Hastaneler-üniversite
104 theses under this subject heading
Bir üniversite hastanesi aile hekimliği polikliniğine başvuran kadınların serviks kanseri ile ilgili bilgi ve tutumları
Giriş ve Amaç: Serviks kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türlerinden birisidir. Ancak, düzenli taramalar ve aşılarla çoğunlukla önlenebilir bir kanser türüdür. Bu çalışmada, kadınların serviks kanseri taramasına ve HPV aşısına dair bilgi ve tutumları ile bunları etkileyen sosyodemografik özellikleri ortaya koymak amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırma tanımlayıcı ve kesitsel tiptedir. Çalışma süresince Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18 yaş ve üzeri kadınlardan dahil edilme ölçütlerine uygun kişiler ile çalışma yapılmıştır. Katılımcılarla karşılaşmada; araştırmacı ve yönetici tarafından hazırlanan, literatür taramasıyla oluşturulmuş, sosyo-demografik veriler, serviks kanseri taraması, risk faktörleri ve HPV aşısı hakkında bilgi ve tutumu ölçecek sorulardan oluşan anket formu ile veriler toplanmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan kadınların %67,1'i Pap smear testinin serviks kanserinin taraması için kullanıldığını, %60,1'i testin servikal bölgeden alınan sıvı sürüntüsü ile yapıldığını bilmektedir. HPV DNA testinin de servikal kanser taramasında kullanıldığını bilenlerin oranı %13,9'dur. Kadınların %52,5'i smear testini hiç yaptırmamıştır. Smear testini yaptıranların %34,2'si son beş yıl içerisinde düzenli olarak yaptırmıştır. Smear testini yaptıranların %38'i şikayetleri sebebiyle, %22'si erken tanı için, %22'si doktorun tavsiyesiyle, %5'i ise ailede kanser tanısı olan kişilerin varlığı sebebiyle yaptırdıklarını ifade etmişlerdir. Smear testini yaptırmayanların %62,9'u gerek görmeme, şikayetin olmaması sebebiyle yaptırmadıklarını belirtmişlerdir. Araştırmaya katılan kadınların yarısı Human Papilloma Virüs'ü (HPV) ve aşısını duymuşlardır ancak HPV aşısı olan kadınların oranı %1,9'dur. Katılımcıların %43'ü serviks kanseri için risk oluşturacak durumlar hakkında doğru yanıtlar vermiştir. Sigara içmek, ailede serviks kanseri öyküsü olması, birden fazla cinsel partnerin bulunması, cinsel temasla bulaşan hastalık öyküsü olması; kadınların yarısından fazlasının servikal kanser için risk faktörü olarak kabul ettiği durumlardır. Bariyer korunma yöntemleri kullanmamak, beş yıldan uzun süre oral kontraseptif kullanmak, erken (<16 yaş) yaşta ilk cinsel ilişkide bulunmak ve obezite; servikal kanser açısından risk oluşturabilecek durumlardan olmasına rağmen, katılımcıların yarısından fazlası bu ifadelerin serviks kanseri için riski artırabileceği konusunda fikri olmadığını belirtmiştir. Sonuç: Araştırmaya katılan kadınların bilgi durumları ve tutumları ikamet yeri, eğitim durumu, çalışma durumu, medeni durumu ve yaş gruplarına göre farklılaşmaktadır. Şehir merkezinde yaşayan, üniversite mezunu olan, çalışan ve evli olan kadınların bilgi düzeyleri daha yüksektir. 30-65 yaş aralığındaki kadınların servikal kanser taraması hakkındaki bilgi durumu daha olumlu yöndedir. Anahtar Kelimeler: Serviks kanseri, kanser, tarama
Bir üniversite hastanesinin hastane hizmetlilerinde kas iskelet rahatsızlıkları ve ilişkili etmenler; Bursa
Kesitsel tipteki bu araştırmanın amacı bir üniversite hastanesinde çalışan hastane hizmetlilerinde kas iskelet rahatsızlıklarının sıklığını, şiddetini ve iş yapmaya engel olma durumunu ve bu rahatsızlıklarla ilişkili olabilecek etmenleri belirlemektir. Araştırmaya Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Hastanesi'nde çalışmakta olan 273 hastane hizmetlisi dahil edilmiştir. Örneklem seçilmemiştir. 50 soru ve Türkçe Cornell Kas İskelet Rahatsızlık Anketi'nden oluşan anket formu yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. Araştırmaya 247 kişi katılmıştır (%90,5). Katılımcıların %78,1'i (n=193) erkektir. Katılımcıların %76,9'u (n=190) T-CMDQ' da geçtiğimiz hafta çalışılan süre boyunca herhangi bir bölgede ağrı, sızı, rahatsızlık şikayeti yaşadığını belirtmiştir. En sık etkilenmiş olan vücut bölgeleri bel (%47,4 n=117), sağ ayak (%45,7 n=113) ve sol ayaktır (%49,0 n=121). Çalışma ortamında daha fazla (sıklıkla, her zaman) stres altında hissedenlerde bel, sağ ve sol ayak şikayetleri anlamlı olarak daha sıktır. Ayrıca bu katılımcılar daha yüksek toplam ağırlıklı puan (TAP) ortalamasına sahiptir. Hastane hizmetlilerinden sağlığını çok kötü, kötü olarak algılayanlarda bel, sağ ve sol ayak şikayetleri anlamlı olarak daha sıktır ve TAP ortalaması ise daha yüksek saptanmıştır. Hastane hizmetlilerinden şikayetlerinin işle ilişkisi olduğunu düşünenlerde hem bel şikayetlerinin sıklığı anlamlı olarak daha yüksek saptanmış, hem de TAP ortalaması daha yüksek bulunmuştur. Bel şikayetleri için çalışma ortamında stres altında hissetme, ameliyat ve travma/kaza öyküsü; sağ ayak şikayetleri için cinsiyet, gelir durumu ve çalışma ortamında stres altında hissetme; sol ayak şikayetleri için cinsiyet, gelir durumu, kronik hastalık varlığı, VKİ ve hastane hizmetlisi olarak çalışma süresi; bağımsız risk faktörleri olarak saptanmıştır.
Kadın çalışanların cam tavan engelleri ve iş tatminine etkisi: Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi örneği
Kadınların iş yaşamında sayılarının giderek artmasına rağmen tepe pozisyonlarda yeterince temsil edilmedikleri görülmektedir. Bunun nedeni ise ?cam tavan? olgusuyla açıklanmaktadır. Kadın çalışanların tepe pozisyonlara ulaşmasını, eğitim, bilgi, beceri ve başarılarını göz ardı ederek engelleyen görünmez ve aşılması zor engellere cam tavan engelleri denmektedir. Bu engeller kişinin kendisinden kaynaklanabildiği gibi erkek çalışanlardan ve diğer kadın çalışanlardan da kaynaklanabilmektedir.Kısaca çalışanların işlerinden duydukları memnuniyet derecesi olarak tanımlanan iş tatmini ise örgütlerde üzerinde önemle durulan konuların başında gelmektedir. Cam tavan olgusunun kadın çalışanların iş tatminine etki eden en önemli faktör olduğu düşüncesinden yola çıkılarak bu araştırmanın yapılmasına karar verilmiştir.Yurt dışında yapılan araştırmalarda cam tavan olgusuna genellikle tıp sektöründe rastlandığı gözlenmiştir. Türkiye'de tıp sektöründe bu konuda araştırma yapılmamış olmasından dolayı uygulama için AKÜ Tıp Fakültesi tercih edilmiş, çalışanların kadın yöneticilere karşı tutumları, kadın çalışanların cam tavan algıları ve cam tavanın iş tatminine etkileri ölçümlenmiştir.Anahtar Kelimeler: Cam Tavan, Kadın Yöneticiler, İş Tatmini, Tıp Sektörü.
Bir üniversite hastanesine başvuran hastaların aile sağlığı merkezlerini atlama sebepleri ve bunu etkileyen faktörler
Amaç: Aile hekimliği sisteminin ülke genelinde oturtulmasından bu yana 7 yıl geçmesine rağmen sevk sistemi uygulanamamıştır ve hastaların ilk başvuruda Aile Sağlığı Merkezleri'ni (ASM) tercih etme oranları düşüktür. Bu çalışmada amaç, bir üniversite hastanesine başvuran hastaların ASM'leri neden atladıklarını ve buna etki eden faktörleri belirlemektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışma tanımlayıcı bir çalışmadır. Çalışma kapsamında nitel veriler de toplanmıştır. Çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi'nde, 2017 Temmuz ve Ağustos aylarında yürütülmüştür. Örneklem büyüklüğüne ulaşmada poliklinik hasta sayısına göre ağırlıklandırma yapılmış, belirlenen sayıya ulaşana kadar hastalarla peşpeşe görüşülmüştür. Seçilen sekiz farklı poliklinikten 522 kişiye anket formu yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. Sonuçlar sayı (n), yüzde (%), ortalama ve standart sapma kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılanların 304'ü(%58,2) kadın ve 218'i(%41,7) erkektir. Toplam yaş ortalaması 39,7±14,7 (min:18 yaş, max:86 yaş) bulunmuştur. Katılımcıların %72,5'i kendisi için başvurmuştur, %27,4'ü çocuk hastaya refakat etmektedir. Katılımcıların genel olarak ilk tercih ettikleri sağlık kurumu %49,4 ile eğitim araştırma hastaneleri ve üniversitelerdir, ilk başvuruda ASM'lerin tercih edilme oranı %18,0'dir. Katılımcılar son bir yılda ASM'ye ortalama 3,70±1,74 kez başvurmuştur. İlk başvuru tercihi ASM ve diğer sağlık kurumları olan katılımcıların cinsiyet, katılımcının yaşı, eğitim durumu ve genel sağlık durumu gibi demografik özelliklerinin dağılım-ları benzer bulunmuştur. ASM'ye başvuranların %56,3'ü, diğer sağlık kurumlarına başvuranla-rın %31,5'i aile hekiminin genel sağlık durumunu bildiğini ve takip ettiğini belirtmiştir. Uzman hekimin uyguladığı tetkik ve tedavilerden aile hekiminin haberdar olması ASM'ye başvuran-larda %31,9, diğer sağlık kurumlarına başvuranlarda %16,9'dur. ASM'ye başvuranların %56,3'ü, diğer sağlık kurumlarına başvuranların %34,1'i, aile hekiminin verdiği tedaviden fayda gördü-ğünü belirtmiştir. Katılımcıların üçte ikisi ASM teknik imkânlarını yetersiz bulmaktadır. İlk baş-vuru tercihi ASM olanların %42,5'i zorunlu sevk sisteminin getirilmesine olumlu bakarken, diğer sağlık kurumlarını tercih edenlerin ise %24,8'i olumlu bakmaktadır. Katılımcıların ASM'leri atlama sebepleri sorgulandığında, aile hekimleri ile ilgili sorunlar, ASM'lerde tahlil imkânlarının kısıtlı olması, hizmete ulaşmayı aksatan durumların varlığı, hasta-nelerdeki yüksek standartlı hizmet tercihi ve daha önce başvurmamış kişilerin ASM'lere olumsuz bakış açısı belirtilmiştir. Sonuçlar: İlk başvuru kurumu seçiminde ASM'leri atlayarak bir üniversite hastanesini tercih etmenin birçok faktörle ilişkili olabileceği tespit edilmiştir. Kurulacak bir sevk sisteminin başarıyla yürütülmesi için bu faktörlerin dikkate alınması ve neden sonuç ilişkisi açısından araştırılması uygun olacaktır.
Bir üniversite hastanesinde çalışan hemşirelerin algıladıkları stresin somatizasyon bozukluğu ile ilişkisi
Bu araştırma; bir vakıf üniversitesi hastanesinde çalışan hemşirelerin algıladıkları stres düzeylerini, somatik bozukluk belirtilerini ve algılanan stres ile somatizasyon bozukluğu arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla ilişki arayıcı bir araştırma olarak gerçekleştirildi. Araştırma 20-26 Aralık 2021 tarihleri arasında İstanbul'da Avrupa Yakasında bir Vakıf Üniversitesi Hastanesinde çalışan 99 hemşire ile gerçekleştirildi. Verilerin toplanmasında Sosyo-Demografik Özellikler Bilgi Formu, Algılanan Stres Ölçeği ve Somatizasyon Ölçeği kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel analizler (ortalama, standart sapma, frekans), Mann-Whitney U testi, Kruskal Wallis testi ve Spearman korelasyon analizi kullanıldı. Araştırmada hemşirelerin Algılanan Stres Ölçeği toplam puan ortalaması 17,84±3,19, Algılanan Stres alt boyutu puan ortalaması 10,34±3,68 Algılanan Baş Etme alt boyutu puan ortalaması 7,49±1,49 ve Somatizasyon Ölçeği puan ortalaması 13,41±5,34 bulundu. Mesleğinden biraz memnun ve memnun olan hemşirelerin Algılanan Baş Etme alt boyutu puan ortalaması, çalışmaktan memnun olmayan hemşirelere göre istatistiksel açıdan anlamlı derecede yüksek bulundu. Hemşirelerin yaşı ile Algılanan Stres Ölçeği Algılanan Stres alt boyutu arasında pozitif yönde çok zayıf ilişki ve Algılanan Stres Ölçeği toplam puanı arasında pozitif yönde zayıf ilişki bulundu. Algılanan Stres Ölçeği Algılanan Stres alt boyutu ve toplam puanı ile Somatizasyon Ölçeği arasında pozitif yönde zayıf ilişki bulundu. Algılanan Baş Etme alt ölçeği ile Somatizasyon Ölçeği arasında negatif yönde zayıf ilişki bulundu. Araştırma sonucunda araştırmaya katılan hemşirelerin orta düzeyde stres deneyimledikleri ve hemşirelik mesleğinden memnun olan hemşirelerin stresle baş etme düzeylerinin daha yüksek olduğu saptandı. Hemşirelerin yaşı arttıkça algılanan stres düzeylerinin arttığı belirlendi. Hemşirelerin algıladıkları stres düzeyleri arttıkça, somatizasyon belirtilerinin arttığı, stresle baş etme düzeyleri arttıkça somatizasyon belirtilerinin azaldığı saptandı. Bu sonuçlar doğrultusunda hemşirelerin stresle baş etmelerini arttırmak için kurumlarda stres ile baş etme eğitimlerinin düzenlenmesi ile hemşirelerin stresle baş etme düzeyleri, dolayısıyla da hemşirelik bakım kalitesinin yükseltilmesi sağlanabilir. Bunların yanı sıra hemşirelerin mesleki memnuniyetlerinin arttırılması için kurumların çalışma koşullarını iyileştirmesinin yanı sıra, hemşirelik örgütlerinin de politikalar düzeyinde çalışmalar yapması önemlidir.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde izlenen kandidemi olgularının epidemiyolojik, klinik ve antifungal duyarlılık yönünden incelenmesi
Amaç: Kan dolaşım enfeksiyonları içinde Candida türlerine bağlı nozokomiyal enfeksiyonlar, giderek artan bir öneme sahiptir. Kan kültürlerinden izole edilen etkenler içinde dördüncü sırada yer almaktadır. Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yıllar içinde kandidemi olgularının ve etkenlerinin özelliklerindeki değişikliklerin irdelenmesi amaçlanmıştır.Materyal-Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 1 Ağustos 2003-31 Aralık 2007 tarihleri arasında kandidemi tanısı ile izlenen olgular epidemiyolojik, klinik ve mikrobiyolojik özellikleri açısından retrospektif olarak değerlendirilmiştir.Bulgular: Kandidemi tanısı alan 116 hastanın 88'i (% 75,8) yoğun bakımda, 28'i (% 24,2) servislerde izlenmiştir. Hastaların yaş ortalaması 48,4±19 olup 67 (% 57,7)'si erkek, 49 (% 42,3)'u kadın olarak saptanmıştır. Kandidemi gelişmesinde en sık görülen risk faktörleri sırası ile geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı (% 99,2 ), idrar kateteri (% 88,3) ve santral venöz kateter (% 65,0) varlığı olarak saptanmıştır. Yüzyirmi kandidemi atağında en sık izole edilen Candida türü C. albicans olup (% 38,6), bunu C. parapsilosis (% 28,3), C. tropicalis (% 10,8) ve C. glabrata (% 5,0) izlemiştir. % 18,3 olguda da diğer Candida türleri izole edilmiştir. Antifungal duyarlılık sonuçları hastanemizde hala flukonazolün güvenle kullanılabileceğini göstermektedir. Flukonazol direnç oranı C. albicans için % 2,2, albicans dışı türler için % 11,4 olarak belirlenmişken itrakonazol direnci C. albicans'ta % 7,5, albicans dışı türler için % 10,3 gibi yüksek oranda saptanmıştır. Türlerin yıllara göre dağılımında ve direnç eğilimde farklılık belirlenmemiştir (p=0,952). Amfoterisin B'ye hiçbir türün dirençli olmadığı saptanmıştır.Takip edilen hastaların 67'si (% 57,7) exitus olmuştur. Mortalite ile Candida türleri ve ilaç direnci arasında ilişki saptanmamıştır.Sonuç: Çalışmamızda Candida ile gelişen kan dolaşımı enfeksiyonlarında albicans dışı türlerin yıllar içinde artış göstermemekle birlikte yüksek oranda olduğu saptanmıştır. Bu türlerin antifungal ilaçlara direnci göz önüne alınarak, bu enfeksiyonlarda etkenin tür düzeyinde tayini ve antifungal duyarlılık testleri ortaya konulmuştur.
Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'nin elekromanyetik alan haritasının çıkarılması ve sağlık çalışanlarında olası sağlık etkilerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Dünyamızda giderek artan teknoloji kullanımı gündelik yaşamı ve çalışma yaşamını kolaylaştırmakla birlikte, teknolojinin ortaya çıkarabileceği sağlık sorunları çok açık değildir. Bilimsel ve teknolojik devrimin bir sonucu olarak ve sağladıkları yaşam kolaylıkları nedeniyle yaşantımızda kalıcı yer edinen elektrikli cihazlar ve haberleşme araçları faydaları yanında zararlı etkilere de sahiptir. Bu araştırma ile Balcalı Hastanesinin elektromanyetik alan yükünün ölçülmesi ve sağlık çalışanlarının elektronik tıbbi cihaz kullanımı nedenli hastalık ve yakınma durumlarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma; Balcalı Hastanesi çalışanlarının elektromanyetik alanlara maruziyet sonucunda sağlık durumlarını belirlemek amacıyla yapılan tanımlayıcı bir araştırmadır. Araştırmaya 259 çalışan katıldı. Araştırmada veri toplama aracı olarak çalışanların sosyodemografik özellikleri, tanısı konmuş hastalıkları ve yakınmaları sorgulandı. Hastanenin elektromanyetik alan değerleri F.W. Bell 5080 Gauss/Tesla metre kullanılarak ölçüldü. İstatistiksel değerlendirmeler için SPSS 20 for Windows paket programı, istatistiksel analiz olarak ki-kare testi, t testi, ANOVA testi, Mann-Whitney U test kullanıldı ve p değerinin <0,05 olması anlamlı olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışanlarelektromanyetik alanlara maruz kalan grup ve kontrol grubu olarak ayrıldığında aralarında hastalık ve yakınma durumu açısından fark yoktur. Ancak toplam çalışma süreleri de dahil edilerek hesaplanan Total Risk Skoru arttıkça çalışanlarda hipertansiyon, allerjik hastalık ve akciğer hastalığı ile halsizlik, sinirlilik, yorgunluk, unutkanlık, kulak rahatsızlığı, işitme bozukluğu, mide rahatsızlığı, çarpıntı ve nefes darlığı yakınmaları artmaktadır. Sonuç: Araştırmanın sonuçları genel olarak literatürde yer alan elektromanyetik alan ölçüm değerleri ve sağlık etkileri ile benzerdir. Hastane yönetimine, araştırmanın sonuçları bildirilerek, gerekli koruyucu ve önleyici önlemlerin alınması konusunda tavsiyelerde bulunulmuş, ayrıca hastalık ve yakınması olan bireylerin ve çalışma koşullarının daha ayrıntılı değerlendirilmesi ile gerekirse yeni düzenlemeler yapılmasının uygun olacağı bildirilmiştir.
Bir üniversite hastanesinde çalışan hemşirelerde bel ağrısının fonksiyonel yetersizlik düzeyi ve yaşam kalitesine etkisinin incelenmesi
Bel ağrısı, toplum genelinde yaygın olarak görülen, yaşam kalitesini ve fonksiyonel sağlık düzeyini olumsuz olarak etkileyen önemli sağlık problemlerinden biridir. Hemşirelik, bel ağrısı oluşumu açısından çeşitli risk faktörlerine sıklıkla maruz kalınan meslekler içerisinde yer almaktadır. Bu araştırma, hemşirelerde bel ağrısının, fonksiyonel yetersizlik düzeyi ve yaşam kalitesine etkisinin incelenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde görev yapan tüm hemşireler oluşturmuştur. Örneklem seçimine gidilmemiş evrenin tümü örnekleme alınmıştır. Örneklem 514 hemşireden oluşmuştur. Araştırma öncesi, Ç.Ü. Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu ve araştırmanın yapıldığı hastane Başhekimliği'nden gerekli izinler alımıştır. Verilerin toplanmasında araştırmacı tarafından oluşturulan Kişisel Bilgi Formu, Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Form 36, Oswestry Bel Ağrısı Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 16.0 paket programı kullanılmıştır. Araştırmanın sonucunda, hemşirelerin %85,4'ünün hayatlarının bir döneminde bel ağrısı çektiği, %57,8'inin ise halen devam eden bel ağrısı olduğu belirlenmiştir. Hemşirelerin yaşam kalitesi ölçeğinin (KF-36) alt ölçek puan ortalamalarının Fiziksel Fonksiyon 68,26±24,48; Ağrı 59,59±23,17; Sosyal Fonksiyon 58,22±23,12; Ruhsal Sağlık 57,40±17,91; Genel Sağlık Algısı 49,77±19,19; Canlılık 47,73±20,41; Fiziksel Rol Güçlüğü 28,21±20,71 ve Emosyonel Rol Güçlüğü 27,04±11,93 olduğu; en yüksek puan ortalamasını Fiziksel Fonksiyon ve en düşük puan ortalamasını Emosyonel Rol Güçlüğü alt ölçeklerinden aldıkları saptanmıştır. Bel ağrısı olan hemşirelerin Emosyonel Rol Güçlüğü alt ölçek puan ortalamalarının bel ağrısı olmayan hemşireler ile aynı olduğu ve KF-36'nın diğer alt ölçek puan ortalamalarının bel ağrısı olmayan hemşirelerin puan ortalamalarına göre daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Bel ağrısı olan hemşirelerin Oswestry Bel Ağrısı Ölçeği'den aldıkları puan ortalamalarının 11,09±6,18 olduğu; hemşirelerin çoğunluğunda hafif yeti yitimi olduğu; fonksiyonel düzeylerinin yaş, beden kitle indeksi, ekonomik durum, çalışılan birim, çalışılan birimden memnuniyet, günlük egzersiz süresi, yüksek topuk giyme, hayatın herhangi bir döneminde bel ağrısı yaşama ve mevcut bel ağrısı olma durumlarına göre farklılık gösterdiği saptanmıştır (p<0,05). Çalışmanın sonunda hemşirelerin yaşam kalitelerinin ve fonksiyonel düzeylerinin artırılmasına yönelik önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Sözcükler: Bel ağrısı, Fonksiyonel yetersizlik, Hemşire, Yaşam kalitesi
Bir üniversite hastanesindeki refakatçilerin kronik böbrek hastalığı farkındalığı ve etkileyen faktörler
Bu araştırma, halkın kronik böbrek hastalığı (KBH) farkındalığını ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Korelasyonel-analitik tipte planlanan araştırmaya, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi kliniklerinde yatarak tedavi gören hastaların; 18 yaş üzeri, okuma yazma, anlama-konuşma problemi olmayan, kendisinde ve 1. derece yakınlarında KBH bulunmayan, araştırmaya katılmayı kabul eden 302 refakatçi dâhil edilmiştir. Araştırma verileri, yapılandırılmış soru formu ve " KBH Bilgi Anketi=Choronic Kidney Disease Knowledge Questionnaire" ölçeği kullanılarak elde edilmiştir. Araştırmanın yapılacağı kurumdan izin ve etik kurul onayı alınmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Mann-Whitney U testi, spearman's korelasyon analizi ve kruskal wallıs H testi kullanılmış, p<0,05 düzeyi anlamlı kabul edilmiştir. Katılımcıların yaş ortalamasının 41,96±12,02 (min:18 max:65) yıl, %66,6'sının kadın, çoğunluğunun evli (%79,1) ve %58,3'nün çalışmadığı, yaklaşık üçte birinin ilkokul mezunu (%35,1) olduğu belirlenmiştir. Katılımcıların, %54,3'ünün gelir-gider durumunun denk olduğu, %43,4'ünün şehir merkezinde yaşadığı saptanmıştır. Katılımcıların kronik böbrek hastalığı bilgi anketinden aldıkları toplam bilgi puan ortalaması 11.79 olarak belirlendi. Çok değişkenli analiz sonucunda, eğitim düzeyi yüksek olanların ve kişisel diyabet ya da hipertansiyonu olanların bilgi puanlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Katılımcıların cinsiyet, medeni durum, çalışıp çalışmama, gelir durumu, sigara- alkol kullanım durumu, spor/yürüyüş yapıp yapmama durumu ve internet kullanıp kullanmama durumları arasında KBH bilgi düzeyi arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Ölçeğinin Türkçe'ye uyarlanmasında "dil geçerliliği" yöntemi ve ön uygulama yapılmıştır. Dil geçerliliği için; yeminli bir profesyonel çeviri şirketi tarafından ölçek İngilizce'den Türkçe'ye çevrilmiştir. Ön uygulama olarak; 20 refakatçinin maddelere ilişkin düşünceleri ve maddelerin anlaşılıp anlaşılamadığı değerlendirilmiştir. Aynı zamanda iç tutarlık x (Cronbach Alfa) analizi yapılmıştır. Ölçeğin cronbach alfa (α) değeri 0,757 olarak bulunmuştur. Araştırma sonuçlarına göre, katılımcıların KBH farkındalığının orta düzeyde olduğunu söylemek mümkündür. Halkın bilgi düzeyinin arttırılması Türkiye'de KBH'nın erken tanı ve takip yönetiminde faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: Kronik Böbrek Hastalığı, Farkındalık,
Bir üniversite hastanesinde çalışan hemşirelerde mesleki yaşam kalitesi merhamet memnuniyeti merhamet yorgunluğu
Çalışmanın amacı, cerrahi hastalıkları kliniklerinde çalışan hemşirelerin, çalışan yaşam kalitesini oluşturan mesleki tatmin, tükenmişlik ve yardım gereksinimi düzeyleriyle etkileyen faktörleri belirlemektir. Araştırma 2016 Şubat ve Mayıs ayında gerekli kurumsal izinler alınarak Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde gerçekleştirilmiş tanımlayıcı tipte bir araştırmadır. Yoğun bakım, acil ve cerrahi kliniklerde çalışan 207 hemşireyle araştırma yürütülmüştür. Verilerin toplanmasında "Kişisel Bilgi Formu" ve "Çalışanlar için Yaşam Kalitesi Ölçeği" kullanılmıştır. Verilerin istatiksel analizi SPSS.20 istatistiksel yazılım programında yapıldı. Verilerin analizinde bağımlı bağımsız değişkenlerin karşılaştırılmasında sayı yüzdelik, t testi, Kruskal Wallis, Mann-Whitney U kullanıldı. Hemşirelerin çalıştıkları bölüm ile mesleki tatmin puan ortalamaları karşılaştırıldığında kliniklerde çalışanların puan ortalamalarının diğer bölümlere kıyasla daha fazla olduğu gruplar arasındaki farkın istatiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p<0.05). Tükenmişlik alt boyutu puan ortalamaları ile hemşirelerin görevleri karşılaştırıldı, klinik hemşiresi olarak çalışanların puan ortalamalarının diğer gruplara oranla daha yüksek olduğu sonucuna ulaşıldı. Tükenmişlik ortalamasıyla hemşirelerin görevleri arsındaki farkın istatiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p<0.05). Mesleği isteyerek seçenlerin mesleki tatminlerin daha yüksek olduğu ve gruplar arasındaki farkın anlamlı olduğu sonucuna ulaşıldı (p<0.01). Sonuç olarak, hemşirelikte yaş ilerledikçe mesleki tatmin oranının artığı, kadınların mesleki tatmin oranlarının, erkeklerin tükenmişlik oranların yüksek olduğu, eğitim düzeyi düştükçe yardım gereksinimi artığı, kliniklerde çalışmanın mesleki tatmin oranını yükselttiği söylenebilir.
Bir üniversite hastanesine başvuran 0-6 aylık bebeği olan annelerin emzirme konusundaki bilgi, uygulama ve öz yeterlilik düzeylerinin saptanması
Amaç: Bu çalışmada bir üniversite hastanesine başvuran 0-6 aylık bebeği olan annelerin emzirme konusundaki bilgi, uygulama ve öz yeterlilik düzeylerinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya 1 Ekim- 31 Aralık 2019 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuranlar dâhil edilmiş; katılmaya istekli 100 anne araştırma kapsamına alınmıştır. Veriler anket formu ve emzirme öz yeterlilik ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde; sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, minimum değer, maksimum değer bağımsız gruplarda t testi ve tek yönlü varyans analizi, Kruskal-Wallis Testi kullanılmıştır. Bulgular: Annelerin %59'unun doğum sonrası dönemde halen sadece anne sütü verdiği görülmüştür. Emzirme Öz Yeterlilik Ölçeği puanları ile doğduktan sonra bebeğe verilen ilk besin, bebeği sadece anne sütüyle beslenme süreleri, ek gıdaya başlama zamanları ve nezle - grip gibi durumlarda emzirmenin devam etmesi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır (p<0,05). Sonuçlar: Doğum sonrası dönemde annelerin emzirme öz yeterliliğini çeşitli faktörlerin etkilediği ve annelerin gebelik sürecinde bilgi ve uygulama konusunda profesyonel destek alarak bu konudaki seviyenin istenen düzeye ulaşmasının mümkün olabileceği söylenebilir. Anahtar Sözcükler: emzirme; öz yeterlilik; yenidoğan beslenmesi.
Bir üniversite hastanesinin risk değerlendirmesi sonuçlarının analizi
Bu çalışmadaki amacımız Adana ili Çukurova Üniversitesi merkez yerleşkesindeki Balcalı Hastanesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde risk değerlendirmesi yapmak ve analiz sonuçlarını yorumlayarak paylaşmaktır. Araştırmada 2018 yılı içerisinde tespit edilen riskler iki yıllık süreç içerisinde takip edilmiş ve tespit edilen risk etmenlerinin sayısal ve grafiksel sunumu yapılmıştır. 2019 yılında tehlikelerin giderilme durumu özetlenmiştir. Ayrıca risk değerlendirilmesinin teslim edilmesini takip eden bir yıllık süreçte iş kazalarının durumu ile önleme çalışmaları uygulandığında hangi oranda önleme yapılabileceği hesaplanmıştır. Anahtar kelimeler: İş Sağlığı ve Güvenliği, Risk Değerlendirmesi, İşyeri Ortam Gözetimi, Hastane, Üniversite
Bir üniversite hastanesindeki hemşirelerin etik duyarlılıklarının örgütsel bağlılıkla ilişkisi
Amaç: Bu araştırma, hemşirelerin etik duyarlılıkları ile örgütsel bağlılıkları arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Araştırma Mart- Nisan 2021 tarihleri arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi'nde görev yapan n=146 hemşireden oluştu. Araştırmada örneklem seçme yöntemi kullanılmadı, evren örneklem olarak alındı.. Araştırmanın verileri; Hemşirelerin Sosyodemografik Özellikleri Bilgi Formu, Byrd'ın Hemşirelere Yönelik Etik Duyarlılık Testi, Örgütsel Bağlılık Ölçeği kullanılarak toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 15.0 paket programı, analizinde demografik özellikleri tanımlamak için sayı yüzde dağılımı ve tanımlayıcı istatistikler kullanıldı. Verilerin normal dağılıma uygunluğuna Kolmogorov Simirnov normallik testi ile bakıldı. Veriler normal dağılım göstermediğinden Mann Whitney U, Kruskal Wallis testi ve Spearman korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: Hemşirelerin %61,6'sının 31 yaş ve altında, %93,2'sinin kadın, %53,4'ünün bekar, %84,2'sinin lisans mezunu, %51,4'ünün çalışma koşullarının orta, %61'inin meslekten memnun, %59,6'sının kurumdan memnun, %65,1'inin kurumdan ayrılmayı düşünmediği belirlendi. Hemşirelerin Byrd'ın hemşirelere yönelik etik duyarlılık testi ortalama puanı 21,97±2,70, örgütsel bağlılık ölçeği ortalama puanı 2,92±0,50, örgütsel bağlılık alt boyutlarından; duygusal bağlılık ortalama puanı 2,93±0,71, devam bağlılığı ortalama puanı 3,11±0,85, normatif bağlılık ortalama puanı 2,72±0,75 olarak bulundu. Hemşirelerin %69,9'unun etik duyarlılıklarının orta düzeyde olduğu belirlendi. Sonuç: Hemşirelerin etik duyarlılıkları ve örgütsel bağlılıkları orta düzeyde bulundu. Hemşirelerin etik duyarlılıkları ile örgütsel bağlılıkları arasında negatif yönde zayıf korelasyon saptandı.
Üniversite hastanesinin onkoloji kliniğinde tedavi gören kanser hastalarında sağlık okuryazarlığı ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Kanser sıklığı, morbiditesi, mortalitesi ve tedavi maliyeti yüksek önemli bir halk sağlığı problemidir. Hastalık ve seyri hakkında doğru bilgilere ulaşmak hastaların tedaviye uyum sürecini etkilemektedir. Bu açıdan sağlık okuryazarlık kavramı çok önemlidir ve sağlık okuryazarlığı yeterli düzeyde olursa kanserin erken teşhis edilmesi ve erken tedaviye başlanması ihtimalini oluşturur. Erken tedaviye başlanması durumu da hastaların yaşam kalitelerinin olumsuz yönde etkilenmesini azaltabilir. Bu araştırmada Diyarbakır ili Dicle Üniversitesi Onkoloji Kliniklerinde tedavi gören kanser hastalarında sağlık okuryazarlığı ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı-kesitsel türde olan bu araştırma için gerekli izinler alınarak, belirtilen kliniklerde Eylül 2020-Temmuz 2021 tarihleri arasında tedavi gören 160 hastayla çalışma yürütüldü. Araştırmada verilerin toplanması amacıyla Kanser Hastalarını Tanıtıcı Bilgi Formu, Rotterdam Semptom Kontrol Listesi (RSKL), Türkiye Sağlık Okuryazarlığı-32 (TSOY-32) Ölçeği kullanıldı. İstatiksel analizde normal dağılıma uyan verilerde bağımsız gruplarda t testi ve varyans analizi, uymayan verilerde Kruskal Wallis H ve Mann Whitney U testi uygulandı. Araştırmaya katılan hastaların TSOY-32 Ölçeği'nden aldıkları toplam puan ortalamaları 33.82±13.29'dur. Bu sonuca göre araştırmaya katılan kanser hastalarının sağlık okuryazarlığı düzeyi problemli/sınırlı olarak belirlendi. Araştırmaya katılan hastaların RSKL toplam puan ortalaması 43.31±18.10'dur. RSKL toplam puan ortalaması ile TSOY-32 Ölçeği toplam puan ortalaması arasında pozitif yönlü orta düzeyde bir ilişki olduğu bulundu (r=0.31, p<0.01). Sağlık çalışanlarına hastaların sağlık okuryazarlığı seviyelerini artırmaları ve dolayısıyla yaşam kalitelerini etkileyebilme yönünde büyük sorumluluklar düşmektedir. Anahtar Kelimeler: Hastalar, Kanser, Sağlık okuryazarlığı, Yaşam kalitesi.
Bir üniversite hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran bireylerde uyku belirtileri ve ilişkili risk etmenlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Psikiyatri polikliniğine uyku yakınmasıyla başvuran hastaların; hangi uyku yakınmaları olduğunun, hangi sebeplere atfedildiğinin, uyku yakınmaları ile baş etme yöntemlerinin neler olduğunun ve uyku bozukluğu hakkındaki algılarının belirlenmesidir. Yöntem: Örneklem grubuna MCBÜ psikiyatri polikliniğine uyku yakınmaları ile başvuran 200 hasta ardışık alınmıştır. DSM-5 için Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu ve Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu hekim tarafından doldurulmuştur. Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, Uyku Hijyen İndeksi, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi, Uyku ile İlgili İşlevsiz İnanç ve Tutumlar Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Ölçeği hastane dışı ortamda doldurulması için hastalara verilmiştir. Elde edilen veriler bilgisayar ortamına aktarılarak veri analizi yapılmıştır. Bulgular: Uyku yakınmalarına yol açan bir neden olduğunu düşünme oranı %67,7 idi (p<0,05). Nedenler olarak; aile ve toplumsal ilişkide sorunlar (%22,8), tıbbi hastalık (%17,1), evlilikte eşle sorunlar (%15,4), mali sorunlar (%13), işle ilgili sorunlar (%9,3), eğitim hayatı ile ilgili sorunlar (%3,6) olarak belirtilmiştir. Daha önceden ''Uyku Hijyeni'' kavramını duymuş olanların oranı %16,4'tür (p<0,05). Uyku problemi için herhangi bir yöntem denemiş olanların oranı %64,6'tür. En çok tercih edilen yöntem olan TV izleme, kitap okuma, müzik dinleme vb. eylemlerde bulunmuş olanların oranı %35,4'tür (p<0,05). Uykuya dalma süresi arttıkça daha iyi uyumaya yardımcı olacağı düşünülen herhangi bir yöntem denenmiş olma ihtimali yükselmektedir (p<0,05). Sonuç: Araştırmamızın bulguları değerlendirildiğinde, psikiyatri polikliniğe uyku yakınmaları ile başvuran hastaların uyku hijyeni yetersizdir. Uyku kalitesi düşük olan hastaların daha fazla uyku ile ilgili işlevsiz inanç ve tutumlara sahip olduğu saptanmıştır. İşlevsiz inanç ve tutumlar ile ilgili yeni araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Uyku, Uyku hijyeni, Uykusuzlukla ilişkili işlevsiz inançlar
Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'nde görev yapan hekimlerin adli dna bankası oluşturulması konusuna bakış açıları.
Giriş ve amaç: DNA bankaları, DNA profili çıkarılmak üzere alınmış doku, hücre veya izole edilmiş DNA'nın daha sonra analizini gerçekleştirmek amacı ile uzun süre depolandığı merkezlerdir. DNA'nın adli amaçlı kullanımı ve DNA veri bankaları suçla mücadelede en etkin araç olarak kullanılmaktadır. Kimlerin veri tabanı kapsamında olacağı, biyolojik örneklerin saklanıp saklanmayacağı, DNA profillerinin saklanma süreleri, veri tabanından çıkarılma koşulları ülkemizde kurulması planlanan adli DNA bankası için önemli hususlardandır. Bu anket çalışması, ülkemizde kurulması planlanan adli DNA bankası hakkında farkındalık yaratmayı, adli ve etik boyutu tartışmayı amaçlamıştır. Gereç ve yöntem: Anket çalışması, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'nde 2016 yılı içerisinde görev yapan 315 hekime uygulanmıştır. Uygulanan katılımcılara araştırma ile ilgili bilgilendirme yapılmış ve onayları alınmış ancak konu ile ilgili bilgilendirme yapılmamıştır. Bulgular: Ankete katılanlar arasında yapılan değerlendirme sonucunda ülkemizde adli DNA veri bankasının gerekli bir yapılanma olduğunu düşünenler katılımcıların %88,6'sını oluşturmaktadır. Katılımcıların % 63,8'i yenidoğan dahil tüm toplumdan elde edilen biyolojik örneklerin, adli DNA veri bankasında saklanmaması gerektiği, %64'ü DNA veri bankalarının güvenliği ve buna yönelik olarak yönetim ve kontrolünün devlete bağlı olması gerektiği, %48,3'ü ülkeler arasında yapılacak bir protokol ile ülkeler arasında veri paylaşımı yapılabileceği görüşündedir. Katılımcıların %66'sı adli DNA veri bankasında yer alan genetik bilginin kötüye kullanılabileceği kaygısı taşıdıklarını, %54,6'sı adli DNA veri bankasına gönüllü olarak biyolojik örnek vermeyeceğini belirtmiştir. Sonuç: Sonuçlar değerlendirildiğinde kurulacak merkezin güvenilir olmasının gerektiği, DNA veri bankasının kurulmasının ülkemiz için bir gereklilik olduğu, veri bankalarına örnek verme ve veri paylaşımı konusunda çekincelerin olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Adli DNA Bankaları, adli DNA analizi, adli DNA verileri.
2008 yılında Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Polikliniğine başvuran olguların retrospektif değerlendirmesi
Amaç:Çalışmamızda, gerek üçüncü basamak sağlık hizmeti sunan gerekse tıp ve uzmanlık eğitimi veren Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Polikliniğine başvuran hastaların medikal ve demografik verilerinin incelenmesi, olguların nitelik ve nicelik yönünden analiz edilmesi ve bu çerçevede saptanan sorunların ve çözüm önerilerinin tartışılması planlanmıştır.Gereç-Yöntem:2008 yılında polikliniğe toplam 18.643 başvuru yapıldığı saptanmıştır. Ancak tanı ve tedavi amacıyla yapılan 15.811 başvuru dışındaki başvurulara (ameliyat öncesi tetkik, sağlık kurulu raporu istemi, diğer disiplinlerden istenen konsültasyonlar, iş başvurusu için gereken işitme testlerini yaptırmak ve adli rapor düzenlenmesi) ait yeterli veri bulunmadığı için bu olgular çalışmadaki hesaplamaların dışında tutulmuştur. Araştırmanın evrenini 01.01.2008 - 31.12.2008 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Polikliniğine sadece ayaktan tanı ve tedavi amacıyla başvuran 15.811 olguya ait verilerin yer aldığı toplam 6930 poliklinik muayene kartının oluşturmasına karar verilmiştir. Çalışma evrenimizi oluşturan 15.811 başvuruya ait toplam 6930 poliklinik muayene kartından 6780 tanesi 2008 yılında, 150 tanesi ise bir önceki yılda düzenlenmiştir.2008 yılında tanı ve tedavi amaçlı başvuru sayısının 15.811 gibi yüksek bir sayı olması ve başvuran kişilere ait ?sıralı bir başvuru listesi?nin bulunmayışı nedeniyle sistematik rastgele örnek seçim yöntemi kullanılarak örnek grubu oluşturulmasına karar verilmiştir. Bu şekilde 6930 poliklinik muayene kartından oluşan çalışma evreninden 1155 olgunun kartları seçilerek örnek grubu oluşturulmuştur.Bulgular:Değerlendirilen olguların %45,4'ü erkek, %54,6'sı kadın idi. Olgularımız yaş dağılımına göre incelendiğinde 18 yaş altı grup % 27,7, 19-50 yaş grubu %46,7, 51-64 yaş grubu %17,4 ve 65 yaş ve üstü grubu ise %8,2 oranında saptanmıştır. Olguların polikliniğimize en sık Ocak (%11,3), Şubat (%11,2) ve Mayıs (%11,4) aylarında başvurduğu belirlenmiştir. Olguların %94,0'ı KBB polikliniğine doğrudan başvurmuştur. Kulak burun boğaz hastalıkları polikliniğine yapılan başvurular organ veya bölge ayrımı yapılmaksızın değerlendirildiğinde en sık yakınmanın %25,1 ile işitme azlığı olduğu, ağız açık uyuma (%15,1) ve horlamanın (%14,2) işitme azlığını takip ettiği gözlenmiştir. Tanılar değerlendirildiğinde ise akut rinosinüzitin %9,4 ile en sık, LFRH (%9,2) ve buşonun (%8,4) ise karşılaşılan diğer en sık tanılar olduğu izlenmiştir. Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi KBB polikliniğinde sunulan sağlık hizmetleri farklı üniversitelerde sunulan poliklinik hizmetleri ile karşılaştırıldığında, çalışma biçimlerinin ve yoğunluklarının benzer olduğu görülmüştür.Sonuç:Celal Bayar Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Polikliniğine başvuran olguların önemli bir çoğunluğunun birinci ve ikinci basamak sağlık kuruluşlarında değerlendirilmeden, doğrudan polikliniğimize başvurduğu belirlenmiştir. Hastalar ayrıntılı değerlendirildiğinde önemli bir kısmının önceki basamaklarda tedavi alabileceği anlaşılmıştır. Bu da poliklinikte hasta yoğunluğuna yol açmaktadır. Ayrıca, kağıda dayalı geleneksel kayıt sisteminin hastalara ait tıbbi bilgilere ulaşmada ve bilimsel çalışmalarda kullanılacak verileri sağlamada yetersiz kaldığı görülmüştür.
A university hospital healthcare workers'opinions about vaccine awareness and vacci̇nehesi̇tancy
Vaccine rejection and hesitation is a major public health problem both in developed and developing countries. This study is a cross sectional-descriptive study conducted among healthcare workers, working and training in Gaziantep University Şahinbey Research and Applicition Hospital, for determining the socio-demographic characteristics, working department, vaccination status, information and opinions about vaccines and status of vaccine hesitancy. The sample was selected with appropriate method from Gaziantep University Şahinbey Research and Applicition Hospital healthcare workers (n=550). The data were collected by a quastionaire applied face-to-face interviews. The data was evaluated with the package program SPSS 22. Descriptive statistics, chi-square, Mann-Whithey U, Anova, Kruskal Wallis, t tests were used. Significance was accepted p<0.05. According to the results of the study, the avarage age of the participants was 31.1 ± 8.2. Of the healthcare workers, 80.7% were at undergraduate and higher education level. The average of professional experience year was 7.4 ± 7.4 years. Most of the participants, 77.5%, thought that they were at risk of infectious diseases. The majority of the participants,%92,7, thought that the Hepatitis B vaccine should be given to healthcare workers and most of them,%54, vaccinated againist Hepatitis B. In this study, vaccine rejection has been reported by 10.1% of the healthcare workers. The majority of the participants, 89.6%, reported influenza vaccine rejection history. More younger healthcare workers had more hesitation in getting their children vaccinated. In the attitudes of individuals about vaccination, 86% stated that vaccines are sufficient and effective in preventing diseases. As a result, effects of vaccination rejection and hesitation are not only individual but also endanger community health and more radical solutions should be sought for vaccine rejection.
Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi hemşirelerinde psikolojik dayanıklılık, depresyon ve algılanan stresin değerlendirilmesi
Bu çalışma hemşirelerde psikolojik dayanıklılık, depresyon ve algılanan stres arasındaki ilişkiyi ve ilişki düzeyini belirlemek amacıyla kesitsel olarak yapılmıştır. Araştırma grubunu, Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi?nde çalışan 153 (136 K, 17 E) hemşireden oluşturmaktadır. Araştırmanın verileri, ?Pkolojik Dayanıklılık Ölçeği (PDÖ)?, ?Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ)?, ?Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ)? ve ?Kişisel Bilgi Formu?nun hemşirelere dağıtılıp, daha sonra bunların toplanmasıyla elde edilmiştir. Araştırma sonucunda hastaların %33.8?inde psikolojik dayanıklılık (PDÖ?120), %34.4?ünde depresyon (BDÖ?17) ve %98?inde algılanan stres (ASÖ?9) riskinin yüksek olduğu belirlenmiştir. Psikolojik dayanıklılık ile depresyon ve algılanan stres arasındaki ilişki incelendiğinde; depresyon ile PDÖ ve algılanan stres ile PDÖ arasında negatif yönlü anlamlı bir ilişki, depresyon ile algılan stres arasında ise pozitif yönlü anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p değerleri<0.0001). Mesleğini seven hemşirelerin, sorumlu hemşire ile ilişkisi iyi olanların, bir vardiyada en fazla 9 hasta bakanların, kronik bir hastalığı olmayanların ve son bir yıl içinde depresyon varlığı olmayanların PDÖ puanlarının anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır. Ayrıca, boşanmış/dul bireylerin, acil serviste çalışan hemşirelerin, mesleğini severek yapmayanların, nöbet listesinden memnun olmayanların, sorumlu hemşire ile ilişki düzeyleri fena değil ya da kötü olanların, kronik hastalıklara sahip olanların ve depresyonunun hala devam ettiğini söyleyen hemşirelerin BDÖ puanları anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sorumlu hemşire ile ilişkisi fena değil ya da kötü olanların, nöbet listesinden memnun olmayanların, bir vardiyada 21-30 hasta bakan ve son bir yıl içinde depresyon durumunun varlığının devam ettiğini söyleyen hemşirelerin algıladıkları stresin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgular doğrultusunda önerilerde bulunulmuştur.
Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde görevli hemşirelerin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ve sağlık kaygısı düzeyleri
Bu çalışma, Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesinde görevli hemşirelerin sağlıklı yaşam biçimi davranışları ve sağlık kaygısı düzeylerini belirlemek amacıyla kesitsel olarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesinde çalışan 206 hemşire oluşturmaktadır. Veriler Kişisel Bilgi Formu, Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranış Ölçeği ve Sağlık Kaygısı Envanteri ile toplanmıştır. Ayrıca Sağlık Kaygısı Envanterine güvenlik arama ve kaçınma davranışını saptamak amacıyla iki alt ölçek eklenmiştir. Veriler SPSS 15.0 programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Değerlendirmede Frekans, Yüzde, Ortalama, Standart sapma, Minimum, Maximum, t testi, Varyans analizi, Korelasyon ve Regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda hemşirelerin SYBD ölçeği puan ortalamasının orta düzeyde olduğu (119,97±1,4), en yüksek puanın kendini gerçekleştirme (35±0,4) alt ölçeğinden alındığı, bunu sağlık sorumluluğu (23±0,38), kişilerarası destek (19,45±0,23), stres yönetimi (16,6±0,25), beslenme (15,7±0,23) ve egzersiz?in (9,34±0,25) izlediği saptanmıştır. Hemşirelerin sağlık kaygısı puan ortalaması düşük bulunmuştur (54,5±0,78). Yapılan çoklu regresyon analizi sonucu sağlıklı yaşam biçimi üzerinde hanedeki birey sayısı, çalışma süresi ve yaşamın çoğunun geçirildiği yerin belirleyici olduğu, sağlık kaygısı içinse mülkiyet durumu ve hanedeki birey sayısının belirleyici olduğu saptanmıştır. Bekar, 20-24 yaş grubunda ve yaşamın çoğunu köyde geçirenlerin egzersiz yapma alışkanlıkları yüksek bulunmuştur. Evli ve iki çocuk sahibi hemşirelerin beslenme alışkanlıkları iyi iken ayda ortalama 10-12 nöbet tutanların beslenme alışkanlıklarının kötü olduğu saptanmıştır. Çalışma süresi bir yıldan az olanların kişilerarası destekleri yüksek düzeydedir. Geliri giderine denk olanların ve kronik hastalığı olmayanların stres yönetiminin iyi olduğu, işinden memnun olanların kendini gerçekleştirme düzeylerinin yüksek olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bir çocuk sahibi hemşirelerin sağlık kaygısı yüksek bulunmuştur. Erkeklerin kaçınma davranışı, kadınların güvenlik arama davranış puanı yüksek bulunmuştur. SYBD ölçeği ile SKE arasında ilişi saptanmamıştır. Araştırmadan elde edilen bulgular doğrultusunda önerilerde bulunulmuştur.
Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesinde çalışan doktor ve hemşirelerin el hijyeni konusunda bilgi, tutum ve alışkanlıklarının değerlendirilmesi
Çalışmamız Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesinde çalışan doktor ve hemşirelerin el hijyeni hakkındaki bilgisini ölçmek tutumunu yaklaşımını değerlendirmek çıkan sonuçla literatürdeki sonuçları karşılaştırarak gerekli tedbirin alınmasını sağlamak amacıyla yapılmıştır. El hijyeni herhangi bir el temizliği eylemi için kullanılan genel bir tanımdır. Hastane infeksiyonu uzun süre hastanede kalmaya maliyetin artmasına, hastalarda direnç gelişimine ve en önemlisi hastanın ölümüne sebebiyet vermektedir. Bunun için mikropların yayılmasını önlemek, sağlık hizmetiyle ilişkili infeksiyonu en aza çekmek için en iyi ve en etkili yöntem olan el yıkama; enfeksiyonların engellenmesine katkı sağlamıştır. Araştırmamda hastane çalışanlarının el hijyeni uygulamasını her zaman gerçekleştirdikleri, ancak el yıkama için gereken süreyi doğru bilmedikleri, bilgilerini değerlendirmek için sorulan soruların tamamını doğru yanıtlayamadıkları görülmüştür. Çalışmaya katılanların çoğunluğunu genç, bayan ve hemşire olarak görev yapan sağlıkçılar oluşturmuştur. Doktor ve hemşireler olmak üzere 2 grup üzerinden anket doldurulmuştur. Bu ankette doktor ve hemşirelerin sosyo-demografik özellikleri el hijyeni hakkında bilgi durumları ve el yıkama ile ilgili yaklaşımları yer almaktadır. Düzce Üniversitesi hastanesinde çalışan toplam 218 hemşire, 159 doktora anket dağıtılmıştır ancak 120 kişi anketi doldurmuştur, çıkan sonuç SPSS programı ve ki-kare testi kullanılarak değerlendirilmiştir.
Bir üniversite hastanesinde çalışan hemşirelerin kadına yönelik şiddete ilişkin algılama durumlarının değerlendirilmesi
Dünya Sağlık Örgütü(DSÖ) şiddeti ?Fiziksel güç veya iktidarın kasıtlı bir tehdit veya gerçekçilik biçiminde bir başkasına uygulanması sonucunda maruz kalan kişide yaralanma, ölüm ve psikolojik zarara yol açması açma olasılığı bulunması? şeklinde tanımlamaktadır. Kadına yönelik şiddet, sık görülen toplumsal bir sorundur. Hemşirelerin kadına yönelik şiddetle ilgili olarak önemli rolleri vardır. Bu araştırmacının amacı, bir eğitim hastanesinde görev yapan hemşirelerin kadına yönelik şiddeti algılama durumlarının belirlenmesidir. Araştırma yüzyüze anket yöntemi ile yapılmıştır ve kesitsel tanımlayıcı tipte bir araştırmadır. Araştırma sonucunda katılımcılar şiddeti % 90,0 sıklıkla ?kadının acı çekmesine sebep olan her çeşit davranış? olarak ifade etmiştir. İkinci sırayı %78,4 ile "kadına İstemediği Şeyleri Zor Kullanarak" yaptırmaktır ifadesi yer alırken, üçüncü sırayı %78,1 ile "kadına zarar veren psikolojik bir eylemdir " ifadesi yer almıştır.Katılımcılar kadınların en sık maruz kaldıkları şiddet türünü %38,7 Psikolojik şiddet ve %32,9 sıklıkla fiziksel şiddet olarak ifade etmişlerdir. Katılımcıların % 85,2?si alkolün şiddete sebep olduğunu belirtirken, bu yanıtı %81,3 ile sosyokültürel düzeyi düşük ailelerde veya toplumlarda şiddet sık görülür yargısı izlemektedir. %95,8 sıklıkla, ?sesini yükseltmek, bağırmak, küfür etmek? en çok bilinen sözel şiddet tanımı olarak tespit edilmiştir. ?cinsel şiddet vakalarında en sık karşılaşılan saldırgan? olarak katılımcıların %65,8 sıklıkla eşler belirtilmiştir. Hemşireler tarafından ?Kadına yönelik şiddeti önlemek için çalışma yapan kurumlar? içinde en çok bilinen kurum %85,5 ile Mor Çatı Kadın Sığınma Evleri, en az bilinen kurum ise %24,8 ile Aile, Kadın, Çocuk ve Özürlü Sosyal Hizmet Danışma Hattı olduğu bulunmuştur. Katılımcıların % 92,6?sı cinsel şiddeti önlemek için kanunlarda caydırıcı yaptırımlar olması gerektiğini, % 77,1?i toplumun eğitim düzeyinin arttırılması gerektiğini ve %59,4? ü cinsel şiddetin saklanmaması gerektiğini ifade etmiştir. Şiddet olguları ile karşılaşma sıklığının yüksek olduğu bu grubun hizmet içi eğitimler ve duyurular ile konu hakkında bilgi düzeylerinin yükseltilmesi önemlidir.
İntihar nedeniyle Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kliniği'ne başvuran adolesanlarda intihara yönelten etmenlerin incelenmesi
İntihar adolesanlarda önemli bir halk sağlığı sorunudur. İntihar girişimini engellemenin ilk ve en önemli basamağı, intihara yönelten faktörlerin tespit edilmesidir. Çalışmamızda ergenlerde intihar girişimine yönelten sosyoekonomik durum, psikolojik faktörler, dürtüsellik gibi durumların saptanması ve koruyucu yaklaşımlarda bulunmak amaçlanmıştır. Çalışmamıza Haziran 2015- Haziran 2016 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Kliniği‟ne son 1 hafta içinde intihar girişiminde bulunmuş 10-18 yaş aralığında hastalar alındı. Ciddi muhakeme ve mental anlamda sorun yaşayan, anket sırasında alkol veya uyuşturucu etkisinde kalan, eğitim ve dil problemi olan çocuklar çalışmaya katılmadı. Çalışma Sosyodemografik veri formu, Barratt dürtüsellik ölçeği, intihar niyetini ölçen sorularla değerlendirildi. Anket çalışmamıza, çalışmamızı kabul etmiş, formları eksiksiz dolduran 52 çocuk katıldı. İntihar girişiminde bulunan bu çocukların okullarına devam ettiği, fakat %63,5‟nun okul derslerinde başarısız olduğu saptandı. Okul derslerinde başarısızlık intihar riskini artırmaktaydı. İntihar girişiminde bulunan ergenlerin %94,1‟nin yüksek doz ilaç kullanma yöntemini kullandığı, %65,4‟nün girişimden pişman olduğu tespit edildi. Psikiyatrik hastalık, özellikle depresyon öyküsünün olması intihar riskini artırmaktadır. Çalışmamızda literatürle uyumlu olarak psikiyatrik hastalık öyküsü olanlar %28,8 civarındaydı. Çalışmamızın dürtüsellik kısmında intihar girişimi daha fazla olan %25‟lik kesim, dikkati daha çabuk dağılan, daha aceleci, daha dürtüsel hareket eden kişilerden oluşmaktaydı. Dürtüsellik intihar girişimi için önemli risklerden biriydi. Çalışmamızda depresyon, dürtüsellik, okul derslerinde başarısızlık, anne baba ve aile fertleri arasındaki uyuşmazlık, yakınların vefatı önemli risk faktörleri olarak tespit edilmiştir. Ergenlerin bu faktörler ışığı altında intihar girişimlerinin ve niyetlerinin sorgulanması, intihar girişiminin önlenmesi açısından yararlı olacaktır. Anahtar Kelimeler: İntihar, Ergen, Dürtüsellik, Barratt dürtüsellik ölçeği, Sosyodemografi
Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi polikliniklerinin gürültü düzeylerinin belirlenmesi
Amaç: Amaç Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde poliklinik bekleme alanlarının gürültü düzeylerini değerlendirmek, gerekli ise gürültü önleyici tedbirlerin alınmasını sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Polikliniklerin bekleme alanlarında, 11 ölçüm noktasında, gürültü düzeyi sürekli beş gün ve günde sekiz saat ölçülmüştür. Kalibrasyon ve ölçüm için Svantek SV 30 kalibratör ve SVAN 957 Ses ve Titreşim Analiz Cihazı kullanılmıştır. Cihaz saatlik ortalama verecek şekilde ayarlanmıştır. Araştırma tanımlayıcı tiptedir. Örneklem alınmamıştır. Veri Analizleri için SPSS paket programı kullanılmış ve Kruskal Wallis, Mann-Whitney U, Friedman ve Wilcoxon testleri yapılmıştır. p<0,05 değeri anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Polikliniklerin bekleme alanlarında ortalama gürültü seviyesi 62.1 dBA (min 48.5 ve max 70.8) dir. Bu değer ve hatta minimum ölçülen değer bile EPA, DSÖ ve Çevresel Gürültünün Değerlendirilmesi ve Yönetimi Yönetmeliği'nde belirtilen eşik değerlerin üzerindedir. Gürültü düzeyleri eşik değerlerin üzerinde olmasına rağmen, sadece radyoloji poliklinikleri diğerlerinden anlamlı derecede daha düşük değerlere sahiptir (p<0.05). Gürültü düzeylerinde günler, saatler arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır. Sonuç: Polikliniklerin bekleme alanlarında gürültü seviyesi eşik değerlerin üzerinde ölçülmüştür. Gürültü önleyici tedbirler düşünülmelidir.