11 (%11); p<0,05). İzolatların 3'ünde (%1,5) biyofilm oluşumu gözlenmiş, bu izolatların tamamı filogenetik grup A'ya ait bulunmuştur. Hemolizin üretimi izolatların 29'unda (%14,5) görülmüş olup, hemolizin üreten izolatlar içinde O25b/ST131 klonunun oranı bu klona ait olmayan izolatlara göre daha yüksek saptanmıştır (sırasıyla n=23 (%79) / n=6 (%21); p<0,0001). İzolatların 91'inin (%45,5) D, 75'inin (%37,5) B2, 25'inin (%12,5) A ve 9'unun (%4,5) B1 filogenetik grubunda yer aldığı bulunmuştur. B2 ve D grubunda yer alan izolatların antimikrobiyal dirençlerinin daha yüksek olduğu ve daha fazla sayıda virülans geni taşıdıkları saptanmıştır (p<0,05). İzolatların 67'si (%33,5) O25b/ST131 klonuna ait bulunmuştur. İlk ve tekrarlayan ÜSE etkenleri içindeki O25b/ST131 klonu oranları benzer bulunmuştur (p>0,05). İzolatların en sık adezyon [fimH n=194 (%97), papA n=114 (%57), yfcV n=99 (%49,5)] ve demir edinim sistemlerine [fyuA n=171 (%85,5), chuA n=156 (%78), iutA n=146 (%73)] ait virülans genleri taşıdıkları görülürken, en az oranda toksin grubu [vat n=64 (%32), hlyA n=31 (%15,5), cnf I n=13 (%6,5)] virülans genleri bulunmuştur. O25b/ST131 klonuna ait izolatlarda tüm virülans faktörleri bu klona ait olmayan izolatlara göre daha sık saptanmıştır (p<0,05). Antimikrobiyal direnç ile en sık birlikte görülen virülans geni papA olmuştur (ampisilin, amoksisilin-klavulanik asit, piperasilin-tazobaktam, sefazolin, sefotaksim, sefepim, siprofloksasin ve trimetoprim-sülfametoksazol direnci, p<0,05). İzolatların 101'i (%50,5)'i moleküler analizle UPEC olarak tanımlanmıştır. O25b/ST131 klonuna ait izolatların 65'i (%97), bu klona ait olmayan izolatların ise 36'sı (%27,1) moleküler analizle UPEC olarak tanımlanmıştır (p<0,0001). Çalışmamızda O25b/ST131 klonundaki izolatların 40'ı (%59,7) virotip B, 18'i (%26,9) virotip C, 3'ü (%4,5) virotip A ve 3'ü (%4,5) virotip D olarak saptanmıştır. PFGE ile 15 hastaya ait 33 izolat değerlendirilmiş, dokuz hastanın (%60), sonradan toplanan izolatı ile ilk izolatının aynı profilde olduğu görülmüştür. SONUÇ: E. coli'ye bağlı gelişen ÜSE çocuklarda önemli bir sağlık sorunudur. Özellikle E. coli O25b/ST131 klonu virülans faktörü ve antimikrobiyal direnç oranlarının yüksek olması sebebiyle ciddi bir halk sağlığı sorunu haline gelmektedir. Bu klona ilişkin sürveyansa, tanı testlerine, tedavi algoritmalarına ve önleyici tedbirlere odaklanılması zorlu E. coli enfeksiyonlarına karşı koymada yardımcı olacak, yeni profilaksi, tedavi veya aşı stratejilerinin geliştirilmesine, taşıyıcılık ve kolonizasyonun önlenmesine yönelik çalışmalara ışık tutacaktır.

Escherichia coliFilogenetikNüks+5
Selin Gamze Kılıç
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üriner Pentraksin-3 alt ve üst idrar yolu enfeksiyonlarının ayırıcı tanısında biyobelirteç olarak kullanılabilir mi?

İYE çocukluk çağında sık karşılaşılan enfeksiyonlardan olup, erken ve doğru tanı ile tedavi edilmediğinde kalıcı böbrek hasarına neden olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, İYE'li çocuklarda idrar PTX-3 düzeylerinin tanısal ve ayırıcı tanıdaki rolünü değerlendirmek; özellikle akut piyelonefrit (APN) ve sistit ayrımındaki kullanabilirliğini ve PTX-3 düzeylerinin vezikoüreteral reflü (VUR) ile renal skar varlığıyla olan ilişkisini incelemektir Bu çalışmaya APN, sistit ve asemptomatik bakteriüri tanısı almış çocuklarla birlikte sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 178 çocuk dahil edilmiştir. İdrar PTX-3 düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülmüş; VCUG ile VUR varlığı, DMSA sintigrafisi ile renal parankimal skar değerlendirilmiştir. ROC analizleri ile PTX-3'ün tanısal performansı incelenmiş ve optimal kesim noktası belirlenmiştir. Bulgulara göre, idrar PTX-3 düzeyleri sağlıklı kontrol grubuna (medyan: 2,11 (1,83–2,57) pg/mL), kıyasla İYE grubunda anlamlı şekilde yüksek bulunmuş (medyan: 4,74 (3–9,14) pg/mL), APN grubunda belirgin yükseklik gözlenmiştir (medyan: 9,14 (5,27 – 14,75) pg/mL), (p<0.001). İdrar PTX-3'ün APN ile sağlıklı grup ayrımındaki eğri altında kalan değeri 0.93 olarak belirlenmiş olup, bu kesim noktasında %90 duyarlılık ve %88,3 özgüllük saptanmıştır. Ayrıca idrar PTX-3 düzeyi ile VUR varlığı ve DMSA ile tespit edilen renal skar arasında pozitif korelasyon tespit edilmiştir. Bu sonuçlar, idrarda PTX-3 düzeylerinin çocuklarda İYE tanısında ve APN/sistit ayrımında potansiyel bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini gösterdi. Aynı zamanda İYE'li hastalarda renal skar ve VUR varlığında, olmayanlara göre daha yüksek saptanan idrar PTX-3 düzeyleri bu potansiyel biyobelirtecin İYE'nin olası komplikasyonlarını öngörme açısından da potansiyeli olabileceğini gösterdi. Anahtar Kelimeler: İdrar yolu enfeksiyonu, idrar Pentraksin-3, akut piyelonefrit, sistit, vezikoüreteral reflü, renal skar, biyobelirteç

Üriner sistem enfeksiyonlarıİdrar tahlili
Seda Deniz
Pamukkale University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

3-24 ay arası, en az 3 aylık rutin D vitamini kullanmış olan çocuklarda idrar yolu enfeksiyonu ile D vitamini düzeyi arasındaki ilişkinin araştırılması

3-24 Ay Arası, En Az 3 Aylık Rutin D Vitamini Kullanmış Olan Çocuklarda İdrar Yolu Enfeksiyonu ile D Vitamini Düzeyi Arasındaki İlişkinin Araştırılması Giriş ve Amaç İdrar yolu enfeksiyonu, çocuklarda görülen enfeksiyonlar içinde ikinci sıklıkta yer almaktadır. Tanısı konmamış veya düzgün tedavi edilmemiş İYE, infantlarda özellikle büyüme geriliğine neden olmaktadır. D vitamini ve immün sistemle ilgili literatürde birçok çalışma bulunmaktadır. Vitamin D'nin immün sistem üzerine etkileri iki biyolojik temele dayandırılmaktadır. Lenfosit, makrofaj ve dendritik hücreler gibi immünite ile ilgili hücrelerde vitamin D reseptörlerinin varlığı ve bu hücrelerin lokal olarak aktif vitamin D sentezini sağlayan 1-alfa hidroksilaz enzimini bünyelerinde barındırmalarıdır. Bu çalışmada İYE tanısı alan, 3-24 ay arası çocuklarda, idrar yolu enfeksiyonu geçirme ile 25-(OH) D ve 1,25-(OH)2 D3 düzeyi arasındaki ilişki araştırıldı. Ayrıca, İYE'ye sebep olan predispozan faktörler, İYE etiyolojisi ve tedavileri de değerlendirildi. Gereç ve Yöntemler Çalışmamız, kesitsel olarak, 1 Eylül 2021 ile 1 Eylül 2022 tarihleri arasında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran, idrar yolu enfeksiyonu (İYE) tanısı alan (n=57) ve aynı yaş ve cinsiyette sağlıklı (n=57) toplam 114 çocuk ile gerçekleştirildi. Tüm çocukların demografik verileri (yaş – kilo – boy – D vitamini kullanım dozu ve süresi – sünnet – üriner USG bulguları) olgu takip formuna kaydedildi. Ayrıca, tüm çocukların üriner USG'leri aynı deneyimli radyolog tarafından yapıldı. Çalışmadaki veriler, istatistiksel analizler değerlendirildiğinde, p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular Çalışmamızda İYE ve kontrol grubu arasında vücut ağırlığı, vücut ağırlığı persantili ve baş çevresi dışındaki demografik veriler arasında farklılık saptanmadı. Ayrıca, İYE ve kontrol gruplarının serum 25-(OH) D (21.9 ng/ml karşı 23.3 ng/ml) ve 1,25-(OH)2 D3 (37.6 pg/dl karşı 39.6 pg/dl) düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). İYE grubu erkek çocuklarında sünnet oranının sağlıklı gruba göre düşük (p<0.05) ve İYE grubunda böbrek anomalilerinin sağlıklı gruba oranla anlamlı yüksek olduğu görüldü (p<0.05). İYE etkeni olarak, en sık görülen mikroorganizma E.Coli olup, tedavide en sık tercih edilen antibiyotiğin Amoksisilin-Klavulonat olduğu saptandı. Çalışmaya alınan olgular 25-OH D düzeylerine göre; (12-19.9 ng/ml) değerinde olanlar yetersiz ve (≥20 ng/ml) olan çocuklar yeterli olarak iki gruba ayrıldı. 25-(OH) D düzeyi yetersiz ve yeterli olan gruplar arasında demografik veriler açısından anlamlı fark saptanmadı. Sonuç ve Tartışma Çalışmamızda idameden D vitamini (400 IU/gün) alan ve İYE saptanan infantlarda serum 25-(OH) D ve 1,25-(OH)2D3 düzeylerinin kontrol grubundan farklı olmadığını gördük. Sonuçta, serum 25-(OH) D ve 1,25-(OH)2D3 düzeyleri normal olan infantlarda, İYE geçirmede başka sebeplerin enfeksiyonla ilişkili olabileceğini düşünüyoruz. D vitamininin immün sistem üzerindeki etkilerinin kısmen bilinmesine rağmen, çalışmamızda İYE ve sağlıklı grup arasında 25-(OH) D ve 1,25-(OH)2D3 düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmaması, D vitamininin İYE'ye karşı koruyucu etkisinde sadece serum D vitamini düzeyinin değil, aynı zamanda immün sistem yoloğında yer alan başka moleküllerin de etkili olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, D vitamini epitelyal bağlantılarının sağlanmasında görevli vitamin D reseptörü (VDR) çalışmamızda bakılamamış olup, buradaki farklı mekanizmaların da katkısı olabilir. Literatürde, 25-(OH) D ile İYE arasındaki ilişkiyi araştıran birçok çalışma olsa da, bildiğimiz kadarıyla 1,25-(OH)2D3 ile İYE arasındaki ilişkiyi araştıran çalışma bulunmamaktadır. Erkek çocuklarda sünnet ile prepisyumda bakteri taşıyıcılığının ortadan kaldırılmasının, İYE'ye karşı koruyucu olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir (10,12,17,18). Çalışmamızda da, sünnet olan sağlıklı çocuklarda İYE geçirme sıklığının 12 kat azaldığını gördük. Bu bağlamda, infantlarda İYE'nin önlenmesinde sünnetin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Konjenital üriner sistem anomalileri (CAKUT), çocuklarda idrar yolu enfeksiyonunun en önemli risk faktörleri arasında yer almaktadır (10,34). Çalışmamıza alınan tüm olgulara, üriner sistem anomalilerinin araştırılması amacıyla üriner sistem USG yapıldı. Çalışmamızda, USG'de sağ böbrekte %36.8 ve sol böbrekte %59.6 oranında kontrol grubundan anlamlı fazla olan USG anomalileri saptandı. Böbrek anomalisi varlığının İYE için ciddi risk faktörü olduğunu düşünüyoruz. Çalışmamızda, İYE semptomları, antibiyogramda üreyen mikroorganizmalar ve tedavide kullanılan antibiyotikler literatür ile uyumlu saptandı. Çalışmamızda bakterilerin antibiyogram dirençlerine bakıldığında; ampisilin ve TMP-SMX'e karşı yüksek oranda direnç saptandı. Sonuçta idrar kültüründe üreyen bakterilerde antibiyotik direnci ciddi bir sorundur. Özellikle, farklı enfeksiyonlarda ortak kullanılan antibiyotiklere olan direnç ilerleyen yıllarda daha fazla sorun olarak karşımıza çıkacaktır.

EnfeksiyonlarVitamin DVitamin D eksikliği+3
Onur İntizamoğlu
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Aydın Adnan Menderes Üniversitesi yoğun bakım personelinin üriner sistem enfeksiyonları hakkında bilgi düzeyinin belirlenmesi

Amaç: Yoğun bakım ünitesinde çalışan personelin üriner sistem enfeksiyonlarının önlenmesine yönelik bilgi düzeyinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Araştırma tanımlayıcı çalışma olarak planlandı ve gerçekleştirildi. Çalışmanın evrenini Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Yoğun Bakım Ünitelerinde çalışan tüm personeller (100 kişi) oluşturmuştur. Çalışmanın amacı hakkında bilgilendirmenin ardından katılmaya gönüllü olan katılımcılara 29 sorudan oluşan anket formu yüz yüze görüşme yöntemi ile uygulanmıştır. Araştırma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerden; ortalama ve standart sapma, sayı ve yüzde kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan personellerin %77'sinin üriner sistem enfeksiyonları konusunda eğitim almadığı belirlenmiştir. Üriner sistem enfeksiyonları konusunda bilgi düzeyini belirlemek için sorulan sorulara %83.3'ü doğru cevap vermiştir. Sonuç: Hastane enfeksiyonlarının önlenmesinde, bakım rolünde olan çalışanlar enfeksiyon önlemlerini çok iyi bilmeli ve uygulamalıdırlar. Hasta yoğunluğunun giderek arttığı yoğun bakım ünitelerinde üriner sistem ile ilgili uygulamalarda gerekli önlemler alınmazsa; bu enfeksiyonların artacağı bilinmektedir. Bu durumdan dolayı personel sayısının arttırılması, gerekli eğitimlerin planlanarak personele verilmesi, fiziki şart ve koşulların oluşturulması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Enfeksiyon Kontrolü, Üriner Sistem Enfeksiyonu, Yoğun Bakım Ünitesi,

AydınBilgi düzeyiSağlık personeli+3
Belgin Kahan
Aydın Adnan Menderes University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İdrar yolu enfeksiyonu geçiren yenidoğan bebeklerinson 6 yıllık retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: İdrar yolu enfeksiyonu (İYE) yenidoğan döneminde sık rastlanan enfeksiyonlardan biridir. Hastaların erken tanı alması uzun dönemde İYE ile ilişkili komplikasyonları da önleyebilir. Çalışmamızda yenidoğan yoğun bakım ünitesinde (YYBÜ) İYE tanısıyla izlenen bebeklerdeki klinik ve laboratuvar bulguların gözden geçirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmada Ocak 2015-Ocak 2021 tarihleri arasında YYBÜ'de İYE tanısı ile yatırılarak izlenen bebeklerin dosyaları geriye dönük incelendi. Hastaların demografik özellikleri, fizik muayene bulguları, laboratuvar değerleri, görüntüleme sonuçları, tedaviye yanıtları ve poliklinik izlem sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya toplam 85 geç pretem ve term bebek alındı. Olguların ortalama gebelik yaşı 38.4 ± 1.5, doğum ağırlığı 3212.8±538.7 gram idi. Hastaların 48'i (%56.5) erkek, 66'sı (%77.6) term idi. Ortalama başvuru yaşı 14.6 ± 8.8 gün olup, 12 (%14) bebek hastane kaynaklı İYE tanısı aldı. En sık başvuru nedeni %29.4 oranında sarılık ve %25.8 oranında ateş idi. Olguların idrar tetkikinde %78.8'nde (n=67) piyüri, %11.8'nde (n=10) nitrit, %21.2'nde (n=18) lökosit esteraz pozitifliği vardı. İdrar kültüründe en sık üreyen mikroorganizmalar %12.9 (n=11) oranında Klebsiella spp. ve %11.8 (n=10) oranında E.Coli idi. Hastaların %4.7'de (n=4) antenatal dönemde yapılan ultrasonografide (USG) hidronefroz, %18.8'nde (n=16) postnatal dönemde hidronefroz saptandı. Olguların %20'sine (n=17) voiding sistoüretrografi yapıldı ve bunların %64.7'nde (n=11) üriner sistem anomalisi mevcuttu. Hastaların %11.8 (n=10) dimerkaptosüksinik asit sintigrafisi çekildi ve bunların ikisinde renal skar, ikisinde ise unilateral displastik böbrek olduğu saptanmıştır. Sonuç: İYE yenidoğanda sarılık, ateş, kilo almama, beslenme bozukluğu gibi spesifik olmayan bulgular verebilir. Bu bulgular varlığında bebekler İYE açısından değerlendirilmelidir. İYE geçiren tüm infantlara USG çekilmeli, gerekirse ileri incelemeler yapılmalıdır. Hastaların tedavi sonrasında da yakın izleme alınarak takip edilmesi önemlidir. Anahtar kelimeler: İdrar yolu enfeksiyonu, yenidoğan, hidronefroz, renal anomali

AnomalilerBebek-yenidoğmuşBebekler+4
Gulshan Humbatova
Muğla Sıtkı Kocman University
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hemşirelik ve ebelik öğrencilerinin üriner kateterizasyon ilişkili enfeksiyon önlemleri konusunda bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışma hemşirelik ve ebelik öğrencilerinin üriner kateterizasyon ilişkili enfeksiyon önlemleri konusunda bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi amacıyla planlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma 04.12.2022-20.05.2022 tarihleri arsında bir üniversitenin "Hemşirelik" ve "Ebelik" bölümlerinde öğrenim gören 2., 3. ve 4. sınıf öğrencileri ile tanımlayıcı nitelikte gerçekleştirildi. Klinik deneyimleri olmaması sebebiyle 1. sınıf öğrencileri araştırma dışı bırakıldı. Çalışmanın örneklem grubunu 18 yaş ve üzerinde olan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 376 öğrenci oluşturdu. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 21,43'tür. Öğrencilerin %77,93'ü kadın ve %97,6'sı bekardır, %80, 27'si Hemşirelik, %19,73'ü Ebelik bölümlerinde öğrenim görmektedir. ''Üriner Kateter Hakkında Bilginiz Var Mı?'' sorusuna öğrencilerin %83,29'u ''bilgim var'' yanıtı verirken; %75,68'i üriner kateter uygulamasında hemşirenin sorumlulukları hakkında bilgim yok yanıtını vermiştir. Katılımcılar Üriner Kateterizasyonda Enfeksiyon Önlemlerine İlişkin Bilgi Düzeyi Değerlendirme Formundan 13,44±4,71107 (en düşük 0, en yüksek 23) puan almışlardır. Hemşirelik ve Ebelik öğrencilerinin formdan aldıkları puanlar arasında anlamlı fark bulunmazken; kadın katılımcıların puan ortalaması erkek katılımcılardan yüksek bulunmuştur. Sonuç: yaş, cinsiyet, mezun olunan lise, sınıf düzeyi, çalışma durumu, mesleki kıdem, üriner kateter hakkında bilgi sahibi olma durumlarına göre katılımcıların bilgi düzeyleri farklılık gösterirken; üniversitedeki bölümleri, akademik başarı tanımları ve mesleki yayın takip etme durumlarına göre bilgi düzeylerinin değişmediği saptanmıştır. Anahtar Kelimler: Üriner Kateterizasyon, Üriner Kateter İlişkili Enfeksiyonlar, İdrar Yolu Enfeksiyonları, Mesane Kateteri.

Ebelik öğrencileriEnfeksiyonlarHemşirelik+4
Sıla Öztürk
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kadınlarda alt üriner sistem enfeksiyonuna davranışsal yatkınlığı değerlendirmede ölçüm aracı geliştirme ve kadınların alt üriner sistem enfeksiyonuna davranışsal yatkınlık düzeyinin belirlenmesi

Amaç: Bu araştırmanın birinci amacı, kadınlarda alt üriner sistem enfeksiyonuna davranışsal yatkınlığın belirlenmesine yönelik geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı geliştirilmesi, ikinci amacı kadınların alt üriner sistem enfeksiyonuna davranışsal yatkınlık düzeyinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, bir eğitim ve araştırma hastanesinde 11.01.2023-01.09.2023 tarihleri arasında 1247 kadın katılımcı ile metodolojik ve kesitsel olarak yürütülmüştür. Ölçeğin geliştirilme aşamasında kapsam geçerliği, AFA, DFA, madde ayırt edicilik ve güvenirlik analizleri kullanılarak psikometrik testleri yapılmıştır. Geliştirilen ölçekle kadınların davranışsal yatkınlık düzeyi yüz yüze görüşme tekniğiyle veri toplanarak değerlendirilmiştir. Çalışmada, analizler ve parametrik testler NVIVO, SPSS 23.0 ve AMOS 24.0 programları kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Ölçeğin AFA sonucuna göre, ölçekte toplam varyansın %65,16'sını açıklayan ve faktör yükleri 0,609-0,894 arasında değişen beş alt boyutlu bir yapı elde edilmiştir. Araştırmanın DFA sonucunda modelin verilerinin kabul edilebilir uyum iyiliği değerleri içerisinde olduğu saptanmıştır. Ölçeğin güvenirliğine ilişkin; Cronbach Alpha katsayısı toplam ölçek için 0,983, alt boyutları için sırasıyla 0,943-0,946-0,939-0,919-0,875 bulunmuştur. Kadınların alt üriner sistem enfeksiyonuna davranışsal yatkınlık düzeyi puan ortalaması 3,74 ± 0,77'dir. Kadınların alt alt üriner sistem enfeksiyonuna davranışsal yatkınlık düzeyini yaş, öğrenim düzeyi, ekonomik durum, çalışma durumu ve üriner sistem/genital hastalık geçirmiş olma faktörleri etkilemektedir (her biri için; p<0,05). Sonuç: Çalışmada geçerli ve güvenilir bir ölçüm aracı olan beş alt boyut ve 35 maddeden oluşan Kadınlarda Alt Üriner Sistem Enfeksiyonuna Davranışsal Yatkınlığı Değerlendirme Ölçeği geliştirilmiştir. Kadınların alt üriner sistem enfeksiyonuna davranışsal yatkınlığı düşük düzeydedir.

KadınlarYatkınlıkÖlçekler+1
Yasemin Öztürk
Eskişehir Osmangazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Neonatal dönem üriner sistem infeksiyonlarının yönetiminde idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin düzeylerinin değerlendirilmesi

İdrar yolu enfeksiyonu (İYE) yenidoğanda sık görülen enfeksiyonlardandır. Yenidoğanda uygun tedavi yapılmayan İYE akut mortalite ve morbiditenin yanısıra uzun dönemde kronik böbrek hastalığına yol açabilmektedir. İYE'nin hızlı tanısına yönelik yeni belirteçler, tedavinin erken başlatılmasına yardımcı olacaktır. İYE'nin erken bir belirteci olarak genitoüriner epitel hasarında spesifik olarak yükselen idrar nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalinin (uNGAL) kullanımını araştırdık. Bu çalışma, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, 1 Mart 2022-1 Mart 2023 tarihleri arasında İYE olabileceği düşünülen 80 yenidoğan bebekte tek merkezli prospektif kohort çalışma olarak gerçekleştirildi. İdrar kültürü alındığı anda postmenstrüel 37 haftanın altında kalanlar, postmenstrüel 44 haftanın üzerinde kalanlar ve asfiksi öyküsü olan yenidoğan bebekler çalışma dışı bırakıldı. 80 hastanın 50'sinde İYE tanımlanarak hasta grubunu, idrar bulguları normal olan 30 hasta kontrol grubunu oluşturdu ve gruplar arası uNGAL düzeyi karşılaştırıldı. İYE saptanan grupta (839,14 ng/ml), İYE saptanmayan gruba (718,14 ng/ml) göre istatistiksel olarak daha yüksek uNGAL düzeyi saptandı (p=0,001). ROC analizi sonuçlarına göre İYE tanısı koymak için uNGAL kesme değeri 973,43 ng/ml (güven aralığı %95 ve AUC 0,741) olarak belirlendi. İYE tanısı koydurucu uNGAL kesme değerinin üzerinde kalan ve tam idrar tetkikinde lökosit esteraz pozitifliği olan 5 hastanın tamamı İYE tanımlanan grupta idi. İYE tanımlanmayan 30 hastanın 27'sinin uNGAL düzeyi İYE tanısı koydurucu uNGAL kesme değerinin altında idi. İYE'li olgularda ortalama uNGAL düzeyi yüksek saptanmış olsa da yenidoğan döneminde etkileyebilecek morbiditelerin çokluğu nedeniyle tek başına uNGAL düzeyinin İYE'nin tanısında altın standart olan idrar kültürünün yerini alamayacağı sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: uNGAL, Üriner sistem enfeksiyonu, Yenidoğan

EnfeksiyonlarNGALÜriner sistem+2
Meltem Önder
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İdrarda bulunan üromodulinin (TAMM-horsfall proteini) escherichia coli, klebsiella pneumoniae, pseudomonas aeruginosa, enterococcus faecalis ve candida albicans üzerine olan etkisinin irdelenmesi

Üriner sistem enfeksiyonları (ÜSE), tüm dünyada her yıl 150 milyon kişiyi etkileyen en yaygın bakteriyel enfeksiyonlardan biridir. ÜSE geçirilmesine en sık neden olan mikroorganizma üropatojenik Escherichia coli (UPEC)'dir. Klebsiella pneumoniae, Pseudomonas aeroginosa, Enterococcus faecalis, Candida albicans gibi mikroorganizmalar da etken olarak görülmektedir. Üromodulin (UMOD) üriner sistemin doğal bağışıklık mekanizmalarında görev aldığı bilinen idrardaki en bol proteindir. Bu çalışmanın amacı, idrardaki üromodulinin (UMOD) ÜSE oluşmasını önleyen veya tedavisine katkı sağlayan bir molekül olduğunu gösterip gelecekte bu molekülün bu tür enfeksiyonlarda destek amacıyla kullanılabilirliğini göstermektir. Çalışmaya 22 ila 72 yaş aralığında, 18 kadın 17 erkek olmak üzere toplam 35 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Her bir sağlıklı gönüllünün ayrı ayrı idrar örneklerine, kob/ml cinsinden miktarları bilinen ve en sık ÜSE etkenleri olan yukarıda sayılan mikroorganizmalar ekilerek 24 saat inkübasyondan sonra kob/ml cinsinden miktarları ölçüldü. Daha sonra mikroorganizma ekilmiş ve ekilmemiş idrar numunelerindeki UMOD miktarları ölçülerek; bu mikroorganizmaların idrardan uzaklaştırılmasının sağlanması veya üremelerinin durdurulması konusunda, idrardaki UMOD seviyelerinin nasıl bir etki sağladığı ve bu mikroorganizmaların UMOD düzeyini nasıl etkilediği gösterildi. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 22.0 paket programı kullanılmış olup tüm analizlerde (p<0,05) sonucu istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. E. coli, K. pneumoniae, P. aeruginosa, E. faecalis ve C. albicans'ın; inkübasyon sonrası ve inkübasyon öncesi ölçülen UMOD miktarları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı azalma olduğu tespit edildi. Bu sonuçlar, idrardaki üromodulinin, bakteriyostatik ve/veya bakterisidal bir etkiyle üropatojen miktarını etkilediğini göstermekle birlikte; bu konuda daha fazla hasta sayısı veya çok merkezli yeni çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Üriner Sistem Enfeksiyonu, Üromodulin, Escherichia coli, Klebsiella pneumoniae, Pseudomonas aeruginosa, Enterococcus faecalis, Candida albicans

Candida albicansEnterococcus faecalisEscherichia coli+7
Mesut Batur
Fırat University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

ADÜ çocuk acil polikliniğine başvuran 3-6 yaş arası çocuklarda tam idrar tetkiki ile idrar kültürü bulguları arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: Çocukluk çağı enfeksiyonları arasında İYE solunum yolu enfeksiyonlarından sonra ikinci sıklıkla görülür. Özellikle çocukluk çağında İYE renal skarlanma, son dönem böbrek yetmezliği, hipertansiyon gibi komplikasyonlara neden olabilir. Bu komplikasyonların önlenmesi açısından hastalığın erken tanı ve tedavisi önemlidir. İYE'nun tanısında altın standart idrar kültüründe etken patojenin üretilmesidir. Ancak özellikle birinci basamak sağlık kuruluşlarında idrar kültürü yapma olanağının çok kısıtlı olması, idrar kültürünün sonuçlanmasının zaman alması farklı tetkiklerle hastayı değerlendirmeyi gerektirir. Bu amaçla kullanılan Tam İdrar Tetkiki (TİT) ve idrar mikroskobisi hekimlere yol gösterici olabilir. Biz de çalışmamızda TİT parametrelerinden olan lökosit esteraz (LE) ve nitritin; idrar mikroskobisi ile saptanabilen piyüri, hematüri ve bakteriürinin İYE tanısında yerlerini ve bu tetkiklerin semptomlarla birlikteliğinin tanısal sürece katkısını ortaya koymayı hedefledik. Gereç ve yöntem: Araştırmaya 01.01.2016 – 31.12.2016 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama Ve Araştırma Hastanesi Çocuk Acil Polikliniğine başvuran, aynı muayenede tam idrar tetkiki ve idrar kültürü istenmiş ve her iki numuneyi de verebilmiş olan 3-6 yaş arası, toplam 728 hasta alındı. Hastaların dosyaları MiaMedR Hastane Bilgi Yönetim Sistemi yazılımından geriye yönelik taranarak veriler kaydedildi, SPSS 18.0 İstatistik Paket Programı ile değerlendirildi. Verilerin sıklık analizleri yapıldı, ki kare testi ve Lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi, p<0,05 değerleri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 425 (%58,4) kız, 303 (%41,6) erkek hasta alındı. İdrar kültüründe üreme olan hastaların %70,269,5'si kız, %29,830,5'i erkekti. İdrar kültüründe %2,3 oranında kontaminasyon görüldü. Çalışmaya alınan hastalarda en sık görülen semptom %41,6 oranıyla ateşti. İYE saptanma olasılığı yüksek olan iki semptom ise hastaların %13,6'sinde görülen dizüri ve %8,2'sinde görülen idrarda renk ve koku değişikliği idi. TİT parametrelerinin hepsinin idrar kültürü ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,01). TİT'de LE, nitrit, lökosit, eritrosit ve bakteri görülmesinin idrar yolu enfeksiyonu saptamadaki duyarlılıkları sırasıyla %63,1; %21; %59; %34,7; %12,6 özgüllükleri sırasıyla %78,4; %99,6; %81,3; %85,8; %99,8 olarak hesaplanmıştır. Sadece semptomları içeren lojistik regresyon analizinde dizüri varlığının İYE olasılığını 3,15 kat artırdığı, TİT parametreleri değerlendirildiğinde idrarda lökosit varlığının İYE olasılığını 2,52 kat, nitrit varlığının 19,76 kat, bakteri varlığının 13,43 kat artırdığı görüldü. Sonuç: İdrar yolu enfeksiyonlarının tanısında semptomlar varlığında TİT ve idrar mikroskobisi yol gösterici bilgiler vermektedir. LE ve lökosit negatifliği tanıyı dışlamada daha etkinken, nitrit ve bakteri pozitifliği tanıyı desteklemekte yardımcıdır. Bu konuda daha fazla öngörü sahibi olabilmemiz için hem erişkin hem pediatrik popülasyonda ve toplum temelli başka çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: İdrar yolu enfeksiyonu, tam idrar tetkiki, lökosit esteraz, nitrit

EsterazlarLökositlerNitritler+5
Funda Ekimci Deniz
Aydın Adnan Menderes University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İdrar yolu enfeksiyonlarında heparin bağlayıcı protein ve nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalinin tanıdaki yeri

İdrar yolu enfeksiyonu (İYE), çocuklarda en sık görülen enfeksiyonlardan biridir ve belirsiz bulgularla seyredebilir. Enfeksiyonun lokalizasyonu tedavi ve prognoz açısından önemlidir. İYE çocukluktan erişkinliğe taşınan, morbiditesi yüksek ve tekrarlama eğiliminde olan, kronik böbrek hastalığına gidişi önlenebilir bir hastalıktır. Çalışmamızda amaç İYE'de aşırı konulan tanıların engellenmesi, hızlı ve doğru bir şekilde tanı konulması, İYE tanısının daha erken konulabilmesi için yeni parametrelerin geliştirilebilmesidir. Etik kurul onayı sonrası hastanemize başvuran, 3 ay – 5 yaş arası, idrar yolu enfeksiyonu semptomları olan 55 hasta ile İYE semptomu olmayan 25 hasta kontrol grubunun idrar kültürü, beyaz küre sayısı, nötrofil sayısı, C Reaktif Protein, prokalsitonin, piyüri, lökosit esteraz, üre, kreatin değerleriyle üriner Heparin Bağlayıcı Protein (HBP) ve üriner Nötrofil Jelatinaz İlişkili Lipokalin (NGAL) parametleri karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda hasta grubunda üriner NGAL ve HBP değerleri kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı. NGAL seviyesi kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (151,77 ng/ml'ye karşı 75,46 ng/ml, p <0.001). İYE tanısında idrar kültürü pozitifliği için, üriner NGAL değişkeninin 115.8 ng/ml'lik bir eşik değerinde %90,6 duyarlılık ve %66,7 özgüllük gösterdiğini tespit ettik. Üriner HBP değerleri arasındaki ortalama farklılık da istatistiksel olarak anlamlı sonuçlandı (16,61 ng/ml'ye karşı 7,6 ng/ml, p <0.001). İYE tanısında idrar kültürü pozitifliği için, üriner HBP değişkeninin 14.1 ng/ml'lik bir eşik değerinde %100 duyarlılık ve %52 özgüllük gösterdiğini tespit ettik. Sonuç olarak İYE'ye erken dönemde tanı konulup tedavi başlanması kronik komplikasyonlar açısından son derece önemlidir, çalışmamızda da üriner NGAL ve HBP akut İYE'de tanı koydurucu parametreler olarak saptanmıştır.

HeparinHeparin bağlayıcı proteinNGAL+4
Sabiha Işık Şahinkaya
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üriner sistem enfeksiyon etkeni e. coli suşlarında fosfomisin direnç genleri, CTX-M, SHV ve TEM genlerinin araştırılması

GİRİŞ ve AMAÇ: Üriner sistem enfeksiyonları (ÜSE), kadınlarda daha sık olmak üzere en sık görülen bakteriyel enfeksiyonlar arasındadır. ÜSE etkeni olarak en sık Escherichia coli karşımıza çıkmaktadır. Özellikle genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) üreten üropatojenik E. coli (UPEC) suşlarının yayılması, ÜSE tedavisini zorlaştırmaktadır. Artan antimikrobiyal direnç profilleri nedeniyle fosfomisin gibi antibiyotiklerin kullanımı yeniden önem kazanmıştır. Fosfomisin, peptidoglikan sentezinin ilk basamağını geri dönüşümsüz olarak inhibe eden fosfoenolpiruvat analoğu olan geniş spektrumlu bir antibiyotiktir. Fosfomisin direnci, fosfomisine geçirgenliğin azalması, antbiyotiğin hedef bölgesi olan MurA'daki modifikasyonlar ve enzimatik inaktivasyon gibi çeşitli mekanizmalarla gerçekleşmektedir. Bu çalışmada, idrar örneklerinden izole edilen fosfomisin dirençli E. coli izolatlarında fosfomisin direnç genlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Fosfomisin direnç genlerinin, özellikle fosA3'ün blaCTX-M, blaTEM ve blaSHV gibi GSBL genleriyle aynı plazmid üzerinde taşınıp yayılması nedeniyle, fosfomisin dirençli E. coli izolatlarında aynı zamanda beta-laktamaz gen varlığı da araştırılmıştır. MATERYAL VE METOD: Çalışmaya Ağustos 2022-Şubat 2023 yılları arasında Ankara Şehir Hastanesi Merkez Bakteriyoloji Laboratuvarı'na kültür için gönderilmiş idrar örneklerinden izole edilen ve otomatize sistem (Vitek 2) veya disk difüzyon yöntemiyle fosfomisine dirençli bulunan 97 E. coli izolatı dahil edilmiştir. Tüm izolatlarda disk difüzyon ve agar dilüsyon yöntemiyle fosfomisin duyarlılığı araştırılmıştır. İzolatların antibiyotiklere duyarlılıkları otomatize sistem kullanılarak belirlenmiştir. Fosfomisine dirençli bulunan izolatlarda polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemiyle fosfomisin direnç genleri (fosA3, fosA, fosC2, fosX, fosB) ve bla CTX-M, bla TEM, blaSHV olmak üzere üç beta-laktamaz geni araştırılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya otomatize sistem ve/veya disk difüzyon yöntemleri ile fosfomisine dirençli saptanan 97 E. coli izolatı dahil edilmiştir. İzolatların 52'si otomatize sistemle, 45'i disk difüzyon yöntemiyle fosfomisine dirençli saptandı. Agar dilüsyon yöntemiyle 97 izolatın 72'si fosfomisine dirençli bulundu. Yetmiş iki fosfomisin dirençli E. coli izolatının %40,2 (29/72)'sinde blaCTX-M, %91,6 (66/72)'sında blaTEM ve %20,8 (15/72)'inde blaSHV geni saptandı. Yirmi sekiz izolatta blaCTX-M ve blaTEM, on üç izolatta blaTEM ve blaSHV, dört izolatta blaCTX-M ve blaSHV genleri beraber bulunurken, üç örnekte ise her üç gen beraber saptandı. Yetmiş iki fosfomisin dirençli E. coli izolatının 3 (%4,2)'ünde fosA3 geni saptanmış olup fosA, fosC2, fosX, fosB geni saptanamamıştır. fosA3 geni saptanan üç izolatın ikisinde hem blaCTX-M hem de blaTEM genleri saptanırken diğer izolatta sadece blaTEM geni bulundu. Üç örnekte de blaSHV geni bulunamadı. SONUÇ: GSBL pozitif UPEC gibi çoklu ilaca dirençli (ÇİD) enfeksiyonların tedavisinde fosfomisinin alternatif ilaç olarak kullanımı önerilmektedir. GSBL üreten suşlarda fosfomisin direnç mekanizmalarının bilinmesi tedavinin yönlendirilmesinde ve direncin takibinde önemli olacaktır. Ülkemizdeki baskın fosfomisin direnç profillerinin belirlenmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: UPEC, fosfomisin direnci, fos direnç genleri, GSBL

Beta laktamazlarDirenç genleriEscherichia coli+2
İpek Omay Beşer
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Böbrek nakli alıcılarında üriner traktüs enfeksiyonlarının retrospektif analizi

Böbrek nakli sonrası üriner traktüs enfeksiyonu geçiren hastaların özellikleri ve risk faktörlerini değerlendirdiğimiz, atakların greft ve hasta sağkalımı üzerine olan etkilerini araştırdığımız çalışmamızda, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde Ocak 2006 – Mayıs 2019 tarihleri arasında böbrek transplantasyonu yapılan 550 hastayı retrospektif olarak inceledik. Serimizdeki üriner traktüs enfeksiyonu insidansı %36.4'tü. Kadın cinsiyet, ileri nakil yaşı ve ileri donör yaşı, nakil öncesi medyan diyaliz süresinin uzun olması, nakil sonrası uzamış foley kateter ve yatış süresi, sitomegalovirüs enfeksiyonu, vezikoüreteral reflü ve nörojenik mesane öyküsünün üriner traktüs enfeksiyonu için risk faktörü olduğu tespit edildi. Hasta sağkalım analizlerinde canlı vericiden yapılan nakil, kadın cinsiyet, idame immunsüpresif tedavi olarak takrolimus + mikofenolat mofetil + kortikosteroid kombinasyonu kullanımı, periton diyalizi alan hastalara göre preemptif nakiller daha uzun yaşam süresi; ileri nakil yaşı, obezite, gecikmiş greft fonksiyonu, akut rejeksiyon, diabetes mellitus ve sitomegalovirüs enfeksiyon öyküsü de daha kısa yaşam süresi ile ilişkili görüldü. Üriner traktüs enfeksiyonu grubunun %37'sinde rekürren enfeksiyon saptandı. Her iki grupta da en sık izole edilen etken Escherichia coli idi. Üriner traktüs enfeksiyonları, nakil sonrası sık görülen önemli bir komplikasyondur. Bu nedenle risk faktörleri dikkatle değerlendirilerek, etkin bir şekilde tedavi edilmelidir. Çok merkezli çalışmalar, bu komplikasyonun yönetimi ve tedavi algoritmalarının belirlenmesinde faydalı olacaktır.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliEnfeksiyon+6
Ender Eren Özçelik
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gaziantep bölgesinde idrar yolu enfeksiyonu tanılı çocuk hastaların idrar kültürlerinde üreyen mikroorganizmaların ve antibiyotik dirençlerinin araştırılması

İdrar yolu enfeksiyonu çocukluk döneminde üst solunum yolu enfeksiyonlarından sonra en sık görülen enfeksiyon hastalığıdır. Tedavide ve uzun süreli profilakside bilinçsiz antibiyotik kullanımının direnç gelişimi ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Erken tanı ve etkin tedavi ile geri dönüşümsüz böbrek hasarı ve kronik böbrek yetmezliği gelişmesi engellenebilir. Bu çalışmada Gaziantep bölgesinde idrar yolu enfeksiyonlarında üreyen mikroorganizmaları ve antibiyotik dirençlerini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda Ocak 2016-Aralık 2020 arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim Araştırma Hastanesi Çocuk Nefroloji, Genel Çocuk Poliklinikleri ve Çocuk Acil bölümlerinde idrar yolu enfeksiyonu tanısı almış ve idrar kültürlerinde anlamlı üreme olup antibiyogram çalışılan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Toplam 1053 hastanın epidemiyolojik ve klinik verileri, üriner sistem görüntüleme sonuçları, idrar kültürü ve antibiyogram sonuçları gözden geçirildi. Verilerin düzenlenmesinde Statistical Package for Social Sciences (SPSS) 22.0 paket analiz programı kullanıldı. Olguların yaş ortalaması 5,43±4,61 idi. Hastalaların %75,1'i kız %24,9'u erkek idi. En sık saptanan başvuru şikayetleri %27,3 oranında karın ağrısı ve %26,5 oranında ateş idi. Hastaların %88,4'nün (n=931) herhangi bir profilaktik antibiyotik kullanmadığı, %11,6'nın (n=122) kullandığı görüldü. Görüntüleme yapılan hastaların %44,7'de (n=335) USG'de patoloji, %52,8'inin (n=220) DMSA sintigrafisinde skar bulgusu, %38,5'inin (n=99) VCUG'da reflü tespit edildi. İdrar kültürlerinde E. Coli (%74), Klebsiella (%17), Proteus (%7), P. aeruginosa (%2) oranında tespit edildi. Tüm hastalarda en sık direnç oranları ampisilin için %81,6, sefuroksim için %64,3, sefiksim için %61,3, seftriakson için %55,9, amoksisilin-klavulanat için %55,1, trimetoprim-sulfametaksazol için %50,7 olarak tespit edildi. Tekrarlayan ÜSE'de benzer antbiyotiklere direnç saptanırken oranlarda anlamlı artışlar olduğu görüldü (ampisilin için %95,6, sefuroksim için %74,4, sefiksim için %74,6, seftriakson için %68,3, amoksisilin-klavulanat için %66,2, trimetoprim-sulfametaksazol için %61,7). İlk ÜSE olup proflaksi alan hastalarda Klebsiella spp. üreme oranları (%32,4) proflaksi almayanlara göre (%14,5) yüksek iken, Escherichia coli üreme oranları ise proflaksi almayanlarda (%77,5), proflaksi alanlara göre (%44,1) anlamlı şekilde yüksek olarak bulundu. Tekrarlayan ÜSE olanlarda ise en sık Escherichia coli saptanmış olup, üreyen mikroorganizma yüzdeleri arasında iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. İlk ÜSE olup profilaksi alanlarda imipenem (%17,6), kolistin (%10,3) ve meropenem (%11,8) direnci, profilaksi almayanlara göre anlamlı şekilde yüksek olarak bulundu. Tekrarlayan ÜSE olanlarda ise profilaksi almayanlarda sefepim (%73,5) direnci, profilaksi alanlara göre anlamlı şekilde yüksekti. Diğer antibiyotiklere karşı profilaksi alan ve almayan gruplar arasında direnç açısından bir fark bulunmadı. Sonuç olarak kendi merkezimizde antibiyotik direncinin tekrarlayan ÜSE'de giderek arttığı görüldü. Çalışmamızdan elde ettiğimiz verilerin teyidi için daha geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Üriner sistem enfeksiyonu, antibiyotik direnci, profilaksi

AntibiyotiklerGaziantepÇocuklar+5
Salahattin Okur
Gaziantep University
2021
00

İlgili konular