Diabetes mellitus-tip 1
Bu konu başlığı altında 169 tez
Diyabetle ilgili bilgilendirme eğitiminin sınıf öğretmenlerinin tip 1 diyabete yönelik bilgi ve farkındalık düzeylerine etkisi
Bu araştırma sınıf öğretmenlerine uygulanan "Öğretmenler İçin Diyabet Eğitimi"nin öğretmenlerin Tip 1 diyabete yönelik bilgi ve farkındalık düzeylerine etkisini belirlemek amacı ile yürütüldü. Müdahale-kontrol gruplarında ön-test ve son-test yarı deneysel tasarımda yürütülen araştırma Eylül-Aralık 2023 tarihleri arasında resmi 6 ilkokulda 87 sınıf öğretmeni (müdahale=42, kontrol=45) ile gerçekleştirildi (n=87). Veriler, "Öğretmen Bilgi Formu" ile bu çalışma kapsamında geliştirilen "Öğretmenler İçin Tip 1 Diyabet Bilgi Testi" ve "Öğretmenler İçin Tip 1 Diyabet Farkındalık Ölçeği" ile toplandı. Uluslararası Diyabet Federasyonu'nun Kids and Diabetes in Schools (KiDS) projesi kapsamında geliştirdiği diyabet eğitim materyalleri bu çalışma kapsamında Türkçe'ye çevrilerek eğitim materyali olarak kullanıldı. Verilerin analizi IBM SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) Statistics Version 25 for Windows ve JASP (Version 0.17.2.1) paket programları kullanılarak tanımlayıcı analizler, Shapiro-Wilk testi, Ki-kare testi, Mann-Whitney U testi, Wilcoxon İşaretli Sıralar testi, Student t testi, Spearman'ın Sıralama Korelasyon testi ile yapıldı. p<0,05 istatistiksel anlamlılık sınırı olarak kabul edildi. Müdahale grubunda bulunan sınıf öğretmenlerin, "Öğretmenler İçin Tip 1 Diyabet Bilgi Testi" son-test sıra ortalamalarının kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulundu (p<0,001). Müdahale grubunda bulunan öğretmenlerin "Öğretmenler İçin Tip 1 Diyabet Farkındalık Ölçeği" toplam ve tüm alt boyutlarda son-test sıra ortalamalarının kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlendi (p<0,001). "Öğretmenler İçin Diyabet Eğitimi"nin sınıf öğretmenlerinin Tip 1 diyabete yönelik bilgi ve farkındalık düzeylerini arttırmada etkili olduğu sonucuna ulaşıldı. Öğretmenler ile yapılacak çalışmalarda; "Öğretmenler İçin Tip 1 Diyabet Bilgi Testi", "Öğretmenler İçin Tip 1 Diyabet Farkındalık Ölçeği" ve Türkçe'ye kazandırılan diyabet eğitim materyallerinin kullanılması önerilmektedir.
Streptozotosin ile indüklenmiş diabetik ratlarda oluşturulan yanık modelinde Centella asiatica (kaplan otu) ekstraktının yara iyileşmesi üzerine etkisinin patolojik ve moleküler yöntemlerle araştırılması
Bu çalışmada streptozotosin (STZ) ile indüklenmiş diabetik ratlarda oluşturulan yanık modelinde, Centella asiatica ekstraktı içeren krem ve pomad formülasyonlarının yara iyileşmesi üzerine etkileri patolojik ve moleküler düzeyde araştırıldı. Çalışmada, 12 haftalık toplam 92 dişi Wistar-Albino rat Kontrol (K), yanık (Y), diyabet (D), diyabet+yanık (DY), diyabet+yanık+krem (DYK) ve diyabet+yanık+pomad (DYP) olmak üzere 6 ana gruba ayrıldı. Kontrol grubu 12 rattan oluşurken, deney grupları 16'şar rattan oluştu. Her ana grup da kendi içinde iki alt gruba bölünerek; 7 günlük tedavi (1. grup) ve 14 günlük tedavi (2. grup) grupları oluşturuldu. Diyabet oluşturulacak ratlara, tek seferlik 55 mg/kg dozunda STZ intraperitoneal (ip) olarak enjekte edildi. Enjeksiyondan 2 gün sonra açlık kan glukoz düzeyi ölçüldü ve 200 mg/dl üzeri çıkanlarda diyabet modeli oluşmuş kabul edildi. Yanık gruplarındaki (Y, DY, DYK, DYP) ratların sırt derisi üzerine 1 cm çapında 2. derece termal yanık genel anestezi altında gerçekleştirildi. DYK grubuna, yanık sonrası her gün %2,5'lik Centella asiatica ekstraktı içeren krem, DYP grubuna ise aynı şekilde pomad topikal olarak uygulandı. Gruplara göre lezyonlu deri alanı 0., 3., 7., 10. ve 14. günlerde ölçülüp makroskobik olarak değerlendirildi. Yanık oluşturulmasından sonra 1. gruplardaki ratlara 7. gün, 2. gruplardakilere ise 14. günde nekropsi yapıldı. Uzaklaştırılan kontrol ve lezyonlu deri bölgesinin yarısı moleküler analizler için -80°C'ye, yarısı da histopatolojik incelemeler için %10'luk formole alındı. Makroskobik değerlendirmede, DY grubunda yara alanlarının belirgin şekilde geniş olduğu, tedavi uygulanan DYK ve DYP gruplarında ise 7. ve 14. günlerde anlamlı olarak küçüldüğü gözlendi. Histopatolojik incelemede, tedavi gruplarında PMNL ve MNH infiltrasyonunda azalma, fibroblast/fibrosit yoğunluğu, anjiyogenez ve epitelizasyon parametreleri yönünden ise belirgin artış gözlendi; erken dönemde DY grubuna göre hücresel infiltrasyonun azaldığı, geç dönemde ise fibroblast/fibrosit proliferasyonu ve epitelizasyonun arttığı belirlendi (p<0,05). Moleküler analizlerde, tedavi gruplarında TNF-α düzeylerinde anlamlı azalma, FGF-2, EGF, VEGF ve IGF-1 düzeylerinde ise anlamlı artış gözlendi (p<0,05). Pomad formülasyonunun, istatistiksel olarak önemli olmasa da kreme oranla hafif düzeyde daha yüksek iyileştirici etki gösterdiği dikkati çekti. Sonuç olarak, Centella asiatica ekstraktının diabetik yanık modelinde antiinflamatuvar, rejeneratif, anjiyogenetik ve epitelizan etkileriyle iyileşmeyi desteklediği ve formülasyonun tedavi etkinliği üzerinde kısmen rol oynadığı belirlenmiştir. Elde edilen bulgular ışığında, Centella asiatica içeren bitkisel kökenli topikal ajanların diyabetik yanık tedavisinde umut verici bir alternatif olabileceği ve bu etkinin mekanizmalarının daha ayrıntılı olarak aydınlatılmasının gelecekte yapılacak translasyonel çalışmalara yol gösterici nitelik taşıyabileceği değerlendirilmiştir.
Tip 1 diyabetli bireylerde kahvaltıda alınan karbonhidrat miktarı ve türünün öğün sonrası kan glukozu üzerine etkisi
Karbonhidratlar öğün sonrası glisemik yanıtı etkileyen en önemli besin ögesidir. Bu çalışmada çoklu doz insülin tedavisi alan 19-24 yaş aralığında 14 tip 1 diyabetli bireyin katılımı ile kahvaltı öğününde diyetle alınan karbonhidrat miktarı ve türünün öğün sonrası 240 dakika boyunca glisemik yanıta etkisi araştırılmıştır. Çalışma tek merkezli, randomize ve katılımcıların insülini dozunu ayarlaması açısından tek kör olarak planlanmıştır. Tüm olgular 4 farklı gün hastaneye gelmiş ve standart kahvaltı olarak normal karbonhidrat (NKH) (%51)/düşük glisemik indeks (DGI) (52) içeren, test öğünleri olarak ise normal karbonhidrat (NKH)(%51) /yüksek glisemik indeks (YGI)(74), düşük karbonhidrat (DKH)(%40)/düşük glisemik indeks (DGI) (52) ve düşük karbonhidrat (DKH) (%40)/yüksek glisemik indeks (YGI) (74) içeren kahvaltıyı tüketmişlerdir. Uygulanacak insülin dozu Karbonhidrat Sayımı yöntemi ile hesaplanmıştır. Öğün sonrası farklı kahvaltı çeşitlerinin glisemik yanıta etkisini değerlendirmek için interstisyel glukoz ölçümleri (t=0, 30, 60, 90, 120, 150, 180, 210, 240 dakikalarda) ve kapiller kan glukozu ölçümleri (t=0, 15, 30, 45, 60, 90, 120, 180 ve 240. Dakikalarda) yapılmıştır. Bu ölçümler ile öğün sonrası glukoz değerlerinin karşılaştırılması yapılmıştır. Ayrıca artımsal eğri altında kalan alan (iAUC) hesaplanmıştır. Standart öğünün değeri 100 kabul edilerek, test öğünlerinin rölatif glisemik indeksi hesaplanmıştır. NKH/YGI içeren öğün sonrasında 30, 60, 90, 120, 150, 180 ve 210. Dakikalarda interstisyel sıvıda ölçülen glukoz değerleri DKH/DGI içeren öğün sonrası aynı dakikalarda ölçülen glukoz değerlerine göre yüksek bulunmuştur (p<0,05). Postprandiyal 120. Dakikada DKH/DGI içeren öğün sonrası bireylerin glukoz değerleri 80-180 mg/dL aralığında çıkmıştır. Toplam iAUC hesaplandığında interstisyel sıvı ve kapiller glukoz ölçümlerine göre DKH/DGI içeren öğünün glisemik yanıtı (1496,4, 1455,4) NKH/YGI içeren öğünün glisemik yanıtına göre (3146,7, 3378,4) anlamlı olarak düşük olduğu gösterilmiştir (p<0,05).NKH/DGI ve DKH/YGI içeren öğünlerin glisemik yanıtları benzer bulunmuştur (p>0,05). İnterstisyel ve kapiller glukoz ölçümlerine göre öğünlerin rölatif glisemik indeksi değerlendirildiğinde NKH/YGI içeren öğünün rölatif glisemik indeksi sırasıyla %107,7 ve %109,5, DKH/DGI içeren öğünün rölatif glisemik indeksine göre %77,8 ve %82,9 istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur (p<0,05). NKH/DGI ve DKH/YGI içeren öğünlerin rölatif glisemik indeks değerleri benzer bulunmuştur. Öğün planlanırken karbonhidrat miktarı kadar, öğünün karbonhidrat türünün de dikkate alınması gereklidir.
Pozitif psikoloji müdahale yöntemlerinin Tip 1 Diyabetli çocukların ve ebeveynlerinin psikolojik iyi oluşu üzerindeki etkisi
Çocukluklarda görülen kronik hastalıklardan biri olan tip 1 diyabet, çocukları ve ebeynlerini psikolojik sorunlara yatkın kılan bir stresör olabilmektedir. Pozitif psikoloji müdahale yöntemlerinin, psikolojik iyi oluşu arttırdığı bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, yaşı 7-13 arasında olan tip 1 diyabetli çocuklar ve ebeveynleri tarafından uygulanan pozitif psikoloji müdahale yöntemlerinin, çocukların depresyon, anksiyete ve sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi düzeyleri üzerindeki etkisi ile; ebeveynlerin mutluluk, depresyon, anksiyete, stres ve pozitif duygulanım düzeyleri üzerindeki etkisini incelemektir. Altı haftalık pozitif psikoloji müdahelelerinin etkisini ölçmek için çocuk katılımcılara (n = 24) Çocuk Anksiyete ve Depresyon Ölçeği-Yenilenmiş (ÇADÖ-Y) ve Çocuklar için Sağlıkla İlişkili Yaşam Kalitesi Ölçeği (Kid-KINDL); ebeveynlerine (n = 24) ise PERMA Ölçeği, Depresyon Anksiyete Stres Ölçeği (DASÖ) ve Pozitif ve Negatif Duygu Ölçeği (PNDÖ) uygulanmıştır. Müdahale programı sonucunda, ebeveynlerin mutluluk ve pozitif duygulanım düzeylerinde artma; depresyon, anksiyete, stres ve negatif duygulanım düzeylerinde azalma görülmüştür. Çocukların ise anksiyete düzeylerinde azalma görülürken, depresyon ve sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi düzeylerinde anlamlı bir fark görülmemiştir. Müdahale programının çocukların HbA1c düzeyleri ile ölçülen diyabet kontrolü üzerinde bir etkisinin olmadığı görülmüştür. Araştırma bulguları, pozitif psikoloji müdahale yöntemlerinin tip 1 diyabetli çocukların ve ebeveynlerinin psikolojik iyi oluşu üzerinde olumlu etkilere sahip olduğunu desteklemektedir. Bulgular, literatürdeki pozitif psikoloji müdahale çalışmaları ile büyük ölçüde tutarlıdır. Bu araştırma, tip 1 diyabetli çocuklarla birlikte ebeveynlerini de pozitif psikoloji müdahaleleri kapsamına alarak literatüre katkı sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Pozitif psikoloji müdahale yöntemleri, tip 1 diyabet, psikolojik iyi oluş, çocuklar, ebeveynler
Tip 1 diyabetli yetişkinlerin hastalığı kabul düzeyleri ile psikososyal uyumları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Tip 1 diyabet mutlak insülin eksikliği ile karakterize bir hastalıktır. Bireyi hem fizyolojik hem psikolojik yönden etkileyen bir durumdur. Sürekli takip isteyen bu hastalık bireyleri psikososyal yönden etkilemektedir. Bireylerin hastalığı kabul etmesiyle hastalığa uyumunun daha iyi olduğu, psikososyal yönden iyi düzeyde olduğu görülmektedir. Bu çalışma, tip 1 diyabetli yetişkinlerin hastalığı kabul düzeyleri ile psikososyal uyumları arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma 10.03.2021-15.04.2021 tarihleri arasında, online platformlarda, İstanbul'da yaşayan 18-65 yaş arasındaki tip 1 diyabetli bireyler üzerinde yapılmıştır. 233 kadın katılımcı, 67 erkek katılımcı olmak üzere toplam 300 kişi ile çalışılmıştır. Çalışmaya alınan katılımcıların hastalığı kabul düzeyi ve psikososyal uyum düzeyi ilişkisini belirlemek amacıyla "Sosyodemografik Form" , "Hastalığı Kabul Düzeyi Ölçeği" ve "Psikososyal Uyum Ölçeği" uygulanmıştır. Araştırma sonucunda katılımcıların hastalığı kabul düzeyi (X=28.38) ve psikososyal uyum düzeyi (X=28.42) yüksek bulunmuştur. Çalışma sonucunda tip 1 diyabetli yetişkin bireylerin hastalığı kabul düzeyi ile yaş arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark (p=0.00) saptanmıştır. Çalışma sonucunda eğitim düzeyi yüksek olan tip 1 diyabetli yetişkinlerin hastalığı kabul düzeylerinin daha yüksek olduğu sonucuna varılmıştır (p=0.00). Katılımcıların hastalığı kabul düzeyi ve gelir düzeyi arasında anlamlı fark (p=0.02) saptanmış olup gelir düzeyi yüksek olan tip 1 diyabetli yetişkin bireylerin hastalığı kabul düzeyi daha yüksek bulunmuştur. Çalışmanın sonucunda gelir düzeyi ve psikososyal uyum arasında anlamlı bir fark saptanmıştır (p=0.00). gelir düzeyi yüksek olanların psikososyal uyumlarının daha iyi olduğu sonucuna varılmıştır. Katılımcıların hastalığı kabul düzeyleri ile psikososyal uyum düzeyleri arasında pozitif yönde yüksek ilişki olduğu saptanmıştır (p=0.00). Hastalığı kabul düzeyi yüksek olan diyabetlilerin psikososyal uyumlarının yüksek olduğunu, hastalığı kabul düzeyi düşük olan diyabetlilerin psikososyal uyumlarının düşük olduğu sonucuna varılmıştır. Diyabetli bireylerin hastalığı kabullenme ve psikososyal uyum arasındaki ilişkiyi inceleyen daha geniş kapsamlı ve daha büyük bir örneklem ile çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.
Tip 1 diyabetes mellitus tanılı hastalarda koroidal vasküler indeks ve oküler parametrelerin değerlendirilmesi ve sağlıklı gönüllü kişiler ile karşılaştırılması
Amaç: Tip 1 Diyabetes Mellitus (T1DM) tanılı hastalar ile sağlıklı kontrol grubu arasındaki koroidal vasküler indeks (Kvi) ile oküler parametrelerin karşılaştırılması ve bu parametreler ile laboratuvar sonuçları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Temmuz ve Ekim 2020 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Kliniği ile Çocuk Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Klinikleri'ne başvuran 10-18 yaş arası T1DM tanılı 50 (K:E=28:22) hasta ile 54 (K:E=27:27) sağlıklı çocuk kontrol grubu olmak üzere toplam 104 çocuk dahil edildi. Hastaların demografik bulguları (yaş, cinsiyet, hastalık süresi, labotaruvar parametreleri) kayıt edildi. Hastaların oküler ön segmenti speküler mikroskobi (SM) ve ön segment spectral-domain optik koherens tomografi (SD-OKT) ile değerlendirildi. Arka segmenti genişletilmiş derinlikli optik koherens tomografi (EDI-OKT) ile değerlendirildi ve segmentasyon analizi ile retina tabakalarının ölçümü yapıldı. EDI-OKT ile elde edilen resimlerle koroidal vasküler indeks (Kvi) hesaplandı. Bulgular: T1DM tanılı hasta ve sağlıklı kontrol grubunun yaş ve cinsiyet dağılımı benzerdi (13.66±2.22 yıla karşın 13.8 ±2.48 yıl) (p=0.738). T1DM ile kontrol grubu arasında toplam uzunluk (TL), endotel hücre yoğunluğu (EHY), santral korneal kalınlık bulguları arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). T1DM tanılı hastaların kornea endotel hekzagonalite değerinin kontrol grubuna göre azaldığı saptandı (%55.38±9.09'e karşın %51.04±7.50) (p=0.011). T1DM hastalarının ortalama gangliyon hacmi kontrol grubundan daha yüksek saptandı (p=0.04). Ayrıca T1DM tanılı hastaların Kvi değeri kontrol grubundan daha düşük saptandı (p=0.013). Glikozillenmiş hemoglobin (HbA1c) ile EHY arasında negatif yönde korelasyon saptandı (r=-0.284, p=0.050). HbA1c ile ortalama hücre boyutu (OHB) arasında pozitif yönde korelasyon saptandı (r=0.285, p=0.050). Retina sinir lifi tabakası (RNFL) ile DM hastalık süresi arasında pozitif yönlü, HbA1c, C reaktif protein (CRP) ve mikroalbuminüri düzeyleri ile negatif yönlü korelasyon olduğu saptandı (p<0.05). T1DM süresi ve HbA1c düzeyleri ile anlamlı korelasyon izlenen speküler mikroskobi ve OKT bulguları arasında yapılan doğrusal regresyon analizlerinde anlamlı düzeyde önemli ve açıklayıcı bulgu saptanmadı. Sonuç: T1DM'li hastalarda kontrol grubuna göre hekzagonalite oranının ve Kvi değerinin azaldığı saptanırken HbA1C ile RNFL arasında negatif korelasyon olduğu saptandı. Bu nedenle, rutin oftalmolojik muayeneleride DR saptanmayan T1DM'li çocuklarda erken oküler değişikliklerin belirlenmesinde SM ve OKT kullanılması önerilebilir.
Çoklu doz insülin tedavisi alan tip 1 diyabetli çocuklarda gece ara öğün seçeneklerinin nokturnal glisemiye etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada, 5-8 yaş çoklu doz insülin tedavisi alan 28 çocukta kontrol ve test öğünleri tüketimi sonrası glukoz verileri değerlendirilerek tip 1 diyabetli küçük çocuklarda nokturnal normoglisemiyi korumak için gece ara öğünü ihtiyacı olup olmadığının saptanması ve gece ara öğünü seçeneklerinin nokturnal glisemiye etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tüm çocuklarda 4 farklı günde eşdeğer miktarda (10 g) karbonhidrat içeriğine sahip aynı marka süt (200 mL), yoğurt (140 g) ve kefirin (200 mL) gece ara öğününde tüketilmesi ile ara öğün alınmaması durumları karşılaştırılmıştır. Test öğünleri sonrasındaki 6 saatlik glukoz verileri (CGM) ile kaydedilmiş ve 112 deneme günü glukoz verileri analiz edilmiştir. Kapiller glukoz ölçümü değerinin 300 mg/dL'ye ulaşması veya 70 mg/dL'nin altına düşmesi durumunda kontrol veya test öğünleri sonlandırılmıştır. Sonlanıma kadarki glukoz verileri erken dönem (0-2 sa), geç dönem (2-6 sa) ve toplam test süresi (0-6 sa) glisemik etki olarak Tekrarlı Ölçümler Anova Testi ile analiz edilmiştir. Glisemik parametreler, Uluslararası CGM uzlaşı raporuna göre glukoz değerlerinin hedef aralıkta olma yüzdesi (TIR), 1. ve 2. düzey hiperglisemi (TAR1 ve TAR2) ve hipoglisemide (TBR1 ve TBR2) olma yüzdeleri bakımından değerlendirilirken, öğün sonrası eğri altında kalan alanlar (iAUC) da karşılaştırılmıştır. iAUC değerleri erken dönem (0-2 sa), geç dönem (2-6 sa) ve toplam test süresince (0-6 sa) süt, yoğurt ve kefir öğünleri için kendi aralarında benzer iken, bu değerler test öğünü verilmeyen durumdan anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur (p<0,001). Tüm zamanlarda ortalama TIR süt, yoğurt, kefir öğünleri ve ara öğün verilmeyen durumda sırasıyla % 34,7, % 38,7, % 45,9 ve % 75,5'tir. Ara öğün verilmeyen deneme günlerinde TIR en fazla, ortalama glukoz değeri ise en düşük bulunmuştur (p<0,001). Geç dönemde, süt öğünü sonrası TAR2 değeri, yoğurt öğünü ve ara öğün verilmeyen deneme günlerinden daha fazla iken, TAR1 süt, yoğurt ve kefir günlerinde benzerdir. Süt yoğurt, kefir ve ara öğün verilmeyen deneme günlerinde yüksek değer nedeniyle sonlandırılma oranları sırasıyla % 7, % 4, % 1 ve % 0 iken, düşük değer nedeniyle sonlandırılma oranları ise sırasıyla % 0, % 1, % 0 ve % 2'dir. Sonuçlar, gece ara öğünü almamanın ara öğün seçeneklerine kıyasla normogliseminin sürdürülmesi için daha iyi bir seçenek olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, hipogliseminin önlenmesi açısından gece ara öğünü alınması için sensor glukoz eşik değerinin belirlenmesine ihtiyaç vardır.
Tip 1 diyabetli adölesanlarda protein ve yağların postprandiyal glisemik yanıta etkisi ve bu yanıtın insülin rejimiyle yönetiminin incelenmesi
Tek merkezli, randomize, insülin açısından tek kör planlanan bu çalışmada 12-18 yaş arası sürekli subkutan insülin infüzyonu (CSII) uygulayan 11 Tip 1 diyabetli adölesanda diyetle alınan protein ve yağın öğün sonrası kan glukoz düzeyleri üzerine etkisinin belirlenmesi ve bu etkinin insülin rejimiyle yönetiminin ve diyet yağı ile proteinlerin glukagon, glukagon benzeri peptit-1 (GLP-1) ve serbest yağ asidi (SYA) düzeylerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tüm olgular 4 farklı gün hastaneye davet edilerek, 1 kez standart öğün (SÖ), 3 kez yüksek yağ yüksek proteinli (YYYP) öğün olmak üzere toplam 4 kahvaltı öğünü verilmiştir. Standart öğünde karbonhidrat sayımına göre, yüksek yağ yüksek proteinli (YYYP) öğünlerde ise karbonhidrat sayımı, karbonhidrat sayımına ek yağ sayımı ve yağ-protein sayımına göre insülin dozu ve veriliş şekli belirlenmiştir. Yağ sayımı ve yağ-protein sayımı için hesaplanan ek doz insülin CSII ile 4 saat yayma olacak şekilde uygulanmıştır. SÖ ve YYYP öğünlerinden önce ve 30., 60., 90., 120., 240., 360. dakikalarda bireylerden venöz kan örnekleri alınarak plazma glukagon, GLP-1 ve SYA düzeyleri değerlendirilmiştir. Öğünlerin glukoz profiline etkileri değerlendirilirken öğün sonrası artımsal eğri altında kalan alanlar (iAUC) ve glukoz değerleri karşılaştırılmıştır. Bireylerin yaşlarının ortanca değeri 17,50 yıldır. Çalışmada kapiller ölçümle 240. dakikadan, interstisyel ölçümde ise 60. dakikadan itibaren öğünler arasında glukoz düzeylerinde farklılık olduğu bulunmuştur (p<0.05). Kapiller ölçümle YYYP öğünü sonrası kan glukoz düzeyinin 240., 300., ve 360. dakikalarda SÖ'ne göre anlamlı şekilde yüksek (sırasıyla p=0,003, p=0.002, p<0.001), SÖ ile YYYP-b öğünlerinin kan glukoz değerlerinin benzer olduğu saptanmıştır. Öğün sonrası glisemik yanıt YYYP-b öğününde YYYP öğününe göre hem erken (0-120 dk iAUC) hem de geç dönemde (120-360 dk iAUC) anlamlı olarak düşük bulunmuştur (sırasıyla p=0,001 ve p<0,001). SÖ ve YYYP öğünleri sonrası plazma glukagon, GLP-1 ve SYA düzeyleri arasında fark bulunmamıştır (p<0,05). Tip 1 diyabetli bireylerde yüksek proteinli yüksek yağlı öğünler özellikle geç postprandiyal dönemde glisemik yanıtta artışa neden olmaktadır. Sonuç olarak karışık öğünlerde insülin dozunun hesaplanmasında yalnızca karbonhidrat sayımı yerine karbonhidrat sayımına ek olarak yağ-protein sayımı yapılması ile öğün sonrası glisemik seyir iyileştirilmektedir. Ancak bireylerin yağ ve proteine olan duyarlılığı değerlendirilerek öneriler bireyselleştirilmelidir.
İmmün nedenli tip 1 diyabetli çocuk ve adölesanlarda eşlik eden diğer otoimmün hastalıkların sıklığının saptanması, otoimmun hastalığı olan ve olmayan diyabetlilerin kemik mineral yoğunluğunun karşılaştırılması
Tip 1 diyabet olguların %90-95'inde beta hücrelerinin otoimmün yıkımı mevcuttur. Tip 1 diyabetliler, kronik otoimmün tiroidit, çölyak hastalığı, otoimmün gastrit, otoimmün hepatit, vitiligo gibi otoimmün ve diğer hastalıkların görülmesi açısından yüksek risk altındadır. Diyabet ve osteoporoz birlikteliği literatürde sıkça tartışılmaktadır. Tip 1 diyabetli çocuk ve ergenlerde kemik mineral yoğunluğunun azaldığını gösteren çalışmalar mevcuttur. Tip 1 diyabetlilerde mikrovasküler komplikasyonların ya da çölyak hastalığı gibi komorbiditelerin kemik sağlığını olumsuz olarak etkilediği bilinmektedir. Ancak çocuk ve adölesan yaş grubundaki diyabetlilerde çölyak hastalığı ve kronik otoimmün tiroidit varlığının etkilerini gösteren kapsamlı araştırmalar mevcut değildir. Bu çalışmada Ocak 2004 ile Ekim 2018 tarihleri arasında hastanemizde Çocuk Endokrinoloji bölümünde tip 1 diyabet tanısı ile izlenen, tanıda ve izlemde en az bir diyabet otoantikoru pozitif saptanan çocuk ve adölesanların diyabete eşlik eden otoimmün ve diğer hastalıklarının saptanması, ilave olarak eşlik eden çölyak hastalığı veya kronik otoimmün tiroiditi olan ve olmayan diyabetlilerin kemik mineral yoğunluğunun karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 639 tip 1 diyabetli dahil edildi. Diyabetlilerin cinsiyeti, boy ve vücut ağırlığı, boy standart sapma skoru, vücut kitle indeksi ve z skoru, diyabet tanı yaşı, diyabet tanısı ile takip edilme süresi, diyabet tanısı sırasında veya izleminde tespit edilen diyabete özgü otoantikor pozitiflikleri, diyabet tanısında HbA1c düzeyi, hastanemizde takip edildikleri sürede HbA1c ortalaması, izlemdeki sürede gelişen mikrovasküler komplikasyonları, eşlik eden diğer otoimmün hastalıkları kaydedildi. Diyabeti olan 50 (grup 1), diyabet ve kronik otoimmün tiroiditi olan 10 (grup 2), diyabet ve çölyak hastalığı olan 14 (grup 3), diyabeti, kronik otoimmün tiroiditi ve çölyak hastalığı olan 2 (grup 4) olguya Lomber KMD ölçümü yapıldı. Diyabetlilerin tanı yaşı ortalama 7,93 ± 4,0 yıl idi. Diyabetlilerin izlem süreleri ortalama 3,92 ± 3,7 yıl, K/E 1,04 idi. Diyabet tanı yaşı dağılımında belirgin pik görülmediği, 2-12 yaş arasında plato çizdiği gözlendi. Diyabetlilerin izleminde %7,5 oranında nefropati saptandı. Diyabete eşlik eden otoimmün hastalık olguların %18,8'inde mevcuttu. Otoimmün hastalığı olan diyabetlilerin kız/erkek oranı 1,55 idi. Diyabetlilerin %12,5'inde kronik otoimmün tiroidit, %5,9'unda çölyak hastalığı, %1,3'ünde vitiligo, birer olguda (%0,15) Graves hastalığı, otoimmün hepatit, otoimmün gastrit/pernisiyöz anemi saptandı. İki olguda hem çölyak hastalığı hem kronik otoimmün tiroidit mevcuttu. Diyabetlilerin 4'ü Down sendromlu, 1'i Turner sendromu idi. Grup 1, grup 2 ve grup 3 olguların Lomber KMD total z skoru ortalamaları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Diyabet izlem süresi ≥4 yıl olan olguların Lomber KMD total z skoru ortalaması, diyabet izlem süresi <4 yıl olan olgularınkinden anlamlı olarak daha düşük bulundu. Sonuç olarak; bu çalışmada diğer çalışmalara benzer sıklıkta tip 1 diyabete eşlik eden otoimmün hastalıkların varlığı saptandı. Lomber KMD ölçümü yapılan otoimmün hastalığı olan ve olmayan diyabetlilerimizde incelenen yaş grubu ve diyabet süresinde anlamlı farklılık olmadığı saptandı ancak çalışma grubumuzda Lomber KMD'si değerlendirilen olgu sayısının kısıtlı olması nedeni ile daha fazla sayıda olgu ile, yaş, cinsiyet, puberte evresi ve glisemik kontrolleri benzer eşleştirilmiş grupları içeren geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Tip 1 diyabet, çocuk, adölesan, otoimmün hastalıklar, kemik mineral yoğunluğu
5 yaş altında tip 1 diabetes mellitus'lu olguların tanıda ve 1 yıllık izlemde klinik ve laboratuvar farklılıklarının belirlenmesi
Amaç: Tip1 diabetes mellitus (T1DM) pankreatik β hücrelerinin yıkımı sonucu insülinin eksikliği veya mutlak yokluğu ile karakterize, ekzojen insüline bağımlı çocukluk çağının sık görülen kronik seyirli bir hastalığıdır. Son yıllarda literatür bulguları incelendiğinde 5 yaş altı olgularda belirgin bir artış olduğuna ve bu olgulara yönelik çalışmaların önemine dikkat çekilmektedir. Bu çalışmada hastanemizde izlenen 5 yaş ve altında tanı alan T1DM'li hastalarımızın, 5 yaş üstünde tanı alan olgularımızdan tanıda ve bir yıllık izlemdeki klinik ve laboratuvar farklılıklarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Materyal Metod: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi'nde 1 Ocak 2000-28 Aralık 2018 tarihleri arasında tanı almış ve Pediatrik Endokrinoloji Bilim Dalı'nda düzenli bir yıllık izlemi olan 6 ay-18 yaş arası, 263 T1DM'li hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Beş yaş ve altı (73 hasta-%27,8) ve 5 yaş üstü (190 hasta -%72,2) olmak üzere hastalar iki gruba ayrılarak incelendi. İki yaş grubunun demografik özellikleri, başvuru şikayet ve bulguları, tanıdaki laboratuvar ve görüntüleme bulguları, yatış bilgileri, aldıkları tedavileri ile bir yıllık takipte almakta oldukları insülin tedavileri, remisyon durumları, eşlik eden diğer otoimmün hastalıklar ve diğer izlem bulguları karşılaştırılarak değerlendirildi. Bulgular: 5 yaş ve altında T1DM tanısı alan hastalarda tanı anında ateş ve enfeksiyon bulgusu daha sık, şikayet süresi kısa, kilo kaybı sıklığı ve oranı daha az, dış merkezde insülin tedavisi alma durumu daha fazla, tanıda laboratuvar bulgularından sodyum/düzeltilmiş sodyum/osmolarite/C-peptid düzeyi daha düşük, Bun ve potasyum daha yüksek, yatış süresi daha uzun, diyabet otoantikor pozitiflik sıklığı daha fazla, Anti-İnsülin (İAA) düzeyi daha yüksek idi ve istatistiki anlamlıydı. Beş yaş ve altındaki olguların bolus/bazal oranı ilk 3 ayda daha yüksekti. Beş yaş ve altındaki hastalar bir yıllık izlemde daha az remisyona girdi ancak diğer yaş grubundakilere göre anlamlı fark saptanmadı. Beş yaş altındaki hastalarda bir yıllık izlem süresince daha fazla oranda Çölyak Hastalığı (ÇH) saptandı. Her iki yaş grubu arasında Otoimmün Tiroidit görülme sıklığı arasında fark bulunmadı. Sonuç: 5 yaş ve altında T1DM tanısı alan olguların, diğer yaş gruplarına göre sıklıkla yaşa özgül yaygın görülen enfeksiyonları sırasında tanı aldığı, şikayet süresinin daha kısa olmasına rağmen pankreatik β hücre hasarının daha hızlı ve agresif gelişmesine bağlı olarak diyabet otoantikor sıklığının daha fazla ve düzeylerinin daha yüksek olduğu görüldü. Metabolik dekompansasyon laboratuvar bulgularının tanı anında 5 yaş altında daha fazla olduğu gösterildi. Beş yaş altı hastaların daha büyük yaş gruplarına göre daha az insülin ihtiyacının olduğu bilinmesine rağmen ilk bir yıl izlemde verilen tedavi dozlarında farklılık saptanmadı. Beş yaş ve altında tanı alan hastaların büyüme gelişme döneminde olması, çok hareketli olmaları, sık beslenmeleri ve ara öğünlerinin ana öğünlere yakın olması nedeniyle tedavide daha yüksek bolus tedaviye ihtiyaç duyduklarını destekleyen bulgular bulundu. Genel populasyonda literatürde 5 yaş altında otoimmün hastalık nadir olarak bildirilmesine rağmen çalışmamızda 5 yaş altı çocuklarda otoimmün hastalık sıklığı etyopatogenezdeki farklılıkları göstermektedir. Çalışmamız 5 yaş altı T1DM'nin daha büyük yaş gruplarına göre tanıda, tedavide ve takipte pek çok farklı özelliklerini göstermiş olup bu yaş grubuna yönelik bu özelliklerin iyi bilinmesi hem sağlık sunucuları hem de bu yaş grubunun tamamiyle bağımlı olduğu ebeveynleri için önemlidir. Anahtar kelimeler: Tip 1 Diyabet, Endokrinoloji, Çocuk
İntensif insülin tedavisi alan tip 1 diyabetli bireylerde karbonhidrat sayımının metabolik kontrole ve iyilik haline etkisi
Diyabetes Mellitus dünyada artarak yaygınlaşan ciddi bir kronik hastalıktır. Diyabetli bireylerin tedavisinde çeşitli beslenme yöntemleri kullanılmaktadır. Karbonhidrat sayımı yöntemi diyabetli bireylere özgürlük tanımaktadır. Bu araştırma, intensif insülin tedavisi alan tip 1 diyabetli bireylerde karbonhidrat sayımının metabolik kontrole ve iyilik haline etkisinin belirlenmesi amacıyla, tip 1 diyabeti olan 30 yetişkin birey ile yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini 18.07.2016-06.03.2017 tarihleri arasında Ege Diyabetliler Derneği ve İzmir Ekol Hastanesi Beslenme ve Diyet polikliniğine başvuran, araştırmaya katılmayı kabul eden ve belirlenen araştırma kriterlerine uyan bireyler (15 kontrol, 15 çalışma) oluşturmuştur. Veri toplanmasında; literatür doğrultusunda geliştirilen Birey Tanımlama Formu, Besin Tüketim ve Kan Şekeri Kayıtları Formu, Beslenme Değerlendirme Formu, Metabolik Kontrol Değişkenler Formu ve WHO İyilik Hali Anketi kullanılmıştır. Çalışma ve kontrol gruplarına planlı eğitim verilmiş olup elde edilen bulgular yönünden gruplar karşılaştırılmıştır. Araştırmada, çalışma ve kontrol gruplarının metabolik kontrol ve iyilik hali sonuçları karşılaştırıldığında; çalışma grubunda daha iyi metabolik kontrol sağlandığı görülmüştür. Çalışma grubunda; HbA1c ve total kolesterol değerinin kontrol grubuna göre daha fazla azaldığı saptanmıştır. Ayrıca çalışma grubunda depresyon ve anksiyete puanlarının azaldığı, enerji, pozitif iyilik hali ve genel iyilik halinin ise arttığı görülmüştür.
Tip 1 diyabet ın vıtro modelinde Cinnamomum cassia ekstrelerinin etkilerinin araştırılması
Tip 1 diyabet (T1DM) hastalarında oksidatif stres artışının hastalığa bağlı komplikasyonların gelişiminde rol oynadığına ilişkin çok sayıda araştırma bulunmaktadır. Oksidatif stres artışının oksidatif DNA hasarının artmasına neden olduğu, DNA onarım kapasitesinin yeterli olmaması nedeniyle bu durumun kanser gelişim sürecine katkıda bulunabileceği ileri sürülmektedir. Bu nedenle çalışmalar diyabet hastalarında oksidatif stres ve DNA hasarına karşı koruyucu ilaç ve doğal kaynakların araştırılması üzerinde yoğunlaşmıştır. Tarçın (cinnamon); antidiyabetik ve anti-tümör özellikleri de içeren çeşitli biyolojik etkinliklere sahip olduğu bilimsel çalışmalarla ortaya konmuş olan bitkisel kaynaklı bir üründür. Son yıllarda özellikle diyabet hastaları tarafından insülin direncinin azaltılması, kan glukoz ve lipid düzeylerinin düzenlemesi amacıyla gıda destek ürünü ya da çay formlarında kullanılmaktadır. Etkilerini araştırdığımız Cinnamomum cassia (C. cassia) ticari preparatlarda yaygın olarak bulunan tarçın türüdür. Çalışmamızda 1- Tip 1 diyabet in vitro modelinde C. cassia kabuklarından hazırlanan ekstrelerin hücre canlılığı üzerindeki etkileri ve apoptotik aktivitelerinin araştırılması; 2- Sitotoksik ve apoptotik etkisi olmayan ekstre ya da ekstrelerin endojen ve H2O2 ile indüklenen oksidatif DNA hasarı üzerindeki etkilerinin araştırılması; 3- Bu etkilerinin reaktif oksijen radikalleri (ROS) oluşumuyla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada ekstrelerin IC50 değerleri WST-1 testi ile saptanmıştır. Apoptotik aktivite tayini akım sitometresinde Annexin V/PI ve TUNEL testleri ile gerçekleştirilmiştir. Apoptotik aktivite göstermeyen butanol ve su ekstrelerinin endojen ve H2O2 ile indüklenen oksidatif DNA hasarı üzerindeki etkileri alkali komet yöntemi ile araştırılmış, TUNEL yöntemi ile doğrulanmıştır. ROS oluşumu üzerindeki etkileri akım sitometrisinde DCF-DA testi ile tayin edilmiştir. Sonuçlar C. cassia su ekstresinin Tip 1 diyabet in vitro hücre modelinde H2O2 ile indüklenen oksidatif DNA hasarına karşı koruyucu etki gösterdiğini ve bu etkisinin ROS oluşumunu azaltmasıyla ilişkili olabileceğini ortaya koymuştur.
Tip 1 diyabetli çocuk ve ergenlerde sürekli cilt altı glükoz ölçüm sistemleri ile hipoglisemi duyarsızlığının saptanması ve eğitimin etkinliği
Tip 1 Diyabet Mellituslu (T1DM) çocuk ve ergenlerde hipoglisemi duyarsızlığı varlığında normoglisemi ve iyi metabolik kontrol sağlanmaya çalışılması ağır hipoglisemi riskini arttırmaktadır. Hipoglisemi duyarsızlığı (HD); otonomik bulgular olmadan doğrudan nöroglukopenik bulguların ortaya çıkması olarak tanımlanmaktadır. Çocukluk çağında HD saptanmasına yönelik çok fazla çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma; Tip 1 DM çocuk ve ergenlerde hipoglisemi duyarsızlığını sıklığını belirlemek, sürekli cilt altı glükoz ölçüm sisteminin etkinliğini saptamak ve yapılandırılmış eğitimin duyarsızlığın düzelmesi üzerine etkisini araştırmak için yapılmıştır. Gereç ve yöntemler: Niceliksel Prospektif kontrollü olarak planlanan çalışmada, 5 yıl ve üzeri DM yaşı olan rastlantısal seçilen 37 olgu çalışmaya alındı. Hipoglisemi duyarsızlığını saptamak amacıyla tüm olgulara Medtronic iPro®2 profesyonel CGM sürekli glükoz ölçüm sistemi (SCGÖS) başlangıçta ve HD saptanan olgulara 3. ayda 6'şar gün süre ile uygulandı. Bu sürede hipoglisemi belirtileri için günlük tutuldu. Hipoglisemi için eşik değer <70mg/dl altı kabul edildi. Başlangıçta hipoglisemi duyarsızlığı saptanmış olgulara yapılandırılmış eğitim verildi. Başlangıç ve 3. ayda hipoglisemi duyarsızlığı oranları, etkileyen faktörler ve eğitimin etkisi değerlendirildi. Bulgular: Olguların 25'ü çoklu doz insülin (ÇDT), 12'ü insülin infüzyon pompa tedavisi (İPT) kullanmaktaydı. 15 erkek, 22 kız olgunun ortalama yaşları 13,88 ± 2,42 yaş, DM süresi, 7,67±1,66 yıl idi. İki olgu insülin pompa tedavisi, yedi olgu çoklu doz tedavi olmak üzere %24,3 (n:9) olguda hipoglisemi duyarsızlığı saptanmıştır. Diyabet süresi 5-8 yıl arası olanlarda %27,3 (n:6) DM süresi 8-11 yıl olanlarda %72,7 (n:3) HD vardı. Olguların hiçbirinde glukagon gerektiren ağır hipoglisemi gözlenmedi. HD saptanan olguların son bir yıllık HbA1c değeri %7,9±0,97 saptanmayanların % 8,4±1,2 bulundu (p:0,230). Çalışmanın başlangıcında: SCGÖS verileri karşılaştırıldığında, HD saptanan grupta < 70 mg geçen süre 11,44±5,12 saat, HD saptanmayan grupta 1,93±2,23 saat bulunmuştur (p:0,00). Hipoglisemik alan incelemesinde HD saptanan grupta; eğri altında kalan alan 1,81±0,95 saptanmayan grupta 0,23±0,31 bulunmuştur (p:0,00). Düşük olay sayısı HD saptanan grupta 8,33±3,60 olay saptanmayan grupta 2,68±2,05 olay olarak gözlemlenmiştir (p:0,00). HD olan grubun 3. ay kan şekeri değeri < 70 mg/dl süresi 4,44±3,78 saat (p:0,008) hipoglisemik alan 0,43±0,47 (p:0,008), düşük olay sayısı 5,22±3,99 (p:0,141) bulunmuştur. Başlangıç verilerine göre hipoglisemik alan ve hipoglisemi süreleri istatistiksel azalmış olmasına karşın hipoglisemik olay sayısında değişiklik gözlenmemiştir. Hiçbir olguda 3. ay sonunda HD gözlenmedi. Sonuç olarak; Diyabetli olgularda hipoglisemi duyarsızlığı sık olarak gözlenmektedir. SCGÖS, hipoglisemi duyarsızlığını belirlenmesinde etkindir. Bu olgularda yapılandırılmış eğitim ile hipoglisemi duyarsızlığı azaltılabilir. Anahtar Kelimeler: Tip 1 Diyabet, Hipoglisemi, Hipoglisemi duyarsızlığı, Yapılandırılmış Eğitim, Sürekli Cilt Altı Glükoz Ölçüm Sistemi Destekleyen Kurumlar: Ege Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projesi
Tip1 ve tip2 diyabetus mellitus hastalarında; Ekzokrin pankreas yetmezliği sıklığının araştırılması ve çeşitli klinikve laboratuvar parametreleriyle ilişkisinin incelenmesi
özet:Diyabetus Mellitus hastalarında pankreas enzim yetersizliği (PEY), sık rastlanan bir klinik durumdur. Tez çalışmamızın amacı Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı polikliniği ve servisinde Tip 1 DM ve Tip 2 DM tanıları olan hastalarda pankreas enzim yetersizliği sıklığını saptamak ve bu hastaların, klinik ve laboratuvar tetkiklerini retrospektif olarak inceleyip arasındaki ilişkileri değerlendirmektir. Y : Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Polikliniği ve servisinde Tip 1 veya Tip 2 DM tanıları ile takip edilen 165 hastadan fekal numune alındı. Alınan fekal numuneler FE- 1 biyokimya çalışma kitleri temin edilene kadar -80 derecede muhafaza edildi. Alınan fekal numunelerde PEY varlığı açısından enzim-bağlı-immün assay (ELISA) kitleri kullanılarak fekal elastaz 1 (FE1) düzeyi ölçüldü. Fekal elastaz düzeyleri μg/g olanlar normal ekzokrin fonksiyonlu, 100-200 μg/g olanlar hafif-orta ekzokrin pankreas yetmezliği (PEY), <100 μg/g olanlar ise şiddetli PEY olarak sınıflandırıldı. Hastalar tip 2 DM insülin kullanan hastalar, tip 2 DM sadece OAD kullanan hastalar ve tip 1 DM hastaları olmak üzere 3 ana gruba ayrıldı ve araştırmamızda bu 3 grup arasında klinik ve laboratuvar tetkikleri retrospektif olarak incelenip aralarındaki ilişki değerlendirildi. Hastalara PEY tanısı ve semptomlarına yönelik anket yapıldı. Bulgular: DM tanılı 165 hastanın 44'ü Tip 1 DM, 121'i Tip 2 DM idi. Tip 2 DM tanılı hastaların 58'i tedavide insülin, 63'ü oral antidiyabetik (OAD) kullanıyordu. 165 hastanın 80'inde (%48,50) PEY saptanırken,85 inde (%51,51) PEY saptanmadı. Tip 1 DM hastalarında PEY oranı %59,1, 121 tip 2 DM hastasında PEY oranı %44,6 olarak saptandı. Şiddetli PEY saptadığımız gruptaki hastalar daha uzun tanı süresine sahipti ve insülin kullanan hastalardı. PEY şiddeti arttıkça semptom şiddetinin arttığı yapılan anketle ortaya kondu. Sonuç: PEY, diyabetik hastalarda sık rastalanan bir durumdur. Diyabet tanısı alan hastalar PEY açısından değerlendirilmeli, PEY semptomları sorgulanmalı gereğinde ileri tetkik yapılmalıdır.
Tip 1 diyabetli bireylerde diyet ve uyku kalitesinin hba1c değeri üzerine etkisi
Dünya genelinde diyabet vakalarının %5-10'luk dilimini tip 1 diyabetli bireyler oluşturmaktadır. Komplikasyonlar için risk altında olan tip 1 diyabetli bireylerde; düzenli beslenme, ilaç tedavisi, egzersiz ve iyi uyku kalitesi vb. faktörlerle komplikasyon riski düşürülebilir. Bu çalışma diyet ve uyku kalitesinin HbA1c değeri üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla tip 1 diyabetli 109 kadın ve 35 erkek katılımcı olmak üzere toplamda 144 birey ile yürütülmüştür. Bireylerin sosyodemografik, antropometrik, diyabet ile ilgili özellikleri ve beslenme alışkanlıkları ile ilgili soruları içeren anket formu, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ), 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kaydı yüz yüze görüşme tekniğiyle uygulanmıştır. Bireylerin diyet kalitelerinin hesaplanabilmesi için Sağlıklı Yeme İndeksi (SYİ-2015) kullanılmıştır. Çalışmamızda bireylerin %20,8'inin HbA1c değeri ≤%7, %79,2'sinin >%7 olarak saptanmıştır. SYİ-2015 puanları ve HbA1c grupları arasında anlamlı bir fark tespit edilmemiştir (p>0.05). SYİ-2015 puanları ve VKİ grupları arasında negatif yönlü ve anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Uyku kalitesi iyi olan bireylerin oranı %38,9 iken, uyku kalitesi kötü olan bireylerin oranı %61,1 olduğu görülmektedir. PUKİ puanları ve HbA1c grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir (p>0.05). Bu çalışma sonucunda diyet kalitesinin tip 1 diyabetli bireylerde VKİ değerlerini etkilediği sonucunu çıkarmakla birlikte, VKİ'nin artmasıyla glisemik kontrolün zayıflama riski olduğu unutulmamalıdır. Tip 1 diyabetli bireylerin diyet kalitesi, uyku kalitesi ve glisemik kontrolün kötü olmasına sebep olan faktörlerin araştırılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Diyabetik ketoasidoz tanısı ile izlenen çocuklarda akut böbrek hasarının değerlendirilmesi
Tip 1 Diyabetes Mellitus (Tip 1 DM) insülin sekresyonunun eksikliğine bağlı ortaya çıkan hiperglisemi ile karakterize; karbonhidrat, protein, yağ metabolizmasının bozukluğuna neden olan, mikrovasküler (nefropati, nöropati ve retinopati) ve makrovasküler (koroner arter hastalığı, periferik ve serebral vasküler hastalıklar) komplikasyonlara yol açan kronik heterojen bir grup metabolik hastalık olup çocukluk çağının en sık görülen kronik hastalıkları arasındadır (1-3). Diyabetik böbrek hasarı, Tip 1 DM hastalarında ölüme yol açan ciddi mikrovasküler komplikasyonudur (4). DM sıklığında son yıllarda hızla artış olması, diyaliz tedavisine ve böbrek transplantasyonuna ihtiyaç duyan hasta sayısının da her geçen gün artacağını göstermektedir. Bu nedenle böbrek hasarı gelişiminin mümkün olan en erken dönemde tanınması ve gerekli tedavilerle hastalığın önlenmesi, ilerleyişinin yavaşlatılması çok önemlidir (5). Diyabetik ketoasidoz (DKA), Tip 1 DM tanılı çocuklarda hastaneye yatış, morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenidir (6,7). Tip 1 DM tanı ve tedavisindeki gelişmelere rağmen; Tip 1 DM'li çocukların yaklaşık %30-50'si DKA kliniği ile ilk başvuruda tanı almaktadır (8,9). Tip 1 DM'li ve DKA'lı çocuklarda renal etkilenim riski yüksektir (10-14). Hipergliseminin yol açtığı ozmotik diürez, tübüler hasara neden olacak dehidratasyon, hipovolemi ve böbrek hipoperfüzyonuna yol açar. Renal perfüzyonun azalması, renal reabsorbsiyonda azalmaya ve azalan reabsorbsiyonu telafi etmek için gelişen vazokonstrüksiyon ise GFR' da belirgin düşüşe neden olur (10,11,15). Tip 1 DM, DKA ile komplike olduğunda, asidoz , böbrek perfüzyonu üzerinde daha fazla olumsuz etki ile tübüler hasarının daha da kötüleşmesine yol açabilir (10). Şiddetli DKA ile başvuran çocukların çoğunda akut tübüler nekrozla (ATN) sonuçlanan sıvı kaybı ve dehidratasyon vardır. Sıvı kaybına ek olarak, hiperglisemi tübüler hasara ve böbrekte inflamasyona neden olabilir (12). Akut böbrek hasarı (ABH); çeşitli etiyolojilerle meydana gelen, böbreğin sıvı-elektrolit ve asit-baz homeostazını idame etme yeteneğinin hızlı ve aniden, glomerüler filtrasyon hızında (GFR) azalmayla birlikte, serum üre ve kreatinin konsantrasyonun yükseldiği klinik bir sendromdur (16). Tip 1 DM'de hastaların 1/5'inde ve DKA'sı olan hastaların 2/3'ünde ABH gelişir (10,11). Tekrarlayan DKA ataklarında bu oran daha da artmaktadır (15,17). Hipergliseminin tübül hasarına neden olduğu bilinmektedir. Hem ABH hem de tübüler hasar geri dönüşümlü olsa da, gelecekteki kronik böbrek hastalığı (KBH) riskinde artış ile ilişkilendirilmiştir (11). Bu nedenle, çocuklarda DKA'da ABH insidansı, risk faktörlerinin belirlenmesi ve sonuçların iyileştirilmesi için birçok çalışma yapılmıştır (15,17,18,19). NGAL (Neutrophil Gelatinase-associated Lipocalin) adlı proteinin hasarlı renal tübüllerde artmış ekspresyonu gösterilmiştir. ABH'nın tespitinde serum kreatininden daha erken dönemde yükselmektedir (20,21). NGAL'in bir tübüloprotein olması, glomerüler hasar başlamadan önce tübülopatinin başladığı dönemde idrarda yükselmesi, ABH'nın tanısında uygun bir belirteç olması, DKA tanısı ile izlenen çocuklarda renal etkilenimin belirteci olabileceğini düşündürmüştür. Bu çalışmada DKA tanısı ile izlenen çocuklarda ABH gelişimi ve böbrek tübül fonksiyonlarının, ABH'ın erken belirteci olan NGAL ile birlikte değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Hastalar ve Metodlar: Çalışmaya DKA tablosuyla başvuran 44 hasta [E/K: 19/25; ortalama yaş 11.4 ± 4.84 yıl, DM süresi ortanca değerleri 0.9 yıl (0.45 – 8.64)], kontrol grubu olarak uygun yaş ve cinsiyette DM dışında kronik hastalık tanısı olmayan 33 Tip 1 DM tanısıyla takipli hasta [E/K: 16/17; ortalama yaş 12.1 ± 3.56 yıl, DM süresi median değerleri 2.12 (0.89 - 4.18) yıl] ve 33 sağlıklı çocuk [E/K: 14/19; ortalama yaş 10.35 ± 4.45 yıl] dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarının, demografik özellikleri, kliniği, başvuru anı serum ve idrar laboratuvar değerleri, idrar NGAL değerleri ve NGAL/kreatinin oranları, DKA tanısıyla takip edilen hastalarda; ABH gelişen ve ABH gelişmeyen hastaların, yeni ve eski DM tanılı hastaların, hafif, orta ve ağır DKA ile başvuran hastaların başvuru anı, 12.saat, 24.saat ve taburculuk idrar NGAL değerleri, serum ve idrar laboratuvar değerleri değerlendirildi. Bulgular: DKA'lı hasta grubunda kontrol gruplarına göre düzeltilmiş sodyum, serum ürik asit, BUN, kreatinin, magnezyum, hematokrit değerleri, serum osmolaritesi daha yüksekti. Serum sodyum ve klor düzeyleri daha düşüktü. Hesaplanan fraksiyonel sodyum, potasyum, magnezyum, fosfor, ürik asit, üre atılım değerleri normalin üzerinde ve daha yüksek, tübüler fosfor reabsorbsiyonu değerleri normalin altında ve daha düşüktü. İdrar NGAL ve NGAL/kreatinin değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı. DKA hastalarında 24 (%54.5) olguya yeni DM tanısı konuldu. Yeni tanı DM'li hastaların önceden DM tanısı almış hastalara göre yaş, VA ve VKİ ortalamaları daha düşüktü. Serum kreatininin değerleri daha düşüktü. Tahmini GFR'leri benzerdi. İdrar NGAL ve NGAL/kreatinin değerleri arasında anlamlı fark yoktu ancak yeni DM tanısı alan hastalarda daha yüksekti. Yeni Tip1 DM tanısı alan hastaların 16'sında (%57.1) ABH gelişti. DKA hastalarının 10'unda (%22.7) hafif asidoz, 16'sında (% 36.4) orta asidoz, 18'inde (%40.9) ağır asidoz tablosu görüldü. Gruplar arasında başvuru serum kreatinin, BUN, BUN/kreatinin oranı değerleri benzerdi. Ağır asidozlu grupta idrar protein, mikroalbümin değerleri, hesaplanan fraksiyonel sodyum, potasyum, fosfor atılım değerleri ve serum osmolaritesi daha yüksekti. İdrar NGAL ve NGAL/kreatinin değerleri arasında anlamlı fark yoktu. Hafif DKA tablosundaki hastaların 4'ünde (%40), orta DKA tablosundakilerin 8'inde (%50), ağır DKA tablosundakilerin 16'sında (%88.9) ABH gelişti. ABH gelişimi ile asidoz derecesi arasında istatistiksel fark bulundu. KDIGO (Kidney Disease Improving Global Outcomes) kriterlerine göre DKA'lı hastaların %63.6'sında (n=28) ABH gelişti. Hastaların 16'sında (%57.1) Evre-1, 10'unda (%35.7) Evre-2, 2'sinde (%7.1) Evre-3 ABH görüldü. ABH gelişen hastaların serum glukoz, kreatinin, baz açığı, fosfor, magnezyum ve hesaplanan fraksiyonel potasyum atılım değerleri ABH gelişmeyenlere göre daha yüksekti. pH, bikarbonat ve tahmini GFR değerleri daha düşüktü. Başvuru idrar NGAL ve NGAL/kreatinin değerleri arasında, 24. saat idrar NGAL değerleri ABH gelişen grupta anlamlı daha yüksekti. ABH'nı öngören risk faktörü tespit edilmedi. Pediatrik modifiye RIFLE kriterlerine göre hastaların %57.1'i (n=16) 'risk', %42.9'u (n=12) 'injury' olarak değerlendirildi. Gruplar arasında başlangıç, 12. saat, 24. saat ve taburculuk idrar NGAL değerleri açısından fark yoktu. Başlangıç idrar NGAL/kreatinin oranı injury olarak değerlendirilen grupta ABH gelişmeyen hastalara göre anlamlı düşüktü. NGAL/kreatinin oranının ABH tanısında yerini belirlemek için ROC analizi yapıldı. NGAL/kreatinin oranının kesim değeri 5 alındığında sensitivitesi %68, spesifitesi %60 olarak bulundu. (Area under curve:0.741, p: 0.008 ,%95 CI 0.58-0.897) Sonuç: DKA tanılı ABH gelişen hastalarda böbrek tübül fonksiyon testlerinin bozulduğu, idrar NGAL ve idrar NGAL/kreatinin oranının artmış olduğu bulundu. DKA tablosunun yol açtığı böbrek hasarının yapılan sıvı ve insülin tedavisi ile 24 saat içinde normal değerlere dönmesi, oluşan renal tübüler hasarın geri dönüşümlü olduğunu göstermektedir, ancak daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Tip 1 DM, DKA, diyabetik ketoasidoz, ABH, akut böbrek hasarı, nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin, NGAL.
Tip 1 diyabetes mellituslu çocuklara dijital oyun ve video animasyon ile verilen diyabet eğitiminin yaşam kalitesine etkisi
Bu araştırma, Tip 1 Diyabetes Mellitus'lu çocuklara dijital oyun ve video animasyon ile verilen diyabet eğitiminin, yaşam kalitesine ve metabolik kontrole etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma, tek körlü, randomize kontrollü bir araştırmadır. Deney (n=27) ve kontrol grubu (n=28) olmak üzere toplam 55 Tip 1 Diyabetes Mellitus'lu çocuk ile yürütülmüştür. Deney grubuna dijital oyun ve video animasyonla diyabet eğitimi verilmiştir. Veriler eğitim öncesi, eğitim sonrası 3. ve 6. ayda toplanmıştır. Araştırma verileri "Tanıtıcı Bilgi Formu", "Diyabetes Mellitus'lu Çocuklarda Yaşam Kalitesi Ölçeği" ve "Metabolik Kontrol Parametreleri İzlem Formu" ile toplanmıştır. Verilerin analizinde Mann Whitney U, Ki kare, Friedman ve Bonferroni Dunn testi kullanılmıştır. Eğitim öncesinde deney ve kontrol grupları arasında yaşam kalitesi puan ortalamaları açısından istatistiksel olarak fark bulunmazken (p>0,05), eğitim sonrasında deney grubundaki Tip 1 Diyabetes Mellitus'lu çocukların yaşam kalitesi toplam puan ortalamalarının kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde yüksek olduğu (p<0,05) saptanmıştır. Deney grubunun, yaşam kalitesi ölçeği toplam puan ortalamaları eğitim sonrası izlem testlerinde artarken (p<0,05), kontrol grubunda azalma belirlenmiştir (p<0,05). Eğitim öncesi ve eğitim sonrasında, gruplar arası HbA1c puan ortalamaları açısından istatistiksel olarak fark saptanmamıştır (p>0,05). Deney grubundaki çocukların HbA1c puan ortalamalarının azaldığı (p<0,05), kontrol grubunun ise HbA1c puan ortalamalarının arttığı saptanmıştır (p<0,05). Sonuç olarak, dijital oyun ve video animasyon temelli eğitimin Tip 1 Diyabetes Mellitus'lu çocukların yaşam kalitesini arttırmada ve HbA1c değerini azaltmada etkili olduğu saptanmıştır.
An examination of diabetes policy in Turkey: A qualitative documentary analysis
The World Health Organization (WHO) reports that Diabetes Mellitus is the 9th leading cause of death globally, accounting for about 2 million annual deaths as of 2019. Turkey is one of the countries with the highest prevalence of diabetes. Turkey's position in diabetes outcomes worldwide needs explanation as it has a relatively strong healthcare system and allocates a significant budget to the management of diabetes and its complications. In this context, this thesis explores the policy factors explaining Turkey's failure. Using Walt and Gilson's policy triangle framework, this thesis presents a comprehensive analysis of diabetes policy in Turkey by examining Turkey Diabetes Programme 2015-2020 and the transcriptions of Diabetes Parliament meetings held between 2015-2018. The thesis reveals a wide gap between policy and implementation, the lack of cooperation among diabetes actors and inadequate recognition of social determinants of health (SDoH) in Turkey's national diabetes programme. Turkey's adoption of a vertical-like, disease-centred, treatment-focused and group-based approach in the management of diabetes may have contributed to the failure of its diabetes policy.
Streptozosinle oluşturulmuş tip 1 diyabet sıçanların ovaryumlarında astaksantin'in etkisi
Amaç : Diyabetin overde oluşturduğu hasarına Astaksantin'in etkisini belirlemek, Astaksantin'in İnsülin'le beraber kullanılması durumunda bu etkideki değişikliği tespit etmektir. Astaksantin'in histolojik etkilerine, otofajik anlamda immunohistokimyasal belirteçlerine, biyokimyasal olarak oksidasyon parametrelerine bakılmıştır. Gereç Yöntem : Çalışmamızda her grupta 6'şar hayvan bulunan 5 grup oluşturulmuştur: Kontrol, Diyabet, Diyabet+Astaksantin, Diyabet+İnsülin, Diyabet+Astaksantin+İnsülin. Diyabet olan tüm gruplarda intraperitoneal 50mg/kg Streptozosin enjeksiyonu yapılmıştır. Deneyin ilk 4 haftası tamamlandıktan sonra 5. Hafta boyunca 7 gün D+A grubundaki her deneğe oral gavajla 25 mg/kg Astaksantin verilmiştir, D+I grubundaki her deneğe 0,5 IU/kg İnsülin i.p olarak uygunlanmıştır, D+A+I grubundaki her deneğe ise 25 mg/kg Astaksantin oral gavajla, 0,5 IU/kg İnsülin ise intraperitoneal verilmiştir. Bulgular : Deneklerden toplanan overlerde histopatolojik ve immunohistokimyasal değerlendirmeler için Hematoksilen-eozin (H-E), Masson Trikrom, ATG5 ve LC3 antikorların boyamaları yapıldı. Kistik folikül, atretik folikül, dejenere granüloza hücresi, CL dejenerasyonu, fibrotik ve hemorajik Medulla görülme sıklığının kontrol grubuna göre Diyabet'te görülme sıklığının arttığı, başta D+A+I olmak üzere tedavi gruplarındaysa normale daha yakın olduğu görüldü. TAS ve GSH değerlerinin Diyabet grubunda kontrol grubuna göre düşükken, tedavi gruplarındaki değerin normale daha yakın olduğu, MDA değerininse Diyabet grubunda kontrol grubuna göre artmış olduğu ama tedavi gruplarında normale daha yakın değerlere geldikleri tespit edildi. ATG5 ve LC3 için gruplar arasında anlamlı bir fark görülmemiştir. Sonuç : Astaksantin, Tip I Diyabet'in over üzerinde oksidasyon aracılığıyla yaptığı hasarların azaltınmasında İnsülin'e etkili bir alternatif ya da kombine olabilecek potansiyele sahiptir. Konu hakkında farklı dozların, farklı canlı türlerinin deneyleri gereklidir.
Uludağ Üniversitesi Çocuk Endokrinoloji Polikliniğinde 2009-2019 yılları arasında tanı almış tip 1 diabetes mellituslu çocuklarda otoimmün tiroidit, glutene duyarlı enteropati ve diğer otoimmün hastalıkların sıklığının saptanması ve bu otoimmün hastalıklarla ilişkili risk faktörlerinin retrospektif olarak belirlenmesi
Tip 1 Diabetes Mellitus (Tip 1 DM), pankreas beta hücrelerinin hasarlanması sonucunda mutlak insülin eksikliği ile seyreden immün, genetik ve çevresel faktörlerin kompleks etkileşimiyle ortaya çıkan otoimmün kronik bir bozukluktur. Bu çalışmada amacımız; Tip 1 DM'a sıklıkla eşlik eden otoimmün hastalıkları incelemektir. Bu çalışmada Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Çocuk Endokrinoloji Polikliniğinde 2009-2019 tarihleri arasında tip 1 DM tanısı almış 725 olgunun dosyaları tanı anındaki Glutamik Asit Dekarboksilaz Antikoru (GAD-65 antikoru), anti-insülin antikoru, antitiroit antikorları, doku transglutaminaz antikoru, C-peptit ve insülin düzeyleri, hormonal değerlendirmeleri, biyokimyasal ve demografik özellikleri ile antropometrik ölçümleri açısından geriye dönük olarak incelenmiştir. Hastaların %3'ünde otoimmün tiroit hastalığı saptanmış olup bunların %95,20'sinde Anti-tiroit peroksidaz (anti–TPO), %94,10'unda ise anti-tiroglobulin (anti-TG) pozitif bulundu. Çalışmaya dahil edilen hastalar arasında çölyak hastalığı bulunanların oranı %2,90 (n=21) idi. Bir hastada hem çölyak hem de otoimmün tiroit hastalığı mevcuttu. Bir hastada otoimmün tiroit hastalığı, Sjögren sendromu ve otoimmün hepatit, bir hastada çölyak hastalığı ve otoimmün hepatit ve bir hastada da çölyak hastalığı ve vitiligonun bir arada görüldüğü belirlenmiştir. Tip 1 DM'li hastalarda otoimmün tiroidit ve çölyak hastalığı sıklığının giderek artmakta olduğu görülmüştür. Tip 1 DM tanılı hastaların rutin izleminde bu iki hastalığın göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Bunun için en iyi ve hızlı değerlendirme yolu otoantikorların serolojik olarak çalışılmasıdır. Anahtar Kelimeler: Tip 1 DM, otoimmün tiroit hastalığı, çölyak hastalığı.
Endokrinoloji bölümünde takip edilen diyabetik hastaların kan şekeri regülasyonu, diyabet komplikasyonları ve uygulanan tedavi yöntemleri açısından değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Diyabet Polikliniği'mizde takip edilen diyabetli hastalarının eğitim düzeyi, yaş, cinsiyet, diyabetin tipi, kullandığı ilaçlar, eşlik eden hastalıklar, gelişen komplikasyonlar ve glisemik kontrol düzeyi ve tedavi modalitelerinin etkinliklerini belirlemekti. Ayrıca DM açısından yöremize ait demografik bilgileri oluşturması amaçlandı. Elde edilecek verileri kullanarak hastaların eğitim, takip ve tedavi önceliklerini yeniden belirlenmesi ve düzenlenmesini planladık.Materyal ve Metot: Çalışmamızda 2007- 2008 yılları arasında İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Diyabet Polikliniği'nde tedavi edilen 400 hastanın tibbi dosyalarının retospektif olarak incelendi. Araştırmada veriler Tıp Merkezimiz Tıp Fakültesi Otomasyon Sistemi(Corttex) ve yatan hasta Diyabet Takip Formlarından toplandıBulgular:1-Hastaların büyük çoğunluğunu Tip 2 diyabetli hastalar (%89) oluşturmaktaydı. Hastaların % 54.5'i kadın, % 45.5'i erkek idi. % 61.3'ü ilkokul ve altında bir eğitim düzeyine sahipti ve yarısından fazlası(%51) ev hanımıydı.2- Diyabetin süresiyle komplikasyonlar arasında anlamlı bir ilişki vardı3- Hastaların % 50.8'i oral antidiyabetik, % 39.6'sı insülin kullanıyordu. İnsülin kullanan hastaların yarısından fazlası(% 52.2) günde 2 doz insülin kullanıyordu4- Hem BMI hemde kilo Tip 1 DM'e göre Tip 2 DM'ta daha yüksek idi. Tip 2 DM'ta BMI ortalama 29.3 kg/m2, kilo ise ortalama 78.7 kg bulundu5- Hem sistolik hemde diastolik basınç Tip 1 DM'e göre Tip 2 DM'te daha yüksek idi. Tip 2 DM'ta sistolik basınç ortalama 129.7 mmHg ve diastolik basınç ortalama 81.7 mmHg bulundu.Sonuç: Diyabet, toplumda sık rastlanan, ömür boyu süren, kronik bir hastalıktır. Erken dönemde teşhis ve tedavisi çok önemlidir. Diyabette asıl amaç hastanın yaşam kalitesini yükseltmek, gelişebilecek komplikasyonları önlemek ve geciktirmektir. Bu amacı gerçekleştirmek için ilgili sağlık ekibinin; hekim, hemşire, diyetisyen ve gerekirse fizyoterapist ve psikoterapistin uyum içinde çalışması gerekir. Diyabet tedavisinde başarılı olmak için geliştirilen yeni ilaçlar ve ve teknolojik gelişmelerin yanı sıra hedef popülasyonun tanınması klinik, demografik özelliklerinin belirlenmesi, eğitim ve tedavi yaklaşımlarının bu verilere göre düzenlenmesi gerekir.
Tele-hemşirelik uygulamasının tip 1 diyabetli adölesanların metabolik kontrolü, özyeterliği, yaşam kalitesi ve kaygı düzeyine etkisi
Amaç: Araştırma, tele-hemşirelik uygulamasının Tip 1 Diyabetes Mellitus tanılı adölesanların metabolik kontrolü, özyeterliği, yaşam kalitesi ve kaygı düzeyine etkisini belirlemek amacıyla randomize kontrollü olarak yapılmıştır. Yöntem: Araştırma, bir devlet hastanesinin Çocuk Endokrinoloji Polikliniği'nde 12-18 yaş arası T1DM tanılı 67 adölesan ile yapılmıştır. Girişim öncesi tüm katılımcılara araştırmacılar tarafından hazırlanan eğitim yüz yüze verilmiştir. Müdahale grubundaki adölesan ve ailelerine 6 ay boyunca telefon yoluyla eğitim ve takip sürdürülürken kontrol grubuna çalışma süresince herhangi bir müdahale uygulanmamıştır. Araştırmanın etik izni (Karar no:2020-14) ve kayıt numarası (NCT05211479) alınmıştır. Bulgular: Çalışmada müdahale ve kontrol grupları arasında girişim öncesinde adölesanların HbA1c, özyeterlik, yaşam kalitesi ve kaygı düzeyleri benzerdir (p˃0.05). Çalışmanın 6. ay izleminde müdahale grubundaki adölesanların özyeterlik ve yaşam kalitesi düzeyleri kontrol grubundakilerden daha yüksek bulunurken, HbA1c ve kaygı düzeyleri kontrol grubundaki adölesanlardan daha düşük bulunmuştur (p˂0.05). Müdahale grubundaki adölesanların 3. ve 6. ay izlemlerinde girişim öncesine göre HbA1c değerleri ve kaygı düzeylerinde azalma saptanırken, özyeterlik ve yaşam kalitesi düzeylerinde önemli bir artış görülmüştür (p˂0.05). Çalışma süresince kontrol grubundaki adölesanların zamana göre HbA1c değerleri, yaşam kalitesi, özyeterlik ve kaygı düzeylerinde anlamlı bir fark saptanmamıştır (p˃0.05). Sonuç: Araştırmada tele-hemşirelik yolu ile yapılan diyabet eğitimi ve takibinin, T1DM tanılı adölesanların özyeterlilik ve yaşam kalitelerini artırdığı, HbA1c ve kaygı düzeylerini düşürdüğü saptanmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda, T1DM tanılı adölesanların eğitim ve takibinde tele-hemşirelik uygulamasının rutin kullanılması önerilebilir. Anahtar kelimeler: Adölesan, kaygı, metabolik kontrol, özyeterlik, tele-hemşirelik, tip 1 diyabet, yaşam kalitesi
Tip 1 diyabetli adölesanlarda eğitimin ve tele-hemşirelikle gerçekleştirilen motivasyonel görüşmelerin diyabet yönetimine etkisi: Randomize kontrollü çalışma
Amaç: Tip 1 diyabetli adölesanlarda bireysel eğitimin, tele-hemşirelik destekli motivasyonel görüşmelerin ve motivasyonel mesajların metabolik parametreler (açlık kan şekeri, HbA1c), diyabet yönetimi öz-yeterliliği ve sağlıklı yaşam tarzı inançları üzerindeki etkisini saptamaktır. Yöntem: Çalışma, tek merkezli, tek kör, paralel grup, 6 aylık takip süresi olan randomize kontrollü deneysel tasarımda yürütülmüştür. Toplam 96 adölesan (48 müdahale, 48 kontrol grubu) yer almıştır. Müdahale grubuna araştırma başında bireysel ve yüz yüze diyabet eğitimi verilmiş, ayda bir olmak üzere toplam 6 motivasyonel görüşme (3 yüz yüze, 3 tele-hemşirelik ile) gerçekleştirilmiş ve WhatsApp üzerinden toplam 24 motivasyonel mesaj gönderilmiştir. Veri toplama aracı "Metabolik Kontrol Formu", "Tip 1 Diyabetli Adölesanlarda Diyabet Yönetimi Öz-Yeterlilik Ölçeği" ve "Adölesanlarda Sağlıklı Yaşam Tarzı İnanç Ölçeği"ni içermektedir. Veriler ön test, ara izlem testi ve son test ile toplanmıştır. Bulgular: Müdahale grubunda açlık kan şekeri ve HbA1c düzeylerinde ara ve son izlemde kontrol grubuna göre anlamlı düşüş saptanmıştır. Diyabet yönetimi öz-yeterliliği ve sağlıklı yaşam tarzı inançları ile bunların alt boyutlarında müdahale grubunda ara ve son izlemde anlamlı artışlar olmuş; bu artışlar kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bununla birlikte yalnızca beslenme inançları alt boyutuna ilişkin hipotez kısmen; diğer tüm hipotezler ise tamamen kabul edilmiştir. Sonuç: Bireysel sağlık eğitimi, tele-hemşirelik destekli motivasyonel görüşmeler ve motivasyonel mesaj uygulamasının Tip 1 diyabetli adölesanların metabolik parametreleri, diyabet yönetimi öz-yeterliliği ve sağlıklı yaşam tarzı inançları üzerinde olumlu etkiler sağladığı belirlenmiştir.
Ocimum basilicum derived extracellular vesicles: Novel promising approach for type 1 diabetes mellitus
Pancreatic β-cells are crucial for regulating glucose metabolism, and their dysfunction is a key factor in both type 1 (T1DM) and type 2 (T2DM) diabetes mellitus. Hyperglycemia, a common feature of diabetes, increases the production of reactive oxygen species (ROS), leading to oxidative stress and further β-cell impairment. Plant-derived extracellular vesicles (EVs) offer new therapeutic possibilities to counteract the detrimental consequences of hyperglycemia. This study investigates the impact of Ocimum basilicum (basil) derived EVs (BEVs) on pancreatic β-TC-6 cell lines under hyperglycemic conditions. Basil is known for its antioxidant properties and generates EVs that contain bioactive molecules. These EVs play a role in the plant's therapeutic effects. In this study, the effects of BEVs on β-TC-6 cells were evaluated in terms of cell proliferation, apoptosis, cell cycle distribution, insulin secretion, ROS production, antioxidant enzyme activity, mitochondrial function, and gene expression. BEVs were isolated from basil using sucrose cushion with ultracentrifugation and characterized by nanoparticle tracking analysis (NTA), uptake analysis, and transmission electron microscopy (TEM) following MISEV criteria. β-TC-6 cells were treated with different range of concentrations of BEVs (1010, 109, 108, 107, and 106 particles) for 24 and 48 hours. Cell proliferation was measured using the MTS assay, showing no cytotoxic effects relative to the control. Under hyperglycemic conditions (33 mM glucose), β-TC-6 cells showed a remarkable decrease in cell viability relative to control, in which BEVs significantly improved at 24 hours and slightly at 48 hours relative to hyperglycemia group. Further studies were done to provide a more detailed understanding of the effect of BEVs under hyperglycemic conditions including, cell cycle analysis, Annexin V & Dead Cell Assay, live-cell imaging, Rhodamine staining, Griess Reagent System, insulin-ELISA assay and SOD assay. Overall, these findings suggest that BEVs enhance pancreatic β-TC-6 cell proliferation, reduce oxidative stress, and improve insulin secretion and glucose metabolism under hyperglycemic conditions. These results highlight BEVs as a promising therapeutic approach for hyperglycemia. However, it should be emphasized that advanced evaluations are needed.