Akciğer
151 theses under this subject heading
Kronik obstruktif akciğer hastalığı tanısında FEF 25-75 / FVC oranının yeri
Amaç: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı solunum yollarında enfeksiyöz olmayan iltihabi, ilerleyici bir akciğer hastalığıdır. Kronik obstrüktif akciğer hastalığının tanısında FEV1/FVC oranının % 70'in altında bulunması hastalık için tanı koydurucudur. FEV1/FVC oranının hastalığın erken dönemlerinde ve yaşlı hastalarda yanlış pozitif sonuç verdiği için yeni tanı yöntemlerine ihtiyaç vardır. Çalışmamızda FEF25 – 75/FVC oranının KOAH tanısında yeni bir yöntem olarak kullanılabilirlik değeri ve FEV1/FVC oranına üstünlüğü olup olmadığı incelenmiştir. Materyal Yöntem: HMKÜ Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvurmuş ve KOAH tanısı almış olan 30 – 80 yaş arası 100 hasta ve daha önceden KOAH tanısı almamış 100 gönüllü alınmış, spirometrik incelemeler ile FEV1, FVC, FEF25-75, FEV1/FVC, FEF25-75/FVC değerleri ve sosyodemografik verileri incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya 100 kontrol, 100 vaka toplam 200 kişi alındı. FEV1 ile FVC ve FEF25-75 arasında çok güçlü (r 0.878, p < 0.001), FEV1/FVC arasında güçlü (r 0.561, p < 0.001) ve FEF25-75/FVC arasında orta düzeyde (r 0.458, p < 0.001) pozitif korelasyon; FVC ile FEF25-75 arasında orta düzeyde (r 0.458, p < 0.001) pozitif korelasyon; FEV1/FVC ile FEF25-75 (r 0.820) ve FEF25-75/FVC (r 0.896 p < 0.001) arasında çok güçlü pozitif korelasyon; FEF25-75 ile FEF25-75/FVC arasında çok güçlü (r 0.840 p < 0.001) pozitif korelasyon tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda FEF25–75/FVC oranı FEV1/FVC oranına hastalığın tanısında üstünlük sağlayamamıştır. FEF25–75/FVC oranı hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük çıkmış olup KOAH tanısında kullanılabilir gözükmektedir. Anahtar Kelimeler: KOAH, Spirometri, FEV1, FVC, FEF 25 – 75
Plevral sıvılı hastalarda tuzak akciğer (trapped / entrapped lung) varlığının tespitinde intraplevral basınç ölçümleri ve solunum fonksiyon testleri (Difüzyon testi, body pletismografi dahil) ölçümleri
Çalışmamız tek taraflı plevral sıvılı hastaların alındığı prospektif bir çalışmadır. Plevral sıvılı hastalarda tuzak akciğer varlığını tespit etmede yol gösterici parametreleri araştırmak için torasentez ile sıvı boşaltılan hastalar değerlendirilmeye dahil edildi. Sıvı boşaltımı işleminin öncesinde ve sonrasında yapılan body (vücut) pletismografileri ile elde edilen değerler ile işlemin başlangıcında ve sıvı boşaltımı (500 ml ve 1000 ml) sonrasında ölçülen intraplevral basınç ölçümleri kaydedildi. Bu değerler başlangıç seviyesinde tuzak akciğeri olanlarda +4,58 cm H2O, olmayanlarda +4,70 cm H2O (p=0,034), 500 ml sıvı boşaltımı sonrası tuzak akciğeri olanlarda -4,12 cm H2O, olmayanlarda +0,60 cm H2O (p=0,003) ve 1000 ml sıvı boşaltımı sonrası tuzak akciğeri olanlarda -7,20 cm H2O, olmayanlarda -3,23 cm H2O idi (p=0,039 ). Plevral aralık elastans hesaplamalarında 500 ml sıvı boşaltımı sonrası tuzak akciğeri olanlarda 17,7179 cm H2O/L, olmayanlarda 8,4500 cm H2O/L (p=0.000) ve 1000 ml sıvı boşaltımı sonrası tuzak akciğeri olanlarda 12,5968 cm H2O/L, olmayanlarda 7,9118 cm H2O/L (p=0,009) idi. Plevral sıvı boşaltıldıktan sonra ölçülen FEV1 değeri tuzak akciğeri olanlarda 0,8895, olmayanlarda 1,1695 (p=0,030), FVC değeri tuzak akciğeri olanlarda 1,0528, olmayanlarda 1,4078 (p=0,022) idi. Tuzak akciğeri olan 37 hastada pH ortalaması 7,31, tuzak akciğeri olmayan 39 hastada pH ortalaması 7,34 idi (p=0.530). Mevcut bulgular ile boşaltıcı torasentez öncesi tuzak akciğer varlığını tespit etmede elastans ölçümlerinin faydalı olduğunu tespit ettik. Ancak havayolu direnci ve vital kapasite ile tuzak akciğer varlığı arasında bir ilişki bulmadık. Anahtar Kelimeler: Plevral sıvı, intraplevral basınç, plevral manometri, elastans, body (vücut) pletismografi, tuzak akciğer
Gebelik ve laktasyon döneminde nikotine maruz kalan wistar albino sıçanların yavrularının akciğerlerinde meydana gelen değişiklikler ve bu değişiklikler üzerine melatoninin etkileri
Bu çalışmanın amacı, gebelik ve laktasyon dönemlerinde nikotine maruz kalan sıçanların yavrularının akciğerlerinde meydana gelen histolojik ve biyokimyasal değişikliklerin saptanması ve bu değişiklikler üzerine, gebelik ve laktasyon süresince uygulanan melatoninin koruyucu etkilerinin araştırılmasıdır.Çalışmada, İnönü Üniversitesi Deney Hayvanları Üretim ve Araştırma Merkezi'nden temin edilen, 22 adet Wistar albino dişi sıçan ve 12 adet erkek sıçan kullanıldı. Dişi sıçanlar, erkek sıçanlar ile çiftleştirildi ve vajinal smearda spermin gözlendiği tarih embriyonik 0. gün olarak kabul edildi. Gebe sıçanlar rastgele 1. grup: Kontrol, 2. grup: Serum Fizyolojik (SF), 3. Grup: Etil Alkol (EA), 4. grup: Melatonin (MEL), 5. grup: Nikotin (NT), 6. grup: NT + MEL olarak 6 gruba ayrıldı.. Doğan yavrular, her grupta 10 sıçan olacak şekilde düzenlendi. Deney sonunda yavru sıçanların (22 günlük) vücut ağırlıkları ölçüldü. Ardından ketamin ve ksilazin (5 mg/kg-50 mg/kg) anestezisi altında sakrifiye edildiler. Sıçanların akciğerleri alınarak, ağırlıkları tartıldı. Akciğerin belirli bir kısmı histolojik inceleme için, diğer kısmı biyokimyasal analizler için kullanıldı.NT grubunda yavru sıçanların vücut ve akciğer ağırlıkları, kontrol ve sham (SF, EA ve MEL) grupları ile benzer bulundu. Histolojik incelemelerde, NT grubuna ait akciğerlerde, genel olarak alveol gelişiminin yetersiz olduğu ve oluşan alveollerin ise yer yer birleşerek geniş hava boşlukları oluşturduğu izlendi. Bu grupta, alveoler makrofaj ve mast hücre sayısının kontrol ve sham grupları ile karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı derecede artmış olduğu saptandı (P<0.0001). Biyokimyasal analizlerde, NT grubunda MDA (malondialdehit) seviyesinin kontrol ve sham gruplarına göre önemli şekilde yükselmiş olduğu gözlendi (P<0.0001). Diğer yandan MEL uygulamasının, NT'nin neden olduğu histolojik ve biyokimyasal hasarı düzelttiği izlendi. Septasyon ve buna bağlı olarak alveol gelişimindeki artış NT + MEL grubunda belirgindi. Bu grupta alveol sayısının NT grubuna göre anlamlı derecede artmış olduğu saptandı (P<0.0001). Bununla beraber NT maruziyetine bağlı olarak yükselmiş olan alveoler makrofaj ve mast hücre sayısının MEL tedavisi ile belirgin şekilde azalmış olduğu gözlendi (P<0.0001). Ayrıca biyokimyasal analizlerde MEL'in MDA seviyesini önemli şekilde düşürdüğü tespit edildi (P<0.0001).Sonuç olarak bu çalışma, gebelik ve laktasyon boyunca maternal NT maruziyetinin, yavruların akciğer gelişimi üzerinde önemli yapısal değişikliklere neden olduğunu, antioksidan özelliği bilinen MEL'in de NT' nin neden olduğu akciğer hasarını hafiflettiğini göstermektedir.
Gemsitabin ve cisplatin alan akciğer karsinomu olan hastalarda ERCC1 inprognoz ile ilişkisi
GİRİŞ VE AMAÇ: Akciğer kanseri tüm dünyada kadın ve erkeklerde kanserden ölümlerin en sık sebebidir. Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde platin bazlı kemoterapiler standart tedavidir. Ancak her ilacın olduğu gibi platin bazlı kemoterapilerinde yararının yannda ciddi toksisite ve yan etkileri vardır. Hangi hastalarda hangi tür kemoterapi ajanlarının kullanılacağı, konusunda tedaviden maximum fayda ve minimum zarar elde etmek amacıyla bazı ipuçlarına ihtiyaç vardır. Enzyme repair cross- complementation group 1 (ERCC1) in akciğer kanserinde platin alan hastalarda prognoz üzerindeki etkisinin araştırılarak ileri dönemlerde yeni tedavi başlanacak hastalarda tedavi seçiminde etkili olup olmayacağı amacıyla bu çalışma hazırlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya İnönü Üniversitesi Tıbbi Onkoloji kliniğinde 2008?2012 tarihleri arasında sisplatin-gemsitabin kombinasyonu ile tedavi edilen 26 akciğer kanserli hasta alındı. Hastaların tıbbi kayıtları retrospektif olarak değerlendirildikten sonra immünhistokimyasal inceleme için doku örnekleri uygun olanlar çalışmaya dahil edildi. Tümoral dokuda ERCC1 ekspresyonu immünhistokimyasal boyama tekniği ile değerlendirildi. Bulgular: ERCC1 boyanma şiddeti ve dağılımına göre 4 gruba ayrıldı. 6 hastada 0, 8 hastada +1, 5 hastada +2, 7 hastada +3 bulundu. O ve +1 olanlar ERCC1 negatif kabul edilirken, +2 ve +3 olanlar ERCC1 pozitif kabul edildi.. Tedavi sonrası yapılan değerlendirmede 1 hastada iyi parsiyel cevap (%3,8) , 1 hastada parsiyel cevap (%7,7),5 hastada stabil hastalık (%19,2) ve 18 hastada progresyon (%69,2) gözlendi. Çalışmanın bittiği tarih itibariyle 13(%50) hasta exitus olmuşken 13(%50) hasta yaşıyordu. Hastaların genel sağkalımı ortalama 15 (3?44) ay olarak bulundu. progresyonsuz sağ kalımı ise 9(2?25) ay olarak bulundu. Çalışmamızda genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım ile ERCC1 arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Sonuç: : ERCC1 ile tedavi cevabı ve sağkalım arasındaki ilişki incelendiğinde genel olarak literatürle benzer sonuçlar bulunmuştur. Hasta sayısı az olmakla birlikte çalışmalardaki sonuçlar arasındaki farklılıklar da dikkate alındığında ERCC1 negatif VI ve pozitif gruplar arasındaki farkın istatistiksel anlamlılığa ulaşmamış olmasını tek başına buna bağlamamak gerekmektedir.
Akciğer lobu kama (wedge) rezeksiyonunda non-kontakt diyod lazer uygulamalarının anlık ve postoperatif erken dönem sonuçlarının araştırılması
Bu çalışmada, akciğer lobu kama (wedge) rezeksiyonunda non-kontakt 980 nm diyod lazerin anlık ve postoperatif erken dönemdeki radyolojik, laboratuvar ve histopatolojik bulgularının araştırılması amaçlandı. Çalışmada Yeni Zelanda ırkı tavşan kullanıldı ve (n=21) 3 gruba (n=7) ayrıldı. Sol torakotomi sonrası cranial akciğer lobunda, grup I'de (GRI) 15 watt/cm2, grup II'de (GRII) 10 watt/cm2 ve grup III'te (GRIII) 5 watt/cm2 güç yoğunluğu kullanılarak kama rezeksiyon yapıldı. Preoperatif ve postoperatif 0, 1, 7 ve 15. günlerde klinik ve radyolojik muayeneler ile preoperatif, 1, 7 ve 15. günlerde hematolojik, biyobelirteç, kan gazı analizleri yapıldı. Tavşanlar 0. gün ve sakrifiye edildikten sonra 15. günde alınan akciğer doku örneklerinin histopatolojisi incelendi. Verilere istatistik uygulandı. Respirasyon'un GRI'de postoperatif süreçte arttığı gözlendi ve 0. günde GRII ile GRI ve GRIII arasında (p=0,009, p<0,001) fark anlamlıydı. WBC, Neu, Eos, Bas, PLT değerleri tüm grup ve zamanlarda referans aralığındaydı. IL-1β, GRI ve GRIII'te 15. günde artarken, istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). IL-8 değeri GRII'de postoperatif süreçte artarken, ölçüm zamanlarına göre preoperatif ile 1. gün (p=0,006) ve 1 ile 7. gün arasındaki (p=0,018) fark anlamlıydı. VEGF değerinin diğer gruplara göre GRII'de 1. günde artarak 15. günde hafif oranda azaldığı görülürken, 15. günde anlamlı farklılık GRI ve GRII arasında saptandı (p=0,013). PCO2, GRI'de 1. gün, PO2, GRI'de 1, 7, 15. gün ve SaO2 GRI'de 1 ve 7. günde referans değer üzerindeydi. GRII'de PO2 için, preoperatif ve 1. gün arasında (p=0,026) fark anlamlıydı. Akciğer deseni yönünden anlamlı farklılık, 1. günde GRI ile GRIII (p=0,03) ve GRII ile GRIII (p=0,018) arasında belirlendi. Karbonizasyon zonu için GRI ile GRIII ve GRII ile GRIII arasında (p=0,011, p=0,004), koagulasyon zonu için GRI ile GRII arasında (p=0,019) anlamlı farklılık saptandı. Fibroplazi miktarı için 15. günde GRI ile GRIII ve GRII ile GRIII (p=0,015, p=0,002) arasındaki fark anlamlıydı. Sonuç olarak; anlık ve erken postoperatif dönemdeki bulgular değerlendirildiğinde, akciğer dokusunun anatomik ve fizyolojik yapısını koruyacak en etkin lazer modunun, 980 nm dalga boyu, 15watt/cm2, non-kontakt mod, ortalama 60 sn süre ve 900 joule olduğu söylenebilir.
Bütilhidroksitoluen'in sıçan dokularında laktat dehidrogenaz ve glukoz 6 fosfat dehidrogenaz aktiviteleri üzerine etkisi
Bütillenmiş hidroksitoluen (BHT), öncelikle antioksidan özellikleri ile gıda katkı maddesi olarak kullanılır. Ayrıca, kozmetik, ilaç, kauçuk, elektrik transformatör yağı ve mumyalama sıvısı gibi çeşitli ürünlerde bir antioksidan katkı maddesi olarak belgelenmiştir. LDH, tüm hücrelerde bulunan stabil bir sitoplazmik enzimdir. LDH, plazma membranı hasar gördüğünde hücre kültürü süpernatantına hızla salınır. Glikoz-6-fosfat dehidrojenaz (G6PDH) enzimi, pentoz fosfat metabolik yolunun en önemli enzimlerinden birisidir. Bu çalışmada, BHT maruziyetinin, sıçanların karaciğer, böbrek, beyin ve akciğer dokularında LDH ve G6PDH aktiviteleri üzerine etkisi araştırılmıştır. LDH ve G6PDH aktivitesi izlenmiş, BHT'nin neden olduğu sitotoksisite değerlendirilmiş ve çalışılan dokulardaki hasar yorumlanmıştır, çalışmada 200-250gr ağırlığında wistar-albino sıçanlar kullanılmıştır. Hayvanlar kontrol ve deney gruplarına ayrılarak, her çalışma saatinde deney grubu ve kontrol grubu için 3'er sıçan ele alınmıştır. BHT'nin 125, 250 ve 500 mg/kg dozları intraperitonal yolla uygulanmıştır. Enjeksiyondan 12 ve 24 saat sonra servikal dislokasyon ile öldürülerek sıçanların karaciğer, böbrek, beyin ve akciğer dokuları süratle çıkarılmıştır. LDH ve G6PDH aktiviteleri spektrofotometrik olarak tayin edilmiştir. Sonuç olarak beyinde LDH aktiviteleri, BHT uygulamasından sonra kontrol gruplara göre anlamlı bir artış, ancak, karaciğer ve böbrekte anlamlı bir azalış göstermiştir. G6PDH aktivitesinin kontrol değerlerine göre düşüş ve çıkışlar göstermesine rağmen bu farklar istatistiksel olarak anlamsız görülmüştür.
Genç binicilerin sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının antropometrik ölçümler ve kardiyopulmoner parametrelerle ilişkisinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, genç binicilerin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ile antropometrik ölçüm ve kardiyopulmoner parametre sonuçları arasındaki ilişkisinin incelenmesidir. Araştırma, 30.07.2019 – 02.01.2020 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Mennan Pasinli Atçılık Meslek Yüksekokulu Atçılık ve Antrenörlüğü Programına kayıtlı binicilik sporuyla aktif uğraşan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 18-30 yaş grubu 60 genç binici ile yürütülmüştür. Araştırma verilerinin toplanmasında; "Birey Tanıtım Formu" ve "Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği (SYBDÖ) II kullanılmıştır. Soru formlarını yanıtlayan her binicinin antropometrik ölçümleri ve kardiyopulmoner parametre ölçümleri alınarak kaydedilmiştir. Verilerin değerlendirilmesi, IBM Statistical Package For Social Sciences (SPSS) 22.0 istatistik paket programı kullanılarak yapılmıştır. Verilerin analizinde; Mann-Whitney U testi, Kruskal- Wallis varyans analizi ve Spearman korelasyon analizi kullanılmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre; katılımcıların SYBDÖ II toplam puan ortalaması 144,90±24,07 olup, cinsiyet, baba çalışma durumu ve kronik hastalık varlığı değişkenlerinin bireylerin sağlıklı yaşam biçimi davranışlarını etkilediği saptanmıştır. Genç binicilerin fiziksel aktivite ve beslenme alt boyut puan ortalaması ile kalça çevreleri arasında pozitif yönde bir ilişki bulunurken (p<0,05), SYBDÖ II toplam puan ortalaması ve alt boyutları puan ortalaması ile kardiyopulmoner fonksiyonları parametre sonuçları arasında hiçbir anlamlı ilişki bulunamamıştır (p>0,05). Ayrıca; binicilerin solunum sayısı ve sistolik kan basıncı parametreleri ile bazı antropometrik ölçüm sonuçları arasında bir pozitif yönde bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç olarak; genç binicilerin sağlıklı yaşam biçimi davranışları toplam puan ortalamasının orta düzeyinin üstünde olduğu, ölçek toplam puan ortalaması ile antropometrik ölçüm sonuçları ve kardiyopulmoner parametre sonuçları arasında bir ilişki olmadığı bulunmuştur.
Dispne nedeniyle acil tıp kliniğine başvuran hastaların yönetiminde yatak başı odaklanmış ultrasonografi ile pulmoner ve kardiyak değerlendirme
Dispne acil tıp kliniklerinde sık karşılaşılan bir semptomdur. Altta yatan nedenin hızlı tanımlanması prognozu iyileştirir. Tanı için çoğunlukla görüntüleme yapılması gerekmektedir. Bu nedenle dipsne ile başvuran hastaların tanı sürecinde yatak başı odaklanmış ultrasonografi kullanımının değerini araştırdık. Gaziantep Üniversitesi Acil Tıp Kliniği'ne başvuran 77 hasta prospektif olarak incelendi. Araştırmacı tarafından odaklanmış kardiyak ultrasonografi ve yatak başı akciğer ultrasonografi uygulandı. Başvurulan hekim tarafından istenilmiş ise laboratuar ve görüntülemeler incelendi. Hastaların nihai tanısı başvurulan hekim tarafından etki altında kalmadan belirlendi. Kesin tanılar ile ultrasonografi sonucunda elde edilen veriler karşılaştırıldığında akut kalp yetmezliği (AKY) hastalarının sistolik fonksiyonları anlamlı oranda deplese bulundu (p=0,001). İnferior vena cava inspirasyon ve ekspirasyon çapları anlamlı oranda yüksek bulundu (p=0,004 ve p=0,024). Kaval indeks anlamlı oranda düşük bulundu (p=0,001). Yatak başı akciğer ultrasonografi protokol algoritmalarına göre sensitivite ve spesifite sırasıyla pulmoner ödem için %96,8 ve %95,7 , pnömoni için %87,5 %97,8 saptandı. AKY grubunda Troponin I ve NT-proBNP düzeyleri anlamlı oranda yüksekti (p=0,001). Ortalama USG uygulama süresi direkt grafi ve bilgisayarlı tomografiye göre önemli ölçüde düşüktü. Elde ettiğimiz veriler literatürle uyumlu şekilde sonuçlandı. Dispne ile başvurmuş hastalarda yatak başı odaklanmış ultrasonografi yüksek tanısal doğruluk oranlarıyla güvenle uygulanabilir.
Yaşamın ilk beş yılında geçirilen viral alt solunum yolu enfeksiyonlarının ilerleyen dönemde ortaya çıkabilecek akciğer hastalıkları üzerindeki etkisinin araştırılması
AMAÇ: Alt solunum yolu enfeksiyonları (ASYE) çocukluk çağında Türkiye'de ve tüm Dünya'da önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda, erken çocukluk döneminde virüse bağlı akut alt solunum yolu enfeksiyonu izlenen hastalarda ilerleyen dönemde tekrar solunum yolu problemleri nedeniyle hastane başvuru sıklığı artmış olarak izlenmektedir. Bu çalışmada, daha önceden solunum yolu şikayetleri ile başvurarak solunum yolu viral paneli çalışılmış beş yaş altı hastaların ilerleyen dönemde aynı sebeple tekrar hastane başvurusu olup olmadığını, geçirilmiş viral solunum yolu enfeksiyon öykülerinin klinik seyrini araştırmayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: 2016 yılında hastanemizde yapılan çocuklarda ASYE'de viral etkenlerin araştırıldığı çalışma kapsamındaki olgular arasında ileriye dönük takipleri yapılabilen çocuklar çalışmamıza alınmıştır. Olguların ilk başvuru sonrası takibinde gelişen solunum yolu şikayetleri, demografik özellikleri, fizik muayene bulguları, varsa tetkik sonuçları aileler ile telefonla görüşülerek ve hastane otomasyon sistemi üzerindeki verileri, varsa yapılmış olan tetkik sonuçları kaydedilmiştir. Tüm çocukların ebeveynleri bilgilendirilerek sözlü aydınlatılmış onam alınmıştır. Viral solunum yolu enfeksiyonu geçirenlerin, viral solunum yolu enfeksiyonu geçirmeyenlere oranla ilerleyen yıllarda solunum yolu hastalığı geliştirme sıklığı karşılaştırılmıştır. BULGULAR: Çalışmaya toplam 78 olgu dahil edilmiştir. Hastaların 43 (%55,1)'ü erkek, 35 (%44,9)'i kızdır. Virüs tespit edilen grupta tekrarlayan hastane başvurularında fizik muayenede ekspiryum uzunluğu, ronküs izlenme oranı, başvuru sayısı (hem poliklinik hem de acil), akut bronşit ve astım oranı virüs tespit edilmeyen gruptan anlamlı (p ˂ 0.05) olarak daha yüksek olarak bulundu. İlk başvuru sırasında RSV, RV ve hBoV üremeleri mevcut olan hastaların sırasıyla %58,3, %46,1 ve %54,5'inin astım tanısı aldığı, bu hastaların sırasıyla %83,3, %77,9 ve %81,8'i tekrarlayan hırıltılı atak nedeniyle hastaneye başvurduğu tespit edildi. Bakteri üremesi olan grupta akut bronşit ile tekrar başvuru oranı bakteri üremesi olmayan gruptan anlamlı (p ˂ 0.05) olarak daha yüksekti. SONUÇLAR: Viral ASYE geçiren çocukların ilerleyen dönemde akciğer hastalığı sebebiyle tekrar hastaneye başvuru sıklığını, astım riskini ve tekrarlayan hırıltılı atakVI geçirme ihtimalini artırdığı çalışmamızda tespit edilmiştir. Ancak etken türlerine göre karşılaştırmalı analiz vaka sayısının azlığı nedeniyle anlamlı bulunmamıştır. Artmış riskin hangi mekanizmalarla ortaya çıktığı ve nasıl önlenebileceği konularına ağırlık verilmesi gerektiği önerilmektedir.
Ankilozan spondilit hastalarında fiziksel performansın kardiyopulmoner egzersiz testi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Ankilozan Spondilit (AS) hastalarında aerobik fiziksel performansı kardiyopulmoner egzersiz testi (KPET) ile değerlendirmek, aerobik fiziksel performansın hastalık ilişkili değişkenlerle arasındaki ilişkiyi belirlemek ve sağlıklı kontrollerle olan farklılıkları saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya modifiye New York Kriterlerine göre AS tanısı almış, 18-65 yaş aralığında, 40 hasta ve 44 sağlıklı kontrol dahil edildi. Eforlu egzersiz yapmasına engel olabilecek deformitesi olan, bilinen kardiyak ya da solunum sistemi hastalığı olan, sistemik organ tutulumu olan, nörolojik hastalığı bulunan, hipertansiyonu olan ve çalışmaya katılmak istemeyen kişiler çalışmaya dahil edilmemiştir. Çalışmaya alınan katılımcıların yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, mesleki durum, sigara kullanımı, egzersiz alışkanlığı, hastalık süresi, medikasyon durumu, steroid olmayan anti-inflamatuvar ilaç (SOAİİ) ve Biyolojik ilaç kullanım durumu kaydedildi. Her hastanın sabah tutukluğu süresi sorgulandı. İnflamasyon durumunu değerlendirmek amacıyla akut faz reaktanları (Eritrosit sedimentasyon hızı (ESR), C-reaktif protein (CRP)) kaydedildi. AS'li hastaların iyilik hali üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla hasta ve hekim global değerlendirme skoru kullanıldı. AS hastalarının ve kontrol grubunun aksiyel ve periferik eklem mobilitesini değerlendirmek amacıyla el parmak zemin mesafesi, tragus duvar mesafesi, oksiput duvar mesafesi, ağız açıklığı, modifiye schober testi, intermalleolar mesafe, lomber lateral fleksiyon, servikal rotasyon derecesi, çene manibrium mesafesi ve göğüs ekspansiyonu ölçümleri yapıldı. AS hastalarında hastalık aktivitesini değerlendirmek için Bath AS hastalık aktivitesi ölçeğinden (BASDAI), fonksiyonel durumu değerlendirmek için Bath AS fonksiyonel indeksinden (BASFI) ve aksiyel iskelet mobilitesini değerlendirmek için Bath AS metroloji indeksinden (BASMI) yararlanıldı. Hastaların yaşam kalitesi kısa form-36 (SF-36) ile değerlendirildi. Tüm katılımcılara fiziksel performansı belirlemek amacıyla KPET uygulandı. Katılımcılara KPET öncesinde solunum fonksiyon testi (SFT) yapıldı. KPET katılımcılara Cortex Metalyzer 3B (MPU31-105) ve Sprintex Callis Z 6000 cihazı ile koşu bandı üzerinde Bruce protokolü kullanılarak uygulandı. KPET sırasında maksimum kalp atım hızı (HR), maksimum VO2 değeri (ml/dk/kg), solunum değişim oranı (RER), VO2/HR (oksijen nabzı), maksimum süre, test sırasında ulaşılan maksimum hız (km/saat), G, VE/VO2, VE/VCO2, VT, VT, VD/VT, VE, BF, BR, PaCO2, PetCO2, VO2/kg, VO2 %norm değerleri kayıt edildi. Spirometrik değerlendirme ile zorlu vital kapasite (FVC), 1.saniyedeki zorlu ekspiratuar hacim (FEV1), FEV1/FVC, zirve ekspiratuar akım hızı (PEF), vital kapasitenin %25-%75 arasındaki zorlu ekspiratuar akım (FEF 25-75) ölçüm değerleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya katılan AS hastalarının yaş ortalaması 34.9±9.9 iken kontrol grubunun yaş ortalaması 34.4±10.3 idi. İki grubun yaş ortalaması birbirine benzerdi. İki grubun sosyodemografik özelliklerine ait veriler karşılaştırıldığında ilaç kullanımı, SOAİİ kullanımı ve biyolojik tedavi AS grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti. Bunun dışında diğer sosyodemografik veriler açısından iki grup arasında anlamlı fark gözlenmedi. Tragus-duvar mesafesi ve oksiput-duvar mesafesi AS grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek tespit edilirken(p<0.05); intermalleolar mesafe ve lomber lateral fleksiyon ölçümleri AS grubunda kontrol grubuna göre daha düşük bulunmuştur(p<0.05). Zirve kardiyovasküler yanıtta elde edilen VO2, VO2%, VO2/kg, TVO2, T, VT değerleri AS grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunurken. (p<0.05) ; birinci ventilatuar eşikte elde edilen VO2VT1 ve VO2VT1/kg değerleri AS grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05) İstirahat halinde elde edilen VT, BR% değerleri ise kontrol grubunda AS hastalarına göre anlamlı olarak daha yüksek tespit edilmiştir (p<0.05). FVC, FEV1 ve PEF değerleri AS grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p<0.05). AS hastalarında KPET ve SFT'de elde edilen sonuçlar erkek cinsiyette kadın cinsiyete kıyasla daha yüksek bulunmuştur. AS hastalarında sigara içen grupta istirahatta elde edilen tidal volüm ve birinci ventilatuar eşikte elde edilen VO2(ml/dk/kg) değeri sigara içmeyen gruba göre daha yüksek bulunmuştur. AS hastalarında SOAİİ kullanımı olmayanlarda istirahatte elde edilen kalp atım hızı SOAİİ kullananlara kıyasla daha yüksek bulunmuştur. AS hastalarında yaşın zirve kardiyovasküler yanıtta elde edilen VO2 (ml/dk/kg), maksimum kalp atım hızı ve RER ile ve istirahatte elde edilen VO2 L/dk ve VO2 (ml/dk/kg) ile negatif korelasyon gösterdiği bulunmuştur. Yaş ile total süre arasında pozitif korelasyon tespit edilmiştir. Yaşın AS hastalarında FEV1 ve FVC değerleri ile negatif korelasyon gösterdiği tespit edilmiştir. AS hastalarında hastalık süresi ile BASMI arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. AS hastalarında birinci ventilatuar eşikte elde edilen VO2max (ml/dk/kg) ile BASDAI ve BASFI arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. AS hastalarında BASDAI istirahatte elde edilen VO2 (ml/dk/kg) değeri ile negatif korelasyon göstermiştir. AS hastalarında BASMI FEV1 ile negatif korelasyon gösterirken, BASDAI ise FEF25, FEF50 ve FEF 25-75 ile negatif korelasyon göstermiştir. Sonuç: KPET ölçümlerine göre sağlıklı kontrollerde AS hastalarına göre birçok parametrede daha iyi sonuçlar elde edilmiştir. Aerobik kapasiteyi yansıtan VO2 max değeri AS hastalarında sağlıklı kontrollere göre belirgin olarak düşük tespit edilmiştir. AS hastalarında aerobik egzersiz kapasitesi ve solunum fonksiyonlarında görülen bu azalmanın sebebi hastalığın kardiyovasküler, pulmoner ve kas iskelet sistemi başta olmak üzere çeşitli organ sistemlerinde yaptığı tutulumdur. AS hastalarında cinsiyetin aerobik egzersiz kapasitesi ve solunum fonksiyonlarını etkileyen önemli bir faktör olduğu bulunmuştur. AS'de sigara içme durumunun aerobik egzersiz kapasitesi ölçüm parametreleri üzerine etkili olduğu tespit edilmiştir. Hastalık aktivitesi ve fonsiyonel durumun aerobik egzersiz kapasitesi ve solunum fonksiyonları üzerine etkili bir parametre olmadığı görülmüştür. AS'de hasta yaşının aerobik kapasiteyi ysnsıtan VO2max değeri ile negatif korelasyon gösterdiği tespit edilmiştir. Ankilozan spondilitte aerobik fiziksel performansı etkileyen faktörleri belirlemek ve aerobik fiziksel performansı geliştirmek için yapılması gerekenleri saptamak amacıyla daha fazla sayıda çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Ankilozan spondilit, aerobik kapasite, fiziksel performans, kardiyopulmoner egzersiz testi, pulmoner fonksiyon
KOAH'da vitamin D'nin rolü
ÖZETAmaç: Bu çalışmada KOAH'lı hastalarda vitamin D düzeyi ve vitamin D eksikliğinin, KOAH gelişimi ve akciğer fonksiyonları ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Temmuz 2011- Ekim 2011 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran, klinik olarak KOAH düşünülen ve solunum fonksiyon testi ile GOLD kriterlerine göre KOAH tanısı konulan 40 yaş üzeri, halen sigara içen veya bırakmış 86 stabil hasta ile benzer yaş ve cinsiyete sahip sigara içen veya bırakmış 72 sağlıklı yetişkinden oluşan kontrol grubu karşılaştırılmıştır. Çalışmaya katılan hasta ve kontrol grubundaki kişilerden onam formu alındıktan sonra, bir anket formu ile katılımcıların sosyo-demografik özellikleri, semptomları ve medikal öyküleri sorgulanmıştır. Vitamin D düzeyini değerlendirmek amacıyla, serum 25(OH)D3 ile beraber serum albümin, parathormon, kalsitonin, fosfor, kalsiyum değerlerini içeren biyokimyasal değerlendirme yapılmıştır.Bulgular: Serum ortalama vitamin D düzeyi, KOAH'lı hastalarda (24,2±9,9 ng/mL), kontrol grubundan (30,8±8,3 ng/mL) anlamlı boyutta daha düşüktür (p<0,001). KOAH'lı hastalarda (% 39,5) vitamin D eksikliğinin (?20 ng/mL), kontrol grubundan (% 5,6) daha yaygın olduğu saptanmıştır (p<0,001). KOAH'lı hastalarda vitamin D düzeyini etkileyen bağımsız faktörleri belirlemek amacıyla yapılan lineer regresyon analizinde (yaş, cinsiyet, VKİ ve sigara içme yoğunluğuna göre standardize edilmiştir) FEV1 düzeyinin vitamin D düzeyini belirleyen bağımsız bir faktör olduğu saptanmıştır (beta=0,286 p=0,007).KOAH'lı hastalarda, hastalık şiddetinin vitamin D eksikliğinin üzerine etkisini gösteren çok değişkenli lojistik regresyon analizinde; (yaş, cinsiyet, VKİ ve sigara içme öyküsüne göre standardize edilmiştir), Evre 1-2 KOAH referans alındığında, Evre 3-4 KOAH'da vitamin D eksikliği riski 2,8 kat artmaktadır (OR:2,8, p=0,024). Yeni GOLD sınıflamasına göre (yaş, cinsiyet, VKİ ve sigara içme öyküsüne göre standardize edilmiştir) A grubu referans alındığında, D grubunda, vitamin D eksikliği riski 4,83 artmaktadır (OR:4,83, p=0,003). Buna ek olarak, vitamin D'nin sigaranın akciğer fonksiyonları üzerindeki etkilerini azalttığı gösterilmiştir.Sonuç: Bu çalışmada sağlıklı yetişkinlerle karşılaştırıldığında, KOAH'lı hastalarda serum ortalama vitamin D düzeylerinin daha düşük, vitamin D eksikliğinin daha yaygın olduğu görülmüştür ve KOAH şiddeti arttıkça vitamin D eksikliğinin arttığı gösterilmiştir. Buna ek olarak vitamin D'nin, sigaranın akciğer fonksiyonları üzerindeki etkilerini azalttığı saptanmıştır. Ancak şu an için KOAH'da akciğer fonksiyonlarının birincil ve ikincil korumasında vitamin D eksikliği tedavisinin kullanımı için, uzun takipli randomize kontrollü çalışmalara gereksinim duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Akciğer fonksiyonları, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), Vitamin D.
Akciğer, karaciğer ve pankreasta saptanan lezyonların benign/malign ayrımında 18-florodeoksiglikoz pozitron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografinin rolü
ÖZET Akciğer, Karaciğer ve Pankreasta Saptanan Lezyonların Benign Malign Ayrımında 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi / Bilgisayarlı Tomografinin Rolü Amaç: Bu çalışma ile 2008-2012 yılları arasında bölümümüzde en sık karşılaştığımız akciğer, karaciğer ve pankreasta saptanan nodül yada kitlelerde tanıya yönelik çekilen positron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografi görüntüleme yönteminin kendi kliniğimizdeki diagnostik doğruluğunu hesaplayarak benign malign ayrımında 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografinin rolünü belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2008- 2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı?nda akciğer, karaciğer ve pankreasta tespit edilen lezyonlarda tanı amaçlı 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi / Bilgisayarlı Tomografinin çekilen, hastane kayıt sistemindeki patoloji raporlarına yada klinik takip verilerine ulaşılabilen 331 hasta çalışma grubumuza dahil edildi. Hastalar lezyonlarının bulunduğu organa göre 3 gruba ayrılarak ayrı ayrı incelendi. Bulgular: Akciğerde lezyonu olan 226 hastada; malignite kriteri SUVmax eşik değeri 2,5 olarak kabul edildiğinde positron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografinin sensitivitesi % 98, spesifitesi % 51, pozitif prediktif değeri % 85, negatif prediktif değeri % 91, doğruluğu % 85 olarak hesaplandı (p<0,05). SUVmax eşik değeri 4,7 olarak kullanıldığında ise sensitivitesi % 95, spesifitesi % 75, pozitif prediktif değeri % 91, negatif prediktif değeri % 85, doğruluğu % 89 olarak hesaplandı (p<0,05). Karaciğerde lezyonu olan hastalarda malignensi tespitinde yöntemin sensitivitesi % 88, spesifitesi % 56, pozitif prediktif değeri % 90, negatif prediktif değeri % 50, doğruluğu % 83 olarak hesaplandı. Pankreasta lezyonu olan hastalarda malignite saptamada yöntemin sensitivitesi % 83, spesifitesi % 82, pozitif prediktif değeri % 89, negatif prediktif değeri % 73 doğruluğu % 83 olarak hesaplandı. Sonuç: 18-Florodeoksiglikoz Positron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografi, malign lezyonların tespit edilmesinde faydalı noninvaziv bir tetkiktir. Yüksek derecede florodeoksiglikoz tutulumu izlenen lezyonlar büyük olasılıkla malign özelliktedir. Ancak enfeksiyon/inflamatuar durumların varlığı yanlış pozitif sonuca; florodeoksiglikoz affinitesi düşük tümörler de yanlış negatif sonuca neden olabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Florodeoksiglikoz, Positron Emisyon Tomografisi/ Bilgisayarlı Tomografi, Akciğer, Karaciğer, Pankreas Lezyonu, SUVmax değeri.
Akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK füzyonunun araştırılması ve klinik, histopatolojik bulgularla korelasyonu
Akciğer Adenokarsinomlarında EML4-ALK Füzyonunun Araştırılması ve Klinik, Histopatolojik Bulgularla Korelasyonu Giriş-Amaç: Akciğer kanseri tüm dünyada en sık ölüme neden olan kanser türüdür. Sigara akciğer kanserine neden olan en önemli faktördür. Adenokarsinomlar akciğer kanserlerinin en sık görülen histolojik tipidir. Akciğer kanseri genelde ileri evrede tanı alır ve geleneksel kemoterapi ile 5 yıllık sağkalım ancak % 15 oranındadır. EML4-ALK füzyonu akciğer adenokarsinomlarında % 3-5 oranında saptanmaktadır. EML4-ALK pozitifliğine sahip adenokarsinomlarda tirozin kinaz inhibitörlerinin, hedefe yönelik tedavide standart kemoterapiyle karşılaştırıldığında sağkalım üzerine belirgin etkileri vardır. Bu çalışmada amaç; akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK füzyonunu araştırmak, klinik ve histoplatolojik bulgularla ilişkisini ortaya koymaktır. Gereç-Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı?nda 2006-2013 yılları arasında tanı almış 117 akciğer adenokarsinomu olgusu çalışmaya alındı. Olgulara ait parafin bloklardan alınan 3 ?m kalınlığındaki kesitlere FISH yöntemi uygulandı. ALK pozitifliğinin yaş, cinsiyet, tümör boyutu, evre ve sigara alışkanlığı ile ilişkisini araştırmak için Chi-Square Testi uygulandı. Bulgular: Akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK pozitifliği %5,1 oranında saptandı. Tüm pozitif olgular erkek olup ortalama yaş 66,3?tür. Tüm hastaların sigara kullanma alışkanlıkları vardır. Üç olgu evre III, 2 olgu evre II ve bir olgu evre I olup ortalama tümör boyutu 5,9 cm?dir. Yapılan istatistiksel analizlerde ALK pozitifliği ile yaş (p:0,595), cinsiyet (p:0,595), sigara öyküsü (p:0,587), tümör boyutu (p:1,000) ve klinik evre (p:1,000) arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Beş olgu, histopatolojik olarak solid ve asiner paternin baskın olduğu mikst tipte olup, bir olgu müsinöz adenokarsinomdur. İki olgu taşlı yüzük hücreleri, bir olguda da şeffaf hücreler içermektedir. Sonuç: Çalışmamızda sonuç olarak Akciğer adenokarsinomu olgularında ALK pozitifliğinin yaş, cinsiyet sigara alışkanlığı, evre, tümör boyutu ile anlamlı bir ilişkinin olmadığı görülmüştür. Histopatolojik olarak ALK pozitifliği, solid, asiner büyüme paterni ve taşlı yüzük hücrelerinin varlığı ile ilişkilidir. Anahtar Sözcükler: Akciğer adenokarsinomu, EML4-ALK, FISH.
Elit judocularda aerobik antrenman programının kardiyopulmoner parametreler ve oksijen saturasyonu üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, aerobik antrenman programının elit judocularda kardiyopulmoner parametreler ve oksijen saturasyonu üzerine etkisini incelemektir. Çalışmaya 18-25 yaş arası 22 erkek milli judocu gönüllü olarak katıldı. Denekler randomize yöntem ile deney grubu (n=11, yaş: 21.60 ± 2.06) ve kontrol grubu (n=11, yaş: 20.50 ± 1.77) olarak iki farklı gruba ayrıldı. Deney grubuna 8 hafta süreyle haftada 3 gün aerobik egzersiz programı uygulandı. Her iki grupta normal judo antrenmanlarına devam etti. Aerobik egzersiz programına başlamadan önce ve bittikten sonra vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi (VKİ), vücut yağ yüzdesi (VYY), sistolik kan basıncı (SKB), diastolik kan basıncı (DKB), istirahat kalp atım sayısı (İKAS), maksimal kalp atım sayısı (KASmax), maksimal iş yükü (WRmax), maksimal dakika ventilasyon (VEmax) ve maksimal oksijen tüketim kapasitesi (VO2max) ölçümleri yapıldı. Bireylerin oksijen tüketim kapasiteleri gaz analiz sisteminde Ramp protokolu kullanılarak saptandı. Verilerin istatistiksel analizi için grup içi karşılaştırmalarda Paired Sample t test, gruplar arası karşılaştırmalar için Independent Sample t testi kullanıldı. Anlamlılık seviyesi p<0.05 olarak belirlendi. Deney grubuna uygulanan aerobik antrenman programı sonrasında alınan verilere ilişkin ön test ve son test ölçüm sonuçlarının karşılaştırıldığında Deney grubunun, SKB, DKB, İKAS, VYY, VO2max, WRmax, VEmax ve SpO2 değerlerinde p<0.05 düzeyinde anlamlılık bulunmuştur. Deney grubunun VA ve VKİ verilerinde herhangi bir anlamlılık bulunmamıştır (p>0.05). Kontrol grubunun İKAS SKB, DKB, VYY değerlerinde p<0.05 düzeyinde anlamlılık bulunmuştur. Kontrol grubunun diğer verilerinde herhangi bir anlamlılığa rastlanmamıştır (p>0.05). Gruplar arasında deney grubu lehine SKB, DKB, İKAS, KASmax, WRmax, VEmax, VO2max ve SpO2 değerlerinde anlamlılık bulunmuştur (p<0.05). Ağırlık, VKİ ve VYY verilerde ise herhangi bir anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç olarak; judoculara uygulanan aerobik antrenman programının kardiyopulmoner parametreler ve oksijen saturasyonu üzerine olumlu etkisinin olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Aerobik Antrenman, Kardiyopulmoner Parametreler, Judo.
Kronik sigara kullanımının akciğerde neden olduğu apoptoz üzerine kantaron ekstresinin koruyucu rolü
Sigara dumanı maruziyeti birçok dokuda çeşitli hasarlara neden olmaktadır. Bu tehlikeli durumlarda pek çok apoptotik süreç rol oynamaktadır. Ancak hasarın mekanizması henüz tam olarak aydınlatılmamıştır. Yaptığımız çalışmada, fare akciğerlerinde sigara dumanı maruziyetinin neden olduğu apoptotik mekanizmaları araştırmayı ve Hypericum perforatum ekstresinin potansiyel koruyucu etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Deneysel çalışmada fareler (Swiss albino, erkek, 8 haftalık) kontrol (sigara dumanına maruz bırakılmayan; n=8), sigara dumanına maruz bırakılan grup (n=8) ve H. perforatum ekstresi grubu (sigara dumanı maruziyeti ile; n=8; gavaj yoluyla) olacak şekilde üç gruba ayrılmıştır. Sigara dumanı uygulaması iki ay boyunca haftada yedi gün devam etti. İki ay sonunda, fareler servikal dislokasyon ile öldürüldü ve akciğerleri izole edildi. Akciğer dokuları, kaspaz-3, Bax ve Bcl-2 isimli apoptoz belirleyicilerinin seviyelerini belirlemek amacıyla ELİSA yöntemi kullanılarak çalışıldı. Sigara dumanına maruz bırakılan farelerin akciğerlerinde kaspaz-3 ekspresyonu ve Bax protein seviyelerinin anlamlı bir şekilde arttığı ve Bcl-2 seviyelerininazaldığı gözlendi. Bu bulguların H. perforatum uygulaması ile tersine çevrildiği belirlendi. Yaptığımız çalışmada sigara dumanı maruziyetinin apoptoza neden olduğunu ve bunun H. perforatum ekstresi tarafından bloke edildiğini gözlemledik. Çalışma, sigara içen insanlarda daha fazla gözlenen akciğer hastalıklarının altında yatan patolojik mekanizmaların anlaşılması açısından dikkat çekmektedir. Bu yüzden çalışmamız akciğer fonksiyonlarında apoptozun potansiyeletkisi ve H. perforatum' un koruyucu rolünün araştırıldığı ileriki çalışmalar için değerli bilgiler sağlamaktadır.
Tek akciğer ventilasyonu uygulanan hastalarda farklı ventilasyon stratejilerinin akciğer mekanikleri üzerine etkisi
Amaç: Çalışmamızda tek akciğer ventilasyonu yapılan hastalarda farklı tidal volüm uygulamalarının akciğer mekanikleri üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Elektif video yardımlı torakoskopik cerrahi uygulanacak ASA I-II sınıfı, 18-65 yaş arası 46 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, ağırlık, boy, tanı, pre-op FEV1, pre-op FEV1/FVC değerleri ve sigara öyküsü kaydedildi. Bilgisayarlı randomizasyon yöntemi ile 3 gruba ayrılan hastalar 1.5-2 mg/kg %1 propofol ile anestezi indüksiyonunu takiben 0,5 mg/kg rokuronyum ile kas gevşekliği sağlanarak çift lümenli tüp ile entübe edildi ve tüpün yeri fiberoptik bronkoskopla doğrulandı. Anestezi idamesi %5-6 desfluran ve O2-hava karışımı ile sağlandı. Çift akciğer ventilasyonu sırasında: TV 6-8 ml/kg, FiO2 %21-70, PEEP 5 mmHg, frekans 10/dk, I/E:1/2 olacak şekilde mekanik ventilasyon uygulandı. Tek akciğer ventilasyonu sırasında ise; Grup I: FiO2 %21-70, tidal volüm 8 ml/kg, frekans 10/dk, I/E:1/2, PEEP 5 mmHg Grup II: FiO2 %21-70, tidal volüm 6 ml/kg, PEEP 5 mmHg, frekans PaCO2 35-45 mmHg olacak şekilde Grup III: FiO2: %21-70, tidal volüm 4 ml/kg, PEEP 5 mmHg, frekans PaCO2 35-45 mmHg olacak şekilde ventile edildi. Üç grupta da arter kan gazı değerleri ameliyatın başlangıcında (giriş), tek akciğer ventilasyonu başladıktan 10 dk sonra, tek akciğer ventilasyonu sonlandırıldıktan 10 dk sonra ve ekstübasyondan 10 dk sonra alındı. Eşzamanlı olarak hemodinamik veriler (KAH, OAB, SpO2), solunum yolu basınçları (Ppeak, Pplato, PEEP), AKG değerleri (PaO2, PaCO2, pH, BE) ve FiO2, dakika volümü (MV), EtCO2, solunum frekansı kaydedildi. Tüm hastaların ekstübasyon süresi, ameliyat süresi ve kullanıldıysa kan ürünü miktarı kaydedildi. Hastalar hastaneden taburcu edilene kadar günlük takip edilerek yoğun bakım ihtiyacı/süresi, postoperatif komplikasyonlar, taburculuk süresi ve 28 günlük mortalite kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızın primer sonucu olarak gruplar arasında arteriyal oksijenasyon açısından istatistiksel açıdan anlamlı bir fark saptanmadı. Giriş ve tek akciğer ventilasyonu başlangıç PaCO2 değerleri Grup II'de diğer iki guba göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmakla birlikte klinik olarak kabul edilen değerler arasında tespit edildi (35-45 mmHg). Gruplar arasında postoperatif oksijenizasyon, yoğun bakım ihtiyacı ve süresi, taburculuk süresi, postoperatif komplikasyon ve 28 günlük mortalite açısından anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Elektif video yardımlı torakoskopik cerrahide tek akciğer ventilasyonu uygulanan hastalarda uygun dakika hacmi korunarak ve çift lümenli tüpün yeri fiberoptik bronkoskopla doğrulandığı sürece 4 ml/kg, 6 ml/kg ve 8 ml/kg TV uygulamalarının hemodinami, akciğer mekanikleri, hastanede kalış süresi, yoğun bakım ihtiyacı, postoperatif komplikasyon ve mortalite üzerine etkilerinin benzer olduğu ve güvenle uygulanabileceği kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Fiberoptik bronkoskop, tek akciğer ventilasyonu, tidal volüm, video yardımlı torakoskopik cerrahi
Deneysel akut respiratuar distres modelinde Dexpanthenol'ün antiinflamatuar ve antioksidan etkilerinin araştırılması
Bu çalışma deneysel olarak oleik asitle oluşturulan akciğer hasarında oksidan, anti-oksidan sistemlerindeki değişiklikler ile antioksidan özelliği bilinen ve daha önce radyoterapinin etkilerini bir dereceye kadar azalttığı ve ışın tedavisi yaralanmalarına karşı koruyucu ve ototoksisiteyi önleyebilen etkileri olduğu, iskemi/reperfüzyon yaralanmasında doku hasarını iyileştirdiği, nefrotoksik olgularda olumlu sonuçlar verdiği görülen dekspantenol'ün olası iyileştirici ve koruyucu etkisinin araştırılması amacı ile yapıldı. Çalışmaya 50 adet Wistar-Albino cinsi dişi rat (250- 300gr) alındı. Ratlar 5 gruba ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu (n=10) (K) Kuyruk veni kullanılarak 100mg/kg serum fizyolojik intravenöz (iv) olarak verildi, enjeksiyondan 30 dakika sonra serum fizyolojik intraperitoneal (ip) olarak Dekspantenol ile aynı hacminde verildi. Dört saat sonra hayvanlar sakrifiye edildi. Grup 2: Oleik asit grubu (n=10) (O) 100mg/kg oleik asit kuyruk veninden iv verildi, oleik asit enjeksiyonundan 30 dakika sonra dekspantenol ile aynı hacimde serum fizyolojik intraperitoneal verildi, hayvanlar 4 saat sonra sakrifiye edildi. Grup 3: Dekspantenol+ Oleik asit grubu (n=10) (DO) 7 gün boyunca ip yolla 500 mg/kg dekspantenol verildi ve 7. Günün sonunda 100mg/kg oleik asit kuyruk veninden iv verildi. Enjeksiyondan 30 dakika sonra 500mg/kg ip serum fizyolojik verildi. Hayvanlar 4 saat sonra sakrifiye edildi. Grup 4: Dekspantenol+ Oleik asit + Despantenol grubu (n=10) (DOD) 7 gün boyunca ip yolla 500 mg/kg dekspantenol verildi ve 7. Günün sonunda 100mg/kg oleik asit kuyruk veninden iv verildi. Enjeksiyondan 30 dakika sonra 500mg/kg ip Dekspantenol verildi. Hayvanlar 4 saat sonra sakrifiye edildi. Grup 5: Oleik asit + dekspantenol grubu (n=10) (OD) 100mg/kg oleik asit kuyruk veninden iv verildi. Enjeksiyondan 30 dakika sonra 500mg/kg ip Dekspantenol verildi. Hayvanlar 4 saat sonra sakrifiye edildi. Sakrifiye edilen tüm hayvanlardan alınan kan örnekleri ile interlökin-1α (IL1-α), Tümör Nekroz Faktör alfa (TNF-α) bakıldı. Akciğer dokusunda ise ışık mikroskobu ile histopatolojik inceleme ve malondialdehid doku (MDA doku), glutatyon peroksidaz (GSH-Px), katalaz (CAT) enzim aktivite düzeyleri bakıldı. Total akciğer hasarı açısından oleik asit grubu diğer gruplar ile karşılaştırıldığında en yüksek akciğer hasarı oleik asit grubunda saptandı. Oleik asit grubu diğer gruplar ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde akut akciğer hasarı oluşturdu. Oleik asit grubu ile OD grubu arasında CAT, GSH-Px, MDA düzeyleri açısından anlamlı fark saptandı. Oksidan bir parametre olan MDA doku düzeyleri açısından O grubu ile kontrol, DO, DOD, OD grupları arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı. Bu beş grupda en yüksek MDA düzeyi O grubunda, en düşük MDA doku düzeyi kontrol grubunda tespit ettik. Gruplar arasında IL1-α, TNF-α düzeyleri açısından anlamlı fark saptanamadı. Sonuç olarak, akut akciğer hasarında dekspantenolün oksidan, anti-oksidan sistemlerindeki dengeyi anti-oksidanlar lehine arttırması nedeniyle dekspantenol alımının artırılması ARDS'de akciğer hasarını önlemede ve oluşmuş akciğer hasarını tedavi etmede faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: Akut Akciğer Hasarı, Anti-İnflamatuar, Antioksidan, Dekspantenol, Oleik Asit.
KOAH'lı hastalarda tanısal değişim
Amaç: KOAH oldukça yaygın bir kronik hava yolu hastalığıdır ve çok büyük kişisel ve sosyal etkiye sahiptir. Hastalık tüm dünyada önemli bir halk sağlığı sorunudur. Son yıllarda yapılan çalışmalar KOAH'ın daima ilerleyeci ve geri dönüşümsüz bir hastalık olmadığını işaret etmektedir. Bu çalışmanın amacı, KOAH'lı hastalarda tanısal değişimi (pb FEV1/FVC > %70 haline gelmesi) ve bu duruma etki eden faktörleri araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, 2012-2014 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Göğüs Hastalıkları AD. polikliniğinde, hastane kayıt sisteminden (Enlil HBYS) bakılarak, KOAH tanısı konulduğu saptanan 855 hastadan, 2019-2020 yıllarında hastaların ilk başvuru dosyalarının değerlendirilmesi sonucu kesin KOAH olduğu anlaşılan 358 hasta dahil edilmiştir. Başvuru anında postbronkodilatör SFT'si olmayan, SFT'si reversibl obstruktif olan, hiç SFT'si olmayan, SFT'si normal olan, Astım-KOAH overlap sendromu tanısı olan, SFT'si restriktif olan, interstisyel akciğer hastalığı tanısı olan veya bronşektazi öyküsü olan 497 hasta çalışmadan dışlanmıştır. Kesin KOAH olduğu saptanan 358 hasta, son değerlendirme için kliniğe davet edilmiş, fakat telefon numarası kullanıma kapalı olanlar (n=82), kliniğe son değerlendirme için gelmeyi reddeden hastalar (n=53) ve solunum yetmezliğine bağlı exitus olan hastalar (n=64) çalışmaya dahil edililememiştir. Sonuç olarak, çalışmada ilk başvurularında kesin KOAH'a sahip olduğu belirlenen ve son değerlendirme için kliniğe başvuran 159 hasta incelenmiştir Toplanan veriler SPSS 23.0 paket programı aracılığıyla analiz edilerek değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 159 hastanın % 81.8 i erkek, %18.9 u kadın; hastaların ilk başvurudaki yaş ortalaması 60.6±8.6 yıldır. Hastalar ilk başvurudan itibaren ortalama 6.3+0.5 yıl sonunda yeniden değerlendirilmiştir. Tanısal değişim, 159 hastanın 19'unda (%11,9) gözlenmiştir. Çalışmada, ilk başvuru ve son değerlendirme arasında hastalarda sigara içme oranının azaldığı, buna karşın asemptomatik hasta oranının anlamlı düzeyde arttığı saptanmıştır. Kadın cinsiyetin, yüksek BMI'in, komorbidite yokluğunun, üniversite ve üstü eğitim düzeyinin ve ilk başvurudaki düşük GOLD spirometrik evresinde olmanın tanısal değişim prevalansındaki artışla ilişkili olduğu görülmüştür. Yapılan çok değişkenli regresyon analizinde kadın cinsiyette olma ile üniversite ve üstü eğitim düzeyine sahip olmanın tanısal değişim prevalansını ileri derecede artırdığı saptanmıştır. Bu çalışmada, hastaların %50'den fazlasının başlangıçtaki GOLD spirometrik evresinin değişebildiği ve % 30'a yakın bir kısmında başlangıçtaki GOLD spirometrik evresinin gerileyebildiği görülmüştür. . Sonuç: Çalışmamızda; KOAH'lı hastaların bir kısmında zaman içerisinde hava akımı obstrüksiyonunun düzeldiği, bir diğer ifade ile tanısal değişim geliştiği, bir kısmında ise başlangıçtaki GOLD spirometrik evresinin gerilediği saptanmıştır. Bu bulgular bize KOAH'ın daima ilerleyeci olduğu ve zamanla kötüleştiği görüşünün kabul edilebilir olmadığını düşündürmektedir. Daha geniş gruplarda prospektif olarak yapılacak çalışmaların, tanısal değişimin boyutları ve değişimi etkileyen faktörleri ortaya çıkararak, bu önemli halk sağlığı sorunun çözümüne önemli katkı sağlayacağı düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: KOAH, Tanı, Tanısal değişim
Sağlıklı genç erkek ve kadın bireylerde solunum fonksiyon testlerinin analizi
Amaç : Bu araştırma projesi çalışmasında, statik akciğer volümlerini belirleyen test sonuçlarının (ekspiratuvar vital kapasite, inspiratuvar vital kapasite, inspiratuvar kapasite, inspiratuvar rezerv volüm, ekspiratuvar rezerv volüm ve tidal volüm) sağlıklı genç bireylerde spirometre yöntemi ile belirlenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem : Bu çalışmaya ortalama 38 - 95 kg ağırlığında ve ortalama 1,57 - 1,90 cm uzunluğunda gönüllü birey katılımı gerçekleştirildi ve katılan gönüllü bireylere el spirometresi uygulanarak gerekli ölçümler yapıldı. Spirometri verileri ile bireylerin tanıtıcı gönüllü form bilgileri SPSSTM 15.0 for Windows Evaluation Version Bilgisayar istatistik paket programı aracılığıyla tanımlayıcı istatistikler (sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, minimum, maximum değerleri), grup ortalamalarının karşılaştırılmasında t-testi, grup içi karşılaştırmalarda Paired Samples t-Testi, kategorik veriler ki-kare testi ve sayısal sürekli verilerde pearson korelasyon testi kullanılarak değerlendirilmiştir. p değerinin 0.05'den küçük olması istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak kabul edildi. Bulgular : Araştırmaya katılanların %53,8'i erkektir ve %46,2'si kadındır ve yaş ortalama standart sapması 19,8 ± 1,28'dir. Çalışmaya katılanların %35,9'unun halen sigara kullandığı ve erkeklerin %50.0'si halen sigara kullandığı belirtirken bu oran kadınlarda %20.0 olarak saptandı. Tüm grubun karşılaştırılması araştırılan toplam popülasyonlarda EVCBeklenen (p=0,000), IVCBeklenen (p=0,000), ICBeklenen (p=0,000), ERVBeklenen (p=0,000), EVCBulunan (p=0,000), ICBulunan (p=0,002), ERVBulunan (p=0,000), TVBulunan (p=0,066), IC%Beklenen (p=0,835), ERV%Beklenen (p=0,009) ve BKİ (p=0,007) solunum parametrelerinin ortalama standart sapması erkeklerde kadınlara göre daha yüksek saptandı. EVC% beklenen (p=0,997), Sıcaklık (OC) (p=0,795), Fahrenhayt (OF) (p=0,795) değerleri açısından ortalama standart sapması erkeklerde kadınlara göre daha düşük saptandı. Erkeklerin basınç değerleri ortalamaları (1,07 ± 0,016) kadınların basınç değerleri ortalamasına (1,07 ± 0,009) benzer olarak olarak bulundu (p=0.803). Sonuçlar : Bu çalışmamızda bireylerde akciğer hacim ve kapasitelerinin dağılımı incelenmiş ve spriometrik ölçüm analizlerimiz neticesinde antropometrik değerler ve sosyodemografik özelliklerin, solunum parametrelerini etkileyebileceği gösterilmiştir. Vital kapasite (IVC ve EVC) ve tidal volüm (TV) sonuçları erkek bireylerde kadınlara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Bu çalışmanın sonunda sağlıklı bireylerdeki akciğer hacim ve kapasitelerinin dağılımları ile ilgili veri tabanı elde edilmiştir ve sonuçlar bu konuda yapılan testlerin standardize edilmesine katkıda bulunacaktır. Bu standardizasyondan akciğer hastalıklarının tanı, prognoz ve tedavisinin izleniminde faydalanılabilecektir. Anahtar kelimeler : Akciğer Hacim ve Kapasiteleri, Akciğer Hacim ve Kapasitelerini Ölçme Yöntemleri, Spirometre / Pnömotakograf, Solunum Fonksiyon Testleri, Vital Kapasite
Akciğer kanserli hastaların bronkoalveolar lavaj sıvılarında akciğer mikrobiyotasının belirlenmesi
Bütün dünyada yüksek morbidite ve mortaliteye sebep olan akciğer kanseri kansere bağlı ölümlerin yaklaşık %20'sinden sorumlu tutulmaktadır. Günümüzde, onkoloji alanındaki çok önemli gelişmelere rağmen, kanser hala tamamen tedavi edilebilir hastalıklar kategorisinde değildir. İnsan vücudunda doğumdan itibaren kolonize olan mikroorganizma türlerinin ya da hastaneden veya çevreden kazanılan fırsatçı patojen mikroorganizmaların, kanser tedavisine verilen bireysel yanıtlar ve toksisite dahil olmak üzere kompleks karsinogenez aşamalarında rol oynadığı gösterilmiştir. Bu sebeple biz bu çalışmada, akciğer kanser tanısı alan ve almayan hastaların akciğer mikrobiyotasında bulunabilecek mikroorganizmaların varlığını araştırmayı ve bu mikrobiyota kompozisyonlarını karşılaştırmayı amaçladık. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesinde Aralık 2019 –Ekim 2020 tarihleri arasında akciğer kanseri tanısı alan 31 hastadan ve pulmoner nodülü olan fakat akciğer kanseri tanısı almamış 13 kontrol grubu bireyden bronkoalveolar lavaj (BAL) örneği alındı. Örneklerden DNA izolasyonu sonrası 16S rRNA gen bölgesi hedef alınarak yeni nesil dizileme (YND) ile akciğer mikrobiyom analizi yapıldı. Ayrıca konvansiyonel kültür yöntemleri kullanılarak örneklerden bakteri identifikasyonu yapıldı. Çalışmamızda kültürde hasta grubunda Neisseria ve Streptococcus cinsi bakteriler, kontrol grubunda da Haemophilus, Streptococcus cinsi bakteriler baskın olarak izole edilmişken, YND ile mikrobiyom analizinde her iki grupta da Prevotella ve Veillonella gibi anaerop bakteri cinslerinin baskın olduğu tespit edilmiştir. Lactococcus, Pediococcus, Anaerobacillus ve Friedmanniella cinsi bakterilerin akciğer kanseri gelişimi ile yakın bir ilişki içinde bulunduğu görüldü. Çalışmamız Ülkemizde akciğer kanserli hastaların akciğer mikrobiyotasının incelendiği ilk çalışma özelliğini taşımaktadır. Aynı zamanda, dünyada da YND ile akciğer mikrobiyom analizinin kültürde izolasyon ile birlikte değerlendirildiği az sayıda çalışmalardan biridir. Bu sebeple, çalışmamızın akciğer kanserinin mikrobiyota ile ilişkisini aydınlatmaya yönelik çalışmalara ışık tutacağını düşünmekteyiz. Mikrobiyotanın hastalıklarla ilişkisini belirlemek için yapılan çalışmalarda, gerektiğinde YND ile mikrobiyom analizinin uygun besiyerleri kullanılarak konvansiyonal kültür yöntemleri ile de desteklenmesinin, ayrıca akciğer mikrobiyotası ile birlikte bağırsak mikrobiyotasının da incelenmesinin daha faydalı olacağı kanaatindeyiz.
Bleomisin tedavisi almış olan pediatrik onkoloji hastalarında solunum fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bleomisin akciğer toksisitesine neden olan bir kemoterapötik ajandır. Çocukluk çağı kanserlerinde en çok germ hücreli tümör ve Hodgkin Lenfoma tedavisinde kullanılmaktadır. Bu çalışmada bleomisinin akciğere olan toksisitesinin, bleomisine bağlı akciğer toksisitesi oluşturmadan önceki dönemde saptanabilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Hastanemiz Pediatrik Onkoloji Bilim Dalına 2012-2022 yılları arasında germ hücreli tümör ve Hodgkin lenfoma tanısıyla başvurup bleomisin tedavisi almış, en az 6 ay remisyonda olan, 5 yaş ve üzeri hastaların solunum fonksiyonları değerlendirilmiştir. Solunum fonksiyonlarının değerlendirilmesinde öykü, fizik muayene, posteroanterior akciğer grafisi ve solunum fonksiyon testi baz alınmıştır. HL ve GHT tanısı olan tüm hastaların dosyası tarandı. Dahil edilme kriterlerini karşılayan hastalara SFT yapıldı ayrıca SFT bozukluğu olan hastalar cinsiyet, tanı yaşı, güncel yaş, histopatolojik alt tipi, evresi, kronik solunum yolu semptomu, sigara içiciliği, aldığı kemoterapi protokolü, kümülatif bleomisin dozu, radyoterapi alıp almadığı, akciğer grafisinde ve toraks bilgisayarlı tomografisinde patoloji olup olmadığı bilgileri açısından değerlendirildi. Bulgular: GHT tanılı 109 hasta, HL tanılı 122 hasta vardı. GHT'li hastaların 15'i, HL'li hastaların 17'si exitus olduğu için çıkarıldı. GHT tanılı yaşayan 94 hastanın 35'i takibe hiç girmemişti. HL tanılı yaşayan 105 hastanın 16'sı da takibe girmemişti. Takibe giren ve yaşayan GHT'li hasta sayısı 59, takibe giren ve yaşayan HL'li hasta sayısı ise 89'du. Bleomisin tedavisi alan, en az 6 ay remisyonda olup ulaşılabilen ve SFT yapılan hasta sayısı HL için 46, GHT için 12 olup toplam 58'di. SFT bozukluğu saptanan 21 hasta vardı. Bu hastaların 3'ü GHT tanılı iken 18'i HL tanılıydı. Hastaların çoğunluğunun SFT bozukluğu tipi restriktif bozukluktu. Sonuç: SFT bozukluğu saptanan hastaların % 90'ında solunum yoluna ait semptom olmaması asemptomatik hastalarda SFT'nin önemini göstermektedir. Tedavinin bir parçası olarak bleomisin almış olan hastalar geç dönem pulmoner toksisite açısından da takip edilmelidir.
Global beyin iskemisi ile oluşan metabolik bozukluğun akciğerde yaptığı histopatolojik değişikliklerin oksidatif stres ve apoptosis ile ilişkisi
Beyin iskemisi ve takip eden reperfüzyon sonrasında önemli doku hasarı gerçekleşir. Bu hasara bağlı sistemik etki sonucunda oluşan metabolik değişiklikler; birçok farklı organda yeni mekanizmalar ile ortaya çıkmaktadır. Bu organların önemli bir tanesi akciğer olup, hücrelerden salınan serbest oksijen radikalleri reperfüzyon sonrasında meydana gelen hasarda önemli rol oynarlar. Çalışmamızın amacı: İki taraflı karotid arter oklüzyonu yöntemi ile oluşturulan deneysel beyin iskemisinde, ortaya çıkan solunumsal asidoza bağlı olarak değişen metabolik durumun, reperfüzyon sonrası hasarın kritik belirleyicisi olmasına katkısının araştırılması ve oksidatif stres ile apopitoz birlikteliğinin incelenmesidir.Çalışmamızda erişkin erkek Wistar sıçanlar (250 ± 50 gr) her grupta 5 hayvan ve 4 grup olacak şekilde kullanıldı. 10 dakikalık ön tanıtım (ÖT) iskemisini takiben 48 saat sonra 20 dakika süreyle global iskemi (Gİ) uygulandı. İskemik reperfüzyon (İR) etkisi için Gİ sonrası 48 saatlik süre beklendi. İskemi uygulaması öncesi ketamin + ksilazin anestezisi altında, femoral arter yolu ile hem hipovolemi oluşturmak hem de kan gazı analizi yapmak üzere 10 ml kan alındı. Kontrol amaçlı taklit grubunda (SH) ligasyon sonrasında iskemi yapılmadı. Sıçanların tamamı 96 saatlik toplam süre sonrasında incelenmek üzere öldürüldü. Tüm gruplar için deneklerin optik kiezma sınırından kesitleri alınarak beyinleri hippokampus düzeyinde histokimyasal (H-E), immünohistokimyasal (GFAP, S100ß, iNOS, eNOS, TUNEL) ve morfometrik analizler ile değerlendirilen hayvanların akciğerleri hilus düzeyinde alınan kesitlerde benzer yöntemler (H-E, MT, iNOS, eNOS, TUNEL) ile incelendi.Beyinde iskemi sonrasında gruplar arasında görülen anlamlı histopatolojik değişikliklerin gliosize (GFAP, S100ß) ile gelişen oksidatif strese (iNOS, eNOS) ve ilişkili apopitoze (TUNEL) neden olduğu saptandı. Akciğer histopatolojik hasarı, histolojik parametreler ile morfometrik olarak belirlendi. SH ile ÖT grupları arasında minimal değişiklikler bulundu. Ancak bu gruplar, global iskemi ve iskemi reperfüzyon gruplarından hasar açısından anlamlı olarak farklı idi. Buna karşılık Gİ ve İR sonrası anlamlı bir akciğerde uzak organ etkisi şeklinde gelişen hasarın varlığı görüldü. Hasarın H-E incelemesinde değişen derecelerde interstisyel ödem, vasküler konjesyon, intraalveoler kanama, kan damarları etrafında ödem, nötrofil infiltrasyonu ve alveol yapısında bozulma şeklinde saptandı. Ayrıca Masson Trikrom boyamasında bağ dokuda inflamatuar hücreler rastlandı. Akciğerde oluşan hasarın beyinde gerçekleşen hasara benzer şekilde oksidatif strese bağlı oluşan serbest radikaller (iNOS, eNOS) ile ilişkili olduğu ve TUNEL yöntemi ile belirlenen apopitozun indüklenmesine ve hücre ölümünün aktifleşmesine neden olduğu bulundu.Sonuçlarımız beyinde gelişen iskemi ve reperfüzyon hasarında akciğerde uzak organ etkisi şeklinde oluşan histopatolojik değişikliklerin hücresel infiltrasyona bağlı serbest oksijen radikallerinden kaynaklandığını ve bir mekanizma olarak apopitozu indükleyerek hücre ölümüne neden olduğunu göstermektedir.Anahtar kelimeler: Beyin, İskemi, Reperfüzyon, Akciğer, NOS, Apopitoz
Çocuklarda tüberküloz tanısında tüberkülin testi, interferon gama salınım testi sonuçları ve tüberküloza T hücre yanıtı ile korelasyonu
Tüberküloz, mikobakteriler tarafından oluşturulan, kronik, granülomatöz bir enfeksiyondur. Çocuklar tüberküloz basilini, genellikle basil çıkaran erişkinlerden inhalasyon yoluyla almaktadır. Çocukluk çağı tüberkülozunun erken dönemde tanısı ve tedavisi toplumsal hastalık yayılımının engellenmesi açısından önemlidir. Tanıyı doğru koyabilmek, prognozu öngörmek ve latent tüberküloz enfeksiyonlu kişilerin aktif hastalık gelişmeden tedavi edebilmek tüberkülozla savaşta çok önemlidir. Fakat çocuklarda tüberküloz tanısı koymak zordur. Bu konuda geleneksel tanı yöntemlerinin yanında son yıllarda kullanılmaya başlanan INF-? salınım testleri ümit vericidir.Bizim çalışmamıza 14 kontrol grubu, 44 hasta grubu olmak üzere toplam 58 çocuk alındı. LTBI grubu ve hasta grubu ayrımı için IFN-? salınım testlerinden olan QFT-GIT testi kullanıldı. QFT-GIT (-) olan çocuklar LTBI olarak kabul edildi.MTB basili ile karşılaşma sonrası gelişebilecek hastalık tablosunda konağın vereceği immün yanıtın belirleyici olduğu bilinmektedir. TH1 lenfositlerin baskın rol oynadığı immün yanıtta TH1 ve TH2 lenfositler arası denge de önemlidir. Bu sebeple basil ile karşılaşma sonrası verilen TH1 ve TH2 tipi yanıtların ve salgılanan sitokinlerin hangi düzeyde olduğunun belirlenmesi de tüberküloz tanısında ve tedavi yaklaşımlarında yol gösterici olacaktır.Çalışmamızda bu amaçla bakılan sitokinlerden, TGF-ß düzeyleri hasta grubu (p=0.007) ve LTBI grubunda (p=0.014) kontrol grubuna kıyasla düşük bulundu. Bu veriler literatür verileri ile uyumlu olarak yüksek TGF-ß düzeylerinin basile karşı hücresel immün yanıt yetersizliğine neden olabileceğini destekler şekildeydi. IL-17 düzeyleri incelendiğinde LTBI grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düşüklük (p=0.014) saptandı. Bu durum da LTBI'dan aktif enfeksiyona geçişte IL-17'nin önemli rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Ancak çalışmamızda IL-17'nin enfeksiyon gelişimini kolaylaştırdığı yönünde etkisi saptanmamıştır.Çocuklarda tüberküloz tanısı ve tedavisinde immünnopatogenezin anlaşılması anahtar role sahiptir. Şimdiye kadar yapılmış çalışmalar ve bizim elde ettiğimiz verilerin ışığında daha yüksek sayıda olgunun dahil edildiği fazlaca sayıda çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Çocukluk çağı tüberkülozu, INF-? salınım testleri, immün yanıt, sitokin
Plevral sıvıların ayırıcı tanısında iskemi modifiye albumin
Plevral sıvılar rutin pratikte sık karşılaştığımız, ayırıcı tanısında güçlüklerin yaşandığı bir klinik problemdir. Genellikle sistemik bir patolojinin veya başka bir organa ait hastalığın komplikasyonu olarak görülürler. Mevcut birçok iskemi belirteci ile kıyaslandığında iskemi açısından daha duyarlı olduğu anlaşılan iskemi modifiye albumin plevral efüzyonlarda ölçümüne dair mevcut veri bulunmamaktadır. Bazı plevral hastalıklarda iskeminin daha belirgin olması olasıdır. Biz özellikle konjestif kalp yetmezliği ve pulmoner tromboemboli gibi durumlarda plevral iskemi modifiye albumin seviyelerinin diğer etyolojilere bağlı plevral efüzyonlara kıyasla daha yüksek olabileceğini düşündük. Bu amaçla bu çalışmada plevral efüzyonların ayrıcı tanısında plevral iskemi modifiye albumin düzeylerinin katkısını araştırmayı amaçladık.Çalışmaya Kasım 2008 Eylül 2010 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıklarına başvuran veya diğer kliniklerden konsültasyon istenen plevral efüzyonlu 92 hasta alındı. Hastaların 31'i transüda, 61'i eksüda vasfında plevral efüzyona sahipti. Plevral efüzyonların etyolojik dağılımları; 32 malignite, 30 transüda (konjestif kalp yetmezliği ve diğer transüdalar), 11 tüberküloz, 5 pulmoner tromboemboli, 11 parapnömonik efüzyon, 3 nedeni bilinmeyen idi.Plevral sıvı iskemi modifiye albumin değerleri etyolojik gruplar arasında karşılaştırıldığında aradaki fark istatistiki olarak anlamlı bulundu (p=0.001). Ortalama plevral sıvı iskemi modifiye albumin değeri konjestif kalp yetmezliği ve diğer transüdalar grubunda en yüksek bulundu (9113.5±10864,9 ng/mL).Kan iskemi modifiye albumin değerleri açısından böyle bir fark yoktu. Plevral sıvı iskemi modifiye albumin değerinin transüdaları eksüdalardan ayırmadaki değeri araştırıldığında (ROC eğrisi).4664 ng/mL değerinin üzerindeki iskemi modifiye albumin değerleri için transüda tanısı koymada duyarlılık %75, özgünlük ise % 80 bulundu. Eğrinin altında kalan alan (AUC) 0.832±0.045 olarak bulundu (p=0.0001).Sonuç olarak plevral sıvı iskemi modifiye albumin düzeyi transüdatif sıvılarda eksüdatif sıvılara göre daha yüksektir. Kan iskemi modifiye albumin düzeyleri arasında böylesi bir fark olmaması ya plevral iskemi modifiye albuminin yarılanma ömrünün daha uzun olduğunu ya da plevral iskemi modifiye albumin düzeylerinin artmasında iskemi dışında başka faktörlerin de etkin olabileceğini düşündürmektedir.