Leukemia

141 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Kronik lenfositik lösemili hastalarda semptom şiddeti ve semptom yönetimi

Bu araştırmada kronik lenfositik lösemi (KLL) hastalarının yaşadığı semptomları şiddeti ile birlikte ortaya koyarak, semptomları azaltmak veya önlemek için hastalar tarafından kullanılan nonfarmakolojik ve farmakolojik yöntemlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma Haziran 2019- Kasım 2019 tarihleri arasında bir sağlık uygulama ve araştırma merkezinin hematoloji polikliniğine rutin kontrol amacıyla gelen 92 KLL olgusu ile yürütülmüştür. Veriler hastaların sosyodemografik özellikleri ve tedavi sürecine ilişkin bilgileri kapsayan ''Hasta Tanılama Formu'', hastanın fonksiyonel kapasitesini değerlendiren ''Karnofsky Performans Skalası (KPS)'', hastanın yaşadığı semptomları ve şiddetini değerlendiren ''Memorial Semptom Tanılama Skalası (MSTS)'' kullanılarak elde edilmiş, hastaların semptomlara karşı aldığı önlemler "Semptomlarla Başetme Uygulamaları Formu'' oluşturularak kaydedilmiştir. Bu çalışmadaki hastaların yaş ortalaması 64,71±11,42 yıl olup, %65,2'si erkektir. Hastalarının KPS puanları 70 ile 100 puan arasında değişmekte olup, ortalama puan 86,30±8,98'dir. Çalışma kapsamında incelenen olguların MSTS toplam puanı 0,34±0,19 olup, ölçeğin genel durum indeksi puanı 1,05±0,83, fiziksel durum indeksi puanı 0,71±0,65, psikolojik durum indeksi puanı 1,05±0,91 olarak hesaplanmıştır. MSTS psikolojik semptomlar alt boyutunda kendini üzgün hissetme (%55,4) en fazla görülen semptom iken; MSTS fiziksel semptomlar alt boyutunda halsizlik (%72,8) en fazla görülen semptom olarak belirlenmiştir. Hastalık sürecinde hastaların sosyal destek kaynakları çoğunlukla eş (%75) ve çocukları (%64,8) olup, MSTS puanları sosyal destek kaynaklarına göre değişmemiştir (p>0,05). Sosyal destek algısı yeterli olan hastaların (%34,8) MSTS puanı yetersiz olanlara göre daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Çalışma kapsamında incelediğimiz hastaların, yaşadıkları semptomları azaltmaya veya gidermeye yönelik olarak aldıkları önlemler içerisinde çeşitli relaksasyon uygulamaları başta olmakla birlikte, spiritüel uygulamalar da önemli yer tutmuştur.

AlgıBelirti ve semptomlarLösemi+2
Müge Çakır
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Akut miyeloid lösemide kemik iliğinde B lenfosit sayısının remisyon durumu ile ilişkisi, retrospektif çalışma

Bu tez çalışmasında 2015 – 2021 yılları arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi'ne başvuran Akut Miyeloid Lösemi (AML) tanısı almış olan 87 hastanın kemik iliği aspirasyonlarındaki B lenfosit sayısının remisyon durumu ile ilişkisi retrospektif olarak incelenmiştir. AML, hematopoez aşamasında farklılaşmanın durması ve blast hücre popülasyonundaki artış ile karakterize bir neoplazmdır. Ortalama tanı yaşı 67 olup, erkek bireylerde kadınlara oranla daha sık görülmektedir. Humoral immün sistemdeki B lenfositlerin T lenfositler ile birlikte kanser ve lösemi hücrelerinin ortadan kaldırılmasında rol oynadığı düşünülmektedir. Çalışmamızda AML tanısı almış 87 hastanın demografik verileri, AML tipi, genetik analizleri, kan sayımı değerleri, LDH, ürik asit değerleri, mutlak lenfosit, mutlak CD19 değerleri, tanı anı akım sitometrideki lenfosit, blast, CD19 oranları, nakil durumları değerlendirildi. Olgularımızın %50,6'sının kadın, %49,4'ünün erkek olduğu ve %71,3'ünün ex, %28,7'sinin ise yaşadığı belirlendi. Tanı anındaki yaş ortalaması 56,93 ± 15,19 yıl idi. ELN sitogenetik risk sınıflandırılmasına göre %25,3 hasta iyi risk grubu, %43,7 hasta orta risk grubu ve %26,4 hasta kötü risk grubuna dahildi. Hematopoietik kök hücre nakli olan %20,7 hasta mevcut idi. Sağkalım üzerine etkiler istatistiksel olarak değerlendirildiğinde tanı anındaki yaş ve ELN risk grubunun etkisi anlamlı saptandı, CD19'un sağkalım üzerinde etkisinde anlamlı fark saptanmadı. Remisyon durumuna etki edenler arasında yaş, ELN risk grubu, nakil durumu, sağkalım, ürik asidin anlamlı olduğu saptandı. Tanı anı akım sitometrideki CD19'un istatistiksel olarak sınırda anlamlı olduğu saptandı. Çalışmamız AML vakaları için prognostik faktörlerin belirlenmesi ve CD19'un remisyon üzerindeki etkisinin incelenmesi ile literatüre katkı sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: AML, CD19, Akım Sitometri, B Lenfosit, Sağkalım, İmmünfenotipleme.

Akım sitometrisiB lenfositleriKemik iliği+4
Nurceren Tutar
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Kronik lenfositik lösemi hastalarında serum D vitamini düzeyleri ve D vitamini reseptör polimorfizminin NK hücre aktivitesi ile ilişkisi

KLL yetişkinlerde en sık görülen lösemi türüdür.Çok yönlü immün disfonksyonun görüldüğü KLL hastalarında hastalık etiyopatogenezi ve sürecinde önemli rolü olan NK hücre disfonksyonunun aydınlatılması hastalık tedavi sürecine katkı sağlıyacaktır.Bu amaçla KLL hastalarında hastalık etiyopatogeneziyle ilişkisi öne sürülen D vitamini düzeyi ve reseptör polimorfizminin NK hücre ile ilişkisi iredelenmiştir. KLL tanısı ile takip edilen 40 hasta bilgilendirilmiş onamları alınarak çalışmaya dahil edilmiş , hastaların demografik ve biyokimyasal parameterelerine ek olarak 25 OH D vitamini düzeyleri kayıt altına alınarak vitamin D reseptör geninde en sık karşılşılan 3 polimorfizm araştırılmıştır. 25 OH D vitamini düzeyine göre hastalar 20 pg /dl altı ve üstü olacak şekilde 2 gruba ayrılmış, 25 OH D vitamini ve her bölge polimorfizminin ayrı ayrı diğer biyokimysal parametereler ve NK hücre fonksyonuyla ilişkisi istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiştir. D vitamini düzeyi ile NK hücre sayısı ve NK hücre fonksyonu arasında bir ilişki tespit edilememekle beraber her üç bölgedeki polimorfizm sıklığının popülasyona göre yüksek saptanması D vitamini reseptöründeki değişikliklerin hastalıkla ilişkisine dair şüphe uyandırmaktadır. Geniş ölçekli çalışmalar bu ilişkiyi daha güçlü şekilde aydınlatacaktır.

Doğal öldürücü hücrelerLösemiLösemi-lenfositik-kronik-B hücreli+4
Mustafa Oran
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Lösemi hastalarının ruhsal sorunları ve stresle başa çıkma tarzları

Bu araştırma lösemi hastalarında görülen ruhsal sorunları ve stresle başa çıkma tarzlarını belirlemek amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı ve kesitsel türdeki bu çalışma Eylül 2020-Nisan 2021 tarihleri arasında yürütüldü. Araştırmanın evrenini Gaziantep il merkezinde bulunan SANKO Üniversitesi Hastanesi Hematoloji Servisi'nde yatarak tedavi gören lösemi hastaları oluşturdu. Çalışma, araştırmaya katılmayı kabul eden 120 hasta ile tamamlandı. Veriler "Kişisel Bilgi Formu'', '' Kısa Semptom Envanteri (KSE)''ve '' Stresle Başa Çıkma Ölçeği (SBÇÖ)'' aracılığıyla yüz yüze toplandı. Çalışmada hastaların %61,7'si erkek, yaş ortalaması 50,4±17,8 yıl, % 45'i 56 yaş ve üstündedir. Hastaların % 30,8'ine Akut Miyeloid Lösemi(AML) tanısı konduğu, % 35'inin 2. Evrede olduğu ve % 35'inin tanı sürelerinin 6-12 ay aralığında olduğu saptandı. SBÇÖ toplam puanının ortanca, minimum, maksimum değeri 40,5 (20-67), kendine güven yaklaşımı 10 (1-21), iyimser yaklaşım 7 (1-15), çaresiz yaklaşım 10 (0-24) ve boyun eğici yaklaşım puanının ortanca, minimum, maksimum değeri 8 (2-17)'dir. KSE toplam puanının ortanca, minimum, maksimum değeri 76 (15-167); anksiyete 14 (0-44); depresyon 20,5 (3-43), olumsuz benlik 13 (0-42), somatizasyon 17 (3-27) ve hostilite puanının ortanca, minimum, maksimum değeri 8,5 (0-27)'dir. Rahatsızlık Ciddiyet İndeksi(RCİ), Belirti Toplam İndeksi(BTİ) ve Semptom Rahatsızlık İndeksi(STİ) alt boyut puanlarının ortanca, minimum, maksimum değerleri sırasıyla 1,43 (0,28-3,15), 37 (7-53), 2,08 (1,18-3,39)'dir. SBÇÖ toplam ölçek puanı ile Depresyon (r=0,210) alt ölçek boyutu ile pozitif yönlü zayıf; Somatizasyon (r=-0,255), Hostilite (r=-0,181) ve BTİ (r=-0,180) ölçek puanları ile ters yönlü zayıf bir ilişki olduğu belirlendi (p<0,05). KSE toplam ölçek puanı ile BTİ (r=0,879) ölçek puanı ile pozitif yönlü kuvvetli, STİ (r=0,671) ölçek puanı ile ise pozitif yönlü orta düzey bir ilişki olduğu belirlendi (p<0,05). Lösemi hastalarında ortaya çıkan ruhsal sorunlar ve başetme gücünde azalma, bir çok sorunla yüz yüze kalmalarına neden olabilmektedir. Bu noktada, tedavi süreçleri boyunca uzman psikiyatri hemşiresi tarafından psikososyal gereksinimlerinin değerlendirilmesi, tanı süresi uzamış ve metastaz varlığı olan hastaların fiziksel, psikolojik ve günlük yaşamı destekleyici bakım gereksinimlerinin planlanması önemlidir. Anahtar Kelimeler: Lösemi; Ruhsal Sorunlar; Stresle Başa Çıkma; Psikiyatri Hemşireliği

HemşirelikLösemiNeoplazmlar+5
Betül Çoban
Sanko University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Lösemi ve lenfoma hastalarının düşme riskinin belirlenmesinde iki farklı ölçeğin karşılaştırılması

Bu araştırma, lösemi ve lenfoma hastalarının düşme riskini İtaki Düşme Riski Ölçeği ve Delmarva Vakfı Tarafından Geliştirilen Düşme Riski Değerlendirme Ölçeği ile değerlendirerek, elde edilen verileri karşılaştırmak ve uygun önerilerde bulunmak amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı nitelikte olan çalışmanın örneklemini SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi Hematoloji Servisinde yatan lösemi ve lenfoma tanısı alan 84 hasta oluşturmuştur. Mart 2021 – Aralık 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş olan bu çalışmanın verileri Tanıtıcı Bilgi Formu, İtaki Düşme Riski Ölçeği ve Delmarva Vakfı Tarafından Geliştirilen Düşme Riski Değerlendirme Ölçeği ile toplanmıştır. Veriler Ki-kare, Fisher exact, Shapiro Wilk, Mann Whitney U ve Kruskal Wallis testleri ile değerlendirilmiştir, p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Yardımsız düşme korkusu yaşama durumunda; İtaki Düşme Riski Ölçeğinin duyarlılığının daha yüksek olduğu, ancak her iki düşme riski ölçeğine göre, cinsiyet, medeni durum, psikiyatrik tanı varlığı, hastalık evresi ve refakatçi varlığı ile ölçek puanları arasında bir ilişki olmadığı, yaş, yorgunluk ve ağrı puanları arttıkça düşme riskinin arttığı, yardımsız düşme korkusu yaşama durumunun da düşme riskini arttırdığı belirlenmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda; özellikle eğitim durumu düşük, yardımsız düşme korkusu yaşayan, tedavi ve bakımında ekipman kullanılan, riskli ilaç verilen, yorgunluk ve ağrı puanları yüksek olan hastaların düşme riski açısından periyodik aralıklarla değerlendirilmesi, lösemi ve lenfoma hastalarına özel ve etkinliği kanıtlanmış düşme riski ölçeklerinin geliştirilerek bu hasta gruplarına uygulanması önerilebilir.

Düşme kazalarıKanser hastalarıLenfoma+3
Erdem Açıkel
Sanko University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
DoctorateOpen AccessEN

Selection and characterization of immune-resistant acute myeloid leukemia cells

Resistance to immunity is associated with the selection of cancer cells with superior capacities to survive inflammatory reactions. In the case of AML, immune reactions induce dynamic changes at genetic and epigenetic levels, resulting in unique morphological, phenotypic, and genetic characteristics. To investigate this phenomenon, we developed an ex-vivo immune selection model, isolating residual subpopulations termed "immune-experienced" AML (ieAML) cells. Upon surviving immune reactions, these malignant blasts exhibited reduced proliferation, signs of myeloid differentiation and activation, and decreased immunogenicity. The observed low-pace proliferation, differentiation, and decreased immunogenicity were associated with immune resistance in myeloid leukemia. Furthermore, in the context of immune experience, ieAML cells displayed variations in behavior, including adhesion, migration, and polarization capacities. These immune-experienced AML subpopulations were found to impede T cell responses, resulting in reduced secretion of key anti-tumor immune response mediators. Transcriptomic analyses identified a limited set of commonly altered pathways and differentially expressed genes (DEGs) in all ieAML cells derived from various parental cell lines. Molecular signatures associated with interferon (IFN) and inflammatory cytokine signaling were enriched in AML cells resistant to T cell-mediated immune reactions. Individual ieAML lines exhibited diverse cellular responses upon subjecting them to mixed leukocyte- leukemia cell reactions (MLLRs), highlighting the variation in the regulation of similar pathways across different ieAML cell lines. Notably, distinctive traits of inflammatory pathways, such as IFN-γ, IFN-α, TNF-α, TGF-β, apoptosis, IL-6, and IL-2 signaling, were enriched. Transcription factors c-MYB and KLF6 emerged as potential markers for ieAML cells, with their expression and nuclear localization observed in subpopulations of blasts in AML patients' bone marrow aspirates. The nuclear localization of KLF6 and c-MYB transcription factors served as potential indicators of immune encounter status. Interestingly, the immune modulatory capacities of ieAML cells were transient and waned when immune selection pressure was removed. Despite this, our findings suggest that myeloid leukemia cells harbor subpopulations capable of adapting to the challenging conditions imposed by immune reactions. The prior "immune experience" of these cells may contribute to secondary resistance to immune intervention therapies. This study sheds light on the dynamics of immune interactions in AML and underscores the importance of understanding the adaptive mechanisms that cancer cells employ to escape immune surveillance. Keywords: AML, Immune response, inflammation, interferon, immunotherapy, T cell, costimulation.

Leukemia
Mubaıda Parveen
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik myeloid lösemi hastalarının ikinci ve üçüncü basamak tedavisinde kullanılan tirozin kinaz inhibitörü moleküllerin etkinlik, yan etki, sağkalım açısından geriye dönük analizi

Kronik Myeloid Lösemi (KML); pluripotent hematopoietik kök hücrelerin artmış tirozin kinaz aktivitesi sonucu patolojik düzeyde klonal çoğalmasıyla karakterize myeloproliferatif bir bozukluktur. KML erişkin çağı lösemilerinin yaklaşık olarak %15-20'sini oluşturur. Tirozin kinaz inhibitörleri dünyasında KML tedavisinin amacı, normal sağkalım süresi ve iyi yaşam kalitesidir. Bu çalışmanın amacı; kronik myeloid lösemi tanısı ile kliniğimizde izlenen hastaların ilk basamak tedavide yanıt oranları, ilk basamak tedavi sonrası ikinci ve üçüncü basamak TKİ tedavisine geçilme oranları, TKİ basamak sayısına etki eden faktörler, ikinci kuşak TKİ olan nilotinib ve dasatinib tedavilerinin etkinlik, yan etki, sağkalım, moleküler yanıt derinliği, moleküler remisyon süresi, MY 4.0 ve MY 4.5 hedeflerine ulaşma oran ve süreleri bakımından geriye dönük incelenmesidir. Çalışmaya 1 Ocak 2002 ve 1 Haziran 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Hematoloji Bilim Dalı tarafından kronik myeloid lösemi tanısı ile izlenen 105 hasta dahil edilmiştir. Çalışmamızda KML tanısı ile ortanca takip süresi 89(2-334) ay olarak hesaplanmıştır. Tanı anında 102(%97,1) hasta kronik fazda, 2(%2) hasta akselere fazda, 1(%1) hasta ise blastik fazda tanı aldı. Çalışmaya dahil edilen 105 hastadan 3 (%2,9) tanesinin tedavi ve izlem sürecinde akselere faza geçiş yaptığı tespit edildi, yine 3 (%2,9) hastanın izlem sürecinde blastik faza ilerlediği görüldü. KML çalışma hastalarımızda 5 yıllık sağkalım oranı %96,8  0,019 olarak hesaplandı. Takipler sırasında herhangi bir nedenle ölüm 6(%5,7) hastada gerçekleşmiştir. KML hastalarında prognostik skorlama sistemleri ile genel sağkalım ilişkisi incelendiğinde ELTS risk grupları ile genel sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p:0,003). ELTS risk skoru yüksek olan gruptaki hastalarda genel sağkalım daha kötü olma eğilimindeydi. Sokal, Hasford ve EUTOS risk grupları ile genel sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Çalışmaya dahil edilen 105 hastadan 61(%58) tanesi ilk basamakta imatinib tedavisi ile remisyonda izlendi, 43(%40,9) hastada ikinci basamak TKİ tedavisine geçilmesi gerekti, 14(%13,3) hastada ise üçüncü basamak TKİ tedavisine geçildiği görüldü. Tanıda varyant Ph kromozomu varlığı ile TKİ basamak sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptandı (p:0,029), varyant Ph kromozomu taşıyan hastaların tamamının ikinci basamak TKİ tedavisine geçtiği görüldü. Hastaların tanıda hesaplanan Hasford, Sokal, EUTOS ve ELTS risk grupları ile TKİ basamak sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. İlk basamak TKİ tedavisinde 3.ay ve 6.ayda moleküler yanıtsız olma durumu ile TKİ basamak sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (sırasıyla p:0,014, p<0,001). İkinci basamak tedavide 26(%60,5) hastanın dasatinib, 17(%39,5) hastanın nilotinib tedavisi aldığı görüldü. İkinci basamak tedavide dasatinib ile ortanca takip süresi 39(3-102) ay, nilotinib ile ortanca takip süresi 36(2-85) ay olarak hesaplandı. İkinci basamak TKİ tedavisinde erken moleküler yanıt elde etme açısından dasatinib ile nilotinib tedavileri arasında dasatinib lehine olmak üzere, istatistiksel olarak sınırda anlamlı fark bulundu ancak; ikinci basamak tedavide moleküler remisyonda kalma süreleri, MY 4.0 ve MY 4.5 yanıt hedeflerine ulaşma oranları, MY 4.0 ve MY 4.5 yanıtlarına ulaşma süreleri açısından dasatinib ve nilotinib tedavileri arasında anlamlı fark izlenmedi. Sonuç olarak KML ikinci basamak tedavisinde dasatinib ve nilotinib benzer etkinliğe sahiptir ve KML hastalarının genel sağkalımını öngörmede ELTS risk skorlama sistemi diğer skorlama sistemlerine göre daha başarılıdır.

LösemiLösemi-miyeloidLösemi-miyeloid-kronik-BCR-ABL pozitif+5
Yasemin Evlendi
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut miyeloid lösemi hastalarında ilk basamak tedavide tamremisyon hedefi olan rejimlerin karşılaştırılması

Akut miyeloid lösemi (AML), kemik iliği ve periferik kanda miyeloid progenitör hücrelerinin (blastlar) klonal olarak artış gösterdiği, heterojen bir hastalık olarak karakterize edilir. Bu çalışmada amacımız akut miyeloid lösemi ile izlenen hastaların ilk basamak tedavide tam remisyon hedefi ile verilen rejimlerin etkinlik, güvenlik ve yan etki açısından karşılaştırmasını yapmaktır. Bu çalışma, dahil edilme ve dışlama kriterlerine göre seçilen 130 hastanın verilerini değerlendirilmiştir. Dahil edilme kriterleri olarak, 18 yaşının üzerinde (erişkin) olmak, APL dışı AML tanısı almış olmak ve ilk kür kemoterapi tedavisinin kurumumuzda başlanmış olması seçilmiştir. İndüksiyon tedavisi ile hastalarda hemoglobin düzeyi (p<0,001), nötrofil sayısı (p<0,001) ve trombosit sayısında (p<0,001) anlamlı yükseliş saptandı.Tanı anında daha düşük fibrinojen (p=0,047) veya ferritin (p=0,01) düzeylerinin remisyon elde edilmesi ile ilişkili olduğu gösterildi.Çalışmamızda ilk kür kemoterapi ile remisyon elde edilen hastaların tanıda ortalama albümin düzeyi 3,91±0,46 g/dl iken, remisyona girmeyen hastalara göre (3,73±0,48 g/dl p=0,048) anlamlı olarak yüksek çıktı. Bu çalışmada, yoğun antrasiklin + sitarabin (3+7), azaltılmış yoğunluklu antrasiklin + sitarabin, etoposid+sitarabin ve azasitidin+venetoklaks tedavilerinin remisyona sokma oranlarında birbirlerine üstünlükleri izlenmediği ancak komplikasyon oranları farklılık gösterdiği için optimal indüksiyon tedavisine karar verirken etkililikten ziyade hastanın performans, yaş ve komorbiditeleri göz önüne alınarak komplikasyonları en az seviyeye indirmek ve bu sayede en düşük morbidite ve mortalite oranlarına ulaşmanın mümkün olabileceği gösterilmiştir.

KomplikasyonlarLösemiLösemi-miyeloid-akut+3
Sadık Yavuz
Hacettepe University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Akut myeloblastik lösemi (AML) hastalığı hücrelerinin aptamer temelli akım sitometrik profillenmesi

kısa, kendisine özel üç boyutlu konformasyonel yapıya sahip ve özel bağlanma bölgeleri bulunan tek zincirli oligonükleotid dizileridir. Aptamerler, SELEX ismi verilen yönemle üzerinde çalışılmak istenen hücreye spesifik olarak üretilebilmektedirler. Aptamerler düşük immünojeniteye sahip olmaları, daha kararlı yapıda olmaları ve üretim aşamasındaki kolaylığından ötürü diğer ilginlik ajanlarına göre özellikle antikorlara muadil bir molekül olarak görülmektedir. AML tanısı, çeşitli tanı yöntemlerine ek olarak hücrenin yüzeyindeki çeşitli yüzey proteinlerine antikorlarla boyama yapılan akım sitometri yöntemi ile desteklenir. Akut miyeloid lösemi hastalığında, sağlıklı insanlara göre yüzey proteinlerinde önemli farklılıklar görülmektedir. Bazı proteinlerde fazla ekspresyon, bazılarında ise daha az ifade edildiği literatürde gösterilmiştir. AML hastalığına ait hücrelerle AML olmadığı bilinen hücreler aynı koşullar altında aptamer bağlanma çalışmaları yapılmış ve akım sitometrik analizleri yapılmıştır. Yapılan deneylerde çıkan sonuçlar kıyaslandığında aptamerlerin AML tanısında antikorlara muadil olduğu çalışmaları destekler şekilde olmuştur. Ayrıca aptamerlerin lösemik kök hücrelerin tanınmasında kullanılabileceği bulunmuştur. Aptamerlerin bu yüzey proteinlerine tutunması ve akım sitometri deneylerinde elde edilen bağlanma profilleri göz önünde bulundurulduğunda hastalığın tanısının aptamlerler aracılığı ile yapılmasının ve aptamerlerin bağlandığı proteinlerin AML'ye özgü olan proteinler olduğunu ve bu proteinlerin tanımlanmasının önü açılacaktır. Anahtar kelimeler: Aptamer, akut miyeloid lösemi, akım sitometri

Akım sitometrisiAptamerlerLösemi+1
Okan Akca
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Cxcl kemokin öncül dizelerinden türevlenen küçük peptit moleküllerinin immün düzenleyici etkisinin değerlendirilmesi

Peptit yapılı küçük moleküller pek çok fizyolojik sürecin düzenlenmesinde ve hücrelerarası iletişimin sağlanmasında rol alır. Bu çalışmada, bilinen 17 adet insan CXCL kemokin öncül dizilerinden türevlenen küçük peptit molekülleri rasyonel ve özgün bir algoritma ile irdelemiş, bu dizilerden türevlenen küçük peptit molekülleri belirlenmiş ve in vitro kullanıma uygun olacak ve sentezlenmesi mümkün peptitler (15 molekül) seçilmiştir. İlgili küçük peptit moleküllerinin periferik kan immün hücrelerinin çeşitli uyaranlar altında aktivasyonunu, çoğalmasını ve sitokin sentezini nasıl etkilediği araştırıldı. İmmün düzenleyici etki gösterme olasılığı olan CXCL kemokin öncül dizilerinden türevlenen küçük peptit molekülleri saptandı. En yüksek etkiye sahip olduğu belirlenen üç molekül (Pep8, Pep14 ve Pep17-2) floresan ile işaretli olarak sentezletildi ve hangi immün hücre tipleri ile daha çok etkileştikleri hakkında bilgiler edinildi. Çalışmamız sonucunda elde edilen pek çok peptit türevinin immün yanıtları farklı açılardan ve farklı hassasiyette etkileyebileceği sonucuna varıldı. Bu küçük peptit moleküllerinin en çok miyeloid hücreler ile etkileşim gösterdiği belirlendi. Bu etkileşim kapasitelerinden dolayı akut miyeloid lösemi (AML) hücrelerini hedeflemede kullanılabilecek adaylar olduğu düşünüldü. AML hücre hatlarının özellikle monositik alt-tipi olan THP-1 hücre hattı ile Pep14 arasında en yüksek etkileşim görüldü. Genel olarak peptitler olgunlaşma düzeyi daha ileride bulunan CD11byüksek hücreler ile daha çok etkileşim gösterdi. İlgili peptitlerin endositoz mekanizmaları da değerlendilmiş olup, reseptör aracılı girişin yanı sıra diğer endositoz mekanizmalarını da kullanabildikleri belirlendi.

KemokinlerLösemiLösemi-miyeloid-akut+4
Diğdem Yöyen Ermiş
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Heterosiklik schiff bazı ligandları ve metal komplekslerinin lösemi hücreleri üzerindeki antikanser etkileri

Kemoterapi, lösemilerin tedavisinde en önemli tedavi seçeneklerinden biridir, ancak çoklu ilaç direnci (MDR) genellikle bu tedavinin başarısına engel olmaktadır. Çalışmada, heterosiklik salisilaldiminlerin ve bunların Cu(II) komplekslerinin K562 miyelomonositik lösemi hücreleri üzerindeki antikanser özellikleri araştırıldı. Pozitif kontrol olarak Doksorubisin (DOX) ve Etoposide (ETO) kullanıldı. Bileşikler (C1-8 ve DOX, ETO), 1, 10, 100, 1000 µM dozlarda triple düzende 96 kuyucuklu kültür plaklarına aktarıldıktan sonra üzerine K562 hücreleri 105/ml dozunda eklendi. 72 saatlik inkübasyondan sonra, her bir bileşiğin IC50 değerlerini belirlemek için kolorimetrik MTT testi uygulandı. Her bir bileşiğin değerlerine göre akış sitometrisinde CFSE analizi kullanılarak bileşiklerin antiproliferatif etkileri belirlendi. Her bir bileşiğin apoptoz indüksiyon potansiyeli, akış sitometrisinde mitokondriyal membran potansiyeli analizi (Rho123), ve yarılmış kaspaz-3 ekspresyon analizi ve immunfloresan boyama ile, hücre morfolojisi analizleri giemza, H&E ve PAP protokolleri ile belirlendi. Bileşiklerin metal kompleksleri, ligandlarından daha güçlü sitotoksik etkilere ve yarılmış kaspaz-3 ekspresyonuna sahipti. Schiff bazı bileşikleri ve DOX ile tedavi edilen hücrelerde mitokondriyal membran potansiyeli düşük seviyelerde bulundu. Hücre morfolojisi analizlerinde, apoptoz oluşumunun kanıtı olarak kromatin yoğunlaşması ve kenarda birikimi, hücre zarında kabarcıklanmalar ve çıkıntılar, hayalet hücreler ve apoptotik cisimcikler gözlendi. Daha ileri in vitro ve in vivo çalışmalara ihtiyaç olmakla birlikte test edilen heterosiklik Schiff bazı bileşikleri arasında, 1,1,7,7-tetra-metil-jululidin-N-heptil-salisildimin Cu(II) kompleksinin güçlü sitotoksik ve apoptoz indükleme potansiyeli umut verici olarak dikkat çekmektedir.

ApoptozisHeterosiklik sistemlerKemoterapi+3
Bestoon Shekhany
Harran University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik lenfositik lösemi hastalarının genel klinik özellikleri ve tedavi yanıtlarının değerlendirilmesi

Amaç: Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) değişken klinik özeliklere sahip, daha çok ileri yaşlarda ortaya çıkmakla birlikte genç hastalarda da görülebilen lenfoproliferatif bir hastalıktır. KLL hastalarında risk durumunun ve prognozun optimal düzeyde tespiti için geleneksel prognostik faktörlerin yanında son yıllarda prognozu tahmin etmede yeni prognostik faktörler ve skorlama sistemleri araştırılmaktadır. Yeni moleküller ve tedavi rejimleri ile sağkalım ve mortalite oranlarında anlamlı iyileşmeler gözlenmektedir. Biz bu çalışmada KLL tanısı ile takipli hastalarda prognostik faktörlerin hastalarda prognoz ve risk durumunun tespitindeki etkinliğini ve uygulanan tedavi rejimlerinin sağkalım ve mortalite üzerine etkinliğini belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Kliniğince Ocak 2006 - Ocak 2018 yılları arasında takip edilen 131 KLL tanılı hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların klinik ve laboratuvar özellikleri ile akım sitometri analizleri (CD38 ve CD5), sitogenetik analizleri (del(17p) ve del(11q)), kemik iliği tutulum paterni, laktat dehidrogenaz (LDH) ve β2 (beta2) mikroglobulin düzeyleri ve tedavi yanıt durumlarına göre mortalite, tedavisiz sağkalım (TFS) ve total sağkalım (OS) analizi yapıldı. Bulgular: Hastaların erkek/kadın oranının 2,5/1, ortanca yaşının 62 olduğu ve hastaların %25'inin 55 yaş altındaki bireylerden oluştuğu saptandı. Hastaların %73,3'ünün yaşamakta olduğu görüldü. Yapılan mortalite analizinde yaşın 64'ten büyük olması, hemoglobin düzeyinin ≤13,8 g/dL, trombosit düzeyinin ≤130000/mcL, albumin düzeyinin ≤4,1 g/dL olması, LDH yüksekliği, hepatosplenomegali, B semptomu varlığı ve OİHA varlığı artmış mortalite ile ilişkili bulundu. Univariate sağkalım analizlerinde ise yaşın 64'ten büyük, hemoglobin düzeyinin ≤13,8 gr/dL, trombosit düzeyinin ≤130000/mcL, albumin düzeyinin ≤4,1 g/dL, LDH yüksekliği, hepatosplenomegali, B semptomu ve OİHA varlığının tedavisiz sağkalım süresini anlamlı düzeyde kısalttığı tespit edildi. Toplam sağkalım süresini anlamlı düzeyde kısaltan faktörler ise hemoglobin düzeyinin ≤13,8 gr/dL, trombosit düzeyinin ≤130000/mcL, albumin düzeyinin ≤4,1 g/dL, LDH yüksekliği, hepatosplenomegali, B semptomu varlığı olduğu saptandı. Rai, Modifiye Rai ve Binet evrelemesine göre evre arttıkça mortalitenin anlamlı düzeyde arttığı, tedavisiz ve toplam sağkalım sürelerinin anlamlı düzeyde kısaldığı tespit edildi. Cox multivariate modeline göre tedavisiz sağkalımı bağımsız olarak belirleyen faktörler yaş (≤64), Binet evresi (evre A ve B) iken toplam sağkalımı bağımsız olarak belirleyen faktörler ise yaş (≤64), Binet evresi (evre A ve B), B semptomlarının varlığı olarak saptandı. Evre olmadan yapılan Cox multivariate modeline göre ise tedavisiz sağkalımın bağımsız belirleyici faktörleri yaş (≤64), albumin düzeyi (>4,1 g/dL), B semptomu, hepatomegali ve OİHA'nın görülmemesi, toplam sağkalımın bağımsız belirleyici faktörleri ise yaş (≤64), albumin (>4,1 g/dL) ve hepatomegalinin görülmemesi olarak tespit edildi. Tedavi rejimine göre yapılan mortalite analizinde FCR rejimi dışındaki tedavi rejimleri ile mortalite artışı arasında anlamlı ilişki saptandı. Tedavi yanıtı ile mortalite ilişkisi incelendiğinde ise birinci ve ikinci basamak tedavilerine yanıtsız veya progresyon (R) gelişen hastalarda mortalitenin anlamlı düzeyde arttığı görüldü. Hastaların birinci basamakta aldıkları kür sayısının ≤4, ikinci basamakta aldıkları kür sayısının ≤2 olmasının da mortaliteyi anlamlı düzeyde arttırdığı, toplam sağkalımı da anlamlı düzeyde kısalttığı saptandı. Sonuç: KLL'de tanı aşamasında prognostik faktörler ve risk durumunun belirlenmesi ile optimal değerlendirme yapılabilmekte ve kontraendikasyonu olmayan ve tolere edebilen hastalarda FCR rejiminin ideal tedavi süresince verilmesi ile mortalitede anlamlı düzeyde azalma elde edilmektedir.

Lenfoproliferatif bozukluklarLösemiLösemi-lenfositik-kronik-B hücreli+4
Ergin Turgut
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik miyeloid lösemi tanılı hastaların klinik ve prognostik özellikleri ile tedavi yanıtlarının değerlendirilmesi

KRONİK MİYELOİD LÖSEMİ TANILI HASTALARIN KLİNİK VE PROGNOSTİK ÖZELLİKLERİ İLE TEDAVİ YANITLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ Dr. İsmet Kızılkaya Uzmanlık Tezi Van, 2018 AMAÇ: Kronik miyeloid lösemi (KML) pluripotent kök hücrenin anormal klonal çoğalması ile karakterize olup erişkin lösemilerinin %15'ini oluşturur. İnsidansı 1-2/100.000'dir. Tirozin kinaz inhibitörlerinden imatinibin KML tedavisinde kullanılmaya başlanmasından sonra kronik bir hastalık şeklinde uzun dönem takibinin yapılması sağlanmıştır. Çalışmamızda kronik miyeloid lösemi tanılı hastaların klinik ve prognostik özellikleri ile tedavi yanıtlarının değerlendirilmesi ve literatür verileri ile karşılaştırılması hedeflenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: Hastanemizde 2006 ve 2018 yılları arasında takipli 69 KML tanılı hasta retrospektif olarak incelenmiş olup bunların klinik ve prognostik özellikleri ile tedavi yanıtları değerlendirilmiştir. Çalışmada hastaların klinik ve laboratuvar özellikleri, tedavi seçenekleri, tedavi sırasında gözlenen yan etkiler, tedavi yanıt oranları, sağ kalım analizleri değerlendirildi. Hastaların tanı anındaki demografik verileri, hastalığın evresi, dalak boyutları (kot kavsinden cm olarak palpe edildiği uzaklık), laboratuvar bulguları kaydedilmiştir. Hematolojik, sitogenetik ve moleküler yanıtlar ELN-2013 kriterlerine göre değerlendirilmiştir. Hastaların TKİ tedavisi altında 3.ay, 6.ay, 12.ay ve 18.ayda bakılan hematolojik, sitogenetik ve moleküler yanıtları değerlendirilmiştir. Hastaların risk durumları Sokal ve Hasford risk skoruna göre belirlenmiştir. Çalışmamızda üzerinde durulan özelliklerden sürekli değişkenler için tanımlayıcı istatistikler; ortalama, standart sapma, minimum ve maksimum değerler olarak ifade edilirken, kategorik değişkenler için sayı ve yüzde olarak ifade edilmiştir. Hesaplamalarda istatistik anlamlılık düzeyi p değeri 0,05 olarak alınmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda yer alan hastalarımızın ortalama yaşı 49.3 yıl, ortalama izlem süresi 40.4 ay olup, genel sağ kalımları %97.1 dir. Hastalarda tanı sırasında en sık görülen hematolojik parametre lökosit yüksekliği idi. Hastaların laboratuvar tetkiklerinin korelasyon analizinde; LDH ile lökosit sayısı arasında pozitif anlamlı ilişki görülürken, LDH ile hemoglobin arasında negatif anlamlı ilişki tespit edildi. İmatinib ve dasatinib tedavi yanıtlarının literatür verileri ile benzer olduğu ancak nilotinib tedavi yanıtının yüksek olduğu tespit edildi. Hasford risk skoru oranı ile imatinib tedavi yanıtı arasında anlamlı ilişki olduğu görüldü. SONUÇ: KML tanı, takip ve tedavisinde güncel çalışmalar ışığında izlem yapılmalıdır. Hastalarda tedavi yanıt değerlendirilmesinde laboratuvar, sitogenetik ve moleküler incelemeler bir bütün olarak ele alınmalıdır. Hastaların tanı sırasında risk skorları hesaplanmalı ve buna göre tedavileri boyunca olası olumsuz durumlar önceden öngörülmeye çalışılmalıdır. Hastalarda tedaviye direnç durumunda uygun zamanda, hastaların komorbid durumları, olası ilaç yan etkileri gözetilerek tedavi değişikliği yapılmalıdır. Günümüzde KML'de mevcut tedavi algoritmaları ile uzun dönem sağkalım mümkün olabilmektedir. Anahtar kelimeler: kronik miyeloid lösemi, tirozin kinaz inhibitörleri, imatinib, dasatinib, nilotinib

Antineoplastik ajanlarDasatinibErbB reseptörleri+7
İsmet Kızılkaya
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı akut lösemilerinde, BFM kemoterapisi remisyon-indüksiyonu-konsolidasyon sürecinde tam kan ve biyokimyasal parametrelerindeki değişim

.Amaç: Bu çalışmada çocukluk çağı akut lösemi hastalarının klinik özelliklerinin ve BFM kemoterapisi remisyon-indüksiyonu-konsolidasyon sürecinde serum elektrolit seviyelerindeki değişimin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Van Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Hastanesi Pediatrik Hematoloji Polikliniği'nde 1 Ocak 2014- 31 Aralık 2018 tarihleri arasında akut lösemi tanısı alan hastaların dosyalarının hastane kayıtlarından retrospektif olarak incelenmesi ile gerçekleştirilmiştir. p değerinin 0,05'in altında olması sınır kabul edilmiştir. Bulgular: İmmün fenotip değerlendirildiğinde kişilerin %81,2'si (n=69) ALL, %18,8'i (n=16) AML'dir. ALL hastalarının %56,5'i erkek, %43,5'i kız, yaş ortalaması 7,4±5,2'dir. AML hastalarının %68,8'i (n=11) erkek, %31,3'ü (n=5) kız, yaş ortalaması 8,2±5,5'tir. ALL hastalarının %14,5'inde (n=10) relaps gelişmiştir, %11,6'sı (n=11,6) ex olmuştur. AML hastalarının %6,3'ünde (n=1) relaps gelişmiş, 1'i araç içi trafik kazası olmak üzere %12,5'i (n=2) ex olmuştur. ALL hastalarının %94,2'sinde (n=65) hipokalemi, %100,0'ında (n=69) hiponatremi, %95,7'sinde (n=66) hipokalsemi, %60,9'unda (n=42) hipomagnezemi, %97,1'inde (n=67) hipofosfatemi görülmüştür. AML hastalarının %75,0'ında (n=12) hipokalemi, %81,3'ünde (n=13) hiponatremi, %81,3'ünde (n=13) hipokalsemi, %43,8'inde (n=7) hipomagnezemi, %87,5'inde (n=14) hipofosfatemi görülmüştür. Ex relaps gelişmeyen hastalar ile karşılaştırıldığında, ex-relaps gelişen hastalarda, P1A'da hipofosfatemi, 1.HR1 ve 2.HR3'te hipokalemi, 2.HR2'de hiponatremi ve 2.HR3'te hipomagnezemi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla görülmüştür. PM'de hipokalemi, PII'de hiponatremi ex relaps olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha az sıklıkta belirlenmiştir. Sonuç: Akut lösemi tanısıyla kemoterapi alan hastalarda birçok nedenle çeşitli elektrolit bozuklukları ve buna bağlı morbidite hatta mortalite gelişebileceği bilinmektedir. Bu çalışmanın sonuçları uygulanan kemoterapi rejimine göre değişmekle beraber, bütün tedavi protokollerinde çeşitli serum elektrolitlerin plazma konsantrasyonlarında, normal referans değerlerle karşılaştırıldığında, anlamlı değişiklikler oluştuğunu ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler. Çocuk Hastalıkları, Hematoloji, Akut Lösemi Tedavisi, Elektrolit Bozukluklar

ElektrolitlerHematolojiHematolojik neoplazmlar+5
Mehmet Arı
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diffüz büyük B hücreli lenfoma ve kronik lenfositer lösemili hastalarda PD-1/PDL-1 ekspresyonlarının değerlendirilmesi

Amaç: Programlanmış ölüm 1 (PD1) / PD-ligandı (PDL) yolu, T hücresi aracılı immün yanıtlarının düzenlenmesi için önemli bir kontrol noktasıdır. DBBHL ve KLL de PD1/PDL1'in önemi ile ilgili yeterli kanıt yoktur. Biz de DBBHL ve KLL'de PD1/PDL1 ekspresyonun varlığını ve prognostik önemini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi, Hematoloji Kliniğinde Ocak 2010- Eylül 2018 yılları arasında takip edilen, 18-80 yaş arası 26 DBBHL ve 27 KLL hastası dahil edildi. İmmünhistokimyasal boyama için Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinde bulunan olgulara ait parafin bloklar kullanıldı. İstatistiksel veriler için SPSS versiyon 22.0 programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan DBBHL olguların yaş ortalaması 60.8 yıl, ortalama tanı yaşı 56.4 yıldır. Olguların %46.2'si (n=12) kadın, %53.8'i (n=14) erkektir. KLL olgularının yaş ortalaması 67.5 yıl, ortalama tanı yaşı 61.40 yıldır. Olguların %44,4'ü (n=12) kadın, %55,6'sı (n=15) erkektir. DBBHL olgularının PD1 %65,4'ü (n=17) pozitif, %34,6'sı (n=9) negatif, PDL1 %69,2'si (n=18) pozitif, %30,8'i (n=8) negatiftir. KLL olgularının PD1 %14,8'i (n=4) pozitif, %85,2'si (n=23) negatif, PDL1 %3,7'si (n=1) pozitif , %96,3'ü (n=26) negatiftir. DBBHL ve KLL olgularında PD1, PDL-1 ekspresyon ve boyanma sıklığı arasında İstatistiksel olarak anlamlı şekilde DBBHL'da daha yüksek eksprese edildiği bulundu (p<0,05). PD1, DBBHL ve KLL'de evre, ECOG, IPI, hastalık tipi, Kİ67 indeksi, tedavi yanıtı ile anlamlı ilişki görülmedi (P>0.05). PDL-1'de ise sadece DBBHL tanılı olgularda evreler arasında ekspresyon açısında anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). DBBHL ve KLL tanılı olgularda PD-1, PDL-1,evre, ECOG, IPI, hastalık tipi, Kİ67 indeksinin OS üzerine etkisi saptanmadı(P>0.05). DBBHL tanılı olgularda ECOG'lar ve tedavi yanıtları arasında OS dağılımları istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (P<0,05). Sonuç: DBBHL ve KLL'de PD1/PDL1'in önemi ile ilgili yeterli kanıt yoktur. Çalışmamızda DBBHL'da literatürden daha yüksek oranda PD1/PDL1 ekspresyonu tespit edildi. KLL'de diğer çalışmalara göre daha düşük oranda PD1/PDL1ekspresyonu saptandı. Her iki hastalık grubundaPD1/PDL1ekspresyonun prognoz ile ilişkisi görülmemiştir.

Gen ifadesiLenfomaLenfoma-büyük B-hücreli-yaygın+4
Çiğdem Akkuş
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kemoterapi alan çocuklarda görülen oral mukozitlerde düşük seviyeli lazer tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi

Çocuk Hematoloji-Onkoloji Servisi'nde çocukluk çağı lösemileri nedeni ile tedavi alan hastalarda, kemoterapi sonrası ağız içi mukozalarında görülen "Oral mukozitlerin" (OM) tedavisi için topikal düşük seviyeli lazer terapisi (DSLT) uygulamasının etkinliği araştırıldı. Yöntem. Araştırma Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji-Onkoloji Servisinde 1 Haziran 2019 – 31 Aralık 2019 tarihleri arasında lösemi tanısı nedeniyle yatıralarak kemoterapi uygulanan ve OM gelişen çocuk hastalarda gerçekleştirilmiştir. Hastalar iki gruba ayrılmıştır, her iki grupta 20 olgu olacak şekilde randomize ayrılmıştır. Birinci grupta yer alan hastalar kontrol grubu olarak kabul edildi. Bu gruptaki olgulara oral mukozit tedavisi için sodyum bikarbonat ile topikal tedavi verildi. İkinci gruptaki olgulara OM geliştikten sonra, DSLT ile tedavi uygulandı. Her iki grupta da mukozit geliştikten sonra uygulanan işlemlerin öncesinde ve sonrasında Görsel Ağrı Skalası (VAS) skorları ile Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirtilen oral mukozit sınıflaması değerlendirildi. Bulgular. DSLT tedavisi uygulanan 20 hastanın %45'i (n=9) erkek, %55'i (n=11) kız, kontrol grubunun %30'u (n=6) erkek, %70'i (n=14) kızdır. Gruplar arasında cinsiyet ve OM sayısı bakımından anlamlı fark yoktur. Tedavi grupları arasında OM lokalizasyonu açısından anlamlı fark yoktur (p=0,682). Tedavi başlangıcı, tedavinin 1,2, 4. ve 11. gününde gruplar arasında OM sınıflama ortalaması bakımından anlamlı fark yokken, tedavinin 3, 5, 6 ve 7. günlerinde DSLT grubundaki hastaların OM sınıflaması istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktür. İstatistiksel olarak farkın olmadığı günler olan 4 ve 11. günlerde anlamlı olmamakla beraber DSLT grubundaki hastaların OM sınıflamasının daha düşük olduğu saptanmıştır. Başlangıçta saptanan OM sınıflama ortalaması zaman içerisinde DSLT grubundaki hastalarda daha fazla olmak üzere; hem DSLT grubunda (p=0,024), hem de kontrol grubunda (p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır. Tedavi başlangıcında grupların VAS skoru arasında anlamlı fark yokken (p=0,260), tedavinin 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7 ve 11. günlerinde yapılan kontrollerde standart bakım grubu ile karşılaştırıldığında, DSLT grubunun VAS skor ortalaması istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşüktür (p<0,01). Başlangıçta saptanan VAS skor ortalaması zaman içerisinde DSLT grubundaki hastalarda daha fazla olmak üzere; hem DSLT grubunda (p<0,001), hem de kontrol grubunda (p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır. Sonuç. Çocuklarda KT sonrasında ağızda oluşan OM tedavisinde, hem standart bakım hem DSLT tedavisi OM'nin kliniğini ve ağrıyı düzeltmektedir. Yapılan çalışmada DSLT uygulanan grupta hem VAS skalası hem de DSÖ'nün oral mukozit sınıflamasına göre değerlendirildiğinde daha anlamlı olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Travmatik bir süreç olan lösemi tedavisi sırasında ve sonrasında oluşan komplikasyonlardan biri olan OM'nin daha az ağrı ile atlatılması ve tedavisinin daha kısa sürede etkili bir şekilde yapılabilmesi adına DSLT tedavisinin yaygınlaştırılması sağlanabilir.

Ağız hastalıklarıLazer tedavisiLösemi+4
Ayça Sarıca
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Ünitesi'nde izlenen ve tedavisi bitmiş olan akut lenfoblastik lösemi hastaların endokrinolojik parametrelerinin retrospektif analizi

Amaç: Bu çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Ünitesi'nde izlenen ve tedavisi bitmiş olan akut lenfoblastik lösemi hastaların endokrinolojik parametrelerinin retrospektif olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Van Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Hastanesi Pediatrik Hematoloji Ünitesi'nde 1 Ocak 2007- 31 Aralık 2019 tarihleri arasında ALL tanısı alan ve tedavisi tamamlanan hastalar ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Olguların %51,1'i (n=23) erkek, %48,9'u (n=22) kız, yaş ortalaması 12,9±4,0'dır. ALL tipi incelendiğinde %75,6 (n=34) pre B cell ALL, %24,4 (n=11) T cell ALL'dir. Puberte evresi incelendiğinde olguların %24,4'ü (n=11) prepubertal idi. Hastaların %2,2'si (n=1) bodur, %44,52'si (n=20) kısa, %8,9'u (n=4) çok zayıf ve %20'si (n=9) zayıftı. Çalışmamızda puberte durumu değerlendirilen hastaların hiç birinde puberte prekoks veya puberte tarda saptanmadı. Çalımamızda TSH >10 olan ve TSH 5-10 arası olan hastamız yoktu. Olguların %13,3'ü (n=6) osteoporotik, %44,4'ü (n=20) osteopenik %42,2'si (n=19) idi. Sonuç: ALL olgularında antropometrik ölçümler cinsiyetten, hastalık tipinden ve puberte evresinden bağımsız olarak olumsuz şekilde etkilenmektedir. Bu konuda düzenli izlem ile destekleyici tedavilerin sağlanması, ALL olgularında antopometrik değerleri daha iyi bir seviyeye getirebilir. Özellikle erkek ALL olgularında olmak üzere her iki cinsiyette de malnütrisyon gelişebileceği için beslenmenin düzeninin sağlanması önemlidir. Anahtar Kelimeler. Çocuk Hastalıkları, Hematoloji, Endokrinoloji, Akut Lenfoblastik Lösemi

EndokrinolojiHematolojiKan hastalıkları+6
Mehmet Mehdi Oğuz
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Master'sOpen AccessTR

İdame tedavisi alan akut lenfoblastik lösemi tanılı çocuklarda fiziksel aktivite düzeyinin yaşam kalitesi ve aile kaygı düzeyi ile ilişkisinin belirlenmesi ve aktivite memnuniyet düzeylerinin karşılaştırılması

Bu çalışmada, idame tedavisi almaya devam eden Akut Lenfoblastik Lösemi (ALL) tanısı alan çocuklarda fiziksel aktivite düzeyleri, yaşam kaliteleri, bakım verenlerin kaygı seviyeleri gibi parametrelerin ilişkisini belirlemeyi; çocukların aktivite memnuniyet ve performans düzeyleri ile ailenin bu aktiviteler üzerindeki memnuniyet ve performans düzeyinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza 13 ALL tanılı idame tedavisine devam etmekte olan çocuk, 13 ebeveyn olmak üzere 26 birey dahil edildi. Çocuklar fiziksel aktivite (ÇEKFY-EAA), yaşam kalitesi (PedsQL) ve aktivite memnuniyet ve performans düzeyi açısından (KAPÖ) değerlendirilirken; ebeveynler, kaygı düzeyi (BKÖ), çocukların egzersiz kısıtlılıkları ve aktivite memnuniyet ve performans düzeyindeki görüşleri açısından değerlendirildi. Ebeveyn kaygı düzeyi ve yaşam kalitesi arasında istatistiksel olarak negatif yönde zayıf ilişki bulunurken (r=0,461, p=0,113), çocukların fiziksel aktivite düzeyi ve aile kaygı düzeyi arasında da negatif yönde zayıf ilişki bulundu (r=0,244, p=0,422). Ayrıca ALL tanılı idame tedavisi alan çocukların fiziksel aktivite düzeyi ve yaşam kalitesi arasında pozitif yönde zayıf derecede ilişki bulundu (r=0,331, p=0,269). Ebeveynlerin kaygı düzeyinin azalması çocukların fiziksel aktiviteye yönelimlerinin artmasıyla ilişkili olduğu, çocukların aktiviteler içerisindeki performans ve memnuniyet düzeylerindeki artışın, yaşam kalitelerinde artışları beraberinde getirdiği belirlendi. Bu alanda fizyoterapistlerin değerlendirmelerinin, çocuk ve ailenin ihtiyaçlarını karşılamak hedefiyle oluşturacağı fiziksel aktivite ve rehabilitasyon programının önemi vurgulanmalıdır.

AileAnksiyeteFiziksel aktivite+5
İrem Özbay
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastalık veya risk gruplarına göre sınıflandırılmış akut myeloid lösemi hastalarında tedavideki başarısızlık sebeplerinin değerlendirilmesi

Akut miyeloid lösemi (AML), primitif multipotent hematopoietik kök hücrede meydana gelen birtakım somatik mutasyonlar sonucu myeloid hücre serisinde ortaya çıkan ve hayatı tehdit edici bir hematolojik malignitedir. Morfolojik ve sitogenetik olarak sınıflanabilir. Prognoz genellikle hastanın klinik özellikleri ve hastalığın sitogenetik özellikleri ile ilişkilidir. AML son derece heterojen bir hastalıktır ve bu heterojen hastalıkta, en iyi prognozlu alt gruplarda bile mortalite sık izlenmektedir. Bu hastalıkta başarısızlık nedenlerinin ne olduğunu bilmek ve alt gruplara göre spesifik olarak değerlendirmek hasta izlemi ve yönetimi açısından önem arz etmektedir. Bu çalışma, Ocak 1999 ile Şubat 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı tarafından AML tanısı ile izlenen ve ilk indüksiyon tedavileri merkezimizde başlanılmış olan erişkin hastaların klinik ve demografik bulgular, tedavi, sitogenetik ve moleküler sonuçlar ve ilk tedavi başarısızlığı tipleri açısından değerlendirildiği tek merkezli gözlemsel retrospektif bir kohort çalışmasıdır. Bu çalışmanın amacı hastalığın belirli alt gruplara ayrılarak, her alt gruptaki ilk başarısızlık tipi ile değerlendirmeler yapmak ve elde edilen sonuçlar doğrultusunda hekimin hasta izleminde karşılaşabileceği durumlara yönelik farkındalık oluşturmak ve bu alanda eksiklik olduğu gözlenen literatüre katkı sunmaktır. Çalışma kriterlerine uyan 485 hasta ile yapılan araştırma için hastaların elektronik kayıtları kullanılarak retrospektif gözlemsel bir kohort modeli oluşturuldu. Hastaların %66,2'sinde izlemde başarısızlık yaşandığı görüldü. İntensif tedavi alan hastalar için total sağkalım ortanca değeri 29,3 (16,1-46,4 güven aralığı) ay olarak hesaplandı. 36 ay sağkalım oranı %48,1 idi. Hastalar akut promiyelositik lösemi (APL), t(8;21) AML, inv(16) AML, orta risk de novo, kötü risk de novo, diğer de novo, tedavi ilişkili AML, sekonder AML olarak gruplara ayrıldı. İntensif tedavi almış olanlar değerlendirildiğinde alt gruplara göre görülen ilk başarısızlık tipleri arasında anlamlı farklılık saptandı (p=0,008). Bu farklılığın gruplardaki indüksiyon mortalitesi, refrakterlik ve relaps dağılımından kaynaklandığı görüldü. Grup içi ilk başarısızlık sebebi değerlendirmeleri yapıldığında, bunun APL (71,4%) için indüksiyon mortalitesi, inv(16) AML (58,3%) ve orta risk de novo AML (47,2%) için relaps olduğu, kötü risk de novo AML (54,5%), tedavi ilişkili AML (75,0%) ve sekonder AML (43,9%) grupları için ise refrakterlik olduğu bulundu. t(8,21) AML için dağılımlar değerlendirildiğinde spesifik bir başarısızlık tipinin daha ön planda olmadığı görüldü. Gruplandırma ilkeleri gereğince daha heterojen olmak durumunda kalan diğer de novo grubu için ilk görülen başarısızlık tipine bakıldığında indüksiyon mortalitesi %33,6, relaps %32,8 olarak görüldü. Sonuç olarak, AML alt tiplerindeki ilk tedavi başarısızlığı dağılımlarında anlamlı farklılık mevcuttur. Daha başarılı hastalık yönetimi için hangi alt tipte hangi ilk başarısızlık tipinin beklenmesi gerektiğini bilmek önemlidir. Bu konuda daha geniş çaplı çalışmalar faydalı olacaktır. Anahtar kelimeler: Akut miyeloid lösemi, tedavi başarısızlığı, indüksiyon mortalitesi, relaps, indüksiyon refrakterliği, sağkalım

LösemiLösemi-miyeloid-akutMortalite+3
Görkem Çelebi
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Modifiye ST. jude total XIII ve total XV protokolü ile tedavi edilen akut lenfoblastik lösemili çocuklarda tedavi sonrası sekonder kanserler ve infertilite durumunun değerlendirilmesi

Akut lenfoblastik lösemi (ALL) çocukluk çağının en sık görülen kanseridir ve ALL tedavisine bağlı olarak uzun dönemde ikincil kanserler, infertilite, nörobilişsel bozukluklar gibi komplikasyonlar gelişebilir. Bu çalışmada, ALL hastalarında sekonder kanserler, infertilite ve bazı sosyal durumların incelenmesi amaçlandı. Hacettepe Üniversitesi Çocuk Hematoloji Anabilim Dalı'nda 1 Ocak 1997-30 Ocak 2016 tarihleri arasında ALL tanısı alan 1-18 yaş arası çocuk hastalar retrospektif olarak incelendi. Çalışma süresince, 18 yaş üstü hastalar, aranarak infertilite ve sosyal durumları hakkında bilgi almak için anket uygulandı. Bu çalışmaya, Modifiye St. Jude Total XIII ve Total XV protokolleri ile tedavi edilen sırasıyla 245 ve 183 hasta dahil edildi ve ortanca takip süresi 15,5 yıldı. İnfertilite ve sosyal durumlarını incelemek amacıyla çalışma süresince 18 yaş üstü toplam 234 hasta (sırasıyla Modifiye St. Jude Total XIII (n=183), Modifiye St. Jude Total XV (n=51)) çalışmaya dahil edildi. Modifiye St. Jude Total XIII protokolünü alanlardan 62 hasta çalışma dışı bırakıldı (18 yaşın altındaki altı hasta, katılmayı kabul etmeyen bir hasta ve ölen 55 hasta). Modifiye St. Jude Total XV protokolünü alanlardan 18 yaş altı 107 hasta ve ölen 25 hasta çalışma dışı bırakıldı. Modifiye St. Jude Total XIII protokolü ile tedavi edilen sekonder kanseri olan toplam 10 (%4,5) hasta gözlenirken, Modifiye St. Jude Total XV protokolü ile tedavi edilen hastalarda sekonder kanser gözlenmedi (p=0,006). Sekonder kanserler; glial tümörler (n=2), meningiom (n=1), tiroid kanseri (n=2), akut miyeloid lösemi (n=2), dilin skuamöz hücreli karsinomu (n=1), meme kanseri (n=1) ve T hücreli lenfoblastik lenfoma (n=1) idi. Tanı anından itibaren sekonder santral sinir sistemi tümörlerinin gelişme süresi ortanca 14 (8,4-23,3) yıl iken, sekonder akut miyeloblastik lösemi gelişme süresi ortanca 3 (2,2-3.,8) yıldı. Sekonder kanser gelişen hastalar ile gelişmeyen hastalar karşılaştırıldığında; cinsiyet, tanı yaşı, tanı anında beyaz küre sayısı, immün fenotip, risk grupları, relaps yeri, radyoterapi tedavisi ve radyoterapi tedavi yeri açısından istatistiksel olarak fark bulunmadı (p> 0,05). Bununla birlikte, çok değişkenli analizlerde, travmatik LP'nin sekonder kanser gelişme riskini 4,8 kat ve relapsın 4,5 kat artırdığı görüldü. ALL hastalarının bazılarının evlilik durumlarına baktığımızda, Modifiye St. Jude Total XIII ve XV protokolleri ile tedavi edilen hastaların evlilik durumunu sırasıyla %25,4 ve %7,7 olarak bulduk. Hastalarımızın ortanca evlenme yaşının, Türkiye'deki genel popülasyonun ortanca evlenme yaşının üzerinde olduğunu gözlemledik (sırasıyla 27 yaş ve 24 yaş). İnfertilite tanımına uyan beş hasta (dört erkek ve bir kadın) vardı ve bu hastaların tümüne ergenlik döneminde orta/yüksek riskli protokol verilmiş olması ilginçti. Ayrıca, beş hastanın dördünde radyoterapi öyküsü mevcuttu. ALL hastalarında, genel popülasyona göre daha yüksek bir eğitim düzeyi gözlemlendi (sırasıyla %68,4 ve %20,8). Modifiye St. Jude Total XIII protokolü ile tedavi edilen hastaların beş yıllık genel sağkalım oranı 85,8±2,4 ve olaysız sağkalım oranı %78,7±2,8 idi. Modifiye St. Jude Total XV protokolü ile tedavi edilen hastalarda beş yıllık genel sağkalım oranı %89,2±2,3 ve olaysız sağkalım oranı %85,6±2,6 idi. Sekonder kanseri olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında, beş yıllık ve on yıllık genel sağkalım oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Bu çalışmada geniş bir lösemi grubundaki uzun vadeli sonuçları göz önünde bulundurarak, sekonder kanser ve infertiliteyi etkileyebilecek birçok tanı ve tedavi özelliğini analiz ettik. Sonuç olarak; ALL hastalarının uzun vadede karşılaşabilecekleri sorunları azaltmak ALL tedavisinin hedeflerinden biri olmalıdır ve bu yönde edinilecek bilgilerin çoğalması buna katkı sağlayacaktır.

KısırlıkLösemiNeoplazmlar+3
Hilal Eda Korkmaz Ünlü
Hacettepe University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Kemik iliği yağ tabakasından elde edilen mezenkimal kök hücrelerin karakterizasyonu ve subkutan yağ ve kemik iliği kökenli mezenkimal kök hücreleri ile karşılaştırılması

Tonyalı G., Kemik İliği Yağ Tabakasından Elde Edilen Mezenkimal Kök Hücrelerin Karakterizasyonu ve Subkutan Yağ ve Kemik İliği Kökenli Mezenkimal Kök Hücreleri İle Karşılaştırılması. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Kök Hücre Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2020. Kemik iliği yağ dokusu (KİY) diğer adipoz dokulardan farklı özelliklere sahiptir. Son yıllarda yapılan çalışmalarla kemik iliği yağ dokusunun akut myeloblastik lösemi (AML) gelişimi/progresyonu üzerine etkileri gösterilmiş, farklı tip kanserlerde de kemik metastazlarına katkıları bildirilmiştir. Bu tez çalışmasında, sağlıklı donörlerin ve lösemiye yatkınlık oluşturduğu bilinen Fankoni anemili hastaların KİY tabakasından elde edilen mezenkimal kök hücrelerin (MKH) karakterizasyonu yapılmış, in vitro adipojenik uyarıya cevapları incelenmiş ve standart yöntemle Kİ mononükleer hücrelerinden elde edilen Kİ-MKH'ler ve subkutan yağ dokusundan (SKY) geliştirilen MKH'ler ile karşılaştırılmıştır. Bunun yanında, lösemik hücre ile Kİ mikroçevre etkileşiminde ve lösemi patogenezinde rolü olabileceği ileri sürülen moleküllerden galektin-3, FABP-4, Leptin-R, PDGFR-α ifadeleri de incelenmiştir. Literatürde KİY dokusu ile yapılan çalışmalardan farklı yöntemle KİY tabakasının kültürü ile elde edilen MKH'lerin, Kİ-MKH ve SKY-MKH'lerinden farklı özelliklere sahip olduğu, adipojenik gen ifadeleri ve cevap oluşma sürelerinde farklılıklar bulunduğu, adipojenik uyarım altında moleküler değişimlerin farklılık gösterdiği, FA hastası MKH'lerinin adiposit farklılaşma cevaplarının da sağlıklı Kİ-MKH ve KİY-MKH'lerinden farklılık gösterdiği saptanmış, bu durumun FA hastalarında Kİ'de adipojenik disregülasyonuna işaret edebileceği düşünülmüştür. Ayrıca AML (HL-60) hücreleri ile ko-kültür ortamında meydana gelen fenotipik değişiklikler araştırılmış, ön veriler elde edilmiş, ileri araştırmaların yapılması hedeflenmiştir.

Adipoz dokuFankoni anemisiKemik iliği+2
Gülsena Tonyalı
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polisitemia vera ve esansiyel trombositemi hastalarında tromboembolik komplikasyonlar, akut lösemi ve myelofibrozise dönüşümün retrospektif olarak değerlendirilmesi

Polisitemia vera (PV) ve Esansiyel trombositemi (ET), tromboz, kanama, lösemi/myelofibrozis transformasyonu gibi hayatı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilen myeloproliferatif neoplazilerdendir. Çalışmamızda PV ve ET hasta grubunda morbidite ve mortalitenin önemli nedenlerini oluşturan bu komplikasyonların retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmaya 2000-2020 tarihleri arasında takip edilen 61 hasta PV grubu, 35 hasta ise ET grubu olarak dahil edilmiştir. PV grubunda ortalama yaş 63,84 (± 15,22) olup %48,4'ü erkek; ET grubunda 63,84 (± 15,22) olup %40'ı erkektir. Tüm hasta grubunda tanı anında 2 hastada ( %2,1) ve izlemde 9 hastada (%9,4) olmak üzere toplam 11 hastada (%11,5) kanama epizodu görüldü. Tanı anında 21 hastada (%21,9) ve izlemde 6 hastada (%6,3) olmak üzere toplam 27 hastada (%28,1) tromboz gelişimi saptandı. Toplam 2 hastada (%2,08) sekonder MDS/ akut lösemiye dönüşüm ve 12 hastada (%12,5) sekonder myelofibrozise dönüşüm saptandı. Tüm hasta grubunda mortalite oranı %11,5 olarak görüldü. Ortalama takip süresi 98,43 (61,24- 144,87) ay idi. 1 yıllık ortalama sağkalım %98,9 ve 5yıllık ortalama sağkalım %95,8 olarak saptandı. İki grup karşılaştırıldığında kanama ve tromboz , lösemi ve myelofibrozise transformasyon, mortalite oranları açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. PV hastalarında kadın cinsiyet ile tromboz arasında ilişki saptandı ( p:0,045). ET hastalarında ise Hb düzeyi ile tromboz arasında anlamlıya yakın ilişki saptandı (p: 0,052). Tüm hasta grubunda çok değişkenli analizde sekonder myelofibrozis ile ilişkili faktör gösterilemedi. Tüm hasta grubunda sekonder MDS/ lösemi gelişimi (p:0,029) ve dalak boyutu (p:0,025) mortalite ile ilişkili saptandı.

Birincil miyelofibrozEmboli ve trombozHemorajiler+5
Rahime Duran
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut lösemi hastalarında invaziv fungal enfeksiyonlar

Bu çalışmada erişkin akut lösemi hastalarında invaziv fungal enfeksiyonların (İFE) dağılımının, risk faktörlerinin ve etken spektrumunun belirlenmesi, EORTC/MSG kriterlerine göre değerlendirilmesi, tanı yöntemi olarak bronkoalveolar lavaj (BAL)'ın etkinliğinin araştırılması ve sağkalım analizlerinin yapılması amaçlandı. 2003-2020 yıllarında yataklı servis veya yoğun bakım ünitesinde yatışı yapılarak takip edilen 502 hastada İFE insidansı %33,1 olarak saptandı. Akut lösemi türüne göre İFE gelişme riskinde farklılık saptanmazken, AML ve ALL hastalarında insidans %33 olarak gösterildi. En sık akciğer tutulumu (%93,4) belirlenirken akciğer tutulumunun sağkalım veya ölüm riski üzerine etkisi olmadığı görüldü. İFE saptanan hastalarda klinik olarak en sık semptom ateş (%79,5) olurken en sık görülen Toraks BT bulgusu makronodüller (%77,7) ve en sık etken Aspergillus olarak saptandı. Tanıdaki gecikmelerin önüne geçilebilmesi için EORTC/MSG tarafından oluşturulan tanı kriterlerine göre 32 (%19,3) hasta kanıtlanmış İFE, 35 (%21,1) hasta olası İFE, 99 (%59,6) hasta mümkün İFE olarak tanımlandı. Sadece kanıtlanmış ve olası İFE değerlendirildiğinde ise İFE insidansı %13,3 olarak belirlendi. Hastaların tümü hematolojik maligniteleri nedeniyle EORTC/MSG'nin İFE için gerektirdiği konak faktörüne sahipken kanıtlanmış veya olası İFE tanısı için ek olarak klinik ve mikolojik kriterlere ihtiyaç vardı. Aspergillus GM antijen testi 39 (%23,5) hastada serumda ve 6 (%3,6) hastada BAL sıvısında pozitif saptanmıştı. 13 (%7,8) balgam kültürü ve 4 (%2,4) BAL sıvısı kültüründe ise fungal elemanlar gösterilmiş veya patojen üretilmişti. İFE saptanan toplam 26 hastaya BAL uygulanmış, 10 hastada kanıtlanmış veya olası İFE olarak tanıya katkı sağlanmıştı. Buna göre çalışmamızda BAL etkinliği %38,4 olarak belirlendi. İFE gelişme riskinin nötropeni saptanan 136 (%81,9) hastada 3,5 kat arttığı (%95 güven aralığı (GA): 2,248, 5,531), yoğun bakım izlemi olan 64 (%38,6) hastada 2,5 kat arttığı (%95 GA: 1.669, 3.801) ve mekanik ventilator (MV) uygulanan 42 (%25,3) hastada 1,8 kat arttığı (%95 GA: 1.195, 2.997) gösterildi. Kanıtlanmış İFE olgularından izole edilen ana patojen Aspergillus (14, %43,8) olmakla birlikte Candida (9, %28,1), Mucor (8, %25,0) ve PCP (1, %3,1) patojenleri de saptandı. Çalışmamız antifungal etkinlik veya güvenilirliğini göstermeyi hedefleyen bir çalışma olmamakla birlikte çalışmaya dahil edilen neredeyse tüm hastalara antifungal profilaksi verilmiş olduğu, hastaların izlemlerine göre ampirik, preemptif veya hedefe yönelik antifungal tedavi uygulandığı görüldü. Antifungal ajan olarak en sık Vorikonazol (%24,1) kullanıldığı tespit edildi. İFE saptanan hastaların ortalama sağkalım süresi 5 (1,9-8) ay olarak belirlendi. Yoğunbakım izlemi olmayan hastaların ortalama sağkalım süresi 13 ay iken yoğun bakım izlemi olanlarda 1 ay olarak saptandı ve ölüm riskinde 2,49 kat artış belirlendi. MV uygulanmayan hastalarda ortanca sağkalım süresi 62 ay iken MV uygulananlarda 4,4 ay olarak tespit edildi ve ölüm riskinde 3,82 kat artış saptandı. Mucor'un sağkalım ortancası (1 ay) diğer patojenlere göre istatistiksel anlamlı olarak daha düşük bulundu. BAL yapılan ve yapılmayan hastalarda İFE tanısında veya sağkalımda anlamlı fark saptanmadı. Çalışmanın sonlandırıldığı tarih itibariyle İFE saptanan 166 hastanın 116 (%69,9)'sında İFE ilişkili ölüm tespit edildi. Bu sonuçlara göre, akut lösemi hastalarında İFE'nin önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olduğu, en sık akciğer tutulumunun görüldüğü, balgam ve BAL sıvısı gibi akciğer örneklerinin tanıya katkı sağladığı, nötropeni, yoğun bakım izlemi ve MV uygulanmasının İFE gelişiminde risk faktörü olduğu ve ölüm riskini arttırdığı ve daha önceki çalışmalar da dikkate alınarak hematolojik maligniteli hastalarda küf etkenlerinin giderek artmakta olduğu söylenebilir. Hematolojik maligniteli hastaların tanı ve tedavilerini sağlayan bir merkez olarak akut lösemi hastalarında İFE yaklaşımında, yoğun kemoterapi alan ve/veya hematopoietik kök hücre nakil alıcısı olan hastalarda İFE'nin akılda tutulmasını, hastaların klinik izlemleri sırasında aynı zamanda mikrobiyolojik, serolojik ve radyolojik yöntemlerle de takip edilmelerini, gereği halinde bronkoskopi veya doku biyopsisi gibi invaziv tanı yöntemleri ile değerlendirilmelerini öneririz.

AntijenlerAntijenler-fungalAspergillus+5
Aslı Öncel
Hacettepe University
2020
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of solubl HLA G and cytokine levels in children with acute leukemia and allogeneic stem cell transplantation

There are few studies about cytokines and sHLA-G levels in patients with acute leukemia undergoing allogeneic stem cell transplantation (allo-SCT). We aimed to investigate the role of cytokines and sHLA-G levels measured at 5 different time points in children with acute leukemia undergoing allo-SCT. A total of 41 patients were included in this study. These patients were diagnosed acute leukemia (n=41). According to the follow-up, 26 patients were examined during the diagnosis of acute leukemia (T) and in the remission period before transplantation (PreTx). The remaining 15 patients included on the day of transplantation (Tx0), a total of 41 patients with acute leukemia were also examined on the 14th (PostTx14) and 28th (PostTx28) days after transplantation. Proinflammatory (IL-1, IL-2, IL-6, TNF-α), anti-inflammatory (IL-4, IL-10) cytokines and sHLA-G levels were measured by ELISA method. The cytokine and sHLA-G levels in acute leukemia diagnosis (T) and post-transplantation periods (Tx0, PostTx14, PostTx28) were found to be significantly higher than the cytokine and sHLA-G levels in the pre-transplantation (PreTx) period (p<0.05). The cutoff values for cytokines and sHLA-G levels were calculated. Serum IL-2 and sHLA-G levels were significantly higher in children with T-ALL than in children with B-ALL (p<0.05). Serum IL-10 level was significantly higher in children with T-ALL than in children with AML (p<0.05). In the Tx0 and PostTx14 days, transplantation related complications and relapse risk were found to be approximately 2.5 times higher in patients with elevated cytokines and sHLA-G levels. In the Tx0 day, patients with high antiinflammatory cytokines increased mortality risk. Our results indicate that elevated proinflammatory and anti-inflammatory cytokines and sHLA-G levels are associated with transplantation related complications and relapse on the Tx0 day in children with acute leukemia, and also elevated proinflammatory cytokines have a negative effect on overall survival. Our findings need to be confirmed in a study with a larger number of leukemia patients.

HLA-GStem cell transplantationLeukemia+4
Zühre Kaya
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2021
00

Related subjects