Davalar
104 theses under this subject heading
Roma hukukunda condictio causa data causa non secuta ve Türk hukukuna etkileri
Roma Hukuku'nda, Modern Kıta Avrupası Hukuku ve Türk Hukuku'nun aksine açıkça bir borç kaynağı olarak iade konusunu düzenleyen genel bir sebepsiz zenginleşme kuralı ve kavramı bulunmamaktadır. Roma Hukuku'nda sebepsiz zenginleşmeden doğan uyuşmazlıklar condictio adı verilen davalar (actio) ile çözüme ulaştırılmıştır. Condictiolar çeşitli türlere ayrılmaktadır. Condictio causa data causa non secuta, gerçekleşmesi beklenen bir amaç uğruna verilen şeyin, amacın gerçekleşmemesi sebebiyle iadesinin sağlanmasına ilişkin condictio türüne verilen isimdir. Condictio causa data causa non secutanın oluşum süreci ile Roma Hukuku'nda kabul edilen sert sözleşmeler sisteminin esneklik kazanma süreci birbiri ile sıkı sıkıya bağlantılı ilerlemiştir. Condictio causa data causa non secutanın, özel bir sebepsiz zenginleşme türü olarak önemi Roma Hukuku'nda her türlü sözleşmeden doğan hakkın dava (actio) ile talep edilebilir olmaması gerçeğinden doğmuştur. TBK. m. 77 ve devamında sebepsiz zenginleşmeden doğan borç ilişkileri düzenlenmiştir. TBK. m. 77/II hükmünde yer alan gerçekleşmeyen sebebe bağlı zenginleşme türü asıl olarak Roma Hukuku'nun condictio causa data causa non secutasının günümüzdeki yansımasını bulmuş halidir. Türk Hukuku'nda gerçekleşmeyen sebebe bağlı zenginleşme taleplerine ilişkin uygulanma alanları ile Roma Hukuku'nun condictio causa data causa non secutasının uygulanma alanları çeşitli noktalarda kesişmektedir.
Eskişehir İstiklal Mahkemeleri'nde casusluk davaları
1920-1927 yılları arasında görev yapmış ve bir döneme damgasını vurmuş olan İstiklâl Mahkemeleri, Milli Mücadele yılları ve Cumhuriyet Tarihi'nin ilk yıllarında özel yetkiler verilerek kurulmuş mahkemelerdir. İstiklâl Mahkemeleri'nin I. Dönemin de kurulan Eskişehir İstiklâl Mahkemeleri, bulunduğu konum itibariyle Türk İhtilali'nin başarıya ulaşmasında önemli bir görev üstlenmiştir. Nitekim savaş cephelerine ve İstanbul'a yakın olması nedeniyle Eskişehir ve çevresi asker kaçaklarının ve İstanbul'dan Anadolu'ya geçen casusların uğrak mekânı olmuştu. Bu çevre de kurulması planlanan bir İstiklâl Mahkemesi, Ankara hükümeti ve Büyük Millet Meclisi'nin yükünü büyük ölçüde hafifletecekti. Tüm bu hususlar doğrultusunda Büyük Millet Meclisi'nin almış olduğu karar sonucunda 20 Ekim 1920 yılında Eskişehir İstiklâl Mahkemesi kurulmuştur. Bu çalışma da Eskişehir İstiklâl Mahkemeleri ile ilgili bazı önemli bilgiler verilerek bu süreç içinde yaşanan yargılamalar hakkında temel kaynaklar kullanarak açıklayacağız.
Ceza Muhakemesi Hukukunda koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davası
Ceza muhakemesi hukukunda asıl amaç, maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Bu amaca ulaşılabilmesi için ihtiyaç duyulduğunda koruma tedbirlerine başvurulmaktadır. Koruma tedbirlerinin haksız veya hukuka aykırı olarak uygulanması nedeniyle hak ve özgürlükleri ihlal edilen kimselerin bu mağduriyetlerinin giderilmesi, hukuk devletinin bir gereğidir. Bu bağlamda, bu tezin konusunu, ceza muhakemesi hukukunda koruma tedbirleri nedeniyle tazminat davası oluşturmaktadır. Bu tez içerisinde öncelikle, koruma tedbirlerinden tazminata konu olan yakalama ve gözaltına alma, tutuklama, arama ve el koyma koruma tedbirleri doktrin ve yasal mevzuat çerçevesinde açıklanmaya çalışılacaktır. Daha sonra, koruma tedbirlerine ne zaman başvurulabileceği, bu tedbirlerin uygulanma şekilleri ve bu tedbirlerin uygulanmasındaki hukuka aykırı durumlar tartışılacaktır. Nihayet tazminatın talep edilebilmesi için gerekli yasal şartlar açıklanacak, tazminat isteminin usulü, türleri, tazminatın hesaplanması ve Devletin rücu hakkı konuları ele alınacaktır.
Medeni Usul Hukukunda ihtiyari dava arkadaşlığı
Dava iki taraf sistemine göre kurulmuştur. Bir davada davacı ve davalı olmak üzere iki taraf bulunmaktadır. Davacı ya da davalı tarafında birden fazla kişinin bulunması dava arkadaşlığını oluşturur. Dava arkadaşlığında taraflarda subjektif bir çokluk mevcuttur. Dava arkadaşlığı davacı tarafta ise aktif dava arkadaşlığından, davalı tarafta ise pasif dava arkadaşlığından söz edilir. Dava arkadaşlığı, usul ekonomisine hizmet etmeyi amaçlayarak birbiriyle yakın ilişkisi bulunan davaların birlikte incelenmesiyle çelişkili kararlar verilmesini önler. Dava arkadaşlığı maddi hukuktan kaynaklanan sebeplerle ortaya çıkabileceği gibi usul hukukundan da kaynaklanabilir. Esasen dava arkadaşlığı, maddi hukukta yer alan ilişkilerin usul hukukundaki yansımasıdır. Bu bakımdan dava arkadaşlığı mecburi dava arkadaşlığı ve ihtiyari dava arkadaşlığı olmak üzere ikiye ayrılır. İhtiyari dava arkadaşlığına yol açan sebeplerin varlığı halinde, birden fazla kişi birlikte dava açmak veya birden fazla kişiye karşı birlikte dava açılmak suretiyle ihtiyari dava arkadaşlığı meydana getirilebilir. İhtiyari dava arkadaşlığı, yargılama esnasında davaların birleştirilmesiyle veya taraf katılımı suretiyle de meydana getirilebilir. İhtiyari dava arkadaşlığının söz konusu olduğu hallerde, birden fazla kişinin birlikte dava açması veya birden fazla kişiye karşı birlikte dava açılması mecburi dava arkadaşlığındaki gibi zorunlu olmayıp isteğe bağlıdır, yani esasen birlikte açılabilecek davaların ayrı ayrı açılması da mümkündür. İhtiyari dava arkadaşlığında davalar birbirinden bağımsızdır ve dava arkadaşı sayısı kadar dava vardır. Yargılama ortak yürütülmekle birlikte ihtiyari dava arkadaşları, dava esnasında birbirinden bağımsız hareket edebilirler.
Tasarrufun iptali davalarında özel dava şartları
Tasarrufun iptali davası borçlunun haciz veya iflâs öncesi hileli tasarruflarını, alacaklı yönünden hükümsüz kılarak; borçlunun eksilttiği malvarlığını alacaklı yönünden haczedilebilir, iflâs masası yönünden de masaya dâhil edilebilir hale gelmesini sağlayan davadır. Tasarrufun iptali davası bakımından borç ödemeden aciz belgesi İcra ve İflâs Kanununda düzenlenen özel bir dava şartıdır. Bunun yanı sıra Yargıtay tarafından kabul edilen özel dava şartları da vardır. Bunlar; gerçek bir alacağın olması, icra takibinin kesinleşmesi ve iptali istenen tasarrufun takip konusu borcun doğumundan sonra yapılmış olmasıdır. Çalışmada borç ödemeden aciz belgesi ve Yargıtay tarafından kabul edilen özel dava şartları incelenmiştir. Anahtar kelimeler: Tasarrufun iptali davası, dava şartları, özel dava şartları, icra ve iflâs hukuku
Vergi uyuşmazlıklarının yargı aşamasında çözümlenmesi ve vergi davalarının değerlendirilmesi
Vergi, devletin kamu harcaması yapabilmesi bakımından gerekli olan en önemli finansman kaynağıdır. Bu nedenle verginin adil ve doğru bir şekilde toplanması oldukça önemlidir. Fakat verginin tarafları olan vergi dairesi ve mükellefler arasında hatalar ya da anlaşmazlıklardan dolayı ihtilaf dediğimiz 'vergi uyuşmazlıkları' ortaya çıkar. Bu uyuşmazlıkların verginin kanuniliği ilkesi gereği kanuna dayalı, adalet ilkesi gereği adaletli, doğruluk ilkesi gereği doğru bir şekilde ele alınması için çözüm yolları açılmıştır. Vergi uyuşmazlıklarının idari aşama ve yargı aşaması olmak üzere iki çözüm yolu vardır. Taraflar uyuşmazlığın çözümü için vergi mahkemelerinin iş yükünün arttırılmaması sebebi ile düzenlenen ve barışçıl çözüm yolları olarak adlandırılan idari aşamaya başvurabildiği gibi, yargı aşamasına da başvurabilir. Bu çalışmanın esas amacı vergi uygulamalarından doğan vergi ihtilaflarını ortaya koymak, idari ve yargı olmak üzere çözüm yollarını belirterek mükelleflerin karşılaştığı sorunlar karşısında hangi sorunda nasıl bir yol izleyeceğini belirleyebilmektir. Buna istinaden ilk bölümde; vergi uyuşmazlıkları ve buna neden olan durumlar incelenmiş, ikinci bölümde çözüm yolları verilmiş ve son bölümde de yargı aşaması ele alınarak mükellef ve idare açısından durumuna yer verilmiştir. Bu amaca yönelik olarak Türkiye'de son 20 yıl örneklerine ait Danıştay kararları incelenmiştir. Yıllar itibariyle görülen konuyla ilgili davalar araştırılarak kıyaslama yapılmıştır. Çalışmanın sonucunda, araştırmayı kapsayan 1998-2018 yılları arasında Türkiye'deki vergi mahkemelerinde açılan ve Danıştay'a intikal eden davalar incelenmiş, mükellef lehine ya da aleyhine verilen kararların karşılaştırılması yapılmıştır.
Malpraktis davalarında aydınlatılmış onam ile ilgili yargıtay kararlarının değerlendirilmesi
Amaç: Son yıllarda sıkça dile getirilen "aydınlanma hakkı ve aydınlatılmış onam" kavramı, bireyin özerkliğine saygı ve kendi geleceğini belirleme hakkının uygulanmasında önemli bir yer edinmiştir. Aydınlatılmış onam formundaki eksiklik ya da onam formunun olmamasına bağlı tıbbi hatalı uygulama iddiaları ile ilgili Yargıtay'a intikal etmiş ve karara bağlanmış dosyalar incelenerek; tıp dalları arasında bu iddiaların hangi branşlarda daha sık karşılaşıldığı, hasta dosyasında rıza formunun olup olmadığı ve varsa bu formun hukuki yönden geçerliliğinin sorgulanması ile, tıp mensuplarının karşılaştıkları iddiaları saptamak ve uygulamada bu aksaklıkların giderilmesine katkı sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda; aydınlatılmış onam formundaki eksiklik ya da onam formunun olmamasına bağlı tıbbi hatalı uygulama iddiaları ile ilgili Yargıtay'a intikal etmiş ve 2006 ile 2019 yılları arasında karara bağlanmış dosyalardan çalışmamız için belirlediğimiz koşullara uygun olan 76 karar incelenmiştir. Bulgular: Aydınlatılmış onam ile ilgili 2006-2019 yılları arasında karara bağlanmış Yargıtay kararları incelendiğinde; dava açılan uzmanlık alanının en sık cerrahi branşlar (%77,6) olduğu, cerrahi branşlar içerisinde en sık plastik, rekonstruktif ve estetik cerrahi olduğu, ikinci sırayı genel cerrahinin aldığı, davaların %46'sında dosya içeriğinde aydınlatılmış onam bulunduğu, cerrahi işlemlerin %59,2'sinde aydınlatılmış onam bulunduğu, dava sürecinde alınan bilirkişi raporlarının %20,5'inde aydınlatılmış onam ile ilgili değerlendirmenin yapıldığı, Yargıtay makamınca 70 hukuk davasının 66 tanesinde yerel mahkeme kararını bozma, 6 ceza davasının 3'ünde yerel mahkeme kararını bozma kararı verildiği tespit edilmiştir. Yargıtay'ın yerel mahkeme kararlarını bozma gerekçeleri incelendiğinde; % 37,6 ile hekim kusuru ve aydınlatılmış onam ile ilgili ek rapora ihtiyaç duyulduğu, %27,5 ile yerel mahkemece aydınlatılmış onam ile ilgili delil toplanarak karar verilmesi gerektiğinin belirtildiği tespit edilmiştir. Sonuç: Aydınlatılmış onam, tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğunun şartlarından biri olmakla birlikte, hekim-hasta arasındaki güven ilişkisini kuvvetlendiren ve hastanın tanı-tedavi süreçlerine aktif katılımını sağlayan bir araçtır. Malpraktis iddialarını en aza indirmek için, sağlık çalışanlarının aydınlatılmış onam ile ilgili mevzuata hakim olması ve hastalarıyla etkili iletişim kurmaları gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Yargıtay kararları, aydınlatılmış onam, hatalı tıbbi uygulama
Tanınmış marka kavramı ve tanınmış markanın korunması
Tezimizde tanınmış marka kavramı ve tanınmış markanın korunması ve tanınmış markaya bağlanan hukuki sonuçlar incelenmiştir. Bu bağlamda tez üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde genel olarak marka kavramı, marka olabilecek işaretler, marka türleri ve markanın fonksiyonları fonksiyonları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise Tanınmış markanın tanımı, tanınmış markanın belirlenmesindeki başlıca kriterler ve tanınmış markanın tanınmış olma niteliğini kazandığı anın önemi incelenmiştir. Üçüncü ve son bölümde ise tanınmış markanın korunması ve tanınmış markanın özel hukuka ilişkin talepleri ele alınmıştır. Anahtar Kelimeler: Marka, tanınmış marka, tanınmış markanın korunma biçimler, açılabilecek davalar.
Boşanma davalarında maddi ve manevi tazminat
Bu çalışmanın konusu, evliliğin boşanma ile sona ermesinin mali sonuçlarından olan maddi ve manevi tazminattır. Boşanmadan kaynaklı maddi ve manevi tazminat talebinin hukuki dayanağı, Türk Medeni Kanunu'nun 174. maddesidir. Çalışmada, maddi ve manevi tazminat kavramı, bu tazminatların koşulları, tazminat miktarının belirlenmesinde dikkate alınacak kriterler ve bu davalarda uygulanacak usul kuralları ele alınmıştır. Konular açıklanırken, öğreti ve Yargıtay uygulamasına sıklıkla yer verilmiştir. Çalışma, dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, boşanmanın genel çerçevesi, ikinci bölümde maddi tazminat, üçüncü bölümde manevi tazminat ve son olarak dördüncü bölümde bu davalardaki usul kuralları incelenmiştir. Anahtar Sözcükler: Boşanma, Boşanmanın Sonuçları, Maddi Tazminat, Manevi Tazminat.
Yeni malikin gereksinimi sebebiyle tahliye davası
Kira sözleşmeleri günlük yaşamda en çok karşılaşılan sözleşme türlerindendir. Türk Borçlar Kanunu'nda adi kira, konut ve çatılı işyeri kirası ile ürün kirası düzenlenmiştir. O halde genel olarak kira sözleşmelerini üç farklı kategoride değerlendirmek gerekmektedir. 01.07.2012 tarihinde 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu kabul edilmiştir. Bu kanunun kabulü ile 818 sayılı Borçlar Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır. 6098 sayılı TBK döneminden önce iki ayrı kanun düzenlemesi kira sözleşmeleri bakımından uygulanmakta idi. Bunlardan ilki 818 sayılı Borçlar Kanunu, bir diğeri ise 6570 sayılı Gayrimenkul Kiraları Hakkındaki Kanun idi. Ancak 01.07.2012 tarihinden itibaren ikili ayrım yerine kiraya ilişkin tüm hükümler tek çatı altına toplanmıştır. Kira sözleşmeleri, 6098 sayılı TBK m. 299- 378 arasında düzenleme alanı bulmuştur. Kira ilişkileri durağan bir yapıya sahip olmadığından kira ilişkisinin tarafları zamanla değişebilmektedir. Kira ilişkisinin tarafları ise kiracı ile kiralananı kiraya veren kişidir. Çalışmada öncelikle kira sözleşmesine ilişkin genel bilgiler verilecektir. Bunun devamında birinci bölümde kira sözleşmesinin sona erme nedenleri ile konut ve çatılı iş yeri kavramına değinilecektir. Esas konu olan yeni malikin ihtiyacına dayalı olarak kira ilişkisinin sona erdirilmesi ise TBK m. 351'de düzenlenmiş olup bu hüküm çerçevesinde değerlendirmeler yapılacaktır. Son olarak üçüncü bölümde ise kira sözleşmesinin sona ermesi nedeniyle açılacak olan tahliye davasında usul hukukuna ilişkin ne gibi sonuçlar olduğu değerlendirilecektir. Ayrıca bu çalışmada gerek Yargıtay'ın vermiş olduğu kararlar gerekse öğretideki farklı görüşler incelenerek, tüm bu incelemeler bağlamında sonuca varmak amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kira sözleşmesi, yeni malikin gereksinimi sebebiyle tahliye, kira sözleşmesinin sona ermesi
Muvazaa nedenine dayalı tasarrufun iptali davası
Muvazaa, tarafların hakikatte istemedikleri bir anlaşmayı başkalarını aldatmak kastıyla yapmalarıdır. Taraflar gerçek iradelerine uymayan görünürdeki bir sözleşme için bilerek ve isteyerek anlaşıp beyan ve iradeleri arasında bilinçli bir uyumsuzluk yaratmaktadırlar. Tasarrufun iptali davası ise İcra ve İflas Kanunu'nda düzenlenen ve borçlunun haczine ya da iflasına karar verilmesinden evvel yaptığı tasarruflar neticesinde malvarlığının aktifinde yapmış olduğu değişiklik işlemlerini hükümsüz kılarak alacaklının alacağına kavuşmasını sağlamak amacıyla alacaklı tarafından yöneltilebilen bir dava türüdür. Bu davaların yargı kararları ışığında gelişmesi ve davalarda delil serbestisinin uygulanması nedeniyle her olay kendine has özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Muvazaalı işlemlerin birçok alanda giderek artmasından ötürü söz konusu işlemlerden kaynaklanan muvazaa nedenine dayalı tasarrufun iptali davaları hem öğretide hem yargı kararlarında geniş bir yer kaplamaktadır. Türk Borçlar Kanunu'nda tanımlanmış muvazaa ile İcra ve İflas Kanunu konusu olan tasarrufun iptali davalarının bu şekilde birleşmesiyle ortaya çıkan muvazaa nedenine dayalı tasarrufun iptali davaları nevi şahsına münhasır bir nitelik arz etmektedir. Özellikle söz konusu davanın mevzuatta tanımlanmış olmaması ve uygulamada bu tür bir davaya yüksek derecede ihtiyaç duyulması konunun değerini artırmaya vesile olmaktadır. Bu dava türü uygulamada sıkça karşımıza çıktığından dolayı yargı kararlarına ve doktrindeki tartışmalara sıklıkla konu olmaktadır. Davanın Yargıtay kararlarıyla ortaya çıkması ve şekil alması ile uygulamanın yine Yargıtay kararlarıyla ilerlemesi bu konuyu sürekli güncel tutmaktadır. Tüm bu sebeplerle konunun uzun zamandan beri hukukumuzda olmasına rağmen bu davalara ilişkin sorunların her zaman mevcut olması ve çözümlerin somut olaylara göre şekillenmesi, bu konuda bir çalışma yapmamızın esaslı gerekçesidir.
Tıbbi bilirkişi
Bilirkişilik kurumu, yargı sistemi içerisinde büyük öneme sahiptir. Bu sebeple bilirkişilik alanında yaşanılan problemlere çözüm getirilmesi amacıyla 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu çıkarılmış ve bu kanunla bilirkişilik kurumsallaştırılmıştır. Sağlık hukuku alanında başvurulan tıbbi bilirkişilerin seçimi de yine bu yasada belirtilen usul ve esaslara göre yapılmaktadır. Fakat tıbbi bilirkişilik özel ve önemli bir alanı ifade etmesi sebebiyle uygulamada çoğu zaman aksaklıklara sebep olmaktadır. Yargıtay kararları incelendiğinde sık sık yerel mahkemelerin vermiş oldukları kararların bozulmasını ve tekrar bilirkişi incelemesinden geçirilmesini zorunlu kılmıştır. Özellikle her dosyada birden fazla bilirkişi raporunun mevcut olması, büyük eleştirileri beraberinde getirmiştir. Bu yönde yapılan eleştirilere bakıldığında; raporlar arasında çelişkilerin giderilmemesi, mahkemelerin bilirkişi atamalarında hataya düşmeleri ve bilirkişi raporlarının gerekli dikkati ve özeni göstermemeleri sayılmaktadır. Bu sebeple tıbbi bilirkişinin seçiminde belirtilen kriterlere uyulmamasının yanında tıbbi bilirkişlerin mahkemelere sunmuş oldukları raporlarda şekil ve içeriklerine gerekli dikkat ve özeni gösterilmemeleri sayılmaktadır. Bu sebeple tıbbi bilirkişi, incelemelerinde iki ayrıma gidilmesi, raporların daha anlaşılır olmasını ve mahkemelerin de raporları daha doğru anlamalarını kolaylaştıracaktır. İlk ayrımda ceza ve hukuk davalarında tıbbi verilerin anlamlandırılması için başvurulan tıbbi bilirkişi bulunurken, ikinci ayrımda hekimin yapmış olduğu tedavi-ameliyat-tetkiklerin tıp kurallarına uygun yapılıp yapılmadığının değerlendirilmesi için başvurulan tıbbi bilirkişi bulunmaktadır. Bu sebeple tıbbi bilirkişiden hangi ayrım için yardım istenmişse, mahkemeye o yönde yardımda bulunarak tıbbi bilirkişilerin seçilmesi gerekecektir. Bu çalışmada tıbbi bilirkişiliğin zor bir görev olması sebebiyle dikkat edilmesi gereken hususlar üzerinde durularak çözüm öneri sunulmaktadır.
2012-2019 yılları arasında ülkemizde acil servis çalışanları hakkında ve acil servis çalışanları tarafından açılmış ve yargıtay tarafından karara bağlanmış davalar ve sonuçlarının incelenmesi
AIM: In this study, we examined the malpractice and white code cases faced by emergency service workers between 2012 and 2019 and investigated how these cases were concluded by the Supreme Court. MATERIAL AND METHOD: In order to examine the results of the cases opened by Emergency Service Employees and against Emergency Service Employees between 01.01.2012 and 31.12.2019, the results of the lawsuits were reached through the link of 'yargıtay.gov.tr' and the results were analyzed retrospectively. FINDINGS: In this regard, 37 court results were submitted to the Supreme Court and concluded. Under the title of malpractice, the most frequent lawsuit was filed for misconduct (77.8%) and 77.8% of the lawsuits were filed against physicians. When the content of the case was read, the healthcare workers were mostly (55.6%) accused of causing death. 77.7 % of the malpractice cases were reversed by the Supreme Court and the remaining 22.2% was approved by the Supreme Court. In the lawsuits filed due to violence against healthcare professionals, the most common subject was the resistance (46.4%). It was followed by insulting healthcare workers (25%), damage to public property (17.9%) and deliberate injury (7.1%), and threatening employees (3.6%) was the subject of lawsuit. While the patient himself (64.3%) used violence the most, his relatives (35.7%) used violence in the second place. The healthcare workers who activated the white code system were determined as physicians (64.3%), security guards (21.4%), assistant health personnel (7.1%) and nurses (7.1%), respectively. 46.4% of these cases were sent back to the first court after being deemed incorrect in terms of procedure; 42.9% was repaired and 10.7% was deteriorated. RESULTS: Most of the lawsuits brought against healthcare professionals are under the title of misconduct. The most important reason for giving a white code is "resistance to duty" Approximately half of the cases in this group are deemed incorrect by the Court of Cassation in terms of procedure and are sent back to local courts. KEYWORDS: White code, Healthcare workers, Violence, Malpractice, Emergency department
Medeni usul hukukunda seçimlik dava
1 Ekim 2011 tarihinde yürürlüğe giren Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 105 ila 114'üncü maddeleri arasında doktrinde ileri sürülen ayrımlara paralel olarak dava türleri düzenlenmiştir. Çalışmamızın konusunu teşkil eden ve Kanunun 112'nci maddesinde düzenlenen seçimlik dava, seçimlik borç ilişkilerinde seçim hakkı sahibi borçlu veya üçüncü kişinin bu hakkı kullanmaktan kaçınması halinde alacaklı tarafından açılan dava olarak tanımlanmıştır. Kanundaki düzenlemeden de anlaşılacağı üzere seçimlik dava, borçlar hukukunda borçların ifası ve çeşitli edimlerin özellikleri başlığı altında düzenlenen seçimlik borç ilişkisini konu edinmiştir. Seçimlik davanın daha iyi anlaşılabilmesi ve benzer dava türlerinden ayırt edilebilmesi açısından çalışmamızın ilk bölümünde, başta seçimlik borç kavramı olmak üzere diğer seçimlik kavramların düzenleme şekilleri incelenmiş; seçimlik dava kavramı, konusu, hukuki niteliği ve şartları, doktrindeki tartışmalar ve Yargıtay kararları ışığında ele alınmıştır. İkinci bölümde, seçimlik davanın benzer dava türleri ile olan ilişkileri, farkları; aşama aşama yargılama süreci, örneklerle zenginleştirilerek açıklanmıştır. Son bölümde seçimlik davaya özgü olan mahkemece verilen seçimlik mahkûmiyet hükmü, icrası ve hükme karşı başvurulacak kanun yolları konularına kanundaki genel hükümler çerçevesinde değinilmiştir. Çalışmamızın sonuç kısmında seçimlik davanın etkinliğinin artırılması ve sorunların çözümü adına önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: seçimlik, hak, borç, dava, hüküm
Derneğin feshi
Hukuk sistemimizde dernek kavramı yerine daha evvel cemiyet kavramı kullanılmaktaydı. Hatta derneklerle ilgili ilk düzenlemeleri içeren Kanun'umuz da 353 sayılı Cemiyetler Kanunu idi. Günümüzde sivil toplum kuruluşu olarak değerlendirilen dernekler, demokratik toplum düzeninin de gelişmesi ile giderek önem kazanmaktadır. Toplumsal hayatın vazgeçilmez parçası haline gelen ve toplumun gelişip ilerlemesi ile ortak amaçlarını gerçekleştirmek üzere bir araya gelen insanların amaçlarına kolayca ulaşmalarına katkı sağlayan dernekler, belirli durumların gerçekleşmesi halinde kendiliğinden sona ermektedirler. Tezimizde, derneklerin yetkili organlarının iradeleri doğrultusunda alacakları karar ile veya belirli şartların gerçekleşmesi halinde mahkeme kararı ile feshi, feshin şartları, sebepleri ve sonuçları konusunu ele alınmıştır. Derneğin feshine, toplantı ve karar yeter sayıları haricinde herhangi bir gerekçe aranmaksızın yetkili organı olan genel kurul tarafından her zaman karar verilebilmektedir. Ayrıca, derneklerin mahkeme kararı ile feshedilmesinin şartları ve sınırları belirlenmeye çalışılacaktır. Zira derneklerin ister genel kurul kararı ile isterse de mahkeme kararı ile feshedilmesindeki keyfi ve hukuka aykırı uygulamalar, kuruluşlarındaki serbest kuruluş sistemini faydasız hale getirecektir. Anahtar kelimeler: dernek, derneğin feshi, derneğin sona ermesi, fesih, tespit davası, fesih davası, tasfiye, tahsis.
Medeni Hukuk kapsamında boşanma davasında alınabilecek geçici tedbirler
Günümüz yargı sistemi içerisinde davalar uzun yıllar boyunca devam edebilmektedir. Bir sorunun çözümünün uzun yıllar alması, bazı olumsuz etkileri de beraberinde getirmektedir. Bu olumsuz etkilerin önüne geçilebilmesi adına geçici hukuki koruma yollarının öngörüldüğü görülmektedir. Geçici hukuki korumanın önem taşıdığı alanların başında, aile ve evlilik kurumu gelmektedir. Aile kurumu, toplumun temel yapı taşı konumundadır. Ailenin hem kişisel hem de sosyal açıdan çeşitli ihtiyaçları bulunmaktadır. Bu ihtiyaçların karşılanması, aile bireylerinin yükümlülüğü altındadır. Evlilik birliğinin korunmasına yönelik geçici önlemlerin en temel özelliği, boşanmayı önlemeleridir. Alınacak önlemler, hem eşler adına hem de çocuklar için önem ifade etmektedir. 6284 sayılı kanun, alınacak önlemlerin temelini oluşturmaktadır. Bu kanuna dayanarak şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınlar, çocuklar, aile bireyleri ve tek taraflı ısrarlı takip mağdurları bir koruma imkânına sahip olabilmektedir. Söz konusu tedbirlerin en temel özellikleri, mağdura yönelik alınacak tedbirler olmalarıdır. Bu tedbirlerin, şiddet uygulayan veya şiddet uygulamasından şüphelenen kişiler hakkında uygulanmaları mümkün değildir.
İdare Hukukunda rücu müessesesinin kamu görevlileri açısından uygulanması
Çalışmanın temel amacı rücu müessesesinin teorik temellerini ve uygulamadaki sorunları aşmak için önerilen çözüm yollarını incelemektir. Bu kapsamda çalışmanın ilk bölümünde sorumluluk hukukuna ilişkin genel bilgilere yer verilerek idarenin sorumluluğu konusundaki temel kurumlara yer verilmektedir. İkinci bölümde rücu kurumunun genel yapısı, kamu görevlisi kavramı ve idare ile kamu görevlisi arasında rücu ilişkisi doğuran kusur halleri incelenmektedir. Üçüncü bölümde ise rücu mekanizmasının işletilmesine ilişkin sorunlu konular ve idare hukuku kurallarına göre rücu mekanizmasının ne şekilde işletilmesi gerektiğine dair görüşler irdelenmektedir.İdare ile zarar gören arasındaki tazminat davası idare hukuku kurallarına göre çözümlenmektedir. Esas davanın devamı niteliğinde olan rücu davasının da idare hukuku kurallarına göre çözümlenmesi gerekmektedir. 1982 Anayasasının konuya ilişkin mevcut kuralları, kamu görevlisinin herhangi bir surette zarar görenin idareye karşı açtığı davanın tarafı olmasına izin vermemektedir. Bu nedenle kamu görevlisinin esas davanın tarafı olması neticesini verecek çözüm yollarının kabulü mümkün gözükmemektedir. Dolayısıyla mevzu hükümler karşısında idare ile kamu görevlisinin taraflarını teşkil ettiği ikinci bir davanın açılması gerekmektedir.Anahtar Sözcükler:1.İdari sorumluluk2.Kişisel kusur3.Kamu görevlisi4.Rücu müessesesi5.İdari yargı
Medeni Usul Hukukunda karşılık dava
İnceleme konumuzu, medeni usul hukukunda karşılık dava oluşturmaktadır.Çalışmamızda ilgili kanun hükümleri, mevcut uygulama, yeni kanun tasarısıyla Yargıtay kararları incelenmiştir. Kişilerin bir hakkın inkarı veya ihlali durumunda yargı gücüne başvurarak hakkın korunmasını istemek noktasında sahip olduğu imkana dava hakkı, kişilerin bu korumayı yargı gücünden belirli bir hasma karşı bizzat istemesine de dava denir. Genel olarak dava şartları; yargı yetkisi, yargı yolu, görev, davada iki tarafın bulunması, taraf ehliyeti, dava ehliyeti, davaya vekalet ehliyeti ve geçerli vekaletname, hukuki yarar, kesin hükmün bulunmaması olarak sıralanabilir. Mahkeme, davanın açıldığı zaman, ayrıca yargılamanın her aşamasında dava şartlarını kendiliğinden inceler. Davalının aynı mahkemede ve aynı dosyada asıl davacıya karşı dava açmasına, karşılık dava denir. Karşılık davanın şartları,asıl davanın görülmekte olmalı, asıl dava ile karşılık dava aynı yargılama usulüne tabi olmalı, asıl dava ile karşılık dava arasında yakın bir ilişki bulunmasıdır. Karşılık davaya yönelik itirazının ilk itiraz olarak ileri sürülmesi gerekir. karşılık davaya feri müdahalede, asli müdahalede asıl dava dışından üçüncü kişi olarak davaya katılmaları nedeniyle karşılık davadan farklıdırlar. Karşılık dava asıl davanın görüldüğü mahkemeye açılır. Her iki dava aynı mahkemede görülür. HUMK 5.maddesine karşılık davanın miktar veya kıymeti asıl davanın miktar veya kıymetinden çok ise karşılık davanın kıymeti esas alınacaktır. HUMK 14.maddesinde belirtildiği üzere asıl davaya bakan yer mahkemesi karşılık davaya da bakmaya yetkilidir. Karşılık dava, açılan asıl davanın davalısı tarafından, asıl davanın davacısına yönelik açılabilir. Bu iki dava, mahkeme tarafından birlikte incelenir.Delilleri birlikte değerlendirilir. Karşılık dava asıl davadan müstakil bir davadır. Mahkeme tek bir hükmün içinde asıl davayla karşılık dava hakkında ayrı kararlar verir. Mahkeme, yargılama giderleri, yargılama harçları ve vekalet ücretleriyle ilgili olarak asıl dava ve karşılık dava ayrı ayrı karar vermelidir. Yeni kanunun yasalaşmasıyla karşılık dava müessesine işlerlik kazandıracağı kanaatindeyim.Anahtar Sözcükler1.Dava2.Karşılık Dava3.Şartları4.Açılması5.Hüküm
6183 sayılı kanun kapsamında ödeme emrine karşı dava
6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun, kamu alacaklarının takip ve tahsil esaslarını düzenleyen bir usul kanunudur. Kamu alacaklarının cebren takibinin ilk aşamasını oluşturan ödeme emri 6183 sayılı Kanun'un 55'inci maddesinde düzenlenmiştir. Aynı Kanun'un 58'inci maddesinde ise ödeme emrine karşı böyle bir borcun olmadığı, kısmen ödendiği ve borcun zamanaşımına uğradığı itirazlarında bulunarak 7 gün içinde dava açılabileceği düzenlenmiştir. Ödeme emrine karşı dava açma nedenleri sınırlı tutulduğundan hangi nedenlere dayanılarak dava açılması gerektiği önem taşımaktadır. Bu nedenle çalışmamızda yüksek mahkeme kararlarına oldukça yer verilmeye çalışılmıştır. Ödeme emrine karşı dava açma süresinin genel dava açma sürelerinden kısa tutulmuş olması vatandaşların hak kayıplarına uğramasına neden olabilmektedir. Bu nedenle ödeme emrine karşı dava açma süresinin kısalığının anayasaya uygunluğu tartışma konusu olmuştur. Ayrıca ödeme emrine karşı açılan davanın kaybedilmesi halinde borçludan haksız çıkma zammı alınması öne çıkan diğer sorunlar olarak gözükmektedir. Bu nedenle çalışmamızda kamu icra hukukunda ödeme emri ve ödeme emrinin tebliği, ödeme emrinin tebliğinden sonra borçlunun başvurabileceği yollar, dava açma nedenleri ve dava açmanın sonuçları 6183 sayılı Kanun çerçevesinde incelenmiştir. Anahtar Kelimeler: Ödeme Emri, Cebren Tahsil, Kamu Alacaklarının Tahsili.
Milli eğitim müdürlüğünde açılan davaların bazı değişkenlere göre analizi
Bu çalışmada, Burdur İl Milli Eğitim Müdürlüğü'nde bulunan dava dosyalarının doküman incelemesi yöntemiyle ele alınması ve bu doğrultuda belirlenen başlıklar çerçevesinde verilerin yorumlanması amaçlanmıştır. Araştırma sürecinde doküman analizi yönteminin adımları takip edilerek yıl, cinsiyet, maliyet, konu, sendika, yargı kolu, açılış türü, eğitim kademesi, branş, kıdem, sonuç, süre, idarenin konumu ve davanın tarafları bakımından 01.01.2012 ile 31.12.2019 tarihleri arası baz alınarak incelemeye elverişli 424 dava dosyası çalışmaya dahil edilmiştir. Verilerin analizi için doküman analizinin aşamaları takip edilerek öncelikle kurumdaki dokümanlara ulaşılmış, dokümanların orijinal olup olmadıkları tek tek kontrol edilmiş, dokümanların anlaşılması ve özümsenmesi için bir süre beklenmiş, verilerin analiz edilmesi için veriler konu başlıkları çerçevesinde anlamlı gruplara ayrılmış ve elde edilen verilerin gizlilik çerçevesinde kullanılmasına özen gösterilmiştir. Elde edilen veriler 14 konu başlığında toplanmış, dava ve davacı ile ilgili bilgilerin; yıllar, cinsiyet, idareye maliyet, yargı kolu, konu, sendika, açılış türleri, eğitim kademesi, branş türleri, eğitimcilerin kıdemi, sonuçları, yargılama süreleri, idarenin konumu ve davanın tarafları açısından farklılaşıp farklılaşmadığı incelenerek yorumlaması yapılmıştır. Buna göre en çok davanın 2019 yılında açıldığı; erkeklerin kadınlara göre daha fazla dava açtığı; davaların idareye getirisinin götürüsünden fazla olduğu; en çok idari yargı kolunda dava açıldığı; dava konusu olarak alacak davalarının ön plana çıktığı; Türk Eğitim-Sen sendikasına kayıtlı eğitimcilerin daha çok dava açtıkları; davaların büyük oranda vekil aracılığıyla açıldığı; davaların büyük çoğunluğunun ortaöğretim kurumu öğretmenleri tarafından açıldığı; branş bazında sınıf öğretmenlerinin, kıdem olarak 11-15 yıl arası kıdeme sahip öğretmenlerin ön plana çıktığı; davaların genel olarak red kararı ile sonuçlandığı; davaların en çok ilk bir yıl içinde bittiği; idarenin davalarda çok büyük oranda davalı sıfatıyla yer aldığı, davaların taraflarının genellikle öğretmenler olduğu görülmüştür. İnsanların adalet ve hak arama yollarından birinin dava açma olduğu göz önüne alındığında, açılan davaların yaşanan sorunların çözümünde yol gösterici olduğu düşünülebilir. Bu araştırmada ise hem hukuk hem de eğitim branşları ortak bir süzgeçten geçirilerek sorun geniş bir perspektiften ele alınmıştır. Doküman analizi yöntemiyle şimdiye kadar açılmış olan dava dosyalarının ayrıntılı bir analizinin yapılması ve bu verilerin yorumlanması yoluyla alana katkı sağlanmaya çalışılmıştır. Toplumun öğretmen, öğrenci veli üçgeninde büyük bir kesimine hitap eden eğitim çalışanlarının hukuksal anlamda nelerle karşılaştıkları ve bunun çözümü için ne gibi yollar izlenebileceği noktasında değerlendirmelerde bulunmak, dava sonuçlarının eğitim politikacıları ile yöneticiler tarafından yorumlanması ve kendilerini eksik gördüğü hususları gidermelerinde katkı sağlamak, mutlu birey mutlu toplum ilkesinden hareketle eğitim çalışanlarının hukuksal açıdan incelemesini yaparak toplumsal barışının sağlanmasına katkı vermek amaçlanmıştır.
Hukuk davalarında duruşma
Yargılamanın başlıca aşamalarından olan duruşmanın, delillerin ortaya konulması ve tartışılması suretiyle gerçeğin bulunması amacına hizmet ettiğinden, önemi yadsınamayacak kadar fazladır. Bazı istisnalar dışında duruşma yapılmadan karar verilmesi halinde adil yargılamadan bahsedilemeyeceği, hem iç hukukta hem de uluslararası hukukta kabul edilmiştir. Çalışmamızın birinci bölümünde öncelikle kişilerin adil yargılanması açısından bu şekilde gerekli görülen duruşmanın bir hak olarak nitelendirilmesi gerektiğine değindik. Sonrasında yargılamaya hâkim ilkeler ışığında duruşma ve duruşma hakkı kavramlarını inceledik. İkinci bölümde duruşmanın asli unsurlarına değinmek suretiyle duruşmanın çerçevesini belirlemeye çalıştık. Son bölümde ise 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu çerçevesinde duruşma ile ilgili düzenlemelere değinerek çalışmamızı sonlandırdık. Anahtar Kelimeler: Duruşma, Hak, Adil Yargılama
Medeni Usul Hukukunda karşı dava
İnceleme konumuzu "Medeni Usul Hukukunda Karşı Dava" oluşturmaktadır. Karşı dava, derdest bir davanın davalısının, asıl davanın davacısına karşı aynı dosya numarasında esasa cevap süresinde açtığı, talepler arasında takas veya mahsup ilişkisi bulunan yahut asıl dava ile arasında bağlantı bulunan dava olarak tanımlanabilir. Çalışmamız üç ana bölümden oluşmaktadır. Buna göre ilk bölümü, iki kısımdan oluşmaktadır. İlk kısımda, genel olarak karşı dava kavramı ve önemi üzerinde durulmuştur. İkinci kısımda ise, karşı davanın kanundan doğan şartları ayrıntılı olarak açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmamızın ikinci bölümünde, karşı davanın kanunda açıkça düzenlenmemiş olmakla birlikte görülebilmesi için var olması gereken diğer şartları üzerinde durulmuştur. Bu şartlar açıklanırken özellikle Yargıtay kararları ve doktrin görüşlerinden faydalanılmaya çalışılmıştır. Çalışmamızın üçüncü bölümü ise, ilk bölümde olduğu gibi iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısmında, genel olarak dava konusu, karşı davanın konusu ve dava türlerine göre karşı davanın konusunun ne şekilde olabileceği hususu üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümün ikinci kısmında ise karşı davanın hüküm ve sonuçları ayrıntılı olarak açıklanmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Karşı dava, önemi, şartları, dava konusu, dava türleri, hüküm
Mülkiyet hakkı kapsamında kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davaları
Pierre-Joseph Proudhon'a göre hırsızlık olan mülkiyet, günümüz modern devlet anlayışında kişi hakları arasında önemli bir yere sahiptir. Toplum Sözleşmesiyle yalnız kullanma hakkının mülkiyet olarak değerlendirilmesi gerektiği anlayışına karşılık modern devlette kişiye, şey üzerinde egemenlik sağlayan hak anlayışı olarak karşımıza çıkan mülkiyet hakkı, bu kadar öneme sahip olmasına rağmen mutlak bir hak olmayıp kamu yararı nedeniyle kısıtlanabilen bir haktır. Çalışmanın birinci bölümünde mülkiyet hakkı, bu hakkın kapsamı ve bu hakkın kamu yararı gerekçesiyle kısıtlanmasının en görünen hali olan kamulaştırma işleminden bahsedilecektir. Kamulaştırma işleminin anlaşılması ve ülkemiz hukuk sisteminde kamulaştırma işlemi nedeniyle mülkiyet hakkını kısıtlayan uygulamaların görülmesi açısından mülkiyet hakkının doğuşunun, gelişme evrelerinin ve kapsamının açıklanması ve sonrasında kamulaştırma işleminin anlatılması yolu izlenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde kamulaştırma işleminin aşamalarına ayrıntılı bir şekilde değinilerek kamulaştırılan taşınmazın gerçek bedelinin belirlendiği ve tapusunun idare adına geçmesi sonucunu doğuran kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davaları açıklanmıştır. Bu davalar açıklanırken uygulamadan ve yüksek mahkeme kararlarından yararlanılmış, bir nevi üçüncü bölümde incelenecek mülkiyet hakkı ihlali oluşturabilecek durumların altı çizilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın son bölümünde ilk iki kısımda incelenen bilgilerle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları incelenerek oluşabilecek mülkiyet hakkı ihlalleri üzerinde durulmuştur. Gerek uygulamadaki aksaklıklara gerekse de kanundaki eksikliklere dikkat çekmek suretiyle mülkiyet hakkı ihlallerinin önüne geçmek için birtakım çözüm önerilerinde bulunulmuştur.
İşe iade davalarında işyeri, işletme ve işin gerekleri nedeniyle geçerli fesih
Bu çalışmada İş hukukunda işe iade davalarında iş, işyeri ve işletme gerekleri nedeniyle fesih konusunu işlemeyi amaçladık. Çalışmamız dört ana bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden birincisinde konu ile ilgili temel kavramlardan bahsedilmiş olup, ikinci bölümde işletme, işyeri ve işin gerekleri nedeniyle geçerli fesih başlığı altında işlenmiştir. Üçüncü bölümde işletme gereği oluşturabilecek diğer hallerden bahsedilmiş ve dördüncü bölümde işveren kararının denetimi konusu işlenmiştir. Çalışmamızın birinci bölümünde iş, işyeri ve işletme kavramlarının hangi anlama geldiğinden bahsedilmiş ve özellikle nerelerin işyeri kavramını kapsadığı belirtilmiştir. İkinci bölümde hangi durumlarda işletme, işyeri ve işin gerekleri nedeniyle geçerli fesih hali doğuracağından bahsedilmiş olup özellikle işverenin işletmesel karar alma özgürlüğünün kapsamı belirlenmeye çalışılmıştır. İşverenin keyfi işletmesel karar alamayacağı ve bunun sınırları Yargıtay ve öğreti görüşleri ile belirtilmiştir. Üçüncü bölümde ise her ne kadar kanunda işletme gereği olabilecek haller sayılmamış olsa bile Yargıtay kararları ışığında işletme gereği sayılan diğer haller belirtilmiştir. Dördüncü bölümde işverenin geçerli nedenle yapacağı fesih hakkının denetimi incelenmiştir.