İnterlökin 6
Bu konu başlığı altında 108 tez
Yenidoğan sepsisinde serum hepsidin düzeyinin c reaktif protein ve interlökin 6 düzeyleriyle karşılaştırılması
Çalışmamızda, sepsis tanısı almış prematüre ve term yenidoğanlarla, sağlıklı prematüre ve term yenidoğanlarda hepsidinin serum seviyesinin belirlenmesi, hepsidinin, C reaktif protein ve İnterlökin 6 ile korelasyonunun saptanması amaçlanmıştır. Bu çalışma, T.C. Sağlık Bakanlığı DPÜ Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Şubat 2017- Eylül 2017 tarihleri arasında doğan yenidoğanlarda yapıldı. Çalışmaya 11 sepsis tanılı term, 19 sepsis tanılı prematüre yenidoğan, 11 sağlıklı term ve 19 sağlıklı prematüre yenidoğan dahil edildi. 37. gestasyonel haftadan önce doğan yenidoğanlar prematüre, 38-42. gestasyonel hafta arasında doğan yenidoğanlar term yenidoğan grubunu oluşturdu. Çalışma gruplarına konjenital anomalisi, perinatal asfiksisi, inrtakraniyal kanaması olan ve kan transfüzyonu alan bebekler dahil edilmedi. Çalışmada term yenidoğan grubu ile prematüre yenidoğan gruplarının gestasyon yaşı, doğum ağırlığı, cinsiyet, doğum şekli ve örnekleme günleri gibi demografik verilerinin yanı sıra CRP, IL-6, hepsidin, beyaz küre sayısı, Htc, hemoglobin, trombosit, MCV değerlerine ve kan kültürü sonuçlarına da bakıldı. Elde edilen verilerin analizinde, SPSS 23.0 programı kullanılarak yapıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyini belirlemek için, %95 güven aralığında ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Çalışmaya toplam 60 yenidoğan alındı. Hepsidin değerinin term sepsis tanılı yenidoğan grubunda ortalama 926,34±303,00 ng/mL, term sağlıklı yenidoğan grubunda ortalama 401,23±92,07 ng/mL değerinde olduğu görüldü. Hepsidin değerinin prematüre sepsis tanılı yenidoğan grubunda ortalama 1223,22±370,39 ng/mL, prematüre sağlıklı yenidoğan grubunda ortalama 415,12±107,99 ng/mL değerinde olduğu görüldü. Bununla birlikte term sepsis tanılı yenidoğan grubunun hepsidin düzeyi ile beyaz küre sayısı, hemoglobin, Hct, trombosit sayısı, IL-6 ve CRP değerleri arasında istatistiksel olarak kuvvetli ve anlamlı ilişkiler tespit edildi (p<0,05). Prematüre sepsis tanılı yenidoğan grubunun ise hepsidin düzeyi ile doğum ağırlığı, beyaz küre sayısı, Hct, trombosit sayısı, IL-6 ve CRP değerleri arasında istatistiksel olarak kuvvetli ve anlamlı ilişkiler tespit edildi (p<0,05). İnflamasyon sırasında salınımının IL-6 aracılı olduğu bilinen hepsidinin serum seviyesinin IL-6 ve sepsis tanısında sıklıkla kullandığımız CRP ile pozitif korelasyonu saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Yenidoğan, sepsis, hepsidin, C reaktif protein, interlökin 6
Çölyak hastalarında periodontal durumun serum ve dişeti oluğu sıvısı tümör nekroz faktörü alfa (TNF-α) ve interlökin-6 (IL-6) seviyeleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Periodontal hastalıklar primer etyolojik faktörü mikrobiyal dental plak olan, enflamatuar hücre birikimi, bağ dokusu ve alveoler kemik yıkımıyla karakterize hastalıklardır. Çölyak hastalığı gastrointestinal sistemi tutan, patogenezinde genetik, immünolojik ve çevresel faktörlerin rol aldığı, otoimmun ve inflamatuar hastalıklardır. Her iki hastalığın immünopatogenezinde ortak noktalar ve benzerlikler olmakla birlikte serum TNF-α ve IL-6 gibi sitokin seviyelerinde artış tespit edilmiştir. Çalışmamızın amacı hem çölyaklı hem sistemik olarak sağlıklı bireylerin periodontitisli veya periodontal açıdan sağlıklı olma durumlarındaki serum ve dişeti oluğu sıvısı (DOS) TNF-α ve IL-6 seviyelerini karşılaştırmaktır. Çalışmamız Gaziantep Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi, Periodontoloji AD'na sistemik açıdan sağlıklı, periodontal kontrolleri için başvuran 42 sağlıklı birey (Periodontal sağlıklı 21 birey-SS, periodontitis teşhisi konulmuş-SP 21 birey); Gaziantep Üniversitesi, Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları A.D., Gastroenteroloji B.D'ndan periodontal muayene amacıyla yönlendirilen (En az 6 ay diyetine uymamış ve/veya yeni teşhis edilmiş, serolojik testleri pozitif) 42 çölyaklı birey (Periodontal değerlendirme sonrası periodontal sağlıklı teşhisi konulmuş-ÇS 21 birey, periodontitis teşhisi konulmuş-ÇP 21 birey) üzerinde yapıldı. Çalışmamızın sonuçlarında serum, DOS TNF-α değerleri ÇS grubunda SS grubuna göre daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. SP grubunda SS grubuna, ÇP grubunda ÇS grubuna göre serum, DOS TNF-α, IL-6 değerleri istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuştur (p<0.001). SP grubunda ÇS grubuna göre serum, DOS TNF-α ve DOS IL-6 değerleri istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuştur (p<0.001). ÇP grubunda serum, DOS TNF-α ve DOS IL-6 değerleri SP grubuna göre daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemekle birlikte serum IL-6 değerleri istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuştur (p<0.001).
Pelvik enflamatuar hastalık tanısı olan hastalarda endometrial-endoservikal IL-1ß, IL-6, IL-10 düzeylerinin belirlenmesi
Amaç: Pelvik inflamatuar hastalıkta endoservikal-endometriyal dokudaki proinflamatuar sitokinlerin(IL-1β, IL-6 ve IL-10) tedavi öncesi ve sonrasında düzeylerini karşılaştırdık. Bununla da pelvik inflamatuar hastalıkta sitokinlerin patogenezdeki ve hastalığın progresyon sürecindeki rolünü belirlemeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Hastalık kontrol ve önleme merkezi (CDC) kriterlerine göre majör kriterlerden ikisine eşlik eden en az bir minör kriteri olan 10 Pelvik inflamatuar hastalık (PIH ) tanısı almış ve beraberinde ultrasonografide veya tomografide adneksiyel kitle izlenen 10 tuboovaryan apse (TOA) tanısı almış ve 19 kontrol grubu hastası çalışmaya alındı. PIH ve TOA olgularda tedavi öncesi ve 14 günlük antibiyoterapi sonrası endoservikal-endometriyal dokuda IL-1β, IL-6 ve IL-10 düzeyleri çalışıldı. Ayrıca, tedavi öncesi ve tedavi sonrası serum lökosit, nötrofil ve C reaktif protein düzeyleri değerlendirildi. Bu belirteçler kontrol grubu ile de karşılaştırıldı. Bulgular : TOA ve PIH olgularla kontrol grubu olgulari arasinda gravida ve parite açısından kıyaslamalarda anlamlı bir fark gözlenmemiştir. PIH ve TOA olgularında doku örneklerinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası IL-6 ve IL-10 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). TOA olgularında doku örneklerinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası IL-1β düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0,05). TOA olgularında serumda tedavi öncesi ve tedavi sonrası Lökosit , nötrofil ve CRP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p<0.05). Ancak PIH olgularında serumda Lökosit ve nötrofil düzeyleri ile serumda aynı markerlerin tedavi sonrası düzeyleri arasında anlamlı bir fark gözlemlenmedi (p>0,05), sadece serumda tedavi öncesi ve tedavi sonrası CRP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,05). PIH ve TOA olgularinin doku örneklerinde IL-1β, IL-6 ve IL-10 ve serumda Lökosit ve nötrofil düzeylerinin tedavi sonrası ile kontrol grubunda aynı markerlerin düzeyleri arasinda istatistiksel olarak anlamli bir fark bulunmadı (p>0,05). Sonuç : IL-1β, IL-6 ve IL-10 düzeyleri PIH patogenezinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu sitokinlerin doku düzeylerinin belirlenmesi PIH tanısında ve hastalığın progresyonunun öngörüsünde yardımcı bir belirteç olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Interlökin-1β (IL-1β), Interlökin-6 (IL-6 ), pelvik inflamatuar hastalık , proinflamatuar sitokinler.
Bakteriyel, aseptik ve tüberküloz menenjitli çocuklarda serum ve beyin-omurilik sıvısı (BOS) interlökin 6 (İl-6) ve interlökin-8 (Il-8) düzeyleri
VII. TÜRKÇE ÖZET BAKTERİYEL, ASEPTİK VE TÜBERKÜLOZ MENİNJİTLİ ÇOCUKLARDA SERUM VE BEYİN-OMURİLİK SIVISINDA İNTERLÖKİN-6 VE İNTERLÖKİN-8 SEVİYELERİ Bu çalışma; bakteriyel meninjitli 17 (Gmp I), aseptik meninjitli 11 (Grup II) ve tüberküloz meninjitli 10 (Grup III) çocuk hastanın serum ve BOS interIökin-6 (İL-6) ve İL-8 düzeylerini araştırmak amacıyla yapıldı. Kültürleri de steril olmak üzere, BOS bulguları normal olan ve febril konvülziyon nedeni ile lomber ponksiyon yapılan 12 çocuk hasta kontrol grubu olarak araştırıldı. Grup I veSU'de serum ve BOS İL-8 düzeylerinin çok arttığı izlendi. Grup I velll'deki hastaların serum ve BOS İL-6 ve İL-8 düzeyleri aseptik meninjitli hastalardan ve kontrollerden istatistiksel olarak daha yüksek bulundu. Bakteriyel ve tüberküloz meninjitli çocuklarda BOS İL-6 ve İL-8 düzeylerinin çok yüksek değerlerde bulunması, bu sitokinlerin subaraknoidal aralıkta üretildiğinin ve daha sonra hastalığın erken döneminde ve sitokin kaskadının başlangıcında kan-beyin bariyerinden sistemik dolaşıma geçtiğinin kanıtıdır. Her üç grupta da BOS İL-6 ve İL-8 düzeyleri ile diğer enflamatuar BOS bulguları arasında bir ilişki saptanmadı. Bu çalışmada bakteriyel meninjitli hastalar iki alt gruba ayırıldılar. Grup la'da semptomlar başladıktan sonraki ilk 12 saat içerisinde başvuran 9 bakteriyel meninjitli hasta, Grup Ib'de ise semptomlar başladıktan 12 saatden daha geç sürede başvuran 8 hasta vardı. Grup la' da, semptomlar başladıktan sonraki ilk 12 saat içerisinde başvuran hastalarda BOS İL-6 (ört: 948.6 pg/ml) ve BOS İL-8 (ort: 816.1 pg/ml) düzeyleri Grup Ib'ye göre (ort: sırasıyla, 338.9, 195.5 pg/ml) istatistiksel olarak daha yüksek bulundu (p<0.005, p<0.001). Serum İL-6 ve İL-8 düzeyleri ile başvuru öyküsündeki zaman aralığı arasında bir ilişki saptanmadı. İL-6 ve İL-8'in serum ve BOS düzeyleri arasındaki ilişki çok anlamlı bulundu (sırasıyla; r=.7456, r=.7175) (p<0.001). Anahtar kelimeler: Bakteriyel meninjit, aseptik meninjit, tüberküloz meninjit, serebrospinal sıvı, serum, interlökin-6, interiökin-8, çocukluk çağı. 54
Polikistik over sendromlu kadınlarda cerrahi olmayan periodontal tedavinin IL-6, IL-10 ve ANXA-1 seviyeleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Polikistik over sendromu (PKOS) tüm dünyada kadınların %4-21'ini etkileyen; hiperandrojenizm, polikistik overler ve ovulatuvar disfonksiyon ile karakterize olan endokrin bozukluklardan biridir. PKOS'un periodontal hastalık ile birlikte lokal ve sistemik proenflamatuvar belirteçler üzerinde etkisi olduğu gösterilmekle beraber aralarındaki ilişki belirsizliğini korumaktadır. Bu çalışmanın amacı PKOS ve gingival enflamasyona sahip bireylerin periodontal tedaviye verdiği klinik ve biyokimyasal yanıtı sistemik sağlıklı bireylerle karşılaştırmak ve annexin-1 (ANXA1) biyobelirtecinin gingival enflamasyondaki rolünü araştırmaktır. Çalışmamız 40 PKOS teşhisi konmuş ve 40 sistemik sağlıklı toplam 80 gönüllü ile yürütüldü. Tüm bireyler periodontal muayeneleri yapıldıktan sonra dört gruba ayrıldı. a) PKOSPS (polikistik over sendromu tanısı alan sağlıklı periodonsiyuma sahip bireyler, n=20); b) PKOSG (polikistik over sendromu ve gingivitis tanısı alan bireyler, n=20); c) SG (sistemik olarak sağlıklı ve gingivitis tanısı alan bireyler n=20); d) SPS (sistemik olarak sağlıklı ve sağlıklı periodonsiyuma sahip bireyler, n=20). Çalışmaya dahil edilen tüm gönüllülerin jinekolojik ve ultrasonografik muayenesi yapılıp antropometrik ölçümleri kaydedildikten sonra hormonal tahlilleri alındı. Periodontal durumun değerlendirilmesi amacıyla çalışma başlangıcında ve gingivitis gruplarında cerrahi olmayan periodontal tedavi sonrası 6. haftada klinik periodontal ölçümler alındı. İnterlökin-6 (IL-6), IL-10 ve ANXA1 seviyelerini değerlendirmek amacıyla çalışma başlangıcında ve gingivitis gruplarında cerrahi olmayan periodontal tedavi sonrası 6. haftada diş eti oluğu sıvısı (DOS) ve tükürük örnekleri alındı. Tüm örneklerin biyokimyasal analizi enzim bağlı immunosorbent analiz (ELISA) yöntemi ile yapıldı. İstatistiksel analizler sonucunda, PKOS gruplarında sistemik sağlıklı gruplara göre modifiye Ferriman-Gallwey indeksi, LH/FSH oranı, DHEAS, AS değerlerinin daha yüksek (p<0.05) olduğu görülürken FSH değerinin ise daha düşük (p<0.05) olduğu tespit edildi. Cerrahi olmayan periodontal tedavi sonucu sondalamada kanama ve plak indeksi skorlarında iyileşme ve DOS hacminde azalma (p<0,001) olduğu belirlendi. DOS IL-6, IL-10 ve ANXA1 başlangıç konsantrasyonlarının periodontal sağlıklı gruplarda daha yüksek (p<0.05) olduğu; ilave olarak, cerrahi olmayan periodontal tedavi sonucu gingivitis gruplarında konsantrasyon miktarlarında artış (p<0.05) olduğu saptandı. Tükürük IL-6 konsantrasyonunun gingivitis gruplarında cerrahi olmayan periodontal tedavi sonrası azaldığı (p<0.05) ayrıca IL-10 ve ANXA1 konsantrasyonlarının anlamlı değişmediği (p>0.05) saptandı. ROC analizi sonuçlarına göre AUC değeri 0,974, duyarlılığı %90 ve özgüllüğü %95 olarak bulunan DOS ANXA1 biyobelirtecinin gingivitis için anlamlı (p<0.0001) olduğu tespit edildi. Bu çalışmanın sınırları dahilinde gingivitis tedavisi sonucunda klinik periodontal parametreler ve biyokimyasal parametreler ile ortaya konan iyileşmenin PKOS ve sistemik sağlıklı bireylerde benzer olduğu ve DOS ANXA1 konsantrasyonunun gingival enflamasyonda ayırt ediciliğinin yüksek olduğu sonucuna varıldı.
Dislipidemi nedeniyle pitavastatin kullananlarda pantoprazol tedavisinin inflamatuar belirteçler üzerindeki etkisinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Statinlerin kardiyovasküler risk faktörleri olan kişilerde, anti inflamatuar etkisinden dolayı dolaşımdaki proinflamatuar sitokin düzeylerini azalttığına dair kanıtlar mevcuttur. Statinlerin yeni üyesi olan pitavastatinin de diğer statin grubu ilaçlar gibi kolesterol düşürücü etkisinin yanında antiinflamatuar etkisini açıklayan kısıtlı çalışmalar mevcut ama hangi mekanizmaya bağlı etki gösterdiği ve proinflamatuar sitokinler üzerindeki etkileri hakkında net bilgi literatürde saptamadık. Proton pompa inhibitörlerinin de bazı çalışmalarda antiinflamatuar etkileri olduğu saptanmış fakat ilgili çalışmalar çelişkilidir. Çalışmamızda, son zamanlarda sıkça kullanılan pitavastatin , pantoprazol ile kombine kullanıldığında kolesterol düşürücü etkisi ve inflamasyon belirteçler üzerine etkisini değerlendirmek amaçlandı. Materyal ve Metot: Prospektif, gözlemsel kohort olarak yapılan çalışmamızda, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi iç hastalıkları polikliniğine gelen ve ESC kılavuzuna göre (LDL-K >190 mg/dl), primer koruma amacıyla pitavastatin tedavisi başlanan hastalar, pantoprazol kullanan ve kullanmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. 3 ay süre ile izlenen hastalarda pitavastatin kullananlar birinci grup(Grup 1), pitavastatin ve pantoprazol birlikte kullananlar ikinci grubu (Grup 2) oluşturdu. Tedavi öncesi ve sonrası olmak üzere iki grup hastalarda LDL-K, HDL-K, Trigliserit, Üre, Kreatinin, Glukoz, AST, ALT, GGT, ALP, LDH, CRP bakıldı ve inflamasyon belirteçleri (IL- 1 β, IL- 6, TNF- α) için kan alınarak -80 °C saklandı. Çalışma tamamlandıktan sonra bütün hastaların testleri yapılarak sonuçları karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplara göre başlangıç frekanslarına bakıldığında her iki grupta demografik özellikler ve başlangıç laboratuvar değerlerde anlamlı fark saptanmadı. Grup 1 ve grup 2 tedaviye başlandığı zamanla tedaviden 3 ay sonraki değerler karşılaştırıldığında Grup 1'de LDL kolesterol ve Trigliserit düzeylerinde anlamlı bir düşüş olduğu saptandı (Sırasıyla P<0.001, P: 0.02). Benzer şekilde grup 2'de LDL kolesterol ve Trigliserit de anlamlı düşüş saptandı (sırasıyla p<0.010, P:0.001), Grup 1 den farklı olarak grup 2'de IL-6 da oldukça anlamlı bir artış saptandı (P<0.001). 3 aylık takip sonunda her iki grupta IL-1 β, TNF-α seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı olmasa da artış saptandı. Sadece grup 2'de IL-6 düzeyinde anlamlı düzeyde artış saptandı. Sonuç: Çalışmamızda, pitavastatin ile pantoprazol birlikte kullanıldığında proinflamatuar belirteçlerden IL-6 seviyesinin 3. ay sonunda anlamlı olarak yükseldiğini gözlemledik. Pitavastatinin LDL kolesterolü ve Trigliseriti anlamlı düşürdüğü halde proinflamatuar sitokin düzeyini düşürmediğini, tedaviye pantoprazol eklendiğinde inflamatuar etkinin arttığını saptadık. Daha kesin sonuçlara ulaşabilmek için prospektif büyük çaplı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler; Dislipidemi; İnflamatuar belirteçler (IL-1 β, IL-6, TNF- α); Pitavastatin; Pantoprazol
The prognostic value of interleukin 6 in patients with soft tissue sarcoma
This study was aimed to evaluate the prognostic values of IL-6 in patients with soft tissue sarcoma and some biochemical parameters in experimental tests. The results showed the female patients groups excel significantly in male patients with soft tissue sarcoma (STS) recorded 36 females with a percentage 60 % while the male recorded 24 with a percentage 40 %, also the female of control group recorded 42 female with percentage of 70 % while the male recorded 18 with the percentage of 30 %. Results revealed that the patients group significantly reduced the average age as compared to control group which recorded 42.30 years while in control group recorded 67.35 respectively. The tumor size of the patient's group was recorded 10,71 cm with a standard deviation 3.05. The results to important of RBC, HbA1c, GOT, GPT and CRP serum when compared to the control group. The correlation between ALP and STS showed that the patient group had significantly higher mean ALP in serum blood than the control group. The patient group recorded 136.40 U/L of ALP, whereas the control group recorded 68.05 U/L. The results showed that no significant correlation between total bilirubin, IL8 and hemoglobin, Vitamin D, WBC, platelet, and STS between the two tested groups.
Relationship between growth hormone and juvenile idiopathic arthritis in Iraqi patients
Children with JIA often have growth retardation and are undersized for their age. Growth hormone (GH) has been shown to be an effective and safe therapy option for these individuals. The goal of this study is to examine the link between kids' growth hormone and juvenile idiopathic arthritis. A study was designed included two groups of children less than 18 years, 65 children of them were patients with JIA and other 65 Childs were healthy control. In this work, nine parameters include age, GH, Hb, AST, ALT, Urea, Creatinine, ESR, WBC, and height were measured in both patient children with idiopathic juvenile arthritis and healthy control. Mean and standard deviation of age, GH, Hb, AST, ALT, Urea, WBC in patients were more than in control group, but creatinine, ESR, and Height in patients were less than in control group. Also, the results of this study showed a negative relationship between JIA represented by ESR level in patients and growth hormone represented by Height with predictive equation of linear relationship as (- 0.0486x + 15.349). The study concluded that there is a relationship between GH and JIA in children.
Sistemik sklerozda interlökin-1, interlökin-6, soluble interlökin-2 reseptörü düzeylerinin ve subpopulasyonlarının incelenmesi
ÖZET Immün sistem tarafından salgılanan sitokinler sistemik sklerozda fîbrozis gelişimine ve vaskûler zedelenmeye yol açabilir. Çalışmamızda, sistemik skleroz patogenezinde immün mekanizmaların rolünü incelemek amacıyla serum sitokin düzeyleri ve lenfosit yüzey belirleyicileri tayini yapıldı. Bu nedenle biri lokalize, 24'ü diffiiz kutanöz sklerodermalı 25 hasta ile 21 aktif romatoid artrit hastası ve 21 sağlıklı kontrol çalışma grubuna dahil edildi. Sistemik sklerozlu hastalar cilt, kardiyovasküler, pulmoner, gastrointestinal ve renal sistem gibi organ tutulumları yönünden incelendi. Ayrıca antinükleer antikorlar, anti-DNA, romatoid faktör, anti-Scl-70, anti-SSA, anti-SSB, anti-RNP, anti-Sm gibi immünolojik parametreler tüm hastalarda ve sağlıklı kontrollerde araştırıldı. Sistemik sklerozlu ve RA'li hastalar ile sağlıklı kontrollerde sitokin düzeyleri mikro-elisa yöntemi ile lenfosit yüzey belirleyicileri "flow cytometry" yöntemi ile çalışıldı. IL-la sistemik sklerozlu hastalarda sağlam kontrollere göre düşük bulundu. IL-1/3 ve IL-6 düzeyleri SSc'lu hastalarda normal kontrollere göre belirgin artış göstermesine rağmen aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Soluble IL-2R düzeyleri sağlıklı kontrollere göre anlamlı bir yükselme göstermekteydi. Serum sitokin düzeyleri ile organ tutulumu, eritrosit sedimentasyon hızı, Raynaud fenomeni ve dijital ülser gibi klinik bulgu ve belirtiler arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Lenfosit yüzey belirleyicilerinden CD4, CD8, CD25 ve CD4/CD8 düzeylerinde sistemik sklerozlu hastalarda normal kontrollere göre bir fark tespit edilmedi. Sonuç olarak, İL- 1/3 ve IL-6 sistemik sklerozda hastalık oluşumuna katkıda bulunabilir. Bu hastalarda sIL-2R'nin yüksek düzeylerde bulunması kronik immün hücre aktivasyonunun bir bulgusu olarak yorumlanmıştır. 64
Hipotiroidi hastalarında interlökin 6 ve bazı biyokimyasal paramiyallerin klinik çalışması
Amaç, hipotiroidizmdeki kronik inflamasyon ile bazı kimyasal parametreler arasındaki ilişkiyi araştırmak ve oksidatif stres (ROS) seviyelerindeki değişiklikleri ve antioksidan seviyelerindeki düşüşü incelemek, ayrıca bazı eser elementlerin seviyelerindeki düşüşü incelemektir. elementler. Çalışmaya dahil edilen hastalar, hipotiroidi sorunu olan 120 hastadan oluşan hasta grubunun bulunduğu Bağdat Eğitim Hastanesi'ne gelen hipotiroidili hastalardan rastgele alındı ve kontrol grubu olarak diğer 120 sağlıklı kişi ile karşılaştırıldı. Sonuçlar hastalığın ileri yaşta geliştiğini gösterdiğinden, yaşın hipotiroidi gelişiminde büyük önemi vardı. Sitokinler, hipotiroidizmi olan hastalarda önemli göstergelere sahipti, ancak nispeten az klinik öneme sahipti. İz element seviyelerindeki değişiklikler, interlökin seviyelerini azaltarak inflamatuar hastalıkların gelişme şansının artmasına neden olabilir. Hastalarda lipid profili düzeyleri önemli ölçüde etkilenmiştir ve lipid profilindeki değişiklikler hipotiroidi gelişiminin bir nedeni olabilir. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında demir istatistiksel olarak anlamlı değildi. Çinko emilimine yardımcı olabilecek hipotiroidili hastalarda çinkonun büyük önemi vardı. Y ve MDI, hipotiroidizmi olan hastalarda antioksidanların etkisini gösteren istatistiksel bir öneme sahipti.
Evaluation angiotensin converting enzyme (Ace), interleukin-6, urea, creatinine, lactate dehydrogenase (Ldh) and other parameters in patients with COVID-19
Angiotensin (Ang) II pathway plays important regulatory effects on both the hemostasis of the circulatory system and the immunological responses. This pathway plays a significant part in the pathophysiology that underlies both acute lung damage and acute respiratory distress syndrome. The purpose of this study included: determining ACE and interleukin-6 and other parameters in patients with Covid-19. The purpose of this research was to analyze the relationship between illness severity and ACE activity, as well as to evaluate the level of ACE activity present in COVID-19 by comparing them to healthy persons. It is essential to the effective care of COVID-19 patients that risk factors for early development toward severe illness and/or death be identified. In this study, 90 subjects (45 women and 45 men) with varying degrees of disease activity and a control group consisting of 90 healthy individuals matched for age, gender and body mass index will be evaluate (ACE), IL-6, urea, creatinine, lactate dehydrogenase and other parameters in patients with covid-19). The study found clinical significance age, weight and body mass(P<0.05). They were also of great importance to ACE and LDH(P<0.05), and their impact was evident in Covid 19 patients. While there was no clear importance for fats. The study concluded that the factors of age, weight, ACE and LDH have the greatest role in the development and severity of Covid-19 disease.
Investigation, isolation and molecular diagnosis of bacteria that cause chronic tonsillitis and its relationship to the patient's immunity
Acute tonsillitis is a primary medical care consultation that may develop to recurrent tonsillitis (RAT), chronic tonsillitis and ~30% of patients require a tonsillectomy, which is associated with a high frequency of missed work or influence on quality of life. The present study was achieved in two largest Hospitals including Al- Hakeem, and Al-Sadr Medical City as well as some clinical laboratories in Najaf province-Iraq, through the period from January, 2022 to April, 2022. Collection of samples from 149 patients with tonsillitis. From each patient, a swab from the tonsils and a blood sample, all patients were aged between 3-38 years. From total patients 83 of them were infected with acute infection while 66 were chronic. According to residence type 73 of them were rural while 76 lived in the city. Swabs were taken from tonsil surface and from tonsil core then culturing on different media for 24 hours at 37°C for bacterial growth and diagnosis by morphological, biochemical, two mL of a venous blood sample was collected from each patient and control for ELISA assaying to determine the level of IL-6 and IL-4. Genetic study for investigation about bla tem and blashv genes. The results showed according to type of infections patients with acute infection more than chronic. According to residence type, there are less rural people than those who live in the city. The (6–12 years) category was the largest category, while the Elderly (> 30 years) category was the least. Staph. aureus was the most prevalent, followed by bacteria Enterococcus faecalis, finally Strep spp. Klebsiella spp and E. coli with the same samples for each of them. Staph aureus most bacteria cause infections in tonsillitis. The results showed that patients' serum levels of IL-6 and IL-4 were significantly higher than those of healthy controls.
Examination of hematological, biochemical and immune inflammatory abnormalities associated with COVID-19 diagnosed by PCR
This study included,was conducted on patients attending to the Al Shefaa hospital, they suffering from COVID-19 infections were diagnosed at Kirkuk ( November /2021 to April /2022). The sample studied included (N=130) cases including 30 individuals from a control sample. Their age ranged between (31 to 90) years (56 female and 44 male), while healthy group as a control group were (14males and 16 females). Increased d‐dimer indicates the hyper coagulation condition in COVID 19 patients was significant correlated with VIT-D and pro‐inflammatory response CRP ,IL-6, IL-8 and lymphocyte count. D-dimer and VIT-D and IL-8 show significant positive correlation(0.0652)and (+0.003) while D-dimer show significant negative correlation with IL6-dimer show significant but negative correlation (-0.101). Sever infected individual showed significantly increased in the mean of WBC count was 12.53 while in control patients was 6.79 ,due to significant increase in the mean of neutrophil the control group they were (86.05 and 62.53) respectively.
Sure detection of hepatitis B virus infections by serological and molecular methods in hemodialysis patients in Kirkuk city-Iraq
Hepatitis "B" is one most frequent causes of chronic hepatitis diseases in the world. The study was conducted in "Iraq-Kirkuk", over a period of time (1october th 2021 to 31 march th, 2022) for molecular determination of viral load of hepatitis B virus by real-time polymerase chain reaction (RT-PCR) in hemodialysis patients and determine the relation of level of IL-6 and liver function tests in those patients through the enzyme linked immunosorbent (ELISA) technique. The study included "172" patients with chronic renal disease who were undergoing hemodialysis. Their ages ranged between (25 - 75) years. The study included "20" healthy control subjects who did not appear to have any disease whose age were between (25-50) years who "Kirkuk's" main blood bank was visited for blood donation (healthy individuals). A vein puncture used to collect "5 mL" of blood. For "HBV" viral load determination and a serological testing for detection specific of "HBV-antibodies", "IL-6" tests using (ELISA) technique and biochemical tests for assessment of determine the level of alanine aminotransferase (ALT), aspartate aminotransferase(AST), alkaline phosphatase (ALP), and total serum bilirubin (TSB). Found hemodialysis (HD) patients had the highest rate of "HBV", infection while no one in the control group was infected with "HBV" the study demonstrated that all patients with acute hepatitis "B" had "anti-HBcIgM, HBsAg", but rate of the few them had "anti-HBsAb", while (92.6%) of patients with chronic hepatitis "B" had "HBsAg", followed by (85.2%) of them with "anti-HBc IgG", (53.7%) of them had the "anti-HBsAb". (81.99%) of "HD" patients who were positive, (ELISA) results confirmed by (PCR). In addition, no anyone hemodialysis (HD) patients with negative ELISA and the control group were positive by (PCR) and the highest rate of patients with hepatitis (HBV). The current study demonstrated that's highest mean level "IL-6; ALP; AST; ALT; TSB" the detected on hemodialysis (HD) patients, with (HBV) infection when compared to Patients who do not have (HBV) infection and the lowest level was founded in the control group. The study showed that the highest mean of IL-6 level was observed in patients with acute hepatitis B (25.04 pg/mL) who were detected by (PCR), the average high of IL-6 level was detected with chronic hepatitis B (31.34 pg/mL) comparing with patients important related control group. The present of study, show the high means of ALT and AST founded in patients with acute hepatitis B then followed those patients' chronic hepatitis B compared with control group. In the current study revealed that the lowest mean of viral load was found in hemodialysis patients without fibrosis (21685.3 IU/mL) then followed patients first stage of fibrosis with highest mean of viral load was recorded in hemodialysis patients with cirrhosis (6485339.6) in (stage 4). It concluded that the viral loads of hepatitis B were elevated more frequently in patients with chronic hepatitis B than in acute hepatitis B in Kirkuk city.
Interleukin 6 and some biochemical parameters in coronary artery disease in Baghdad city
The heart is one of the most important organs in the body that can be affected by the levels of cytokines upon injury, which can be accompanied by immune responses. It can be said that coronary patients have increased levels of interleukin 6 and decreased levels of antioxidants, which leads to the promotion of coronary artery disease. In patients with heart disease for age, women were affected at an earlier age than men. The results of the study with respect to weight showed high statistical significance and a significant effect level in patients with heart disease when compared with the control group at P = <0.05. GOT and GPT means indications in patients with heart disease. The results indicate significant differences and can be used with other variables in the follow-up and diagnosis of the disease. Relative to GPT, indicating that its levels do not overlap with the disease. As for total cholesterol and high-density lipoprotein, there were no significant differences between the study groups at P = <0.05. Also, the results of C-RP and interleukin 6 results indicate that their levels are clearly elevated in heart patients, indicating that they can use the levels of these immunological parameters to follow disease progression. The results of creatinine kinase indicate that its levels were significantly altered in heart patients, and there were significant differences, indicating that levels of this test have a clear role in heart disease.
Adriyamisin ile oluşturulan deneysel nefrotik sendrom modelinde talidomidin nefrotik sendromun laboratuvar bulguları üzerine etkisi
Amaç: Çocukluk çağı idipatik nefrotik sendromun patogenezindeki son hipotez T hücre ile ilişkili immun cevabın etkilendiğini bildirmektedir. Adriyamisinle indüklenen nefrotik sendrom, idiyopatik nefrotik sendrom oluşumunda sık kullanılan bir modeldir. Talidomid inflamatuvar tümör nekrozis faktör- ? , interlökin-6'yı, anjiogenezisi ve apoptozisi baskılayan bir immunomodülatör ajandır. Bu çalışmanın amacı, adriamisin ile oluşturulan nefrotik sendrom modelinde, talidomidin proteinüri, tümör nekrozis faktör- ? ve interlökin-6 üzerindeki etkisini araştırmaktır.Yöntem: Atmış sıçan dört gruba ayrıldı. Deneysel nefrotik sendrom intraperitoneal adriyamisin (10 mg/kg) enjekte edilerek oluşturuldu. Grup 1 sağlıklı kontrol grubu, grup 2 nefrotik sendrom oluşturulan fakat herhangi bir tedavi verilmeyen nefrotik kontrol grubu (15 sıçan), Grup 3 ve 4 talidomid tedavisi verilen gurup. Grup 3'te talidomid tedavisi ilk gün, Grup 4'te talidomid tedavisi 11. günden başlayıp, 20. güne kadar verildi. Sıçanlar 21. gün sonunda biyokimyasal değerlendirme için intrakardiyak yolla kan alınıp, kanamaya bırakılarak feda edilmiştir. Talidomidin böbrek fonksiyonları, biyokimyasal parametrelere etkisi, serum ve idrarda tümör nekrozis faktör-? ve interlökin-6 düzeyleri değerlendirildi.Bulgular: İdrar protein atılımı ve idrar protein/kreatinin oranı istatiksel olarak anlamlı derecede Grup2'de en yüksek, Grup 1'de en düşük, Grup 3'te Grup 2'den anlamlı düşüktü. Grup 1 ve 3 arasında anlamlı fark yoktu. Serum total protein ve albumin düzeyleri Grup 3'te Grup 2 ve 4'ten anlamlı derecede daha yüksek (p<0.001), Grup 3 ile Grup 1 arasında anlamlı fark yoktu. Total kolesterol ve trigliserid düzeyleri Grup 3'te Gurup 2'den anlamlı derecede daha düşük, Grup 3 ve Grup 4 arasında ise anlamlı fark bulunmadı. Ortalama serum interlökin-6 düzeyi Grup 1'de tüm gruplardan daha düşük bulundu (p<0,001). Gruplar arasında idrar interlökin-6 düzeyleri açısından farklılık bulunmadı. İdrar tümör nekrozis faktör- ? düzeyi Gurup1'de, Gurup 3'ten istatistiksel olarak anlamlı daha yüksekti (p<0,001). ? Serum tümör nekrozis faktör- ?? düzeyi Grup 1'de en düşük bulundu fakat guruplar arasında istatistiksel bir farklılık saptanmadı.Sonuç: Sonuç olarak talidomid ile erken tedavi, adriyamisinle oluşturulan nefrotik sendromu baskılayabilen, etkili antiproteinürik ve immunomodülatör bir ajandır.
Pediatrik açık kalp cerrahisinde preoperatif steroid kullanımının postoperatif antienflamatuar etkisi
Modern kalp cerrahisinin başlangıcı olarak kabul edilen kardiyopulmoner bypassın (KBP) kullanılmaya başlanmasından bu yana, birçok faktör ile sistemik enflamatuar proçesin aktivasyonu sonucu, vücutta yaygın olarak multiorgan fonksiyon bozuklukları oluşabilir.Kardiyopulmoner bypassa girilmesi ile kompleks ve çok komponentli bir enflamatuar cevap oluşur. Bu durum erişkinlere nazaran bağışıklık sistemleri nispeten zayıf olan çocuklarda daha sık görülmektedir. Gerek pediatrik gerekse erişkin kalp cerrahisinde, kardiyopulmoner bypass sonucu gelişen immun sistemin aktivasyonunda rol alan etkenlerden biri de sitokinlerdir. İnterlökin-6 (İL-6) ve Tümör Nekrozis Faktör alfa (TNF ?) gibi proinflamatuar sitokin salınımı sonucu sistemik enflamatuar yanıt aktive olabilmektedir. Uzun yıllardır iltihabi reaksiyonu baskıladığı bilinen ve bu nedenle geniş kullanım alanı bulmuş olan steroidlerin kardiyopulmoner bypass öncesi kullanımı, birçok mekanizmayla enflamatuar yanıtı baskılamaktadır.Bu çalışmanın amacı; Kardiyopulmoner bypass altında opere edilen asiyanotik konjenital kalp hastalarında operasyon öncesi steroid kullanımının, enflamatuar mediatörler olan interlökin-6 ve tümör nekrozis faktör alfa seviyelerine etkisi, postoperatif ekstubasyon süreleri ile ilişkisinin değerlendirilerek anti-inflamatuar etkinliğinin olup olmadığının araştırılmasıdır.Anahtar Sözcükler: Konjenital kalp hastalığı, Kardiyopulmoner bypass, Steroid, Tümör nekrozis alfa İnterlökin-6, Kross klemp süresi.
Deneysel spinal kord yaralanmasında tümör nekroz faktör alfa ve interlökin-6 ekspresyonuna minosiklin ve metilprednizolon kombine tedavisinin etkileri
Spinal kord yaralanması (SKH), direkt mekanik travmaya bağlı olarak nöral dokunun zedelenmesi ile sonuçlanan primer yaralanma ve bunun tetiklediği sekonder hasar mekanizmalarını içerir. SKH?nı takiben ilk 24 saatte, TNF-? ve IL-6 gibi proenflamatuvar mediyatörler lezyon alanında yükselmekte ve sekonder hasarlardan sorumlu tutulmaktadırlar. Günümüzde önemli bir sağlık problemi olan SKH?nın bugün için kabul edilen üniversal bir tedavisi olmamakla birlikte, bir glukokortikoid olan metilprednizolon (MP), antienflamatuvar ve antiödematöz etkilerinden dolayı tedavide yaygın olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte metilprednizolon tedavisinin tek başına yeterli olmadığı ve etki mekanizmalarının da hala tam olarak açıklığa kavuşmadığı bilinmektedir. Son yıllarda, tetrasiklin türevi bir antibiyotik olan minosiklinin MSS yaralanmalarında nöroprotektif etkiye sahip olduğu rapor edilmiş olmakla birlikte, minosiklinin koruyucu etkileri ile ilgili çalışmalar da sınırlı sayıdadır. SKH?nı takiben sekonder hasarın ilerlemesine neden olan TNF-? ve IL-6 sitokin ekspresyonlarının, hücresel dağılımı ve lezyon alanında ortaya çıkış sürelerinin birlikte gösterildiği bir çalışmaya bugüne kadar literatürde rastlanmamıştır. Bu nedenle çalışmamızda, deneysel spinal kord yaralanması sonrası TNF-? ve IL-6 ekspresyonlarına, MP ve minosiklin tedavisinin tek başına ve kombine etkilerinin, immünohistokimyasal, elektron mikroskobik ve biyokimyasal yöntemlerle araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla 78 adet Wistar cinsi erkek sıçan, herhangi bir cerrahi işlem yapılmayan kontrol grubu, spinal kord T2-T7 segmentleri arasında yalnızca laminektomi oluşturulan sham operasyon grubu ve T2-T7 arasında klip kompresyon yöntemi ile SKH oluşturulan deney grubu olmak üzere 3 gruba ayrıldı. SKH'nı takiben deney grubunda yer alan hayvanlar da kendi aralarında; spinal kord hasarı oluşturulduktan sonra yalnızca serum fizyolojik verilen deney kontrol grubu; spinal kord hasarını takiben MP tedavisi uygulanan grup; minosiklin tedavisi uygulanan grup ve MP+minosiklin kombine tedavisi uygulanan grup olmak üzere 4 alt gruba ayrıldı. Tüm sham ve deney gruplarından spinal kord doku örnekleri yaralanmayı takiben 24. ve 72. saatlerde elde edilerek, ışık ve elektron mikroskobik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal yöntemlerle değerlendirildi. Değerlendirmeler sonucunda, TNF-? ekspresyonunun, 24. saatte deney kontrol grubunda yükseldiği, MP tedavisi alan grup ile kombine tedavi alan gruplarda anlamlı olarak azaldığı belirlendi. IL-6 ekspresyonun, 24. saatte deney kontrol grubunda yükseldiği, kombine tedavi alan grupta anlamlı olarak azaldığı gösterildi. Yaralanmadan 72 saat sonra bütün gruplarda her iki sitokinin ekspresyonunun azalmış olduğu dikkati çekti. Işık ve elektron mikroskobik incelemelerde, SKH oluşturulan gruplarda, nöronlarda, gliya hücrelerinde ve miyelinli sinir liflerinde yapısal dejenerasyonların meydana geldiği ve bu hücresel değişikliklerin, 72 saat sonra alınan doku kesitlerinde daha belirgin olduğu gözlendi. Tedavi gruplarında, travma sonrası tek başına MP tedavisinin, Minosiklin tedavisine göre daha etkin olduğu, ancak, MP+Minosiklin kombine tedavisi uygulanan gruplarda, hücresel yapının, tüm gruplara oranla çok daha iyi korunduğu belirlendi. Bunların yanında, lipid peroksidasyonunun önemli bir göstergesi olan MDA düzeyinin, MP+Minosiklin kombine tedavi grubunda, diğer tüm gruplara oranla anlamlı olarak azaldığı dikkati çekti. SOD seviyesinin ise, MP+Minosiklin kombine tedavi grubunda, diğer gruplara oranla anlamlı olarak arttığı gösterildi. Tüm bu bulgular birlikte değerlendirildiğinde, deneysel akut spinal kord yaralanmasından sonra MP+Minosiklin kombine tedavisinin, yaralanma sonrasında artış gösteren proenflamatuvar sitokinlerden TNF-? ve IL-6 düzeyleri ile lipid peroksidasyonunu azalttığı, böylece nöronal ve glial hücre ölümünü engelleyerek fonksiyonel iyileşmeyi sağlayabileceği düşünüldü. Bu nedenle, akut spinal kord yaralanmasını takiben MP+Minosiklin kombine tedavisinin, oluşturulacak tedavi protokollerinde dikkate alınabileceği kanaatine varıldı.
Ağır sepsisin erken tanısında c-reaktif protein, prokalsitonin ve interlökin-6 düzeylerinin tanısal değeri
Ağır Sepsisin Erken Tanısında C-Reaktif protein, Prokalsitonin ve İnterlökin-6 Düzeylerinin Tanısal Değeri Amaç: Sepsis, ağır sepsis, septik şok, Sistemik İnflamatuar Yanıt Sendromu ve bakteriyel enfeksiyon tanısı alan hastalarda yapılan bu çalışmada ağır sepsisin erken tanısında plazma C-reaktif protein, Prokalsitonin ve Interlökin-6 düzeylerinin erken tanıdaki yerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 100 hasta alınmıştır. Bu hastalar kliniğine göre 26 çocuk sepsis (Grup I), 17 çocuk ağır sepsis (Grup II), 22 çocuk septik şok (Grup III), 9 çocuk SIRS (Grup IV) ve 14 çocuk bakteriyel enfeksiyon (Grup V) ve 12 çocuk kontrol (Grup VI) grubunu oluşturdu. Hastaların yaş, cinsiyet, başvuru şikayetleri, fizik muayene bulguları, tam kan sayımı, akciğer grafisi bulguları, kültür bulguları, uygulanan tedavi biçimleri ve tedavi sonrası nihai durumları kaydedildi. Hastaların serum örneklerinden plazma PCT, CRP ve IL-6 düzeylerine bakıldı. Bulgular: Tüm hasta gruplarında ortalama serum PCT düzeyleri kontrol grubuna göre yüksek bulundu. CRP değerleri bakımından, gruplar arasında fark saptanmadı. Ortalama IL-6 düzeyleri kontrol grubuna göre hasta gruplarında daha yüksek bulundu. Sonuç: Prokalsitonin, İnterlökin-6 ve C-reaktif protein gibi birçok biyobelirteçlerin ağır sepsisin erken tanısında ve tedavinin takibinde kullanılabileceğini gösteren birçok çalışma mevcut olup, biz çalışmamızda hastaların erken tanısında PCT'nin CRP ve IL-6'ya göre daha güçlü bir biyobelirteç olduğu sonucuna ulaştık. Anahtar Kelimeler: Sepsis, Ağır sepsis, Septik şok, SIRS, Bakteriyel enfeksiyon, İnterlökin-6, Prokalsitonin ve C-reaktif protein
Erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda proenflamatuar ve antienflamatuar sitokin düzeyleri
Amaç: Psikiyatrik hastalıklar ve enflamasyon arasındaki ilişki şimdiye dek yapılan birçok çalışmada ortaya konmuştur. Şizofreni, Duygudurum Bozuklukları, Anksiyete Bozuklukları gibi birçok rahatsızlık yanında Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'nda da (DEHB) bu ilişkiye daha önce işaret edilmiştir. Ancak yaptığımız literatür taramalarında Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'nun erişkin formu ile enflamasyon arasındaki ilişki üzerine yapılmış çalışmaya rastlamadık. Bu çalışmada Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (E-DEHB) hastalarında proenflamatuar ve antienflamatuar sitokin düzeyleri ve bir akut faz proteini ölçülmüş bu olası ilişkiye dair kanıt bulmaya çalışılmıştır. Yöntem: Çalışmada DSM-5'e göre E-DEHB tanısı konulan 39 erişkin DEHB hastası ve 33 sağlıklı kontrolün serum IL-1β, IL-6, IL-13, IL-16, TNF-α ve hsCRP düzeyleri Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Labratuvarında ölçüldü. Bulgular: Hasta grubunda IL1-β değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük (p=0,006) saptanmıştır. Hiçbir sitokin düzeyi ve hsCRP düzeyi ile E-DEHB alt tipleri ve klinik değerlendirme ölçek skorları arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Tüm sitokin düzeylerinde tedavinin normalize edici etkisi izlendi. Sonuç: Literatürde DEHB ve enflamasyon ilişkisini araştıran oldukça az sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmamız Erişkin DEHB ile enflamasyon ilişkisini araştıran ilk çalışmadır. Bu çalışmada E-DEHB hastalarında IL-1β kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde düşük tespit edilirken diğer incelenen sitokinler ve hsCRP için anlamlı fark tespit edilmemiştir. E-DEHB ve enflamasyon ilişkisini destekleyecek daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, IL-1β, IL-6, IL-13, IL-16, TNF-α, hsCRP
Endometriyotik dokularda interlökin 6 ve tümör nekroz faktör alfa ekspresyonunun immünohistokimyasal olarak gösterilmesi
Endometriyum, üreme periyodu boyunca yapısal ve fonksiyonel değişim gösteren, insan vücudunun eşsiz bir parçasıdır. Endometriyozis, endometriyal dokunun normal uterus mukozası dışında vücudun diğer doku ve organlarına yerleşmesi sonucu oluşan bir hastalıktır. Üreme çağındaki kadınların yaklaşık %10-15'inde görülen bu hastalığın, kronik pelvik ağrı, dismenore ve infertilite sorunları olan hastalarda görülme sıklığı %50 oranına kadar çıkmaktadır. Endometriyozis günümüze kadar, üzerinde pek çok araştırma yapılan hastalıklardan birisi olmakla birlikte, oluşumu ve patogenezi hala tam olarak açık değildir. Retrograd menstrüasyon teorisi, günümüzde endometriyozis oluşumunu açıklayan ve en çok kabul gören görüş olma özelliğini korumaktadır. Hastalığın patogenezinde genetik, hormonal, immünolojik ve çevresel faktörlerin kombinasyonunun birlikte etken olabilecekleri kabul edilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalar, endometriyozis oluşumu ile enflamatuvar reaksiyonlar arasında yakın bir ilişkinin varlığını göstermektedir. Bu bağlamda peritoneal sıvı içerisinde yer alan hücre popülasyonu ile başlıca sitokinler ve diğer çözünebilen faktörlerin endometriyozisin implantasyonu ve ilerlemesinden sorumlu olduğu düşünülmektedir. Sitokinler, hücresel gelişim ve büyüme, doku onarımı, homeostaz, tümör oluşumu, bağışıklık ve hemopoieziste anahtar rol oynayan, multifonksiyonel proteinlerdir. Tümör nekroz faktör alfa (TNF-α) doku yaralanması veya kronik enflamasyona tepki olarak üretilen en etkili proenflamatuvar sitokindir. İnterlökin 6 (IL-6) ise, enflamasyonun düzenlenmesinde, hücre farklılaşmasında, hücre çoğalmasında, bağışıklık sisteminin düzenlenmesinde, hemopoieziste ve tümör oluşumunda rol oynayan diğer bir sitokindir. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda, TNF-α ve IL-6 varlığı endometriyozise sahip hastalarda, çeşitli yöntemlerle gösterilmiş olmasına rağmen, normal ve endometriyotik dokulardaki varlıkları ile hücre tiplerindeki dağılımlarını gösteren karşılaştırmalı immünohistokimyasal bir çalışmaya literatürde rastlanmamıştır. Bu çalışmada, insanda normal endometriyum ve endometriyotik dokularda TNF-α ve IL-6 ekspresyonlarının immünohistokimyasal yöntemler ile araştırılması amaçlandı. Çalışmada incelenen doku kesitleri, 20-40 yaşları arasındaki 24 kadından alınan ektopik endometriyum doku biyopsilerinden elde edildi. Ayrıca herhangi bir endometriyal fonksiyon bozukluğu bulunmayan, ancak dilatasyon veya küretaj nedeniyle, 10 hastadan elde edilen endometriyum dokularından alınan kesitler de kontrol grubu olarak değerlendirildi. Işık mikroskobik ve immünohistokimyasal yöntemler ile hazırlanan doku kesitleri, ışık mikroskopta incelendi. TNF-α ve IL-6 ekspresyonunun kontrol grubunda yüzey ve bez epitelinde zayıftan orta dereceye kadar değişen düzeylerde olduğu gözlendi. Buna karşın stromal hücrelerde belirgin bir boyanmaya rastlanmadı. TNF-α ve IL-6'nın endometriyotik dokulardaki immünreaktivitesinin kontrol endometriyum ile karşılaştırıldığında, epitel hücreleri ile stromal hücreler ve makrofajlarda belirgin olarak artış gösterdiği bulundu. TNF-α ve IL-6 ekspresyonlarının, ektopik endometriyal dokuda, güçlü olarak eksprese olması, her iki sitokinin de hastalığın oluşumu ve gelişimi sürecinde, birbirleriyle paralel etkilere sahip olabileceklerini düşündürmektedir. Sonuçlar birlikte değerlendirildiğinde, TNF-α ve IL-6'nın endometriyozis oluşumu ve patogenezinde rol alan önemli sitokinler oldukları kanaatine varıldı.
Vitiligoda serum il-6, il-12, il-17, il-23 düzeylerinin incelenmesi
Vitiligo sık rastlanan ve melanosit kaybı ile ortaya çıkan depigmente maküllerle karakterize bir deri hastalığıdır. Etyopatogenezde otoimmün, nöral, ve sitotoksik teoriler öne sürülmüş olsa bile, hastalığın nedeni bilinmemektedir. Önceki çalışmalarda vitiligonun serum interlökin düzeyleriyle ilişkisi gösterilmiştir.Çalışmamızda, vitiligolu hasta ve kontrol grubu arasında IL-6, IL-12, IL-17, IL-23 düzeyleri araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran 30 vitiligolu hasta ile kendilerinde ve ailelerinde vitiligo bulunmayan 20 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve kontrol gruplarında ELISA yöntemiyle serum IL-6, IL-12, IL-17, L-23 düzeyleri belirlendi. Vitiligolu hastalar ile sağlıklı kontroller arasında serum IL-6, IL-12, IL-17 arasında anlamlı fark tespit edilmedi ancak serum IL-23 düzeyi vitiligo grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (p=0,000). Anogenital tutulum ile vücut yüzey tutulum alanı, yaş, IL-6, IL-12, IL-17, IL-23 ve dermatolojik yaşam kalite indexi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. . Yüzey tutulum alanı ile serum interlökin düzeyleri arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Dikkat çeken önemli bir bulgu ise, günümüze kadar yapılan çalışmalarda, henüz literatürde böylesi bir anlamlı ilişkinin bulunamamasıdır. Yüzey tutulum alanı ile yaş, IL-6, IL-12, Il-17 ve IL-23, dermatolojik yaşam kalite indexi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Sonuç olarak, literatürde günümüze kadar aynı çalışmada IL-6, IL-12, Il-17 ve IL-23 birlikte çalışılmamıştır. Bizim araştırmamızda, tüm interlökinlerle olmasa bile, bazı interlökinlerle vitiligo hastaları arasında anlamlı ilişki olabileceğini gösterdik. Anahtar Kelimeler: Vitiligo, interlökin, IL-6, IL12, IL-17, IL-23
Obstruktif uyku apnesinde inflamatuar belirteçlerin değerlendirilmesi
Amaç: Son yıllarda birçok sistemik hastalıkta olduğu gibi obstrüktif uyku apne sendromunda da inflamasyonun önemli rolü olduğunu gösteren çalışmalar yayınlanmıştır. Bu çalışmada tümör nekroz faktör alfa (TNF alfa), interlökin 6 (IL-6) ve serum serbest DNA (ccfDNA) konsantrasyonlarının hastalık şiddeti ve tedavi ile olan ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2017-2019 yılları arasında polisomnografisi yapılan ve apne hipopne indeksi (AHİ) 5'in üzerinde olan 52 katılımcı hasta, AHİ 5'in altında olan 10 katılımcı kontrol grubu olarak alınmıştır. Tüm katılımcıların ayrıntılı demografik ve klinik özellikleri ile PSG kayıt sonuçları kaydedildi. TNF alfa ve IL-6 düzeyleri ELISA bioassay yöntemi kullanılarak, ccfDNA ise DNA izolasyon kitleri kullanılarak ölçümleri kaydedildi. Hastalık şiddeti ve bazı klinik parametrelerle ile ilişkisi olup olmadığı araştırıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grupları arasında, baktığımız inflamatuar belirteçler açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Ancak, ccfDNA ortalamaları hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksekti fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi (p= 0,71). Bu belirteçlerin hastalık şiddeti ile ilişkisi değerlendirildiğinde de hafif-orta ve ağır gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. IL-6 ve ccfDNA ortalamaları ağır grupta fazlaydı fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,47; p=0,58). Bakılan klinik özelliklerden Epworth skalası ve VKİ ile IL-6 arasında aynı yönlü zayıf derecede korelasyon saptandı. Yine bu belirteçler açısından NIMV kullanan ve kullanmayan hastalarda anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Bu çalışmada, değerlendirilen inflamatuar belirteçler (TNF alfa, IL-6 ve ccfDNA) ile hastalık şiddeti arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ancak, bu belirteçlerin bazılarının, bir kaç klinik özellikle zayıf korelasyon gösterdiği saptandı. İnflamatuar belirteçlerin obstrüktif uyku apnesi sendromunda rolünü ortaya koymada daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne, İnflamasyon, TNF alfa, IL-6, ccfDNA
COVID-19 hastalarında galektin-3, IL-1, IL-6 ve TNF-Alfa'nın hastalık prognozu ve mortalite üzerine etkisi
Amaç: Koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) pnömoniye neden olması, akut solunum sıkıntısı sendromu (ARDS) ve çoklu organ yetmezliğine ilerlemesi hatta ölümle sonuçlanması nedeniyle önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir. Hastalarda klinik bozulma olmadan prognoz ve mortaliteyi öngörebilmemizi sağlayan biyobelirteçlere ihtiyaç vardır. Bu çalışmada galektin-3 (Gal-3), interlökin-1 (IL-1), interlökin-6 (IL-6), tümör nekrozis faktör-alfa (TNF-α) düzeyleri ile COVID-19 hastalarının prognoz ve mortalitesi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı tarafından takip edilen 32'si ayaktan, 37'si yatırılarak izlenen toplam 69 COVID-19 hastası ve 19 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hastaların kliniğe ilk başvurusunda alınan serum örneğinde Gal-3, IL-1, IL-6, TNF-α düzeyleri çalışıldı. Çalışmaya dahil edilen COVID-19 hastalarında demografik veriler, risk faktörleri, eşlik eden hastalıklar, başvuru anındaki şikayetler ve vital bulgular, laboratuvar değerleri, toraks BT bulguları, tedavi protokolleri ve progresleri kaydedildi. Veriler IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Hastaların 47'si (%53,4) erkek, toplam yaş ortalaması 52,0±16,6(19-92) idi. Hasta ve sağlıklı kontrol grupları karşılaştırıldığında hasta grupta Gal-3, IL-6, TNF-α anlamlı olarak yüksek; ayaktan ve yatırılarak izelenen hasta grupları karşılaştırıldığında yatırılarak izlenen hasta grubunda IL-6 ve TNF-α anlamlı olarak daha yüksek, Gal-3 daha düşük bulundu. Hastalık şiddetini belirlemek için yapılan alt grup analizinde kritik COVID-19'da şiddetli COVID-19'a göre daha yüksek Gal-3 ve IL-6 seviyeleri bulundu. Mortaliteyi öngörebilmek için yapılan analizlerde yatırılarak izlenen hastalarda Gal-3 ve IL-6; tüm hastalarda ise IL-6 ve TNF-α tanısal doğruluğa sahip bulundu. Sonuç: COVID-19 hastalarında tedavide gecikme artan mortalite ile ilişkilidir. Çalışmamızın sonuçları tüm COVID-19 hastalarında IL-6 ve TNF-α düzeylerinin hastanede yatış kararının verilmesinde ve mortalitenin belirlenmesinde; yatırılarak izlenen hastalarda ise Gal-3 ve IL-6 düzeylerinin hastalık şiddetinin ve mortalitesinin belirlenmesinde kullanılabileceğini gösterdi. Anahtar kelimeler: COVID-19, Galektin-3, IL-1, IL-6, TNF-alfa