Göz
Bu konu başlığı altında 168 tez
Kliniğimizde ultraviyole ışığı filtreleyen ile ultraviyole ve mavi ışığı birlikte filtreleyen göz içi mercek yerleştirilen hastaların sonuçlarının optik koherens tomografi ile değerlendirilmesi
Katarakt, göze giren ışığı retinaya odaklayan doğal göz içi kristalinin bulanıklaşmasıdır. Bu bulanıklık görüşte azalmaya neden olabilir ve tedavi edilmezse sonunda körlüğe yol açabilir. Kataraktlar genellikle yavaş ve ağrısız bir şekilde gelişir, bu nedenle bir kişinin farkında olmadan görme ve yaşam tarzı etkilenebilir. Dünya çapında kataraktlar, önlenebilir körlüğün en önemli nedenidir. Katarakt gelişimini veya ilerlemesini önleyen tıbbi bir tedavi yoktur. Bulanık lensin çıkarılması ve berrak bir göz içi lens (GİL) yerleştirilmesi olan modern katarakt cerrahisi, kataraktlar için tek kesin tedavidir. Katarakt cerrahisi, tüm tıpta yapılan en etkili ve en yaygın işlemdir. Lens, 300-400 nm dalga boyu aralığında çoğu ultraviyole ışığı engellerken daha kısa dalga boyları kornea tarafından engellenir. Katarakt ameliyatı ile lens çıkarıldığında ise göz hasara daha açık hale gelmektedir. Günümüzde GİL'ler UV ışığı filtreleyecek şekilde tasarlanmaktadır. Sarı kromorlu GİL'ler ise mavi ışığı da filtre edecek şekilde tasarlanmaktadır. Çalışmanın amacı daha önce katarakt cerrahisi uygulanmış, 2 farklı filtreye sahip GİL yerleştirilen hastaları optik koherens tomografi (OKT) ile değerlendirerek bulguları kıyaslamaktır. Çalışmada her bir göz için OKT (Heidelberg Spectralis), biyometri (ZEISS IOLMaster 700) tetkikleri incelenmiş ve her iki grup arasında karşılaştırılmıştır. OKT ile santral makula kalınlığı, retina sinir lifi tabakası kalınlığı, ganglion hücre tabakası kalınlığı, iç pleksiform tabakası kalınığı cihazın yazılımı üzerinden otomatik ölçülmüştür. Aksiyel uzunluk ve merkezi kornea kalınlığı ise biyometri cihazı üzerinden elde edilmiştir. Retina pigment epiteli (RPE) ve elipsoid zon reflektivitesi ile koroidal vaskülerite indeksi ImageJ programı yardımıyla hesaplanmıştır. Çalışmaya katarakt cerrahisi uygulanmış, UV ve mavi ışık filtresine sahip GİL yerleştirilmiş 76 göz, sadece UV ışık filtresine sahip GİL yerleştirilmiş 51 göz dahil edilmiştir ve kıyaslanmıştır. Her iki GİL grubunda da zaman içerisinde ortalama retina kalınlıklarında istatistiksel olarak anlamlı bir kayıp saptanmadı. Peripapiller retina sinir lifi kalınlıklarında istatiksel anlamlı değişiklik saptanmadı. Her iki grupta da en iyi düzeltmiş görme keskinlikleri benzer düzeydeydi. Göz içi basınçları kontrol ölçümlerinde normal sınırlarda ve iki grup arasında anlamlı olarak farklı değildi. Her iki grupta da kontrol muayenelerinde retina pigment epiteli ve elipsoid zon değişiklikleri saptanmadı. RPE ve elipsoid zon reflektiviteleri ameliyat öncesine göre kontrolde benzer saptandı. Koroidal vaskülerite indeksinde anlamlı değişiklik saptanmadı. Sonuç olarak sağlıklı gözlere yerleştirilen UV ve mavi ışık filtreli GİL ile sadece UV ışık filtreli GİL karşılaştırıldığında OKT bulguları üzerindeki etkilerinin benzer olduğu görülmüştür.
Keratokonus hastalarında yaş, cinsiyet ve kontakt lens tipinin hastalığın progresyonuna etkisi
Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Kornea Birimi'ne başvuran ve keratokonus tanısı konularak takibe alınan hastalar çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların en az 1 yıllık takip verisi bulunan keratokonuslu gözleri çalışmaya dahil edildi. Genetik veya allerjik öyküsü olan veya oküler cerrahi öyküsü bulunan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Bu olguların yaş, cinsiyet, tanı, geçirilmiş oküler cerrahi öyküsü, altta yatan genetik veya allerjik predispozan durum öyküsü, kontakt lens kullanım durumu ve eğer kontakt lens kullanımı söz konusu ise kullanılan lensin tipi ile ilgili bilgiler Hacettepe Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Kornea Birimi arşivlerinden ve hastaneye ait dijital kayıt sistemlerinden elde edildi. Hastaların takipleri süresince Sirius (CSO, Florans, İtalya) korneal topografi cihazı ile yapılan topografik ölçümlerine ait SimK1, SimK2, SimKort, Santral Kornea Kalınlığı (SKK) ve Korneal Apeks Kurvatürü (Kmax) değerleri kaydedildi. Değerlendirmeye alınan hastalara ait ölçümlerde ölçümlerin doğruluğunun yeterli olduğuna (''Acquisition Quality''), başlangıç ve son ölçümler arasında 1 yıl olmasına, hastaların bu süreçte veya öncesinde herhangi bir oküler girişim geçirmemesine dikkat edildi. Hastalara ait topografik ölçümlerin 1 yıl içerisinde yaş, cinsiyet, kontakt lens kullanım durumu ve şayet kontakt lens kullanıyorsa kontakt lens tipine göre nasıl değiştiği incelendi. Progresyon için belirlenen kriterler ilk ve son ölçüm arasında (yani, 1 yıl içerisinde); (1) Dik K (K2) ≥ 1 D'lik artış olması, (2) Kort ≥ 0.75 D'lik artış olması, (3) Korneal Apeks Kurvatürü (Kmax) ≥ 1 D'lik artış olması ve (4) Santral Kornea Kalınlığı (SKK) ≥ %2'lik azalış olması şeklinde olup bu kriterlerden birinin olması hastalığın progresyonu lehine değerlendirilmiştir. Verilerin istatistiksel analizi Sosyal Bilimler İçin İstatistik Paket Programı (Statistical Program for Social Sciences, SPSS) 22.0 sürümü ile yapılmıştır. Çalışmamızda hastaların keratokonus tanısı almış gözlerinin lens kullanımına göre progresyon durumunun kıyası yapılmış olup lens kullanmayan gözlerin %60,6 ile 80 tanesinde progresyon görülürken, lens kullanan gözlerin %42,4 oran ile 25 tanesinde progresyon gelişmiştir ve bu fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,019). Yaşa göre progresyon gelişimine bakıldığında 30 yaş altı gözlerin %61,2 oran ile 79 tanesinde progresyon görülürken 30 yaş üstü hastalara ait gözlerin %41,9 oran ile 26 tanesinde progresyon gelişmiştir. 30 yaş altı hastalara ait gözlerdeki keratokonus progresyonu gelişme yüzdesi istatistiksel anlamlı olarak daha yüksektir (p=0,009). Hastaların keratokonus tanısı almış gözlerinin cinsiyete göre progresyon gelişimi kıyaslandığında istatistiksel fark belirlenmemiştir (p>0,05). Sonuç olarak bu çalışmanın sınırları dahilinde keratokonuslu gözlerde lens kullanımının progresyon üzerine olumlu etkileri olduğu görülmüştür. Cinsiyet farklılığının ise keratokonus hastalığında progresyon üzerine bir etkisi görülmemiştir. Genç hastalarda keratokonus progresyonunun daha sık olduğu bilinen bir durumdur.
Bir üniversite hastanesinin göz hastalıkları kliniğine başvuran katarakt hastalarının hastalıklarının yaptıkları işle ilişkisinin değerlendirilmesi
Bir üniversite hastanesinin göz hastalıkları kliniğine başvuran hastaların, halen ya da daha önce çalışmış oldukları işler ve bu işler sırasında karşılaştıkları bazı etkenlerin, katarakt hastalığı için tahmini rölatif risk artışına neden olup olmadığının saptanması amaçlanmıştır. Vaka-kontrol tasarımda gerçekleştirilen araştırmanın verileri, Kasım 2018-Mayıs 2019'da, yüz yüze görüşme ile toplanmıştır. Her bir katarakt hastası için, cinsiyet ve yaşa göre eşleştirilmiş, kataraktı olmayan bir göz hastası kontrol olarak alınmış, toplam 554 kişi araştırmaya dahil edilmiştir. Her iki grupta da katılımcıların, %61,0'i kadın, yaşları ortancası 63,0'tür. Kataraktı olan hastalar arasında okur-yazar olmayan, lisansüstü öğrenim görmüş olan, miyopi, yaşa bağlı maküla dejenerasyonu ve diyabet hastası olan, kortikosteroid içerikli ilaç kullanan ve gözü etkileyen bir kaza geçirenlerin yüzdesi, kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazladır (p<0,05). Vakaların %22,4'ü ve kontrollerin %11,9'unun mesleki ultraviyole radyasyon maruz kalımı vardır (p=0,001); tahmini rölatif riskin tek değişkenli analizde 2,1 (%95 GA: 1,3-3,4); üç farklı lojistik regresyon modelinde 1,9 (%95 GA: 1,1-3,2), 2,0 (%95 GA: 1,2-3,2) ve 2,1 (%95 GA: 1,3-3,3) kat olduğu saptanmıştır. Vakaların kontrollere göre, katarakt ile ilgili olduğu bilinen etkenlerden en az birine maruz kalınan işlerde çalışmış olma ya da çalıştığı işler sırasında doğrudan gözün travma aldığı bir iş kazası geçirme durumu 2,3 (%95 GA: 1,5-3,5) kat fazladır (p<0,001). Bu işlerde çalışan vakaların %23,3'ü ve kontrollerin %17,8'i çalıştığı işlerden en az biri sırasında göz için kişisel koruyucu donanım kullanmıştır. İlgili etkenlerin olası sağlık risklerine ilişkin çalışan eğitimleri düzenlenerek farkındalık artırılmalı, koruyucu donanım kullanımı da dahil gereken önlemler alınmalıdır.
Kornea ödemi tedavisinde sürfaktanın etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Katarakt ameliyatından sonra gelişen kornea ödeminin tedavisinde sürfaktan ile %3'lük sodyum klorürün etkinliğini kıyaslamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda prospektif kontrollü olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya katarakt ameliyatı olup kornea ödemi gelişmeyen 35 hastanın 35 gözü (Grup 1) ile kornea ödemi gelişen 66 hastanın 66 gözü dahil edildi. Kornea ödemi olan hastalar iki gruba ayrıldı, tedavisinde %3 sodyum klorür tedavisi verilen hastalar (33 göz) grup 2'yi, sürfaktan damla tedavisi verilen hastalar (33 göz) grup 3'ü oluşturdu. Tüm hastalara ameliyattan 1 gün önce ve ameliyattan sonraki 1.gün, 1.hafta ve 2.hafta tam bir oftalmolojik muayene ile birlikte ultrasonik pakimetri (UP), speküler mikroskopi (SPM) ve optik koherens tomografi (OCT) ile santral kornea kalınlığı (SKK) ölçümü, SPM kullanılarak endotel hücre sayımı yapıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 68,67±9,69 olup 42 (%41,6)'si kadın, 59 (%58,4)'u ise erkek idi. Ameliyattan önce; ortalama SKK ve endotel sayısı için gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu. Ameliyattan sonra 1. günde; ortalama SKK grup 1'de diğer iki gruba göre istatistiksel olarak daha düşük iken (p<0,05), grup 2 ve 3 arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Endotel hücre sayısı açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Ameliyattan sonra 7. ve 14. günde; ortalama SKK ölçümü açısından tüm kornea kalınlık ölçüm yöntemleriyle grup 1 ve 2 arasında anlamlı fark var iken (p>0,05), grup 1 ve 3 arasında anlamlı fark yoktu (p<0,05). Grup 2 ve 3 arasında UP ve SPM'de anlamlı fark yok iken (p>0,05), OCT'de anlamlı fark vardı (p:0,001). Ortalama endotel hücre sayısı açısından grup 2 ve 3 arasında anlamlı fark yok iken (p>0,05), grup 1'de anlamlı olarak daha yüksek idi (p: grup 1-2; 0,002, grup 1-3; 0,005). Sonuç: Katarakt ameliyatından sonra gelişen kornea ödeminin tedavisinde sürfaktan hipertonik sodyum klorür tedavisine göre daha etkili bir tedavi seçeneği olabilir.
Retinoblastom hastalarında görülen germline mutasyonlar ve mutasyonların hasta kliniği ile ilişkilendirilmesi
Retinoblastom, çocukluk çağının en sık görülen kötü huylu göz içi tümörüdür. Knudson'ın "çift vuruş" hipotezine göre RB1 geninin her iki allelinde meydana gelen mutasyonlar sonucu hastalık tablosunun ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu mutasyonlardan biri aileden kalıtılabileceği gibi, her iki alleldeki mutasyon somatik olarak retina hücrelerinde de gerçekleşebilir. Aileden kalıtılan yani "germline" mutasyonlara sahip hastaların daha erken yaşta ve bilateral tutulumla başvurma eğiliminde olduğu ortaya konmuştur. Çalışmanın amacı germline mutasyonlara sahip hastalarda mutasyon saptanmayan hastalara göre klinik seyirde farklılıklar olup olmadığını incelemektir. Çalışmada Sanger dizileme metodu ve multipleks ligasyona bağlı amplifikasyon yöntemi kullanılarak germline mutasyon varlığı açısından değerlendirilen toplam 51 retinoblastom olgusunun sonuçları ve klinik bulguları incelenmiştir. Toplam 30 hastada (%58,8) germline mutasyon saptanmıştır. Saptanan mutasyonlardan 8'i daha önce literatürde bildirilmemiş yeni mutasyonlardır. Mutasyon saptanan hastalarda mutasyon olmayan hastalara göre daha erken tanı yaşı (sırasıyla 13,1 ± 15,3 ve 30,4 ± 31,7 ay; p˂0,05), daha yüksek bilaterallik oranı (sırasıyla %56,7 ve %23,8; p˂0,05), daha yüksek multifokalite oranı (sırasıyla %70,7 ve %40,9; p˂0,05) görülmüştür. Unilateral hastaların %44,8'inde de germline mutasyonlar tespit edilmiştir. Mutasyonu olan ve olmayan hastalar arasında Uluslararası Retinoblastom Sınıflamasına göre belirlenen grup yüzde dağılımları da fark göstermiş ve bu farkın Grup A ve Grup D dağılımlarından kaynaklandığı görülmüştür (Grup A için sırasıyla %17,4 ve %0, Grup D için sırasıyla %40,0 ve %26,9; p˂0,05). Mutasyonu olan hastalarda, mutasyonu olmayan hastalara göre intravenöz kemoterapi (sırasıyla 5,6 ± 3,8 ve 2,9 ± 3,6 kür) ve lokal tedavi (sırasıyla 2,6 ± 3,8 ve 1,6 ± 3,8 seans) ihtiyacı da daha yüksek bulunmuştur (p˂0,05). Çalışmamızda ayrıca klinik seyrin farklı mutasyon türleri arasında değişkenlik gösterip göstermediği de incelenmiştir. Saptanan mutasyonlar içerisinde en sık anlamsız mutasyonlar (%33,3) görülmüştür. Bunu %23,3 ile yanlış anlamlı mutasyonlar, %20,0 ile çerçeve kayması mutasyonları, %16,7 ile kırpılma bölgesi mutasyonları takip etmiştir. Anlamsız ve çerçeve kayması mutasyonlarının (sırasıyla 6,7 ± 4,8 ve 7,5 ± 7,9 ay) yanlış anlamlı ve kırpılma bölgesi mutasyonlarına göre (sırasıyla 21,0 ± 22,5 ve 21,2 ± 21,5 ay) daha erken tanı yaşı ile ilişkili olduğu bulunmuştur (p˂0,05). Mutasyon türleri arasında lateralitenin de değişkenlik gösterdiği, yanlış anlamlı mutasyonlara sahip hastaların tamamında (%100) unilateral hastalık olduğu görülmüştür (p˂0,05). Enükleasyon oranları karşılaştırıldığında, çerçeve kayması ve kırpılma bölgesi mutasyonlarına sahip hastalara ait gözlerde (sırasıyla %54,5 ve %57,1) anlamsız ve yanlış anlamlı mutasyon görülen hastaların gözlerine kıyasla (sırasıyla %16,7 ve %14,3) daha yüksek enükleasyon oranı saptanmıştır (p˂0,05). Retinoblastom hastalarında saptanan germline mutasyon varlığı ve mutasyonların türlerinin klinik seyri ve tedavi ihtiyacını etkileyebileceği sonucuna varılmıştır. Mutasyonu olan hastalarda literatürde tanımlanan daha erken tanı yaşı, daha yüksek bilateralite ve multifokalite oranına ek olarak daha fazla intravenöz kemoterapi ve lokal tedavi ihtiyacı olduğu görülmüştür. Unilateral hastaların yarısına yakınında germline mutasyon saptanmış olması dikkat çekmiştir. Ek olarak mutasyon tiplerine göre tanı yaşı ve lateralitenin değişkenlik gösterebileceği tespit edilmiş, anlamsız ve çerçeve kayması mutasyonlarında daha erken tanı yaşı ve yanlış anlamlı mutasyonlarda daha fazla unilateralite oranı görülmüştür. Ayrıca çerçeve kayması ve kırpılma bölgesi mutasyonlarında enükleasyon oranları daha yüksek bulunmuştur. Her hasta için uygun bir takip algoritması oluşturmak ve hastaların aile planlaması ve ikincil kanserler açısından etkin bir şekilde değerlendirilmesini sağlamak için tüm retinoblastom hastalarına rutin olarak genetik inceleme yapılmalıdır.
Tonsillektomi ve adenotonsillektomi ameliyatı yapılacak çocuk hastalarda ağız açacağı yerleştirilmesinin ultrasonografik optik sinir kılıf çapı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Adenotonsillektomi, boğazı çevreleyen palatin ve adenoid tonsillerin eksize edildiği, pediatrik hasta grubunda en sık gerçekleştirilen cerrahi operasyonlardan biridir. Operasyonun gerçekleştirilebilmesi için uygulanan endotrakeal entübasyon ve Boyle- Davis ağız açacağı yerleştirilmesinin intrakranyal basıncı artırıcı etkisi bilinmektedir. Optik sinir kılıf çapı (OSKÇ) ve optik sinir kılıf çapı/ göz küresi transvers çapının (OSKÇ/ GKTÇ) ultrasonografik ölçümü, intrakranyal basınç artışının güvenli bir noninvazif göstergesi olarak görülmektedir. Bu çalışmada amacımız, adenotonsillektomi uygulanan hastalarda cerrahinin önceden belirlenmiş farklı zaman aralıklarında OSKÇ ve OSKÇ/ GKTÇ oranına etkisini değerlendirmektir. Etik kurul onamı alındıktan sonra, 15.05.2019 ile 21.10.2021 arasında adenotonsillektomi uygulanan 1-16 yaş arasında, ASA skorlaması 1-2 olan 120 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların, farklı zamanlarda ultrasonografik imajlar üzerinde yapılan OSKÇ/GTÇ ölçümleri ve eşzamanlı vital parametreleri kaydedildi. Zamana göre sol taraftaki OSKÇ, GKTÇ ve OSKÇ/GKTÇ düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı değişim olup (sırasıyla p=0,012 p=0,003 ve p=0,007), söz konusu farka neden olan durum; T0'a göre T2'deki OSKÇ düzeylerinin daha yüksek olması (p=0,026) ve T2'ye göre T4'teki OSKÇ/GKTÇ düzeylerinin daha düşük olması idi (p=0,007). Bazale göre diğer izlem zamanlarında OSKÇ, GKTÇ ve OSKÇ/GKTÇ düzeylerinde meydana gelen yüzdesel değişim ile sırasıyla; olguların yaş, sıvı miktarı, vücut ağırlığı persentili, boy uzunluğu persentili, ağız açacağının kaldığı toplam süre ve entübasyon ile ağız açacağı arasında geçen süre arasında istatistiksel olarak anlamlı herhangi bir korelasyon görülmemiştir (p>0,0041, p>0,0041). Sonuç olarak, pediatrik hastalarda OSKÇ ve OSKÇ/GKTÇ oranlarının sonografik ölçümünün, intrakranyal basınç artışı kliniği olan çocuklarda ya da intrakranyal basınç artışı riskinin mevcut olduğu ve intrakranyal basıncın monitörizasyonununun endike olduğu durumlarda güvenle kullanılabilecek, artmış intrakranyal basıncın tekrarlanabilir ve noninvaziv bir göstergesi olduğu kanısındayız.
Direkt laringoskopi cerrahisinin optik sinir çapı üzerindeki etkilerinin ultrasonografik olarak değerlendirilmesi
Direkt laringoskopi(DL), larinks patolojilerini görüntülemek, teşhis etmek ve tedavi etmek için en sık uygulanan prosedürdür. Direkt laringoskopi için en çok tercih edilen pozisyon koklama pozisyonudur. Bu pozisyon kafa içi basıncını (İKB) etkileyebilir. İKB'deki artış, merkezi sinir sistemine sekonder hasara yol açabilir. Bu çalışmada amacımız, direkt laringoskopi uygulanan hastalarda prosedürün farklı zaman aralıklarında optik sinir kılıf çapı (OSKÇ) ve optik sinir kılıf çapı/göz küresi tranvers çapı(OSKÇ/ GKTÇ) oranına etkisini değerlendirmektir.Etik kurul onamı alındıktan sonra, Ekim 2019-Mart 2021 arasında DL uygulanan 18-80 yaş arasında, ASA 1-3 sınıfında, 59 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların, ultrasonografik OSKÇ/GTÇ ölçümleri ve hemodinamik parametreler belirli zaman dilimlerinde kaydedildi. Bu zaman dilimleri; T0; indüksiyondan hemen sonra, T1; entübasyondan 10 dakika sonra, T2; direkt laringoskopun yerleştirilmesinden 10 dakika sonra, T3; direkt laringoskopun çıkarılmasından ve hasta supin pozisyona alındıktan 10 dakika sonrasıdır.Zamana göre OSKÇ düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı değişim olup (p<0,001), söz konusu farka neden olan durum; bazale göre T1, T2 ve T3 dönemlerindeki OSKÇ düzeylerinin daha yüksek olması idi (p=0,003; p<0,001 ve p=0,024). İzlem zamanları arasında GKTÇ düzeyleri yönünden istatistiksel olarak anlamlı herhangi bir fark görülmemiştir (p=0,263). Zamana göre OSKÇ/GKTÇ düzeylerinde de istatistiksel olarak anlamlı değişim olup (p=0,003), söz konusu farka neden olan durum; bazale göre T1 ve T2 dönemlerindeki OSKÇ/GKTÇ düzeylerinin daha yüksek olması idi (p=0,010 ve p=0,005). Yaş, vücut kitle indeksi, işlemin toplam süresi ve entübasyon ile direkt laringoskopun yerleştirilmesi arasındaki süre ile OSKÇ, GKTÇ ve OSKÇ/GKTÇ düzeyinde meydana gelen değişim açısından istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu (p> 0,0083).Sonuç olarak, özellikle lazer tedavisi için yapılan direkt laringoskopi sırasında OSKÇ ve OSKÇ/GKTÇ oranlarının sonografik ölçümünün, özellikle intrakraniyal hipertansiyon riski olan hastalarda yüksek İKB'nin noninvaziv bir göstergesi olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Behçet hastalığında arka segment yapıların multimodal görüntülenmesi
Çalışmanın Amacı Behçet üveitli (BÜ) gözlerde multimodal görüntüleme yöntemleri olan optik koherens tomografi (OKT) ve optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA) bulgularını tanımlamak ve bu bulguları, nonoküler Behçet (NOB) ve sağlıklı kontrol grubundakilerle (SKG) karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem Klinik olarak aktif ve inaktif BÜ, NOB ve SKG, OKT (Heidelberg Spectralis ) ve OKTA (Zeiss Angioplex) kullanılarak değerlendirildi. OKT ile santral makula kalınlığı, koroid kalınlığı, retina segmentasyon analizi ile sinir lifi, ganglion hücre, iç pleksiform, iç nükleer, dış pleksiform, dış nükleer, retina pigment epiteli tabaka kalınlıkları ölçüldü. OKTA ile yüzeysel ve derin kapiller pleksuslar için 3x3, 6x6 ve 8x8 mm görüntülerde cihazın yazılımı (Angioplex Metrix) kullanılarak damar ve perfüzyon yoğunlukları (mm / mm2 ve %) ölçüldü. Optik sinir başı anjiografik görüntülerinde, cihazın yazılımı ile perfüzyon dansitesi ve akım indeksleri ölçüldü. Yüzeysel kapiller pleksusta foveal avasküler zon (FAZ) alanı, FAZ perimetrisi ve FAZ daireselliği Angioplex Metrix ile, derin kapiller pleksusta Image J görüntü analiz programı ile değerlendirildi. Bulgular 17 aktif BÜ (28 göz), 38 inaktif BÜ (62 göz), 20 NOB (40 göz) olgusu ve 33 sağlıklı katılımcı (66 göz) çalışmaya dahil edildi. Ortalama en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) aktif BÜ'de 0.63, inaktif BÜ' de 0.55, NOB hastalığında 1.0 idi. İnaktif BÜ olan gözlerde retinal segmentasyon analizi ile santral makula, sinir lifi, ganglion hücre, iç pleksiform tabaka kalınlıkları aktif BÜ, NOB ve SKG' ye göre anlamlı şekilde daha düşüktü. İnaktif BÜ olan gözlerde kapiller damar yoğunluğu hem NOB hem de kontrol grubundan daha düşüktü. Bu durum perfüzyon yoğunluğu için de geçerliydi. Derin kapiller pleksusta perfüzyon yoğunluğu, inaktif BU grubunda NOB ve kontrol grubuna kıyasla daha düşüktü. Yüzeyel kapiller pleksusta, FAZ alanı ve daireselliği değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu, ancak FAZ daireselliği inaktif BÜ'de anlamlı şekilde daha yüksek bulundu. Derin kapiller pleksusta FAZ alanı ve çevresi anlamlı şekilde artmıştı ve hem aktif hem de inaktif BÜ'de NOB ve kontrollere kıyasla dairesellik değerlerinde anlamlı bir bozulma vardı. Sonuç BH'de OKT ve OKTA, arka segment yapılarının anatomik ve vasküler yapıların değerlendirilmesinde önemli bilgiler sağlar. Çalışmamızda inaktif BÜ'de, OKT'da retina katlarında incelme saptandı. OKTA'da yüzeyel kapiller pleksus damar yoğunluğu ve perfüzyon yoğunluğunun etkilendiği görüldü. Derin kapiller pleksusta, aktif ve inaktif BÜ'de perfüzyon yoğunluğundaki etkilenmenin yanı sıra FAZ alanı ve çevresi ölçümlerinde önemli farklılıklar saptandı.
El, göz ve ayak dominansı
Nörofizyolojik ve musko-skeletal bir fenomen olan serebral dominans uzun yıllardır araştırmacıların ilgilisini çekmektedir. Serabral dominans beynin bir hemisferinin diğerine göre daha baskın olması olarak tanımlanabilir. Bu baskınlık anatomik veya yapısal bir farklılık olabilir. Sol hemisfer dil, konuşma ve hesaplama konularında lateralize olurken, sağ hemisfer spasyal öğrenme, duygusal iletişim gibi konularda daha çok laterize olmuştur. Lateral dominans ise el, göz, ayak ve kulak gibi çift olarak bulunan organlardan birinin diğerine göre daha gelişmiş veya tercih edilmesi durumunu temsil eder. Bu çalışmanın amacı serebral dominansın en büyük temsilcisi olan el dominansı, göz ve ayak dominansı ile ilişkilendirmektir. Buna ek olarak statik postürografik (Tek Taraflı Duruş-US testi- Unilateral Stance) analiz ile serebral dominansın postür ve denge üzerine etkisi açığa çıkarılması amaçlanmıştır. Bu çalışma ile ilk defa NeuroCom System Balance Master cihazı serebral dominans ile ilişkilendirilmesi planlanmaktadır. Çalışmaya İzmir'de bulunan 18-45 yaş arasında sağlıklı 30 sağ el dominant ve 30 sol dominant gönüllü bireyler dahil edildi. Katılımcıların el dominansları Edinburg El Tercihi Anketi ile El Dominansı Skorları (EDS) hesaplandı ve belirlendi. Buna bağlı olarak Sağlak ve Solak olmak üzere iki kategori oluşturuldu. Bu çalışmaya katılan her adayın göz dominansı, ayak dominansı belirlendi ve statik postürografik test (US test) uygulandı. Çalışma sonucu oluşan verilerin istatiksel analizleri IBM SPSS Statistics 25.0 Programı kullanıldı. Nümerik değişkenlerin Normal dağılıma uygunluğu Shapiro-Wilk(n<50) testiyle incelendi. Nümerik değişkenler ortalama ve standart sapma veya medyan(min-max) olarak verildi. Kategorik değişkenler sayı ve yüzde olarak verildi. Kategorik değişkenler için Pearson Kikare ve Fisherin Kesin Kikare (Fisher Exact) Testi kullanıldı. Grup karşılaştırması için normal dağılıma uygunluk sağlandığında Independent Samples T test, normal dağılıma uygunluk sağlanmadığında Mann Whitney U testi kullanıldı. Tüm hipotezler için istatiksel anlamlılık düzeyi 0.05 kabul edildi. Her iki grupta kadın katılımcılar % 56.7 (n = 17) ve erkek katılımcılar % 43.3 (n = 13) oluşturmuştur. Katılımcıların yaş ortalaması Solak grubun yaş ortalaması 28.81.4; Sağlak grubun yaş ortalaması 29.30.4'tir. Sırasıyla Solak ve Sağlak gruplardaki bireylerin boy uzunlukları ortalamaları 171.41.8 cm ve 170.71.8 cm'dir. İki grup arasında cinsiyet (p=1.00, p>0.05), yaş (p=0.80, p>0.05) ve boy uzunluğu (p=0.78, p>0.05) anlamlı bir farklılık yoktur. Gruplar arasında göz dominansı (p=0.04, p<0.05), ayak dominansı (p=0.00, p<0.05) arasıdaki uyum istatiksel olarak önemlidir. Ayak ve göz dominansı arasında da benzer ilişki mevcuttur (p=0.03, p<0.05). Son olarak el ve ayak dominansına göre gruplar arasında postürografik istatiksel bulunmamıştır. Sonuç olarak, el dominansına göre seçilen bireylerin postural asimetriye sahip olmadığını, göz ile zayıf ve ayak ile güçlü bir laterizasyon ilişkili olduğunu göstermektedir. Görmenin postür ve denge üzerine etkisinin önemli olduğu tekrar ortaya konmuştur. Çalışmamız statik postürografide göz açık ve göz kapalı kayıtlamalarda saptanan salınım hızları ayak dominansını belirlemede ek katkı sağlamamaktadır. Postüral asimetrinin varlığının bulunup bulunmadığı ve lateral dominans ile ilişkisi açısından ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler; serebral dominans, ayak dominansı, statik postürografi
Hemşirenin yürüttüğü göz sağlığı geliştirme programının ilkokul öğrencilerinin göz sağlığını koruma davranışlarına etkisi
Giriş: İlkokul öğrencilerinde, göz sağlığını koruyucu davranışların geliştirilmesine yönelik eğitim programının göz sağlığını koruma davranışlarına etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma randomize kontrollü öntest-sontest düzeninde prospektif deneysel bir izlem çalışmasıdır. Araştırma Nisan-Kasım 2014 tarihleri arasında Aydın/Söke ilçesinde yer alan üç ilkokulda yürütüldü. Araştırmada 191 öğrenci (deney grubu:98; kontrol grubu:93) yer aldı. Öğrencilerin verileri sosyodemografik özelliklerini belirleyici veri formu, öğrencilerin ve ailelerinin çevresel ve göz sağlığı özelliklerini belirleyici veri formu, öğrencilerin göz sağlığı bilgi, tutum ve davranışlarını belirleyici veri formu, velilerin çocuğun göz sağlığıyla ilgili bilgi, tutum ve davranışlarını belirleyici veri formu, öğretmenlerin çocuğun göz sağlığına yönelik bilgi, tutum ve davranış düzeylerini belirleyici veri formu olmak üzere toplam altı form kullanılarak toplandı. Araştırmacı tarafından göz sağlığını geliştirme programı hazırlandı. Deney grubundaki öğrencilere dört haftada iki gün olmak üzere göz sağlığını koruyucu davranışların arttırılmasına yönelik olarak düzenlenmiş eğitim programı uygulandı. Eğitim programı kapsamında deney grubu öğrencilere göz sağlığı bilgilendirme kitapçığı, veliler için çocuk göz sağlığı anne baba bilgilendirme kitapçığı ve öğrencilere yönelik eğitim CD'si ile eğitim sürecinin güçlendirilmesi sağlandı. Kontrol grubu öğrencilere herhangi bir girişim uygulanmadı. Veriler;, t testi, ki kare analizi, yüzde, Mann Whitney U testi, Wilcoxon işaretli sıra testi, Mcnemar testi ve lojistik regresyon ile değerlendirildi. Bulgular: Araştırma grubundaki öğrencilerin yaş ortalaması 9±.45 olarak belirlendi. Eğitim programı sonrası gözlük kullanan öğrencilerin deney grubunda tamamının, kontrol grubunda %53.3'ünün her zaman gözlüğünü taktığı ve bu farkın anlamlı olduğu saptandı (p<.05). Son izlem sonuçlarına göre deney grubunun %97.9'unun, kontrol grubunun %58.1'inin göz hekimine muayene olduğu ve bu farkın anlamlı olduğu saptandı (p<.05). Deney grubu öğrencilerin göz sağlığı davranışlarının (güneş gözlüğü takma sıklığının, görme sorununu bir büyüğüne söyleme sıklığının, ders çalışırken, televizyon izlerken, bilgisayar kullanırken ara verme sıklığının, haftalık açık havada geçirdikleri sürenin, göz sağlığı bilgi puanı düzeyinin, A vitamini içeren besin tüketiminin, haftalık toplam uyku süresinin) kontrol III grubu öğrencilerle karşılaştırıldığında son izlemde anlamlı düzeyde arttığı belirlendi (p<.05). Araştırma sürecinde haftalık açık havada geçirilen süre, haftalık A vitamini içeren besin tüketimi ve haftalık toplam uyku süresi değişkenlerine ait hedeflenen etki büyüklüğüne ulaşıldı. Lojistik regresyon sonucuna göre grup ve gözlük kullanım durumunun göz hekimi muayenesine gitme davranışını etkileyen değişkenler olduğu belirlendi (p<.05). Sonuç: Sağlık Davranışı Etkileşim modeli ve Precede Proceed modeli kullanılarak hazırlanan göz sağlığını geliştirici eğitim programının deney grubu öğrencilerde göz sağlığını koruyucu davranışları kazandırmada etkili olduğu görüldü. Göz sağlığını koruyucu davranışlara yönelik hipotezler eğitim programı sonunda kabul edildi. Anahtar Sözcükler: İlkokul çocukları; göz sağlığını geliştirme programı; hemşirelik; okul sağlığı; göz sağlığı
Erken dönem parkinson hastalarında optik sinirin fonksiyonel ve morfolojik olarak değerlendirilmesi ve takibi
Amaç: Erken dönem Parkinson hastalarında optik sinirin fonksiyonel ve morfolojik açıdan prospektif olarak değerlendirilmesi ve takibi. Gereç ve Yöntem: Erken dönem Parkinson hastalığı tanısıyla takip edilen 19 hastanın ve yaşa göre eşleştirilmiş 19 sağlıklı kontrolün 38'er gözü çalışmaya dahil edildi. Hastalar ve sağlıklı bireyler ilk muayeneden sonra en az 6 ay arayla toplam 3 kez muayene edildi. Muayenelerde tam oftalmolojik muayeneye ilave olarak desen görsel uyarılı potansiyel kaydı (VEP) ve fotopik koşullarda kontrast duyarlılık (KD) ölçümü, İshihara kartları ile renkli görme muayenesi ve tam saha görme alanı değerlendirmesi yapıldı. Optik koherens tomografi cihazı ile peripapiller retina sinir lifi tabakası (RNFL) kalınlığı değerlendirilerek 4 kadranın (üst, alt, nazal, temporal) ayrı ayrı RNFL kalınlığı not edildi. Santral ve ortalama maküler kalınlık ile maküler hacim ölçüldü. Bulgular: En iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) hasta grubunda her üç muayenede de anlamlı düzeyde daha düşük olarak saptandı. Hiç bir olguda rölatif afferent pupil defekti saptanmadı. Renk görme açısından hasta grubundaki bir hastada ılımlı diskromotopsi mevcutken, iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Hasta grubunda KD değerleri tüm uzaysal frekanslarda anlamlı düzeyde daha düşük idi. Hasta grubunda VEP`te P100 dalga latansı anlamlı düzeyde daha uzun ve amplitüdü daha düşük olmakla birlikte takip süresince bu değerlerde anlamlı kötüleşme izlenmedi. Ortalama peripapiller RNFL kalınlığı açısından gruplar arası fark olmamakla birlikte üst kadrandaki RNFL kalınlığı hasta grubunda daha inceydi. Ortalama makula kalınlığı ve toplam makular hacim değerlerinde başlangıçta gruplar arası farklılık yokken izlem süresince hasta grubunda anlamlı azalma saptandı. Görme alanında başlangıçta ve takip süresince hasta grubunda anlamlı kötüleşme izlendi. Sonuç: Erken dönem Parkinson hastalığında görsel yolların farklı basamaklarında, elektrofizyolojik ve morfolojik olarak da gösterilebilen yapısal ve işlevsel bozukluklar mevcuttur. Anahtar kelimeler: Optik koherens tomografi, Parkinson hastalığı, RNFL, VEP
Spina bifidalı olgularda bilgisayarlı tomografi bulguları ile oküler bulguların ilişkilendirilmesi
Giriş : Spina bifida ülkemizde ve dünyada en sık görülen konjenital malformasyonlardan biridir. Gelişen tanı ve tedavi yöntemlerine rağmen spina bifidalı hastalarda göz bulguları günümüzde oldukça sık görülmektedir. Çalışmamızda spina bifidaya hidrosefalinin eşlik edip etmemesinin ve hidrosefali derecesinin göz bulguları ile ilişkisi olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç Ve Yöntem: Çalışmamıza İstanbul Bilim Üniversitesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı'na başvuran, daha önce bilgisayarlı tomografi bölüntüleri bulunan 37 hasta dahil edildi. Bu hastaların en son çekilen BT görüntüleri üzerinden ölçülen, indirekt yolla hidrosefali derecesini gösteren, Evans Oranı (EO) ölçümleri ve daha önceki göz muayenesi bulguları reprospektif olarak incelendi. Göz muayene bulgularından; refraksiyon kusuru, şaşılık ve optik disk bulguları çalışma için kullanıldı. Evans oranlarına göre 3 gruba ayrılan (EO ≤0.3, 0.3-0.5, ≥0.5) hastaların göz bulguları karşılaştırıldı. Ayrıca yaşlarına göre (yaş ≤1, 1-3, ≥3) 3 gruba ayrılan hastaların evans oranları ve refraksiyon kusurları karşılaştırıldı. Bulgular : Hastaların göz bulgularının evans oranına göre değişmediği ve yaş ile evans oranında bir ilişki bulunmadığı tespit edildi. Ancak hastaların yaşı arttıkça refraksiyon kusurlarının arttığı gösterildi. Sonuç :Çalışma sonuçlarımıza göre spina bifidalı hastalarda hidrosefali derecesinin göz bulgularına etki etmediği ancak bu hasta grubunda emetropizasyon sürecinin bozulabileceği düşünüldü.
Glokom hastalarında hayat kalitesinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada glokomun farklı evrelerindeki hastalarda sağlıkla ilişkili hayat kalitesinin değerlendirilmesi, sosyodemografik, klinik özellikler ve görsel fonksiyonların hayat kalitesine olan etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Glokom Birimi'nde glokom şüphesi ve glokom tanısı ile takipli 160 hasta prospektif olarak dahil edildi. Tüm olguların sosyodemografik özellikleri, göz muayene bulguları kaydedildi. Bilgisayarlı görme alanı testi, optik koherans tomografi ile optik disk ve maküla analizilerine ek olarak Metrovision® Monpack 3 cihazıyla kontrast duyarlılık testi yapıldı. MNREAD ile okuma fonksiyonu değerlendirildi. Sağlıkla ilişkili yaşam kalitesini değerlendirmek için olgular SF-36 ve NEI-VFQ-25 ölçeklerinin Türkçe versiyonunu cevapladı. Glokom evrelemesinde MD değerlerine dayanan Hoddap-Parrish-Anderson evreleme sistemi kullanıldı. Sosyodemografik faktörlerden yaş, cinsiyet, eğitim durumu, çalışma durumu ile SF-36 ölçeği fiziksel komponentlerinin özet puanının ilişkili olduğu, kronik hastalıkları olanlar ve şehirlerde yaşayanların NEI-VFQ-25 ölçek toplam puanının daha yüksek olduğu tespit edildi. NEI-VFQ-25 ölçeğinde en düşük puanı genel sağlık alt boyutu alırken, en yüksek puanı renkli görme alt boyutu aldı. Erken evreden, ileri evreye hastalar kıyaslandığında puanı en çok düşen alt boyutlar rol güçlükleri ve araba sürme alt boyutlarıydı. SF-36 ölçeği ile hiçbir görsel fonksiyon arasında ilişki kurulamamışken, NEI-VFQ-25 ölçeği, görsel fonksiyonların hepsi ile düşük-orta düzeyde korelasyon göstermekteydi. Korelasyon analizlerinde, NEI-VFQ-25 ölçeği toplam puanı ile en iyi korelasyon gösteren parametre kötü gören gözün VFI değeriydi. İyi gören gözün MD değeri ile NEI-VFQ-25 toplam puanı arasındaki korelasyon ileri evre glokom hastalarında daha kuvvetliydi. Ayrıca kontrast duyarlılık değerleri ve yapısal testlerin sonuçları ile NEI-VFQ-25 toplam puanı arasındaki ilişkinin orta düzeyde olduğu görüldü. Glokom şüphesi olan olgularda ölçek puanlarına görsel fonksiyonların etkisinin olmaması, yaşam kalitesine etki eden başka faktörlerin olduğunu düşündürmektedir. SF-36 ölçeği fiziksel komponentlerin özet puanı ile NEI-VFQ-25 ölçeği toplam puanına ek çoğu alt boyut puanlarının paralel olması, SF-36 ölçeğinin görme ile ilişkili günlük aktiviteleri ilgilendiren sorular sorduğunu göstermektedir. Sonuç olarak glokomda yaşam kalitesi ile ilgili bilinmezlikler devam etmekte, görsel fonksiyonların yaşam kalitesine olan etkisi glokomun evresi ilerledikçe artmaktadır. SF-36 ölçeği, kronik hastalıklarda olduğu gibi glokomda da genel sağlıkla ilgili değerlendirme yapmamızı sağlarken, görme ile ilişkili yaşam kalitesi hakkında NEI-VFQ-25 ölçeği daha doğru sonuçlar vermektedir. Görsel fonksiyonları gösteren yapısal testler ve kontrast duyarlılık yaşam kalitesini değerlendirirken önemsenmelidir. Anahtar sözcükler: Glokom, Görsel Fonksiyonlar, NEI-VFQ-25, SF-36, Yaşam Kalitesi
Göz içi tümörlerinde multimodal görüntüleme
Amaç: Göz içi tümörlerinin tanısında multimodal görüntüleme bulgularını tanımlamak. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Vehbi Koç Göz Hastanesi'nde Nisan 2018 – Şubat 2023 tarihleri arasında göz içi tümör tanısı alan 81 hastanın 81 gözü çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların tanı anında çekilen renkli fundus fotoğrafı, oküler ultrasonografi (USG), optik koherens tomografi (OKT), optik koherens tomografi anjiografi (OKTA), fundus otoflöresans (FOF), flöresein anjiografi (FA), indosiyanin yeşili anjiografi (İSYA) görüntüleri retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Örneklem grubunun %45.2'sine koroid nevüsü, %16.4'üne koroid hemanjiomu, %9.6'sına koroid osteomu, %6.8'ine optik disk melanositomu (ODM), %8.2'sine koroid malign melanomu (KMM), %5.5'ine retina pigment epitelinin konjenital hipertrofisi (RPEKH) ve %8.2'sine ise diğer türlerden tümür tanısı konmuştur. Renkli fundus fotoğraflarına göre koroid nevüsü tipi tümöre sahip hastaların %94.1'inin pigmentli; ODM tipi tümöre sahip hastaların %100'ünün pigmentli; KMM tipi tümöre sahip hastaların %83.3'ünün pigmentli; RPEKH tipi tümöre sahip hastaların %66.7'sinin pigmentli ve koroid hemanjiomu, koroid osteomu, retinal astrositik hamartom (RAH) tipi tümöre sahip hastaların ise %100'ü pigmentsiz yapıdadır. RPEKH olan hastalarda optik disk'e uzaklık ve foveola'ya uzaklık ortalamasının diğer tümör tiplerine göre yüksek olduğu görülmüştür. KMM tipi tümöre sahip hastalarda çap ortalamasının diğer tümör tiplerine göre yüksek olduğu görülmüştür. FOF bulgularına göre koroid nevüsü genellikle izootoflöresan olmasıyla, hipootoflöresan olan koroid hemanjiomu, ODM ve RPEKH tipi tümörden ayrıştırmaktadır. OKT bulgularına bakıldığında, tümör tiplerinin genelinde orta ve düşük reflektivite gözlenmiştir. Ayrıca, posterior gölgelenme durumunun tümör tiplerine göre farklılık göstermediği saptanmıştır. Koroid nevüsü ile KMM arasında retina altı sıvısı (RAS), kistoid makula ödemi (KMÖ) ve drusen açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0.000, p=0.000, p=0.024, sırasıyla). Sonuç: OKT bulguları göz önüne alındığında koroid nevüsü ve KMM ayırıcı tanısında drusen varlığının koroid nevüsünü destekleyen bir bulgu olduğu, RAS ve KMÖ varlığının KMM'yi destekleyen bulgular olduğu görülmüştür. FOF bulguları göz önüne alındığında, koroid nevüsü çoğunlukla izootoflöresans gösterirken, koroid hemanjiomu, ODM ve RPEKH hipootoflöresans göstermiştir.
Keratokonusta kornea epiteli ksantin oksidaz enzim aktivite düzeyi
Amaç: Korneanın ultraviyole (UV) absorbsiyon ve filtrasyonunda önemli bir katman olan epitel tabakasında, UV ilişkili Ksantin Oksidaz (KO) enziminin aktivitesini değerlendirerek bu enzimin keratokonus etiyopatogenezindeki rolünü ve keratokonus klinik şiddetiyle ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Prospektif, randomize karakterli çalışmamızda, Eylül 2017 - Eylül 2018 tarihleri arasında kliniğimize başvuran keratokonus nedeniyle korneal kollajen çapraz bağlama (KÇB) tedavisi planlanan 54 hastanın 66 gözü; ve refraksiyon kusuru nedeniyle fotorefraktif keratektomi (PRK) tedavisi planlanan 32 hastanın 43 gözü çalışma kapsamında değerlendirildi. Tüm vakaların detaylı oftalmolojik muayenesi ardından korneal topografi haritaları(Sirius, CSO) çıkarıldı. KÇB ve PRK operasyonu öncesi mekanik kazıma yöntemiyle uzaklaştırılan kornea epitelleri toplandı. Keratokonus ve kontrol grubu kornea epitellerinin KO aktivite düzeyi (mIU/mg) spektrofotometrik yöntemle değerlendirildi. Keratokonus grubu Amsler-Krumeich sınıflamasına göre üç alt gruba (evre 1, evre 2, evre 3) ayrıldı. Sonuçlar keratokonus ile kontrol grubu arasında ve keratokonus grubunda evrelere göre kendi içinde istatistiksel analizlerle karşılaştırıldı. Bulgular: Keratokonus ve kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark bulunmadı (sırasıyla p=0,064, p=0,296). KO enzim aktivite düzeyleri açısından bakıldığında; keratokonus grubu KO aktivitesi 173,57 (±87,61) mIU/mg, kontrol grubu KO aktivitesi 223,70 (±99,52) mIU/mg olarak bulundu ve iki grup arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p˂0,001). Amsler-Krumeich sınıflamasına göre kendi içinde üç gruba ayrılan keratokonus grubunda; evre 1 (n=33), evre 2 (n=19) ve evre 3 (n=14) KO aktivite düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,681). Tartışma: Bu çalışmada keratokonus etiyopatogenezinde kornea epiteli oksidan karakterli KO enziminin, UV hasarı oluşmasındaki rolü incelenmiştir. Keratokonik kornea epiteli KO aktivitesi spektrofotometrik yöntemle değerlendirilmiş ve keratokonus grubunda aktivite düzeyi daha düşük bulunmuştur. Oksidatif stres hasarı ve anti-oksidan maddelerde azalmanın iyi bilindiği keratokonusta; oksidan karakterli enzimdeki düşük aktivite, enzim sentez sürecindeki patolojilerin yanı sıra ultraviyole filtrasyonunda major görevli kornea epitelinin yapısal defektinden kaynaklanabilir. Epitel katmanındaki defekt stroma ve derindeki diğer dokuların UV'ye daha fazla maruziyetiyle sonuçlanabilir; bu durum inflamasyon ve apopitozise yol açabilir. KO aktivitesindeki düşüklük nörotrofik faktörlerdeki değişim yoluyla, keratokonik korneada sinir belirginleşmeyle sonuçlanan bir dizi histopatolojik değişimi tetikleyebilir. Sonuç: Keratokonus etiyopatogenezinde oksidan karakterli KO aktivitesindeki değişim, oksidatif stres, inflamasyon ve apopitoz gibi süreçlerde rol oynayabilir. Ayrıca keratokonustaki bazı histopatolojik korneal değişimlere neden olabilir. Keratokonus etiyopatogenezisinde etkili olduğu düşünülen bu enzim ile ilgili yapılacak ileri düzey çalışmalarla keratokonus tedavisine yeni bir bakış açısı getirilebilecektir. Anahtar Kelimeler: Keratokonus, Ksantin Oksidaz, Kornea, Ultraviyole, Oksidatif stres, Oksidan enzim
Kayısının sodyum selenitle oluşturulan deneysel katarakt oluşumuna etkisi
RATLARDA SODYUM SELENİTLE OLUŞTURULAN DENEYSEL KATARAKT MODELİNDE KAYISININ KAYISININ KATARAKTI ÖNLEYİCİ ETKİSİNİ OLUP OLMADIĞINI ARAŞTIRDIK
Şaşılık cerrahisinin refraksiyon ve biyometri ölçümleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmaya Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniğine başvuran ve şaşılık nedeniyle ameliyat edilen 100 hastanın 145 gözü dahil edildi. Hastalar iç rektus kas cerrahisi yapılanlar (grup 1), dış rektus cerrahisi yapılanlar (grup 2) ve hem iç hem de dış rektus cerrahisi yapılanlar (grup 3) olarak 3 gruba ayrıldı. Hastaların biyometri ve refraksiyon değerleri ameliyat öncesi, ameliyat sonrası 2. hafta ve 6.ayda ölçüldü. Cinsiyetler arasında hiçbir parameterede anlamlı fark bulunamadı. Aksiyel uzunlukta tüm hastalarda (23.47±1.19 -> 23.49±1.19 -> 23.52±1.22) ve özellikle grup 2 de (23.47±1.18 -> 23.49±1.18 -> 23.53±1.21) anlamlı uzama olduğu görüldü. Santral kornea kalınlığındaki değişim (551.74±35.41 -> 549.38±35.53 -> 551.36±35.69) geç dönemde gerilemiştir. Ön kamara derinliği, Korneal çap ve Lens kalınlığında anlamlı değişim saptanmadı. Düz meridyen değeri tüm hastalarda (42.87±1.55 -> 42.92±1.55 -> 42.77±1.56) ve özellikle grup 2 hastalarda (42.94±1.55 -> 42.99±1.56 -> 42.85±1.56) anlamlı değişim gösterirken dik meridyende belirgin anlamlı değişim görülmedi. Sferik ekivalanda ise bütün hastalar (-0.87±3.11 -> -1.05±3.07) ve özellikle grup 2 hastalarda (-0.80±2.28 -> -1.0±2.28) miyopik kayma kısa dönemde anlamlıydı Bütün veriler değerlendirildiğinde anlamlı olsun veya olmasın erken dönemde oluşan değişimler geç dönemde gerilemektedir. Bu sebeple cerrahi sonrası takiplerde olası biyometrik ve refraktif değişimler göz ardı edilmemesi, gözlük için ileri dönem beklenilmesi önerilmektedir. Tüm kas ve çeşitteki cerahi müdahaleleri içeren, daha fazla hasta sayısını içeren daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: şaşılık, cerrahiye bağlı biyometri, cerrahiye bağlı refraksiyon
Ambliyop hastalarda göz aksiyel uzunluğu ve bazı ön kamara parametlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Ambliyop hastalardaki ön kamara paremetreleri ve aksiyel uzunluk değerlerinin değerlendirilmesi. Hasta-Metod: Çalışmaya çocuk yaş grubunda 80 kişi (40 normal, 40 ambliyop hasta) erişkin yaş grubunda ise 40 kişi (20 normal, 20 ambliyop hasta) dâhil edilmiştir. Hastalara tam bir oftalmolojik muayene yapıldı. Daha sonra, sırasıyla Pentacam- Scheimflug (Oculus®,Pentacam,Germany) ile ön segment değerlendirilmesi yapıldı ve ardından A-scan ultrasonografi (Opticon®, 2000 Hiscan, İtaly) kullanılarak göz ön-arka uzunlukları ölçüldü. Bulgular: Erişkin ambliyop hastalarda SKK ve KH değerlerinde normal erişkinlere göre istatiksel olarak anlamlı fark olmadığı; ÖKD, ÖKH ve AU değerlerinde ise istatiksel olarak anlamlı azalma saptandı. Çocuk ambliyop hastalarda ÖKH, SKK, KH ve AU değerlerinde istatiksel olarak anlamlı fark olmadığı; ÖKD değerinin ise istatiksel olarak anlamlı derecede azaldığı saptandı. Çocuk veya erişkin ambliyop hastaların ambliyop ve normal gözleri arasında ÖKH, ÖKD, SKK, KH ve AU açısından fark olmadığı saptandı. Çocuk ambliyop gruptaki hipermetropik ambliyoplarda, miyopik ambliyoplara göre sadece AU değerinde istatiksel olarak anlamlı azalma saptandı. Erişkin ambliyop gruptaki hipermetropik ambliyoplarda ise miyopik ambliyoplara göre sadece ÖKD değerinde istatiksel olarak anlamlı azalma saptandı. Normal çocuklarda, normal yetişkinlere göre sadece aksiyel uzunluktaki azalma istatiksel olarak anlamlı idi. Ambliyop yetişkinlerde ise ambliyop çocuklara göre sadece ÖKH?deki azalma istatiksel olarak anlamlı bulundu. AU?un ise ambliyop erişkinlerde ambliyop çocuklara göre istatiksel olarak arttığı saptandı. Sonuç: Erişkin ambliyop bireylerdeki ÖKD, ÖKH ve AU değerlerinin, normal gözlere göre istatistiksel olarak anlamlı değişim gösterdiği görülmüştür. Çocuk ambliyop bireylerdeki ÖKD ve AU değerlerinin, normal bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı değişim gösterdiği görülmüştür. KH ve SKK açısından ise istatistiksel bir fark oluşmadığı görülmüştür.
Şizofreni hastalarında refraksiyon kusuru ile göz aksiyel uzunluğu ve bazı ön kamara parametrelerinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Şizofren hastalarda refraksiyon kusuru, göz aksiyel uzunluğu ve bazı ön kamara paremetrelerinin değerlendirilmesi. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada DSM IV-TR tanı kriterlerine göre şizofreni tanısı almış en az 2 yıldır antipsikotik kullanan 70 hasta (48 erkek, 22 kadın) ve yaş, cinsiyet, eğitim ve sosyoekonomik düzey açısından benzer 60 sağlıklı kontrol grubu (35 erkek, 25 kadın) alındı. Hasta ve kontrol grubuna tam bir oftalmolojik muayene yapıldı. Daha sonra Pentacam-Scheimflug (Oculus®, Pentacam, Germany) ile ön segment değerlendirilmesi yapıldı ve ardından Optik biyometri ( Lenstar 900 LS; Haag Streit Köniz, İsviçre ) kullanılarak göz ön-arka uzunlukları ve lens kalınlığı ölçüldü. Hasta grubuna psikiyatri kliniğinde BPRS, SAPS ve SANS ölçekleri uygulandı. BULGULAR: Şizofrenlerde ve kontrol grubunda hafif miyopik şift tespit edilmekle beraber aralarında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark yoktu (p>0.005). Şizofren hasta grubu ile sağlıklı kontrol grubu kornea hacmi (KH), ön kamara hacmi (ÖKH) ve ön kamara derinliği (ÖKD) açısından karşılaştırıldığında, şizofrenlerde KH, ÖKH ve ÖKD istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha düşüktü (sırasıyla p=0.026, p=0.014, p=0.048 ve p=0.005). Lens kalınlığı açısından her iki grup karşılaştırıldığında, şizofren hastalarda lens kalınlığı istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha kalındı (p=0.006). Şizofren hastalarda Pozitif Semptomları Değerlendirme Ölçeği (SAPS) değeri ile silendirik değer arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki bulundu (p=0.008). Göz aksiyel uzunluğu, silendirik değer, pupil çapı, keratometrik ortalama değeri ve ön kamara açısı değerlendirilmesinde hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). SONUÇ: Şizofren hastalar ile sağlıklı kontrol grubu arasında refraksiyon kusuru açısından anlamlı bir fark tespit edilmedi. Şizofrenler ile kontrol grubu arasında ön kamara parametreleri yönünden bazı farklar bulundu. Ayrıca şizofrenlerde kullandıkları antipsikotiklere bağlı bazı ön kamara parametrelerinde de farklılıklar mevcuttu. Bu sonuçlar bize şizofrenlerde klinik ve yapısal farklılıklar olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Şizofreni, refraksiyon kusuru, ön kamara parametreleri, pentakam, optik biyometri, antipsikotik ilaçlar
Tavşanlarda deneysel kornea defektlerinin sağaltımı üzerine konsantre büyüme faktörü ve trombositten zengin fibrinin etkinliğinin karşılaştırılması
Çalışmada, tavşanlarda deneysel oluşturulan korneal defektlerin sağaltımı üzerine konsantre büyüme faktörü (KBF) ve trombositten zengin fibrin (TZF)'nin erken dönemde iyileşmeye olan etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyali, 3 kg ağırlığında 18 adet, erişkin, sağlıklı Yeni Zelanda Beyaz Tavşanlar oluşturdu. Tavşanlar rastgele eşit sayıda; KBF (Grup I- n=6), TZF (Grup II- n=6) ve Kontol (Grup III- n=6) olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Deneysel aşamaya başlanılmadan önce klinik ve oftalmik muayeneleri gerçekleştirildi. Genel anestezi altında 18 adet tavşanın biyopsi punch ve kornea bıçağı ile 18 (sağ göz) korneanın merkezinde 6 mm çapında defekt meydana getirildi. Grup I'deki tavşanlara, venöz kandan üretilen KBF'yi, korneayı tamamen kapatacak biçimde sabitleyerek konjunktivalara 6/0 propilen ile dikildi. Tarsorafi uygulanarak göz kapakları kapatıldı. Grup II'deki tavşanlara venöz kandan üretilen TZF'yi, tamamen korneayı kapatacak biçimde sabitleyerek konjunktivalara 6/0 propilen ile tespit edildi. Tarsorafi uygulanarak göz kapakları kapatıldı. Grup III'deki tavşanlara ise kornea üzerine %0,9'luk izotonik serum damlatıldı ve tarsorafi yapılarak göz kapakları kapatıldı. Tüm gruplar post-operatif olarak 10 gün bakıma alındı. Beslenme, hareketlilik, enfeksiyon ve süturun açılmaması yönünden gözlemlendi. Post-operatif 10. günün bitiminde tüm grupların klinik muayeneleri yapıldı. Tonometre kullanılarak göziçi basınç miktarının (mm/Hg, GİB) ölçülmesi, Schirmer gözyaşı testi ve flouressein boya işleminden sonra ötenazi edilerek histopatolojik inceleme yapıldı. Grup I'deki ve Grup II'deki tavşanların GİB ölçülmesi ve Schirmer gözyaşı testi uygulaması yapıldığında ortaya çıkan sonuçların normal değerler içerisinde olduğu, fluoressein işlemi sonrası reepitelizasyon bakımından güzel sonuçlar gösterdiği kaydedildi. Grup III'deki tavşanlarda ise GİB ölçümünde normal değerlerin üstünde olduğu, Schirmer testinde gözyaşı miktarının önemli seviyede azaldığı, reepitelizasyon yönünden kötü sonuçlar verdiği tespit edildi. Gruplardaki tüm tavşanlarda gerçekleştirilen histopatolojik inceleme sonrasında gruplar sıralandığında Grup I'deki tavşanlarda epiteliyal iyileşme, kolojen demetlerin oluşumu ve kapillar damar proliferasyonunun daha iyi olduğu, hemen ardından Grup II'deki tavşanların takip ettiği gözlendi. Grup III'deki tavşanlarda ise hasarlı bölgenin iyileşmesi, diğer gruplarla kıyaslandığında en az olduğu gözlemlendi. Sonuç olarak KBF ve TZF kolay hazırlanabilir olması, otojen olmasına bağlı immünolojik reaksiyon şekillendirmemesi, maliyeti az bir işlem olduğu ve gerçekleştirdiğimiz deney sonucunda korneal defektlerin, reepitelizasyona olan katkılarından ötürü başarılı sonuçlar alınabilineceği ve güvenli bir şekilde kullanılabileceği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Konsantre büyüme faktörü, trombositten zengin fibrin, kornea, tavşan.
Görme engelli kadınlarda menstrual hijyen yönetimi
Görme duyusu menstrual hijyenin doğru yönetimi için önemlidir. Hemşirelerin, görme engelli kadınların menstrual hijyenlerine ilişkin uygulamalarını bilmesi, onlara verecekleri eğitim ve sağlıklarının korunması açısından önemlidir. Bu araştırma, görme engelli kadınların menstrual hijyen yönetimlerinin belirlenmesi amacıyla yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini, Altı Nokta Körler Derneği'nin yayınladığı Kibele Dergisi'ne abone 522 görme engelli kadın oluşturmuştur. Örneklem, evreni bilinen örneklem yöntemi ile belirlenmiştir. Araştırma, dergiye üye olan 187 görme engelli kadınla tanımlayıcı olarak gerçekleştirilmiştir. Örneklem seçiminde amaca uygun örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Veriler soru formu kullanılarak telefonla görüşme yöntemi ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler ve Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Araştırmada yer alan görme engelli kadınların %61,5'inin menstrual hijyen yönetimi konusunda bilgi aldıkları ve bu bilginin en çok anneden ve okuldan alındığı saptanmıştır. Menstruasyon döneminde katılımcıların %95,7'sinin hijyenik ped kullandığı, %52,4'ünün pedini günde 4'den az değiştirdiği, %25,1'inin tuvaletten önce ve sonra ellerini yıkadığı, %43,9'unun genital bölge temizliğini yanlış yaptığı ve %33,2'sinin banyo yapmadığı bulunmuştur. Kadınların %52,9'unun menstrual hijyen yönetimi konusunda destek aldığı, destek alınan konular arasında materyal temini, kıyafetlerin kanla bulaş durumu ve adetin başlangıç/bitişine karar vermenin yer aldığı, desteğin en çok annelerden alındığı belirlenmiştir. Görme engelli kadınların menstruasyonun başlangıcına kanın kokusunu fark ederek, bitişine ise menstruasyonun süresini takip ederek karar verdikleri saptanmıştır. Kadınların %36,4'ü menstruasyon döneminin günlük yaşantısında değişikliğe neden olduğunu ve %51,5'i menstruasyon döneminde koyu renk kıyafet giymeyi tercih ettiğini belirtmiştir. Kadınların %34,8'i çevresindeki kişilerin, menstruasyon dönemine ilişkin sorular sorduğunu, bunların %60'ı soru sorulmasının kendisini rahatsız ettiğini/hoşlanmadığını söylemiştir. Araştırmada görme engelli kadınların, menstruasyon dönemindeki hijyen uygulamalarının istendik düzeyde olmadığı, menstruasyonun başlama ve bitişini anlamada farklı belirteçler kullandığı, yaklaşık yarısının bu dönemi bağımsız yönetemediği ve menstruasyon döneminin bazı kadınların sosyal yaşantılarını etkilediği belirlenmiştir. Hemşireler ve diğer sağlık çalışanları görme engelli kadınların menstrual hijyen uygulamalarının iyileştirilmesi ve periyodlarını bağımsız yönetebilmeleri için engellerine uygun, eğitim materyalleri geliştirmeli, planlanmış eğitimler vermeli ve araştırmalar yapmalıdır.
Alt oblik kas zayıflatma girişimlerinde etkinlik değerlendirilmesi
Alt oblik kas hiperfonksiyonu(AOHF) tedavisinde farklı cerrahi prosedürler uygulanmaktadır. Miyektomi, dizinsersiyon, geriletme ve anteropozisyon bu amaçla en sık kullanılan yöntemlerdir. Farklı çalışmalarda bu cerrahi yöntemleri başarı oranları belirtilmiştir. Cerrahlar başarı oranları, kolay uygulanması ve avantaj-dezavantaj özelliklerine bakarak değişik yöntemleri tercih etmektedir. Bu çalışmada AOHF'u olan128 hastanın 207 gözüne tenotomi, AOHF ve DVD'si olan 55 hastanın 104 gözüne anteropozisyon uygulandı. Operasyon sonrası 1.ay, 3.ay ve son muayene verileri değerlendirildi. Dizinsersiyon uygulanan gözlerde %95,65 başarı , %2,41 rezidüel hiperfonksiyon ve %1,93 lük hipofonksiyon oranları saptanırken, anteropozisyon uygulanan gözlerde %87,5 başarı, %10,57 rezidüel hiperfonksiyon ve %1,92 hipofonksiyon oranları tespi edildi. Hiçbir hastada adherens sendromu ya da anti-elevasyon sendromu görülmedi. Sonuç olarak, AOHF tedavisinde dizinsersiyonun düşük komplikasyon riski ve tatmin edici sonuçlar verdiğini düşünüyoruz. AOHF ve DVD'nin birlikte olduğu olgularda anteropozisyon işlemi uygun bir tedavi şeklidir. Her iki yöntemin de etkili ve güvenilir cerrahi yöntemler olduğu saptanmıştır.
Aflibercept enjeksiyonu sonrası oküler kan akımlarının renkli doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi
AFLİBERCEPT ENJEKSİYONU SONRASI OKÜLER KAN AKIMLARININ RENKLİ DOPPLER ULTRASONOGRAFİ İLE DEĞERLENDİRİLMESİ Amaç : İntravitreal aflibercept enjeksiyonu sonrası oküler kan akımındaki olası değişiklikleri renkli doppler ultrasonografi (RDU) ile değerlendirmek Gereç ve Yöntem : Koroid neovasküler membran (KNVM) endikasyonuyla intravitreal aflibercept (2 mg/0.05 ml) enjeksiyonu yapılan 20 hasta çalışmaya alındı. Hastaların enjeksiyon yapılmayan diğer gözleri kontrol grubu olarak alındı. Tüm hastalara, enjeksiyon öncesi, enjeksiyondan 1 gün, 1 hafta ve 1 ay sonra RDU ile oftalmik arter (OA), santral retinal arter (SRA), temporal posterior silier arter (TPSA) ve nazal posterior silier arter (NPSA) 'lerdeki maksimum sistolik hız (MSH), diastol sonu hız (DSH) , pulsativite indeksi (Pİ) ve rezistivite indeksi (Rİ) değerleri ölçüldü. Bulgular : Çalışmaya alınan 20 hastanın, enjeksiyon yapılan göz ile kontrol gözün 1.gün, 1.hafta ve 1.ay izlemlerindeki ortalama göz içi basıncı (GİB), ortalama OA MSH, ortalama OA DSH, ortalama OA Pİ, ortalama OA Rİ, ortalama SRA MSH, ortalama TPSA DSH, ortalama TPSA DSH, ortalama TPSA Pİ, ortalama TPSA Rİ, ortalama NPSA DSH ve ortalama NPSA Rİ değerleri hem kontrol gözde hem de enjeksiyon yapılan gözde izlem süresi boyunca anlamlı farklılık göstermedi. Enjeksiyon sonrası tüm izlemlerde ortalama SRA DSH değeri enjeksiyon öncesine kıyasla istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı (p=0,025). İzlem süresi boyunca enjeksiyon yapılan gözde ortalama SRA DSH değerlerindeki değişim kontrol göze kıyasla daha yüksekti (∆p=0,038) Enjeksiyon sonrası tüm izlemlerde ortalama SRA Pİ değeri enjeksiyon öncesine kıyasla düşük saptandı (p=0,030). İzlem süresi boyunca enjeksiyon yapılan gözde ortalama SRA Pİ değerlerindeki değişim kontrol göze kıyasla daha düşük olup istatistiksel olarak anlamlılık gösterdi (∆p=0,017). Enjeksiyon sonrası tüm izlemlerde ortalama SRA Rİ değeri enjeksiyon öncesine kıyasla düşük saptandı (p=0,043). İzlem süresi boyunca enjeksiyon yapılan gözde ortalama SRA Rİ değerlerindeki değişim kontrol göze kıyasla daha düşük olup istatistiksel olarak anlamlılık gösterdi (∆p=0,018) Enjeksiyon sonrası tüm izlemlerde ortalama NPSA Pİ değeri enjeksiyon öncesine kıyasla düşük saptandı (p=0,003). İzlem süresi boyunca enjeksiyon yapılan gözde ortalama NPSA Pİ değerlerindeki değişim kontrol göze kıyasla daha düşük olup istatistiksel olarak anlamlılık gösterdi (∆p=0,047) Sonuç : İntravitreal aflibercept enjeksiyonu sonrası RDU ile değerlendirilen oküler kan akımlarında istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler görülmüştür. Anahtar kelimeler : İntravitreal aflibercept, oküler kan akımı, renkli doppler ultrasonografi, koroid neovasküler membran, yaşa bağlı makula dejeneresansı
Bipolar bozuklukta retinal tabakaların ve fundus mikrovasküler yapılarının kantitatif araştırılması
Giriş: Retinal vasküler ve nöral yapılarla beyin arasında anatomik, fizyolojik ve patolojik birçok benzerlikler olması nedeniyle retinal yapılar serebral ve serebrovasküler sistem hakkında güvenilir bilgi verebilir. Yakın tarihlerde major depresif bozuklukta ve şizofrenide yapılmış çalışmalarda retinal vasküler sistemde arteriollerdes daralma, venüllerde genişlemeler tespit edilmiştir. Ancak literatür taramalarımızda bipolar bozuklukta retinal yapılarla ilgili sadece bir çalışmaya rastlanmıştır. Nörotrofinler proliferatif ve mitojenik etkileriyle dokuların gelişme ve canlılığı sürdürme gibi işlevlerine katkıda bulunurlar. Retinal vasküler ve nöronal yapılar nörotrofinlerin bu etkilerine duyarlıdır ve nörotrofin düzeyleriyle retina yapıları arasında ilişki olduğu farklı klinik popülasyonlarda gözlenmiştir. Bipolar bozukluğun farklı dönemlerinde nörotrofin düzeylerinde değişkenlikler görülebilmektedir. Beyin kaynaklı büyüme faktörü (BDNF), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), fibroblast büyüme faktörü (FGF) ve epidermal büyüme faktörü (EGF) önemli büyüme faktörleridir. Bu çalışmada bipolar bozukluğun farklı dönemlerinde nörotrofin düzeyleri, nöral ve vasküler yapılar ve nörotrofin düzeyleriyle retinal yapılarda olası değişikliklerle aralarında bir ilişki olup olmadığı incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya DSM-IV tanı ölçütlerine göre 13 manik dönemde olan, 14 depresif dönemde olan ve 14 remisyonda olan toplam 41 bipolar bozukluk hastası ve 31 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tüm katılımcalara sosyodemografik veri formu uygulandı. Katılımcılar Hamilton Depresyon Derecelendirme ölçeği (HDDÖ) ve Young Mani Derecelendirme ölçekleri (YMDÖ) ile değerlendirildiler. Sonrasında katılımcılar Heidelberg Optik koherens Tomografi (OKT) Spectralis (Heidelberg, Almanya) marka cihaz ile orbital tomografi ve TRC-50DX (Topcon, Japan) cihazıyla retina görüntülemesi işlemine alındılar. Retina fundus fotoğrafı çekilmeden önce bireylerin her gözüne birer damla %1 Siklopentolat HCl 5 ml damlatılarak midriyatik etki için ortalama 30 dakika bekletildi. Daha sonrasında katılımcılardan antekübital venden bir biyokimya tüpüne kan örneği alındı. Bulgular: Bipolar bozukluk grubu ve sağlıklı kontrol grubu arasında, bipolar bozukluk grubunda da manik, depresif, remisyon dönem grupları arasında fundus retina damar ölçümleri bakımından anlamlı fark bulunmadı. Büyüme faktörlerinin kan düzeyleri de gruplar arasında ve bipolar bozukluk grubunda dönem grupları arasında fark göstermedi. Bipolar bozukluk ve sağlıklı kontrol grubu arasında OKT ölçümleri bakımından karşılaştırıldığında Bipolar bozukluk grubunda sağlıklı kontrollere kıyasla R-GCL1 ve R-GCL3 kalınlıklarında azalma bulundu. Bipolar bozuklukta manik, depresif ve remisyon dönem grupları arasında R-RNFL4 kalınlığı remisyon grubunda maniye, mani grubunda da depresyon grubuna kıyasla azalma bulundu. Sağlıklı kontrol grubunda VEGF değeri ile CRVE ve MVD arasında pozitif korelasyon ve R-Retina2, R-Retina3, R-Retina5, L-Retina2, L-Retina3, L-Retina5 ile FGF arasında, R-RNFL3 ve L-RNFL2 ile EGF arasında negatif korelasyon bulunmuştur. Bipolar bozukluk grubunda yaşla CRAE, MAD arasında, hastaneye yatış sayısı ile CRAE, MAD, CRVE, MVD arasında pozitif korelasyon, hastalık başlangıç yaşı ile CRVE, MVD arasında negatif korelasyon bulunmuştur. CRAE / CRVE oranının bağımlı, büyüme faktörlerinin bağımsız değişken oldukları modelde bipolar bozukluk grubunda anlamlılık sınırında bir sonuç tespit edilmiştir. Modele göre VEGF bipolar bozukluk grubunda CRAE / CRVE oranının belirleyicisi olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Bipolar bozuklukta retinal yapılarda metabolik stres faktörlerinin olmadığı durumlarda bir bozukluk görülmediği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: bipolar bozukluk, optik koherans tomografi, retinal fundus fotoğrafı, retinal yapılar