Depression
1,348 theses under this subject heading
Depresyon tanısı almış yetişkin bireylerde basit karbonhidrat tüketimi, yeme bağımlılığı ve gece yeme sendromu arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Depresyonun bireylerdeki besin tüketimini etkilemesi ve yeme davranış bozukluğu arasındaki çift yönlü ilişki giderek daha fazla dikkat çekmektedir. Depresyon, özellikle yeme bağımlılığı ve gece yeme sendromu (GYS) gibi durumlarla sıklıkla ilişkilendirilmektedir. Bununla birlikte, basit karbonhidrat tüketimi duygudurum bozukluklarını daha da şiddetlendirebilir ve bireylerin günlük beslenme düzenlerini olumsuz etkileyebilir. Bu araştırma; depresyon tanısı almış yetişkin bireylerde basit karbonhidrat tüketimi, yeme bağımlılığı ve GYS ilişkisini incelemek amacıyla yürütülmüştür. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 18-64 yaş aralığındaki depresyon tanısı olan yetişkin bireyler arasından gönüllü olarak araştırmayı kabul eden 114 kadın ve 48 erkek olmak üzere 162 birey katılmıştır. Çalışma verileri, katılımcıları sosyodemografik özellikleri, antropometrik ölçümleri [vücut ağırlığı, boy uzunluğu, beden kütle indeksi (BKİ)], 24 Saatlik Geriye Dönük Besin Tüketim Kaydı, Basit Karbonhidrat Tüketim Sıklığı Formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HAM-D), Montgomery–Åsberg Depresyon Değerlendirme Ölçeği (MADDÖ), Gece Yeme Anketi (GYA) ve Yale Yeme Bağımlılığı Ölçeği (YYBÖ) bölümlerini içeren anket formu uygulanarak toplanmıştır. Bulgular: Çalışmadaki depresyonlu bireylerin %70,4'ünün kadın ve yaş ortalaması 32,85±10,88 yıl olduğu bulunmuştur. Depresyon ölçek puanları ile basit karbonhidrat tüketimi (glukoz, fruktoz, sakkaroz, laktoz, disakkaritler, monosakkaritler) arasında zayıf pozitif ilişki belirlenmiştir (p<0,001). Depresyon ölçek puanları olan bireylerde; MADDÖ ve HAM-D toplam puanları ile vücut ağırlığı, BKİ, bel çevresi, bel/boy oranı, bel/kalça oranı, kalça çevresi, vücut yağ oranı, yağ kütlesi ve yağsız kütle miktarı arasında olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Depresyonu olan bireylerde; GYA ve YYBÖ puanları ile vücut ağırlığı, BKİ, yağ oranı ve bel çevresi arasında pozitif yönlü; basit karbonhidrat tüketimi ve glisemik indeks (Gİ) ile pozitif yönlü anlamlı ilişkiler saptanmıştır (p<0,05). Çalışmaya katılan depresyon hastalarının %17,3'ünde GYS saptanmış olup, GYA toplam puanı ile MADDÖ (r:0,349, p=0,000) ve HAM-D (r:0,335, p=0,000) toplam puanları arasında zayıf güçte pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki belirlenmiştir. Çalışmaya katılan depresyon hastalarının %22,2'si yeme bağımlısı olarak sınıflandırılmış olup, YYBÖ toplam puanı ile MADDÖ (r:0,285, p=0,000) ve HAM-D (r:0,256, p=0,001) arasında zayıf güçte pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Depresyonu olan bireylerde; YYBÖ toplam puanı ile GYA toplam puanı arasında çok zayıf güçte pozitif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (r:0,190, p=0,015). Sonuç: Depresyon ile yeme bağımlılığı ve GYS arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Bu yeme davranış bozukluklarında özellikle yüksek oranda basit karbonhidrat tüketiminin etkili olduğu görülmüştür. Elde edilen bulgular, depresyon tanılı bireylerde hem günlük beslenme düzeninin hem de duygudurum destek müdahalelerinin birlikte değerlendirilmesinin önemini ortaya koymaktadır.
Exploring the role of relationship characteristics, maladaptive interpersonal dependency, and social environment on grief and depression symptoms in university students following romantic relationship dissolution
The purpose of the current study was to examine the role of dissolved romantic relationship characteristics, maladaptive interpersonal dependency, and social components (social constraints and perceived social support) on the grief and depression reactions of university students who experienced a romantic relationship dissolution. In the present study, a quantitative, non-experimental, and correlational research method was used, and the current study has a cross-sectional research design. The sample of the current study consisted of 269 university students, who had experienced a romantic relationship dissolution for at least 2 weeks and at most 2 years. Interpersonal Dependency Scale, Multidimensional Perceived Social Support Scale, the revised version of the Social Constraint Scale and the Texas Revised Inventory of Grief, and Beck Depression Inventory were used to obtain data from the participants. The findings showed that the relationship characteristics (except the length of the relationship) predicted grief severity in the expected direction, but none of the relationship characteristics variables significantly predicted depression. Moreover, as maladaptive interpersonal dependency characteristics and social constraints increased, the severity of grief and depression increased. Finally, perceived social support was found to negatively predict depression, but not significantly predict grief severity. The findings of the study were discussed within the framework of the literature and specific theories and recommendations for mental health services were presented.
Prediyaliz hastalarının depresyon, umutsuzluk durumları ve böbrek nakline bakış açıları
Bu çalışma, prediyaliz hastalarının depresyon ve umutsuzluk durumlarını belirlemek, hastaların böbrek nakline bakış açılarını değerlendirmek amacıyla tanımlayıcı nitelikte planlandı. Araştırma, Nisan-Eylül 2018 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Nefroloji Bilim Dalı Polikliniğinde yapıldı. 18 yaş ve üzeri, kronik böbrek yetmezliği tanısı alan, hemodiyaliz ve periton diyalizi almıyor olan, çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 208 hasta araştırmanın örneklemini oluşturdu. Veriler, 'Hasta Bilgi Formu', 'Beck Umutsuzluk Ölçeği', 'Beck Depresyon Ölçeği' formları kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemi ile elde edildi. Verilerin değerlendirilmesinde, ortalama, standart sapma, medyan, sıklık, oran, student t, ANOVA, Kruskal Wallis, Pearson Ki-Kare, Mann Whitney U, Pearson korelasyon ve Spearman's korelasyon testleri kullanıldı. Sonuçlar % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Çalışmamızdaki hastaların yaş ortalaması 64,29±12,03 olup, %52,9'unun erkek olduğu saptandı. Prediyaliz hastalarının %39,9'unun 2-5 yıldır kronik böbrek hastası, %36,5'inin üçüncü evrede olduğu, %80,8'inin böbrek nakli hakkında bilgi sahibi olmadığı saptandı. Prediyaliz hastalarının, Beck Depresyon Ölçeği puan ortalaması 17,67±11,53 olup, hastaların %67,8'inde depresyon olduğu, Beck Umutsuzluk Ölçeği puan ortalamasının 9,55±3,56 olup, hastalarda orta düzeyde umutsuzluk olduğu saptandı. Hastaların depresyon ve umutsuzluk durumları arasında pozitif yönde orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (r:0,389, p:0,001). Prediyaliz hastalarının ileri yaş, kadın cinsiyet ve hastalığı ile ilgili endişeli olma halinin depresyon durumunu etkilediği ve umutsuzluk durumunun ise ileri yaş, bekar olma durumu ve düşük eğitim düzeyinden olumsuz etkilendiği bulundu (p<0,05). Böbrek nakli ile ilgili olumlu görüş bildiren hastaların umutsuzluk puan ortalamalarının ve depresyon görülme durumunun daha az olduğu saptandı.
MS'li bireylerde tedaviye uyumu etkileyen faktörler
MS hastalarında parenteral tedaviyi de içeren uzun süreli tedavi uygulanmakta, hastalarda çeşitli nedenler ile tedavi uyumunda sorun yaşamaktadır. Bu çalışma MS hastalarının tedavi uyumunu etkileyen faktörleri saptamak ve tedavi uyumlarını arttırmaya yönelik öneriler geliştirmek amacıyla tanımlayıcı olarak planlanmıştır. Araştırma verileri Nisan-Ekim 2018 tarihlerinde, Tekirdağ ve Edirne illerindeki üniversite hastanelerinin nöroloji polikliniğinde MS tanısı ile takip edilen 211 hasta ile yüz yüze görüşülerek elde edilmiştir. Araştırmada "Hasta Tanılama Formu", "Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği", "Beck Depresyon Ölçeği", "Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği" ve "Hastalık Algısı Ölçeği" kullanılmıştır. Çalışmada yer alan hastaların yaş ortalaması 40,03±10,82 olup, hastaların %70,1'i kadındır. Hastaların Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği'nden aldıkları puan ortalama 0,78±0,90 olarak hesaplanmış ve hastaların %48'inin tedaviye uyumunun iyi düzeyde olduğu saptanmıştır. MS hastalarında Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği'nden ortalama 64,79±16,53 puan alınmış olup, sosyal destek algısı daha iyi olanlarda tedavi uyumu da daha yüksek bulunmuştur (p<0,01). Hastaların %35,5'inde depresif semptomatoloji saptanmıştır. En düşük Beck Depresyon Ölçeği puanı, tedaviye uyum düzeyi yüksek olanlardan elde edilmiştir (p<0,01). MS hastalarında hastalık algısının tedavi uyumuna etkisi gösterilememiştir (p>0,05). Tedavi uyumları kötü olan hastaların tedavi uyumu iyi olan hastalara oranla poliklinik kontrollerini daha fazla aksattığı (p<0,01) ve MS nedeniyle daha fazla hastanede yattığı saptanmıştır (p<0,05). Sonuç olarak MS hastalarının yarısında tedavi uyumu yetersizdir. Tedavi sürecinde hasta ailesi ile daha fazla işbirliği sağlanması, poliklinik kontrollerinin aksatılmaması için hatırlatma gibi önlemler alınması, hastaların depresif semptomatoloji yönünden taranması tedavi uyumunun artmasında etkili olabilir. Anahtar Kelimeler: Multipl Skleroz, Tedavi Uyumu, Sosyal Destek, Depresyon, Hastalık Algısı
İnme geçiren hastalarda fonksiyonel bağımlılık durumunun depresyon ve yaşam kalitesine etkisi
Bu çalışma, inme geçiren hastaların fonksiyonel bağımlılık durumlarının, depresyon ve yaşam kalitesine etkisini değerlendirmek amacıyla tanımlayıcı nitelikte planlandı. Nisan 2018-Mayıs 2019 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Servisi, Ayaktan Tedavi Ünitesi ve Polikliniği'nde yapıldı. Araştırmanın örneklemini, 18 yaş ve üzerinde inme tanısı almış çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 125 hasta oluşturdu. Veriler; araştırmacı tarafından, 'Hasta Veri Toplama Formu', 'Beck Depresyon Envanteri', 'Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği', 'Barthel İndeksi' ve 'İnme Etki Ölçeği 3.0', formları kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemi ile elde edildi. Verilerin değerlendirilmesinde, ortalama, standart sapma, frekans, yüzde, Pearson korelasyon testi, bağımsız gruplar t testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanıldı. Sonuçlar %95'lik güven aralığında ve p<0,05 anlamlılık düzeyinde değerlendirildi. Hastaların yaş ortalamaları 57,14±14,05 olup, %61,6'sı erkek, %56'sı ilköğretim mezunudur. Hastaların, %51,2'si 2-5 yıldır inme hastası olup, çoğunluğunun (%74,4) inme tipi iskemik inmedir. Hastaların; Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği toplam ortalama puanı 77,04±19,44 olup, %80,8'inin yarı bağımlı olduğu, Barthel İndeks toplam ortalama puanı 46,36±23,4 olup, %59,2'sinin ileri derecede bağımlı olduğu belirlenmiştir. Beck Depresyon Ölçeği ortalama puanı 21,2±10 olup, %55,2'sinde depresif belirti bulunduğu ve İnme Etki Ölçeği 3,0 toplam ortalama puanı 169,21±27,28 olduğu ve yaşam kalitelerinin olumsuz yönde etkilendiği saptanmıştır. Çalışma sonucunda; hastaların fonksiyonel bağımsızlık düzeyleri arttıkça yaşam kalitelerininde arttığı saptanmıştır (p<0,001). Fonksiyonel bağımlılık durumunun artmasının ise depresif belirti düzeylerinin artmasına yol açtığı belirlenmiştir (p<0,001). Hastaların depresif belirti durumları ile yaşam kaliteleri arasında ise negatif yönlü istatistiksel açıdan ileri derecede anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,001). İnmeli hastaların fonksiyonel bağımlılık durumlarının yaşam kalitesini ve depresif belirtileri etkilediği belirlenmiştir.
Remisyonda olan ve aktif hastalık bulguları olan kronik ürtikerli hastalarda anksiyete, depresyon ve serum 25 hidroksivitamin D düzeylerinin değerlendirilmesi
Kronik ürtiker popülasyonun %1-5'ini etkileyen ve 6 haftadan uzun süren, ataklarla karakterize, inflamatuar bir cilt hastalığıdır. Çalışmamızda tedavi altında stabil seyreden hastalar ile aktif hastalık bulguları olan hastaların, 25(OH) vitamin D değerleri ile anksiyete ve depresyon skorlamaları değerlendirilmiştir. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine 1 Nisan – 31 Ekim 2020 tarihleri arasında başvuran, dahil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 70 kronik ürtiker hastasının ÜAS7 skorlaması değerlendirilip, tüm hastaların serum 25(OH) vitamin D düzeyleri ve Beck Depresyon Ölçeği ile Beck Anksiyete Ölçeği skorlamaları karşılaştırılmıştır. Çalışmaya alınan 70 kronik ürtiker hastasının 49'u (%70) kadın, 21'i (%30) erkekti. Yaşları 18-64 arasında olup, yaş ortalaması ve standart sapması 38,47±11,57 idi. D vitamini düzeyi ile ürtiker aktivite skoru arasında negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (r=-0,415; p=0,000). Anksiyete skoru ile ürtiker aktivite skoru arasında pozitif yönde istatiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (r=0,417; p=0,000). Depresyon skoru ile ürtiker aktivite skoru arasında pozitif yönde istatiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (r=0,270; p=0,024). Depresyon ve anksiyete skoru ile 25(OH) D vitamini seviyeleri arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. 49 D vitamini eksikliğinin kronik ürtiker etyolojisi ve ürtiker tedavisine cevabı etkilemesindeki rolünün geniş çaplı çalışmalarla kanıtlanması, hastalığın tedavisinde klinisyenlere kolaylık sağlayacaktır. Benzer şekilde anksiyete ve depresyon gibi psikiyatrik bozuklukları bulunan hastaların ürtiker tedavisine bütüncül olarak yaklaşılması, standart tedavi algoritmasından ziyade hasta bazlı tedaviye yönelmek açısından önemlidir.
Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi stajyer ve intern doktorlarının COVİD-19 pandemisi dönemindeki tıp eğitimine bakış açıları ve depresyon düzeyleri
Çin'de 2019 yılında başlayarak hızlı bir şekilde yayılanCOVID-19 hastalığı, 12 Mart 2020'de pandemi olarak nitelendirilmiştir.Bu süreçte virüsün yayılımını önlemek amacıyla YÖK okulların bir süreliğine kapatılarak eğitim-öğretimin uzaktan eğitimle yapılması yönünde karar almuştır. Dünya tarihinde pandemiler, kişileri yalnızca fiziksel sağlıkları yönünden tehlikeye atmakla kalmayıp aynı zamanda ruhsal sağlıklarını da ciddi düzeyde etkilemişlerdir. Bu dönemde hem salgının sağlık konusunda yaşattığı endişeler hem de okulların kapanmasıyla akademik gelecekleri için hissettikleri kaygılar nedeniyle öğrenciler, pandemi döneminde ne çok etkilenen gruplardan biri olmuşlardır. Çalışmamız 2021-2022 eğitim ve öğretim yılında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi 4. Sınıf, 5. Sınıf ve 6. Sınıfta eğitim alan 321 öğrenci üzerinde yapılmıştır. Çalışmamızın amacı, Covid-19 pandemisinin öğrencilerin eğitimine etkisi, bu yeni eğitim yapısıyla ilgili memnuniyet durumları ve depresyon düzeylerinin değerlendirilmesidir. Öğrencilere sosyodemografik özellikler, Uzaktan Eğitime Bakış Açısı Ölçeği(UEBA) ve Birinci Basamak İçin Beck Depresyon Tarama Ölçeği(BDÖ-BB)'nden oluşan bir anket uygulanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS.23 programı ile ShapiroWilk's testi, Levene's Testi, bağımsız T testi, Mann Whitney-U testi, Kruskal Wallis-H Testi,ANOVA, Sperman'srho korelasyon testi kullanılarak yapılmıştır. Katılımcı öğrencilerin 85'i (%26,5) 4.sınıf, 157'si (%48,9) 5.sınıf ve 79'u (%24,6) 6.sınıf tıp öğrencileriydi ve 149'u (%46,4) erkek, 172'si (%53,6) kadındı. En küçük katılımcı 21, en büyüğü ise 28 yaşında olup, ortalama yaşları 23,16±1,33'tü. Öğrencilerin tekrar seçme şansları olsa 119'u (%37,1) tekrar tıp fakültesini seçeceğini, 102'si (%31,8) seçmeyeceğini, 100'ü (%31,2) ise kararsız olduğunu belirtmişlerdir. Pandemi döneminde öğrencilerin 224'ü (%69,8) aile evinde, 133'ü (%41,4) öğrenci evinde, 16'sı (%5,0) ise yurtta ikamet etmişlerdir. Öğrencilerin 17'si (%5,3) sadece online eğitim sistemini, 127'si (%39,6) sadece yüz yüze eğitim sistemini, 177'si (%55,1) ise online ve yüz yüze eğitimin beraber olduğu sistemini tercih ettiğini belirtmişlerdir. UEBA ile BDÖ-BB arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede bir ilişki olduğu saptanmıştır. Kadın öğrencilerin UEBA ortalaması 1,81±0,41, erkek öğrencilerin ortalaması 1,95±0,45 olarak görülmüştür.Tıp fakültesi 4 sınıf öğrencilerinin ortalama UEBA puanı 1,83±0,45, 5. sınıf öğrencilerinin 1,96±0,41, 6. sınıf öğrencilerinin ise 1,80 ± 0,45 olarak hesaplanmıştır.Covid 19'un öğrencilerin psikolojileri üzerindeki etkileri incelendiğinde, iyi yönde etkilenenlerin ortalama UEBA puanı 2,11±0,38, kötü yönde etkilenenlerin 1,80±0,45, etkilenmeyenlerin 2,15±0,35, kararsız olanların ise 1,89±0,35 olarak elde edilmiştir. Bugünden itibarensadece online eğitimle eğitim almayı tercih eden öğrencilerin ortalama UEBA puanı 2,23±0,60, yüz yüze eğitim sistemini tercih edenlerin ortalaması 1,64±0,39, online ve yüzyüze eğitim sistemini seçenlerin ortalaması 2,02±0,36 olarak hesaplanmıştır. 4.sınıf tıp öğrencilerinin ortalama BDÖ-BB puanı 6,44±4,27,5. sınıf öğrencilerinin 5,06±3,64, 6. sınıf öğrencilerinin ise 4,87±4,20 olduğu görülmüştür. Covid 19'dan iyi yönde etkilenenlerin ortalama BDÖ-BB puanı3,12±3,45, kötü yönde etkilenenlerin 6,25±4,13, etkilenmeyenlerin 4,21±3,48, kararsız olanların ise 3,88±3,01 olarak elde edilmiştir. Sonuç olarak; öğrencilerin uzaktan eğitime bakışlarının kararsız düzeyde olduğu görülmüştür ve uzaktan eğitim memnuniyetini cinsiyet, ev ortamı, sahip olunan internet kotası, teknik sorunlar, kullanılan ders materyalleri, eğitimde kullanılan online platform, sınav sistemleri gibi pek çok faktörden etkilendiği saptanmıştır. Öğrencilerin çoğunun salgının ekonomik, sosyal ve akademik alanlarda sebep olduğu büyük değişimlerden kötü yönde etkilenerek depresif belirtiler gösterdiği saptanmıştır ve bu öğrenciler uzaktan eğitim sistemlerinden daha az memnun kalmışlardır. Acil durumlar başta olmak üzere normal eğitim-öğretim zamanlarda da yüz yüze eğitimin önemli bir alternatifi ve destekleyicisi olan uzaktan eğitime dair memnuniyet çalışmamız ve diğer destekleyici araştırmalarla arttırılmaya çalışılacaktır.
İnflamatuar barsak hastalarında algılanan stres ölçeği eşliğinde yaşam kalites I ve hastane anksiyete, depresyon ölçeğinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Gastroenteroloji polikliniğine başvuran İnflamatuar Barsak Hastalarında stres düzeylerini, anksiyete ve depresyon düzeylerini, yaşam kalitelerini nicelendirerek bunları hastaların hastalık tipi, sosyodemografik özellikler, laboratuvar değerleri, aktivite indeksleri ile ilişkilendirerek araştırmayı amaçlamıştır. Çalışmaya 80 hasta dahil edilmiş bu hastalara gönüllü bilgilendirilmiş rıza formu ile ilgili kısaca bilgilendirme yapılarak ölçekleri kendilerinin doldurmaları istenmiştir. Aktivite indeksi olarak Ülseratif Kolit de Mayo indeksi Crohn Hastalarında Crohn aktivite indeksi kullanılmıştır. Çalışmamızda cinsiyete göre laboratuvar sonuçlarından hemoglobin ve ferritin değeri erkeklerde daha yüksek saptanmıştır. Crohn Hastalığında Ülseratif Kolit'e göre Hastane Anksiyete Depresyon ölçeğinin her iki skorunda yükseklik saptanmıştır. İş hayatına devam etmeyen grupta dışkılama sayısı, çalışan grupta hemoglobin değeri, yaşam kalitesinin fiziksel rol güçlüğü, emosyonel rol güçlüğü ve ağrı skorları daha yüksek saptanmıştır. Sigara kullanımının laboratuvar sonuçları ve ölçeklerle ilişkisinde anlamlı sonuç görülmemiştir. Biyolojik ajan kullanmayan grupta yaşam kalitesi ölçeğinin ağrı skorlaması, lökosit ve trombosit sayısı daha yüksek olurken biyolojik ajan kullanan grupta ölçek skorlamaları açısından anlamlı farklılık görülmemiştir. Kullanılan ilaç sayısı arttıkça yaşam kalitesinin fiziksel fonksiyon skorunda düşme olmuş ancak bununla birlikte laboratuvar sonuçlarında anlamlı bulgu saptanmamıştır. Hastalık aktivasyonu söz konusu olduğunda Hastane Anksiyete Depresyon ölçeğinde yükseklik, yaşam kalitesinde düşme saptanmıştır. Yaş ile Algılanan Stres Ölçeği arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Hastalık yaşı arttıkça anksiyete ve depresyon azalmıştır. Sonuç olarak; İBH hastalık ve sosyal yükü ağır olan bir hastalık grubudur. Hastalar her vizitte ruhsal açıdan değerlendirilmeli stres, anksiyete, depresyon ve yaşam kalitesi açısından değerlendirilmelidir. Anahtar kelimeler: İnflamatuar barsak hastalığı, algılanan stres, sf-36, depresyon, anksiyete.
Tek atak ve birden fazla atak geçirmiş remisyondaki depresyon hastalarının zihin kuramı becerilerinin incelenmesi
Major depresif bozukluk en sık görülen ruhsal bozukluklardandır. Major depresif bozukluk geçiren hastaların yarısından fazlası bir kez daha atak geçirir. Tekrarlama ihtimali atak sayısı ile birlikte artar. Majör depresif bozuklukta sosyal işlevlerde ve diğer kişilerle olan ilişkilerde bozulma olması önde gelen kinik özelliklerdendir. Zihin kuramı; kişinin kendisinin ve diğerlerinin ayrı zihinlere sahip olduğunu anlayabilme, kendisinin veya başkalarının duygu, düşünce, maksat, istek ve inançlarını algılayabilme ya da çıkarımda bulunabilme kapasitesidir. Zihin kuramı, sosyal işlevselliğin ve kişilerarası ilişkilerin sürdürülmesinin ayrılmaz bir parçası olarak düşünülmektedir. Remisyondaki depresyon hastalarının zihin kuramı becerilerinin hem sosyal bilişsel hem sosyal algısal yönden incelendiği çalışma sayısı oldukça sınırlıdır. Bu çalışmada remisyondaki depresyon hastalarının zihin kuramı becerilerinde tek atak geçirmiş ve birden fazla atak geçirmiş hasta gruplarının sağlıklı kontrol grubuna göre farklılığı olup olmadığı ve olası farklılıkların hastalığın süreğenleşmesindeki olası etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran hastalar arasından seçilmiş, 18-60 yaş aralığında, majör depresif bozukluk geçirmiş, remisyonda olan, tek atak geçirmiş 50 hasta, birden fazla atak geçirmiş 50 hasta ve 50 sağlıklı katılımcının onamı alınarak dahil edilmesiyle oluşturulan örneklem ile yapılmıştır. Çalışmada tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Ölçeği, Gözlerden Zihin Okuma Testi, İmayı Anlama Testi, Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmamızda sosyal-algısal ve sosyal-bilişsel zihin kuramı becerisinde ve bilişsel işlevsellikte çok atak geçirmiş remisyon dönemindeki grupta tek atak geçirmiş grup ve kontrol grubuna göre anlamlı bir düşüş saptanmıştır. Bu durum yineleyen şekilde geçirilmiş depresyonun remisyon döneminde bireylerarası sosyal etkileşimlerini sınırlandırdığı ve sosyal izolasyona yol açtığı, relaps ihtimalini arttırabileceği hipotezimizi doğrular niteliktedir. Tek atak geçirmiş grup ve kontrol grubu arasında her iki zihin kuramı becerisi ve bilişsel işlevsellik açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Bu durum, tek atak geçirmiş remisyondaki bireylerin tam iyileşme adına çok ataklı bireylere nazaran farkındalık, özyeterlilik ve motivasyonlarının daha yüksek olabileceği düşüncesine yeşil ışık yakmaktadır. Bu düşüncenin ilerleyen zamanlarda yapılacak çalışmalarda farklı ölçek ve açılardan detaylandırılıp aydınlatılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Majör Depresif Bozukluk, Zihin Kuramı, Nüks, Rezidüel Semptom
Okul yöneticilerinin kullandıkları güç türleri ve örgütsel depresyon: Bir ilişkisel tarama modeli
Örgüt depresyonu, örgüte yayılmış bir hareketsizlik, saplanıp kalmış olma hali, sıklıkla geleceği planlamada yetersiz kalma, örgütteki bireylerin gelecekte ne yapacakları hakkında bir vizyonlarının olmayışı ve denemekten vazgeçmiş halde olmaları olarak tanımlanmaktadır. Örgüt depresyonu örgüt iklimini olumsuz etkileyen, çalışanların örgütsel bağlılığını ve motivasyonunu düşüren, örgüt hedeflerine ulaşmada güçlükler yaratan bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Örgütlerin hedeflerine ulaşması sürecinde verimliliği, etkinliği ve etkililiğini etkileyen en önemli faktörlerden biri de o örgütün başındaki yönetici veya yöneticilerdir. Bir örgütün verimli ve etkili bir işleyişe sahip olması ve etkin olması, örgüt çalışanlarının, örgütsel amaçlar doğrultusunda iyi bir şekilde yönetilmesi ve yönlendirilmesini sağlayabilen yöneticiler sayesinde olmaktadır. Yöneticiler ise yönetim görevlerini bir takım güç kaynaklarını kullanarak yerine getirmektedirler. Bu çalışmanın amacı, öğretmenlerin okul yöneticilerinin kullandığı güç türlerine ilişkin algı düzeyleri ile öğretmenlerin örgütsel depresyon algı düzeyleri arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Nicel verilerin analiz edildiği araştırma yöntemlerinden betimsel ilişkisel tarama modelindeki bu araştırmanın evrenini Siirt ili merkezindeki ilkokul, ortaokul ve liselerde görev yapan yönetici ve öğretmenler oluşturmaktadır. Bu amaçla okullarda görev yapan öğretmenlere Örgüt Depresyonu Ölçeği ve Güç Türü Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmada öğretmenlerin okul yöneticilerinin kullandıkları güç türlerine ilişkin algı düzeyleri ve örgütsel depresyon algı düzeylerinin cinsiyet, branş, memeleket, okul türü ve hizmet yılı değişkenleri bakımından anlamlı bir fark gösterip göstermediği araştırılmış ve öğretmenlerin yöneticilerinin kullandıkları güç türlerine ilişkin algı düzeylerinin öğretmenlerin örgütsel depresyon algı düzeyleri ile olan ilişkisi incelenmiştir. Araştırma sonucuna göre cinsiyet ve memleket değişkenlerinde öğretmenlerin ödül gücüne ilişkin algı düzeylerinde, hizmet yılı değişkeninde bağlılık gücü algı düzeylerinde ve okul türü değişkenlerinde ise karizmatik ve karşılıklı güç algı düzeylerinde anlamlı farklılıklara rastlanmıştır. Ayrıca öğretmenlerin örgütsel depresyon algı düzeylerinde ise branş ve memleket ve okul türü değişkenlerinde anlamlı farkılıklara rastlanmıştır. Elde edilen verilerin sonuçlarına göre okul yöneticilerinin kullandıkları güç türlerine ilişkin öğretmen algı düzeyleri ile öğretmenlerin örgütsel depresyon algı düzeyleri arasında bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Bunun yanı sıra örgütsel depresyon algı seviyeleri ile öğretmenlerin okul yöenticilerinin kullandıkları zorlayıcı güce ilişkin algıları arasında pozitif yönde ve anlamlı, bağlılık gücü, karşılıklı güç ve uzmanlık gücü arasında ise negatif yönde ve anlamlı bir ilişkiye rastlanmıştır. AnahtarKelimeler: Örgüt, Depresyon, Örgütsel Depresyonu, Güç, Güç Türleri, Okul Yöneticileri
Karaciğer nakli olacak hastalara verilen video eğitiminin anksiyete, depresyon ve uyku düzenine etkisi
Bu çalışma; Karaciğer nakli olacak hastalara verilen video eğitiminin anksiyete, depresyon ve uyku düzenine etkisinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Ön test-son test, kontrol gruplu yarı deneysel tipteki araştırmanın verileri 01 Kasım 2017 – 31 Mayıs 2018 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Karaciğer Nakli Merkezi'nde yatışı yapılan ilk kez karaciğer nakli olacak tüm hastalardan toplandı. Evreni bilinen örneklemde güven aralığı %95 alınarak hesaplama yapıldığında araştırmaya dahil edilecek hasta sayısı 60 tır. Hastalar kontrol (n=30) ve deney (n=30) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Gruplara seçilen hastalar rastlantısal örnekleme yöntemiyle seçildi. Veriler hastaların tanıtıcı özellikleri formu, Hastane Anksiyete ve Depresyon ölçeği ve Pittsburg Uyku Kalitesi ölçeği ile ve araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme tekniği ile toplandı. Deney grubundaki karaciğer nakli hastalarına anksiyete/depresyon düzeylerini azaltmak ve uyku kalitelerini artırmak için nakil öncesi ve sonrası olmak üzere iki bölümlük video eğitimi verildi. Taburcu olduktan 1 ay sonra kontrole geldiklerinde semptom yönetimi puanına bakıldı. Bu video eğitimi kliniğin rutin hemşirelik bakımı dışında deney grubu hastalarına verildi. Video destekli eğitim 40 dk sürdü. Kontrol grubuna ise kliniğin rutin uygulamasındaki hemşirelik bakımı yapıldı. Kontrol grubunun son ölçümünden sonra deney grubuna uygulanan video destekli eğitim kontrol grubuna da verildi (Her hasta ve yakınına eğitim CD' si teslim edildi). Veriler SPSS 22 paket programında sayı ve yüzdelik, Ki kare ve t testi ile değerlendirildi. Çalışmaya katılan hastalarda hastane anksiyete ve depresyon ölçeğinin tüm alt boyut puanları nakilden sonra düşmesine rağmen istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Hastaların uyku kalitesini değerlendirmek için kullanılan PUKİ uyku kalitesi ölçeği alt boyut puanları arasında hem deney hemde kontrol grubu hastalarında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Karaciğer nakli olan hastalara nakil öncesi ve sonrası korku yaşayan hastaların anksiyete/depresyon düzeylerini azaltmaya yönelik eğitim programlarının ve girişimlerinin planlanması, uyku kalitesini yükseltmek üzere girişimlerin planlanması, uyku ve uyanıklık döngüsünü iyileştirmeyi amaçlayan ve daha iyi bir yaşam kalitesine katkıda bulunan müdahalelerin değerlendirilmesi ve uygulanması öneriyoruz.
Ön diz ağrılı olgularda ağrının uyku, yorgunluk, depresyon düzeyi ve günlük yaşam aktivitelerine etkisi
Bu çalışma, ön diz ağrılı olgularda ağrının uyku, yorgunluk, depresyon düzeyi ve günlük yaşam aktivitelerine etkisinin incelenmesi amacıyla planlandı. Çalışmaya 25-45 yaş arası, 30 ön diz ağrılı ve diz ağrısı olmayan 30 sağlıklı birey olmak üzere toplam 60 katılımcı dâhil edildi. Ağrı düzeyinin belirlenmesinde Visual Analog Skalası, uyku kalitesinin tanımlanmasında Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, yorgunluk düzeyi için Checklist Individual Strength Ölçeği, depresyon düzeyinin saptanmasında Beck Depresyon Ölçeği ve yaşam kalitesinin belirlenmesinde Nottingham Sağlık Profili Ölçeği kullanıldı. Verilerin istatiksel analizinde IBM SPSS Statistics 23 paket programı kullanıldı. Yapılan analizler sonucunda ön diz ağrısının kadınlarda görülme oranı daha yüksek bulundu (%63,3). Ön diz ağrılı grup katılımcılarının omuz, kalça, ayak ve ayak arkı postürlerinde hafif düzeyde bozukluk saptandı ve gruplar arasında anlamlı bir fark bulundu (p<0,001). Çalışma grubunda öznel uyku kalitesinin daha kötü, uykuya dalma süresinin daha uzun, uyku ve gündüz işlev bozukluğunun daha belirgin olduğu saptandı. Gruplar depresyon düzeyi bakımından karşılaştırıldığında çalışma grubunda elde edilen puanların kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu (p=0,001); yorgunluk değişkeni bakımından karşılaştırıldığında çalışma grubunda sübjektif yorgunluk, konsantrasyonda azalma, motivasyonda azalma ve fiziksel aktivitede azalma alt parametrelerinin ortalama puanlarının kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). Çalışma grubunda yaşam kalitesi kontrol grubuna göre daha düşük ve enerji, ağrı, duygusal reaksiyonlar, uyku, sosyal izolasyon ve fiziksel hareketlilik gibi yaşam kalitesi alt ölçeklerinin ortalama puanları çalışma grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0,001). Bu çalışma ile ön diz ağrılı olgularda ağrının uyku, yorgunluk, depresyon düzeyi ve günlük yaşam aktivitelerine olumsuz yönde etkisi olduğu sonucuna varıldı.
Gebelikte psikososyal sağlık ve depresif belirti düzeyi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma gebelerin psikososyal sağlık ve depresif belirti düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu çalışma Gaziantep İli Halk Sağlık Müdürlüğü Şehitkamil İlçesi 28 Nolu ve Göllüce Aile Sağlığı Merkezi'nde 10 Mart 2021-26 Temmuz 2021 tarihleri arasında yürütüldü. 300 kişilik evrene karşılık 0.95 powerda en az 122 kişilik örneklem büyüklüğünün yeterli olduğu hesaplandı. Araştırmaya katılmayı kabul eden 150 gebe araştırmanın örneklemini oluşturdu. Verilerin toplanmasında 30 soruluk kişisel veri formu'', Gebelikte Psikososyal Sağlığı Değerlendirme Ölçeği''(GPSDÖ) ve ''Beck Depresyon Ölçeği''(BDÖ) kullanıldı. Veriler yüz yüze görüşme tekniği ile toplandı. Verilerin analizinde; sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, student t-testi, Oneway Anova, Mann Whitney U, Kruskal Wallis, Tukey ve Tamhane's T2, Pearson ve Spearman korelasyon, çoklu lineer regresyon testi kullanıldı. Gebelerin GPSDÖ toplam puan ortalamasının 2,06 ±0,6 ve psikososyal sağlık durumlarının düşük düzeyde olduğu belirlendi. Gebelerin çalışma durumu, gelir seviyesi, gebeliği planlama ve isteme durumu, antidepresan kullanımı, eşle ilişki, kendi ve eşinin ailesi ile ilişkisi, evlilik süresi, gebenin ve eşin eğitim durumu ve eşin mesleği ile GPSDÖ toplam puan ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p<0,05). BDÖ toplam puan ortalamasının düşük düzeyde ( 7,72 ±6,28) olduğu belirlendi. Gebelerin aile tipinin, gebeliği isteme ve doğumla ilgili bilgi alma durumu ile BDÖ toplam puan ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak gebelikte psikososyal sağlık durumu ile depresyon arasında negatif yönlü orta düzey, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu. İzlem sırasında hemşire ve ebeler gebeleri sadece fiziksel olarak değil psikososyal sağlık yönünden de bütüncül olarak değerlendirilmesi önerilir.
COVID 19 pandemisinin hemşirelerin psikolojik sağlamlık anksiyete ve depresyon düzeylerine etkisi
Bu araştırma COVID-19 pandemisinin hemşirelerin psikolojik sağlamlık, anksiyete ve depresyon düzeylerine etkisini incelemek amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı türde yapılan bu çalışma, Gaziantep ilinin merkez ilçesinde hizmet vermekte olan 25 Aralık Devlet Hastanesi'nde 10 Kasım 2020-20 Haziran 2021 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışmanın örneklemini pandemi sırasında aktif görev yapan, çalışmaya katılmayı kabul eden 25 Aralık Devlet Hastanesi'nde çalışan hemşireler oluşturdu. Çalışmanın örneklemini 260 hemşire oluşturdu. Veriler; Kişisel Tanıtım Formu, ''Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği'' (PSÖ), ''Beck Depresyon Envanteri'' (BDE) ve 'Beck Anksiyete Ölçeği'' (BAÖ) ile toplandı. Verilerin istatistiksel analizinde; sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, ortanca, minimum-maksimum, Shapiro-Wilk, Mann Whitney U, Kruskal Wallis testleri, Post Hoc testlerinden Tukey ve Tamhane's T2 testleri ile Spearman korelasyon testi kullanıldı. BDE, BAE ve PSÖ skorlarına etki eden faktörlerin belirlenmesinde çoklu lineer regresyon modeline başvuruldu. Tüm testlerde istatistiksel önemlilik düzeyi 0,05 olarak kabul edildi. Hemşirelerin %68,1'inin kadın, %39,2'sinin 25-30 yaş, %75,0'inin lisans/önlisans mezunu, %31,5'inin yoğun bakımda, %40,8'inin serviste çalıştığı belirlendi. Hemşirelerin BDE puan ortalaması 11,0±7,6, BAÖ puan ortalaması 14,7±10,9, PSÖ puan ortalaması 19,4±4,3 olarak saptandı. Hemşirelerin BDE puanı ile BAÖ puanı arasında pozitif yönlü zayıf bir korelasyon (r=0,457) (p<0,001); BDE ile PSÖ arasında ise negatif yönlü zayıf bir ilişki saptandı (r=-0,294) (p<0,001). PSÖ ile BAÖ arasında da negatif yönlü zayıf bir ilişki olduğu belirlendi (r=-0,263) (p<0,001). Hemşirelerin BDE puanını etkileyen faktörlerin; BAÖ ve PSÖ puanları ile hemşirelerin istifa yönelimi ve eğitim durumu olduğu belirlendi. Hemşirelerin BAÖ puanını etkileyen faktörlerin; BDE ve PSÖ puanları ile hemşirelerin mesleğe bakış açısının olumsuz yönde değişmesi, enfekte olma, kronik hastalığa sahip olma durumu olduğu belirlendi. Hemşirelerin PSÖ puanını etkileyen faktörlerin; BDE ve BAÖ puanları ile hemşirelerin ruh ve beden sağlığının etkilenme durumu ve enfekte olma riski olduğu belirlendi. Bu çalışma sonucuna göre; COVID-19 pandemisinde görev alan hemşirelerin ruhsal olarak etkilendikleri sonucuna ulaşılmıştır.
Kronik obstrüktif akciğer hastalarında (KOAH) pandemi sürecinde depresyon, anksiyete, fiziksel aktivite düzeyi ve yorgunluk düzeyinin etkileri
Bu çalışma, Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) olan bireylerde devam eden Covid-19 pandemisi sürecinde depresyon, anksiyete, fiziksel aktivite ve yorgunluk düzeyini belirlemek ve sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmak amacıyla yapıldı. Araştırma verileri anket yöntemi ile toplandı. Araştırmanın evrenini SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğinde KOAH tanısı ile izlenen hastalar oluşturdu. Çalışmaya KOAH tanılı 20 hasta ve 21 sağlıklı birey dahil edildi. Depresyon, Beck Depresyon Ölçeği; anksiyete, Beck Anksiyete Ölçeği; yorgunluk semptomu, Yorgunluk Şiddet Ölçeği; fiziksel aktivite düzeyi, Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi UFAA kısa form (International Physical Activity Questionnaire IPAQ) testi ile değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics 23 paket programı kullanıldı. Yapılan analizlerin sonuçlarına göre; KOAH tanılı hastaların Beck Depresyon Ölçek (BDÖ) puanlarının kontrol grubundan anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görüldü (p<0,05). Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) puanları yönünden KOAH tanılı hastalar ile sağlıklı kontrol grubu benzerdi (p>0,05). Yorgunluk Şiddet Ölçeği (YŞÖ) skorlarının KOAH grubunda anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu gözlendi (p<0,05). Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi Kısa Formunun (UFAA-KF) oturma süresi dışındaki tüm alt parametre MET değerleri benzerdi. Ancak KOAH tanılı hastaların oturma süresi, kontrol grubunda anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,05). Sonuç olarak KOAH tanılı hastalarda pandemi sürecinde yorgunluk, anksiyete ve depresyon semptomlarının daha yoğun yaşandığı saptandı.
Engelli çocuklar ile engelli olmayan çocukların annelerinin fiziksel aktivite düzeyi ve fonksiyonel kapasitelerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada, engelli çocuğu olmayan annelerin, zihinsel engelli çocuğu olan annelerin ve fiziksel engelli çocuğu olan annelerin fiziksel aktivite, fonksiyonel kapasite ve depresyon düzeylerini değerlendirmek amaçlandı. Bu araştırma Ocak 2020-Kasım 2021 tarihleri arasında yürütüldü. Araştırmaya Gaziantep ilinde yaşayan engelli çocuğu olmayan 35 anne, zihinsel engelli çocuğu olan 35 anne ve fiziksel engelli çocuğu olan 35 anne olmak üzere toplam 105 kadın dahil edildi. Gönüllülerin yaşları 23-59 yıl arasında değişmekteydi. Sosyodemografik veriler kaydedildi. Araştırmaya katılan annelerin fiziksel aktivite düzeyleri Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi- Kısa Form (IPAQ); fonksiyonel kapasiteleri 6 Dakika Yürüme Testi (6DYT); depresyon düzeyleri Beck Depresyon Envanteri (BDE) ile değerlendirildi. Verilerin analizi için IBM SPSS Statistics 24.0 paket programı kullanıldı. Yapılan analizler sonucunda; engelli çocuğu olmayan anneler ile zihinsel engelli çocuğu olan anneler ve fiziksel engelli çocuğu olan anneler IPAQ toplam MET değerleri yönünden benzerdi (p>0.05). 6DYT yürüme mesafeleri yönünden gruplar arasında anlamlı farklılık bulunamadı (p>0.05). BDE toplam puanları karşılaştırıldığında; engelli olmayan çocuğa sahip annelerin depresyon puanları, Fiziksel veya zihinsel engelli çocuğu olan annelerden anlamlı düzeyde daha düşüktü(p<0.05). Sonuç olarak; fiziksel veya zihinsel engelli çocuk annelerinin depresyona düzeyleri yüksektir. Engelli çocuk annelerinin fiziksel aktivite, fonksiyonel kapasite ve depresyon düzeylerini değerlendiren daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Engelli Çocuk Annesi; Fiziksel Aktivite Düzeyi; 6 Dakika Yürüme Testi; Depresyon.
Pandemi dönemi sağlık çalışanlarında uyku yorgunluk depresyon ve yaşam kalitesi düzeylerinin belirlenmesi
Bu çalışma pandemi döneminde sağlık çalışanlarında uyku, yorgunluk, depresyon ve yaşam kalitesi düzeylerini belirlemek ve sağlık çalışanı olmayan meslek grubuyla karşılaştırmak amacıyla planlandı. Çalışma Aralık 2021 ile Mart 2022 tarihleri arasında COVİD-19 ünitelerinde görev alan 36 sağlık çalışanı, COVİD-19 ünitelerinde yer almayan 38 sağlık çalışanları ve üniversite kadrosunda yer alan 36 akademisyen olmak üzere toplam 110 katılımcıyla gerçekleştirildi. Uyku kalitesi, Pittsburgh Uyku Kalite indeksi (PUKİ), yorgunluk Yorgunluk Etki Ölçeği, depresyon Beck Depresyon Envanteri ve yaşam kalitesi Kısa Form-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği (SF-36) ile değerlendirildi. İstatistiksel analizler için IBM SPSS 25.0 paket programı kullanıldı. İstatistiksel analizler sonucunda katılımcıların; %58,2'si kadın ortalama çalışma süresi 7,2 yıl, ortalama yaş 31,3 yıl ve ortalama VKİ 23,8 iken %59,1'i COVİD-19 hastalığı geçirmedi ve %88,2'sinin kronik bir hastalığı yoktur. PUKİ anketinin öznel uyku kalitesi, uyku latensi, alışılmış uyku, uyku bozukluğu uyku ilacı kullanımı ve gündüz işlev bozukluğu alt parametrelerinde anlamlı bir fark ortaya çıkmazken (p>0,05); uyku süresi alt bileşeninde anlamlı fark ortaya çıktı buradaki anlamlı farkın üniversiteden çalışmaya katılan akademisyenler ve COVİD-19 ünitelerinde görev yapmakta olan sağlık çalışanlarında ortaya çıktığı ve COVİD-19 ünitelerinde görev alan personellerin ortalama uyku süresi skoru üniversitedeki akademisyenlere göre daha fazla olduğu belirlendi (p<0,05). Yorgunluk etki ölçeği toplam skoru ve alt bileşenlerinde her üç grup arasında anlamlı düzeyde fark olmadığı (p>0,05), Beck depresyon envanteri toplam skoru ve sınıflandırmasında (p>0,05), SF-36 yaşam kalitesi ölçeğinde fiziksel rol güçlüğü, emosyonel rol güçlüğü, enerji ve ağrı alt parametrelerinde ortalama skor bulgularında istatistiksel açıdan anlamlı fark çıkmadı (p>0,05); fiziksel fonksiyon, ruhsal sağlık sosyal işlevsellik ve genel sağlık alt bileşenlerinde anlamlı bir fark bulundu ve üniversitede bulunan akademisyenlerin ortalama skoru diğer iki gruba göre daha yüksek olduğu sağlık çalışanlarının yaşam kalitesi akademisyenlere göre fiziksel fonksiyon, ruhsal sağlık sosyal işlevsellik ve genel sağlık alt parametrelerinin daha düşük olduğu görüldü (p<0,05). Sonuç olarak hem COVİD-19 ünitelerinde görev alan sağlık personelleri hem de COVİD-19 ünitelerinde görev almayan sağlık personellerinin araştırmadaki diğer çalışma grubuna göre daha yüksek derecede etkilendiği ve uyku süresi, fiziksel fonksiyon, ruhsal sağlık, sosyal işlevsellik ve genel sağlık parametrelerinde anlamlı derecede fark olduğu, pandemide sağlık çalışanları uyku, yorgunlk, depresyon ve yaşam kalitesi açısından diğer çalışma grubuna göre daha yüksek derecede etkilendiği görülmektedir. Anahtar Kelimeler: COVİD-19; pandemi; sağlık çalışanları; akademisyen.
Depresyon tanılı hastaların çocukluk çağı travmaları ve öz duyarlılıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma depresyon tanılı hastaların çocukluk çağı travmaları ve öz duyarlılıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Araştırmanın örneklemini Gaziantep İli Şehitkamil Devlet Hastanesinde ve Dr. Ersin Arslan Eğitim ve Araştırma Hastanesinde ayaktan tedavi edilmek üzere psikiyatri polikliniğine başvuran depresyon tanılı 150 hasta oluşturdu. Verilerin toplama aracı olarak " Kişisel Veri Formu'', "Beck Depresyon Ölçeği'' (BDÖ), "Öz Duyarlılık Ölçeği''(ÖDÖ) ve "Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği" (ÇÇTÖ) kullanıldı. Veriler yüz yüze görüşme tekniği ile toplandı. Verilerin analizinde bağımsız student t-testi, Oneway Anova testi, Mann Whitney U, Kruskal Wallis, Post Hoc testlerinden Tukey testi ile Tamhane's T2 testleri, Pearson korelasyon testi, lojistik regresyon modeli kullanıldı. Bu çalışmada depresyon tanılı hastaların %36,7' si 26-35 yaş grubunda olup, %66'sı kadın, %65,3'ü evli, %29'u lise mezunu ve %54,7'sinin çalışmadığı belirlendi. Hastaların ölçek toplam puanları; BDÖ toplam puan 32,3±11,5, ÇÇTÖ toplam puan 48,2±16,9, ÖDÖ toplam puan 59,5±16,7 olarak bulundu. Yapılan korelasyon analizinde BDE ve ÇÇTÖ toplam puan ortalamaları arasında pozitif yönlü orta düzeyde anlamlı bir ilişki saptanmakla birlikte BDE ve ÖDÖ toplam puan ortalamaları arasında, ÇÇTÖ ve ÖDÖ toplam puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişki bulunmadı. Hastaların çocukluk çağlarındaki travmatik yaşantılarındaki artış, depresyon düzeyindeki artış ile ilişkilendirildi. Hastaların yaşamlarını etkileyen depresif semptomların ve çocukluk çağı travmatik yaşantılarının olumsuz etkilerine karşın öz duyarlılık düzeyinin etkin şekilde artırılarak yaşam kalitesini refah düzeyde tutmaya yönelik girişimlerin desteklenmesi önerilir. Bununla birlikte erken dönem travmatik yaşantıları önlemeye yönelik müdahalelerin planlanması ve uygulanması önerilmektedir.
Tedaviye dirençli major depresyon vakalarında rTMS ve EKT tedavilerinin maliyet etkinliğinin değerlendirilmesi: Meta-analiz çalışması
Sağlık teknolojileri değerlendirilmesi (STD), özellikle geri ödeme, fiyatlandırma ve teknolojinin kullanımına ilişkin kararlarda yöneticilerin bilimsel karar almalarını sağlayan bir araçtır. Bu tezde, tedaviye dirençli depresyon vakalarında kullanılan ve rehberlerde altın standart olarak belirtilen EKT tedavisi ile rTMS tedavisinin STD metodolojisi kullanılarak maliyet etkililik analizi yapılmıştır. Belirlenen kriterlere uygun çalışmalardan Hamilton Depresyon Sıralama Ölçeği (HDRS) ile tedavi öncesi ve sonrası oluşan farkı, tedaviye cevap, tam düzelme, tedaviyi yarıda bırakma gibi veriler üzerinden meta-analiz yapılmıştır. Maliyet verileri için, 2019 yılı tüm Türkiye'den 18 yaş üzeri F32-F33 ICD-10 kodu alan ve rTMS ve EKT tedavisi alan kişilerin verileri ile birlikte tedavi sonrası reçete, konsültasyon ve tahlil talepleri uzman görüş alınarak netleştirilmiştir. Ayrıca, hastanelerin SGK'ya fatura edilen verileri de incelenmiştir. Maliyetler ödeme kurumu bakış açısıyla SUT üzerinden, etkililik ise literatürde belirtilen değerler kullanılarak bir yıl için hesaplanmış ve karar ağacı modeli kullanılmıştır. EKT tedavisinde rTMS'ye göre depresyonun düzeldiğini gösteren HDRS'de alınan puanlarda düşme daha fazladır (Standartlaştırılmış ortalama fark Hedge's g 0,59 (%95CI -0,09-1,27 p=0,09). Tedaviye verilen cevap RR 0,84 (%95CI 0,61-1,16 p=0,28) ve tam düzelme hızı risk oranı RR 0,99 (%95 CI 0,59-1,64 p=0,96) olup EKT lehinedir Tedaviyi yarıda bırakma riski ise rTMS'ye göre EKT'de daha fazladır RD -0,07 (%95CI -0,14 ile -0,01 p=0,02). Psikotik olmayan hastalarda ise tedaviye cevap rTMS lehinedir (RR 1,07 (%95 CI 0,73-1,55, p= 0,74). Maliyet etkililik hesaplamalarına göre rTMS'de QALY başına maliyet 788,19₺ iken EKT'de QALY başına maliyet 8.960,12₺'dir. EKT ile tedavi edilerek 1 QALY için gereken ilave maliyet (İMEO) 68.827,97₺'dir 2019 yılı GSYH'nin 1-3 katı (52.213₺-156.639₺) olduğundan EKT, rTMS'ye göre maliyet etkilidir. Ancak psikotik olmayan hastalarda rTMS'nin QALY başına maliyeti 801,88₺ iken EKT'nin 10.970,1₺'dir. EKT ile tedavi edilerek elde edilecek bir QALY için gereken ilave maliyet (İMEO) 171.867,2₺'dir. Psikotik olmayan hastalarda rTMS, EKT'ye göre maliyeti daha az, faydası daha fazla olduğu için daha maliyet etkili bulunmuştur.
İntrakraniyal kanama nedeniyle ameliyat olan hastaların fonksiyonel bağımsızlık düzeyleri ve depresif belirtilerinin yaşam kalitesi ile ilişkisi
Bu araştırma, intrakraniyal kanama nedeniyle ameliyat olan hastaların fonksiyonel bağımsızlık düzeyleri ve depresif belirtilerinin yaşam kalitesi ile ilişkisini belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve ilişkisel tipte yapılmıştır. Araştırma Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahi Kliniği'nde Mayıs 2021- Aralık 2022 tarihleri arasında yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemini Beyin ve Sinir Cerrahi Kliniklerinde takip edilen 91 hasta oluşturmuştur. Araştırma verilerinin toplanmasında "Tanıtıcı Bilgiler Formu", "Nottingham Sağlık Profili", "Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği" ve "Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği" kullanılmıştır. Hastalara klinik yatışının ilk günü "Tanıtıcı Bilgiler Formu" uygulanmış, taburcu olduktan bir ay sonra diğer üç ölçek uygulanmıştır. Hastaların, Nottingham Sağlık Profili birinci bölüm için ortalama puanı 294,76±147,21; Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği ortalama puanı 83,95±33,98; Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği depresyon boyutundan aldıkları ortalama puan 9,76±4,65 olarak bulunmuştur. Hastaların fonksiyonel bağımsızlık düzeylerinin artması ile yaşam kalitesi düzeyinin arttığı, depresyon düzeylerinin artması ile yaşam kalitesi düzeyinin azaldığı saptanmıştır. Araştırma sonuçları, yaşam kalitesi ile fonksiyonel bağımsızlık ve depresyon düzeylerinin ilişkili olduğunu gösterirken; cinsiyet, yaş ve kanamanın olduğu bölge ile yaşam kalitesinin ilişkili olmadığını göstermiştir. Araştırma sonuçları doğrultusunda, intrakraniyal kanama nedeniyle ameliyat olan hastalarda yaşam kalitesi düzeyini etkileyen fonksiyonel bağımsızlık düzeyi ve depresif belirtilerin değerlendirmesinin uzun vadede multidisipliner bir ekip tarafından yapılması önerilmektedir.
Narsisistik rekabet, hayranlık ve kırılganlık özelliklerinin bağımlılıklar ve psikolojik semptomlarla ilişkisinde başa çıkma stillerinin aracı rolü
Narsisizm kırılgan ve büyüklenmeci boyutlar ile kavramsallaştırılmış, sağlıklılık ve psikopatolojilerle ilişkili görülmüştür. Kırılgan narsisizm, nevrotik kişilik ve psikopatolojilerle ilişkili olarak raporlanırken büyüklenmeci boyut daha çelişkili bulgular sunmuştur. Büyüklenmeci narsisizmin çelişkili bulgularından hareketle hayranlık ve rekabet alt boyutları kavramsallaştırılmıştır (Back ve ark., 2013). Hayranlık statü elde etme, takdir kazanma, liderlik etme gibi davranış ve bilişler ile ilişkiliyken, rekabet daha çok tehdit algısı, kaygı, başarısızlık korkusu ve haset gibi sonuçlar ile ilişkilidir. Kişilik özelliklerinin çeşitli davranışlar ile ilişkisinden hareketle bu özelliklerde ortaya çıkan stresle başa çıkma davranışlarının incelenmesi önemli görülmektedir. Bu araştırma kapsamında Lazarus ve Folkman'ın (1984) kuramından hareketle stresle başa çıkma davranışlarının narsisistik kişilik boyutlarının alkol, madde bağımlılık riskleri, sosyal medya bağımlılığı ve psikolojik semptomları yordamasındaki aracı rolünü anlayabilmek amaçlanmıştır. Narsisizmin daha iyi anlaşılabilmesi, rekabet ve hayranlık boyutlarının klinik perspektifteki kullanımının artması ve Türkiye kültürüne özgü bir çalışmanın yürütülmesi hedeflenmiştir. Araştırmada 18-45 yaş aralığındaki 279 katılımcıya ait veriler hiyerarşik regresyon analizleri ve Hayes tarafından geliştirilen PROCESS eklentisindeki Model 4 aracılığıyla incelenmiştir. Hayranlık boyutunun psikolojik sağlıklılığa ilişkin olarak depresyon seviyesini (ß= -.14, t= -2.22, p=.028) ve davranışsal ilgiyi kesme davranışını (ß= -.22, t= -3.47, p=.001) negatif yönde yordadığı görülmüş, yadsıma davranışıyla pozitif yönde ilişkili bulunmuştur (ß= .17, t= 2.94, p=.004). Aracılık hipotezi doğrulanamamıştır. Rekabet boyutu; alkol (ß= .22, t= 3.77, p<.001) ve madde bağımlılığı riskleri (ß= .20, t= 3.37, p=.001) ve sosyal medya bağımlılığıyla (ß= .18, t= 3.18, p=.002) pozitif yönde ilişkili görülmüştür. Kırılganlık boyutu anksiyete (ß= .26, t= 4.57, p<.001) ve depresyon (ß= .15, t= 2.20, p=.029) düzeylerini pozitif yönde yordamaktadır. Analizler sonucunda narsisistik rekabet ve kırılganlık boyutlarının sosyal medya bağımlılığı ve stres-anksiyete-depresyon semptom düzeylerini yordamasında davranışsal ve zihinsel ilgiyi kesme, planlama, duyguları ortaya koyma ve olumlu yeniden yorumlama davranışlarının aracı rolü olduğu görülmüştür.
Optogenetik uyarımla NF-κB aktivasyonu yapan bir yöntemin MSS'de inflamasyonun primer depresyon patofizyolojisindeki rolünün incelenmesi amacıyla In Vivo koşullar için geliştirilmesi
Nöro- inflamasyonun depresyon üzerindeki etkilerini inceleyen çalışmaların önemli kısıtlılıklarından biri inflamasyonun lipopolisakkarit (LPS) gibi bakteriyel bir endotoksin aracılığı ile tetiklenmesi ve primer depresyonun patofizyolojisi ile uyumlu bir model kullanılmamasıdır. Bu nedenle nöro-inflamasyon ile depresyon arasındaki karmaşık ilişkinin aydınlatılabilmesi için beyinden köken alan nöro-inflamasyon için güvenilir bir model geliştirilmesi gereklidir. Bu gereklilikten hareketle fizyolojik koşullarda stresle tetiklenen inflamatuvar yanıta benzer şekilde beyinden köken alan inflamasyonu tetikleyen in vitro etkinliği gösterilmiş bir sistemin in vivo koşullara adapte edilmesi amacıyla bu tez çalışması gerçekleştirildi. Bunun için optik uyarı ile hücre zarı üzerinde dimerize olan kriptokrom 2 (CRY2PHR) ve "kriptokrom ile etkileşen basit heliks-loop-heliks 1" (CIB1) reseptör sisteminden faydalanıldı. Bu reseptörlerin sitoplazmik bölgelerine eklenen "interferon düzenleyici faktörlerin DNA'ya bağlı aktivatörü" (DAI) moleküllerinin, CRY2PHR / CIB1 dimerizasyonu ile bir araya gelerek interferon düzenleyici faktörleri (IRF) ve NF-κB transkripsiyon faktörlerini aktive etmesi yoluyla beyinden köken alan inflamasyonun uyarılması amaçlandı. CRY2PHR-DAI/ CIB1-DAI kriptokrom reseptörlerini içeren plazmidler tekrarlayan enjeksiyonlarla hipokampusta ifade ettirildi ve sonrasında tekrarlayan optik uyarılar gerçekleştirildi. Optimal inflamasyona yol açacak enjeksiyon ve optik uyarım dozu ve süresinin belirlenmesi amacıyla farklı protokollerle plazmid enjeksiyonları ve optik uyarımlar gerçekleştirildi. Ancak optik uyarım yapılmayan ve plazmid enjekte edilmeyen kontrol gruplarında da hipokampal bölgede mCherry sinyali ile uyumlu yoğun sinyal gözlendi. Bunun plazmidin tekrarlayan enjeksiyonunun yol açtığı doku travması nedeni ile ortaya çıkmış olabileceği, bu sinyal yoğunluğu içinde gerçek sinyalin güvenilir biçimde tayin edilmesinin mümkün olmadığı değerlendirildi. İleride yapılacak çalışmalarda girişimsel işlemlere bağlı travmanın yol açtığı inflamasyonu en düşük düzeye indirebilmek için, beyinde inflamasyonu modellemek için geliştirilecek yöntemlerde tekrarlayan plazmid enjeksiyonları yerine plazmidin virüsler aracılığı ile kalıcı olarak ifade ettirilmesi, virüs enjeksiyonundan 4-6 hafta sonra optik uyarımlara başlanması önerilir.
Üniversite öğrencilerinin ekran sürelerinin tek başına olma, yaşam doyumu ve depresyon belirtisiyle ilişkisi
Bu araştırmada üniversite öğrencilerinin ekran süreleri ile cinsiyetleri, sınıf düzeyleri, yalnızlık, yaşam doyumu ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Araştırmada yordamaya dönük korelasyonel desen ve nedensel karşılaştırma deseni kullanılmıştır. Araştırmanın çalışma grubunu, 2021-2022 yıllarında COVID-19 kapanması nedeniyle eğitimlerine uzaktan devam eden, Türkiye'deki üniversitelerin çeşitli lisans programlarına kayıtlı, kartopu örnekleme yoluyla seçilmiş 390 üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Araştırmada Kişisel Bilgi Formu, Tek Başına Olma Türleri Ölçeği, Yaşam Doyumu Ölçeği ve Beck Depresyon Envanteri kullanılmıştır. Verilerin analizi SPSS 26 paket programı kullanılarak yapılmıştır. Araştırma kapsamında kullanılan ölçeklerin geçerlik analizleri için doğrulayıcı faktör analizi yapılmış; güvenirliği test etmek için Cronbach alfa ve Mcdonald omega katsayıları hesaplanmıştır. Araştırma verileri normal dağılmadığı için doğrulayıcı faktör analizlerinde ki-kare testine Satorra-Bentler düzeltmesi uygulanmış ve aracılık etkisini değerlendirmek için bootstrap güven aralıkları kullanılmıştır. Araştırma sonucunda ölçeklerden elde edilen verilerin geçerlik ve güvenirlik katsayılarının yüksek olduğu görülmüştür. Araştırma sonucunda ekran karşısında geçirilen süre ile öğrencilerin cinsiyetleri, sınıf düzeyleri arasında bir fark bulunmamıştır. Ayrıca ekran süreleri ile tek başınalık düzeyleri ve yaşam doyumları arasında bir fark bulunmazken, depresyon ile pozitif yönde, düşük düzeyde ilişki bulunmuştur. Anahtar sözcükler: ekran süresi, tek başına olma, yaşam doyumu, depresyon, üniversite öğrencileri
Yetersiz perisinaptik astrosit glikojeni kullanımının nöroinflamatuvar ve davranışsal etkilerinin incelenmesi
Birçok çalışma beynin enerji ihtiyacının büyük ölçüde sinapslarda lokalize olduğuna işaret etmekte, sinaptik enerji arz ve talebini eşleştiren temel aktör olarak perisinaptik astrosit son ayaklarındaki glikojen öne çıkmaktadır. Bu çalışmada, glikojenden enerji eldesindeki aksamanın sinapsta metabolik stres oluşturacağı, bu stresin nöroinflamasyonu tetikleyerek davranış fenotipinde değişikliklere yol açabileceği hipotez edilmiştir. Bu amaçla dorsal hipokampüs bölgesi içerisine bilateral glikojenoliz inhibitörü DAB enjeksiyonları yapılarak seçilen beyin bölgeleri mikroglial aktivasyon bulguları açısından değerlendirilmiş, DAB grubunda kontrol grubundan farklı olarak enjeksiyon bölgesinden uzak yerleşimli ventral hipokampüs, amigdalar bölge ve entorinal kortikal alanda da yaygın mikroglial aktivasyon saptanmıştır. Bu nöroinflamatuvar fenotipin davranışa yansımalarının gözlenebilmesi için enjeksiyonları takiben birinci, üçüncü ve beşinci günlerde fareler depresyon-benzeri ve anksiyete-benzeri davranışı değerlendiren bir grup teste tabi tutulmuş, hipotezimizin aksine DAB'ın belirgin depresojenik veya anksiyojenik bir etkisi gözlenmemiştir. Buna karşın, anhedoni-benzeri davranış gözlemeyi beklediğimiz DAB grubunda sükroz tercihinin ve sosyal etkileşim indeksinin kontrol grubundan yüksek olması dikkat çekicidir. Tüm bu bulgular, hipokampal glikojenoliz inhibisyonunun beyinde yaygın mikroglial aktivasyonu tetikleyebileceği ve bu etkinin davranış fenotipinde hedoni lehine değişikliklere yol açabileceğine işaret etmektedir.