Fetus
92 theses under this subject heading
Hadlock büyüme standardına göre fetal büyüme kısıtlılığı tanısı alan olguların Fenton büyüme çizelgesine göre oluşturulan gruplar arasında erken yenidoğan komplikasyonları açısından karşılaştırılması
Fetal büyüme kısıtlılığı günümüzde perinatal morbidite ve mortalitenin önemli bir nedeni olmaya devam etmektedir. FBK tanısı alan bebekler erken yenidoğan döneminde; hipoglisemi, hipotermi, polistemi, sepsis, konvülziyon, nekrotizan enterekolit (NEK), intraventriküler kanama (İVK), periventriküler lökomalazi (PVL), respiratuar distres sendromu(RDS), bronkopulmoner displazi (BPD), prematür retinopatisi, fototerapi gereksinimi, artan yoğun bakım ve mekanik ventilatör ihtiyacı yönünden risk altındadırlar. Çocukluk ve erişkin dönemde ise nörogelişimsel problemler, obezite, diyabet, hipertansiyon, kardiyovasküler hastalıklar açısından risk altındadırlar. Biz bu retrospektif klinik çalışmada; 2016-2021 yılları arasında kliniğimizde fetal büyüme kısıtlılığı tanısı ile takip ettiğimiz bebeklerin neonatal dönemde kullanılan Fenton büyüme çizelgesine göre oluşturulmuş gruplar arasında erken yenidoğan komplikasyonları açısından fark olup olmadığını incelemeyi amaçladık. FBK tanısı için EFW < 10 persentil olarak kabul ettik. Yenidoğan döneminde ise doğum ağırlıkları persentillerine göre bebekleri SGA ve AGA olarak gruplandırdık. Çalışma popülasyonuna toplamda 24 hafta ile 36 hafta 6 gün arasında doğan 290 hasta dahil edildi. FBK tanısı alan olguların 135'i (%46,6) Fenton büyüme çizelgesine göre SGA, 155'i AGA olarak değerlendirildi. Fenton'a göre oluşturulmuş SGA ve AGA grupları arasında komplikasyonlar yönünden yapılan karşılaştırmalarda; transfüzyon ihtiyacı (p=0.005) ve vücut ağırlığı artışı(gr/gün) (p=0.036) yönünden istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı. AGA olarak değerlendirilen grupta transfüzyon ihtiyacı azalmış ve yenidoğan döneminde kilo artışı daha yüksek oranda normal olarak tespit edildi. Diğer yenidoğan komplikasyonları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Doğum haftalarına göre oluşturulan gruplarda (<34 hafta ve 334 hafta), <34 hafta doğan grupta AGA ve SGA bebekler arasında transfüzyon ihtiyacı ii (p=0.019) yönünden , 334 haftada ise SGA ve AGA olan grupta RDS (p= 0.039) görülme ve tam enteral beslenmeye geçiş süresi( p=0.009) yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Sonuç olarak bizim çalışmamıza göre erken yenidoğan komplikasyonlarını ön görme açısından fetal büyüme standartları prognostik önemini korumaktadır. Ancak fetal büyüme standartları ile yenidoğan büyüme çizelgeleri arasındaki uyumsuzluğun giderilmesi için daha fazla sayıda hastanın dahil edildiği prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Fetal büyüme kısıtlılığı, SGA, erken yenidoğan komplikasyonları
Fetal kardiyovasküler sistem anomalilerinin prenatal tanılarının, kısa dönem neonatal sonuçlarının ve postnatal tanılarının retrospektif olarak incelenmesi
Bu çalışmada prenatal dönemde kardiyovasküler sistem anomalisi tanısı almış olan gebeliklerin obstetrik ve neonatal sonuçlarını, yenidoğanların postnatal dönemdeki takip ve sonuçları incelenmiştir. Konjenital kalp hastalıklarının %20,61'ini (n= 40) ventriküler septal defektler oluşturarak en sık KKH anolarak saptanmıştır. 2. Sık KKH %12,37 (n= 24) ile hipoplastik sol kalp sendromudur. KVS dışındaki diğer sistemlerdeki ek anomaliler tüm KVS anomalilerinin(n=194) %14,94'ünde(n=29) saptanmıştır. En sık %4.12 sıklığıyla(n=8) iskelet sistemi ve ekstremite anomalileri saptanmıştır. Sonrasında sırasıyla %3,6'sınde(n=7) kraniyofasiyel anomaliler, %2.06'sında(n=4) gastrointestinal sistem anomalileri, %2.06'sında(n=4) multiple sistem anomalileri, %1.54'ünde(n=3) santral sinir sistemi anomalileri, %1.03'ünde(n=2) toraks ve abdominal duvar defektleri ve %0.51'inde(n=1) genitoüriner sistem anomalileri saptanmıştır. Antenatal usg ile tanı konan KVS anomalilerinin (n=194) %25,77'sinde(n=50) karyotip analizi yapılmış olup, %19.07'sinde(n=37) karyotip analizi sonucu normal, %6.7'sinde(n=13) karyotip analizi sonucu anormal sonuçlanmıştır. Gebelik sonucuna ulaşılan 193 hastanın ise %80,82'ü(n=156) canlı doğumla sonuçlanmıştır, %17,61'si(n=34) teminasyon ile sonuçlanmış, %1.55'ü(n=3) ise intrauterin dönemde ex olmuştur. En yüksek terminasyon oranları pulmoner atrezi (%40), trunkus arteriosus (%33,3) ve HRHS (%33,3) teşhislerinde görülmüştür. En düşük canlı doğum oranı ise atriyal izomerizm tanılı hastalarda saptanmıştır (%57,1). Cerrahi şansı bulamadan ilk 12 hafta içerisinde kaybedilen bebeklerin en çok görüldüğü gruplar HLHS (%50, 7/14), trunkus arteriosus (%50, 1/2) ve atriyal izomerizm (%40, 2/5) gruplarıdır. Doğum sonrası cerrahi girişime rağmen ilk 12 hafta içerisinde kaybedilen bebeklerin en çok izlendiği gruplar AVSD (%40, 2/5), HLHS (%28.6, 4/14), DORV (%28.6, 4/14), atriyal izomerizm (%20, 1/5) ve D-TGA (%19, 4/21) olarak saptanmıştır. Cerrahi sonrası en yüksek sağkalım ile takip edilen gruplar L-TGA (%100, 2/2), TOF (%81.8, 9/11) ve HRHS (%80, 8/10) olarak saptanmıştır. Prenatal dönemde herhangi bir KVS anomalisinin saptanması; anomalinin olası nedenini, prognozunu, yönetimini belirlemek açısından oldukça önemlidir. Aileler ile hastalıkların doğası paylaşılmalı, doğum sonrası gerekli olabilecek girişimler ve süreç hakkında bilgi verilmelidir. Terminasyon ve karyotip analizi gibi ebeveyn kararı gerektiren süreçlerde doktor bilgilendirmesi kritiktir.
Propriyosepsiyon ve denge kontrolü ile el ikinci ve dördüncü parmakların uzunluk oranı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Hamilelik döneminde fetüsün maruz kaldığı testosteron hormonunun beynin gelişimsel farklılaşmasında önemli rol oynadığı bilinmektedir. El ikinci ve dördüncü parmakların uzunlukları oranı (2D:4D) prenatal testosteron maruziyetini ortaya koymak için kullanılan indirekt bir yöntemdir. Düşük 2D:4D oranı yüksek prenatal testosteron seviyesine maruz kalındığını göstermektedir. Literatürdeki birçok çalışma 2D:4D parmak oranı ile spor performansları arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir. Bu çalışmaların büyük bir kısmı mücadele, motivasyon, risk alma ve maksimal oksijen tüketimi gibi alanlarda yoğunlaşmıştır. Diğer taraftan hemen hemen tüm spor dallarında önemli rol oynayan denge kontrolü ve propriyosepsiyon hakkında 2D:4D parmak oranı ile olan ilişkiye yönelik bir çalışmaya rastlanmamıştır.Tüm bu bilgiler doğrultusunda tasarladığımız çalışmada, prenatal testosteron maruziyetinin indirekt göstergesi olan 2D:4D parmak oranı ile propriyosepsiyon ve denge kontrolü arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmamızda aktif sporla uğraşmayan, 20-26 yaş aralığında sağlıklı 40 erkek gönüllü öğrenci ile çalışılması planlanmaktadır. Gönüllülerin 2D:4D oranını belirlemek için elleri bir tarayıcı aracılığıyla taranacak ardından sırasıyla sabit denge, dinamik denge ve propriyosepsiyon testleri uygulanacaktır.
Fetal santral sinir sistemi anomalilerin prenatal tanısı, neonatal sonuçlarının, postnatal kısa ve uzun dönem sonuçlarının retrospektı̇f olarak ı̇ncelenmesı̇
Fetal anomalilerin en önemli gruplarından birisi santral sinir sistemi anomalileridir. Tez çalışmamızda, kliniğimizde prenatal dönemde SSS anomalisi tanısı almış olan gebeliklerin obstetrik ve neonatal sonuçlarını, yenidoğanların postnatal dönem ve uzun dönem sonuçları irdelemeyi amaçladık. Çalışmamıza prenatal dönemde tanı alan toplam 725 hasta dahil edilmiştir. NTD en sık SSS anomalisidir (%34.7), VM 2. sık anomalidir (%31.4). SSS anomalilerinin %26'sında SSS dışı ek anomaliler, %4.4'ünde kromozom anomalisi saptanmıştır. Fetal MR yapılan hastaların %90.2'sinin sonucu US ile uyumludur. VM en sık fetal MR endikasyonudur (%33.7). İzole VM'lerin %43'ünü hafif, %10'unu orta, %47'sini ciddi derece VM oluşturmaktadır. VM derecesi arttıkça canlı doğum oranının düştüğü, yenidoğanların ybü'ye yatma oranlarının, VP şant takılma ve total mortalite oranın arttığı, nörogelişimsel sonuçlarının, zeka ve okul durumlarının daha kötü seyretttiği görülmüştür. İzole spina bifidaların %16.5'i meningosel, %83.5'i meningomyeloseldir. Bütün spina bifidalı yenidoğanların ybü'ye yatışı olmuştur. Meningoselde VP şant ihtiyacı olmamışken; meningomyelosellerin %67.2'sine VP şant takılmıştır; alt motor, üriner ve anal sfinkter disfonksiyonu meningoselde yokken, meningomyeloselde %80-90 civarındadır; canlı doğum oranları, total mortalite, zeka ve okul başarısı ise benzerdir. KKA'ların %58.8'i uzun dönemde asemptomatik seyretmiş, %17.6'sında şiddetli nörogelişimsel gerilik ve ağır MR, %11.8'inde dikkat eksikliği, %5.9'unda epilepsi bulunmaktadır, %11'i özel eğitim almaktadır. KKA'ların %70'inde VM saptanmıştır; VM varlığı prognozu etkilememektedir. Sonuç olarak; fetal SSS anomalisi saptanan gebeliklere ayrıntılı US ve karyotip analizi yapılmalıdır. SSS anomalileri mortalite ve morbite ile seyreden ciddi patolojilerdir. VM derecesi prognozu belirleyen önemli bir kriterdir. Meningomyelosel yoğun bakım ünitesinde yatış, cerrahi müdahale, uzun süreli tedavi ve rehabilitasyon gerektirmekte olup, bunların tümü ailelere maddi ve manevi bir yük getirmektedir. KKA klinik sonuçları asemptomatik vakalardan, ağır nörogelişimsel engellilere kadar değişken ve öngörülemezdir. Doğum öncesi danışmanlıkta tüm bunlar dikkate alınmalıdır.
Tıbbi terminasyon yapılan ve gestasyonel yaşı 12-24 hafta olan fetüslerin prenatal ultrasonografi ve postmortem inceleme bulgularının karşılaştırılması
Bu çalışma, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'na başvurup 12-24. gestasyonel haftalar arasında tıbbi terminasyon yapılan ve İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Pediatrik ve Perinatal Patoloji Bölümü'nde otopsisi yapılan fetüslerin prenatal USG bulguları ile otopsi bulgularını karşılaştırarak; otopsinin tanıda önemini vurgulamayı, prenatal USG ile elde edilen bilgilere eklenecek otopsi bulgularının olabileceğini göstermeyi ve otopside ek olarak elde edilecek bu bilgilerin genetik danışmayı etkileyebileceği belirtmeyi amaçlamıştır. Çalışmamızda, 1 Haziran 2015-30 Haziran 2019 tarihleri arasında otopsisi yapılan toplam 84 vaka retrospektif olarak incelenmiştir. Tıbbi terminasyon endikasyonlarında en sık malformasyonlar (n=36, %42,8) yer almaktadır. Otopsi bulgularında ise 40 (%25,3) fetüste çoklu bulgular ve 32 (%20,2) fetüste diğer bulgular (kistik higroma, IUGR, hidrops fetalis, yüz anomalileri) saptanırken daha sonra santral sinir sistemi (n=24, %15,2), musküloskeletal sistem (n=19, %12), solunum sistemi (n=13, %8,2), genitoüriner (n=11, %7) ve gastrointestinal sistem (n=11, %7) ve kardiyovasküler sistem (n=8, %5,1) patolojileri saptanmıştır. Prenatal USG'de bulgusu olmayıp otopside patoloji saptanan santral sinir sisteminde 15 (%23,4) bulgu, musküloskeletal sistemde 9 (%12,3) bulgu, genitoüriner sisteme ait 5 (%45,4) bulgu, gastrointestinal sisteme ait 6 (%63,6) bulgu, kardiyovasküler sisteme ait 3 (%37,5) bulgu, solunum sistemine ait 13 (%100) bulgu, diğer sistemlere ait 19 (%27,1) bulgu vardır. Ayrıca USG'de 13 fetüste (%17,7) çoklu sistem anomalisi varken otopside 40 (%25,3) fetüste saptamıştır. USG ve otopsi bulguları karşılaştırıldığında 48 (%57,1) fetüste tamamen uyumlu bulgular görülmüştür. USG bulgularına ek olarak minör otopsi bulguları olan fetüs sayısı 26 (%31) ve majör otopsi bulguları olan fetüs sayısı ise 4 (%4,8)'tür. Otopsi ve USG bulguları uyumsuz olan 6 (%7,1) fetüs saptanmıştır. Fetüslerin 57'sine (%67,9) genetik test yapılmıştır, 11 (%13,1) fetüste kromozomal anomali saptanmıştır. Günümüzde prenatal tanı ne kadar gelişmiş olsa da otopsiye ihtiyaç hala devam etmektedir.
Prenatal dönemde kardiyak anomali saptanan hastaların genetik hastalıklar açısından postnatal değerlendirilmesi
Konjenital kalp hastalıkları (KKH) kalbin ya da intratorasik büyük damarların intrauterin gelişim döneminde oluşan yapısal veya fonksiyonel hastalıklarını ifade etmektedir. KKH tüm konjenital anomalilerin yaklaşık üçte birini oluşturur. KKH'nin etiyolojisinde genetik ve çevresel faktörler rol oynar, ancak bunlar oldukça heterojen olup günümüzde çok azı bilinmektedir. Bu araştırmada fetal görüntüleme yöntemleriyle kardiyak defekt saptanan fetüslerden postnatal veya postmortem değerlendirme ile KKH olduğu doğrulananlarda genetik etiyolojinin araştırılması amaçlanmıştır. Ağustos 2016 ile Mart 2020 arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kardiyoloji veya Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniklerinde fetal kardiyak anomali saptanan ve Çocuk Genetik Hastalıkları polikliniğine yönlendirilen 268 olgu KKH tipleri, sınıflaması, prenatal ve postnatal tanı uyumu, antropometrik ölçümler, maternal enfeksiyon ve ilaç kullanımı, ailede KKH varlığı, eşlik eden anomaliler, işlevsel bozukluklar ve genetik hastalıklar yönünden incelenmiştir. Postnatal veya postmortem kardiyak değerlendirmeyle 258 olguda, 100 (%38,8) basit, 84 (%32,6) kompleks ve 22 (%8,5) önemli kardiyak malformasyon ile dört (%1,6) diğer kalp anomalisi olmak üzere, toplam 210 hastada (%81,4) farklı kategorilerden KKH saptanmıştır. Fetal ve postnatal kardiyak bulguların büyük ölçüde korelasyon gösterdiği, fetal hiperekojen odak bulunan fetüslerin %39 oranında normal kardiyak anatomiyle doğduğu görülmüştür. Hastaların 61'inde (%29) ekstrakardiyak malformasyonlar saptanmış; en sık renal (%25,3), intrakraniyal (%17,3), musküloskeletal (%10,4) ve abdominal (%9,6) anomalilerin eşlik ettiği bulunmuştur. Ayrıca gelişimsel gecikme (%17,5), oftalmik anomaliler (%13,2), hipotiroidi (%7,8), hipokalsemi (%4,2) ve işitme kaybı da (%1,3) izlenmiştir. Çalışmamızda 210 hastanın 25'i (%11,9) genetik hastalık tanısı almıştır. Kromozom analiziyle yedi trizomi 21, iki trizomi 18, bir trizomi 13; kopya sayısı inceleyen tetkiklerle beş 22q11.2 delesyon sendromu, bir 9p34 delesyonu ve bir 4q31 duplikasyonu ve 10p26 delesyonu, ayrıca klinik değerlendirmeyle iki 22q11.2 delesyon sendromu, iki VACTERL assosiasyonu, bir PHACES sendromu, bir akrokardiyofasiyal sendrom, bir CHARGE sendromu ve bir Ivemark sendromu tanı almıştır. KKH hastalarının genetik etiyoloji ve eşlik eden anomaliler yönünden değerlendirilmeleri bütüncül klinik tanı oranını artıracaktır. Anahtar Kelimeler: konjenital kalp hastalığı, genetik tanı, ekstrakardiyak anomali, kopya sayısı değişikliği, genetik sendrom
Methionine metabolism in human fetal, adult and cancer stem cells
Methionine is an essential amino acid critical in protein synthesis and methylation reactions. In this thesis, it is aimed to determine the effect of methionine on different human stem cell groups. Mesenchymal stem cells (MSC) derived from human bone marrow (BM) and umbilical cord blood (UCB), breast cancer stem cells isolated from MDA-MB-231 cell line, were treated with different doses of L-methionine in culture. Cell surface marker and cell cycle assessment were performed by flow cytometry. WST-1 was applied for the cell viability determination. Changes in gene expressions (OCT3/4, NANOG, DMNT1, DNMT3A and DNMT3B, MAT2A and MAT2B) with methionine supplementation were examined by RT-qPCR, the changes in histone methylation (H3K4me3, H3K27me3) levels were demonstrated by western blot analysis and SAM/SAH levels by ELISA. As a result of treatment with 0, 10, 25, 50 and 100 µM methionine, cell viability was determined >80% and methionine application for five hours was determined as a fixed time in future studies. In all three cell groups, the cells were mostly arrested in the G0/G1 phase for each culture condition. It was evaluated that BM-MSCs increased all investigated gene expressions in the culture medium containing 100 µM methionine, in addition to SAM/SAH levels. On the other hand, UCB-MSCs were found to increase OCT3/4, NANOG and DNMT1 gene expressions and decrease MAT2A and MAT2B expressions in culture medium containing 10 µM methionine. Moreover, an increase was observed in the He3K4me3 methylation profile. In addition, OCT3/4, NANOG, DNMT1 and MAT2B gene expressions in CSCs increased more at 50 and 100 µM starting from the addition of 25 µM methionine. An increase was determined in H3K4me3 protein expression at 50 and 100 µM methionine supplemented culture condition. This study demonstrates that methionine plays a critical role in metabolism and epigenetic regulation in different stem cell groups, and induces the maintenance of stem cells by regulating pluripotency-related gene expression and protein levels. Keywords: : methionine, stem cell, pluripotency, methylation, metabolism
Direkt antiglobulin testin fetüs ve yenidoğanın hemolitik hastalığını tanımlama ve şiddetini tahminde klinik değeri
Fetus ve Yenidoğanın Hemolitik Hastalığı (FYHH) son yıllarda sıklığında azalma olmakla beraber yüksek mortalite oranları ve uzun dönem morbiditesi nedeniyle önemini halen korumaktadır. Amaç: Bu çalışma ile Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde (EÜTFH) doğan bebeklerde, ABO ve ABO dışı FYHH sıklığını saptamayı ve Direkt Antiglobulin Test (DAT) pozitifliğinin FYHH'nı ve şiddetini öngörmedeki değerini incelemeyi ve FYHH tanısındaki diğer immun-hematolojik test algoritmalarını gözden geçirmeyi planladık. Gereç ve Yöntem: EÜTFH'de 1 Ocak 2018 – 31 Aralık 2018 tarihleri arasında doğan ve kan merkezimize DAT çalışılmak üzere kan örneği gönderilmiş olan 1737 yenidoğan ve anneleri çalışmaya dahil edildi. Perinatal döneme ait ABO, Rh(D) kan grubu, DAT sonucu, hastaneye yatış durumu, fototerapi gereksinimi, bilirubin ve hematokrit seviyeleri, intrauterin hastalık durumu, intrauterin gelişme geriliği (İUGG), antikor tarama ve antikor tanımlama çalışmaları kayıt altına alındı. Yenidoğanların annelerine ait gestasyon haftası, önceki gebelikler, Rh(D) ve ABO kan grubu, indirekt antiglobulin test (İAT), antikor tarama sonuçları, gereklilik halinde yapılan İAT titrasyonu ve antikor tanımlama özelikleri incelendi. Rh D negatif annelere yapılan anti D immunglobulin ile FYHH ilişkisi incelendi. Bu bilgilere KHD (Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı) hastaneye yatış dosyaları, Yenidoğan Bilim Dalı hastaneye yatış epikrizleri ve doğum kayıt dosyalarından ulaşıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 1737 yenidoğanın 95 (%5,4)'inde DAT pozitif saptanırken bu grupta fototerapi alma oranları, fototerapi süresi, maksimum bilirubin ortalaması, İUGG varlığı istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı. ABO uygunsuzluğu olan grupta fototerapi alma oranı, ABO uygunsuzluğu olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek iken (p=0,018), Rh(D) uygunsuzluğu olan ve olmayan yenidoğanlar arasında fototerapi alma oranı açısından istatistiksel anlamlı bir fark yoktu. Gebelerin 820 (%47,2)'sine antikor tarama yapılmış ve 50'inde (%60) pozitif saptanmıştı. Antikor taraması pozitif olan bu gebelerin 43'üne (%86) antikor tanımlama yapılmıştı. En sık D (%69)' ye karşı antikor mevcut olup bunu %11 ile Kell'e karşı antikor varlığı izlemekteydi. RhD ilişkili FYHH önlenmesinde en etkin yol olan Rh(D) immunglobulin uygulamasının 172 gebeden 104'üne (%60,5) yapıldığı, yapılmayan 68 gebeden de 52'sine yapılmama nedeninin bebeğin Rh(D) negatif saptanması olduğu belirlendi. DAT pozitif saptanan 95 bebeğin sadece bir tanesinde antikor tarama yapıldığı belirlendi. DAT pozitifliği bulunmayan 31 yenidoğana antikor tarama yapılmış olup bunlardan hiçbiri fototerapi almamıştı. DAT pozitif olguların fototerapi alma oranı (%9.4), DAT negatif olgulara (%1.8) göre anlamlı olarak yüksek bulundu. DAT<2 pozitif olan hiçbir yenidoğan fototerapi almamıştı. Buna karşın DAT ≥2+ olan ve fototerapi alan 9 hastanın 8'i ABO uygunsuzluğu olan yenidoğanlardı. Rh D uygunsuzluğu bulunan 116 yenidoğanın sadece 20'inde zayıf DAT pozitifliği (<2+) mevcuttu ve hiçbirinin fototerapi gereksinimi olmamıştı. Sonuç: Zayıf (<2+) DAT pozitifliğinin olgu grubumuzda hemoliz ile ilişkili klinik bir anlam taşımadığı görüldü. Anlamlı DAT ≥2+ pozitifliğine klinik hemolizin eşlik etme olasılığı da güçlü değildi. Yenidoğanlarda DAT pozitifliğinin ve DAT negatif ancak fototerapi gereksinimi olan bebeklerin immun hemoliz açısından incelenmesinde uygun immun-hematolojik algoritmin izlenmediği görüldü. Buna karşın, allo-immunizasyon gelişiminin izlemi ve yönetimi bakımından maternal izlem yeterli ve uygun bulundu.
Gebe masajının gebe ve fetus üzerine etkisi: Randomize kontrollü bir çalışma
Amaç: Çalışma gebe masajının gebe ve fetus üzerine etkisini saptamak amacı ile gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Çalışma, bir üniversite hastanesinin Obstetri Polikliniği'ne I. trimester tarama testi sonuçlarının değerlendirilmesi için gelen, infertilite öyküsü ve yüksek riskli gebeliği olmayan, 20-35 yaş, primipar gebeler ile gerçekleştirilen randomize kontrollü deneysel bir çalışmadır. Katılımcılar paralel karşılaştırma gruplarına tek merkez tarafından rasgele atanmıştır. Çalışmanın örnek seçim süreci CONSORT kriterlerine göre uygulanmış, çalışmanın uygulandığı merkezden tahsis edilen kayıtlara permütasyon yöntemi ile blok randomizasyon yapılmıştır. Veri toplama sürecinde körleme yöntemi uygulanamamış sadece veri analizinde uygulanmıştır. Çalışmaya uygunluğu değerlendirilen 430 gebeden 46'sı randomize edilmiş, kontrol grubu için 17, gebe masajı grubu için 13 gebenin verileri analiz edilmiştir. Çalışmanın gücünün %90-99 ve etki büyüklüğünün 0.52-1.89 arasında olduğu, gruplardaki örnek sayılarının yeterli olduğu saptanmıştır. Çalışmanın bağımsız değişkeni gebe masajı uygulaması, bağımlı değişkenleri maternal ve fatal iyilik hali, gebenin genel iyilik hali algısı, prenatal bağlanma düzeyi, prenatal distres düzeyi, biyofizik profil (BFP) ve gebe masajı memnuniyet düzeyidir. Etik kurul ve kurum izinleri alındıktan sonra, araştırmacı gebe masajı eğitimlerini tamamlamış, gebelerin bilgilendirilmiş gönüllü onamlarını aldıktan sonra çalışma uygulamaları gerçekleştirilmiştir. Uygulamalar çalışma kapsamında oluşturulan masaj ofisinde gerçekleştirilmiştir. Rutin gebelik izlemleri devam eden gebelere; kontrol grubunda 30. ve 34. gebelik haftalarında elektronik fetal monitörizasyon (EFM), BFP, yaşamsal bulgular, fetal kalp atım hızı (FKH) değerlendirmesi yapılmış ve Gebe Tanıtım Formu, Görsel Kıyaslama Ölçeği (GKÖ), Prenatal Bağlanma Envanteri (PBE), Prenatal Distres Ölçeği (PDÖ) uygulanmıştır. Gebe masajı grubunda 30-34. haftalar arası beş hafta boyunca her hafta, haftada bir kez, 60 dk derin doku ve İsveç masajı yöntemlerini içeren gebe masajı uygulanmıştır. Uygulamalar esnasında gebelere özgü tasarlanmış Yan Yatış Pozisyon Alma Sistemi kullanılmıştır. İlk görüşmede gebe masajı öncesi ve son görüşmede gebe masajı sonrası kontrol grubundaki gibi tüm formlar ve ölçümler uygulanmıştır. 31-33. gebelik haftalarında da masaj öncesi ve sonrası GKÖ ve diğer ölçüm verilerinin değerlendirilmesi yapılmıştır. Ayrıca her gebe masajı sonrası Görsel Analog Hasta Tatmini Skalası (GAHTS) ile memnuniyet düzeyi ölçülmüştür. Çalışma sürecinde uygulamaya bağlı herhangi önemli bir yan etki oluşmamıştır. Veri toplama aşamasının tamamlanma kararı PASS programı ile yapılan güç analizi ile belirlenmiştir. Çalışma verilerinin çözümlenmesi ise SPSS 16 programı ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışma sonucunda; maternal ve fetal sağlık göstergelerinin kontrol ve gebe masajı grubunda ilk ve son görüşmelerde gruplar içi ve gruplar arası anlamlı olarak benzer olduğu saptanmıştır (p>0.05). Çalışmanın başlangıcında grupların sosyodemografik ve ölçek puanları açısından anlamlı olarak benzer oldukları saptanmıştır (p>0.05). Çalışmanın sonunda ölçek puanları açısından her iki grup arasında anlamlı fark olduğu (p<0.05) ve kontrol grubunun ilk görüşme ve son görüşme ölçek puanları arasında anlamlı değişme olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Gebe masajı grubunda ilk görüşme ve son görüşme ölçek puanları değerlendirildiğinde gebenin genel iyilik halinin ve prenatal bağlanma düzeyinin anlamlı bir şekilde arttığı, prenatal distres düzeyinin anlamlı bir şekilde azaldığı (p<0.05) ve BFP düzeyinin çalışma sürecinde anlamlı bir şekilde hep iyi düzeyde olduğu saptanmıştır (p>0.05). Ayrıca her gebe masajı öncesi ve sonrası gebenin genel iyilik halinin anlamlı olarak iyi yönde artış gösterdiği (p<0.05) ve gebelerin gebe masajından memnuniyetlerinin %99 olduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmanın birincil sonucu gebe masajının fetusa ve gebeye zarar vermediği, kadınların genel iyilik halini belirgin bir şekilde arttırdığı, prenatal bağlanmayı arttırdığı ve prenatal distresi belirgin bir şekilde azalttığıdır. İkincil sonuçlar ise gebelerin ilk uygulamadan son uygulamaya kadar tüm masajlardan memnuniyetlerinin oldukça yüksek olduğudur. Bu uygulamanın bölgesel ya da tüm vücut masajı şeklinde doğuma hazırlık sınıfları ve gebe polikliniklerinde hizmet veren ebe ve hemşireler tarafından öğrenilerek rutin gebelik hizmetleri içinde verilmesi önerilmektedir. Hatta ebe ve hemşirelerin masaj merkezlerinde gebe masajı uygulamaları için istihdam edilme imkanlarının sağlanması, ülkemizde bu uygulamanın öncelikle oluşturulup sonra geliştirilmesi için çalışma bulgularından yola çıkılarak eğitimlerin düzenlenmesi önerilmektedir. Gebe masajının yüksek riskli gebelik ve fetus üzerine etkisini saptamaya yönelik araştırmaların yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Gebelik; Masaj terapi; Fetus; Prenatal; Distres; Ebe; Hemşire. Not: Araştırma Ege Üniversitesi Rektörlüğü Bilimsel Araştırma Projeleri kapsamında 16-ASYO-017 proje numarası ile desteklenmiştir.
İnsan fetüs kadavralarında vomeronazal organın incelenmesi
Vomeronazal organ (VNO) omurgalı canlıların birçoğunda bulunan aksesuar koku alma sisteminin periferik duyu organı olup feromonların kemoresepsiyonunda rol aldığı düşünülmektedir. Vomeronazal organın insandaki varlığı ve fetal yaşamdaki gelişim süreci halen tartışmalı bir konudur. Bu çalışmada insan fetüslerinde Vomeronazal organ varlığı ve histolojik yapısının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı laboratuvarında Mersin Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan (18/09/2019 tarih ve 2019/383 sayılı) etik onay alındıktan sonra 30 adet (14 erkek ve 16 kadın) %10 formalinle sabitlenmiş insan fetüsünde (ortalama yaş, 23 hafta, 17-30 hafta) yapılmıştır. Fetüs nazal septumları cerrahi diseksiyon ile ortaya konularak alınan nazal septum örnekleri septum formaldehid içerisinde Histoloji laboratuvarında incelendi. Kesitler, ışık mikroskobu ile incelenerek, mikroskoba entegre edilmiş bir dijital kamera ile fotoğraflandı ve değerlendirildi. Vomeronazal organ bulunan boyanmış preparatlarda organın boyu, alanı, çapı, nazal septum kıkırdağına ve solunum epiteline bakan yüzeylerin epitel kalınlığı ile solunum epiteli kalınlığı x10 büyütmede 5 farklı alanda ölçüldü. Değişkenlerin Normal Dağılıma uygun olup olmadığını Shapiro Wilk testi ile incelenmiştir. İki grup karşılaştırılmasında Independent Sample t testi ve Mann Whitney U testinden yararlanılmıştır. Bağımlı yapıda olan değişkenlerin karşılaştırılması için Terkarlı Varyans Analizi uygulanmıştır. Analizler Statistica v.13.3.1 programı ile yapılmıştır. p<0,05 istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak kabul edilmiştir. 30 fetüse ait nazal doku örnekleri incelendiğinde 15 tanesinde nazal septumun her iki tarafında ve 9 tanesinde tek taraflı olmak üzere toplam 24 örnekte (%80) VNO tespit edilmiştir. Biyoistatistiksel olarak 24 tane VNO incelemesi cinsiyet ve bilateral veya unilateral olmasına göre yapılmıştır. VNO bulunan preparatlarda organın boyu, çapı, alanı, nazal septum kıkırdağına ve solunum epiteline bakan epitelin kalınlığı ve solunum epitel kalınlığı değerlendirildi. Beş farklı noktadan ölçülen VNO çaplarında (p=0,17), nazal septum kıkırdağına bakan epitel kalınlıklarında (p=0,75), solunum epiteline bakan epitel kalınlıklarında (p=0,619), solunum epiteli kalınlıklarında (p=0,715) ve ölçülen VNO alanları arasında (p=0,135) fetüsler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Cinsiyetler arası ikili grup karşılaştırmaları sonuçlarına göre kız ve erkek cinsiyet grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p0,005). Nazal septum kıkırdağına bakan epitel kalınlığı açısından unilateral ve bilateral gruplar arasında 2, 3, 4 ve 5 ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yok iken epitel 1 ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardır(p=0,033). Histolojik değerlendirmede Vomeronazal organın nazal septumun her iki yanında gevşek bağ dokusu içerisinde yerleşim gösterdiği görüldü. Bazı preparatlarda bu organ gevşek bağ dokusunu saran solunum epitelinin invajinasyonu olarak izlendi. Vomeronazal organın histolojik yapısı incelendiğinde ise gevşek bağ dokusu yapısındaki lamina propriya üzerine oturmuş yalancı çok katlı silli silindirik goblet hücreli epitele sahip lümenli yapılar şeklinde görüldü. Çalışmamızda Vomeronazal organın insan fetüslerinin büyük kısmında mevcut olduğu gözlenmiş olup histolojik yapısı literatür bulguları ile benzer şekilde tanımlanmıştır. Vomeronazal organın histolojik yapısının ortaya konmuş olmasıyla birlikte klinik öneminin ortaya konması için ileri çalışmalara ihtiyaç göstermektedir.
Maternal kandan noninvazif yöntemlerle fetal rh tayini
ÖZETAmaç: Bu çalışmanın amacı Rh uygunsuzluğu olan gebelerde fetal Rh durumunun invaziv olmayan bir teknikle, maternal kandan serbest fetal DNA izolasyonu ile tespit edilmesidir. Özellikle daha önceki gebeliklerinde fetal anemi gelişen gebelerde fetusun RhD pozitif olduğunun bilinmesi fetusun yakın takibine olanak verecektir.Yöntem: Rh uygunsuzluğu olan 50 gebeden serbest fetal DNA izolasyonu yapıldı. İzole edilen DNA, TaqMan probu ve RhD geninin exon 7 bölgesine ait primerlerle Real Time PCR kullanılarak analiz edildi.Bulgular: Rh uygunsuzluğu olan 50 hastanın 3 tanesinin bebeği RhD negatif olarak saptandı, geri kalan 47 hastanın bebeği RhD pozitif olarak bulundu. RhD pozitif bulunan fetuslardan bir tanesinin, doğumdan sonra RhD negatif olduğu saptandı.Sonuç: Fetal Rh durumunun non invazif olarak maternal kandan izolasyonu mümkündür. Non invazif olarak fetal RhD durumunun saptanması, gereksiz indirekt coombs testleri ve gereksiz Anti D immunglobulin uygulamasının önüne geçerek maliyet düşürülmesine ve gereksiz kan ürünü uygulamasının engellenmesine olanak sağlayacaktır. Bu çalışma prenatal tanı alanında yeni gelişmelere ön ayak olacaktır.
İntrauterin nöral tüp defekti tanısı alan gebeliklerde sonografik bulguların ve lezyon seviyesinin tanı haftası ile ilişkisi
Amaç: İntrauterin nöral tüp defekti tanısı alan gebeliklerde sonografik bulguların ve lezyon seviyesinin tanı haftası ile ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma T.C. İstanbul Bilim Üniversitesi Florance Nigtingale Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde Ocak 2015- Aralık 2017 yılları arasında, intrauterin nöral tüp defekti tanısıyla gelen 64 gebeliğin verileriyle hazırlanan retrospektif istatistiksel bir veri tabanı çalışmasıdır. Çalışmamızda 64 meningomyelosel tanısı alan fetüsün, ultrasonografik spinal lezyon seviyesi, MMC kese çapı ve kranial bulguları ile prenatal ilk tanı konma haftaları; 20. gebelik haftasından sonra spinal lezyon seviyesi ile ultrasonografide izlenebilen bacak hareketleri ve tümü sezaryen ile doğan bebeklerde postoperatif 1. saat içinde bacak hareketleri karşılaştırılmıştır. Çalışmada lezyon seviyesi en sık izlenen lomber ve diğerleri olarak iki gruba ayrılmıştır. Bulgular ve Sonuçlar: Çalışma sonucunda spinal lezyon seviyesi, kranial bulgular ve prenatal ilk tanı haftası arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. Lomber MMC fetuslarda diğer lezyon seviyelerine oranla intrauterin bacak hareketleri anlamlı düşük izlenmiş olsada doğum sonrası fark izlenmemiştir. Gebelikte erken tanı/tanı, intrauterin saptanan lezyonun doğum sonrası yaşam boyu etkilerini değerlendirebilmek, tıbbi tahliye, şntrauterin fetal cerrahi, aileyi bekleyen maddi ve manevi sürece hazırlık için önemlidir. Anahtar Kelimeler: Nöral tüp defektleri, prenatal tanı, fetal malformasyonlar, meningomyelosel, gebelik
Ege bölgesi'ndeki atık sığır fetüslerinde neospora caninum'un moleküler yöntemlerle tespiti, moleküler karakterizasyonu ve bölge seroprevalansının belirlenmesi
Amaç: Bu çalışma ile son yıllarda dünyada ve Türkiye'de sığır abortlarının önemli nedenlerinden biri olan ve ciddi ekonomik kayıplara yol açan neosporosisin, büyükbaş hayvancılığın yoğun olduğu Ege Bölgesi'ndeki durumunun araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmada İzmir/Bornova Veteriner Kontrol Enstitüsü sorumluluk sahasına giren illerdeki sığır işletmelerinden örneklemeler yapılmıştır. Çalışmada Ege Bölgesi'nde bulunan işletmelerdeki abort vakalarına ait atık fetüslerin beyin ve iç organ dokularından DNA izolasyonu yapıldıktan sonra, bu örnekler Real-Time PZR test metodu ile analiz edilmiştir. Pozitif olarak tespit edilen örneklerden Neospora caninum'un moleküler karakterizasyonu yapılmıştır. Ayrıca serolojik olarak, basit rastgele örnekleme yöntemi ile %95 güven seviyesi, %10 beklenen prevalans (+/- 5) hata payı ile 973 sığırdan toplanan kan serumları ELISA yöntemi kullanılarak anti-N. caninum antikorları tespit edilmiştir. Bulgular: Yapılan çalışmada RT-PZR yöntemiyle incelenen toplamda 88 sığır fetüsüne ait organ ve dokularının 8'inde (%9,09) N. caninum DNA'sı tespit edilmiş ve incelenen toplam 973 sığırın 122'si (%12,66) serolojik olarak pozitif bulunmuştur. RT-PZR ile pozitif bulunan örnekler sekans işlemlerine tabii tutularak filogenetik ağaçları oluşturulmuştur. Sonuç: Ege Bölgesi'ndeki sığırlarda N. caninum yaygınlığı hem serolojik hem de moleküler çalışmalarla kapsamlı bir şekilde belirlenerek bölgedeki büyükbaş hayvancılık yetiştiriciliğinde N. caninum ile ilgili problem yaşayan işletmelerin güncel durumu ve N. caninum kaynaklı abort problemlerinin saha yansıması ortaya konmuştur. Elde edilen bulgulara göre hastalıkla ilgili mücadele stratejilerinin belirlenmesi ve son konakları da içeren daha kapsamlı çalışmalar yapılmasının önemli olacağı kanaatine varılmıştır.
Gebelerde doğum korkusu ile prenatal bağlanma arasındaki ilişki
Amaç: Gebelerde doğum korkusu ile prenatal bağlanma arasındaki ilişkiyi ve etkileyen faktörleri belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Analitik ve kesitsel tipteki bu araştırma Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı gebe polikliniğine başvuran, en az 28 haftalık 398 gebe ile 15.04.2021-15.09.2021 tarihleri arasında yürütülmüştür. Veriler Gebe Tanıtıcı Formu, Wijma Doğum Beklentisi/Deneyimi Ölçeği (W-DEQ) A Versiyonu ve Prenatal Bağlanma Envanteri (PBE) kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, Mann-Whitney U testi, Kruskal Wallis Varyans Analizi, Spearman testi, lineer regresyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan gebelerin ortanca yaşı 28,0 (18,0–45,0), eşlerinin ortanca yaşı 32,0 (20,0-51,0) olarak bulunmuştur. Gebelerin %37,9'unun lise mezunu olduğu, %67,3'ünün herhangi bir işte çalışmadığı, %78,1'inin gelirinin giderine denk olduğu, %88,9'unun çekirdek aile tipi yapısında, %77,9'una eşinin destek olduğu saptanmıştır. Gebelerin %62,6'sının 35-38. haftalar arsında olduğu, %37,2'sinin toplam bir gebeliği olduğu, %23,9'unun düşük yaptığı, %6,3'ünün kürtaj olduğu, %3,3'ünün ölü doğum yaptığı, %48,5'inin hiç çocuğu olmadığı %66,3'ünün gebeliğinin planlı olduğu belirlenmiştir. Gebelerin %72,8'inin doğum yöntemleri hakkında bilgi aldığı, %37,5 oranında vajinal doğumu, %37,5 oranında sezaryen doğumu tercih ettikleri saptanmıştır. Gebelerin %70,4'ünün doğum deneyimlerinden olumlu etkilendiği, %64,8'inin ise doğum ağrısı çekmekten korktuğu tespit edilmiştir. Gebelerin sosyodemografik özellikleri (eşin yaşı, eğitim durumu, eşin eğitim durumu, çalışma durumu, aile gelir durumu, eşin destek olma durumu) ve obstetrik özellikleri (doğuma hazırlık sınıflarına katılma, kontrol ve izlemlere gitme, doğum yöntemleri hakkında bilgi alma, doğum deneyimlerinden etkilenme, doğum ağrısı çekmekten korkma) ile W-DEQ-A ölçek puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Gebelerin sosyodemografik özellikleri (yaş, eşin yaşı, eğitim durumu, eşin eğitim durumu, çalışma durumu, eşin çalışma durumu, aile gelir durumu, en uuzun süre yaşanılan yer, evlilik süresi, aile tipi, eşin destek olma durumu) ve obstetrik özellikleri (toplam gebelik sayısı, düşük yapma, yaşayan çocuk sayısı, gebeliğin planlı olma durumu, doğuma hazırlık sınıflarına katılma, kontrol ve izlemlere gitme, doğum yöntemleri hakkında bilgi alma, doğum deneyimlerini konuşma ve dinleme, doğum deneyimlerinden etkilenme) ile PBE puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Gebelerin W-DEQ-A ölçek puanı ile PBE puanı arasında negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişki saptanmıştır (p=0,000). Katılımcıların W-DEQ-A ölçek puanı arttıkça PBE puanının azaldığı tespit edilmiştir. Gebelerin PBE puanının W-DEQ-A ölçek puanını yordalayabilme gücü, lineer regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. Eğitim durumu, çalışma durumu, aile gelir durumu, eş destek olma durumu, doğuma hazırlık sınıflarına katılma, kontrollere izlemlere gitme, doğum yöntemleri hakkında bilgi alma, doğum deneyimlerinden etkilenme değişkenlerinin karıştırıcı etkisi dışlandıktan sonra W-DEQ-A ölçek puanı ile PBE puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişki saptanmıştır. Gebelerin PBE puanındaki bir birimlik artışın W-DEQ-A ölçek puanını 0,698 birim azalttığı tespit edilmiştir. Sonuç: Araştırmadan elde edilen bulgular gebelerde prenatal bağlanma arttıkça doğum korkusunun azaldığını, prenatal bağlanma ve doğum korkusunu etkileyen bazı sosyo-demografik ve obstetrik özelliklerin olduğunu göstermiştir. Bu doğrultuda hemşireler ve ebelerin doğum öncesi bakım izlemleri sırasında gebelerin doğum ve doğum sonu süreçlerini etkileyebilen prenatal bağlanma durumlarını, doğumu algılama biçimlerini, doğuma hazır oluşluklarını, doğum korkusu varlığını dikkatle değerlendirmeleri önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Anne-Fetüs İlişkisi, Bağlanma, Doğum Korkusu, Gebelik
Miadında komplike olmayan gebelerde D vitamini düzeyinin ultrasonda fetusun femur uzunluğu/abdominal çevre oranına (FL/AC) etkisi
D vitamini eksikliği tüm dünyayı etkileyen önemli bir halk sağlığı sorunudur. D vitamini yetersizliği Türkiye'de % 47 gibi yüksek bir seviyede saptanmıştır(1). Düşük D vitamini seviyelerine sahip anneler ve bu annelerin bebekleri ile birçok hastalığın ilişkisi mevcuttur(2, 3). D vitamini insan vücudunda sentezlenebilen tek vitamindir. Hedef doku reseptörlerine D vitamininin etki edebilmesi için karaciğerde sitokrom p450-25 hidroksilaz (CYP27A1) ile 25-hidroksivitamin D (25(OH)D)'ye daha sonrasında böbrekte 1-alfa hidroksilaz (CYP27B1) ile 1,25 dihidroksivitamin D (1,25(OH)2D )'ye dönüşmesi gerekmektedir. 1,25(OH)2D, D vitamininin hedef organları olan barsak, kemik, böbrek ve paratiroid bezlerinde etkisini gösterir. Aktif D vitaminin temel görevi barsaklardan kalsiyum (Ca) ve fosfor (P) emilimini artırmak ve parathormon (PTH) ile birlikte organizmanın Ca ve P homeostazisini sağlayarak kemik mineral dansitesini en optimal düzeyde tutmaktır. Gebelik döneminde D vitamini ve kalsiyum metabolizması açısından optimal maternal durum korunurken, fetüste mineralize yapıların artmış gereksinimi karşılanmaya çalışılır. Maternal D vitamini durumu yenidoğan dönemindeki fetal depolar için çok önemlidir. Bu özellikle fetal kemik büyümesinin zirveye ulaştığı 3. trimesterde daha önemli hale gelmektedir. Biz çalışmamıza 23/06/2021-03/03/2022 tarihleri arasında Muğla Eğitim Araştırma Hastanesinde 37 hafta ve üzeri haftalarda doğum yapan gestasyonel diabetes mellitus (GDM), preeklempsi, fetal gelişim kısıtlılığı, kronik hipertansiyon, tip 2 diabet, kollajen doku hastalığı, sigara kullanımı, kolestaz, kronik böbrek yetmezliği, kronik hastalık öyküsü olmayan gebeleri dahil ettik. Gebelerin özgeçmişi, soygeçmişi, D vitamini takviyesi alıp almadıkları sorgulandı ve doğum öncesi ultrasonografik ölçümleri yapıldı. Çalışma için gebelere kullanmakta olduklarının haricinde bir D vitamini takviyesi yapılmadı ve bu çalışma amaçlı doğum şekli ve zamanı değişmedi. Maternal serum 25(OH)D seviyelerine göre hastalar 20 ng/ml cut-off değer kabul edilerek 2 gruba ayrıldı ve serum değeri > 20 ng/ml olanlar normovitamin grubu, < 20 ng/ml olanlar hipovitamin grubu olarak kabul edildi. Biz çalışmamızda komplike olmayan term gebelerdeki maternal serum 25(OH)D düzeyinin fetal femur uzunluğu/abdominal çevre (FL/AC) oranına etkisini araştırdık. Literatürdeki maternal serum 25(OH)D düzeyi ile fetal biyometri sonuçlarını karşılaştıran çalışmalar çelişkilidir. Biz çalışmamızda komplike olmayan term gebelerdeki maternal serum 25(OH)D düzeyi ile fetal biyometri ve doğum sonuçları ile bir ilişki saptamadık fakat maternal ve paternal boy ile femur uzunluğu (FL) ve FL/AC oranı arasında zayıf pozitif korelasyon saptadık. Anahtar Kelimeler: 25-hidroksivitamin-D, Femur uzunluğu, Kalsiyum, FL/AC
Major ve/veya yapısal anomalili fetuslarda tüm ekzom analizinin (WES) tanı koyma gücünün retrospektif olarak değerlendirilmesi
Prenatal WES analizi, 2016 ve sonrasında literatürde daha sık olarak yer almaya başlayan, farklı katılımcı sayıları ve farklı fenotipik bulguları olan olgular üzerinde çalışılan ve dolayısıyla tanı koyma gücü literatürde değişen oranlarda olup %15-%42 arasında değişen gelişmeye açık bir prenatal genetik tanı yöntemidir. Şuana kadar literatürde bildirilen yayınlar, akraba evliliği prevelansının düşük olduğu toplumlarda ve pozitif aile öyküsü oranı düşük olan olgularla yapılan çalışmalarken, çalışmamız popülasyon özellikleri gereği, %50'sinde ebeveynler arası akrabalığın mevcut olduğu ve %25'inde pozitif aile öyküsü bulunan 20 olgu ile oluşturulmuş ve takibinde olguların postnatal değerlendirmelerinin yapıldığı literatürdeki ilk örneklerdendir. Çalışmamızda, kliniği açıklayacak kromozomal anomalilerin ekarte edildiği 20 olgunun 9'unda tüm ekzom sekanslama ile fetal fenotipi açıklayacak genetik etiyoloji bulunarak, prenatal tüm ekzom sekanslama analizinin tanı koyma oranı %45 olarak bulunmuştur. Ebeveynler arası akrabalık ve ailelerdeki benzer etkilenimli birey oranlarnın yüksek olması nedeniyle, tanı koyma oranının literatür ortalamasından yüksek saptandığı düşünülmüştür. Farklı sistem ve organ tutulumları olan fetuslar bulgularına ve sistem tutulumlarına göre sınıflandırıldığında, WES analizinin tanı koyma gücünün en yüksek olduğu grubun, fetal akinezi, santral sinir sistemi anomalisi ve iskelet sistemi tutulumları olduğu görülmüştür. Ek olarak literatürdeki yüksek sporadik oranların aksine, çalışmamıza dahil edilen, posterior ensefaloselli olguların tümünün sendromik olduğu ve monogenik genetik etiyolojilerle oluştuğu gösterilerek, ensefaloselli olgularda prenatal tüm ekzom sekanslama çalışmalarının planlanmasının önü açılmıştır. Çalışmamız, bilindiği kadarıyla Türk toplumunda çalışılan ilk prenatal ekzom sekanslama çalışmasıdır. Sonuçlar ile, akraba evliliğinin yaygın olduğu toplumumuzda, ekzom sekanslamanın tanı gücü ortaya konulmuş ve toplulumuzdaki uygulanabilirliği sorgulanmıştır. Ek olarak yüksek novel varyant oranı ile, nadir sendromlardaki tanımlanmış varyant oranlarının arttırılması sağlanmıştır.
Gebe ratlarda formaldehit maruziyetinin fetusların morfolojik yapıları ile karaciğer dokusunun gelişimi üzerine zararlı etkilerinin araştırılması; chrysin'in muhtemel koruyucu rolünün incelenmesi
ÖZETAmaç: Deneysel olan bu çalışmada, gebelikte formaldehit maruziyetinin fetuslarınmorfolojisi ve karaciğer gelişimi üzerindeki olası zararlı etkilerinin incelenmesi veolası bu zararlı etkilere yönelik chrysin'in muhtemel koruyucu etkisinin belirlenmesiamaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmada ağırlıkları 200-250 gr arasında olan, erişkin 67 adetWistar Albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. 67 adet dişi sıçan 7 gruba ayrıldıktan sonragebelik oluşturulmaya çalışıldı. Gebe kalmayan 12 dişi sıçan deney dışı bırakıldı.Grup I'e intraperitoneal (i.p.) serum fizyolojik, Grup II'ye gavaj yolu ile 20 mg/kgchrysin (CH), Grup III'e i.p. yolla 0,1 mg/kg formaldehit (FA), Grup IV'e i.p. yolla 1mg/kg FA, Grup V'e i.p. yolla 0,1 mg/kg FA ve gavaj yolu ile 20 mg/kg CH, GrupVI'ya i.p. yolla 1 mg/kg FA ve gavaj yolu ile 20 mg/kg CH ve Grup VII'ye gavajyolu ile mısır yağı gebeliğin 7.-20. günleri arası gün aşırı uygulandı. Gebeliğin 20.günü sezeryan yapılarak fetuslar çıkarıldı. Fetusların morfolojik parametreleri (fetusağırlığı ve karaciğer ağırlığı) incelendi. Karaciğer gelişimindeki etkilenmeyibelirlemek için histolojik boyamalar (Hematoksilen-Eozin ve Periyodik Asit-Schiff)ve biyokimyasal analizler yapıldı.Bulgular: FA uygulanan grupların fetus ağırlığı ve karaciğer ağırlığında istatistikselolarak anlamlı bir şekilde azalma saptandı. Fetus karaciğerinde hem 0,1 mg/kg FAhem de 1 mg/kg FA grubunda megakaryosit sayısında istatistiksel olarak anlamlı birazalma tespit edildi. 1 mg/kg FA grubunda ise histopatolojik değişiklikler gözlendi.Biyokimyasal olarak FA, glutatyon (GSH) düzeyini azalttı ve malondialdehit (MDA)düzeyini arttırdı.Sonuç: Gebelikte düşük doz FA maruziyeti, oksidatif stres oluşturmak suretiylefetusun morfolojik, histolojik ve biyokimyasal olarak olumsuz etkilenmesine sebepolur. CH ise morfolojik ve biyokimyasal parametrelerde antioksidan etki göstermekteama histopatolojik değişiklikleri düzeltmekte yetersiz kalmaktadır.Anahtar Kelimeler: Formaldehit, Chrysin, Rat fetus, Morfolojik yapı, Karaciğergelişimi.Gereç ve Yöntem: Çalışmada ağırlıkları 200-250 gr arasında olan, erişkin 67 adet Wistar Albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. 67 adet dişi sıçan 7 gruba ayrıldıktan sonra gebelik oluşturulmaya çalışıldı. Gebe kalmayan 12 dişi sıçan deney dışı bırakıldı. Grup I'e intraperitoneal (i.p.) serum fizyolojik, Grup II'ye gavaj yolu ile 20 mg/kg chrysin (CH), Grup III'e i.p. yolla 0,1 mg/kg formaldehit (FA), Grup IV'e i.p. yolla 1 mg/kg FA, Grup V'e i.p. yolla 0,1 mg/kg FA ve gavaj yolu ile 20 mg/kg CH, Grup VI'ya i.p. yolla 1 mg/kg FA ve gavaj yolu ile 20 mg/kg CH ve Grup VII'ye gavaj yolu ile mısır yağı gebeliğin 7.-20. günleri arası gün aşırı uygulandı. Gebeliğin 20. günü sezeryan yapılarak fetuslar çıkarıldı. Fetusların morfolojik parametreleri (fetus ağırlığı ve karaciğer ağırlığı) incelendi. Karaciğer gelişimindeki etkilenmeyi belirlemek için histolojik boyamalar (Hematoksilen-Eozin ve Periyodik Asit-Schiff) ve biyokimyasal analizler yapıldı.Bulgular: FA uygulanan grupların fetus ağırlığı ve karaciğer ağırlığında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalma saptandı. Fetus karaciğerinde hem 0,1 mg/kg FA hem de 1 mg/kg FA grubunda megakaryosit sayısında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma tespit edildi. 1 mg/kg FA grubunda ise histopatolojik değişiklikler gözlendi. Biyokimyasal olarak FA, glutatyon (GSH) düzeyini azalttı ve malondialdehit (MDA) düzeyini arttırdı.Sonuç: Gebelikte düşük doz FA maruziyeti, oksidatif stres oluşturmak suretiyle fetusun morfolojik, histolojik ve biyokimyasal olarak olumsuz etkilenmesine sebep olur. CH ise morfolojik ve biyokimyasal parametrelerde antioksidan etki göstermekte ama histopatolojik değişiklikleri düzeltmekte yetersiz kalmaktadır.
Farelerde hippo sinyal yolağı aktivatör ve inhibitörünün fetus gelişimi boyunca kalp hücreleri üzerinde etkisi
Organ büyümesi dahil olmak üzere hücresel düzeyde meydana gelen çeşitli süreçlerde Hippo sinyal yolağı görev almaktadır. Hippo sinyal yolağının transkripsiyon ko-aktivatörü olan YAP birçok genin ekspresyonunda görev almaktadır. Bu nedenle Hippo sinyal yolağının aktivasyonunun veya inhibisyonunun kalp hücrelerinin gelişimi üzerine etkili olduğu düşünülmektedir. Benzer olarak Wnt sinyalizasyonu farklılaşma ve büyüme gibi çeşitli hücresel süreçlerde görev almaktadır ve Hippo sinyal yolağı ile ilişki göstermektedir. Bu çalışmada fareler kontrol (NT), DMSO, Verteporfin ve C2 Ceramide olmak üzere dört grubaayrıldı. Fetal gelişimin 18.5 gününde anneden alınan fetusların ağırlıkları değerlendirildi. 18.5 günlük fare embriyolarının kalp dokularında hippo sinyal yolağının aktivatörü olan Verteporfin ve hippo yolağı inhibitörü olan C2 Ceramide uygulanması sonrasında YAP, β-katenin, GATA-4 gibi genlerin immünohistokimya ile ifade düzeylerine bakıldı. Ayrıca kalp dokuları PAS, trikrom ve Hematoksilen-Eozin boyaları ile boyanarak morfolojik olarak değerlendirildi. Deney sonuçlarına göre Verteporfin uygulanan fetüslerin ağırlıkları diğer gruplara oranla anlamlı olarak düşük saptanmıştır. İmmünohistokimya sonuçlarına göre NT ve DMSO gruplarına oranla, Verteporfin grubunda YAP, β-katenin ve GATA-4 ifadesi anlamlı olarak azalırken, C2 Ceramide grubunda YAP, β-katenin ve GATA-4 ifadesi anlamlı olarak artmıştır. HE boyama ile morfoloji tüm gruplar arasında bir fark görülmemiştir. Trikrom boyama ile gruplar arası epikard ve miyokardda farklılık görülürken, PAS boyama ile Verteporfin grubunda farklılık saptanmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda Hippo sinyal yolağı kalp gelişiminde yer alan gen ifadelerine etki etmenin yanı sıra Wnt sinyalizasyonun anahtar proteini olan β-katenin ile de bu süreçlerde etkileşim kurmakta ve ifade düzeylerini etkilemektedir.
Prenatal dönemde fetal ekokardiyografi ile doğumsal kalp hastalıkları ve fetal disritmilerin değerlendirilmesi ve postnatal sonuçlar ile karşılaştırılması: 10 yıllık tekmerkezli retrospektif araştırma
Doğuştan kalp hastalıkları en sık görülen doğumsal anomaliler olup perinatal morbidite ve mortalitenin önde gelen sebeplerindendir. Bu nedenle yüksek riskli olan gebelere fetal ekokardiyografi yapılması önerilmektedir. Çalışmada çocuk kardiyoloji bölümünde fetal ekokardiyografi yapılan gebelerin; başvuru nedenleri, risk faktörleri, fetal ve postnatal ekokardiyografi sonuçları retrospektif olarak değerlendirilerek doğuştan kalp hastalığı açısından düşük ve yüksek riskli gebeliklerdeki fetal kardiyak anomalilerinin sıklığı ve dağılımının incelenmesi amaçlanmıştır. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyoloji Bölümünde Ocak 2008-Aralık 2018 yılları arasında fetal ekokardiyografi yapılan 7694 fetüsün ve bu fetüslerden postnatal transtorasik ekokardiyografi kayıtlarına ulaşılan 375 bebeğin bilgileri retrospektif olarak değerlendirildi. Başvuru endikasyonlarına göre gebeler yüksek/orta riskli (grup 1) ve düşük riskli (grup 2) olarak iki gruba ayrıldı. Çalışmada 7694 fetüse ekokardiyografi yapıldığı saptandı. Gebelik haftası 15-40 hafta (23,4±4,5 hafta) aralığındaydı. 7694 fetüsün %94,2'sinin grup 1'e, %5,8'inin grup 2'ye ait olduğu tespit edildi. Doğuştan kalp hastalığı saptanma oranı tüm fetuslarda %11,7 iken grup1'de %12,1, grup 2'de %5,2 olarak bulundu. Prenatal ve postnatal ekokardiyografi sonuçları karşılaştırıldığında %82,6 aynı sonuçlar elde edildi. En yüksek duyarlılık (%97) ve özgüllük (%100) kompleks doğuştan kalp hastalıklarında saptandı. Doğuştan kalp hastalığı sıklığı yüksek riskli gebelerde, düşük riskli gebelere göre daha yüksek oranda saptandı. Çalışmada yüksek risk grubunu oluşturan bazı endikasyonlarda doğuştan kalp hastalığı açısından düşük risk saptandı. Düşük risk grubundaki bazı endikasyonlarda ise istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi. Fetal ekokardiyografi ile doğuştan kalp hastalığının erken dönemde saptanması, bu fetüsler için doğumdan hemen sonra uygun tıbbi veya cerrahi tedavinin planlanmasını sağlayarak mortalite ve morbiditeyi azaltmaktadır. Anahtar Kelimeler: Fetal ekokardiyografi, Doğuştan kalp hastalıkları, Gebelikte risk faktörleri, Prenatal tanı.
Fetüslerde nervus ulnaris'in önkoldaki musküler dallanma özelliklerinin incelenmesi
Nervus ulnaris'in (NU), fetal dönemdeki anatomisi ile yetişkinlerdeki seyri, dallanma özellikleri ve varyasyonları arasındaki ilişkinin tanınması NU'nun önkoldaki anatomik özelliklerinin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunabilir. Fetüs kadavralarında, NU'nun musküler dallanma özellikleri ve bu dallara ait detaylı morfometrik ölçümler ile ilgili bulgularımızı sistematik bir şekilde sunmayı amaçladık. Bu çalışma, %10'luk formaldehit solüsyonu ile fikse edilmiş, gestasyonel yaşları 19 ile 37 hafta arasında değişen 52 fetüs önkolu üzerinde gerçekleştirildi. NU'dan ayrılan musküler dalların; sayısı ile ana gövdeden çıkış sırası not edildi ve ulaştıkları kaslara göre sınıflandırılarak dallanma tiplendirmesi yapıldı. NU ve her bir dalına ait çeşitli morfometrik ölçümler yapıldı. İlgili kasları innerve etmek üzere NU'dan toplam 2-6 musküler dalın ayrıldığı tespit edildi. NU, musküler dalların sayısına göre 5 ana tipe ayrılarak sınıflandırıldı ve bu tipler, musculus flexor carpi ulnaris (FCU) ile musculus flexor digitorum profundus'a (FDP) giden dalların ana gövdeden çıkış sırasına göre 16 farklı dallanma paternine ayrıldı. Bu sinirden; iki dalın ayrıldığı patern Tip I (n=6); üç dalın ayrıldığı patern Tip II (n=18); dört dalın ayrıldığı patern Tip III (n=24); beş dalın ayrıldığı patern Tip IV (n=3); altı dalın ayrıldığı patern ise Tip V (n=1) olarak isimlendirildi. NU'nun, önkolda farklı dallanma özellikleri gösterebildiği bilgisinin, olası sinir hasarında ilgili dalın seçimi ve transferi sırasında oluşabilecek komplikasyonları önlemek amacıyla cerrahlara yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Fetüs, musküler dallar, nervus ulnaris
Fetüslerde nervus peroneus superficialis'in incelenmesi
N. peroneus superficialis (NPS) bacağın ön-yan yüzünün distali ve dorsum pedis'in duyusal innervasyonuna önemli katkı sağlar. Sinirin fascia cruris'i (FC) deldikten sonraki dağılım patterni, FC'yi deldiği lokalizasyondaki farklılıklar iyatrojenik hasara neden olabilir. Bu çalışmada, fetüslerde NPS'nin bacaktaki duyu dallarının morfometrik ve morfolojik özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 26 fetüse ait (gestasyonel yaşları 19-36 hafta, 15 kız ve 11 erkek) 52 alt ekstremite disseke edildi. NPS'nin FC'yi delerek yüzeyelleştiği noktadan ayak bileğine kadar olan seyri açığa çıkarılarak tiplendirildi ve morfometrik ölçümleri yapıldı. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi yapıldı. NPS'nin Tip A (%48.08), Tip B (%32.69) ve Tip C (%19.23) olmak üzere 3 dallanma patterni gösterdiği saptandı. Bu tiplerin %73.08'inin bilateral olduğu belirlendi. Olguların %19.23'ünde n. cutaneus dorsalis intermedius (NCDI) gelişmemiştir. Sinirlerin FC'yi delme seviyesi ortalama olarak NPS için 10.48±3.6 mm (min; 0-max; 19), n. cutaneus dorsalis medialis (NCDM) için 9.48±4.79 mm ve NCDI için 8±2.4 mm olarak tespit edilmiştir. NPS'nin %96.15 oranında bacağın distal 1/3'lük bölümünde, %3.85 oranında orta 1/3'lük bölümünde; NCDM ve NCDI ise %100 oranında bacağın distal 1/3'lük bölümünde FC'yi delmiştir. Bu çalışma NPS veya terminal dallarının dallanma patterni ve kılavuz noktalara ilişkin nicel verileri sağlar. NPS'nin dağılım patterninde farklılıklar, taraflar arasındaki asimetri ve FC'yi deldiği lokalizasyon sinir grefti veya diğer cerrahi uygulamalarda göz önünde bulundurulmalıdır. Bu çalışmanın fetüslerin NPS ile ilgili literatüre katkı sağlayacağı, ayrıca bu bilgilerin çocukluk döneminde de yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Anahtar sözcükler: Fetüs, n. peroneus superficialis, varyasyon
Fetüslerde musculus sternocleidomastoideus'un morfolojik olarak incelenmesi
M. sternocleidomastoideus'un (SCM) origo'su ve insertio'su ile ilgili varyasyonların bilinmesi, servikal bölgedeki cerrahi işlemler sırasında komplikasyonları önlemede faydalı olabilir. Bu çalışmada, bebeklik ve erken çocukluk dönemi cerrahileri açısından fetüslerde SCM'nin varyasyonlarının ve morfometrik özelliklerinin incelenmesi amaçlandı. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı laboratuvarında bulunan, ortalama 23.30±3.40 (19-30) haftalık olan ve %10'luk formalinle fikse edilmiş 27 (11 erkek, 16 kadın) fetüsün boyun bölgesi bilateral olarak disseke edildi. Disseke edilen fetüslerin standart pozisyonda fotoğrafları çekildi. Bu fotoğraflar üzerinde uzunluk, genişlik ve açı gibi morfometrik ölçümler ImageJ programı kullanılarak yapıldı. Ayrıca SCM'nin origo ve insertio'su tespit edildi. Literatürdeki çalışmalar dikkate alınarak, SCM'nin origo'su ile ilişkili 10 tipten oluşan bir sınıflandırma yapıldı. N. accessorius'un SCM'ye girdiği motor nokta ile clavicula arasındaki lineer uzaklık (p=0.022) dışındaki tüm sayısal verilerde taraf ve cinsiyete göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı gözlendi (p>0.05). 54 tarafın 42'sinde iki başlı SCM (Tip 1) tespit edildi. Dokuz tarafta iki başlı (Tip 2a) ve bir tarafta üç başlı pars clavicularis (Tip 2b) tespit edildi. Bir tarafta iki başlı pars sternalis (Tip 3) saptandı. Ayrıca bir tarafta tek başlı SCM (Tip 5) tespit edildi. SCM'nin varyasyonlarının ve boyutlarının bilinmesi bebeklik ve erken çocukluk dönemi cerrahileri sırasındaki komplikasyonların önlenmesi için önemli olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle çalışmamızda elde edilen veriler, konjenital müsküler tortikollis gibi patolojilerin tedavisi açısından klinisyenlere faydalı olabilir.
Fetüslerde nervus facialis'in glandula parotidea'dan çıkan dallarının incelenmesi
N. facialis glandula parotidea'yı (GP) terk ettikten sonra mimik kaslarını innerve eder. Hasarında fasial paralizi görülen bu dalların dağılım paternleri değişkendir. Bu çalışmada, fetüslerde n. facialis'in GP'den ayrıldıktan sonraki dallarının morfolojik ve morfometrik özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 15 fetüse ait (10 kız, 5 erkek) 30 taraf disseke edildi. N. facialis'in GP'den çıkan dalları açığa çıkarılarak incelendi ve elde edilen verilerin istatistiksel analizi yapıldı. N. facialis'in GP'den çıktıktan sonraki dal sayısı ve dalların lokalizasyonu farklı hatlar referans alınarak belirlendi. R. frontotemporalis (RFT) ve r. marginalis mandibularis (RMM) için belirlenen hatlar üzerinde tehlikeli bölgeler belirlendi. RFT'nin A hattının uzunluğunun %11 ilâ %49'u, B hattının uzunluğunun %16 ilâ %63'ü arasında hattı çaprazladığı saptandı. R. zygomaticus'un en sık B ve C hatları arasında olduğu r. buccalis'in en sık ductus parotideus'un aşağısında (%51.1) olduğu belirlendi. RMM'nin GP'den çıktıktan sonra dal sayısı temel alınarak yapılan sınıflandırma sonucunda 11 tip saptandı. En sık görülen paternin tip 1a (%40.7) olduğu belirlendi. RMM'nin a. facialis'i ve v. facialis'i çaprazlama yeri, mandibula alt kenarı uzunluğunun sırasıyla %24 ilâ %52'sinde ve %17 ilâ %49'unda olduğu belirlendi. R. cervicalis'in (RC) GP'den çıkış noktası en sık E hattının aşağısında (%91.1) saptanmıştır. RC'nin platysma'ya girdiği nokta en sık X hattının önünde (%92.5) saptandı. Bu çalışma n. facialis'in GP'den çıkan dallarının dallanma paterni ve referans noktalara göre nicel veriler sağlamaktadır. Sinir dallarının lokalizasyonunun belirlenmesi yüzde ve boyunda uygulanacak cerrahi uygulamalarda dikkate alınmalıdır. Bu çalışmanın fetüslerde n. facialis ile ilgili literatüre katkı sağlayacağı, çocukluk döneminde bu bölgeye uygulanan cerrahilerde yol göstereceği düşünülmektedir.
Fetüslerde ramus superficialis nervi radialis'in seyri ve dallanma özelliklerinin anatomik olarak incelenmesi
Ramus superficialis nervi radialis (RSNR), klinikte farklı nedenlerle yaralanabilmekte, bu duruma bağlı olarak nörolojik bulgu ve belirtiler ortaya çıkabilmektedir. Özellikle cerrahi uygulamalar sırasında oluşabilecek sinir yaralanmalarının önlenmesi için sinirin anatomik varyasyonları ile morfometrik özelliklerinin iyi bilinmesi gerekir. Bu çalışmada, RSNR'in anatomik ve morfometrik özellikleri ön kol, el bileği ve el bölgesinde değerlendirilmiştir. RSNR'in ön kol distalindeki anatomik seyrini incelemek için 21 fetüse ait 40 ön kol disekte edildi. RSNR'in ön kol arka bölgesindeki anatomik varyasyonları üç farklı tipte (Tip-1, Tip-2, Tip-3), elin arka bölgesindeki inervasyon özellikleri dört tipte (Tip-1, Tip-2, Tip-3 ve Tip-4) değerlendirildi. RSNR'in fascia profundus'u deldiği nokta ile proc. styloideus radii arasındaki mesafe (PRM-1) ve sinirden ayrılan ilk dalın ayrıldığı nokta ile proc. styloideus radii arasındaki mesafe (PRM-2) ölçüldü. Ön kol uzunluğu proksimal 1/3 (P1/3), orta 1/3 (O1/3) ve distal 1/3 (D1/3) olmak üzere üç eşit bölgeye ayrıldı ve RSNR'in çıkış yeri topoğrafik olarak belirlendi. Ayrıca RSNR'in; nervus cutaneus antebrachi lateralis (NCAL), fovea radialis ve vena cephalica ile olan ilişkisi değerlendirildi. RSNR'in, ön kolda en sık karşılaşılan varyasyon tipi; Tip-1 (%87.5), el bölgesinde en sık karşılaşılan varyasyon tipi ise Tip-3 (%32.5) idi. Elde edilen verilere göre bütün fetüslerin toplamında PRM-1 ortalama 1.51 cm, PRM-2 ise 1.01 cm olarak belirlendi. Ön kolların %32.5'inde NCAL ile RSNR veya terminal dalları arasında bağlantıyı sağlayan sinir dalları mevcut idi. Ön kolların %50'sinde, RSNR'den ayrılan dalların fovea radialis sınırlarının içerisinden geçtiği görüldü. Vena cephalica veya buraya açılan dalların, RSNR'i ön kolun farklı seviyelerinde yüzeyel olarak çaprazladığı, çaprazlama şeklinin ve çapraz sayısının oldukça fazla değişkenlik gösterdiği tespit edildi. RSNR çoğunlukla ön kolun O1/3 bölgesinden çıkarak distale ilerlemekte idi. Sonuç olarak, RSNR'in anatomik varyasyonlarının ve morfometrik özelliklerinin bilinmesi ön kol, el bileği ve el bölgesinde gerçekleştirilen klinik uygulamalarda, sinir yaralanmalarının en aza indirilmesine yardımcı olacaktır.