Cases
114 theses under this subject heading
Ceza muhakemesinde bağlantılı uyuşmazlıkların birleştirilmesi
Ceza muhakemesinde her uyuşmazlığın ayrı görülmesi kuraldır. Ancak uyuşmazlıklar arasında bağlantı olması birden fazla sanığın birlikte veya tek bir sanığın birden fazla suçtan ötürü yargılanmasının önünü açmaktadır. Birleştirmeye ilişkin usul ve esaslar 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 8 ilâ 11. maddeleri arasında ve aynı Kanun'un 16. ve 280/1-f. maddelerinde düzenlenmiştir. Bahsi geçen maddeler sorunsuz gözükse de birleştirmenin ihtiyari olması, öğretideki fikir ayrılıkları, yargı kararlarındaki muğlak ifadeler, birleştirme yerine sehven başvurulan sair yöntemler bağlantı kavramı ile birleştirmede izlenecek yöntemin açıklığa kavuşturulmasını gerektirmektedir. Aynı zamanda birleştirmenin adil yargılanma hakkı üzerindeki etkileri nedeniyle bu kurumun uygulanma koşulların iyi bilinmesi önem arz etmektedir. Çalışmamızda birleştirme konusuna sadece teorik açıdan yaklaşılmamış, incelenen çok sayıda yargı kararı ışığında birleştirme kurallarının uygulanışı da aktarılmıştır. Bu şekilde, öğretiyle uygulamanın ayrıldığı noktalar tespit edilmiş, birleştirmenin koşulları ve izlenecek usul kapsamlı bir araştırma sonucu ortaya konulmuştur. Ayrıca uyuşmazlıkların birlikte görülmesinin muhakeme sürecine olan etkisi adil yargılanma hakkı bağlamında incelenmiştir.
Osmanlı Devleti'nde kız kaçırma (1839-1908): Devlet, cemaatler ve modernleşme
Tanzimat (1839) ve Islahat (1856) fermanları sonrası hukuk ve sosyal alanlarında yaşanan çarpıcı değişim ve dönüşümler ile fermanların vadettiği eşitlik kavramı toplumsal ilişkileri de etkilemiştir. Yaşanan bu gelişmelerin gündelik hayattaki etkilerini kız kaçırma konusu üzerinden izlemek mümkündür. Bu çalışma Osmanlı Devleti'nde 1839-1908 tarihleri arasında hukuki ve sosyal açıdan kız kaçırma davalarını incelemektedir. Kaynak olarak öncelikle mahkeme kayıtları, istintaknameler ve müfettiş raporları kullanılmıştır. Devlet bir asayiş meselesi olarak gördüğü kız kaçırmayı engellemek için yeni ceza kanunlarına maddeler eklemiş ve zaman geçtikçe bunu detaylandırarak daha etkili bir ceza sistemini uygulamaya çalışmıştır. Bunlara bakarken kız kaçırma davaları üzerinden Tanzimat sonrası kurulan mahkemelerin işleyişi ve çıkarılan yeni ceza kanunlarının tatbiki hakkında daha geniş bilgiler elde edilmiştir. Devletin modernleşme sürecinde hükümet sadece kız kaçırma kanunlarını detaylandırmakla sınırlı kalmamış kız kaçırma sebeplerine de eğilmiş, gündelik hayatın bir parçası olan düğün ve evlilik masrafları gibi kültürel hayatın bir parçası olan geleneklere de sınırlama getirmeye çalışmıştır. Ayrıca eşitlik prensibinin uygulamasında Müslüman ve farklı cemaatlerden olan çiftlerin davalarında zorluk çekildiği açıktır.
Kişilik hakları bağlamında boşanma davalarında ispat
Kişilik hakları kişiliği meydana getiren bütün değerler üzerinde sahip olunan, şahsa sıkı sıkıya bağlı ve mutlak haklardandır. Kişinin özel yaşamı üzerinde sahip olduğu hakkı, kişilik haklarının bir parçasını oluşturur. Günümüz teknolojisinin büyük bir hızla gelişmesi, kişinin özel ve gizlilik alanlarına yönelik müdahalelerin sayısını ve kapsamını oldukça artırmış; farklı sızma yöntemlerinin doğması ile kişinin özel yaşamı müdahalelere açık bir hale gelmiştir. Boşanma davaları eşlerin kişilik hakkının bir parçasını oluşturan özel ve gizli hayat alanını yakından ilgilendiren davalardır. Bu durum kimi zaman ispat faaliyetinde bulunan eşin, diğerinin kişilik haklarına müdahale etmesini kaçınılmaz kılmaktadır. Kişilik haklarının ihlali kural olarak hukuka aykırılık teşkil edeceğinden bu suretle elde edilen delillerin de hukuka aykırı yollarla elde edildiği kabul edilir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 189/II ile hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan delillerin mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamayacağı açıkça belirtilmiştir. Bir tarafta adil yargılanma hakkının ve hukuki dinlenilme hakkının bir unsuru olan ispat hakkı; diğer tarafta ise kişilik hakları yer almaktadır. Çatışan değerler arasında hangisine üstünlük tanınması gerektiği konusunda yeknesak bir yaklaşım bulunmamaktadır. İspat hakkının kişilik haklarından daha üstün olduğunun kabul edilmesi halinde, ispat hakkının kullanılması bir hukuka uygunluk sebebi olarak değerlendirilecektir. Buna karşılık kişilik haklarına üstünlük tanınması halinde, ispat faaliyetinde bulunan eşin, diğerinin kişilik hakkına yönelik müdahalesi hukuka aykırı kabul edilecek ve bu durum beraberinde delillerin hukuka uygunluğunun değerlendirilmesini gündeme getirecektir. Anahtar Sözcükler Kişilik Hakları, Özel Hayat, Boşanma Davaları, İspat, İspat Hakkı, Hukuka Aykırı Deliller.
Patent hakkına tecavüz halinde tazminat davaları
Patent hakkına etkin koruma sağlanması amacıyla, tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmelerde ve uluslararası sözleşmelerle uyumlu olarak 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu'nda, patent hakkına tecavüz teşkil eden fiillerin men'i ve durdurulmasına yönelik hukuksal koruma yollarının yanı sıra, tecavüz nedeniyle uğranılan zararların tazmini öngörülmüştür. Zira, patent hakkına tecavüz halinde tecavüzün ortadan kaldırılmasıyla karşılanamayan zararların doğması muhtemeldir. Bu doğrultuda, 6769 Sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu'nun "Ortak Hükümler"i düzenleyen birinci kısmında yer alan m. 149 hükmünde, patent hakkının ihlali halinde hak sahibinin maddi ve manevi zararının tazmini talebine; m. 150 hükmünde, mütecavizin tazminat yükümlülüğüne ve 150'inci maddenin ikinci fıkrasında, ihlal edici fiil nedeniyle sınai hakkın, patent hakkı özelinde patentli buluşun itibarının uğradığı zararın giderilmesine yönelik, Sınai Mülkiyet Hukuku'na özgü bir tazminat türü olan "itibar tazminatı"na yer verilmiştir. Doktrinde, patent hakkına tecavüz halinde doğan tazminat sorumluluğun haksız fiil sorumluluğu olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle, patent hakkının ihlali halinde tazminat talebi 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 49'da haksız fiiller için öngörülen; hukuka aykırı fiil, kusur, zarar ve illiyet bağı koşullarının varlığına bağlıdır. Çalışmada, patent hakkının ihlali halinde Sınai Mülkiyet Kanunu m. 149 ve m. 150'ye göre açılabilecek maddi ve manevi tazminat davaları ile itibar tazminatı davasının maddi hukuka ilişkin koşulları 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu m. 49 ışığında incelenmeye gayret edilmiş ve davaların usul hukukunu ilgilendiren koşulları ilgili yasal düzenlemeler ve güncel yargı kararları çerçevesinde ele alınmıştır. Anahtar Sözcükler Patent hakkı, patent hakkına tecavüz, patent hakkına tecavüz nedeniyle tazminat, itibar tazminatı, sınai mülkiyet kanunu
Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şartı
Anayasa Şikâyeti, ülkemizde oldukça yeni bir müessese olup 23 Eylül 2012 tarihinden itibaren yürürlüktedir. "Bireysel başvuru" olarak ifadesini bulan bu anayasal hak, temel hak veya hürriyetleri kamu gücü tarafından ihlal edilen kişilerce, hak ihlali iddiasının iç hukukta öngörülen tüm başvuru yolları tüketildikten sonra son çare olarak Anayasa Mahkemesi'nde açılan bir dava ile ileri sürülmesidir. Bireysel başvurunun kabul edilebilirlik koşullarından biri olan "olağan kanun yollarının tüketilmiş olması" şartının kapsam ve sınırlarının tartışıldığı bu çalışmada, uygulamada ortaya çıkan sorunlar, kuralın uygulanmadığı veya uygulanamayacağı durumlar etraflıca ele alınmaktadır. Çalışma boyunca, bireysel başvurunun insan haklarının korunmasına hizmet eden bir başvuru yolu olması esasında yol alınmış ve özün usule hâkim olması gerektiği savunulmuştur. Bireysel başvuruda bulunmadan önce tüketilmesi gereken başvuru yollarının tüketilmemesi, çoğu zaman bu konudaki bilgi ve tecrübenin yeterli olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu çalışma ile bireysel başvuru sisteminin etkin uygulanmasına katkı sağlanması amaçlanmaktadır.
Seçimlik dava
Seçimlik dava, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda açıkça düzenlenen dava çeşitlerinden bir tanesidir. Bu dava, HMK'nun 112. maddesinde üç fıkra halinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemeden de hareketle seçimlik dava, seçimlik borç ilişkisinde, seçim hakkı sahibi borçlu veya üçüncü kişinin seçim hakkını kullanmaktan kaçınması durumunda, alacaklının açabileceği dava şeklinde tanımlanabilir. Seçimlik dava, kaynağını, belli şartları taşıyan seçimlik borç ilişkisinden almaktadır. Seçimlik borç ise, Türk Borçlar Kanunu'nun 87. maddesinde yer almaktadır. O halde, seçimlik davanın usul hukuku ile maddi hukuk arasındaki bağlantının en somut örneklerinden bir tanesine karşılık geldiği açıktır. Bu nedenle, çalışmamızın birinci bölümünde, seçimlik borç ve buna bağlı olarak seçim hakkı kavramları ile bu kavramlarla benzerlik taşıyan diğer kavramlar incelenecektir. Birinci bölümün bu hususlara ayrılmış olması, adi borç ilişkileri bakımından kolaylıkla uygulanabilecek belli düzenlemelerin, seçimlik borçta ne şekilde ele alınacağını tayin etmek ve seçimlik davanın daha iyi anlaşılabilmesine adeta bir ön hazırlık yapmaktır. Esasında çalışmamızın temel amacı, seçimlik davayı, davanın açılmasından itibaren dava sonucunda verilecek hükmün kesinleşmesini de içerecek şekilde incelemek ve bu kapsamda söz konusu olabilecek maddi ve usul hukuku sorunlarını tespit ederek bunları mümkün olabildiğince açıklığa kavuşturmaktır. Dolayısıyla çalışmamızın ikinci bölümünde, seçimlik davanın kuramsal çerçevesi ortaya konulacak ve nihayet seçimlik dava tanımlanarak davanın şartları ve bu şartlara aykırılığın sonuçlarına yer verilecektir. Çalışmamızın üçüncü ve son bölümünde ise, seçimlik davada yargılama usulü ve sonuçları ele alınıp incelenecektir.
Bağlantılı hakların korunması
Tezin konusunu "Bağlantılı Hakların Korunması" oluşturmaktadır. Bağlantılı haklar, bir eser veya fikrî ürün üzerinde faaliyet gösteren icracı sanatçılar, fonogram yapımcıları, radyo-televizyon kuruluşları ve film yapımcılarının sahip oldukları haklardır. Bu haklar niteliği itibariyle bir fikrî çabanın sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu fikrî çaba, hukukumuzda 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu tarafından koruma altına alınmıştır. Bu kapsamda çalışmada; 5846 sayılı Kanun'da düzenlenen bağlantılı haklar, bağlantılı hak sahipleri, bağlantılı hak sahiplerinin yetkileri, bağlantılı hakların ihlali hâlinde koruyucu hukuk davaları ele alınmıştır. Dört bölümden oluşan çalışmanın birinci bölümünde, bağlantılı hak kavramına ve bu kavramlarla ilgili temel kavramlara değinilmiştir. Bunun yanısıra, bağlantılı hak kavramının fikrî hukuktaki yerinin ve gelişiminin daha iyi anlaşılması amacıyla bağlantılı hak kavramının tarihsel gelişimine ve bu konuda yer alan önemli uluslararası sözleşmelere yer verilmiştir. İkinci bölümde, bağlantılı hak sahipleri ve bu kişilerin bağlantılı hak sahibi olarak korunabilmesi için kanunda öngörülen şartlar kanun sistematiğine uygun şekilde açıklanmıştır. Üçüncü bölümde, kanunda öngörülen şartları sağlayan bağlantılı hak sahiplerinin kanun uyarınca sahip olduğu manevi ve mali haklar sırasıyla incelenmiştir. Dördüncü ve son bölümde ise bağlantılı hakların ihlali hâlinde bağlantılı hak sahibinin başvurabileceği hukuk davaları, nitelik ve usul yönünden doktrin görüşleri ve Yargıtay kararlarıyla desteklenerek ayrıntılı şekilde ele alınmıştır.
Fikrî Hukukta eser sahibinin malî hakları ve malî hakların ihlalinde açılabilecek hukuk davaları
1952 tarihinde yürürlüğe giren 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda; fikrî bir çaba ve faaliyetin ürünü olan, "sahibinin hususiyetini taşıyan", "ilim ve edebiyat, musikî, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak kanunda sayılı olan eser gruplarından birine dâhil olan" bir eser üzerinde, eser sahibinin manevi ve malî hakları hem düzenlenmekte, hem de korunmaktadır. "Fikir ve sanat eserleri üzerinde sahiplerinin malî ve manevi menfaatleri bu kanun dairesinde himaye görür" denilmek suretiyle FSEK'te eser sahibinin manevi haklarının (m.14-17) ve malî haklarının (m.20-25) söz konusu kanun hükümleri uyarınca korunacağı açıkça belirtilmiştir. Bu tezde 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda düzenlenen eser kavramı, eserin unsurları ve türleri ile eser sahipliği, eser sahipliğine tanınan malî haklar ile malî hakların ihlali durumunda açılabilecek hukuk davaları üzerinde durulacaktır. Tezin amacı eser ve eser sahibi kavramının genel unsurlarını ortaya koymak, fikir ve sanat eserlerini meydana getiren eser sahiplerinin malî haklarını, malî haklardan yararlanma şartlarını incelemek, malî hakların ihlali halinde ihlal durumunun etkileri ile ihlal halinde açılabilecek hukuk davalarının usullerini, yargı yollarını ve yaptırımlarını, hukuk hayatına ilişkin olayları ve sorunları yargı kararları ve doktrindeki görüşler ışığında çözüme ulaştırmaktır.
Telif Hukukunda işlenme eserler
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na göre eser, sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musiki, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleridir. Görüldüğü üzere Kanun, eser türü olarak dört kategori belirlemiştir. Bir fikri ürünün eser sayılabilmesinin şartlarından biri, bu dört kategorinden birine dâhil olmaktır. Eserler üzerinde eser sahibine tanınan haklar da Kanun'da hüküm altına alınmış olup, mali haklardan bir tanesi işleme hakkıdır. İşleme hakkının kullanımı, Kanun'da işlenme eser denilen ve asıl eserden ayrı yeni bir eserin meydana getirilmesine yaramaktadır. Zira Kanun gereğince, diğer bir eserden istifade suretiyle vücuda getirilip de bu esere nispetle müstakil olmayan ve işleyenin hususiyetini taşıyan fikir ve sanat mahsulleri işlenme eserdir. Bu halde, Kanun'un eser tanımına uygun olan bir fikri ürün hususiyet katılarak değiştirilmektedir. Kanun, işlenme eserlere örnek teşkil eden başlıca halleri 6'ncı maddesinde sıralamıştır. Çalışmamızda eser ve eser sahibi kavramları ile eser sahiplerine tanınan haklar temel konuyu izah etmek amacıyla değerlendirilecek; işleme hakkı, işlenme eser, işlenme eser türleri ve işlenme eser sahibi mevhumları gibi hususlar ise çalışmanın odak noktası olduğundan derinlemesine incelenecektir. İşlenme eserin ve işlenme eser sahibinin ne anlama geldiği anlatıldıktan sonra; iş ilişkisi içerisinde meydana getirilen işlenmelerin eser sahipliği meselesi, birden fazla kimsenin birlikte meydana getirdiği işlenmeler ve aynı eserin farklı kimseler tarafından işlenmesi hali irdelenmiştir. Diğer yandan, işlenme eser üzerindeki hakların ne şekilde devredilebildiği ile bu hakların ihlal edilmesi halinde işlenme eser sahibine tanınan kanun yolları da konunun devamını teşkil ettiğinden irdelenecektir. Anahtar Kelimeler: "eser", "işlenme eser", "işlenme eser sahibi", "sözleşme", "hukuk davaları".
Karayoluyla eşya taşımasında taşıma ücreti
Taşıyıcı bir eşya taşımayı taşıma ücreti karşılığında üstlenmektedir. Taşıyıcının taşıma işini yürütmesindeki temel amacı bir ücret elde etmektedir. Taşıyıcı bu amacına taşıma işinin tam ve gereği gibi gerçekleştirildiği hallerde kavuşabilir. Ancak taşıma işi çeşitli sebeplerle tarafların veya kanunun öngördüğü durumdan sapabilir. Bu durumlara mevzuatta taşıma ücretine hukuki sonuçlar bağlanmaktadır. Taşıyıcı için bu kadar önemli olan bu konu karayolu taşımalarıyla sınırlandırılarak bu çalışmada ele alınmaktadır. Çalışmamızın birinci bölümünde; taşıma ücreti kavramı, hukuki niteliği, kaynağı ve kapsamı değerlendirilmektedir. Karayoluyla eşya taşımasında taşıma ücreti kavramı yerine kullanılan kavramların tercihinin yerindeliği ele alınmaktadır. Taşıma işi için mevzuatın öngördüğü bedellerin taşıma ücreti kapsamında olup olmadıkları değerlendirilmektedir. Böylece dar anlamda taşıma ücreti ile geniş anlamda taşıma ücreti ayrımına varılmaktadır. Dar anlamda taşıma ücreti; taşıyıcının gördüğü taşıma işinin karşılığını oluşturmaktadır. Giderler, ek uygun ücret ve bekleme ücreti geniş anlamda taşıma ücreti olarak kabul edilmektedir. Çalışmamızın ikinci bölümüne; taşıma ücretinden doğan sorumluluk konu oluşturmaktadır. Bir taşıyıcının bulunduğu durumlarda taşıma ücreti ile birden fazla taşıyıcının bulunduğu durumlarda taşıma ücreti değerlendirilmektedir. Taşıma ücretine borçlanılması, muacceliyeti, ifası ve gereği gibi ifa edilememesi halinde taşıma ücretinin akıbeti de çalışmamızda ele alınmaktadır. Teslimde ödeme şartlı taşımalarda taşıyıcının alacağı ve kanunun öngördüğü durumlarda taşıma ücreti hakkı da ikinci bölümde değerlendirilmektedir. Üçüncü bölümde ise; taşıma ücretinin hesaplanması, ispatı, zamanaşımı, görevli ve yetki mahkeme konuları ele alınmaktadır. Taşıma ücretinin miktarı çoğu zaman belirlenmekle birlikte bazı durumlarda hesaplanarak somutlaştırılması gerekmektedir. Taşıma ücretinin bir davaya konu olması durumunda, hak sahiplerinin nerede ve hangi mahkemede dava açması gerektiği bu çalışmada incelenmektedir. Ayrıca açılan bir davada taşıma ücretinin nasıl ispat edilebileceği de ele alınmaktadır.
Medeni Usul Hukukunda delillerin hasredilmesi
11 YÜKSEK LİSANS TEZİ ÖZÜ MEDENÎ USUL HUKUKUNDA DELİLLERİN HASREDİLMESİ Tolga AKKAYA Özel Hukuk Ana Bilim Dalı Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ocak 2003 Danışman: Doç. Dr. Halûk KONURALP Medenî Usul Hukukunda Delillerin Hasredilmesi başlığını taşıyan bu çalışmada, bir taraf usul işlemi olan delillerin hasrı, medenî usul hukukundaki yeri ve uygulaması bakımından incelenmiştir. Kanunda düzenlemesi bulunmayan ve tarafın yeni (başka) delil gösterme imkânını sınırlandıran delillerin hasrı, bu güne kadar üzerinde pek durulmamış ve ayrı bir çalışma konusu yapılmamış bir usul işlemidir. Yanlış uygulanması halinde tarafların dava ile elde etmeye çalıştıkları hakları kaybetmelerine neden olacak kadar etkili bir işlem olan delillerin hasrı; unsurları, şekli, zamanı ve etkileri bakımından incelenmiştir. Çalışmanın birinci ve genel bölümünde, delillerin hasredilmesi bakımından davaya ilişkin bazı kavramlar ve usul ilkeleri başlığı altında, öncelikle ispat hukukunun temel kavramları, sonra mahkeme ve taraf usul işlemleri, daha sonra delillerin hasrına ilişkin usul ilkeleri ve son olarak tahkikat incelenmiştir. Bu bölümde, özellikle taraf usul işlemleri ve delillerin hasrına ilişkin usul ilkeleri üzerinde durulmuştur. Çalışmanın ikinci ve özel bölümünde, delillerin hasrı başlığı altında, ilk olarak delillerin toplanması amacına hizmet eden işlemler, sonra delillerin hasrının şekli ve zamanı, daha sonra delillerin hasrı bakımından özellik arz eden durumlar ve son olarak özel yargılama usullerinde ve çekişmesiz yargı işlerinde delillerin hasrı incelenmiştir. Bu bölümde, özellikle daraltıcı etkili delil sözleşmeleri ile delillerin hasrı, hakimin taraflardan delillerini hasretmelerini istemesi ve delillerin hasrına istisna teşkil eden hususlar üzerinde durulmuştur.
İngiliz Hukukunda yargısal emir ve Türkiye'de uygulanabilirliği
Türkiye'de idari yargı alanında yaşanan en önemli sorunlardan bir tanesi kuşkusuz idari yargı kararlarının uygulanmamasıdır. Yasal düzenlemelerimize yargısal emir kurumunun getirilmesi, yargı kararlarının etkinliğini arttırma yönünde çözüm önerilerinden birisi olarak bu tezin konusunu oluşturmaktadır. Yargısal emir kurumu, yargının verdiği kararların uygulanmasını sağlamak amacıyla idareye emir vererek, bazı eylem ve işlemlerin yapılmasını sağlayabilmesi ve bazılarını ise yapmaktan men etmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bugün Fransa gibi Kara Avrupası idare hukuku sistemlerinde yargısal emir uygulanmaya başlamış olsa bile, aslen İngiliz Hukuku kökenli bir Anglo-Amerikan kurumudur. Bu çalışmanın amacı, yargısal emir kurumunun menşei olan İngiliz Hukukundaki görünümünü incelemek ve Türk İdari Yargılama Hukukunda uygulanabilirliğini tartışarak, Türk idare hukukuna faydalı bir gelişme olduğunu savunmaktır.İngiltere'de adli idare sisteminin varlığı, bu ülkede gelişmiş bir idare hukukunun bulunup bulunmadığı konusunda şüpheye yol açabilmektedir. Bu nedenle çalışmaya İngiliz idare hukukunun tarihsel gelişimi ve İngiltere'de İdare hukukunun varlığına ve amacına ilişkin ileri sürülen teoriler açıklanarak başlanılmıştır. Ardından ikinci bölümde yargısal emir kurumunun İngiliz hukukundaki ortak özellikleri ve farklı görünümleri olarak zorlayıcı emir (mandatory order), yasaklayıcı emir (prohibitory order) ve yaptırıcı emir (injunction) ayrı ayrı ele alınmıştır. Son bölümde, yargısal emir kurumunun Türkiye'de uygulanabilirliği üzerinde durulmuştur. Günümüzde idari yargıcın verebileceği karar türleri, iptal ve tam yargı (tazminat) kararları ile sınırlıdır. Yargısal emir kurumu, özellikle yargı kararlarını uygulamama eğiliminde olan idareye yargı kararını nasıl uygulayacağı konusunda yol göstererek, yargı kararlarının uygulanmasının etkinliğini arttıracaktır. Hem Anayasa'da hem de İdari Yargılama Usulü Kanununda ifade bulan yerindelik denetimi yasağı ile idari yargı mercilerinin idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremeyeceği hükmü, doktrinde Türk idari yargısında yargısal emir kurumunun yasak olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Sonuç olarak, yasal düzenlemelerimizin yargısal emir kurumunun Türk idari yargılama hukukunda uygulanmasına engel teşkil etmediği savunularak, yargısal emir kurumunun Türk idari yargısında uygulanma önerileri üzerinde durulmuştur.
İnternet ortamında yayıncılık açısından ifade özgürlüğünün kullanımı: Coşkun Ak davası örneği
En temel insan haklarından biri olan İfade özgürlüğünün kullanımı günümüzde farklı biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. Kuşkusuz bunlardan en günceli ve en hızlı biçimde olanı internet ortamında gerçekleşmektedir. Günümüzde demokratik toplumların olmazsa olmaz bir unsuru olarak kabul edilen ifade özgürlüğünün önüne çeşitli ülkelerde farklı yasal uygulamalardan kaynaklanan engeller çıkmaktadır.Bu çalışmada ilk olarak iletişim kavramından hareketle geleneksel kitle iletişiminden yeni medya olarak tanımlanan internet ve getirdiği teknolojik gelişmeler yasal boyutlarını da kapsar biçimde incelemiştir. Bir kitle iletişim aracı olarak internetin diğer kitle iletişim araçları ile benzer ve farklı yanları ortaya konulmuş ve geleneksel medya ile yeni medyanın yasal düzenlemeler açısından farklılıkları tartışılmıştır. Ayrıca İnternet ortamında yayıncılık bakımından uluslararası gelişmelere ve internete ilişkin yasal düzenleme girişimlerine ve diğer ülkelerdeki düzenlemelere yer verilmiştir.İfade özgürlüğünün internet ortamında kullanımına ilişkin Türkiye'de ilk dava olarak nitelendirilen ve 1999 yılında başlayan ve hakkında 2003 yılında Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından karar verilen Coşkun Ak davası örnek olay incelenmiştir. 2007 yılında yürürlüğe giren 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun çerçevesinde diğer uygulamalar hakkında değerlendirmelerde bulunulmuştur.
55 numaralı Kütahya Şer'iye Sicili Defterinin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi
Osmanlı Devleti, temeli adalet olan güçlü bir teşkilattır. Bu yapı, büyük bir titizlikle korunmaya çalışılmıştır. Bunu en iyi o döneme ışık tutan hukuki belgeler sayesinde öğrenmekteyiz. Osmanlı Hukuki belgelerinin bir türü olan şer' iye sicilleri, dönemin birçok açıdan aydınlatılmasında yardımcı olmaktadır. Bu çalışmanın konusu olan 55 numaralı Kütahya şer'iye sicil defteri, ait olduğu H. 1297-1298-1299 /M. 1880-1881-1882 yıllarında Kütahya ve çevresinin dolayısıyla Osmanlı Devleti'nin sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel yapısı ile ilgili bilgiler vermektedir. 55 numaralı Kütahya şer' iye sicili, mahkeme kayıtlarını içermektedir. Mahkeme kayıtlarını; tezkere, vakıf, miras, tereke, müzekkere, resmi yazışmalar ve vekil tayini gibi belgeler oluşturmaktadır. 49 varaktan oluşan bu belgelerin bazı sayfalarında yazılar silik çıktığı için buralar (…) işareti ile gösterilmiştir. Çalışma: Özet, içindekiler, giriş, birinci bölüm (Türk Hukuk Tarihi'nin Anahatları), ikinci bölüm (55 numaralı Kütahya şer'iye sicilinin transkripsiyonu), genel bir değerlendirmenin yapıldığı sonuç kısmı ve kaynakçadan oluşmaktadır. Anahtar Kelimeler: Şer'iye Sicili, Kadı, Mahkeme, Dava, Kütahya
Önalım davasında bedelde muvazaa iddiasının tanıkla ispatının şartları ve hukuki sonuçları
Önalım davalarında bedelde muvazaa, genellikle, hak sahibinin önalım hakkını kullanılmasını engellemek amacıyla, önalım konusu gayrimenkulün satış bedelinin gerçekte taraflar arasındaki anlaşma ve reel ödeme rakamından yüksek gösterilmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Çoğunlukla önalım davalarında ileri sürülmekte olan bu yöndeki muvazaa iddiasının, yasanın öngördüğü ve izin verdiği diğer tüm delillerle ispatı mümkün olduğu gibi, belli şartların varlığı halinde tanık dahil her türlü delille ispatı mümkündür. Çalışmamızda önalım hakkı, önalım davası ve önalım davasında bedelde muvazaa iddialarının tanıkla ispatı, önalım davalarında bedelde muvazaa iddiasının tanıkla ispatındaki güçlükler ve hukuki sonuçları Yargıtay kararları eşliğinde ayrıntılı bir biçimde incelenmiştir.
Tam yargı davalarında süre koşulu
İdari yargılama hukukunda iptal ve tam yargı davası adı verilen iki tür dava vardır. İptal davalarının konusunu bir idari işlem, tam yargı davalarının konusunu bir idari işlem veya eylemden kaynaklanan zararın giderilmesi oluşturmaktadır. Birçok ülke gibi ülkemiz hukuk sisteminde de dava yoluna başvurulması için belirli süreler öngörülmüş, tam yargı davalarına ilişkin süreler 2577 sayılı İYUK'ta düzenlenmiştir. "Tam Yargı Davalarında Süre Koşulu" isimli bu çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; süre kavramı, süre sınırlamalarının hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı kapsamında değerlendirmesi, bu doğrultuda devletin başvuru sürelerini gösterme yükümlülüğü, ikinci bölümde; iptal ve tam yargı davaları arasındaki farklar ve dava açma sürelerinin genel esasları, üçüncü bölümde idari işlemden, idari eylemden ve yargı kararlarının uygulanmamasından kaynaklanan zararlar sebebiyle açılacak tam yargı davalarında süreye ilişkin esaslar öğretideki görüşler, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları ışığında ele alınmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Adil yargılanma hakkı, hukuk devleti ilkesi, hak arama özgürlüğü, tam yargı davası, dava açma süresi.
Roma hukukunda condictio causa data causa non secuta ve Türk hukukuna etkileri
Roma Hukuku'nda, Modern Kıta Avrupası Hukuku ve Türk Hukuku'nun aksine açıkça bir borç kaynağı olarak iade konusunu düzenleyen genel bir sebepsiz zenginleşme kuralı ve kavramı bulunmamaktadır. Roma Hukuku'nda sebepsiz zenginleşmeden doğan uyuşmazlıklar condictio adı verilen davalar (actio) ile çözüme ulaştırılmıştır. Condictiolar çeşitli türlere ayrılmaktadır. Condictio causa data causa non secuta, gerçekleşmesi beklenen bir amaç uğruna verilen şeyin, amacın gerçekleşmemesi sebebiyle iadesinin sağlanmasına ilişkin condictio türüne verilen isimdir. Condictio causa data causa non secutanın oluşum süreci ile Roma Hukuku'nda kabul edilen sert sözleşmeler sisteminin esneklik kazanma süreci birbiri ile sıkı sıkıya bağlantılı ilerlemiştir. Condictio causa data causa non secutanın, özel bir sebepsiz zenginleşme türü olarak önemi Roma Hukuku'nda her türlü sözleşmeden doğan hakkın dava (actio) ile talep edilebilir olmaması gerçeğinden doğmuştur. TBK. m. 77 ve devamında sebepsiz zenginleşmeden doğan borç ilişkileri düzenlenmiştir. TBK. m. 77/II hükmünde yer alan gerçekleşmeyen sebebe bağlı zenginleşme türü asıl olarak Roma Hukuku'nun condictio causa data causa non secutasının günümüzdeki yansımasını bulmuş halidir. Türk Hukuku'nda gerçekleşmeyen sebebe bağlı zenginleşme taleplerine ilişkin uygulanma alanları ile Roma Hukuku'nun condictio causa data causa non secutasının uygulanma alanları çeşitli noktalarda kesişmektedir.
Türk hukukunda alacaklının açtığı ortaklığın giderilmesi davası
Çalışmamız kapsamında, birlikte mülkiyet ilişkisinin çoğu zaman kaçınılmaz bir sonucu olan ortaklığın giderilmesi davası ve İİK m. 121 yetkisine dayanan, paydaşların açtığı ortaklığın giderilmesinden farklı olarak kendine özgü özel dava şartları bulunan ve esas amacı alacaklının alacağını tahsil imkânı sağlayan "alacaklının açtığı ortaklığın giderilmesi" davası incelenmeye çalışılmış, Türk Hukuk Siteminde malikin mülk üzerindeki mutlak tasarruf yetkisini sınırlandıran bu özel durumun kendine özgü usulî farklılıklarına değinilmiş, bu davaya özel dava şartları ayrı başlıklar altında irdelenmiştir. Çalışmamızla alakalı olarak öğretide ileri sürülen farklı görüşlerin yanında yüksek yargı içtihatlarına genişçe yer verilmiş, önemli sayılan hususların hemen ardından konuyla alakalı Yargıtay Kararları, karar künyesiyle birlikte sunulmuş, uygulamada sıkça yapılan hatalara ışık tutulmaya çalışılmıştır. Ortaklığın giderilmesi davasına özgü tarafların davada hem davacı hem de davalı konumunda bulunmasının klasik hukuk davalarından farklı olarak yargılama giderlerinin paylaştırılmasına yansımasındaki hukuk mantığına ışık tutulmaya çalışılmıştır.
Türkiye'ye karşı açılan haksız rekabet soruşturmaları ve ihracata yönelik teşvik (Devlet desteklerinin) uygulamalarının analizi
Dış ticaret; ihracat olarak nitelendirilen dış satım ve ithalat olarak nitelendirilen dış alımdan oluşur ve dış ülkelerle mal, hizmet bazında yapılan ticaret akımlarının USD bazında değerlendirmesini içerir. Bir ülkenin ekonomik ilişkilerinin önemli bir bölümünün, dış ticaret istatistiklerinde gözlemlenmesi mümkündür. Ekonomik kalkınmanın sağlanması ve yüksek milli gelire sahip olmamın yolu olarak görülen dış satım anlamına gelen ihracat; ülkemiz adına büyük öneme sahiptir. Ekonomik büyüme dış ticareti etkilediği gibi dış ticaret de ekonomik büyümeyi etkileyebilir. Dış ticaretin statik ve dinamik olmak üzere iki yararı vardır. Statik yararı karşılaştırmalı üstünlükler teorisine gore bir uluslararası uzmanlaşma ve işbölümünün bir defalık yararını ifade etmektedir. Statik yararı bir defalık olmasına karşın dinamik yararlar fazla ve süreklidir. Bu faydalar en çok GOÜ'lerde farkedilebilir. 1980'li yıllardan itibaren kalkınmasını ihracat dayalı kalkınma moeli çerçevesinde belirleyen Türkiye; uygulanan bu politika sonucunda önemli aşamalar kaydetmiş bulunmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler genelinde ağırlık kazanması ve özellikle son dönemlerde peş peşe yaşanan ekonomik dalgalanmalar uluslararası ticarette rekabetin yoğunlaşmasını, korumacılık eğilimlerinin artmasını ve sonuçta uluslararası ticaretin daha dinamik ancak daha karmaşık bir yapıya bürünmesine yol açmıştır. Dünya ticaretinde jeopolitik ve jeoekonomik gelişmelerin birbirinden bağımsız hareket edemez hale geldiği günümüzde, dünya ticaetinden daha fazla pay almak için dünyadaki gelişmeleri dikkatle takip etmek, gerekli stratejileri belirlemek başarılı bir ekonomik modelin anahtarı konumuna gelmiş; küreselleşme ile innovasyon, özgün ve katma değeri yüksek ürünlerin üretimi ile ihracatı ülkelerin zenginleşmesinin vazgeçilmez unsuru olmuştur. Ülkemizde 1980'lerle birlikte ihracata dayalı büyüme modeli tercih edildiğinden ötürü ihracat ve ihracatı teşvik önem arz etmektedir. Bu çalısmada ihracat tesvikleri teknik olarak incelenecek, mevcut uygulamalar; uluslararası mevzuat çerçevesinde değerlendirilecek ve Türkiye'ye karşı açılan soruşturmalar ve Türkiye'nin açtığı soruşturmalara değinilerek uygulamalarda karşılaşılan sorunlara değinilip uygulamaların ihracata daha fazla katkı sağlaması yönünde çözüm önerileri üzerinde durulacaktır. Anahtar Kelimeler: İhracat, İthalat, Ekonomik Büyüme, Uluslar arası Rekabet, Küreselleşme, Dış Ticaret Politikası, AB.
İdari yargıda dava açma süreleri
Hukuk devleti ilkesinin en önemli unsuru; bireylerin idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yoluna gidebilmesidir. Hak arama özgürlüğü olarak nitelendirebileceğimiz bu yol, gerek Anayasa ve gerekse uluslar arası sözleşmelerle güvence altına alınan, adil yargılanma hakkının da bir gereğidir. Bu çalışmada; idari yargı düzenine sahip tüm ülkelerde idarenin eylem ve işlemlerine karşı yargı yoluna başvurulmasını önceden belli bir süre içerisinde dava açılmış olma koşuluna bağlayan idari yargıda dava açma süresi incelenmektedir. Dava açma süresi kamu düzenine ilişkindir. Davanın süresinde açılıp açılmadığı yargı yerleri tarafından re'sen incelenir. Dava açma süresi hak düşürücü özellik gösterir. Davanın süresinde açılmamış olması tarafların isteği ya da rızası gösterilerek göz ardı edilemez. Dava açma süresinin değiştirilmesi konusunda tarafların aralarında herhangi bir anlaşmaya varması da mümkün değildir. Anahtar Sözcükler : Süre, Dava Açma Süresi , Hukuk Devleti, Dava Hakkı, Hak Arama Özgürlüğü.
Medenî Usûl Hukukunda aslî müdahale
Görülmekte olan yargılamanın tarafı dışındaki üçüncü kişinin, yargılamaya müdahalesi, Hukuk Muhakemeleri Kanunu içinde bazı kurumlar sayesinde mümkün olabilmektedir. Aslî müdahale kurumu, bunlardan biri olarak yargılama hukukunda yer alır. 2011 yılında yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile aslî müdahale kurumu, ilk kez başlı başına bir kanun hükmünde düzenlenmiştir (HMK m. 65). Kurumun başlı başına bir kanun hükmü ile düzenlenmiş olması, kanun koyucunun aslî müdahaleye verdiği önemi göstermektedir. Aslî müdahale kurumunun esasını oluşturan aslî müdahale davası, üçüncü kişi tarafından, görülmekte olan yargılamanın taraflarına karşı açılan ayrı bir davadır. Aslî müdahale davası, görülmekte olan yargılamadan ayrı bir dava olarak açılmış bulunsa da, aslî müdahale davasının ve görülmekte olan yargılamanın konusunu oluşturan hak veya şey, görülmekte olan yargılamanın konusu ile aynıdır. Bir başka ifadeyle, üçüncü kişi, bir dava açmak suretiyle, görülmekte olan yargılamanın konusu olan hak veya şey üzerinde bir hak iddiasında bulunmaktadır. İşte, üçüncü kişi, aslî müdahale kurumu sayesinde, tarafı olmadığı bir yargılamanın konusu olan hak veya şey üzerinde, bir hak iddiasında bulunabilme imkânı kazanmaktadır.
Türk anayasa yargısında iptal davası açma yetkisi ve organ davası
Bu çalışmada, Türk Anayasa yargısında iptal davası açma yetkisi incelenmiştir. İlk olarak, doktrinde soyut norm denetimi olarak da anılan bu anayasaya uygunluk denetim yolunun anayasa yargısı içerisindeki yerine değinilmiştir. Daha sonra, Türk Anayasacılık tarihinde bu yolun işletilmesinde kimlere yetki tanınması gerektiğine ilişkin olarak gerek doktrinde gerekse de parlamentoda ileri sürülen görüşlerden bahsedilmiştir. Türk Anayasalarında kimlere iptal davası açma yetkisinin verildiği ve bunların belirlenmesindeki nedenler ele alınmıştır. Anayasa Mahkemesi'nin iptal davası açılmasında yetki noktasında dikkat çeken kararları da yeri geldikçe belirtilmeye çalışılmıştır. En son olarak 1961 ve 1982 Anayasalarında Anayasa Mahkemesi'ni harekete geçirebilecekler hususunda en dikkat çekici farklılık olan organ davası müessesi işlenmiştir. Organ davasının koşulları, hangi kurumların bu yolu işletebileceği ve Anayasa Mahkemesi içtihatları ışığında işlevselliği ele alınmıştır.
Bireysel iş hukukunda dava şartı arabululuculuk
Toplum içinde yaşayan bireyler birbirleri ile iletişim ve etkileşim içindedir. Bu nedenle aralarında uyuşmazlıkların çıkması olağan bir süreçtir. Uyuşmazlıkların çözümü bakımından taraflar empati ile hareket ettiklerinde sorunun çözümü kolaylaşmaktadır. Ancak bu zamana kadar taraflar, uyuşmazlık konusunda haklı olduklarını belgelemek için dava açma yolunu tercih etmişlerdir. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2008 yılından bu güne kadar hukuk davaları artan bir ivme göstermiştir. Hukuk Mahkemelerinin 2011-2018 yılları arasındaki dosya sayıları incelendiğinde 2018 yılında hukuk mahkemelerinde açılan dava sayısı 2011 yılına göre %24,9 artış göstermiştir. Bu verileri iş mahkemeleri bakımından ayrıntılı incelemeye aldığımızda 2018 yılı istatistiklerine göre önceki yıldan devralınan dosya sayısı 351 507, yeni açılan dava sayısı 162 339, üst mahkemeden bozularak gelen dosya sayısı 26 310 olup toplam dosya sayısı 540 156'dır. Davaların genel ortalama görülme süresi istatistiki olarak 283 gün olmasına rağmen iş mahkemelerinde bu oran 629 gün olarak rapor edilmiştir. Bu veriler ışığında 2011-2018 yılları arasında açılan davaların nerdeyse karara bağlanan davalar kadar olduğunu söylemek mümkündür. Bu da hâkimlerin iş yüklerinin artmasına ve verilen kararların hukuka uygunluğunun tartışılmasına sebep olmaktadır. İş mahkemelerinde açılan davaların büyük bir kısmını alacak, tazminat ve tespit davaları oluşturmaktadır. Türkiye genelinde 2018 yılında iş mahkemelerinde açılan ve karara bağlanan davalarda 112 805 dava (%59,6) ile birinci sırayı alacak davası, ikinci sırayı ise 41 112 dava (%21,7) ile tespit davası almaktadır. Açılan davaların uzun sürmesi, yargılama masraflarının fazlalığı, mahkemelerin tarafsızlığına olan inancın zayıflaması ile uyuşmazlıkların alternatif çözüm yolları ile sonuçlandırılması arayışına girilmiştir. 6325 sayılı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunun 07/06/2012 tarihinde kabul edilmesi ile uyuşmazlıkların arabuluculuk yolu ile çözümlenmesi hukuk sistematiğimizde yer edinmiştir. Türkiye'de yeni bir kurum olduğundan üzerinde tartışmalar yapılarak geliştirilmeye ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle de inceleme konusu olarak bireysel iş uyuşmazlıklarında dava şartı arabuluculuk konusu seçilmiştir. 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunun yürürlüğe girmesi ile birlikte bireysel iş hukuku uyuşmazlıklarında arabuluculuk, dava şartı haline gelmiştir. Kanunun uygulama alanı sadece bireysel iş hukuku uyuşmazlıklarıdır. Toplu iş uyuşmazlıkları ayrı bir kanuna tabi olduğundan çalışmamızda yer almayacaktır. İş uyuşmazlıklarında açılan davalar işçi ve işveren arasındaki çalışma barışının bozulmasına neden olmaktadır. Açılan davalar sonucunda elde edilen kararların hakkaniyete uymadığı inancı, kararların icrasında yaşanan sıkıntılar devlete olan güveni de zedelediğinden toplumsal kaosa neden olmaktadır. Devlete güvenin olmadığı, toplum huzurunun sağlanamadığı ortamda suç oranları artmakta, bireyler hukuka aykırı çözümlere yönlenmektedir. Bunun önüne geçmek için özellikle iş uyuşmazlıkların çözümünde tarafların inisiyatif alarak sürece dahil olmaları önem arz etmektedir.
Boşanma davalarında delillerin toplanması ve incelenmesi
Boşanma Davalarında Delillerin Toplanması ve İncelenmesi başlıklı bu tez çalışmasında, boşanma davalarında delillerin ne şekilde toplanarak mahkeme huzuruna getirileceği ve mahkemece ne şekilde inceleneceği değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme yapılırken özellikle yargılamaya hakim olan ilkeler çerçevesinde hareket edilmiş, ispat, deliller ve hukuka aykırı deliller ayrıca ele alınmıştır. Aile, bir toplumun temel yapı taşlarından biridir. Eşler arasında usulüne uygun şekilde yapılan evlenme akti ile evlilik ilişkisi kurulur. Evliliği sona erdiren en yaygın sebeplerden biri ise boşanmadır. Boşanma davaları davanın tarafları ve toplum açısından oldukça önemlidir. Boşanmanın gerçekleşebilmesi için davacının Türk Medeni Kanunu'nda belirtilen boşanma sebeplerinden birine ya da bir kaçına dayanarak dava açması gerekmektedir. Açılan bu davada taraflar iddia ve savunmalarını ispatlamak durumundadır. Taraflarca yerine getirilmesi gereken bu ispat işlemi usulüne uygun bir şekilde ve hukuka uygun deliller vasıtasıyla gerçekleştirilmelidir. Dava sonucunda mahkemece verilecek inşai nitelikteki boşanma kararının kesinleşmesi ile boşanma gerçekleşecektir. Boşanma davaları, sahip oldukları önem nedeniyle diğer davalardan farklı düzenlemelere tabi tutulmuştur. Özellikle usul hukuku açısından ortaya çıkan bu farklılıklar, temelde evlilik birliğinin mümkün olduğunca ayakta tutulması, tarafların, çocukların ve kamunun menfaatinin korunması amacına hizmet etmektedir. Özellikle delillerin toplanarak mahkeme huzuruna getirilmesi ve hakim tarafından serbestçe değerlendirilerek, vicdani kanaat sistemine göre hükme esas alınması hususları oldukça önemlidir. Dolayısıyla boşanma davaları, ispat ve delillere ilişkin hususlar yönüyle diğer davalardan ayrılmaktadır.