Hepatitis
103 theses under this subject heading
Hastanemizde takip edilen kronik hepatit B hastalarında yapılan karaciğer biyopsilerinde bakılmış olan fibrozis ve histolojik aktivite indeksi sonuçlarının, kan tetkiklerinde bakılmış olan non-invaziv inflamasyon belirteçleri ile retrospektif olarak karşılaştırılması
Hepatit B virüsü bir DNA virüsüdür ve Hepadnaviridae ailesinde yer almaktadır. Dünya Sağlık Örgütü'ne göre 2019 yılında 296 milyon kişi kronik hepatit B tanılıdır ve kronik HBV enfeksiyonu 820000 insanın ölümünden sorumludur. Bu enfeksiyonda karaciğer hasarı düzeyinin tespiti için günümüzde altın standart yöntem halen karaciğer biyopsisidir. Karaciğer biyopsisi en başta invaziv bir süreç olması, öznel değerlendirme sürecine sahip olması, eğitimli personel ile hastane yatışı gerektirmesi ve mali yük barındırması sebepleriyle alternatif bir yöntem arayışını gerekli kılmaktadır. Ek olarak biyopsinin ciddi komplikasyonları da olabilmektedir. Bu nedenlerle karaciğer fibrozisi ve histolojik aktivitesi değerlendirmesi için pratik, hızlı ve görece ucuz yöntemler araştırılmaktadır. Çalışmamızda, invaziv olmayan hemogram tetkikinden elde edilen NLO, PLO ve MPV inflamasyon parametrelerinin, kronik inflamatuar bir süreç olduğu iyi bilinen kronik HBV enfeksiyonunda karaciğer biyopsisi sonuçlarını öngörmede etkinliği araştırılmıştır. Bu amaçla hastanemizde kronik hepatit B enfeksiyonu ile takip edilen ve karaciğer biyopsisi yapılan 119 hastanın verileri retrospektif olarak analiz edilmiştir. Çalışmamız sonuçlarına göre düşük ve yüksek histolojik aktivite gruplarında yaş, NLO ve MPV benzer saptanırken "yüksek HAİ" grubunda "düşük HAİ" grubuna göre viral yük daha yüksek, PLO ortalaması daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri = 0,219; 0,125; 0,135; <0,001; 0,009). Düşük ve yüksek fibrozis gruplarında ise viral yük, NLO ve MPV benzer saptanırken, yüksek fibrozis grubunda düşük fibrozis grubuna göre yaş daha yüksek, PLO ortalaması daha düşük bulunmuştur (sırasıyla p değerleri =0,105; 0,153; 0,209; 0,015; 0,001). Sonuç olarak PLO değeri, karaciğer biyopsisinin histolojik aktivite ve daha güçlü olmak üzere fibrozis parametreleri ile ters yönlü ilişki göstermektedir ve biyopsinin bu sonuçlarını öngörmede umut vaat etmektedir.
Yağlı karaciğer fare modelinde hepatit B aşı immünitesinin araştırılması
Bu çalışmada, Alkol Bağımsız Yağlı Karaciğer Hastalığı (NAFLD) fare modelinde normal ve yüksek doz Hepatit B Virüsü (HBV) aşı programlarının aşı yanıtına etkisini araştırılmak amaçlandı. NAFLD oluşturmak için fareler (N=18), kolinsiz ve %45 yağ enerjisi içeren diyet (HFD/C¯) + %20 fruktoz içeren içme suyu ile, Kontrol grubu (N=18) ise %10 yağ enerjisi içeren kontrol diyeti ve arıtılmış çeşme suyu ile beslendi. 10 haftalık beslemenin ardından her iki grup 3 alt gruba (n=6) ayrıldı. Normal doz aşılama programında (ND) 0., 7. ve 21. günlerde, 4 µg HBV yüzey antijeni (HBsAg) içeren üç doz aşı uygulandı. Yüksek doz aşılama programlarında, 0. ve 7. günlerde (YD2) ve 0., 7. ve 21. günlerde (YD3) 8 µg HBsAg içeren aşı uygulandı. İn-vivo deneyler 16. haftada sonlandırılarak HBV yüzey antikoru (HBsAb) titreleri, T foliküler yardımcı (Tfh), düzenleyici T (Treg), CD27+ ve CD38+ hücre analizleri yapıldı. Karaciğer yağlanması histopatolojik skorlamayla, dalak ve timüs bezindeki immun yanıtlar ise immünfloresan boyama ile değerlendirildi. NAFLD grubunda Kontrol grubuna göre aşılama öncesi alınan kanlarda CD27+'nin düşük ve CD38+'in yüksek olduğu belirlendi. Her üç aşı programında immünizasyon sonrası HBsAb düzeyleri benzerdi. Kontrol/YD2 grubunda Tfh'ın yüksek, NAFLD/YD2 grubunda ise CD27+'nin yüksek olduğu belirlendi. NAFLD/YD3 grubunda Treg hücre düzeyleri Kontrol/YD2 grubunda ise Tfh hücre düzeyleri aşı öncesine göre yüksekti. Hem Kontrol/YD2 hem de NAFLD/YD2 grubunda CD27+CD38+ aşı öncesine göre hücre sayısının düşük olduğu belirlendi. NAFLD grubunda aşılama programından bağımsız olarak immünizasyon sonrası antikor titreleri ile Tfh ve CD27+ hücre sayıları arasında negatif, CD38+ hücre sayıları arasındaysa pozitif korelasyon belirlendi. Hem Kontrol hem de NAFLD gruplarında uygulanan farklı HBV aşı programlarının HBV aşı etkinliğinde herhangi bir farklılık yaratmadığı görüldü.
Perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon işleminin orta-uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada alternatif tedavi seçenekleri tüketilmiş "karaciğer metastazı" bulunan hastalarda perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon tedavisinin teknik özelliklerinin, etkinliğinin, yan etkilerinin ve sağ kalım üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Mart 2016 – Şubat 2017 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı Vasküler Girişimsel Radyoloji bölümünde perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon yapılan 2'si üveal melanom ve 1'i kolorektal karsinom tanılı 3 hasta dahil edildi. Tedavi özellikleri, klinik bulgular ve tedavi öncesi ve sonrasında görüntüleme bulguları ile laboratuvar sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Her hastaya 2 seans olmak üzere toplam 6 seans perkütan hepatik perfüzyon işlemi yapılmış olup teknik başarı oranı 100%'dür. Ortalama melfalan dozu 190.8 mg olup ortalama infüzyon süresi 29.8 dakikadır. İşlem sonrası hastanede yatış süresi ortalama 3.3 gün olup tedavi ilişkili mortalite görülmemiştir. Tedavi seansları sonrası 2 hastada kısmi yanıt ve 1 hastada stabil hastalık görülmüş olup ilk seans işlem sonrası ortalama karaciğer progresyonsuz sağ kalım süresi 43 hafta ve genel sağ kalım ortalama 63.6 hafta idi. Sonuçlar: Perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyon karaciğer dominant metastazı bulunan üveal melanom ya da kolorektal kanserli hastalarda alternatif tedavi yolları tüketildikten sonra güvenle kullanılabilecek bir lokal-bölgesel tedavi yöntemidir. Çalışmamızda başka tedavi şansı bulunmayan metastatik olgularda 63.6 hafta sağ kalımın düşük toksisite ile sağlanabildiği gösterilmiştir. Perkütan hepatik perfüzyon ile kemosaturasyonun tedavi basamaklarındaki yerinin ve diğer kanser türlerinin tedavisindeki etkinliğinin değerlendirilebilmesi için geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Otoimmün hepatitli hastalarda antikorların sıklığı ve klinik ilişkisinin prospektif olarak değerlendirilmesi
Arka Plan ve Amaç: Çözünür karaciğer antijenine karşı antikorlar (anti-SLA), otoimmün hepatitin (OİH) spesifik serolojik belirteçleridir. OİH'li Türk hastalarda anti-SLA'nın sıklığını ve klinik önemini prospektif olarak değerlendirdik. Yöntem ve Gereçler: Ocak 2018 ve Aralık 2022 tarihleri arasında basitleştirilmiş skorlama sistemine göre OİH tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edildi. ANA, AMA, ASMA ve LKM, IFA (Immunofluorescence Assay) yöntemi ile değerlendirildi, AMA-M2, LKM-1, LC-1 ve SLA/LP otoantikorları da immunoblot yöntemi ile çalışıldı. Hastaların genel özellikleri ve sonuçları da kaydedildi. Bulgular: Ortanca yaşı 34 (15-79) olan toplam 59 hasta (49'u kadın) çalışmaya dahil edildi. Medyan takip süresi 2 (0.3-4.1) yıldı. ANA, SMA, LKM-1, LC-1 ve AMA sırasıyla %66, %27, %5, %1,7 ve %3,4 oranında tespit edildi. On hasta (%17) seroloji negatifti. Anti-SLA hastaların 12'sinde (%20) poizitif bulundu. Cinsiyet dağılımı, yaş, tanı anındaki serum ALT, total bilirubin, albümin, trombosit, INR ve Ig-G düzeyleri anti-SLA pozitif olan ve olmayan hastalarda farklı değildi. Tedavi sonrası ilk 3 aydaki biyokimyasal yanıtın sıklığı anti-SLA pozitif olan hastalarda olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (%100'e karşı %42,6, p <0.001), ancak 12 aydan sonra fark anlamlı değildi (%100'e karşı %79, p = 0.105). Sonuç: Verilerimiz, OİH'li anti-SLA pozitif hastaların, anti-SLA'sı olmayanlara kıyasla benzer histolojik ve laboratuvar özelliklere sahip olduğunu göstermektedir. Anti-SLA'lı hastalar, immünosupresif tedaviye daha hızlı yanıt verdi. Anahtar Kelimeler: Otoimmün hepatit, Otoantikor, SLA, Teşhis, Tedavi, Prognoz
Kronik hepatit B enfeksiyonlu hastalarda umutsuzluk düzeyi ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkinin incelenmesi
Kronik Hepatit B enfeksiyonu hem dünyada hem de Türkiye'de yaygın olarak görülen önemli bir sağlık sorunudur. Kronik hastalıklar uzun ve düzenli tedavi gerektiren, hastayı ve yakın çevresini ekonomik, fiziksel ve ruhsal yönden zorluklarla karşılaştıran hastalıklardır. Bu çalışma, Erzurum Atatürk Üniversitesi Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran hastalar ile gerçekleştirildi. Çalışma, 25.10.2022-30.06.2023 tarihleri arasını kapsamakta olup çalışmanın verileri etik kurul ve kurum izinleri takiben 05.12.2022-15.02.2023 tarihleri arasında hafta içi dönemi kapsayan zaman diliminde yüz yüze anket yoluyla toplandı. Atatürk Üniversitesi Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran 181 hastanın katılımı ile veri toplama süreci tamamlanmıştır. Araştırmanın verileri, Hasta Tanıtım Formu (EK-1), Beck Umutsuzluk Ölçeği (EK-2), Hepatit B Yaşam Kalitesi Ölçeği (EK-3) ile toplandı. İstatistiksel analizler SPSS (IBM SPSS Statistics 27) adlı paket program kullanılarak yapılmıştır. Bulguların yorumlanmasında frekans tabloları ve tanımlayıcı istatistikler kullanılmıştır. Parametrik olmayan yöntemlere uygun şekilde, iki bağımsız grubun ölçüm değerleriyle karşılaştırılmasında "Mann-Whitney U" test (Z-tablo değeri), bağımsız üç veya daha fazla grubun ölçüm değerleriyle karşılaştırılmasında "Kruskal-Wallis H" test (χ2-tablo değeri) yöntemi kullanılmıştır. Üç veya daha fazla grup için anlamlı fark çıkan değişkenlerin ikili karşılaştırmaları için Bonferroni düzeltmesi uygulanmıştır. Normal dağılıma sahip olmayan iki nicel değişkenin ilişkilerinin incelenmesinde "Spearman" korelasyon katsayısı kullanılmıştır. Hepatit B Yaşam Kalitesi Ölçeği toplam puanları ve alt boyutları ile Beck Umutsuzluk Ölçeği toplam puanı arasında negatif yönde anlamlı sonuç elde edildi (r=-0,498; p<0,001). Bu çalışmada 30 yaş altı bireylerde HBYKÖ toplam puanınıni cinsiyete göre baktığımızda ise kadınlarda savunmasızlık alt boyutunun anlamlı derecede yüksek çıktığı görülmektedir. Çalışmanın sonucunda ise Kronik Hepatit B enfeksiyonlu bireylerin hastalık süreciyle başa çıkabilmelerinde ve hastalık ile ilgili olarak uyum temininde psikolojik problemlerinde oluşmasıyla değişik sorunlarla karşı karşıya kalabildiğini görmekteyiz.
Bruselloz ilişkili akut hepatit: 13 yıllık deneyimimiz
Bruselloz neredeyse her organ sistemini tutabilen zoonotik bir enfeksiyondur. Karaciğer (KC) tutulan organların başında gelmektedir. KC tutulumu genellikle hafif derecede aminotransferaz yükseklikleri ile kendini göstermekledir. KC fonksiyonu ise sıklıkla normaldir ve klinik hepatit gelişimi nadirdir. Bu çalışma ile 13 yıl boyunca yatırılarak takip edilen bruselloza bağlı akut hepatit kliniği olan olgular değerlendirmiş, kliniğimizin takip ve tedavi deneyimi sunulmuştur. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya Ocak 2008 ile Haziran 2020 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji servisinde yatan ve yaşı 18'den büyük bruselloz hepatit tanılı hastalar dahil edilmiştir. Çalışmada 61'i erkek, 42'si erkek olmak üzere 103 erişkin hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bruselloz tanısı için klinik şüphe varlığında; bruselloz standart tüp agglütinasyon (STA) titresinin 1/160 ve üzerinde olması ve/veya kan ve doku kültürlerinde Brucella spp. üremesi ve/veya bruselloz polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) testinin pozitif olması kriterlerinden en az birinin olması baz alındı. Hepatit varlığı için aminotransferazların normal üst sınırının (NÜS) ≥ 5 katı olması ve/veya total bilirubin seviyesinin ≥2 mg/dl olması ve/veya lokal hepatik lezyonun gösterilmiş olarak kabul edildi. Hepatik tutulum tipi laboratuvar ve radyolojik bulgularına göre yapıldı. Laboratuvara göre ayırımda klinik hepatit için alanin aminotransferaz (ALT) ve/veya aspartat aminotransferaz (AST) ≥ 5 kat NÜS olması, kolestaz (kolestatik hepatit) için alkalen fosfataz (ALP) ≥ 3 kat NÜS ve/veya gama glutamil transferaz (GGT)≥1,5 kat NÜS ve/veya total bilirubin≥2 mg/dl olması baz alındı. Radyolojik ayırımda ultrasonografi (USG) bulgularına göre; granülomatöz hepatit: USG ile KC'de granülomatöz lezyonları bulunması ve diffüz hepatit: USG'de granülomatöz lezyonun bulunmaması şeklinde belirlendi. Bulgular: Biyokimyasal laboratuvar düzeylerine göre olguların %35,9'unda klinik hepatit, %17,5'inde kolestatik hepatit ve %46,6'sında bu iki durumun birlikteliği vardı. Radyolojik değerlendirmede tüm olguların %88,3'üne USG yapılmış olup bunların %5,5'inde granülomatöz hepatit saptandı. Olguların 91'ine (%88,3) batın USG yapılmış olup 24'ünde (%26,4) USG'de herhangi bir bulgu yoktu. 46 olguda (%50,5) hepatosplenomegali (HSM), 15 olguda (%16,5) hepatomegali (HM), 5 olguda (%5,5) ise splenomegali (SM) saptandı. Olguların %83,5'i akut, %14,6'sı subakut ve %1,9'u kronik bruselloza sahipti. Olguların en sık yakınmaları ateş (%85,4), terleme (%84,5), halsizlik (%84,5), iştahsızlık (%79,6) ve kas eklem ağrıları (%72,8) idi. Hemogram incelemelerinde olguların 10'unda (%9,7) lökositoz, 47'sinde (%45,6) lökopeni, 57'sinde (%55,3) anemi, 55'inde (%53,4) trombositopeni ve 35'inde (%34,0) pansitopeni görüldü. En sık kullanılan tedavi rejimi bir aminoglikozidin (AG) doksisiklin (DOX) ve rifampisin (RIF) ile üçlü kombinasyonuydu. Sonuç: Çalışmamız hepatit varlığında dahi tedavi ile klinik yanıtın ve laboratuvarda düzelmenin yüksek oranlarda olduğu gösterildi. Çalışmamızda hastaneye yatış süresine etki eden bir parametre saptanmadı fakat ALT, AST ve total bilirubin değerlerinde düzelmenin kan kültüründe pozitifliğinde, sekonder organ tutulumu varlığında ve ALT/AST>1 olması durumunda daha geç olduğu gözlendi. Verdiğimiz tedavi rejimlerin bu süre üzerine bir etkisi bulunmadı. Literatürde tedavide AG'li rejimlerin seçilmesi durumunda daha hızlı düzelme sağladığını bildiren retrospektif çalışmalar olsa da daha büyük hasta gruplarında yapılacak prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Otoimmün karaciğer hastalarında immünolojik değerlendirme
Amaç: Bu çalışmada otoimmün karaciğer hastalarının (OİKH) primer immün yetmezlik (PİY) açısından araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya dahil edilen OİKH'lı hastaların tanıları güncel rehberlere göre gözden geçirildi ve OİKH tanılarının revize edilmiş şekli değerlendirmeye tabi tutuldu. Hastalardan ayrıntılı immünolojik öykü alındı ve elektronik sistemdeki laboratuvar değerleri incelendi. PİY açısından hastalar immünoloji bölümü ile birlikte incelendi. İmmünoloji bölümünce hastalar tek tek değerlendirilerek gerekli görülen ileri incelemeler yapıldı. Bulgular: Poliklinikte takipli 90 OİKH hastasının (38 otoimmun hepatit (OİH), 29 primer biliyer kolanjit (PBK), 5 primer sklerozan kolanjit (PSK) ve 18 varyant sendromlar (VS)) tanıları yeniden değerlendirme sonrası 43 OİH, 32 PBK, 6 PSK ve 8 VS olarak değiştirildi ve 1 hastada OİKH dışlandı. Çalışmaya dahil edilen 89 hastanın 7'sinde ilk değerlendirmede PİY dışlanamadı ve hastaların PİY yönünden izlenmesi ve covid 19 pandemisinden sonra ileri tetkiklerinin yapılması planlandı. Değerlendirmesi tamamlanan 82 (39 OİH, 32 PBK, 4 PSK, 7 VS) hastanın 15 (%18)'inde PİY tespit edildi; 3 kombine immün yetmezlik (KİY), 4 yaygın değişken immün yetmezlik (YDİY), 4 parsiyel IgA (PIgA) eksikliği, 4 selektif IgM (SIgM) eksikliği saptandı. OİKH alt gruplarına göre PİY varlığına bakıldığında; OİH'li hastaların dördünde PIgA eksikliği, üçünde SIgM eksikliği, ikisinde YDİY olmak üzere toplamda 9 (9/39, %23)'unda; PBK'lı hastaların ikisinde KİY, birinde YDİY olmak üzere toplamda 3 (3/32, %9)'ünde; VS'lu hastaların birinde YDİY, birinde KİY olmak üzere toplamda 2 (2/7, %29)'sinde, PSK'lı hastaların birinde SIgM eksikliği olmak üzere toplamda 1 (1/4, %25)'inde PİY tespit edildi. PİY saptanan hastaların PİY saptanmayanlara göre daha sık üst ve alt solunum yolu enfeksiyonu geçirdiği görüldü. PİY saptanan ve saptanmayan hastalarda OİKH tedavi yanıtı, eşlik eden otoimmünite veya malignite, ailede otoimmünite veya malignite varlığı, anne baba akrabalığı oranları yönünden anlamlı fark gözlenmedi. Sonuç: PİY'ler nadir hastalıklar olmakla birlikte OİKH'da PİY sıklığı genel topluma göre artmıştır. PİY'e sahip OİKH hastalarında tedavi yanıtı ve prognoza etkileri yönünden daha geniş hasta gruplarını içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Otoimmün karaciğer hastalıkları, otoimmün hepatit, primer biliyer kolanjit, primer sklerozan kolanjit, primer immün yetmezlikler.
Otoimmün hepatit nedeniyle takipli hastaların tedaviye yanıt durumları ve yanıtı belirleyen faktörlerin değerlendirilmesi
Amaç: Bu araştırmada otoimmün hepatit hastalarının tanı anındaki temel özellikleri, tedavi yanıtları ve yanıtı belirleyen faktörleri araştırmayı amaçladık. Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda takip edilen 69 hastanın özellikleri, remisyon oranları ve ilişkili faktörler değerlendirldi. Bulgular: Çalışmaya alınan 69 hastanın %69,6'si kadın olup tanı anındaki ortanca yaş 42 saptandı. Büyük çoğunluğu (%92,8) Tip 1 OİH olduğu anlaşıldı. Hastaların %33,3'ü en az bir ekstrahepatik otoimmün hastalığına sahip, en sık görülen ise otoimmün tiroid hastalıklarıdır. Overlap sendromu ise hastaların %18,8'inde saptandı. Hastaların %20,3'ü tanı anında asemptomatikti. Erkeklerde tanı anındaki ALT, total bilirubin, INR ve hemoglobin düzeyleri daha yüksek; trombosit sayısı ise daha düşük saptandı (hepsi için p<0,05). Ayrıca, ANA pozitifliği kadınlarda daha yüksekti (p=0,009). Sirotik hastaların (%11,8) non-sirotik hastalara göre tanı anında istatistiksel olarak anlamlı şekilde GGT ve total bilirubin değerlerinin daha yüksek olduğu; trombosit ve albumin değerlerinin ise daha düşük olduğu ve splenomegalinin daha sık olduğu görüldü. Remisyon açısından; tedavi öncesi ALT, AST ve INR düzeylerinin yüksek olması ve ALP ve GGT'nin düşük olması daha sık remisyon ile ilişkili bulundu (p<0,05). İlk basamak tedavi olarak en sık (%73.5) prednizolon ve azatiyopürin ile yapılan kombinasyon tercih edildi. Survival analizinde tüm hastalar için medyan takip süresi 56 ay olup medyan remisyona girme süresi 20 ay'dır. 2 yıllık sustained remisyon oranı %40 iken bu oran 5 yılın sonunda %58 olarak saptandı. İlk tedavi rejimi ile remisyon sağlanan hastaların %24,4'ünde ortanca 30 ayda relaps gelişti. Remisyonda cinsiyet, siroz varlığı ve kullanılan tedavi rejiminin etkisi gösterilemedi. Sonuç: Çalışmamızda medyan remisyon süresi ve uzun takip ile yanıt oranların iyi derecede olduğu görüldü. OİH hastalarında tedavi öncesi karaciğer testleri remisyon ile ilişkili bulunurken cinsiyet, tedavi rejimi ve siroz varlığı remisyonu etkilemedi. Anahtar kelimeler: otoimmün hepatit, hepatit, siroz, remisyon, Türkiye
Kronik hepatit B'ye sekonder ileri evre fibrozis ve siroz hastalarında hepatoselüler karsinoma gelişimi riskinin; glipikan 3, heat shock protein-70, CD34 ve glutamin sentetaz ile değerlendirilmesi
Hepatoselüler karsinom (HSK) altıncı en sık kanserdir. Kanser ölümlerinin üçüncü en sık sebebidir (1). HSK hastalarının yarısından fazlasını kronik hepatit B (KHB) hasta-la-rı oluşturur. HSK hastalarının ana ölüm nedeni geç tanıdır. Bu nedenle erken tanı ölüm oranı başarılı nakil sonucu gibi klinik sonuçları iyileştimek için çok önemlidir (133). Bizim çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde takip edilen 2003 Ocak-2013 Aralık tarihleri arasında Ishak skorlama sistemine göre fibrozis skoru 4 ve üzerinde karaciğer patolojisi olan KHB tanısı almış ve HSK gelişmiş hastalar çalı-şıldı. Çalışmaya bu şartlarda 31 hasta dahil edildi. Ayrıca karaciğer patolojisi olan KHB tanısı almış, fibrozis skoru 3'den küçük, HSK gelişmemiş 10 tane kontrol hasta grubu belirlendi. Hastaların hem HSK'ya hem de KHB'ye ait olan biyopsi materyalle-ri erken HSK tanısında kullanılan glutamin sentetaz (GS), Heat Shock Protein-70 (HSP-70), CD 34 ve glipikan-3 (GLP-3) doku belirteçleri kullanılarak değerlendirildi. Değerlendirme bu konuda deneyimli tek bir patolog tarafından yapıldı. Bu belirteç-lerle boyamadaki amaç, hastalarda HSK gösterilmeden hücresel düzeyde bir bozuk-luğun olup olmadığının test edilmek istenmesidir. Non-neoplastik dokuda bir bo-yanma saptanmasının ve bu hastalarda HSK'nın gelişmesinin, tarama algoritmasını kökten değiştirebileceği düşünüldü. Biyopsiyle gösterilmiş HSK'sı olan hastalarda, GS bütün non-neoplastik dokularda zayıf boyandı. Neoplastik dokuların ise çoğunda (%87,5) GS kuvvetli boyandı. HSP-70 non-neoplastik dokuların yarısında, neoplastik dokuların ise %87,5'unda kuvvetli boyandı. CD34 ise non-neoplastik dokuların çoğunda (%87,5) zayıf, neoplastik doku-ların tamamında kuvvetli boyandı. GLP-3 hem non-neoplastik hem de neoplastik dokuların %87,5'unda kuvvetli boyandı. GLP-3 boyanma patterni hem non-neoplastik hem de neoplastik dokularda benzerdi. Sonuç olarak, KHB'ye bağlı sirozu olan hasta-larda, karaciğer biyopsisinde güçlü GLP-3 boyanması, ileride bu hastalarda HSK geli-şimini tahmin edebilir.
Covert hepatik ensefalopati tanısında klinik bulgular, critical flicker frequency testi ve enflamasyon göstergelerinin karşılaştırmalı değerlendirmesi
Hepatik ensefalopati karaciğer hastalığının ağır ve sık görülen komplikasyonlarından biridir. Ciddi şekilde hastanın ve hastaya bakan kişilerin yaşamlarını etkilemektedir. Bunun yanı sıra, siroz ile ilişkili bilişsel bozukluklar, karaciğer hastalıklarının diğer belirtilerinden daha fazla sağlık merkezlerine başvuru sebebidir. Altta yatan karaciğer hastalığı tedavi edilse de HE düşük yaşam beklentisi ve yüksek rekürrens riskine sahiptir. En hafif seyirli teşhirinde HE sadece dikkat, kısa süreli hafıza, psikomotor hız ve görsel-uzamsal odaklı psikometrik testlerin yanı sıra diğer beyin ve elektrofizyolojik ölçütleri bozmaktadır. Klinik belirtilere göre yapılan sınıflamada, minimal ve grade 1 Ensefalopati tablosuna "Covert" (Gizli); grade 2, 3 ve 4 Ensefalopati tablosuna "Overt" (Aşikar) Ensefalopati denmektedir. Özellikle grade 1 HE için, hafif hipokinezi, psikomotor yavaşlama ve dikkat eksikliği klinik değerlendirmede gözden kaçabilir. Bilişsel disfonksiyon tanısını koymak da klinik gözlem ve nörofizyolojik veya nöropsikolojik testler ile mümkün olabilmektedir. Zorluk bunların HE için özgün bulgular olmamasından kaynaklanmaktadır. Minimal HE'nin (MHE) isabetli teşhis oranını arttırmak için psikometrik ölçümler kullanılmıştır. Ancak bu testler kişilerin yaş ve eğitim durumundan etkilenmektedir. Yine Minimal HE'nin beyin fonksiyonları ile ilişkisini ortaya koymak için yapılan fMRI ve Arteriyal Spin Etiketleme teknikleri ile MR Görüntülemeleri erişim ve maliyet gibi engeller çıkarmaktadır. Hepatik ensefalopatiyi ortaya çıkarmak için kullanılan Nöropsikolojik testler arasında EEG ve critical flicker frequency (CFF) bulunmaktadır. Hastalığın patogenezinde halen en önemli faktör olarak amonyak gösterilmektedir. Ancak kandaki amonyak düzeyi ile HE derecesi paralellik göstermemektedir. MHE' li hastalarda bile beyin tarafından alınıp metabolize edilen amonyak miktarında ciddi artış olmaktadır. HE patogenezinde son dönemde gündemde olan konulardan biri de sistemik enflamasyon göstergeleri ve endotoksinlerdir. Klinik değerlendirmede kullanılan objektif testlerin ve prospektif çalışmaların sayısında azlık olması göze çarpmaktadır. Tüm bunlar HE'nin değerlendirilmesindeki zorluğu göstermektedir. Biz de bu veriler ışığında West-Haven sınıflaması kullanarak, hepatik ensefalopatisi olmayan siroz hastalarının ve Covert HE'li siroz hastalarının, psikometrik testler, CFF testi, venöz amonyak örneklemesi, serum endotoksin, IL-6, IL-18, TNFα düzeyleri açısından farklılıkları olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Ayrca günlük pratikte sık kullanılan hemogram parametreleriden ortalama trombosit hacmi, nötrofil lenfosit oranı, lenfosit monosit oranı gibi enflamatuar göstergelerin yanı sıra albümin, INR, CRP, total bilirubin, trombosit sayısı gibi yaygın olarak kullanılan parametrelerin değerlendirilebileceğini düşünerek inceledik. Bunların dışında hastaların hekimleri tarafından HE tedavi veya proflaksi amacıyla reçete edilen ilaçlarla tedavi sonrasında ilacın biyokimyasal değerlere ve bu enflamasyon parametrelerine etkisini de araştırdık.
Karaciğer fibrozisinin noninvaziv tanısı ve derecelendirilmesinde arfı elastografi yönteminin tanısal etkinliğinin araştırılması
Kronik karaciğer parankim hastalıklarında prognozun belirlenmesinde ve sürecin yönetiminde, karaciğerdeki fibrozisin miktarı önemli derecede rol oynamaktadır. Çalışmamızın amacı, kronik karaciğer parankim hastalığı olan olgularda karaciğer fibrozisinin varlığı ve derecesini, ARFI tekniği ile tanısal referans yöntem olarak kabul edilen histopatolojik Ishak skorlama sistemlerinin kıyaslanarak, tanısal başarısının araştırılması doğruluğunun değerlendirilmesi ve rutin kullanım için uygunluğunun belirlenmesidir. Çalışmamızda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji Bilim Dalı' na Şubat 2013 ve Mart 2014 tarihleri arasında başvuran, uygun klinik ve laboratuar kriterler sonucu yeni kronik karaciğer parankim hastalığı tanısı alan 172 hasta dahil edildi. Tüm hastaların, yapısal ve sonoelastografik karaciğer ve dalak verileri, ayrıca "Dalak / Karaciğer Vs" oranları karşılaştırıldı. Elastisite değerleri ve histopatolojik fibrozis evreleri arasındaki korelasyon, Spearman korelasyon testi kullanılarak değerlendirildi. Çalışmamızda da literatürdeki sonuçlara benzer şekilde fibrozis derecesi arttıkça ortalama elastografi değerlerinin yükseldiği görülmüş ancak Ishak bitişik kategorileri arasında örtüşen elastografi değerleri bulunması nedeniyle, liver stiffness ile Ishak skorlamaları arasında anlamlı farklılık saptanmadı.
Hepatit B ve Hepatit C enfeksiyonlarının Behçet hastalığının seyri üzerindeki etkisi
Giriş: Behçet hastalığı (BH) oral ülser, genital ülser ve üveitten oluşan üç bulgunun yanında eklemlerde, deride, damarlarda ve diğer organlarda tutulum yapabilen kronik vaskülitik karakterde bir hastalıktır. Hala etyolojisi tam olarak aydınlatılamayan kronik, relapslar, ataklar ve remisyonlarla giden bir hastalıktır. BH 'da etyolojide ve klinik tutulumlarda hepatit B virüsü (HBV) ve hepatit C virüsü (HCV) enfeksiyonlarının etkisinin olabileceğini düşünerek bu çalışmayı tasarladık. Yöntem: Ekim 2017 ile Ekim 2022 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı / Romatoloji Bilim Dalı Multidisipliner Behçet Polikliniğine başvuran ve hepatit serolojisine yönelik test gönderilen 145 hasta retrospektif olarak analiz edilerek çalışmamıza dahil edildi. Bulgular: Çalışmamıza dahil olan hastalardan 4 tanesinde HBsAg pozitif ve kronik hepatit B enfeksiyonu mevcuttur. 24 hastada anti-HBc pozitif olup HBV ile karşılaşıldığını göstermektedir. Çalışmanın alt grup analizleri yapıldığında anti-HBc negatif grupta 121 hasta ve anti-HBc pozitif grupta 24 hasta saptanmıştır. Bu iki grubun BH klinik tutulum şekilleri karşılaştırıldığında anti-Hbc pozitif grupta genital ülser sıklığı, göz tutulumu oranı ve vasküler tutulum durumunda PTE sıklığının anti-HBc negatif gruba göre istatistiksel olarak anlamlı olmasa dahi oransal olarak daha fazla olduğu görülmektedir. Çalışmamızda çıkan sonuçlarda HBsAg pozitifliğinin 4 hasta (%2,7)ile sınırlı kalması istatistiksel anlamlılık ve güvenilirlik düzeyi düşürmekle birlikte toplumumuzdaki kronik hepatit B prevalansı ile benzer bir orana sahiptir. Bizim çalışmamızda ele alınan hastaların hepatit B serolojisini değerlendirirken diğer çalışmalardan farklı olarak bu hastaların klinik tutulumu ve Behçet için kullandığı ilaçlar da göz önüne alınarak bir değerlendirme yapılmış olması çalışmamızı değerli kılan etkenlerden birisidir. Çalışmadaki 145 hastadan sadece 1 tanesinde anti-HCV pozitifliği görülmüş olup hepatit C enfeksiyonu ile Behçet hastalığı arasında bir ilişki bulunmadığını bize göstermiştir Sonuç: HCV enfeksiyonunun BH ile ilişkisi gösterilememiştir. Hepatit B enfeksiyonunun Behçet hastalığının etyopatogenezi ve klinik tutulumları arasında istatistiki olarak anlamlı ilişki bulunamamıştır. Anahtar Sözcükler: Behçet hastalığı, hepatit B, hepatit C
Viral hepatitli hastalar ile nöropatik ağrı arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Ülkemizde kronik karaciğer hastalığının en sık nedeni hepatit B virüs (HBV) ve HCV enfeksiyonlarına bağlı kronik viral hepatitlerdir. Viral hepatitler akut-kronik viral hepatit, siroz, karaciğer yetmezliği ve karaciğer kanserine sebebiyet vererek morbidite ve ölüme neden olabilirler. Nöropatik ağrı sinir sisteminin birincil lezyonu, disfonksiyonu veya işleyişinin süresiz bozulmasından kaynaklanan ağrıdır. Toplumda sık görülmesine rağmen nöropatik ağrı tanısı sıklıkla atlanabilmektedir. Bu çalışmanın amacı viral hepatitli hastalarda nöropatik ağrı sıklığını belirlemektir. Gereç ve yöntem HBV tanısı ile gastroenteroloji polikliniğinde ilaçsız takip edilen ve sağlıklı gönüllülerden oluşan iki grup çalışmaya alındı. Her iki gruba da "LANSS", "DN-4" , "PAİN DETECT" anketleri onam formları alınarak uygulandı. Elde edilen veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: HBV tanısı ile ilaçsız takip edilen 27 hasta ile 27 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Lanns ölçeğine göre hasta grubunun %22,2'sinde(n=6), kontrol grubunun ise %3,7'sinde(n=1) nöropatik ağrı bulunmaktaydı. Lanns ölçeğine göre hasta grubunda nöropatik ağrı varlığı kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p=0,043). Benzer bir şekilde Douleur ölçeğine göre de hasta grubunun %29,6'sında(n=8) kontrol grubunun ise %3,7'sinde(n=1) nöropatik ağrı bulunduğu ve aralarında anlamlı bir farklılık bulunduğu tespit edildi (p=0,013). Pain detect ölçeğine göre ise nöropatik ağrı açısından pozitif olanların oranı, kontrol grubuna %3,7(n=1) göre hasta grubunda %18,5(n=5) daha fazla olsa da aralarından anlamlı bir ilişki görülmedi (p=0,106). Sonuç: Nöropatik ağrı, HBV tanılı hastalarda kontrol grubuna göre daha sık görülmektedir. DN-4, LANSS ve PAİN DETECT skalaları HBV tanılı hastalarda nöropatik ağrı komponentlerini hekime göstermede yardımcı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: HBV, Nöropatik ağrı, DN-4, LANSS, PAİN DETECT
Otoimmün hepatitte inflamatuar belirteçler ve hastalık prognozunu belirlemedeki yerlerinin retrospektif değerlendirilmesi
Otoimmün hepatit (OİH), aminotransferazların yükselmesi, anti-nükleer antikor veya anti-düz kas antikorunun varlığı, yüksek immünoglobulin G ve histolojiye dayanarak interfaz hepatit veya plazma-lenfositik inflamasyonu ile karakterize kronik inflamatuvar bir karaciğer hastalığıdır. Yapılan çalışmalara göre ise OİH prevalansı Avrupa'da 100.000 nüfus başına 10 ile 25 arasında iken Asya-Pasifik bölgesinde bulunan ülkelerde 100.000 nüfus başına 5 ile 25 arasında olarak gösterilmiştir. Ülkemiz için kesin bir prevalans belirtilmemekle birlikte Türkiye'deki kronik hepatitlerin %1,5-1,9'unun otoimmün hepatit olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Hastalığın görülme sıklığı son yıllarda artmaktadır. OİH prognozunun belirlenmesinde altın standart olarak kllanılan yöntem karaciğer biyopsisidir. Bu yöntem hem komplikasyonlar açısından riskli hem de maliyetli bir işlemdir. Bu nedenle çalışmamızda OİH prognozun belirlemede kullanılabilecek non-invaziv labaratuvar parametreler retrosektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızın amacı; özellikle kolay ulaşılabilirlik ve maliyet açısından önemli katkı sağlayabilecek olması yönüyle hemogram, transaminazlar ve karaciğer fonksiyon testlerinin birbirlerine oranlarının, otoimmun hepatit hastalarının başvuru anındaki karaciğer fibrozu düzeyleri ve birinci basamak tedaviye yanıtlarının karşılaştırılması ve hastalık prognozu ile ilişkilerinin değerlendirilmesidir. Çalışmamızda Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde takipli OİH tanılı hastalarımız tarandıktan sonra çalışmamız kriterlerine uyan 95 hastanın dosyası ayrıntılı olarak incelenmiş ve son hastalık durumları kontrol edilerek kaydedilmiştir. Hastalar tanı anında yapılan karaciğer biyopsilerindeki fibrozis düzeylerine göre ve remisyon var/yok olarak sınıflandırılmıştır. Sonrasında belirlenen parametrelerle karşılaştırılarak istatiksel analizler oluşturulmuştur. Yapılan istatistiksel analizler sonrasında Eritrosit Dağılım Aralığı (RDW), Nötrofil Lenfosit Oranı (NLR), Lenfosit Monosit Oranı (LMR), Platelet Lenfosit Oranı (PLR), Aspartat transaminaz (AST) ve Alanin transaminaz (ALT) Oranı (AAR), Fibrozis skoru (FIB-4), İmmünoglobulin G (IgG) ve Platelet Oranı (IGPR), Pan-immün İnflamasyon Değeri (PIIV) ile remisyon varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki kurulamamıştır (sırasıyla p=0,210, p=0,633, p=0,316, p=0,176, p=0,753, p=0,115, p=0,058, p=0,794). Gama-glutamil transpeptidaz Platelet Oranı (GPR) ile remisyon varlığı arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki kurulmuştur (p=0,019). Çalışmamız GPR değerinin hastalığın prognozunun belirlenmesi için kullanılabileceğini ortaya koymaktadır. GPR >0,29 olan hastaların birinci basamak tedaviye anlamlı bir biçimde daha az yanıtlı olduğu gösterilmiştir. Tüm tedavi basamaklarında kullanılan ilaçların yan etkileri ve maliyetleri de göz önüne alınırsa hastalığın prognozunun önceden belirlenebilmesinin bize katacakları ortadadır. Bu nedenle OİH prognozunun non-invaziv olarak belirlenmesi açısından GPR değerinin anlamlı olduğunu göstermesi yönünden çalışmamız literatüre katkıda bulunabilir. Anahtar kelimeler: Otoimmün hepatit, fibrozis, remisyon, GGT-platelet oranı.
İnterferon tedavisi uygulanan kronik hepatit hastalarında tiroid fonksiyon bozukluğu sıklığı
Giriş ve AmaçBu çalışmamızda, kronik hepatit B ve kronik hepatit C hastalarına uygulanmış interferon-alfa tedavisine bağlı gelişen tiroid fonksiyon bozukluklarının retrospektif olarak incelenmesini amaçladık.Gereç ve YöntemÇalışmamıza, kronik hepatit B'li 80 hasta ve kronik hepatit C'li 40 hasta alındı. Kronik hepatit B'li hastalar IFN-? + lamivudin veya adefovir dipivoksil tedavisi ve kronik hepatit C'li hastalar IFN-? + ribavirin tedavisi uygulanmış hastalardı. Çalışma öncesinde, hastaların tamamında tiroid fonksiyon testleri normaldi. Hastaların başlangıç, 3. ay, 6. ay ve 12. aydaki fT3, fT4 ve TSH değerleri incelendi.BulgularHem hepatit B'li hem de hepatit C'li hasta grubunda, cinsiyetin tiroid disfonksiyonu gelişimi için anlamlı olmadığı bulundu. Ancak her iki grupta da tiroid disfonksiyonu gelişen hastaların çoğunluğu kadındı. Hepatit B'li grupta, daha küçük yaştaki hastalarda tiroid disfonksiyonunun geliştiği görüldü. IFN-? tedavisi ile her çeşit tiroid disfonksiyonunun gelişebildiği tespit edildi. Kronik hepatit B'li hastalara göre kronik hepatit C'li hastalarda, tiroid fonksiyon bozukluğunun daha sık geliştiği bulundu.SonuçIFN-? tedavisi verilen hastalarda, tiroid fonksiyon bozukluğu gelişebileceği her zaman akılda tutulmalıdır. Kadın cinsiyet, kronik hepatit C hastalığı ve antitiroid otoantikor pozitifliği tiroid fonksiyon bozukuluğu gelişimi için en önemli risk faktörleridir. IFN-? tedavisine başlamadan önce tüm hastaların TSH ve antitiroid otoantikorlarının kontrol edilmesini ve riskli olan hastalarda daha sık olmak üzere tedavi süresince (gerekirse tedaviden sonra da) her 3 ayda bir fT3, fT4, TSH ve antitiroid otoantikorlarına bakılmasını önermekteyiz.Anahtar kelimelerKronik hepatit B, Kronik hepatit C, İnterferon- alfa, Tiroid fonksiyon bozukluğu
Rezeksiyon uygulanmış primer karaciğer kanserlerinin patolojik özellikleri
Hepatoselüler karsinom dünyada dördüncü sıklıkta görülen kanserdir. Bu çalışmada etyopatogenezdeki etkili olan faktörler (yaş, cinsiyet HBV gibi) tümörün paterni, diferansiasyonu, lenfovasküler invazyon ve prognostik parametreler arasındaki ilişki araştırılmıştır.İnönü Üniversitesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2005-2010 yılları arasında hepatoselüler karsinom tanısı almış 82 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Hematoksilen eozin (HE) boyalı kesitler tümörün histopatolojik özel tipi, diferansiasyonu, paterni, anjiolenfatik invazyonu, perinöral invazyonu, kapsül invazyonu, büyük damar invazyonu, tümör dışı karaciğer dokusunda siroz varlığı, displastik nodül varlığı ile yaş, cinsiyet dağılımı ve etyoloji tekrar değerlendirildi.Olguların yaşları 11-76 arasında değişmekteydi. Olguların % 89'u erkek, %11'i kadındı. Hem erkeklerde hem de kadınlarda en sık etken kronik HBV enfeksiyonu %73,1 idi.Olguların %43,9'u iyi diferansiye, %45'i orta derecede diferansiye, %9,7'si az diferansiyeydi. Erkeklerde HSK en sık orta derece diferansiye, kadınlarda en sık iyi diferansiyeydi.Hepatoselüler karsinom özel tipleri içerisinde yer alan Fibrolameller karsinom sadece bir olguda görüldü.Prognoz hakkında fikir vermek için hepatoselüler karsinom raporlarında, en büyük tümör çapı, diferansiasyon, özel tipleri, lenfovasküler invazyon, büyük damar invazyonu, kapsül invazyonu, zemine siroz varlığı belirtilmelidir.Anahtar Kelimeler: Hepatoselüler karsinom, fibrolameller karsinom, siroz, kronik viral hepatit, HBV.
Naif kronik hepatit B hastalarında lamivudin tedavisinde 6.ayında HBV DNA sonuçlarının değerlendirilmesi
Giriş ve AmaçÇalışmamızda Lamivudin kullanan naif kronik hepatit B'li hastalarda viral supresyon oranlarını retrospektif olarak karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve YöntemÇalışmamıza Lamivudin kullanan 40 naif kronik hepatit B hastası dahil ettik. Hastalarda ALT, AST ve HBV DNA düzeyini araştırdık. Başlangıç, 3. ve 6. aydaki HBV DNA, ALT ve AST düzeylerini karşılaştırdık.BulgularLamivudin tedavisi alan hastaların tedavi öncesi, 3. ay ve 6. ayındaki HBV DNA düzeyleri karşılaştırıldı. Tedavinin 3. ayında hastaların hepsinde 1 log10'dan daha fazla düşüş mevcuttu. Primer cevapsız hasta saptanmadı. Tedavinin 6.ayında 28 hastada (%70) tam cevap saptandı.10 hastada (%25) parsiyel cevap, 2 hastada (%5) yetersiz cevap olduğu saptandı. Lamivudin tedavisi alan hastaların tedavi öncesi HBV DNA düzeyleri ile tedavinin 6. ay, HBV DNA düzeyleri karşılaştırıldığında HBV DNA düşüş hızları arasında istatiksel olarak anlamlı fark vardı.Lamivudin alan hastaların tedavi öncesi, 3.ay ve 6.ay AST ve ALT ortalamaları karşılaştırıldı. Başlangıç ve 6. ay AST ve ALT değerleri karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı azalma saptandı ( p<0.05 ) .Çalışmaya dahil edilen hastaların tedavi öncesi ve tedavinin 6. ayındaki HbsAg ve AntiHBsAg durumları karşılaştırıldı. Tedavi öncesi hastaların tamamında AntiHBs negatifti. Hastaların 6. ay takiplerinde 1 hastada AntiHBs serokonversiyonu geliştiği gözlendi.Lamivudin tedavisi alan hastaların tedavi öncesi ve tedavinin 6. ayındaki HBeAg durumları kaşılaştırıldı. Tedavi öncesi 4 hastada HBsAg pozitif olan hastaların 6.aydaki takiplerinde 2 hastada AntiHBsAg serokonversiyonu saptandı.SonuçÇalışmamızda tedavinin 6.ay HBV DNAsonuçları değerlendirildiğinde 10 hastada ( %25) parisyel cevap, 2 hastada (%5) yetersiz cevap saptandı. Yani çalışmaya dahil edilen hastaların %30'da istenilen düzeyde cevap elde edilemedi.Sonuç olarak kronik hepatit B tedavisinde direnç önemli bir sorun olması ve uzun dönem lamivudin kullanımı sırasında yüksek oranda direnç gelişmesi nedeniyle, direnç gelişiminin erken saptanması ve gereken değişimlerin yapılabilmesi için hastalar tedavi altında iken yakından izlenmelidir.Anahtar kelimeler: Kronik Hepatit B, Lamivudin, HBV DNA
Ratlarda biliyer atrezi ve hepatit ayırıcı tanısında TC-99M MIBI'nin yeri
Çalışmamıza, ağırlıkları 200-350 gr arasında değişen erkek cinsiyette toplam 20 adet wistar albino cinsi rat dâhil edildi. Ratlar rastgele 4 gruba ayrıldı. Sırasıyla, kontrol grubu, sham opere grup, biliyer atrezi grubu ve karbontetraklorür (CCl4) ile oluşturulmuş kimyasal hepatit grubu. Gama kamera kullanılarak 37 MBq 99m Tc-MİBİ internal juguler venden i.v. bolus enjekte edildilkten sonra 4 saniyeden 20 imajlık kanlanma fazının ardından 30 saniyeden 20 imajlık imajlama konsantrasyon ve erken ekskresyon fazı dual dinamik görüntüleme başlatıldı. Enjeksiyondan 15, 30, 60, 90 ve 120 dakika sonra aynı pozisyonda dual geç statik imajlar alındı. Bütün imajlar çift kör iki nükleer tıp uzmanı tarafından görsel olarak değerlendirildi. Ayrıca her bir rat için konsantrasyon ve erken ekskresyon fazı dinamik görüntülerin 4. ile 10.imajları üzerinde karaciğer, kalp, sol böbrek ve mesane üzerine kare ilgi alanları yerleştirilerek ortalama sayımlar elde edildi. Bu ortalama sayımı değerleri kullanılarak her bir rat için bu imajlara ait Karaciğer/Kalp Oranı, Karaciğer/Böbrek Oranı, Böbrek/Kalp Oranı, Mesane/Kalp Oranı ile Mesane/Karaciğer Oranı hesaplanarak istatistikî değerlendirmede kullanıldı. p<0.05 değerleri anlamlı olarak yorumlandı. Kontrol grubu ratlarında, ince bağırsaklara radyofarmasötik geçişi 45.- 60.dakika imajlarında orta hatta büyük hiperaktif odak olarak veya böbrek seviyesinde lineere olmayan hatta radyofarmasötik akümülasyonu olarak izlenirken bu 120- 150.dakika imajlarında daha belirgindi. Biliyer atrezi grubunda karaciğerde radyofarmasötik konsantrasyonu normaldi fakat bağırsaklara radyofarmasötik geçişi hiçbir ratta izlenmedi. Karbon tetraklorür grubunda kan akımı, konsantrasyon ve erken ekskresyon sintigrafik imajları kontrol grubundan farklı değildi ve ince bağırsaklara radyofarmasötik geçişi 45-60.dakikada izlendi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, karbon tetraklorür ile oluşturulmuş kimyasal hepatit grubunda 99mTc-MİBİ konsantrasyonu değişmemişti. Bu hepatositte 99mTc-MİBİ'nin mitokondrial fiksasyonu ve farklı ekskresyon mekanizması olmasıyla ilişkili olabilir. Karbon tetraklorür grubunda bağırsaklara radyofarmasötik geçişi bir ratta 150.dakikada belirgin seçilirken diğerlerinde 60.dakikada seçilmekteydi. Safra yolları sintigrafisinde rat seçiminin safra kesesinin olmaması ve duodenum ve jejunumun karaciğer arkasında yer alması nedeni ile iyi bir seçim olmadığını düşünmekteyiz. İnce bağırsaklara radyofarmasötik geçişi karaciğer orta kısımda veya böbrekler seviyesinde fokal hiperaktif alan veya lineer olmayan hat olarak izlendi. İnce ve kalın bağırsaklar karaciğer ve mesane arasında izlenmedi. İnsanda 99mTc-mebrofenin ile çekilmiş safra yolları sintigrafisi ile kıyaslandığında, ratta 99mTc-MİBİ ile çekilmiş safra yolları sintigrafisinde posterior görüntünün değerlendirmeye katkısının daha fazla olduğunu düşündük. 99mTc-MİBİ'nin insanda da safra yolları sintigrafisi radyofarmasötiği olarak biliyer atrezi ve hepatit ayırıcı tanısında katkısının olacağını düşünmekteyiz.
Knowlwdge and attitude towards hepatitis b virus infection among adults in tamale in the northern region of ghana-a descriptive study
The study aims is to investigate knowledge and attitude towards hepatitis B infection among adults in Tamale, Ghana. A descriptive study was conducted using self-administered structured questionnaire to assess participants' level of knowledge and attitude towards hepatitis B infection among adults in Tamale, Ghana. Data was collected from people who agreed to participate in the study. The study sample was 281 participants. Simple random sampling was used to recruit participants. Data was analysed using SPSS version 24 and study findings presented using text and tables. The study revealed that about half of the respondents had good knowledge on hepatitis B infection. There were even some knowledge gaps among the respondents who had good knowledge on the infection. The study also revealed that 64% of the respondents had good attitude towards hepatitis B vaccination. Those who did not vaccinate against hepatitis B indicated the cost and other reasons as the barrier for not vaccinating. Almost all the respondents indicated they will visit health facility for treatment in case they realise they are infected with hepatitis B. The study shows knowledge and attitude towards hepatitis B is not adequate. There is therefore the need to put in more measures to educate the public on hepatitis B in order to improve the public's knowledge and attitude towards hepatitis B infection.
Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine 2010-2020 yılları arasında başvuran kronik hepatit B tanısı ile tedavi alan hastaların tedavi etkinliği ve yan etkileri bakımından değerlendirilmesi
Kronik hepatit B enfeksiyonu tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli sağlık problemlerinden biridir. Retrospektif tez çalışmasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine 2010-2020 yılları arasında başvuran ve kronik hepatit B enfeksiyonu nedeniyle tedavi alan hastaların tedavi yanıtlarını virolojik, serolojik, biyokimyasal olarak araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza kronik hepatit B tanısı ile takip edilen 412 hasta dahil edildi. Hastaların cinsiyet, yaş, karaciğer biyopsisinde fibrozis ve HAİ sonuçları, uygulanan antiviral tedavi türü, tedavi öncesi ve tedavinin 6. 12. ve 24. aylarındaki AST, ALT, trombosit, INR, kreatinin, üre, AFP ve HBV DNA düzeyleri, HBsAg, Anti-HBs, HBeAg, Anti-HBe durumları hastane otomasyon sistemi üzerinden kaydedildi. 412 hastanın 236'sı erkek (%57,28), 176' sının kadın (%42,72) olduğu tespit edildi ve hastaların yaş ortalaması 44,04±12,49 idi. Hastaların aldıkları tedaviler incelendiğinde; 178 (%43,2) hasta TDF, 200 (%48,54) hasta ETV, 18 (%4,37) hasta LAM, 13 (%3,16) hasta PegINF-α ve 3 (%0,73) hasta TBV tedavisi almaktaydı. Ortalama fibrozis skoru 2,68±0,93, ortalama HAİ 5,09±2,16 olarak tespit edildi. Töncesi 316 (%77,1) hastada HBeAg negatif, 94 (%22,9) hastada ise pozitif saptandı TDF ve ETV tedavileri karşılaştırıldığında; viral süpresyon, erken dönemde TDF grubunda anlamlı olarak daha fazlaydı. Ayrıca TDF tedavisi alan hastaların kreatinin değerleri 12. ve 24. aylarda ETV grubunda göre anlamlı olarak yüksek tespit edildi. Sonuç olarak hızlı viroloji yanıt istenen hastalarda TDF tedavisi en etkin tedavi olarak dikkat çekmekteyken, böbrek fonksiyonları bozuk olan hastalarda ise mümkün olduğu kadar alternatif tedavilerin tercih edilmesi gerekmektedir.
Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 2016-2018 yılları arasında direkt etkili antiviral tedavi alan kronik hepatit c hastalarının retrospektif irdelenmesi
Kronik hepatit C (KHC) enfeksiyonunun tedavisinde uzun yıllar pegile interferon (Peg-IFN) ve ribavirin (RBV) kullanılmıştır. Günümüzde yeni geliştirilen direkt etkili antiviral (DEA) ajanlar ile KHC tedavisinde %95'i aşan kalıcı virolojik yanıt oranlarına ulaşılmıştır. Bu çalışma ile, paritaprevir/ritonavir/ombitasvir±dasabuvir (PTV/RTV/OBV±DSV) veya sofosbuvir±ledipasvir (SOF±LDP)'in RBV'le veya RBV'siz verilen tedavi kombinasyonlarını alan olgularda tedavi etkinliği ve güvenliğinin saptanması amaçlanmıştır. 2016-2018 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı ve Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda KHC tanısı ile takip edilen, PTV/RTV/OBV±DSV veya SOF±LDP'in RBV'le veya RBV'siz verilen tedavi kombinasyonlarını alan olgular çalışmaya dahil edildi. Olguların demogrofik verileri; tedavi öncesi, sırasında ve sonrasında biyokimyasal ve moleküler parametreleri ile ilaç yan etkilerine bakıldı. Tedavi rejimleri ve hasta genotiplerine göre tedavi bitiminden 12 hafta sonraki HCV-RNA yanıtları (KVY12) ile 24 hafta sonraki HCV-RNA yanıtları (KVY24) karşılaştırıldı. Çalışmaya toplam 223 olgu (94 kadın, 129 erkek) dahil edildi. Olguların yaşlarının median değeri 62±14 (20-84) yıl idi. Hepatosellüler kanseri olan 19, karaciğer nakli olan 14, kronik böbrek yetmezliği olan 18, böbrek nakli olan 3 olgu mevcut idi. Olguların 173'ü (%77,6) genotip 1-1b, 19'u (%8,5) genotip 1, 17'si (%7,6) genotip 3, 9'u (%4) genotip 1-1a, 4'ü (%1,8) genotip 4 ve 1'i (0,4) genotip 2 idi. DEA tedavi öncesinde Peg-IFN±RBV±Proteaz inhibitörü deneyimi olan 103 (%46) olgu mevcutken, 120 (%54) olgu naif idi. Olguların 63'ü (%28) sirotik, 160'ı (%72) ise nonsirotik idi. 116 (%52) olguya SOF±LDP±RBV rejimi; 107 (%48) olguya PTV/RTV/OBV±DSV±RBV rejimi verildiği saptandı. KVY12, 161 olgunun 153'ünde (%94,4) elde edildi. Sekiz (%4,9) olguda KVY12 saptanmadı. Tedavi sırasında genotip 1-1b, naif kompanse sirotik olan bir olguda PTV/RTV/OBV±DSV rejimi ile alevlenme görülürken, tedavisini düzenli kullanmayan, genotip 1-1b, naif nonsirotik olan bir olguda ise SOF/LDP rejimi ile tedaviye yanıtsızlık görüldü. Genotip 1-1b, naif nonsirotik olan bir olguda ise PTV/RTV/OBV±DSV rejimi ile KVY12 mevcut iken 24. haftada bakılan HCV-RNA pozitif olarak saptandı. Genotip 1-1b olan olgularda diğer genotiplere göre KVY daha yüksek saptandı (p=0,009). Tüm genotip ve tedavi gruplarında cinsiyet, yaş, siroz ve tedavi deneyimi ile KVY12 arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (sırasıyla p=0,486; p=0,985; p=0,232; p=0,737). Olguların 34'ünde (%15) yan etki gözlendi. En sık görülen yan etki halsizlik (%8), ikinci sıklıkta kaşıntı ve karın ağrısı (%2) idi. Yan etkiler nedeniyle sadece %1,3 olguda tedavinin kesildiği görüldü. KHC'de yeni geliştirilen DEA tedavileriyle özellikle genotip 1-1b hastalarda diğer genotiplere göre KVY12 oranlarının daha yüksek olduğu gözlendi. Tedavide kullanılan PTV/RTV/OBV±DSV ve SOF±LDP etkin ve güvenilir olup yüksek KVY oranlarına sahiptir.
İnaktif hepatit B virüsü taşıyıcıları ve aktif kronik hepatit B hastalarında serum sitokeratin 18 ve prolidaz enzim düzeyi ile karaciğer histopatolojisi arasındaki ilişki
Kollajen yıkımı sonucu ortaya çıkan prolidaz enziminin fibrotik aktivite ile olan ilişkisi kr.karaciğer hastalığının takibinde değerli olabileceğini düşündürmektedir.Kr karaciğer hastalığının patogenezinde hepatik apopitoz önemli olup sitokeratin 18 ortaya çıkan kaspazların substratıdır.Çalışmamızda aktif kr. hepatit b hastaları ve inaktif hepatit b virüsü taşıyıcılarında karaciğerdeki nekroinflamasyonun şiddeti ve fibrozisin evresi ile prolidaz enzimi ve CK18'in serum değerlerinin arasındaki ilişkiyi araştırdık
Measure of WBC level in hepatitis C patients with immunological and molecular approaches
Worldwide, an estimated 185 million people have Hepatitis C Virus (HCV) infection. This study was conducted on 100 patients with HCV 60 males and 40 females, and the control group was 50 males and females. It showed an increase in the spread of the virus in men more than women, with statistical significance P<0.01. In our study also showed an increase in prevalence in the age group from 31 to 45 years, and then the age group from 46 to 60 years in Dhi Qar. The study showed a statistical increase P<0.01 for WBC and LYM level. Current study also showed a statistically significant decrease of P<0.01 in NUTR and PLT levels in patients infected with hepatitis C virus. The level of IL-6 in the patients was significantly increased than that of the control group. We did not find statistically significant changes between male and female patients for WBC, LYM, NUTR, and IL-6.
Kronik HBV ve HCV hastalarının metabolik sendrom ile ilişkisi
Hepatit B ve hepatit C, tüm dünyada yaygın görülen önemli bir kronik karaciğer hastalığı sebebidir. Kronik karaciğer hastalığına yol açtığı gibi, son yıllarda kronik hepatit ve karaciğer yağlanması birlikteliği gündeme gelmiştir. Bu durum, virüsün hepatit yapmanın yanı sıra metabolik değişikliklere de neden olduğunu düşündürmüştür. Literatürün, karaciğer yağlanmasını Metabolik Sendrom (MS)'un hepatik tezahürü olarak göstermesi, HBV ve HCV ile MS ilişkisini dikkat çekici kılmıştır. Bu çalışmada, kronik hepatit B ve hepatit C'nin MS ve komponentleri ile ilişkisini araştırmayı planladık. Çalışmaya 62 kronik hepatit C (erkek/kadın: 22/40) ve 358 kronik hepatit B hastası (erkek/kadın: 219/139) dâhil edildi. Hastaların demografik bilgileri alındı ve sonra serolojik ve biyokimyasal testler yapıldı. Uluslararası Diyabet Federasyonu kriterlerine göre MS tanısı araştırıldı. Hastalarda insülin direnci (IR), Homeostasis model assesment (HOMA) indeksi kullanılarak belirlendi. Tüm hastaların yaş ortalaması 43,43±13,42, VKİ ortalaması 27,69±4,96 olarak saptandı (p<0.05). Çalışmamızda, 62 HCV'li hastanın 24'üne (%38,7), 358 HBV'li hastanın 97'sine (%27,1) MS tanısı konuldu. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,086). HCV'li hastaların 11'inde (%17,7), HBV'li hastaların ise 32'sinde (%8,9) diyabet olup iki grup arasında fark saptanmadı (p= 0,059). Hastaların 207'sinde (%49,3) IR saptandı. Hepatit C'lilerin 31'inde (%50) IR varken, hepatit B'lilerin ise 176'sında (%49,2) IR tespit edildi. İki grup karşılaştırıldığında fark saptanmadı (p=0,987). Ayrıca, MS tanısı olan HCV ve HBV hastaları arasında da diyabet ve IR açısından fark yoktu (p=0,857). Hasta popülasyonumuzda %38,3 oranında karaciğer yağlanması olduğunu gördük. HCV'lilerde 24 (%38,7) kişide yağlanma varken, HBV'lilerde ise 137 (%38,3) kişide yağlanma vardı, iki grup arasında fark saptanmadı (p=0,939). MS tanısı alan HCV ve HBV hastaları arasında da yağlanma açısından anlamlı fark yoktu (p=0,933). Sonuç olarak, kronik HBV enfeksiyonunun da tıpkı HCV enfeksiyonu gibi karaciğer yağlanmasında rol oynayan ve MS açısından risk teşkil eden bir enfeksiyon olduğu söylenebilir. Dolayısıyla HBV'nin, MS ve karaciğer yağlanmasının getirdiği bütün risklere tıpkı HCV gibi sahip olduğu öne sürülebilir. Bununla birlikte, bu konuda yapılacak daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.